Sosyalist Kitaphane  
''Öğretimiz Dogma Değil Eylem Klavuzudur''
Go Back   Sosyalist Kitaphane > FELSEFE > Felsefe > Teoloji
''MARX - ENGELS''
Cevapla
 
Bookmark and share LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 07-11-2010, 23:20
Sosyalist2 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Moderator
 
Standart İlhan Arsel Kuran Eleştirisi 1



Kuran Eleşirisi

İlhan Arsel


İÇİNDEKİLER
KONU SAYFA
GİRİŞ 3
KUR’AN’IN ELEŞTİRİSİ
(KUR’AN HAKKINDA BAZI DÜŞÜNCELER)
13
BÖLÜM I: GENEL GÖRÜŞLER 13
Kur’an’ın “Eleştirilemez”, “Tartışma Kabul Etmez”, “İçeriği Değiştirilemez”, Hiçbir Şekilde
Değişmez Bir Kitap Olarak Benimsenmesi ve Bundan Doğma Sakıncalar
13
Kur’an’ın “Tanrı Sözleri” Olarak Bütün İnsanlara Gönderildiği, Bu Nedenle “Kutsal” ve
“Mucizevi” Bir Kitap Sayılması Gerektiği Konusundaki İddiaların Eleştirisi
21
Kur’an’ı, “Emsalsiz”, “Eşsiz” ve “Rakipsiz” Bir “Bilim” Kitabı, “Bilim Kaynağı”ymış Gibi
Gösterme Çabalan
74
Kur’an’ın Batıl İnançlara ve
Hurafelere Yer Vermediği İddialarının Eleştirisi
89
Kanı Akıtma Yoluyla İbadetin Kur’an’daki Yeri 97
“Takıye” Uygulamasının Kaynağı Olarak Kur’an
(Nahl Suresi, Ayet 106-107; Al-i İmran Suresi, Ayet 28-29;
Enam Suresi, Ayet 119)
107
Kur’an ile Ne Demokratik Ne de Ekonomik Gelişmeye Dayalı Sosyal Bir Düzen Kurma
Olasılığının Bulunmadığı Konusunda
113
KUR’AN’IN ELEŞTİRİSİ
BÖLÜM II: KUR’AN’DAKİ ÇELİŞKİLER VE NEDENLERİ
113
Kur’an’daki Çelişkiler ve Nedenleri
(Şeriat Eğitiminin Yarattığı Çelişkili Düşünce Tarzı)
113
Kur’an’daki Çelişkileri, Eleştirel Akıl Yoluyla Sergilemek 120
Kur’an’daki Çelişkiler, İslamın Daha İlk Başlarında Göze Batar Olmuştur 132
Kur’an’da Çelişme Olmadığına Dair İslamcıların
Öne Sürdükleri İddialar ve Bu İddialardaki Geçersizlikler
133
Şeriatçılar, Kur’an’da Çelişki Yokmuş Kanısını Yaratmak Amacıyla, Bazı Ayetlerin, Bazı
Ayetler Tarafından İlga Edildiğini Öne Sürerler; Oysa ki, Bu Tür İddialar, Kur’an’daki Çelişkili
Durumu Gidermek Şöyle Dursun, Tanrı’nın Yanılmazlığı Fikrini Zedelemekten Başka Bir İşe
Yaramaz
136
Bazı Ayetlerin “Muhkem” (Kesin) Anlamlı, Bazılarının da “Müteşabih” (Şüpheli) Olduğu ve
Çelişmeli Görünümün Bundan Doğduğu İddialarındaki Geçersizlikler
139
Kur’an’da Çelişki Olmadığını, Çelişkili Bir Mantıkla Öne Sürme Kurnazlığı 140
Kur’an’daki Çelişkilerin Gerçek Nedenleri Hakkında 142
Kur’an’daki Çelişkileri Göz Ardı Etme Çabalarının Yeni Çelişkilere Neden Olması 183
Kur’an’da, Çeşitli Anlamlara Gelen Ayetlerin Yorumunun, Ancak Tanrı Tarafından Bilindiğini
Öngören Ayetlerin Yarattığı Çelişkiler (Al-i İmran Suresi, Ayet 7)
185
Kur’an’daki Çelişkilerin Oluşturduğu Sakıncalı Durumlardan Bazı Örnekler 186
Çelişkilerin, Kur’an’daki “Hiç Şüphesiz O (Kur’an), ...Elçinin Sözüdür...” (Hakka Suresi, Ayet
40) Şeklindeki Hükümler Açısından Anlamı
192
“Çelişkili” Hükümlerle Verilen Din ve Bundan Doğma Olumsuz Sonuçlar 195
“Rabbinin sözü (Kur’an), doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. Onun sözlerini
değiştirebilecek kimse yoktur...”
(Enam Suresi, ayet 115.)
“Zaman süratle ilerliyor. Milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları
bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın
ve ilmin gelişmesini inkar etmek olur...”
(Atatürk.)
GİRİŞ
Daha küçücük yaşlarımızda, henüz konuşulanları yarım yamalak anlar olduğumuz andan
itibaren, “Kur’an” sözcüğü kulağımızdan eksik olmaz. İster koyu dindar, ister yarı dindar ya
da ister dinle ilgisi bulunmayan bir aileden olalım, çevremizdekilerin hep bu sözcüğü
kullanarak konuştuklarına tanık oluruz. Ve yaşça ilerledikçe, bu sözcük, “ilahi vahiy”
niteliğine bürünmüş şekliyle, bilinçaltı yollardan kökleşerek bizi her yönümüzle sarar; bir gün
gelir ki, tıpkı başkaları gibi biz de, her şeyi Kur’an ölçeğine göre değerlendirir, her
söylediğimiz şeyi bu ölçeğe vurarak kanıtlamak isteriz: örneğin, başkalarını kendimize
inandırabilmek için, Kur’an üzerine yeminler eder, “Kur’an çarpsın ki!” diyerek konuşuruz!
Bununla beraber Kur’an’ı okuyup, içinde ne olduğunu anlamak aklımızdan geçmez; buna
gerek de duymayız: ilgisizlik bir yana, bir de içinde yaşadığımız ortam bizi şuna inandırmıştır
ki, Kur’an, “en son” ve “en mükemmel” bir dinin kitabı olmak üzere, Tanrı tarafından
gönderilen, her şeyi ve her ilmi içeren, hiçbir konuyu ve soruyu dışlamayan, bir benzeri insanlar
tarafından ortaya konamayacak mükemmeliyette “kutsal” bir kitaptır. Tanrı tarafından
Arapça olarak gönderildiği için, Arapça olarak okunması ve ibadetin Arapça yapılması
gerekir. İslamcılar, bunun böyle olduğunu anlatmak için, Kur’an’dan ayetler verirler.
Örneğin, Tanrı’nın, “...İnsanlar ve cinler, birbirine yardımcı olarak, bu Kur’an’ın bir
benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, andolsun ki, yine de benzerini ortaya
koyamazlar” (İsra Suresi, ayet 88) dediğini ve “...bu (Kur’an) apaçık bir Arapçadır” (Nahl
Suresi, ayet 103) ya da “(Cebrail Kur’an’ı) apaçık bir Arapça dille indirmiştir...” (Şuara Suresi,
ayet 195) diye eklediğini söylerler. Kur’an’ın Tanrı’dan gelme olduğunu kanıtlamak için,
bu kitapta hiçbir tutarsızlık, hiçbir çelişki bulunmadığına dair yine Kur’an ayetlerinden
örnekler verirler:
“...Eğer (Kur’an) Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok tutarsızlık
(çelişki) bulurlardı” (Nisa Suresi, ayet 82).
Kur’an’ın anlaşılması için ve apaçık bir kitap şeklinde gönderildiğini anlatmak üzere,
Tanrı’nın şöyle dediğini söylerler:
“Elif, Lam, Ra. Bunlar apaçık kitabın ayetleridir. Biz onu anlayasınız diye Arapça okunmak
üzere gönderdik” (Yusuf Suresi, ayet 1-2).
Fakat, kendimizi “aydın” niteliğinde gören bizler, Kur’an ı incelemediğimiz ve bu kitapta
neler yazıldığını bilmediğimiz ya da Kur’an hakkında bize bilgi verenlerin sözlerini gözü
kapalı şekilde benimsediğimiz içindir ki, aklı dışlayan ya da bilimselliğe aykırı olan veya
çelişmeli ve tutarsız hükümlerin Kur’an’da yer alabileceğine ihtimal vermeyiz. Bu habersizlik
içinde, “Her Müslümana bir Kur’an tercümesi ve tefsiri gerekir. Ta ki, dinini kaynağından
öğrensin, Allah’ın kitabını bilsin” şeklinde konuşuruz ya da biraz daha ileri giderek, “Kur’an
öz dilimize çevrilsin ve din adamları (hocalar) Tanrı ile kulları arasından çekilsin “ deriz.
Oysa İslamcılar, bu tür istekleri olumsuz karşılarlar. Çünkü, Kur’an’ın herkes tarafından
okunup anlaşılmasını ve hele aklın eleştirisinden geçirilir olmasını sakıncalı bulurlar; daha
doğrusu bunu, kendi egemenlikleri ve etkinlikleri bakımından çok “tehlikeli” sayarlar. Onlara
göre Kur’an, ehil olmayan, yeteri kadar birikime, bilgiye sahip bulunmayan kimseler
tarafından okunmamalıdır. Gerekçeleri şudur: insanların algılama güçleri ve kavrama
yetenekleri yetersizdir. Bu nedenle “meal”, “tercüme” ve “tefsir” okuyarak İslamı öğrenmek
mümkün değildir; İslamı öğrenmek, ancak ehil sahibi ve yetenekli kimseler aracılığıyla
mümkündür. Bunu söylerlerken dayanakları, esas itibariyle Kur’an’dır (ayrıca da
Muhammed’in Kur’an olmayarak söylediği sözlerdir, hadislerdir). Her ne kadar Kur’an’ın
“insan” denilen varlığı yücelttiğini, insan aklına değer verdiğini söylerlerse de, Kur’an’da
verilerin çekimine kapılarak, insanı, “akıl” rehberliğiyle iş görebilecek ve kendi başına İslamı
öğrenebilecek yeterlilikte saymazlar. Gerçekten de Kur’an’ın “insan” hakkındaki değerlemesi,
her bakımdan pek olumsuzdur. Çünkü, bir kere Kur’an’da, insanın en bayağı ve
aşağılık malzemeyle yaratıldığına dair hükümler vardır. Bu hükümlere göre, Tanrı, insanı
“çamur sülalesinden”, “süzme çamurdan”, “bulaşan-yapışan (lazib) bir çamur”dan, “kara
balçık”tan, “kan pıhtısı”ndan ya da bunlara benzer en adi şeylerden yarattığını, yeminler
ederek bildirmektedir. Örneğin, Mü’minûn Suresi’nde şöyle yazılıdır:
“Andolsun ki, biz insanı çamur sülalesinden yarattık” (Mü’minûn Suresi, ayet 12).
Hicr Suresi’nde, “Andolsun ki, biz insanı, kuru çamurdan, kara ve değişken çamurdan
yarattık...” (Hicr Suresi, ayet 26-34; ayrıca bkz. Saffat Suresi, ayet 11-12; Tarik Suresi, ayet
5-7; Rûm Suresi, ayet 20 vd...). Kur’an’dan anladığımıza göre, Tanrı, insanı öylesine aşağılık
bir malzemeyle yaratmıştır ki, şeytanların başı olan iblis, kendisinin “alevli ateş” gibi asil ve
üstün bir malzemeyle yaratıldığını öne sürerek, Adem’e secde etmekten kaçınmış ve Tanrı’ya
kafa tutarcasına şöyle demiştir:
“Ben ondan (insandan) daha üstünüm. Çünkü, beni ateşten yarattın, onuysa çamurdan
yarattın” (Araf Suresi, ayet 12).
“(Ben), senin kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattığın bir insana secde
edecek değilim elbette!..” (Hicr Suresi, ayet 33; olayla ilgili olarak ayrıca bkz. Hicr Suresi,
ayet 26-34; Bakara Suresi, ayet 34; Araf Suresi, ayet 11; İsra Suresi, ayet 61; Taha Suresi,
ayet 116; Sad Suresi, ayet 71-74).
Bunun yanında bir de Tanrı’nın insanı hor ve aşağı görüp, küçümsediğini bildiren ayetler var
Kur’an’da1. Bu aşağılamalar, insanın, nankör, güçsüz, ivecen, cimri, tartışmacı ya da benzeri
nitelikteki yönleriyle ilgilidir! Örneğin, Tanrı’nın, yeminler ederek şöyle konuştuğu yazılıdır:
“.. .andolsun ki, insan, pek ve açık bir nankördür.” “Kahrolası insan ne de nankördür...”
(Zuhruf Suresi, ayet 15; Abese Suresi, ayet 17-23; İsra Suresi, ayet 67). Bu doğrultuda olmak
üzere, Tanrı’nın, “İnsan, kuşkusuz, tutkusuna düşkün, dayanıksız yaratıldı...” (Mearic Suresi,
ayet 19-21) ya da “.. .İnsan güçsüz yaratılmıştır...” (Nisa Suresi, ayet 28) ya da “.. .İnsan
ivecen (aceleci) yaratılmıştır...” (Enbiya Suresi, ayet 37) ya da “...Zaten insan pek
cimridir...” (İsra Suresi, ayet 100) ya da “...İnsanın en çak yaptığı şey, tartışmadır...” (Kehf
Suresi, ayet 54-56) şeklinde konuştuğunu belirleyen (ve daha nice benzen) ayetler vardır.’
Her ne kadar Kur’an’da, “Biz insanoğullarını... yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık...” (İs
ra Suresi, ayet 70) ya da “...insanı ... şekillendirip ruhundan üfleyen Allah’tır...” (Secde
Suresi, ayet 7-9; Hicr Suresi, ayet 28-29) şeklinde ve sanki insanı yüceltirmiş gibi görünen
hükümler varsa da, bunlar, insanın kulluktan ileri bir yeri bulunmadığını, kendi aklıyla
gerçeklere erişme olasılığına sahip olmadığını, tam bir “teslimiyet” içerisinde “Tanrı ve
peygamber” buyruklarını yerine getirmekle görevli kılındığını öngören, köleliği-cariyeliği bile
Tanrısal kuruluş bilen hükümler yanında geçersiz kalır. Ve yine her ne kadar Kur’an’da, “Kim
iyi bir is görmüşse faydası kendisinedir ve kim kötülükte bulunursa zararı kendisinedir...”
(Fussilet Suresi, ayet 46) ya da “Kim doğru yolu bulmuşsa ancak kendisi için bulmuştur ve
kim sapmışsa kendisi sapmıştır...” (İsra Suresi, ayet 15) şeklinde hükümler varsa da, bunları
insanın fikirsel özgürlüğüne destek yapmak mümkün değildir. Çünkü, Kur’an’a göre insan,
kendi aklıyla bilgiye sahip olamaz, doğru yolu bulamaz. Akıl denen şey, “özgür” şekilde iş
görsün diye verilmemiştir insana; akıl, Tanrı (ve “peygamber”) buyruklarını öğrenmek ve
bunlara uymak için verilmiştir. Ve aklın bu buyruklara boyun eğmesi de Tanrı’nın istek ve
keyfine tabidir. Çünkü, Kur’an’da, “...Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz...” (Tekvir Suresi,
ayet 29) ya da “Sizler, ancak Rabbinizin dilemesi, izin vermesi sayesinde (bir şeyi)
dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir...” (İnsan Suresi, ayet 30) şeklinde hükümler
vardır. Daha başka bir deyimle, kişi, kendi aklı ve özgür iradesiyle kendi davranışlarını
ayarlayamaz; her şeyiyle Tanrı iradesine bağlıdır. Örneğin, “doğru yol”dan sapıp sapmamak,
“müşrik” (putperest) ya da “Müslüman” olup olmamak, kişinin kendisine kalmış bir şey
değildir; yani özgür irade işi değildir. Çünkü, Kur’an’da, “Allah kimi dilerse onu saptırır, kimi
dilerse onu doğru yola sokar” (Enam Suresi, ayet 35, 39)
şeklinde sayısız denecek kadar çok ayet vardır. Yine Kur’an’da, puta tapmanın Tanrı dileğine
bağlı bir şey olduğu bildirilmekte: “Allah dileseydi puta tapmazlardı...” (Enam Suresi, ayet
107). Bunun gibi “Müslüman” “ya. da “kafir” olmanın da, kişinin özgür iradesiyle ilgisi
yoktur. Çünkü, Kur’an’a, göre, Tanrı, dilediğinin kalbini açıp onu Müslüman yapmakta ve
dilediğinin kalbini kapatıp kafir kılmakta. Ve üstelik kafir kıldıklarını da cehenneme atmakta
(örneğin, Enam Suresi, ayet 125). O kadar ki, Kur’an’da, yazılanlara göre, Muhammed bile,
kendi iradesiyle değil, ancak Tanrı’nın isteğiyle doğru yolu bulmuştur. Örneğin, İsra Suresi’nde
şöyle yazılıdır: “(Ey Muhammed!) Seni pekiştirmemiş olsaydık... az da olsa onlara
(müşriklere) meyledecektin...” (İsra Suresi, ayet 74). Pek güzel, ama eğer insanları doğru yola
sokan ya da “müşrik”-“kafir” kılan Tanrı ise, doğru yola soktuğunu cennete alması, “
müşrik” -“kafir” kıldığı__________nı cehenneme atması akla yatkın düşer mi? Tanrı’nın yüceliği, adaleti
fikriyle bağdaşır mı? İlerideki sayfalarda bu sorunları daha etraflıca ele alacağız. Fakat,
l) Her ne kadar Kur’an’da, “İnsanoğullarını şerefli kıldık... onlun mıhlandırdık, yarattıklarımızın pek çoğundan
üstün kıldık” (İsra Suresi, ayet 70) şeklinde hükümler varsa da, bunlar, Kur’an boyunca insanı kulluktan ilen bir
değere layık görmeyen, özgürlükten yoksun eden nice hükümler yanında geçersiz kalır. Konuya. ileride ayrıca
değineceğiz.
şimdilik söylemek istediğimiz şudur ki, İslamcılar, insanın yetersizliğini vurgulayan bu
verilere dayanarak, “Halk Kur’an’ı okumamalıdır, halka gereken şey, öncelikle ilmihal
kitaplarıdır” şeklinde konuşurlar.2 “ilmihal” (ilm-i hal) dedikleri şey, “ehil” ve “yeterli”
sayılan kişiler (daha doğrusu din adamları) tarafından, din kurallarını öğretmek için yazılmış
şeylerdir. Kur’an’ın Türkçe’ye çevrilmesine taraftar görünerek “reformcu” geçinenler bile,
ibadetin Türkçe olarak değil, Arapça aslına göre yapılmasında ısrarlıdırlar. Ve her halükarda,
ister kökten dinci, isterse “reformcu” olsunlar, hepsi de Kur’an’ı aklın önüne geçirip rehber
edinmek konusunda hemfikirdirler. Yine tekrarlayalım ki, bu ortak fikir onlara, halk yığınları
üzerinde egemenlik ve saltanat kurmak bakımından temel taşı işini görür. Sırtlarını Kur’an’a
(ve İslamın diğer kaynaklarına) dayamış olarak halkı, diledikleri gibi yoğururlar, her
söylediklerine inandırırlar.
Tanrı sözleri olduğunu söyledikleri Kur’an’dan ayetler vererek, göklerin, yerin ve insanların
yaratılışından, gelmiş geçmiş “peygamber’lerin yaşamlarından, bu “peygamber’lerin kendi
kavimleriyle olan savaşımlarından, ölüm olayından, ölümden sonra kıyamette olacaklardan,
amel defterlerinin sağdan ya da soldan dağıtılmasından, cennete alınanların türlü güzellikler,
nimetler ve ellerinde içki dolu kadehlerle, güzel kızlarla birlikte yaşayacaklarından,
cehenneme atılanların ise yakıcı ateşte kavrulacaklarından, bu arada Allah korkusundan,
İslamın en son ve en mükemmel bir hoşgörü dini olduğundan, dinde zorlama olmadığından,
ana babaya karşı iyi tutum ve saygıdan, kadının erkek üzerindeki hakkından, yakınlara ve
yoksullara iyilikte bulunmaktan, “şerrin” karşıtı olan “hayr” dan, faiz almanın kötü
olduğundan, günahların bağışlanmasından, haram ve helal durumlardan, insanın sorumluluğundan
ve bağımsızlığından, saymakla bitmeyecek kadar çok konulardan söz ederler.
İslamcı zihniyetin yerleştirdiği bu tür veriler nedeniyle, bizler, “kutsal” olarak tanımlanan
Kur’an’ı, her şeyi açıklayan, her türlü ilmin, her “mesel”in, faziletin, ahlakiliğin tek kaynağı
olan bir kitap sanırız.
Ancak, eleştirel akıl yoluyla Kur’an’ı okumaya ve incelemeye başladığımız an iş değişir; zira
Kur’an’ın daha ilk satırlarından itibaren, karşımıza şaşkınlık verici ve aklı karıştırıcı şeyler
dikiliverir. Kur’an olmayarak konduğu söylenen hükümler ise -ki hadis ve sünnet hükümleri
bu kategoriye girer-, daha da şaşırtıcıdır. Bundan dolayıdır ki, kendilerini “aydın din adamı”
sayan mollalarımızdan bir kısmı, hani sanki “hadis” diye bir kaynak pek yokmuş gibi,
İslamın Kur’an’dan ibaret bulunduğu, başkaca dayanak aranmaması gerektiği kanısını yerleştirmeye
çalışırlar. Oysa, Muhammed’in yaşamını incelemeden, “hadis” ve “sünnet” şeklinde
bıraktığı hükümleri bilmeden, Kur’an’ı anlamak mümkün değildir. Fakat, bir an için
İslamcıların Kur’an’dan başka kaynak olmadığına dair öne sürdükleri iddialar geçerli olsa
bile, bu iddialar yine de onlara herhangi bir yarar sağlayamaz. Çünkü, “emsalsiz” nitelikte
olduğu ve “bir esi insanlar ve cinler tarafından asla ortaya koyulamayacağı” söylenen
Kur’an’ı okurken, bu kitabın söylenenlere denk düşmeyip, gerek biçim, gerekse içerik
bakımından metotsuzluklarla, çelişme niteliğindeki tutarsızlıklarla, birbirini tersleyen
aykırılıklarla, vahiy uğruna aklı dışlamalarla, bilimselliğe meydan okumalarla, gereksiz
2) Ünlü yorumcu Elmalılı Hamdı Yazır’ın Hak Dini. Kur’an Dili (Bedir Yayınevi. İstanbul 1993) adlı sekiz ciltlik
yapıtının takdimini yapan bir molla aynen şöyle diyor: “...Bir de Ilımanımızın reformcuları. ‘Her Müslümana bir
Kur’an tercümesi ve tefsiri gerekir. Ta ki. dinini kaynağından öğrensin. Allah’ın kitabım bilsin’ şeklinde
propaganda yapmakladırlar ki, bu metot son derece tehlikeli ve verimsizdir. Halka gereken öncelik/e ilmihal kitaplarıdır.
Ehil olmayan, yeteri kadar birikime.’ bilgiye ve gerekli icazete sahip bulunmayan Müslüman, meal,
tercüme ve tefsir okuyarak İslamı öğrenemez.”
tekrarlamalarla, batıl inançlara ve hurafelere yer veren kıssalarla (masallarla), her türlü beşeri
gelişmeyi engelleyici yasaklarla, İslam’dan başka din ve inançta olanları aşağılamalarla,
dolayısıyla tüm insanlar arası sevgi ve kardeşlik fikrine, “hoşgörü” denen şeye
yabancılıklarla dolu olduğunu görmekle derin bir hayal kırıklığına uğrarız. Surelerin ve
ayetlerin sıralanışında tam bir düzensizlik ve keşmekeştik egemendir: sure ve ayetler ne
alfabetik bir sıraya, ne iniş (nüzul) sırasına, ne de konu esasına göre düzenlenmiştir; hangi
surenin ve hangi ayetin önce ya da sonra indiğinin kesin olarak bilinmesi şöyle dursun, önce
indiği söylenen sureler ve ayetler kitabın sonlarında, sonradan indiği söylenenler ise, kitabın
başlarından yer alınıştır. Örneğin, ilk indiği söylenen Alak Suresi, Kur’an’da 96. sure olarak
yer almıştır; buna karşılık 96. sure olarak indiği kabul edilen Rad Suresi, Kur’an’ın 13.
sırasına konmuştur. Kur’an’ın en başında yer alan Fatiha Suresi, Tanrı tarafından beşinci sure
olarak gönderildiği söylenen bir suredir. Onu izleyen ve ikinci sırada yer alan Bakara Suresi,
87. sure olmak üzere inmiş kabul edilir. Kur’an’da bulunan 114 sureden her birinin iniş sırası
ve Kur’an’da sıraları hep bu düzensizliktedir. Ayetler bakımından da aynı karışıklık söz
konusudur. Şeriatçılar bu düzensizliği “takdim-tehir” konusu yaparak göz ardı etmeye
çalışırlarsa da, muhtemelen söylediklerinin ne kerte sakıncalı sonuç yaratabileceğinden
habersizdirler. Bu konulan ilerideki sayfalarda daha geniş olarak göreceğiz.
Öte yandan, çeşitli surelerde yer alan hikaye ve masallar, bölük pörçük şekilde ve çoğu zaman
tersyüz edilmiş olarak anlatılmış olup, bunlar hakkında doğru dürüst bir fikir edinme olasılığı
yok kılınmıştır. Sureler ve ayetler arasında tutarsızlık, aykırılık, çelişki, eğrilik olmadığını
bildiren ayetlerin hemen yanında, aykırılıklarla, tutarsızlıklarla ve çelişkilerle dolu hükümler
yer almıştır; hem de öylesine ki, bazen üç dört satırlık bir ayetin kendi satırları içerisinde
çelişki yatar. Nice örnekten biri olarak Enam Suresi’nin şu ayetini okuyalım:
Tanrı sözleri olduğunu söyledikleri Kur’an’dan ayetler vererek, göklerin, yerin ve insanların
yaratılışından, gelmiş geçmiş “peygamber’lerin yaşamlarından, bu “peygamber’lerin kendi
kavimleriyle olan savaşımlarından, ölüm olayından, ölümden sonra kıyamette olacaklardan,
amel defterlerinin sağdan ya da soldan dağıtılmasından, cennete alınanların türlü güzellikler,
nimetler ve ellerinde içki dolu kadehlerle, güzel kızlarla birlikte yaşayacaklarından,
cehenneme atılanların ise yakıcı ateşte kavrulacaklarından, bu arada Allah korkusundan,
İslamın en son ve en mükemmel bir hoşgörü dini olduğundan, dinde zorlama olmadığından,
ana babaya karşı iyi tutum ve saygıdan, kadının erkek üzerindeki hakkından, yakınlara ve
yoksullara iyilikte bulunmaktan, “şerrin” karşıtı olan “hayr”dan, faiz almanın kötü
olduğundan, günahların bağışlanmasından, haram ve helal durumlardan, insanın sorumluluğundan
ve bağımsızlığından, saymakla bitmeyecek kadar çok konulardan söz ederler.
İslamcı zihniyetin yerleştirdiği bu tür veriler nedeniyle, bizler, “kutsal” olarak tanımlanan
Kur’an’ı, her şeyi açıklayan, her türlü ilmin, her “mesel”in, faziletin, ahlakiliğin tek kaynağı
olan bir kitap sanırız.
Ancak, eleştirel akıl yoluyla Kur’an’ı okumaya ve incelemeye başladığımız an iş değişir; zira
Kur’an’ın daha ilk satırlarından itibaren, karşımıza şaşkınlık verici ve aklı karıştırıcı şeyler
dikiliverir. Kur’an olmayarak konduğu söylenen hükümler ise -ki hadis ve sünnet hükümleri
bu kategoriye girer-, daha da şaşırtıcıdır. Bundan dolayıdır ki, kendilerini “aydın din adamı”
sayan mollalarımızdan bir kısmı, hani sanki “hadis” diye bir kaynak pek yokmuş gibi,
İslamın Kur’an’dan ibaret bulunduğu, başkaca dayanak aranmaması gerektiği kanısını yerleştirmeye
çalışırlar. Oysa, Muhammed’in yaşamını incelemeden, “hadis” ve “sünnet” şeklinde
bıraktığı hükümleri bilmeden, Kur’an’ı anlamak mümkün değildir. Fakat, bir an için
İslamcıların Kur’an’dan başka kaynak olmadığına dair öne sürdükleri iddialar geçerli olsa
bile, bu iddialar yine de onlara herhangi bir yarar sağlayamaz. Çünkü, “emsalsiz” nitelikte
olduğu ve “bir esi insanlar ve cinler tarafından asla ortaya koyulamayacağı” söylenen
Kur’an’ı okurken, bu kitabın söylenenlere denk düşmeyip, gerek biçim, gerekse içerik
bakımından metotsuzluklarla, çelişme niteliğindeki tutarsızlıklarla, birbirini tersleyen
aykırılıklarla, vahiy uğruna aklı dışlamalarla, bilimselliğe meydan okumalarla, gereksiz
tekrarlamalarla, batıl inançlara ve hurafelere yer veren kıssalarla (masallarla), her türlü beşeri
gelişmeyi engelleyici yasaklarla, İslam’dan başka din ve inançta olanları aşağılamalarla,
dolayısıyla tüm insanlar arası sevgi ve kardeşlik fikrine, “hoşgörü” denen şeye
yabancılıklarla dolu olduğunu görmekle derin bir hayal kırıklığına uğrarız. Surelerin ve
ayetlerin sıralanışında tam bir düzensizlik ve keşmekeştik egemendir: sure ve ayetler ne
alfabetik bir sıraya, ne iniş (nüzul) sırasına, ne de konu esasına göre düzenlenmiştir; hangi
surenin ve hangi ayetin önce ya da sonra indiğinin kesin olarak bilinmesi şöyle dursun, önce
indiği söylenen sureler ve ayetler kitabın sonlarında, sonradan indiği söylenenler ise, kitabın
başlarından yer almıştır. Örneğin, ilk indiği söylenen Alak Suresi, Kur’an’da 96. sure olarak
yer almıştır; buna karşılık 96. sure olarak indiği kabul edilen Rad Suresi, Kur’an’ın 13.
sırasına konmuştur. Kur’an’ın en başında yer alan Fatiha Suresi, Tanrı tarafından beşinci sure
olarak gönderildiği söylenen bir suredir. Onu izleyen ve ikinci sırada yer alan Bakara Suresi,
87. sure olmak üzere inmiş kabul edilir. Kur’an’da bulunan 114 sureden her birinin iniş sırası
ve Kur’an’daki sıraları hep bu düzensizliktedir. Ayetler bakımından da aynı karışıklık söz
konusudur. Şeriatçılar bu düzensizliği “takdim-tehir” konusu yaparak göz ardı etmeye
çalışırlarsa da, muhtemelen söylediklerinin ne kerte sakıncalı sonuç yaratabileceğinden
habersizdirler. Bu konulan ilerideki sayfalarda daha geniş olarak göreceğiz.
Öte yandan, çeşitli surelerde yer alan hikaye ve masallar, bölük pörçük şekilde ve çoğu zaman
tersyüz edilmiş olarak anlatılmış olup, bunlar hakkında doğru dürüst bir fikir edinme olasılığı
yok kılınmıştır. Sureler ve ayetler arasında tutarsızlık, aykırılık, çelişki, eğrilik olmadığını
bildiren ayetlerin hemen yanında, aykırılıklarla, tutarsızlıklarla ve çelişkilerle dolu hükümler
yer almıştır; hem de öylesine ki, bazen üç dört satırlık bir ayetin kendi satırları içerisinde
çelişki yatar. Nice örnekten biri olarak Enam Suresi’nin şu ayetini okuyalım:
“Allah kimi doğru yola iletmek isterse, onun kalbini İslama açar, kimi de saptırmak isterse ...
kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah inanmayanları küfür bataklığında bırakır” (Enam Suresi,
ayet 125).
Dikkat edileceği gibi burada Tanrı, dilediğini “Müslüman” ve dilediğini “kafir” yapıyor.
Kafir yaptıklarını cezalandırıyor! Hiç Tanrı ‘ kişileri hem kafir yapar hem de kafirdirler diye
cezalandırır mı? Yine bunun gibi hoşgörü kaynağı olduğunu söyleyen ve örneğin “Dinde
zorlama olma:,...” (Bakara Suresi, ayet 256) şeklinde hükümler sevk eden Kur’an, insanları
İslama zorlamak için ölüm saçan buyrukları kapsamakta. Örneğin, “Müşrikleri (puta
tapanları) bulduğunuz, yerde öldürün!” (Tevbe Suresi, ayet 5; Nisa Suresi, ayet 89 vd...) diye
emrediyor. Ya da Kitaplılara (Yahudilere, Hıristiyanlara vd...) karşı savaş açılmasını, İslamı
kabul etmelerine ya da “küçülerek” gelip kendi elleriyle cizye (kafa parası) vermelerine kadar
savaşa devam edilmesini istiyor (Tevbe Suresi, ayet 29). Yine bunun gibi, “hoşgörü” ilkesine
dayalı olduğu söylenen Kur’an, Işkımdan başka din ve inanç tanımadığını vurgulayan
hükümlerle doludur. Nice örnekten biri olmak üzere Nisa Suresi’nin şu ayetini okuyalım:
“Tanrı katında din, kuşkusuz, yalnızca İslam’dır...” (Al-i İmran Suresi, ayet 19). Aynı surenin
85. ayeti şöyledir: “...İslam'dan başka dinlere rağbet edenler tam bir sapıklık ve ziyan
içindedirler...” (Al-i İmran Suresi, ayet 85). Yine bunun gibi ana baba, kardeş ve yakınlar
arasında iyi tutum göstermeyi öngören ve örneğin, “Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle
üzerlerine kanat ger ve ‘Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de
sen onlara (öyle) rahmet et’ diyerek dua et” (İsra Suresi, ayet 24) şeklinde ayetler sevk eden
Kur’an, İslam’dan başka bir inanca yönelik ana baba ya da .kardeş gibi yakınlara karşı
düşmanlık saçar; örneğin, “Ev inananlar! Babalarınızı, kardeşlerinizi, (eğer) küfrü imana
tercih ediyorlarsa dost edinmeyin “ (Tevbe Suresi, ayet 23) ya da “.. .Akraba bile olsalar,
müşrikler için mağfiret dilemek Peygamber’e ve müminlere yakışmaz” (Tevbe Suresi, ayet
113) der. Bilindiği gibi, Muhammed, bu tür hükümlere dayanarak, müşrik olarak öldü diye,
kendi öz anası için Tanrı’dan mağfiret dilememiş, “Tanrı bana anam için mağfiret dileme izni
vermedi” demiştir; müşrik olarak ölen babasının cehennemi boyladığını söylemekten de geri
kalmamıştır.
