Sosyalist Kitaphane  
''Öğretimiz Dogma Değil Eylem Klavuzudur''
Go Back   Sosyalist Kitaphane > GLADİO & KONTRGERİLLA > Türkiyede Kontrgerilla
''MARX - ENGELS''
Cevapla
 
Bookmark and share LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 31-01-2011, 17:27
Sosyalist - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Administrator
 
Standart Hakan Türk - Susurluk Labirenti


SUSURLUK
LABİRENTİ

HAKAN TÜRK




"Kötü niyetli olan kişi veya devletler,
sinsi planlarını uygulamak için
karışık ortamı tercih ederler."


Bu kitabı ülkesine ihanet etmeyen, gereğinde
ülkesi için herşeyi yapmaya hazır olanlara. Cesur,
namuslu ve dürüstçe görevini yapanlara. Ülkemin
herşeyi ile demokrasiye kavuşması için çalışanlara,
isimsiz kahramanlara, eşim ve çocuklarıma
ithaf ediyorum.
HAKANTÜRK

3 Kasım 1996 günü Balıkesir'in ayranıyla meşhur Susurluk
İlçesi'nde olan o meş'um trafik kazası olalı 7 yıla yakın
bir zaman geçmesine rağmen halen Türkiye'nin gündeminden
düşmedi. Susurluk olayını herkes kendi çıkarları doğrultusunda
kullanmayı çok iyi becerdi. Gözden kaçan ise
Susurluk olayının bir kaza olmayıp çok profesyonelce organize
edilmiş bir cinayet olduğudur.
Bu kitabın satır aralarını dikkatlice okuyup, olayların
birbiriyle olabilecek bağlantılarını eğer bir tarafa not edecek
olursanız, sonuçta farklı bir resim göreceksiniz. Bütün bu
yazılanlar bir hayal ürünü olmayıp, tamamen belgelere ve
anlatımlara dayanılarak ortaya çıkmıştır. Susurluk'taki o
meş'um gecenin ardından "Temiz Toplum" kampanyası, Amerika'ya
yapılan terör saldırılan sonrası bambaşka bir boyut
kazandı.
Terör ve akabinde başlayan savaş, Susurluk'la özdeşleşen
"derin" ilişkilerin yeniden "değer" kazanacağının işaretlerini
verdi. 3 Kasım 1996 tarihi temiz toplum beklentilerinin
ateşleyicisi olmuş, kamuoyu desteğiyle de artık hiçbir
şeyin eskisi gibi olmayacağına inanılmaya başlanmıştı. Siyaset
temizlenecek, devlet şeffaflaşacak, demokrasinin önündeki
bütün engeller kalkacaktı. Ancak böyle olmadığını
görmek için çok beklemeye gerek kalmadı.
Yazılı ve görsel medya bütün gücüyle Susurluk konusunun
alevini söndürmemek için tankerle benzin püskürtürken,
bankaların içi boşaltılıyor, devlet bir gecede milyarlarca
dolar zarara uğratılıyor, beyaz enerjiden - Buffalo operasyonuna
kadar bu arada kimlerin neleri yaptığı artık ortaya
saçılınca bizim allı şallı medyamız, Susurluk'tan artan
yerleri olursa bu konulara da yer vermekteydiler. İnsanlarımız
öylesine yozlaştırıldı ki, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş
tarihini bilemeyenler, dünyanın bir ucunda yaşayan
manken ve benzeri mesleklerde olanları çok daha iyi bilerek
her gün gazete ve TV'lerde boy göstermekteler.
8 HAKANTURK
FRANSA, İNGİLTERE, AMERİKA, RUSYA İŞGAL
ETTİĞİ ÜLKEDE NE YAPAR?
Fransa'da, daha önce Amerika Birleşik Devletleri'nde
gündeme gelen, daha da birkaç ülkede gelmekte ve gelecek
olan sözde Ermeni soykırımı yasa tasarıları, içerden ve dışardan
Türk düşmanlarının yürütmekte olduğu Türkiye'nin
tasfiyesi, hattâ ve hattâ Türk adının tarihten silinmesi planının
son perdesi oynanırken, buna, uluslararası bir kılıf
uydurma hazırlıklarıdır. Kimse çıkıp ta bu milleti uyutmasın:
Yok, Fransa'da seçim varmış da, Ermeni seçmenin oyunu
almak içinmişmiş! Bre insaf! Koskoca Fransa 300.000
oy için böyle bir saçmalık yapar mı? Daha önce ABD için de
içimizdeki ayarlı takımından birileri benzer lâflar etmişti.
Ama artık Türk Milleti'ni uyutmak zorlaşıyor. Onun için de
baskılar artıyor.
Çare, elbette her yapılan alçaklığa son dakikada yarım ağız
tepki göstermek, "kınamak" değildir. Gülerler adama.
Yıllardır, daha kimse bize sataşmadan, bizim kendi dâvalarımızı
dünya kamuoyunda sürekli gündeme getir-memiz,
Türkiye'de Ermenilerin yaptığı sayısız hunharlıklar, katliamlar
için yapanların cezalandırılmasını (ki çoğu hayatta,
başka ülkelerde idiler), soyundan sopundan tazminat alınmasını
istememiz gerekirdi. Daha yakın yıllarda Fransa'da,
çeşitli ülkelerde elçilerimizi öldürenleri barındıran, üstelik
de utanmadan ikide bir bize insan hakları dersi vermeye
kalkışan bu uygarlık, insanlık fukarası Batı ülkelerine yıllardır
niye dayatmadık? Yoksa, dayatması gereken yetkililerin,
Türkiye'nin çıkarları, ve de onuru, hem de Türk'ün geleceği
gibi bir kaygıları mı yoktu? Nasıl olsun ki, 50 yıldır çoğu,
"küçük Amerikan" (yâni Amerika mandacısı), Avrupa Birliği
bahanesi ile Türk'ü eritme yanlısı, "yeni dünya düzenci",
ingiliz Muhipleri Cemiyeti'nin devamı, ucu, ipleri dışarıda
gizli cemiyetlerin, lami cimi yok, Batı'nm 5. kolunun, üyeleri
değil miydi? Türkiye, Azerbaycan, Musul - Kerkük, Batı
Trakya, Bosna, Kosova'daki Türklerin haklarım koruyacaklarına,
ne yaptılar? Belki unutmayanlar, belki bilenler vardır,
Van'da 500.000 kişilik Ermeni kasabası kurmaya kalktılar.
Camileri Ortodoks kiliselerine çevirip Güney Kıbrıs
Rum papazlarının bile davet edildiği âyinlere açmaya kalkıştılar.
Bu milletin parasıyla ve devlet eliyle, iki taşı kalmamış
Ermeni kiliselerini yeniden inşa edip sürekli âyinlere
Susurluk Labirenti 9
açtılar. (Kayseri'de Ermeni bulamayıp dışarıdan yüzlerce
Ermeni'yi bu iş için taşıdılar), bin yıllık Türk yer isimlerini,
çoğu da tarihi olmayan uydurma Yunan, Roma adlarına çevirdiler.
Bunları hep "gezmen (turist) gelecek, para kazanacaksınız"
diye milleti kandırarak yaptılar. "Vatan elden
gitmiş, gezmen gelmiş kaç para eder?" demediler, demezlerdi.
Allah korusun, düşman yurdumuzu resmen işgal etseydi
ne yapacaktı? Elbette her işgal ettiği ülkede yaptığını,
Türk'e daha da fazlasını, yapacaktı. Nelerdir bunlar? Hiç
şaşmaz. Fransız'ı, İngiliz'i, Amerikalısı, Rus'u her işgal ettiği
ülkede şunları yapmıştır:
Yer isimlerini yabancı isimlerle değiştirmek.
Eğitimi ülkenin kendi dili yerine yabancı dille yaptırmak,
sonunda ülkenin resmi dilini Fransızca (İngilizce,
Rusça; sömürgeciye göre değişir) kılmak; ulusal harsını,
kimliğini hızla yok etmek.
Uyum içinde yaşamış olan azınlıkları, ya da etnik grupları,
önce çoğunluğa karşı kışkırtmak, sonra da çoğunluğunun
tepesine kilit noktalara, idari mevkilere getirmek; onlar
aracılığıyla ulusal birliği, bütünlüğü, kimliği yok etmek.
Topraklara el koymak; tek ürün yetiştirip alıp götürmek;
sonunda böylece o milleti aç bırakmak; yerli ahaliyi vaktiyle
kendinin olan topraklarda köle gibi çalıştırmak.
Arazisi büyük askeri üsler kurup sürekli bulundurduğu
kuvvetleri, çıkardığı iç karışıklıkları desteklemede kullanmak;
ulus ile komşuları arasında düşmanlık yaratmak; oralara
ülkedeki üslerden harekât düzenlemek.
Ülke ile tarihi ve kültürel bağları bulunan başka ülkeler
arasında olması gereken her türlü münasebeti baltalamak.
Halkı fakirleştirip elindeki toprak ve gayrimenkulları
yok pahasına sattırmak; (hatta bunu yaparken yabancının
emlakçı şirketlerini kullanmak; aracının alacağı yüzdeyi bile
yerliye bırakmamak).
Yabancıları getirip ülkenin topraklarına yerleştirmek
(İngilizlerin Kıbrıs'ta Rusların Kazakistan'da, Amerika'nın
Havai'de yaptığı gibi); sonunda ülkenin insanını azınlık durumuna
düşürmek.
Ülkenin kendi tarihi, kültürel mirasının âbidelerini yıkmak
veya yıkılmaya mahkum etmek, ama bir yandan da istilacı/
sömürgecinin kendi kültürüne yakın gördüğü arkeolojik
kalıntıları ön plana çıkarmak.
lO HAKANTÜRK
Bu meşum listedekilerin ne kadarı Türkiye'de son 50
yılda gerçekleşti, ve ne kadarı hızla gerçekleştirilme yolunda,
okuyucu karar versin. Kimlerin, nasıl yaptığını da artık
söylemeye gerek yok.
Türkiye'de Susurluk kazası ile simgeleşen, devletin gerektiği
zaman kendini koruma refleksinin bütün dünyada
yeniden önem kazandığı bir döneme denk gelmişti. İkiz kuleler
bombalanmış ve Amerika terörün kökünü kazımak için,
devlet başkanlarına suikast dahil her türlü eyleme izin
vermişti. İllegal destek derler bu tür işin adına... Amerika'nın
başlattığı savaşa verilen destek bir anlamda terörle illegal
yollardan mücadeleye de destek anlamına geliyor...
Daha da Türkçe ifade etmek gerekirse, devlet(lerin) kendisi
için tehlikeli gördüğü kişi ve gruplarla her türlü yöntemi
kullanarak mücadelesinin desteklenmesi anlamına geliyor
bu tavır. Temiz toplum, insan hakları, hukukun üstünlüğü
gibi kavramlar savaşla birlikte öncelik sırasını "güvenlik"
kavramına terk etti. Bugün dünyanın içinde bulunduğu
konjonktür vicdanen olmasa bile siyaseten Susurluk için de
büyük avantaj sağladı. Eğer Susurluk bağlantılı bu yargılanan
kişiler Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya ve daha
birçok ülkede bırakın ceza almayı kahraman dahi ilan edilirlerdi.
Susurluk kazasıyla ortaya çıktığı söylenen devlet içindeki
çete iddialarının da aslında konjonktürel olduğunu görmek
için üstün zekalı olmaya gerek yok. Bir dönem PKK
veya Ermeni terörü ile mücadele konusunda devletin aldığı
gizli karar ve uygulamalar devlet politikası iken, bir süre
sonra bu tür eylemleri, gerçekleştirenlerin şahsında odaklaştırılan
"derin devlet ilişkilerinin" gün yüzüne çıkarılarak
yargılanması da başlı başına bir politikadır... Bu sadece bizde
yaşanan bir olgu da değil... Amerika'nın son yıllardaki iki
büyük savaşının (Körfez ve Afganistan savaşları) Cumhuriyetçilerin
iktidarlarına rastlaması, değişen dengelerle üretilen
politikaların da bir göstergesi aslında...
Amerika'daki silah lobisi ve Pentagon'un, askeri güç indirimine
gidilmesi, askeri harcamaların kısıtlanması gibi
konulardaki tavırları nedeniyle Demokratların iktidarından
rahatsız oldukları biliniyordu. İkiz kuleler eyleminin Usame
bin Ladin'i aşan boyutları olduğu da, pek çok Batılı Stratejist
ve uzman tarafından dile getirilmişti. CumhuriyetçileSusurluk
Labirenti 11
rin iktidarda olması, Pentagon'un rahatsızlığı ve önce terör
ardından Afganistan'la sınırlı kalmayacak gibi görünen büyük
bir savaş... Bunun da Türkçe ifadesi, tıpkı bizde olduğu
gibi dünyada da zaman zaman konsept değişikliği (güç çatışması)
yaşanabiliyor ve gizli politikalar kimi zaman "açık",
kimi zaman da "gizli" değişime uğrayabiliyor. Çünkü trend
yeniden değişti. "Derin ve gizli ilişkiler" artık kamuoyu önünde
sergileniyor. Silahlar, eylemler, suikastlar gizliliğe
gerek kalmadan "dünyanın güvenliği" gerekçesiyle kabul
görüyor...
Elinizdeki bu kitabımı yazarken zaman zaman ülkeme
olan sevgim ve bağlılığım öne çıksa da objektif olarak davranmama
rağmen bu ülkede vatanseverlik belli bir kesim
tarafından "suç" olarak görüldüğünden ben suçumu kabul
ediyorum...
HAKANTÜRK
Elazığ, Ankara, İstanbul
Ekim 2005
12 HAKANTURK
_ O MEŞ'UM KAZA
"Ölümünüzden sonra unutulmak
istemiyorsanız; ya okumaya değer
şeyler yazın, ya da yazılmaya i
değer şeyler yapın..." f
Benjamin Franklin j
Türkiye'de hemen hemen herkesin bildiği Susurluk'ta c i -
lan trafik kazası, gerçekten kaza mıydı? diye halen tartışılmaktadır.
3 Kasım 1996 akşamı Susurluk ilçesi Çatalceviz
mevkinde kaza yapan 06 AC 600 plakalı araba Şanlıurfa
Milletvekillerinden Sedat Bucak adına kayıtlıydı. Dünyanın
en iyi binek otolarından olduğu kabul edilen Mercedes, özellikle
de S.600 tipi oldukça pahalı olan bir arabadır. Elektronik
teçhizatı diğer Mercedeslere nazaran daha fazladır.
İşte bu nedenle konuştuğum uzmanlar birbirlerini tanımadığı
halde birleştikleri tek nokta uzaktan kumanda ile arabaya
hükmedilmiştir.
Uzaktan kumandayla onbinlerce kilometre uzaktaki bir
uyduya hükmedilebilindiğine göre neden arkadan gelen yirmibeş
otuzrnetre uzaklıktaki bir diğer arabadan uzaktan kumandayla
önde giden bu arabanın elektronik ağırlıklı cihazları
sabote edilmesin?
Mercedes, 20 RC 721 plakalı kamyonun altına girmeseydi,
belki de biraz ileride bir başka arabanın altına girecekti.
Kazadan birkaç saniye öncesini Sedat Bucak şöyle anlatıyor.
"İzmir'i geçtikten sonra Kocadağ arabayı çok süratli kullanıyordu,
bir ara arabanın ibresinin 230'u gösterdiğini
gördüğümde, Kocadağ bana dönüp gülerek birşeyler söyledi,
onun ne söylediğini tam olarak anlamadığım halde
ben de gülerek yolu görmemek için koltuğun ucuna doğru
oturdum, sonradan öğrendiğime göre o davranışımla hayatım
kurtulmuş".
Her zehirin bir panzehiri olduğu gibi, her grubun da ra- \
kibi olan bir grup vardır. O meş'um geceye gelene kadar '
Türkiye'de nelerin kimler tarafından organize edilmiş olduğunu
bütün çıplaklığıyla gözlerinizin önüne sermeye çalışacağım.
Susurluk ile ilgili birçok kimsenin yaptığı gibi varsayımlarla
hareket etmeyip, tamamını belgelere dayandıracağım.
Susurlukta meydana gelen bu olay gerçekten kaza
Susurluk Labirenti 13
mı?.. Yoksa oyunun kuralı gereği organize edilmiş bir suikast
mı? Değerlendirmesini sizlere bırakıyorum...
Bu kitapta sadece Susurluk kazasını değil 3 Kasım
1996'da ölen Abdullah Çatlı ile ilgili olaylar ve insanları da
incelemekte yarar var. Türkiye'nin üzerinde kimler veya
hangi ülkeler ne gibi tezgahlar kuruyor?... Bu insanların veya
ülkelerin çalışma sistemlerini, kendilerine karşı olanları
nasıl yok ettiklerini okurken kendi ülkemizde bin kişilik bir
grubun yönlendirdiği çalışmaların Türkiye'yi nasıl fakirleştirdiğini,
dış ülkelerin kontrolü altına sokulduğunu, bunlar
yapılırken de Türk insanını refaha kavuşturacaklarını söyleyerek
onları aldattıklarını göreceksiniz.
Artık düşman sadece top ve tüfenkle savaşmıyor. Kendilerine
hizmet vereceğine inandıkları kişi, grup ve kitleleri
destekleyip önce onları güçlendiriyorlar, daha sonra kendi
idealleri doğrultusunda kullanmaktalar. Bu konuda kullanamadıkları
kurumların başında Türk Silahlı Kuvvetleri
gelmektedir. Çünkü TSK Atatürk ilke ve inkılaplarından ödün
vermeyen bir kurumdur.
SUSURLUK KAZASININ ÖNCESİ
Aslında Susurluk kazasının olduğu 3 Kasım 1996'ya gelene
kadar Türkiye'de olan veya Türkiye bağlantılı belli olayları
kronolojik olarak gözden geçirmekte yarar var. Ayrıca
Susurluk tıpkı bir satranç oyununa benzemeye başladı.
Çünkü her anlatımda olaylar bir gülün yaprakları gibi açılmaya
başladı. Ortaya bilinçli olarak değişik bilgiler dökülüyor.
Bunların kimi gerçek, kimiyse sahte bilgiler. Bunun yapılmasının
tek nedeni kamuoyunun kafasını karıştırıp ona
istedikleri yönü vermektir. Gerçekleri tam net görmek için
çok dikkatli çalışmam gerekti. Ancak böylelikle elle tutulur,
gözle görünür bir sonuç elde edebiliriz. Aksi takdirde gözleri
bağlı insanların bir fili tarif ettiği gibi bende elimdeki bilgi
parçacıklarından eğer tam bir resim vermezsem okuyucumu
yanıltmış olurum. Çünkü bu bir roman olmayıp belgeseldir.
SUSURLUK'UN ÖNCESİ:
22 Mayıs 1947: ABD Başkam Truman, Türkiye ve Yunanistan'a
komünizm tehlikesine karşı mali yardım yasasını
imzaladı.
14 . _ _ _ ::• HAKANTÜRK
5 Haziran 1948: İstanbul'da Komünizmle Mücadele
Derneği kuruldu, ilk kongresini 30 Ekim 1948'de yapan
dernek, 1963 yılında 9,1968 yılında 141 şubeye sahipti.
4 Nisan 1949: Wasnington'da NATO anlaşması imzalandı.
7 Temmuz 1950: Türkiye Kore Savaşı ile ilgil BM kararını
onayladı ve ABD önderliğinde oluşturulacak Birleşik
Komutanlığı 4500 asker yollamayı kabul etti. (Savaş sonrasında,
Kore'ye yollanan askerlerin 717'sinin öldüğü, 2246'-
smın yaralandığı ve 167'sinin de kayıp olduğu bildirildi.)
20 Eylül 1951: Türkiye NATO üyesi olarak kabul edildi.
27 Eylül 1952: Seferberlik Tetkik Kurulu, Amerikan Askeri
Yardım Kurumu JUSMAT binasında kuruldu.
6/7 Eylül 1955: Selanik'te Atatürk'ün evinin bombalandığı
iddiası ile başlayan olaylar azınlıklara yönelik bir yağma
harekatı şeklinde dönüştü. Hükümet İstanbul, Ankara
ve İzmir'de sıkıyönetim ilan etti ve olayları başlatanların
komünistler olduğunu açıkladı.
27 Mayıs 1960: Türk Silahlı Kuvvetleri içinde Milli Birlik
Komitesi adıyla faaliyet gösteren bir grup subay yönetime
el koydu. Başbakanlık Müsteşarlığına Kurmay Albay Alparslan
Türkeş getirildi.
31 Temmuz 1964: 13 Kasım 1960'da Milli Birlik Komitesinden
ihraç edilen Alparslan Türkeş CKMP'ye girdi ve
genel başkanlığa getirildi.
1965: Ülkü Ocakları Derneği kuruldu.
14 Temmuz 1968: C K M P sözcüsü Rıfat Baykal, partili
gençleri "her bakımdan dinamik ve etkili bir kadro haline
getirmek için parti gençlik kamplarında komando dersleri
verileceğini açıkladı".
9 Şubat 1969: CKMP'nin adı Milliyetçi Hareket Partisi
olarak değiştirildi.
22 Kasım 1970; İstanbul'da Kültür Sarayı kimliği belirsiz
kişilerce yakıldı.
12 Mart 1971: Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç,
Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler, Hava Kuvvetelri
Komutanı Muhsin Batur, Deniz Kuvvetleri Komutanı Cemal
Eyicioğlu, Türk Silahlı Kuvvetleri adına hükümete, Millet
Meclisine ve Cumhuriyet Senatosuna yönelik hazırlanan 12
Mart Muhtırasını verdi. Demirel kabinesi istifa etti.
Susurluk Labirenti 15
5 Mart 1972 : Marmara Yolcu Gemisi kimliği bilinmeyen
kişilerce batınldı.
28 Haziran 1972: Eminönü Araba Varupu, kimliği bilinmeyen
kişilerce batınldı.
1 Ekim 1973: MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş, "Emanet
olan davayı kucakladım. Hiçbir şeye aldırmadan
yürüyorum. Geri dönersem vurun. DAVADAN DÖNENİ
VURUN." Dedi.
20 Temmuz 1974: Türk ordusu Barış Harekatını başlattı
ve Kıbrıs'a çıkartma yaptı. Lefkoşe ele geçirildi. ABD
Kongresi Türkiye'ye yönelik silah amborgosu başlattı.
31 Mart 1975: Milliyetçi Cephe Hükümeti Ap, MSP,
MHP ve CGP tarafından Süleyman Demirel'in başbakanlığında
kuruldu.
8 Ağustos 1975: Beyrut'ta görev yapan bir Türk diplomatının
arabasına Ermenilerce bomba konuldu. Bunu 22
Ekim 1975'de Viyana, 24 Ekim 1975'de Paris, 9 Haziran
1977'de Vatikan, 29 Ocak 1982'de Los Angeles, 5 Mayıs
1982'de Boston Büyükelçilerinin, 16 Şubat 1976'da Beyrut
Büyükelçiliği Birinci Katibinin, 2 Haziran 1978'de Madrit
Büyükelçisinin eşinin ve şoförünün 12 Ekim 1979'da Hollanda
Büyükelçisinin oğlunun, 7 Haziran 1982'de Lizbon
Büyükelçiliği İdari Ateşesinin, 10 Eylül 1982'de Burgaz
Konsolosluğu İdari Ateşesinin öldürülmesi; 15 Mayıs 19771-
de Paris Türk Turizm Bürosunun, 29 Mayıs 1977'de Yeşilköy
Havaalanı ve Sirkeci Garının, 3 ocak 1978'de Brüksel
Büyükelçiliğimizin, 8 Temmuz 1979'da Paris THY bürosu ve
Turizm Ateşeliğimizin çeşitli Ermeni Terör örgütlerince
bombalanması eylemleri izledi.
25 Aralık 1976: Silopli İlçesi Jandarma Komutanı Üstteğmen
Ahmet Cem Ersever, halkın üzerine ateş açtırdı. Olayda
3 kişi yaralandı. TBMM konu ile ilgili Araştırma Komisyonu
kurulmasına karar verdi.
27 Ocak 1977: Ankara Emniyet Müdürlüğü Abdullah
Çatlı hakkında polise ateş açtığı gerekçesi ile işlem yapıyor.
1 Mayıs 1977: İstanbul Taksim'de düzenlenen 1 Mayıs
İşçi Bayramı Kutlamalarında göstericilerin üzerine çeşitli
noktalardan açılan ateş sonucu 34 kişi öldü, çok sayıda insan
yaralandı. Polis 350 kişiyi gözaltına aldı.
25 Aralık 1976: Silopi ilçesi Jandarma Komutanı Üstteğmen
Ahmet Cem Erveser, halkın üzerine ateş açtırdı. O16
HAKANTURK
layda 3 kişi yaralandı. TMBB konu ile ilgili Araştırma Komisyonu
kurulmasına karar verdi.
29 Mayıs 1977: CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit'in
Çiğli'de yaptığı seçim gezisinde kimliği belirsiz kişilerce
suikast girişiminde bulunuldu. Ecevit olayı yara almadan
atlattı.
2 Haziran 1977: Kara Kuvvetleri Komutam Orgeneral
Namık Kemal Ersun ve 200 subay emekli edildi. 1 Mayıs
1977 olayları, Çiğli Suikasti gibi operasyonlar ordu içinden
tasfiye edilen bu kanat ile ilişkilendirilmişdi.
24 Haziran 1975: MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş,
"Ülkücü Gençler Devletin Güvenlik Kuvvetlerine Yardımcı
oluyorlar" dedi.
21 Temmuz 1977: İkinci Milliyetçi Cephe Hükümeti Demirel
tarafından kuruldu.
30 Ağustos 1977: Kara Kuvvetleri Komutanlığına Orgeneral
Kenan Evren getirildi.
24 Aralık 1977: MİT İstihbarat Başkanlığı Yardımcısı
Emekli Albay Sabahattin Savaşman, Genel Kurmay Askeri
Mahkemesi tarafından, CIA hesabına casusluk yapmak suçundan
tutuklandı.
2 Şubat 1978: Bülent Ecevit Hükümetinin Milli Savunma
Hasan Esat Işık, "Ordu içinde kontrgerilla yoktur"
dedi.
7 Nisan 1978: İstanbul Hukuk Fakültesi Doçenti Server
Tanilli evinin önünde açılan ateş sonucu ağır yaralandı.
17 Nisan 1978: Malatya Belediye Başkanı Hamido, eşi
ve bir çocuğu, evine yollanan bir bomba sonucu yaşamını
kaybetti. Malatya'da çıkan olaylarda solculara yönelik saldırılar
yüzünden askeri birlikler müdahale etmek durumunda
kaldı.
Mayıs 1978: Ankara valiliği Ülkü Ocakları Derneği hakkında
suç duyurusunda bulundu. Dernek yöneticileri Ülkü
Ocaklarını feshetti ve Ülkücü Gençlik Derneği kuruldu. Ülkü
Ocakları Derneği'nin başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, Ülkücü
Gençlik Derneği başkanlığını üstlendi.
19 Mayıs 1978: Ankara Etük Piyangotepe'de Ülkücü bir
grup, solculara ait bir kahvehaneyi bastı. 7 kişiyi öldürdü.
11 Temmuz 1978: Hacettepe Üniversitesi öğretim üyelerinden
Doç.Dr. Bedrettin Cömert öldürüldü. Ankara 5,
Susurluk Labirenti 17
Sulh Ceza Mahkemesi Abdullah Çatlı hakkında gıyabi tutuklama
kararı çıkarttı.
3 Eylül 1978: Sivas'ta iki çocuğun kavgası sağ-sol çatışmasına
dönüştü. 2'si kadın, ı'i çocuk 9 kişi öldü, 60 kişi yaralandı.
9 Ekim 1978: Ankara Bahçeliveler'de 7 Tip üyesi Abdullah
Çatlı'nın planladığı bir eylem sonucu, Haluk Kırcı ve arkadaşlarınca
öldürüldüler.
20 Ekim 1978: İTÜ Elektrik Fakültesi dekanı Bedri Kalafakioğlu
öldürüldü.
27 Kasım 1978: Diyarbakır İli Lice ilçesi Fis köyünde
yapılan bir toplantıda Abdullah Öcalan liderliğinde PKK
(Kürdistan İşçi Partisi) isimli örgüt kuruldu. PKK, Temmuz
1979'da Milletvekili Celal Bucak'a yönelik bir saldırı düzenleyerek
varlığını kamuoyuna duyurdu.
21 Aralık 1978: Kahramanmaraş'ta öldürülen sol görüşlü
iki öğretmenin cenazesinde olaylar çıktı. Dört gün boyunca
sağ ve sol gruplar arasında süren çatışmalarda 1 1 1
kişi öldü, 1760 kişi yaralandı.
1 Şubat 1979: Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni
Abdi ipekçi İstanbul'da kimliği belirsiz kişilerce açılan ateş
sonucu öldürüldü.
19 Mayıs 1979: Doğan Öz'ü öldürmekten aranan Ülkücü
Hüseyin Kocabaş ve arkadaşları Balıkesir'de yakalandılar.
30 Mart 1979: Avrupa Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri
Federasyonu Başkanı Lokman Kundakçı, 70 bin
marka ulaşan kumar borcu yüzünden önce Aydınlık gazetesine,
daha sonra da İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'e
"siyasi cinayetlerin arkasında hareketin lideri olan kişi
vardır" dedi.
5 Haziran 1979: Kaldığı yer MİT tarafından İstanbul
Emniyet'ine bildirilen Mehmet Ali Ağca, İstanbul'da yakalandı.
7 Haziran 1979: Malatya'da öğretmen Nevzat Yıldırım,
Oral Çelik ve Bedri Ateş tarafından Öldürüldü.
10 Temmuz 1979: Mehmet Ali Ağca, İstanbul Emniyet
Müdür Hayri Kozakçıoğlu tarafından basın önüne çıkartıldı.
Ağca'nm silahı temin ettiği Mehmet Şener aranmaya
başlandı.
18 HAKANTÜRK :
3 Ağustos 1979: Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri
Mahkemesi Doğan Öz'ü öldürmekten sanık İbrahim
Çiftçi hakkında idam cezası kararı aldı.
Ağustos 1979: Bahçelievler'de 7.TİP üyesinin öldürülmesi
ile ilgili dava Ankara Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinde
görülmeye başlandı.
26 Eylül 1979: Abdi İpekçi'nin öldürülmesi ile ilgili olarak
sanık Mehmet Ali Ağca hakkında idam istemi ile İstanbul
Sıkıyönetim Mahkemesinde kamu davası açıldı.
20 Kasım 1979: Mehmet Ali Ağca, tutuklu bulunduğu
Kartal - Maltepe Askeri Cezaevinden kaçtı.
7 Aralık 1979: İ. Ü. Fakültesi Sosyoloji Kürsüsü Başkanı
Cavit Orhan Tütengil öldürüldü.
24 Ocak 1980: Ekonomiyi düze çıkartmak amacı ile AP
azınlık hükümeti bir dizi karar aldı.
27 Mayıs 1980: MHP Genel Başkan Yardımcısı ve
Gümrük ve Tekel eski Bakam Gün Sazak öldürüldü.
4 Temmuz 1980: Çorum'da olaylar çıktı. 26 kişi öldü.
Solculara ait çok sayıda ev ve işyerleri ateşe verildi.
19 Temmuz 1980: Eski Başbakanlardan Nihat Erim
İstanbul'da öldürüldü. Olayı Dev - Sol üstlendi.
Temmuz 1980: Maden İş Başkanı Kemal Türlder İstanbul'da
uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
12 Eylül 1980: Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanununun
verdiği yetkiye dayanarak, emir ve komuta zinciri
içerisinde yönetime el koydu. Genel Kurmay Başkanı Kenan
Evren oluşturulan Milli Güvenlik Konseyi'nin de başkanlığını
üstlendi. Türk - İş dışındaki sendikalar, Kızılay dışındaki
dernekler ve tüm partiler kapatıldı .Bazı milletvekilleri
ve parti liderleri gözaltına alındılar.
20 Ağustos 1980: Mehmet Özbay Urfa Emniyet Müdürlüğüne
başvurarak bir pasaport aldı.
8 Ekim 1980: Abdullah Çatlı yurtdışına çıktı.
11 Ekim 1980: MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş
tutuklandı.
24 EMm 1980: Mehmet Ali Ağca, İsviçre Lucoma'da
Hotel Krone'a yerleşti. Otelde 4 gün kalan Ağca, Mehmet
Şener, Oral çelik ve Abdullah Çatlı ile görüştü.
15 Kasım 1980: Bahçelievler Katliamı davasında zanlılardan
Ercüment Gedikli, Albay olan babası sayesinde tahliye
edildi.
Susurluk Labirenti iç
17 Kasım 1980: Bahçelievler Katliamı davasında
zanlılardan Haluk Kırcı, Abdullah Çatlı'nm liderliğinde 7
TİP'liyi nasıl öldürdüğünü anlattı.
29 Nisan 1981: Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri
Mahkemesinde 587 sanıklı MHP davasına başlandı. 1971 -
1980 tarihleri arasında 694 kişinin sağ görüşlü kişilerce öldürüldüğünü
açıklayan Savcı, Türkeş ve 498 sanık hakkında
idam cezası istedi.
13 Mayıs 1981: Abdi İpekçi cinayetinin firari sanığı
Mehmet Ali Ağca, Vatikan'da Papa I I . Jan Poul'ü vurdu. Papa
saldırıdan yaralı olarak kurtulurken, Ağca'nın kaldığı 0-
telde yapılan aramada ele geçen bir mektupta ABD ve Sovyet
Emperyalizmine dünyanın dikkatini çekmek için bu eyleme
giriştiği yazıyordu.
22 Şubat 1982: Oral çelik, Mehmet Şener, abdullah Çatlı
Zürih'te uyuşturucu kaçakçılığı suçundan yakalandı. İnterpol
tarafından aranan Şener dışındakiler serbest bırakıldılar.
4 Mart 1982: Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Nolu
Askeri Mahkemesi Abdullah Çatlı hakkında gıyabi tutuklama
kararı çıkardı.
25 Mart 1982: Oral Çelik hakkında Abdi İpekçi cinayetiyle
ilgili Türk İnterpol'ünün isteğiyle Kırmızı Bültenle ile
aranmaya başlandı.
8 Temmuz 1982: Abdullah Çatlı, Türk İnterpol'ünün
isteğiyle, Kırmızı Bülten ile aranmaya başlandı.
8 Ağustos 1982: A S A L A Militanları Esenboğa Havaala
nlna bir saldırı düzenlediler. 16 kişiyi rehin alan militanlar
polis ile çatıştı. 9 kişi öldü, 72 kişi yaralandı. Operasyon sonucu
yaralı olarak yakalanan Leo Ek-mekçiyan tutuklandı.
28 Ağustos 1982: A S A L A , Ottowa Askeri Ateşemiz Albay
Atilla Altıkat'ı öldürdü. Altıkat Ermeni terör örgütlerince
öldürülen ilk subaydı. Devlet Başkanı Kenan Evren, Genel
Kurmay Başkanlığı ve Milli savunma Bakanlığı yetkileri
ile köşkte bir görüşme yaptı. Görüşmede ASALA'ya karşı
yurtdışı operasyonlara başlanılması kararı alındı.
9 Eylül 1982: Kırmızı külten ile İnterpol tarafından aranan
Abdullah Çatlı gerçek ismini kullanarak Miami'den
ABD'ye girdi, italyan Glacio şeflerinden Stefano della
Chiaie ile birlikte seyahat etmekte olan Çatlı, iddiaya göre
V V A C L (dünya Anti-Komünisıer Birliği") toplantısın~ ^ t ı l -
20 HAKANTURK
diktan sonra Henry Arslan ve Bekir Çelenk ile görüşmek için
Bolivya'ya gitmişti.
4 Ekim 1982: MHP davasında 162 savunma avukatı hazırladıkları
dilekçede 'MHP'nin seçim bildirgesindeki vaadleri
ile MHP'nin tutum ve davranışları bugün fiilen iktidardadır'
diyerek sanıkların beraatini talep ettiler.
6 Ocak 1983: MİT kaçakçılık ile ilgili olarak Güvenlik
Dairesi'ni kurdu.
1 Haziran 1983: MİT Müsteşarlığı Güvenlik Dairesi
Başkanlığına Mehmet Eymür getirilid.
15 Haziran 1983: Tür kökkenli mafyanın kaçakçılıkla
uğraşan gayrimüslümlere karşı tutumu yüzünden Behçet
Cantürk'ün isteği doğrultusunda A S A L A militanı Mığırdıç
Madaryan, Kapahçarşı'da silahlı bir eylem düzenlendi. 2
kişi öldü, 21 kişi yaralandı.
22 Ekim 1983: MİT ASALA'ya karşı çeşitli eylemler
düzenlenmesi için Avrupa'daki çeşitli Türk kuruluşlarına
başvurdu. Paris'de Abdullah Çatlı ile anlaşmaya vardı. |
5 Aralık 1983: Paris'te A S A L A liderlerinden Ara Tora- I
yan'm arabasına bomba kondu.
9 Şubat 1984: Babalar Operasyonu başlatıldı. Emniyet
Genel Müdürlüğü Kaçakçılık İstihbarat ve Harekat Daire
Başkanlığından Atilla Aytek ve MİT Güvenlik Dairesi'nden
Mehmet Eymür, Genel Kurmay Başkanlığının oluru ile
Dündar Kılıç, Behçet Cantürk ve Abuzer Uğurlu'yu gözaltına
aldı.
17 Mart 1984: Marsilya'da Ermeni Gençlik Örgütüne
bombalı bir saldırı düzenlendi.
29 Nisan 1984: Paris'in Alfortville mahallesinde "Ermeni
Soykırım Anıtı" açıldı.
1 Mayıs 1984: Paris'te Henry Papazyan'm arabasına
bombalı bir saldırı düzenlendi.
3 Mayıs 1984: Alfortuille'de Ermeni Anıtına bombalı
bir saldırı düzenlendi. Aynı gün bir Paris'de Ermeni Kahvesi
ve bir spor salonu da bombalandı.
24 Haziran 1984: Paris'te Ermeni Gençlik Yurduna
bombalı bir saldırı düzenlendi.
24 Ekim 1984: Hasan Kurdoğlu sahte kimliği taşıyan,
Abdullah Çatlı Paris'te uyuşturucu ticareti yapmaktan dola- |
yi tutuklandı. 27 Ekim'de Sante Cezaevine kondu. I
Susurluk Labirenti 21
25 Haziran 1985: Ankara 1 nolu Askeri Mahkemesi İbrahim
Çiftçi'nin Doğan Öz'ü taammüden öldürdüğü, ancak
hukuki zorunluluk nedeni ile Çiftçi'nin beraatine karar
verdi.
Eylül 1985: Abdullah Çatlı, kendi başvurusu üzerine Papa
Suikasti Davasında tanık olarak ifade verdi. Çatlı ifadesinde
Federal Almanya Gizli Servisinin, "Ağca'nın ifadesini
desteklemesi ve Suikasti Bulgar Gizli Servisinin yönlendirdiği"
şeklinde konuşması için kendisine para teklif ettiğini,
Oral Çelik'in suikastin gerçekleştirdiği gün Viyana'da kendi
yanında olduğunu belirtti. Çatlı verdiği ifadelerle Bulgar
sanık Sergei Antonov'un beraat etmesini sağladı.
1986: MİT Güvenlik Daire Başkanı Mehmet Eymür'ün,
Vali ve Kaymakamlara verdiği "Kaçakçılık ve Devletin Güvenliği"
konulu brifingde dağıttığı hizmete özel raporda,
"Ağca, Çatlı ve Çelik, Türkiye'yi zor durumda bırakmak için
Sovyetler Birliği, Bulgar Gizli Sevrisi ve Bulgar Mafyası
tarafından sağ örgütlere yerleştirilmiş provaktörlerdir"
deniliyordu.
8 Temmuz 1986: Paris 10. İstinaf Mahkemesi Abdullah
Çatlı'yı ateşli silahlar ve uyuşturucu maddeler ile ilgili kanunlara
muhalefetten ve sahte kimlik kullanmaktan dolayı
5 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırdı.
14 Kasım 1986: Oral çelik, Fransa - Belçika sınırında uyuşturucu
kaçakçılığından yakalandı. Üzerinde Bedri Ateş
adına düzenlenmiş sahte bir pasaport vardı.
30 Nisan 1987: Haluk Kırcı, Ankara Bahçelievler'de 7
TİP'linin öldürülmesi olayı ile ilgili yargılandığı Ankara Sıkıyönetim
Mahkemesi tarafından 7 defa idama mahkum edildi.
5 Haziran 1987: Mehmet Özbay, Londra Türk Başkonsolosluğuna
başvurdu ve Pasaportunu kaybettiği için yeni
bir pasaport aldı.
10 Kasım 1987: MİT Güvenlik Daire Başkanı Mehmet
Eymür, MİT Müsteşarı Hayri Ündül'ün kendisinden istediği
"Banker Bako Olayı, Polis İçindeki Çekişmeye Yer altı
Polis-Kamu Görevlileri İlişkileri" konulu etüd çalışma-sı,
Ündül'e vekalet eden MİT Müsteşar Yardımcısı Hiram Abas'a
sundu.
16 Kasım 1987: Hiram Abas, Mehmet Eymür tarafından
kaleme alınan ve daha sonra MİT Raporu olarak anda22
HAKANTURK
eak etüd çalışmasında yer alan bir MİT görevlisinin isminin
çıkartılmasını istedi. Eymür raporun bir kopyasını da
Cumhurbaşkanı Evren'in damadı MİT görevlisi Erkan Gür*
vit aracılığı ile köşke yolladı.
21 Aralık 1987: Emniyet Genel Müdürü Saffet Arıkan
Bedük, MİT Müsteşarlığına hitaben yazdığı yazıda "Emniyet
teşiklat mensupları ile ilgili olarak hazırlanıp, yetkili
yerlere gönderilen ancak Genel Müdürlüğümüze gönderilmeyen,
İllegal olarak elde edilip tarafıma intikal edilen raporda
itham edilen kişiler hakkında tahkikat açılacağından
eldeki tüm delil ve belgelerin kuruluşumuza çok acele
gönderilmesini arz ederim'" deniliyordu.
16 Ocak 1988: MİT, Eymür'ün başında bulunduğu kaçakçılık
ile ilgili birimlerini kapattı.
16 Ocak 1988: İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı
Mehmet Ağar, Ankara Emniyet Müdürlüğüne getirildi. Atama
kısa bir süre sonra açığa çıkacak olan MİT Raporu'nda
yazılanlar yüzünden tenzili rütbe olarak değerlendirildi.
7 Şubat 1988: 10 Kasım 1987 tarihini taşıyan "Banker
Bako Olayı, Polis İçindeki Çekimme ve Yer altı - Polis -
Kamu Görevlileri İlişkileri" konulu MİT raporu Doğu Perinçek'in
yönetimindeki 2000'e Doğru dergisinde açıklandı.
Basında MİT ve raporundaki iddialar konusunda bir tartışma
başladı. Hükümet önce raporu yalanladı, sonra gerçek
olduğunu kabul etti ancak resmi olmayan bir çalışma
olduğunu iddia etti.
8 Mart 1988: Mehmet Eymür, Kutlu Savaş'a MİT Raporu
ile ilgili ifade verdi.
2 Haziran 1988: Ülkücü avukat Kürşat Özkan, Büyük
Ankara Otelinde İTO Başkanı Niyazi Adıgüzel, Türkiye Gazetesi
Ankara Temsilcisi Mevlüt Işık ve işadamı Davut Çelik'i
vurduktan sonra intihar etti.
27 Mayıs 1988: Mehmet Eymür ve Korkut Eken MİT'ten
istifa ettiler.
18 Haziran 1988: Ülkücü görüşlü Kartal Demirağ,
ANAP kongresi sırasında Başbakan Turgut Özal'a suikast
girişiminde bulundu. Dava ile ilgili soruşturma Ankara
Emniyet Müdürü Mehmet Ağar tarafından yürütülmeye
başlandı.
25 Kasım 1988: Abdullah Çatlı, Fransa tarafından İsviçre'ye
iade edildi.
Susurluk Labirenti 23
11 Ağustos 1989: Mehmet Özbay, Chicago Başkonsolosluğuna
başvurarak eskisini kaybettiği için yeni bir pasaport
aldı.
31 Ocak 1990: Muammer Aksoy öldürüldü.
7 Mart 1990: Hürriyet Gazetesi Genel Yayın yönetmeni
Çetin Emeç öldürüldü.
20 Mart 1990: Abdullah Çatlı, İsviçre'de tutuklu bulunduğu
Zug cezaevinden kaçtı.
20 Haziran 1990: MİT Müsteşarı Teoman Koman, teşkilat
tarihinde ilk kez düzenlenen basın toplantısında,
MİT'in telefonları dinlediği iddiasını yalanladı.
4 Eylül 1990: Eski din adamı ve yazar Turan Dursun
öldürüldü.
26 Eylül 1990: MİT eski Müsteşar Yardımcısı Hiram Abas,
Ankara'da öldürüldü. Eylemi Dev-Sol üstlendi. Gazetelerde
TKP/ML TİKKO adına eylemi üstlenen bir faks çekildi
ise de daha sonra TKP/ML TİKKO faksın kendilerince
yollanmadığını ve eylemi kendilerinin gerçekleştirmediğini
açıkladı.
3 Ekim 1990 : Bahriye Üçok öldürüldü.
8 Kasım 1990: MİT Raporu olayı yüzünden Eymür ile
birlikte istifa eden Korkut Eken, BOTAŞ Teftiş Kurulu başkanlığında
görevlendirildi.
5 Nisan 1991: Mehmet Özbay, İngiltere vatandaşlığına
geçti.
24 Nisan 1991: Olağanüstü Hal Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu,
Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ı OHAİ sınırları
dışına çıkardı.
17 Ocak 1992: Çekiç Güç Uçakları, Jandarma Genel Komutanı
Orgeneral Eşref Bitlis'in içinde bulunduğu helikopteri
taciz etti ve inmeye zorladılar. Bitlis kısa bir süre önce
Cumhurbaşkanı Özal'a Güneydoğu'daki terör olaylarının
Çekiç Güç tarafından desteklendiğini ve Kuzey Irak'ta Çekiç
Güç denetiminde bir Kürt Devleti kurulmaya çalışıldığını
anlatan bir rapor sunmuştu.
18 Şubat 1992: 2000'e Doğru Dergisi muhabiri Halil
(Jüngen, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım ve adamları tarafından
öldürüldü.
16 Nisan 1992: Kartal Demirağ şartlı tahliye yasasından
yararlanılarak tahliye edildi.
24 HAKANTURK
27 Mayıs 1992: Muş Alay Komutanlığında gözaltına
alman 5 kişi Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım tarafından yer
göstermeleri için alındılar. Bir gün sonra cesetleri bulundu.
25 Aralık 1992: Uyuşturucu Kaçakçısı Şehmuz Daş,
Drej ali lakaplı Ali Yasak'm kardeşinin düğününe giderken
öldürüldü.
24 Ocak 1993: Gazeteci - yazar Uğur Mumcu arabasına
konan bomba ile öldürüldü.
17 Şubat 1993: Jandarma Genel Komutanı orgeneral
Eşref Bitlis'in BachCraft B200 tipi uçağı havalandıktan kısa
bir süre sonra Ankara'da düştü. Bitlis, emir subayı ve uçak
mürettebatı öldü. Genel Kurmay Başkanı Orgeneral
Doğan Güreş olaydan hemen sonra yaptığı açıklamada
düşme sebebinin buzlanma olduğunu açıkladı.
21 Şubat 1993: İnsan Hakları Derneği Elazığ başkanı
Avukat Metin Can ve Dr. Hasan Kaya, Yeşil kod adlı Mahmut
Yıldırım ve ekibi tarafından öldürüldüler.
17 Mart 1993: Binbaşı Ahmet Cem Ersever ve 30 kadar
arkadaşı ordudaki görevlerinden istifa ettiler.
17 Mart 1993: Cumhurbaşkanı Turgut Özal öldü. Zal'm
ölümünden sonra Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı seçildi.
Demirel'den boşalan Başbakanlığa da Tansu Uçuran Çiller
getirildi.
5 Mayıs 1993: Kara Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Savcılığı,
Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis'in
uçağının düşmesi ile ilgili olarak takipsizlik kararı verdi.
16 Ağustos 1993: MİT İstanbul Bölge eski Müdürü Nuri
Gündeş, Tansu Çiller tarafından İstihbarat Başdanışmanlığına
getirildi.
1-7 Eylül 1993: Sabah Gazetesi İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğılu'nun
Olağanüstü Hal Bölge Valiliği hesaplarından
2 milyar'ı kendi adına açılan hesaplara geçirdiğini açıkladı.
Başbakan Tansu Çiller, Kozak-çıoğlu'nu istifaya devat
ederken, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel "paralar örtülü
ödenekten teröre karşı mücadele için verilmiştir. Ancak
ne için harcandığı açıklanırsa devlet sıkıntıya düşer"
dedi.
2 Eylül 1993: Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar,
Bucak Aşireti lideri Sedat Bucak'ı P K K ile mücadele konusunda
ikna etti. 1950'den beri Mecliste temsilcileri bulunan
ve yaklaşık 10 bin kişilik gücü ile Siverek'deki en büyük aşiSusurluk
Labirenti 25
ret olarak PKK'nın 1979 Temmuz'unda kendini duyurmak
için gerçekleştirdiği ilk saldırının hedefi olan Bucaklar, 80
sonrasında devlete mesafeli duruyorlardı.
8 Eylül 1993: Korkut Eken, Emniyet Genel Müdürlüğüne
bağlı olarak oluşturulan, Özel Hareket Timlerinin eğitilmesi
için geçici kadro ile Başbakanlık'ta görevlendirildi.
31 Ekim 1993: Ahmet Cem Ersever'in sevgilisi Neval
Boz'un cesedi Ankara'nın Çamlıdere bölgesinde bulundu.
2 Kasım 1993: Ahmet Cem Ersever'in yardımcısı Mustafa
Deniz'in cesedi Ankara'nın Çamlıdere bölgesinde bulundu.
4 Kasım 1993: Başbakan Tansu Çiller, basma yaptığı açıklamada:
"Türkiye milis hareketine dönüşmüş ve yaygınlaşmış
bir terör hareketi karşı karşıyadır. PKK'nın haraç
aldığı işadamları ve sanatçıların isimlerini biliyoruz, hesap
soracağız." dedi. MİT tarafından hazırlandığı ve M G K
tarafından Başbakana aktarıldığı iddia edilen listede 940
memurun ve 67 Kürt işadamının isimleri olduğu söylenmekteydi.
4 Kasım 1993: JİTEM Grup Komutanı Emekli Binbaşı
Ahmet Cem Ersever'in cesedi Ankara Elmadağ ilçesi yakınlarında
Jandarma Bölgesinde bulundu.
8 Kasım 1993: Haspro şirketi, Emniyet Genel Müdürlüğü'ne
başvurarak silah hibe etmek istediğini bildirdi.
10 Aralık 1993: KKTC'de First Mechant Bank adı ile
500 bin dolar sermayeli bir banka kuruldu. Bankanın yönetim
kurulu Nuri İnuğur, Tarık Ümit, Türkan Namlı, Ömür
Özçelik, Şirin Berk, Ahmet Cemal Namlı gibi isimlerden
oluşuyordu.
16 Aralık 1993: Oral Çelik, İtalya'ya iade edildi.
13 Ocak 1994: İstanbul Emniyeti Yaşar Öz'ün evine baskın
yaptı. Öz ile birlikte bir tabanca ve çok sayıda sahte
kimlik ele geçirildi. Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar,
İstanbul Emniyet Müdür Necdet Menzir'i arayarak Öz'ün
kendileri için çalıştığım, silah ve belgeleri de kendilerinin
temin ettiğini söyleyerek Öz'ü serbest bıraktırdı.
15 Ocak 1994: Kürt asıllı Uyuşturucu Kaçakçısı Behçet
Cantürk ve şoförü İstanbul Sapanca'da ölü olarak bulundu.
Cantürk'ün 1980'lerde ASALA'ya 1990'larda da PKK'ya
yardım ettiği için devlet tarafından hazırlanan listeye dahil
edildiği iddia edildi.
26 HAKANTÜRK
19 Ocak 1994: Hilmi Taruk, Fevzi Taruk, Yemlihan Tarak
öldürülen akrabaları, Behçet Cantürk'ün mezarım ziyaret
ettikten sonra saldırıya uğradılar. Saldırıda Hilmi Taruk
öldü.
14 Şubat 1994: Kulislerde Çiller ailesi tarafından MİT
müsteşarı yapılacağı söylenen Mehmet Eymür, 5 yıl sonra
Kontrterör Daire Başkanı olarak MİT'e döndü.
25 Şubat 1994; Avukat Yusuf Ziya Ekinci Ankara'da öldürüldü.
Ekinci'nin adının da listede yer aldığı iddia edildi.
1 Nisan 1994: Söylemez ve Bucak aşireti mensupları
Ankara Roumors Disco'da çatıştılar. Mehmet Sena Söylemez
yaralandı, Memduh Bucak, Vahap Akpınar, Ahmet Oynak
öldü.
12 Mayıs 1994: Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanı
Namık Erdoğan Kırıkkale'de kafasına iki kurşun sıkılarak
öldürülmüş şekilde bulundu.
3 Haziran 1994: Savaş Buldan, Hacı Kıray ve Adnan
Yıldırım Bolu yakınlarında ölü olarak bulundular. Buldan,
Kıray ve Yıldırım görgü tanıklarının ifadelerine göre, polis
telsizli kişilerce kaçırılmışlardı.
2 Ağustos 1994: Korkut Eken'in kadrosu Başbakanlıktan
emniyet Genel Müdürlüğüne aktarıldı.
15 Eylül 1994: Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın kızı
Zeynep Özal, Alaattin Çakıcı'nın karısı Uğur Çakıcı'mn evine
giderek, İşadamı Selim Edes'in Emlak Bankası eski Genel
Müdürü Engin Civan'dan alacağını tahsil etmesi için
yardım etmesini istedi.
19 Eylül 1994: Engin Civan, işadamı Selim Edes'e vaat
ettiği kredi karşılığı aldığı 5 milyon doları geri vermeyi reddettiği
için, Alaattin Çakıcı'nın adamları tarafından vuruldu.
21 Eylül 1994: PKK İtirafçısı General Zinnar kod adlı
Alaattin Kanat İstanbul'da Kürt işadamı Şener Er'in babasının
kaçırıp, fidye istediği suçu ile tutuklandı. Kanat yakalandığı
tarihte er olarak askerliğini yapıyordu. 26 Eylül'de ifade
veren Kanat, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'm adını
verdi.
26 Eylül 1994: Selim Edes teslim oldu ve adam öldürmeye
azmettirmek suçundan tutuklandı.
30 Eylül 1994: Hastanede tedavi görmekte olan Engin
Civan, mali polis tarafından gözaltına alındı.
Susurluk Labirenti . 27
4 Ekim 1994: Azerbaycan'da Başbakan Suret Hüseyinov
ve OMON (Siyasi Polis) Birliklerinin lideri Ruşen Cevadov,
Devlet Başkanı Aliyev'i devirmek için bir darbe girişiminde
bulundular. Cevadov ile anlaşan Aliyev darbeyi bastırdı ve
Hüseyinov Bakü'den kaçtı.
12 Ekim 1994: Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal'm eşi
Semra Özal, Şişli Cumhuriyet Başsavcılığında Civan davası
ile ilgili tanık olarak ifade verdi.
22 Ekim 1994: Diyarbakır Lice'de Tuğgeneral Bahtiyar
Aydın öldürüldü. Resmi açıklamalara göre saldırı PKK tarafından
yapılmıştı.
I Kasım 1994: Civan Davasının ilk duruşmasında tanık
olarak dinlenilen Uğur Çakıcı Selim Edes'in aracılarının Özal
ailesi olduğuna iddia etti.
4 Kasım 1994: Dündar Kılıç'm kızı Uğur Çakıcı, Alaattin
Çakıcı'dan boşandı.
II Kasım 1994: Avukat Medet Serhat öldürüldü. Olayın
tanığı olan eşi, katil zanlısı olan Tefik Ağansoy'u teşhis etti.
3 Aralık 1994: Özgür Ülke gazetesinin Kum-kapı'daki
merkezi, Cağaloğlu ve Ankara büroları aynı anda yapılan
saldırı ile havaya uçuruldu. Savcılıkça yapılan araştırmada
İstanbul'daki patlamada kullanılan araçlardan birinin, Ankara'da
polis tarafından gözaltına alınan ancak arabası geri
verilmeyen bir kişiye ait olduğu tespit edildi.
4 Aralık 1994: Ahmet Özal'm sahibi olduğu Kanal 6 televizyonu
ve Mehmet Ali Ilıcak'ın sahibi olduğu Akşam gazetesi
Dündar Kılıç ile Alaattin Çakıcı'nm yaptığı iddia edilen
bir telefon görüşme yayınladılar. Konuşmada Dündar
Kılıç, Kızı Uğur Çakıcı'nm şarkıcı Seda Sayan ve İstanbul
Emniyet müdür yardımcısı Mehmet Çağlar ile ilişki kurduğunu
söylüyor ve Alaattin Çakıcı'da Uğur Çakıcı'yı kendisinin
öldürmesi gerektiğini bunu da yapacağını söylüyordu.
Uğur Çakıcı ve Dündar Kılıç kasedin sahte olduğunu iddia
etti.
12 Aralık 1994: Korkut Eken, Abdullah Çatlı ve Ayhan
Çarkın Azerbaycan'a gitti. Kısa bir süre sonra bu gruba Ruşen
Cevadov'un davetlisi olarak Özel Harekat Daire Başkan
Vekili İbrahim Şahin'de katıldı. İddiaya göre dörtlü,
Cevadov'un başında bulunduğu OMON birliklerini eğitti.
19 Aralık 1994: Ömer Lütfü Topal'm eski tetikçisi Bülent
Fırat, Vatan Caddesindeki bir otoparkta öldürüldü. Fi28
HAKANTURK
rat'm otoparka el koyduğu ve Akgün Oteli Kumarhanesini
harca bağlamaya kalkıştığı için Topal ile arası açılmıştı.
29 Aralık 1994: Ankara 2 Nolu DGM yargıcı Kd. Binbaşı
Ülkü Coşkun, Emniyet'in telefon santrallarma dinleme için
cihaz yerleştirmesine izin verdi.
10 Ocak 1995: Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar,
DGM Başsavcılığına başvurarak, GSM hatlarının dinlenmesi
için PTT ve özel şirket hatlarına özel bir sistemin bağlanması
için gerekli yasal iznin verilmesini istedi.
12 Ocak 1995: Ankara 2 Nolu DGM yargıcı Kd. Binbaşı
Ülkü Coşkun, Emniyet'in telefon santrallarma dinleme için
cihaz yerleştirmesine tekrar izin verdi.
15 Ocak 1995: İran asıllı Asker Simtko ve Lazem Esmaili
isimli uyuşturucu kaçakçıları Polat Rönesans Otelindeki
Emperyal Casino'ya girerken kaçırıldılar.
20 Ocak 1995: Alaattin Çakıcı'nın eski eşi ve Dündar
Kılıç'ın kızı Uğur Kılıç, Bursa Uludağ'da öldürüldü. Çakıcı
eski karısını namusunu temizlemek için öldürttüğünü açıkladı.
Uğur Kılıç'm Amcası İbrahim Kılıç, olaydan sorumlu
olanların cezalandırılacağını söyledi.
28 Ocak 1995: Asker Simtko ve Lazem Esmaili'nin cesedi
Silivri yakınlarında bulundu. Jandarma Kayıtlarına göre
Simtko ve Esmaili PKK tarafından Kürt işadamları listesini
hazırladıkları için öldürmüşlerdi.
Şubat 1995: Mehmet Özbay, Chicago Başkonsolosluğuna
başvurarak eskisini kaybettiği için yeni bir pasaport ve
nüfus cüzdanı aldı.
5 Şubat 1995: Uğur Kıhç'ı Uludağ'a götüren uçağın pilotları
esrarengiz bir kazada öldüler.
27 Şubat 1995: Abdullah Çatlı, Mehmet Özbay adına
düzenlenmiş sahte pasaportla Trabzon havaalanından çıkış
yaptı. Çatlı'mn Azerbaycan'a gittiği iddia edildi.
2 Mart 1995: MİT'e çalışan Tarık Ümit, İstanbul'da kaçırıldı.
6 Mart 1995: Tarık Ümit'in 34 ZU 478 sahte plakalı Kırmızı
Chavrolet Camaro marka arabası İstanbul Silivri yakınlarında
Jandarma Bölgesinde terkedilmiş olarak bulundu.
10 Mart 1995: Ailesi Tarık Ümit'in kaçırılması olayında
devletin konuyu derinlemesine araştırmadığım iddia etti ve
Ümit'in yerini bildirecek olanlara 500 milyon ödül vaadetti.
Susurluk Labirenti 29
12 Mart 1995: İstanbul'da Gazi Mahallesinde dört kahve
otomatik silahlar ile tarandı. Alevi kökenli iki kişinin ölmesi
üzerine çıkan olaylarda polis ve halk birbirleri üzerine
ateş etti. İki gün süren çatışmalarda 21 kişi öldü. Gerginlik
askeri birliklerin müdahalesi ile yatıştırıldı.
13 Mart 1995: Tansu Çiller, 'Terör Örgütlerinin Finans
Kaynağının Kurutulması için Alıncak Tedbirler Genelgesi'ni
yayınladı.
15 Mart 1995: Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev'e
ikinci defa darbe girişiminde bulunuldu. Azerbaycan
Meclis Özelleştirme Komisyonu üyesi ve TİKA personeli
Ferman Demirkol'un ve Türki Cumhuriyetlerden sorumlu
Devlet Bakanı Ayvaz Gökdemir'in adının da karıştığı darbe
girişimi Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in, haber vermesi
üzerine önlendi. OMON Birliklerinin Başkanı Ruşen
Cevadov, teslim olduğu halde Aliyev'e bağlı birlikler tarafından
öldürüldü. Aliyev, Azeri televizyonunda olayda Türkiye'nin
sorumluluğu olduğunu söyledi. Ferman Demirkol,
Demirel'in ricası ile özel bir uçakla Türkiye'ye getirildi. Uçakta
Demirkol dışında Çatlı ve birkaç arkadaşının olduğu
iddia edildi.
21 Mart 1995: Meydan Gazetesinde yayınlanan bir haberde
Tarık Ümit'in hayatta olduğu ve liderliğini Abdullah
Çatlı'nın yaptığı ülkücü mafya tarafından kaçırıldığı iddia
edildi.
4 Nisan 1995: BOTAŞ'm Ceyhan Bölge Müdürlüğünde
bulunan petrol çamurunun tahliyesi için açtığı ihaleyi Güven
Sazak ve Ahmet Baydar'm ortak oldukları Baysa isimli
şirket kazandı.