Yine bunun gibi Kur’an, düşmana karşı dostluk beslenmesini istermiş gibi görünen
hükümlere yer vermekle beraber (Mümtehine Suresi, ayet 7-9), düşman ile dost olmayı
yasaklayan hükümlere de yer verir (Mümtehine Suresi, ayet 1). Her ne kadar İslamcılar, bu
hükümler arasındaki çelişkiyi, bunlardan birinin diğerini ortadan kaldırdığını öne sürerek
giderdiklerini sanırlarsa da, yanlıştır; çünkü, çelişkiler, Muhammed’in günlük siyasetinden
doğma nedenlere dayalı olarak ortaya çıkmış olup, pek çoğu yan yana ve aynı zamanda
geçerli olmak üzere iş görürler; üstelik olumlu görünen hükümler, olumsuz nitelikteki hükümler
tarafından kaldırılmıştır. Örneğin, Bakara Süresindeki, “Dinde zorlama olmaz” (Bakara
Suresi, ayet 256), hükmüyle, Tevbe Suresi’nde müşrikleri İslama zorlamak amacıyla yer alan,
“Müşrikleri bulduğunuz, yerde öldürün...” (Tevbe Suresi, ayet 5) şeklindeki hüküm, çelişme
halinde bulunan hükümlerdendir. Bu hükümlerden birincisi, yani “Dinde zorlama olmaz.”
hükmü, Muhammed’in henüz güçlü durumda olmadığı, zorlama yollarına başvuracak
yeterliliğe sahip bulunmadığı zamanlarda ve günlük siyasetinin gereği olmak üzere
konmuştur. Bu ayeti içeren Bakara Suresi, her ne kadar Kur’an’ın ikinci sırasında yer almakla
beraber, 87. sure olarak inmiş bir suredir. Buna karşılık “Müşrikleri bulduğunuz yerde
öldürün” şeklindeki ayet, Tevbe Suresi’ndedir. Tevbe Suresi ise, hem Kur’an’daki sıra
itibariyle -ki 9. suredir- hem de nüzul (iniş) sırasına göre -ki 113. sure olarak inmiştir- Bakara
Suresi’nden daha sonraki bir tarihe rastlar. Bu ayeti Muhammed, güçlendiği ve İslamı kılıçla
yerleştirmeye başladığı dönemde koymuştur. Bir hüküm, ancak kendisinden önceki bir hükmü
yok edebileceğine göre, Bakara Suresi’ndeki “Dinde zorlama olmaz.” şeklindeki ayetin,
Tevbe Suresi’ndeki “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” şeklindeki ayetle ortadan
kalkmış olması gerekir. Oysa bunu kabul etmek İslamcılara güç gelir; bu nedenle her iki
hükmü geçerliymiş gibi göstermek için, şeytanın bile kolay kolay bulamayacağı yalanlarla
çözüm yollarını ararlar. Onların yalanlarıyla başa çıkmanın tek yolu, Kur’an’ı akılcı yoldan
eleştirmektir. Aklı şaşırtıcı ve bilimselliğe aykırı daha nice Kur’an verilerini ilendeki
sayfalarda, örnekler vermek ve bu arada yorumcuların ve İslam bilginlerinin görüşlerini
sergilemek şeklinde inceleyeceğiz.
Fikirsel gelişmenin yazıtı olarak kabul edilen Latince bir deyim var: “Timeo hominem unius
Libri” (tek kitap okuyandan kork!). Bu deyim, tek kitaba bağlı kalmanın, bağnazlığa,
bilgisizliğe ve hoşgörüsüzlüğe sürüklenmek demek olduğunu anlatıyor. Denilebilir ki, Batı
dünyasını, “Karanlık Çağ”dan çıkarıp, aydınlıklara kavuşturan şey, tek kitabın egemenliğinden
kurtulmuşluktur. Bu tek kitap, vahiylerden oluştuğu öne sürülen “Kitabı
Mukaddes”tir (Tevrat ve İncil). Kitabı Mukaddes,3 gerçeklere ulaşabilmenin tek yolu olarak
kabul edilir, insan beyni buna göre şekillendirilirdi. Ve işte Batı, 17. ve 18. yüzyılda,
“vahiy”in, yani “tek kitab”n rehberliği yerine, ‘”aklın rehberliğine” yer veren “akılcılık”
çabalarıyla geriliklerden sıyrılıp, uygarlık aşaması yapabilmiştir. Akıl çağının mimarlarına
göre “insan” denen varlık, yaratıcı nitelikte bir akıl gücüne sahiptir ve eğer aklın özgürlüğünü
yok eden engeller önlenecek olursa, sınırsız gelişmelere ulaşabilir.
Ne yazık ki, şeriat ülkeleri bu gerçeği öğrenememiş ve bu nedenle “karanlık çağ” zihniyetini
bugün de terk edememiş olarak, gerilikler, bilgisizlikler ve sefaletler içinde sürünmekte, uygar
ülkelere el açıp dilenmektedirler. Atatürk sayesinde akılcılığa yönelip, diğer bütün şeriat
ülkelerini fersah fersah geride bırakan Türkiye’de bile, bugün hala “tek kitap” özlemini
sürdürenler, hala “gerçeklere akıl yoluyla gidilmez, şeriat yoluyla gidilir” diyenler, hala
vahyin akla üstünlüğünü benimseyenler var. Bunlar, her vesileyle bu görüşlerini ortaya
koymaktan geri kalmazlar. Örneğin, “Son zamanlarda vahyin yerine aklı koymaya çalışanlar
var...” diyerek, akılcılığı savunanları “akılsızlar” tanımına sokmaya çalışırlar.4 Sokarken de
vahyin yerine aklı koymanın “son zamanlara” özgü bir iş olmayıp, en azından 2 500 yıllık
fikirsel gelişmenin başlangıcı bulunduğunu bilmezlik bir yana, bir de bu süre boyunca
“vahiy” niteliğindeki şeyleri bir kenara itip akıl yordamıyla fikirsel gelişme uygarlığını
yaratmış olan bütün düşünürleri, bir gecenin sabahında, “akılsızlar” sepetine alıvermişlerdir.
Ancak, bunu yaparken de, “vahiy” denen şeyin, başlangıçta “gerçekteki olayların önceden
idrak edildiği
3 “Kitabı Mukaddes” deyimi Ahd-i Atik (Eski Ahit) ile Ahd-i Cedid (Yeni Ahit) adını taşıyan kitapları
kapsayan bir deyimdir. Birincisi, Tanrı’nın Musa’ya verdiği söylenen Tevrat’ı, ikincisi de İsa’ya verdiği
söylenen İncil’i içerir.
4 Diyanet işleri Başkanı’nın bu doğrultudaki sözleri için bkz. Cumhuriyet gazetesi, 21 Nisan 1998.
rüyalardan ibaret” bulunduğu görüşünü yansıtan İslam yazarlarının yapıtlarım (örneğin, İbn
İshak’ın İbn Hişam tarafından tadil edilen Siyar’ım, İbn-i Sa’d’ın Tabakat’ını, Taberi’nin
Tefsir’ini), göz ardı etmek bir yana, Azud al-Din al-İci’nin Kitab al-Mavakıf adlı kitabında (ve
bu kitapla ilgili olarak al-Curcani’nin yorumlarında), “herkesin uykudayken gördüklerini
peygamberlerin uyanıkken gördüklerine” dair girişilen tartışmalara da yabancı kalmış
gibidirler. Bu tartışmaları burada tekrar ele almak yarar sağlamaz. Yarar sağlayacak olan şey.
aklı savunmanın “akılsızlık” olduğunu söyleyen şeriatçılarımızı, “vahiy”dir diyerek insanlarımıza
öğrettikleri “şeriat” verileriyle karşı karşıya getirmektir. Bu yapılacak olunursa
şeriatçıları toplum için tehlike olmaktan çıkarmak kolaylaşır. Zira, “vahiy”dir diye
benimsetmeye çalıştıkları verilerin akla ve mantığa ters olduğunun anlaşılması halinde,
kendilerini “Samsan ve Dalila” hikayesinin kahramanı “Samsan” gibi, saçları kesilmiş (yani
güçsüz) durumda (ve sonunda onun uğradığı akıbete uğramış) bulacaklardır.
Şunu eklemek gerekir ki, şeriatçılar, sadece genel kültürden, sadece akılcı düşünceden, sadece
müspet ilimden değil, aynı zamanda içeriğini bilir göründükleri İslam şeriatından da ya
habersizdirler ya da haberli olsalar da, işlerine geldiği zaman, habersizmiş gibi görünürler.
Bundan dolayıdır ki, İslam kaynaklarından naklen sergilediğiniz şeyleri de çoğu zaman
“İslam'da böyle şey yok, uyduruyorsun” deyip size küfürlerle saldırırlar. Bu küfürler, onların
ilkelliklerinin, kültürsüzlüklerinin ve her alandaki bilgisizliklerinin kesin kanıtıdır. Fikre karşı
akılcı yoldan karşılık vermekten aciz bulundukları için, selameti küfür ve hakaret etmekte
bulurlar. Şeriatın aklı dışlayan yönlerini yüzlerine vurduğunuz her defasında yaptıkları budur.
Sayısız kez muhatap kaldığım bu tür saldırganlıklar bana şu gerçeği öğretmiştir ki, şeriatçıyı
tehlike olmaktan çıkarmanın en etkili yollarından biri, şeriatın, akla, vicdana ve ahlaka
aykırılıklarını sergilemektir. Bu usul onları, cevap veremez durumda kılmaya yetecektir.
İlginç nice örneklerden birini hikaye edeyim:
Bir süre önce internette U... adı ile yazan mollalarımızdan biri, şeriatta mevcut olmadığını
iddia ettiği bir hükmü, varmış gibi gösterdiğimi öne sürerek, “Yalanından utan (İlhan Arsel)
bu (yaptığın) sahtekarlıktır” diye bana saldırmaktaydı. Saldırırken de kitap ve makale
seklinde yayımladığım fikirlerimi, görüşlerimi internete aktaran kişileri de -ki aralarında M...
adında aydın bir genç vardı- hakaret alanına alıp, “Gelin M...’m bu tapmağının yeni ilahının
fıkralarına bir göz atalım” diye caka satmaktaydı. Fakat, bunu yaparken, kendi bilgisizliğini
ve yalanını ortaya koyduğunun ve hakkımda sarf ettiği aşağılık sözleri, kendi ağzıyla
kendisine yöneltmiş olduğunun farkında değildi. Şu bakımdan ki “Şeriatta böyle şey yoktur”
dediği hüküm, güneşin kızgın olduğu zamanlarda öğle namazının serinliğe bırakılmasıyla
ilgili olarak Muhammed’in söylediği şu sözleri kapsamaktaydı: “...’Sıcak şiddetlendiği vakitte
salat (-i Zııhru) serinliğe bırakınız- Zira sıcağın şiddeti cehennemin kaynamasındandır’...”
Görüldüğü gibi insanlarımıza öğretilen bu şeriat hükmü, yaz sıcaklarının şiddetinin,
cehennemin kaynatılmasından doğduğunu ve bu vakitlerde namazın serinliğe bırakılması
gerektiğini anlatmaktadır. Ve işte bana saldıran bu molla U... efendi, İslam’da böyle bir şey
olmadığını öne sürerek şöyle böbürlenmekteydi:
“Bu hangi ayet ve hadiste var? Epey araştırdım, bulamadım... Hayır, işin ilginç yanı, ilmen
fakir de değiliz. Bizim buradaki dijital sistemde toplam 780 gigabyte olarak beş binin
üzerinde kitap var hafızada. 30 saniyede 300 kitabı baştan sona okuyor. Böyle bir şey çıkmadı
ki! Eğer burada çıkmazsa, o yoktur. Fakat, hani dedik ki, gel biz, bizim Altınbaşlara da bir
soralım. Ekibimizin içindeki iki arkadaşımız Mısır’da El Ezher Yüksek Şeriat ilimleri
Akademisi’nden mezun. ‘Hiç duymadık’ dediler. Eh bu kadar araştırmadan sonra (ilhan
Arsel’e), ‘Yalanından utan, bu sahtekarlıktır’ diyebiliriz.”
Evet, böyle diyordu şeriatçı efendi: “780 byt’lık dijital” sisteminde böyle bir şey olmadığını
ya da Altınbaş’ların ya da El Ezher’den mezun olmuş arkadaşlarının böyle bir şey
duymadıklarını iddia ederek, veryansın saldırmaktaydı bana! Bütün bunları yapacağına,
burnunun ucunda duran İslam kaynaklarına (örneğin, Diyanet Yayınlan’na) göz atsaydı,
kuşkusuz gülünç ve zavallı durumlara düşmezdi. Çünkü, “İslamda böyle bir şey yok” dediği,
yukarıdaki sözler, Muhammed’in sözleri olarak, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Sahih-i Buhari
Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi adlı yayınlarının ikinci cildinin 476. ve 477.
sayfalarında, 321 sayılı hadis şeklinde yer almıştır. Bu hadis hükmüne göre, Muhammed
aynen şöyle diyor:
“Sıcak şiddetlendiği vakitte salat (ı-Zuhru) serinliğe bırakınız. Zira sıcağın şiddeti
Cehennemin kaynanıasındandır. Nar (-ı Cehennem) Rabbine arz-ı şekva etti: ‘Ya Rab, beni
ben yiyorum (izin ver)’ dedi. Allahu Teala da iki defa nefes almasına izin verdi. Nefesin biri
kışın, diğeri yazın. En çok marûz olduğumuz sıcak ile sizi en ziyade üşüten zemherir (iste
budur). “5
Görülüyor ki Muhammed’in söylemesine göre, mevsimlerin sıcak ya da soğuk oluşlarının
nedeni, cehennemin kaynamasından ve nefes almasındandır; cehennemin kaynaması, şiddetli
sıcaklara neden olmaktadır. Öte yandan fazla kaynamaktan dolayı cehennem kendi kendisini
yemeye başlar ve Tanrı’ya şikayette bulunur: “Ya Rab” der, “beni ben yiyorum!” Ve
cehennemin bu şikayeti üzerine Tanrı ona, iki kez nefes alması için izin verir ki, bu da sıcak
ve soğuk mevsimleri oluşturur!
Ve işte din adamlarımız, Diyanet Yayınları’nda yer alan şeriat hükümlerine göre kış ve yaz
aylarının oluşumunu, müspet ilim verilerini askıya alan bu tür hükümlerle insanlarımıza
öğretirler. Şeriat kaynaklarında buna benzer hükümlerin sayısı, sınırsız denebilecek kadar
çoktur; sırf fikir edinmek için, cehennemin kaynamasıyla ilgili bu yukarıdaki şeriat hükmünü
pekiştiren bir örnek daha vereyim:
Muhammed’in söylemesine göre cehennem, cuma gününden başka her gün parlatılmaktadır.
Ve parlatıldığı sırada, güneş zeval vaktinde bulunmuş olur.6 Ve işte güneş zeval vaktindeyken
yeryüzünün sıcak oluşunun nedeni cehennemin parlatılmakta oluşudur. Ve cehennem, cuma
gününden başka her gün o saatte parlatıldığı için güneş zeval vaktindeyken namaz kılınması
yasaklanmıştır. Fakat, cehennem sadece cuma günü parlatılmadığı içindir ki, cuma günü,
güneş zeval vaktindeyken namaz kılınması gerekir.7
5 Buhari’nin Ebu Hüreyre’den rivayeti için bkz. Sahih-i.... Hadis No. 321, c.2. s.476-477.
6 Bilindiği gibi “zeval vakti”, güneşin başucunda bulunma zamanıdır.
7 İmam Gazali. Kimyaüi’s-Saadet. İstanbul, 1979, s.107.
Öte yandan Kur’an’da, cehennemin Tanrı’yla sık sık konuştuğu ve Tanrı’nın sorularını
cevaplandırdığı yazılıdır. Örneğin, Kur’an’da (Kaf Suresi’nde), günahkarlar ateşe atıldıkça,
Tanrı’nın cehenneme “Döldün mu?” diye sorduğu, cehennemin de bu soruya, “(Hayır dalmadım)
Daha var mı?” diye cevap verdiği anlatılmıştır (Kaf Suresi, ayet 30). Anlaşılan,
cehennem insanları yemekten pek hoşlanıyor olmalı ki, bir türlü doyamamaktadır.
Halkın çoğunluğuna ve saf insanlarımıza öğretilen sayısız denecek kadar çok olan bu tür
verilerin, aklı başında kişiler tarafından eleştiri konusu yapılabileceğini düşünen şeriatçılar,
minareyi çalan kılıfını hazırlar misali, kendi akli seviyelerine uygun kurnazlıkta yanıtlama
yollarını bulmuşlardır. Bir kısmı “İslam şeriatında böyle şey yoktur” deyip işin içinden
çıkarlar. Bir kısmı ise, yeryüzündeki sıcaklığın, cehennemin kaynaması yüzünden olmasının
ya da cehennemin şikayette bulunup nefes almasının “kinaye ve mecaz” kabilinden şeyler
olabileceğini belirtirler. Fakat, bu söylediklerine kendileri de pek inanmadıkları için,
“Maahaza bunların hakikat olmasına da hiçbir mani-i akli yoktur” demekten kendilerini
alamazlar. Yani cehennemin yukarıdaki şekilde konuşup Tanrı’yla sohbet etmesinin, ona
şikayette bulunmasının pekala mümkün olduğunu anlatırlar ve insandan başka “mevcudatın”
konuşabileceğini, “fikir ederek düşünebileceğini”, yani “natık ve müdrik” olmalarının
mümkün bulunduğunu söylerler.8
Ve işte şeriatın, aklı gerçekten çılgına çeviren bütün bu (ve nice benzeri) .verileri, başta
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “üstatları” ve ilahiyat fakültelerinin “profesör” ya da “doçent”
unvanlı uzmanları olmak üzere, tüm şeriatçılarımıza göre “ilim” denen şeyin ta kendisidir!
Ne demeli? Bu tür bir ilmin, bu tür bir mantığın, bana “Yalanından utan” diye saldıran U...
tipi zavallı şeriatçıları yarattığına şaşılır mı? Fakat, her ne olursa olsun ibret verici konu şudur
ki, yukarıdaki yazının internette yayımlanmasından sonra, U... denen şeriatçı efendi ortalıklardan
kayboldu, yazı yazmaz oldu. Yukarıdaki konularda onun susmuş-luğunu gideren kimse
de çıkmadı.
8 Sahih-i..., Diyanet Yayınları, c.2. s.478. 24
Demek istediğim şudur ki, şeriatın insan aklını durduran ve dumura uğratan verilerini ortaya
sermekle, şeriatçıyı kendi alanında da susturmak ve tehlike olmaktan çıkarmak mümkündür.
Yeter ki, aydınlarımız, biraz olsun şeriatın içyüzünü incelemiş ve öğrenmiş olsunlar.
Bütün bunlar bir yana, bir de şu var ki, Türkiye Cumhuriyeti devleti, vahiylere göre değil,
akılcı verilere dayalı olarak kurulmuş “laik” bir devlettir. Anayasası, kanunları ve tüzükleri,
vahiylere yer vermek şöyle dursun, gerçeği söylemek gerekirse vahiylere karşıt akılcı
hükümlere dayalıdır. Nice sayısız örnekten bir ikisini zikretmek gerekirse, Kur’an,
müşriklerin (Tanrı’ya eş koşanların) öldürülmelerini emreder (örneğin bkz. Tevbe Suresi, ayet
5); oysa kanunlarımıza göre “müşrik” diye adam öldürmek, “cinayet işlemek” demektir. Yine
bunun gibi Kur’an, İslam’dan başka bir dine yönelenleri “sapık” diye tanımlar (örneğin bkz.
Al-i İmran Suresi, ayet 85) ve ehl-i kitab’a (Yahudilere ve Hıristiyanlara) karşı, İslamı kabul
etmelerine ya da kendi elleriyle küçülerek “cizye” (kafa parası) ödemelerine kadar, savaş
açılmasını emreder (Tevbe Suresi, ayet 29); “cizye”yi İslamı kabul etmemelerinin cezası
olarak görür;9 oysa bütün bunlar kanunlarımıza göre suç niteliğinde şeylerdir. Vahiylere göre
kadınlar, “aklen ve dinen dûn” sayılıp, iki kadının tanıklığı bir erkeğin tanıklığına bedeldir;
mirasta da kadın erkeğin yarı payına sahiptir (örneğin, Bakara Suresi, ayet 282; Nisa Suresi,
ayet 11, 176); oysa kanunlarımız böyle bir zihniyeti redle, gerek şahitlik ve gerek miras
konularında kadım erkeğe eşit kılmıştır. Yine bunun gibi, vahiylere göre erkeklerin dörde
kadar kadınla evlenmeleri (ve ayrıca diledikleri sayıda cariye edinmeleri) olasıdır (Nisa
Suresi, ayet 3); oysa böyle bir şey, kanunlarımıza göre cezai hükümlerle yasaklanmıştır.
9 Tevbe Suresi’nin 29. ayetinin Diyanet Başkanlığı tarafından yapılan açıklaması için bkz. Sahih-i..., c.8. s.451.
Çağdaş devlet anlayışımızın temelini oluşturan şey, tek kitaba bağlı olarak vahiylere göre
yaşamak değil, vahiyler yerine aklı koymaktır. Şeriatçıların artık şunu iyice bilmeleri gerekir
ki, vahyi bırakıp akla sarılmak “akılsızlık” değil, aksine akıllılıktır ve aklı vahye teslim eden
hiçbir toplum uygarlaşamaz, uygarlaşamamıştır, uygarlaşamaya-caktır; çünkü, uygarlık denen
şey, sürekli bir değişme ve gelişme demektir. Değişmekte olan bir dünyada, hiç değişmeyen
vahiylerle değil, yaratıcılığın ve gelişmenin tek aracı olan akla özgürlük vermekle, akılcı
düşünceyi egemen duruma getirmekle, din verilerini eleştirel akıl süzgecinden geçirmekle
uygarca yaşanabilir.
KUR’AN’IN ELEŞTİRİSİ
(KUR’AN HAKKINDA BAZI DÜŞÜNCELER)
BÖLÜM I:
GENEL GÖRÜŞLER
KUR’AN’IN “ELEŞTİRİLEMEZ”, “TARTIŞMA KABUL ETMEZ”, “İÇERİĞİ DEĞİŞTİRİLEMEZ”,
HİÇBİR ŞEKİLDE DEĞİŞMEZ BİR KİTAP OLARAK BENİMSENMESİ VE BUNDAN DOĞMA
SAKINCALAR
“Hiç şüphesiz o (Kur’an) çok şerefli, siz elçimin sözüdür...”
(Hakka Suresi, ayet 40)
“Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. Onun sözlerini değiştirebilecek kimse yoktur.
O, işitendir, bilendir.”
(Enam Suresi, ayet 115.)
“...Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslamı beğendim...”
(Maide Suresi, ayet 3.)
“Ey Muhammed! Allah’ın ayetleri üzerinde tartışanları görmez misin? Nasıl da döndürülüyorlar (onu tastike
yanaşmıyorlar)! Kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette bileceklerdir (ki),
boyunlarında daimi halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar...”
(Mü’min Suresi, ayet 69-72.)
“...Bunun üzerine Allah, kuluna (Muhammed’e) vahyini bildirdi. (Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı.
“Onun (Muhammed’in) gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız?”
(Necm Suresi, ayet 10-12.)
“... ‘(Kur’an’ı) kendisi uydurdu.” mu diyorlar. Hayır, onlar iman etmezler. Eğer doğru iseler onun benzeri bir
söz getirsinler...”
(Tür Suresi, ayet 33-34.)
“...Şimdi siz bu (Kur’an’a) mı sasıyorsunuz? Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz: Ve siz gaflet içinde
oyalanmaktasınız!”
(Necm Suresi, ayet 59-61.)
“Ey inananlar! Yakınınızda bulunan inkarcılarla savaşın! Sizi kendilerine karşı sert bulsunlar. Bilin ki Allah,
kendisine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir...”
(Tevbe Suresi, ayet 123-125.)
“O gün, her ümmet içinden ayetlerimizi yalan sayanlardan bir cemaat toplarız da onlar toplu olarak (hesap
yerine) sevk edilirler. Nihayet (hesap yerine) geldikleri zaman Allah buyurur: ‘Siz benim ayetlerimi, ne olduğunu
kavramadan yalan saydınız öyle mi? Değilse yaptığınız neydi? Yaptıkları haksızlıktan ötürü (azaba
uğrayacaklarını bildiren) o söz gerçekleşmiştir; artık onlar konuşamazlar...’”
(Neml Suresi, ayet 83-85.)
“De ki, ‘İnsanlar ve cinler, birbirine yardımcı olarak, bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya
gelseler, andolsun ki, yine de benzerini ortaya koyamazlar’...”
(İsra Suresi, ayet; S; Bakara Suresi, ayet 23-24; Yunus Suresi, ayet 37-39.)
“Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık...’
(Enam Suresi, ayet 38.)
“Elif, Lam, Ra. Bunlar, apaçık kitabın ayetleridir. Biz onu an-layasınız diye Arapça okunmak üzere gönderdik.”
(Yusuf Suresi, ayet 1-2.)
Thomas Paine, 1784 yılında yayımladığı, The Age of Reason (Akıl Çağı) adlı kitabında,
Tevrat ile İncil’in eleştirisine girişirken, “Tek bir Tanrı’ya inanıyorum... Yeryüzü yasamı
ötesindeki mutluluğa inanıyorum; insanlar arası eşitliğe (ve sevgiye) inanıyorum ve şuna da
inemiyorum ki, dinsel görevler adil olmayı, (tüm insanlar arası sevgi duygusunu),
hemcinslerimizi mutlu kılma çabalarını kapsar...” diyerek sözlerine başlar. Hemen arkasından
“kutsal” diye biline gelen kitapların Tanrı yapısı değil, insan yapısı şeyler olduğunu
söyledikten sonra yaylım ateşine geçer. Örneğin, bu kitaplar hakkındaki görüşlerini sergilerken,
her şeyden önce belirttiği şudur: “Ahd-i Atiyk’in (Tevrat’ın) müstehcen hikayelerle,
şeheviliklerle, gaddarlıklarla, intikamcılıklarla dolu sayfalarını okuduğumuzda, bu kitabın
Tanrı sözleri olmaktan çok, şeytan sözleri olduğunu söylemenin daha uygun olduğunu
anlarız.” Fakat, bunu da yeterli bulmaz ve ekler: “...Bu kitap(ları) Tanrı kitabı olarak
benimsemeyi Yaradan’a (Tanrı’ya) karşı saygısızlık sayanın.”
Bugün hala uygar ülkelerin kitaplıklarında başköşeyi işgal eden bu kitabın yazarı için
Napolyon Bonapart vaktiyle şöyle demiş: “Yeryüzünün her bir kentine Thomas Paine’in saf
altından yapılmış heykelinin dikilmesi gerekir.”’
Şimdi geliniz iki yüz yıllık bir atlama yapalım ve çağdaş yazarlardan gelişigüzel birinin,
örneğin Lloyd M. Graham’ın, 1979 tarihinde yayımladığı Deceptions and Myths of the Bible
(2) (İncil’in Aldatıcı ve Efsanevi Yönleri) adlı kitabının daha ilk başlangıç sayfasında yer alan
şu satırları okuyalım:
1 Bu konular için bkz. İlhan Arsel. Aydın ve “Ayılın”, Kaynak Yayınları, yeni eklemelerle, gözden geçirilmiş ve yeniden düzenlenmiş
üçüncü basım. İstanbul. Man 1997.
2) Batı’daki söyleniş tarzıyla “Bible” sözcüğü Eski Ahit -ki Yahudilerin Tevrat’ını kapsar- ile Yeni Ahit -ki Hıristiyanların incil’im kapsardeyimlerini
içine alan bir sözcüktür.
“...’Kutsal Kitap’ gerçekten kutsal mıdır? Gerçekten Tanrı’nın solleri inidir? (Hayır) İncil’de
kutsal olan bir şey olmadığı gibi, bu kitap Tanrı sözleri de değildir. Bu kitap, Tanrı’dan esinlenmiş
azizler tarafından değil, iktidara susamış (muhteris) papazlar tarafından yazılmıştır...
İncil, Tanrı sözleri değil, putperestlik dönemine ait kaynaklardan a sı n imiş (şeylerle dolu bir
kitap’tır)...
Bu yukarıda belirttiğim örnekler, Batı dünyasının iki yüz yıllık bir tarih süreci içerisinde,
dinsel eleştiri yoluyla aşama yapmasına vesile olan düşünce tarzı konusunda verilebilecek
nice sayısız örneklerden sadece ikisidir. Kuşku edilemez ki, Batı uygarlığının fikirsel
gelişmesini sağlayan şey, “kutsal” bilinen kitapların (örneğin, “Tevrat” ve “İncil”in) en
insafsız denebilecek şekilde eleştirilebilmesi ve bu sayede aklın özgürlüğe erişebilmesidir.
Çünkü, “eleştiri” dediğimiz şey, her türlü gelişmenin iksiridir. Eleştiriden yoksun kalan,
tartışılamayan her şey, gerilikler içinde yok olmaya, yok olana dek kendisiyle ilgili her şeyi ilkellikler
içinde tutmaya mahkûmdur. Bu oluşum, gökten indiği sanılan ve “kutsal” diye
adlandırılan kitaplar için de böyledir. Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık gibi “semavi”
dinlerin kitapları (yani Tevrat, İncil ve Kur’an} içerisinde eleştirel akıl süzgecinden
geçirilmeyen tek kitap Kur’an’dır. Tevrat ve İncil, bu dinlerin kendi salikleri tarafından,
yüzyıllar boyunca tartışılabildiği, hallaç pamuğu atılır şekilde eleştirilebildiği, hatta
“uydurmadır”, “yalandır” diye inkar ya da alay konusu edilebildiği halde, Kur’an böyle bir
sınava, böyle bir denemeye, böyle bir elemeye muhatap kılınmamıştır. Bunun başlıca
nedenlerinden biri, Muhammed’in Kur’an konusunda hiçbir eleştiriye olanak tanımaması, bu
yasaklamayı Tanrı’dan geldiğini söylediği korkutucu hükümlere da-yatmasıdır. Her ne kadar
henüz güçsüz bulunduğu Mekke döneminde de, aleyhte konuşanlara karşı sert çıkışlar
yapmakla beraber, asıl Medine’ye geçtikten sonra, oradaki Yahudilerin ya da “müşrik”
Arapların kendisini birtakım sorularla güç durumda bırakmaları ve kendi taraftarlarından bazı
kimselerin de soru sormaya kalkışmaları üzerine, soru sorulmasını kendisi bakımından çok
sakıncalı bulmuş ve ya
3) Lloyd M. Graham, Deceptions and Myths of the Bible. Is the Holy Bible Holy? Is it the Word of God?, Bell
Publishing Co., New York. 1979. s. l, 5.
saklamıştır; soru sormak ve din verilerini tartışmak gibi davranışları “kafirlik” saymıştır.