30 Mayıs 1995: Çakıcı'nın adamlarından Recep Çiçek,
Cankurtaran Holding başkanı Emin Cankurtaran'ı yaraladı.
30 Ağustos 1995: Engin Civan'm vurulması olayına adı
karışan Nurullah Tevfik Ağansoy, Almanya'da yakalandı.
Eylül 1995: Abdullah Çatlı, Güven Sazak'm Baysa şirketindeki
hisselerini satın aldı ve Mehmet Özbay kimliği ile
yönetim kuruluna girdi.
3 Eylül 1995: Özel Harekat Daire Bşk. Vekili İbrahim
Şahin, Abdullah Çatlı ve bir grup özel timci Ayhan Akça ve
Ziya Bandırmalıoğlu'nun oğullarının sünnet düğününde
bir araya geldiler ve aynı pistte göbek attılar.
30 _ _ _ HAKANTÜRK
27 Eylül 1995: Özer Uçuran Çillerin de bir dönem kureliğini
yapan Mehmet Urhan, uğradığı bir bombalı saldırı sonucu
öldü. Saldırıda ayrıca Matild Manukyan yaralandı. Urhan,
Çiller aleyhine İstanbul Bankası soruşturmasında ifade
veren tek tanıktı. Olay polis kayıtlarına, İGDAŞ'ın aksini ispat
etmesine rağmen, doğal gaz patlaması olarak geçirildi.
28 Kasım 1995: Musevi asıllı tefeci Nesim Malki, iş görüşmesi
için gittiği Bursâ'da öldürüldü. Malki'nin borç kayıtlarını
içeren defter kayboldu.
1 Aralık 1995: Borsacı Yener Kaya İstanbul'da arabasının
içinde yakılarak öldürüldü. D Y P Milletvekili adayı Kaya'nın
evrak çantası arabada bulunamadı.
25 Ocak 1996: Adalet Bakanlığı tarafından yanlışlıkla
tahliye edildiği için aranan Haluk Kırcı, İstanbul'da yakalandı.
1 Şubat 1996: Haluk Kırcı, gözaltında bulunduğu İstanbul
Emniyet Müdürlüğü infaz Nöbetçi Amirliğinden firar
etti. İddialara göre Kırcı'nm firarında Emniyet Amiri Sedat
Demir'in yardımı olmuştu.
9 Şubat 1996: MİT, Ankara Emniyetinden Yeşil kod adlı
Mahmut Yıldırım için Metin Atmaca Sahte kimliği ile pasaport
aldı.
12 Mart 1996: Afyon Valisi Ahmet Özyurt'un kızı ve
Baku Regency Oteli kumarhane müdürü damadı Bakü'deki
evlerinde ölü olarak bulundular.
3 Nisan 1996: Engin Civan, tahliye edildikten sonar, para
cezasının ilk taksidi olan 6,25 milyar lirayı ödedi ve yurtdışına
kaçtı.
12 Nisan 1996: Korkut Eken, tekrar BOTAŞ'da görevlendirildi.
26 Nisan 1996: Abdullah Çatlı, Kıbrıs Emperyal Jasmine
Court Otel'de 424 numaralı odaya yerleşti. Aynı tarihte
otel sahibi Ömer Lütfü Topal'da oteldeydi. Çatlı, otelden 1
Mayıs tarihinde ayrıldı.
28 Nisan 1996: Kumarhaneler Kralı Ömer Lütfü Topal'-
ın ortağı Hikmet Babataş, Bodrum Gümbette öldürüldü.
6 Mayıs 1996: Şam'da PKK lideri Abdullah Öcalan'a yönelik
bir bombalı saldırı düzenlendi. Öcalan saldırıdan yara
almadan kurtuldu.
Susurluk Labirenti __^ 31
24 Mayıs 1996: Yaprak TV sahibi Mehmet Ali Yaprak
Gaziantep'de polis oldukları söylenen kişilerce ikinci kez
kaçırıldı ve 6 gün boyunca rehin tutuldu...
11 Haziran 1996: Söylemez Kardeşler Çetesi ortaya çıkartıldı.
Çetenin beyni olduğu iddia edilen Mehmet Sena
söylemez, D Y P milletvekili Mehmet Ağar'ı kardeşini öldürtmek
ve Adalet Bakanı olduğu dönemde de kendisin öldürmeye
çalışmak ile suçladı. Söylemezler ile ilişki içinde olduğu
söylenen 2 Emniyet Müdürü, 1 Emniyet amiri, 1 Başkomser,
2 Komser Yardımcısı, 1 Üstteğmen, 1 emekli Üstteğmen,
5 Astsubay, 1 emekli Astsubay yüzünden Üniformalı
Çete olarak da adlandırılan Söylemez Kardeşler çetesi
hakkında Ankara 1 nolu DGM'de dava açıldı. Basma konuşan
TBMM Faili Meçhul Siyasi Cinayetler Araştırma Komisyonu
başkanı Avundukoğlu, "devlet içine çöreklenmiş başka
çeteler de var" dedi.
29 Haziran 1996: Refah Partisi Genel Başkam Necmettin
Erbakan ve Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Tansu Çiller,
Refah -Yol koalisyon hükümetini kurdular.
4 Temmuz 1996: İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek yaptığı
basın toplantısında Çiller ailesinin, Jandarma Yüzbaşı
Hüseyin Pepekal aracılığı ile mafya ile birlikte gladio benzeri
örgütlenme kurduklarını iddia etti.
7 Temmuz 1996: İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek yaptığı
basın toplantısında Özer Çiller'in silah kaçakçısı Hüseyin
Duman ile birlikte çalıştığını iddia etti.
11 Temmuz 1996: Kocaeli Çetesi olarak da bilinen örgütün
lideri Hadi Özcan, Rize'de yakalandı ve ilk ifadesinde
Abdullah Çatlı ile birlikte BOTAŞ ihalesine girdilderini anlattı.
Özcan ve Çatlı, iddialara göre Ceyhan'dan Boru hattından
çalınan ham petrol ile Baysa tarafından satın alman
petrol çamuru karıştırıyor ve dünya piyasasına sürüyordu.
28 Temmuz 1996: Kumarhaneler Kralı olarak da tanınan
Ömer Lütfü Topal İstanbul Sarıyer, Tazeceviz sokağındaki
evinin önünde çapraz ateş ile öldürüldü. Daha sonra
yapılan incelemede Çath'nm, cinayetin işlendiği saatlerde
birçok kere Ercan Aksoy, Oğuz Yorulmaz ve Ayhan Çarkın
isimli Özel Tim mensubu polislerle ve iş ortağı Ali Fevzi Bir
ile telefon görüşmesi yaptığı ortaya çıktı.
32 HAKANTÜRK
6 Ağustos 1996: Özel Tim'de görevli polisler Ercan Aksoy,
Oğuz Yorulmaz, Ayhan çarkın Ankara Emniyeti Koruma
Müdürlüğünde görevlendirildiler.
7 Ağustos 1996: Şanlıurfa milletvekili sedat Edip Bucak'm
istemi ile Ercan Aksoy, Oğuz Yorulmaz, Ayhan Çarkın
Bucak'ın yakın koruması olarak atandılar.
8 Ağustos 1996: Diyarbakır, İçel ve Hakkari'de faaliyet
gösteren 3'ü polis, 7 kişilik bir çete silahları ile birlikte yakalandı.
25 Ağustos 1996: MİT İstanbul Bölge Başkanlığı İstanbul
Emniyet Müdürü Kemal Yazıcıoğlu'na yolladığı tek
sayfalık bilgi notunda: "Topal cinayetinin failleri, Özel
Timciler Ercan Ersoy, Oğuz Yorulmaz, Ayhan Çarkın ile
Topal'ın ortakları Sami Hoştan ve Ali Fevzi Bir'dir" dedi.
Bilgi notu polis kayıtlarına kimliği bilinmeyen bir telefon
ihbarı olarak geçirildi.
27 Ağustos 1996: Üç Özel Tim polisi, Ercan Ersoy, Oğuz
Yorulmaz ve Ayhan Carlan, İstanbul Emniyet müdürlüğünde
sorguya alındılar. Özel timciler daha sonra "bize istediklerini
söylememiz için işkence yapıldı" dediler.
28 Ağustos 1996: '80 öncesinde bavul cinayetleri diye
de bilinen 13 cinayete de adı karışan ülkücü Nurullah Tevfik
Ağansoy'un karısı olaydan İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı
Hüseyin Kocadağ'ı sorumlu tuttu. Ağansoy'un yerini
Çakıcı'ya haber verenin o gün Cafede bulunan Selçuk Ural
olduğu iddia edildi.
29 Ağustos 1996: Emniyet Özel Harekat Daire Başkanvekili
İbrahim Şahin, İçişleri Bakanı Mehmet Ağar'm talimatı
ile üç özel timci polisi Ankara'ya götürdü ve serbest bırakıldılar.
16 Eylül 1996: Oral Çelik, Türkiye'ye iade edildi. Çelik,
Türkiye'de iki davadan dolayı hakim karşısına çıkartılacak:
Malatya'da Öğretmen Nevzat Yıldırım'm öldürülmesi ve
Abdi ipekçi Cinayeti.
21 Eylül 1996: İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek açıkladığı
ikinci MİT Raporunda Çiller Özel örgütü isimli bir örgütten
bahsetti. Perinçek bu örgütün liderlerinden Abdullah
Çatlı'nm Mehmet Ozbay sahte kimliği ile yeşil pasaport
taşıdığını açıkladı.
19 Ekim 1996: Sakarya'da 5 kişilik bir çetenin 3 üyesi
silahları ile birlikte ele geçirildi.
Susurluk Labirenti 33
ı Kasım 1996: Sedat Bucak, abdullah Çatlı, Hüseyin
Kocadağ, Gonca Us ve Bucak'm korumaları iki Mercedes ile
* geldikleri Kuşadası Onura Otel'e yerleştiler. İki oda tutan
<i grup, akşam yemeğinden sonra öldürülen Ömer Lütfü Topal'a
ait kumarhanede oyun oynadılar ve 3 kasım günü saat
14.00'de otelden ayrıldılar. Otelin faturasını Ali Oto isimli
mütahit ödedi.
Susurluk Kazası:
3 Kasım 1996: Balıkesir'in Susurluk ilçesine 7 kilometre
uzaklıkta, Uçakyolu mevkiinde, saat l9:3o'da meydana gelen
trafik kazasında İstanbul Polis Okulu Müdürü Hüseyin
Kocadağ, Mehmet Özbay sahte kimlikli Abdullah Çatlı ve
Melahat Özbay sahte kimlikli Gonca US ölürken; DYP Şanlıurfa
Milletvekili ve Bucak aşiteri lideri Sedat Edip Bucak
yaralandı.
4 Kasım 1996: 06 AC 600 plakalı Mercedes'de yapılan
incelemede araç içinde bulunanların tam listesi şöyle:
1 adet 9 mm çaplı Beratta tabanca (Hüseyin Kocadağ adma
ruhsatlı),
1 adet 9 mm çaplı baretta tabanca (Mehmet Özbay adına
ruhsatlı),
1 adet 9 mm çaplı Sig Sauer tabanca (Sedat Bucak adına
ruhsatlı),
1 adet 9 mm çaplı Saddam (Tang) marka tabanca (ruhsatsız),
1 adet 22 kalibrelik Bertta tabanca (ruhsatsız),
2 adet 22 kalibre tabancaya göre susturucu,
2 adet 9 mm çaplı MP-5 otomatik tabanca (ruhsatsız),
13 adet 7,62 mm çapında BKS (biksi) mermisi,
100 adet 5, 56 mm çapında M16 mermisi (Emniyet Genel
Müdürlüğü - Ankara yazılı, 20'şerlik, 5 sarı kutu içinde),
1 adet cep telefonu (Baysa Şirketi çalışanlarından Ali
Alptekin adına kayıtlı ve Abdullah Çatlı tarafından kullanılan)
1 adet cep telefonu (Bucak'm şoförü Osman Tosun adına
Kayıtlı ve Bucak tarafından kullanılan)
1 adet cep telefonu (Hüseyin Kocadağ adına kayıtlı ve
kendisi tarafından kullanılan)
35 adet fotoğraf (1996 yılı Temmuz - Ağustos aylarında
Siverek'de Bucak'a ait ikametgahta çekildiği belirtilen Ab34
- HAKANTÜRK
dullah Çatlı, Sami Hoştan ve Ercan Ersoy'un samimi pozları)
Mehmet Özbay adına düzenlenmiş nüfus kağıdı (Abdullah
Çatlı'nın üzerinde),
Mehmet Özbay adına düzenlenmiş sürücü belgesi (Abdullah
Çatlı'nın üzerinde),
Mehmet Özbay adına düzenlenmiş ticaret odası üyelik
kartı (Abdullah Çatlı'nın üzerinde),
Mehmet Özbay adına düzenlenmiş çok sayıda kredi kartı
(Abdullah Çatlı'nın üzerinde),
Mehmet Özbay adına düzenlenmiş silah taşıma ruhsatı
(Abdullah Çatlı'nın üzerinde),
Mehmet Özbay adına düzenlenmiş ve Mehmet Ağar imzalı
Emniyet Uzmanı olduğunu gösteri belge (Abdullah Çatlı'nın
Üzerinde),
5 Kasım 1996: Abdullah Çatlı'nın Türk Bayrağına sarılı
cenazesi, Nevşehir'de toprağa verildi. Aralarında İnterpol'-
ün kırmızı bültenle aradığı Haluk Kırcı ve BBP Lideri Muhsin
Yazıcıoğlu'nun da bulunduğu çok sayıda ülkücünün katıldığı
cenaze töreninde dağıtılan bildiride "Yıllar var ki ülkemiz
örtülü bir savaş içinde. Çatlı bu savaşta yan tuttu.
Yan tutmakla kalmadı, risk aldı, bedel verdi. Kılıç gibi savaştı,
onurlu bir ömür sürdü. Hakka yürüdü." Deniliyordu.
6 Kasım 1996: İçişleri Bakanı ve DYP Elazığ Milletvekili
Mehmet Ağar kendisine yöneltilen suçlamalara karşılık "Ödülüm
bu mu olacaktı?" dedi.
8 Kasım 1996: Mehmet Ağar, kızının sağlık sorunlarını
sebep göstererek görevinden istifa etti. İçişleri Bakanlığına
DYP İstanbul Milletvekili Meral Akşener getirildi,
11 Kasım 1996: Susurluk Cumhuriyet Savcısı İsmail
Kan taş, Susurluk Kazasını çete teşekkülü olarak değerlendirdi
ve dosyayı İstanbul DGM'ye gönderme kararı aldı. ANAP
Genel Başkanı Mesut Yılmaz, Kanal D Televizyonunda
katıldığı ARENA'da Ömer Lütfü Topal'ın rant kavgası yüzünden
öldürüldüğünü iddia etti.
12 Kasım 1996: Siyasi partilerin, Devlet - Mafya - Polis
ilişkilerin ve Susurluk kazasından sonra ortaya atılan iddiaların
araştırılması için verdikleri Meclis Araştırma Komisyonu
açılması yönündeki önerge TBMM Genel Kurulunda
oy birliği ile kabul edildi. Anavatan Partisi Genel Başkanı
. Susurluk Labirenti . 35
Mesut Yılmaz, kumarhaneler kralı Ömer Lütfü Topal'm öldürülmesi
ile ilgili belge ve bilgileri aktarmak için Çankaya
Köşküne çıktı.
13 Kasım 1996: Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel,
Başbakan Necmettin Erbakan'a yazdığı mektupta Yılmaz'ın
aktardığı bilgilerden bahsetti.
14 Kasım 1996: Mehmet Ağar, Abdullah Çatlı'yı tanıdığı
iddiasını reddetti.
15 Kasım 1996: Sedat Bucak tedavi edildiği İ.Ü. Tıp Fakültesi
Hastanesinden gece saat 03:00 sıralarında taburcu
edildi.
20 Kasım 1996: İstanbul D G M Savcısı Ahmet Gürses,
Bucak'ın resmi korumaları Ayhan Çarkın, Oğuz Yorulmaz,
Mustafa Altınok, Enver Ulu ve Ercan Ersoy'un ifadelerini
aldı.
21 Kasım 1996: Bucak, olay günü kaza yerine ilk gelenlerden
biri olan Gözcü Gazetesi muhabirlerinden Mehmet
Şehirlioğlu'na verdiği demeçte, arabada bulu-nan silahların
kendisine ve adamlarına ait olduğunu söyledi.
22 Kasım 1996: HBB Televizyonunda kendisiyle canlı
olarak yapılan röportajda Kocadağ'm Çatlı'yı gerçek kimliği
ile tanımadığını belirtti ve hakkındaki iddialara karşılık
"bana yargısız infaz yapılmak isteniyor" diyen Bucak hafıza
kaybı nedeni ile kontrolsüz konuştuğunu söyledi ve "arabada
ruhsatlılar dışında silah yoktu" dedi.
23 Kasım 1996: Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım, MİT
tarafından sağlanan ve Mahmut Atmaca adına düzenlenmiş
pasaport ile yurt dışına çıktı.
24 Kasım 1996: ANAP lideri Mesut yılmaz Almanya gezisi
sonrasında program dışı olarak Macaristan'a gitti. Budapeşte
Hilton otelinde kalan Yılmaz, lobide kimliği daha
sonra tesbit edilen Veysel Ozerdem'in saldırısına uğradı ve
burnu kırıldı.
26 Kasım 1996: 9 milletvekilinden oluşan TBMM Susurluk
Araştırma Komisyonu çalışmalarına başladı.
DYP Genel Başkanı Tansu Uçuran Çiller, meclis grubunda
"Bir ülke uğruna, bir millet uğruna, devlet uğruna kurşun
atan da, kurşun yiyen de bizim için saygıyla anılır,
onlar şereflidirler..." dedi.
27 Kasım 1996: Budapeşte'de Yılmaz'a saldıran kişinin
Veysel Özerdem adlı bir ülkücü olduğu ortaya çıktı. Özer36
HAKANTURK
dem Yılmaz'ı, Çatlı aleyhine söylediği sözlerden dolayı yumrukladığım
açıkladı.
28 Kasım 1996: Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım, MİT
tarafından sağlanan ve Mahmut atmaca adına düzenlenmiş
pasaport ile yurda döndü.
4 Aralık 1996: Kamyon şoförü Hüseyin Gökçe'nin yargılanmasına
Susurluk'ta başlandı. Gökçe'nin tahliye talebi,
mahkeme tarafından reddedildi.
4 Aralık 1996: MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş,
Susurluk'ta bir araya gelenlerin beraberliğinde yadırganacak
bir şey olmadığını belirtip, "devletin kendi menfaatleri
içinde gizli servislerin çalışmaları da var. Bu üç kişi belki
onun için bir araya gelmiştir." Dedi.
5 Aralık 1996: İçişleri Bakam Meral Akşener, İstanbul
Emniyet Müdürü Kemal Yazıcıoğlu, Özel Harekat Daire
Başkan Vekili İbrahim Şahin, İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı
Bilgi Ünal ile Topal cinayetine adı karışan ve Bucak'm
korumalığını da yapan Özel Harekat Tim Memurları
Ercan Aksoy, Adnan Çarkın ve Oğuz Yorulmaz görevlerinden
alındılar. Jandarma Kriminal Dairesi, Abdullah Çatlı'-
mn üzerinde çıkan Emniyet Uzmanı belgesinin sahte, ancak
belgedeki Mehmet Ağar imzasının gerçek olduğunu açıkladı.
8 Aralık 1996: İçişleri eski Bakanı ve DYP Elazığ Millet*-
vekili Mehmet Ağar, "Abdullah Çatlı'nın Emniyet Genel
Müdürlüğünde uzman olarak çalıştığı ve kendisine yardımcı
olunması ricasını" içeren belgedeki imzanın sahte olduğunu
iddia etti. Ağar'm dokunulmazlığına ilişkin olarak
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının hazırladığı fezleke Adalet
Bakanlığına gönderildi. Adalet Bakanı Şevket Kazan, fezlekenin
Ceza İşleri Genel Müdürlüğünce incelendiğini bildirdi.
13 Aralık 1996: Adalet Bakanlığı, DYP Milletvekili Ağar'm
dokunulmazlığının kaldırılması talebi ile gönderilen
fezlekeyi, "dosyada eksiklikler bulunduğu" gerekçesi ile
iade etti.
14 Aralık 1996: İstanbul Emniyet Müdürlüğü Topal'm
öldürülmesinde kullanılan Kalaşnikov tüfeklerin şarjörlerini
bir birine başlamakta kullanılan koli bantlarında bulunan
parmak izlerinden birinin Şahin Ekli sahte kimliğini
kullanan Abdullah Çatlı'ya ait olduğunu açıkladı.
Susurluk Labirenti 37
16 Aralık 1996: Ağar'm dokunulmazlığının kaldırılması
için fezleke hazırlayan Ankara Cumhuriyet Savcısı Nihat
Artıran, fezlekenin yeniden hazırlanması görevinin başsavcıya
verilmesine tepki göstererek soruşturmayı yürütme
görevinden çekildi. Dilek Örnek, İstanbul Atatürk Havalimanına
içinde 25 milyar lira değerinde Alman Markı bulunan
bir çantayı sokarken yakalandı.(üçzyüzelli bin mark)
18 Aralık 1996: İçişleri Bakanı Meral Akşener, "Yazıcıoğlu
bana değil ANAP lideri Yılmaz'a bilgi verdi ve Çatlı'-
nın parmak izini beş buçuk ay sakladı. Soruşturma biterse
kendisini Rize'ye vali yapacağım böylece ona yakınlığı tescillenir"
dedi.
20 Aralık 1996: Bakanlar Kurulu kumarhanelerin kapanmasına
kararlaştırdı. Türkiye'deki kumarhanelerde toplam
20 bin kişi istihdam ediliyor ve 164 trilyon vergi ödeniyordu.
Emniyet'in İsrail'den aldığı 16 UZİ ve 25 adet Jerico
marka silahın kayıtlarda mevcut olmadığı anlaşıldı.
22 Aralık 1996: Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel,
TBMM'de temsil edilen siyasi parti liderlerini (Necmettin
Erbakan, Tansu Uçuran Çiller, Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit,
Deniz Baykal, ve Muhsin Yazıcıoğlu) Susurluk'ta meydana
gelen trafik kazası sonrasında ortaya atılan iddiaları görüşmek
üzere Çankaya Köşkünde topladı.
23 Aralık 1996: Atatürk Havalimanında içinde 25 milyar
lira değerinde dövizle Türkiye'ye giriş yaparken yakalanan
Dilek Örnek ile İran uyruklu bir kişi çıkarıldıkları
DGM'de tutuklanırken; Özel Hareket Daire Başkan Vekili
İbrahim Şahin'in yakın koruması ve şoförü Ayhan Akça
serbest bırakıldı.
24 Aralık 1996: Mesut Yılmaz TBMM Susurluk Araştırma
Komisyonu'na 4 saat süreyle bilgi verdi.
26 Aralık 1996: TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu
3 saat süreyle MİT görevlisi Mehmet Eymür'ü dinledi.
İçişleri Bakanı Meral Akşener, haklarında muhtelif gıyabi
tutuklama kararları bulunan suç faillerine yardım ve yataklık
yapmak iddialarıyla haklarında soruşturma yürütülen 7
emniyet mensubunu görevden aldı.
27 Aralık 1996: İstanbul Valisi Rıdvan Yenişen ve İstanbul
Emniyet eski Müdürü Kemal Yazıcıoğlu, TBMM Susurluk
Araştırma Komisyonu'na bilgi verdiler. Adalet Ba38
HAKANTURK
kanlığı Teftiş Kurulu Ankara Cumhuriyet Savcısı Nihat Artıran
hakkında inceleme başlattı.
30 Aralık 1996: Meral Akşener tarafından açığa alman
İstanbul Emniyet Müdürü Kemal Yazıcıoğlu'nun yerine Ankara
Emniyet Müdürü Ramazan Er'in "geçici görevle" atandığını
bildirdi.
8 Ocak 1997: TBMM Susurluk Araştırma Komisyonunda
bilgi veren Korkut Eken, "Devlet ülkücü ile de, solcu ile
de işbirliği yapar" dedi. TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu,
İbrahim Şahin'i dinledi.
10 Ocak 1997: Başbakanlık Teftiş Kurulu tarafından hazırlanan
rapor, Erbakan'a sunuldu. Teftiş Kurulu Başkanı
Oduncu hazırlanan raporda aralarında Ağar ve Bucak'm
bulunduğu 35 kişi için suç duyurusunda bulunulmasını istedi.
İstanbul 4 Nolu Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan duruşmada,
sürpriz tanık Abdullah Yavuz, İpekçi cinayetinde
rol aldığı için yargılanan Oral Çelik'i teşhis edemedi. Çelik
bu davadan tahliye edildi ancak Malatyada bir öğretmenin
öldürülmesi ile ilgili davadan yargılandığı için serbest bırakılmadı.
11 Ocak 1997: Adalet Bakam Kazan Başbakanlık Teftiş
Kurulunun raporunda devlet içinde çete tespit edilmediğini
açıkladı. İstanbul eski Emniyet Genel Müdürü Necdet Menzir
açıklamalarda bulundu.
13 Ocak 1997: Adalet Bakanı Kazan raporda çete yok
şeklindeki sözlerinden vazgeçti. İstanbul DGM, Ayhan Çarkın,
Ercan Ersoy ve Oğuz Yorulmaz'ı tutuklayarak cezaevine
yolladı. Abdullah Çatlı'mn evi kazadan 70 gün sonra polis
tarafından arandı.
16 Ocak 1997: İçişleri Eski Bakanı Ağar, TBMM Susurluk
Araştırma Komisyonu'nda P K K ile mücadele için finans
kaynaklarının kurutulması kararının MGK'da alındığını ve
Çatlı'yı Mehmet Özbay olarak tanıdığını söyledi.
17 Ocak 1997: Susurluk kazasında ölen Abdullah Çatlı'-
mn telefonları İstanbul D G M tarafından incelemeye alındı.
20 Ocak 1997: Frankfurt Ağır Ceza Mahkemesi, Türk
hükümetinden bir bayan bakanın eroin kaçakçılığı ile ilişki
içinde olduğunu açıkladı.
22 Ocak 1997: DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak
ve Abdullah Çatlı'nm eşi Meral Çatlı TBMM Susurluk Araştırma
Komisyonu'nda ifade verdi.
Susurluk Labirenti 39
23 Ocak 1997: Gazetelerde Özel Timci-Bucak-Çatlı ilişkilerini
belgeleyen fotoğraflar yayınlandı. Oral Çelik, yargılanmakta
olduğu üçüncü davadan da beraat etti serbest bırakıldı.
28 Ocak 1997: Özel Timci Ziya Bandırmalıoğlu, İstanbul
DGM önünde tutuklanacağını anlayınca kaçtı. TBMM'-
de Telefon Dinlenmesi İddialarını Araştırma Komisyonu
kuruldu.
30 Ocak 1997: TBMM Susurluk Araştırma Komisyonunda
konuşan Oral Çelik "ASALA'yı biz çökerttik" dedi.
1 Şubat 1997: Tüm yurt genelinde "Sürekli Aydınlık İçin
Bir Dakika Karanlık" Eylemleri başlatıldı.
5 Şubat 1997: Emniyet İstihbarat Daire Başkan Yardımcısı
Hanefi Avcı TBMM Susurluk Araştırma Komisyonuna
bilgi verdi.
6 Şubat 1997: Adli Tıp Kurumu, Çatlı'ya Mehmet Özbay,
Yaşar Öz'e Eşref Çuğdar adıyla düzenlenen uzman
emniyetçi belgeleri üzerindeki Mehmet Ağar imzalarının
gerçek olduğunu açıkladı.
12 Şubat 1997: Aydınlık için Karanlık Eylemine RP'lilerden
gelen tepkiler kamuoyunda rahatsızlık yarattı.
21 Şubat 1997: Mehmet Ağar Elazığ'da coşkulu bir kalabalık
tarafından karşılandı.
28 Şubat 1997: Aylık olağan toplantısını yapan Milli
Güvenlik Kurulu, "Anayasa ve Cumhuriyet yasalarının uygulanmasından
asla taviz verilmeyeceği, laikliğin sadece
rejimin değil, demokrasinin de güvencesi olduğu" şeklinde
karar aldı ve 18 maddelik bir önlemler listesi açıkladı. Bülent
Orakoğlu, Ankara'da katıhdğı bir toplantıda "Asker
Türkiye'de artık darbe yapamaz, 167 bin polis ve 7 bin özel
tim görevlisi var, Askerin polisi de yanma alması gerekir"
dedi.
I Mart 1997: Dündar Kılıç, TBMM Susurluk Araştırma
Komisyonu'na bilgi verdi.
5 Mart 1997: Aralarında İbrahim Şahin ve Korkut Eken'in
de bulunduğu 10 kişi hakkında İstanbul DGM'de 313.
Madde kapsamına giren cürüm işlemek için silahlı çete 0-
luşturmak iddiası ile dava açıldı.
II Mart 1997: Hakkında tutuklama kararı bulunan İbrahim
Şahin teslim oldu.
40 _ HAKANTÜRK
12 Mart 1997: Tansu Çiller'in müşaviri Borsacı Adil Ongen,
Çakıcı'nın adamları tarafından Türk Ticaret Bankası'nı
Evcil'in almasına engel olduğu gerekçesi ile kurşunlandı.
Ongen zırhlı aracı sayesinde kurtuldu.
1 Nisan 1997: Mehmet Eymür, TBMM Mumcu Cinayetini
Araştırma Komisyonunda verdiği ifadede "Eğer polis tarafından
aranan suçlular, televizyonlara çıkıp konuşabiliyorsa
polisten birileri onları himaye ediyor demektir"
dedi. Emniyet Genel Müdürü Alaattin Yüksel, "görülen lüzum
üzerine" Çankırı Valiliğine atandı. Emniyet Genel Müdürlüğü
görevine vekaleten Hakkari Valisi Kemal Çevik getirildi.
TBMM Telefon Dinleme Komisyonunda konuşan bir
Telsim yetkilisi "Telefonları polis değil ama MİT dinliyor.
İsteklerini kanuni değil diye geri çevirdiğimizde Telekom
şebekemize el koydu." Dedi.
2 Nisan 1997: Mehmet Eymür, Hanefi Avcı hakkında
500 milyon liralık tazminat davası açtı. Eymür, dava dilekçesinde
Avcı'nın resmi görevini kişisel menfaatleri için kullandığını
idida ediyordu.
7 Nisan 1997: Susurluk kazasından sonra ismi sık sık
geçen Yaşar Öz teslim oldu.
10 Nisan 1997: Ankara 2 Nolu DGM, telefonların dinlenmesi
için verdiği karan iptal etti.
30 Nisan 1997: Dündar Kılıç'm oğlu Cenk Ali Kılıç, Alaattin
Çakıcı'nın yakınlarından Ferit Metin Aslan'ı öldürdü.
1 Mayıs 1997: Alaattin Çakıcı Flaş TV'de 23. Saat isimli
programda Türk Ticaret Bankası olayı ve Kanal 6'nın el değiştirmesi
ile ilgili açıklamalar yaptı. Tansu ve Özer Çiller'in
medya üzerinde kredi gücü ve silah tehditi ile bir baskı ortamı
oluşturulduğunu söyleyen ve Tansu Çiller hakkında
"namussuz" sözcüğünü kullanan Çakıcı, "Ya Yalı Çetesini
yok edeceğim ya da yok olacağım" dedi.
2 Mayıs 1997: Flash TV'nin İstanbul'daki merkezi kimliği
belirsiz kişilerce basıldı. Canlı yayın esnasında stüdyoya
giren bir grup ortalığı dağıtıp çevreye ateş açtılar.
5 Mayıs 1997: İstanbul 4 Nolu DGM'de görülmekte olan
dava ile ilgili olarak DGM Savcılığı dilek Örnek ve eniştesi
Ercan Doğan'm Hollanda ve Fransa'da da suç işlemek için
örgüt oluşturmaktan arandıklarını belirtti.
12 Mayıs 1997: Sağlık ve Sosyal Hizmetler Emekçileri
Sendikası (SES) Genel Eğitim Sekreteri M. Konuk Sağlık
Susurluk Labirenti 41
Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkan Yardımcısı Namık Erdoğan'ın
Susurluk Çetesi tarafından öldürüldüğünü iddia etti.
Konuk, Haluk Kırcı'nm sadece İstanbul'da 22 medikal şirketin
ortağı olduğunu da açıkladı.
16 Mayıs 1997: TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu
hazırladığı raporu tamamladı.
27 Mayıs 1997: TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu
raporu görüşülmek üzere meclise sunuldu. Muhalefetin eleştirilerini
yanıtlamak için söz alan İçişleri Bakanı Meral
Akşener, Susurluk'dakiler hariç olmak kaydıyla, 11 Haziran
1996-3 Kasım 1996 tarihleri arasında 9 çetenin polis tarafından
açığa çıkartıldığını ve bu çetelere dahil 136 kişinin
çeşitli suçlardan dolayı yargılanmaya başlandığını, 36 kişinin
21 adedinin emniyet, 6 kişisinin de silahlı kuvvetler personeli
olduğunu açıkladı.
29 Mayıs 1997: Hanefi Avcı, Mehmet Eymür tarafından
kendisi aleyhinde açılan dava hakkında mahkemeye yazdığı
cevap dilekçesinde Eymür ile Yeşil'in ilişkilerini anlattı.
31 Mayıs 1997: MGK olağan toplantısında, Sarmusak olayını
konuşuldu.
2 Haziran 1997: İstanbul DGM'de çete davasının ilk duruşması
yapıldı.
19 Haziran 1997: İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek, Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığına 30 yıldır CIA adına çalıştığı
gerekçesi ile Tansu Çiller hakkında suç duyurusunda bulundu.
30 Haziran 1997: ANAP, DSP ve TDP koalisyonunun 0-
luşturduğu 55. Hükümet Cumhurbaşkanının onayı sonrası
göreve başladı.
7 Temmuz 1997: Hanefi Avcı, Show TV'de 32. Gün programma
katıldı ve TSK'ya yönelik istihbarat faaliyetlerinde
bulunduğu iddialarına yanıt verdi.
10 Temmuz 1997: Çiller'lerin yalı komşusu işadamı
Mehmet Üstünkaya'ya Çakıcı'nm adamları tarafından silahlı
saldırıda bulunuldu.
10 Temmuz 1997: TBMM Susurluk Kazası Araştırma
Komisyonu üyeleri, Hanefi Avcı ile birlikte yemek yedi. Avcı,
yemekte Gazi Mahallesi olaylarının Yeşil kod adlı Mahmut
Yıldırım tarafından gerçekleştirilmiş olabileceğini iddia
etti.
42 HAKANTÜRK
16 Temmuz 1997: Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat
Daire Başkan vekili Bülent Orakoğlu, TSK'ya yönelik istihbarat
faaliyetlerinde bulunduğu gerekçesiyle tutuklandı
ve ifadesi alındı.
23 Temmuz 1997: Susurluk Davasında ikinci duruşması
yapıldı.
26 Temmuz 1997: Meral Çatlı, eşinin öldürüldüğünü
iddia etti.
1 Ağustos 1997: İş Bankası kredi borçlarına karşılık işadamı
Erol Evcil'in zeytin işleme tesislerine el koydu.
8 Ağustos 1997. Başbakan Mesut Yılmaz, Başbakanlık
Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş'ı Susurluk Kazasını incelemesi
ve bu konuda bir raporu hazırlaması için tam yetki
ile görevlendirdi.
14 Ağustos 1997: Mehmet Ağar ve Sedat Bucak'ın dokunulmazlıklarının
kaldırılması ile ilgili olarak toplanan
TBMM Anayasa ve Adalet Karma Komisyonu 21'e karşı 18
oyla dokunulmazlıkların kaldırılmasını engelledi. Komisyon
toplantısına ANAP'lı üyelerden yalmzca Ekrem Pak-demirli
katıldı ve çekimser oy kullandı. D Y P ve RP'li üyelerin tamamının
katıldığı ve red oyu verdikleri toplantıya DSP'li üyeler
Meclis Genel Kurulu yüzünden geç kaldılar.
12 Eylül 1997: İstanbul DGM'de görülen davanın kilit isimlerinden
Şahin, Akça ve Bandırmalıoğlu, savcının talebi
ile tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi.
16 Eylül 1997: Çok geniş yetkilerle görevlendirilen Başbakanlık
Teftiş Kurulu Başkam Kutlu Savaş DGM'ye iki
mektup hazırladı.
28 Ekim 1997: Topal Cinayeti davasında İstanbul Emniyet
Müdürlüğü Teknik Büro Olay Yeri İenceleme ekibi tutanağında
olay mahallinde birbirine koli bandı ile sarılmış
şarjör bulunmadığı açıklandı.
14 Kasım 1997: Ahmet Özal 8. Cumhurbaşkanı Turgut
Özal'm çete tarfından zehirlenmiş olabileceğin iddia etti.
24 Kasım 1997: Beyoğlu 1. Ağır Ceza Mahkemesinde
görülen Topal Cinayeti davasında Sanıklardan Oğuz Yorulmaz,
Ayhan Çarkm ve Ercan Ersoy, Ali Fevzi Bir ve Sami
Hoştan tutuksuz yargılanmak üzere kefaletle tahliye edildiler.
30 Kasım 1997: Başbakan Mesut Yılmaz, Kutlu savaş ile
birlikte MİT Müsteşarı Sönmez Koksal ile görüştü.
Susurluk Labirenti 43
8 Aralık 1997: TBMM Hayali İhracat, Faili Meçhul Siyasi
Cinayetler ve Susurluk araştırma Komisyonlarının Raportörü
Hakim Akman Akyürek TEM otoyolunda geçirdiği
trafik kazasında öldü.
11 Aralık 1997: TBMM'de yapılan oylama ile Mehmet Ağar
ve Sedat Edip Bucak'ın dokunulmazlıkları kaldırıldı.
14 Ocak 1998: Dokunulmazlığı kaldırılan Mehmet Ağar
İstanbul DGM savcılığına sanık sıfatı ile ifade verdi.
19 Ocak 1998: Dokunulmazlığı kaldırılan Sedat Bucak
İstanbul DGM Savcılığına Sanık sıfatı ile ifade verdi.
22 Ocak 1998. Başbakan Mesut Yılmaz Kutlu savaş'ın
hazırladığı raporu katıldığı bir televizyon programında kamuoyuna
açıkladı.
31 Ocak 1998: Susurluk davalarının kilit isimlerinden
Sami Hoştan (Arnavut Sami) teslim oldu.
11 Şubat 1998: Tüm Türkiye genelindeki kumarhaneler
kapatıldı.
20 Şubat 1998: İstanbul DGM, 5 aydır elinde tuttuğu
Hanefi Avcı dosyasını yürürlüğe koydu. MİT telefonlarını
deşifre etmek suçundan dolayı Hanefi Avcı tutuklandı ve 10
gün boyunca Beypazarı Cezaevinde tutuldu.
6 Mart 1998: TBMM Karma Komisyonu, Mehmet Ağar'm
dokunulmazlığını uyuşturucu kaçakçısı Yaşar Öz'ü
serbest bıraktırdığı gerekçesi ile açılan dava dosyası nedeniyle
ikinci kez kaldırdı.
23 Mart 1998: Sami Hoştan Çete davasından tahliye oldu.
Böylece davada tutuldu sanık kalmadı.
3 Mayıs 1998: Mehmet Ağar, ilk kez sanık sıfatıyla hakim
karşısına çıktı. Ancak yapılan itiraz üzerine DGM dosyasını
Yargıtay'a yolladı. Sedat Edip Bucak'da sanık sıfatı ile
hakim karşısına çıktı ve dosyası ana dosya ile birleştirildi.
7 Mayıs 1998: Tansu Çiller ve eşi Özer Çiller, TBMM
Soruşturma Komisyonu'na eksik bilgi ve tahrif edilmiş belgeler
sundukları için Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından
6 ay hapis cezasına çarptırıldı.
12 Mayıs 1998: İnsan Haklan Derneği Başkam Akın
Birdal Ankara'da iki kişinin silahlı saldırısına uğradı. Saldırıyı
Yeşil'in ekibinden uzman çavuş Cengiz Ersever'in organize
ettiği öğrenildi.
44 HAKANTURK
22 Mayıs 1998: Akın Birdal suikastinin tetikçileri ve
Cengiz Ersever yakalandılar ve Ankara DGM'nin karan ile
tutuklandılar.
9 Temmuz 1998: Yargıtay 8. Ceza Dairesi İstanbul
DGM'nin görevsizlik kararını bozdu. Dosya Danıştay'a gönderildi.
Danıştay 2. Dairesinin kararı çerçevesinde mahkeme
İstanbul 6 nolu D G M ya da Yargıtay 8. Ceza dairesinde
gerçekleştirilecek. Ancak 18 Nisan 1999 Genel Seçimlerinde,
Elazığ'dan Bağımsız Milletvekili seçilerek dokunulmazlık
zırhına tekrar kavuşan Ağar'ın lüzumu muhakeme kararı
hâlâ çıkartılamadı.
2 Ağustos 1998: Kanal D'de yayınlanan Arena programında
Ömer Lütfü Topal'm eski tetikçilerinden Bülent Fırat'ı
öldürttüğü ve dönemin İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı
Hüseyin Kocadağ'a 40 bin Mark rüşvet verdiği iddia
edildi.
3 Ağustos 1998: Emniyet Genel Müdürlüğü Başbakan
Mesut Yılmaz'a Çakıcı'nın yeniden Türk Ticaret Bankası ihalesine
yönelik müdahalelerde bulunduğunu bildirdi.
4 Ağustos 1998: Türk Ticaret Bankası ihalesi televizyondan
naklen yayınlanarak yapıldı. İhale 600 milyon dolar
ile mütahit Korkmaz Yiğit'in üzerinde kaldı.
17 Ağustos 1998: Fransa'nın Nice kentinde bir otelde
Alaattin Çakıcı yakalandı. Çakıcı, Fransız Polisi tarafından
gözaltına alındığı sırada yanında Selçuk Ural'ın kızı Aslı Ural'da
bulunuyordu. Çakıcı'nın üzerinde biri Nedim Acar adma
düzenlenmiş diplomatik pasaport olmak üzere 4 pasaport
ve çok sayıda kredi kartı çıktı. İstanbul Büyük Klup'te
Mehmet Ağar'ın oğlunun düğünü yapıldı. Düğünde Kenan
Evren ile birlikte nikah şahidliği yapması beklenen Cumhurbaşkanı
Süleyman Demirel törene katılmadı.
22 Ağustos 1998: Washington'dan bazı gazetecilere email
yollayan Mehmet Eymür'ün eşi Janset Eymür: "Yavuz
Ataç'ı Alaattin Çakıcı ile birlikte yurtdışına operasyona
yollayan MİT Müsteşarı Şenkal Atasagundur. Gerçekler
nasıl olsa ortaya çıkacak" dedi. Mektubu Eymür'ün kendisinin
kaleme aldığı iddia edildi.
Eylül 1998: Devlet Bakam Eyüp Aşık ile Alaattin Çakıcı'nın
telefon görüşmeleri televizyon kanallarında yayınlandı.
Susurluk Labirenti 45
30 Eylül 1998: Satın aldığı televizyon kanalları, gazeteler
ve bankalar ile bir anda dikkatleri üzerine çeken Korkmaz
Yiğit, ziyaret ettiği İçişleri Bakanı Kutlu Aktaş'a Erol
Evcil'in Nesim Malki cinayetini nasıl organize ettiğini anlattı.
Ancak Çakıcı'dan korktuğu için tanıklık yapmayı kabul
etmedi. Bakan Aktaş tarafından kaydedilen bu konuşma
Başbakan Yılmaz ve Başbakan Yardımcısı Ecevit'e iletildi.
1 Ekim 1998: Mehmet Eymür, MİT müsteşarı Şenkal Atasagun'nun
önerisi ile Şeker Fabrikaları Genel Müdürlüğüne
müşavir olarak atandı. Çakıcı olaylarında adı geçen
Yavuz Ataç ise MİT'ten emekliye sevkedildi.
5 EMm 1998: Mehmet Eymür "Benim Mehmet Ağar ile
mücadelem, bu devlet yararına ve fazilet mücadelesidir.
Yapılan herşey hiyerarşi içinde yapılmıştır. Yeşil'i kullanan
bensem, müsteşarın imzası ile kullanmışımdır. Sorumluluğu
kendi üzerinden benim üzerime nasıl atabilir
ki. Böyle bir şey mümkün değil." Dedi.
8 Ekim 1998: Akın Birdal suikastinde ismi geçen ve Yavuz
Ataç'm ekibinden olan Mikail Sarı kod adlı Mehmet Kulaksızoğlu
İstanbul'da yakalandı.
10 Ekim 1998: Paris'te bulunan Erol Evcil, "Nesim
Malki cinayeti ile ilgim yok. Asıl cinayetten sonra kimler
yükseldi, kimler banka sahibi oldu ona bir bakın" dedi.
12 Ekim 1998: Mehmet Eymür, İstanbul DGM'de ikinci
kez tanık olarak dinlendi ve "Tarık Ümit, Mehmet Ağar'm
emriyle Yaşar Öz ve Nurettin Güven tarafından Dursun
Karataş'ın yerini tesbit için yollanan 291,5 kilo eroini Alman
polisine ihbar ettiği için öldürüldü" dedi.
13 Ekim 1988: CHP İçel Milletvekili Fikri Sağlar, Korkmaz
Yiğit ile Alaattin Çakıcı'nın telefon konuşmalarını içeren
bir bandı açıkladı. Bu gelişme üzerine Aydın Doğan,
Milliyet gazetesinin Korkmaz Yiğit'e satışını iptal etti. Malki
cinayetinin tetikçilerinden Mehmet Sümbül İstanbul'da yakalandı.
Soruşturma genişleyince, dönemin Bursa Emniyet
Müdür yardımcısı Yusuf İlhan gözaltına alındı.
17 Ekim 1998: Nesim Malki'nin iş ortaklarından Hayyam
Garipoğüu, Sümerbank'ı Malki'den aldığı finans desteği
ile satın almış, POAŞ ve TürkBank ihalelerine katılmıştı.
19 Ekim 1998: Başbakan Mesut Yılmaz "Malki cinayeti
ile bir gecede 700 trilyon el değiştirdi" dedi.
46 _ _ ~ _ HAKANTÜRK
21 Ekim 1998: İzmir Emniyet Müdürü Ahmet Demir
hakkında Bursa Emniyet Müdürüyken Malki Cinayeti soruşturmasını
örtbas ettiği gerekçesi ile soruşturma açıldı.
6 Kasım 1998: Susurluk Bankeri olarak da bilinen ve
ve İtalyan mahkemelerince uyuşturucu kaçakçılığına dayanan
kara paraları akladığı gerekçesiyle aranan Hakkı Yaman
Namlı, tutuklandı.
9 Kasım 1998: İstanbul DGM Savcılığının emri ile
Korkmaz Yiğit gözaltına alındı. Aynı gece Yiğit'in satm almış
olduğu Kanal 6 ve Kanal E televizyonlarında gözaltına
alınmadan önce hazırladığı bant yayınlandı. Yiğit burada
"Devletin en üst seviyesi bana medyaya gir, banka ihalesine
gir derken ben niye Çakıcı'dan yardım isteyeyim" dedi
ve Mesut Yılmaz, Güneş Taner ve Kamuran Çörtük hakkında
ağır ithamlarda bulundu.
11 Kasım 1998: Yiğit'in açıklamaları hükümeti sarstı,
FP, D Y P ve CHP Mesut Yılmaz aleyhinde gensoru önergesi
verdiler.
13 Kasım 1998: Korkmaz Yiğit İstanbul DGM'de tutuklandı
ve Kırklareli Cezaevine gönderildi.
14 Kasım 1998: İstanbul DGM, Malki cinayetinin azmettiricisi
olarak aranan Erol Evcil'in tüm mal varlığına
tedbir kararı koydurttu.
16 Kasım 1998: Çakıcı ile telefon görüşmeleri yaptığı açığa
çıkan ANAP'lı Eyüp Aşık baklanda İstanbul DGM'de
çete mensuplarına yardım ettiği gerekçesi ile dava açıldı.
Kasım 1998: MİT M üsteşarı Şenkal Atasagun, MİT için
taşeron kullanma devri bitmiştir' dedi.
22 Kasım 1998: İadesi için Fransa'da mahkemeye çıkartılan
Çakıcı "Mesut Yılmaz beni Mehmet Eymür aracılığı
ile öldürmeye çalıştı. Bu bilgiyi MİT'teki dostlarım bana
iletti. İade edilirsem hemen öldürülürüm" dedi.
Kasım 1998: Türkbank ihalesi ile ilgili olarak verilen
gensoru önergesi TBMM'de kabul edildi. 55. Hükümet
(ANA-SOL - D Koalisyon) düştü.
3 Aralık 1998: Fransa, idam edilmemesi koşulu ile Çakıcı'nm
iadesini kararlaştırdı.
15 Aralık 1998: İstanbul Narkotik Şube Müdürü Ferruh
Tankuş, yeni atandığı Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğü
görevine başlamadan önce "bir grup uyuşturucu kaçakçısı,
beni rüşvet ile tayin ettirdi" dedi.
Susurluk Labirenti 47
10 Ocak 1999: Haluk Kırcı İstanbul Pendik'de Bünyamin
Adanalı'nm evinde, polis tarafından yakalandı.
17 Ocak 1999: Bülent Ecevit tarafından kurulan Azınlık
hükümeti güvenoyu aldı.
15 Şubat 1999: P K K lideri Abdullah Öcalan, Kenya'nın
başkenti Nairobi'de Yunanistan Büyük-elçiliğinden havaalanına
giderken MİT tarafından düzenlenen bir operasyon
sonucu yakalandı ve özel bir uçak ile Türkiyeye getirildi.
APO İmrah adasında yer alan cezaevine yerleştirildi.
28 Mayıs 1999: DSP-MHP-ANAP, Bülent Ecevit'in başbakanlığı
üstlendiği 57. Hükümeti kurdular.
29 Mayıs 1999: Emniyet birimleri içinde yer alan bir grubun
Başbakanlığın telefonları da dahil olmak üzere çok
sayıda telefonu dinlemekte olduğu ortaya çıktı.
10 Haziran 1999: İş İçleri Bakanı Sadettin Tantan, telekulak
skandali ile ilgili olarak "Emniyet İstihbaratı Kahvehaneye
dönmüş, sırlar sokağa dökülüyor" dedi.
29 Haziran 1999: APO, İmrah adasında sürdürülen
yargılamasında TCK 125. Madde hükümleri gereğince idam
cezasına çarptırıldı.
23 Temmuz 1999: Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral,
yardımcısı Osman Ak ve Emniyet Genel Müdürü Necati
Bilican'm telekulak skandali ile ilgili olarak mevzuata aykırı
davrandıkları ortaya çıktı.
29 Temmuz 1999: Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele
Yasası TBMM'de kabul edildi.
7 Ağustos 1999: Türk-İş Genel Sekreteri ve Genel Maden-
İş Başkam Şemsi Denizer, Zonguldak'da evinin önünde
bir süre korumalığını da yapan Cengiz Balık tarafından öldürüldü.
10 Ağustos 1999: Dündar Kılıç, geçirdiği kalp kirizi sonucu
öldü.
16 Ağustos 1999: Abdi İpekçi Suikastının sanıklarından
Mehmet Şener tutulduluk kararı zaman aşımına uğradı.
21 Ekim 1999: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi
Öğretim Üyesi ve Cumhuriyet Gazetesi yazarı, Kültür eski
Bakanı Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, arabasına konan bir
bomba ile öldürüldü. Cenazesine öğrencileri, kalabalık bir
halk topluluğu ve Ankara'da bulunan tüm komutan ve subaylar
katıldı.
48 HAKANTÜRK
28 Ekim 1999: Nesim Malki cinayeti'nin azmettiricisi
Erol Evcil, Mudanya'da cep telefonu görüşmeleri sayesinde
yeri belirlendikten sonra yakalandı.
1 Kasım 1999: Bahçeliveler Katliamı olarak da bilinen 7
TİP'linin öldürülmesi olayının sanıklarından Bünyamin Adanalı
ve Ünal Osmanağaoğlu 7'şer kez idam cezasına çarptırıldı.
15 Kasım 1999: Nesim Malki cinayetinin tetikçisi olduğu
iddia edilen Burhanettin Türkeş Bulgaristan'da Türk ve
Bulgar polisinin ortak operasyonu ile yakalandı.
22 Kasını 1999: TBMM Susurluk Kazasını Araştırma
Komisyonu üyelerinden FP Gaziantep Milletvekili Bedri
İnce Tahtacı Ankara'da geçirdiği esrarengiz bir trafik kazası
sonrasında hayatım kaybetti. Aynı komisyonun üyelerinden
CHP Mersin Eski Milletvekili Fikri Sağlar komisyon üyelerinin
tümünün yaşamının tehdit altında olduğunu söyledi.
23 Kasım 1999: Nesim Malki cinayetinin tetikçisi olduğu
iddia edilen Burhanettin Türkeş İstanbul DGM'de tutuklandı.
27 Kasım 1999: Elazığlı Mafya liderlerinden Nihat Akgün
İstanbul Ataköy'deki lokantasında çapraz ateş sonucu
öldürüldü.
15 Ocak 2000: TÜSİAD, Çakıcı ile olan ilişkisi açığa çıkan
Bayındır Holding patronu Kamuran Çörtük'ü dernekten
ihraç etti.
23 Ocak 2000: Abdi İpekçi Suikastı soruşturmasında
MİT'in mahkemeden bazı bilgileri sakladığı iddiası doğrulandı.
Yalçın Özbay'm Almanya'da MİT mensupları tarafından
yapılan sorgusuna ait kayıtlar Oral Çelik'in beraat kararından
sonra mahkemeye ulaştırıldı.
9 Şubat 2000: Batman Valiliği tarafından PKK ile mücadele
için gümrüksüz olarak 2.7 milyon dolarlık silah ithal
edilerek oluşturulan özel tim'in silahlarının bir kısmının
kaybolduğu, bazılarının Hizbullah tarafından kullanılmakta
olduğu ileri sürüldü. Valilik silahlan, Türkiye'ye yönelik kaçakçılığın
merkezinde yer alan Bulgar Kintex şirketinden ithal
etmişti.
15 Şubat 2000: Sabancı Suikastı'nı sanığı Mustafa Duyar'ı
öldüren Karagümrük Çetesi mensubu Ahmet Yergüder
Susurluk Labirenti 49
davası için İstanbul'a götürülürken Jandarmalara yemek
ısmarladığı otelden kaçtı.
1 Mart 2000: Kanal D televizyonunda Nesim Malki Cinayetinin
sanıklarından Mehmet Sünbül'ün Hizbullah tarafından
kaçırılıp öldürülmeden önce Hizbullah lideri Hüseyin
Velioğlu tarafından yapılan sorgusuna ait ses kasetlerinin
çözümü yayınlandı. Velioğlu'nun sorularına yanıt veren
Sünbül kasette, Nesim Malki'yi Şükrü Elverdi ve Oğuz
Işık'ın öldürdüğünü, Erol Evcü'in bu cinayet için kendilerine
2 milyon dolar teklif ettiğini, ancak çeşitli zamanlarda
toplam birbuçuk milyon dolar alabildiklerini anlatıyordu.
8 Mart 2000: MİT tarafından Şeker Fabrikaları Genel
Müdürlüğüne Müşavir olarak atandıktan sonra istifa ederek,
Washington'a yerleşen Mehmet Eymür, hazırladığı internet
sayfasında Hanefi Avcı'nm Hizbullah'm kurucusu olduğu,
Eyüp Aşık'm Evcil ve Çakıcıya destek sağladığı, devlet
kurumlarının sağcı militanlar kadar solcu militanları da
kullanmakta olduğu gibi çok sayıda iddiaya yer verdi.
21 Mart 2000: Yer altı dünyasının önde gelen isimlerinden
Alaattin Çakıcı ve Karagümrük Çetesi lideri Nuri Ergin
arasında söz düellosu yaşanmaya başlandı. Ergin'ih aynı
cezaevinde yatan Çakıcı'ya yolladığı mektupta "şerbeti
posalanmış şambabası", "havalar yağışlı saç boyan akacak"
gibi cümleler kullandığı görüldü. Mektuplaşma İstanbul'a
hakimiyet kurma mücadelesine dönüştü ve Çakıcı'-
nın adamları ile Karagümrük Çetesi arasında bir tür kan
davası başladı.
27 Mart 2000: Özel Harekat Daire Başkan Vekili İbrahim
Şahin Bursa yakınlarında geçirdiği trafik kazasında ağır
yaralandı. Beyin çevresinde ödem oluşan Şahin, hafızasının
bir kısmını kaybetti.
2 Nisan 2000: ABD' yaşayan ve kurduğu internet sitesinde
çeşitli iddiaları dile getiren Mehmet Eymür, Çakıcı'yı
"80 sonrasında kullandığını ancak ASALA'yı bitirmek ile
övünen Çakıcı'nm aslında silah kullanmayı bile beceremediğini"
ileri sürdü.
11 Nisan 2000: Sami Hoştan, 1992 yılından beri aranmakta
olan uyuşturucu kaçakçısı Sami Hoştan olduğu gerekçesiyle
gözaltına alındı.
50 HAKANTURK
17 Nisan 2000: Özel Harekat Daire Başkan vekili İbrahim
Şahin, taburcu oldu ve "Çatışmalarda ölmedim. Ölüme
bu kadar kolay yenilmem" dedi.
17 Nisan 2000: 26 Temmuz 1996 tarihinde İstanbul'da
dur ihtarına uymadığı için silahla Ömer Karagöz isimli kişiyi
yaralayan Ayhan Çarkın hakkında İl idare kurulu tarafından
verilen meni muhakeme kararı danıştay tarafından bozuldu.
Çarkın hakkında 10 yıla kadar ağır hapis istemi ile
dava açılacak. Sami Hoştan hakkında uyuşturucu ticareti
yapmak suçundan 30 yıldan 66 yıla kadar ağır hapis istemi
ile dava açıldı.
6 Mayıs 2000: Uğur Mumcu'yu arabasına yerleştirdikleri
bomba ile öldürdükleri iddia edilen 7 kişi İstanbul'da
yakalandı. Emniyet yetkilileri yakalananların aşırı dinci bir
örgüte mensup olduklarını ve soruşturmanın selameti için
basma yayın yasağı konulduğunu açıkladılar.
11 Mayıs 2000: Uğur Mumcu'nun arabasına bombayı
koyanların İran Gizli Servisi Savama ajanları olduğu ileri
sürüldü. Tevhid-i Selam isimli aşırı dinci örgütün Mumcu
Suikastında gözcülük yaptıkları ortaya çıktı. 6 Mayıs'da yakalanan
Yusuf Karakuş ve Abdülhamid Çelik olay yerinde
yapılan tatbikatta eylemi nasıl gerçekleştirdiklerini anlattılar.
Umut adı verilen operasyonu sürdüren emniyet Ahmet
Taner Kışlalı, Bahriye Uçok ve Muammer Aksoy cinayetlerini
gerçekleştiren aşırı dinci örgüt mensuplarım da da yakalamaya
başladı. Ancak emniyet ile D G M Savcılığı arasında
zanlıların ifadelerindeki çelişkiler konusunda bir çatışma
yaşanıyor.
13 Mayıs 2000: Papa I I . Jean Paul, Fatıma'da katıldığı
bir törende bu güne dek açıklanmayan Meryem Ana'nın üçüncü
sırrının Papa Suikastı olduğunu ilan etti.
8 Haziran 2000: Dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi
Güneş, Abdi İpekçi Suikastı ile ilgili soruşturmanın dönemin
sıkıyönetim komutanı Necdet Üruğ tarafından engellendiğini
ileri sürdü.
13 H a z i r a n 2 0 0 0 : İtalyan Cumhurbaşkanı, Mehmet A l i
Ağca'nm affı ve Türkiye'ye iade kararını onayladı.
14 Haziran 2000: Mehmet Ali Ağca Türkiye'ye getirildi
ve Kartal Özel Tip Cezaevine yerleştirildi. Ağca iki gün sonra
çıkartıldığını ilk duruşmasında "Anlatılanların hepsi
Susurluk Labirenti 51
masal, İpekçi Cinayetinde ben sadece aktördüm. Olayın
sırları Bekir Çelenek'in ölümü ile yokolup gitLi" dedi.
12 Temmuz 2000: Umut Operasyonu iddianemesinden
son 12 yılda işlenen 22 cinayetin aydınlatıldığı, Mumcu'-
nun laik kesimin temsilcisi olduğu, Kışlalı, Üçok ve Aksoy'-
un başörtüsüne karşı konuşmaları yüzünden öldürüldüğü
belirtildi. İddianemede tüm eylemlerin İran gizli servis ajanları
tarafından organize edildiği aşırı dinci örgütlerine
de taşeron olarak kullanıldığı da vurgulanıyor.
4 Ağustos 2000: Tuğgeneral Veli Küçük Yüksek Askeri
Şûra kararı ile emekli edildi. Susurluk Kazasını milâl sayanlar
için söylenecek son bir söz daha var "Dünya dönüyor."
Gerçekten de dönüyor dünya ve karanlık ilişkiler ağının
parçası olan insanlar işlerine hala devam ediyorlar...
52 _ HAKANTURK
SUSURLUK BİLMECESİ
ÇÖZÜLÜR MÜ?...
"İnsanın hayal ettiği herşey
mümkündür"
HAKANTURK
Susurluk kazası akabinde konuyla ilgili ilk kitabım
1997'de piyasaya çıktı ve bir ay içinde beş baskı yapan "3
Kasım 1996 Susurluk / Abdullah Çatlı Kimdir?" kitabımın
önsözünde "Susurluk ile bu olayların bittiğini veya biteceğini
zannedenler sadece ve sadece kendilerini aldatıyorlar.
Çünkü dünyanın bütün ülkelerinde bu tür faaliyetler olmuştur
ve olmaktadır. Yabancıların dediği gibi "Bu tür çalışmalar
suç değil, yakalanmak suçtur", diye yazmıştım. O
tarihten bugüne kadar bir arpa boyu dahi yol alınamadığını
hepimiz gördük.
Nedenine gelince, Susurluk iki ucu b.k bir değnek, eğer
günün birinde yine birileri çıkıp da "ben Susurluk olayını
çözerim" derse sakın inanmayın. Çünkü ben tarafsız bir araştırmacı
olarak o kazadan bugüne kadar yüzlerce insanla
görüştüm, binlerce sayfa bu konuyla ilgili yazılmış olanları
okudum, vardığım sonucu eğer çok basit bir şekilde açıklamam
gerekirse; Susurluk koskocaman bir buz dağının sadece
görünen ucudur. Eğer böyle olmasaydı yılların Milli İstihbarat
Teşkilatı mensubu ve Kontrterör Başkani olan
Mehmet Eymür TBMM Susurluk komisyonu önünde Abdullah
Çatlı ile ilgili "Çatlı, kısa bir süre MİT'e çalıştı fakat
daha sonra uyuşturucu işine bulaştığından ilişkimizi kestik"
diyor. Aynı Mehmet Eymür İstanbul Devlet Güvenlik
Mahkemesi'ndeyse "Abdullah Çatlı son zamanda o kadar
güçlenmişti ki, beni bile görevden aldırabileceğini söyleyerek
tehdit ediyordu" diyordu. Bu ifadelerden ikincisinin
doğru olduğu birçok kimse tarafından kabul edilmektedir.
ÇATLI İLE EYMÜR'ÜN BULUŞMASI
İstanbul Bebek'teki caminin imamını pek çok kişi tanırdı.
Ancak ünü İmamlığından değil, aykırı geçmişinden ve
kimliğinden kaynaklanıyordu. Semt sakinlerinin aklına cami
deyince önce o gelirdi. Adı Cuma'ydı. Çevresi çok genişti.
Uzun yıllar önce, 1970'lerde ülkücü-devrimci çatışmalarından
sağ kanatta yer almıştı. İmam Cuma, o dönemde herkesin
bir tarafta yer alması gerektiğini iyi biliyordu. Fakat o,
Susurluk Labirenti 53
seçimini "en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir" felsefesiyle
yapmamış, bilinçli bir tercihle, sağ eğilimli gençlere
her açıdan destek olmayı seçmişti. Daha sonra 12 Eylül öncesinin
hareketli ülkücüsü, 1980'li yılların dingin imamı olacaktı.
Ama yine de çevresi onu, "ülkücü imam" diye bilecekti.
İmam Cuma, 1990 yazında yıllardır tanıdığı MİT'in eski
bir yöneticisini telefonla aradı. Eski MİT'çi o sıralar Bebek'te,
annesinin evinde tatilin keyfini çıkarıyordu. O sıra -hele
de İmam'dan - öyle bir telefon beklemiyordu. MİT eski Güvenlik
Daire Başkanı Mehmet Eymür, İmam'ı yıllardır tanırdı.
Yıllar sonra bu kitabın yazarına İmam'la yaptığı telefon
görüşmesini anlatırken şaşırmadığını söyleyecekti. Nitekim
onun yemek davetine olumlu yanıt vermişti. Eymür,
İmam Cuma ile yalnız olacaklarını sanıyordu. Halbuki İmam'ın
niyeti farldıydı. Öyle ki bu görüşme Eymür'ün daha
sonraki kişisel evreminde çok önemli bir yer tutacaktı. Çünkü
Eymür'ü oldukça ilginç bir buluşma bekliyordu. Bu tecrübe
Eymür'ün, ileride yapacağı kilit tercihleri belirlemede
önemli bir roi oynayacaktı. O dönemde faal görevde olmayan
istihbaratçı, bu buluşmadan belli bir süre sonra tekrar
MİT'te görev alacak ve Mehmet Ağar grubu ile bu grubun
en etkili isimlerinden Abdullah Çatlı'yla yıllar boyu mücadele
etmek durumunda kalacaktı. Eski MİT'çi, Güneş Restoran'a
gidince, İmam Cuma'nın yanında Abdullah Çatlı'mn
oturduğunu gördü. Çatlı, 1982 yılından beri çeşitli suçlardan
aranan bir "gladyatör"dü ve Eymür bunu biliyordu.
Kısa selamlaşma seremonisinden sonra iki taraf da gardım
aldı ve beklenen tartışma başladı. Mehmet Eymür'ün
eski yardımcısı Korkut Eken gazinoya geldiğindeyse tartışma
iyice alevlenmişti. Kanun kaçağı Abdullah Çatlı, Eski
MİT yöneticisine - biraz da ses tonunu yükselterek - vatan için
yıllarca çalıştıkları halde korunmak bir tarafa hep bazı
çevrelerce harcanmak istendiklerinden şikâyet ediyordu.
Eymür ise en büyük tepkinin tepkisizlik olduğunu düşünerek
bir süre sessiz kalmayı tercih etmiş ve sonunda, "Biliyorsun
teşkilattan ayrıldım. Kaldı ki ayrılmadan önce de
söylediklerin hakkında fikir yürütebilecek mevkide değildim,"
demişti. Çatlı tatmin olmamış ve MİT'le bir şekilde
yeniden bağ kurma isteğini dile getirmişti Eymür'e. O ise
yapabilecek bir şeyi olduğunu sanmıyordu ve daha önemlisi
HÂKANTÜRK
hassas bir süreçte elini taşın altına sokmaya hiç niyeti yoktu.
Eski MİT'çinin kayıtsızlığı Çatlı'yı çileden çıkarmıştı.
Öyle ki sesini iyiden iyiye yükseltip ona kızacak kadar... Eymür,
bu görüşmeyi anlatırken, "Hakikaten tatsız bir gündü,"
diyecekti.
Bu görüşmenin gerçekleştiği günlerde Abdullah Çatlı -
başta Ankara Bahçelievler katliamı olmak üzere çok sayıda
suçtan aranıyordu ve Paris günlerinden bu yana herhangi
bir devlet kurumuyla sağlam bir bağ kuramamaktan mustaripti.
Gerçi o, her zaman korunduğunu biliyordu ama böylesi
bir organik bağ kurmanın daha avantajlı olduğunu deneyimle
görmüştü. Onun bu eğilimini keşfedenler, yeni ve
güçlü bir başlangıcın ilk adımlarını atmışlardı. Çatlı kâşifleri,
yine devletin etkili makamlarmdaki isimlerden oluşacak
ve "küskün gladyatör" bu kez Emniyet adına çalışacaktı.
İmam MİT'le, en azından Mehmet Eymür'le son bağlarını
da koparmasına vesile olacaktı. Artık yeni bir dönem
başlıyordu. En maceraperest insanların bile adrenalini yükseltecek
yeni bir dönem... Eymür yıllar sonra, Şubat 1994'-
te Başbakan Tansu Çiller'e yapılan telkin üzerine MİT'e yeniden
döndüğünde Çatlı'yla bir şekilde karşı karşıya geleceğini
biliyordu. Ve giderek Çatlı'yı kullandığım düşündüğü
Mehmet Ağarla da...
Eymür, teşkilata döndüğü dönemde - daha sonra yollarının
ayrılacağı - yakm dostu Şenkal Atasagun dışında pek
çok isme karşı mesafeli davranmış, hatta kendini bir ölçüde
korumaya alma gereksinimi duymuştu. Tecrübeli istihbaratçı
yıllardır tanıdığı Mikdat Alpay'a bile güvenmiyordu.
Özel İstihbarat Başkanlığı'nm başına getirilen Eymür,
MİT'e ikinci kez dönüşünde, yıllar önce Atilla Aytek'in vasıtasıyla
tanıştığı Tarık Ümit'in bu süre içerisinde geliştirmiş
olduğu ilişkileri görüp hayrete düşmüştü. Teşkilata, akrabası,
MİT Dış İstihbarat Başkanı Abdullah Argun'un yönlendirmesiyle
giren ve daha sonra Eymür'e yaklaşan Tarık limit,
artık - Eymür'ün hiç hazzetmediği - Emniyet içindeki
klikle de çalışıyordu. Eymür, ilk zamanlar bunun önüne
geçmek için ciddi çaba sarfetti, başarılı olamayınca da, bu
çabasını en azından bir süre için askıya aldı. Ümit, yaklaşık
bir yıl sonra yani 3 Mart 1995'te esrarengiz bir şekilde ortadan
kaybolunca Eymür, yıllar önce bir gazinodaki tartışmada
gardım aldığı Çatlı ve onun koruduğuna inanılan - döSusurluk
Labirenti 55
nemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar'a karşı daha
temkinli davranacaktı. Çünkü Eymür, elemanları sayesinde
bir süre sonra Tarık Ümit'in ortadan kaybolmasının ne anlama
geldiğini anlamış ve üç bilinmeyenli denklemi kısmen
çözmüştü. Ümit, ortadan kaybolduktan bir gün sonra arabası
Çerkezköy'de terk edilmiş olarak bulundu. Araçta bulunan
eşyalar Jandarma tutanaklarına şöyle geçmişti:
"İstanbul Cumhuriyet Savcısına bir olay sebebiyle verdiği
ifadenin iki adet fotokofisi, iki adet ince uzun 34 ZU
478 teneke plaka, bir adet Cemal Reşit Rey Konser Salonu
1994-95 yılı faaliyet el kitabı, bir adet rot balans ayar etiketi,
altı tabletlik olmakla birlikte dört tanesi eksilmiş cinsel
güç hapı." Tutanakta ayrıca araç içinde hiçbir şüpheli
durum olmadığı ve yapılan araştırmada parmak izine rastlanmadığı
bilgisini de yer veriliyordu. Eymür, Tarık Ümit'in
Çatlı grubunca kaçırıldığı ve o grup tarafından sorgulandığı
bilgsiini edinmişti. İşte tam bu yüzden Ağar'ı aramış
ve "Tarık Ümit'in Sami Hoştan'ın çiftliğinde Çatlı tarafından
sorgulandığını öğrendik. Onu serbest bıraktırırsamz
bir daha Abdullah Çatlı'nın alanına girmeyecek," demişti.
Ağar, "Ben hallederim," deyip durumu kabullenmektense
"Benden habersiz iş yapmazlar, bir bakayım" demekle
yetinmişti. Eymür ise bunun üzerine Özel Harekât Daire
Başkan Vekili İbrahim Şahin'i aramış benzer bir notu ona
da iletme gereği duymuştu. Mehmet Eymür, Haluk Kırcı'mn
İstanbul Emniyet Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şubesi'ne
verdiği ifadesinden sonra Tarık Ümit'in kaybolması olayıyla
ilgili spesifik önlemler de almıştı. Kırcı, Çatlı'nın Ümit
olayıyla ilgili yaklaşımı ve Eymür'ün bu konudaki tedbirlerini
şöyle sıralıyordu:
"Tarık Ümit'i hayatımda hiç görmedim. Kaçırılması olayına
iştirakim yoktur. Çatlı'nın Tarık Ümit'i tanıyıp tanımadığını
bilmiyorum. Bir gün ben Ankara'da iken bana
telefon açtı ve gazetelerden birini alıp üçüncü sayfasını açmamı
söyledi. Bu olayla hiçbir alakası olmadığını, bu konuyu
Muhsin Yazıcıoğlu ve Şevkat Çetin'e anlatmamı istedi.
Ayrıca bana şimdi hatırlayamadığım 0542'li bir telefon
numarası vererek, Muhsin ve Şevkat'in bu numaradan
Eymür'ü aramalarını ve konunun kendisiyle alakalı olmadığını
izah etmelerini istedi. Yazıcıoğlu'nu bulamadım,
"*
56 HAKANTÜRK
Şevkat Çetin ile görüşerek konuyu anlattım. Ayrıca Çatlı
ölmeden 20 gün veya bir ay kadar önce Ankara Etap Oteli'nde
görüştüğümüzde banaEymür'ün kendisini Ankara'da
görüşmek üzere yanına davet ettiğini, bir müddet sohbet
ettiklerini, bu esnada kendisine "Tarık Ümit'i sen öldürmedin
ama kimin öldürdüğünü biliyorsun,' dediğini,
kendisinin de bilsem bile söylemem diye cevap verdiğini,
bu konuşmaları Eymür'ün kameraya aldırdığını öğrendiğini
söyledi."
Mehmet Eymür'ün, -her ne kadar yüzüne karşı "Ümit'i
sen öldürmedin" dese de Çatlı'dan hoşlanmadığı için Tarık
Ümit'in kaçırılmasından onu sorumlu tutması kuşkuyla
karşılanabilirdi. Ancak uzun bir süre sonra düzenlenecek
bir jandarma belgesi Eymür'ün karinelerini doğrulayacaktı.
Eğer belgeyi MİT düzenlenmiş olsaydı pek çok kişi, o belgeden,
"Eymür'ün elamanını kaybetmenin acısıyla Çatlı ve
grubunu hedef gösterdiği" yorumunu çıkarabilirdi. Ancak
belge jandarma tarafından düzenlenmişti ve dahası belgeyi
düzenleyen isimlerin gruplardan herhangi birine dahil olmadıkları
biliniyordu. 26 Temmuz 1996 tarihli bu belgenin
altında İstanbul İl Jandarma Alay Komutanı Baki Onurlubaş
ve İstihbarat Şube Müdür Vekili Hüseyin Şener'in imzası
vardı. Bu belgede aynen şöyle deniyordu:
"Konu: İşadamı Tarık Ümit'in kaybolması olayı.
Haber: 1994 yılı içerisinde Tekirdağ ili bölgesinde esrarengiz
bir şekilde ortadan kaybolan Tarık Ümit'in öldürülmüş
olabileceği ve bu olayı terör amaçlı suçlardan aranan
Nevşehir ili Merkez Kapıcıbaşı köyü nüijusuna kayıtlı Ahmet
oğlu 1956 doğumlu Abdullah Çatlı'nm organize ederek Tarık
Ümit'i ortadan kaldırdığı yolunda güvenilir bir kaynaktan
haber alınmıştır. Adı geçen Abdullah Çatlı'nm sahte polis
kimliği ile dolaştığı, en son 22/07/1996 günü Ankara
Sheraton Oteli'nde kaldığı haber alınmıştır.
Yapılan işlem: Alman haber ilgili birimlere ve emniyet
müdürlüklerine bildirildi. İstihbarat faaliyetlerine devam
edilmektedir.
Yorum ve öneri: Adı geçen Abdullah Çatlı'nm 1982 yılından
bu yana çeşitli örgütsel suçlardan arandığından sahte
kimliklerle dolaştığı ve lüks otellerde kaldığı değerlendirmektedir.
Susurluk Labirenti 57
İşin ilginci, İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığı'na,
Tekirdağ II Jandarma Komutanlığı'na, İstanbul İl Emniyet
Müdürlüğü'ne ve MİT İstanbul Bölge Müdürlüğü'ne gönderilen
bu yazı Susurluk kazasından yaklaşık dört ay önce hazırlanmıştı.
Jandarma'nın her ne kadar yazının girişinde
Tarık Ümit'in ortadan kaybolduğu döneme ilişkin olarak
1995 y1!1 yerine yanlışlıkla 1994 yılı yazıldıysa da, güvenilir
bir kaynağa dayanarak belgeleştirdiği bu bilginin sonuçları
nedense değerlendirilmedi.
Ne Abdullah Çatlı'nm Tarık Ümit'i kaçıran kişi olup olmadığı
gerçek anlamda anlaşıldı, ne de Çatlı Susurluk kazasından
önce Ankara Sheraton Oteli'nde hangi gün kaldığı
bilindiği halde yakalanıp adalete teslim edildi. Jandarma,
Tarık Ümit olayı konusunda yalnızca bir belge düzenlemekle
yetinmemiş, konuyu olabildiğince soruşturmuştu. Ümit'in
kaybolduğu günden sonra görevlendirilen Jandarma Astsubay
Ahmet Altıntaş, yaptığı incelemeler sonucunda önemli
ipuçlarına ulaştı ve hatta Tarık Ümit'i İstanbul Erenköy'deki
Divan Pastanesi'nden Özel Tim mensupları Ziya
Bandırmalıoğlu ile Ayhan Akça'mn aldığını tespit etti. Daha
sonra Avşar Kederoğlu'nun cep telefonu vasıtasıyla Özel
Timci polisler Ayhan Akça ve Ayhan Çarkm'a ulaştı.
Ancak Ataköy'de karşılaştığı bu isimlerin ifadesine Jandarma
Bölgesi'nde olmadıkları için başvurmadı. Devlet adına
hareket ediyormuş süsü verip güç gösterisi yapmaya ahşkm
güvenlik bürokrasisinin üst düzey yöneticileri, Ümit
olayının çözülmemesi için ellerinden geleni yapmışlardı. Bu
isimlerin başında Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Harekat
Dairesi eski Başkanı İbrahim Şahin geliyordu. Şahin, Özel
Timci polislerin isteği üzerine Ataköy Karakolu'na giden
Astsubay Altıntaş'a, "Sen kim oluyorsun da polislerimi sorguluyorsun?
Bu işe karışma" tarzında açık tehdit içeren
sözler sarfetmişti.
Nitekim Altuntaş, Ümit'i ortadan kaldırması muhtemel
isimlerin şifresini ve giderek Tarık Ümit denklemini çözmeye
adım adım yaklaşırken soruşturmadan uzaklaştırıldı.
İlkin Gazi olaylarının soruşturmasında görevlendirildi, hemen
ardından da Diyarbakır'a tayin edildi. Böylece Ümit
dosyası - Susurluk kazasından sonra bir kez daha açılıp açılmayacağı
bilinmeksizin kapandı. Bütün bu olaylar, Tarık
Ümit denkleminin sadece bir ayağını oluşturuyordu. Ümit,
H
58 . HAKANTÜRK
hangi güç tarafından ortadan kaldırılmış olursa olsun, birden
fazla kliğin dostluğunu ya da düşmanlığını kazanabilecek
kadar ilginç bir kişilikti.
Tarık Ümit 1969 yılında Almanya'daki öğrenimini yarım
bırakarak Türkiye'ye döndükten sonra kerevit ihracatı yapmıştı.
Ümit, yaralama suçundan hapis cezasına çarptırılınca
yurtdışına kaçtı. Ancak Abuzer Uğurlu gibi büyük kaçakçıların
da yararlandığı 1974 affıyla tekrar Türkiye'ye döndü.
Ümit, 1979 yılında Hayri Domaniç ile birlikte Gentaş İnşaat
ve Sanayi A. Ş.'yi kurdu. Gerçek ününüyse 1990'yı yıllarda
kazandı. Hem uyuşturucu kaçakçıları, hem de devletin güvenlik
birimlerimle irtibatlı çalışmak ona para ve gücü kazandırdı.
Tarık Ümit, artık kendinin bile önünde duramayacağı
fırtınaların etkin nedeni haline gelmişti.
Hakkı Yaman Namlı ile birlikte ortak olduğu First Merchant
Bank, yalnızca Kıbrıs'ın değil, dünyanın sayılı off-shore
bankaları arasında yerini aldı. Ortadan kaybolmadan önce
büyük paralar kazanan ve İstanbul'da vergi sıralamasında
ilk 20'ye giren Tarık Ümit'in Nur İnuğur adlı bir sevgilisi
vardı. İnuğur, Tank Ümit'in kaybolduğu 2 Mart 1995'ten
sonra pek ortalarda görünmemeye özen gösterdi. Ümit, Nurettin
Güven ve Yaşar Öz gibi "emniyet uzmanı" sıfatına
sahip iki önemli ismi Mehmet Ağar'a yakınlaştıran şahıs 0-
larak da öne çıkmıştı.
Aslında MİT'teki patronu Mehmet Eymür, Ümit'in başına
gelecekleri önceden biliyor, en azından tahmin ediyordu.
Çünkü Ümit, Çatlı ve Korkut Eken grubuyla son derece
karmaşık ilişkilere girmişti. Kimilerine göre bunlar Çatlı ve
Eken grubunun Tarık Ümit'i büsbütün haraca bağlamasına
yol açacak kadar ileri giden ilişkilerdi. Bu ilişkilerin izlerini
Tarık Ümit'in kaçırılmadan 25 gün önce MİT görevlilerine
verdiği "saklı" ifadede bulmak mümkün... Kim ne derse
desin 12 Eylül 1980 müdahalesinin akabinde yurt dışına
çıkmış olan Abdullah Çatlı, Oral Çelik ve bazı ülkücüler
Türkiye'nin çıkarları doğrultusunda kendilerine verilen görevleri
yapmıştır.
Uyuşturucu konusuna gelince Oral Çelik'in TBMM Susurluk
Komisyonu ifadesinde söylediği "Uyuşturucu suçlaması
aslında bizim ASALA 'ya karşı savaşımız Fransız İstihbaratı
tarafından olumlu karşılanmadığı için bize uyuşturucu
senaryosu uygulanmıştır. Eğer biz uyuşturucu işiSusurluk
Labirenti 59
ne girseydik öyle az miktarda değil on ton eroin satabilecek
gücümüz vardı." Ben yaptığım araştırmalarımda Oral
Çelik'in özellikle uyuşturucu konusunda doğru söylediğini
tesbit ettim.
Eğer bizim medya mensublan Susurluk ile yatıp, Susurluk
ile kalktıkları gibi Türkiye aleyhine çalışan binlerce gruptan
sadece birkaçının üzerine gitmiş olsalardı, bugün en
azından uluslararası platformda kamuoyu oluşturmuştuk.
26 Eylül 1990 günü İstanbul Çifte-havuzlar'daki Cemil Topuzlu
Caddesi ile Bağdat caddesini birbirine bağlayan Mahur
sokakta yakın mesafeden başına ateş edilerek vurulan
MİT eski müsteşar yardımcısı Hiram Abas eğer bugün hayatta
olsaydı MİT, Emniyet İstihbaratı ve Askeri İstihbarat
arasında sürtüşmeler olmazdı. Çünkü rahmetli Hiram Abas
saçından tırnağına kadar ülkemizin çıkarları doğrultusunda
çalışan birisiydi.
Yıllar önce Mehmet Eymür'ün yazdığı birinci MİT raporundan
dolayı Hiram Abas, Korkut Eken ve Mehmet Eymür
MİT'ten ayrılmıştı. Mehmet Ağar ile Mehmet Eymür arasındaki
istihbarat savaşının geçmişi en az ön yıl öncesine
dayanır. Dünyanın hemen hemen bütün ülkelerinde istihbarat
teşkilatları arasında görünmeyen bir savaş vardır ama
bizim ülkemizde olduğu gibi birbirleri aleyhine gazete ve televizyonlara
bilgiler aktarmazlar. İstihbarat kirli bir oyun
olduğuna göre yapılan işlerinde gizli kalması gerekir. Bunun
aksini düşünenlerse büyük bir yanılgı içindedirler.
Susurluk'un perde arkasını aydınlatabilmek için elde ettiğim
bilgi ve belgelerin büyük bir bölümünü bu kitabımda
kullanacağım. Ancak Türkiye'nin çıkarlarına ters düşeceğine
inandığım bazı bilgileri veya belgeleri tabiiki açıklamayı
sakıncalı görmekteyim. Önce Susurluk kazasında 06 AC
600 plakalı arabanın içindeki dört kişiyi tanıyalım.
Abdullah Çatlı: Ahmet oğlu, Remziye'den 1956 yılında
Nevşehir'de doğma, Nevşehir Merkez nüfusuna kayıtlı,
Nevşehir Kapıcıbaşı Mahallesi, Bozkurt Sokak No: 46'da oturur.
9 Mart 1978'de 7 Türkiye İşçi Partisi mensubunun öldürülmesiyle
ilgili aranmaktaydı. Türkiye'nin her tarafında
I' aranırken Abdullah Çatlı İstanbul, Ankara, İzmir ve daha
İ birçok şehirde elini kolunu sallayarak gezebilen birisiydi.
i; Bunun aksini iddia edenler doğruyu söylememektedirler.
i Abdullah Çatlı her ne kadar Mehmet Özbay veya başka kim6o
HAKANTÜRK
likler kullanmışsa da kendisinin Abdullah Çatlı olduğunu,
birlikte olduğu yüz kişinin doksan dokuzu bilmekteydi. Ama
işlerine gelmediğinden bu konuda kendilerine karşı dahi
dürüst değiller. Araştırmalarımı sürdürürken karşılaştığım
idamlardan dönmüş, uzun yıllarını davası uğruna cezaevlerinde
geçirmiş olan Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcısı
Ahşan Satılmış aynı zamanda Abdullah'ın kardeşi
Zeki Çatlı'nın cezaevi arkadaşı olarak şöyle demişti: "Abdullah
Çatlı'nın dünü kara, bugüıü kapkara, yarım kömür
karası olsa da o bir kahramandır". Abdullah Çatlı eğer
MHP'li değil de sol bir partinin mensubu olsaydı medya
böyle davranmazdı. Çatlı'nın Ülkü Ocakları Genel Başkan
Yardımcılığı yapmış olması suçlu gösterilmesi ve yerden yere
vurulması için yeterli sebep olarak görünmektedir.
Sedat Edip Bucak: 1960 Siverek doğumlu olup, 1991
yılındaki seçimlere katıldığında, DEP Milletvekillerinin, özellikle
Abdullah Öcalan'ın yanından gelen elçiler kendisiyle
görüşürken "Biz, Urfa'ya, Siverek'e örgüt olarak gireceğiz,
yalnız tarafsız kalacaksınız, bize karışmayacaksınız,
devletin yanında yer almayacaksınız" dediklerinde bu tür
teklifi beklediğinden, devletine sahip çıkan birisi olarak Bekaa'dan
gelen bu insanlarla yapılan görüşmelerin çoğunu
kasete alarak başta Ankara Emniyeti olmak üzere devletin
tüm kademelerine bilgi vermiştir. Bu olayların akabinde
Bucak'm ailesine karşı tavır alınmış olup örgütlü eylemler
başlamıştır. Siverek'te 1993 yılında Anavatan Partisi İlçe
Başkanı ve kardeşi katledilmiştir. Sedat Bucak her ne kadar
Abdullah Çatlı'yı başlangıçta Mehmet Özbay olarak tanımışsa
da kısa bir süre sonra karşısındaki şahsın gerçekte
Abdullah Çatlı olduğunu bilmekteydi. Hüseyin Kocadağ ile
Abdullah Çatlı'nın tanışmalarının kendisi aracılığıyla olduğunu
söylemektedir.
Hüseyin Kocadağ: 1944 yılında Erzincan'da doğan
Kocadağ 1967'de komser muavini rütbesiyle o zamanki Polis
Enstitüsü'nden, şimdiki Polis Akademisi olarak, mezun
olmuştur. Emniyet amiri olana kadar değişik yerlerde görev
yaptı. Emniyet amiri olduktan sonra Urfa, Uşak, Hakkari,
Diyarbakır, Tekirdağ ve İstanbul'da görev yaptı. Meslek hayatı
boyunca dokuz takdirname ve üç yüzden fazla maaşla
ödüllendirildi. Mehmet Eymür'un yazdığı MİT raporundan
dolayı Hiram Abas ile birlikte MİT'ten ayrılan Yarbay Korf
Susurluk Labirenti 6î
kut Eken ile birlikte Özel Harekat'm kuruluşunda ve örgütlenmesinde
aktif rol oynadı. Mesleğinin ilk yıllarından itibaren
Bucak ailesiyle dost olmuştu. Bu dostluk Kocadağ'ın
kullandığı Mercedes'in kamyona çarpana kadar devam etmiştir.
Hüseyin Kocadağ ve Mehmet Çağlar televizyon ekranlarında
Ülkücü babalardan Alaattin Çakıcı tarafından ölümle
tehdit edilmişti.
Gonca Us: Manisa Spor Akademisi'nden mezun olmuştu.
Sosyetenin tanınmış simalarından Can Apa ile evliydi.
Abdullah Çatlı ile ilişkisi sürerken boşanma davası sürüyordu.
Manken ve artist olarak çalışmalarını sürdürüyordu.
Gonca, 1990 yılında Kuşadası'nda yapılan Sinema Güzeli
yarışmasında ikinci olmuştu. Daha sonra Özel Holiday Havayolları
İzmir Bürosunda göreve başladı. Çatlı ile tanışmaları
üvey ablası Arzu Yaman ve Çatlı'nm son iş ortağı Ahmet
Baydar aracılığıyla tanışmışlardı. Susurluk kazasında ölen
genç kadının Abdullah Çatlı'nm sevgilisi olduğunu hiç kimse
kabul etmek istemiyordu. Ancak 22 Ekim 1997 tarihli
Aktüel Dergisi'ne bilhassa Abdullah Çatlı'nm eşi olan Meral
Çatlı "Gonca Us'un varlığından haberdardım ve iki buçuk
yıl göz yumdum" diyordu.
KAZA ÖNCESİ OLAYLAR
Sedat Bucak kendi anlatımıyla İstanbul'a dinlenmeye giderken
Abdullah Çatlı'yı arar. İstanbul'da bir iki gün beraber
olduktan sonra birlikte Yalova'daki termale giderler.
Aynı günün akşamı Sedat Bucak'ın yakın bir arkadaşı olan
Ali Aydmlıktan'ın oğlunun kafasına kurşun değdiğine dair
haber alırlar. Durumunun kötü olduğunu öğrenince, yanındaki
arkadaşlarına konuyu açıp acilen İzmir'e gitmesi gerektiğini
söylediğinde Abdullah Çatlı "bende gelirim" deyince,
birlikte yola çıkarlar. Ören'de veya Altaylar'da bir arsa
ofisi olduğunu, onlar aracılığıyla birkaç arsaya baktıktan
sonra şoförünün gelip "Ağabey, Ali Abi'nin oğlu vefat etmiş"
der. Bunun üzerine hemen birlikte hastaneye hareket
ederler fakat oraya vardıklarında kimseyi bulamazlar. Akabinde
Ali Aydmlıktan'ın evine gidip taziyelerini bildirdikten
sonra hep birlikte ayrılıp Princess'te yer ayırtırlar, otele vardıklarında
genç bir bayanın Abdullah Çatlı'nm yanında oturduğunu
görür, bu bayan Gonca Us'tur. Daha sonraki
günler Gonca Us aynı grubun bir ferdi gibi her yere birlikte
gitmektedir.
62 HAKANTURK
İzmir'e gelirken Sedat Bucak İstanbul'u arayıp Hüseyin
Kocadağ'a "İzmir'e gidiyorum" dediğinde, onun da "bilsem
ben de gelirdim" der, konuşma devam edince uçakla ertesi
günü saat kaçta geleceğini bildireceğini söyler. Sabah uyandıklarında
Hüseyin Kocadağ arar ve "beni aldırabilir misiniz?"
deyince, yanındaki koruma polisi Ercan Ersoy'u (daha
önce Kocadağ'ın yanında çalışmış) Hüseyin Kocadağ'ı arabayla
almaya gönderir. Hüseyin Kocadağ ile birlikte olduklarında
Sedat Bucak koruma polislerinde ve şoföründe huzursuzluk
görür, fakat nedenini bilemez. Bir ara polis Ercan,
Sedat Bucak ile yalnız kalınca "Ağabey hepimiz huzursuzuz,
çünkü takip ediliyoruz ve işin en kötü yanıysa kimler
tarafından takip edildiğimizi bilmiyoruz, bana kalırsa
İzmir'den hemen ayrılalım" deyince, bunun üzerine Kuşadası'na
gitmeye karar verirler. O günün akşamı yola çıkarlar,
Onur Otelde iki gün kalırlar fakat polislerde tedirginlik
devam etmektedir. Bunun üzerine Sedat Bucak arkadaşlarına
"Ankara veya İstanbul'a gidelim" dediğinde, Hüseyin
Kocadağ İstanbul'da işi olduğunu, kendisini istanbul'a bırakıp
oradan Ankara'ya geçmelerini söylediğinde bu teklif olumlu
bulunur. Kaza günü en geç Sedat Bucak uyanır, doğru
dürüst kahvaltı dahi etmeden yola çıkarlar.
Arabayı Hüseyin Kocadağ tkullanmak isteyince, Sedat
Bucak öne Abdullah Çatlı ile Gqnca Us ise arkaya otururlar.
Hüseyin Kocadağ, altındaki S.600 Mercedesin sanki hakkını
vermek istercesine zaman zurnan 200 kilometreyi aşan
sürat yapmaktadır. Tabi böyle] olunca da korumaları istemeyerek
de olsa atlatmaktadır. Mercedesin içindeki dört kişi
ve onların korumaları kendilerini istihbaratta zincirleme
tabir edilen bir takip sistemiyle takip etmekte olan arabalardan
habersizdirler. Huzursuz olmalarına rağmen düşmanlarını
tam olarak teşhis edememişlerdir. Çünkü arkalarmdakiler
oldukça profesyonelce davranmaktadırlar.
Abdullah Çatlı grubu iki gün boyunca Onur otelde kaldıklarında
06 AC 600 plakalı arabaya yapılması gerekenler
yapılmış olduğundan, arkadan gelenler kendilerinden oldukça
emindirler. Ön hazırlıklardan sonra yapacakları tek
şey müsait bir ortamda uzaktan kumandayla işlerini bitirecekleri
anı kollamak kalmıştır. Eğer ortada milyonlarca dolar
dönen ve bu paraların akışına karşı olmak isteyenler
varsa, o problemleri ortadan hemen kaldıracak yeterince pSusurluk
Labirenti 63
ofosyonel ekipler vardır. Yeterki istenilen bedeli ödemeye
azır olsunlar. Takip eden ekip bu işleri çok iyi bildiğini ve
eyi nerede yapacağını İzmir Bornova'da Çatlı grubuna bierek
şöyle bir ipucu verir: Sedat Bucak'ı devletin verdiği al-
1polis dışında kendi aşiretinden de bir o kadar adam korumaktadır.
Bunların kimisindeki silah ruhsatlı, kimisindeyse
ruhsatsızdır. Bu ruhsatsız silah taşıyan Aşiret mensuplarının
etrafında diğer koruma polisler olduğundan çoğu zaman
sorunlar aşılır.
Koruma polislerinden Ercan Ersoy'un anlattığına göre
- İzmir'de bulunan Siverekliler, Bucaklıların Ali Aydınlıktan'-
• m evine gelmişler, karşılıklı başsağlığı dilemenin akabinde
, Sedat Bucak ve arkadaşları cenaze evinden ayrılırken, her-
.•kes onları uğurlar. İzmir'de giderken Bucak Aşiretinden
ilacı Şeydo' nun arabası bir ara korumaların arabalarını geçer,
daha sonra 06 AC 600 plakalı Mercedes ve onu koruyan
polis arabaları Hacı Şeydo'nun arabasını sollar, Borno-
* va'nın Özkanlar tarafından anayola çıktıklarında bunları ta-
\ kip eden meçhul kişiler yolu kesmişler. Dış görünüm normal
bir polis kontrolüdür, fakat bunlar polisten başka herşey
olabilirler çünkü polis değillerdir. Bucakların hepsi za-
\ ten silahlıdır. Polisiz diye yol kontrolü yapmışlar, adamlarda
ruhsatsız silah buldukları halde kimlik tesbiti yapıp, adamları
bırakmışlar.
O gece otele gelip Sedat Bucak'ı bırakırlar, otelde rahmetli
Yasemin de kalmaktadır. (Mehmet Ağar'm kızı) o yüzden,
onun korumaları da var. Ercan Ersoy bunun üzerine
Sedat Bucak'a "biz gidebilir miyiz? diye sorunca o da "SÎZ
gıdın sabahleyin gelin" der. Ercan Ersoy'un evi İzmir'dedir,
akşam evinde kalıp ertesi gün otele geldiğinde aşiret mensupları
birgün önceki çevirme olayını anlatırlar, "Abi akşam
böyle böyle oldu, polis bizi çevirdi, falanda ve filanda ruhsatsız
silah çıktı, kimlik tespiti yapıp bizi hemen orada silahları
da vererek serbest bıraktılar" deyince Ercan Ersoy
"Neden serbest bıraktılar, para falan mı verdiniz?" der. Adamlar
kendilerinden gayet emin bir tavırla "Hayır. Bucak
aşiretinden olduğumuz için bizi bıraktılar".
Ercan Ersoy genç bir koruma polisi olmasına rağmen
belli bir tecrübenin sahibidir. Bu olaydan huylanır ve kendi
kendine şöyle bir değerlendirme yapar: "Bu belki Siverek'te
veya Urfa'da olabilir ama İzmir'de Bucaklı'yı kim tanır.
64 HAKANTURK
Kimdir bunlar, gayeleri nedir?" Doğru İzmir Emniyet Müdürlüğünü
arar ve Asayiş şubesiyle irtibata geçip kendini
tanıtır. Bucaklıların dediği gibi o saatte yapılmış uygulama
(arama) yok. Akabinde o bölgenin karakol amirine gider, o
da bölgelerinde böyle bir uygulama olmadığını belirtince
Ercan Ersoy birilerinin peşlerinde olduğunu böylece tesbit
etmiş olur. Ercan Ersoy'un yerinde çok daha tecrübeli ve uluslararası
organize suçluların değerlendirmesini yapabilecek
bir emniyet veya istihbarat mensubu olsaydı kısa bir
durum değerlendirmesinde kimbilir belki de o meş'um kazayı
önleyebilirdi. Kaza denilen fakat kaza olmadığı bilinen
ama ispat edilemeyen olayın kısa bir değerlendirmesini birlikte
yapalım isterseniz. Hüseyin Kocadağ oldukça süratli
gittiğinden korumaların altındaki araba aynı güce sahip olmadığından
onlara yetişemiyor. Susurluk'a 20-25 kilometre
kalana kadar zaman zaman Ercan Ersoy konvoyun önündedir.
Hava sisli ve kararmak üzere olduğundan Ercan Ersoy
120, 130,-140 falan yapmaktadır. 06 AC 6oo'ü kullanan
Hüseyin Ko-cadağ Ercan'a sellektör yapınca Ercan süratini
düşürür. Susurluk'ta bir kamyon konvoyuyla karşılaşırlar, o
anda Hüseyin Kocadağ aniden süratini yükselterek sollar ve
geçip gider. Ercan ise beş altı kamyonun arasında takılıp
kalınca araba telefonuyla irtibatlaşmak isterlerse de telefon
çekmemektedir. Ercan Ersoy'u bir sıkıntı basar, ismini koyamadığı
bir tedirginlik içindedir, biran önce onlara ulaşmak
ister ve herşeyi göze alarak önündeki bütün kamyonları
sollayarak fırlar. Arabadakilere "etrafınıza dikkatli bakın
belki ayran içmeye durmuş olabilirle^" der. O kaza yapılan
yere geldiklerinde saat 19.30 civarındadır, artık hava iyice
kararmıştır. Yolun başına girer, yolun bitmek üzere olduğu
bir noktada dörtlülerin yandığını görür (flaşörlerin yandığını).
O yolda kaza olabileceğine ihtimal vermez, acaba ne oluyor
diye biraz yavaşlar, bakar ki kaza olmuş. Çünkü bütün
arabalar durmuş, arabaları sollayarak geçip baktığında, bir
Mercedes bagaj kapağı açık, kendi kendine "yahu bizim araba
olmasın?" der.
Sonra arkadan Sedat Bucak'm elbise naylonunu (kılıfını)
görür, "eyvah bizim araba" der ve hemen durup inerler.
Onlar indiklerinde kamyon şoförü ile benzinlikteki çocuk ve
birkaç kişi etrafta dikilmiş, içlerinden birisi "araba yanacak"
falan deyince, yangın söndürme tüplerini çıkarırlar faSusurluk
Labirenti _ 65
kat onlar küçük olduğundan benzin istasyonunda çalışan
çocuk koşarak gider ve elinde büyük bir yangın söndürme
tüpüyle döner.
Kamyoncu o ana kadar kendini kaybetmemiştir. Konuşurlar
"hepsi ölmüşler" der. Çünkü arabanın yarısı yok kapıları
açılmıyor. Bir tek arka sağ kapıyı açabildiklerinde Ercan
Ersoy bakıyorki Abdullah Çatlı daha yaşıyor, hemen onu
arabadan çıkarıp yere uzatıyorlar, bakalım neyi var neyi
yok diye yokluyorlar, yüzüyle kolu bir de göğüs kısmı kırık.
Abdullah Çatlı "Allah" deyip duruyor, kan geliyor ağzından.
Ercan Ersoy ile birlikte olanlardan birisi "kızda hareket
var" diyor fakat Ercan ilk olarak Abdullah Çatlı'yı kendisinin
kullandığı Mercedes'e koyuyor. "Sedat Bucak'ı çıkartalım"
diyorlar, Mercedes kamyona vurduğunda Sedat Bucak
torpidonun altına girmiş çarpışmadan ötürü hava yastığı açıhnca
da Sedat Bucak'ı kapatmış. Bakıyorlar Sedat Bucak
yok. Camlar kırık değil ki, arabadan fırlamış olduğunu düşünsünler
ama sağ cam mikalı kırılmamış, fakat Hüseyin
Kocadağ kamyona vurduğu anda ölmüş.
Aramalar sonucu Sedat Bucak'm elini buluyorlar, arabanın
kapısını açacaklar açamıyorlar. Çünkü araba kamyonun
altına öyle girmişki itip, kalkmayla çıkarılacak gibi değil.
Hemen bir halat bulup Mercedes'i kamyondan ayırıp Sedat
Bucak'ı arabadan çıkarıyorlar. Sedat Bucak'da hayat belirtisi
var. Abdullah Çatlı, Ercan'ın kullandığı Mercedes'e koyulduğundan
o anda gelen tanımadıkları bir adam Station Renault
arabasına Sedat Bucak ile Gonca Us'u alır. Korumalar
o arabanın benzinlikten çıkıp geldiğini zannederler. O Renault'larm
arkası yatar, oraya bir battaniye serip, ikisini oraya
koyarlar. En son Hüseyin Kocadağ'ı çıkarırlar. Çünkü
Hüseyin Kocadağ'a arabanın öndeki direği göğsüne girdiğinden
başka onun vücudunda hiç sağlam kemik kalmadığı
için Kocadağ'ı doğru dürüst tutamamaktadırlar.
Ercan Ersoy, önden, diğerlerinden bir beş dakika evvel
yola çıkıyor. Soruyor neresi yakın diye, çünkü o anda zaman
çok kıymetli, Susurluk mu, Kemalpaşa mı? Aslında aynı
mesafedeymiş. Kemalpaşa'ya gidip de Bursa'ya gitmek daha
fazla zaman alır diye düşünür. Böylece Susurluk'a gidip ilk
müdahaleyi yaptıracak, "oradan Balıkesir'deki devlet hastahanesine
ulaştırabilirim" düşüncesindedir. Bursa'da Üniversite
hastahanesi var ama bir buçuk saat yol, trafikte çok,
66 ; HAKANTÜRK
onun için Susurluk'a gitmeyi tercih eder. Ercan Ersoy yol
boyunca Abdullah Çatlı'nm bir eliyle nabzım tutmaktadır,
bir ara dikkat eder nabzı atmıyor nabzı durmuş. Susurluk
sağlık ocağına varırlar, oradaki doktorlar eks olmuş deyince
Ercan Ersoy'un dünyası kararır. Çünkü Abdullah Çatlı'yı
Mehmet Özbay olarak tanıdığı halde onu çok sevmektedir.
Kaza mahallini şöyle bir gözümüzün önüne getirelim:
Kazanın hemen akabinde, en fazla beş dakika sonra Ercan
Ersoy'un kullandığı araba olay mahalline yetişiyor ve halat
bağlayarak 06 AC 600 plakalı Mercedes'i kamyonun altından
çekiyorlar. Peki Arena'da ve gazetelerde çıkan bir resim
var. O resimde Mercedes kamyonun altında. O resmi kim
çekti ve nasıl hemen medya mensublarma ulaştırdı? Abdullah
Çatlı'nın o olaydan önce Doğu Perincek, Aydınlık gazetesinde
kendisinin "Mehmet Özbay" kimliği altında yaşadığını,
ev adresini, iş adresini ve hatta cep telefonunu açıkladığı
halde Abdullah Çatlı neden halen aynı kimliği kullanmaktaydı?
Kazanın akabinde bütün televizyonlar Susurluk'taki
kazada ölen sahte kimlikli Abdullah Çatlı ve Gonca Us'-
un gerçek kimlikleri kimler tarafından teşhis edilip açıklandı?
Bu soruların cevabını çok şeyi bildiğini zanneden değerli
basın mensuplarımız acaba bugüne kadar neden bulamadılar?
Susurluk ile yatıp Susurluk ile kalkacaklarına, kaza
olduğunu kabul ettikleri fakat gerçekte kaza olmayan o olayın
perde arkasındaki gerçekleri niçin araştırmıyorlar? Neden
korkmaktadırlar? Korkak insanlar her olayda ölür, yiğit
insansa eceli geldiğinde ölür, bunu bilmiyorlar mı?
BÜYÜK TÜRK MEDYASI
Türkiye üzerinde oynanan oyunu ve uzun vadeli planları
eğer isterse Türk medyası çok kolay gözler önüne serebilir.
Çünkü elinde yeterince imkanı var. Ama ne yazık ki, birinci
olarak suni gündemler yaratmaktaki ustahklarıyla hergün
dünyanın herhangi bir ülkesinde Türkiye ve Türkler aleyhine
yapılan çalışmaları yazılı ve görsel medya da öne çıkaracaklarına
Sevda Demirel ile Hande Ataizi'nin çekim esnasındaki
kavgalarını günlerce sürmanşetten verirlerken biz
onların yazmadıklarından bir demet sunalım:
Avrupa'daki Türkiye....
Fiili durum maalesef pek iç açıcı değil. Türkiye'de bile
büyük mücadelelerle korunmaya çalışılan ve Anayasası'nm
öngördüğü "devletinin ve milletinin bölünmez bütünlüğü"
Susurluk Labirenti 6y
ilkesinin Avrupa'daki Türkiye Cumhuriyeti kökenli vatandaşlar
arasındaki geçerliliği ne acıdır ki; tartışılır hale gelmiş.
Hatta bazı ülkelerde tartışma boyutunu dahi aşmış, kimi
kendisim mensubu olduğu dini cemaatle kimi farklı etnik
kökeniyle, kimi de bölücü terör örgütü PKK'yla ya da
DHKP-C gibi aşırı sol örgüt 'üst kimliğiyle kendisini 'Türkiye
Cumhuriyeti dışı unsur' olarak tanımlıyor. Bazısı daha
da öteye geçip kendisini Anadolu'nun gerçek sahibi olarak
ifade ediyor, işin asıl düşündürücü yönünü ise; Avrupa'nın
resmi kurumlarla, sivil toplum kuruluşlarının Türkiye ile ilgili
konularda özellikle Kürt kökenlilere yönelik farklı politika
izleyerek onları ayrı muhatap alması, bunu da 'teamüle'
dönüştürmesi oluşturuyor. Avrupa bir anlamda; bu siyasi
yaklaşımını kurumlaştırıyor, Türkiye'ye de bunu dayatıyor.
İsveç, Hollanda, Fransa, İtalya, Almanya gibi ülkelerin parlamentolarının
dahi Türkiye'deki farklı kimlikleri kurumlaştırmaktaki
tutumları o kadar net ki; Kürtler, Ermeniler
gibi özel ayrımlar yaparak mesajlarını veriyorlar.
Adı 'Türk' olmasın yeter
Konunun bir diğer önemli tarafı daha var. Başta Fransa,
İsveç, Hollanda, Almanya olmak üzere çeşitli Avrupa Birliği
ülkelerinde Türkiye çıkışlı olup kendisini etnik kimliğiyle
ön plana çıkaran çeşitli sivil toplum kuruluşlarına, eğitim
kurumlarına çok büyük maddi destek sağlanıyor. Bunun
son örneği Fransa'da yaşandı; Başkanlığı'nı Kendal Nezan'-
m yürüttüğü Kürt Enstitüsü'ne 25 milyon Euro'luk yardım
onaylandı. Geçen 6 yıllık süre içerisinde, Türkiye'ye Gümrük
Birliği'nden doğan haklarından dolayı verilmesi gereken
2,5 milyar Euro'luk yardımın sadece 400 milyonunun
tahakkuk ettirilmiş olması bu noktada çok 'anlamlı şeyler'
ifade ediyor.
Öcalan'dan Papa'ya mektup
Kuşkusuz etnisite meselesinde bölücü terör örgütünün
PKK'nın başı Abdullah Öcalan'm yakalanmadan önce
1998'de Papa I I . Jean Paul'e yazdığı mektubun çok büyük
etkisi var. Ocalan, o mektubunda, Anadolu'nun asıl sahiplerinin
Kürtler, Ermeniler, Asuriler, Keldaniler ve İsa'nın t o runları
olduğunu ileri sürüyor, dolayısıyla da kendisini Hıristiyanlığa
çok yakın hissettiğini dile getiriyordu. Abdullah
Öcalan satırlarını, Türklere karşı mücadalede Papa'mn desteğini
"talep ederek" önünde eğildiği derin saygılarıyla biti68
HAKANTÜRK
riyordu. İlginçtir, konuya karşı nötr duran Vatikan'ın politikasında
bu mektuptan sonra çok keskin dönüş gözlendi.
Vatikan Devleti'nin süreli Dışişleri Bültenleri'nde PKK terör
örgütü olarak anılmadı, Türkiye'deki kürtlere yer verildi,
Kürt kimliği ve haklarından söz edilmeye başlandı. Aynı dönemde
Avrupa ülkelerinin de Vatikan'la eşgüdümü dikkat
çekti. O günden sonra ivme kazanan gelişmeler bugün, Avrupa
parlamentolarında gündeme getirilen, Fransa gibi ülkelerde
ise kabul edilen sözde Ermeni Soykırımı Yasalarıyla,
Türkiye'deki azınlık hakları, ana dilde eğitim, "Öcalan'a
özgürlük" gibi kampanyalarla devam ediyor.
Parçalanan 'Türk' üstkimliği ve hatalar
Daha birkaç yıl öncesine kadar kendilerini 'Türk' üst
kimliği altında görmekte hiçbir sıkıntısı olmayan bu vatandaşlarımızın
bugün farklı kimliklerini ortaya koymalarının
ve bu şekilde muhatap alınmalarının ardında yatan nedenlere
gelince...
Ermeni diasporasmm, lobilerinin gücünü her zaman,
her zeminde çok iyi bilen Türkiye terörle mücadele ile geçen
son 30 yıllık süre içinde önemli sayıda vatandaşının yurtdışına
kaçmasına engel olamadı. Bugün gelinen noktada, başta
Avrupa olmak üzere Avustralya, Amerika Birleşik Devletleri
gibi birçok ülkede çoğu Kürt kökenli olan ve sayıları
400 bine varan ayrılıkçı gruplar oluştu. Bölücü örgüt PKK'-
nın siyasi kolu ERNK ile DEV -SOL gibi aşırı sol, Kaplancılar
gibi şeriatçı, örgütler tarafından çok iyi organize edilen
bu gruplar 'ortak hedef Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı ciddi
bir cephe' oluşturdu. Fakat, dar ve basit siyasi hesaplara dönüştürülmüş
durumdaki Uyum Yasaları gibi bir alana sıkıştırılan
Ankara'nın bu noktada her nedense görmezden geldiği
ya da günlük gündem meşgaleleri arasında fark edemediği
bir gerçek var: Öyle görünüyor ki; Türkiye'nin başını,
soykırımın kabul edilmesini isteyen, toprak ve tazminat talep
eden Ermeniler kadar, varlığı artık inkar edilemeyecek
boyutlara ulaşan 'Kürt Diasporası' ağrıtacak. Türkiye'nin
yurtdışındaki 3.5 milyon vatandaşının en önemli sorunlarının
başında "eğitim" geliyor. Fransa örneği, bu acı tabloyu
tüm çıplaklığı ve utancıyla gözler önüne seriyor: Fransa'da
sayıları 400 binlere varan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşından
sadece ve sadece 1250'si yüksek öğretim kurumlarına
devam ediyor. Bu ülkedeki Türk toplam nüfusunun yüzde
S u s u r l u k Labirenti 6
5'e yakını ancak oy kullanma hakkına sahipken yüzde 90*nı
yüksek öğrenimli ve gelirleri de Fransa ortalamalarının çok
üzerinde olan Ermenilerde bu rakam 300 binlere kadar çıkıyor.
Neticede de aralarında Patrick Deveciyan gibi Ermeni
asıllı Fransız parlamenterlerin bulunduğu birçok siyasetçi^
nin de itiraf ettiği gibi; oy potansiyeli nedeniyle Ermeni Yasa'sı
kabul ediliyor. Şurası muhakkak ki; Ermeni meselesinin
siyasi boyut kazanmasının temel sebebi elbette bu kadar
sınırlı değil, ancak bu gerçeği de göz önünde tutmak gerekiyor.
Marsilya'daki garip durum
Marsilya'daki durum çok daha çarpıcı. Fransa'nın Akdeniz
sahilindeki bu büyük kentte 3 bin Türk, 80 bin Ermeni
bulunuyor. Türklerden sadece bir ailenin 2 çocuğu yüksek
öğrenim görüyor. Geri kalanı Avrupa'nın her köşesindeki
diğer Türkler gibi kol gücüne dayalı kısa vadeli paralı işlere
giriyor. Buradaki Kürtler ise kendilerini Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşı olarak kabul etmiyor ve kesinlikle Türklerle
bir araya da gelmiyor. Fransız sisteminde çok etkin ve özerk
olan yerel yönetimler ve devlet de kendilerini ayrılıkçı tanımlayan
bu Kürtleri 'özel muameleye' tabi tutuyor. Çoğu
yabancı işçi statüsündeki yurt dışı Türklerin bir başka sorunu
'sosyo - kültürel' uyumsuzluk. Almanya'daki örnek bu
durumu tüm gerçekliğiyle ortaya döküyor. 2.5 milyonluk
Türk nüfusuna sahip Almanya'da, yaşları 18-24 arasında
değişen tutuldu ve hükümlülerin yüzde 52'sini maalesef
Türk gençleri oluşturuyor. Gerek Fransa, gerek Almanya örneklerinde
olduğu gibi eğitim ve buna bağlı olarak ortaya
çıkan sosyo-kültürel uyumsuzluk sorunları Türkiye'yi içerde
ve dışarda önemli sıkıntılara sokuyor. 'Kendi kültürüne
yabancı olanların başka kültürlere uyumunun mümkün olamayacağı
ve kimlik bunalımı yaşayacağı' gerçeğini
kavrayamayanlardan oluşuyordu.
Ankara haraketsiz
Ankara, anlaşılamaz bir şekilde bu durumun düzeltilmesi
yönünde adım atmıyor. Diplomatik misyonun sorunların
giderilmesi, kaynağına inilmesi yönünde çaba harcadığını
söylemekse maalesef çok zor. Tüm bunlara, Türkiye'nin içinde
bulunduğu siyasi ve ekonomik krizlerin küçülme gibi
ağır yükü de eklenince sonuçta ortaya çağdaş ölçülere uymayan
bir toplum yapısı ortaya çıkıyor. Küçük ölçekli de öl70
HAKANTURK
sa polarize edilmiş bu Türkiye kökenli toplum sonuç itibarıyla
kendisini bir bütün olarak ifade etmek yerine, etnik,
dini, siyasi kimliği ya da kimliksizliğiyle dışa vuruyor. Geriye
kalanlar ise aynen Türkiye'de olduğu gibi' sessiz çoğunluğu'
oluşturuyor. Ne yazık ki; Batı yani Avrupa, yani Avustralya
gibi ülkeler bu sessiz çoğunluğu anlamak veya muhatap
almak yerine, kendilerine sürekli sorun çıkaran bu grupları
Türkiye Cumhuriyeti'yle özdeşleştiriyor ve genelliyor.
Dolayısıyla Türkiye bu konuda çok ciddi algılama problemiyle
karşı karşıya kalıyor.
Bir diğer önemli husus da Türkiye'den insanlık ayıbı denecek
koşullarda, gemilerle, kamyonlarla kaçan Türk vatandaşlarının
başta Avrupa olmak üzere Batı'ya ulaşmalarıyla
başlayan kötüleme kampanyası. Yabancı ülkede sığınmacı
ya da göçmen olarak kabul edilmek uğruna çizilen Türkiye
tablosu o denli kötü ki; konuyla ilgilenen resmi makamlar
karşılaştıkları bu insanların anlatımlarıyla raporlarını tutuyor,
dolayısıyla politikaların belirlenmesinde bu bilgi ve
gözlemler çok önemli rol oynuyor.
Tanıtım sorunumuz
Tanıtım sorunu Türkiye'yi bağlayan belki de en hassas
konu. Ancak tanıtımda da yaşananlar pek farklı değil. Dar
ve krize endeksli hale gelen Türkiye elindeki kıt kaynaklan
rasyonel kullanabilme konusunda önemli sıkıntılar yaşıyor.
Bunun son örneği Belçika'nın başkenti Brüksel'de iki ayrı
yerde gerçekleştirilen Turizm ve Sağlık Fuarlarında yaşandı.
Turizm Fuarı'nm 'Özel Ülkesi' olarak davet edilen ve
merkezde kendisine çok büyük bir alan tahsis edilen Türkiye,
hedeflediği başarıyı yakalamaktan uzaktı. 'Ucuz ülke' imajıyla
ve kravatlı bir halı tezgahtarının dışında her hangi
bir özelliğiyle tanıtılamayan Türkiye'nin hemen yanıbaşmdaki
Tunus ise muhteşem gösterilerle fuarın ilgi odağı oldu.
Kayaktan, dağcılığa, yelkenden, dalışa kadar birçok özel tur
şirketinin de katıldığı fuarda Türkiye'den kimsenin bulunmaması
da gözlerden kaçmadı. Sağlık Fuarı'na gelince; her
ülkenin sağlık sektöründeki firmalarının dışında doğal kaynaklarıyla,
endemik florasıyla, zengin besin kaynaklarıyla
tanıtıldığı sağlık fuarında Türkiye hiç yoktu. Özetle, Batılının
karşılaştığı Türkiye resmi maalesef bunlardan ibaret oluyor.
Klasik önyargıları, psiko - tarihsel yaklaşımları anlatmanın
ise pek gereği yok...
Susurluk Labirenti 71
ÇETELER MODA OLDU
"Hayat bir hikaye. Yaşasan ne olur,
ölsenne olur..."
TÜRK ATASÖZÜ
Türkiye'nin herhangi bir yerinde legal olmayan bir iş yapılınca
bütün medya söz birliği etmişçesine hemen "bilmem
ne çetesi" diye başlık atmaktalar. Susurluk kazasından sonra
ülkemizde ne çok "çete" olduğunu yalnız sokaktaki insan
değil ülkeyi yönetenler dahi şaşkınlıkla okumaktalar. Burada
vatandaşın dikkat etmesi gereken şey; Suni gündem yaratılmakta
ve böylece ülkemizin çok daha önemli konuları
bilinçli bir vaziyette gözardı edilmektedir.
TÜRKİYE ATEŞ ÇEMBERİNDE
Savunma alanında araştırmalar yapan Military Balance'in
yaptığı son çalışmalarından birisinin Türkiye ile ilgili
bölümünden bazı bilgileri aktarmakta yarar görmekteyim.
Çünkü ülkemizi yöneten veya en azından yönetmeye çalışan
değerli basın mensuplarımız dünyanın bir ucunda olan magazin
haberlerini birinci sayfada sür manşet verdikleri halde
Türkiye için çok önemli konuları ya hiç vermemekteler
veya okuyucunun dikkatini çekmeyecek bir şekilde vermektedirler.
Ülkenin çıkarlarını ön plana alan küçük tirajlı bir iki
gazete veya dergi birşeyler yapmak için çırpmıyorlarsa da
yeterince güçlü olmadıklarından, seslerini duyuramamaktadırlar,
Military Balance Savunma alanında araştırmalar yapan
ve bu konuda doküman yayınlayan Military Balance'-
nin son verilerine göre, Türkiye, altı milyar dolarlık savunma
harcaması gerçekleştirirken, Rusya 82 milyar dolarlık
harcama ile bölgesinde ilk sırayı aldı.
Aynı yıl Yunanistan 5.056, Irak 20700, İran 20460, Suriye
2.026 milyar dolarlık savunma harcaması yaptı. Kişi
başına düşen savunma harcamalarına göre ise, 1995 yılında,
İsrail 1279 dolar ile ilk sırada yer aldı. Aynı yıl, silahlanmaya
her Rus vatandaşı 551 dolar, Iraklılar 198 dolar, İranlılar
ise 238 dolar harcadı. Türkiye'nin kişi başına düşen savunma
harcaması ise 98 dolar olarak gerçekleşti. Tabii ki
• burada rakamlarla her türlü oynama yapüabilinir. İsrail her
ne kadar kişi başına 1279 dolar gibi bir harcama gösteriyorsa,
bu gerçek rakam dahi olsa bazı ülkelerle gizli anlaşmalar
sonucu satılan silah ve savunma araç/gereçleri resmi bütçe72
HAKANTURK
lerinde görünmediğinden silahlanma konusunda gerçek
rakamları tesbit etmek oldukça zordur.
Ülkelerin savunmalarının sadece silahla olmadığını, istihbarat
teşkilatının çok daha önemli olduğunu acaba ne zaman
öğreneceğiz? Bilginin en güçlü silah olduğunu, ülke çıkarları
doğrultusunda çalışırken her türlü faaliyetin mubah
olduğunu, bütün dünya ülkeleri kabul ettiği halde, bizim allı
şanlı medyamız çetelerle yatıp, çetelerle kalkmaktadır.
Abdullah Çatlı'ya hemen hemen yüklen-meyen suç kalmadı.
Bu suçlamalar arasında Azerbaycan Devlet Başkanı Elçibey'i
getirmek istemesi de dahil. Bu konuya hemen bir açıklık
getirmekte yarar var. Eylül 2002'de, yayınlanan ve on
gün içinde 2. baskısı yapılan "Milli İstihbarat Teşkilatı" kitabımın
221 ve 222 sayfalarını gelin birlikte okuyalım: Susurluk'un
perde arkasını araştırırken, değişik konularda
sekiz - on kitap yazılabilecek kadar materyal topladım.
Kapalı kapılar arkasında konuşulanlara bakılırsa Rusya'nın
Ermenistan'la Kafkaslarda İran'ı içine alan bir cephe oluşturmaya
çalıştığı söylenmekte. Eski SSCB'nin dar dairede
yeniden canlandırılması anlamına gelen, askeri işbirliğini
de öngören cephenin Rusya-Belarus ittifakından bile daha
güçlü olduğunu, sadece manevra yapabilmek amacıyla
farklı görüntü verilmektedir. Kafkasya'da kutuplaşma henüz
tek taraflı gelişmekte, bu cepheye karşı ABD-Türkiyeİsrail
Azerbaycan blokunun oluşturulmaya çalışıldığı yönünde
spekülasyonlar yapılmaktadır.
Rusya varolduğundan beri en büyük hayali, boğazları ele
geçirip Akdeniz'e inmekti. Güney Kıbrıs'a sattıkları füzelerin
sayesinde askeri ve sivil uzman kisvesinde hayallerinden
birisini böylece gerçekleştirmiş oldular. Tabii ki bu arada
her zaman olduğu gibi ABD ve diğer ülkeler bize bir taraftan
"yapmayın, etmeyin" derken, diğer taraftan "bende
sana şu füzeleri satayım veya gel birlikte şu şu silahları üretelim"
diyecektir. Başımıza gelen bu tür olayların arkasında
birçok neden olmasına rağmen en önemlisi, uzun vadeli
dış politikamızın olmayışı, çünkü her gelen hükümet kendi
dış politikasını uygulamakta, bir diğeriyse dış istihbarata
gereken önemi vermemektedir.