Yahudilerin vaktiyle kendi peygamberlerine (örneğin, Musa’ya) sorular sorduklarını
hatırlatarak, “Hayır... Siz. ona benzer, öyle boş, kafirane, anudane taleplerde
bulunmazsınız...” şeklinde konuşmuş, bu konuda Tanrı’dan vahiy geldi diyerek Bakara
Suresi’ne şu ayeti koymuştur:
“(Ey Müslümanlar!) Yoksa siz de, daha önce Musa’ya sorulduğu gibi peygamberinize sorular
sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değiştirirse, şüphesiz dosdoğru yoldan çıkmıştır”
(Bakara Suresi, ayet 108)4
Soru sormanın ve peygamberlerle tartışmanın kötü bir şey olduğunu, Tanrı’nın insan denilen
yaratığı bu bakımdan hor gördüğünü anlatmak amacıyla Kur’an’a. şu tür ayetler eklemiştir:
“Andolsun ki, biz bu Kur’an’da, insanlar için her türlü misali sayıp dökmüşüzdür. Fakat,
tartışmaya en çok düşkün, varlık insan olmuştur (insanın en çok yaptığı şey, tartışmasıdır)... “
(Kehf Suresi, ayet 54-56). Kur’an’a. koyduğu hikaye ve masalların pek çoğu, soru sormanın
kötülüğünü, peygamberlere soru sormadan baş eğmek gerektiğini dile getirir nitelikte
şeylerdir. Bunlardan biri, Musa ile Hızır hikayesidir ki, Kuranın Kehf Suresi’nde anlatılmış
olup, kitabımızın diğer bölümlerinde başka vesilelerle ele alınmıştır. Burada, konumuzla ilgili
olarak kısaca özetlenmeye değer: Bir vakit Musa, gençten birisine, “Durup dinlenmeyeceğim,
ta iki denizin birleştiği yere kadar vuracağım” der ve onunla birlikte iki denizin birleştiği yere
gider (Kehf Suresi, ayet 60-61). Ve oralarda birine rastlar ki, Tanrı bu kişiye vahiy ve
peygamberlik vermiştir. Hızır Peygamber olduğu anlaşılan bu kişiye Musa, “Sana
öğretilenden, bana doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tabi olayım
mı?” diye sorar (Kehf Suresi, ayet 66). Musa’nın bu sorusuna Hızır, soru sorulmaktan
hoşlanmadığını anlatmak üzere şöyle yanıt verir: “Eğer bana tabi olursan, sana o konuda
bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma” (Kehf Suresi, ayet 70). Sonra
birlikte yürümeye başlarlar ve bir gemiye bi-
4 Bu konular için bkz. Bakara Suresi, ayet 108, Diyanet Vakfı Kur’an çevirisi; ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır, age,
c.l, s.463.
nerler. Fakat, biner binmez Hızır gemiyi deler; Bunu göçen Musa dayanamaz ve “Halkı
boğmak için mi gemiyi delilin?” diye sorar. Hızır kızar ve “Ben sana benimle beraberliğe
sabredemezsin demedim ini?” der. Musa özür diler ve “Unuttuğum şeyden dolayı beni
azarlama...” diye cevap verir (Kehf Suresi, ayet 71-73). Sonra yürümeye devam ederler. Bir
erkek çocuğu görürler. Hızır hemen çocuğu öldürür. Musa yine dayanamaz ve şöyle konuşur:
“Tertemiz bir canı, bir can karşılığı olmaksızın (yani o kimseyi öldürmediği halde) katlettin
ha! Gerçekten sen fena bir şey yaptın” (Kehf Suresi, ayet 74). Hızır yine Musa’ya kızar ve
“Ben sana, benimle beraber (olacaklara) sabredemezsin demedim mi?” der (Kehf Suresi,
ayet 75). Musa özür diler ve şöyle der: “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana
arkadaşlık etme. Hakikaten benim tarafımdan (ileri sürülebilecek) mazeretin sonuna ulaştın.”
(Kehf Suresi, ayet 76). Yine yürürler ve bu kez bir köye varırlar. Köy halkından yiyecek
isterler, fakat köy halkı onları misafir etmekten kaçınır. Orada yıkılmak üzere bir duvar
bulunmaktadır. Hızır, hemen bu duvarı doğrultur. Bunu gören Musa, soru sormayacağına dair
vermiş olduğu sözü yine unutup, Hızır’a, “Dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alırdın” der
(Kehf Suresi, ayet 77-78). Hızır artık anlar ki, Musa sabredenlerden değildir. Ve işte ona, soru
sormanın ve sabırsız kalmanın doğru bir şey olmadığını öğretmek için, bütün bu yaptıklarının
nedenlerini bildirir. Söylemesine göre, gemi, denizde çalışan yoksul kimselerin malı olup, onu
bir kral gasp etmek niyetinde olduğu içindir ki, gemiyi delip yaralamıştır; böylece yoksullara
hizmette bulunmuştur! Erkek çocuğu öldürmüştür, çünkü öldürmemiş olsa bu çocuk kendi
ana ve babasını dinden çıkaracaktır. Köydeki duvarı, yıkılmak üzereyken doğrultmuştur.
Çünkü, bu duvarın altında, iki yetim çocuğun hazineleri vardır. Babalan bu hazineyi onlara
bırakmıştır. Ve Tanrı istemiştir ki, o iki çocuk ergin çağa gelsinler ve Tanrı’dan rahmet olarak
hazinelerini çıkarsınlar! Bunları anlattıktan sonra Hızır, Musa’ya şunu bildirir ki, bütün
yaptığı bu işler kendinden değil, Tanrı’dandır, Sonuç olarak Hızır şunu söyler: “İşte, hakkında
sabredemediğin (ve soru sorduğun) şeylerin içyüzü budur” (Kehf Suresi, ayet 79-82). Yani
ona şunu öğretmek ister ki, Tanrı’ya, hiç soru sormadan ve sabır göstererek baş eğmek gerekir.
Her ne kadar Muhammed, zaman zaman kendisine soru sorulmasını istermiş gibi görünerek,
“Her kim bancı bir şey sorarsa behemehal haber vereceğim. Babasının kim olduğunu sorsa
bile” demekle beraber,5 din konularında (özellikle Kur’an üzerinde) tartışma olasılığına fırsat
bırakmamıştır. Örneğin, “ceza günü”nün ne zaman geleceğini, “kıyamet”in ne zaman
kopacağını soranlara, bu soruları yüzünden ateşe atılacaklarını söylerdi. Taberi’deki rivayete
göre de bir gün halka şöyle demiştir: “...Sizden önce gelenler hep pek çok sormaları ve
neticede peygamberlerine muhalefet etmeleri yüzünden helak olmuşlardır...” Hele kişilerin
soru sormalarını, özellikle Tanrı hakkında ya da yaradılış konularında bilgi edinmeye
çalışmalarını, şeytanın tahrikine (dürtmesi nedenine) bağlar ve şöyle derdi:
“Sizden herhangi birinize şeytan gelir de: ‘(Şunu) şöyle kim yarattı? (Şunu) böyle kim
yarattı? En sonu: Rabb’ini kim yarattı?’ diye vesvese verir. İmdi şeytanının vesveseni
Rabb’ınıza kadar erişince o vesveseli kişi hemen ‘Eûzü bi’llai mine-ş-şeytani’r-racim’ diyerek
Allah’a sığınsın. Ve vesveseye .son versin, 7
Yine bunun gibi kendisine, Tevrat’ın tüm olarak indirildiğini söyleyen ve “Neden sana
Kur’an tümü itibariyle indirilmez de parça parça indirilir” şeklinde soru soranlara çok
içerlerdi. Neden dolayı Kur’an’ın tüm olarak indirilmediğini açıklamak üzere gerekçe bulamadığı
için, tartışmaya girişmezdi; sadece Tanrı’nın, soru soranları “inkarcılar” VQ
“kafirler” olarak tanımladığını söylerdi. Bununla ilgili olarak Kur’an’a. koyduğu ayetlerden
biri şöyledir:
5) Bir öğle namazını kıldırdıktan sonra Muhammed minbere çıkıp kıyamet gününden söz etmeye başlar ve
“Bunu bir şey sormak isteyen varsa şimdi sorsun. Bu makamımda durduğum müddetçe bana her ne sorarsanız
(hemen) haber vereceğim” der. Orada oturanlardan biri “Benim babam kimdir?” diye sorar. Muhammed
kendiside, “Baban Huzafe’dir” diye cevap verir (bkz. Sahih-i.... Hadis No. 323, c.2, s.481: ayrıca bkz. Salûhi...,
Hadis No. 81, c. l s.94). Ancak, onun bunun babalarının adını bilir görünmekle beraber, bazı durumlarda
kendisini güç durumda bırakacak habersizlikte bulunurdu. Örneğin, gerdanlık olayında Ayşe’nin suçsuz
olduğunu bilememiş, bir ay boyunca onunla dargın kalmış, daha fazla ondan uzak duramayacağını anlayınca en
sonunda Tanrı’dan ayet geldi diyerek kadıncağızın suçsuzluğunu ilan etmiştir. Bu konuya diğer kitaplarımda.
özellikle Serini ve Kadın adlı kitabımda değindiğim için burada fazla durmayacağım.
6) Alıntı için bkz. Sahih-i..., c.2. s.483.
7) Buhari’nin Ebu Hüreyre’den rivayeti için bkz. Sahih-i.... Hadis No. 1353. c.9. s.54.
“(Ey Muhammed!): ‘Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?’ dediler. Biz onu senin kalbine iyice
yerleştirmek için böyle yaptık (parça parça indirdik) ve onu tane tane (ayırarak) okurduk” (Furkan Suresi, ayet
32).
Dikkat edileceği gibi burada, Kur’an’ın neden dolayı peyderpey indirildiğinin mantıklı bir
nedeni belirtilmiyor. Her ne kadar yorumcular, Kur’an’ın parça parça indirilmesinde yarar
bulunduğunu söylerlerse de,8 bu iddialarının tutarlı olan bir yönü yoktur. Çünkü, Kur’an’ın
tüm olarak indirilmemiş olması yararlı değil, sakıncalı olmuştur; bu yüzden nice olumsuz
durumlar ortaya çıkmıştır.
Öte yandan “eleştiri” denen şeyin bir bakıma Kur’an’ı tartışmak ve muhtemelen değişikliğe
sokmak ya da yalanlayıp inkarlamak gibi sonuçlar doğurabileceğini bildiği için, kendisiyle
tartışmaya kalkışanları yıldırmak amacıyla “lanetleşme” yolunu seçmiş ve Tanrı’dan şu tür
vahiylerin geldiğini söylemiştir:
“(Ey Muhammed!) Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda çekişenlere de ki:
‘Geliniz, sizler ve bizler de dahil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı, biz de ‘kendi
çocuklarımızı, siz kendi kadınlarınızı, biz de kendi kadınlarımızı çağıralım, sonra da dua
edelim de Allah’tan yalancılar üzerine lanet dileyelim’...” (Ali İmran Suresi, ayet 61).
Yorumcuların bildirmelerine göre, Kur’an’ın bu ayetinin adı “müba-hele ayeti”dir ki,
Muhammed ile tartışmaya kalkışacak olanların “la-netleşmeyi” göze almalarını öngörür.
Daha başka bir deyimle, “Bir meselede haklı olanın ortaya çıkması için karşılıklı
lanetlenmek” anlamındadır. Anlaşılan o ki, “lanetleşme” işi, herhangi bir konuda Muhammed
ile tartışmaya girişmek isteyenleri korkutmuş, bu işten vazgeçirtmiştir. Çünkü, güya Tanrı
Muhammed’den yana olduğu için, Muhammed ile la-netleşmek korkulu bir şey olarak
görülmüştür. Söylendiğine göre Necran Hıristiyanlarından bir heyet, İsa’nın babasız
doğduğuna dair Kur’an’da yer alan ayetlerle ilgili olarak bazı iddialarda bulunmuşlar,
8) Elmalılı H. Yazır, age, c.5, s.3584. 36
bunun üzerine Muhammed, onları lanetleşmeye çağırmıştır. Fakat, güya Necranlılar, bunu
göze alamayıp Muhammed’in koruması altına girmeyi tercih etmişlerdir.9
Fakat, Muhammed, sadece “lanetleşme” hükmünü yerleştirmekle yetinmemiştir; bir de
Kur’an üzerinde tartışanların, Kur’an’ı eleştirenlerin “kafir” sayılıp cehennemi
boylayacaklarını da bildirmiştir. Nice örnekten biri olarak Kur’an’a koyduğu şu ayeti
okuyalım:
“Allah’ın ayetleri hakkında tartışanlara bakmadın mı? Nasıl döndürülüyorlar (onu tasdike
yanaşmıyorlar). Onlar, kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlardır.
Onlar yakında (gerçeği) anlayacaklar! Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu
halde, sıcak suya sürüklenecekler, sonra da ateşte yakılacaklardır” (Mü” mi n Suresi, ayet
69-72).
Yine bu doğrultuda olmak üzere Kur’an’ın “eşsiz” bir kitap olduğunu ve onu, şu veya bu
şekilde inkara yönelecek olanların, “bunun sonucuna katlanmak zorunda.kalacaklarım”
bildirmişin (örneğin bkz. Fussilet Suresi, ayet 41). Yine bunun gibi, Kur’an ile iş görmeyen
ya da hükmetme-yenlerin “kafir” ve “zalim” olduklarını bildirmiştir (Maide Suresi, ayet 44-
45). Bununla da kalmamış, bir de, Kur’an’ı kısımlara ayırmanın ve kısımlardan bir bölümünü
benimseyip bir kısmını reddetmenin ya da hatta Kur’an’a “şiir kitabı” ya da “kehanet” ya da
“masaldır” demenin Tanrı azabına uğrayacaklarını söylemiştir (Hicr Suresi, ayet 90-91). -
Yine bunun gibi, Kur’an’ın Tanrı sözleri olup ebediyetler boyunca insanlar tarafından hiçbir
şekilde eleştirilemeyeceğini, değiştirilemeyeceğini anlatmak amacıyla Tanrı’nın şöyle
konuştuğunu bildirmiştir: “...Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım
ve sizin için din olarak İslamı beğendim...” (Maide Suresi, ayet 3). Yorumcuların
açıklamalarına göre Muhammed bu ayeti, ölümünden seksen bir gün önce yerleştirmiştir;
yerleştirirken de “peygamberlik” görevinin sona ermek üzere olduğunu, artık Tanrı’nın vahiy
indirmeyeceğini, Müslümanların Tanrı’dan başkaca “tebligat” beklememeleri gerektiğini ve
Tanrı’dan gelmiş olan vahiylerin değiştirilemeyeceğini, “nesli edilemeyeceğini”
(kaldırılamayacağını) bildirmiştir.
9) Diyanet Vakfı’nın Kur’an çevirisinde Al-i İmran Suresi’nin 61. ayetiyle ilgili açıklamaya bakınız.
Her ne kadar İslamcılar, Tanrı’nın “...hiçbir (Tezat ve) eğrilik bulunmayan dosdoğru bir
kitap” (Kehf Suresi, ayet 1) olarak indirdiği Kur’an’ın eleştirilmeye ihtiyacı bulunmadığını,
esasen eleştiri yoluyla 3İr şekilde “yıkılamaz” bir kitap olduğunu söylerlerse de, Kur’an
konusunda “akılcı” bir tartışmaya girişilmesine yanaşmazlar; Kur’an üzerinde tartışma
yapmayı, Tanrı’ya ve Muhammed’e hakaret sayarlar ve tartışmaya girişenleri dinsizlikle
suçlarlar. Çünkü, tartışma ve eleştiri yoluna girildiği an, bu kitabın sarsıntıya uğrayacağını ve
muhtemelen temelden yıkılacağını herkesten iyi bilirler. Bu yüzden her türlü eleştiri ve
tartışmaya karşı olup, bu yola gidenleri Tanrısızlıkla suçlamaktan, dehşet verici usullerle
korkutmaktan geri kalmazlar. Bu konuda öne sürdük-gerekçeleri, Kur’an’a ve Muhammed’in
tutum ve davranışlarına dayatırlar:
Kur’an ayetlerinin “uydurma”, “yalan” ya da “başka kitaplardan aktarma” şeyler olduğunu
söyleyenlere karşı Muhammed’in tutumu, a ilk anlardan itibaren çok sert ve yıldırıcı
olmuştur. Her ne kadar üz güçsüz bulunduğu ve kendi aleyhinde konuşanları kılıçla susturma
olasılığına sahip olmadığı dönemlerde (özellikle Mekke döneminde) kendisine, “Sen sadece
uyduruyorsun” ya da “...bu (Kur’an) uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir...”
(Sebe1 Suresi, t 43) ya da “...(Bu ayetler Muhammed’in), başkasına yazdırtıp da dişine sabah
akşam okunmakta olan, öncekilere ait masallardır” Furkan Suresi, ayet 5) ya da “...Bu
(Kur’an) insan sözünden başka şey değil(dir)...” (Müddessir Suresi, ayet 21-25) şeklinde
konulara karşı, Tanrı’nın, “Ben onları cehenneme sokacağım”(10) şeklinde tehditlerde
bulunduğunu bildirerek (11) nispeten yumuşak bir
10) Örneğin, “Ey Muhammed! Allah’ın ayetleri üzerinde tanışanları görmez misin? Nasıl da ‘indürülüyorlar
(onu tastike yanaşmıyorlar)! Kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette bileceklerdir
(ki), boyunlarında daimi halkalar ve zincirlerle kaynar suya sürülür, sonra ateşle yakılırlar...” (Mü’min Suresi,
ayet 69-72) gibi ayetler vardır
11) Ya da Tanrı’ndan. “.. .Hayır öyle değildir, ama onların çoğu bunu bilmezler. Ey Muhammed. De ki.
‘Kur’an’ı (Cebrail). Rabbi’nin katından, inananların inançlarını pekiştirmek üzere erkle indirmiştir” (NahI
Suresi, ayet 101-102 ya da bkz. Necm Suresi, ayet 1-18) şeklinde ayetler geldiğini söylemiştir.
tutum takınmışsa da,12 giderek güçlendikten (özellikle Medine’ye geçtikten) sonra, bu
tutumunu değiştirip dehşet saçıcı bir siyaset izler olmuştur; o kadar ki, kendisini ya da
Kur’an’ı eleştiren veya inkar edenleri “inkarcılar” olarak suçlayıp, taraftarlarını onlara karşı
saldırtmak üzere Kur’an’a, “Ey inananlar! Yakınınızda bulunan inkarcılarla savaşın! Sizi
kendilerine karşı sert bulsunlar. Bilin ki Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanlarla
beraberdir...”(Tevbe Suresi, ayet 123-125) şeklinde ya da “Ey Muhammed! Allah’ın ayetleri
üzerinde tartışanları görmez misin? Nasıl da döndürülüyorlar (onu tastike yanaşmıyorlar)!
Kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette bileceklerdir (ki),
boyunlarında daimi halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte
yakılırlar...” (Mü’min Suresi, ayet 69-72) gibi (ve daha nice) ayetler koymuştur. Daha başka
bir deyimle, Kur’an’ı eleştirmenin “Tanrı sözlerini inkar” anlamına geldiği inancını yerleştirmekle,
bu konularda tartışma olasılığını kökünden yok etmiştir. O tarihten bu yana
İslamcılar, “eleştiri” işlemini, bir bakıma Kur’an’ı “inkar”, “yalanlama” ya da “tahrif”
(değiştirme) anlamında kabul ettikleri için, eleştiricilerin karşısına Muhammed’in bu
korkutucu ve yasaklayıcı hükümleriyle çıkmışlardır ki, bunlardan bazıları şöyledir:
“O gün, her ümmet içinden ayetlerimizi yalan sayanlardan bir cemaat toplarız da onlar toplu
olarak (hesap yerine) sevk edilirler. Nihayet (hesap yerine) geldikleri zaman Allah buyurur:
‘Siz benim ayetlerimi, ne olduğunu kavramadan yalan saydınız öyle mi? Değilse yaptığınız
neydi? Yaptıkları haksızlıktan ötürü (azaba uğrayacaklarını bildiren) o söz gerçekleşmiştir;
artık onlar konuşamazlar’...” (Nemi Suresi, ayet 83-85).
12) Örneğin Kureyş ileri gelenlerinden Velid b. Muğire’nin, “Bu Kur’an olsa olsa (sihirbazlardım öğrenilip)
nakledilen bir sihirdir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil” şeklinde konuştuğunu duyan Muhammed,
Tanrı’dan vahiy geldi diyerek Kur’an’a, “Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağını!.. Ben onu sekara (cehenneme)
sokacağını. Sen biliyor musun sekar nedir? Hem (bütün bedeni helak eder. hiçbir şey) bırakmaz, hem (eski hale
getirip tekrar azap etmekten) vazgeçmez o. İnsan derisini kavurur...”(Müddessir Suresi, ayet 17-28) şeklinde
ayetler koymuştur.
Yine bunun gibi Tanrı’nın kendisine verdiğini söylediği “ilmi” (“vahiy”leri) ve “hidayeti”
kabul etmeyenleri, yağmur suyunu üstünde tutmayan kaypak toprağa benzetmiştir.1-‘
Ve işte bütün bunlardan dolayıdır ki, Kur’an, şu ya da bu şekilde Eleştirilemez ve akıl
süzgecinden geçirilemez bir kitap olmuştur; eleştirilemediği içindir ki, “Kur’an eğitimi”, l
400 yıl boyunca, düşünme gücünü baltalayıcı ve fikirsel gelişmeyi yok kılıcı bir nitelik
taşımıştır. Her ne kadar İ 400 yıllık İslam tarihi içerisinde iki yüz yıllık “İslam uygarlığı”
diye bir şeyden söz edilir ve bu uygarlığın “Kur’an” sayesinde ya da Kur’an’a dayalı olarak
ortaya çıktığı sanılırsa da, tamamen yanlıştır. Çünkü, “İslam uygarlığı” denen şey,
Kur’an’dan kaynaklanmış olarak ortaya çıkmış değildir; Kur’an dışı (ve özellikle Eski
Yunan’dan kaynaklanmış) olarak ortaya çıkmıştır. Bunun böyle olduğunu bizzat İslam
yazarları ve düşünürleri ortaya koymuşlardır.
Yine her ne kadar İslam dünyasının büyük düşünürler ve bilim adamları yetiştirdiği ve bunlar
arasında, Razi, Farabi, İbn Sina, İbn Rüşt, İbn Haldun, al Kindi vd... gibi nice örneklerin Batı
dünyasını etkiledikleri doğru olmakla beraber, bu simalardan hiçbirisi Kur’an’ı kaynak edinip
ilim yapmış değildir; çünkü, Kur’an ile gerçek anlamda ilim yapılamayacağını en iyi onlar
bilmişlerdir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an’a. bağlıymış gibi görünmekle beraber (çünkü, aksi
takdirde dinsizlikle suçlanıp yok edilebilinirlerdi), gerçekte Kur’an’dan yararlanarak değil,
Eski Yunan kaynaklarından feyz alarak ilim yapabilmişlerdir. Yaparken de çoğu kez, belli
etmeden, Kur’an’a aykırı ve Kur’an verilerine ters düşer şekilde iş görmüşlerdir. Diğer
yayımlarımızda (özellikle Aydın ve “Aydın” adlı kitabımızda) değindiğimiz gibi, eğer
Kur’an’ı dışlamamış ve sadece Kur’an’a dayalı olarak ilim yapmaya kalkmış olsalardı, o ünlü
yapıtlarından hiçbirini sergileyemezler, “müneccim başlılıktan” öteye geçemezlerdi. Nitekim,
Farabi ve İbn Sina gibi nice ünlüler, Eski Yunan’ın fikir zirvelerini, örneğin, Aristo’yu
yüzlerce kez okuduklarını söylemekle övünmüşlerdir. “Faylasuf al Arab” diye ün salan al-
Kindi (ö. İS 819), Aristo’yu, başına taç yapmıştır. Arap dilinde
13 Buhari’nin Ebu Musa’dan rivayeti için bkz. Sahih-i..., Hadis No. 70,.c.l, s.81. 40
yazılmış en büyük tıp ansiklopedisi olarak kabul edilen Havi adlı yapıtın yazarı Razi (İS 865-
932), “Kutsal sayılan kitaplar (ilim açısından) değersiz kitaplardır. Eflatun, Aristo, Öklit,
Hipokrat gibi eski (bilginlerin) yazılan insanlığa çok daha yararlı olmuştur” diyebilmiştir. İbn
Sina (İS 980-1037), tıp alanında şöhret yapan al-Şifa adlı kitabının hemen her satırını, Eski
Yunan’ın tıp bilginlerinin (örneğin, Galen’in, Hipokrat’ın) görüşlerine atıflarla pekiştirmiştir.
al-Cahiz (İS 776-869), Kitabü’l-Hayavan adlı ünlü yapıtında, İslam uygarlığının Eski
Yunan’ın bilim kaynaklarına dayalı olarak ortaya çıktığını anlatmak üzere vaktiyle şöyle
konuşmuştur:
“Eğer ebedi hikmetlerle dolu Eski Yunan kaynaklarına sahip olmasaydık, eğer bu yapıtlarla
korunan ve bize aktarılan, geçmişi önümüze koyan ve başkaca hiçbir şekilde- bilmemize
imkan bulunmayan bilim dünyasından habersiz kalsaydık, şimdi eriştiğimiz her bilgiden
yoksun olurduk. Eğer Eski Yunan bilimleriyle zenginleşmemiş ve bu kaynaklan temel
edinmemiş olsaydık, bilgi hamulemiz son derece zavallı kertede kalır ve sınırsız güçlüklere
uğrardık. Ve eğer sadece kendi kaynaklarımızın ve kendi çabalarımızın sonuçlarıyla yetinme
zorunluluğunda kalsaydık, bilgi dağarcığımız gerçekten kısır kalır ve bu yüzden bilimsel
uygarlık girişimini yitirmiş olurduk....”
Bu gerçeği yansıtan sadece al-Cahiz değildir; onun gibi daha niceleri aynı görüşte
olmuşlardır. Kapalı bir dille anlatmak istedikleri şudur ki, şeriat verileriyle, daha doğrusu
Kur’an’ı kaynak yapmak şeklinde bilim uygarlığı yaratmak mümkün değildir.
Bu vesileyle şunu da eklemek gerekir ki, Emevi hükümdarları, (özellikle Muaviya) yönetim
işlerinde bile Hıristiyanların tecrübelerinden yararlanmışlardır. Söylendiğine göre “..Aramı
Bizans tipinde Hıristiyan kültürünün Müslüman muhitine nüfuzu bu devirde başlar ki, bu tesir
karakteristik İslam medeniyetinin teşekkülünde etken olmuştur”.14
Yine tekrar edelim ki, İslam uygarlığı diye bilinen dönemin yaratıcılarından hiçbiri Kur’an’ı
kaynak edinerek ilim yapmış değildir; hepsi de Eski Yunan’ın akılcı bilim yapıtlarından
yararlanarak iş görmüş
14 İslam Ansiklopedisi, c.6. s.244.
lerdir. Kur’an’a bağlı olarak iş görenler de, Kur’an dışı kaynaklardan -ki genellikle Eski
Yunan kaynaklandır- beslenerek olumlu denebilecek bir düşünce yoluna girebilmişlerdi: İbn-i
al-Arabi’nin ve benzerlerinin yaptıkları gibi. (Bu konuda daha fazla bilgi için benim Aydın ve
“Aydın” ve Şeriat Devleti’nden Laik Cumhuriyet’e adlı kitaplarıma bakınız.)
Öte yandan Abu Hanife gibi İslamda mezhep kurmuş olanlar bile. ahlaki ve insani
sayılabilecek düşüncelere hep şeriat dışı değer ölçüleri sayesinde yönelebilmişlerdir. Örneğin,
Kur’an’da. Müslümanların, “kafir”lere üstün tutuldukları ve İslamdan başka bir dine
yönelenlerin sapık sayıldıkları yazılı bulunduğu halde, Abu Hanife, insan varlığını bu acıdan
değil, soyut anlamıyla, yani “insan” olarak kabule eğilimli görünmüştür. Örneğin, İslam
şeriatının insafsız ve “gayri insani” cezalarını, bu eğilim sayesinde yumuşatma yolunu
aramıştır. Kur’an’ın hırsızlık suçu için öngördüğü “bilek kesme” cezasını eleştirirken yaptığı
budur. Nasıl ki Eski Roma hukuk sisteminde, birbirinin mallarını gasp eden kan ve kocaya,
adi hırsızlık suçuna uygulanandan daha farklı ve hafif cezalar uygulanıyor idiyse, Abu Hanife
de buna benzer bir usulün Kur’an’daki bilek kesme cezası yerine uygulanmasını
öngörmüştür.’5
Kuşkusuz ki, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi diğer dinlerin kitapları da, insan aklını zincire
vurmak ve özgür düşünce sistemine engel yaratmak gibi olumsuz sonuçlar yaratmaktan geri
kalmamışlardır. Ancak, Batı dünyası, eleştiri yoluyla bu kitapların egemenliğine son verip,
akılcılığı üstün kılmış, aklı vahyin önüne almış ve bu şekilde sınırsız gelişmelere
yönelebilmiştir. Eğer İslam dünyası da buna benzer bir şeyler yapıp Tanrı- ve “Peygamber”
sözleridir diye ortaya koyulan şeyleri akıl süzgecinden geçirebilseydi, yani eleştirel aklı rehber
edinseydi ve bu sayede Akıl Çağı’na erişebilseydi, bugün her alanda yeryüzünün en geri
kalmış “ülkeler yığını” olmazdı. Bu sonuç, hiç kuşku edilmemelidir ki, şeriat verileriyle
(örneğin, Kur’an’la) ne bilimsel, ne fikirsel, ne sosyal, ne demokratik ne de ekonomik gelişine
sağlanamayacağının en kesin kanıtıdır. Nitekim, ilerideki bölümlerde göreceğiz ki.
Kur’an, her şeyden önce Muhammed’in günlük siyasetinin ve gereksinimlerinin ürünü
niteliğini taşıyan bir kitaptır.
15 Abu Hanife, Muhtasar-ül-Kuduri, Kitab-ül Sirkti; ayrıca bkz. A.F. Von Kranıcr. 0Tlıe Oıieut Under the
Caliphs. transl. by S.K. Bukhsh, University of Calctıtta. 1920, s.398 vd.
Öte yandan biçim ve içerik bakımından eleştirildiği takdirde bilimselliğe ters düşen verilerle,
çelişmelerle, tertipsizliklerle, uyumsuzluklarla (insicamsızlıklarla), tutarsızlıklarla ve hatta
yanlışlarla doludur. Bu nitelikteki bir kitabın, hiç yanılmaz ve her şeyin en mükemmelini bilir
diye tanımlanan bir kaynaktan gelmiş olduğunu kabul etmek kolay değildir. Bundan dolayıdır
ki, Kur’an’ı eleştiriden geçirmenin, toplumu akılcı düşünce ve fikirsel gelişme rayına sokmak
demek olacağından hiç kimsenin kuşkusu bulunmamalıdır.
Ve işte bu amaçladır ki, Kur’an’ın Eleştirisi adlı bu kitabı hazırlamış bulunmaktayız. Pek
muhtemeldir ki, şeriatçılar. Kur’an ile ilgili her türlü eleştiriyi “hakaret” niteliğine sokmak
konusundaki o şeytani ustalıklarıyla ve küfürleriyle bu kitabın yazarına saldırmak için yeni
fırsatlar yaratmakta kusur etmeyeceklerdir. Onlara derim ki, bu tür saldırganlıkları terk
etmedikçe, bu tür ilkelliklerden vazgeçmedikçe, ne kendileri ne de bu toplum için
geriliklerden, sefilliklerden, rezilliklerden, haysiyet yitirici yenilgilerden sıyrılmak mümkün
olamayacaktır.
KUR’AN’IN “TANRI SÖZLERİ” OLARAK
BÜTÜN İNSANLARA GÖNDERİLDİĞİ, BU NEDENLE
“KUTSAL” VE “MUCİZEVİ” BİR KİTAP SAYILMASI
GEREKTİĞİ KONUSUNDAKİ İDDİALARIN ELEŞTİRİSİ
Kur’an’ı eleştirme işine girişirken, her şeyden önce bu kitabın kimlere hitap ettiği, hitap
edenin kim olduğu (yani çıkış kaynağı) konularıyla ilgili bazı sorunları kısaca ele almakta
yarar var. Şu bakımdan ki, İslamcılar, Kur’an’ın Tanrı tarafından bütün insanlara gönderilen
bir kitap olduğunu öne sürerler. Oysa, Kur’an’ı incelemeye başladığımız an, kendimizi,
kitabın “Tanrı yapısı mı?” yoksa “insan yapısı mı?” olduğu ya da “Araplara mı?” yoksa
“bütün insanlara mı?” uygulanması gerektiği sorularıyla karşı karşıya buluruz.
Gerçekten de, şeriatçıların, genel olarak saplı bulundukları inanç şudur ki, Kur’an, Tanrı’nın
ağzından çıkma sözlerdir ve sadece Araplara değil, bütün insanlara gönderilmiştir! Bu inanca
öylesine saplanmışlardır ki, Kur’an’ın “Mekke ve çevresindekilere” gönderilmiş olduğunu
bildiren ayeti de (Enam Suresi, ayet 92)1 bu doğrultuda yorumlarlar ve şöyle konuşurlar:
“Mekke şehri İslam dünyasının manevi merkezidir. Onun çevresi de bütün dünyadır.
(Muhammed) bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamber olup, ona gönderilen Kur’an’da
bütün insanlığa hitap etmektedir.
1 Enam Suresi’nin 92. ayetinde şu yazılıdır: “Bu indirdiğimi?, kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkellileri
ve etrafındakileri uyaran mübarek kitaptır...”
2 Bu konuda Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınlan olarak hazırlanan Kur’an’ın, Enam
Suresi’nin 92. ayetiyle ilgili yoruma bakınız.
Kuşkusuz ki, bu tür inançta olanlar, eğer bu şekilde düşünerek rahatlıyorlarsa, onları kendi
inançları doğrultusunda bırakmak gerekir. Fakat, bu demek değildir ki, bu tür inançlar
eleştirilemez. Kur’an’ı, ne Tanrı’nın ağzından çıkma sözler ne de tüm insanlara gönderilmiş
bir kitap olarak kabul etmeyenlerin de rahatlayabilecekleri bir ortamı oluşturmak gerekir ki,
bu da eleştiri yoluna olasılık tanımakla mümkündür. Daha başka bir deyimle, Kur’an’ın,
Tanrı sözleri olduğuna inanmak nasıl kişisel bir hak olabiliyorsa, bunun aksini savunmak da o
derece bir haktır. Bu böyle olunca, kişilerin bu hakka sahip olarak Kur’an’ın gökten inme
değil, insan yapısı olup, esas itibariyle Muhammed tarafından Arap ümmeti için hazırlanmış
bir kitap olduğunu söylemeleri, bu kitabi şeklen ve içeriği itibariyle eleştirmeleri kadar doğal
bir şey yoktur. Böyle bir eleştiriye girişenler şunu belirtmek zorunda kalacaklardır ki,
Muhammed, ilk başlarda kendisini Araplara gönderilmiş bir “peygamber” olarak ve Kur’an’ı
da Arap ümmetine hitaben indirilmiş kitap olarak göstermiş; daha sonra (özellikle Medine’ye
geçtikten sonra) giderek güçlenmekle, gerek kendisini, gerekse Kur’an’ı, Araptan başka
kavimlere (örneğin, Yahudilere ve Hıristiyanlara) ve nihayet tüm insanlara da gönderilmiş
gibi tanıtmıştır. Kur’an’ı inceleme yoluyla bunu ortaya koyarlarken, bir de Kur’an’ın gerek
şekil, gerekse içeriği bakımından eleştirisini yapacaklardır. Aşağıdaki sayfalarda bu konular,
özet olarak ele alınmıştır.