İsrail, yüzölçümü ve nüfus olarak Türkiye'den çok küçük
olduğundan başka, devlet olarak geçmişiyse 15 Mayıs 1948
olduğuna göre 54 yıllık... İstihbarat teşkilatı olan MOSSAD
Susurluk Labirenti 73
ise büyüklüğe ve nüfusa oranlandığında başka hiçbir istihbarat
örgütünün yapamayacağı kadar fazla istihbarat yapan
ve bundan edinilen bilgileriyse sonuna kadar kullanan; düşmanlarının
kararlarını ve niyetlerini anlamak konusunda
kendisi ile hiçbir istihbarat örgütünün boy ölçüşemeyeceği,
düşmanlarının planlarını boşa çıkarmak için her yolun mubah
olduğuna inanmaktadır. Ajanlar tarafından bilgi toplamayı
sanat haline getirmiş bulunan MOSSAD'm dünyanın
her yerinde Sayanimler (Gönüllü Yahudi yardımcı) ve
Mabuahları (Yahudi olmayan muhbir) vardır. Dünyadaki
bütün Yahudiler MOSSAD'm gönüllü ajanlarıdır. Görevli
olsunlar ya da olmasınlar farketmez, her Musevi öğrendiği
bütün istihbarat bilgilerini MOSSAD'a rapor eder. İsrail vatandaşı
olsun veya olmasın her Musevi zaman zaman İsrail'
e gider ve orada askeri veya başka konularda eğitim alır.
Çünkü dünyanın hangi ülkesinin vatandaşı olursa olsunlar,
her zaman İsrail vatandaşı olabilme haklarına sahiptirler.
AZERİ DARBESİNİ BP YAPMIŞ
Türk istihbaratının gizli belgelerine dayandığını iddia eden
The Sunday Times Gazetesi, BP şirketinin daha fazla
petrol elde edebilmek için Azerbaycan'da Haydar Aliyev'i
iktidara getiren darbecilerle 'petrole karşı silah' anlaşması
yaptığını iddia etti. Gazeteye göre BP, Ermenistan'a karşı
savaşan Azerileri silahla donattı.
İngiliz petrol devi BP'nin Azerbaycan petrollerinde de
söz sahibi olabilmek için darbecilerle işbirliği yaptığı iddia
edildi. The Sunday Times'e göre, 1993 yılında demokratik
olarak seçilmiş Cumhurbaşkanı Ebulfeyz Elçibey'e karşı
gerçekleştirilen ve Haydar Aliyev'i iktidara taşıyan ayaklanmanın
ardında, aralarında BP'nin bulunduğu 'petrol şirketleri'yer
alıyor.
Dünya istihbarat teşkilatlarının hemen hemen hepsinde
yalan haber üretilebileceği gibi, en güvenilir gazeteler de zaman
zaman belli maksatlara hizmet içindir. Burada Türk istihbaratının
gizli belgelerine dayanarak bu haberi yapan İngiliz
gazetesinin elinde acaba gerçekten böyle bir belge var
mı?... Varsa dahi bu belgenin sahte olup olmadığını kim bilebilir?...
Eğer iddia edildiği gibi İngiliz gazetesinin eline böyle bir
belge ulaşmışsa bizim istihbarat teşkilatımızın içindeki
köstebek kimdir? Bu konuda bir araştırma yapılmış mı74
HAKANTURK ,
dır?... Çünkü gazetenin iddiasına göre aracılar, darbe öncesinde
Azeri Hükümeti'nin demokratik bir şekilde seçilmiş
yetkililerine para ödediler. Sözde gazeteye açıklama yapan
bir Türk istihbarat subayına göre BP, bu sayede daha iyi bir
petrol anlaşması yapmayı umuyordu. Aracılarla yürütülen
pazarlıklar sonucunda anlaşma "petrole karşılık silah" anlaşmasına
dönüştü.
Bu gizli anlaşmadan sadece birkaç ay sonra Batılı petrol
konsirsiyumu ile Azerbaycan Yönetimi arasında imzalanan
5 milyar dolar değerindeki "yüz yılın anlaşmasına da" BP
başı çekti. Anlaşmaya darbeyle iktidara gelen Azeri Cumhurbaşkanı
Haydar Aliyev imza attı. Azeri petrolünde stratejik
çıkarları olan İngiltere ve ABD, Aliyev'in iktidara gelmesini
memnuniyetle karşıladılar. 1998 yılında Amoco ile
evlendikten sonra dünyanın en büyük petrol şirketi olan
BP, Aliyev tarafından petrol görüşmelerini yürütmek için atanan
Azeri yetkilinin kendilerinden 360 milyon dolar rüşvet
istendiğini itiraf etti. Peki bu rüşvet isteme ne derece
doğru?... Çünkü yabancı ülkelerin işadamları bir yerlerde
tıkanıklık olunca "rüşvet istendi" diyerek kendilerini haklı
çıkarmaya çalışırlar. Öyle bir durumda yapılan ilk şey sözde
rüşvet isteyen yetkiliyi görevden almak olur. Onun yerine
gelense tabii ki fazla aktif davranamaz. Bu da Avrupa ve Amerikahlarm
başka bir taktiğidir.
Gazetenin Türk istihbarat raporu diye verdiklerine bir
göz atalım; Türk Hükümeti'nin Azerbaycan'daki darbeyle ilgili
gizli belgelerini ele geçirdiğini iddia ederken, gazeteye
üst düzey bir Türk güvenlik yetkilisi Bakü'deki darbeyi Milli
İstihbarat Başkanı'na sözde şöyle rapor etmiş: "İstihbarat
çalışmalarımız sonucunda iki petrol devi, BP ve Amoco'-
nun darbenin ardında yer aldıkları anlaşılmıştır. Petrole
karşılık silah anlaşmasının görüşüldüğü toplantıya katıldığım
belirten Türk askeri istihbarat yetkilisi şu bilgiyi veriyor:
"Toplantıda anlaşıldığı kadarıyla BP, Exxon, Amoco,
Mobil hakları ve Azerilere silah ve paralı asker sağlanmasıydı.
Tüm petrol şirketi temsilcileri, BP dahil, Azeri Cumhurbaşkanı
ve Başbakanı'na Ermenistan'a karşı yürütülen
savaşta yardım teklif ettiler"...
Bütün bunlar The Sunday Times Gazetesinin iddiaları.
Bu haber çıktığında bizim Londra Büyükelçiliğimizdeki Basın
Ateşesi acaba nasıl bir değerlendirme yaptı?... Bu yazıyı
Susurluk Labirenti 75
yazanla başka bir şekilde görüşüldü mü? Yoksa bugüne kadar
dünyanın bütün ülkelerinde zaman zaman Türkiye aleyhine
çıkan yazılarda olduğu gibi ya haberleri olmadı veya
olduysa da sadece kesip bir dosyaya koyup tozlu raflara mı
kaldırıldı?...
Bugün yazılan bir dergi veya gazete haberi ileriki bir zamanda
başkasına kaynak olarak çok farklı bir şekilde kitaplarda
kullanılabilinir. İşte bu nedenle yurt dışına göndereceğimiz
görevlilerin önce o ülkenin lisanını ve ülkeyi yeterince
tanıması gerekir. Aksi halde Elçilikte veya Konsoloslukta
kendine göre çalışma yapıp etrafında olanlardan bir
haber oralarda yaşar.
Ben Almanya'da görevli olup da Almanca bilmeyen, İngiltere'de
görevliyken İngilizceyi öğrenmeye çalışan, Fransa'da
Fransızla Almanca konuşmaya çalışan görevlilerimize
çok rastladım. Elin Amerikalısı Türkiye'ye geleceğini en azmdan
belli bir zaman önce bildiğinden Türkçe öğrenmeye
çalışıyor. Bizimkiler nasılsa yeni geldi Türkçe bilmez düşüncesiyle
bir sürü potlar kırıyor. Adama göre iş bulacağımıza,
o işi en iyi yapacaklara verdiğimiz gün, ülkemizin geleceği
daha sağlam olacaktır.
1993 yılında rahmetli Turgut Özal Cumhurbaşkanı, Süleyman
Demirel'de o günlerde Başbakandı. İşte o tarihlerde
İzmir'de yapılan İktisat Toplantısı nedeniyle ben de resmi
davetlilerden birisiydim. Ebulfeyz Elçibey Azerbaycan
Cumhurbaşkanı idi. Bugünün Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev
ise sessiz ve derinden adım adım iktidara doğru yürümekteydi.
Bunu ilk farkedenlerden birisi olarak o devrin
yetkililerine bunu bir rapor olarak sundum. Çünkü Haydar
Aliyev'i ben çok uzun yıllar öncesi KGB'de üst düzey görev
yaptığı yıllardan tanıyordum. İzmir İktisat Kongresinde
karşılaştığımızda birkaç saat görüşmemiz sonucunda Haydar
Aliyev'in en kısa bir sürede şu veya bu şekilde Azerbaycan'ın
başına geleceğini gördüm... Acaba o günlerde Türkiye'nin
kaderinde rol alan kişi benim fark ettiğimi görüp gereken
girişimlerde bulundular mı?...
Tabii ki hayır. Eğer onlar da beni gibi, Haydar Aliyev'in
adım adım iktidara yürüdüğünü görüp, gereken çalışmaları
yapsalardı, bugün Türkiye ile Azerbaycan arasında çok daha
iyi ilişkiler olurdu.
76 HAKANTURK
NEREDE TÜRK VARSA...
"İnanmak güzeldir. Fakat
kontrol etmek çok daha iyidir."
Alman Atasözü
Bakın şimdi bizim birinci ilkemiz ne olmalı: Dünyanın
neresinde olursa olsun herhangi bir Türkün, (buralı, Türkiyeli,
veya başka bir ülkeden Türk, yâni kültür ve dil olarak
Türk), kılma dokunulsa, haksızlığa uğrasa bütün dünya
Türklüğü ayağa kalkmalı. (Bakın komşumuz İsrail'e; onlar
yapmıyor mu? İbret alalım.) Türk'e yapılan haksızlıklar, zulümler,
soykırımlar, her ortamda, her uluslararası kuruluşta
gündeme getirilmeli...
Herkesin "insan hakları" var da Kuzey Irak'taki Türkmenlerin
insan hakkı yok mu? Onları insandan saymıyor
musunuz? Onların haklarına sahip çıkacak olan kimdir?
Türkiye'dir. Hani nerede?, Var mı böyle bir şey? Yıllardır
kimden duyuyoruz Türkmen lâfını? Az satılan bir iki gazete
bazen yazıyor, o kadar.
"Türkiyeli" Lâfı
"Türkiyeli" lafını Türk dememek için kullanıyordu içerde
birileri biliyorsunuz; efendim, bir türlü "Türk" diyemiyor;
kendisi basbayağı Türk; başka dil de bilmiyor; herşeyiyle
Türk, bırak soyunu sopunu, kültürüyle Türk Adam
tutmuş yazıyor "Türkiyeli"; Türk demek olmaz; ırkçılık, ondan
sonra kalkıyor orada başkaları için bir sürü edebiyat
yapıyor; Türk'ten gayri kimden bahsetse ırkçılık olmuyor.
Bizim bir hademe vardı Yıldız'da; ben hademelerle çok
iyi anlaşırım; çünkü eğitimden geçmedikleri için kafa çalışır.
Gelirler odama; çay da yapıp getirirler; otururuz sohbet
ederiz. Bizim millet bu yabancı, bu sahte eğitimden geçmeyince
kafası çalışıyor. Adamcağız gelmiş bana dert yanıyor:
"Bizim mahalle kahvesinde senin televizyon programını
konuşuyoruz; bizimkiler, biz de gidip ziyaret edelim diyorlar"
Ondan sonra diyor ki: Oturuyorduk, bir tanesi dedi ki
ben Kürdüm, öbürü Çerkezim falan dedi, ben de şaşırdım
dayanamadım; "affedersiniz, kusura bakmayın ama ben
de Türküm" dedim, diyor. "Beni az daha döveceklerdi" diyor;
"vay ırkçı, alçak, faşist" Şu acıklı duruma bakın; milleti
bu hâle getirdiler. Böyle miydi bu? Ben size söyleyeyim,
1970'lere kadar, 1960'lara kadar bu böyle değildi. Bu nasıl
Susurluk Labirenti 77
oldu? Bunu işte "kültür mühendisleri" yaptılar, bilhassa
Amerika'nın, ingiltere'nin kültür mühendisleri yaptılar bu
işi. Zaten bir ülke, bir millet içinden dağıtılırsa, topa, tüfeğe
ihtiyacı kalmaz artık... Onun için biz o "Türkiyeli" lafının
anlamını değiştirdik; Sayın Namık Kemal Zeybek Bey'le Yesevi
Mütevelli heyeti olarak Kazakistan'a gitmiştik; orada ikimiz
Kazak ve Türkiye Türkçelerini karıştırarak Kazak öğrencilere
konuşma yapıyorduk; herkes de anlıyordu. Orada
o lâfı çıkardık: "Biz Türkiyeli Türk'üz, siz "Kazakistanlı
Türk" dedik. İşte bu suretle "Türkiyeli" lâfının mânâsı düzelmiş
oldu.
Araştırmalar yapılmalı ve iç ve dış düşmanların böyle içinden
yıkma oyunlarına karşı tedbirler geliştirilmelidir.
Şimdi savaşlar bu tür cephelerde oluyor. Evet, top, tüfek, lazerli
silâhlar, füzeler, vb. vb. de olmalı. Çünkü Yüzyıl kadar
önce Amerikan emperyalizmini şahlandırıp Küba'yı, Portoriko'yu,
Filipinleri gasp eden canavar bir Cumhurbaşkanı,
ama adam çok akıllı. Adamın dinlenmek için merakı dağlarda,
ormanlarda ayı vurmak. Hep resimler vardır; dört köşe
bir adam, elinde bir çifte, ölmüş bir ayının üstüne basmış
poz veriyor. Bu adam ne diyor bakm; bu lafı çok beğendim
ve hep kullanırım, keşke de uygulayabilsem. Diyor ki, "yumuşak
konuş, ama bir sopa taşı."
Bu toplumun, bu milletin yeniden toparlanması gerekecek...
Allah'tan Türkiye'nin her tarafında görüyoruz, binlerce
insan tamdım, hâlâ milli hassasiyeti, milli duyguları olan
temiz insanlar var.
Senelerdir bazen açıkça "Türk" demek âdeta suçtu. Çoğu
zaman da resmen suç değildir ama başına gelmedik belâ
kalmaz. "Türk" deyince de; ırkı, hamasi öyle şeylerden bahsetmiyorum.
"Kültür Mühendisleri"nin Marifetleri
Meselâ, "Türk Tarihi" deyiveriyorsun veya "Türk Dili"
diyorsun, kimisi vay ırkçı diye kızıyor, kimisi de "Hocam
ağzına sağlık, çok iyi söyledin Allah razı olsun; ama niye
"Türk" dedin? Ümmet deseydin ya." "Türk" lâfı bir de, sessiz,
kibar duran birilerinin gizli "yeni dünya zenciliği dini"
ne dokunuyor.
78 HAKAOTURK
Atatürk Ruhu yerine "Sahte Sağ / Sahte Sol"
Ne diyecektik? Evet: Önce, 1960-1970'lerde Amerika'nın
yarattığı sahte sağ ve sahte solla bölündük ve milli değerlerden
uzaklaştırıldık. Sonra film değişti; kaynak aynı Batı, hikâye
aynı; kıyafetler farklı: Bu sefer de sahte "Atatürkçü",
sahte "çağdaş" ve sahte "dinci". ("Dindar'la "dinci" kavramlarını
ayırmalıyız. "Dindar" a büyük saygımız var.)
Yetkili bir Amerikalı vaktiyle birgün dedi ki: "Destekleriz,
ne olacak? Onlar (yâni 1960-70'lerde saf halinin "komünist"
zannettiği sahte "sol liberal" yâni milli değil). Onları
kullanarak Türk lâfını edilemez kıldılar. 1960'lara kadar
Atatürk ruhu hâkimdi. Herkes "Türk"tü, herkes "Atatürk
milliyetçisi" idi. Sonra hava değişti. Kimi zannetti ki "milliyetsizlik
fikri" Rusya'nın imkânı yoktu. Aynı oyunları Amerika
kaç yerde yapmıştır, Güney Amerika'da vb. Her yerde
bir sahte sağ, bir de sahte sol kurar. Tabii bilmeyen taban
saf, bunların peşinden gider; istenilen anda bunlar birbirleriyle
kapıştırılırlar ve o ara sessiz sedasız sömürgeci ülkeyi
alttan götürür. Bu gayet standart bir şey, Meksika'da demiştim
de, '70'lerin başlarında, Meksikalı vatanseverler bana
gülmüşlerdi: "Sen yeni mi anlıyorsun? Burda herkes bilir;
bütün Güney Amerikah'lara hep böyle yapmışlardır."
Dediler.
1990'larda filmi, (kaseti, sahneyi; ne derseniz deyin.)
değiştirdiler; "komünist", "faşist" lâfları kalktı, birçok ortaoyuncusunun
da hakiki rengi ortaya çıktı. Bâzı sâfiyân diyor
ki: "Efendim, bu adam vaktiyle komünist hücreler kurmuş,
ordudan atılmış, şimdi Amerikancı kapitalist oldu." Be
kardeşim, o zaman da Amerika'ya hizmet ediyordu, şimdi
de. Farkı: Eskiden "komünist rolü yap" denmişti, şimdi de
"yeni dünya düzenci" kapitalist. Adam aynı adam, değişmedi;
rol değişti... Bu durumlara iyi dikkat etmeliyiz. Bunlar
hep "kültür mühendisliği" teknikleri... Aslında Batı birçok
ince taktikleri de Selçuk ve Osmanlı Türkleri'nden öğrendi.
Biliyorsunuz Makyavelli kitabının dipnotunda der ki: "Bu
numaraları Osmanlıların Bizans Tekfurları arasında düzenledikleri
dolaplardan öğrendim." (Meğer aslında Nizamülmülk'ün
kitabını da okumuşmuş.)
İlahi, biz Batı'ya neler öğretmişiz de, öğrete öğrete bizde
kalmamış, unutmuşuz. Yoksa bizden öğrenmişler hepsi, biz
daha insaflı gayeler için yapmışız, böyle milletleri yok etSusurluk
Labirenti 79
mek için falan değil. Öyle olsaydı şimdi oraların hepsi Türktü;
çekildik pek kimse kalmadı. (Kalanları da hâlen "uygar
batı" soykırımdan geçiriyor. Türkiye, "insan hakları" deyip
duran Avrupa'dan özür dileyedursun.)
Türkiye'nin Savunması
Dolayısıyla birinci ülkemiz: Dünyanın neresinde olursa
olsun, oralı Türk, buralı Türk, nerede bir Türk'ün kılına dokunulursa
bütün Türkler, bütün milletleriyle ve devletleriyle
hemen seslerini duyurmalı, bütün uluslararası ortamlarda
protestolar, bir sürü - basın - yayın faaliyeti... Türkiye'nin
savunması burada başlar: Balkanlarda binlerce Türk'ü
kessinler, Irak'ın kuzeyinde Türkmenlerin başlarım daha
yeni hapse atsınlar (Kim atıyor? Barzani; Türkiye'nin desteklediği
adam) orda Türkmenleri kessinler, surda Çeçenleri
kessinler, şu olsun, bu olsun, Türkiye'den gık yok. Hâlâ
Batıdan gelip, "İnsan Hakları" diyenlerden özür dilemek.
Olur mu öyle şey? Nerede Türk varsa onun hakkını hepimiz
savunacağız. Uluslararası ortamlara gideceğiz, dâvalar açacağız,
protesto edeceğiz, nota vereceğiz, ses çıkartacağız...
Bir kere bu var; bunlar o kadar zor işler değil. Sadece çıkıp
söyleyeceksin, bu kadar basit.
Bütün mesele; şahsiyete, haysiyete ve aşağılık duygusu
yerine kendine güvenmeye dayanır. Psikolojik bir şey, gayet
te basit.
8o HAKANTURK
DAVİD SULTAN VE MOSSAD
"Savaşta usta asker,
sinirlenmeyen askerdir." (Zhuge)
Susurluk öncesini her yönüyle anlatabilmek ve diğer ülkelerin
kendilerini savunmak için neler yaptığım belgeleriyle
gözler önüne sereceğim. İsrail devletinin bugünkü Ankara
Büyükelçisi David Sultan yıllar önce Kanada'nm Ottawa'-
daki Büyükelçisi iken, Ürdün bağlantılı bir olayı burada anlatmakta
yarar görüyorum. Kıssadan hisse:
25 Eylül günü Ürdün'ün başkenti Amman'da Kanada
pasaportu taşıyan Mossad'ın iki ajanı, Filistin Hamas örgütü
liderlerinden Halid Meşal'a başarısız bir suikast girişiminde
bulundu. Dünyanın en güçlü istihbarat teşkilatlarından
birisi olarak kabul edilen MOSSAD'm ajanları Hamas
liderlerinin olayı izlemekte olan koruması tarafından yakalandı.
Bu işin dünya kamuoyu tarafından bilinen tarafı, aslında
işin bir de perde arkası var o da şöyle; Kral Hüseyin
kendi başkentindeki bu suikast girişiminden önce, İsrail
yetkililerine el altından haber göndermiş ve "İsrail ile Hamas
arasında arabuluculuk yapabileceğini" bildirmiş. Netenyahu
ise Kral Hüseyin'in bu önerisinden haberi olmadığını
söylüyor. Netayahu doğruyu söylüyor olabilir çünkü
MOSSAD'm özelliklerinden birisi de zaman zaman bazı bilgileri
gerekli yerlere aktarmamaktır. Biz bunu geçmişte birçok
defalar yaşadık. Bütün dünya istihbarat teşkilatlarında
bazı bilgiler devlet başbakanlarına veya başkanlarına aktarılmaz.
Buna gerekçe olarak da, "bilmedikleri bir konuda
politik kaygıları olmaz ve kendilerine gereksiz baskı uygulamaz"
diye düşünülmektedir. Hamas olayının bir başka ilginç
yanı ise, Kral Hüseyin'in, İsrail istihbaratından, Halid
Meşal'ın yavaş yavaş ölmesini önlemek için zehirin antidotunu
istemesi ve İsrail'in bunu yerine getirmesidir. Ancak
bu olayda en önemli gelişmelerden birisi de İsrail'in iki ajanın
iade edilmesi isteği üzerine, Ürdün'ün, İsrail'de uzun
zamandır hasta olarak hapiste olan Hamas Kurucusu Şeyh
Ahmet Yassin'le ajanları değiş - tokuş etmeye yanaşmasıdır.
Şeyh Ahmet Yassin, Amman'a geldi ve İsrail'in sözde itirazlarına
rağmen, Gazze'ye döndü. İstihbarat teşkilatları arasında
MOSSAD'm oldukça iyi bir yeri vardır. Fakat geçmişte
bazı başarısızlıkları olmamış değil, ama son Amman'daki
Hamas örgütünün siyasi büro şefi Halid Meşal'e düzenleyip
Susurluk Labirenti 8l
de başarısız olduğu suikast bana geçmişi hatırlattı. MOSSAD
ajanlarının çok sayıda Filistinliyi, özellikle de 1972
Münih Olimpiyatları sırasında on bir israilli atleti öldürenlerin
hepsim 'hal' ettiği biliniyor. Ancak MOSSAD'm en kayda
değer eylemi, şeriatçı İslami Cihad örgütünün lideri Fethi
Şakaki'nin Ekim 1995'te Malta'da öldürülmesi olmuştu.
Örgütün bugüne kadarki en büyük başarısızlığı ise, ajanlarının
1973 yılında Norveç'te, Lillehammer'da Faslı bir garsonu
Filistinli bir gerilla lideri sanarak öldürmesiydi. Bu cinayetle
ilgili olarak tutuldanan iki Mossad ajanının da sahte
Kanada pasaportu taşıdıkları çıkmış ve olay Ottawa'daki
yetkililer tarafından protesto edilmişti. Bu defa Kanada hükümeti
protesto ile yetinmeyip İsrail ile Kanada arasında
diplomatik kriz yarattı ve İsrail büyükelçisi David Berger'i
geri çekti. Ottawa'daki İsrail Büyükelçisi David Sultan da
Dışişleri Bakanhğı'na çağrıldı.
Kanada Dışişleri Bakanı Lloyd Axworthy, pasaportların
sahte olduğunu, söz konusu kişilerin Kanada vatandaşı olmadığını
açıkladı. Ancak pasaportların sahte olduğuna nasıl
karar verdilderi konusuna açıklık getirmedi. Axworthy,
New York'ta İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı ile görüşerek
Kanada'nm protestosunu iletirken, İsrailli yetkililere Kanada
pasaportlarının bu tür amaçlar için kullanılmasıyla ilgili
ciddi kaygılarını belirten Axworthy, ilişkilerimiz açısından
çok ciddi bir adım atarak, Büyükelçilerini geri çağırdıklarını
açıkladı. Uluslararası istihbarat teşkilatlan ülkeleri dışında
çok önemli gördükleri operasyonlarda Kanada pasaportu
kullanmalarının çok özel nedenleri vardır. İşte bu nedenle
Kanada hükümeti bu tür konuda protesto ve elçisini geri
çekmekten öte bir şey yapamaz. Mossad'm Danimarka, Kanada
ve belli ülkelerle olan bazı ilişkilerine şöyle bir göz atalım:
Kanada'nm İsrail'deki Büyükelçisinin ismine dikkat
ederseniz "David Berger'dir." Eğer bir araştırma yapacak 0-
lursak, altından İsrail vatandaşı değilse de bir Musevi olduğu
ortaya çıkar. Diğer bir örnekse bu anki Amerika Birleşik
Devletleri'nin de eski Dışişleri Bakanı olan Madeleine Albright'de
Musevi kökenlidir. Albright'in bundan önceki görevi
de Birleşmiş Milletlerde ABD temsilcisiydi. Benim bu tesbitim
bir eleştiri olmayıp, Musevilerin ne güzel organize olabildiklerini
göstermektedir.
82 HAKANTURK
Danimarka konusuna gelince; MOSSAD'm Tel-Aviv'deki
karargâhın (o sıralar Kral Saul Caddesi'ndeki Hadar Dafna
Binası) yedinci katında bulunan Danimarka masasında
görevli Ami adlı bir Katsa'mn, (Katsa "Devşirme subayı" ya
da "birim subayı". K G B ve CIA'nm elindeki binlercesine
karşın Mossad'ın tüm dünyada faaliyette 50 kadar katsa'sı
vardır). Danimarka'daki Mossad irtibat görevlisinden rutin
bir mesaj almasıyla başlamıştı. "Mor A'dan - Danimarka Sivil
Güvenlik Servisi (DCSS)'nin kod adı - ziyaret ya da yerleşmek
üzere Danimarka vizesi talebinde bulunan Arap isim
veya kökenli 40 kişilik listeyi kontrol etmesini istiyordu.
Danimarka kamuoyunun bilmediği ve Danimarka hükümet
görevlilerinin pek azının bildiği şey, MOSSAD'm tüm
başvurulan Danimarka adına kontrol ederek eğer başvuranla
ilgili bir sorun yoksa vize başvurularının Danimarka'ya
ait kopyalarında adlarının yanma bir çek işareti koyduğuydu.
Bir sorun varsa bu ya Danimarkalı görevlilere bildirilir,
ya da, İsrail'in çıkarları uyarınca talep bir süre daha
incelenmek üzere alıkonulurdu. Mossad ile Danimarka istihbaratı
arasındaki ilişki, adeta saygısızlığa varacak ölçüde
içli - dışlıdır. Ancak böyle bir anlaşma Mossad'ın değil, Danimarka'nın
kredisini tehlikeye düşürmektedir. Çünkü Danimarkalılar,
2. Dünya Savaşı'nda çok sayıda Yahudi'yi kurtardıkları
için İsrail'in kendilerine minnettar olduğu, dolayısıyla
da Mossad'a güvenebilecekleri konusunda yanlış bir
kanı beslemektedirler. Örneğin, bir Mossad elemanı, DCSS
karargâhında oturarak dinleme servislerine gelen tüm Arap
ve Filistin bağlantılı mesajları dinler, yabancı bir istihbarat
servisi için olağanüstü bir ayrıcalıktır bu. Oradaki tek Arapça
konuşan eleman olduğu için de, mesajları anlamasına
karşın, teypleri çeviri için İsrail'e gönderir (herşey Mossad'ın
Kopenhag'daki açık istasyonunda görevli ' Hombre"
kod adlı irtibatın aracılığıyla geçmektedir). Dolayısıyla
transkripsiyonlar geri geldiğinde tüm bilgileri, içermezler.
Orijinal teyp kaset veya bantları, zaten Mossad'ın elinde
kalmaktadır. Mossad'ın Danimarkalıları pek önemsemediği
açıktır. Onlara "fertsalach" derler, İbranice bağırsak gazı
demektir bu. Mossad'a her yaptıklarını anlatırlar. Oysa
Mossad gizlerini kimseye açmamaktadır. Normal olarak 40
ismin kontrolü Mossad bilgisayarında bir saatlik bir işlemdir.
Ancak bu Ami'nin Danimarkalılarla ilk çalışması olduSusurluk
Labirenti 83
ğundan, işe bilgisayarından DCSS'ye ilişkin bilgileri istemekle
başladı. Önüne ilk gelen, 4677 sayılı "gizli" damgalı
bir mektup oldu. Danimarka gizli servisinin işlevleri, personeli
ve hatta bazı operasyonlarını anlatan bir belgeydi bu.
Danimarka istihbarat subayları üç yılda bir İsrail'e gelerek
Mossad'm yönetiminde, terörist faaliyetler ve anti - terörist
tekniklerdeki son gelişmelere ilişkin bir seminere katılmaktadırlar.
İsrail, bu ilişki aracılığıyla Danimarka'daki
ıooo'e yakın Filistinlilerle ilgili tüm bilgileri alır ve gereğinde
İsrail'in çıkarları doğrultusunda kullanır. Ami'nin önündeki
"gizli" damgalı mektupta DCSS'nin o zamanki başkanı
Henning Fode'un da adı bulunmakta ve 1984 Kasım'-
mda atanan başkanın 1985 güzünde İsrail'i ziyaret edeceğini
bildirmekteydi.
DOSTA GÜVENİLİR Mİ?...
Türk Emniyet Genel Müdürlüğü ise milyonlarca Türk'ün
parmak izini Amerika'ya gönderdi ki bilgisayar'a aktarılsın.
Bu arada o parmak izlerinin CIA - FBI- NSA- AID ve
daha birçok kuruluşun elinde olacağını unutmayalım. Interpol
aracılığıyla da elde edilebilinir savunması tam gerçekleri
yansıtmıyor. Michael Lyngbo da başkan yardımcılığı
görevindeydi; istihbarat konusunda pek deneyimli olmamakla
birlikte örgüt adma Sovyet blokunu izliyordu. Mossad'm
irtibatçısı Paul Noza, Henning Fode'un danışmanıydı,
ne var ki görev süresi dolmak üzereydi. Halburt Winter
Hinagay da anti - terörizm seminerine katılmıştı. (Gerçekte
Mossad bir dizi böylesi seminer düzenleyerek her seferinde
bir istihbarat örgütünü davet eder ve bu sayede bir yandan
son derece değerli irtibatlar kurarken bir yandan da terörizmle
mücadelede en başarılı örgütün kendisi olduğu izlenimi
yaygmlaştırır.) Ami'nin bilgisayar ekranında beliren
bir başka belgede Danimarka Genel İstihbarat servisinin adı
yer alıyordu: Polities Efterretingsjneste Politistatonen
(PEP). Belgede biri de örgüt şeması bulunmaktaydı. Telefon
dinleme, S bölümünün göreviydi: 25 Ağustos 1982 tarihli
bir belgede Danimarkalılar Hombre'ye yeni bir bilgisayar
sistemine geçmeyi düşündüklerini ve Mossad'a 60 "dinleme"
(Mossad adma dinleme aygıtları yerleştirdikleri 60 yeri)
verebileceklerini söylemişlerdi. Ayrıca Mossad'm önerisi
doğrultusunda yıkıcı faaliyetlere karşı kullanmak için a8
4 HAKANTURK
çık alanlardaki genel telefonlara çok sayıda dinleme aygıtı
yerleştirmişlerdi.
Servis başkanı müfettiş, bizim Milli İstihbarat Teşkilatında
Daire Başkanına denk düşen rütbeyi taşırdı. Danimarka
istihbarat elemanları çok kolay fark ediliyor, çünkü
araziye uyamıyorlar. Bunun nedeni de o birimde görev yapan
personelin çok hızlı yer değişmesi ve yeni görevlere atanmaları
olabilir. PEP'e yeni insanlar devşirilmesi, polisin
sorumluluğundaydı ama ödül sistemi olmadığından bu oldukça
zor olmaktadır. 25 Temmuz 1982' de Hombre Danimarka'daki
gizli bir Kuzey Kore operasyonuna ilişkin bir soru
sorduğunda, operasyonun Amerikalılar için yürütülmekte
olduğu, bu nedenle "bir daha bu konuyu kurcalamaması"
yanıtını almıştı. Bilgisayarında daha fazla bilgi arayan Ami,
Danimarka Savunma İstihbarat servisi (DDIS)'nin ayrıntılı
bir dökümü olan "Mor B" adlı bir tuşa bastı. Danimarka
Ordusunun Genelkurmaybaşkanın ve Savunma Bakanının
doğrudan emri altında bulunan bu istihbarat kolu,
dört birim halinde örgütlenmişti: Yönetim, dinleme, araştırma
ve bilgi toplama.
NATO için önemli olan Polonya ve Doğu Almanya'yla
ilgilenilmesi ve Sovyet gemilerinin Baltık'daki hareketlerinin
Amerikalıların sağladığı karmaşık elektronik malzemenin
yardımıyla izlenmesiydi. İçeride Danimarka sınırından
derlenecek "olumlu" (Danimarka yurt-taşlarmdan neler
gördüklerine dair bilgi) derleme ile askeri ve siyasal araştırmadan
sorumluydu. ("Olumsuz") derleme ise sınırdışmda
bilgi toplama işlemidir.) Ayrıca uluslararası irtibatı denetleyerek
hükümete ulusal düzeyde tavsiyelerde bulunurdu. O
sıralarda Orta Doğu'yla ilgili bir birimin kurulması da tasarlanıyordu
(haftada bir gün bir kişinin çalışmasıyla başlayacaktı)
Servis, Sovyet hava, kara ve deniz faaliyetlerine ilişkin
ayrıntılı fotoğraflarıyla tanınmaktaydı. İsrail'e Sovyet
SSC-3 sistemine (karadan karaya güzeler) ilişkin fotoğrafları
ilk sağlayan istihbarat servisi olmuştu. Mor B 1976'dan
bu yana Mogens Tellin'in yönetimindeydi. Tellin 1980'de
İsrail'i ziyaret etmişti. İnsan seksiyonunun başındaysa,
1986'da emekliye ayrılan İb Bangsbore bulunuyordu. Mossad'm
gerek DDIS içinde, gerekse Danimarka Savunma Araştırma
Kurumu'nda (DDRE) güçlü kaynakları bulunuyordu.
Danimarka istihbaratı İsveç'deki ("Burcundu" kod adlı)
Susurluk Labirenti 85
meslektaş örgütle, NATO ortağı Norveç'le olduğundan daha
sıkı bağlar içindeydi. Mor B zaman zaman Britanya istihbaratı
(Kod adı "Atlıkarınca") ile işbirliğine giriyor ve Rus istihbaratına
karşı bazen ortak operasyonlar düzenliyorlardı.
DOST İSTİHBARATLAR
Burada okuyucuya anlatmak istediğim Danimarka, Britanya
ve Norveç NATO ülkeleri olmalarına rağmen bizim
Milli İstihbarat Teşkilatımızın bu ülkelerle böylesine güzel
ilişkisi yoktur. Tabii ki bu bizim MİT'e karşı bir suçlama değil,
sadece bazı gerçekleri belirtmek istedim. Son yirmibeş
yılın belli dönemlerinde biraraya geldiğim devletin en üst
düzey yetkililerine bu konunun ne derece önemli olduğunu
anlatmaya çalışmışımdır. Hatta bir adım daha öteye giderek
şunu açıklamakta yarar görmekteyim: İzmir'de yapılan
İktisat Kongresindeyiz, rahmetli Turgut Özal, o tarihlerde
Cumhurbaşkanı, Başbakan ise Süleyman Demirel. Azerbaycan'ın
o tarihte devlet başkanı Elçibey, fakat ben Haydar Aliyev'in
devlet başkanlığına gelişinin ayak seslerini duyuyorum.
Çünkü o kongrede o kadar çok istihbari bilgilere sahip
oldum ki, sadece o bilgileri tıpkı bir resmin parçaları gibi
bir araya getirmek kalmıştı bana. O günlerde devletimizi
yöneten belli kimselere şunu söyledim:
"Bütün dünyada geçerli olan bir kural vardır bu durumlarda,
ya biz ülke olarak Aliyev ile Elçibey arasında
yapılacak olan ilk devlet başkanlığı seçimlerine tarafsız
kalacağız ki, eğer Türkiye olarak bunu yaparsak Haydar
Aliyev gümbür gümbür gelecektir. Yok eğer biz devlet olarak
Elçibey'in kalmasına taraftarsak ona göre gereken
tedbirleri vakit kaybetmeden almalıyız. Üçüncü alternatif
ise Haydar Aliyev'in gelişini önleyemiyorsak şimdiden bizim
bazı üst düzey yetkililerimiz kişisel ilişkiler kisvesinde
Aliyev ile dostluklar kursunlar ki, gelişi önlenemeyen Haydar
Aliyev'i böylece dost olarak kazanamazsak dahi en azından
düşman etmeyiz".
Fakat bizim yetkililerimiz Elçibey'in kalacağına o kadar
emindiler ki... Bilindiği gibi Haydar Aliyev SSCB'nin KGB'-
sinde çok uzun yıllar görev yaptığından başka Türk kökenli
olarak istihbaratçı olmasından ötürü SSCB Polit Büro üyeliğine
yükselmiş ilk ve tek Türktür.
86 HAKANTURK
ÇATLI AZERBAYCAN'DA MIYDI?
Abdullah Çatlı ile ilgili Azerbaycan bağlantılı anlatılan
hikayeler ve gerçekleri birlikte değerlendirelim: Susurluk
kazasının akabinde TBMM'nde oluşturulan komisyona çağrılanlar
arasında çok değerli bilgileri verenler olduğu gibi
kendini önemli bilgilere sahip kimse gibi gösterenler oldu.
Hatta Türk medyasının en büyük dergileri olduklarını iddia
eden o "büyük" dergilerde sayfa sayfa yer aldı bu insanların
bazıları.
Kimileri gerçeklerin tamamım anlattıkları takdirde kendileri
de suçlu duruma düşeceklerini bildiklerinden, ifadelerinde
yalanların arasına bir miktarda gerçek katarak anlatıyorlardı.
Seçilmiş olan TBMM Susurluk Komisyon üyeleri
kendilerine göre iyi niyetli olabilirler fakat hiçbiri sorgulama
tekniğine sahip değildi. Tabii ki iş böyle olunca da, zaman
zaman karşılarına gelen çok değerli tanıkları gerektiği
şekilde sorgulayamadılar. Çünkü Susurluk Komisyonu üyeleri
sorgulama tekniğini bilenlerden değil, sadece milletvekilleri'nden
oluşuyordu...
Abdullah Çetin anlatıyor: "1962 yılında Tokat'da doğdum,
1983 yılı Mart ayında Abdullah Çatlı ile Almanya'da
tanıştım. Ben uzun yıllar paralı asker olarak (Lejyoner)
görev yaptım. Nijerya, Fas, Etyopya, Çat gibi ülkelerde Fransız
ordusu emrinde çalıştım. Beni Lejyonerliğe Abdullah
Çatlı gönderdi. Benim Abdullah Çatlı ile tanışmam bir
tesadüf eseri oldu. Çatlı'nın çevresindekiler kendisine Reis
diye hitap etmekteydiler. Almanya'nın Düsseldorf, Köln ve
daha birçok şehrinde olan Türk kahveleri (lokelleri) var.
Ben bu kahvelere kurye olarak evrak götürüp - getirmekteydim.
İşte bu işleri yaparak Çatlı'nın güvenini kazandım.
Günün birinde bana Lejyoner olmak isteyip istemediğimi
sordu, ben de olumlu cevap verince Fransa'dan birilerini
aradı ve ben Fransa'ya gittiğimde hiçbir güçlükle
karşılaşmadan Fransız ordusunun Lejyoner ordusuna aldılar
beni. Bu lejyoner ordusunun diğer Fransız ordusundan
tek farkı çoğunluğu yabancılardan oluşmakta ve orduya
alındığında geçmişini garnizonun dışında bırakıp
yeni bir isim ve kimlikle o orduda göreve başlıyorsun. Uzun
yıllar Lejyoner olarak görev yapanlara eğer isterlerse
Fransız vatandaşlığı da veriyorlar. Abdullah Çatlı'yı en
son 1991 yılında Ankara'da Mülkiyeliler Birliğinin arkaSusurluk
Labirenti 87
sında bulunan Karadeniz kahvesinde gördüm. 1991'den
1993 yılına kadar Güneydoğu Anadolu'da çalıştım. Görevim
Binbaşı Cem Ersever'in komutasındaki birliklere destek
sağlamaktı. Bizler onbeşer kişilik gruplar halinde görev
yapıyorduk. Dağdaki görevimiz istihbarat çalışmasıydı.
Doğrudan JİTEM ile bağlantımız yoktu. Bize verilen
görev yöre halkından bilgi toplamaktı. Binbaşı Ahmet
Cem Ersever ile bir defa karşılaştım. Güneydoğudaki bu
göreve beni Abdullah Çatlı gönderdi. 1992 yılının Mayıs ayında
yine Çatlı'nın emriyle Azerbaycan'a gittim ve Gence'deki
kampta kaldım. Bize orada C-4 plastik patlaycı konusunda
eğitim verdiler. Bu anda C-4 benim uzmanlık dalım
oldu. Azerbaycan'daki eğitimi, özellikle de C-4 plastik
patlayıcıların eğitimi bize Horst Greenmayer'in gözetiminde
veriliyordu. Çünkü patlayıcılar da bu şahıstan temin
edilmekteydi. Horst Greenmayer, Azerbaycan'da çok
etkiliydi.
Uğur Mumcu suikastini gerçekleştirenlerin de Azerbaycan'daki
kampta eğitildiklerini biliyorum, çünkü birlikte
eğitim gördük. Ancak bu şahısları ismen tanımıyorum,
bunlardan birisinin aynı zamanda Cefi Kamhi'ye suikast
düzenleyenlerden birisi olduğunu ve bu kişiyi teşhis
ettim. 1.78 boyunda, esmer dalgalı saçlı, sakallı birisiydi,
ancak ismini bilmiyorum. Azerbaycan'daki kampa eğitim
amacıyla gelenlerin bir çoğu gerçek isimlerini söylemezler.
Azerbaycan'da bulunan kenevir tarlalarının korunmasında
da görev aldım, 27 Eylül 1995'te Manukyan olayında
da C-4 plastik patlayıcının kullanıldığını biliyorum. Abdullah
Çatlı bizi kullandı. Ben Çatlı'nın yaptığı yurt dışı operasyonlarında
bulunmadım, Çatlı'nın çok iyi arkadaşı
olduğunu bildiğim Haluk Kırcı'yi tanımıyorum.
Uğur Mumcu'nun evinin bulunduğu mahalle ile ilgili olarak
istihbarat çalışmasını ben yaptım. Ancak eylemi yapanların
arasında değildim. Fakat eylemi yapanların eğitim
verdiğim şahıslardan oluştuğunu biliyorum. Güneydoğudan
geçen uyuşturucunun büyük bölümü Azerbaycan'dan
gelmektedir, çünkü orada çok büyük kenevir tarlaları
bulunmaktadır. Abdullah Çatlı'yı on beş yıla yakın bir zamandan,
beri tanıdığım halde uyuşturucuya bulaştığını
görmedim".
88 HAKANTURK
KİM DOĞRUYU SÖYLÜYOR?
"İyi bir yalan bazen doğrudan
daha da inandırıcı oluyor."
HAKANTURK
Acaba TBMM komisyonu Abdullah Çetin'in verdiği bu
önemli ipuçlarını niçin ifadeyi akabinde değerlendirmedi?
Nevşehir Milletvekili ve Susurluk komisyon başkanı Mehmet
Elkatmış ile aynı komisyonun üyesi olan DSP Aydın
milletvekili Dr. Sema Pişkinsüt arasında geçen tartışmada
karşılıklı suçlamaları değerlendirdiğimizde Türk milletinin
beklediği gerçekleri bilmeye neden ulaşılmadığını komisyon
üyelerinin işin ta başından beri ifadeleri alırken olsun, çağrılması
gerekenler konusunda olsun taraflı davrandıkları
gayet net olarak görünmektedir. DSP'li üye Dr. Pişkinsüt,
TBMM Başkanı Mustafa Kalemli'yi suçlayan Komisyon Başkanı
Elkatmış'a oldukça sert çıkarak;
"O gizlediklerinin hesabını versin. Başbakan Yardımcısı
Tansu Çiller'in komisyona gelmesini neden engelledi?
Jandarma Genel Komutanı daha önceki görev yıllarında
da Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı yapmış Teoman
Koman Paşa'nm yazısını neden bir ay sakladı? Uyuşturucu
dosyasını neden gizledi? Önce bunların hesabını versin.
Komisyonumuzun başkanı olarak kendisini, partisini kurtarmak
ve Çiller'le omuz vermek için gündemi saptırmaya
dönük çıkışlar yapmakta. Biz 7. Cumhurbaşkanı Kenan
Evren'i dinleme kararı almadık. Anlaşılan Elkatmış, Evren'in
dinlenmesi ile ilgili kendi başına hareket etmiş, Meclis
başkanı Kalemli ile görüşmüş. Böyle bir karar olmamasına
karşın, şimdi engellendiğini söylüyor.
Susurluk raporu'nun ekler bölümünden ordu ile ilgili
belgelerin Kalemli tarafından çıkartıldığını söylüyor. Elkatmış
bunu söylemek yerine, o belgeleri neden rapora
koydurmadı? Önemli olan o belgelerin raporun ek kısmında
yer alması değildi. Asıl önemli olan onların komisyonda
derinlemesine incelenmesi, irdelenmesi, TBMM damgasını
taşıyacak şekilde komisyonun ana raporuna geçirilmesi
gerekirdi. Belgeler herkese açık, herkes inceleyebilir,
denilerek ucuzluğa kaçıldı" dedi.
} Susurluk Labirenti 89
I Daha sonraki günlerde komisyon başkam Mehmet Elkatmış
seçim bölgesi olan Nevşehir'e geldiğinde DSP milletvekili
Pişkinsüt'ün suçlamalarına karşılık olarak "Benim ai'
çıklamalanm basında yanlış anlaşıldı, ben meclis başkanı
H Kalemli için raporları çıkarttı demedim, biz Susurluk ko-
*'• misyonu olarak gereken tüm araştırmaları yaptıktan son-
{, ra bilgi ve belgeleri Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlıj
gına gönderdik. Meclis başkanlığınında bu bilgi ve belgei
leri rapor halinde basımını yaptırıp dağıtmakta yükümlü
i olduğunu ama bu raporlar içerisinde ordu ile ilgili olanla-
•_ rının ekler bölümüne konulmamış. Buna karşılık çok öi
nemsiz olan bazı belgeler rapor ekine konulmuş. Ordu ve
t diğerleriyle ilgili olan çok önemli bilgi ve belgelerse neden
t konulmamış ben şahsen halen anlamış değilim. Halbuki
f Meclis Başkanının bu konudaki bütün belgeleri yayınlaya-
; cağım diye bir açıklaması bile var. Kalemli bazı bölümlerii
ni seçerek raporun ekler bölümüne koymuş. İyi niyetli de
î olabilir, kötü niyetli de olabilir. Fakat özellikle askeriye ile
I' ilgili bilgi ve belgeler konulmamış, böylece komuoyundan
\ bazı bilgi ve belgeler saklanmıştır.
Orduyla ilgili olan belgeler içerisinde Devlet Güvenlik
\ Mahkemesi Başsavcılığı iddianemeleri, Kahraman Bilgiç')
in 6,5 sayfalık ifadesi, Jandarma Genel Komutanı Teoman
' Koman'ın bize göndermiş olduğu 5 sayfalık yazısı ve Milli
) Güvenlik Kuruluna bu konuda sorduğumuz soruların yer
aldığı ve birkaç tane daha yer almamıştır. Ülkeyi bir yıldan
fazla işgal eden Susurluk konusunda bu tür kepazelik
yapılıyor" diyor.
VATANDAŞ NASIL GÖRÜYOR?
Bu arada vatandaşın bu konuda ne düşündüğünü öğrenmek
isteyen İstanbul Milletvekili Bülent Tanla - Piar - Fallup
araştırma kuruluşuna kamuoyu araştırması yaptırmış.
Tanla yaptırdığı bu araştırmaya göre, dört kişiden üçü, Susurluk
olayının ardındaki yolsuzluk ve gizli işlerin ortaya
çıkmayacağını düşünüyor. Araştırmaya göre bu yönde kötümserlik
ifade edenlerin oranı yüzde 58.6 olarak belirlenmişti.
Son günlerde yapılan yeni bir araştırmaya göre bu 0-
ranm yüzde 75.6'hk bir düzeye eriştiğini ortaya koydu. Susurluk
olayını "ülkemizdeki çok ciddi yolsuzlukların ve gizli
işlerin yapıldığının göstergesi olarak niteleyen ve kaygı
verici, bir an önce çözülmesi gerekir" yönünde görüş
ço HAKANTURK
bildirenlerin sayısının yüzde 74.8 olduğu bu araştırmanın
verileri arasında yer alıyor.
DEVLET - MAFYA İLİŞKİSİ
Bu olayın devlet - mafya -polis arasında bir ilişkinin varlığını
ortaya koyduğunu düşünenlerin oranı da araş-tırma
sonucunda yüzde 80.2 olarak belirtiliyor. Yine bu araştırmaya
göre, kamuoyunun yüzde 87.9'u Susurluk'un ardındaki
gerçeklerin ortaya çıkarılmasından yana olduğu halde,
dokunulmazlıkların kaldırılacağını düşünenlerin oranının
sadece yüzde 53.7. Araştırma sonuçlarını yorumlayanlar iki
nokta üzerine dikkatleri çekiyor. Birincisi Susurluk gerçeğinin
ortaya çıkarılmasındaki gecikme, kamuoyunun 'işin içinde
bir iş' olduğu yönündeki inancını pekiştirirken, yılgınlık
ve umutsuzluğunu da artırmıştır. İkincisiyse, kirlenmenin
genel adı haline gelen Susurluk'un üzerine gidilmesinde
daha da gecikildiği takdirde, siyasetçinin prestij bundan
böyle onarımı neredeyse olanaksız düzeyde yaralar açacaktır.
Susurluk kazandığı boyutlarda siyaset kurumunu
kalbinden vurmak üzeredir.
Teftiş Kurulu 'Çete'nin peşinde
Başbakanlık müfettişleri, Susurluk kazasının ardından
çeşitli suçlar işlemek ve "çete" kurmakla suçlanan 6 özel harekât
tim görevlisinin birbiriyle bağlantısını çözmeye çalışıyor.
Bu ana kadar ilk bulgulara göre, bu polislerden 5'i ilk
kez 1993-94 yılları arasında İsrailli uzmanlar tarafından
Antalya'da düzenlenen özel kursta bir araya geldi. Hospro
firmasının hibe ettiği iddia edilen silahların da doğrudan
Antalya'ya gittiği iddia edildi.
Başbakan Mesut Yılmaz'ın talimatıyla Susurluk dosyasını
yeniden açan Başbakanlık Teftiş Kurulu, kayıp silahların
ardından, Susurluk kazasında sağ olarak kurtulan D Y P Şanlıurfa
Milletvekili Sedat Bucak'a korumalık yapan ve "Kumarhaneler
Kralı" Ömer Lütfi Topal'm öldürülmesinden de
sorumlu tutulan 6 özel hareket tim elemanlarının bağlantılarının
peşine düştü.
Farklı illerde görev yapmalarına karşın birbirlerini yakından
tanıyan bu polislerin ilişkisini araştıran müfettişler,
Emniyet Genel Müdürlüğü ile yaptıkları yazışmaların ardından
Bucak'm 6 korumasından 5'nin 1993-1994 yıllarında
yabancı istihbarat uzmanları tarafından Antalya'daki Özel
Hareket Tesisleri'nde düzenlenen "kontr-terör ve istifiSusurluk
Labirenti _^ 91
barat" kursunda ilk kez biraraya geldikleri ortaya çıkarıldı.
Bucak'm farklı illerde görevli bu polisleri bir liste ile koruma
istemesi de dikkat çekti.
Bucak'a koruma olarak görevlendirilen özel tim elemanları
olan Ercan Ersoy, Enver Ulu, Oğuz Yorulmaz, Ayhan
Çarkın, Ömer Kaplan ve Mustafa Altınok'un sicil dosyalarında
yapılan incelemelerde, Kaplan dışındakilerin, kursun
düzenlediği tarihlere denk gelen 1993 - 94 yılları arasında
görev yaptıkları illerden ayrıldıkları ve 1994 yılı sonlarında
eski görev yerlerine döndükleri görüldü.
SİLAHLAR VE POLİSLER ANTALYA'DA
Hospro isimli firma tarafından hibe edilen silahların bir
bölümünün kayda alınmadan doğrudan Antalya'ya gittiğini
ve bu silahlar arasında yer alan 22 kalibrelik Beretta marka
silahın Susurluk kazasında olay yerinde bulunduğunu değerlendiren
müfettişler, "çete" olarak nitelendirilen özel tim
elemanlarının hangi amaçla eğitildiklerini incelemeye başladılar.
Eğitimin Antalya dağlarında yapıldığı, 5 İsrail İstihbarat
elemanının özel olarak seçilen 90 polisi eğitimden geçirdiği
söylenmekte.
Eşitimin iki MİT elemanının gözetiminde yapıldığı, eğitimi
ibrahim Şahin ve Korkut Eken'inde izlediği belirtilmektedir.
3 aylık kursu 55 kişi başarıyla tamamlamış. Kursta,
yakm muharebe, kamp baskınları, atış düzeltme, makyaj,
kılık değiştirme, takip, istihbarat ve çilingircilik gibi konularda
eğitim verilmiş. Bu kampta eğitim görenlere "Ninja
timi" adı verildiği, eğitim veren İsrail ekibinden birisinin
adının "Gali" olduğu söyleniyor.
BİNLERCE SİLAH GELDİ İDDİASI
Bu altı özel hareket tim görevlisi, Özel Hareket Dairesi
Başkan vekili İbrahim Şahin sanık olarak yargılandı ya, önüne
gelen kendi doğrularıyla ya birşeyler söylüyor veya
onların sırtından asılsız haberler yazmaya devam ediyorlar.
Dünyanın hiçbir ülkesinde medya bizdeki kadar sorumsuzca
davranamaz. Antalya'daki kampla ilgili geldiği iddia edilen
silahların ve mermilerin çıkan listesini bu kitabın Amerika'da
Profesyonel Gazeteciler Derneği'nin (SPJ) meslek ilkeleri
televizyonun getirdiği farklı sorunların ışığında yenilenmiş.
Türkiye'deki tartışmalara ışık tutabilecek bu ilkelerin
bazıları şöyle:
...
92 HAKANTÜRK
Gazeteci
* Ekler bölümünde göreceksiniz. "Çok Gizli" damgasını
taşıyan bu resmi belgeleri bu yıl yayınlanan "Korkut Eken
Kimdir?" kitabımda da yayınlamıştım. Aynı kitapta Susurluk
ile ilgili zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in
başbakan olan Necmettin Erbakan'a yazmış olduğu mektubun
orijinali vardır.
* Gelen bilgilerin doğruluğunu tüm kaynaklardan kontrol
eder ve dikkatsizlik sonucu doğabilecek yanlışlara karşı
gerekli özeni gösterir. Haberlerin saptırılmasına asla izin
verilemez.
* Haberlere konu olan kişilerin kendileriyle ilgili suçlamalara
yanıt verebilmeleri için çaba gösterir.
* Mümkünse, haber kaynağını belirtir. Kamu, kaynağın
güvenirliliğine ilişkin mümkün olduğu kadar çok bilgi edinmek
hakkına sahipdir.
*Kaynağm admın saklanması isteniyorsa, bu isteğin ardındaki
saikleri sorgular. Bilgi vermenin bağlandığı koşulları
açıklar. Sözünü tutar.
* Kamu için büyük önem taşıyan bilgilerin toplanması için
geleneksel açık yöntemlerin kapalı olmasının dışında,
kimliğini saklayarak ya da gizli yollar kullanarak bilgi toplamaktan
kaçınır. Bu türden yöntemler kullanılmışsa haberde
belirtilir.
* Başkasına ait bir haberi asla çalıp kendi haberiymiş gibi
kullanmaz.
* Haberleri verirken taraf olmamaya dikkat eder. Analiz
ve yorumları açıkça belirtir, bunlardaki bağlantıları saptırmaz.
Amerikan gazetecilerinin ilkeleri böylece birkaç sayfa
daha devam ediyor. İlaçlara bakıp ağrıların neler olduğunu
varın siz çıkarın. Bizim büyük gazetelerimizden birisine göre
"kontrtörür ve istihbarat" kursuna gelmiş olduğu iddia
edilen silahlarla ilgili haberin başlığı da ilginç: "Binlerce silah
geldi." Haberin ise nokta ve virgülüne dokunmadan aşağıda
veriyorum:
Kamp için Antalya'ya gelen silahlar hiçbir kayda geçmedi.
Gelen malzeme içinde, 160 Jeriho marka tabanca, 127 adet
dürbünlü tüfek, 280 makro - mikro Uzi, 600 bin adet
Uzi mermisi, 10 milyona yakın çeşitli çapta mermi 100 adet
tüfek ve 20 adet keskin nişancı tüfeği ve çok sayıdaki 22'lik
Susurluk Labirenti 93
Beretta yer aldı. Boğma ipi ve tırmanma halatlarının bulunduğu
koliler içinde çok sayıda komando malzemesi ve istihbarat
amaçlı kullanılan fotoğraf makinaları da geldi. Malzemeler
Kadir Çopuroğlu adlı bir ambar memuru tarafından
teslim alındı ve Necmettin Ercan isimli Emniyet Müdürü'ne
verildi. Silahların, daha sonra her modelden birer adet olmak
üzere kursiyerlere zimmetlendiği öğrenildi. Diğer silahlar
içinde Ankara Gölbaşı'nda Özel Hareket Eğitim Merkezi
ile Havacılık Dairesi arasında özel bir depo yapıldığı
belirtildi.
KORUMA KILIFI MI?
Bir yetkili, tümü Bucak'a korumalık yapan özel tim elemanlarının
birbirleriyle bağlantısı konusunda, "Bu şahısların
İzmir, İstanbul gibi görev yerlerinden koruma olarak
atanmalarına karşın hiçbirinin evini Ankara'ya taşımadıklarım
öğrendik. Bu durum, özel timcilerin yine bir tür
görevlendirmeyle geçici olarak biraraya getirildikleri kuşkusuna
neden oldu. Bucak'a korumalık, tim görüntüsü
veren bu şahısların bazı özel operasyonlar için biraraya
gelmeleri için kılıf olarak mı kullanıldı onu araştırıyoruz"
dedi. Silahların bir bölümünün İbrahim Şahin tarafından
yakınlarına hediye edildiği, Uzi'lerden bazılarının kayıp olduğu
belirtildi. Ömer Lütfi Topal cinayetinin ardından olay
yerinde Uzi boş kovanları bulunmuştu.
Benim elimde gerçek rakamları gösteren bilgi ve belgeler
olmasa ben bile neredeyse inanacağım basında çıkan bu
şişirme Susurluk ile bağlantılı silah ve teçhizat haberlerine.
Ben ne kişilere ne Susurluk'a sahipleniyorum. Savunduğum
devlettir. Ben devlete, siyasetin hukuka karıştırılmamasma
taraftarım. Devlet içinde çete iddialarının, devleti ve kurumlarını
töhmet altında bırakır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti
bayrağı bu asılsız iddialar nedeniyle "çete bayrağı" haline
getirilmeye çalışılmaktadır. Çete devleti deniyor, belgeler,
kasetler var deniyor. Eğer bunlar varsa, çıkarın ortaya
daha fazla devleti yıpratmayın. Kişilere ilişkin suçlar varsa,
hep beraber üstüne gidelim.
İbrahim Şahin'in dokunulmazlığı mı vardı ki belgeleri
saklıyorsunuz? Kimse kimsenin avukatlığını yapmıyor, bu
ülkenin hudutları dahilinde yaşayan her Türk vatandaşının
devletine karşı belirli mesuliyetleri olduğunu unutmayalım.
Bu mesuliyete önem vermeyenlerden günün birinde hesabı
94 : HAKAOTÜRK
sorulur. İbrahim Şahin kim? Özel Hareket Dairesi eski Başkanı.
O kurum, PKK ile mücadele için kurulmuş. O kurumu
korumak gerekir. Mehmet Ağar ve Sedat Bucak, PKK ile uzun
yıllar mücadele etmiş insanlar. Bunlar bazıları için kişi
olarak önemli olmayabilir, ama eğer bunları korumazsanız,
devletin savunma refleksini zaafa uğratırsınız. Bunu zayıflattığınızda,
ihtiyacınız olduğu zaman o refleksi bulamazsınız.
KİMDİR MEHMET AĞAR?...
Türkiye'de Mehmet Ağar ile ilgili çok şeyler yazılıp söylendi.
Bunların %ıoo'e yakının doğru olmadığı halde gelecekte
Mehmet Ağar başbakan, hatta Cumhurbaşkanı olabilir
düşüncesiyle "Çamur at, izi kalsın" taktiği uygulanmaktadır.
Bu ülkeye hizmet verirken ne canını, ne aile fertlerini,
ne de geleceğini düşünmeden korkusuzca savaşan Ağar'ın
gerçekte kim olduğunu ve onun yaptığı görevler gereği
"Türkiye'nin Kara Kutusu" olduğunu acaba kaç kişi biliyor?...
Mehmet Ağar, kendisine yapılan suçlamalar nedeniyle
Türkiye Büyük Millet Meclisi Susurluk Komisyonuna
biyografisini ifade şeklinde vermiştir. Gelin birlikte bakalım,
kimdir gerçekte Mehmet Ağar?... Bugüne gelene kadar
neler yapmış, ne gibi badireler atlatmış?..