I) Kur’an’ın, Tanrı Katındaki “Levh-i Mahfuz”da Saklı Bulunduğu Konusunda
İslamcılara göre Kur’an, Tanrı katındaki Levh-i Mahfuzda (Ana Kitap’ta) bulunmaktadır.
Çünkü, bunun böyle olduğunu Tanrı, “Şüphesiz, ki o (Kur’an), bizini katımızda mevcut... bir
kitaptır” (Zuhruf Suresi, ayet 4) ya da “Ey Muhammed! Doğrusu.sana vahyedilen bu kitap,
Levh-i Mahfuz’da sabit şanlı bir Kur’an’dır” (Bürûc Suresi, ayet 21-22) şeklindeki
ayetleriyle bildirmiştir. Yine İslamcılara göre Tanrı, Yahudilere ve Hıristiyanlara, kendi
içlerinden peygamberler seçmiş, kendi dillerinde olmak üzere kitaplar (Tevrat, İncil)
göndermiş olmakla beraber, Araplar arasından Muhammed’i en son ve geçmiş
peygamberlerin en üstünü olarak göndermiş, Kur’an’da bütün kitapların üstünde “Arabi” bir
hüküm kitabı olmak üzere indirmiştir. Daha başka bir deyimle Kur’an, kendisinden önceki
kitapları (Tevrat ile İncil’i) doğrulamakla beraber, onlardaki eksiklikleri ya da yanlışları
gidermiştir.- Örneğin, Enam Suresi’nde şöyle yazılıdır: “Bu indirdiğimiz, kendinden
öncekileri doğrulayan, Mekkelileri ve çevresindekileri avaran mübarek kitaptır...” (Enam
Suresi, ayet 92). Bir diğer ayet de şöyledir: “Ey Muhammed! Böylece şehirlerin anası olan
Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarman... için sana Arapça okunan bir kitap
vahyettik...” (Şûra Suresi, ayet 7).
Hemen belirtelim ki, bu ayetlerde geçen sözcük esas itibariyle “ümm-ül-kura”dır ki (Mekke
şehri), “ana şehir” ya da “şehirlerin anası” anlamındadır. Görülüyor ki, Tanrı, Kur’an’ı bütün
insanlara değil, Mekkelilere (ve çevresindekilere) “Arapça” bir kitap olarak göndermiştir.
Her ne kadar yorumculardan çoğu Mekke şehrinin “İslam dünyasının manevi merkezi”
(“Bütün İslamiyetin cihanşümul ruhani merkezi”), çevresinin de bütün dünya olduğunu ve bu
itibarla Kur’an’ın bütün insanlara gönderilmiş bir kitap sayıldığını söylerlerse de, yalandır.
Çünkü, bir kere “Mekke” sözcüğü Arapça bile değil, yabancı kökenli bir sözcüktür. Tevrat’ta
da “Mekke” sözcüğü geçmez. Üstelik de Kur’an’ın Mekke ve çevresindekilere gönderildiğini
bildiren ayetler, birazdan göreceğimiz gibi, bütün insanların değil, özellikle Mekkelilerin
ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla gönderilmiş olduğuna dair hükümleri kapsamaktadır.
Öte yandan Mekke’ye atfolunan kutsallık, Tanrı’nın “yeminlerine” ya da birtakım dinsel
menkıbelere dayatılmaktadır. Örneğin, Kur’an’da, şu tür ayetler vardır: “(Ey Muhammed!)
De ki, ‘Ben, yalnız her şeyin sahibi olan ve bu kutlu kılınmış şehrin Rabbine kulluk etmekle
emrolundum. Müslümanlardan olmakla ve Kur’an’ı okumakla emrolundum’...” (Nemi Suresi,
ayet 91). “Tin ve zeytine andolsun. Andolsun Sina Dağı’na. Andolsun bu güvenli Mekke
şehrine” (Tin Suresi, ayet 1-3). Daha başka bir deyimle Tanrı, Muhammed’in söylemesine
göre, Mekke’nin kutsal oldu-
3 Yorumculara göre daha önce indirilmiş olan Tevrat ve incil’i “Ümmülkitap” gibi farz edip değişmez şeyler
olarak düşünmek yanlıştır. Bkz. Elmalılı H. Yazır, age. c.4.s.3004.
ğunu, zeytine, incire (tin’e) ve Sina Dağı’na yeminler ederek anlatmaya çalışmaktadır! Oysa
“yüce” olduğu söylenen bir Tanrı’nın yeminlerle iş görebileceğini düşünmek. Tanrı fikrini
zedelemek olur.
Yine bunun gibi Mekke’yi “kutsal” bir yer olarak gösterebilmek için birtakım hikaye ve
masallara başvurulmuştur: güya Tanrı’nın ilk evi oradadır; güya İbrahim Kabe’yi oraya
dikmiştir (örneğin, bkz. Sahih-i..., Hadis No. 990, c.6, s.25, 43 vd...). Ve güya Mekke o kadar
önemli bir yerdir ki, başta Bizans olmak üzere birçok imparatorluk, Mekke’yi fethetmeye
çalışmışlardır. Oysa, Tanrı’nın, yaşam koşullan elverişsiz, çöl niteliğindeki bir bölgeyi
kendisine ev olarak seçmesi ve İbrahim’in de Kabe’yi oraya dikmiş olması akla pek yatkın
düşmemektedir. Hiçbir işe yaramaz bu çöllük yeri, birtakım imparatorlukların fethetmek
istedikleri iddiasını da desteklemek kolay değildir.
Neden dolayı Tanrı, diğer ümmetleri, Araplardan önce düşünmüş, onlara kendi içlerinden
peygamberler seçmiş ve bu peygamberler aracılığıyla kitap göndermiştir de, Araplar için bu
işi, çok daha sonraya bırakmıştır? Neden dolayı Yahudilere, Hıristiyanlara ve Araplara kendi
içlerinden “peygamberler” ve kendi dillerinden “kitap”lar göndermiştir de, bu işi diğer
ümmetler için (örneğin, Türkler için ya da diğer toplumlar için) yapmamıştır? Ve mademki
İslamı, bütün insanlar için göndermiştir, o halde neden dolayı Kur’an’] Arapçadan başka bir
dilde (örneğin, Türkçe, Farsça, Çince vd...) göndermeyi düşünmemiştir? Tanrı Arapçadan
başka bir dil bilmez midir ki, kendisine sadece Arapçayla ibadet edilmesini istesin? Öte
yandan, neden Tanrı, hem bir yandan Kur’an’ı sadece Araplara gönderdiğini söyler hem de bu
söylediğini cerh edercesine bütün insanlara gönderdiğini bildirir? Bu ve buna benzer sorulara
mantıklı bir yanıt bulmak güç olmakla birlikte, Muhammed’in Mekke ve Medine dönemi
itibariyle yaşamlarına kısaca göz atmak şeklinde bazı konuları açıklığa kavuşturmak
mümkündür.
Kur’an’da, bu kitabın sadece Mekke ve çevresindekilere ya da bütün Araplara veya bütün
insanlara indirilmiş olduğuna dair çeşitli hükümler vardır ki, birbirleriyle çelişir. Örneğin,
bazı surelerde Kur’an’ın Araplara gönderilmiş olduğuna dair hükümler vardır; Yasin
Suresi’nde Kur’an’ın “ataları uyarılmamış” bir toplum için -ki bunlar Araplardır- indirildiği
yazılıdır: “(Bu Kur’an) Ataları uyarılmamış ve bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir
toplumu uyarman için indirilmiştir” (Yasin Suresi, ayet 7; ayrıca bkz. Secde Suresi, ayet 3;
Meryem Suresi, ayet 97). Zuhruf Suresi’nde Kur’an’ın Muhammed’e ve kavmi olan Araplara
verildiği bildirilmekte: “(Ey Muhammed!)... muhakkak ki (Kur’an) hem senin için, hem
kavmin için bir şereftir ve ilerde ondan mesul olacaksınız” (Zuhruf Suresi, ayet 43-44).
Bakara Suresi’nde Araplara, kendi içlerinden bir “peygamber” gönderildiği ve ona, onları
uyarması için kitap verildiği belirtilmekte: “Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan,
sizi kötülüklerden arındıran, size kitabı ve hikmeti talim ‘edip bilmediklerinizi size öğreten bir
Resul gönderdik” (Bakara Suresi, ayet 151). Kur’an’da bunlara benzer nice ayet vardır ki,
Kur’an’ın Arapça olarak, sadece Arap toplumuna indirildiği sonucunu oluşturur. Bütün bu
ayetlerde, Tanrı’nın Arap kavmi içinden Muhammed’i “Resul” olarak seçtiği, onu Arapça bir
Kur’an ile Arap kavmine gönderdiği açıkça belirtilmektedir.
Buna karşılık bazı surelerin bazı ayetlerinde, daha önce kitab ehli’ne (yani Yahudilere ve
Hıristiyanlara) gönderilen kitapların Kur’an tarafından onaylandığı ve bu itibarla onların da
Kur’an’a göre hareket etmeleri gerektiği bildirilmiştir (örneğin, Maide Suresi, ayet 19). Ve
nihayet Kur’an’ın “tüm insanlara” indirildiğini belirten ayetler de vardır (örneğin, Bakara
Suresi, ayet 221; Al-i İmran Suresi, ayet 138; Tevbe Suresi, ayet 3; Yunus Suresi, ayet 57,
108 vd.,.).4
4 Muhammed’in söylemesine göre Tanrı katında saklı olan bir kitap vardır ki Levh-i Mahfuz (“korunmuş
levha”) adını taşır; “ümnülkitap” (“ana kitap”) diye de bilinir. Güya göklerde ve yerde, daha doğrusu evrende
ne varsa, “hiçbir f ey dışta kalmamacasına” bu Levh-i Mahfuz’da vardır (Enam Suresi, ayet 59). Ve Kur’an’ın
saklı bulunduğu yer, işte burasıdır, yani Levh-i Mahfuz. Bunun böyle olduğunu Muhammed, Kur’an’a koyduğu
ayetlerle bildirmiştir ki. bunlardan birkaçı şöyledir: “Ey Muhammed.... sana vahyedilen bu kitap Levh-i
Mahfuz’da sabit ... bir kitaptır” (Bürûc Suresi, ayet 21-22); “(Kur’an) Bizim katımızda ana kitapta mevcut... bil:
kitaptır” (Zuhruf Suresi, ayet 41): “Saklı, bir kitapta mevcutken (Tanrı) tarafından indirilmiş Kur’an(dır)”
(Hadid Suresi, ayet 77-80). Muhammed’e göre, Tanrı bu kitabı, çok önceleri “Tevrat” adıyla İsrailoğullarına
(Yahudilere) ve “İncil” adıyla Hıristiyanlara göndermiştir. Daha sonra bu kitapları onaylar nitelikte olmak
üzere Müslümanlara Kur’an’ı göndermiş ve istemiştir ki, Yahudiler ve Hıristiyanlar da Kur’an’a inanıp ona
göre amel etsinler. Çünkü, onlar kendilerine verilen kitapları tahrif etmişlerdir. Örneğin. Hûd Suresi’nde şöyle
yazılıdır: “...önlerinde de Musa’nın kitabı önder ve rahmet olarak bulunanlardır ki. isle onlar Kur’an’a
inanırlar” (Hûd Suresi, ayet 17). Burada gecen “Musa’nın kitabı” deyimi, bilindiği gibi Yahudilerin
“Tevrat”ıdır.
Görülüyor ki, Kur’an’da, bu kitabın Araplara gönderildiğini belirten ayetler yanında,
Araplardan başka milletlere de gönderildiğini bildiren ayetler vardır. Bu çelişmenin ve bu
tutarsızlığın nedeni şudur: Kendisini ilk başlarda Mekke ve çevresindeki Araplara gönderilmiş
“peygamber” olarak tanımlayan Muhammed, yavaş yavaş güçlenmekle, bütün Arapların,
daha sonra bütün insanların “peygamber”\ olarak görünmüş, görünürken de daha önce
Yahudilere ve Hıristiyanlara verilen Tevrat ile İncil’in onlar tarafından “tahrif edildiğini ve
Kur’an’ın, bu kitapların yerini aldığını söylemiştir.
Bunun böyle olduğunu anlayabilmek için, her şeyden önce şunu bilmek gerekir ki,
Muhammed, kırk yaşındayken kendisini “peygamber” ilan ettikten sonra, on yıllık yaşamını
Mekke’de geçirmiştir; bu döneme “birinci Mekke dönemi” adı verilir. Bunu “Medine
dönemi” diye bilinen dönem izler ki, o da on üç yıl kadar sürmüştür. Mekke dönemindeyken
taraftarlarının sayısı çok az ve güçsüz durumdaydı. Medine’ye geçince yavaş yavaş
güçlenerek çete saldırılarına ve savaş yollarına başvurmuş, giderek daha da güçlenmiş, İslamı
kılıçla yayma siyasetine yönelmiştir.
Muhammed Mekke’de yaşarken, Yahudilerin ve Hıristiyanların kendilerine özgü kitapları
olduğunu ve bu kitapları kendi dillerinde okuduklarını, buna göre ibadette bulunduklarını
görür. Bu kitapların Tanrı tarafından bu ümmetlere peygamberler aracılığıyla gönderildiğini
öğrenmekle Araplar için neden böyle bir şeyin söz konusu olmadığını düşünür. Bu düşünce
onu, Tanrı tarafından seçilip, Araplara gönderilmiş bir elçi gibi görünme hevesine sürükler.
Büyük bir sabırla bu işe girişir ve Tanrı’nın Mekkelilere ve civarındakilere kendisi marifetiyle
kitap (Kur’an) gönderdiğini söyler. Daha başka bir deyimle, ilk başlangıçta aklından, bütün
insanlara ya da hatta bütün Araplara peygamber olarak gönderilmiş olma fikri geçmiş
değildir. Bundan dolayıdır ki, Tanrı’dan, “Ey Muhammed! Böylece şehirlerin anası olan
Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarman... için sana Arapça okunan bir kitap
vahyettik...” (Şûra Suresi, ayet 7) şeklinde vahiy indi diyerek işe başlar. Buna, “Bu
indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkelileri ve çevresindekileri uyaran
mübarek kitaptır...” (Enam Suresi, ayet 92) şeklindeki ayetleri (ve benzerlerini) ekler.
Fakat, bütün çabalarına rağmen fazla taraftar toplayamaz; toplayabildikleri de Mekke’nin en
fakir, en saf ve güçsüz kişileridir. Önemli sayılabilecek kimseleri etkileyemez. Örneğin,
kendisine babalık eden amcası Ebu Talib dahil. Mekke’nin ileri gelenlerini (örneğin
Kureyşlileri) Müslüman yapabilmiş değildir. Mekke’de bulunduğu 10 yıllık süre içerisinde,
kendisine inandırabildiği insanların sayısı, söylendiğine göre seksen ya da yüz civarındadır.
Ancak, az geçmeden Mekke dışındaki Araplarla temas kurar ve onları da kazanmak
düşüncesiyle Kur’an’a, “(Bu Kur’an) Ataları uyarılmamış ve bu yüzden kendileri de gaflet
içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir” (Yasin Suresi, ayet 7) ya da “(Ey
Muhammed.’)... muhakkak ki (Kur’an) hem senin için hem de kavmin için bir şereftir ve
ilende ondan mesul olacaksınız” (Zuhruf Suresi, ayet 43-44) şeklinde ayetler koyar. Böylece,
sadece Mekke ve civarındaki Araplara değil, bütün Araplara gönderilmiş “peygamber”miş
gibi hareket etmeye başlar. Medine’de ve Taifte yaşayan Arapları bu yoldan elde etmek ister.
Mekke’de bulunduğu süre boyunca taraftarlarının sayısı az ve kendisi de güçsüz olduğu için,
kendisini “uyarıcı” ya da “öğüt verici” olarak göstermekten başka yapabileceği bir şey yoktur.
Karısı Hatice’nin ve kendisine babalık etmiş olan, kendisini her zaman için koruyan amcası
Ebu Talib’in ölümleri üzerine koruyucusuz kalır; bu yüzden taraftarlarıyla birlikte Medine’ye
göç eder. Oradan Mekke kervanlarına karşı çete saldırılarına girişir. Böylece ganimetler
edinip taraftarlarının sayısını artırarak yavaş yavaş güçlenmeye başlar.
Ticaret merkezlerinden biri sayılan Mekke’yi kendileri için bir bakıma rakip bilen Medineli
Yahudiler, Muhammed’in Mekke’ye karşı saldırılara geçmesini kendileri bakımından yararlı
buldukları için, ilk başlarda ona para ve silah yardımında bulunurlar. Bu sayede Muhammed,
çeteler yollayarak Mekke kervanlarına karşı saldırılara geçer. Ele geçirdiği ganimet mallarını
paylaşma siyaseti yoluyla kısa zamanda güçlenmeye başlayınca, etki sahasını genişletme
fikrine yönelir. Özellikle, Mekkelilere karşı kazandığı Bedir Savaşı’ndan sonra, artık İslamı
kılıç yoluyla yayma olasılığını kazanmıştır. Yavaş yavaş kendisini, sadece Araplara değil,
Yahudilere, Hıristiyanlara ve bütün insanlara gönderilmiş peygamber olarak gösterir ve
İslamdan başka din olmadığı fikrine sarılır. Anlatmak ister ki, Tanrı İslam dinini, daha önceki
“peygamberler” aracılığıyla (Tevrat’ı ve İncil’i indirerek) Yahudilere ve Hıristiyanlara
göndermiştir. Kur’an’a bu doğrultuda ayetler koyarken, kendisini peygamber olarak kabul
etmediler, Tevrat’ı ve İncil’i değiştirdiler diye, Yahudileri ve Hıristiyanlar! suçlamaya başlar;
örneğin, Kur’an ü. şu mealde ayetler koyar: “İşte Allah, inkarları yüzünden onlara lanet
etmiştir” (Nisa Suresi, ayet 46-47). Öte yandan onlara daha önceleri gönderilmiş olan
peygamberlerin “Müslüman” olarak gönderildiklerini söyler: örneğin, İbrahim’i,
Müslümanlıkla emrolunmuş ilk “peygamber” olarak gösterir ve Kur’an’a, “İbrahim, ne
Yahudi ne de Hıristiyan idi: fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi;
müşriklerden değildi” (Al-i İmran Suresi, ayet 67) şeklinde ayetler koyar. İbrahim’den sonra
gelen “peygamberlerin” hepsini de Müslüman olarak tanımlar: örneğin, “İbrahim’e, İsmail’e,
İshak’a, Yakub’a ve torunlarına, Musa ve İsa’ya verilene (Islama)... inandık... deyin...” (Bakara
Suresi, ayet 136, 140) şeklinde ayetler koyar. Ve kendisinin, aynı zamanda “kitab
<?/;//”ne (Yahudilere, Hıristiyanlara vd...) peygamber olarak gönderildiğini anlatmak ve
Kur’an’ı onlara kabul ettirmek için şu tür ayetler ekler: “Ey kitab ehli! Peygamberlerin arası
kesildiğinde, ‘Bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi’ dersiniz diye size açıkça anlatacak peygamber
geldi” (Maide Suresi, ayet 19); “...önlerinde de Musa’nın kitabı önder ve rahmet olarak
bulunanlardır ki, işte onlar Kur’an’a inanırlar” (Hûd Suresi, ayet 17).
Bir yandan bunları yaparken, diğer yandan da, “İslam’dan başka gerçek din yoktur; başka
dinlere yönelenler sapıktırlar” deyip “cihat’la. insanları Müslüman yapma yoluna gider.
Medine’de bulunduğu on üç yıllık süre boyunca, Müslüman olmayan toplumlara (Yahudilere,
Hıristiyanlara, putperestlere vd...) karşı kırktan fazla çete saldırıları ve yirmi dokuz savaş
düzenler. Yeryüzünü “Dar-ül İslam” (yani “Müslümanların yaşadıkları yerler”) ve “Dar-ül
Harb” (yani “savaşılması gereken kafirlerin yaşadıkları yerler”) olarak ikiye ayırır ve yeryüzü
“Dar-ül islam” olana kadar savaş parolasını yerleştirir. İşte Muhammed’in yaşamının ve
Kur’an olarak yerleştirdiği kitabın bütün insanlara yönelik olduğunun en kısa hikayesi budur.
Konuyu İslama Göre Diğer Dinler adlı kitabımızda incelediğimiz için burada fazla
durmayacağız.
II) Esas İtibariyle Arap Zihniyetine, Arabın Geleneklerine Dayalı ve Araplar İçin
Hazırlanmış Bir Kitap Olarak Kur’an
Yukarda kısaca değindiğimiz gibi, Muhammed’in söylemesine göre, Tanrı, her kavme, o
kavimden seçtiği peygamberler göndermiş ve kendi dilinden kitaplar vermiştir. Çünkü,
istemiştir ki, her kavim Tanrı buyruklarını kendi dilinden okuyarak, kavrayarak öğrensin
(İbrahim Suresi, ayet 4).i Bundan dolayıdır ki, Araplara, Arap kavminden Muhammed’i ve
Arapların anlayabilecekleri dilde olmak üzere Arapça bir kitap göndermiş ve örneğin, “...Biz,
anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur’an kıldık” (Zuhruf Suresi, ayet 2-3) ya da
“Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik” (Yusuf Suresi, ayet 2) diye
konuşmuştur. Bu söylediklerini pekiştirmek .amacıyla, “(Bu), bilen bir kavim için, ayetleri
Arapça okunarak açıklanmış bir kitaptır” (Fussilet Suresi, ayet 3) ya da “...böylece biz onu
Arapça bir hüküm olarak indirdik...” (Rad Suresi, ayet 37) diyerek ya da “...Biz onu böylece
Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda ikazları tekrarladık. Umulur ki onlar (bu sayede
günahtan) korunurlar; yahut da o (Kur’an) kendileri için bir ibret ortaya koyar” (Ta-Ha
Suresi, ayet 113) ya da “Korunsunlar diye, pürüzsüz Arapça bir Kur’an indirdik” (Zümer
Suresi, ayet 28) diye ekleyerek, Kur’an’ı, Arapların anlayabilmeleri için Arapça bir kitap olarak
indirdiğini bildirmiş, bu kitabı Mekke ve çevresinde oturanlar için gönderdiğini eklemiştir
(Şûra Suresi, ayet 7). Yani anlatmak istemiştir ki, Araplar, “...’Bizden önce iki taifeye
(Yahudilere ve Hıristiyanlara) kitap gönderildi. Biz onların okuduklarından bir şey
anlamıyorduk’” ya da “’Bize kitap gönderilseydi, onlardan daha fazla hidayete ererdik’”
şeklinde konuşup bahane uyduramasınlar. Bu düşüncesini pekiştirmek amacıyla “...işte size
Rabbiniz tarafından apaçık delil, hidayet ve rahmet verdik. Artık Allah’ın ayetlerini yalan
sayandan, onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir?..” (Enam Suresi, ayet 156-157)
diye konuşmuştur (bu konuda ayrıca bkz. Maide Suresi, ayet 19; Meryem Suresi, ayet 97; Sad
Suresi, ayet 6).
5 Ayet şöyle: “(Allah’ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle
gönderdik...” (İbrahim Suresi, ayet 4).3; Yasin Suresi, ayet
Dikkat edileceği gibi Tanrı Araplara hitaben konuşmaktadır; muhatabı Araplardır.
Muhammed aracılığıyla onlara, “hidayet” olmak üzere, İslam dinini sağladığını
anlatmaktadır.
Ancak, Araplardan pek çoğu, Müslümanlığı kabul ederken, Muhammed’in gözüne girmek
yoluyla birtakım çıkarlar elde etme kurnazlığına yönelirler; örneğin, ganimetten pay almak
amacıyla, ikide bir “Müslüman olduk” diye başa kakarlar ve Muhammed’i minnet altında
bırakacaklarını sanırlar. Her ne kadar taraftarlarının sayısının arttığını görmek Muhammed’i
hoşnut kılar idiyse de, onların bu şekilde başa kakmalarından hoşlanmazdı. Daha doğrusu,
onlara karşı minnet altında kalmış görünmeyi kendisi için sakıncalı bulurdu. Bu nedenle
Hucurat Suresi’ne koyduğu ayetler Tanrı’nın şöyle konuştuğunu anlatır:
“(Ey Muhammed!) İslama girdiklerini senin başına kakıyorlar; de ki: ‘İşleminizi benim
başıma kakmayın, belki sizi imana hidayet buyurduğundan dolayı Allah sizin başınıza kakar,
eğer sadıksanız...” (Hucurat Suresi, ayet 17).
Yorumcuların açıkça bildirdiklerine göre, bu ayet, Arapları azarlamak amacıyla konmuş
bulunmaktadır. Örneğin, Elmalılı Hamdi Yazır şöyle demektedir: “Bu ayet o Arabileri
tevbihtir (azarlamadır)” (bkz. Elmalılı Tefsiri, c.6, s.4485). Muhammed, yukarıdaki ayeti
koymakla, onlara, “Sizi Müslüman yapan Tanrı’dır; bu nedenle İslamınızı bana minnet
saymayın, benim başıma kakmayın. Eğer ‘Müslüman olduk’ diye başa kakarsanız Allah size
minnetinin ağırlığını yükletir” demek istemiştir. Daha başka bir deyimle Tanrı’yı, onları bu
şekilde azarlamış gibi konuşur kılmıştır.
***
Tanrı’nın, Muhammed aracılığıyla Araplara hitap eder şekilde konuşur olduğunu gösteren bu
tür ayetlerden anlaşılan şudur ki, Tanrı, daha önceleri Yahudilere ve Hıristiyanlara kendi
içlerinden peygamberler seçip göndermiş, kendi anlayacakları dillerde kitaplar indirmiş ve
örneğin Yahudilere, Musa aracılığıyla Tevrat’ı, Hıristiyanlara da İsa aracılığıyla İncil’i
vermek yoluyla onları doğru yola sokmak istemiştir. Yine Kur’an’ın söylemesine göre, gerek
Tevrat, gerekse İncil, Tanrı’nın nezdinde bulunan Levh-i Mahfuz’da mevcut olan hükümleri
kapsamaktadır ki, bunlar hep İslami esaslardan ibarettir. Fakat, her ne hikmetse, Tanrı,
Yahudilere ve Hıristiyanlara bu İslami esasları gönderirken ve onları kitap sahibi yaparken,
Araplar için böyle bir şey yapmamıştır. İşte şimdi Arapları da doğru yola sokmak amacıyla,
içlerinden Muhammed’i seçmiş ve ona, Arapların anlayabilecekleri dilde olmak üzere Kuranı
indirmiştir. Hem de yedi lehçe üzerine indirmiştir ki, farklı lehçede konuşan Arapların tümü
anlasınlar diye! Bundan dolayıdır ki, artık Araplar bakımından, “Bize kitap verilmedi, bu
yüzden doğru yola girmedik” demek söz konusu olamayacaktır (Fussilet Suresi, ayet 44).
Olamayacağı için de, Muhammed’e boyun eğmekten ve Kur’an’a uymaktan kaçınmalarını
sağlayabilecek bir mazeret yolu arayamayacaklardır. Eğer cehennemlik olmak istemiyorlar ve
cennete girmeyi düşünüyorlarsa, Muhammed’e ve Kur’an’a itaat edeceklerdir.
Kur’an’ın esas itibariyle Araplara özgü bir kitap olduğuna dair diğer kitaplarımızda6 yeterince
bilgi verildiği için, burada fazla durmaya gerek yoktur. Fakat, şu konuyu tekrar belirtmekte
yarar vardır ki, Muhammed’in Tanrı’dan geldiğini söylediği yukarıdaki hükümlerin ortaya
koyduğu sonuç, Kur’an’ın bütün insanlara değil, sadece Araplara gönderildiği
doğrultusundadır. Bunun böyle olduğunu İslamcılar da, çoğu zaman farkına varmadan ortaya
koyarlar. Örneğin, Diyanet Vakfı, Kur’an’daki İbrahim Suresi’nin, “(Allah’ın emirlerini)
onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik...”
(İbrahim Suresi, ayet 4) şeklindeki ayetiyle ilgili olarak şu yorumu yapmaktadır:
“Her peygamberin ancak kendi kavminin diliyle gönderilmiş olması, bütün insanlardan tek
bir dille, örneğin Arapçayla anlaşmalarının, yalvarıp niyazda bulunmalarının istenmediğini
gösterir... “7
Bu gerekçeye göre, Tanrı’nın, Araplara yaptığı gibi, diğer kavimlere de onların
anlayabilecekleri dilde kitap göndermesi gerekirdi;
6 Bu konuda özellikle bkz. Arap Milliyetçiliği ve Türkler. Kaynak Yayınları, altıncı basım, İstanbul, Mart 1999.
s.337 vd.
7 Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Kur’an-ı Kerim ve Açıklarındı Meali. Ankara, 1993.
54
örneğin. Türklere Türkçe, Acemlere Acemce vd... olarak hitap etmesi beklenirdi; böyle
yapmadığına göre, Kur’an’ın Araplara özgü bir kitap olduğu ve Araplardan başka
milletleri (yani kendilerine kitap verilmemiş olanları) bağlamaması gerektiği kuşkusuzdur!
Zira, mademki Tanrı her kavme, o kavmin kendi diliyle kitap göndermeyi uygun bulmuştur
ve mademki Arapların kendisine, “(Ey Tanrı). Araba yabancı dilden (kitap) olur mu ?..”
(Fussilet Suresi, ayet 44) ya da “.. .Bizden evvel Yahudilere ve Hıristiyanlara kitap
gönderdin, fakat biz onların okuduklarından bir şey altlamıyorduk veya “Bize kitap
gönderilseydi, onlardan daha fazla hidayete ererdik” diyememeleri için onlara kendi anlayacakları
dilde, yani Arapça olarak kitap vermiştir, o halde Araptan başka milletlerin
(örneğin, Türklerin, Acemlerin vd...) “Biz Arapça.bilmeyiz; Tanrı bize kendi dilimizden
kitap vermedi; vermediğine göre bizi bilmediğimiz, anlamadığımız dilde yazılmış bir
kitapla sorumlu kılamaz. Bu itibarla Arapça Kur’an bizi bağlamaz” şeklinde konuşmaları
kadar doğal ne olabilir ki!
Öte yandan Kur’an’da yer alan ayetler, Arap zihniyetine, Arap geleneklerine, Arabın
gereksinimlerine ve Arap karakterine göre ayarlanmış gibidir. Hani sanki Tanrı, sadece
Arap yaşantılarını, Arabın düşünce tarzını göz önünde tutarak iş görmüş ve bu doğrultuda
indirdiği hükümlerle sadece Arap sorunlarına çözüm bulmak istemiştir. Nice örnekten bir
ikisiyle yetindim: Kur’an’da, Bakara Suresi’nde şöyle yazılıdır: “Kadınlarına yaklaşmaya
yemin edenler, dört ay beklerler. Eğer bu (süre içinde) kadınlarına dönerlerse, şüphesiz
Allah çokça bağışlayan ve esirgeyendir. Eğer süresi içinde dönmeyip kadınlarını
boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar)...” (Bakara Suresi, ayet 226-227). Bu ayetlerin
konmasına neden şudur: eskiden (yani “cahiliyede”) Araplar, kanlarına kızdıkları zaman
onlarla cinsi münasebette bulunmamaya ant içerler ve bunu yapmakla karılarına eziyet
ederlermiş. Ve işte, ayet bu haksızlığı gidermek için konmuş oluyor. Aslında ayetin
haksızlığı gideren ya da kadını koruyan bir yönü yok; zira, erkeği dilediği gibi, yani keyfi
şekilde karısını boşama olasılığından yoksun kılınış değil. Aksine, haksız olduğu kabul
edilen, bir geleneği, farklı bir şekil altında sürdürmektedir. Fakat, her ne olursa olsun, ayet,
Arap gelenekleriyle ilgilidir.
Yine bunun gibi, İslam’dan önceki dönemde Araplar, kadınlara, çocuklara ve yetimlere
mirastan pay vermezlermiş. Ve işte Arapların bu kusurunu gidermek amacıyla Tanrı,
Kur’an’ın Fecr Suresi’ne şu ayeti koymuş imiş: “Hayır! Doğrusu siz yetime ikram
etmiyorsunuz, yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Haram helal demeden
mirası yiyorsunuz- Malı asın biçimde seviyorsunuz” (Fecr Suresi, ayet 17-20). Burada
geçen “siz” deyimi Araplara atıftır (bkz. Diyanet Vakfı’nın açıklaması).
Kur’an’ın, Arap geleneklerinin kitabı olduğuna kanıt olmak üzere verilebilecek sayısız
örneklerden bir diğeri, Ahzab Suresi’nin 4. ve 5. ayetleridir. Bu ayetlerde, “zıhar yapmak”
ve “evlatlıkları öz oğul olarak tanımak” gibi eski Arap geleneklerinin ortadan
kaldırıldığına dair hükümler var. “Zıhar” denen şey, bir adamın, boşamak istediği karısına,
“Sen bana anamın sırtı gibisin” demesi, bunu demekle o kadının kendi anası olarak
sayılması ve bunun sonucunda kadının boş edilmiş olmasıdır. Bunu önlemek için ayet şu
hükmü getiriyor: “Allah, bir adamın içinde iki kalp yaratmadığı gibi, zıhar yaptığınız
eslerinizi de analarınız yerinde tutmadı...” (Ahzab Suresi, ayet 4).
Öte yandan yine eski Arap geleneklerine göre, evlat edinilen kimse, onu evlat edinenin “öz
oğlu” gibi saydırmış. Böyle olduğu içindir ki, onun soyadını alır, ona mirasçı olurmuş.