Başkan: Sayın Bakanım, öncelikle hoşgeldiğiniz. Kızınızın
hastalığından dolayı da size geçmiş olsun diyorum; Allah
şifa versin, Allah sabır versin. İnşallah, en kısa zamanda
iyi olur, yine eski günlerine döner diyorum, kendi adıma ve
arkadaşlarım adına.
Sizi buraya, bazı konularda bilgi almak üzere çağırmış
bulunuyoruz. Komisyonumuzun niye kurulduğunu izah etmeye
gerek yok, biliyorsunuz. Öncelikle biz, Sayın Mehmet
Ağar'ı bir tanıyalım, kısaca biyografinizi anlattıktan sonra;
sizin hakkınızda basında, medyamızda ve çeşitli kesimlerde,
çeşitli şeyler söyleniyor ve gerçekten de, devletin en üst ve
en şerefli yerlerinde görev yaptınız, bu görevlerinizde elbette
ki birçok şeyleri gördünüz, karar verdiniz. Bütün bu
sizin hakkınızda söylenen, bugün meydana gelen ve Komisyonumuzun
görevi içerisinde olan olaylar hakkında bilgilerinizi
rica ediyorum. Buyurun.
M.Ağar: Sayın Başkanım, teşekkür ederim. Sizi ve
değerli komisyon üyesi Sayın Milletuekillerimizi saygıyla
selamlıyorum.
Susurluk Labirenti 95
Kısaca biyografi arzu etmiştiniz, takdim edeyim: Ben
1951'de Ankara'da doğdum, Anadolu'nun çeşitli vilayetlerinde
- tabii gelecekteki konular açısından önemli, söyleyeyim
- rahmetli babamın Emniyet Müdürlüğü görevi dolayısıyla
kaldık. Bunları ben sayayım size: Muş, Mardin,
Kırklareli, Urfa, Diyarbakır, Erzincan, Gümüşhane, Bolu,
Adana, Kayseri ve daha sonrasında Uşak, Ankara, İstanbul'da
nihayetlenen bir memuriyet hayatıyla tahsilimi çeşitli
illerde tamamladım.
Daha sonra, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni,
Emniyet Genel Müdürlüğü hesabına burslu olarak
okuyup bitirdikten sonra, Emniyet Genel Müdürlüğü
Asayiş Dairesinde komiser muavini olarak çalıştım. Daha
sonra Cumhurbaşkanlığı korumasında çalıştım; o görevde,
komiser rütbesinde ayrılıp, Ankara maiyet memuru 0-
larak kaymakamlık sınavını kazandım, Ankara'da staja
başladım. Buradaki stajı müteakip, İznik Kaymakam Vekilliği
ve Selçuk Kaymakam Vekilliği görevini tamamladıktan
sonra, 1978 yılında kaymakamlık kursunu tamamladım.
Kurada Torul'u çektim. Bir seneyi aşkın süre Torul
Kaymakamlığı yaptım, buradan Ankara Delice İlçesi Kaymakamlığında
görevdeyken, 1980 Ocak ayında, İstanbul
Emniyet Şube Müdür Muavinliği'ne naklen geçtim ve Siyasi
Şube Müdür Muavini olarak orada 1,5 seneye yakın
görev yaptım.
1981 yılının Nisan ayında Personel Şube Müdürü oldum,
1 aylık bir süreden sonra, İstanbul'da Asayiş Şube
Müdürü oldum. Orada 3 sene 8 ay çalıştıktan sonra, 1984
yılında terfi ederek İstanbul'da Emniyet Müdür Muavini
oldum; terör ve asayişten sorumlu bölüme baktım. 1988
yılında Ankara Emniyet Müdürü oldum, 1990 yılında İstanbul
Emniyet Müdürü, 1992 yılında Erzurum Valiliği'ne
atandım. 1993 Temmuz ayında, Emniyet Genel Müdürlüğü
görevine atandım. Daha sonra, 1995 seçimleri münasebetiyle,
1995 Ekim sonunda kanuni süreç sonunda istifa
ettim; daha sonra katıldığım genel seçimlerde Elazığ Milletvekilliğine
seçildim ve kurulan hükümetlerde de önce Adalet,
sonra İçişleri Bakanlığı görevlerinde bulunduktan
sonra, görevimden istifa ederek ayrıldım, zannediyorum
bu tarihten 2 ay falan evvel.
Ç6 HAKANTÜRK
Evli, 2 çocukluyum. Görevim sırasında, sayısını hatırlayamayacağım
kadar çok takdirname ve taltifim var. Bunun
içerisinde, Devlet Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık
makamı dahil, her türlü makamın taltif ve takdirleri
var. Herhangi bir soruşturma geçirmedim bugüne
kadar. Bir tek, Erzurum Valiliği'ne gittikten sonra, İstanbul
Emniyet Müdürlüğü'nde meydana gelen bir patlama
olayı olmuştu, orada iyi tedbir alınmadığı gerekçesiyle, onunla
ilgili bir sorumluluk söz konusuydu, onda da tahkikat
sonucu herhangi bir şey çıkmadı, onun haricinde bir
tahkikat geçirmedim. Kısaca, benim arz edeceğim bu.
Özellikle, tabi konular itibariyle uygun görürseniz,
şöyle ifade etmek istiyorum. Uzun süren, sizin de takip ettiğiniz,
benim de biraz evvel anlattığım gibi, meslek aşamamızın
her kesiminde temel çalışma alanımız terörle
mücadele oldu. 1980 Ocağında istanbul'da işe başladığımız
vakit - espiri olarak söyleyeyim- o dönemde, bizim
yanımıza kendi binamızdaki arkadaşlarımız bile çay içmeye
zor gelirlerdi, adımız çıkar, hedef oluruz, başımıza iş
almayalım diye; o zamanlar başladık ve o dönemden
sonra Asayiş Şube Müdürü olduğumda - kayıtlarda da açık
seçik bellidir- Asayiş Şubesi olarak teröre yönelik operasyonlarda
Birinci Şube'den daha fazla iş yapmışızdır. 3
sene 8 ay boyunca ki, esas şubesi Birinci Şube olmasına
rağmen yoğun bir dönemdi. Şükür tabii, onların hepsi geride
kaldı.
• Şimdi ben, Emniyet Genel Müdürlüğü görevine tayin
olduğum vakit 1993 yılında; o zaman şöyle küçük bir hatırlatma
yapmak istiyorum, bu tarihten bir ay kadar evvel,
bu Bingöl yolunda, 33 askerimizin şehit olması söz konusuydu.
PKK'nın sözde bir ateşkesinin arkasından yoğun
eylemler vardı, bunun haricinde büyükşehirlerde devamlı
öldürme ve patlama eylemleri vardı; özellikle, Antalya,
Bodrum, Marmaris çevresinde meydana gelen patlamalar
sonucu bütün sahiller, turizm tamamen boşalmıştı ve o
şartlar altında geldik, burada göreve başladık. Tarihi geçmişi
de göz önüne aldığımızda, Türkiye'nin o andaki en önemli
meselesinin terörle mücadele olduğu açık bir gerçekti.
Hatta öylesine ki, ziyarete gelenler, gidenler "Bu işi bitirin
de, ne yaparsanız yapın Allah aşkına" diyorlardı. BüSusurluk
Labirenti 97
yük bir de konsensüs vardı tabii, gerek Hükümet nezdinde
gerek toplumda ve her kesimde tabii...
Olağanüstü Hal Bölgesinde, önemli sıkıntıların olduğu
dönem, hatta olaylar Olağanüstü Hal Bölgesinin dışına
kaymış durumdaydı. Doğu Anadolu Bölgesine, Erzurum'dan
da yeni geldiğim için, Erzurum ve havalisini,
Kars, Ardahan, Erzincan, Ağrı, Bingöl gibi ölümleri de çok
iyi bildiğim bir nokta. Öğleden sonraları, ticari hayatın
bittiği, günlük yaşamın kesildiği, ilçelerin her gün, her gece
taciz atışlarıyla ve çeşitli baskınlarla sıkıntıya sokulduğu
dönem, illerde dahil buna. Yolların tamamının kesilmiş
olduğu bir dönem, özellikle Erzincan - Erzurum yolu çok önemliydi,
doğuyla batının ve Ankara'nın bütün bağlarının
kesilmiş olduğu noktalar, gece yaşamı filan diye bir şey
söz konusu değil, kamu görevlilerine karşı yoğun bir saldırı
var. Aynı şekilde, Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Mersin
gibi özellikle göçün büyük çapta olduğu Antep gibi illerde
olayların yoğunluk kazandığını görüyoruz. Bu yetmiyormuş
gibi, turizm bölgelerinde meydana gelen patlamalar
sonucu da, turizmde büyük bir çöküntü meydana
gelmiş idi.
Şimdi, hem geçmişte bildiğimiz hem halin durumunu
değerlendirdikten sonra ilk yapacağımız iş, yeni bir kadro
kurduk arkadaşlarımızdan. Terörle mücadelede başarılı
olmuş arkadaşlarla yeniden bir çalışma düzeni kurduk ve
burada, en önemli işin istihbarat olduğu; istihbaratı bir
noktaya getirmeksizin, çok iyi şeyler yapamayacağımız ve
başarılı olamayacağımızı biliyordum; çünkü Türkiye'nin
tarihi geçmişine baktığımız zaman, geçmişte terör olayları,
sokak olayları, büyük toplumsal olaylar ve polisin olayları
önlemekte yetersiz kalışı ve onun ardından gelen 12
Mart muhtırası olmuştur. Yine, 1983 öncesi, olayların çok
büyük boyutlara gelmesi, terör olaylarının önlenemez boyutlara
gelmesi ve onun sonunda yine bir müdahale ortaya
çıktı. Burada en temel meselenin istihbarat ve terörle
mücadele unsurlarının güçlendirilmesi olduğu, dediğim
gibi, gerek tarihsel gelişimden gerekse mevcut durumun
değerlendirilmesinden ortaya çıkmış idi.
Bu arada, devletin üst kurumlarında sürekli toplantılar
yapılıyordu. Milli Güvenlik Kurulu başta olmak üzere,
süratle tedbirler, çareler aranıyor idi; bize düşen de tabii,
98 HAKANTÜRK
buradaki görevde çalışan ilk iş olarak, görev çıkarma durum
vaziyetinden -askeri bir terim oldu biraz-görev çıkarma
ve bu görevde mutlak muvaffak olma. Bu bakımdan
istihbaratta ve terörle mücadele birimlerinde teçhizatlanma
ve elemanlanma konularına müthiş bir ağırlık verdik,
eğitim çalışmalarına çok büyük bir ağırlık verdik. Süratle
Güneydoğu Anadolu Bölgesine gidip, gerek Olağanüstü
Hal Bölge Valisi gerekse oradaki askeri komutanlarla yakın
diyaloglar kurmak suretiyle mevcut durumu değerlendirmek
ve oradaki, özellikle yerli halkla, çok yakın ilişkiler
kurmak suretiyle beklentilerin ne olduğunu tespit etmek
konusunda da bir yandan hareketlendik. Dediğim gibi, babamın
memuriyeti sırasında, Güneydoğu Anadolu'da özellikle
Muş, Mardin, Urfa, Diyarbakır gibi vilayetlerde Emniyet
Müdürlüğü yapması ve yıllardır bizim oradaki bazı
ailelerle süren yakınlığımız, bizim orada töreyi, adetleri,
yöreyi bilmemiz sonucu, onlarla olan yakınlığımız, sıcaklığımız;
o kesimin beklenti ve arzularını daha rahat tespit edebilme
imkanı oldu ve bölgede, Sayın Valilerle, kaymakamlarla,
Emniyet Müdürleriyle, komutanlarla kurduğumuz
yakın diyalogu da birleştirmek suretiyle, mezcetek suretiyle
meselelere, daha süratli ve çabuk eğilme bakımından
bize imkanlar sağladı.
Özellikle İstanbul'da uzun süre çalışmış olmamız ve o
dönemler zarfında uzun süre devam eden sıkıyönetimde
çalışan birçok askeri personelin daha üst rütbelerde buralarda
görevlerde bulunması, diyalog ve samimiyetimizin,
işbirliğinin daha rahat olabilmesi bakımından bize
imkan ve fırsat sağlamıştır. Bu açıdan, orada özel timlerin
sayısının artırılması, vatandaşın, kaymakamlığımıza, valiliğimize
gittiğimizde - eskiden beri hep görürüz- yol, su,
elektrik, çeşme filan gibi taleplerin ötesinde "aman bize özel
tim gönderin, başka bir şey istemiyoruz" gibi, taleplerin
yoğun olması, üzerine özel timlerle ilgili yeni düzenleme
yaptık, kanun hükmünde kararname çıktı ve sayılarının
artırılması, eğitim imkanlarının çoğaltılması, özel tim
bomba uzmanları ve helikopter pilotlarının maddi imkanlarının
arttırılması için yeni birtakım düzenlemeler süratle
yapıldı.
Olağanüstü Hal Bölgesindeki görevlilerin imkanlarını
arttırıcı düzenlemeler yapıldı ve bunun ötesinde, olayda
Susurluk Labirenti 99
personeli moralize edebilmek maksadıyla, şehit ve malulleri
çok süratli iyileştirmeler gündeme getirilmek suretiyle,
gerek maddi imkanlardaki artışlar gerekse halen
gerçekten çok iyi yaptığımız bir kere daha inandığım bütün
şehit ve malul çocuklarını sınavsız olarak Polis Kolejine,
Polis Akademisine ve polis okullarına alabilme imkanı
sağlayan bütün değişiklik ve düzenlemeleri yaptık.
Bunlar tabii, personel üzerinde son derece olumlu, son
derece motive edici, büyük imkanlar yarattı.
Teçhizatlanma konusunda, gerek bütçeden sağladığımız
imkanlar gerekse Polis Vakfından sağladığımız imkanlarla
çok güçlü bir yapılanma ortaya çıkardık ve 5-6
ay sonra bunun verimlerini almaya başladık. İstihbaratta
sağladığımız olağanüstü gelişme ve o dönemde şükranla,
takdirle anacağım gibi her bölümde görev yapan arkadaşlarımız,
gerçekten büyük bir fedakârlık örneği içerisinde
çalıştılar ve takriben biz göreve geldikten, 8 ayla 1
sene içerisinde olaylar büyük ölçüde kontrole alınmaya
başlandı ve o günden bugüne kadar baktığımız takdirde,
bütün bir karmaşa, kargaşa ve kaos var gibi görüntülere
rağmen, polis mıntıkalarının tamamında, olaylarda - terör
olayları olarak söylüyorum, önemli asayiş olayları olarak
söylüyorum- yüzde 95'ler civarında bir düşme olmuştur
ki, bu dünya standartlarının çok üzerinde, olağanüstü
bir rakamdır. İstihbarat hizmetleri yönünden, çarpıcı
bazı örnekleri size takdim etmek isterim, dünyanın en
güçlü, en önemli istihbarat örgütleri bile, intihar saldırılarına
karşı çaresiz kalmış, hiçbir tanesini önleme imkanı
bulamamışlardır. Ancak, bizim kurmuş olduğumuz düzen
sonucu, en az dört, beş tane intihar saldırısı önlenmiş, iki
tanesi yapılabilmiş, onun da ardı ve arkası bir hafta gibi
kısa bir zaman içerisinde yapılan çalışmalarla aydınlatılabilmiştir.
Bundan önemlisi, 1993 yılından sonraki dönem zarfında,
yurdışında özellikle Yunanistan ve Romanya'dan
gelen kilolarca TNT vesair patlayıcılarla, turizm bölgelerinde,
İstanbul gibi büyükşehirlerimizde büyük panik yaratacak
eylemleri gerçekleştirmeye gelen 20'inin üstün-de
grup yakalanmıştır. Tabii, bunların belgeleri filan Emniyet
Genel Müdürlüğünde var, benim hiç böyle bir adetim
yoktur, devletten ayrılırken yanımda belge taşıyayım, foİOO
H A K A N T Ü R K
tokopi alayım, dosya alayım, yanlış bir iş olarak görürüm,
sorulduğunda hepsi bilinebilir.
Bunun ötesinde, mücadelenin bir diğer yönü, bana esas
üzüntü veren tarafı burasıdır, en büyük gayrette bulunduğumuz
konu. PKK'nın, uzun süredir varlık gösteren bir örgütün,
Batı kamuoyu nezdinde, bir takım argümanlar kullanmak
süratiyle devletimizi zor durumda bıraktığı ortadadır;
tabii bunların başında gelen mesele, insan hakları
ihlalleri iddialarıdır. Ve Batı kamuoyunda bu meselenin iç
yüzünü ortaya koyabilecek en önemli unsur, bunların
uyuşturucu kaçakçısı, karapara aklayıcısı örgüt olduğunu
kanıtlayacak çalışmaların yapılmasına da bir yandan çok
ciddi ağırlık verilmiş ve nihayetinde, sonuç olarak, Batı
dokümanlarına, Batı polis literatürüne ve bütün yaptığımız
ikili anlaşmalarının bir çoğunun da örgütün bu şekilde
olduğu ortaya konulmuş, hatta en son Belçika'da yapılan
operasyon sonucu, Kolombiya uyuşturucu tüccarlarının
parasını aklayan kişiyle, PKK'nın parasını aklayan kişinin
aynı kişi olduğu ortaya konmuştur. Bu son derece önemli
bir başarıdır.
Polis teşkilatı, burada tarihi bir başarı elde etmiştir.
Bunu sağlayabilmek için, daha önceden Interpol'le ilgili
bazı bölge toplantılarını Türkiye'de organize ettik, birisini
İstanbul'da, birisini Antalya'da ve bu toplantılar içerisinde,
kardeş Türk Cumhuriyetlerini de, kendi imkanlarımızla
davet ettik, bunun ötesinde, yine Amerika Birleşik Devletleri
Narkotik Büroyla, kardeş Türk Cumhuriyetlerine
eğitim verecek çalışmaları bizim üzerimizden yapılmasını
arzu ettik ve bunu da periyodik bir takvime bağladık.
Bütün bu toplantıların her birisinin kapanış bildirgesinde,
PKK'nın terör örgütü ve uyuşturucuyla ilintili olduğu her
seferinde vurgulandı ve bana göre, silahlı mücadeleden de
daha ağır bir darbe almışken; PKK yine tabii arzu
ettiğinizde bulabileceğiniz gibi, PKK'nın resmi yayın organı
MED TV'de, bu geçtiğimiz senenin, 1996'nm Haziran aymda
beri şahsım başta olmak üzere, korkunç bir kampanya
başlatıldı, bunların, bu noktalarının açığa çıkmasından
beri, sanki bu kaçakçılığı kendileri yapmıyor da,
devlet himayesinde yapılıyormuş gibi işte biz bunları
himaye ediyormuşuz gibi korkunç bir propaganda başlaSusurluk
Labirenti İOI
tıldı ve bu propagandanın sonucunda artırılarak devam
edildi. Bazı yayın organlarında bunlar yer aldı.
Şimdi, devlet hizmetinde; elbette hep bildiğimiz bir şey
var, küçük yaştan beri öğrendiğimiz, çok genç yaştan beri
— kader diyelim- hep üst görevlerde, rizikolu zor görevlerde
olduk, bildiğimiz bir şey var; yani insan boğazından
geçmedikten sonra her türlü rizikoyu alır ve gereğini yapar.
Biz, Türkiye'de olağanüstü bir dönemden geçtik, Lale
Devrinden geçmedik, çok ciddi bir devir içerisinde görev
aldık ve bu görev süremizin önemli bir bölümünü Türkiye'nin
problemli olan bölgelerine geçirdik. Geçmişte, sayın
üyelerimiz de bilirler, kendi tecrübeleri dolayısıyla, Emniyet
Genel Müdürlüğü bir seramonik görevdi, sabah g.oo,
akşam 18.00; hafta sonları İstanbul, İzmir'e, Antalya'ya
gidilir, yenilir içilir, ufak tefek toplantılara gidilir, mesele
bitirilirdi. Görev süremizin tetkikinde - ne kadar olduğunu
çıkarmadım ben-üçte birinden fazlası, yarısına yakın zamanı
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde geçmiştir.
Helikopter uçuşu olarak, zannediyorum ki, bir pilot ölçülerinin
üzerine çıkılmıştır.
Bunun ötesinde, Türkiye'nin tabi çok önemli bir problemi
de, demin çizmiş olduğumuz hat, Gaziantep, Hatay, Adana,
Mersin hattı son derece önemlidir. Buralara çok dikkatli
tayinler yapıldı, çok dikkatli teşkilatlanmalar, teçhizatlanmalar
yapıldı. Hepinizin bildiği gibi buralarda
1992-1993 yazlarında biraz boyunu gösterebilen kitlesel olaylar
veya bireysel terör eylemleri, örgütün eylemlerinin
tamamı, 1994 yılından itibaren sıfıra indirilmiştir. Son
derece önemli, başarılıdır; bir daha da kımıldayamaz hale
indirilmiştir.
Aynı şey İzmir için, Bursa için ve diğer büyük şehirler
için geçerlidir. Bugünün şartlarından bu kadar sıkıntıya
rağmen varolduğu gösterilmeye çalışılan sıkıntılara rağmen,
bu dediğimiz yörelerin hiç birinde ciddi bir olay ortaya
konulamamaktadır. Bunun bir tek sebebi vardır, polisimizin,
büyük bir istihbarat gücü ve terörle mücadelede
kazanmış olduğu yüksek bir performanstır; bunu çok net
olarak, çok açık olarak söylerim. Efendim, bunun hepsini
sen mi yaptın; değil tabii, biz o işin lokomotifliğini yaptık,
hiçbir zaman o şekilde öğünmeyi sevmediğimi de açıkça
söylüyorum; gerçekten çok değerli arkadaşlar vardır; çok
102 HAKANTURK
iyi bir çalışma düzeni oldu, inanç ve güvenç içerisinde bu
meseleyi çözdük. Hükümetler de, büyük ölçüde bize destek
oldular, güç verdiler, kuvvet verdiler ve bu sonuçlar alındı.
Uyuşturucuda son derece önemli sonuçlar alınmıştır.
Dediğim gibi belge, bilgi taşımayı, almayı sevmediğim için,
bunlar sorulup öğrenilebilir, rakamsal olarak son derece
başarılı sonuçlar alınmıştır; ama çok net söyleyeceğim,
bunu geçenlerde gelen, görevden ayrılmadan evvelki,
o enteresan bir ziyaret- İngiliz Dışişleri Bakan Yardımcısının
ziyaretinde söyledim; Balkan rotası diye konuşuyorsunuz,
Balkan rotasında yakalanan uyuşturucunun yüzde
65'ini Türk polisi yakalıyor, geri kalan yüzde 35'ini, 20
Avrupa ülkesi bir arada yakalıyorsunuz. Kendi ülkeleriniz
de parkların içerisinde çoluk çocuğa şırınga, eroini polis
eliyle satıyorsunuz, pazarı siz burada kurmuş durumdasınız;
bunları önlemedikten sonra, Türkiye'ye kimse kabahat
bulma hakkına sahip değil. Kaldı ki, çok ciddi bir
mücadele sonucu, güzergah da değişmiş.
Türkiye'nin bir diğer şansızlığı tabi, temel kaynağı Afganistan
olan, Hindistan olan bu geliş yollarının, geçişleri
üzerinde yeni kurulan devletlerin, kamu otoriteleri yönünden
yeteri derecede iyi örgütlenememeleri, tecrübeli elemanlarımn
olmayışı, adeta o sınırları, Türkiye sınırlarına
kadar getirmiş Türkiye cidden çok iyi tedbirler aldığı
için, bu iş Gürcistan ve oradan da Karadeniz yoluyla
deniz yoluyla Romanya tarafına kaymış. Bir diğer gelişte,
İran, Kuzey Irak'taki boşluk, Suriye ki, bizatihi meseleyle
yakın ilintisi olduğunu bildiğimiz bir ülke ve oradan Lübnan,
Güney Kıbrıs Rum kesimi yoluyla, yine Avrupa'ya deniz
yoluyla gitmektedir. Son derece enteresandır, bazı uyuşturucu
kaçakçıları, bütün ısrarlı iade taleplerine, kırmızı
bültenlere rağmen, adres bildirilmesine rağmen bazı
Avrupa ülkelerinde, her nedense yakalanmamaktadırlar,
yakalanmış olsalar bile bize iade edilmemektedirler.
Yani, bir nevi kullanılma durumundadır Türkiye'ye karşı.
Bunların hiçbiri gözden ırak tutmama mecburiyetimiz
vardır ve dediğim gibi, bu dönem zarfında yapılan operasyonlar
sonucunda da, gerçekten fevkalade başarılı sonuçlar
alınmıştır.
Susurluk Labirenti 103
Emniyet Genel Müdürlüğü dönemini, böylece kısaca özetledikten
sonra, çok net olarak söyleyebilirim ki, istihbarat
ve terörle mücadele alanında yapılan iyileştirmeler 50
senelik iyileştirmelere bedeldir, bunu çok açık ve net söylerim,
her yerde söylerim. Türkiye genelinde, teröre yönelik,
şehir operasyonlarının tamamı, imkanlarımızla ve çalışmalarımızla,
kırsalda da, orada güvenlik güçlerine çok
büyük ölçüde destek sağlamak suretiyle çok başarılı sonuçların
alınmış olduğu bir dönemdir. Huzurunuzda, tekraren,
o dönemden bize güç veren gerek hükümetlerimize
gerek devlet büyüklerimize, gerekse müşterek çalıştığımız
bütün kurumlara şükranlarımı ifade etmek isterim; ama
özellikle teşkilatımızda bu dönemlerde, bu bölümlerde görev
yapan arkadaşlarımıza büyük bir şükran borcumuz
vardır bence hepimizin.
Türkiye, dediğim gibi 1970'lerde 1980'lerde girdiği terör
bunalımına 1990'larda girmediyse, bir tek sebebi budur.
Bunu çok açık ve net olarak ortaya koymak lazım.
Güvenlik güçleri arasındaki koordinasyon, istihbaratın
güçlülüğü, operatif faaliyetlere başarısından kaynaklanmıştır,
içişleri Bakanlığı dönemi kısa bir dönem oldu, daha
öncesinde malum, Adalet Bakanlığı döneminde bu cezaevleriyle
ilgili meseleyi gündeme getirme durumu olmuş
idi, orada tam meseleyi çözümleme imkanı olmadan ayrılma
durumu oldu. Dönem, bir sıkıntılı dönem olarak geçti,
bizim şahsi problemlerimiz açısından, ailevi problemlerimiz
açısından; ama buna rağmen mevcut arkadaşlarda
bir değişiklik yapmadan. Sizden önceki Sayın Bakanın
yapmış olduğu bir değişiklik vardı, onu muhafaza edelim
dedik, arkadaşlara söyledik, nihayetinde aynı teşkilat içinde
olan insanlar bizim insanlarımız, hep beraber oturalım,
çalışalım, her gelen kadro değiştirmesin, şu bu olmasın
diye düşünerek, mevcut arkadaşlarımızla çalışmalarımıza
devam ettik.
Bu dönem zarfında da, işte hepinizin bildiği, Yüksekovaydı,
Kocaeli'ydi, Adana'ydı, şurası, burası, birtakım
yerlerde, üzüntü ve sıkıntı verici olaylar oldu. Bunların
hepsine karşı ciddi tedbirler alınmıştır. Müfettiş gönderilmesi
gereken yere müfettiş gönderilmiştir, daha önceden
tahkikatı gereken olaylar karşısında, müfettişlerin aynısı
muhafaza edilmek suretiyle, benden Önceki Bakan döneW4
HAKANTÜRK
minde kim görevlendirilmişse, onların hepsi muhafaza edilmek
kaydıyla, olayların devamı takip edilmiş ve olaylara
karışan bütün personel hakkında müfettiş talepleri
doğrultusunda gerekli olan işlemler yapılmış. Vali ve emniyet
müdürlerine gerek yazılı gerek şifahi olarak bir çok
talimatlar verilmiş ve bu konuların üzerine hassasiyetle
gitmeleri konusunda uyarılarda bulunulmuş, hatta bu konuda
valilerle ilgili bir toplantı da yapılmıştır. O toplantıda
da, şifahi ve net olarak bunlar söylenmiş ve bu dönemde
de gene terörle mücadelenin vesair görevler konusunda
arkadaşlarımıza olabildiğince destek verilmiş; fırsat bulunmuş,
bir iki sefer gene Olağanüstü Hal Bölgesi'ne gidilmiş,
arkadaşlarımızın moralize edilmesi ve oradaki görevlerinde
başarılı olabilmeleri konusunda lazım gelen imkanların
azamisinin hazırlanması konusunda gayretler
sarf edilmiştir ve yine Adana, Mersin gibi gerçekten benim
için her zaman güvenlik, terör yönünde son derece önemli
olan bölgeler yakın ilintiler, ilişkiler sürdürülmüş, İzmir
gibi, İstanbul gibi yerlere çok ciddi takviyeler yapılabilmiş
ve bu konudaki gayretlere devam edilmiştir.Daha sonra -
hepinizin bildiği- meydana gelen olay dolayısıyla Meclis
konuşmamda da o zaman ifade etmişim, yapılabilecek her
türlü araştırma ve soruşturmaya vesair incelemeye rahatlık
sağlamak açısından, görevden ayrılmanın uygun olacağı,
tarafımdan değerlendirilmiş; şahsi problemlerim
dolayısıyla da, daha uygun görülmüş ve görevden ayrılma
durumu söz konusu olmuştur. Bütün bu dönem zarfında,
tarihi bir sorumluluk, görev sorumluluğu bilinci içerisinde
çalıştık.
Bilinmelidir ki, şahsi çıkar, yok servet avcılığı gibi aşağılıkça
söylentilerin, yanımızdan bile geçebilmesi mümkün
değildir. Gerek Türkiye'deki gerek dünyadaki her türlü kayıtlar
herkesin tetkik edeceği kadar kolaydır. Gerek şahsımın,
eşimin, çocuklarımın gerekse birinci derecedeki akrabalarımın
hiçbir şekilde anormal bir servet artışı, susu busu
olabilmesi mümkün değildir; neysek oyuz. Kendi törelerimiz;
yaşantılarımız çerçevesi dışında bir anormal yaşantımız
olmamıştır, hiçkimse, bizi bu kritik görevlerde
bulunduğumuz süreler boyunca bir yılbaşında, şuralarda
buralarda, gazetelerin bilmem ne sayfalarında görmemiştir.
Biz, sokakta elimizde telsisimiz, tabancamız, gezmişizSusurluk
Labirenti 105
dir. Otellerde, lüks eğlence yerlerine filan gidebilme imkanı
bulamamışızdır. Üzülerek de ifade etmek lazımsa, bu
geçen dönem zarfında doğru düzgün yaz tatili bile yapabilme
imkanımız olmamıştır. Bütün görev süremizle ilgili,
izin rapor, seyahat gibi bütün her şey dosyalarda bellidir,
ortadadır. Hizmeti en iyi yapabilme bakımından gayret içerisinde
olmuşuzdur. Hiçbir şekilde devlet imkanlarını
şahsi çıkarlar için kullanmak gibi, hiçbir zaman kabul edemeyeceğimiz
bir tavrın içerisinde olabilmemiz mümkün
değildir. Öyle bir şey olmuş olsaydı, zaten, sonuçları da
ortada olurdu. Dediğim gibi, bir tek düstur öğrenmişiz,
boğazımızdan geçmemek kaydıyla her türlü riski de sırtımızda
taşımak suretiyle, devlete, millete hizmet etmişizdir.
Bundan dolayı, vicdanen müsterihim, çok net ve açık
olarak bunu ifade ederim.
Hepinizin de gördüğü gibi bir süreç başlatılmış, bu süreç
sonunda, Başbakanlık Teftiş Kurulu'nun incelemeleri
sonucu, konu yargıya intikal etmiş. Şahsımızla ilgili olarak,
dört ana başlık altında ortaya çıkan isnatlar sonucu,
yargı süreci başlamıştır. Biz, o konuda da, Türkiye'nin
bağımsız yargısına, hakimlerine ve savcılarına olan güvencemizi
bir kez daha Komisyonunuz huzurunda da tekrarlamaktan
memnuniyet duyuyorum. Sürece saygılıyız,
yasalara saygılıyız, kanunlara saygılıyız, herşey bu çerçeve
içerisinde olacaktır ve sonuç ortaya çıkacaktır. Sonucun,
şahsımız açısından, memleketimiz açısından, milletimiz
açısından en olumlu biçimde de ortaya çıkacağına olan
inancımı ve güvenimi belirtmek istiyorum.
Benim şu aşamada söyleyeceklerim bunlar; konusu
yargıya intikal etmiş konularla ilgili tabii herhangi bir şey
söylemem, hiçbir yerde söylemem mümkün değil. Hepinizin
gördüğü gibi, uzunca bir süreden beri- ve kararlıyım
da bu konuda- basın ve televizyonla ilgili herhangi bir görüşmem,
konuşmam yoktur ve olması da söz konusu olmayacaktır.
Ancak, bazı mecburiyetler karşısında yazılı açıklamalar
göndermenin dışında herhangi bir şey yapabilmem
söz konusu değildir. Dediğim gibi, yargıya olan
saygım gereği, konusu yargıda olan bütün meselelerde
ketumiyetimi muhafaza edeceğimi ifade ediyor; en içten
saygılarımı sunuyorum.
ıo6 HAKANTURK
Başkan:Şimdi, teşekkür ederim açıklamalarınız için.
Benim ve arkadaşlarımızın birtakım soruları olacak. Eğer
sözünüz, bize anlatmak istediğiniz hususlar bittiyse...
MjVğar: Genel çerçeveyi çizdim ben.
Başkan:Evet, bu genel çerçeve içerisinde başka söyleyecekleriniz
var mı?
M.Ağar: Şimdi, tabii, Türkiye çok olağanüstü bir dönemden
geçti, güçlü bir dönemden geçti, zor bir dönemden
geçti. Bu dönemde, terörle mücadelenin çok yoğun olduğu
bir zaman idi. Terörle mücadele içeride olduğu gibi, dışarıda
da terörde, Türkiye'deki terörist faaliyetleri besleyen
odaklar, kaynaklar vardı. Bunların her şekliyle ve her türlüsüyle
mücadele edebilme konusunda, devletin ilgili bütün
kurumlarıyla işbirliği içinde önemli bazı hazırlıklar
yapıldı, çalışmalar yapıldı, gayretler sarf edildi. Tabii,
bunların bir kısmından sonuç alındı, bir kısmından alınamadı,
bir kısmı devam ediyor, edecektir de bunların hepsi.
Bütün bunları, takdir edersiniz ki, belli bir çerçevenin dışında
söyleyebilmemiz de mümkün değlidir; ama bütün
bunların hepsi, elbette ki devletteki hukuki çerçeve, kanuni
çerçeve içerisinde verilen imkanlar içerisinde-ki, devletin
istihbarat yapma imkanı vardır, teşkilatın vardır; Polis
Vazife ve Selahiyet Kanunu gereğince, örtülü ödenek kullanan
sayılı kurumlarından bir tanesidir-tabii, bütün bu
faaliyetlerin hepsi nihayetinde, kanuni çerçeve içerisinde
yapılmış, bu çerçevenin içerisinde insiyatifin son noktaya
kadar kullanıldığı; ama kanuni çerçeveleri aşmamak suretiyle,
bütün rizikoları omuzlamak suretiyle, elden gelen
bütün gayret, hizmet arkadaşlarımızla birlikte ortaya
konmuştur.
Başkan:Saym Ağar, açıklamalarınız için teşekkür ederim.
Bizim sorularımız olacak. Malumunuz burası, Türkiye
Büyük Millet Meclisi adına görev yapan bir komisyon. Siz
de bu çatı altındasınız ve kamuoyunda, medyada, çeşitli kesimlerde
çeşitli şeyler söyleniyor ve bundan en fazla da sizin
şahsınız hakkında bazı ithamlar var; doğru yanlış, tabii ortaya
çıkacak bunlar neyse. Burada herşeyin söylenmesi gerekli
ki, yani hiçbir şey kapalı kalmasın, kamuoyu ve Türkiye
Büyük Millet Meclisi de aydınlansın ve bu işte kapansın
diyoruz tabii müspet yönde. Yoksa, üzerine sünger çekme
şeklinde söylemiyorum bunu.
Susurluk Labirenti 107
M.Ağar. Elbette... Elbette...
Başkan: Onun için, siz dediniz ki "kanunlar çerçevesinde
bazı şeyler söylenebilir." Biz burada, herşeyin söylenmesinden
yanayız; çünkü Türkiye'de çok şeyler söyleniyor,
herkes bir şey söylüyor. Onun için, doğrunun ortaya
çıkması için, işi bilenler, o işin başında bulunanlar ve insiyatif
kullananlar, bildikleri herşeyi anlatmaları lazım. Artık
tabiri caizse, ok yaydan çıktı. O nedenle, bizim size sorularımız
olacak, bunları bu çerçeve içerisinde cevap vermenizi
rica ediyorum.
Bildiğimiz gibi, bu Abdullah Çatlı olayı var; zaten olay
da oradan çıktı, Susurluk'taki malum kazayla ortaya çıktı ve
gerek Abdullah Çatlı'nın ve gerekse Abdullah Çatlı gibi, geçmişte
birtakım olaylara karışan ve aranan, hatta mahkum
plan kişiler veya ismi kötüye çıkan insanlar... İşte, uyuşturucu
ticaretine, silah kaçakçılığına, çete oluşturmaya kadar
varan kişilerin üzerinde birtakım belgeler çıktı. Nedir bu
belgeler; işte Yeşil pasaportlar- verilmemesi lazım gelen Yeşil
pasaportlar- silah taşıma belgesi - ruhsatı değil, ruhsat
malumumuz ayrı, belge ayrı - ve burada kamuoyuna yansıdığı
kadarıyla doğru, yanlış tabii, bunu siz açıklığa kavuşturacaksınız
bir yerde- sizin verdiğiniz söyleniyor. Birinci
sorum bu. Daha doğrusu net olarak şudur: Abdullah Çatlı,
devlet tarafından kullanıldı mı; hangi işlerde kullanıldı;
bir bunlara verilen bu belgeler, verilmemesi lazım gelen bu
belgeler, işte Yeşil pasaport gibi silah taşıma belgesi gibi
belgeler niçin verildi? Bu Abdullah Çatlı'nın yine üzerinde
Emniyet Genel Müdürlüğü nezdinde silah uzmanı olarak
çalıştığına dair bir belge de bulundu. Birinci sorum bu;
bunlar nedir; açıklar mısınız?
M.Ağar: Sayın Başkanım, bunlara hakikaten dediğiniz
gibi, büyük bir memnuniyetle cevap verebilme imkanı
vardı; ama görüldüğü gibi bunların hepsi mahkemeye
intikal etmiş konular. Çünkü, bunlarla ilgili dosyalar var.
Malumunuz, Anayasanın 138'inci maddesi gereği de, konusu
mahkemeye intikal etmiş meselelerle ilgili benim burada
birşey söyleyebilmem mümkün değil; çünkü, bu konuyla
ilgili araştırmalar Cumhuriyet Savcılıklarınca devam
ediyor; ilgili yerlerde ifadeler alınıyor. İş o noktaya
geldiği vakit, o noktada söylememiz mümkün; yani burada
bu konuyla ilgili olarak bilgi vermemiz mümkün değil.
ıo8 HAKANTURK
Devlet bunları kullandı mı, kullanmadı mı meselesine
gelindiği vakit devlet bilgi almak bakımından herkesi kullanır.
Devletin kurumları herkesi kullanır. Ben bunu söyleyebilme
makamında ve durumunda değilim. İsim bazında
devlette görev almış almamış, kullanılmış insanları
söylemenin yararı yoktur; bir daha kimseden istifade etme
imkanınız olmaz. Ben de bilemem bunu. İçişleri Bakanlığının
arşivleri veya MİT'in arşivleri eğer yazılı olarak
sorulursa, cevap verebilirler. Benim bu konuda bir şey
söyleyebilmem mümkün değildir. Benim takdirimin dışında
olan konudur. Bu takım iddiaları, insanları ben de basından
okudum, gördüm. İşte, bunları hepsiyle ilgili soruşturmalar
yapılıyor, ilgili kurumlara soruluyor, oraya soruluyor,
buraya soruluyor; bunların hepsi nihayetinde
yargı önüne çıkacak olan konulardır. İleride yargı önüne
çıkılacak olan bir konu ve halen konusu yargıda olan bir
konuda, benim bir şey söyleyebilmem, üzülerek ifade etmem
lazım ki, mümkün değildir. Beni bağışlamanızı rica
ediyorum.
Başkan: Sayın Bakanım, şahsen ben aynı kanaatte değilim
ve arkadaşlarımın da öyle düşündüğünü kabul ediyorum.
Evet Anayasanın 138. Maddesi var. Yalnız Anayasanın
138. Maddesi, bizim komisyonumuzu bağlamıyor. Niçin
bağlamıyor? Şunun için bağlamıyor: Biz yargılama yapmıyoruz
ve şu haklı şu haksız gibi bir değerlendirme de yapmıyoruz.
Biz sadece, Türkiye Büyük Mlilet Meclisi adına görev
yapıyoruz ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni aydınlatacağız.
Biz sıhhatli ve doğru bilgi alamazsak en yetkili olanlardan
özellikle, elbette ki, bu aydınlatma görevini de yapmamız
mümkün değil ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin de
görevini, bu çerçeve içerisinde yapması mümkün değil... Onun
için ben, şahsen Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden daha
üstte bir kurum ve kuruluş da düşünmüyorum, kabul de
etmiyorum.
M.Ağar: Elbette...
Başkan: O konuda mahkeme açılmıştır, yargıdadır sözü
bize göre, bizim görevimiz çerçevesi içerisinde doğru değil,
bizi de bağlamıyor; çünkü, biz yargılama yapmıyoruz
burada. Şu haklıydı şu haksızdı, şu suçluydu ve bu suçsuzdu
gibi bir tasnif de yapmıyoruz. Onu yapsak, o zaman dediğiniz
husus doğrudur, yargıya müdahale olur, yön vermek oT
; Susurluk Labirenti 109
' hır, yargının işine karışmak olur ki, böyle bir şeyi komisyonumuzda
düşünmez. Zaten kimse düşünmez. O nedenle
,j ben, sizin bu konuda bilgi vermeniz gerektiğine inanıyo-
,.' rum.
M.Ağar: Ben de bağışlarsınız, tersini savunuyorum. O
açıdan, bu kadar cevapla iktifa edeceğim. Bu konuda bir
şey söylemem...
Başkan:Tabii, bizim zorlama durumumuz yok. Yalnız,
* şunu belirtmek istiyorum: Cevap vermemek de bize göre bir
• cevaptır; çünkü, biz MİT'i çağırdık aynı şeyi o da söylüyor;
1 efendim, biz MİT'in çeşitli üst kademedeki insanlarını
çağırdık o da aynı şeyi söylüyor; siz en yetkili bir makamda
\ göreviniz itibariyle bulundunuz, büyük bir dönem geçirdiniz,
siz böyle söylerseniz, o zaman biz doğru bilgiyi kimden
alacağız?
M.Ağar: Efendim, yargıda bunların hepsi ortaya çıkar.
Bu tür meselelerin, Türk Ceza Kanununun ilgili maddeleri
gereği de var; yani neyi, nerede, ne şekilde hangi makama
karşı söylenmesi meselesi. Yoksa elbette ki, Türkiye Büyük
Millet Meclisinden daha büyük bir kurum olamaz; bundan
daha önemli bir makam da yoktur; kurum da yoktur, organ
da yoktur; ama olayın çerçevesi gereğini ortaya koyduğumuz
çerçeve içerisinde mesele değerlendirildiği vakit,
bu şekilde değerlendirmenizi istirham ediyorum Sayın
Başkan.
Başkan:Peki, şöyle sorayım o zaman: Yeşil Pasaport,
silah taşıma belgesi verildi mi? Daha doğrusu, Abdullah
Çadı'yı siz tanıyor musunuz?
M.Ağar: Bu konuda daha önceden eşinin bir beyanı
çıkmıştı.
Başkan:Çeşitli beyanlar çıktı da, biz sizin ağzınızdan
duymak istiyoruz.
M.Ağar: Dedi ki, "eşimi Mehmet Özbay olarak tanır,
bir düğünde karşılaşmıştık." Ben de onu yalanlamadım;
"olabilir" dedim. O şekilde.
Başkan:Yani, siz Abdullah Çatlı olarak değil de, Mehmet...
M.Ağar: O şekilde karşılaşmışız bir yerde.
Başkan:Bilmiyorsunuz da, olabilir diyorsunuz.
M.Ağar: Evet...
UO HAKANTÜRK
Başkan:Peki, bu pasaport ve silah taşıma belgesi...
Ondan evvel, ne zaman böyle bir karşılaşmanız, tanışmanız
olmuştur tahminen?
M.Ağar: Ben hatırlamıyorum; kendisinin o şekilde bir
beyanı...
Başkan:Haluk Kırcı?
M.Ağar: Hayır... O da, işte daha sonradan gazetelerde
çıktı bir düğün meselesi diye. O zaman da, bir siyasi parti
il Başkanı da dile getirdi; "biz gittik" dedi. "İki aile olarak
rica ettik gelin Allah aşkına bu düğünde şahitlik yapın tanımaz
etmezdi." Geldi dedi şahitlik yaptı; 5-10 dakika da
oturdu kalktı gitti." dedi. Ben Erzurum'da vali görevindeyken
düğüne de gittim, cenazesine de gittim herkesin, bu şekilde
geldi geçti.
Başkan:Yaşar Öz?...
M.Ağar: O konularla ilgili, dediğim gibi tahkikatlar
devam ediyor; müfettiş tahkikatları devam ediyor, bu pasaportu
nasıldı, ne şekildeydi, nasıl verildi; bunların hepsi
ortaya çıkar. O bakımdan bir endişe olmasın. Bunların
hiçbir tanesinde...
Başkan:Elbette ortaya çıkacak da; biz tabii görevimizi
yapmamız için...
M.Ağar: Dediğim gibi, yargı çerçevesi içerisinde bunlarla
ilgili bir dava açılmamış olsaydı veya bir davaya gitmemiş
olsaydı, bir savcılık araştırma, soruşturma yapmamış,
yargı süreci açılmamış olsaydı, bu konularda görüşme
veya burada benim anlatma imkanım olacak idi; ama
o süreç başladıktan sonra, bu konularla ilgili görüşlerimi
o sürece saklayacağım.
D.F.Sağlar: Özür dilerim ama benim bildiğim kadarıyla
daha...
Başkanava açılmadı yani...
D.F.Sağlar: Açılmadı.
Başkan: Soruşturma...
M.Ağar: Savcılıklar soruşturmaya başladı bu konuda.
Başkan: Dava ayrı, soruşturma ayrı.
D.F.Sağlar: Başkanlık bir rapor verdi. Başbakanlık bu
raporu doğrultusunda...
^F Susurluk Labirenti ,
M.Ağar: Hayır şöyle: Bu konularla ilgili bazı arkadaşların
ifadelerini savcılıklar almaya başladılar, savcılıklar
soruşturmaya başladı.
Başkan:Saym Ağar, bakın 138'inci maddeyi tekrar bir
okuyalım.
M.Ağar: Biliyorum Sayın Başkanım, hiç yorulmanıza
gerek yok.
Başkan: 138'inci madde, dava diyor. Şimdi, henüz dava
açılmış değil, dava aşamasına gelmedi. Soruşturma yapıyor,
sanki bir komisyonun yaptığı soruşturma gibi veya Başbakanlığın
yaptığı soruşturma gibi. Burada, sarih olarak, davadan
bahsediyor bilebildiğim kadarıyla; yine de bakalım
da bir yanlışlık olmasın.
D.F.Sağlar: Kaldı ki, Sayın Başkanım, yapılan soruşturmalar
da bu Başbakanlık raporuyla ilgili değil; Ömer
Lütfü Topal cinayeti ve onlar, zaten yargıya intikal etmiş olan
konular. Dolayısıyla sizinle ilgili olan konularda bugün
yargıya intikal diye bir şey söz konusu değil.
M.Ağar: Var, var... Savcılıklar soruşturma var.
D.F.Sağlar: Savcılıktan davet aldınız mı? Eğer aldıysanız
doğru.
Başkan: 138'inci maddenin üçüncü fıkrasında "görülmekte
olan bir dava hakkında Yasama Meclisi'nde yargı
yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme
yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz" deniliyor.
Henüz bize gelen bilgiler, biz devamlı soruyoruz, gerek
Bakanlık'tan, gerek Başbakanlıktan ve gerekse mahkemelerden
bize bugüne kadar şu konuda dava açılmış diye
bir cevap gelmedi, öğrendiğimiz kadarıyla da böyle bir şey
yok; ama Cumhuriyet Savcılıklarında, çeşitli mahkemelerde,
gerek adli mahkemelerde, gerekse Devlet Güvenlik
Mahkemelerinde birtakım soruşturmaların yapıldığı doğrudur
birçok konuda; ama burada "görülmekte olan bir dava"
diyor. Siz de biliyorsunuz, hukukçusunuz aşağı yukarı,
dava ayrı, soruşturma ayrı; yani bize bugüne kadar dava açıldığma
dair bir bilgi gelmedi. O bakımdan, herhangi bir
mahzuru yok diye düşünüyorum.
M.Ağar: Benim açımdan mahzurlu diye görüyorum.
Y.Topçu: Şimdi, Sayın Ağar, sevgili kardeşim, sizin
söylediğiniz olsa, herhalde benim hukukçuluğuma itirazın
olmaz.
112 H A K A N T Ü R K
M.Ağar: Hayır...
Y.Topçu: Sizin dediğiniz gibi olsa, bu Komisyon derhal
faaliyetini durdurur. Hiç öyle bir şey söz konusu değil. Anayasanın
138'inci maddesi, mahkemelerin bağımsızlığı ve görülmekte
olan davaya müdahale açısından konmuş bir olaydır;
bunları görüşme falan değil. Şöyle söylersiniz, o zaman
belki mesele daha bir şey olur, takdiri yine size ait: Anayasanın
138'inci maddesine işi yollamadan, ben prensip itibariyle
bu konularda, yargıda soruşturma safhasına geldiği için,
dışarıda herhangi bir şey söylemek istemiyorum; yani
başka yerlerde bir şey söylemek istemiyorum gibi...
M.Ağar: Tabii, o maddeden mühlem; aynı şeyi söylemek
isterim.
Y.Topçu:0 maddeyle alakası yok; yani o madde dediğiniz
zaman, o maddeyi kimse kabullenmez; çünkü o zaman,
hiçbir yer hakkında hiçbir şekilde hiçbir yerde görüşülme
yapılmaz demektir; ama şu var, sizin buraya çağrılmanızı
söyleyen benim. Niye bunu ısrarla arkadaşlarımızla burada
tartıştık, dedim ki "madem ki bizim milletvekili arkadaşımızdır,
böyle bir ithamın altındadır; çağıralım, kendisini
dinleyelim. Bunu yapmazsak görevimizi yapmamış oluruz."
Biz, sizi o sebeple çağırdık. Tabii, burada bilgi verip
vermeme Başkanın dediği gibi zorlayıcı şeyi olmadığı için,
tamamen buraya bilgi vermek için çağrılan arkadaşlarımıza
ait. Yine takdir sizin, ama karar da sizin. Bana göre de,
madem ki bu Komisyona gelen birçok kişi sizin isminizi
vererek birçok olayı anlattı. Bunlar basma da yansıdı,
kamuoyu da bu konulan merak ediyor. Şimdi, geçmişten bu
tarafa gelen bir çizgi aktardınız, aşağı yukarı bir yarım saat
40 dakika, geçmişten bu tarafa gelen çizginizi aktardınız;
faaliyetlerinizden, başarınızdan bahsettiniz. Şimdi, bütün
onların karşısına işin bir başka yönü kondu, onu burada
arkadaşlarınıza ki, burası kamuoyuna duyurmak için bu
olaylarda dahiliniz olup olmadığı açısından bilgilerinizi ona
sunup, sağlam bir kanaate varılması için en iyi yerdir bence.
Takdir sizin, ben ona karışacak değilim. Bana soruyorsanız,
bunları burada, anlattım. Benim de arkadaşlarıma ısrar
sebebim buydu, çağıralım, bu kadar itham altında kalmış olan
bir arkadaşımızı sonra "niye çağırmadık, keşke onu çağırıp
dinleseydik" diye bir pişmanlık içerisine gireriz diye
çağırdık. Ben de sizin yerinizde olsam anlatırım, söylerim.
Susurluk Labirenti 113
Söylemek doğrudur ben sizden yaşça da büyüğüm, bir arkadaşınız,
bir ağabeyiniz olarak söylüyorum; ama buna rağmen
hayır yapmayacağım diyorsanız tabii ki...
M.Ağar: Benim, söyleyeceğim bu. Bir kere çok sağolun,
çok net olarak meseleyi koydunuz, gerçekten öyle. Bu suallerin
tamamına söyleyeceğim şey, bir gayri kanuni faaliyet
içerisinde olabilmem mümkün değil, gayri kanuni emir
de verebilmem mümkün değil. Bana tanınan kanuni yetkiler
ve sınırlar içerisinde insiyatifi son noktaya kadar zorlamak
ve riziko da almak suretiyle hizmet yaptığım kesin
bir gerçektir. Ama dediğim gibi, bunlar yarın öbür gün
,1 yargı süreci içerisinde olacağı için, soruşturmalar başladı
mıştır. Yarın basın, öbür gün televizyon çeşitli şekillerde
yorumlar, şunlar bunlar, ölçüler kaçmaktadır. Dolayısıyla,
burada söylenen bir sözü yarın basın alacaktır, elli bin
çeşit yorumlara tabi tutacaktır, onu yapacaktır, bunu yapacaktır.
Türkiye önemli bir devlettir, Türkiye'nin her zaman bu
tür faaliyetler, teröre karşı faaliyetler vesair suçlara karşı
olan faaliyetler, temadi edecektir. Burası stratejik konumu
itibariyle zor bir ülkedir; gerek geçmişte bu görevleri ifa
edenler ve gerekse gelecekte de bu görevleri ifa edecekler
açısından, ben tavrımın doğru olduğunu düşünüyorum,
bu konuda beni bağışlamanızı rica ediyorum.
Başkan:Teşekkür ederim. Yalnız biz tabii, yine sorularımızı
soralım da Sayın Bakanım, takdir sizin. Yani, biz
mahkemeyle ilgili, davalarla ilgili herhangi bir şeyde sormuyoruz.
Şu nasıl oldu, bu nasıl oldu. Bazı konularda bizim
sağlıklı bir karar verebilmemiz ve Türkiye Büyük Millet
Meclisini aydmlatabilmemiz için bazı soruları sormamız ve
cevabını da almamız lazım ilgililerden tabii, sadece sizden
değil. Ben tekrar soruyorum, arkadaşlarımın da tabii bu
konuda sorusu olacak. Onlara siz ne ölçüde cevap verirsiniz
bilemem. Dediniz ki, "bana tanınan yetkiler içerisinde ben
insiyatifimi kullandım, onun dışında bir şey olduysa bilmem"
dediniz; yani bu konular, mesela Abdullah Çatlı gibi
kişilerin devlet için kullanılması konuları, sizin yetkinizin
dışında olan bir şey mi, başkaları mı karar veriyordu buna?
M.Ağar: Şimdi, devletin her çeşit kurumu var, bu tür
faaliyetleri bulunan kurumları var. Bu kurumlar içerisinde
herkesin kendine göre yetkileri var. Devlet bilgi ele114
H A K A N T U R K
manı kullanır, başka eylem elemanı filan kullanmaz, bilgi
elemanı kullanır. İstihbarat kurumları da herkesten istifade
ederler, herkesi değerlendirirler. Kimi değerlendirirler
kimi değerlendirmezler biz tek tek kontrol edemeyiz ki
bunu.
Başkan:Ama, eylemde diyorsunuz...
M.Ağar: Hayır, öyle bir şey olmaz. Bilgi almak için
herkesten istifade eder.
Başkan:Sizin Milli Güvenlik Kurulu'na, PKK ile mücadele
konusunda iki maddelik bir teklif sunduğunuz söyleniyor,
basında geçti bu. Ben oradan okuyorum. Bundan bir
tanesi, PKK'ya karşı PKK'nın taktikleriyle mücadele edilmelidir;
iki, maddi ve siyasi destek verenlere de terörist muamelesi
yapılmalıdır diye iki maddelik. Böyle bir şey doğru
mu?
M.Ağar: Terörist muamelesi yapılmalıdır değil; bu
herkesin genel fikriydi zaten o dönemlerde. PKK'nın her
türlü finans desteğini, maddi desteğini kesmek önemli. Zaten
bu tür terörist faaliyetlerde en önemli unsurlardan birisi
bu. Bir diğeri de, elbette ki nedir bu; özel timlerin altında
yatan espri. Onlar gibi dağda barınabilen, aynı
şartlarda yaşayabilen, çeşitli imkan kabiliyetlerine, çevikliğe,
atıcılığa sahip olan timlerin, gerek poliste gerek askerde
yetiştirilmesi ve bunun gibi, sadece iki madde filan
değil, daha fazla tedbirler kararlaştırılmıştı o zaman;
bunlar da uygulanmıştır tabii.
Başkan: Efendim, bir de, dinlediğimiz kişiler bize şöyle
bir şey söylediler; dediler ki, devletin çeşitli birimleri içerisinde
istihbarat örgütleri bulunur. Nedir; Emniyet Genel
Müdürlüğü kendi bünyesi içinde istihbarat birimi kurdu;
doğrudur...
M.Ağar: Yıllardır kurulmuş, yeni kurulmuş değil ki.
Başkan:Yeni değil. Jandarmanın var, Genel kurmay'm
var ve hepsinin dışında, bir de MİT var. Yetmiş yıllık tarihi
olan MİT. Fakat, bu istihbarat birimleri arasında bir rekabet
var ve hatta, bu rekabet, zamanla birbirlerini karalamaya,
kötülemeye, hatta iç çatışmaya kadar varmıştır diye bazılarının
beyanları oldu. Bu konuda düşünceniz nedir?
M.Ağar: Tatlı bir rekabet her zaman vardır; olması da
doğaldır işin daha iyi gitmesi bakımından; bir sıkıntı
yaratmaz bu. Ama, öyle birşey olabilmesi mümkün değil.
Susurluk Labirenti 115
Biz sorumlu olduğumuz her dönemde de bu tür şeylerden
olabilecek hiçbir sıkıntıyla karşı karşıya kalmadık. Sayın
MİT Müsteşarı da, fiilen aynı görevi yürütüyor, gayet
uyum içinde çalıştık.
Başkan: Bir de bu Osman Gürbüz diye bir isim geçiyor.
Tanıyor musunuz? Bazı ifadelerde bize gelen.
M.Ağar: Kim acaba? Tanıyamadım. Ne iş yapıyor?
Başkan:Uyuşturucu ticaretiyle ilgili bir kişi olduğu
söyleniyor ve bir BMW araba...
Y.Topçu: Uyuşturucu ticaretiyle ilgili kişi olduğu değil.
Yanlış hatırlıyorsunuz. Sakarya'da Adapazarı'nda bir çatışmada
yakalanan bir TKPB'ci, eski bir itirafçı Osman Gürbüz,
takma adı...
Başkan: Benim asıl sormak istediğim bir BMW araba
varmış, BMW arabayı Genel kurmaya... kayıtlıymış ve ... bir
arabaymış; siz kullanmışsınız uzun müddet, seçimlerde
dahi siz kullanmışsınız.
M.Ağar: Hiç hatırlamıyorum böyle bir şey. Seçimlerde...
Elazığ'ın yollarında BMWaraba gezemezzaten. Orada
benim kullandığım araba, DYP İl Başkanı Ramazan
Bey'indi o zaman, onun arabasını kullandık, ondan aşağı
inmedik, onu bütün Elazığ gördü orada. Nereden çıkıyor?
Başkan: Bir de, bu Yüksekova çetesi soruşturması. Cevap
verdiniz de aslında ben daha net olsun diye bunu soruyorum.
Yüksekova çetesi çıktı ortaya.
M.Ağar: Bu çete tabirini bence kullanmamak lazım. Bu
suç işler, bu çete. Devlette çete PKK'dır. Çete, eşkıya örgütleridir;
devlette çete falan yok Sayın Başkan. Bence bu literatürde
dikkatli olmak lazım.
Başkan: Bu soruşturmayı yapan müfettişleri "Ağar İçişleri
Bakanlığına gelince değiştirdi veya kızağa aldı" deniyor.
MLAğar: Bu çok kolay Sayın Başkanım. İçişleri Bakanlığına
açar iki satır bir yazı yazarsanız; olmuş mu olmamış
mı öyle kolay öğrenirsiniz ki. Bunlar ayıp şeyler.
Hiç müdahale etmem hayatım boyunca. Bakın, size çok
kısa bir örnek vereyim. Ben geldiğim de Sayın Ülkü Güney
Teftiş Kurulu Başkanvekilliğine bir arkadaşımızı atamıştı,
on beş gün çalıştım, gayet liyakatli gördüm arkadaşı, ben
asaleten atadım. Bu kadar söyleyeyim size ve insiyatifher
zaman Teftiş Kurulu Başkanındadır. Bir yere soruşturma
116 H A K A N T Ü R K
açıldığında kimi müfettiş nerede filan, bakan karışmaz,
onun takdiri ona aittir. Ben değiştirmedim bile adamı.
Ülkü Bey'in vekalet verdiği arkadaş ben asalet verdim. Bu
kadar dikkatliyimdir bu konuda. İmkan var mı öyle bir
şeye? Onların hepsi ortada.
Başkan: Bu Korkut Eken var. Siz görevlendirmişsiniz; ne
görev verdiniz ona?
M.Ağar: Şimdi, Korkut Eken hakkında bir paragraf
açmak lazım. Korkut Eken, Türk ordusunun yetiştirdiği,
bana göre, efsanevi subaylardan birisidir. Korkut Eken'-
den bu dönemde biz son derece büyük istifade ettik. Daha
önceden biliyordum ben ilk özel timlerin kuruluşunda
bizim Emniyet Genel Müdürlüğü istemişti, hoca olarak
orada ilk timcileri yetiştiren insandır. İlk y4 Kıbrıs çıkarmasında
çok büyük hizmetler yapmış, hakikaten büyük
hizmetler yapmış; çıkarmanın belki de muvaffak olmasını
sağlayan en önemli grupların başında olan adam. İlk uçak
kaçırmalarında uçağa giren adam, ilk Güneydoğu harekatlarında
özel harekat timlerini askerde kuran, poliste
kuran adam. Dev bir adam bana göre terörle mücadelede.