Boşadığı ve ilişkisini kestiği karısı, kendisini evlat edinen tarafından karı olarak
alınamazmış. Bunun en güzel bir örneği Muhammed, Zeyd ve onun karısı Zeyneb’le ilgili
olaydır: Muhammed, Hatice’nin hediye ettiği Zeyd b. Harise adındaki bir köleyi, daha
Mekke dönemindeyken, ilk Müslüman olanlardandır diye kendine evlat edinir. Ve kendi
adını ona verir. O zamana gelinceye kadar Zeyd, kendi öz babasına nispetle Zeyd b. Harise
olarak çağrılırken, Muhammed tarafından evlat edinildikten sonra, Zeyd İbn Muhammed
diye çağrılmaya başlanır. Muhammed, onu halasının kızı Zeyneb ile evlendirir. Medine’ye
göçten sonra, günlerden bir gün Muhammed, Zeyd’i ziyaret için evine gittiğinde kapıyı
Zeyneb açar. Zeyneb’in görünüşü Muhammed’e hoş görünür. Bunun üzerine Zeyd karısını
boşar ve Muhammed Zeyneb’le evlenir. Ancak, geçerli olan Arap geleneği, böyle bir
evliliği haram saymaktadır. Çünkü, bu geleneğe göre Zeyd, kendisini evlat edinen
Muhammed’in öz oğlu durumundadır. Onun adıyla çağrılmaktadır. Ve işte Muhammed’in
Zeyneb’le olan evliliğini sağlayabilmek için Tanrı, bu Arap geleneğini değiştirdiğini
bildirmek üzere şöyle bir ayet indirir: “(Evlat edindiklerinizi) babalarına nispet ederek
çağırın. Allah yanında en doğrusu budur...” (Ahzab Suresi, ayet 5). Bu ayete dayalı olarak
Muhammed, daha önce Zeyd’in adını “Zeyd İbn Muhammed” olarak değiştirmişken, şimdi
onu kendi öz babası olan Harise’ye nispetle çağırmaya başlar ve adını eski şekline
dönüştürüp “Zeyd b. Harise” yapar. Ayrıca da Zeyd’in babası olmadığına dair Kur’an’a,
Tanrı’dan geldi diyerek, “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir...”
(Ahzab Suresi, ayet 40) şeklinde ayet koyar. Fakat, ortada, evlat edinen kimsenin,
evlatlığının boşamış olduğu kanlarıyla evlenemeyecekleri şeklindeki Arap geleneği vardır.
Bu gelenek değişmedikçe Muhammed’in Zeyneb’le olan evliliği geçerli sayılamayacaktır.
Ve işte engel niteliğindeki bu Arap geleneğini de değiştirmek üzere Muhammed, Kur’an’a
şu ayeti koyar: “(Resulüm)... Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki,
evlatlıkları, kanlarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse)
müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir” (Ahzab Suresi, ayet 37).
Böylece Araplar arasında o zamana kadar yerleşik olan bir gelenek sona erdirilmiş ve
yerine bunun tersi olan bir gelenek konmuş olur! Şimdi, bu olay vesilesiyle sormak
gerekir: Eğer doğru olan bu idiyse, neden acaba Tanrı bu işi daha önce, örneğin Mekke
döneminde değil de, yıllarca bekleyip Medine döneminde yapmıştır? Neden dolayı
kötü bir geleneği değiştirmek için Muhammed’in Zeyneb’le evlenmesini beklemiştir? Bu
soruların karşılığını diğer kitaplarımızda (özellikle Şeriat ve Kadın adlı kitabımızda) ele
aldığımız için fazla durmayacağız. Fakat, burada değinmek istediğimiz şudur ki, Tanrı,
Muhammed’in söylemesine göre, hep Arap gelenekleriyle meşguldür; hani sanki
yeryüzünde başka topluluklar ve bu toplulukların düzeltilmesi ya da sürdürülmesi gereken
gelenekleri yokmuş gibi!
Yine bunun gibi Kur’an’da, Kasas Suresi’nde, Tanrı’nın Araplara, hem de Araplardan bir
kısmına, daha doğrusu Mekkelilere hitaben konuştuğu, onlara sağladığı nimetlerden söz
ettiği görülür:
“...Biz onları, kendi katlınızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği,
güvenli dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme’ye)yerleştirmedik mi? Fakat, onlunu
çoğu bilmezler” (Kasas Suresi, ayet 57).
Yine bunun gibi Ankebût Suresi’nde, Mekke’nin Araplar için güvenlik sağlayan bir yer
kılındığına dair şu ayet vardır:
“Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken, bizim (Mekke’yi) güven içinde kutsi bir yer
yaptığımızı görmediler mi? Hala batıla inanıp Allah’ın nimetine nankörlük mü ediyorlar?”
(Ankebût Suresi, ayet 67).
Öte yandan Kur’an’da “muhkem” (kesin) hükümlerden çok “müteşabih” hükümlerin yer
alması da, Arapların inanç bocalayışı içinde kalan bir millet olmalarıyla izah edilmiştir ki,
ileride ayrıca açıklayacağız.8
Yine bunun gibi Muhammed, yıl ve ay hesabını, Arap geleneklerine, Arabi n niteliklerine
ve yaşam koşullarına dayalı olarak “Arabi takvim” sistemine ve dolayısıyla “Kameri ay”
esasına bağlamıştır. Örneğin, bir yılda on iki ay olduğunu anlatmak üzere, “...Allah katında
aylamı sayısı on iki(dir)...” (Tevbe Suresi, ayet 36) derken ve ayın vakit ölçeği olduğunu
anlatmak amacıyla, “Sana, hilal şeklinde yeni doğan ayları sorarlar. De ki, ‘Onlar,
insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleridir’...” (Bakara Suresi, ayet 189) diye eklerken,
yılı aya göre hesapladığını, yani “Arabi takvim”e uyduğunu anlatmıştır. “Arabi takvim”
sisteminde yıl hesabı, ayın dolamına göre yapılır. Yani yıl, yerkürenin güneş etrafındaki
dolamına göre değil, ayın yerküre etrafındaki dolamına göre hesaplanır. Çünkü, Arap
yaşamlarında ve Arap geleneklerinde ayın, güneşe nazaran çok daha üstün, daha önemli bir
yeri vardır. Muhammed, “Kameri ay” hesabına dayalı “Arabi takvim” sistemini
benimserken, Arabın İslam öncesi dönemlerine inen geleneklerini ve günlük yaşamının gereklerini
göz önünde tutmuştur ki, o da, “ay”ın “güneş”e oranla üstünlüğü inancına
dayalıdır. Gerçekten de Araplar, “güneş” ile “oy”ı, “Kamereyn” sözcüğüyle
tanımlamışlardır. “Kamereyn” deyimi, “iki şeyden birini, öbürüne üstün kılar” şeklinde
olmak üzere “oy”ı ön planda tutup, güneşi ikinci derecede kılan bir anlatışın ifadesidir;
yani “Kamereyn”
8) Turan Dursun. Kur’an Ansiklopedisi. c,3. s.89 vd...; Fahruddin Razi. Tefsir, c.29, s.208.
deyiminde “ay”, “güneş“e üstün tutularak belirtilmiştir. Bunun nedeni şudur: İslam öncesi
dönemde genellikle çobanlıkla geçinen Araplar, çeşitli “Tanrı”lar yanında “ay Tanrı”yı da
“kutsal” bilirlerdi. Her ne kadar güneşe ve yıldızlara tapmakla beraber, “oy” onlar için
özel bir önem taşırdı. Şu bakımdan ki, çöl ortasında güneşin kavurucu sıcaklığında iş
görme güçlüğü nedeniyle, gece serinliğinde iş görmeyi, örneğin sürü hayvanlarını
otlatmayı yeğlerlerdi. Ve işte ay ışığı, onlara bu olanağı sağlamak bakımından bir nimetti;
ayı “münir” (nurlandıran) sözcüğüyle nitelendirmeleri bundandır. Bundan dolayıdır ki,
Muhammed, “ay”in Tanrı tarafından “mır” olarak yaratıldığına dair Kur’an’a, “Tanrı
odur ki güneşi ziya, ayı da nur yapmıştır. Ona (aya ve oy/n gittiği yere) konaklar
belirlemiştir...” (Yunus Suresi, ayet 5) şeklinde ayetler koymuştur. Burada “güneşi ziya
yaptı” derken ve “ayı da nur yaptı ve aya konaklar belirledi” diye eklerken anlatmak
istediği şey ayın güneşe oranla daha geniş, daha yaygın, daha etkili bir yönü olduğudur.
Kur’an yorumcuları bunu, “Nur ziyadan eamın (çok genel, çok yaygın)...” olarak ya da
“nur, ziyanın pertev ve şuadır ki, zulmeti dafı olan (defeden) şulesi, ışığı demektir” diyerek
açıklamaya çalışırlar.9 Fakat, Muhammed, “nur” denen şeyin önemini biraz daha belirlemek
amacıyla, Tanrı’nın, bizzat “nur” olduğunu ve “nur” adının Allah’a layık bir ad
olduğunu anlatmak için şu ayeti koymuştur: “Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun
nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir... (Bu) nur üstüne nurdur.
Allah dilediği kimseyi nuruna eriştirir...” (Nur Suresi, ayet 35). Böylece ayın Tanrı
tarafından “nur” olarak yaratılmasını, ayın üstünlüğünün ve kutsallığının kanıtı saymıştır.
Bunu da yeterli bulmamış, bir de ayın “nur”, güneşin “çerağ” olarak yaratıldığına dair şu
ayeti koymuştur: “Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbiriyle ahenktar olarak nasıl
yaratmıştır. Onların içinde ayı bir nur kılmış, güneşi de bir çerağ yapmıştır” (Nuh Suresi,
ayet 15-16). Söylemeye gerek yoktur ki, “««r”a oranla “çerağ”\n yeri daha aşağıdadır.
Bazı yorumcular, bu ayetteki, “...güneşi de bir çerağ yapmıştır...” tümcesi yerine “güneşi
de kılmış bir lamba...” çevirisine yönelirler ki,10 fark etmez. Yine bunun gibi ayın kutsal
bir niteliğe sahip
9 Elmalılı H. Yazır. age, c.4, s.2672-2673.
10 Elmalılı H. Yazır, «»«. c.7. s.5367.
olduğunu düşünerek, Muhammed, kıyamet saatini aya göre ayarlar görünmüştür. Örneğin,
ayı parmağıyla ikiye böldüğüne dair Kur’an’a, “Kıyamet saati yaklaşır. Ay yarılır...”
(Kamer Suresi, ayet 1-3) şeklinde ayet koyarken, ayın güneşe nazaran üstünlüğünü
vurgulamıştır. Ve işte ayın güneşe nazaran üstünlüğüne dair Kur’an’a ayetler koymak
yoluyla, yıl ve ay hesabının ayın görünüşüne göre yapılması gereğini belirlemiştir. Bunu,
biraz yukarıda değindiğimiz Yunus Suresi’nin şu ayetinden anlamaktayız: “Tanrı odur ki
güneşi ziya, ayı da nur yapmıştır. Ona (aya ve aynı gittiği yere) konaklar belirlemiştir.
Yılların sayısını ve hesabını bilesiniz diye...” (Yunus Suresi, ayet 5). Daha başka bir deyimle,
güya Tanrı “nur” niteliğinde yarattığı aya (kamere) birtakım konaklar (menziller)
takdir etmiştir ki, Araplar yıl ve gün hesabını yapabilsinler diye! Çünkü, Arap inanışlarına
göre ay (kamer) konaklayarak, yani “menzilden menzile seyrederek” gider ki, bu
“menzil”lerin sayısı yirmi sekizdir. Ve ayın (kamerin) nuru, her bir menzilde birtakım
değişiklikler arz eder. Şu bakımdan ki, ay (kamer), bu menzillerin her birinde bir ya da iki
gece bulunur.”
Yine bunun gibi, ay hesabının aya (hilale) göre yapılması da, Arap yaşamlarına dayalı
olarak öngörülmüştür. Gerçekten de Muhammed, Arap toplumunun okumasız ve cahil bir
toplum olduğunu öne sürerek, “Bir ay (kah) şöyledir, (kah) böyledir” demiş ve bir ayda
bazen 28 bazen de 29 gün olduğunu bildirmiştir. Konuyu ilerideki sayfalarda tekrar ele
alacağız. Fakat, şimdilik belirtelim ki, Muhammed, sırf Arap geleneklerine uymak ya da
İslami verileri Arabın niteliklerine ve yaşam tarzına uydurmak amacıyla “Arabi takvim”
sistemini benimserken, bilimsellikten uzak ve sakıncalı bir yol tutmuştur. Çünkü, güneş
sistemine göre kurulu bir evrende, yıl hesabını ayın dolamına göre yapmak sakıncalı
sonuçlar doğurur. Nitekim, İslam ülkeleri bu sistemin sakıncalarına bugün de tanık
olmaktadırlar. Şu bakımdan ki, yerkürenin güneş etrafındaki dolanımı 365 günde oluştuğu
halde, ayın yerküre etrafındaki dolanımı, bir yılın on ikide birinden eksiktir. Bundan
dolayıdır ki, Arap takvim sisteminde on iki ayın toplamı 354 gün tutar. Ve yine bundan
dolayıdır ki, Arap takvim sistemine göre hesaplanan yıl, güneş takvim sistemine
(Gregorian sisteme) göre he-
11 Elmalılı H. Yazır. age. c.4, s.2674.
saplanan yıldan on bir gün eksiktir. Bundan dolayıdır ki, İslam ülkelerinde belli olayların
başlangıç tarihi, her yıl değişiktir. Örneğin, Ramazan ayı, yeryüzünün çeşitli bölgelerindeki
Müslüman ülkelerin her birinde farklı tarihlere rastlar. Çünkü, bu ülkelerde ay (hilal)
değişik tarihlerde görünür. Bu yüzden Ramazan ayı, her otuz üç yılda bir bahara, yaza,
güze ve kışa gelir. Ramazan ayının başlangıcı, ayın (hilalin) görünmesine göre saptandığı
ve ayın (hilalin) görünmesi de her Müslüman ülkede farklı tarihlere rastladığı için,
Ramazan ibadetinin oluşumu farklılık arz eder; daha başka bir deyimle hangi Müslüman
ülkede ay (hilal) daha önce görünürse, orada Ramazan ayı (ya da bayramlar) daha erken
başlamış olur. Bu olumsuzluk, 1978 yılında toplanan İslam Kongresi’nde alınan bir kararla
giderilmek istenmiştir. Alınan kararla, bütün İslam ülkelerinde Ramazan’ın ve bayramların
başlangıcı, ayın (hilalin) görünmesine göre değil, bilimsel astronomi yöntemlerine göre
saptanan güne göre ayarlanması, böylece bir beraberlik kurulması öngörülmüştür. Fakat,
buna rağmen yine de eski usule bağlı kalınarak, İslam ülkelerinde, birbirinden farklı
durumlar kendini gösterir.
Kur’an’ın Arap geleneklerine ya da gereksinimlerine göre uydurulmasıyla ilgili diğer bir
örnek, yedi lehçede olmak üzere in-dirilmesiyle ilgilidir. Gerçekten de Muhammed’in
söylemesine göre Kur’an, Arapların tümü tarafından anlaşılsın diye, Arap kavimlerinin
çeşitli lehçeleriyle, daha doğrusu yedi farklı lehçede olmak üzere indirilmiştir. Söylemeye
gerek yoktur ki, bu konu, Kur’an’ın bütün insanlar için değil, sadece Arap kavimleri için
hazırlanmış olduğunun bir başka kanıtıdır.
Kur’an’ın Arap yaşamlarıyla ilgili ayetler yığını olduğu konusunda verilebilecek sayısız
örneklerinden birisi de şudur: Biraz ileride göreceğimiz üzere Kur’an’da tanımı yapılan
cennetler, Arabın hem şehirlisini hem de Arap bedevisini imrendirecek şekilde, onların
zevkine, isteklerine ve gereksinimlerine göre düşünülmüştür. Cennetlerle ilgili olarak
Kur’an’da aşağı yukarı 145 ayet bulunmaktadır. Bunlardan, özellikle Bakara (ayet 25),
Zümer (ayet 73-74), Sad (ayet 49-54), Saffat (ayet 41-57), Rahman (ayet 46-78), Nebe’
(ayet 31-35), Muhammed (ayet 15), Tür (ayet 19-24) İnsan (ayet 5, 17-22), Kehf (ayet 31).
Hac (ayet 23). Fatır (ayet 33-35), Tür (ayet 21), Rad (ayet . 23-24), Yasin (ayet 55-58),
Mü’min (ayet 7-9), A.’raf (ayet 44-50), Hadid (ayet 12-15, 21), Vakıa (ayet 17-36).
surelerine şöyle bir göz atmak yeterlidir. Konuyu Ser/at ve Kadın adlı kitabımızda ele
aldığımız için. burada fazla durmayacağız. Fakat, ilginç bir iki örnek vermek yerinde
olacaktır: Arabistan’ın uçsuz bucaksız çöllerinin ortasında, kavurucu güneşin altında,
susuzluğa, açlığa, kadınsızlığa boğulmuş olan Arabi n hayalini, yeşil ırmaklarla,
çağlayanlarla, gölgelik sağlayan ağaçlarla, meyveliklerle, dal bastı kirazlarla, sıvama muzlarla,
kuş etine varıncaya kadar her türlü leziz yiyeceklerle ve saklı inci gibi iri gözlü
huriler, güzel, memeleri yeni sertleşmiş hurilerle dolu bir cennet tanımının bir kısmını
Vakıa ve Nebe’ surelerinde bulmaktayız. Bu cennetlerde Arap, gölgeliklere kurulu
“murassa” tahtlara oturmuş olarak ve çağlayan suların sesini duyarak, o en çok sevdiği
meyvelerin en tatlılarını, daha da güzel şekilde bularak, dilediği kadar içtiği şaraplardan
sarhoş olmayarak, hiçbir ihtiyar kadına rastlamadan, sadece memeleri yeni sertleşmiş
ve “inci timsali” kızlarla yatıp kalkarak yaşayacaktır. Vakıa Suresi’ndeki şu ayetleri
okuyalım:
“...Defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara. Onlar dikensiz sedir ağaçları,
salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında; çağlayarak akan sular
kenarlarında; bitip tüken-meyen ve yasak da edilemeyen bol meyveler arasında; yüksek
döşekler üzerinde... Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden y aralını
ş izdi r,, onları bakire ve eşlerine düşkün ve yaşıtları yapmışızdır... “ (Vakıa Suresi, ayet
27-38).
Dikkat edileceği gibi, burada “dikensiz sedir ağaçlan” diye bir deyim geçmekte. Bu
deyim, Araplar arasında “Arabistan sidri” (Arabistan kirazı ağacı) diye bilinen “nabk”
ağacından gelmekte. “Arabistan sidri” denen bu ağaç, dikenli bir ağaçmış ve dikenleri
Arapları rahatsız edermiş. Muhammed, Arapların çok sevdikleri Arabistan kirazını,
cennetin çeşitli meyveleri arasında göstermek amacıyla yukarıdaki ayetlere’”Arabistan
sidri “ni eklemiştir. Fakat, eklerken onu “dikensiz” bir ağaç şeklinde göstermiştir. Hakim
ve Beyheki gibi kaynakların Muhammed’den rivayetlerine göre, Tanrı, bu ayeti indirince,
Araplar sevinmişler ve Ashab’dan kişiler, “Allah teala bizi, Arabilerle ve onların
meseleleriyle müstefid buyuruyor (yararlandırıyor)” demişlerdir. Ancak, çöl Araplarından
biri (bir Arabi) Muhammed’in yanına gelip, Kur’an’daki bu ayetten söz ederek, “Ben
cennette sahibine eza verebilecek bir ağaç bulunacağını zannetmezdim” diyerek, bu ağacın
dikenli olup, dikenlerinin gelen geçene batabileceğini belirtir. Muhammed kendisine,
Tanrı’nın bu ağacı cennete alırken “sidri mahdud” olarak aldığını, yani dikenini silip, her
dikenin yerine bir meyve yaptığını ve onun meyvelerinden her birini, yetmiş iki renge
boyadığını ve bu renklerden hiçbirinin bir diğerine benzemediğini söyler.12 Yani anlatmak
ister ki, Tanrı, cennete giren Arapların huzursuz kalmamaları için her şeyi düşünmüştür.
Nitekim, biraz önce belirttiğimiz gibi Ashab’dan kişiler, Tanrı’nın, Arapla ilgili her şeyi
dikkate alarak ayet göndermiş olmasını Araplar için övünülmesi gereken bir şey olarak
kabul etmişlerdir.13
Kur’an’da, Arabın pek sevdiği Arabistan kirazından başka, hurmadan önemli şekilde söz
edilir. Hem de öylesine ki, Tanrı, yeri ve göğü yaratmakla övünürken ve kullarını
kendisine hayran kılmak isterken, örneğin, “Üstlerindeki, göğe bakmazlar mı ki, onu nasıl
bina etmiş ve nasıl donatmışız. Onda hiçbir çatlak yok. Yeryüzünü de döşedik ve ona sabit
dağlar koyduk... Gökten bereketli bir su indirdik, onunla bahçeler ve biçilecek daneler
bitirdik” derken, muhtemelen Arapları biraz da etkileyebilmek için, “Kullara rızık olması
için, birbirine girmiş, küme küme tomurcukları olan uzun boylu hurma ağaçları
yetiştirdik...” (Kaf Suresi, ayet 6-11) diye ekler.
Yine bunun gibi, Arap yaşamlarında son derece önemli bir yer işgal eden deve, Kur’an’ın
birçok ayetinin konusu olmuştur. Devenin her cinsini Kur’an’da, bulmak mümkündür
(örneğin, bkz. Maide Suresi, ayet 103; Araf Suresi, ayet 40, 73, 77; Yusuf Suresi, ayet 65,
72: Hac Suresi, ayet 36; Enam Suresi, ayet 142-144: Mürselat Suresi., ayet 32; Tekvir
Suresi, ayet 4; Hûd Suresi, ayet 64; İsra Suresi, ayet 59; Şuara Suresi, ayet 155; Kamer
Suresi, ayet 27; Şems Suresi, ayet
12 Elmalılı H. Yazır. age, c.6. s.4706-4707.
13 Elmalılı H. Yazır age. c.6. s.4706.
13). Tanrı güya deveyi yaratmakla çok önemli bir iş görmüş olduğunu Araplara anlatmak için
Gaşiye Suresi’nde, “Bakmazlar mı ki, deve nasıl \aratilmistif?” (Gaşiye Suresi, ayet 17)
şeklinde konuşmaktadır. Cehennemin korkunçluğunu anlatmak için, Mürselat Suresi’nde,
“...O (cehennem) saray gibi kocaman kıvılcım saçar; her bir kıvılcım sanki birer sarı deve
gibidir” (Mürselat Suresi, ayet 32-33) der. Kıyamet gününün önemini anlatmak üzere, Tekvir
Suresi’nde, güneşin katlanıp dürüldü-ğünden, yıldızların kararıp döküldüğünden, dağların
sallanıp yürütüldüğünden, denizlerin kaynatıldığından, ruhların bedenlerle birleştirildiğinden
söz ederken, gebe develerin başıboş salıverildiklerini bildirir (Tekvir Suresi, ayet 1-7). Hani
sanki yeryüzünde gebe deveden başka sözü edilecek hayvan yokmuş gibi! Enam Suresi’nde
yük taşıyan ve tüyünden döşek yapılan hayvanlardan söz ederken (Enam Suresi, ayet 142),
dişi ve erkek olarak sekiz eş ve ayrıca koyundan iki, keçiden iki yarattığını söylerken
“Deveden de iki, sığırdan da iki (yarattık)...” der (Enam Suresi, ayet 143-144). Efsanevi
hikayeler anlatırken “deve yükü”nden ya da “deve yükü bahşiş”ten söz eder (örneğin, Yusuf
Suresi, ayet 65, 72). Adak olarak adanan şeyleri anlatırken, Maide Suresi’nde, “Kulağı
çentilen, adak diye kıra salıverilmiş olan develerden” (Maide Suresi, ayet 103) söz eder ki,
bunlar, Arapların “bahire” ve “şaibe” diye adlandırdıkları develerden başka bir şey değildir.
Söylemeye gerek yoktur ki, Muhammed, deveyi böylesine önemli göstermekle, Tanrı’yı ve
dolayısıyla Tanrı’nın elçisi olarak kendisini, Araplara daha kolaylıkla inandırabileceğini
hesaplamıştır.
Kur’an’ın esas itibariyle Arabın kitabı olarak hazırlandığına dair bu tür örnekleri sergilemek
için ciltler yetmez. Sadece şunu ekleyelim ki, Muhammed, ilk başlarda kendisini sadece Arap
kavmine gönderilmiş olarak tanımlamışken, Medine’ye göç (hicret) ettikten sonra, yavaş
yavaş güçlenmekle yeni bir siyaset izler olmuş, kendisini Yahudilere, Hıristiyanlara ve diğer
toplumlara kabul ettirebilmek için bütün insanlığa gönderilmiş gibi göstermiştir. Bunu
yaparken Yahudilerin ve Hıristiyanların, kendilerine gönderilen kitapları (Tevrat, incil) tahrif
ettiklerini ve bu nedenle Kur’an’a uymaları gerektiğini söylemiştir.
III) Kur’an’ın “İlahi Vahiy mi?” (Tanrı Sözleri mi?), Yoksa “Elçinin Sözleri
mi?” (İnsan Yapısı mı?) Olduğu Konusunda!
Kur’an’da, “...(Kur’an), andolsun ki, kerim (onurlu) olan bir elçinin sözüdür...” (Hakka
Suresi, ayet 40) diye bir ayet var ki, Kur’an’ın Tanrı yapısı değil, insan yapısı olabileceği
görüşüne yer verebilecek niteliktedir. Bu görüşü ayrıca pekiştiren konular da yok değildir.
Şu bakımdan ki, bir kere Muhammed’in öldüğü tarihte ortada Kur’an diye derlenmiş bir kitap
yoktu; bu kitap onun ölümünden çok sonra, daha doğrusu üçüncü halife Osman b. Aftan
zamanında ortaya çıkmıştır (Osman, Hicret’in 23. ve 35. yılları arasında “halife” olarak
iktidarda bulunmuştur). Çünkü, Muhammed, “vahiy”dir diyerek yerleştirdiği buyrukları dedi
toplu bir kitap haline getirmeyi düşünmemiştir. Bu buyrukları, dağınık durumda küçük taşlar,
deri ve ağaç yapraklan ya da deve ve koyun kemikleri üzerine yazılmış olarak bırakmıştır. Her
ne hikmetse bunların zamanla kaybolup gidebileceğini ve Kur’an’ı ezber etmiş kimselerin de
öleceklerini göz önünde tutmamıştır. Bundan dolayıdır ki, onun ölümünden sonra, daha
doğrusu ilk halife Ebu Bekir zamanında, bu buyrukları bir araya getirme ihtiyacını dile
getirenler oldu; eğer derlenmeyecek olursa Muhammed’den kalma “vahiy’lerin yok olup
gideceği öne sürüldü. Bu şekilde düşünenlerin başında Ömer bin Hattab vardı. Fakat, Ebu
Bekir direndi; Muhammed’in yapmayı düşünmediği bir şeyi yapmanın doğru olmayacağını
öne sürdü. Bununla beraber Ömer’in ısrarları üzerine teklifi kabul ederek, vaktiyle
Muhammed’e katiplik yapmış olan Zeyd İbn Sabit adında birini ayetlerin derlenmesi işiyle
görevlendirdi. Bu görevi kabule eden Zeyd, bir yandan vahiylerin yazılı bulunduğu çeşitli
nesneleri inceleyerek, diğer yandan da Kur’an’ı ezberlemiş olanları, yani hafızları dinleyerek
-ki bunların sayısının o tarihlerde pek az, muhtemelen sadece 7 olduğu söylenir-, Kur’an’ı
derlemeye başlar. Etrafa haber salarak, her kimde Muhammed’den ayet olarak elde edilmiş
bir şey varsa getirilmesini ister. Söylendiğine göre herhangi bir buyruğu Kur’an’a geçirmek
için iki tanık dinler; bazen bir tanıkla da Kur’an’a koyduğu parçalar olmuştur (örneğin, Tevbe
Suresi’nin son iki ayetini tek tanık esasına göre
koyduğu kabul edilir). Bir yıl süren bir çalışma sonucunda Kur’an ayetlerinin, surelerinin
bulunduğu iki kapaklı bir kitap (Mushaf) meydana getirir. Ebu Bekir’e takdim eder. Ebu
Bekir’in ölümünden sonra bu derleme ikinci halife Ömer bin Hattab’ın yanında bulunur; o
ölünce kitap, kızı Hafsa’ya geçer.’3 Ömer’in ölümü üzerine üçüncü halife olarak devletin
başına gelen Osman b. Affan, Kur’an’ın ikinci kez derlenmesini gerekli görür. Çünkü,
kendisine, Müslümanların okudukları Kur’an’da birbirini tutmayan şeylerin olduğu
söylenmiştir. Bunun üzerine Osman, adamlarını Hafsa’nın yanına gönderip, ondaki “Mushaf’ı
(Kur’an’ı) getirtir ve Zeyd İbn Sabit’in başkanlığında kurduğu üç kişilik bir heyeti ikinci kez
derleme işiyle görevlendirir. Bir kısım din bilginine göre bu heyet, Hafsa’dan gelen
“Mushaf’ı aynen kopya etmiştir; diğer bir kısmına göreyse, bazı değişiklikler yapmış ve hiç
değilse Kur’an’ın Kureyş diliyle oluşmasını sağlamıştır. Fakat, her ne olursa olsun, halife
Osman zamanında bu heyet tarafından yeniden derlenen Kur’an’dan kaç adet hazırlandığı
bilinmiyor: bu sayının 4 ile 7 arasında oynadığı söyleniyor. Bununla beraber o tarihten sonra
bu nüshaların kopya edilerek çoğaltıldığı ve kimi kişilerin kendileri için “Mushaf’lar
meydana getirdikleri anlaşılmaktadır.16
Söylemeye gerek yok ki, bu yukarıdaki şekilde derlenmiş olduğu kabul edilen bir kitabı
“elçinin sözleri” olarak ya da hatta “kitabı hazırlayanların sözleri” (yani insan yapısı) olarak
değerlendirmek pekala mümkündür! Ancak, İslamcılar, Kur’an’ı, “Tanrı sözleri”’şeklinde ve
daha doğrusu “belagatı ve ihtiva ettiği medeni, adli ahkamı itibariyle mucizevi” bir yapıt
olarak kabul etmek dışında başka bir görüşe yer vermezler; farklı görüşte olanları
“dinsizlikle”, “Tanrısızlıkla” suçlamakta kusur etmezler. Kendilerine dayanak olarak da
Kur’an’dan ayetler seçerler. Çünkü, Kur’an’ın birçok yerinde, bu kitabın Tanrı’dan gelme
olarak Muhammed’e verildiği yazılıdır. Örneğin, Nemi Suresi’nde şu ayet vardır:
“(Resulüm!) Şüphesiz ki bu Kur’an, hikmet sahibi ve her şeyi bilen Allah tarafından sana
verilmektedir” (Nemi Suresi, ayet 6).
15 Bu konular için bkz. Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor: Din Bu ‘l, Kaynak Yayınlan, üçüncü basım, s.78 vd.
16 Turan Dursun, age, s.88.
Yine Necm Suresi’nde Muhammed’in kendiliğinden konuşmadığı ve sadece kendisine
indirilen vahiyleri bildirdiği yazılıdır:
“...Arkadasınız (Muhammed) ...arzusuna göre de konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden
başkası değildir. Çünkü, onu güçlü kuvvetli ve üstün yaradılışlı bir (Cebrail) öğretti...” (Necm
Suresi, ayet 1-7).
İnsan Suresi’nde şöyle yazılıdır: “(Ey Muhammed!) Kuşku yok ki Kur’an’ı sana biz
indirdik...” (İnsan Suresi, ayet 23; benzeri ayetler için bkz. Şuara Suresi, ayet 192; Secde
Suresi, ayet 1-3; Vakıa Suresi, ayet 80; Hakka Suresi, ayet 43; Fussilet Suresi, ayet 1-2;
Mü’min Suresi, ayet 1-2; Zümer Suresi, ayet 1; Casiye Suresi, ayet 2; Ahkaf Suresi, ayet 2
vd...). Enam Suresi’nde, Kur’an’ın “kutsal, yüce ve arınmış sayfalar” üzerinde yazılı olduğu,
Muhammed tarafından uydurulmadığı ve Tanrı’dan başka hiçbir güç tarafından
oluşturulmayacak “mükemmel-liyette” bulunduğu yazılıdır: “Bu indirdiğimiz kutsal kitaptır...
şüphesiz o size Rabbinden belge...dir...” (Enam Suresi, ayet 155-157). Abese Suresi’nde şu
ayet vardır: “(Kur’an) kutsal kılınmış, yüceltilmiş, arınmış sayfalar üzerindedir” (Abese
Suresi, ayet 13-14). Tür Suresi’nde şöyle yazılıdır:
“...(Kur’an’ı Muhammed) uydurdu diyorlar öyle mi?.. Eğer iddialarında samimiyseler,
Kur’an benzeri bir söz meydana getirsinler” (Tür Suresi, ayet 34-35).n
Görüldüğü gibi bu ayetlerde Tanrı’nın Muhammed’e indirdiği “kitap “tan ya da “yüceltilmiş,
arınmış sayfalar üzerine yazılı Kur’an’dan söz edilmekte, ama Muhammed’in ölümü
tarihinde ortada böyle bir şey yok! Zira, yukarıda değindiğimiz gibi, Kur’an’ın kitap (mushaf)
haline getirilişi onun ölümünden çok sonraki bir tarihe rastlamakta.