Biz göreve geldikten sonra bulduk kendisini rica ettik,
"sayısal artırım yapacağız burada, gelip bizle çalışır mısın"
diye. "Büyük bir şerefle" dedi. Geldi çalıştı; Menteş'te,
Kara Harp Okulu'nun kampını Genel Kurmaydan istedik,
kamp yerinde iki üç dönem kamp yapıldı; son derece başarılı
arkadaşlar yetişti, sadece orada değil Balıkesir'de
daha sonra yapıldı. Daha sonra Güneydoğu'nun çeşitli
yerlerinde hizmet içi eğitimler yapıldı; bunun ötesinde de
devamlı beraber gittik geldik Güneydoğuya ve oradaki askeri
birliklerle olan koordinasyonumuzun güçlenmesinde
de bize büyük yardımları oldu. Dediğim gibi orada efsanevi
bir ismi olduğu için, gerek tabanda gerekse üstte orduda
çok sevilen bir isim olduğu için hizmetin koordinasyonunda,
işbirliğinin koordinasyonunda büyük yararı oldu.
Eğitim, değerlendirme konularında bize son derece
faydalı hizmetler vermiştir; kendisini şükranla anarım.
Başkan: Siz ona göre görev verdiniz?
M.Ağar: Eğitim ve değerlendirme görevi. Bazı dokümanlar
gelirdi PKK ile ilgili, zaman zaman kendisine verirdim.
Buradan PKK ne gibi taktikler çıkarıyor, karşı ne
gibi taktikler oluşturmamız lazım alanda, bununla ilgili de
Susurluk Labirenti 117
değerlendirmeler yapmıştır. Güneydoğu seyahatlerine beraber
giderdik, çeşitli yerleri ziyaretlerimizde son derece
faydaları olmuştur bize. Geçmişte de, o bölgelerde çok hizmet
ettiği için, korucu aileleriyle filan da gayet yakın ilişkileri
vardı; onların motivasyonu yönünden de, son derece
yararlı hizmetler yapmıştır.
Başkan:Bu Tank Ümit olayında, deniyor ki ifadelerde,
basında da geçti, Mehmet Eymür sizi aradı mı?
M.Ağar: Şimdi, ben onu çok net hatırlıyamıyorum.
Kendisi mi, yoksa kendisi adına birisi mi aradı beni;
çünkü kendisi de aramış olabilir; "böyle böyle bir kaybolma
olayı var, bu konuyla ilgilenir misiniz?" "Elbette ilgileniriz.
Daha fazlasıyla da ilgileniriz" dedim ve ilgili arkadaşlara
talimat verdik, böyle böyle bir olay var, bununla
ilgilenin diye, bu kadar bir konuşma oldu.
Başkan:O ilgilendikten sonra, size bir rapor veya
neticeyi filan b i l d i r d i l e r m i ; siz de M e h m e t E y m ü r ' ü a r a y ı p ,
bak şöyle söylemiş böyle olmuş veya böyle olmuş.
M.Ağar: Hayır aramadım ben kendisini. Kendisi beni
tekrar arasaydı bilgi verilirdi.
Başkan:Sizin emir verdiğiniz kişiler, size bilgi verdi m i ;
efendim araştırdık, Sayın Genel Müdürüm araştırdık...
M.Ağar: Tabii... Yani, bulundu mu bulunmadı mı...
Bize arabasının kaybolduğunu bildirmişlerdi, bulunduğu
yeri ve o bölgedeki yerleri talimat verin dedik, arasınlar;
herhangi bir sonuç elde edilemediğine dair bilgi vermişlerdi
bana.
Başkan:O olayın aydınlanması y ö n ü n d e n bir şey verdiler
mi Sayın Bakan, hatırlıyor m u s u n u z ?
M.Ağar: Hayır, herhangi bir şey yok yani.
Başkan:İşte bulduk. Mesela bunu Çatlı kaçırdı veya
falan filan...
M.Ağar: Hayır... Hayır... Herhangi bir bilgi gelmedi.
Şahsın bulunduğuna dair bir bilgi gelmedi bana daha
sonra.
Başkan:Evet; nasıl öldürüldüğüne dair de bir şey veya
öldürülmüş mü...
M.Ağar: Onu bilemiyoruz, kayıp mı, öldürüldü mü,
bulundumu, sağ mı; o konuda herhangi bir bilgi intikal
etmedi.
ıı8 HAKANTURK
Başkan: Bir de, bu Sedat Er, işte Vantur'un sahibi eski
ismi, soyadı Keremoğlu. Hakkari Milletvekili Sayın Mustafa
Zeytan ile size gelmiş. İşte, babasının kaçırılması olayım
anlatmış, siz yardımcı olacağınızı belirtmişsiniz; böyle bir
şey oldu mu? Netice ne oldu?
M.Ağar: Sayın Zeydan ile birlikte bana böyle bir şahsın
geldiğini hatırlıyorum. Ben de, onun üzerine zaten "ilgili
bir birime gönderdim, bakın, edin, ilgilenin" dedim.
Ondan sonra bana gelip tekrar ne aradılar ne sordular,
bende meselesi hallolmuştur diye düşünüyorum. Günde,
böyle yüzlerce müracaat geliyor bize.
Başkan: Bir de, Ahmet Demir diye birisini tanıyor musunuz
Sayın Bakan?
M.Ağar: Tanımıyorum; tanıdığımız bir kişi o da Bursa
Emniyet Müdürü. Ahmet Demir, onu mu soruyorsunuz
siz?
Başkan: Yok, biz de bilmiyoruz kim olduğunu da...
Bursa Emniyet Müdürü.
M.Ağar: Ahmet Demir var bizim...
Başkan: Biz de bilmiyoruz, yani o şahsı arıyoruz, Ahmet
Demir kim?
Y.Topçu:Ahmet Demir kod adı diyorlar, takma adı diyorlar.
Başkan:Yani iki tane... Bugünlerde, yine basında çok
çıkıyor; özellikle mesela dün akşam bütün televizyon kanallarında
İstanbul Milletvekili Sayın Menzir'in beyanları oldu
dinlediniz mi?
M.Ağar: Hayır; televizyon dinleme imkanım olmuyor
bu aralarda.
Başkan: Bu Yaşar Öz yakalanmış, üzerinden birtakım
yine böyle sahte kimlikler, Y e ş i l pasaport, silah b u l u n d u r m a
belgesi gibi şeyler çıkmış; fakat siz emir vermişsiniz onlara
"gönderin buraya" diye göndermişler. Ondan sonrası
muamma...
M.Ağar: Görüşmedim ben kendisiyle; hatta bugün de,
şimdi bana buraya girmeden evvel haber verdiler, Hürriyet'te,
bu sefer benim ağzımdan başka bir haber çıkmış.
Ben, aşağı yukarı yirmi beş gündür, ne bir gazeteci ne bir
televizyoncu, hiç kimseyle görüşmediğim halde böyle montaj
haberler çıkyor. Şimdi arkadaşlara söyledim, "bir yalanlama,
düzeltme hazırlayın" diye. Necdet Bey'le de konuSusurluk
Labirenti il 9
surum ben çıkınca, onunla ilgili de bir şeyler söylemişim
ben, yirmi beş, gündür, ben hiçbir gazeteci ve televizyoncu,
hiç kimseyle görüşmediğim halde, imalat yapılıyor
herhalde.
Y.Topçu: Hayır; zaten benimle görüştü demiyor, diyor
ki; benim muavinime bu kişinin, bu Yaşar Öz'ün, Mestan'a
Genel Müdürlük tarafından kullanıldığım, ihtiyaç olduğunu,
oraya gönderilmesi gerektiğini bildirdiler, bunun üzerine
biz resmi yazıyla -Sayın Genel Müdür bunu istemiş. Genel
Müdür istiyor diye istemişler- Genel Müdürlüğe gönderdik.
Onunla beraber çıkan silahlar kayıp, uyuşturucu t icaretine
ismi karışmış bir adam. İşte, biz size onun için dedik,
gelsin burada; yani hakkında söylenmiş birçok söz var,
bunlar nedir, ne değildir...
Başkan:Gazetede tekzip etmenin, yalanlamanın...
M.Ağar: Detayları inceleyeceğim, yani bu tür bir talimat
verdiğimi söylüyorsa arkadaşlar, ben sorumluluktan
kaçan bir adam değilim, bir gerekçesi vardır mutlaka, o- 1
dur... !İ
Y.Topçu: Bir de, Tarık Ümit olayında Mehmet Eymür'-
le görüştünüz mü derken, Sayın Başkanım, sanıyorum - izin
olursa, özür dileyerek söylüyorum- noksan söyledi. Şimdi,
Mehmet Eymür Bey'le görüşmenizde sarf edilen cümle var.
"Tarık Ümit, Abdullah Çatlı'mn elinde imiş-İstihbaratımız
öyle diyor, ben size teminat veriyorum bir daha Abdullah
Çatlı'mn alanına sokmayacağız, girmeyecek Tarık Ümit:"
Cümle aynen bu: "
M.Ağar: Bana bana mı demiş bunu.?
Y.Topçu; Evet efendim, konuşmayı naklediyor. Siz cevaben
demişsiniz ki "olmaz öyle şey, ben İbrahim'le görüşür,
hallederim?"
M.Ağar: Hayır, bu tür bir konuşma olmadı.
Y.Topçu: Bak işte, siz diyorsunuz ki, ben burada şey etmem;
ama biraz daha olaylar böyle netleşince, böyle bir konuşma
olmadı diyorsunuz.
M.Ağar: Hayır, böyle bir konuşma olmadı. Sadece,
kaybolduğu ve ilgilenilmesi şeklinde bir rica oldu.
Y.Topçu : Hayır, ifade aynen. Yani söylenen sözler var.
Onun için, Sayın Başkanım biraz daha net söylenirse, cevaplar
alınabilir. •
120 HAKANTURK
Başkan: Bir de, bu Ömer Lütfü Topal olayıyla ilgili işte,
b i r t a n e ö z e l t i m görevlisi gözaltına almıyor, i s t a n b u l ' d a b i r
ihbar üzerine. Onlar sonra bir şey göremiyorlar, salıverecekler
iken siz devreye giriyorsunuz ve bu üç özel t im görevlisiyle,
hatta İstanbul'a gidiyorsunuz, görüşüyorsunuz...
Y.Topçu:İki de sivil...
Başkan: Evet, iki tane de sivil tabii. Bu konuyu detaylı
anlatırsanız...
M.Ağar: Şimdi, olay şöyle oluyor. O gün bir tesadüf olarak
biz Sayın Başbakan Yardımcısı, dört beş tane bakanla
birlikte İkitelli'de bir törene gitmiştik. Tören çıkışında
havaalanında, emniyet müdürü arkadaşla görüştük
"böyle bir şey var, bunlarla ilgili bir ihbar var, değerlendirdik,
bir şey çıkmadı" dedi. Ne yapacaksınız kardeşim
dedim, "serbest bırakacağız bunları, bir sonuç yok" dedi;
bu arada bunlarla ilgili çok fazla laf dolaşıyor, bunları bir
de dairesi tetkik ederse uygun olur biçiminde görüş birliğine
vardık. Ondan sonra, Emniyet Genel Müdürü'nü
aradım ben Ankara'dan. Bulamayınca, Genel Müdür yardımcısına
talimat verdim. Personel işiyle ilgili olduğu için
dedim "bu herifleri bir alın bakalım, bir dinleyin bunları
nedir, ne değildir bu tür dedikodular, teşkilata sıkıntı veriyor,
hassasiyetle üzerine gittiğimiz bir konu." "Konu bu;
yoksa, adamlar bu işin failiydi de, adliyeye sevk edilecekti,
"aman kardeşim adliyeye sevk etmeyin, bunları bize verin;
böyle bir şey olabilmesi söz konusu değil. Zaten, böyle bir
yetki de kullanamazsınız. Ne yapacaktınız bunları" dedim
"serbest bırakacağız" dediler, "bırakılacaksa, hassasiyetle
bir daha üzerinde duımlsun" amacıyla böyle bir talimat
verildi, olay o.
Başkan:Ondan sonra da size bir şey verildi mi? Muhakkak
sorgulanmışlardır bu arkadaşları.
M.Ağar: Tabii, aradan üç beş gün geçtikten sonra,
Genel Müdür'den ben öğrendim, bunların konuyla ilgisi,
rabıtası var mı? "Hayır, bir rabıtası yok" denildi; yani öyle
bir bilgi verildi bana.
Başkanetayım bilmiyorsunuz zaten.
M.Ağar: Detayını bilmiyorum, merak de etmedim; yani,
detayı beni ilgilendirmedi. Bunların bu konuyla bir rabıtası
var mı, yok; yok olduğuna dair bir bilgi verildi
bana.
Susurluk Labirenti 121
D.F.Sağlar: Genel Müdür mü söyledi b u n u ?
M.Ağar: Vallahi, hatırlayamıyorum şu an hangisinin
söylediğini, Genel Müdür mü söyledi, İlgili Daire Başkanı
mı söyledi, yani şu an hatırlayamıyorum ama bilgi gelmişti
bana.
Başkan:Bu Hüseyin Baybaşin...
Y.Topçu:Burada yine bir yer... Şimdi şöyle, Kemal Bey
bu üç özel timcinin iki tanesini buluyor, alıyor. Üçüncüsü,
Ayhan Çarkın, onlara bakayım niye almışlar diye bunların
yanma geliyor, onu da zaten arıyorlar, alıyorlar. Şimdi
alınmasının birinci saati içerisinde Kemal Yazıcıoğlu'nu
Sedat Bucak Bey arıyor, bunların niye alındığını soruyor;
diyor ki, "sorayım, bakayım, araştırayım size cevap vereyim."
ona cevap veriyor; o cevapla Sedat Bucak Bey t a t m i n
olmamış olmalı ki, hemen akabinde bu defa, Halil Tuğ Bey
arıyor, Emniyet Müdürü'ne diyor ki, "bunları ne sebeple aldınız?"
"Şu sebeple aldık. Sayın Genel Müdürü'müzün talimatı
var, bunları muhafaza edin, biz gelip alacağız diyor."
S.Pişkinsüt:: Genel Müdürü'müzün değil, İçişleri Bakanımızın
talimatı var, biz gelip alacağız diyor.
M.Ağar: Kemal mi böyle söylüyor?
Y.T:Tabii efendim.
S.Pişkinsüt: Halil Tuğ Bey söylüyor, İçişleri Bakanımızın
t a l i m a t ı var diye.
Y.Topçu: Halil Tuğ Bey söylüyor, böyle böyle diyor; yani
sizden t a l i m a t aldığını...
M.Ağar: Hayır, Halil Tuğ'a benim talimatı verişim
İstanbul dönüşü Kemal Yazıcıoğlu'ya görüştükten sonra,
ortada bir yanlışlık olması lazım.
Y.Topçu:Ayrı, yanlışlık var yok; ama ben size...
M.Ağar: Hayır, çok net söylüyorum, ben Kemal'le İstanbul
havaalanı dışında bir görüşmem olmadı, ne telefonla
ne başka şekilde herhangi bir görüşmem olmadı.
Y.Topçu:Halil Tuğ Bey'in aradığı kesin. Yalnız, Halil
Tuğ Bey aramış, demiş ki, böyle böyle, "bunları niye gözetim
altına aldınız?", "Şundan dolayı, Sayın Bakanımızın
talimatı var"...
M.Ağar: Kemal'le görüştükten sonra ben bu talimatı
verdim. Yani, İstanbul'da Kemal'le görüştükten sonra bu
talimatı verdim.
Y.Topçu:Yani, öncesi yok.
122 HAKANTURK
M.Ağar: Hayır, hayır...
Başkan-.Bu Baybaşin, siz de izlemişsinizdir...
M.Ağar: Biz onu bir buçuk sene evel MED TVde izledik
Sayın Başkanım. Şu kadarını ifade edeyim, o bandın
keşke tamamını izleseydiniz siz, kendisine kötülüğü olmuş
ne kadar kamu görevlisi varsa, - kötülüğü derken görevini
yapan kamu görevlisi- emniyet müdürü, şube müdürü, komiser,
herkese hücum ettiği bir banttır; onu emniyette veya
MİT'te bulabilirsiniz. Tabii üzülerek ifade etmek lazım,
diğerlerini kesmişler, sırf bizimle ilgili olanı monte ediyorlar.
Şimdi, bu adamla ilgili olarak ben bir açıklama gönderdim
Kanal D'ye, bilmiyorum izleme imkanınız oldu
mu...
Başkan: İzledim ben onu da...
M.Ağar: Ben bilmiyordum, sonradan çeşitli vesilelerle
öğrendim; yani o kadar yoğun işlerle uğraştık ki, takip
edebilme imkanımız da yok bizim. 1983'te, ben İstanbul
İkinci Şube Müdürü iken, bunu almışız bir kere, zorla senet
imzalatma, gasp bilmem neden filan ve o dönemde bir sürü
yoğun baskı olmuş, buna rağmen biz direnmişiz, tutmuşuz
bunu, biraz da herhalde zorlama filan oldu. Bakırköy'de
tevkif oldu ve dediler ki, "sana olan muhbiriyeti bunun
o zamandan başlar."
İşte, arkasından -bunu çok özel kaydıyla söylüyorum,
bunun buradan çıkmaması lazım- Lucky S olayını da ben
size anlatayım bilesiniz diye. Lucky S uyuşturucu kaçakçılığında
Amerikalılarla yaptığımız tarihin en büyük operasyonu.
Ben İstanbul Emniyet Müdürüyken, dönemin
Narkotik Şube Müdürü Mestan Şener, birlikte bana bir
istihbarat geldi, bunların büyük bir iş yapacağına dair.
Mestan'a vermiştim, Mestan da teyit etti, dedi "efendim,
bu konuyla ilgili teknik izlemeye başlamamız lazım" ben de
"başla" dedim. Mestan Şener, ben, ilgili memurlar biliyor
bunu. Devam etti bu izleme; fakat gemi arıza yaptı, yetişmedi.
Benim o sırada Erzurum Valiliği'ne tayinim çıkınca,
ben bu bilgiyi sadece Necdet Menzir'e, Mestan Şener'le birlikte
ilettim, kapandı gitti. Ben Erzurum Valisi'yken gemi
geldi, SAS komandolarıyla beraber operasyon yapıldı, tarihten
on, onbir ay sonra çok güzel bir uyuşturucu kaçakçılığı
yakalandı. Ben zannediyorum ki bunlar mahkeme
safahatında, bu işin bizim dönemimizden başladığını filan
Susurluk Labirenti 123
da öğrendiler ve bunların sonu oldu, bir daha Türkiye'ye
gelemediler.
Şimdi, orada hicap duyarım ben; yani Türkiye'de bu
kadar hizmette bulunmuş bir kamu görevlisi olarak Hüseyin
Başbaşin'in iddialarına karşı savunmayı bile zul addederim
ben kendime, yakışık alacak bir iş değildir. Herşeyi
ortada olan bir adamdır, o bandın tamamını dinlediğimiz
vakit, kendisini yakalayan komisere kadar herkese saldırmak,
ona para vermiş buna para vermiş, ayıptır, bunlar
vicdanla, namusla, haysiyetle ilgisi olmayan karalama.
"Benim, otelin açılışında bulunmuşlar, videolar varolabilir
de yani bu. Daha önceden hepimiz her yere gidiyoruz,
pastane açılışından tutun bilmem neye kadar, neyin ne olduğunu
bilmeden; ama yani ömrümüz boyunca yaptığımız
bütün hizmetlerde -ki, ortaya çıkıp çıkmadığı da belli
değil, bilemiyorum- bizden mağdur olmuş, bu muğber
olmuş; niye üstüne gitmişiz, yasadışı iş yapmış. Düşünün
ki, yani bunun dediği gibi bir şey olsa, ben Erzurum'a gittikten
on, onbir ay sonra bu operasyon yapıldı. Ben o sırrı
kendimde tutmuşum, hiç kimse bilmiyor, bir Necdet Menzir'e
söyledim ben onu, bir o biliyordu, bir ben biliyordum,
on bir ay bu gizli kaldı, Amerikalılarla yaptığımız, tarihin
en önemli, en ciddi operasyonlarından biridir.
; M.Yübaş:Sayın Bakanım, bu ifadesinde bir avukattan
bahseder ve o avukatı da soyadını alamadım ben, yardımcı
olursanız o amaçla söylüyorum, tanıyorsanız...
M.Ağar: Hangisi efendim?
M.Yılbaş:Bu Baybaşin'in avukatı, o ismi bize verebilirseniz...
'•[. • M.Ağar: Çok affedersiniz, iyi hatırıma getirdiniz;
Necdet Küçüktaşkıner diye bir avukat beni aradı, ben
bunu tanırım...
M.Yübaş:Yani, isminde bize yardımcı olabilirseniz...
M.Ağar: Kendisi bana söyledi, dedi ki "efendim, siz beni
tanırdınız, bana da iyilikleriniz var, ben geldim Hüseyin
Baybaşin için şubeye, ricada ben bulundum". Bana dediniz
ki "sana hiç yakışmıyor, devlette önemli hizmetler yapmış
bir adam bu tür insanların davasına girmez, bu bana ders
oldu, o gün bu gündür ne uyuşturucu ne silah kaçakçılığı işi
almıyorum."
124 H A K A N T U R K
İkincisi, İlhan Oğan diye bir avukat var, onun kendi avukatı,
şahsi avukatı Hüseyin Baybaşin'in; "bu adamın şerefsizliklerinden
bıktım, ben herşeyi biliyorum, ayıptır.
Komisyon çağırırsa, ben gelip Komisyona ifade veririm;
ama ben basına, televizyona çıkmam, o tür bir olayın içinde
olmam" dedi. Daha güzeli, o bandı siz izleyin; emniyetten
veya MİT'ten isteyin siz. O bantta, kendisine zararı
dokunan ne kadar kamu görevlisi varsa, kendisini yakalamış
herkesi karalıyor; ama üzülerek ifade etmek lazım, bizim
değerli kanallarımız onu montaj yapmışlar, sadece bizi
alıyorlar orada, diğerleri yok.
M.Öney: Geçen akşam Kanal D'de Teke Tek'te avukatıyla
karşılıklı ağır suçlamalarda bulundular.
M.Ağar: Efendim, maalesef ben hiç televizyon seyredemiyorum...
M.Öney:Avukatla, birinci şubeye aracılık için geldiğini
filan söylüyor.
M.Ağar: Çocuk geldi bana, hem hasta ziyaretine geldi,
"ben isyan ettim efendim. Bu programı dinleyince, ben
canlı şahidiyim, ben gider her yerde konuşurum, ben geldim
size, beni reddettiniz" dedi. Hakikaten de, yapmışızdır
yani, yüzlerce böyle olay oluyor, yaptığımız kesin, demek
ki yapmışız. "Ben bunu bir vicdani borç olarak kabul edip,
gelip söylüyorum, böyle oldu olay, aynen bu şekilde" dedi
ve ben onun üzerine, arkadaşlarımdan rica ettim, bunun
sabıka fişini çıkardık; hakikaten 1983'te silahla senet imzalatma
tehditle adam bilmem ne yapmaktan sabıkası
var.
Başkan:Bu avukatlar İstanbul Barosu avukatları mı?
M.Ağar: Evet, İstanbul Barosu... Necdet Küçüktaşkıner,
diğeri de İlhan Oğan, Okan mı net bilemeyeceğim; ama
öğrenilebilir.
Başkan:İlhan Oğan dediniz.
M.Ağar: Oğan mı Okan mı ne bilemeyeceğim; ama olabilir,
ben öğrenip telefonla bilgi veririm size.
Başkan:Efendim, bir de yine, son günlerde basında çok
geçiyor; İşte, Havaş'ı satın alan Park Anonim Şirketi'nin sahiplerinden
bir tanesinin de sizin kardeşiniz olduğu, dolayısıyla
sizin bu işin içerisinde olduğunuza dair şeyler söyleniyor.
Yine, Kıbrıs'taki bir bankaya ortak olduğunuz yönünde
ifadeler var; yani başkası, şoförünün kardeşi...
Susurluk Labirenti 125
M.Ağar: Şimdi, benim şoförlerimi herkes tanır, aşağı
yukarı Ankara Emniyeti Müdürü olduğumdan bu yana,
sürekli görev değişiklikleri olduğu için hiç değişmemiştir
bu çocuklar, hep aynı adamlardır. Hiç de böyle bir şoförüm
olmadı, herkes bilir.
N.İlgün: Bu isimde efendim...
MLAğar: Hayır hiç olmadı, herkes bilir. Çünkü onları
ben her göreve gittiğimde taşırım, Erzurum'a giderken bile
götürdüm. Park Anonim dediğiniz mesele, iyi oldu onu
sorduğunuz. Şimdi, buranın sahipleri benim kardeşimin
askerlik arkadaşı. Benim kardeşimin burada ne bir hissesi
var, ne yönetim kurullarında üyeliği var; hatta daha önceden
böyle bir şey oldu, sanki bugünleri görmüş gibi "kesinlikle
kardeşim, hiçbir yere girmeyeceksin" dedim. Gider
gelirler, dostluğu var, arkadaşlığı var, ahbaplığı var; ama
bunun haricinde ne bir hisse, ne bir ortaklık, ne bir yönetim
kurulu üyeliği hiçbir şey yok; çocuğu ben de o vesileyle
daha sonradan tanıdım, hiçbir şey yok. Bunların
kısa dönem askerlikten arkadaşlıkları var.
Başkan:Yeşil kod adlı bir kişiden bahsediliyor, onu
biliyor musunuz, siz de duydunuz mu, göreviniz sırasında
veya başka vesilelerle böyle bir kişiyi tanıyor musunuz?
MLAğar: Hayır, ben tanımam o şahsı. Hiçbir ilintimiz,
ilişkimiz de olmadı.
Başkan:Alaattin Kanat...
M.Ağar: Alaattin Kanat bilinen bir adam, itirafçıdır o;
şahsen değil -şahsen de tanıdığımız- ama şey olarak tanıyorum
tabii, itirafçı, çeşitli konularda bilgiler vermiştir.
BaşkanrArkadaşlarm sorusu var mı?
M.Öney:Ben, tabii şey olarak, burası Sayın Bakanım bir
araştırma komisyonu; baştan ifade ettiğiniz mahkemede
daha çok açıklama yapacağım tarzındaki görüşünüze de
saygı duyarak bir soru soracağım.
Emniyet teşkilatında, A'dan Z'ye bulundunuz, o dönemlerde
biz de İstanbul'da okumuş olmamız hesabıyla gıyabınızda
da olsa bilgi sahibiyiz, bir kadrolaşmadan söz edilir
daima. Böyle bir kadrolaşma oluyor mu? Yani, her gelen,
arkadaşlarıyla, yakınlarıyla mutlaka yakın mesai arkadaşlarıyla
gitmesinde de tabiilik görüyorum. İzmir Emniyet Müdürü
de İstanbul'a giderken, hatta bizim muhalefetimize
rağmen-bu bakımdan çünkü, İzmir'de çok başarılı çalışma126
H A K A N T Ü R K
lar yapılmıştı. İzmir de bizim memleketimiz, seçim bölgemiz,
mağdur olsun istemedik-arkadaşlarryla gitti İstanbul'a.
Fakat, böyle geniş çaplı bir kadrolaşmaya dönüşebiliyor
mu?
M.Ağar: Şimdi, bu zaman zaman söyleniyor, emin olun
burada düşünülecek tek şey hizmette verimliliktir. Mesela
İzmir'den. O zaman bu tayinler olduğunda ben Adalet
Bakanıydım, açtım yalvardım orada, üç tane isim verdim,
Terörle Mücadele Şube Müdürü, Emniyet Müdür Muavini,
istihbarat; bunları sakın İzmir'den almayın ve almadılar,
düzen yürüyor. Yani belli adamları, iyi çalışan, nitelikli
adamları mutlaka muhafaza etmek lazım.
Şimdi, bu kadrolaşma derken bir karşılıklı güven unsuru
oluyor, beceriklilik, iş yapabilme kapasitesi. Şimdi,
bir adamı koyarsınız bir yere, belli bir süreç devam eder
orada, ortaya çıkar, matematiksel bir gerçek gibidir, yapabilir
mi yapamaz mı, yaparsa zaten orada devam edip
gidecektir, onu severek kadronuza alırsınız; yapamazsa
zaten gidecektir. Yani, bu bakımdan, bence kadrolaşmadaki
amaç, özellikle terörle mücadeledeki bizim temel unsurumuz
bu, güven veren, güç veren ve personeline hakim
olabilecek adamları mutlaka tercih etmek mecburiyeti
vardır diye düşünüyorum. Yani böyle bir kadrolaşma,
özellikle terörle mücadele, istihbarat ve önemli yerlerin çevik
kuvvetleriyle ilgili yerlerde oluyor, emniyet müdürleri
kendi tercih ettikleri isimleri alıyorlar. Ben genel müdürlüğüm
boyunca, Ankara, İstanbul, İzmir, Adana ve Bursa
emniyet müdürlerine bu konuda açık bono vermiştim."
Özellik dolayısıyla Mersin, Diyarbakır, Antep'e kiminle
isterseniz onunla çalışın kardeşim; ama sorumlu ve
muhatabı sizsiniz, problem yaratırsa problem sizsiniz, başarılı
da olursa sevabı sizindir diye, böyle bir rahatlık sağladık
arkadaşlarımıza."
M.Öney:Teşekkür ederim.
Susurluk Labirenti 12J
l
TÜRKİYE'DE KİM MAFYA?..
"Her oyunun kendine has hileleri
olduğu gibi, siyaset de kaygan
zeminde oynanan zor bir oyundur."
HAKANTÜRK
Son günlerde çok sorular sorulardan birisi de Türkiye'de
Kim Mafya?.." Emlak Bankası eski Genel Müdürü Engin
Civan'ı vuran Davut Yıldız'mı, yoksa yüz milyonlarca doları
iç edipte halen bakanlarla senli - benli görüşüp, elini kolunu
sallayarak gezenler mi mafya?.. Önce bunu açıklığa
kavuşturmamız gerekir. Siz okuyucularımı bu konuda biraz
daha aydınlatmak için, kapalı kapılar arkasında Çankaya
Cumhurbaşkanlığı Köşkünde yapılan zirvenin noktasına,
virgülüne dokunmadan buraya aktaracağım ki, kararı siz
verin...
ÇANKAYA ZİRVESİ
Türkiye'de bazı olayları çok daha net görebilmemiz için,
Susurluk kazası (3 Kasım 1996) ardından Çankaya Köşkü'nde
bir "Liderler Zirvesi" yapıldı... Her söz tutanaklara girdi.
Cumhurbaşkanı zirveyi açtı ve liderler de Susurluk için ilk
analizlerini yaptı. Kimileri Susurluk kazası ile kabadayıların
ne gibi bağlantıları olabilir diye düşünebilinir? Devlet istemediği
takdirde, Türkiye'de kuşlar dahi kanat çırpamaz. 3
Kasım 1996'da Susurluk kazası oldu. O günden bugüne kadar,
yüzlerce çete ortaya çıkarılarak binlerce kişi yakalanıp
mahkemelere çıkarıldı. Peki değişen ne oldu? Türkiye'de
liderlerin bu konuda ne düşündüklerini hep birlikte okuyup
değerlendirelim.
Süleyman Demirel: "Hepiniz hoşgeldiniz. Bildiğiniz gibi
Susurluk'ta meydana gelen bir trafik kazasıyla ortaya
çıkan iddialar ve daha sonra Ömer Lütfü Topal cinayetiyle
gündeme gelen iddialar nedeniyle burada toplanmış bulunuyoruz.
Bildiğiniz gibi bundan bir süre önce Ana Muhalefet
Partisi lideri Sayın Yılmaz bana gelmiş ve bu olaylarla
ilgili bazı iddiaları dile getirmiştir. Ben de bu iddiaları
ertesi gün Sayın Başbakan'a ilettim. Daha sonraki gelişmeleri
hep birlikte izlediniz. Evet buyrun".
Mesut Yılmaz: "Öncelikle bu zirvenin toplanmasından
dolayı memnuniyetimi belirtmek isterim. Ve bu zirvenin
128 H A K A N T Ü R K _
bazı somut uygulamalara temel teşkil edeceğini umduğunu
belirttim. Elimdekiler, zamanında Emniyet Genel Müdürü
tarafından düzenlenen belgenin tek olmadığını, mafya
mensuplarına Devlet tarafından yetki, kimlik, pasaport,
sürücü belgelerini verildiğini gösteren belgelerdir.
Belgeler arasında kamuoyunun yakından bildiği isimlere
ait belgeler var. Bu nedenle, ben size ulaşan bilgilerin adresi
konusunda Sayın Cumhurbaşkanı'na bilgi sundum.
Aynı mahiyette Başbakan'a bir mektup yazdım. Elimdeki
belgeler devletin elinde de vardır.
Bu belgeler, Çatlı hadisesinde görülen belgeler gibi bazı
yeraltı insanlarına, kaçakçılara da verilmiştir. Sadece bir
kişiye verilmiş değildir. Bunların içinde kimlik belgeleri,
pasaportlar, sürücü belgeleri verdiğine dair itiraflar vardır.
Özel bir kurul oluşturulamayacağına göre, ben yarın
bunlan Sayın Cumhurbaşkanı'na sunarım, ayrıca DGM
Başsavcılığına verdim. Bütün mesele bu soruşturmayı hükümetin
sağlıklı olarak yapıp yapmayacağındadır. Sayın
Emniyet Müdürü Kemal Yazıcıoğlu görevinden neden alınmıştır?
İçişleri Bakanı'na güvenmediği içinse, bu durumda
Sayın Çiller'in de soruşturmanın selameti açısından çekilmesi
gerekir. Bu olayın açığa çıkması için pişmanlık yasası
getirilmesi ve itirafçılara ceza indirimi getirilmesi yararlı
olabilir.
Dokunulmazlıklar da, bu anlamda sınırlandırılmalıdır.
Bizim dokunulmazlıkların sınırlandırılması ve kaldırılması
için verilen yasa teklifine desteğimiz ortadır. Bunu hemen
çıkarmak gerekiyor. Susurluk olayıyla faili meçhul olaylar
arasında ilişki vardır. Kaza yapan araçtan susturucu
çıkması bir suç şebekesinin işaretlerini vermektedir. Sayın
Cumhurbaşkanının söylediğine göre Emniyet Müdürü,
bir cinayetin faillerini ortaya çıkarmak üzereyken görevden
alınmış, bu hukuk devletine yakışmaz. Olayın siyasi
bağlantıları var mıdır? Bunun araştırılması gerekir:
Ortada bazı faili meçhul cinayetler söz konusudur. Özel
tim görevlileri bu cinayetlerle olan ilişkilerini Emniyet
Müdürü'ne açıklamışlardır.
Bütün bunların ortaya çıkması için bağımsız yargının
çalıştırılması ve bütün soruşturmanın tam yetkiyle bir kurula
emanet edilmesi gerekir. Ayrıca bu olayın soruşturulmasının
hukuk devletini ve demokratik devleti ilgilenSusurluk
Labirenti 129
dirdiğini bile bile soruşturmayı isteyenleri PKK çizgisinde
sunmak büyük yanlış ve ayıptır. Çiller, Yazıcıoğlu'nun elde
ettiği bulguları savcılığa iletmediği için görevden alındığını
söyledi. Konuyu ortaya çıkarmak için yetki isteyen
insan, görevden uzaklaştırılıyorsa, hükümetin iyi niyeti araştırılmalıdır.
Hükümetin bir ortağı bunu örtbas ediyor
demektir. Şüpheleri doğuran ben değil, "Örtülü ödeneceği
açıklarsam devlet çöker" diyen kişidir dedim. Bu olay gizli
kalırsa, devlet itibar kaybeder. Belgelerden biri imzayla ilgili
olanı çıktı. Bunların benzerleri var dedim. Kanunsuz
işlere karışanlar için, yeşil pasaportlar, kimlikler olduğunu
söyledim. Yasadışı çalışan kişilere devlet adına düzenlenmiş
belgeler olduğunu söyledim.
Bülent Ecevit: Bu zirvenin demokratik hukuk devleti için
hayırlı olmasını dilerim. Şu ana kadar ortaya çıkanlar,
devletin içinde bazı güç odaklarının devlet hiyerarşisi
dışında ortaya çıktığını gösteriyor. Susurluk kazasındaki
bulgular, özel tim görevlilerinin varlığı iddia edilen ifadeleri,
araçta bulunan susturucular ve silahlar, Ömer Lütfü
Topal cinayetiyle ilgili olarak ortaya konulan bağlantılar,
bütün bu olayların ciddiyetini göstermektedir. Bu anlamda,
soruşturmanın sağlıklı bir şekilde sürmesi, hukuk devleti
ilkeleri dışına çıkılmaması amacıyla öncelikli olarak
dokunulmazlıkların kaldırılması konusundaki kolaylığın
bu zirveden bir karar olarak çıkarılmasında fayda görüyorum.
İstanbul Emniyet Müdürü, bazı faili meçhul cinayetlerin
ortaya çıkarılması için kendisinde bazı bilgi ve emarelerin
olduğunu söylemiştir. Ancak soruşturmayı sürdürmek
yerine Emniyet Müdürü görevden alınmıştır. Bunun
gerekçesi açıklanmalıdır. Devlet içinde meşru olmayan bazı
güçler varsa bu ortaya çıkarılmalıdır. Bunun için soruşturmanın
bağımsız bir şekilde ve tek merkezden yapılması
dokunulmazlık zırhlarının kaldırılması gerekmektedir.
Bu doğrultuda zirveden önemli kararlar çıkması konusundaki
umudumu tekrar etmek istiyorum. Teşekkürler.
Deniz Baykal: "Devletin Milli İstihbarat Teşkilatı bu
konudaki tespitlerin resmi bir rapor olarak belki Sayın
Başbakan'a Cumhurbaşkanı'na değil ama kamuoyuna intikal
ettirmiştir. Şimdi biz bu gerçeği görmemezlikten mi
geleceğiz. Susurluk'taki kazadan aylar önce bir rapor ya130
H A K A N T Ü R K
yınlanmıştır. Raporun MİT'ten kaynaklandığı açıktır. Raporun
doğru olduğu bugüne kadar yaşanan olaylarla kanıtlanmıştır.
Mehmet Özbay, Abdullah Çatlı demiştir, orda
çıkmıştır. Silah demiştir, çıkmıştır. Kimlik ne zaman alındı,
nereden alındı söylemiştir, özel büro demiştir, özel büro
elemanlarını söylemiştir, isimler saymıştır, isimler üç gün
sonra aranan isimler televizyonda demeçler vermeye ifşaatlar
yapmaya başlamışlardır. Yani bu devletin bilgisi
içinde olduğu basına yansımış, sonra olaylarla kanıtlanmış,
şimdi biz bunu değerlendireceğiz ya da değerlendiremeyeceğiz.
Çok açık, ya bunun gereğini yapacağız, ya da
yapamayacağız. Bunun gereğini yapmadığımız zaman
ben hep birlikte çok ağır bir sorumluluğun altında kalacağımıza
inanıyorum. Rejimin çok büyük bir darp yiyeceğinden
kuşkuluyum. Demokratik rejim iddiamız, hukuk devleti
iddiamız, bu olayı biz aydınlığa kavuşturamazsak geçerliliğini
çok ciddi bir şekilde kaybedecektir."
Muhsin Yazıcıoğlu: "Türkiye gerçekten de önemli bir
noktaya getirilmiştir. Şu anda kamuoyumuzda devlete ve
devletin mekanizmalarına güven ciddi bir şekilde sarsılmıştır.
Ve giderek hukuk devleti olma vasıflarımız sanki
ortadan kalkmış ve demokrasi işlemiyor. Meclis bu işlerin
üstesinden gelemiyor, bütün kurumlar yetersizdir dolayısıyla
bunun dışında bir yol aramalıyız gibi bir takım tartışma
noktalarına doğru Türkiye sürüklenmektedir. Sanki
bir bardağın doldurulmaya çalışıldığını ben şahsen görüyorum.
Bütün olmazlar, alt alta sıralandıktan sonra, o zaman
Türkiye'de bu problemleri çözecek bir mekanizma bir
başka şey aranmalıdır gibi."
Tansu Çiller: "Sayın Cumhurbaşkanım, bu olayın iki
tane boyutu var. Bir tanesi; çok vahim bir iddia ile karşı
karşıyayız, devletin içinde çeteler var ve devlet güdümlü
suç işleniyor, son derece vahim bir olaydır.
Biz terör mücadelesinin arkasına siyasi kararlılığımızı
koyduk. Meşru güçlerle koyduk. Şimdi denebilir ki, canım
sen öyle diyorsun Vatan Millet Sakarya diyorsun. Bunu
örtbas ediyorsun. Nedir o söylediğim şey; 'Kurşun atan da
kurşun yiyen de bizim için mukadestir." Ne demişiz ona
Çatlı ile ilgili söylemişiz ve demişiz ki Çatlı'yı tanımam,
Çatlı suçlu mudur, değil midir bilmem. Kimin nesi varsa
ortaya çıkartsın sonuna kadar gidelim. Ama eğer koskoca
Susurluk Labirenti 131
güvenlik kurumlarını terör mücadelesi yapılan bir ortamda
gölge altında bırakıyorsak yanlış yaparız. Çünkü geri
döndüğümüz zaman onları ararız. Türkiye'nin coğrafyasında
bu toprağın önünde insanların bir beklentisi var.
Sadece bunu da dile getirdik. Ve bunu da söyledik Meşru
, güçler; hukuk devleti, Çatlı'yı tanımam, suçlu mudur değil
midir bilemem. Ama birisi varsa gidelim, toplu gidelim.
$Ama koskoca bir teşkilatı ve devleti çökertmeyelim."
Necmettin Erbakan: "Şimdi söze başlarken, önce neyi
; konuşmak için toplandık sorusunun açık bir şekilde ortaya
konmasında yarar görüyorum. Burada biz ne bir trafik olayını,
ne bir kaçakçılık olayını, ne birtakım belgelerin
sahte olup olmadığım konuşmaya gelmedik. Devletin içerisinde
kendi kendine devlet otoritesi dışında oluşumlar
meydana gelmiş midir gelmemiş midir, bu oluşumlar, hatta
şu veya bu maksatla başladık deseler dahi elbette bunun
olmaması lazım, kaldı ki bir de bu oluşumların zaman
içerisinde artık kumarhane taksimatı için çalışmakta oldukları
iddiaları ortaya atılmıştır. Böylesine önemli bir
I konuyu görüşmek için bir araya geldik. Konumuz mudur,
bunların teferruatı değildir. Önce bir konuyu açıklayayım.
Gazetecilerin bir sorusu üzerine "Efendim, Sayın YılI
maz bende belgeler var diyor" işte şöyle demiş, böyle de-
I miş deyince, o sözler önemsiz demişimdir, çünkü o sözler
baştan sonuna kadar, bugüne kadar hep çelişki ifade etmiştir.
Bir şeyin üzerinde durmayın dediğimiz budur.
Bakınız olay, 3 Kasım'da patlak verdi.
Bunun üzerine gazetelerde birtakım yazılar yazıldı. İlgili
savcılar vs. bilgi toplamaya başladılar, o sırada Sayın
Yılmaz'm, Sayın Cumhurbaşkanı'na yazdıkları bir yazı ve
I Sayın Perinçek'in bir dosyası içerisindeki bütün her türlü
iddialarla gazete kupürleri de beraber bize gönderildi ve
bu gönderilme esnasında da olayın üzerinde bunun ciddi
bir şey olduğunu görüyorum dedi. Bu yazı bize intikal ettirilir
ettirilmez, biz 18 Kasım günü önce bir defa devletin
bütün imkanlarını seferber etmişiz. Nedir devletin imkan-
| lan dediğimiz zaman? Başbakanlık Teftiş Kurulu bir, MİT
! iki, İçişleri Bakanlığı'nın hem Teftiş Kurulu hem idari me-
1 kanizmalar üç, bir de Adli Savcılar. Bunlar harekete geçi'
rilmiştir. Bu savcılardan önce dört tanesi harekete geçil-
[ mistir. Susurluk savcısı, trafik olayı münasebiyle bütün o132
HAKANTURK
lup bitenleri inceliyor, İstanbul DGM Savcısı ise genel inceleme
yapıyor. Yani devlet mafya siyaset iddiasının her
bölümünü incelemek üzere gayet ciddi bir araştırma yapıyor,
DGM Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ise bu belgenin
sahte olup olmadığını ortaya atılan belgelerin olay yeri
burası olduğu için inceliyor.
Sarıyer Cumhuriyet Başsavcılığı ise Topal olayını bütün
yönleriyle inceliyordu. Ancak bu incelemeler esnasında
Adalet Bakanlığı bunları adım adım takip ettiği için
birtakım belgeler kendisine gelince, daha önce kapatılmış
bulunan Gaziantep Mehmet Yaprak davasını yeniden emirle
açtırdı bir kere daha. Bu dava örtbas edilmiştir kanaatindeyiz.
Dolayısıyla bütün davanın yeniden incelenerek
görülmesi gerekir, kararı alınmış ve Adalet Bakanı
emriyle bu dava yeniden başlamıştır bir, İkincisi, İstanbul
Küçükçekmece'de Söylemezler Davası aynı şekilde örtbas
edildiği kanaatine varıldığı için bu da talimatla yeniden
başlatılmıştır. Şu halde bu incelemeler esnasında başka
örtbas edilmiş olduğu kanaatine varılan bu suçlar varsa,
bunların da hepsi yeniden görüşülecektir. Şu anda demek
ki, on koldan devlet bütün gücüyle seferberdir. Başbakanlık
Teftiş Heyeti, en yetkili, en geniş teftiş yapabilecek olan
bir heyettir. İçişleri Bakanlığı Mit, bunun yanında da altı
tane mahkeme, Susurluk Ceza Mahkemesi, İstanbul DGM,
Ankara, Sarıyer, Gaziantep ve Küçükçekmece Mahkemeleri,
îo'ncusu da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki komisyonudur.
Devletin elinde bu kabil konuları incelemek için
mekanizmaları bunlardır.
Herhangi bir arkadaşımızın başka" bir mekanizma var
onu da çalıştırın" diye bir teklif olursa önada hazırız. Ancak
şu anda bütün hukuk uzmanlarımızın ne yapabilir
suallerine verdikleri cevap budur; tamamı seferber edilmiştir.
Edilmiş de ne olmuş? 18.11.1996'da görevlendirme
yapılmış Başbakanlık Teftiş Kurulu bilhassa her tarafıyla
araştırma yetkisine sahip olduğu için.
Deniz Baykal: Soruşturma mı, araştırma mı?
Necmettin Erbakan: Araştırma, inceleme ve soruşturma.
Deniz Baykal: Hangisi?
Necmettin Erbakan: Ayın 18'inde verilen görevde inceleyin,
araştırın ve aynı zamanda da soruşturma yetkiSusurluk
Labirenti • 133
siyle de mücehhezsiniz, soruşturulacak her hususta, izin
almadan derhal soruşturacaksınız, 18 Kasım tarihli yazımız
budur. Bütün yetki verilmiştir. O an binaenalyh soruşturulacak
hususlarda yetkileri vardır.
Deniz Baykal: Şu an hangi aşamadadır?
MİT RAPORU
Necmettin Erbakan: Şimdi bu raporlar içerisinde çok
büyük öneme haiz olan bir dosya MİT'in incelemeleridir.
Burada gördüğünüz gibi MİT kendisine verilmiş olan görev
dolayısıyla şu raporu bize göndermiştir. Bu raporun i-
.çerisinde gerek Susurluk gerekse bütün bu adı geçen olaylar
hakkındaki genel bilgiler ayrı ayrı verilip, bunların
tahlilleri, tahminleri yapıldıktan başka, bu olayda evet bütün
basında ismi çıkan insanları dikkate almak üzere tam
.elli sekiz kişi hakkında kendi kayıtlarına bakarak bize bilgi
vermişlerdir. Bu vermiş oldukları bilgilerde, biz bu olay
. münasebetiyle bu insanların durumlarının incelenmesini
ihtiyaç görüyoruz diye, bu 58 kişiyi bize bildirmişlerdir ve
bu 58 kişinin içerisinde de ifade etmişlerdir. (Aslında 59
; kişi) 29 tanesi hakkında bizim dosyalarımızda herhangi
bir bilgi yoktur. Bunlar bu olaylar münasebetiyle ortaya
çıkmış isimlerdir. Şeyler hakkında, bu kendilerinde araştırması
lazım gerek dedikleri insanlar hakkında 4 tanesi-
'min politikacı olduğunu, 4 tanesinin işadamı olduğunu isimleriyle
bize bildirdiler. Ve 5 tanesinin asker olduğunu,
İS tanesinin emniyet mensubu olduğunu, 14 tanesinin Ülkücü
mafya mensubu diye yazmışlar verilen raporlarda.
8 tanesinin ise bilinen eroin kaçakçısı olduklarını, bu yumağın
içerisinde bunlar mevcuttur diyorlar ve bu arada
da tabii kendileri bu insanların yanında bu insanların bütün
her şeyiyle ilişkilerinin vs. araştırılması gerektiğinde,
kendilerinin bunları, birinci derecede yapılan konuları araştırdıklarım,
ayrıca şunları tespit edip şunları araştırdıklarını
ve şu öneride bulunduklarım da raporlarında
sarahaten bildirmişlerdir. Bu isimlerden herhangi bir
kimse bilmem bu lazım... Çıktı şimdi bu adamlar kimdir,
nedir MİT'te hangi olaylara karışmıştır ne yapıyor, bunlar
hakkındaki bilgileri bize MİT veriyor. Behçet Cantürk
hangi uyuşturucu, hangi münasebetleri vardır, bütün bunlar
MİT'in dosyalarında mevcuttur. Dolayısıyla bu insanHAKANTURK
lar arasındaki münasebetleri görmek bakımından fevkalade
ciddi bir inceleme yapılmıştır.
B U C A K ' A AĞIR İDDİA
Tansu Çiller: Şimdi bu incelemenin arkasından kendileri
şunu söylüyorlar, diyorlar ki, 'Sedat Bucak'ın Ankara'daki
kumarhanelerden haraç toplandığına dair bir iddia
var ortada. Bu iddia inanıyoruz ki, kolaylıkla incelenebilir,
var mıdır, yok mudur tespit edilebilir. Dolayısıyla
bunun bir an evvel tespitinde yarar görüyoruz. Ve söyledikleri
şey şudur, diyorlar ki, biz aslında yurtdışı işlerle ilgiliyiz,
casusluk vs. ile. Bu insanlar çeşitli sebeplerden
dolayı bizde bir dosya teşkil etmiştir bir. ikincisi, biz gidip
kuruluşlarda resmen araştırma, soruşturma yapamayız,
ancak bizdeki dosyalarda ve uzmanlarımıza müracaat
ederek edindiğimiz bilgileri size bulup getiririz. Bunları da
bu çerçevede size sunuyoruz.'
Ve bizim kendi MİT uzmanlarımızın görüşüne göre,
Susurluk'ta izahı zor ve savunulmayacak bir beraberlik açıkça
ortaya çıkmıştır. Söyledikleri bu. Silahlar ve bölgeler
suç amaçlı bir faaliyeti gösterir. Geçmişe ait bir çok iddia
var. Ama bunlar için maddi kanıt bulmak çok zordur. Olayda
medya ve herkesin konuşması ve konuşturulması, olayı
saptırmak isteyenlere firsat vermiştir. Bu işin aslında
sessizce ve gizli yapılması gerekirdi. Birçok şeyler ortaya
atılınca, kanıtları yok etmek bakımından ve lüzumsuz yerlere
araştırmacıları sevk etmek bakımından saptırmalar
yapılmıştır. Kanaatimiz budur diyor.
N. Erbakan: Bu esnada tabii şunu dikkat çekiyorlar;
Sayın Sedat Bucak'a önce Ankara'dan koruma polisi veriliyor,
bunları kabul etmiyor. Kendisi Ankara'da oturduğu
halde dört tane İstanbul'dan istiyor, onun istediği insanlar
veriliyor, iki tane İzmir'den istiyor, iki tane İzmir'den veriliyor,
kendisi orda oturuyor, Ve kendisi koruma polisini
07.08.1996 tarihinde talep ediyor, halbuki kendisine bu
polisler 6 Ağustos tarihinde zaten tahsis edilmiş durumda.
Demek ki talep etmeden önce temaslar yapılmış. Muhtemelen
şunları, şunları bana verin demiş. Ve onun arzusu
üzerine bu şekilde koruma polisleri kendisine tahsis edilmiş.
DGM Başsavcılığındaki tespitlerden dikkat çekici husus
olarak arz ediyorum ve DGM Başsavcısı, Sayın Mesut YılSusurluk
Labirenti 135
maz'ın kendilerine gelip ifade vermesini beklemekte olduklarını
ifade ediyor. Bu arada tabii Sayın Mesut Yılmaz'ın
DGM Başsavcısına Perşembe günü telefon ederek ifademi
kim alacak diye sorduğunu, oradaki Hakim Engin Bey'in
ise "Özel görüşelim dediğini, kimi isterseniz o alır" dediğini
DGM Başsavcısı'nın muvajfakatıyla dünkü Cumartesi
günü saat ıy.ıs'de savcılıkta buluştuklarını, Mesut Yılmaz
Bey'in Pazar günü zirveden çıkacak sonuca göre hareket edeceğini,
'belgeleri ya zirvede Cumhurbaşkanı'na ya zirvenin
oluşturacağı komisyona veya gelip size teslim ederim'
demiş olduğu ifade ediliyor ve ancak ifadelerinden delil
dediği şeylerin gazete kupürleri olduğu intihanın hakim
olduğu rapor ediliyor bize.
Şimdi Sarıyer Cumhuriyet Başsavcılığında ise Ömer
Topal cinayeti bütün her yönüyle tahkik edilmektedir. Her
yönüyle tahkik edilirken, tabii burada önemli olan konu,
bu üç tane koruma polisinin İçişleri Bakanlığındaki ifadesinde
şahitler gösteriliyor. Ben şu lokantadaydım onlarda
buradaydı, işte iki tane şahitle ben lokantada olduğuma
göre demek ki ben orda değildim. Öbürü ben şunun yanındaydım,
işte şahitlerim. İki gün içinde bu şahitlerden
bu ifadeler alınıyor ve kendilerine de serbest bırakılıyor.
Tabii, iki günde bütün bunların toparlanıp, ifadelerini alıp
serbest bırakılması fevkalâde dikkat çekici bir olay olduğu
için, bu ara raporların bize geldiği zaman biz İçişleri
Bakanlığımızdan rica etti ki, bunu lütfen tekrar bütün inceliğiyle
inceleyin, bu bir düzmece olabilir.
Bunlar olay yerinde olabilirler, filanca kimselerin söylemesiyle
hemen bu işi kapatamazsınız. İçişleri Bakanhğı'-
mız bu olayı şimdi derinleştirerek, yani o lokanta sahibi,
onun şahidi vs. ile durumu tahkik ediyor ki, acaba bu ifadeler
düzmece bir iade midir? Bu tahkikat orda yürüyor.
Ancak dün yine getirilen bilgiye göre, İstanbul DGM Başsavcılığı
bu ifadenin düzmece olup olmadığını tetkik etmek
için o lokantacıyı getirmiş, lokantacı buradaki ifadesinde
'Evet bizdeydi' dediği halde, orada vermiş olduğu ifade de
'ben bunları tanımam' diyor ve oradaki DGM Savcılığı'nda
şimdi yeni bir ifade ortaya çıkımş. Şimdi bunlar orda mıydı,
değil miydi? Onun için tabii İstanbul Emniyet Müdürü
kendisi, 'bunlar birtakım olayları yaptıklarını bana itiraf
ettiler,' diye Sayın Cumhurbaşkanı'na bildirmiş, benimle
136 H A K A N T Ü R K
yapmış olduğu konuşmasında da kendisi 'bana yetki ve
imkan verilecek olursa, ben koruma görevlilerinin O Sarıyer'deki
cinayette olay yerinde olduklarını ispat edebilirim'
dedi bana. Demiş olduğu için ben de bunu Sayın
Cumhurbaşkanımıza da söyledim. Ve kendisi görevden el
çektirilmiş olduğu için şimdi kendisine böyle bir görevi
vermemiz şu anda hukuken mümkün görünmüyor ancak
bunun nasıl tespit edilebileceği hususunda tavsiyeleri ne ise,
bizim Başbakanlık Teftiş Kurulu onun söylediği herşeyi
yerine getirmeye hazır vaziyette kendisiyle işbirliği için
beklemektedir. Yalnız kendisine bir görev verip de; sen git
bunları incele demek, şu an yapmış olduğumuz inceleme
hukuken mümkün değil, fakat bildiği bir şey varsa ispat
edebilmesi için görevliler onun söylediği herşeyi yerine
getirmeye hazırdır.
Deniz Baykal: İlişki var mı?
Necmettin Erbakan: Efendim.
Deniz Baykal: İlişki içindeler mi bunlar?
Necmettin Erbakan: Evet, Yazıcıoğlu ile onlar daha
önce temas ettiler. Ancak görevden alınmadan sonra biz
hukuken ne yapabiliriz diye olay durmuştu. Şimdi uzmanlarla
yapmış olduğumuz konuşmalar yani yapabileceği
şey ne ise söylesin, kendisi yapamasa dahi yetkililer onun
söylediklerini yapmak suretiyle konuyu inceleyebilirler
demişlerdi. 'Şimdi tabii işin garibi, bu konuda önce bir defa
Sayın Kemal Yazıcıoğlu'nun bütün resmi evraklarında
hiçbir belge yoktur. Bu üç tane kimsenin bu işle ilişkisine
ait en ufak bir şey tespit edilmemiştir' diyor. 'Hatta bu tesellüm
zaptında daha bir ilgisi görülmediği için kendilerine
teslim edilmektedir,' diyor. 'Resim ifadeleri bu, ama Sayın
Cumhurbaşkanımıza geldiği zaman bunu işte ben biliyorum,
itiraf ettiler diyor, bize de geldiği zaman bana
yetki verilirse, ben bunu ispat edebilirim' diyor.
'Peki, bir yandan bütün resmi vesikalarda Hayır diyorsun,
şimdi gelip burda böyle söylüyorsun bu birbirini tutmuyor,
çelişkili bir şey, iki yüzlülük gibi bir şey, bu nasıl
oluyor?' Dediğimiz zaman bize söyledikleri şey şudur: Efendim,
ben herkese itimat etmiyorum, ondan dolayı da
bir şey diyorum. Üstüme gelmesinler. Çünkü gelirlerse
ben bunu ispat edeceğim, delilleri incelemeye kalktığım zaman
o delillerin yok edileceğinden korkuyorum. Ama size
Susurluk Labirenti 137
itimat ediyorum. Size diyorum ki, bana yetki verilirse veya
bu iş araştırılırsa bu ispat edilebilir.
Yani ispat edilebilir dediğinde de polislerin orda olduğunu
iddia ederek söylemiyor; onu da tavsiye ediyor, orada
mıdırlar, değil midirler. Ben bunu ispat ederim. Olmadıklarını
ispat ederim. Orda olduklarını ispat ederim. Elimde
bunu ispat için imkan var... Şimdi tabii böyle bir bilgi
için, biz bu gerçeğin ortaya çıkması bakımından kim ne
biliyorsa bunu ortaya koyması lazımdır. Yetkileri alınmıştır,
ancak nasıl ispat edecekse söylemesi lazım, o söylediği
şeylerin de hakikaten izler kaybedilmemek üzere gereken
araştırmanın yapılması lazım ki, bir iddiadır, gerçek
ne ise orta yere çıksın.
Şimdi tabii burada asıl konu Mesut Yılmaz Bey'e geliyor.
Mesut Yılmaz Bey'de bant var mı, yok mu? Elinde ne
delil var? Böyle bir delil var deyip, duramazsınız. Bugün
müddetiniz bitmiştir. Varsa deliliniz, yarın bunu kime isterseniz,
ya DGM başsavcılığına bak on tane merci var,
hangisini istiyorsanız, götürüp vermeniz gerekir, kanunen
yoksa siz suçlu duruma düşersiniz. Bir insanın soruşturmaya
yardımcı olmak mecburiyeti vardır. Bende delil var
derde delilleri saklarsak bu olay örtbas etmek olur. Ondan
dolayıdır ki, neyimiz varsa bunun en kısa zamanda götürüp
vermeniz lazım. Bu savcının verdiği ifadeye göre bu
toplantının arkasından vereceğinizi beyan etmişsiniz.
Bunları veriniz lütfen ki gerçek ne ise ortaya çıksın. Bunu
böyle var deyip sağlayamayız, bunları orta yere koymaya
mecburuz.
Şimdi dolayısıyla bunlar araştırılırken, tabii bu
araştırmalarda her gün yeni bir şey çıkıyor, sürekli olarak.
Şimdi bakınız, İstanbul DGM'ye ibrahim Şahin
Bey'in imzasıyla gönderilen bir yazı metninde İçişleri Bakanı'nın
şifai onayıyla ifadesi yer almıyor. İlk önce bir yazı
göndermiş nasıl bu üç kişinin İstanbul'dan teslim alındığı
hakkında, o yazıda şifai onayıyla tabiri yok. Fakat bir
müddet sonra başka bir münasebetle tekrar aynı yazının
gönderilmesi sözkonusu olmuş. Bu yeni yazıda ise diğer
kelime aynı, İçişleri Bakanı'nın şifai onayıyla diye bir şey
ilave edilmiş. Şimdi bu belgenin aslı nedir? Onun için İstanbul
DGM şimdi bunun aslını araştırmaktadır, hangisinde
tahrip vardır? Bunlar tespit edilecek. Bu misali niçin
138 H A K A N T Ü R K
arz ediyorum yani konunun incelenmesinde bir kelime bile
gözden kaçmıyor. Bu kadar titiz bir şekilde bunlar incelenmektedir.
ŞAHİN O L A Y I
Mesut Yılmaz: Diğer yandan dört gün önce bir valiz
dolusu uyuşturucu parasıyla Türkiye'ye giriş yapan Dilek
Örnek İspanya'dan gelmiş ve bu iki kişiyle beraber yakalanmış,
BMW aracıyla İbrahim Şahin'in koruması Ayhan
Akça bunu gelmiş havaalanından o alıyor. 'Şimdi İbrahim
Şahin Bey Özel Harekat Dairesi'nin Başkanı olan bir insan.
Özel Harekat Dairesi Başkanlığı koruması bir BMW
arabayı bu Ayhan Akça denilen koruma polisi dört aydır
kullanıyormuş, bu yakalanan iki senede 52 defa Türkiye'ye
giriş çıkış yapmış, şu güne kadar bu sefer getirdiği bavuldaki
28 milyar Türk Lirası'na tekabül eden döviz
2.800.000 yakalanmış dört gün önce, ancak 52 giriş - çıkış
esnasında 1,5 trilyonu 150 Milyon $ yurda sokmuş ve
bu hanıma her seferinde 1000 Mark, ben sadece bir taşıyıcıyım,
veriyorlar götürüyorum'demiş.