Bu konular bir yana, fakat biraz önce belirttiğimiz gibi, Hakka Suresi’nde, Kur’an’ın
Muhammed’in sözleri olduğuna dair ayet var ki, şöyledir:
17 Ayrıca bkz. Bakara Suresi, ayet 23; Yunus Suresi, ayet 38; İsra Suresi, ayet Kasas Suresi, ayet 49.
“...(Kur’an), andolsun ki, kerim (onurlu) olan bir elçinin sözüdür. O, şair sözü değildir...”
(Hakka Suresi, ayet 40).
Gerçekten de bu ve benzeri ayetlere bakarak ve ayrıca Kur’an’ın Muhammed’in ölümünden
sonra birkaç kişilik bir heyet tarafından der-lenmesiyle ilgili yukarıda özetlediğimiz bilgileri
göz önünde tutarak Kur’an’ı akılcı bir şekilde eleştirecek olursak, bu kitabın, Muhammed’in
günlük siyasetinin gereksinimlerini karşılayan hükümlerden oluştuğunu, bu itibarla onun
sözlerinden (ya da hatta kısmen de olsa onu derleyenlerin görüşlerinden) ibaret olduğunu
söylemek de mümkündür. Ve hele Kur’an’da buyruklara baş eğmenin Tanrı’ya ve
Muhammed’e baş eğmek demek olacağını öngören, öte yandan Tanrı’nın Muhammed’e salavat
getirdiğini sergileyen ayetlere göz atacak olursak, bu görüşü savunmak daha da
kolaylaşmış olur. Şu bakımdan ki, bir kere Kur’an’da, Muhammed’e baş eğmenin Tanrı’ya
baş eğmek demek olduğuna dair pek çok ayet var. Örneğin, Nisa Suresi’nde, “Peygambere
boyun eğen, Tanrı’ya boyun eğmiş olur” (Nisa Suresi, ayet 80) diye yazılı. Yine Nisa
Suresi’nde, “Her kim Allah’a ve peygamberine itaat ederse, işte onlar Allah ‘m nimetine
eriştirildiği peygamberlerle beraberdirler... “ (Nisa Suresi, ayet 59, 69; ayrıca bkz. Nur
Suresi, ayet 52; Ahzab Suresi, ayet 71; Fetih Suresi, ayet 17). Fetih Suresi’nde şu ayet vardır:
“Ey Muhammed! Şüphesiz sana baş eğerek ellerini verenler, Allah baş eğip el vermiş
sayılırlar” (Fetih Suresi, ayet 10).
Ahzab Suresi’nde, Tanrı’ya ve Muhammed’e itaat edip iyi iş yapanların iki kat mükafata
kavuşacakları, ayrıca cennette bol bol rızık alacakları anlatılmıştır (Ahzab Suresi, ayet 31).
Yine bunun gibi Muhammed’i incitmenin ya da ona karşı gelmenin Tanrı’yı incitmek ve
Tanrı’ya karşı gelmek olduğuna dair ayetler var. Örneğin, Ahzab Suresi’nde şöyle yazılıdır:
“Allah’ı ve peygamber’i incitenlere Allah, dünyada da lanet etmiştir ahirette de ve onlara
horlayıcı, aşağılatıcı bir azap hazırlamıştır” (Ahzab Suresi, ayet 57; ayrıca bkz. Mücadele Suresi,
ayet 22).
Yine bunun gibi Tanrı’nın ve Muhammed’in verdiği hükümler dışında iş görülemeyeceği
şöyle bildiriliyor:
“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi
isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah’a ve resulüne karşı gelirse, apaçık bir
sapıklığa düşmüş olur” (Ahzab Suresi, ayet 36).
Fakat, bütün bunlardan başka bir de Kur’an’da, Tanrı’nın Muhammed’e “salavat” getirdiğine
ve Müslümanların Muhammed’e teslimiyet göstermeleri gerektiğine dair şöyle bir ayet vardır:
“Şüphe yok ki, Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salavat getirirler. Ey müminler! Siz de
ona salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin” (Ahzab Suresi, ayet 56).
Bu ayetin bir başka şekli şöyledir:
“Bir hakikattir ki, Allah ve melekleri, o yüce nebi Muhammed’e salat ederler. Ey müminler,
siz de hep ona sakıt ediniz ve hulus ile selam veriniz” (Ahzab Suresi, ayet 56).’8
Bu vesileyle belirtmekte yarar vardır ki, ayette geçen “salat” ya da “salavat” sözcükleri,
sadece Muhammed’i övmek ve yüceltmek anlamında değil, aynı zamanda ona “dua” ve
“ibadet” etmek anlamındadır. Çünkü, “salat”, namaz şeklindeki ibadetin ta kendisi olduğu
gibi (“salavat” sözcüğü de “namazları” karşılar), aynı zamanda dua şeklinde olmak üzere
“Aleyyisselatu vesselam” ya da “Salavatullahi aleyh” veya “Sallalahü aleyhi ve selam”
şekillerinde de kullanılır. Daha başka bir deyimle “namaz” sözcüğü, gerek Kur’an’da.,
gerekse hadislerde, duanın en mükemmel şekli olan “salat” deyimiyle karşılanmıştır. Ve işte
Ahzab Suresi’nin yukarıdaki 56. ayetine göre Tanrı, melekleriyle birlikte Muhammed’e
salavat getirir durumda bulunmaktadır. Bu böyle olunca Hakka Suresi’nde yer alan,
“...(Kur’an), andolsun ki, kerim (onurlu) olan bir elçinin sözüdür. O, şair sözü değildir...”
(Hakka Suresi, ayet 40) şeklindeki ayet hükmüne bakarak Kur’an’ı, Muhammed’in sözleri
olarak kabul etmek yanlış olur mu? Kendisine Tanrı tarafından salavat ge-
18 Prof. Gölpınarlı’nın çevirisinden.
tirilen bir kimsenin, Kur’an’ı kendi sözleri olarak tanımlaması kadar doğal ne vardır ki?
Nitekim vaktiyle, “Mutezili”ler ve onlardan biraz daha özgür düşünebilenler, Kur’an’ın iki
kapak sayfası arasında bulunan şeyin “Allah’ın sözü” olduğu iddialarına karşı çıkmamışlar
mıdır? Kur’an’ın, bir bakıma “insan yapısı” bir kitap okluğunu savunmamışlar mıdır? Bu
yüzden “zındık” sayılmamışlar mıdır? Ya da bazı “Harici’ler Kur’an’daki bazı surelerin
Kur’an’a layık olmadığını belirterek, Tanrı’nın ağzından çıkmadığını ima etmemişler midir?
Örneğin, Kur’an’ın Yusuf Suresi’nde Yusuf (Peygamber’le) ilgili aşk hikayesinin Tanrı
sözleri olmayabileceğini bildirmemişler midir?19 Öte yandan Muhammed’in ölümü sırasında
Kur’an’ın ne halde bulunduğunun saptanamadığı, üstelik o zaman henüz kesin şeklini almış
ve tamamlanmış bir vahiyler kitabı olmadığı bir gerçek değil midir? Kur’an ayetlerinin
bugünkü biçimiyle yazılıp bir araya getirilmesi, Muhammed’in ölümünden sonra olmamış
mıdır? Biraz önce değindiğimiz gibi Kur’an, ilk kez birinci halife Ebu Bekir döneminde ve
daha sonra üçüncü halife Osman döneminde derlenmemiş midir?20 Ve nihayet Osman’ın
“mushafı”nın tamamiyeti konusunda itirazlar (özellikle Şiiler tarafından) öne sürülmemiş
midir?
Ve işte bu tür iddiaları göz önünde tutan ve Hakka Suresi’nde yer alan bu ifadenin “Kur’an,
elçinin kendi sözüdür” şeklinde bir kanı yaratacağını düşünen İslamcılar, bu ayeti “elçinin
getirdiği sözdür” şekline dönüştürmüşlerdir.21 Kanıt olarak, aynı ayet içindeki şu sözleri göz
önünde tutmuşlardır:
“...Eğer Muhammed bize karsı ona bazı sözler katmış olsaydı, biz onu kuvvetle yakalardık,
sonra onun şahdamarını koparırdık. Hiçbiriniz de onu savunamazdınız...” (Hakka Suresi,
ayet 38-52).
19 Bu konuda al-Şahristani’nin Kitab al-milal va ‘l-nihal adlı yapıtında gerekli bilgiler bulunmaktadır.
20 Bu konuda bkz. Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor Din Bu l adlı kitabının “Kur’an’ın Orijinalleri Yakıldığı
için Şimdi Yok” başlıklı yazı. Kaynak Yayınları, üçüncü basım, İstanbul, 1990, c.l, s.78.
21 Turan Dursun. Kur’an Ansiklopedisi. Kaynak Yayınları. İstanbul, 1994 c 7 s 246-247.
Fakat, her ne olursa olsun, Kur’an’daki sure ve ayetlerin “Tanrı sözü” olup olmadığı
konusunda girişilecek akılcı bir eleştirinin İslamcıları güç durumda kılacağı muhakkaktır.
Nitekim, Tanrı’nın “niteliği”yle “kişiliği” arasındaki ilişkilerin ilahiyata ait bir sır olduğu,
dolayısıyla insan aklının bu sim idrak edemeyeceği ve bu nedenle Kur’an’ın “gayri mahluk”
(yaratılmamış), daha doğrusu “Tanrı sözü” olduğunun kabul edilmesi gerektiği
doğrultusundaki İslamcı tez, vaktiyle akliyeci Müslümanlar ve daha sonra mutezile sınıfı
tarafından reddedilmişti. Öte yandan Tanrı’nın “konuşucu” olmadığı görüşünden hareketle,
Kur’an’ın “yaratılmış” (yani “mahluk”) hatta “fani” olduğunu öne sürenler olmuştur. O
kadar ki, al-Fazali (ö. Hicri 1236), Kifaya adlı yapıtında, Kur’an’daki sözlerin “mahluk”
(yaratılmış) olduğunu söylerken, Kur’an’dakı sözlerin Tanrı’ya ve hatta Muhammed’e
ulaşmayabileceği ihtimaline de yer vermiştir. al-Aşari ve daha sonraki Eş’ari’Ier, Tanrı’nın
“kelamının”, harfsiz ve sözsüz, sadece “ruhi bir söz” olduğu görüşünü savunmakla beraber,
Kur’an’ın “fani” ve “mahluk” (yaratılmış) olduğu inançlarına karşı çıkmışlardır. Fakat, şu bir
gerçek ki, Kur’an’ı, Tanrı sözü olmaktan başka bir tanımla öne sürmenin dinsizlik olduğu
görüşü üstün gelmiş ve bu nedenle Kur’an, eleştiri dışı tutulmuştur. Her türlü eleştirinin, bu
kitabın insan yapısı .olduğu sonucunu doğurabileceği endişesi her zaman için ağır basmıştır.
Bu nedenle Kur’an, gerçeklere götüren tek yol, tek kitap olarak benimsene gelmiş ve eleştirel
aklın etki alanı dışında tutulmuştur.
Ancak, bilim tarihi, insan aklının devamlı şekilde geliştiğini, sınırsız bir yaratma gücüne sahip
olduğunu ve bu nedenle onun her ne alanda olursa olsun, her türlü yasağa karşı savaşımını
önlemenin mümkün bulunmadığını ortaya koymuştur. Nitekim, Batı dünyasında da, aşağı
yukarı l 400 yıllık bir gelişme süreci içerisinde akıl, her türlü yasağı yenerek Yahudi ve
Hıristiyan dinlerini ve bu dinlerin “kutsal” bilinen kitaplarını (Tevrat’ı, İncil’i) amansız bir
eleştiriden geçirebilmiş, hallaç pamuğu gibi atabilmiş, bu eleştirilerden sonra bu kitapların
insan yapısı şeyler olduğu görüşüne yönelmiş, bunun sonucu olarak aklı vahyin önüne
geçirebilmiş ve böylece, gelmiş geçmiş uygarlıkların en ileri gidenini meydana getirebilmiştir.
Hiç kimse inkar edemez ki, Batı uygarlığı, bütün eksikliklerine, bütün yetersizliklerine, bütün
kusurlarına rağmen, kendisinden önceki uygarlıkların hepsini de geride bırakmıştır. Kuşku
edilemez ki, Batı dünyası, akılcı güce sahip bulunduğu için, her daim kendi kendisini aşma
olasılığına sahip olarak geleceğin daha üstün uygarlıklarını yaratacaktır. Temenni olunur ki,
İslam dünyası da akıl yoluyla Kur’an’ı eleştirel süzgeçten geçirsin ve “akıl çağı”na. erişsin.
Böyle bir eleştiriyi dine karşı girişilmiş bir saldırı olarak değil, insanları “tek kitap”
alışkanlığından kurtarıp yaratıcı zekaya ulaştırma aracı olarak kabul etmek gerekir.
Geriliklerden, ilkelliklerden, sefilliklerden ve musibetlerden kurtulmanın başka yolu yoktur.
Ve işte bu inançladır ki, Kur’an’ın eleştirilmesi gerektiği görüşüne yönelmemiz gerekir.
A) Kur’an’daki Tanrı’nın, insanlara “Küfür”ler” Savurarak ya da Kendi Sözlerini
Kanıtlamak İçin “Yemin “lere Başvurarak Konuşması Hakkında
Kur’an’ı____________n “Tanrı sözleri mi?”, yoksa “elçinin sözleri mi?” yada “derleyenlerin sözleri mi?”
(insan yapısı mı?) olduğu konusunda girişilecek bir tartışmada ilk ele alınacak konulardan
biri, kuşkusuz ki, bu sözlerin Tanrı’nın “yüceliği” fikriyle bağdaşır olup olmamasıyla
ilgilidir. Tanrı’nın yüceliğiyle bağdaşmaz nitelikteki sözlerin Tanrı’dan sadır olamayacağı
aşikardır. Örneğin, “yüce” olarak kabul edilen bir Tanrı’nın, kendi yarattığı kullarına, her ne
sebeple olursa olsun “köpekler” ya da “alçaklar” diyerek konuştuğunu düşünmek güçtür.
Yine bunun gibi insanların kaderini daha ana karnındayken çizdiğini söyleyen, örneğin, dilediğini
“Müslüman”, dilediğini “müşrik” y ada. “kafir” yaptığını bildiren bir Tanrı’nın,
“Müşrikleri öldürün!” diye emredebileceğini ya da “İslamdan başka bir dine yönelik
olanlar cehenneme atılır” diyerek konuşabileceğini kabul etmek güçtür. Çünkü, insanları hem
suçlu hem günahkar kılıp hem de cezalandırmak gibi bir davranışı Tanrı’ya atfetmek, ona
hakaret etmek olur. Yine bunun gibi “yüce” olduğu kabul edilen bir Tanrı’nın, kadınları
aşağılatırcasına, “kadınlar aklen ve dinen dûn yaratıklardır” diyebileceğini, tanıklık ve miras
haklan bakımından onları “yarım insan” sayabileceğin), “hilekar” olarak ilan edebileceğini,
“dayak atılmaya layık” sayabileceğin! ya da buna benzer küçültmelerle hakir kılabileceğini
düşünmek güçtür. Yine aynı şekilde Tanrı’nın, insanları kendisine baş eğdirtebilmek için
mükafatlar vaat edebileceğini ve örneğin cennette güzel kızlar (huriler) olduğunu söyleyerek
“Memeleri yeni sertleşmiş, ceylan gözlü güzeller var size” şeklinde konuşabileceğini kabul
etmek olanaksızdır. Bu örnekleri çoğaltmak kolay. Demek istediğimiz şudur ki, Tanrı fikrinde
yatan “yücelik” anlayışı, yücelikle bağdaşmayan şeylerin Tanrı’dan gelemeyeceği fikrine yer
verir. Bu itibarla Tanrı’ya atfolunan sözlerin, Tanrı’nın ağzından çıkmış olup olamayacağını
araştırmak, eleştirel akıl için önemli bir koşuldur. Başlangıç olmak üzere, her şeyden önce
Kur’an’daki Tanrı’nın “küfür”ler ya da “yemin”ler ederek konuşmasıyla ilgili ayetlere göz
atmak yararlı olacaktır; bu konuda kısa bir fikir edinebilmek amacıyla birkaç örnek vermekle
yetineceğiz:
1) “Yüce” Olduğu Söylenen Bir Tanrı’nın Olumsuz Bir Dille Konuşabileceğini;
Örneğin, Kendi Yarattığı Kullarına Küfürler, Hakaretler Edebileceğini Düşünmenin
Mümkün Olup Olamayacağı Hakkında
Kur’an’ın hemen her satırı, Tanrı’nın kendi kendini yüceltmesiyle, “kul” olarak yarattığı
insanlara kendi büyüklüğünü ve güçlülüğünü kabul ettirmek istemesiyle, onları yerlere
kapanarak kendisine taptırmaya çalışmasıyla, fakat bu istek ve gayretlerine karşı dikilenlere
küfürler ve hakaretler yağdırmasıyla doludur. “Yüceliğini” ve “güçlülüğünü” kabul
etmeyenlere, buyruklarına karşı direnenlere ve “elçi” olarak seçtiğini söylediği Muhammed’e
baş eğmeyenlere karşı Tanrı’nın, hiç de kendisinden beklenmeyen bir dille konuştuğu ve
örneğin, “yabani eşekler”, “merkepler”, “susamış develer”, “dilini sarkıtıp soluyan
köpekler”, “geberesiciler”, “reziller”, “sapık kişiler”, “beyinsizler”, “kof kütükler”, “alçak
zorbalar”, “soysuzlar”, “kahrolasılar”, “yalancılar” vd... şeklinde sözler sarf ettiği görülür.
Verilecek nice örnekten biri olarak Vakıa Suresi’ndeki şu satırları okuyalım:
“Sonra siz ey sapıklar, yalancılar; elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz--.
üstüne de ka\nar sudan içeceksiniz: susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz: işte ceza
gününde onlara sunulacak ziyafet budur...” (Vakıa Suresi, ayet 51-56).
Burada geçen “susamış develer” deyimi, Arapça aslındaki “hüyam illetine tutulmuş dere”
karşılığı olup, devenin hiç doymamacasına su içmesini, yani ne kadar içerse içsin suya
kanmaz oluşunu anlatmakta! Ve işte yukarıdaki ayetle, Tanrı, “Siz ey sapıklar, yalancılar”
diye hitap ederken, hitap ettiği insanlara, “zakkum ağacından, kaynar sudan içeceksiniz, tıpkı
hüyam illetine tutulmuş ve su içmeye do-• yamayan develer gibi...” demektedir. Neden onlara
böyle demektedir bilir misiniz? Sırf kendisini “Yaratan” olarak kabul etmiyorlar ve daha
doğrusu kendilerinin Tanrı tarafından yaratıldıklarını kabul etmiyorlar diye! Nitekim ayetin
devamı şöyledir:
“...Sizi biz yarattık, tasdik etmeniz gerekmez mi? Söyleyin öyleyse (rahimlere) döktüğünüz
meni nedir? Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz?” (Vakıa Suresi, ayet 57-59).
Görülüyor ki, Tanrı, kendisini “Yaratan” olarak kabul etmeyen, örneğin, “Evet, bizi sen
yarattın, sen yücesin” şeklinde şükretmeyenlere karşı “susamış develer” diye küfür ve
hakaret etmekte! Pek güzel, ama “Yüce” olduğu söylenen bir Tanrı’nın kullanacağı dil midir
bu? Öte yandan Kur’an’ın bu ayetlerine bakarak, başta Charles Darwin olmak üzere, evrenin
ve her şeyin “Yaratılış” kuramına göre değil, “Evrim” kuramına göre oluştuğunu bilimsel
yollarla ortaya koyan bilim adamlarını “susamış develer” olarak tanımlamamız doğru olur
mu?
Bir diğer örnek olarak Araf Suresi’nin 175. ve 176. ayetlerini okuyalım. Bu ayetlerde,
Tanrı’nın, Kur’an’ı yalanlayan bir kişi hakkında “dilini sarkıtıp soluyan köpek” diye
konuştuğu yazılıdır:
“Ey Muhammed! Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz ayetlerden sıyrılarak
azgınlardan olan kişinin olayını anlat. Dileseydik onu ayetlerimizle üstün kılardık; fakat o
dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da.
dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir, işte ayetlerimizi yalan saya/ı kimselerin
durumu böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler...” (Araf Suresi, ayet
175-176).22
Bu ayetlerin bir başka şekli şöyledir:
“(Ey Muhammed!) Onlara o herifin kıssasını da oku ki, ona ayetlerimizi sunmuştuk da, o,
onlardan ayrıldı çıktı. Derken onu şeytan arkasına taktı da sapkınlardan oldu. Eğer dilese\dik
biz, onu o ayetlerle yükseltirdik de, lakin o, yere (alçaklığa) saplandı ve (levasının ardına
düştü, artık onun meseli o köpeğin meseline benzer: üzerine varsan dilini salar solur,
bıraksan yine dilini salar solur; bu işte ayetlerimizi tekzip eden o kavmin meseli; kıssayı
kendilerine nakleyle, gerektir ki bir düşünürler...” (Araf Suresi, ayet 175-176).23
Görüldüğü gibi Kur’an’ın bu ayetlerine göre, Tanrı, kendi buyruklarına uymayan bir kişiyi
“şeytanın, arkasına takılmış” ve “alçaklığa saplanmış” olarak tanımlıyor. Ayrıca, “dilini
sark/tıp soluyan bir köpeğin” durumunda gösteriyor! Daha başka bir deyimle bu kişiyi,
köpeğin en aşağılık hali olan ve başka hayvanlarda bulunmayan soluyuşuna benzeterek hakir
kılıyor.24 Hiç “Yüce” olduğu kabul edilen bir Tanrı bu şekilde konuşur mu?
Yine aynı şekilde Bakara Suresi’nde Tanrı’nın, kıble yönünün değişikliği konusunda kafa
tutanları “beyinsizlikle” suçladığı yazılı:
“İnsanların beyinsizleri, ‘Yöneldikleri kıbleden onları çeviren nedir?’diyecekler... “ (Bakara
Suresi, ayet 142).
Bir diğer örnek, Kalem Suresi’nde Tanrı’nın, Kur’an’} yalanlayan ve Kur’an için “masaldır”
diyen bir kişiyi “alçak zorba” ve “soysuz” olarak şu şekilde küfürlere boğmasıdır:
22 Diyanet işleri Başkanlığı’nın halkımıza öğrettiği ayetler böyle.
23 Elmalılı H. Yazır, age. c.3, s.2320.
24 Ibid:
“Ey Muhammed! Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden... çok yemin eden alçak zorbaya, bütün
bunların dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye... aldırış etmeyesin. Ayetlerimiz
ona okunduğu zaman, ‘Öncekilerin masalları!’ der. Onun havada olan burnunu yakında
yere sürteceğiz” (Kalem Suresi, ayet 8-15). Yine Kur’an’da (Al-i İmran Suresi’nde)
Tanrı’nın, inanmadan “inandık” deyip Müslümanmış gibi görünenlere karşı, “Kahrolun!”
(ölün!) diye beddualar ettiği yazılıdır:
“... Onlar sizinle karşılaştıklarında, ‘İnandık’ derler; kendi başlarına kaldıklarında da,
size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. (Ey Muhammed!) De ki,
‘Kininizden (kahrolan ) ölün!’ Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir”
(Al-i İmran Suresi, ayet 119).
Örnekleri çoğaltmak kolay. Ancak, bu örnekleri okudukça, kendi kendimize sormaktan
duramıyoruz: Acaba bu küfürler ve hakaretler, “Yüce” olduğu söylenen bir Tanrı’nın
ağzından çıkmış olabilir mi? Hiç “Yüce” bir Tanrı, kendi yarattığı insanlara “yücelikle”
bağdaşmaz bir dille hitap tenezzülünde bulunabilir mi? Bu tür soruların cevabını
verebilmek için yukarıdaki ayetlerin ne sebeple, ne vesileyle ve kimlerle ilgili olarak
Kur’an’a girmiş olduğunu incelemek gerekir. Bu iş yapılacak olursa görülür ki, söz konusu
ayetler ve bu ayetlerde yer alan “küfür” niteliğindeki sözcükler, Muhammed’in günlük
siyasetinin gereksinimlerinden doğma şeylerdir. Bunun böyle olduğunu anlayabilmek için,
Kur’an’ın, Araf Suresi’nde, “dilini sarkıtıp soluyan köpek” diye nitelendirilen kişiyle ilgili
yukarıdaki ayetler örneğine göz atalım ve ayetleri tekrar okuyalım:
“Ey Muhammed! Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz ayetlerden
sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat. Dileseydik onu ayetlerimizle üstün
kılardık; fakat o dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan da, kendi
haline bıraksan .da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir, işte ayetlerimizi yalan
sayan kimselerin durumu böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde
düşünürler...” (A raf Suresi, ayet 175-176).
Hemen belirtelim ki, bu ayetlerde “azgın” ve “dilini sarkıtıp soluyan köpek” şeklinde
tanımlanan kişinin kim olduğu konusunda görüş ayrılısı olmakla beraber,5 genellikle
bunun, Kureyş eşrafından olup Muhammed ile rekabet halinde bulunan Ümeyye b. Ebi’s-
Salt26 olduğu ve yukarıdaki ayetlerin onunla ilgili olarak Kur’an’a girdiği kabul edilir:27
Mekke’nin nüfuzlu ailelerinden birine mensup bulunan Ümeyye, hem tanınmış bir şair
hem de semavi dinler hakkında, yani “Yahudilik ve Hıristiyanlık konusunda” geniş bilgisi
olan bir kimseydi. Puta tapmayı reddetmiş ve tıpkı Muhammed gibi kendisini “İbrahim’in
getirdiği dine yönelik” bilmişti. Çoğu İslam kaynaklarının bildirmesine göre, Ümeyye,
Araplar arasından bir “peygamber” geleceğinin Tevrat ve İncil’de yazılı bulunduğunu ve
bu kişinin kendisi olduğunu öne sürerek “peygamberlik” hevesine kapılmış, bu yüzden
Muhammed’i kıskanır olmuştur.28 Yine bu kaynakların bildirmesine göre Ümeyye,
Mekkeli Kureyşlilere yakınlık göstermek ve örneğin Bedir Savaşı’nda ölen “müşrik’ler
için mersiye yazmak gibi davranışlarıyla da Muhammed’e karşı düşmanlık göstermiştir. Ve
işte güya bu nedenlerle Tanrı onun hakkında “dilini sarkıtıp soluyan köpek” deyimini
kullanarak yukarıdaki ayetleri indirmiştir.
Oysa İslam kaynaklarının bu iddialarını eleştiri süzgecinden geçirecek olursak, durumun
biraz farklı olduğu görürüz. Şu bakımdan ki, Ümeyye, önceleri Muhammed’e karşı değil,
onun yanında yer almış bir kişiydi. Fakat, az geçmeden Muhammed’in, farklı inançta
olanlara (örneğin müşriklere ya da Yahudilere) karşı aşırı sert ve hoşgörüsüz davrandığını
söyleyerek farklı bir tutum takınmıştır. Örneğin, Bedir Savaşı’nda ölen Kureyşli
müşriklerden birçoğunun cesedinin Muhammed tarafından pis bir kuyuya attırılmasın! hoş
karşılamamış ve kendi yakınlarının da bulunduğu bu ölüler için mersiye söylemiştir. Bu
mersiyenin çok etkili olacağını düşündüğü
25 Kimi yorumculara göre bu kişi. Beni İsrail ulemasından Bel’am İbni Ebr’dir ki, Musa “Peygamber”
döneminde yaşamıştır: kimi yorumculara göre Kenanilerden Bel’am İbni Baura adında biri, kimi
yorumculara göre Nu’man b. Seyfi er-Rahib, kimine göre de Araplardan Ümeyye b. Ebu’s-Salt’tur.
26 Ümeyye ibn ebissalti Şekafi.
27 Elmalılı H. Yazır. age. c.3. s.2335.
28 Bu konuda bkz. Abû’I-Faraci, Kitab al-Agam, c.3-4.
içindir ki, Muhammed, bunun rivayetini yasaklamıştır.29 Bütün bunlardan anlaşılan şudur ki,
Ümeyye, gerek ünlü, etkili bir şair olarak, gerek “peygamberlik” iddiasına sarılmış olarak,
gerekse Arapları peşinden sürükleyebilecek bir güç olarak Muhammed için ciddi bir ra-.dpti.
Böyle bir rakibe karşı Tanrı’nın mı, yoksa Muhammed’in mi tepki gösterip yukarıdaki
ayetleri düzenleyeceğinin (ya da Kur’an ı hazırlayanların mı bu sözcükleri kullanmış
olabileceklerinin) takdirini okuyucuya bırakırız.
Bir örnek daha vermek üzere, Kur’an’ın Kalem Suresi’nde geçen “alçak zorba” ve
“soysuzlukla damgalanmış” deyimlerinin kiminle ilgili olduğunu, bu ayetlerin ne amaçla
konduğunu araştıralım. Biraz önce belirttiğimiz gibi, ayetler şöyledir:
“Ey Muhammed! Diliyle iğneleyen, kovunduk eden... çok yemin eden alçak zorbaya, bütün
bunların dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye, mal ve oğullan vardır diye aldırış
et-ıneyesin. Ayetlerimiz ona okunduğu zaman, ‘Öncekilerin masalları!’ der. Onun havada
olan bunumu yakında yere sürteceğiz” (Kalem Suresi, ayet 8-15).
Beyzavi ve Celaleddin gibi en sağlam kaynaklara göre, Tanrı bu ayetleri, Muhammed’e
düşmanlık besleyen Velid b. Muğire (Muğire oğlu Velid) hakkında indirmiştir.30 Hemen
belirtelim ki, Velid b. Muğire, Kureyş ileri gelenlerinden olup, son derece varlıklı ve
oğullarına sahip bir kimseydi.31 Kureyş’in en ünlü ailelerinden birinin reisiydi. Kabe’nin
tamiri işinde rol oynamış olup halka karşı hakkaniyet ve adaletle davranmak nedeniyle “Adi”
diye anılır, sevilir ve sayılırdı. Çok varlıklı olduğu için Kabe örtüsünün her yıl değiştirilmesi
masraflarını tek başına üstlenmişti. Muhammed’le de bir bakıma akraba sayılırdı. Çünkü,
kardeşi Abu Umayya, Muhammed’in halasıyla ev-
29 Bu konular için bkz. İbn Hişam. al-Sira; ayrıca bkz. Nihad M. Çetin’in, (İslam Ansiklopedisi’nde Ümeyye
ile ilgili yazısı.
30 Her ne kadar bazı yorumcular bu ayetlerin Şüreyk .oğulları ya da Abd-i Yeğus oğullan ya da Ebu Cehil
için indiğini söylerlerse de. yukarıdaki açıklamamızdan da anlaşılacağı gibi esas itibariyle Muğire oğlu
Velid için konduğunun kabulü daha uygundur.
31 Araplar arasında “itibar” ve “nüfuz” sağlayıcı şeylerden biri, “OĞUL” sahibi olmaktı.
liydi. Fakat, daha sonra Muhammed’le bozuştu. Çünkü, onun peygamberliğine inanmadı; ona
kafa tuttu ve onu yalanladı. Söylendiğine göre, tıpkı diğer Kureyşliler gibi, o da Muhammed’i
“deli”, (“mecnun”) ya da “sihirbaz” olarak tanımladı. Bütün bunlardan başka, bir de güya
vahyin kendisine değil, Muhammed’e gelmiş olmasından dolayı Muhammed’e karşı
kıskançlık besler oldu: “Ben Kureyş kabilesinin büyüğü ve bası olarak bir kenarda kalayım
da vahiy Muhammed’e gelsin?”2 diyerek kıskançlığını belli ederdi. “Kıskanan Velid iniydi,
yoksa Muhammed nü onu kıskanırdı?” şeklindeki bir sorunun karşılığını vermek ayrıca
üzerinde durulabilecek bir konu. Bu konuda karar verebilmek için, Velid’in, hem varlıklı,
hem erkek çocuk sahibi olması hem de halk tarafından “adil” ve “iyiliksever” bir kişi olarak
bilinmesi itibariyle, o tarihlerde Mekkeliler indinde, Muhammed’den çok daha fazla üne sahip
olduğunu göz önünde tutmak gerekir. Bu yapılacak olursa Velid’in Muhammed’i kıskandığı
kadar, Muhammed’in de Velid’i kendisine tehlikeli bir rakip görmüş olabileceği anlaşılır.
Fakat, Muhammed, Velid’in bu tutum ve davranışları nedeniyle, Tanrı’dan yukarıdaki
ayetlerin indiğini söylemiş, böylece onu “...Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden... çok y emin
eden alçak zorbaya, bütün bunların dışında bir de soysuzlukla damgalanmış...” kimse olarak
tanımlamıştır. Kur’an’ koyduğu bu ayetlere göre, Tanrı, güya Velid’e “bol varlık” ve
“oğullar” verdiğini hatırlatmakta, bu verdiği nimetlere rağmen onun Muhammed’e karşı
geldiğini söyleyerek azarlamaktadır. Azarlarken de Muhammed’in “deli” değil, tersine “en
büyük bir ahlaka” sahip olduğunu ve ona “kesintisiz ecir” vereceğini bildirmekte yeminler
ederek şöyle demektedir:
“...Kalem ve onunla yazılanlara andolsun ki, ey Muhammed! Sen Rabbinin nimetine uğram/ş
bir kimsesin, deli değilsin. Doğrusu şana kesintisiz bir ecir vardır. Şüphesiz sen büyük bir
ahlaka sahipsindir. Hanginizin aklından zoru olduğunu yakında sen de göreceksin, onlarda
görecekler...” (Kalem Suresi, ayet 1-6).
32 Bu alıntı için Neşe Çağatay’ın İslam Ansiklopedisinde. “Velid b. Muğire” başlığı altında yazdığı makaleye
bakınız.
Fakat, yine Muhammed’in söylemesine göre anlaşılan o ki, Tanrı, bunları yeterli bulmadığı ve
öfkesini yenemediği içindir ki, Velid hakkında “alçak zorba” ve “soysuzlukla damgalanmış
kişi” şeklinde konuşmuştur.