Şimdi tabii İbrahim Şahin'le ilgili görüldüğü için bu olayda
bütün incelemeler içine alınıyor. Bütün ayrıntılarıyla,
bağlantılarıyla ne var ne yok belli olması için. Dolayısıyla
şimdi bu dört gün önce oluyor. Burdan sözü şuraya
getirmek istiyorum; efendim bu iş bitsin artık. Adli tahkikata
böyle bitsin artık diyerek müdahale edemeyiz. Bitsin
artık dediğimiz zaman, bir sürü delilleri araştırmayıp, o
deliller hatta zaman içerisinde yok edilsin demektir. Bunu
söylemeye hakkımız yok. Ondan dolayıdır ki bu mercileri
bütün yetkililerin ve sonuna kadar ne araştıracaksınız araştırın
demekten başka bizim bir şey söylememiz doğru
değildir. Hepsi raporlarını getirmiştir, bu getirilen raporlarda
hepsi yeniden şu an araştırılmasını istiyor.
Şimdi yine, mesala İçişleri Bakanlığı'nda getirilmiş olan
yazı münasebetiyle kazada ölen Emniyet Müdür Yardımcısı
Hüseyin Kocadağ'ın olay tarihinde İstanbul'da sanıldığı
halde aslında izinli olmadan görevinden ayrılmış
olduğu tespit edilmiştir. Kendisi 30 Ekim'de yani 3 Kasım'-
daki olaydan dört gün önce İstanbul'dan ayrılıyor. Kimseden
de izin almamış. Şimdi olay iki yönüyle mühim, birisi
bu işle ilişkisi açısından, öbürü de varsayılan şebeke nasıl
bir şebekedir ki bir Emniyet Müdür Yardımcısı hiçbir
Susurluk Labirenti 139
. muamele yapmadan kendiliğinden dışarıya çıkıyor. Bu
ancak, yani başkalarıyla yakın bir münasebetin bulunması
halinde mümkündür. Yoksa normal bir devlet ciddiyetinde
bir Emniyet Müdür Yardımcısı, ilinden ayrılacaksa
mutlaka resmi muamele yapmak mecburiyetindedir. Halbuki
böyle bir muamele yapılmamıştır. 04.07.1994 tarihli
-Mehmet Özbay'a silah verilmesine dair Bakan onayı. Bir
bakan onayıyla silah verilmiş 94'te. Hangi bakan tarafından
bu onay verilmiştir? Üç kişiyi serbest bırakan İstanbul
Emniyet Müdürü mü? Çünkü bir rivayete göre Kemal Yazıcıoğlu
'bizle ilişkisi kalmadı alabilirsiniz' demiş. Yoksa Özel
İstihbarat Dairesi mi orada işi bitmediği halde onu zor;
la almış. Şimdi bunların tabii detaylı bir şekilde araştırılj
ma mecburiyeti vardır bir.
! İkincisi MİT raporlarında diyor ya devlet içerisinde
•kendi kendine gruplar teşekkül etmiştir ama o raporda
• söylediği şu; bu 1982'den beri teşekkül etmiştir. 1982-1984
'; arasında ASALA'ya karşı 11 tane eylem yapılmıştır. Bu
eylemlerin içinde de Abdullah Çatlı vardır. Bu ANAP dönemidir.
11 tane hareket yapılmış. İçinde Abdullah Çatlı varmış.
Bu olaylardan Anap iktidarlarının haberi yok mu?
Bunlar resmi vesikalarla sabit. 1978'den beri uyuşturucu
kaçakçılığından Hollanda ve ABD cezaevlerinde yatan
sabıkalı Ömer Topal'a kim pasaport vermiştir?
Türk pasaportu da var. Bir de Türkmenistan'dan da
' almış pasaport. O Türkmenistan '(daki pasaportu da diplo-
' mat pasaportu. Bizim başbakanlık başmüfettişinin elinde
,* pasaport, dün getirdi gösterdi. Bir çok defalar Türkiye -
'' Rusya - Türkmenistan arasında giriş - çıkış yapmış hariciyeden
soruldu. Türkmenistan'a Türkmenistan, 'işte bizimle
iş yapan insanlara böyle diplomat pasaportu veriyoruz'
diyor, bunların içerisinde Erdal inönü'de varmış.
Türkmenistan'dan diplomat pasaportu varmış, Rus pasaportu
Erdal İnönü'nün raporlarda bu da gözüküyor. Ne
münasebetle, ne ihtiyacı vardır da almışızdır, hediye midir,
bilmem ne doğrusu. Ama getirilen raporlarda biz Erdal
İnönü'ye de verdik diyor.
D e n i z Baykal: Hangi tarihte?
Necmettin Erbakan: Tarihini şimdi söyleyemeyeceğim
evet, muhakkak kendisine vermişlerdir. Şimdi bir de tabii
bu Topal, Emperyal Oteli var Sarıyer'de bu adam 78'den
140 HAKANTURK
beri uyuşturucu kaçakçısı. Bu insana otel sahibi olmak
üzere kim otel ve kumarhane ruhsatı veriyor? Eskiden almış
bunu, Ömer Topal cinayeti üzerinde 5 ay önce parmak
izi bulunamamış, 5 ay sonra bulunmuştur. Bunun açıklamasının
yaptırılması gerekir diyor. Yani polis araştırma
yaptığı zaman parmak izivar mı yok mu? Bundan başka
da tabii bu sefer Susurluk'ta çıkan silahların üzerined de
parmak izi tam yapılmış değil.
Yani iki tanesinin polise ait olduğu söyleniyor. Ve Bucak
diyor ki, benim bu silahlarla ilgim yok. Bunları sonradan
konmuş. Peki ya o silahların üzerinde Bucak'ın parmak
izi çıkarsa? Şimdi yani yapılmış olan bir takım araştırmalar
detayına indiği zaman ,bunların mutlaka daha
ciddi bir şekilde tamamlanması gerekiyor. Ömer Lütfü Topal'ın
kumarhanesini satın almak için Sedat Bucak'ın bir
çalışması olmuş mudur?
Mesut Yılmaz Bey'in deşifre etmekten çekindiği hususlar;
telefon deşifre metni ,bunları Mesut Yılmaz Bey'de açıklamış,
Eyüp Aşık Bey'de açıklamış. Üç tane Özel Tim
mensubuna ait ses bandı, üç tane özel tim mensubunun cinayet
akşamı o civarda olduklarına dair bilgi ve belge,
Emniyet içinde üç ayrı çetenin varlığı ve bunların cinayet
işlediğine dair kanıt. Bunlar şimdi Eyüp Aşık Bey tarafından,
Mesut Bey tarafından açıklandı.
Tansu Çiller: Bu hususu kendisine bırakmak lazım. Görüşleri
doğrultusunda, hareket etmek lazım.
Bülent Ecevit: O başka.
Tansu Çiller: Kendi yetkisidir.
Bülent Ecevit: Hayır benim söylediğim, biz biraz önce
konuşurken devlet içinde devlet, hükümet içinde hükümet...
Tansu Çiller: Kendisi devlet içinde devlet kurulmasını
bana söylemiştir.
Bülent Ecevit: Ha size söylemiştir. O zaman Sayın
Cumhurbaşkanı söylemiş olsa da ona da katılmam. Çünkü
108. madde sanıyorsam açıkça Devlet Denetleme Kurulu'-
nun idaresini hukuka uygunluğunun, düzenli ve verimli bir
şekilde yürütülmesini ve geliştirilmesinin sağlanması amacıyla
incelemeleri, soruşturmaları, araştırmaları yapabileceğini
belirtiyor. İkincisi bu kontgerilla olayının üstüne yürümediğimi
söylediniz. Ben 1974 öncesinde bazen kontrgeriUa
Susurluk Labirenti 14i
sözünü genel anlamda kullanmış olabilirim. Fakat 1974'te
öğrendiğim bazı çok acı devlet gerçekleri üzerine Türkiye'de
resmen kontrgerilla diye bir örgüt olmadığını, ama o işleri
gören bir kurumun var olduğunu, Özel Harp Dairesi'nin sivil
uzantısının var olduğunu ve bunların çok karanlık birtakım
olaylara karışmış olabileceğini gördüm ve 1978'de Başbakan
olur olmaz. Yeni Genelkurmay Başkanı Sayın Kenan
Evren'e bu konunun üzerine yürünmesi ve o zaman kullandığım
tabirle, devlet içinde ama devlet dışında devlet kontrolü
dışındaki kurumlaşmanın hukuk devlet kuralları içine
çekilmesi görevini talimatını verdim. Sayın Evren'de yazılı
anılarında bunu doğrulamaktadır. Yani ben o konuda Genelkurmayın
gerekeni yapması için elimden gelen çabayı
gösterdim. Teşekkür ederim.
Deniz Baykal: Bakın gelen raporlar, istihbarat kuruluşları
birbiriyle çelişiyor. İşte emniyet içinde çeşitli hizipler
var, emniyetle onun dışındaki güvenlik güçleri arasında çekişmeler
var, bunlardan şikayet ediliyor. Şimdi buna bizde
bir araştırma mercileri kargaşasını ekliyoruz. Bu kadar şey
değil. Ciddi, sağlam, sorup sorgulamak lazım olayı biraz
netleştirmek ve berraklaştırmak lazım. Yani işin genel tutumumuzda
kaygı verici bir dağınıklık gördüğümü dikkatinize
sunmak istiyorum. İstanbul Emniyet Müdürü'nün görevden
alınmasının çok büyük bir hata olduğu anlaşılıyor.
Tansu Çiller: Savcılığa intikal ettirmedi.
Deniz Baykal: Savcılığa... Onu söylüyorum.
Tansu Çiller: Savcılığa intikal ettirmiyor. Ve bir itham
daha var onun isteğiyle gönderdiği, açıyor şu üç kişiden dolayı
diyor ki, ben bu üç kişiyi buldum, gelin alın, ben burada
bunu tutmak istemiyorum, bu araştırmayı yapmak istemiyorum,
bir şaibe de bu. İşte böyle bir şey içinde, kendi içinde
itham içinde olan birisi.
Süleyman Demirel: İstanbul Emniyet Müdürü ile ilgili
olarak benimle ilgili kısım şudur; Sayın Yılmaz bana geldi,
bana birtakım bilgileri verdi ve dedi ki, 'bunun belgeleri
İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ndedir. Konuş İstanbul Emniyetiyle...
Yoksa ben Cumhurbaşkanı olarak meselenin
üst... Veya muhakkiki değilim...'Ben bu saatlerdeydi hatta
bu saatten daha geçti. Sayın Yılmaz'ı dinledikten sonra o
gün yazı yazdım. Sayın Erbakan'a dedim ki, Sayın Yılmaz
bana şunları aktardı, bunları ciddi buluyorum dedim, tet142
HAKAJMTÜRK
kiki ve gereğinin ifası. 13'ünün günü gönderdim. Çünkü
geç saatti. 13'ünün günü sabahleyin gönderdim mektubu
kendisine de söyledim, mektup gönderiyorum diye.
14'ünün günü İSEDAK toplantısı dolayısıyla İstanbul'a
gittim, İSEDAK toplantısı sabahtan akşama kadar sürdü.
Gece yarısı yemek bitti. 11.00,11.30 gibi eve geldim, vali,
emniyet müdürü de arkamdan geldiler ve yukarı çıktık
beraberce buyrun dedim. Söyleyin bakalım nedir hadise?
Bana dedi ki 'Emniyet Müdürü, biz bu Ömer Lütfü Topal'ı
öldürenleri bulduk. Ömer Lütfü Topal'ın öldürülmesi hadisesi
Ağustos'ta bulduk bunlar merkez, Ankara geldi bizim
elimizden aldı. Peki kaç gün bunlar burda durdu?Bir gün.
O gün hemen geldiler aldılar. Neden verdiniz? Efendim alırlar.
Yani isterlerse alırlar, merkez isterse alır. Emniyetin
usul ve kaidesidir. Peki bunların Ömer Topal'ı öldürdüklerini
size de söylerler, kim sorsa söylerler biz öldürdük
diye. Hem bunlar şunu da öldürdük, bunu öldürdük,
bunu da öldürdük diyorlar.
Peki sen bu ifadeleri zapta aldın mı? Hayır. Kayda geçirdin
mi? Hayır. Neden kayda geçirmedin? Neden zapta
almadın? Efendim, soruyoruz söylüyor adam zaten zapta
almaya almadım zapta, sorunca söylüyor neyse, benim de
canım sıkıldı. İyi bir Emniyet Müdürü kendisi. Doğrusu
sevmedim bu şeyi. Sonra aradan iki gün geçti. İçişleri Bakanı
bana geldi dedi ki, 'Emniyet Müdürünü görevden aldık.
Bana danışılarak aldık değil, aldık. Ben Sayın Erbakan'la
görüşmüştüm, onu da anlattım Sayın Erbakan'a'.
Aynı böyle yani bana böyle böyle dedi, İçişleri Bakanı dedi
ki, 'biz sorduk yazıyla, bende ifade yok' dedi. Yani zapta
almadım kayıt da tutmadım.
Ben ondan sonra İstanbul EmniyetMüdürü'nün sadece
geçen gün bir merasimde elini sıktım. Yani eski Emniyet
Müdürünün, görev dışında olanının elini sıktım. Sadece
tahkik ettirdim. Yani içişleri Bakanı bir emniyet müdürünün
tayinini tayin mekanizmasına uymadan görevden alabilir
mi? Alabiliyor, kanun var. Kanunda şeyi var, İnha
mekanizması olarak görevden alabiliyor, fakat görevden
şöyle alıyor, muvakkat bir zaman için alabiliyor. Yoksa
devamlı alabilmesi için tayin abna geldi görevden aldık
dedi, yani bir süre için dedi. Tahkikatın selameti bakımınSusurluk
Labirenti 143
dan dedi. Ben de bir mütalaada bulunmadım. Yani benim
tasvibim ile alınmış değildir.
Şimdi bir şeyi daha aydınlatayım. Sonra kendisi bana
gelip, bana yetki verilsin ben bunları çözeyim falan demiş
değildir. Onu Sayın Başbakan'a demiş. Sayın Başbakanla
bu arada konuşmamızda dedi ki, "Ben İstanbul Emniyet
Müdürü ile konuştum, bana diyor ki, "bana yetki verin ben
bu meseleyi çözeyim." Ben de dedim ki, "sıfatı ne olacak?
Ben böyle bir şeyi yadırgamam, birisi diyor ki, ben bu işi
size yapıvereyim. Ama yetmez o. Devlet işinde daima sıfatlar
ve kurallar doğrultusundadır. Sıfatı ne olacak. Eğer
bir sıfat bulabiliyorsanız kendisinden yararlanalım" de-
\ dim.
Deniz Baykal: Ayrıldıktan sonra mı?
,. Süleyman Demirel: Ayrıldıktan sonra. Bu şey zaten
\ ayrıldıktan sonra geçiyor konuşma, Sayın Başbakanla ay-
1 rıldıktan sonra geçiyor. Benimle bana bir görev verin ben
bunu aydınlatayım şeklinde bir şey.
Deniz Baykal: Ayrılmadan önce de Sayın Başbakanla
konuşmuştu ama galiba değil mi? Herhalde bir gün önce
konuştunuz. Sonra tekrar bu konuşmada oluyor galiba öyle
mi? Yetki...
Süleyman Demirel: Karıştırabilirim.
Necmettin Erbakan: İki defa konuşmuşlardır.
Süleyman Demirel: Evet ikinci defa.
Deniz Baykal: Yetki verin dediği önce mi sonra mı
efendim?
Süleyman Demirel: Ben de öyle hatırlıyorum. Benimle
bana yetki verin, biz bu işi açığa çıkaralım, ben çıkarayım
gibi bir şey olmamıştır. Sonra biz Sayın Yılmaz'la
:' konuştuk, Sayın Yılmaz bana dedi ki, kendi dedi, bu bilgir
ler kendisinde var. Belgeler de var. Ama bunların verilmel
sinden endişe ediyor. Eğer bunları verirsem bunlar kaybo-
'., lup gider gibi bir endişesi var. Bir de devletin zarar göre-
'i ceğinden endişe ediliyor. Ben de Sayın Yılmaz'a dedim ki
' devletin zarargörme hadisesi onun sorunu değil, o başkalarının
sorunudur. Onun yapacağı iş, elinde ne varsa vermektir.
Onu yapmadı, bana yok dedi. İçişleri Bakanı'na
yazı yazıyordu Vali Bey yok dedi. Şimdi biz Sayın Erbakan'la
konuştuk dedik ki, bu çok önemli bir nokta, yani
Emniyet Müdürü burada...
144 HAKANTURK
Çok önemli nokta. Hatta ben kendisine dedim, Sayın
Yılmaz bana dedi ki "bunu Vali falan yaparak ordan uzaklaştırmak
isteyebilirler" ben dedim ki, ama buna dikkat
edin sonra bu lüzumsuz tartışmaların da sebebi olur. Bu
daha değiştirilmeden önce bunları söyledim. Benimle olan
ilgisi, bu vesikaları ben niye sordum ona, çünkü Yılmaz
vesikalar onda dedi belgeler onda dedi. Bu işte uzun süre
belge tartışması çıktı, o tip şeylere girmedi. Bir şeyi daha
aydınlatayım, Milli Güvenlik Kurulu'nda hiçbir zaman
meşruiyetin dışına çıkan bir karar alınmamıştır. Sizler de
o kurullarda bulundunuz.
Geçen 5 sene zarfında benim kurulun başkan olarak üyesiyim
veya Cumhurbaşkanı olarak başkan olduğum kuralların
hiçbir tanesinde işte devletin güçlerinin dışında
birtakım adamları kullanalım diye, bu amanaya gelebilecek
uzaktan yakından hiçbir şey alınmamıştır. Aksine ben
Sayın Yılmaz'a da söyledim, beni ençok rahatsız eden şeylerden
biri Türkiye'de faili meçhul cinayetlerdir. Faili
meçhul cinayetler eğer aydmlatılmasa bir gün bunlar devletin
üstünde kalır. Hukuk devleti cinayet işlemez ve işlettirmez...
Benim idare anlayışım budur.
1991 Kasımından bu yana, Sayın Yılmaz'ın bana hükümeti
devrettiğinden bu yana başında bulunduğum hükümetler
veya başında bulunduğum bu devlet benim bilgim
dahilinde hiçbir cinayet işine karışmamıştır. Hiçbir şekilde
çünkü ben kesinlikle buna karşı çıkmışımdır ve ama dikkat
edin şu adamdan... ve devlete çok önemli bir iştir. Devlet
bu çeşitli işlere girmez. Herşeyi meşruiyet içinde yapacaksınız.
Devlet bir meşru kurumdur. Aman devleti meşru olmayan
işlere karıştırmayın şeklinde olmuştur. Bunları
şeyler için açıklamak istedim.
Tansu Çiller: Sayın Cumhurbaşkanım bir şeyi bu şekilde,
hemen ben bir noktaya daha işaret edeyim, işte yapılan
şey bu. Ağustos ayında bir olay oluyor veya Temmuz
ayında.
Süleyman Demirel: Ağustos'ta 8 Ağustos mu ne öyle
bir şey.
Mesut Yılmaz: 28 Temmuz.
Süleyman Demirel: Ama yakaladıkları..
Mesut Yılmaz: Ama yakalanması bir ay sürer 29 Ağustos.
>
Susurluk Labirenti 145
Süleyman Demirel: Yakaladıkları Ağustos.
Tansu Çiller: Bir olay oluyor ve o sırada rivayet o ki
Sayın Yazıcıoğlu bazı tespitlerde bulunuyor. Görevinin icabı
ifadenin alınması. Yani, kendisi diyor ki, ben bunları biliyorum,
bunlar bana bunu söyledi. Peki sana söylediyse niye
ifadesini almıyorsun? Sana bir baskı kuruluyor. O baskıya
itiraz etmen lazım. O baskıya ifadeyi alıp götürmen lazım.
E, ben ifadeyi almadım, ama ben bu işi şimdi Sayın Mesut
Yılmaz'a götürdüm. Söyledim. Bu olmaz, peki madem ifadeyi
almadın, herhangi bir şey var mı söyleyeceğin şimdi bir
şey var mı? Üstüne gidelim. Ha bir şey yok. Ve bu arada bir
olay, yani elinde belge var, çağırıyorsun belge yok, ifade almış
olması lazım. O ifadeyi aldığı zaman yine savcılığa intikal
ettirmesi lazım, bundan dolayı rapor hazırlanıyor.
Ve diyorlar ki, açıkça İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nün
gözaltına aldığı şahıslar hakkında bir işlem yapmaması ve
olayı Cumhuriyet Başsavcılığına anında duyurmaması açısından
Ankara'dan gelen ekibe teslim etmesi nedeniyle,
böyle bir şeyi yapması görevinin icabı, yani en azından •aynı
mekanizmalar var burada görev ihmali veya suistimali suçlarından
birini işlendiği gösterilmiştir. Ve bu alman karar
da kardeşim neyi yapmak istiyorsun, ilk önce sözlü söyledin.
Kardeşim ne iş yapacaksın. Bir şeyler söylüyorlar etrafta,
gel yap. Hayır diyor benim elimde hiç öyle bir şey yok.
Hiçbir şey de bilmiyorum.
Süleyman Demirel: Evet bugün çok faydalı bir konuşma
yapıldı. Şimdi bir ortak açıklama yapmamız gerekiyor.
Hepinize teşekkür ederim.
vl< f
ı.;
146 HAKANTURK
ASALA KAMPI BASKINI
"Ölümden korkacak ne var?
Azrail de olsagelen Melek değil mi?...
HAKANTURK
Planlama gizli, saldırı çabuk olmalıdır. Ne zaman bir ordu
avını kapmak üzere dalmakta olan bir şahin gibi düşmanını
ele geçirir. Bendini kıran bir nehir gibi savaşırsa, düşmanları
onun önünde dağılıp gider. Buna 'ordu momentinin
kullanımı' denir.
Her ne kadar resmi makamlarca inkar edilse de Lübnan'daki
ASALA terör kampına 17 kişilik bir tim ile baskın
yapılmıştır. Bu baskında görev almış olanların hiçbiri Türkiye
Cumhuriyeti devletinin resmi sıfat taşıyan yetkili veya
görevlisi değildi. Operasyon tamamen yurt dışında planlanıp
uygulamaya konulmuştur. Tim'de görev alanların hepsi
Türk kökenli veya Türk vatandaşı olmalarına rağmen terör
kampını bastıklarında hiçbirinin üzerinde Türk vatandaşı
olduklarını kanıtlayacak herhangi bir belge yoktu. Tim
mensuplarının hepsi profesyonel savaşçı olmalarına rağmen
değişik meslek grubunda çalışan profesyonel üst düzey
yönetici olarak Türkiye dışında görev yapmaktaydılar. Bu
timin ilk çekirdek kadrosu 1974 Kıbrıs Barış Harekatı akabinde
oluşturulmuş. Daha sonraki yıllarda da ilişkilerini devam
ettirerek, Türkiye Cumhuriyeti çıkarları doğrultusunda
çalışmak için Bayrak, Silah ve Kur'an üzerine yemin ederler.
Bu nedenle yakın çevrelerinde "YEMİNLİLER" diye de
anılmaktadırlar. Barış harekatına katılmış ve kendilerine
yakın gördükleri her meslek grubundan insanlarla ilişkiye
girerler. Aradan geçen zaman akımında yalnız Türkiye'de
değil, dünyanın bütün ülkelerinde yaşamakta olan Türklerden
görünmeyen bir güç oluştururlar. Tek gayeleri ülkelerinin
çıkarları olduğundan, medyadan uzak durmayı tercih ederler.
Yeminliler Türkiye aleyhine çalışan kimseleri pasifize
etmek için çok yönlü çalışmaktadır. Dünyanın en güçlü devletlerinden
birisinin Dışişleri Başkam'nı bir gecede sürpriz
şekilde istifa ettirecek güçleri olduğunu kanıtlamışlardır. Uluslararası
Platformda "ülke çıkarı doğrultusunda savaşı
kazanmak için her türlü silahı kullanmak, her fırsattan
faydalanmak mubahtır" ilkelerini tam olarak uygulamakSusurluk
Labirenti __ 147
tadırlar. Dünyanın birçok devletinde hiçbir resmi sıfatı olmayan
bu tür gruplar vardır. Fakat o ülkelerdeki basın
mensupları bizde olduğu gibi onları yıpratmaya çalışmazlar,
çünkü bu grupların bazı durumlarda ne kadar hayati önem
taşıdığının bilincine varmışlardır.
Lübnan'daki kampı basabilmek için uluslararası sularda
olan bir gemiden Zodiyak botlarla Lübnan sahillerine ulaşıp,
görevi ifa ederek aynı gecenin sabahı Lübnan topraklarından
ayrılırlar. O baskında ASALA'nm lideri olan Agop Agopyan
bir tesadüf eseri birkaç gün önce Fransa'ya gittiğinden
ölümden kurtulmuş görünse de tim mensupları artık onun
peşindedirler ve buldukları yerde onun işini bitireceklerdir.
Kamp baskını akabinde Fransa'da sıkıştırırlar. Agop
Agopyan ellerinden kurtulursa da infaz timi onu Yunanistan'da
öldürür. İşin diğer bir ilginç yanı ise .0 olayın akabinde
Milli İstihbarat Teşkilatı Türkiye'nin ilgisi olmadığını açıklamak
gereğini duyar.
Türkiye aleyhine hemen hemen hergün dünyanın bir yerinde
çalışmalar yapılmaktadır. Fakat bu tür çalışmaları her
ne hikmetse bizim allı şanlı medyamızın yazılı, sesli ve
görsel mensupları kamuoyuna yansıtmazlar. Çünkü onlar için
bu tür haberler 'reyting' değeri olmadığından onlar daha
çok magazin haberleriyle Türk kamuoyunu uyutmaya devam
ederler.
Ülkemizin müttefiği veya 'dostu' görünen ülkeler stratejik
konumumuzdan dolayı ne bugün ne de gelecekte güçlü
bir Türkiye istemezler. Bunun aksini söyleyen ve bizleri
kendi düşüncelerine inandırmaya çalışanları mikroskopun
altına alıp incelediğimizde onların gerçek yüzünü görüp çok
şaşırabilirsiniz.
Geçenlerde Fransa'da "Sınır tanımayan Gazeteciler"
Paris Gar'mda içinde Türkiye'nin olduğu "Faşist Yönetimlerin
Haritası"m sergilediğinde birçok kurum ve kuruluşun
yanında Türk Dışişleri Bakanlığı ve Türkiye Genelkurmay
Başkanlığı o haritanın Gar'dan kaldırılması için muhatapları
olanlarla irtibata geçtikleri halde bir sonuç elde edilememişti.
Sonra nasıl mı kalktı?... Hiçbir resmi sıfatı olmayan f a -
kat bazı şeyleri göze alabilen bir avuç insanı temsilen birileri
sessizce bazı Fransızlara çok küçük bir mesaj verdi ve
ertesi gün o haritadaki Türkiye bağlantılı suçlamalar kalktı.
148 1 H A K A N T Ü R K
Bu demektir ki, bir ülke sadece ve sadece topla - tüfengle
değil, başka çalışmalarla da kollanıp korunabilir. Bugün
Türkiye'de bir Fransız, bir Alman, ingiliz veya Amerikan
vatandaşının başına bir şey geldiğinde, onların Türkiye'de
yıllardan beri iyi ilişkilerde oldukları kimseler tarafından
belli düğmelere basılır ve yabancının haklı olup olmadığı
dahi araştırılmadan Türk kanunları veya o konuyla ilgili
Türkler yerden yere vurulur. Tabii ki bu arada o yabancı
hangi ülkenin vatandaşı olursa olsun bizlere zemzem suyuyla
yıkanmış gibi lanse edilir.
Yurt dışında ise Türklere karşı herşey ama herşey yapılır,
bırakın o ülkenin medyasını veya insanlarının sahip
çıkmasını, ellerinden gelse en yakın elektrik direğine asarlar.
Bizim oralardaki Türk yetkililerimize gelince onlar kıllarını
dahi kıpırdatmazlar. Çünkü onların çok daha önemli
işleri vardır. Ne midir o önemli işleri?... Türkiye'den gelen
siyasiler, sosyete mensupları ve kendilerine yakın gördükleri...
Bu arada yaban ellerdeki işadamı, talebe, turist, işçilerimiz
ve onların aile fertlerinin problemlerine ilgi duymazlar.
İşte bu nedenle Avrupa'da olsun başka kıtaların ülkelerine
olsun, binlerce mağdur olmuş Türke rastlarsınız ama onların
başlarına gelenleri ne bir yazı dizisi yaparlar, ne de Türk
kamuoyunu aydınlatmak için haber yapma gereğini duymazlar.
Ben bu tür gerçekleri yazdığımdan birilerini kızdırmakta
olduğumu biliyorum. Dost acı söyler misali, gerçekler
bazen insanları kızdırıp, üzebilir. Eğer bu yazdıklarım doğru
olmasaydı Türkiye'nin aleyhine yapılan birçok çalışmalar
ya önlenirdi veya minimuma indirilirdi. Devletim güçlüyse
ben de güçlüyüm düşüncesiyle hareket edildiği takdirde bu
ülke yakın bir zamanda hak ettiği yere gelebilir. Başka ülkelere
yalakalık olsun diye bu ülkeyi yerden yere vurmak vartan
hainliği değil de nedir?
Susurluk Labirenti 149
KONTRGERİLLA VE TÜRKİYE
"Düşmana güvenmek zehirde
şifa ummaya benzer,"
HAKANTÜRK
; Kontrgerilla'nm Türkiye macerasının analize etmek istiyorsak
1950'li yıllara kadar geriye gitmemiz gerekir. 2. Dünya
savaşının akabinde NATO'nun kurulması ve daha sonraki
yıllarda ise NATO'ya üye olan ülkelerde bu örgütlenme
yapılmış olmasına rağmen varlığı sürekli inkar edilmiştir.
' Türkiye'de kontrgeriUa kelimesi 12 Mart 1971 muhturasmdan
sonra duyulmaya başlamıştır. O günlerde İstanbul
Şemsettin Günaltay Caddesi ile Tüccarbaşı sokağı kesen
yerde "Ziverbey köşkü" vardı. O köşkün MİT'in sorgulama
yerlerinden birisi olduğu söylenir.
Sözde sorgulama esnasında zanlılardan birisinin "Ben
1 gerillayım, sizden korkmuyorum" demesi üzerine sorgula-
' yanlardan birisi de "Sen gerilla isen bizde kontrgerillayız"
) deyince o tarihlerde basında kontrgeriUa kelimesi sık sık
geçmeye başlar. Ziverbey köşkü ile ilgili birde Gürkan Paşa'nm
anlatımı, var. Sözde Gürkan Paşayı köşkte sorgula-
; maya aldıklarında Paşa, "Ben yıllarını Türk Silahlı Kuvvet'
leri'ne vermiş bir paşayım, siz Anayasa'nın hangi madde]
sine dayanarak beni sorgulamak istiyorsunuz?" diye sor-
• duğunda, sözde "Burada Anayasa - Babayasa yok, bizim
yasalarımız var" denilmiş.
KontrgeriUa ile ilgili bugüne kadar medyamızda çok şeyler
yazılıp, söylendi. Birde devlet büyüklerimizin bu konudaki
söylediklerine şöyle bir göz atalım: 26 Eylül 1973'te o
zamanki CHP Genel Başkanı olan Bülent Ecevit, "KontrgeriUa
adlı örgütün, bu resmi görüntülü fakat gayri resmi
örgütün niteliği ve amacı üzerindeki örtü kaldırılmamıştır"
diyordu. Yine Ecevit 6 Aralık 1992'de DSP Genel Başkanı
olarak kontrgerillanın faaliyetlerinin nerelere kadar uzandığmı
şöyle itiraf ediyordu; "Ben böyle bir örgütün varlığını
ilk açıklamış politikacıyım. Ve bunun bedeli olarak
da ben ve eşim, birkaç suikast girişimiyle karşılaşmıştık.
Ama onları göze aldık ve almak gerekiyordu. Bugün bu soruna
daha rahatlıkla çözüm getirilebilinir. Yeter ki, siyasi
irade gösterilsin."
150 H A K A N T U R K
Kontrgerillanın başbakanlara kadar suikast düzenleme
operasyonlarını benzer şekilde Korkut Özal da anlatıyor.
Turgut Özal'a suikast düzenleyen Kartal Demirağ, "Ben
kontrgerillada eğitim gördüm" demişti. Korkut Özal'ın anlattığına
göre Turgut Ozal suikastı araştırıyor, ama araştırma
bir yere gelip, bazı şeyleri gördükten sonra "Yeter artık
bundan sonrasını sürdürmeyelim" diyerek gerisini getirmiyor.
Demirel, l Şubat 1978'de Ana Muhalefet Partisi lideri olarak:
"Hükümetin başını, kontrgerillanın ne olduğunu ve
nereye bağlı olduğunu açıklamaya davet ediyorum. Türkiye'de
kontrgerilla diye bir teşkilat var mıdır? Varsa böyle
bir teşkilat iddia edildiği gibi cinayet şebekesi midir? İşlenen
bu cinayetlerin hangisinin bu teşkilatla ilgisi vardır?
Varlığı iddia edilen kontrgerilla teşkilatı eğer mevcutsa
kimler kurmuştur? Kimler yürütmüştür? Ve kimlerden emir
almaktadır?"
Aradan geçen 20 yıl sonra Cumhurbaşkanı Demirel, Susurluk
kazası sonrası tartışmalarda bazen biraz ileri gidenler
olduğunda devletin bekası uğruna gerekli uyarıları yapıyor,
suça bulaşanların temizlenmesi gerektiği, ama devletin
bu işle ilgisi olmadığım sürekli söylüyor. Çete, cinayet şebekesi
gibi söylentilere şiddetle karşı çıkan Demirel, kontrgerilla
tartışmasını açanları ise neredeyse vatan hainliğiyle
suçluyordu.
Kasım 1990' SHP Genel başkanı Erdal İnönü, muhalefette
iken kontrgerilla tartışmalarına katılıyor, "Ülkemizde
de benzer olayların yaşandığı, benzer örgütlerin politikaya
karıştığı, şiddet eylemlerinde rol aldığı, hatta yönlendirdiğine
ilişkin yoğun kuşku ve iddiaların zaman yitirilmeden
açığa çıkarılmasında ısrarlıyız" diyordu. Diyordu
demesine de, iktidara gelip başbakan yardımcısı olunca (21
Kasım 1990) çark ediyordu: "Kontrgerilla tartışmaları iktidar
ortaklığımızı tehlikeye atar".
Kontrgerilla öyle bir şeydi ki muhalefetteyken farklı gözüküyor,
iktidardayken farklı. Seçim zamanı meydanlarda
işlenen cinayetlere karşı oluşan halkın tepkisini oya tahvil
etmek için kontrgerillanın varlığı kabul ediliyor, ama iktidara
gelince söylenen sözler yalanıp yutuluyordu.
Eski ihtilalcılar bu konuda daha açık sözlüdür. 12 Mart
1971 muhturasmm İstanbul Sıkıyönetim Komutanı olan
Susurluk Labirenti 15i
Faik Türün Paşa, "Kadıköy'dekiZiverbey köşkünü kontrgerilla
örgütüne özel olarak hazırlattım" diyebiliyordu.
12 Mart ihtilalinin başbakan yardımcısı Sadi Koçaş'da,
kontrgeriUamn varlığını açıkça söyleyenlerdendi: "1971'in
son günlerinde kurulduğunu öğrendiğimiz kontrgerilla örgütü;
Genelkurmay Başkanı'mn emriyle İstanbul Sıkıyönetim
Komutanlığı ve MİT tarafından müştereken kanundışı
kurulmuş, yönetilmiş ve kanundışı çalışmış bir örgüttür.
Kuruluşu yasaya aykırıdır."
Bir de kıvıranlar vardı: "Kontrgerilla ile ilgili objektif
bilgilere sahip değilim. Ama bunu demekle 'kontrgerilla
yoktur' demiyorum. Sadece konu ile ilgili objektif bilgilere
sahip olmadığımı vurgulamak istiyorum" diyenler vardır.
Bakın bu konuda 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren ne diyor:
"Kanaatim o ki, Genelkurmay başkanlığım sırasında
bu teşkilat (Özel Harp Dairesi) görevi dışında kullanılmadı.
Ama belki bana intikal ettirilmeden bazı yerlerde gayri
resmi olarak teşkilattan bazı kişiler bu işe bulaşmış olabilir.
Bunu bilemem." Evren bunları 1990 yılında söylüyordu.
Cumhurbaşkanı "Haberim yok" diyordu, ama Milli İ s tihbarat
Teşkilatı Kontrterör Yöneticisi olan Mehmet Eymür,
onu yalanlıyordu. "Analiz" adlı kitabında ASALA'ya
karşı operasyonlar düzenlemek için Evren'in Hiram Abas'ı
görevlendirmesini şöyle anlatıyordu Eymür: "Köşk, Hiram
Beyi çağırarak 'kan davası' konusunda görevlendirdi. Fiilen
köşk kadrosunda gözükmesi mahzurlu olabilirdi, ama
ödemeler köşkten yapılacaktı. Hiram Bey kolları sıvadı.
Türkiye'nin prestijini kurtarmak görevi yine ona düşmüştü..."
152 • HAKANTURK
HIRAM ABAS İLE
SON GÖRÜŞMEM
"Sen ölümü yenemezsen,
Ölüm seni yener."
HAKANTURK
İstihbarat dünyası kendine has bir dünyadır. Gizli Servis
mensuplarının çoğu "Yalnız Kürt'tür"... Ajanların gizemli
hayatı sinema filmlerinde veya televizyon dizilerinde görüldüğü
gibi değildir. İstihbarat mensuplarının aktif ajanlarının
çoğunluğu yersiz, yurtsuz ve doğru dürüst bir aile yaşamı
olmayan, hiç kimsenin de imreneceği bir yaşam değildir.
Gizli Servis mensubları sahip oldukları bilgileri kendilerine
en yakm olanlarla dahi paylaşamadıklarından ruhsal
sorunları olan ve çoğu zamanda bu tür rahatsızlığının farkında
olmayan yeterince istihbaratçı tanıdım. Bu vatansever
insanlar, görevleri gereği elde etmiş oldukları "Çok gizli"
bilgileri yaşadıkları sürece sırtlarında tıpkı bir kambur
gibi taşırlar...
Yurtdışında görev yaparken başlarına bir şey geldiği
takdirde çoğu zaman susmak zorunda kalıp, verilen cezayı
kader diye kabullenip çekerler. Şanslı olanlar diplomatik girişimler
sonucu ya takas edilir veya sözde af edilir... Bir de
ülkesi için belli görevleri üstlenip de hiçbir resmi sıfatı olmayanlar
var ki, onların durumu çok daha vahimdir. Çünkü
verilen görevi yapmak için ellerinden geleni yaparlar, başlarına
bir iş kazası geldiğinde ise o görevin kendisine verilmiş
olduğunu ispat edemeyip, bozuk para gibi harcanır...
Rahmetli Hirab Abas, Milli İstihbarat Teşkilatı'nda görev
yapmadığı dönemlerde dahi kendisine verilen her görevi
şu veya bu şekilde yerine getirmeye çalışan ender insanlardan
birisiydi. Öldürülmesinin akabinde birkaç dostu olaym
üzerine gidip failleri bulmak istediyse de sanki o olay
hiç olmamış gibi birden bire o da diğer faili meçhul cinayetler
gibi devletin tozlu raflarına kaldırıldı. Ülkesine bu kadar
hizmet etmiş bir istihbaratçının bugüne kadar faili veya
failleri çoktan bulunmuş olmalıydı. Biliyorum bu satırları okuyanlarm
çoğunluğu kendi kendine "Hıram Abas'ın faillerine
gelene kadar şunun şunun da bulunmalıydı" diyecektir.
Ben ülkesini seven birisi olarak Türkiye'de işlenen her
cinayetin failinin bulunmasına taraftarım. Yazdığım kitapSusurluk
Labirenti 153
ların çoğunda söylediğim gibi "eğer devlet müsaade etmezse,
Türkiye'de kuş dahi kanat çırpamaz." Ümit edeyim yarınlarda
çok daha aydm ve demokrasiye kavuşmuş bir Türkiye'nin
fertleri oluruz...
Hiram Abas Türkiye'nin gelip geçmiş en büyük istihbaratçısıydı.
Hatta arkadaş çevresinde Türkiye'nin James
Bond'u olarak ta bir lakabı vardı. Hiram Bey, Milli İstihbarat
Teşkilatı Müsteşar Yardımcılığına kadar yükselmiş ender
sivillerdendi.
Rahmetli Hiram Beyin, İstanbul'da öldürülmesinden bir
hafta önce "çok özel" bir konuyla ilgili büyük Ankara otelinin
7. katında uzun uzun görüştükten sonra birlikte yemek
yiyip ayrıldık. Öldürüldüğü gün ne radyo dinlemiş, ne de televizyon
izlemediğimden vurulduğundan haberim yoktu.
Cumhurbaşkanlığı köşkünden ortak bir dostumuz beni arayıp
"Başımız sağolsun" dediğinde sadece sezgilerime dayanak
"Hiram Ağabey mi?" diye sormuştum. Halbuki ortak
dostumuz cenazenin nereden ve ne zaman kalkacağını benden
öğrenmek için beni aramıştı. Rahmetle andığım Hiram
Beyin cenazesinde Mehmet Eymür, Korkut Eken ve benim
bulunduğum üçümüzün resmi altına "Hiram Abas'm evlatları"
diye yazmıştı büyük gazetelerden birisi. Bizler onu öylesine
kalleşçe vurulacağını düşünmemiştik. Rahmetlinin ölümünü
elinde silahıyla vuruşarak ölebileceğim hep düşündüğümüzden
olacak ki, öylesine bir ölümü ben şahsen ona
yakıştırmadım.
7. Cumhurbaşkanı Evren ne kadar kontrgerilla ile ilgili
görmedim, bilmiyorum derse de, haftalık Gözlem dergisine
verdiği demeçte kontrgerillayı şöyle anlatıyordu. Devletin içinde
bazı güçler var mı? Sorusuna "Bu söylenir. Kontrgerilla
şunu yaptırdı bunu yaptırdı diye. Bu teşkilatın ben ne
olduğunu çok iyi bilenlerdenim. Amerikalılar tarafından
kurulmuştur ve NATO ülkelerinin hemen hemen hepsinde
vardır. Şimdi bu teşkilat Türkiye'nin işgale uğrayacak bölgelerinde
yuvalar kurar, silahları da toprak altındadır.
Nerede olduğunu muayyen merkez bilir" Evren'in anlattıklarıyla
İtalya'da, Avusturya'da açığa çıkan kontrgerillamn
silah depolan arasında büyük benzerlikler bulunuyordu.
1978'de Genelkurmay Başkanı Orgeneral Semih Sancar,
literatür tartışmasına açıklık getiriyor ve Türkiye'deki
kontrgerilla faaliyetlerinin hangi adla sürdürüldüğünü net154
HAKANTURK
leştiriyordu. "Bilindiği üzere gayri nizami savaşın adı gerilla
harbidir. Buna karşı aldığımız tedbir kontrgerilla
harbidir. Bizde kontrgerilla diye bir kuruluş yoktur. Özel
Harp Dairesi vardır. Kontrgerilla harbi sürdürüyoruz ama
örgütün adı kontrgerilla değil, Özel Harp Dairesi."
Eh, hiç olmazsa birisi çıkıp doğru dürüst bir şey söyledi.
Vardır, yoktur, görmedim, duymadım diye dursunlar. Konunun
ilk ağızdan yetkilileri gerekli açıklamayı yapıyorlardı.
CIA Başkanı William Colby, 21 Kasım 1990'da yaptığı
açıklamada, "Türkiye NATO üyesi olduğu için böyle bir kuruma
sahip olması doğaldır. ABD'nin de bu kurumu desteklemiş
olmasını yadırgamamak gerekir" diyerek doğal
bir yaklaşım sergiliyordu.
Bülent Ecevit de, verdiği demeçlerde bu gizli örgütün
masraflarını Amerika'nın karşıladığını söylüyordu.
Kontrgerilla ile ilgili daha fazla detaya inip de kafanızı
karıştırmadan birkaç noktayı belirtmeden geçemeyeceğim.
Panama ABD üslerinde Southern Command'a bağlı kontrgerilla
okullarına bugüne kadar düzenlenen 50'ye yakın
kursta elli binden fazla personel eğitildi. Bu eğitimi görenlerin
180 tanesi, ülkelerinde Devlet Başkanlığı, Başbakanlık,
Genelkurmay Başkanlığı gibi görevlere kadar yükselmiştir.
John F. Kennedy Özel Savaş Okulu, Almanya'da Obberammergaus'daki
20. Özel Kuvvetler Komutanlığı, Ayaklanmalara
Karşı Koyma Okulu, Songav'daki Paraşüt Okulu askerlerin
yanı sıra bir çok polis şefinin eğitim gördüğü okullardır.
Buradaki fiziki eğitimin yanında özel savaşın diğer
incelikleri de öğretilmektedir. Özel Tim'in kurucuları ve eğitimcilerinin
hemen hemen tümü ya Amerika'da veya Avrupa'nın
bir ülkesinde eğitim görmüş, ya da Amerikalı uzmanların
dış ülkelerde eğitimine tabi tutulmuştur.
I
I _ Susurluk Labirenti 155
AVRUPA'DAKİ GLADİO AĞI
I "İnsanın hayal ettiği
I herşey mümkündür."
I HAKANTÜRK
Her zaman olduğu gibi bu sonuncusu da Belçika'da toplanan
"Alleid Clandestine Committee" (ACC) Birleşik Gizli
. Komite'nin büyük konferans masasının çevresinde düzenli
olarak oturuyorlardı. Bunlar, Gladio'nun en yüksek koordinasyon
kurulunu oluşturuyordu. Burada, Gladio'yu temsil
eden tüm ülkelerdeki eylemler hakkında danışma toplantısı
yapıyorlardı.
Tümüyle gizli NATO kurulunun bu en gizli toplantısının
hangi yetkiyi kullandığı bugüne kadar açıklanabilmiş değil.
Örneğin Ulusal Gladio Örgütlerinin karşısında Birleşik Gizli
Komite'nin emir yetkisinin olup olmadığı da açıklanamadı.
Bu yönetim kurulunda karşılıklı enformasyon alışverişinin
yoğunluğu, şekli ve tarzı da sorulabilir: Örneğin ACC'nin oturumlarma
Federal Alman temsilcisinin merkezdeki selefinin
yerine katılmasının anlamı neydi? Onlar Türkiye ve Yu*.
nanistan örneklerinde olduğu gibi Gladyatörlerin eylemleri
hakkında bilgilendirilmiş miydi? Ve Federal hükümetin raporlarının
içeriği hakkında bilgilendirilip bilgilendirilmediği
de sorulabilir. Geçen on yıllar boyunca Gladio adı altında
• ne yapıldığı, bu konuda Federal Alnian hükümetlerinin or-
| tak sorumluluk payının ne kadar olduğu da sorulabilir.
I İtalya'daki Gladio hakkında ilk ifşaatlardan sonra hükü-
I metler tarafından, kendi ülkelerinde de Gladio'nun bulun-
| duğu çekingen ve oldukça sessiz bir şekilde kabul edildi. Es-
| ki hükümetler, hükümet sözcüleri, savunma bakanları, baş*
bakanlar yavaş yavaş rapor veriyorlardı. Gladio olayım bildiklerini
açıklıyorlardı. Ve komşu ülkelerdeki ifşaatlarda
çoğu kez, sınırlar üzerindeki kendi eylemleri hakkında enformasyonlar
da telaffuz ediyorlardı.
Bir Belçika hükümet temsilcisi Gladio skandali patladığında,
o zamanki örgütlerin tam 16 NATO devletinde, ellili
yıllarda kurulduğunu açıkladı. Az sonra da tarafsız ülkelerde
de bulunduğu öğrenildi. Aydınlatılmayan terörist eylem;
lere Gladio ordusunun olası iştiraki hakkında düzenli hükümet
araştırmaları başlatıldı. Sonunda hemen hemen tüm
hükümetler; varlığını yadsıdıkları böylesi örgütlerin varlığı156
HAKANTÜRK
nı, ulusal Gladio birliklerinin ortadan kaldırıldığım ya da
en azından çok kısa sürede kaldırılmaya çalışılacağını ilan
ettiler. Federal Almanya ışığı yaktı: Sonuç olarak Alman
topraklarında da Gladio örgütünün varolduğunu kabul ediyordu.
Ve öteki devletler de, Gladio'nun artık yok edildiğini
açıklamak zorunda kaldılar. Federal Almanya hükümeti gizli
örgütlerin yok edileceği dönemin tarihini "1991 ilkbaharı"
olarak verdi.
Avrupa'daki Gladio ağının üyeleri şunlardı:
FRANSA:
Savunma Bakanı Jean Pierre Chavenement ellili yıllarda
NATO gizli askeri birliklerinin kurulduğunu açıkladı. Bakan
devlet başkanı Mitterand tarafından ağın dağıtıldığını söylüyordu.
12 Kasım 1990'da rahat konuşmasında sadece "uykudaki
bir adam rolü" oynuyordu. Federal Almanya'daki
gibi bir öncü örgütün* varlığından Fransa'da açıkça sözedilebiliyordu.
Tüm Fransız gizli servisleri hakkında, o zamanki
şef general Melnik'in Kasım başında Le Mond'a açıkladığına
göre, göreve geldiği 1952 yılında böyle bir örgütten haberi
olmuştu. Fransız Gladio temsilcisi, İtalyan enformasyonlarına
göre Ekim sonunda NATO gizli servislerinin Brüksel'deki
oturumlarına katılmıştı. Mitterand'm samimi
dostlarından biri olan Francois de Graussoure, Fransız
"Gladio" örgütünün inşasında yer almıştı.
İSPANYA
Sosyalist hükümet ilk kez Madrid'de göreve gelip 1984'-
de yönetimi devraldığında "böylesi hiçbir şey"in bulunmadığını
açıkladı. Bundan sonra da Savunma Bakanı Narcis
serra- askerler dışında olmak üzere - bir soruşturma komisyonu
kurmaya yöneldi.
Franco diktatörlüğü dönemi boyunca Gladio benzeri kuruluşların
varlığı bilinen bir şeydi. İspanya ilk kez Franco
diktatörlüğünün bitişinden sonraki bir dönemde NATO'ya
girebilmişti. Ellili yıllarda monarşist, Hıristiyan demokrat
ve aşırı sağcı asker politikacılar ve tüm Avrupalı ajanlar
Madrid'de diktatörün himayesi altında bulunuyorlardı.
Bir İtalyan Gladio üyesi İspanya televizyonunda 1966
'dan yetmişli yılların ortasına dek Amerikan askerleriyle
birlikte Kanarya Adalan'nda eğitim gördüğünü açıkladı. Bu
eğitim döneminden sonra İtalyan Gladyatör, Sicilya'da bir
Gladio şubesi kurmuştu. Bu ilişki içinde İspanyol askerleSusurluk
Labirenti 157
rinden de yardım görmüştü. Franco İspanyası; Federal Almanya'da
bir komünist ya da sosyalist iktidarı durumunda
ricat ülkesi olarak, muhafazakar sağcı ve aşırı sağcı güçlerin
yanında bir rol oynayacaktı.
BELÇİKA:
Roma'daki ifşaatlara kadar başbakan "VVilfried Martens'-
in "hiçbir şeyden" haberi yoktu. Başkam olduğu hükümet
Kasımın sonunda, aralarında resmi görevli sivil ajanın da
bulunduğu ve görevleri 1985'e kadar en modern düzeyde
haber aktarımı olan gizli birliklerin dağıtılması kararı aldığını
açıkladı. İngilizlerin yardımıyla oluşturulan "Glaive" admdaki
Belçika Gladio'su 1949 yılı başından beri SGR askeri
gizli servisinin alt bölümü olan SDRAB'nin koruması altında
kurulmuş bulunuyordu. Sivil "Glaive" nüvesi sekiz aktif
ve on emekli subaydan oluşuyordu. SGR şefi tümgeneral
Raymond van Calster Kasımda tüm Avrupa Gladiosunun işbaşmdaki
yöneticisiydi. Raymond Brüksel'deki ACC kurmaylar
konferansım da yönetmişti.
Belçika'daki "Glavie"nin ortaya çıkışı, Belçika'da seksenli
yıllarda sorumlusu belli olmayan terörist darbelere askerlerin
katıldığını düşündürtmeye başlamıştı. "Brabant
katliamcısı" olarak ün salan terör örgütü "Savaşan Komünist
Hücreler" ilk başlardaki gibi Brüksel Gladio yönetici
çevresinin "Clandestine Coordination Committee" (CCC)
(Gizil Koordinasyon Komitesi)'nin benzeri "CCC kısaltmasıyla
aynı olduğunu göstermişti.
HOLLANDA:
Hollanda Başbakan Ruud Lubbers Kasım başında parlamentoya;
bir savaş durumunda başvurulacak sabotaj eylemleri
için Hollanda'da hiçbir gizli askeri birliğin bulunmadığını
bir yazı ile sundu. Oysa ki ellili yıllarda, sürgündeki
bir Hollanda hükümetine işgal altındaki ülkeden gerekli
tüm enformasyonu bildirecek bir örgüt bulunuyordu. Bu
örgüt başbakanlara ve savunma bakanlarına bağlıydı.
Sonradan Hollanda hükümet başkanı "mutlaka gerekli
olan" böyle bir örgütün birkaç ay önce dağıtıldığını açıkladı.
1983'de Velp'deki bir silah deposunun gizemli keşfindeki anısı
bu arada gözlerini açmayı gerektiriyordu. Belediye başkanına
savunma bakanlığı tarafından külliyetli miktarda silahların
bulunduğu o zaman açıklanmıştı. Bir savaş durumunda
silah başı yapacak direniş gruplarının bir kampıydı
158 '. HAKANTÜRK
orası. Henüz dağıtılmayan Hollanda örgütü "operasyon ve
aydınlatma" (o ve ı) için "özel bir birlik"ti ve "bölgesel bir
sürgün hükümetinin" olasılığını kabul ederek faaliyet gösteriyordu.
Lubbers'in ısrarla söylediğine göre "o" ve "i" örgütü
-tüm "namuslu Hollandalılara" göre NATO'nun emri
altında bulunmuyordu.
Gladio benzeri örgütün geçen on yıllar boyunca varlığından
haberdar olmamış olduklarını, aşağı yukarı 30 bakanıyla
başbakan ketumiyetiyle savunuyordu. Bu durumda
parlamenterler bakanın suskunluğunu iyiye yormuyorlardı.
Onlar yeraltı örgütlerinin gizlice finanse edilmesine de sinirleniyorlar.
Savunma Bakanlığının gizli fonundan her yıl
iki ya da dört milyon mark birliklere veriliyordu.
YUNANİSTAN:
İlk önce iktidardaki hükümet yalanladı, daha sonra o zamanki
Yunanistan başbakanı Papandreu çok çabuk tepki
gösterdi. Muhalefet gazetesi Ta Nea'ya verdiği bir mülakatta
Papandreu 1990'm Ekim ayı sonunda Yuna-nistan'da bir
Gladio örgütünün varolduğunu açıkladı. Örgütün adı da
"Kızıl Teke Derisi" idi. Papandreu 1984'te göreve geldiğinde
bu gizli örgüt vardı ve bunun dağıtılmasını emretmişti. Papandreu
tek tek NATO devletlerine, bu yeraltı ordusunun
ve eylemlerini hoşgörmenin baskısı altında bunaldığını söylemişti.
Gladio gruplarının donanımı NATO sözleşmesinde
yer alan NATO üyeliğinin gereği olan gizli sözleşmelere dayanıyordu.
Yunanistan Genel Kurmay Başkanı general
Konstantin Dovas ve Amerikan CIA generali Trascott, başbakan
Papagos'un 25 Mart 1966' de imzaladığı kağıtta Gladio
şubesi sözleşmesi bulunuyordu.
Yunanistan Gladyatörleri bu şekilde oluşmuştu. Kendisi
feld Mareşal olan Alexander Papagos, içsavaşta "feldmeraşal
enformasyon şubesi" adıyla özel bir askeri gizli servis
kurmuştu. Bu örgüt tüm özel operasyonlarda kullanılıyordu.
1952'den sonra da "merkezi enformasyon servisi"
(KYP) CIA modeline göre kurulmuştu. Enformasyon bölümünün
bir alt şubesi genel kurmay bünyesindeki "dağ acı
komandoları" şeklinde oluşan "Özel operasyon yönetimi"
idi. Dağ acıları yedekleri sarflarından ve "Special Forces"-
birliklerinin muvazzaf subaylarından, Gladio birliklerinin elemanları
olarak yararlanılıyordu. 1500 üye birlikler, savaş
durumunda 3500 kişilik güçlü birlikler haline getirebiliyorSusurluk
Labirenti 159
lardı. Silahların, cephanenin, telsiz gereçlerinin ve patlayıcı
maddelerin depolandığı 8oo'ün üzerinde yerleri bulunuyordu.
Depo ve kadroların yerleştirildiği gizli yerler barış dönemlerinde
daha da geniş tutuluyordu. Karargah ve operasyon
planlarının her yıl bir genel revizyonu yapılıyordu ve
gizli hücrelere en yerii modernizasyon kazandırılıyordu.
"Merkezi Enformasyon Servisi" (KYP) istihdam ve operasyon
planlarını yürütüyordu.
KYP gizli sevris subayı Georgios Papadopoulos (aşırı
sağcılığı ve darbeciliğiyle tanınan biriydi) adı anılan örgütün
içinde bulunmaksızın "basit şeytani bir plan" üzerinde
ilk alıştırmalarım yapmıştı. KYP elemanlarından toplanan
bir komplocu askerler grubunu çevresinde toplayan Papadopoulos
"Prometheus" eylemiyle darbe yaparak 21 Nisan
1967'de Atina'da iktidarı ele almıştı. Darbe, 1950'de; bir komünist
saldırısı durumunda NATO'yla işbirliği içinde uygulanacak
olan bir genel kurmay planına göre yürütülmüştü.
Darbenin öncesinde ve uygulanışı sırasında gizli askeri birlikleri
el altında bulundurmaları önemli stratejik noktaları
ele geçirmede kolaylık sağlamıştı. Doğal olarak önceden listesi
çıkarılmış tehlikeli politikacıların enterne edilmesi ihmal
edilmemişti. Bu eylemde diğerlerinin yanında tutucu
hükümet başkanı Kanellepoulos ve sosyalist Andreas Padreu
konutlarında gözetim altına alınmışlardı. Darbeciler 20
dakika içinde tüm önemli noktaları ele geçirmişlerdi: Kralın
sarayı, istasyonlar, enerji santralleri, televizyon vericileri,
havaalanları ve önemli kavşaklar...
TÜRKİYE
Türk Gladio şubesi ülkenin NATO'ya girişinden bir yıl
sonra kurulduğu söyleniyorsa da, Türkiye'deki ismi "Özel
Harp Dairesi" olarak bilindiğini ve o birimin kurucu olanlar
1950'li yıllarda kurulduğunu söylemektedirler. Örgüt ilk
başlarda "anti-terör örgütü" olarak adlandırılıyordu ve Amerikan
askeri misyonunda yuvalanmıştı. Türk gerilla örgütü,
gizli NATO görevi içinde faaliyet gösteren en başarılı
birliklerden biriydi.
Başbakan Bülent Ecevit, 1974 yılında "Özel Harp Dairesinin
varlığından sözetmişti. Türk Gladyatörlerin finansmanı
ise açıkça Amerikan yardımından sağlan-maktaydı.
29 Mayıs 1977'de failleri bugüne kadar ortaya çıkarılamayan
Ecevit'e karşı suikast teşebbüsünün akabinde "devlet
İÖO HAKANTURK
aygıtı içindeki güçler" var diyen Bülent Ecevit, "Türk Gladiosu
potansiyel en büyük tehlikedir" deyince, hükümetin o
zamanki Savunma Bakanı Sefa Giray, Gladio'yu ağzına bile
almıyordu: "Ecevit çenesini tutmalı. Eğer bir şeyler biliyorsa
susması gerekir." demişti...
AVUSTURYA:
Bu ülkede de Gladio "sonsuz nötrleştirme" de tahmin edildiğine
göre aktif şekilde çalışmıştı. O zamanki İçişleri nin
de bulunduğu işçi grevine saldırı emri vermişti. Bu olaydan
sonra vahşi grev kırıcıları "Gezici Spor ve Dostluk Birliği"
(ÖWSGV) adlı bir örgütte toplanıyorlardı. İyi niyetli olarak
tanınan birlik 1967ye kadar kaldı. Özel olarak bu örgüt için
kurulmuş firmalar tarafından finanse edildi. Franz Olah bu
örgütün faaliyetini "Özel Proje " olarak tanımlıyordu. Bugün
80 yaşında olan ve olabildiğince suskun eski politikacı
bir davada, "Özel Proje"nin bir komünist iktidarı durumunda
devreye gireceğini ve düşman hatlarının arkasında savaşacağını
ifşa etti. OWSGV bu hedefine ulaşmak için Viyana'-
da gizli bir telsiz şebekesi ve bir ana istasyon kurmuştu. İlgili
arazi ve tüm taşıyıcılar makineli tüfekler ve patlayıcı
maddelerle donatılmışlardı. Amerikan işgal kuvveti "Özel
Proje"ye yardımcı oluyordu. Franz Olah özellikleri hakkında
hiçbir zaman bir şey söylemek istemiyordu. Gladio ile ilişkisi
olasıydı.
İSVİÇRE:
Gladio ifşaatlarından önceki uzun bir süre İsviçre'de
1950'de kurulan Gladio'nun yapısına ve amacına benzer
"Gizli bir direniş ordusu" hakkında bir parlamento soruşturma
komisyonu oluşturulmuştu. Soruşturmalar; biri, bir
para skandalinin ortaya çıkarıldığı diğeri de bilinmeyen olayların
araştırıldığı iki ayrı soruşturma komisyonunun ortak
ürünü olarak ortaya çıktı. İsviçre nüfusunun hemen hemen
altıda birini kapsayan (900.000) kişi ve örgüt bulunmuştu.
Bunun sonucu Savunma Bakanlığında bir "merkez" -
in varlığı da ilk kez ortaya çıktı. İsviçre gizli birliği, genel
kurmaya bağlı "istihbarat ve Savunma Küçük Grubu"
(UNA)'mn denetimi altındaydı, 1990 sonbaharında dağıtıldı.
İsviçre küçük grup subayları, çoğu kez Gladio buluşmalarına
katılıyordu. Belçika'da oturan gizli servis subayı ve o
zamanki Gladyatör Andre Moyen kendisiyle yapılan röportajda
şunu açıklıyordu: "Ellili yılların dışında Bern'de yükSusurluk
Labirenti l6l
sek rütbeli İsviçre subaylarından pek çoğuyla karşılaştım.
Bana, İtalya'da 1946'dan beri varolduğu gibi benzer bir
"Gladio"nun kurulduğundan söz ettiler."
UNA albayı Albert Bachmann; savaş durumundaki önlemlerin
çok özel ayrıntıları yüzünden yetmişli yıllarda
manşetlere çıkmıştı. Albay işgal durumunda sürgünde bir
hükümet kurulması için İrlanda ve Kanada'da kamuflajlı
firmalardan da bir ağ oluşturmuştu. Çok sıkı gizlilik içindeki
"Özel Hizmetler" (Sipez D)in şefi UNA subayı tümüyle
bir haberalma ağı kurmuştu. Bu ağ aynı zamanda tarafsız
ülkelerin gizli servislerini NATO haberalma servislerine de
bağlıyordu. Örneğin "Kara El" kod adı altında Federal Alman
BND'yle haberleşme bağlantısı kurulmuştu.
Parlamento Araştırma Raporunun 23 Kasım 1990'da yayınlanması
"Proje 26" (P-26) kot adı altında 400 kişilik bir
birliğin İsviçre'de operasyon yaptığı gündeme geldi. Parlamenterlere
"modern teknikle donatılan" silah depolarım
gösterdiler. Gizli komandoların eğitim kampları ve cephane
depoları tüm ülkeye yayılmıştı. I98ı-82'de organize edilen
gizli örgüt, ordunun ve yönetimin dışında kontrolden uzak
bulunuyordu. Burada da yasal hiçbir nedene dayanılmıyordu.
Bir gazetecinin yazdığı gibi: "gizli, yasa tanımaz ve tehlikeliydi.
Parlamenterler; P-26 grubunun nasıl dağıtıldığını bizzat
hükümetin kendi araştırmalarına göre, "aktifliği ya da pasifliği"
konusunda hiçbir ipucunun bulunmadığını bir kez
daha ilan etmişlerdi. Parlamenterlerin haberdar olmasından
sonra P-26 savaşçılar sabotaj eğitim kurslarına bir NATO
ülkesinde devam ettiler, fakat o ülkenin adı bilinemez
kaldı.
P-26 ajanlarının iletişim sistemi gerçi NATO - Gladio
sistemiyle olanaklıydı, fakat İsviçre ordusunun aktarma sistemleriyle
olanaklı değildi. Onlar Federal Almanya'da NATO
sözleşmesi içinde geliştirilmiş "Zıpkın" sistemiyle yeniden
donatıldı, bir Avrupa NATO devletinin yakın, özdeş
hizmetlerinden biri değildi" bu. Federal Alman BND, açıkça
sistemin bir merkezde toplanmasına ortaktı.
"Ülke dışındaki kişilerle ilişki ağı'yla bir diğer "olağanüstü
gizli servis" P-27 adıyla varoldu.
162 HAKANTÜRK _
İSVEÇ - NORVEÇ - DANİMARKA
İskandinavya'daki ilk Gladio birlikleri o zamanki CIA ajanlarından
ve daha sonra da CIA'nın şefi olan William
Colby tarafından kurulmuştu. NATO'ya üye devletler Danimarka
ve Norveç'teki gizli birliklerde de olduğu gibi tarafsız
ülkelerden İsveç ve Finlandiye için Colby'ye iki yıllık süre
yetmişti. Bunda ne kadar başarılı olduğunu Colby anılarında
yazmıştı. "Dürüst Adam". 1951'le 53 arasında Colby,
anti-komünist saldırı birliklerini de örgütlemişti. Norveç'te
1978'de, ajanlardan birinin ihbarıyla büyük bir cephane ve
silah deposu bulunmuştu. Hükümet o zaman beyanatlarında,
deponun bir savaşa girilmesi durumunda kullanılmak için
hazırlandığından söz etti.
1200 kişilik "ilişkideki personeli"yle gizli bir milliyetçi
örgütünün İsveç'te bulunduğu, kökeninin savaş dönemine
kadar gittiği ortaya çıktı. Onlar aşırı sağcı bir "Sveaborg Silah
kardeşliği" örgütünden kaynak-lamyordu. İlişki kurulan
her kişi küçük bağımsız bir gerilla birliğine bağlıydı ve
asıl canlı bağlantıyı örgütün önderiyle kuruyorlardı. Ortaya
çıkarılan bu örgüt yapısı yüzünden, 1953'de örgütlenen isveç
Polis Örgütünden hiç de azımsanmayacak bir büyüklükteydi.
Sveaborg- Yapısı, henüz önderinin serbest bırakılmasından
sonra yeniden kurulmuştu. Yapılan tüm eylemler
2004 yılına kadar kamuoyunca bilinmeyecek ve gizli kalacaktı.
Gladio'nun ortaya çıkarıldığı hemen hemen tüm ülkelerde;
amaçları, görevleri, yapısı ve Gladio tarafından olası operasyonlar
hakkında demokratik olarak oluşmuş parlamentolara
bilgi verilmedi. Eğer yapılabilseydi; örneğin Türkiye'de,
Yunanistan'da ve İtalya'da sağ terörist eylemlerin
sorumluları hakkında, sadece zanlıların bir başı bulunacak,
o zaman ikinci dünya savaşının sonundan beri Avrupa'daki
büyük terörist birliğin Gladio çevresinden sağlandığı ortaya
çıkacaktı.
CIA'NIN OYUNLARI
İstihbarat dünyasında efsaneleşmiş teşkilatların lanse edildiği
kadar büyük olmadığını zaman akımında gördüm.
Dış dünyaya verdikleri imajla gerçekler arasındaki fark oldukça
büyüktür. Dünyanın en büyük istihbarat teşkilatlarını
saymaya kalksak bir elin parmaklarını geçmez. Efsaneleşmiş
isme sahip olanların dahi karnelerine baktığımızda,
Susurluk Labirenti 163
başarılarından çok, başarısızlıklarla doludur. Fakat hep başarılar
süslenip püslenerek lanse edildiğinden, çok kimsenin
"en büyük benim" diye kendini tanıtan istihbarat teşkilatının
başarısızlıklarından haberi olmaz.
Lübnan'daki A S A L A kampı baskını aslında istihbarat tarihine
geçebilecek bir baskındır. Çünkü herşey en ince detaylarına
kadar düşünülüp organize edildikten sonra, bir
tek kayıp vermeden bir terör kampını yok ederek, o örgütün
faaliyetlerine bir anda son vermek büyük başarıdır. Olayın
akabinde ne rahmetli Hiram Abas, ne de 17 kişilik timden
birisi çıkıpta medyaya konuşmadı. O günlerde Türkiye'nin
gündeminde Susurluk diye bir şey olmadığından kamp baskınının
tim komutanıyla başka bir nedenle yapılan söyleşide
o baskınla ilgili kırıntılar geç-tiyse de, kendini her şeyi
bilip- gören meşhur gazetecileri-mizin dahi gözünden kaçtı.
Her ne hikmetse bizim ülkemizde son elli yıldan beri bir
yabancı hayranlığıdır sürüp gider. Yabancılarında bizlerde
olduğu gibi artı ve eksiler olduğunu acaba ne zaman kabul
edeceğiz? Türkiye Cumhuriyeti Devleti ne güçlü bir devlet
ki, bir sürü devlet dışarıdan, onların uşaklığım yapanlarda
içeriden ülkeyi yıkmak için her yola başvurdukları halde
muaffak olamıyorlar. Bugün dünyanın birçok ülkesinde, özellikle
de Amerika'da her türlü soruna çözüm bulan firmaların
ellerindeki uzmanlar sadece Amerika içinde değil istenilen
her ülkede taşoran olarak çalışmaktadırlar.
2. Dünya savaşı bitip de soğuk savaş başladığında her
ülkü bir diğerinin ne yaptığını bilmek için istihbaratlarına
önem vermelerinin gerektiğinin bilincindeydiler. Dünya istihbarat
sahnesinde C I A , K G B ve M 1 6 mensupları cirit atmaktaydı.
MÖSSAD o tarihlerde yoktu, çünkü o yıllarda İ n gilizlerin
göz yumması ve Amerikalıların da silah ve para
yardımıyla kuruluşu 15/5/1948'dir. İsrail Museviler devletini
kurmaya çalışmaktaydılar.
Amerika kendini "Hür dünyanın" lideri olarak gördüğünden
olaylara yaklaşımı hep aynıydı. ABD'nin soğuk savaş
sırasında Sovyet yayılmacılığı tehlikesine karşı kurduğu
en önemli kurum ise 1998'de 50. Yaşgününü, büyük bir moral
bozukluğu, bezginlik ve tarihinden gelen kötü kokuların
etrafı sardığı bir ortamda kutlayan Merkezi Haberalma Teşkilatı,
CIA idi: Bir ülkedeki muhalif akımların bir türlü iktidara
gelmemesinin, darbelerin gerisinde hep onun yattığı
1Ö4 ' ' H A K A N T Ü R K
iddia edilen örgüt. Geriye dönüp bakıldığında aslında başarısızlıklarla
ve beceriksizliklerle dolu bir sicile sahip olan CIA
soğuk savaş döneminin en büyük efsanelerinden biriydi.
Gerek ABD içinde, gerekse çalışma alanına dahil ülkelerde
'şirket' adayıyla bilinen örgüte neredeyse tanrısal güçler
atfedilmişti. Örgütün başlangıç yıllarında şans eseri başarı
hanesine yazdığı iki olay daha sonraki sicilinin tam olarak
anlaşılmasını engellemiş, prestejini soğuk savaşın puslu ortamında
hep muhafaza etmesini sağlamıştı.
CIA'mn uzun vadede ABD çıkarlarını çok olumsuz etkileyen
ilk başarısı İran'da 1953 yılında, milliyetçi başbakan
Musaddık'ın düşürülmesini sağlamış olmasıydı. Musaddık'ı
düşüren sokak hareketinin CIA'mn eseri olduğuna, örgütün
olayları kontrol gücünün mutlaklığma, halkların kaderi üzerinde
müthiş mutlaklığma, halkların kederi üzerinde
müthiş bir iktidarı elinde tuttuğuna inanmak daha sonraları
hem Amerikalılar'm hem de İranlılar'm ve diğer üçüncü
dünya ülkelerinin işine geldi. 1960 yıllarda CIA, İran operasyonu
ile ilgili belgelerin çoğunu imha etti. Ancak, İran'daki
muhafazakar çevrelerin, İngilizler tarafından sıkıştırıldıkça
radikalleşen Musaddık'ı en az ABD kadar kuşkuyla
karşıladıkları görülür. Sonuçta, Musaddık İngilizlerin hazırladığı
bir planı uygulamaya koyan CIA'nm elindeki tüm
parayı harcamasına bile gerek kalmadan düşürülmüştü. İşi
CIA'nin hanesine yazmak İran halkına kendi siyasal tarihi
üzerindeki sorumluluklarından kurtulma şansını da vermişti.
Bu zaferle başı dönen örgütün kendi yarattığı İran
Şahma eleştirel yaklaşamaması ise sonunda İran devrimini
öngörmemesi sonucunu getirecekti.
Örgütün kuruluş döneminin ikinci zaferi ise 1954'te
Guatemalada yaşanan darbeydi. Bu yoksul Orta Amerika
ülkesinde seçimle iktidara gelen sol eğilimli bir asker, Jacobo
Arbenz, ülkeyi güdümünde tutan Amerikan şirketi United
Fruits'un çıkarlarına zarar verince CIA kendisine karşı
bir darbe hazırlamıştı. Sonuçta Arben düşürüldü ancak bunun
CIA operasyonuyla ilişkisi yoktu. Daha sonraki yıllarda
Guatemala ordusu ülkenin yerli topluluğuna karşı bir
soykırım uygulayacak ve bu ülke ancak 1990'h yılların başında
normale dönecekti. Aradan geçen sürede ise CIA en
azılı ve kanlı diktatörlere destek verecek, işkence tekniklerini
öğretmek ve zararlı görülen kişilerin ortadan kaldırılSusurluk
Labirenti 165
masına yardım etmek gibi konularda tüm dünyada olduğu
gibi Guatemala'da da yararlı hizmetlerini iktidardakilere
sunacaktı.
Bunların ötesinde CIA soğuk savaşın mücadele alanı olarak
görülen her yerde çeşitli gruplara para veya istihbarat
desteği verecekti. Normal koşullarda kimsenin umursamayacağı
coğrafyalardaki ülkeler veya gerilla grupları, soğuk
savaşın yöneticilerin izanını dumura uğratan ortamında
"hürriyet savaşçıları" olarak büyük fonlar alacaklardı. Bunların
pek çoğu da sonraları uyuşturucu veya başka çeşit kaçakçılara
karışacaklardı. Nikaragua'da devrim yönetimi ablukaya
alınacak, El Salvador'da kanlı bir diktanın sürmesi,
Afganistan'da Sovyet işgalinin geri püskürtülmesi sağlanacaktı.
Ancak bunların hemen hepsinde büyük toplumsal bedeller
de ödenecek, soğuk savaşın bitmesinden sonraysa
hemen herkes bu kadar kanın niye, hangi amaçla aktığını
sorgulayacaktı.
CIA uzun yıllar başlangıçta iki görünür başarısının rantını
yiyen ve bu nedenle hükümeti pek sorgulanmayan örgütün
başarısızlıkları ise saymakla bitecek gibi değildi.
Castro karşısındaki aczi, Küba'ya karşı uygulamaya koyulan
Domuzlar Körfezi Harekatının başarısızlığı, Çin-Sovyet kopuşunun
sezilememesi, Afganistan işgalinin öngörülememesi,
1973 savaşının çıkacağının farkedilememesi bunların
arasında sayılabilir. Son yıl içinde ise Saddam Hüseyin'in
düşürülmesi planlarını tamamen yüzüne gözüne bulaştırmış,
kendisine güvenen birçok insanın da Saddam tarafından
öldürülmesine yol açmıştı. İşlevi istihbarat yaparak
düzgün ve tarafsız analizler hazırlamak olanCIA'nin en çarpıcı
başarısızlığı ise gayet tabii ki Sovyetler Birliği'nin çöküşünü
öngörmemekti.
CIA yıllar içinde kendi çalışma alanındaki krallığını zayıflatmamak
için kendi yetkileri dışına çıkmış, yabancı liderleri
öldürme programlarını gündeme etirmiş, Amerikalıların
mektuplarını açmaktan, Vietnam savaşma karşı çıkan
Amerikan vatandaşlarını izlemeye, durumdan habersiz vatandaşlar
üzerinde ilaç testi yapmaya kadar bir dizi pis işlere
başlamıştı. Bu nedenle de 1970li yıllarda örgüte çeki düzen
verilmeye çalışılmış, açık ve demokratik bir toplumla
bağdaşmayacak davranışları Kongre ve Başkan Carter tarafından
dizginlenmeye çalışılmıştı.
166 H A K A N T Ü R K
Hem dünyada hem de Amerika içinde bir küfür kelimesi
haline gelen CIA'nin önemi Başkan Reagan döneminde
yeniden artmıştı. Bu dönemdeki CIA Başkanı William
Casey'in örgütü tamamen politize etmesi, soğuk savaşın
canlandırılmasından yana olan kesimlerin etkisiyle analizlerinde
tarafsızlığı terketmesi ABD'ye orta vadede pahalıya
da malolmuştu. 1980li yıllara gelindiğinde Sovyet Birliği'-
nin derin bir iktisadi ve siyasi kriz içinde olduğu gerçeğini
görmezden gelerek sürekli, yapay bir Sovyet tehlikesini
gündeme getiren örgüt, bu şekilde Reagan'ın rekor düzeydeki
askeri harcamalarını da meşrulaştırmıştı.
Büyük ölçüde bu harcamaların da etkisiyle Reagan'ın 1
trilyon dolarda aldığı Amerikan iç borcu, 12 yılda 4 trilyon
dolara çıkmış ve sıradan Amerikalının da hayatını ipotek altına
almıştı. Yine aynı dönemde Sovyetlere karşı propaganda
olarak kullanmak amacıyla Mehmet Ali Ağca'nın Papa'-
ya suikast teşebbüsünü dünya kamuoyuna farklı bir şekilde
sunulmuş. Dışişleri Bakanlığı ve bağımsız akademisyenlerin
tüm itirazlarına rağmen CIA bu tavrını bırakmamış. Sovyet
askeri ve ekonomik gücünü sürekli abartmış, Gorbachev'in
niyetlerini anlamamazlıktan gelmiş, sonuçta kendi söyleminin
etkisinde kalarak ne Doğu Avrupa devrimlerini, ne de
Sovyetlerin yıkılışını öngörmüştü.
Soğuk savaşın bitmesiyle CIA da giderek işlevsizleşmişti,
son on yılda beş başkan değiştiren örgütün, soğuk savaş
yıllarındaki dokunulmazlık zırhı altında ne denli soysuzlaştığı
giderek ortaya çıkmaya da başlamıştı. En önemli dairelerde
uzun yıllar Sovyetler hesabına casusluk yaptıkları anlaşılan
istihbaratçılar ortaya çıkıyor, iç yapı kendini temizleyemiyor,
ülkeyi yanlış analizleri ile yönlendirenler en sorumlu
görevlere atanıyorlardı. Soğuk savaşın gölgesinde çıkan
Amerikan demokrasisi de giderek canavarlaştığım farkettiği
bu örgüte dizgin vurmaya çalışıyordu. CIA'nin lağvedilmesi
gündemde ciddi bir yer işgal ediyor, örgüt kendisine
uyuşturucu ile mücadele, karşı - terör gibi konularda yeni
görevler yaratarak varlığını sürdürmeye çalışıyordu. Artık
ahi gitmiş vahi kalmış bir örgüt olsa da CIA üç milyar
dolar bütçeli, 17 bin kişinin çalıştığı bir güç olma özelliğini
sürdürüyordu.
Bugün ABD, bu gizli örgütün varlığının gerekliliğini tartışıyor.
Tarihçi Theodore Draper'in ABD ile ilgili şu sorgulaSusurluk
Labirenti l6y
ması ise tüm demokratik ülkeleri ilgilendiren bir çerçeve çiziyor:
"CIA ile ilgili özel sorunlar bir yana, bir demokraside
gizli bir brütün yeri nedir gibi bir meselemiz var. Sırlarını
neredeyse ebediyete kadar saklayablecek gizli örgütler
bu nedenle demokratik süreç dışında işlerini görürler.
Bunların kontrolü, hatta incelemesi son derece güçtür. Uzun
döneme yayılan, sabırlı siyaset uygulaması yerine
meseleyi hem çözme iddiasındaki yöntemleri dayatırlar.
Soğuk ya da sıcak savaş olmadığından da zararları yararlarına
galebe çalar."
CIA'nın devreden çıkması ya da hiç değilse alışkanlıklarını
değiştirerek başka türlü bir örgüte dönüşmesi şüphesiz
hayırlı bir gelişmedir. Tek sorun bu durumda, beceriksiz siyasetçilerin
ya da az gelişmiş ülkelerde siyaset yapmayı ancak
kompla teorisi üretmek sananların kendi günahlarını
kime yıkayacaklarını bilememeleri olacaktır.
SÖYLENECEK ÇOK ŞEY VAR
Susurluk kazası akabinde "Çete" suçlamasıyla yargılanan
Özel Timciler ve Daire Başkan Vekili İbrahim Şahin,
tevkif edilip cezaevine girince birileri çok sevinmişti. Fakat
belli bir süre sonra tahliye edildiklerinde herkes kendine
göre ahkam kesmeye başlayınca gazete sütunlarında yine özel
timcilerin boy boy resimleri çıkmaktaydı. Tahliyesi akabinde
İbrahim Şahin ile yapılan bu söyleşide bir çok gazetecinin
ona sormak istediği sorular sorularak onların da
duygularına bir şekilde tercüman olurdu. Milyonlarca dolarla
oynadığı ileri sürülen "Susurluk sanığı" İbrahim Şahin
mütevazi evinde biran önce itibarının iadesi ve görevinin
başına dönmek istediğini söylerken çok samimi olduğu her
hareketinden belli olmaktaydı. Tekrar dağlara dönmek ve
diğer özel timci arkadaşlarıyla bu ülke için savaşmak istiyordu.
Şahin'in 7 aylık hürriyetinden yoksun olduğu çilesi
sona ermişti. Mesut Yılmaz'm "Katil" suçlamaları basına
yansıyıp Şahin hapse düşünce, oğlu ve kızları okulda büyük
sıkıntı çekti. Bazı arkadaşları onları hor gördü, "Sızın babanız
katil" dedi. Çocuklar, babalarının vazifesi yüzünden zaten
onu yıllarca doğru dürüst görmemişti, "Vatan hizmetidir"
diye düşünüp bağırlarına taş basmışlardı. İşte gene aile
bir aradaydı. Hemen ilk soru yönetildi ve sohbet başladı:
Soru: Hapishanede nasıl vakit geçirdiniz?
168 HAKANTURK
İ. Şahin: Kitap okudum ve ibadet ettim. Akşamüstü
saat 5'ten sonra voleybol oynuyorduk. Boş zamanlarımızda,
siyaset ve istihbarat konularında veya yakın tarihe ilişkin
kitaplar okuyordum.
Soru: Okuduğunuz kitapların isimlerini verebilir misiniz?
İ.Şahin : Liderlerimiz ve Dış Politika, Osmanlılar, İslam
ve Batı Jeopolitiği, Mehmet Eymür tarafından kaleme alınan
Bir Mit Mensubunun Anıları, Kingross'un yazdığı Atatürk
kitabı, Savaş Sanat Tarihi, Bir Gizli Servisin Tarihi vs...
Soru: Acaba bu şekilde kendinizi politikaya mı hazırladınız?
İ.Şahin: Allah göstermesin.
Soru : Bu tepkinizin sebebi ne?
İ.Şahin : Ben eski görevime dönmek istiyorum. Suçsuz
olduğum, mahkeme tarafından da tescil edilince, göreve
iadem, mensup olduğum camiayada moral ve şevk kazandıracaktır.
Soru : Acaba dağları mı özlediniz?
İ.Şahin: Hem dağları özledim, hem dağlardaki mücadeleyi.
Uykusuz geçen gecelerimi. Mağara kovuklarında
yan uykulu yarı uyanık tetikte geçirdiğimiz saatleri. Can
bedeli üzerine kurulan sıcak dostluğu.
Ve gözleri dalıyor Şahinin: "Bilir misiniz, canını birine
emanet etmek ne demek? Karanlık gecelerde birbirimizin
ışığı olduk. Kahpe kurşunlara sevgimizi siper ettik. Yüreklerimiz
birleşti, birimiz hepimiz, hepimiz birimiz olduk."
Soru : Herhalde, arkadaşlarınız sizi hapishanede yalnız
bırakmamıştır. İbrahim Şahin bu ne biçim soru dercesine
yüzüme baktı. Haklıydı da. Yürek yüreğe, soluk soluğa kazanılan
dostluklarda hiç ihanet veya hayal kırıklığı olur
muydu?
İ.Şahin: Öğlen saat 13'ten akşam saat 18'e kadar görüş
vardı. Bu süre, bütün dostlarımızı görmeme yetmiyordu.
Allah onlardan razı olsun. Bu arada Tokatlı hemşerilerime
de teşekkür borçluyum. Onlar da beni hiç yalnız bırakmadılar.
EŞİNİN ENDİŞESİ
İbrahim Şahin, yeniden göreve dönmekten söz ediyordu.
Eşinin yüzündeki endişeyi okudum. Kocasının gene o
tehlikeli işlere girmesini hiç arzu etmiyordu. Herhalde 15 yıl
Susurluk Labirenti 169
boyunca çektikleri bir film şeridi gibi gözlerinin Önünden
geçiyordu. Bu kadar fedakârlık yapmışlardı. Peki sonuç ne
olmuştu? 7 ay süren hapishane hayatı. Gazete manşetlerinde
en ağır biçimde suçlanmak. Yargısız infaz. Çocukların
maruz kaldığı baskılar. Ama Şahin, hiç oralı değildi. "Ben
eski görevime dönmek, bir şekilde iadei itibar etmek isterim"
diyordu. Zaten PKK Tokat'ın Çakırlı köyüne kadar gelmişti;
yani Şahin'in köyünü basmıştı. Kendisi hapiste olduğu
için, eşkıya bu baskına cesaret etmişti. Çakırlı köyüne
pek yakında gidecek, orada sevgili dostlarını, görecekti.
Soru: Ya hemşehrileriniz tahliye kararını duyunca ne
yaptılar?
Şahin, övünerek cevap verdi:
İ.Şahin: Tam 1500 mermi atmışlar...
ŞAHİN'İN EVİ
Mesut Yılmaz onun için, "Katillerin başı, çete başı" demişti.
Basın mensubları, Yılmaz'm ardından yargısız infaz
yapmıştı. Sözde Şahin, tehdit ve şantajla para topluyor, yüreklere
öldürme korkusu salarak, yüz milyarları istifliyordu.
Oysa İbrahim Şahin'in evi mütevazi bir Anadolu eviydi.
Herşey tertemiz ve muntazam di. Sade bir yaşantısı vardı.
Kapıda bizi dizi dizi papuçlar karşıladı. Türk örf ve âdetlerine
uygun olarak. Herkes ayakkabısını çıkararak içeri girmişti.
Şahin'in güleryüzlü güzel kızı, hemen bir çift siyah
terlik uzattı bana. Bu ne biçim çeteydi ki başkanını mütevazi
bir hayat içinde bırakmıştı? Bu güleryüzlü, yüreği ile konuşan
adam nasıl çete reisi olurdu? Bize hizmet eden, çay
ve pasta ikram eden eşi de, mafya anasına (!) doğrusu hiç
benzemiyordu. O sırada kapı çalındı ve Ayhan Akça geldi.
"Çetenin" diğer mensubu Ayhan Akça. Hemen İbrahim Şahin'in
elini öptü. Hatırlayalım. Şahin, Ayhan Akça'nm oğlunun
kirvesi olduğu için, sünnet düğününe katılmış ve Mehmet
Özbay kimliği ile tanıdığı Abdullah Çatlı ile birlikte fotoğrafı
çekilmişti. Şahin, Akça'yı görünce gülerek "Biz Susurluk
çetesi filan değil, sünnet çetesiyiz" dedi. Neşesi yerindeydi.
Akça'nm oğluyla birlikte Ziya Bandırmalıoğlu'nun
da çocuğu sünnet olmuştu. Abdullah Çatlı da Bandırmalıoğlu'nun
oğlunun kirvesiydi. Ve o sünnette çekilen fotoğraf,
bu kişilerin çete oluşturduğunun delili sayılmıştı. 12 Eylül'-
de "Sünnet Çetesi" tahliye oldu.
170 HAKANTURK
BASINA ÖFKE YOK
Peki Şahin, "Sünnet Çetesini", Susurluk Çetesi diye tanıtan
basma karşı öfkeli miydi? "Hayır" diye cevap verdi, eski
Ö z e l Harekât Daire Başkanı ve sözlerini ş ö y l e s ü r d ü r d ü : "Ama
ben 7 ay boyunca kendi kendimi sorguladım. Onlar da
sorgulasınlar. Dava hâlâ sürdüğü için teferruata girmiyorum.
Günü geldiğinde söyleyecek çok şeyim var." Gene hapishane
anılarına dönüyoruz. Bir gününü nasıl geçiriyor; ne
yiyip ne içiyordu? Cezaevinde yemekler nasıldı?
İ.Şahin: Yemekleri arkadaşlar yapıyordu. Ben yemek
pişirmesini bilmem. Ama yemek yemeği severim. Koğuşta
13-15 kişi kalıyorduk. Odamızı birlikte temizliyorduk. Ay-
1 rica dostlarımız bize yemek getiriyordu. Fazla sıkıntımız
olmadı. Soframızdan pilav hiç eksilmiyordu. Çok sigara
içtiğimiz için yoğurt ve sütle beslenmeye özen gösteriyorduk.
Bir de balık yiyorduk.
Soru: Kalabalık yatmak zor gelmedi mi?
İ.Şahin: Hayır zor gelmedi. Biz dağlarda yatmaya alıştık.
Orada üçümüz beşimiz birbirimize sarılıp uyuyoruz.
Bu şekilde ısınırız. Hapishane daha konforluydu. Zaten geceleri
pek uyumuyordum.
Soru: Neden?
İ.Şahin: Sabah namazını kaçıracağımdan korkuyordum.
Bu yüzden saat 5'e kadar gözümü kırpmıyordum.
Namaz kıldıktan sonra birkaç saat kestiriyordum.
Soru: Aman İbrahim B e y , galiba olup bitenlerden haberiniz
yok. Adınız mürteciye çıkacak, başınıza iş açılacak... Acaba
bir an önce hapisten kurtulmak için mi dua ediyordunuz?
İ.Şahin: İslamiyette şahsi dua yok. Bütün müslümanlar
için dua edeceksiniz. Allah'ın rızasını kazanmak için ibadetimi
özenle yerine getirmeye çalıştım.
Soru : Hapishane günleriniz, demek, ibadet ve sporla
geçti. Peki ilgi çekici bir anınız yok mu?
İ.Şahin: Olmaz olur mu. En ilginç anım, Metris'te çıkan
isyan. Bizim memurların kaldığı blok, terör suçlularından
ayrı. İsyanı, katillerle gaspçılar çıkardı. Niyetleri
beni rehin alıp, idareye arzularını dikte ettirmekti. Bir grup
bizim koğuşu bastı ve beni rehin almak istedi, diğer grup
beni kurtarmaya geldi. Onlar rehin alınmama karşı
çıktı. Karşı grubu tehdit ettiler. "İbrahim Şahin'in kılına
Susurluk Labirenti 171
zarar gelirse, hesaplaşırız" dediler. Beni kurtaran grup
Doğuluydu. Size hemen söyleyeyim. Beni Doğu'da çok severler.
Çünkü biz oraya asayişi getirdik. İsyancıların iki
temsilcisiyle cezaevi müdürüne çıktım, onların taleplerini
intikal ettirdim.
Soru: Cezaevinde sizin de tespit ettiğiniz aksalıklar var
mıydı?
İ. Şahin: Evet vardı. Asker dış güvenlikten Savcılık ise
iç güvenlikten sorumlu. Çift başlılık iyi değil. Yetkililer arasında
kopukluk meydana geliyor.
HÜR GÜNLERDEN SONRA YİNE CEZAEVİ
Bilindiği gibi bu tahliyeden belli bir süre sonra İbrahim
Şahin tekrar cezaevine girdi ve sağlık nedeniyle cezası ertelenerek
tahliye edildi.
VATANDAŞIN BİLMEDİKLERİ
Susurluk denince akla Abdullah Çatlı, Korkut Eken, İbrahim
Şahin ve bir iki kişi daha gelir. Fakat medyanın yeterince
yer vermediği kapalı kapılar arkasında çok değişik ifadeler
verildi. Bunlardan size bir demet sunayım...
O R A L ÇELİK
29.01.1997 Tarihli İfadesinde:
1959 Malatya Hekimhan doğumlu olduğunu, Eğitim
Enstitüsünü bitirdiğini, 1980 öncesinde Türkiye'deki sağsol
olaylarına katıldığını, sağda milliyetçi kanatta yer aldığını,
katılmadığı olaylarda kendisine isnat edilen suçlar olduğunu
12 Eylül 1980'den sonra yurt dışına çıktığını, yurt dışına
çıkarken aynı görüşü paylaşan insanların yardımını
gördüğünü, Harun Çelik adına düzenlenmiş bir sahte pasaportla
ve yalnız olarak Türkiye'den ayrıldığını, giderken tren
yolculuğu yaptığını, Bulgaristan, Yugoslavya, İtalya, İsviçre
yoluyla Avusturya'ya direk olarak vardığını, orada Abdullah
Çattı ile buluştuğunu, Çatlı'nın kendisinden 2-3 gün
önce uçakla İngiltere'ye gittiğini, İngiltere'ye alınmadığı için
oradan Avusturya'ya geldiğini, Çatlı'nın Hasan Kurdoğlu
adına düzenlenmiş sahte pasaportla Türkiye'den ayrıldığını,
Avusturya'da oturma izni alabilmek için Üniversite'nin
dil kursuna kayıt olduklarını, yurtdışındaki akraba ve tanıdıklarının
yardımıyla geçindiklerini, Papa olayı olduğu zaman
Avusturya'dan Fransa'ya seçtiklerini, Papa işinde bir
rolü olmadığını, ancak basında isminin rolü varmış gibi
geçtiğini, Fransa'ya geçtikleri tarihin 1982'nin son ayları ol172
HAKANTURK
duğunu, Fransa'da Poitiers şehrindeki Üniversiteye Çatlı ve
eşi ile birlikte kayıt yaptırdıklarını, Çatlı'nm eşinin uçakla
Avusturya'ya, oradan da İsviçre'ye ve Fransa'ya geldiğini, oraya
varınca herşeyin Türk Milleti ve Devletinin aleyhinde
olduğunu gördüklerini, kendilerinin orada Türkiye'nin turizm
büyükelçisi gibi olduklarını, o sırada kendilerine "Türk
Devletinin Milletinin aleyhinde çalışan mesela ASALA gibi
örgütlerle mücadele eder misiniz?, Nasıl ve ne taktiklerle
mücadele edersiniz?" şeklinde teklifler geldiğini, bu teklifin
devletimizin üst düzeydeki yetkililerinden geldiğini, ancak
onların ismini söylemeyeceğini, bu teklifi alınca kendilerinin
de oralardaki devlet temsilcilerinin, diplomatların değil
Türklükle, insanlıkla bağdaşmayacak şeyler yaptıklarını
söyleyerek değiştirilmesini istediklerini, kendilerine teklif
getiren kişilerin "biz bunları değiştirenleyiz; bunları bizim
ülkemize mal olmuş kişiler; fakat bizim devletinize ve milletimiz
söz konusu, ortada olan bu" dediklerini, o zaman da
kendilerinin Milliyetçi ve vatanseverler olarak bu teklifi gönüllü
olarak kabul ettiklerini, bu arada suçsuz olarak cezaevinde
yatan arkadaşları ve bazı tanınmış politikacıların
serbest bırakılmasını istediklerini ve olumlu cevap aldıklarını,
bunun üzerine (12) kişilik bir liste verdiklerini, bu isimlerden
birinin Mehmet IRMAK olduğunu, ancak bu 12
kişinin hiç birisinin bu işlerden yararlanmadığını, bu teklifin
kendilerine 1981 yılında kendilerinin Fransa'da oldukları
zaman yapıldığını, aslında bu tekliflerin o zaman Avrupa'daki
Türk Federasyonu'ndan tutun da herkese kadar yapıldığını,
en sonunda kendilerine Çatlı ile birlikte teklif geldiğini,
teklifi kabul ettikten sonra Fransa'da (18) Hollanda'da
(2), Kanada'da, Amerika'da, Yugoslavya'da, Beyrut'ta,
Yunanistan'da akla gelen pek çok eylem yaptıklarını, bu eylemlerin
Oral Çelik, Abdullah Çatlı ve diğer iki ldşiden oluşan
(4) kişilik gurubun yaptığı ya da yaptırdığını, bu arkadaşlardan
birisinin mahkemeye geçtiğini, gizli celse olduğunu,
yaptıklarını orada anlatarak kendilerine, önceden söz
verildiği gibi ceza indirim uygulamasını, ya da kanuni takibattan
muaf tutulmalarını istediğini, ancak taleplerinin kabul
olmadığını, 10-12 sene mahkumiyet verildiğini duyduğunu,
4 arkadaşının da Türkiye'ye döndüğünü, onun cezasının
zaman aşımına uğradığını, kendisine de yurt dışında
yaptığı hizmetlerden dolayı kolaylık gösterilmediğini, yurda
Susurluk Labirenti _^ 173
döner dönmez cezaevine konduğunu ve boş yere (4) ay hapis
yattığını, yurt dışında olduğu yıllarda bir kere 1983 yılında
yurda giriş-çıkış yaptığını, onun da istihbaratın kontrolü
altında gerçekleştiğini, yurt dışında oldukları sırada istedikleri
pasaportu istedikleri yerden alabildiklerini, Türkiye
konsolosunun da kendilerine pasaport verdiğini; çünkü,
Türk Basını ve Türkiye'deki, güya aydınların kendilerini ihbar
etmeye başladıklarını, İsviçre'de yakalanan bir adamın
kendilerinin eylemleri ilgili bilgiler verdiğini, bu adamın
Nevzat Biliean olduğunu, bu kişinin bir gün İsviçre Polisine
giderek yalan yere ben Abdullah Çatlı, Oral Çelik, Mehmet
Şener ile eroin işi yaptım dediğini, daha birkaç isim daha
söylediğini, kendilerinin Ermenileri öldürdüğünü söylediğini,
İsviçre'nin durumu Türkiye'ye bildirmesi üzerine Türkiye'den
ilgili kimselerin kendilerine ki o zaman Fransa'da
Çatlı ile bir evde oturduklarını bildirdiğini kendilerinin de
oradan kaçtıklarını, bunun üzerine Türkiye-İsviçre arasında
problem çıktığını, bu olayın 1984 yılında cereyan ettiğini,
bunun üzerine Türkiye'den bir Devlet Bakanı'nm İsviçre'ye
gelerek ortamı yatıştırdığını, Mesut Yılmaz'm da o sırada
bakan olduğunu, daha sonraları da İsviçre'nin kendilerine
(Oral Çelik, Çatlı ve arkadaşları) ambargo koyduğunu, Mesut
Yılmaz'ın da Dışişleri Bakanı olarak kendileri için İsviçre
nezdinde teşebbüsleri olduğunu, duyumlarına göre Mesut
Yılmaz'ın Çatlı ile temasa geçerek bir kulübe olan kumar
borcunu sildirdiğini, Çatlı'nm 1991 yılında İsviçre'den hapisten
kaçınca Türkiye'ye döndüğünü, Çatlı'nm bu mahkumiyetinin
Nevzat Biliean iftirası ile olduğunu, aynı davada
kendisi ve Mehmet Şener'in de yargılandığını ve beraat ettiklerini,
çünkü Nevzat Bilican'ın daha sonra İsviçre makamlarına
giderek "Ben yalan söyledim, ben PKK'lıyım,
bunlar milliyetçi, bana öyle ifade vermem söylendi ben de
öyle söylemiştim. Ben Oral Çelik ve Çatlı'yı tanımıyorum
bile"- dediğini. Fransa'daki mahkumiyetlerinin de aynı şekilde
Fransız İstihbaratının yaptıkları faaliyetleri anlaması üzerine
hazırladığı düzmece bir senaryo ile olduğumu, kendilerinin
kat'iyyen eroin ile uğraşmadığını, eğer uğraşsalardı,
10 gram değil 10 ton eroin yükletip satacak güçleri olduğunu
söyledi.
Çatlı'nm İsviçre'de cezaevinden kaçmasının da çok normal
bir şey olduğunu, çünkü orada hüküm verildikten son174
HAKANTURK
ra mahkumların başka bir şehir cezaevine nakledildiğini ve
orada Türkiye'deki yarı açık cezaevi şartlarının olduğunu,
yani kolayca kaçılabildiğini, İsviçre Cezaevlerindeki yabancıların
%75'inin kaçtığını, buna isviçre'nin belki de bilerek
göz yumduğunu, böylece yabancılardan kurtulduğunu kendileriyle
ilgilenenlerden birisinin METE kod isimli üst düzey
MİT yetkilisi olduğunu ancak soyismini vermeyeceğini,
M. Ali Ağca ile fazla bir ilgilisi olmadığını, Ağca'ya Türkiye'den
hapisten kaçınca yardım ettiğini, Avrupa'ya yeni geldiği
zaman da biraz yardım ettiğini, onun dışında irtibatı olmadığını,
son zamanlarda Çatlı ile ilgili basında yer alan iddiaları
Çatlı ile bağdaştıramadığmı, Çath'mn iyi, temiz, saf politikadan
anlamayan, sözünü söyleyen birisi olduğunu, böyle
tiplerin de pek sevilmediğini belirtmiştir.
Çatlı'dan duyduğuna göre Mesut Yılmaz'ın kumar borcunu
sildirme işi için Çatlı ile Yılmaz Belçika'da yüzyüze görüştüğünü,
aynı yıl Çath'mn, 85 yılma 2,5 ay kala, yani
1984'ün 9. Ayında Fransa'da hapise girdiğini, kendisinin de
Fransa'da 86'ın ıı.Aymdan 93'ün 11. Ayma kadar hapis yattığını,
ayrıca (30) ayda Fransa'da görülmemiş sürgün cezası
verildiğini, o sırada Çath'mn da İsviçre'de cezaevinde olduğunu,
Meral Çath'mn kendisini cezaevinde ziyaret ettiğini,
1986 yılında Fransa-Belçika sınırında Fransız polisinin düzmece
iddiaları ile tutuklandığında Bedri Ateş kimliğini kullandığını,
çünkü; eğer kendi ismini verseydi yaptıkları eylemlerin
ortaya çıkacağını, belki de Türkiye'ye zararı olabileceğini,
o yüzden başka bir isim kullandığım, kendisini
savunan avukatlarının MHP'li olmasının normal olduğunu,
çünkü 80 öncesinden tanıdığı arkadaşları olduğunu.
Özer Çiller ve Mehmet Ağar ile hiçbir yerde ve hiçbir
şekilde görüşmediğini, yurtdışında bulundukları sarada liderin
Çatlı olduğunu, şimdi Çatlı öldüğü için kendisinin lider
sayılabileceğini, çünkü yurtdışında Çatlı ile aynı evi
paylaşıp, aynı bardaktan su içtiğini, yurtdışında eylemler
yaparken devletten sadece 10 bin dolar para aldıklarını,
Çatlı yurda döndükten sonraki zamanlarda kendisinin Fransa,
İtalya ve İsviçre'de aynı suçtan cezaevinde olduğunu,
Çatlı ile mektuplaştıklarını, kendisi yurda dönünce Çath'mn
kendisini ziyaret etmediğini, haber gönderdiğini, Bedri
Ateş kimliği ile yakalandığında PKK'lıyım, PKK'ya hizmet
ediyorum dediğini, çünkü kart alabilmek için ne yaparsan
Susurluk Labirenti 175
yap, Türkiye aleyhine bir şey yapmak gerektiğini, Çatlı'nın
1991 yılında ANAP kongresinde önce Yıldırım Akbulut'u
sonra Mesut Yılmaz'ı desteklediğini, Yaşar Okuyan ve Agah
Oktay'ın Çatlı'yı iyi tanıdıklarını, seçim zamanı biz kahramanız,
ASALA'yı yok ettik, yok bilmem Fransızları şöyle
yaptık dediklerini, şimdi ise Çatlı'yı kötülediklerini, kendilerinin
mücadele ettikleri ASALA'nm belki 500 militanın
olduğunu, fakat bütün ülkelerin istihbarat birimlerinin
bunlara yardımcı olduğunu belirtmiştir.
ASALA kendi içinde anlaşmazlığa düştüğü için dağıldı
diyenlerin yalan söylediğini, eğer böyle şeyler kendiliğinden
oluyorsa bu memlekete zararlı örgütlerin olduğunu ve onların
niye kendi kendine dağılmadığmm sorulması gerektiğini,
yurtdışında hizmet yürütürken kendilerine MİT'in üst
düzey yetkililerinin yardım ettiğini ve yönlendirdiğini Çatlı'nın
Muhsin Yazıcıoğlu ile telefon görüşmeleri yaptığını,
Türkeş'le Çatlı'nın arasının hoş olmadığını, çünkü Çatlı'nın
Türkeş hakkında MİT'e rapor yazdığını ve Türkeş'in bundan
haberi olduğunu, Çatlı'nın Türkiye'deki ticari faaliyetlerden
haberdar olmadığını, Mehmet Özbay ismini kullandığını
bilmediğini, Hüseyin Kocadağ'ı tanımadığını, Haluk
Kırcı'yı çok önceden tanıdığım, son yıllarda görmediğini belirtmiştir...
EKREM MARAKOĞLU
30.01.1997
Kendisinin Ömer Lütfi Topal'ı, 1964 yılında avukatlığa
ilk başladığı yıllarda bitirimhane tabir edilen bir kumarhane
işletmecisi olarak müşterek tanıdıkları kanalıyla tanıdığını,
o zamanın yer altı dünyasının kaçakçılık - kabadayılık
kumarhanecilik temeli üzerine kurulu bulunduğunu, ÖmerLütfi
Topal'm 1978 yılında uyuşturucu kaçakçılığı suçlamasıyla
tutuklanması olayında kendisinin hukuki çabalarına
rağmen Ömer Lütfi Topal'm Amerika'ya gönderildiğini;
1985 yılında tahliyesinin temle felsefesinin de iktisadi
kabadayılığa ihale - arazi-tahsilat üçgenine dönüşmüş bulunduğunu,
kumarhaneciliğe tekrar başlayan Ömer Lütfi
Topal'm bir cinayet olayından hapise düştüğünü, ancak
meşru müdafa ve genel affın yardımıyla 50-55 gün sonra
çıktığını ve sabıka kaydığının oluşmadığını, Ömer Lütfi Topal'm
gazino işletmeciliğine 1991 yılında Adana Seyhan Otellerinin
gazinolarını alarak başladığını, kendisinin de
176 ; H A K A N T Ü R K
Emperyal şirketleriyle ilişkisinin 1993 Mart'mda Alanya'da
meydana gelen ölümlü bir avukatın malzeme takibiyle
başladığını, 1994 yılının sonlarında şirketin vekaletini de aldığını,
Aralık 1994'deki Akgün Otel, Bülent Fırat cinayetinde
Ömer Lütfi Topal'ın gazinoları kumarhane geleneği yönetimi
ile çalıştırdığını farkettiğini; bu yönetim içinde kullanılıp
atılmış insanların Mart 1996 tarihindeki Hikmet Babataş
cinayetinden sonra kendisine Ömer Lütfi Topal'm da
hayatının tehlike altında olduğunu hissettirdilderini, ancak
Ömer Lütfi Topal'm bunu ciddiye almadığını belirtmiştir.
Ömer Lütfi Topal'm ölümünden sonra aynı marka ve
benzer plakalı arabasıyla olay mahalline endişe içinde giderken
hiçbir polis arabasına ve çevirmeye rastlanmadığını,
olaydan sonra şirket yöneticileriyle yaptıkları toplantılarda
olayın failleri olarak akıllarına Hikmet Babataş'm yakınları,
Dev - Yol veya bir başka azmettirci kişinin geldiğini,
kendisinin olayın faillerinin ortaya çıkarılmasıiçin çabalamasına
rağmen Ömer Lütfi Topal'ın ailesinin kendisine ve
sorgulamasına karşı bir duvar öldürdüklerini, bunun nedenini
de Kuşadası'ndaki casion müdürünün karıştığı bir cinayet
sonrasında bu müdürün Kuşadası Emniyetine güvenlik
bir şekilde teslim edilmesi sırasında Ömer Lütfi Topal
kanalıyla tanıdığı Özel Harekatçı Ercan Ersoy ile olan ilişkisinin
olabileceğini, Ali Fevzi Bir, Sami Hoştan gibi kişileri
Emperyal Grubu bünyesinde çalışmaya başladıktan
sonra tanıdığını ve Sami Hoştan'dan, Abdullah Çatlı'nın ara
sıra yanlarına geldiğini duyduğunu, bir sırada Abdullah
Çatlı'nın da orada Ömer Lütfi Topal ile görüştüğünü duyduğunu
belirtmiştir.
Ömer Lütfi Topal cinayetinde, Emperyal Şirketler Grubunu
büyük zarara sokacak bir maddi ihtilafın olması
gerektiğini, ancak ailenin kendisine karşı uzak durması nedeniyle
sadece duyumlara dayanarak bazı öngörülerde bulunabildiğini,
örneğin Ömer Lütfi Topal'm ölmeden bir gün
önce İspanya'dan arayan İsmail Tank adında birisiyle adet-i
hilafına rağmen çok uzun ve sert bir tartışma yaptığını,
geçmişte İspanya'da uyuşturucu kaçakçılığından hapis yatmış
bulunan bu Giresunlu adamın Ömer Lütfi Topal ile geçmişe
dayalı çok özel bir hukuklarının bulunduğunu, ama ailenin
bu konulan saklamaya çalıştığını belirtmiştir.
Susurluk Labirenti 177
Mehmet Ağar ile Ömer Lütfi Topal'm ilişkilerinin,
1986'da Mehmet Ağar'ın Ömer Lütfi Topal ile Alaattin Çakıcı'nın
ortaklaşa çalıştıkları kulübü kapattırmasından ibaret
olduğunu, çeşitli vesilelerle, örneğin Necati Kurmel kanalıyla,
Mehmet Ağar, İçişleri Bakanı iken Ömer Lütfi Topal'm
tanışma çabalarına karşı Mehmet Ağar'ın uzak durduğunu,
ancak ısrarlar karşısında "Düküm Sitesi'nde karşılaşırsak
bir merhabalaşırız, herhangi bir sorunumuz yok"
ifadesini duyduğunu, Hüseyin Kocadağ ile Ömer Lütfi Topal'm
ilişkilerinin ise çok daha yakın olduğunu, zaman zaman
İbrahim Polat'm ortak olduğu Polat Oteli'nin casinosunda
sık sık beraberce oturduklarını belirtmiştir.
1994 yılındaki Akgün Otel cinayetinden sonra araya bir
soğukluk girdiğini, Ömer Lütfi Topal'm öldürülmesinden
bir ay önce Celal Doğan'm kendisine Fenerbahçe Kulübü'-
nün yöneticilerinden Hüseyin Kocadağ'ı yolladığını, kendisinin
de bunu Ömer Lütfi Topal'a haber verdiğini, bu toplantının
DGM ile ilgisi bulunduğunu, çünkü teypten yazıya
döktüğü yazılı ifadesini DGM'ye de verdiğini, konununda
Gaziantepli birkaç işadamının G.T.O. Başkanının adı arkasına
saklarak kumar borçlarının hafifletilmesi yönünde bir
ricadan ibaret olduğunu, ancak kanunun basma daha değişik
bir şekilde yansıtıldığını, Hüseyin Kocadağ'm sanki
Köşk'e (Cumhurbaşkanlığı) yakın birisi tarafından görevlendirilmiş
ve o kişiden bu işin halledilmesini istiyormuş gibi
bir intiha uyandırmaya çalıştığını, bütün bu konuların
da kendi mantığı ve tarih bakımından Ömer Lütfi Topal'm
da dahil edildiği söylenen 58 kişilik liste ile ilişkili olması
gerektiğini.
Ömer Lütfi Topal'm haraç anlamında birilerine hiçbirşey
almadan para verecek bir yapısı olmadığını, böyle bir işi
ancak çok büyük bir baskı karşısında yapabileceğini, kendisinin
1994 Haziran'dan Ömer Lütfi Topal ile birlikte müdüriyet
odasındayken VIP salonu monitöründen Necdet
Menzir ile Hüseyin Kocadağ'ı gördüğünü, bütün casinolarda
video kayıt sistemine bağlı kameraların bulunduğunu,
bunun herhangi bir itiraz durumunda kullanıldığını; ancak
Murat Topal tarafından bu kasetlerden birisinin fotoğraflandığı
ve bu fotoğraflardan birinin Hüseyin Kocadağ'm
bu konudan ne kadtar rahatsız olduğunubelirttiği ve genelde
Klasis'e giden Necdet Menzir'i sanki kendisi şantaj yap178
HAKANTURK
mak istermişçesine oraya özellikle götürdüğü gibi bir durumun
ortaya çıktığım, ancak resmin kritik dönemlerde dahi
ortaya çıkmamasının kendisine bir güvence verdiğini söylediğini,
Ömer Lütfı Topal'ı öldürenler ve azmettirenler arasındaki
ihtilafın ve Kemal Yazıcıoğlu'nun aldığı istihbaratın
netleştirilmesinin şart olduğunu, Ömer Lütfı Topal bir yerlere
ıo milyon, 17 milyon dolar gibi bir para gönderdi ise
bunu şirket yetkililerinin ölümünden sonra da ailesi ve yakınlarının
bilmesi gerektiğini,
Kendisinin "ÖmerLütfi Topal Ankara'ya gitti, İsmi listeden
sildirin" beyanının ise cinayetten 15 gün önce Alanya
Seven Seas Tatil Köyünde yemekte Ömer Lütfî Topal'dan
şahsen duyduklarına dayandığını, bu tür konularda Ömer
Lütfî Topal'ın dostlarına ve yakınlarına başvurulması gerektiğini,
örneğin 1989 yılma kadar en yakm dostunun halen
İspanya'da bulunan Nail Akdeniz olduğu, bu tarihten
sonraki en yakınlarının şirketinin genel müdürü, gazinolarının
genel müdürü ve Ümit Utku gibi kişiler olduğunu, Ömer
Lütfı Topal'ın ağzından Sami Hoştan ile Sedat Bucak'm
tanıştıklarını ve görüştüklerini duyduğunu, Ömer Lütfî Topal'ın
Türkmenistan'da yaptığı yatırımlar ile kurduğu ilişkiler
kanalıyla diplomatik Türkmenistan pasaportu almış olabileceğini,
yine İsraili ortağından da bazı bilgilerin alınabileceğini,
bir yandan müvekli, bir yandan da o dünyanın
şartlarından kaynaklanan kuşkulu bir yaşam tarzına sahip
olan Ömer Lütfî Topal'ın nasıl bir koruma ve güvenlik sistemine
sahip olduğu sorusuna cevaben; daha çok yer altı
dünyasının geleneklerine dayanan, emekli emniyet mensupları
ve fîziken güçlü insan kaynaklarım ve ruhtaszı silahları
kullanan ve özellikle başlangıç safhasında bizim gazinolarımızda
herhangi bir olay olmasın diye çok aşırı tepkiler
gösteren bir güvenlik sistemi kurulduğunu, bu sisteminde
rakipler tarafından çok rahat bilinebileceğini ve içerden de
destek alınabileceğini söyledi.
Ömer Lütfi Topal'ın vefatından sonra ilk eşine başsağlığı
dilemek için ziyaret ettiklerinde tesadüfen televizyonda
Susurluk'la ilgili haberler geçtiğinde ilk eşinin "kanı yerde
kalmadı" ifadesi üzerine kendisinin "Peki Sami'den, Aliço'-
dan bir şüphe veya endişeniz var mı?" sorusuna cevaben
de "ama Özer Çiller'den şüphe ediyorum" dediğini, ancak
kendisinin Sami Hoştan ile merhabalaştığını bildiklerinden
Susurluk Labirenti 179
bilerek de kendisine böyle denilmiş olabileceğini, zaten
kendisinin buna yönelik başka bir şey duymuş olmadığım,
Ömer Lütfi Topal'a ait otellerin özellikle bayram tatillerine
ilişkin misafir listelerinde çok sayıda yargı mensubuna rastlanabileceğini
yine aynı şekilde Tepebaşı Emperyal da sırf
yargı mensuplarına yemek ve aynı ihtiyacını karşılayan bir
lokal oluşturduğunu, Ali Fevzi Bir ve Sami Hoştan'm 3 özel
tim mensubuyla beraber İstanbul da gözetim altına alındıktan
sonra Ankara'da serbest bırakılmalarım takiben kendisinin
İstanbul'da Sami Hoştan ile görüştüğünü ve hakkında
gıyabi tutuklama kararı çıkarana kadar da işinin başında olduğunu
duyduğunu ve gıyabi tutuklama kararını takiben
ortadan kaybolduğunu, Ömer Lütfi Topal kendisine Bodrum
olayında Ercan Ersoy'u yolladığını göre diğer özel tim
görevlilerini de tanıyıp tanımadığı sorusuna cevaben herhangi
bir bilgisi bulunmadığını, Ömer Lütfi Topal ile Cavit
Çağlar arasında herhangi bir çekişme bulunmadığını, Cavit
Çağlar'm bir başkasından alacağını alamadığı için bu alacağı
Ömer Lütfi Topal'dan istediğinin söylenildiğini belirtmiştir.
Ömer Lütfi Topal'm Hüseyin Kocadağ ile görüşmediğini
ve hatta Hüseyin Kocadağ'm geçmişte böyle bir talepte geldiğinde
görevlinin "sızın buraya girmenizi istemiyor" ifadesinde
bulunduğunu bunun da arkasından geçmişte Ömer
Lütfi Topal - Mehmet Özcan ihtilafında Alevi olması sebebiyle
Hüseyin Kocadağ'ın Ömer Lütfi Topal'a karşı Mehmet
Özcan'ı tutmasının olabileceğini, kendisinin Cavit Çağlar
veya Necdet Menzir ile herhangi bir çekişmesi veya ilişkisinin
olmadığı, dışarıda spekülasyon konusu yapılmak istenen
kameraların normal sistemi içerisinde çekilmiş kaseti
herhangi bir yanlışlığa sebebiyet vermemek için şahsen aldığını
ve bir resmin yırtılarak imha edildiğini, ancak kendisinde
bir kaset ve birkaç fotoğrafın halen mevcut bulunduğunu,
bunları tutmasının amacının da kendisini korumak
olduğunu, esasen bunların imha edilmesini istediğini, Belçika'da
iki, Amerika'da beş sene olmak üzere toplam yedi yıl
hapis yatan Ömer Lütfi Topal'ın yeniliklere açık bir insan olarak
bu senelerde kendisini yetiştirdiğini ancak kontrolsüzlükle
başlayan gazino olayında başlangıçta Turizm Bakanlığı'nm
herhangi bir düzenlemesinin olmayışının düzeni
tamamen bozduğunu, esasen gazinoların kara para aklaı8o
HAKANTURK
mak için uygun bir yer olmadığını, kar oranlarının da uyuşturucu
işine göre çok daha iyi olması sebebiyle hiçbir gazino
işletmecisinin uyuşturucu işine girmeyeceğini, Havaş'ı almak
için Ömer Lütfi Topal'ın her türlü organizasyonu yapmasına
ve parası da var iken alamamasına hatta diskalifiye
ve parası da var iken alamamasına hatta diskalifiye edilmesine
karşı tutumunun ne olduğu sorusuna cevaben; Ömer
Lütfi Topal'ın herhangi bir itirazda bulunmadığı bu konudaki
bilgilerin şirketten alınabileceği emniyetten - istihbarattan
gelen uyarılar hakkında bir bilgisinin bulunmadığım,
Sedat Demir'in İstanbul Asayiş Şube Müdürü olmasından
sonra Nihat Mete aracılığı ile Ömer Lütfi Topal'dan Akgün
Otel cinayeti sanığı Çetin Gencer'in bulunmasını istediği,
böylelikle İstanbul'da hiçbir faili meçhul cinayetin kalmayacağının
söylenmesiyle, kendisinin İstanbul'da dünya kadar
faili meçhul cinayet olduğunu bilerek, kardeşi vasıtasıyla
Çetin Gencer'i buldurarak Fatih Cumhuriyet Başsavcılığına
teslim ettiğini söyledi.
Ömer Lütfi Topal'ın Kıbrıs'taki Jâsmine Cavit Oteli yatırımları,
İsrailli ortağı ve Kıbrıs Türk Hava Yollarının özelleştirilmesi
konularında kendisinin bilgisinin olmadığını,
aileden saygı gördüğünü ancak kendisine bilgi verilmediğini,
şüpheli konularda bilgi edinilmesi için şirket yöneticilerinin
veya aileden bazı kişilerin bir bütün olarak ele alınıp
dinlenmeleri gerektiği, kendisinin Ömer Lütfi Topal'ın Emperyal'in
ceza davaları ile ilgilendiği, Ömer Lütfi Topal'ın
kiminde arandığı, kiminde gıyabi tutuklama kararı bulunan
davaların sürdüğünü, bunlara rağmen İstanbul'da işinin
başında nasıl serbestçe bulunduğu ve dolaştığının da istanbul
emniyeti'nden sorulması gerektiğini, Bodrum tahkikatında
İstanbul Savcılığına sonradan talimat yazılarak polisin
devre dışı bırakıldığını, Antalya'daki aramanın da polis
aramasına dönüştürüldüğünü belirtmiştir.
Sami Hoştan ile Abdullah Çatlı'mn tanışması ve Ömer
Lütfi Topal'ı öldüren silahta da Abdullah Çatlı'mn parmak
izinin çıkmasına rağmen kendisinin özlemlerine göre Ömer
Lütfi Topal ile Sami Hoştan'm arasında herhangi bir ihtilaf
bulunmadığını, zaten Sami Hoştan'm olay esnasında Marmaris'te
olduğunu, ihtilafın Ömer Lütfi Topal'ın eşleri çevresinde
mevcut bulunduğunu, olayın soruşturulmasında
savcının kendisinin ifadesine başvurmamasının yanında
Susurluk Labirenti 181
kendisine olan tavrını da olumsuz bulduğunu, Abdullah
Çatlı'yı tanıyan Sami Hoştan'm kesinlikle bazı işlerinde onu
veya özel tim görevlilerini kullanmadığını, Ömer Lütfi Topal
- Abdullah Çatlı buluşmasının arkasında küçük günlük
olaylardan çok Havas gibi büyük benzer olaylann aranması
gerektiğini belirtmiştir.
182 H A K A N T U R K
KAYNAKLAR:
Le Mond
TaNea
TBMM Susurluk Tutanakları
HAKANTURK: Milli İstihbarat Teşkilatı
Oktay Sinanoğlu: Hedef Türkiye
HAKANTURK: Kim Bu Yeşil?
Ali Kırca: Siyaset Meydanı
HAKANTURK: Korkut Eken Kimdir?
David Sharon: CIA - Fladio
HAKANTURK: Abdullah Çatlı Kimdir?
Williems Jan: Gladio
Edward Herman: The Terorism Industry
M. Güray Değerli: Diplomasi Kulisi
Hürriyet / Milliyet / Sabah / Akşam
Radika] / Türkiye / Cumhuriyet /
Zaman/Yeni Şafak/Vatan/Star/
Gözcü / Damga / Takvim
Tempo/Aktüel/Aksiyon/Panorama
HAKANTURK: Asrın Operasyonu

Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Haberi Paylaş


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Enis Berberoğlu - Susurluk 20 Yıllık Domino Oyunu Sosyalist Türkiyede Kontrgerilla 0 07-04-2011 00:41
Divanu_Lügat-it Türk Sosyalist Divanu_Lügat-it Türk 0 03-04-2011 11:28
Bütün Yönleriyle Susurluk -Yazarlar Grubu Sosyalist Gladio 0 12-03-2011 13:35
A.Hakan Soysal - 24. Gün Öğleden Sonra Sosyalist Roman 0 24-11-2010 15:08
Susurluk Kronolojisi Sosyalist Türkiyede Kontrgerilla 0 19-10-2010 16:46


01:42


Powered by vBulletin® Version Kapalı
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.