Pek güzel, ama kendi kullarına “öfkenize hakim olun” şeklinde buyrukta bulunan bir
Tanrı’nın, hiç bu söylediklerini unutarak öfkeye kapılıp, “yücelikle” bağdaşmaz sözcükler
kullanabileceği düşünülebilir mi? Öte yandan bir de şu var ki, Kur’an’da Tanrı’nın, dilediği
gibi insanları doğru yola soktuğu ya da saptırdığı bildiriliyor. Örneğin, Enam Suresi’nde,
“Allah kimi doğru yola koymak isterse, onun kalbini İslamiyete açar, kimi de saptırmak
isterse... kalbini dar ve sıkıntılı kılar...” (Enam Suresi, ayet 125) diye yazılıdır. Eğer bu
böyleyse, neden Tanrı Velid’in kalbini İslamiyet’e açıp onu kazanacak yerde, ona “alçak
zorba” ya da “soysuz” desin? Şu durumda bu tür konuşmaların Tanrı’dan değil, Velid’i
kendisi bakımından bir tehlike olarak gören Muhammed’den gelebileceği ya da Kur’an’ı
derleyenler tarafından düzenlenebileceği düşünülemez mi? Ve şu hale göre Kur’an’ı “Tanrı
elçisinin sözleri” olarak kabul etme yoluna gidilemez mi?
***
Söylemeye gerek yoktur ki, Kur’an’daki dil, Arap insanının günlük konuşma dilinden başka
bir şey değildir. Nitekim, Muhammed’in söylemesine göre, Tanrı, çeşitli lehçede konuşan
Arap kavimlerinin anlayabilmeleri için Kur’an’ı yedi lehçede olmak üzere indirmiştir. Arabın
günlük konuşması ise, küfürlere, hakaretlere ve ant içmelere çok yer veren bir geleneğe
dayalıdır. Ve işte muhtemelen bundan dolayıdır ki, Kur’an, her konuda olduğu gibi, bu
konuda da Arabın konuşma geleneğini yansıtır şekilde derlenmiştir. Fakat, denilebilir ki,
şeriat eğitimi yoluyla bu gelenek, Arap olmayan toplumların insanlarına da geçmiştir.
Örneğin, kendi yaşamlarımıza göz atacak olursak, bunun böyle olduğunu kolaylıkla fark
edebiliriz. Şu bakımdan ki, şeriatçılar, İslami buyruklara uymayanlara ya da bu buyrukları
eleştirmeye kalkışanlara karşı küfür ve hakaret yoluna başvurmadan konuşmasını bilmezler.
İçlerinde başbakanlık mevkiine yükselmiş ya da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne üye
seçilmiş veya benzeri görevlere getirilmiş kişiler de kendilerini bu alışkanlıktan kurtarabilmiş
değillerdir. Bunun en güzel örneğine, 1997 yılında iktidara gelen Refah Partisi mensuplarının
tutum ve davranışlarıyla tanık olduk. Hasbelkader bu ülkenin başbakanlık koltuğuna yerleşen
RP liderinin ağzından, “deli”, “gavur gelini”, “Yahudi figüran”, “fosil”, “sinsi”, “isterik”
vd... şeklindeki küfürler eksik olmadı! Bu aynı partinin bir başka üyesinin ağzından şu inciler
dökülüyordu: “Alçak”, “pezevenk”, “hain”, “Ermeni dölü”... Bir diğer RP’li milletvekilinin
kullandığı nezih dil şuydu: “Puşt.” Bu “güzel” sözcüğü, o, kendi selefi olan CHP’li birisi için
şu tümcede kullanmaktaydı: “SSK’da ipler puştun elinde, benden önce bu yolsuzlukları yapan
puştlardan niye bunu sormuyorsunuz?” Bir diğer “fazilet” örneği şeriatçı milletvekilimizin
seçtiği sözcükler de şöyleydi: “Sidikli”, “şerefsiz”! Bu aynı kişinin, Atatürkçülüğü savunan
kadınlarımıza uygun bulduğu sözcük ise “fahişe”ydi.33 TBMM’nin bu şeriatçı üyelerinin
ağızlarından dökülen sözcüklere tanık olanlarımız, muhtemelen kendi kendilerine
sormuşlardır: Bu adamlar neden “küfür” ve “hakaret” ederek konuşmaktan kendilerini
alamazlar? Tekrar belirtelim ki, bu küfürlü ağız sadece onlara özgü değildir; bu ağız
şeriatçılığın simgesi gibi bir şeydir. Evet, neden şeriatçı ağızlar küfretmeyi severler? Hemen
yanıtlayalım: onların bu şekilde küfür yolunu seçmeleri, bir yandan fikirsizlikten (yani fikre
fikir yoluyla karşılık verebilecek kültürden yoksun oluşlarından); diğer yandan da, içinde
yoğruldukları şeriat eğitimindendir. Bunun böyle olduğunu anlamak için Diyanet İşleri
Başkanlığı’nın yayınlarına şöyle bir göz atmalısınız. Yukarıda birkaç örnek olmak üzere
belirttiğimiz sözcüklerin hepsini, çok daha ağır nitelikte olanlarla birlikte, orada
bulacaksınızdır.
2) “Yüce” Olduğu Kabul Edilen Bir Tanrı’nın, İnsanları Hem Kendisine Hem de
Muhammed’e İnandırmak ya da “Yüceliğim”, “Güçlülüğünü” Anlatmak
Amacıyla, “Ant İçerek” (“Yeminler” Ederek) Konuşup Konuşmayacağı
Hakkında
Kur’an’da yazılanlara göre Tanrı, tıpkı insanlar gibi, her vesileyle ve her iş için ya da her olay
vesilesiyle yeminler ederek, ant içerek
33 Bu yukarıdaki konular için bkz. Hürriyet gazetesi. 4 Haziran 1997, s.5.
konuşmakta! Hemen hemen hiçbir eylem ve işlem yoktur ki, Tanrı, onu yaparken ve
anlatırken, şunun bunun üzerine ant içmesin! Hani sanki sözlerinin doğruluğuna insanları
inandırmanın başka bir yolu yokmuş da, ille yemin etmek gerekirmiş gibi! Üstelik
yeminlerinin pek çoğunu, kendi kendisini “Tanrı” olarak kabul ettirmek, kendisinden başka
“Tanrı” olmadığını bildirmek, kendi yüceliğini ve güçlülüğünü anlatabilmek, kendi
niteliklerinin emsalsiz olduğunu belirtmek, Muhammed’i övmek, onu, “peygamberlerin” en
sonuncusu ve en yücesi olarak göstermek, onun eylem ve işlemlerini benimsetmek gibi
konularda yapar; üstelik de hiç kimsenin bilemeyeceği, çözemeyeceği şekillerde olmak üzere!
Örneğin, kendi yüceliğini ve kendisinden başka “Tanrı” bulunmadığını anlatmak için şöyle
yemin eder:
“Saf saf dizilenlere, toplayıp sürene, zikir okuyanlara yemin ederim ki, ilahınız birdir
(benden başka Tanrı yoktur)” (Saffat Suresi, ayet 1-4).
Biraz ileride göreceğiz ki, burada geçen “Saf saf dizilenlere, toplayıp sürene, zikir
okuyanlara...” deyimlerinden ne anlaşılması gerektiği pek bilinmez.
Tekrar edelim ki, Kur’an, Tanrı’nın övünmeleriyle ve bu övünmelerini Çoğu kez yeminlere
oturtmasıyla doludur. Kendi kendisini yücelttiği gibi, Muhammed’i yüceltmek, ahlaklı ve
meziyetli göstermek için de yeminler ederek konuşur. Örneğin, müşriklerin (puta tapan
kişilerin) Muhammed hakkında “delidir” ya da “azmıştır” demelerine karşı, Tanrı, Necin Suresinde
şöyle yemin etmektedir:
“Batmakta olan yıldızlara andolsun ki, arkadaşınız Muhammed sapmamış ve
azmamıştır” (Necm Suresi, ayet 1-2).
Görüldüğü gibi. Tanrı “batmakta olan yıldızlar” üzerine yemin etmekte! Yemin ederken
neden dolayı “batmakta olan yıldızları” seçmiştir, belli değil! Yine bunun gibi,
Muhammed’in çok karılı evliliklerini eleştirenlere karşı, Tanrı’nın, Rad Suresi’nde şöyle
yemin ettiği yazılıdır:
“Kasem olsun ki (andolsun ki) biz senden evvel de Resuller gönderdik, onlara da hem
zevceler verdik, hem zürriyet (çoluk çocuk verdik)...”(Rad Suresi, ayet 38).
Yorumcuların söylemesine göre Tanrı’nın bu şekilde yemin etmesine neden olan şey,
Muhammed’in şehvet düşkünü olduğu hakkında dedikodu yapanları susturmaktır. Çünkü,
halktan kişiler, özellikle Hıristiyanlar, “peygamber’lerin şehevilikle uğraşmamaları
gerektiğini, nitekim İsa’nın ve Yahya’nın kadınsız yaşadıklarını öne sürerek, “Eğer
Muhammed peygamber olsaydı, böyle kadınlarla meşgul olup çoluk çocukla uğraşır mıydı?
Yahya ve Isa. gibi onlardan vazgeçip onlarsız yaşaması gerekmez iniydi?” şeklinde
konuşmaktaydılar, İşte güya Tanrı, onların bu şekilde konuşmalarını önlemek için yukarıdaki
ayeti göndermiş ve başka peygamberlere “zevceler ve çocuklar” verdiğini yeminlerle haber
vermiştir.34
Kur’an’da, yazılanlara göre, Tanrı, yeminlerini sadece kendisiyle ya da Muhammed’le ilgili
olarak yapmaz, her vesileyle ve her şey için yapar. Örneğin, inanmış olan kimselere, cennetin
güzel kızlarını vereceğine dair yapar ya da “inanmayanları” cehennem ateşinde yakacağına
dair yapar. Daha başka bir deyimle, yeminlerini, şaşkınlık yaratacak şekilde yapmaktan geri
kalmaz. Şu bakımdan ki, bazen kendi adını anarak, yani “Allah’a” ya da “Rabbi’ne” diyerek
yapar; bazen Muhammed’in adı üzerine yapar; bazen “Mekke” şehri üzerine, bazen “zeytin”
üzerine, bazen “incir” üzerine, bazen “dağlar” üzerine, bazen “yıldızlar” üzerine, bazen
“baba ve çocukları” üzerine, bazen “yağmurlar ve rüzgarlar” üzerine, bazen “yürüyen
gemiler” üzerine, bazen “adamlar boğazlayıp can alanlar” üzerine, bazen “kuşluk vaktine”,
bazen “her şeyin çiftine ve tekine”, bazen “gelip geçen geceye”, bazen “tanyeri”ne, bazen
hiç kimselerin anlayamayacağı şeyler üzerine ve evet saymakla bitmez nice şeyler üzerine
yapar! Birkaç örnek verelim:
Meryem Suresi’nde Tanrı’nın, inanmayanları, şeytanlarla birlikte toplayıp cehenneme
atacağına dair kendi adı üzerine yemin ettiği yazılıdır:
34 Bkz. Elmalılı H. Yazır, age. c.4. s.2999-3000.
“Tanrı’ya andolsun ki, biz onları... şeytanlarla birlikte toplayacağız; sonra da cehennemin
çevresinde ... diz. çöktürerek haz»’ bulunduracağız hepsini” (Meryem Suresi, ayet 68).
Tanrı__________, Nahl Suresi’nde inkarcılara karşı yine kendi adı üzerine şöyle yemin etmektedir:
“...Allah’a andolsun ki, uydurup durduğunuz şeylerden elbette sorguya çekileceksiniz” (Nahl
Suresi, ayet 56).
Mearic Suresi’nde Tanrı, hem “Doğuluların” hem de “Batılıların” Tanrısı olarak güçlü
olduğunu kanıtlamak amacıyla yine kendi adı üzerine yemin etmektedir:
“Doğuluların ve Batılıların Rabbi’ne yemin ederim ki onların yerine daha iyilerini getirmeye
bizim gücümüz yeter... “ (Mearic Suresi, ayet 40-41).
Dikkat edileceği gibi Tanrı, kendi buyruklarını dinlemeyenlerin başına gelecek belaları ya da
güçlülüğünü anlatmak için kendi adı üzerine yemin etmekte sakınca görmüyor! Hani, sanki
kendi sözlerinin inandırıcı olmasını sağlamak için, kendi adı üzerine yemin etmenin yararlı
olacağını düşünmektedir!
Tanrı, yeminlerini bazen Muhammed’in üstüne yapar; örneğin, “Resulüm! Ömrüne kasem
olsun ki ... onlar sarhoşlukları içinde ne halt ettiklerini bilmiyorlardı...” der (Hicr Suresi, ayet
72).
Tanrı yeminlerini bazen Muhammed’in yaşadığı Mekke şehri üzerine yapar:
“Bu kente (Mekke’ye) -ki (Ey Muhammed!) bu kentte bulunuyorsun-yemin ederim ki...”
(Beled Suresi, ayet 1-4; ayrıca bkz.Tin Suresi, ayet 1-5).
Yeminlerini bazen, Mekke kenti de dahil olmak üzere “incir”, “zeytin” ve “Sina Dağı”
üzerine yapar:
“İncire (tin) ve zeytine andolsun ki., Sina Dağı’na andolsun ki, Bu güvenli kente (Mekke’ye)
andolsun ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra da onu aşağıların aşağısı kıldık” (Tin
Suresi, ayet 1-5).
Dikkat edileceği gibi, Tanrı burada, “güzel” biçimde yarattığı insanı “aşağıların aşağısı”
kıldığını övünerek söylemekte ve övünmesini, her ne hikmetse “incir”, “zeytin” ve “dağ”
gibi şeyler üzerine yaptığı yeminlere dayatmakta!
Yeminlerini bazen “babaya ve ondan gelen ç ocuğa” diyerek yapar; yaparken de muhtemelen
Adem’i ve Adem’in soyundan gelenleri anlatmak ister: “...babaya ve ondan meydana gelen
çocuğa yemin ederim ki, biz, insanı zorluklar içinde yarattık” (Beled Suresi, ayet 2-4).
Yeminlerini bazen yıldızlar ya da “batmakta olan yıldızlar” üzerine yapar: “Hayır, yıldızların
yerleri üzerine yemin ederim ki...” (Vakıa Suresi, ayet 75; ayrıca bkz. Tekvir Suresi, ayet 15-
20); “Batmakta olan yıldızlara andolsun ki, arkadaşınız Muhammed sapmamış ve azmamıştır”
(Necm Suresi, ayet 1-2).
Yeminlerini bazen “görünen ve görünmeyen şeyler” üzerine yapar: “Görebildikleriniz ve
göremedikleriniz üzerine yemin ederim, ki, hiç şüphesiz o (Kur’an), çok şerefli bir elçinin
sözüdür..,. “ (Hakka Suresi, ayet 38-40).
Yeminlerini bazen Kur’an üzerine yapar: “...öğüt veren Kur’an’a andolsun ki, inkar edenler,
gurur ve ayrılık içindedirler” (Sad Suresi, ayet 1-2; ayrıca bkz. Kaf Suresi, ayet 1-3; ayrıca
bkz. Duhan Suresi, ayet 1-3).
Yeminlerini bazen “rüzgarlar”, “yağmur yüklü bulutlar”, “gemiler” ve “işleri yöneten
melekler” üzerine yapar:
“Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemilere ve işleri
yöneten meleklere andolsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir.
Ödeşme günü gelecektir” (Zariyat Suresi, ayet 1-6).
Tanrı burada, kıyametin geleceğini bildirmek için yemin etmektedir. Kıyametin
geleceğini bildirmek için yeminlerini bazen “adam boğazlayıp canları alanlara”,
“yüzüp gidenlere” ve “yarışanlara” yönelik olarak yaptığı da olur:
“Canları boğarak çekip alanlara andolsun. Canları kolaylıkla alanlara andolsun.
Yüzüp yüzüp gidenlere andolsun. Yarıştıkça yanşan ve işleri yöneten meleklere
andolsun ki, kıyamet kopacaktır” (Naziat Suresi, ayet 1-5).
Yeminlerini bazen “kuşluk vaktine” ve “geceye” yönelik olarak yapar:
“Kuşluk vaktine andolsun. Sükûna erdiği zaman geceye andolsun ki, ey Muhammed,
Rabbin seni ne bıraktı ne de sana darıldı” (Duha Suresi, ayet 1-3).
Dikkat edileceği gibi Tanrı burada, Muhammed’i hoşnut etmek için yeminlerle
konuşmaktadır! Çünkü, güya Muhammed, bir işe başlarken “inşallah” demediği için,
onu on beş gün vahiysiz bırakmıştır.
Tanrı yeminlerini bazen “Nün” ya. da “kalemle yazanlar” şeklinde ne olduğu
bilinemeyen şeyler üzerine yapar:
“Nün, kalem ve onunla yazanlara andolsun ki, ey Muhammed! Sen Rabbinin nimetine
uğramış bir kimsesin, deli değilsin... Şüphesiz-sen, büyük bir ahlaka sahipsin” (Kalem
Suresi, ayet 1-4).
Bu yeminleri Tanrı, Mekke’de Muhammed’i “deli” diye çağıranları korkutmak için
yapmakta! Yaparken de Muhammed’in “büyük bir ahlaka” sahip olduğunu anlatmakta!
Yeminlerini bazen “tanyeri”ne, “kuşluk vaktine”, “zilhicce ayıtımdan gecesine”,
“gelip geçen geceye”, “sükûna eren geceye”, “her şeyin çiftine ve tekine” diyerek
yaptığı da olur. Örneğin, Fecr Suresi’nde Tanrı, şöyle ant içer:
“Fecre, on geceye, çifte ve teke, (her şeyi karanlığıyla) örttüğü an geceye yemin ederim
ki, bunlarda akıl sahibi için elbette birer yemin (değeri) vardır” (Fecr Suresi, ayet 1-5).
Tanrı bu yemini, sureye başlarken etmekte ve ederken de, “Bunların her biri... birer
yemine değmez mi?” diye sormakta. Evet, ama Tanrı’nın “bunlar” diyerek yemin ettiği
şey nedir? Kur’an’ın ayetleri mi, anlatılan olaylar mı, belli değil! Ve sonra neden Tanrı
“Fecre”, “on geceye” ve “her şeyin çiftine ve tekine” ya da “gelip geçen geceye”
yemin etmekte, ederken de bizi birtakım sorularla karşı karşıya bırakmakta? Örneğin,
“Fecr” denen şey “şafak atması”, “tan sökmesi”
35 “Zilhicce” ayı, Arabi ayların on ikincisidir ki, hacı olma töreni ve kurban bayramı bu ayda olur.
anlamındadır ki, gece karanlığının çatladığı sabahın ilk beyazı olarak bilinir. Bununla
beraber bazı sabahların (örneğin, .Kurban Bayramı gününün fecrinin) daha büyük
özelliği olduğu kabul edilir. Öte yandan “on gece”ye yemin ederken, Tanrı neyi
kastetmekte? Kur’an’da kullanılan deyim “Ve leyali aşre”dir. Haccın on gecesi mi,
bayram gününün onuncusuna kadar olan on gece mi, Ramazan’ı izleyen on gece mi,
Muharrem ayının on gecesi mi, bu da belli değil! Öte yandan Tanrı bir de “çifte ve
teke” yemin etmekte; bunun kesin olarak ne olduğunu bilen yok. Aslı “sef’ü vetre” olan
bu deyimi bazı yorumcular “öç ve intikam almak” şeklinde, bazıları da “iki vakit
namaz.” ile “tek namaz” şeklinde kabul ederler; başkaca yorumlar da vardır.36
Görülüyor ki, Tanrı, kendi kullarının kolayca çözemeyecekleri şeyler üzerine yemin
etmekte!
Fakat, bazen, anlamının ne olduğu konusunda hiç kimselerin bilemeyeceği ya da
birleşemeyeceği şeyler üzerine de yeminler eder Tanrı! Örneğin, biraz önce belirttiğimiz
gibi Saffat Suresi’nde, “Saf saf dizilenlere, toplayıp sürene, zikir okuyanlara yemin
ederim ki, ilahınız birdir (benden başka Tanrı yoktur)” diye yeminler eder (Saffat
Suresi, ayet 1-4). Ayette geçen “Saf saf dizilenlere, toplayıp sürene, zikir okuyanlara...”
deyiminden ne anlatmak istediği belli değil! Burada “meleklerin” söz konusu olduğunu
söyleyenler yanında, bunların “gök cisimleri, ruhlar, kudsi cevherler, Kur’an ayetleri,
alimler ya da gaziler” olduğunu söyleyenler de vardır.
Yine bunun gibi “Tank” Suresi’nde Tanrı’nın, insanları “sırt” ile “göğüs kafesi”
arasından çıkan sudan yarattığını, ve tekrar yaratabileceğini anlatmak amacıyla
“gökyüzüne” ve “Tarık’a” yemin ettiği görülmekte. Gerçekten de Tarik Suresi şu
sözlerle başlıyor:
“Kasem olsun (Andolsun) o semaya ve Tarık’a. Bildin mi Tank ......nedir? O necini
sakıb...” (Tarik Suresi, ayet I -2).
Görülüyor ki, Tanrı, “semaya” (gökyüzüne) ve “Tarik”a yemin ettiğini söylerken
“Tarık’ın ne olduğunu, nereden bileceksin?” diye sormakta ve bunun “necmi sakıb”
olduğunu eklemekte. Ancak, “Tarık”m ve
36 Razi, Yunus, (mam Ahmed, Tirmizi vd... kaynaklar için bkz. Elmalılı H. Yazır, ıiKe. c.7. s.5791 vd.
dolayısıyla “necini sakıb”m ne olduğu konusunda bir açıklama yapmı-Bu yüzden iş
yorumculara düşüyor. Yorumcular ise, “Tarık” sözcüsünün, “tokmak vurur gibi
şiddetle vuran” ya da “geceleyin gelip kapı çalan” veya “gönül hoplatan” anlamlarına
gelebileceğini, “necini sakıb”ın da, şiddetli ışığıyla karanlığı delen her parlak yıldız ya
da “kuş vakarı yükseldi” tabirine atfen “yüksek yıldız” ya da “sabah yıldızı” ya da
‘”Ülker yıldızı” (Süreyya) ya da hatta “Kur’an” anlamına gelebileceğini söylerler.37
Fakat, Tanrı, yukarıdaki ayete göre, bu yeminlerini, iki bakımdan güçlü olduğunu
anlatmak amacıyla yapmaktadır ki, bunlardan biri insanları koruyucularla ve
denetleyicilerle çevrili kılmış olduğudur. Şöyle diyor:
“...Hiç kimse yoktur ki, üzerinde bir koruyucu, bir denetleyici bulunmasın...”(Tarik
Suresi, ayet 3).
Yani Tanrı şunu yeminler ederek anlatmaktadır ki, her insan, her an için Tanrı’nın
gözetimi altındadır; yani insan hiçbir zaman kendi başına bırakılmamıştır; her an
Tanrı’nın kontrolüne tabi kılınmıştır. Ve her insanı, Tanrı’nın emriyle, önünden ve
arkasından koruyarak izleyen melekler vardır. Muhammed’in söylemesine göre, her
Müslüman kişiye yüz altmış melek koruyucu ve denetleyici olarak görevli kılınmış
olup, bu melekler “bal çanağından sinek kovalar” gibi şeytanları kovalarlar; ayrıca, her
insanın yaptığı ya da düşündüğü şeyleri deftere yazarlar.38 Ve işte Tanrı, bunu anlatmak
içindir ki, yukarıdaki şekilde yeminler etmektedir. Fakat, Tanrı’nın, bu ayetle yemin
etmesinin bir diğer nedeni daha var ki, o da insanın “atılan bir sudan” yaratıldığını ve
onu tekrar yaratmaya kadir bulunduğunu anlatmaktır; şöyle diyor:
“insan neden yaratıldığına bir baksın. Atılan bir sudan yaratıldı. (O su) sırt ile göğüs
kafesi arasından çıkar. İste Allah insanı tekrar yaratmaya da kadirdir...” (Tarik Suresi,
ayet 5-8).
nin rivayeti için bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.7, s.5701.
Ancak, Tanrı, burada geçen “göğüs kafesi arasından çıkan su” deyiminden ne anlaşılması
gerektiğini açıklamamıştır; bu yüzden yorumcular birbirlerine girerler. Kimisi bunu “erkeğin
menisi” olarak, kimisi de “hem erkeğin hem de kadının suyu” şeklinde tanımlamışlardır; bununla
beraber kadının menisinin olup olamayacağı ya da kadının suyunun “unsun hayat”
niteliğinde sayılıp sayılamayacağını tartışmaktan geri kalmamışlardır.39 Fakat, anlaşılan o ki,
Tanrı, kullarının keşfedemeyecekleri ya da anlamı üzerinde anlaşamayacakları şeyler üzerine
yemin etmekte sakınca görmemiştir!
Yine bunun gibi Tür Suresi’nde Tanrı’nın şöyle yemin ettiği yazılıdır:
“Tûr’a, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış kitaba, Beyt-i Ma’mûr’a, yükseltilmiş
tavana, dolu denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. Ona engel olacak
hiçbir şey yoktur” (Tür Suresi, ayet 1-8).
Görüldüğü gibi Tanrı, muhakkak surette “azap” vereceğini anlatmak için çeşitli şeyler
üzerine yemin etmekte ve bu şeyleri “Tür”, “yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış
kitap”, “Beyt-i Ma’mûr”, “yükseltilmiş tavan” ve “dolu deniz” olarak tanımlanmakta. Pek
güzel, ama nedir bunlar? Bilen yok! Din bilginlerinden ve Kur’an yorumcularından hiçbiri
kesin bir şey söyleyemiyor! Örneğin, ayette geçen “Tür” sözcüğü neyi ifade ediyor? Kimi
yorumculara göre, bu, Musa’nın vaktiyle “Allah kelamını” duyduğu “Tûri Sina”dır (yani
Sina Dağı). Beyzavi gibi yorumculara göre “Tür”, Süryani dilinde “dağ” demektir. Fakat,
burada gözle görünmeyen alemden, şehadet alemine yükselen şey demek de olabilir. Ayette
yer alan “...yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış kitap” deyiminden neyin
kastedildiği bilinmemekte. Çünkü, bir kere burada sözü edilen kitabın hangi kitap olduğu
açıklanmamış. Bu nedenle bunun “Tevrat” ya da henüz tanınmadık başka bir kitap veya
Kur’an olabileceği öne sürülür.40 Öte yandan ayette kitabın “...yayılmış ince deri üzerine”
yazıldığı bildiriliyor. Ne demektir “yayılmış ince deri?” Ayetin aslı, “...Ve bir
39 Elmalılı H. Yazır, age, c.7, s.5704 vd.
40 Elmalılı H. Yazır, age, c.6, s.4550 vd.
rakkı menşurda mestur kitaba” şeklindedir. Buradaki “rakk” sözcüğü “kağıt haline getirilmiş
yazı yazılan ince deri” olabileceği gibi, “ağaç yaprağı” da olabilir. Yine bunun gibi ayetteki
“Beyt-i Ma’mûr” deyimiyle ne anlatılmak istendiği belli değil. “Beyr” sözcüğü “ev” (konul),
“ma’mûr” sözcüğü de “geleni gideni bol ve bakımı iyi olan yer” anlamına geldiği için kimi
yorumcular “Beyt-i Ma’mûr” deyimiyle Kabe’nin kastedildiğini söylerler. Kimi yorumculara
göre “Beyt-i Ma’mûr”, göklerin yedinci katında bir “beyt’\\v ki, her gün onu yetmiş bin
“melek” ziyaret eder ve bu ziyaret kıyamete kadar sürer. Beyzavi gibi bazı yorumculara
göreyse, “Beyt-i Ma’mûr”, Müslüman kişinin kalbidir. Ayette geçen “yükseltilmiş tavan”
deyimine gelince, bunun “sema” (gök) karşılığı olduğunu söyleyenler yanında, cennetin çatısı
olan “arş” anlamına gelebileceğini öne sürenler de vardır. Ve nihayet ayetteki “dolu deniz”
deyiminden ne anlaşılması gerektiği de belli değil! Zira, bu deyim “bahr mescûr” deyimin
karşılığıdır ve “mescûr” sözcüğü “taşkın su” ya da “alevli ateş” anlamlarına gelir. Bundan
dolayıdır ki, kimi yorumcular, kıyamet koparken denizlerin ateş olup kaynatılacağım ve
cehennemin bununla kızıştırılacağım göz önünde tutarak ayetteki “dolu deniz” deyiminin
“alevlendirilmiş, kızdırılmış deniz” anlamına geldiğini söylerler. Buna karşılık kimi
yorumcular da bunun “dolgun deniz”, “taşkın deniz” ve daha doğrusu “büyük deniz”
(örneğin, “okyanus”) olduğunu belirtirler. Kimi yorumculara göre bu, “suyu birbirine karışan
“ ya da “tatlısı acısına karışan deniz”dir. Kimi yorumcular ise, bunu “Firavun’un,
askerleriyle birlikte içine gömülüp yok olduğu deniz” olduğunu bildirirler.41 Fakat, görülüyor
ki Kur’an’daki Tanrı, kullarını inandırabilmek için, birbiriyle hiç ilgisi bulunmayan ve
anlaşılması mümkün olmayan şeyler üzerine yeminler etmekte!
Ancak, Tanrı yemin etmekle yetinmez; sanki yapmış olduğu bütün bu yeminlerine rağmen,
yine de insanları kendisine inandıramayacağı endişesindeymiş gibi, yeminlerinin gerçekten
“ciddi”, “önemli” ve “çok büyük bir yemin” olduğunu söyleme ihtiyacını duyar. Daha
doğrusu yeminini bazen bir başka yeminle pekiştirmek ister; hiç değilse bu yoldan kullarını
kendisine inandırmaya çalışır. Örneğin, Vakıa Suresi’nde “…Yıldızların yerlerine yemin
ederim ki...” (Vakıa Suresi, ayet 75) dedikten sonra, bunu yeterli bulmayıp bir de şunu ekler:
“Bilirseniz,
41 Elmalılı H. Yazır. age, c.6, s.45.11-4552.

gerçekten bu, (çok) büyük bir yemindir” (Vakıa Suresi, ayet 76). Ve bu “büyük” yemini,
Kur’an’ın “saklı bir kitapta” (Levh-i Mahfuzda) bulunduğunu anlatmak için yapmaktadır
(Vakıa Suresi, ayet 77-80). Hani sanki yemin etmek yetmiyormuş da, “inandırıcı” olabilmek
için bu yemini pekiştirici sözcükler kullanmak, örneğin, “gerçekten bu, (çok) büyük bir
yemindir...” demek gerekirmiş gibi!
İnşikak Suresi’nde Tanrı’nın “şafağa”, “geceye”, “gecedeki karanlığa”, “on dört gecelik aya
“-yemin ettiği ve ederken de insanlardan bir kısmının, Kur’an okunurken neden dolayı iman
etmediklerini sorduğu görülüyor. Ayet şöyledir:
“Hayır! Şafağa, geceye ve onda basan karanlığa, dolunay olmuş aya yemin ederim ki, halden
hale geçeceksiniz. Böyleyken onlar acaba neden okununca iman etmezler?” (İnşikak Suresi,
ayet 16-20).
Ayetin bir başka okunuşu şöyledir:
“Hayır!.. İmdi kasem ederim o şefaka ve geceye ve derlediğine ve derlendiği zaman o aya ki,
sizler binip binip geçeceksiniz elbette tabakadan tabakaya. O halde onlara ne var ki iman etmezler?”
(İnşikak Suresi, ayet 16-20.)
Görülüyor ki, Tanrı, bütün bunlar üzerine yeminler ederek, insanların “halden hale” ya da
“tabakadan tabakaya” geçeceğini bildirmekte. Yorumculara göre “şafak” sözcüğü, güneş
battıktan sonra ufukta görünen kırmızılığın adı olabileceği gibi, kırmızılıktan sonraki beyazlık
da olabilir. “Dolunay olmuş ay” deyiminin “ayın derlenip toplanarak muntazam bedr olduğu
zaman”, yani on dört gecelik ay karşılığı olduğu söylenmekte. “Tabakadan tabakaya”
deyimi, “tabaka” sözcüğünün birçok anlama gelmesi nedeniyle görüş ayrılığı yaratmakta. Bir
kısım yorumculara göre, Tanrı, bu sözleriyle şunu anlatmak istemiştir ki, insanlar, tıpkı şafak,
gece ve ay gibi, bir kalıptan başka bir kalıba geçerek sonunda Tanrı’ya döneceklerdir! Bir
kısım yorumculara göre anlatılmak istenen şey, karından karına ya da yüzyıldan yüzyıla ya da
yirmi yıldan yirmi yıla ya da ümmetten ümmete oluşan değişikliklerdir ki, sonunda Allah’a
dönüşümü kapsamaktadır. Bir kısım yorumcular, Abbas b. Abdülmüttalib’in bu ayetle ilgili
görüşlerini yansıtırlar; güya Muhammed’i yüceltmek amacıyla Abbas, “Sen doğduğun vakit
Arz aydınlandı ve nurunla ufuk par-‘adı” diyerek bir sulbden rahme geçiş nedeniyle, yeni ve
üstün bir alem oluştuğunu ve sonunda Allah’a varıp hesap verme durumunun doğduğunu
anlatmıştır! Bazı yorumculara göre bu ayet, Tanrı’nın, hem bir yandan Muhammed’e hem de
ona baş eğen Müslümanlara hitap ettiğinin ifadesidir; güya Müslümanlara şunu haber
vermektedir ki, Muhammed’e baş eğdikleri oranda, “halden hale”, “tabakadan tabakaya”
yükselerek Tanrı’ya yaklaşacaklardır.42
Neden Tanrı böylesine değişik ve anlaşılması güç şeyler üzerine yeminler ederek konuşur?
Neden amacını herkesin anlayabileceği bir dille ortaya koymaz? Ve bütün bunlar bir yana,
neden Tanrı yemin eder? Hiç yüce olduğu söylenen bir Tanrı yemin eder mi?
Bu konuda yukarıdakilere eklenebilecek örnekler daha pek çok. Fakat, ilginç olan diğer bir
konu şu ki, her an ve her şey için yeminler eden Tanrı, yemin etmenin kötü bir şey olduğunu
söylemekten ve yemin ederek konuşanları küçültmekten, hakir görmekten geri durmaz.
Örneğin, Kalem Suresi’nde, çok yemin edenleri “alçak zorba” şeklinde tanımlayarak şöyle
der:
“Ey Muhammed! Diliyle iğneleyen... çok yemin eden alçak zorbaya... aldırış etme” (Kalem
Suresi, ayet 10-14).
Tevbe Suresi’nde de, Allah’a yemin edenlerin “korkak” olduklarına değinerek şöyle ekler:
“Sizden olmadıkları halde, sizinle beraber olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Oysa
onlar, korkak bir topluluktur” (Tevbe Suresi, ayet 56).
Yine Tevbe Suresi’nde “fasik”lerin (günah işlemiş olanların) yemin eder olduklarını ve
onlardan hoşlanmadığını bildirir:
“Onlardan hoşnut olasınız diye, size yemin ederler. Siz onlardan hoşnut olsanız da (Tanrı)
fasıklardan asla hoşnut olmaz” (Tevbe Suresi, ayet 96).
42 Elmalılı H. Yazır. age. c.7, s.5679 vd. 92
Görülüyor ki, Kur’an’daki Tanrı, bir yandan, şu ya da bu nedenle yemin edenleri “alçak
zorba” ya da “korkak” olarak damgalarken, diğer yandan kendisi, yemin üzerine yemin
etmektedir! Şimdi bir an için düşünelim: bir Tanrı ki, yemin etmenin kötü bir şey olduğunu
bildiği halde yemin etmekten çekinmemekte! Bir Tanrı ki, bütün “yüceliğine” ve
“güçlülüğüne” rağmen, yemin etmeden hiç kimseleri kendisine kandıramayacağını
düşünmekte! Bir Tanrı ki, kendi yarattığı kullarının bile yapmaktan kaçınacakları şekillerde
yeminler etmekte! Bir Tanrı ki, “incir”, “zeytin”, “kuşluk vakti” vd... gibi şeyler üzerine
yemin etmeyi kendisine uygun görmekte! Olacak şey midir bu? Aklın alacağı şey midir bu?
Öte yandan yemin etmek, genellikle yalan söylemeyi gelenek edinmiş kimselerin
başvurdukları bir yol değil midir? Bilimsel çalışmalar (örneğin, psikoloji ilmi) bunun böyle
olduğunu ortaya çıkarmış değil midir? Elbette ki öyledir, çünkü yemin ederek konuşan
kimseler, söyledikleri sözlerin yeminsiz olarak inandırıcı olmadığını düşünürler. Bu nedenle
söylediklerini yeminlerle güçlendirmek isterler. Yemin ederek karşılarındakine güvence
sağlamayı düşünürler. Oysa, Tanrı için böyle bir şeyin söz konusu olmaması gerekir. Çünkü,
eğer Tanrı, bu evrenin, doğanın ve her şeyin yaratıcısı ise, insanların evrene ve doğaya
bakarak kendisine inanacaklarını bilir ve bu nedenle yemin etme gereğini hissetmez!
Bu böyle olduğuna göre, Tanrı’nın yeminlerle konuşabileceğini düşünmek güçtür. Ancak,
Muhammed, Arapların çok yalan söyleyen ve çok yemin eden bir toplum olduğunu bildiği
için, Araplara hitap eden bir Tanrı’yı, her daim yemin ederek konuşur şekilde tanımlama
gereksinimini duymuş olmalıdır. Bu durumda Kur’an’ı, Kur’an’da. yazılı olduğu gibi, “Tanrı
elçisinin sözüdür” şeklinde kabul eğilimine yer vermek gerekmez mi?
Fakat, gerçek şu ki, Kur’an eğitiminin oluşturduğu ortamda insanlar, inandırıcı olabilmek için
mutlaka ve her konuşma sırasında yemin etme ihtiyacını duyarlar. Hemen her söylediklerini,
hiç değilse “Vallahi” (Allah hakkı için) diyerek kanıtlamaya çalışırlar.
3) Cennetlerin “Memeleri Yeni Sertleşmiş” ya da “Turunç Memeli” ve “Güzel İri
Gözlü” Kızlarla (“Hurilerle”) Dolu Olduğunu, Bu Kızların Tanrı’nın Hediyesi
Olarak Müslüman Erkeklere Verileceğini Bildiren Ayetlerin, Tanrı Sözleri Olup
Olamayacağı Hakkında!
Kur’an’da yazılanlara göre Tanrı, kendi “yüceliğini” kabul ettirebilmek, kullarını
kendisine ve elçisine (Muhammed’e) baş eğdirtebilmek için, bir yandan “korkutma”,
diğer yandan da “mükafat” usullerini seçmiştir; örneğin, bir yandan dehşet verici
“cehennem” azabından söz eder, diğer yandan da mutluluklarla dolu “cennet”
müjdeleri verir. Cehennemi ne kadar azap ve işkence yeri olarak göstermiş ise, cenneti
de o kadar bolluk, zevk ve şevk yeri olarak düzenlemiştir. Fakat, bu düzenlediği cenneti,
çöl Arabının hayal edip mutluluk duyabileceği güzelliklerde göstermiştir. Daha başka
bir deyimle, kızgın güneş altındaki uçsuz bucaksız kum çöllerinde, aç ve susuz yaşayan
Arap bedevisinin bütün gereksinimlerini (özellikle Araptaki şehvet bolluğunu, içki ve
yiyecek düşkünlüğünü) hesap ederek, cennetleri her bakımdan bolluk ve bahtiyarlık yeri
olarak düzenlemiştir. Nitekim Kur’an’da yazılanlara göre, cennetlerde “cevherlerle
işlenmiş tahtlar, koltuklar”, “altın ve gümüş bilezikler”, “yeşil ipekli giysiler”, “yakıcı
güneşi ve dondurucu soğuğu olmayan iklimler”, “sabah gölgesi gibi uzanıp giden tatlı
gölgelikler”, “kuş etinden yiyecekler”, “baş ağrıtmayan ve sarhoş yapmayan şarapla
doldurulmuş testiler, ibrikler”, “latif yaylalar”, “içenlere tat veren şarap ırmakları”,
“süzme bal ırmakları”, “bahçeler ve üzüm bağlan”, “tükenmeyen ve yasaklanmayan
sayısız meyveler”, “meyveleri salkım salkım dizili muz ağaçları”, “kiraz ağaçlan “,
“çağlayarak akan sular ve su ırmakları”, “tadı bozulmadık süt ırmakları” vd... ve daha
neler var! (Bkz. Vakıa Suresi, ayet 15-40; Nebe’ Suresi, ayet 31-36; Saffat Suresi, ayet
41-57; Sad Suresi, ayet 49-54; Zümer Suresi, ayet 73-74; Rahman Suresi, ayet 46-78;
Muhammed Suresi, ayet 15; Tür Suresi, ayet 19-24; İnsan Suresi, ayet 5, 17-22; Kehf
Suresi, ayet 30-31, 107; Hac Suresi, ayet 23; Fatır Suresi, ayet 33-35; Rad Suresi, ayet
23-24; Hadid Suresi, ayet 12-15, 21vd...).
Fakat, türlü bu güzellikler ve nimetler yanında, bunlardan çok daha önemli olarak bu
cennetlerde “güzel iri gözlü ve sedeflerinde saklı inci gibi bakireler”, “huriler”,
“memeleri yeni sertleşmiş, (turunç memeli) kızlar” vardır. Nebe1 Suresi’ndeki şu
satırları okuyalım:
“...Şüphe yok ki çekinenlere bir kurtuluş ve kutluluk, murada eriş yeri var; bahçeler,
üzümler ve memeleri yeni sertleşmiş yaşıt kızlar. Ve dopdolu kadeh. Ne boş bir söz
duyarlar orda, ne birbirlerini yalanlama...” (Nebe’ Suresi, ayet 31 -34).43
Yorumcuların açıklamalarına göre, bu ayetlerde kızlarla ilgili olarak, esas itibariyle
“ka’ıb” ve “tirb” sözcüklerinin çoğulu kullanılmıştır. “Ka’ıb” sözcüğünün çoğulu
“memeleri kübik, yani yeni ağırşak-lanıntş, turunç memeli denilen taze kızlar”dır.
“Tirb” sözcüğü ise, hep bir yaşta olan cennet kızlarını ifade etmekte olup, bu kızların
genellikle hep on altı yaşında (cennetteki erkeklerin ise otuz üç yaşında) bulunduklarım
anlatmaktadır.44 Öte yandan Vakıa Suresi’nde yazılanlara göre, Tanrı, bu cennet
kızlarım “saklı inciler gibi, iri gözlü, cilveli, işvekar huriler” şeklinde ve “apayrı
biçimde yaratıp, eşlerine düşkün ve yaşıt bakireler” kıldığını bildirmiştir (Vakıa Suresi,
ayet 21, 35-36). Yine bunun gibi Tür Suresi’nde Tanrı’nın, erkek kullarına hitaben şöyle
dediği yazılıdır:
“...Yiyin için, afiyetler olsun çalıştığınız için. Dayanarak, sıra sıra dizilmiş ala
koltuklara, eş etmişizdir de kendilerine güzel iri gözlü hurileri...” (Tür Suresi, ayet
18).45
Fakat, Tanrı’nın nimetleri bununla da bitmiş değil; çünkü, yine Kur’an’dan
öğrendiğimize göre, Tanrı, cennette, tahttan koltuklara yaslanmış olarak iştahlarının
çektiği meyve ve etlerden dilediklerince yerken kadeh çekiştiren erkek kullarına, bir de
ayrıca hizmet etmek üzere “oğlanlar” (“gılmanlar”, “vildanlar”) verecektir. Nitekim
biraz önce değindiğimiz Vakıa Suresi’nde, “Murassa tahtlar üstünde, karşı
43 A. Gölpınarlı’nın Kur’an çevirisinden.
44 Elmalılı H. Yazır, uc, c.7 s.5544-5545; ayrıca bkz. Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedini. c.4, s.75.
45 Elmalılı H. Yazır’ın çevirisinden. Şu şekilde çevirmek de mümkündür: “...’Yiyin için! Doyun
kolaylıkla. Yaptıklarınızın karşılığı olarak. Dizi dizi tahtlara yaslanarak’ denecek onlara. Biz onlun, iri
(güzel gözlü hurilerle) eş edeceğiz...”
karşıya kurulmuş” olan cennet erkeklerine “ölümsüz oğlanların” (Muhalled evlatların)
hizmet sunacağı bildirilmiştir. Yine bunun gibi Tür Suresi’nde bu oğlanların
“sedeflerinde saklı inci” gibi oldukları belirtilmekte. Gerçekten Tür Suresi’nde
Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:
“...Biz onları, iri (güzel) gözlü hurilerle eşlendireceğiz. (Cennette) onlara, iştahlarının
çektiği meyve ve etlerden dilediklerince vereceğiz alabildiğine. Ve onlar orada kadeh
tokuşturacaklar. İçinde boş ve günah olmayan biçimiyle... Ve ‘gılman’ (oğlanlar)
onlara hizmet sunacak. Sedeflerinde saklı inci gibidirler (oğlanlar)...” (Tür Suresi, ayet
19-20, 22-24).46
Bu yukarıdaki ayetlerle ilgili olarak Muhammed’in söylemesine göre Tanrı, sevgili
erkek kullarını cennete alırken, onları “tüysüz, emred (yani sakalı ve bıyığı çıkmamış),
gözleri sürmeli, otuz, otuz üç yaşında olarak” sokacaktır.47
Bütün bunlardan anlaşılan şu ki, Tanrı, dünya yaşamı sırasında kendisine ve
Muhammed’e baş eğmiş erkek kullarını ebedi mutluluğa kavuşturmak için onlara
cennette “bahçeler”, “üzüm bağlan”, “içki dolu kadehler”, “kuş etleri” vd... yanında,
bir de ayrıca “memeleri yeni sertleşmiş” ya da “turunç memeli” denilen ve yaşları on
altı olan güzel kızlar, ayrıca “gılmanlar” (oğlan hizmetkarlar) vereceğine dair yeminler
etmiştir.
Şimdi bütün bunları gözden geçirdikten sonra, muhtemelen kendi kendinize şunu
soracaksınızdır: “Hiç Yüce bir Tanrı, insanoğlunun ağzından bile çıkması beklenmeyen
bir dille konuşur mu? Hiç kalkıp da, ‘Eğer bana baş eğerseniz, ben de size memeleri
yeni sertleşmiş, ceylan gözlü güzel bakire kızlar ve sedeflerinde saklı inciler gibi
oğlanlar (gılmanlar) veririm’ şeklinde laf eder mi?” Yine muhtemeldir ki, kendi
kendinize sorduğunuz bu soruyu, “Hayır! Yüce olduğu kabul edilen bir Tanrı’nın
ağzından çıkmış olamaz bu sözler” şeklinde yanıtlayacaksınızdır.
46 Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedin, c.4. s.75-76; Elmalılı H. Yazır, age c 6 s 4555 47 Tirmizi’nin
Mu’az’dan rivayet ettiği hadis için bkz. Elmalılı H. Yazır, uKe, c.6, s.4709.
Öte yandan bir de şu var: Kur’an’ın biraz önce değindiğimiz Vakıa Suresi’nde,
Tanrı’nın “ceylan gözlü güzel bakire” kızları yeniden “inşa” ettiği (yarattığı)
bildirilmekte. Ayetlere göre Tanrı aynen şöyle demekte:
“Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır (yeniden
‘inşa etmişizdir’); onları bakire, eşlerine düşkün ve yaşıtları kılmışızdır...” (Vakıa
Suresi, ayet 34-37).
Bu ne demektir? Yani neden Tanrı ceylan gözlüleri yeniden “inşa” etmiş, yeniden
yaratmıştır? Yorumcuların bildirmesine göre burada geçen “(Biz onları) yeniden
yaratmışızdır” deyimi “(Biz onlara) inşa şeklinde yeni bir neşet vermişizdir” anlamına
geliyor. Bu “inşa” olunan kadınlar “dünyada kocamış, buruşmuş” kadınlardır.48
Anlaşılan o ki, Tanrı, kocamış ve buruşmuş kadınların cennete girmelerini istememiştir.
Zira yine yorumcuların anlatmalarına göre, güya bir gün bir kocakarı Muhammed’in
yanına gelip şöyle der: “Ya Resulallah! Allah’a dua et de beni cennete koysun.”
Muhammed kendisine şöyle yanıt verir: “Cennete hiç kocakarı girmez.” Bu yanıtı
alınca kadıncağız ağlamaya başlar ve dönüp gider. Az sonra Muhammed şöyle der:
“Haber verin ona (ki) kocakarı olarak (cennete) giremez, çünkü Allah Teala şöyle
buyurdu: ‘inşa edip de onları hep bakir kızlar kılmışızdır’...’” Daha başka bir deyimle
şunu anlatmak ister ki, Tanrı, dünya yaşamı sırasında buruşmuş, kocakarı olarak ölen
kadınları cennete alırken “ceylan gözlü güzel huri” şekline sokup (“inşa edip”), “defteri
sağdan verilmiş” (“Eshabi yemin”e) olan erkek kullarına hediye etmiştir.50
Şimdi şöyle bir düşünelim: hiç yüce olduğu söylenen Tanrı böyle bir şey yapar mı?
Yani dünya yaşamı sırasında “imanlı” kadınları “buruşmuş kocakarı” haline getirip
azap ve üzüntü içerisinde tuttuktan sonra canların alır ve sırf cennetteki erkek kullarını
hoşnut etmek istercesine, ceylan gözlü bakire kızlar olarak yeniden yaratır
48 İbn-i Cerir ve Tirmizi’nin ve diğerlerinin Enes’ten rivayetleri için bkz. Elmalık H. Yazır, age, c.6,
s.4708.
49 Tirmizi’nin Şemail’den rivayeti için bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.6, s.4708-4709.
50 Tirmizi’nin Mu’az’dan rivayeti için bkz. Elmalılı H. Yazır, age. c.6, s.4709.
mı? Cennet erkeklerini mükafatlandıracağım diye, bu kadınları onlara hediye eder, onların
keyfinde ve emrinde tutar mı? Bu adaletsizlik ve eşitsizlik sayılmaz mı? Cenneti “iman sahibi
erkekler” için olduğu gibi “iman sahibi kadınlar” için de mutluluk yeri yapsa, daha adil bir iş
yapmış olmaz mı? Ya da cennet erkeklerine “ceylan gözlü, memeleri yeni sertleşmiş kızlar”
sağlarken, cennetteki kadınlara da, mutluluklar sağlasa, örneğin “Ey kadınlar! İşte yakışıklı
delikanlılar; biz onları sizin için inşa ettik; dilediğiniz gibi onlarla yaşayın” dese, .daha iyi
olmaz mı?
Bu soruları sorarken akla bir de şu gelmekte: Hiç “yüce”, “adil” ve her şeye kadir bir Tanrı,
insanları kendisine baş eğdirtebilmek için, mükafat usulüne gerek duyar mı? Hani sanki
“rüşvet” verirmiş gibi iş görür mü? Ve hele bu işi, kadınları erkeklerin keyfine feda
edercesine yapar mı? Örneğin, erkek kullarını kendisine taptırtabilmek için, “Ey erkekler!
Eğer iman sahibi olur, bana (ve Muhammed’e) baş eğerseniz, buyruklarımı yerine
getirirseniz, ben de size güzel kadınlar bulurum; hatta dünya yaşamını buruşmuş kocakarı
olarak bitiren kadınları yeniden yaratıp (inşa edip) ceylan gözlü ve memeleri yeni sertleşmiş
kızlar olarak sizlere mükafat olarak veririm!” şeklinde konuşur mu? Ve eğer böyle yaparken,
yani “mükafat” yoluyla erkek kullarını kazanmak isterken, insan şahsiyetinin haysiyetini
incitmiş olmaz mı? Çünkü, bilindiği gibi “mükafat” usulü, aklen ve fikren oluşmamış
kimselere, daha doğrusu çocuklara bir şeyler yaptırtmak amacıyla uygulanır. Oysa çocukluk
yaşını aşmış, yani rüşte erişmiş kimselere, mükafat usulleri değil, akılcı usuller uygulamak
gerekir. Örneğin, ağlayıp sızlayan, yaygara koparan küçük bir çocuğa “Uslu durursan sana
oyuncak alırını” der ve uslu durduğu takdirde “Aferin sana” diyerek onu hediyelerle
mükafatlandırırsanız, belki isabetli bir şey yapmış sayılabilirsiniz;51 fakat çocuk büyüyüp
erginliğe ulaştıktan sonra, onu, “iyi” şeyler için mükafatlandırmaya devam edecek
olursanız,’-onu çocuk yerine koymuş ve dolayısıyla onun haysiyetiyle oynamış olursunuz. Bu
nedenle, “Yüce” olduğu söylenen bir Tanrı’nın, insan haysiyetini çiğner şekilde
konuşabileceğini, insanları
51 “Belki” diyoruz, çünkü çocukları da “mükafat” yoluyla yetiştirmenin sakıncalı olduğu söylenebilir.
“mükafat” (bir bakıma “rüşvet”) yoluyla kendisine (ya da Muhammed’e) baş eğdirtmek
isteyebileceğini düşünmek yersizdir; daha doğrusu böyle bir düşünce, Tanrı fikrindeki
yüceliği yok etmeye yeterlidir. Bunun böyle olduğunu, az sayıda da olsa, İslam ülkelerinde
anlamaya başlayanlar vardır.-“2 Beklenir ki, bir gün gelip bu anlayışa yönelik insanların sayısı
çoğalacak ve bu insanlar yukarıdaki (ya da benzeri) ayetler için, “Bunlar Tanrı sözleri inidir,
yoksa insan sözleri mi?” şeklindeki sorulan kolaylıkla cevaplandıracaklardır; yeter ki,
kendilerine akılcı eğitim ve akılcı yoldan düşünme olanağı sağlansın.
4) “Rahman” ve “Rahim” Olduğu Söylenen “Yüce” Bir Tanrı’nın, “İnsan Derisini
Kavuran Yakıcı Bir Ateş”, “Kaynar Su ve İrinle” Dolu Cehennem
Korkutmalarına Başvurarak Din Verme Yolunu Seçip Seçmeyeceği Konusunda!
20. yüzyılın en büyük düşünürleri arasında yer alan Bertrand Rus-sell, “cehennem”
fikrinin “gaddar ruhlu” insanlar tarafından uydurulduğunu, çünkü insani duygulara
sahip hiçbir varlığın, kişileri cehennem ateşinde yakılır görmekten zevk almayacağını
söyler. Anlatmak istediği şey, muhtemelen cehennem düşüncesinin Tanrı anlayışıyla
bağdaşmayacağıdır.53
Böyle bir görüşü İslamcılar nasıl karşılarlar, bilemiyoruz; fakat, şunu söylemek
mümkündür ki, Kur’an’da, Tanrı’yı “rahman” ve “rahim” olarak tanımlayan ayetler
yanında, bu aynı Tanrı’nın cehennemi “kaynar su ve kanlı irin”le dolu, yakıtı “insanlar”
ve “taşlar” olan dehşet verici yer olmak üzere hazırladığını belirleyen ayetler vardır ki,
birbirleriyle bağdaşır gibi değildir.
Gerçekten de Kur’an’ın birçok ayetinde “Allah”, kendi kendisini çeşitli güzel nitelikler
yanında bir de “rahman” ve “rahim” olarak tanıtır. Örneğin, Has r Suresi’nde şöyle
yazılıdır:
52 İslam ülkeleriyle ilgili araştırmalarda bulunan Hintli yazar V.S. Naipaul’un Beyond Belief: Islamic
Excursions Amonmg tlıe Converted P’eoples at”’ kitabına bakınız. Random House, New York, 1998,
s.182.
53 Bertrand Russell. Ma Concepıion dit Mimde (Ingilizceden Fransızcaya çeviri Ga-limard, Paris, 1962,
s.74).
“...O öyle Allah ki, ondan başka Tanrı yok... o rahmandır, rahimdir. ..” (Haşr Suresi,
ayet 22-24).
Bilindiği gibi “rahman” deyimi genel olarak “herkese çok acıyan” anlamına gelir;
“rahim” sözcüğü ise, özellikle “ahirete inanırlara acıyan” demektir. Başka bir
deyimle “rahim” niteliği, iman sahibi olanlarla olmayanları (daha doğrusu
Müslümanlarla Müslüman olmayanları), yani “iyi” ile “kötü”yü ayırt etmek ve
Tanrı’nın özellikle bunlara acıyan ve bunları koruyan olduğunu ortaya
koymaktadır.54
Öte yandan bu aynı Tanrı, herkesi doğru yola eriştirebilecek güçte olmakla beraber
böyle yapmadığını, çünkü cehennemi insanlarla (ve cinlerle) dolduracağına dair
kendi kendine yemin ettiğini söyler (Secde Suresi, ayet 13) ve cehennem tanımlarına
geçer. Tanrı’nın tanımladığı cehennemle ilgili ayetleri okurken dehşete düşmemek ve
hele “rahman” ve “rahim” bir Tanrı’nın ağzından bu tanımların nasıl çıkabildiğine
akıl erdirmek kolay değildir. Bir kere cehennemin yedi kapısı vardır ve her bir kapı
birer gruba ayrılmıştır (Hicr Suresi, ayet 44). Yorumculara göre bu gruplar, başta
günahkar müminler olmak üzere, Yahudiler, Hıristiyanlar ve diğer günahkarlardan
oluşur. Cehennem işlerine bakmak üzere Tanrı 19 meleği muhafız olarak seçmiştir
(Müddessir Suresi, ayet 30-31). Ayrıca muhafız olarak “Malik” ve “Deccal” de
bulunmaktadır.55 Bu cehennem, Tanrı’nın tutuşturulmuş ateşiyle doludur ki,
yüreklere çökecektir (Hümeze Suresi, ayet 4-9); bu ateşin yakıtı insanlar ve taşlardır
ve bunun böyle olduğunu Tanrı şöyle bildirmektedir:
“Öyleyse korkun! O ateşten ki, onun yakıtı insanlarla taşlardır, inanmazlara
hazırlanmıştır o ateş...” (Bakara Suresi, ayet 24; Tahrim Suresi, ayet 6; Al-i İmran
Suresi, ayet 10).
Muhammed’in söylemesine göre, cehennem ateşi öylesine alevli bir ateştir ki (lezza),
miktarca ve sayıca dünya ateşleri üzerine “altmış
54 Elmalılı Hamdi Yazır, age, c.6, s.4869 vd...; ayrıca bkz. Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi,
Kaynak Yayınları, c.2, s. 129.
55 Buhari’nin İbn Abbas’tan rivayeti için bkz. Diyanet Yayınlan’ndan Sahih-i.... Hadis No. 1350, c.9,
s.50.
dokuz derece fazla kılınmıştır”;56 ve bu ateş cehennemliklerin baş derilerini sıyırıp
atacaktır (Mearic Suresi, ayet 15-18). Tanrı, bu cehenneme attığı kişileri, ateşten bir
dağ olan “Saud”a tırmandırcaktır ki (Müddessir Suresi, ayet 17), Ahmed b. Hanbel
gibi yorumcuların söylemelerine göre, cehennemlik kişi, yetmiş yılda bu ateşten dağa
çıkabilecek ve yetmiş yılda da inebilecektir. Öte yandan Tanrı, cehenneme attığı
kişilere şöyle diyecektir:
“...Yalan saya geldiğiniz azaba doğru gidin! Üç kola ayrılmış (ama) ne
gölgelendiren ne de alevden koruyan bir gölgeye gidin. O, saray gibi kocaman
kıvılcım saçar. Her bir kıvılcım sanki birer sarı deve gibidir. Yalanlamış olanların o
gün vay haline...” (Mürselat Suresi, ayet 29-34).
Öte yandan cehennemdeki yiyecek ve içecekler de, “zakkum ağacı”, “kanlı irin” ve
“kaynar su” cinsi dehşet verici nitelikte şeylerdir. Zira, Kur’an’da Tanrı’nın şöyle
konuştuğu yazılıdır:
“Sonra siz ey sapıklar... Kesinlikle zakkum ağacından yiyeceksiniz. Onunla
dolduracaksınız kamınızı. Üzerine de kaynar su içeceksiniz “ (Vakıa Suresi, ayet 51 -
54).
Tanrı, “zakkum ağacı”nın tanımını şöyle yapmakta:
“Yoksa zakkum ağacı mı?.. Cehennemin ta dibinden çıkan bir ağaçtır o.
Tomurcuklan da birer şeytan başı gibidir. Kuşkusuz cehennemlikler ondan yerler.
Karınlarını onunla doldururlar...” (Saffat Suresi, ayet 62-66).
Yine Tanrı’nın bildirmesine göre, cehennemliklerin içecekleri şeyler “kaynar su”
(hamim), irin “ğessak” ve kanlı irin (ğislin) cinsi şeylerdir:
“Cehennemlikler orada ne bir serinlik tadabilecekler ne de içilecek bir şey...
Yalnızca kaynar su ve irin içecekler...” (Nebe’ Suresi, ayet 25).
56 Buhari’nin Ebu Hüreyre’den rivayeti için bkz. Sahih-i..., Diyanet Yayınları, Hadis No. 1350, c.9,
s.50.
Bütün bunlardan başka, Tanrı, bir de işkence tertiplemiştir cehennemliklere!
Örneğin, kaynar su, hem içilmek hem de kişinin başından dökülmesi içindir. Tanrı
şöyle diyor:
“(Allah zebanilere emreder) Tutun onu! Cehennemin ortasına sürükleyin! Sonra
başına azap olarak kaynar su- dökün (ve deyin ki), ‘Tat bakalım. Hani sen kendince
üstündün, şerefliydin, işte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir” (Duhan Suresi, ayet
47-50; ayrıca bkz. Sad Suresi, ayet 55-58; Hakka Suresi, ayet 35-37).57
Yine Muhammed’in söylemesine göre, Tanrı, cehenneme atılacak olan kişilerin bağırsaklarının karınlarından
dışarı akacağını ve sonra o kişilerin bu kendi bağırsaklarının etrafında değirmen merkebinin
değirmende döndüğü gibi döneceklerini bildirmiştir.58
Ve işte Muhammed’in söylemesine göre, “rahman” ve “rahim” olan Tanrı’nın hazırladığı
cehennem böylesine korkunç, böylesine dehşet verici bir yerdir. Ve bu cehenneme Tanrı,
“iman” sahibi olmayanları ve doğru yola sapmayanları atacaktır.
Şimdi kendi kendinize soracaksınızdır: “Pek güzel, ama her şeye kadir olan ve bütün insanları
doğru yola sokma olanağına sahip olduğunu açıklayan ve bu arada kendi kendisini ‘rahman’
ve ‘rahim’ olarak tanımlayan bir Tanrı, nasıl olur da cehennem düşüncesine yönelebilir? Nasıl
olur da böylesine azap verici şeylerden söz edebilir?” diye soracaksınızdır. Ve muhtemelen,
“Hayır! Böyle bir şey olamaz!” diyerek “Kur’an ayetleri Tanrı sözleri midir, yoksa elçinin
sözleri midir?” şeklindeki tartışmayı sürdüreceksinizdir. Ancak, unutmayınız ki, Kur’an’a
göre Tanrı, insanların tümünü “iman sahibi” yapabilecekken yapmayıp, kiminin gönlünü açıp
“Müslüman”, kiminin gönlünü kapatıp “kafir” yaptığını ya da dilediğini doğru yola sokup
dilediğini saptırdığını bildirmiş (örneğin, Enam Suresi, ayet 125) ve bu davranışının nedenini
de, “Ben cehennemi cinlerle ve insanlarla dolduracağıma dair kendi kendime söz verdim”
şeklindeki bir gerekçeye bağlamıştır. Bunu öngören hükümleri gözden geçirecek olursanız, bu
kez tekrar kendi kendinize sormuş olduğunuz soruya dönmüş olacaksınızdır.
57 Bu konudaki diğer ayetler için bkz. Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi, Kaynak Yayınlan, c.4, s.56-
57.
58 Buhari’nin Üsame’den rivayeti için bkz. Sahih-i..., Diyanet Yayınları, Hadis No. 1351,c.9,s.51.
4) Tanrı’nın, Bütün İnsanları Müslüman Yapmak Varken Yapmadığını, Çünkü
Cehennemi İnsanlarla Dolduracağına Dair Kendi Kendine Söz Verdiğini,
Cehennemin Dolup Dolmadığım Anlamak İçin “Döldün mu?” Diye Sorduğunu,
Buna Karşılık Cehennemin, “(Hayır!) Daha Var mı?” Diye Cevap Verdiğini
Bildiren Ayetlerin Tanrı Sözleri Sayılıp Sayılamayacağı Hakkında!
Kur’an ‘da, Secde Suresi’nde Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:
“Biz dileseydik, herkesi doğru yola eriştirirdik. Ne var ki, ‘An-dolsun ki, cehennemi,
cinlerle ve insanlarla dolduracağım’ diye kesin bir söz çıkmıştır benden” (Secde Suresi,
ayet 13).
Bu ayeti okurken bir de Enam Suresi’nin şu ayetine göz atalım:
“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini Islama açar; kimi de saptırmak
isterse... kalbini iyice daraltır... “ (Enam Suresi, ayet 125.)
Dikkat edileceği gibi bu ayetlere göre Tanrı, eğer dilemiş olsa bütün insanları
Müslüman yapabilecekken yapmıyor; bir kısmını “Müslüman” yapıp bir kısmını “kafir”
kıldığını bildiriyor. Sebep olarak da cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi
kendine kesin bir söz verdiğini söylüyor. Daha başka bir deyimle insanların tümünü
doğru yola sokabilecekken böyle yapmadığını, çünkü böyle yapmış olsa, bu takdirde
cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine verdiği sözü yerine getirememiş
olacağını “apaçık” bir şekilde açıklıyor! Olacak şey midir bu? Hiç “Yüce” bir Tanrı,
hiç yoktan insanları cehenneme atmak gibi bir davranışa yönelmekten zevk alıyormuş
gibi konuşabilir mi?
Yukarıdakine benzer olmak üzere, Kur’an’ın Hûd Suresi’nin 118. ve 119. ayetlerinde
Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:
“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa
düşecekler. Ancak, Tanrı’nın merhamet ettikleri müstesnadır. Zaten Rabbin onları
bunun için yarattı. Rabbinin, ‘Andolsun ki cehennemi tümüyle insanlar ve cinlerle
dolduracağım’ sözü yerini buldu” (Hûd Suresi, ayet 118-119).
Görülüyor ki, bu ayetler anlaşılmazlıklarla, uyuşmazlıklarla ve birbiriyle çelişir satırlarla,
fakat bütün bunlardan başka bir de Tanrı’nın “yüceliği” fikriyle bağdaşmazlıklarla dolu. Bir
kere Tanrı burada, bütün insanları doğru yola sokabilecekken sokmadığını, çünkü ceTıenemi
insanlarla dolduracağına dair kendi kendine yeminler ettiğini bildirmekte! Bildirirken de
“insanlar ihtilafa düşecekler. Ancak, Tanrı’nın merhamet ettikleri müstesnadır. Zaten Rabbin
onları bunun için yarattı” diye eklemekte. Daha başka bir deyimle, Tanrı, bütün insanları
İslamda “ittifak” ettirmek imkanına sahip olduğu halde böyle yapmadığını, kimini “Müslüman”
kimini de “kafir” kıldığını, böylece onlar arasında anlaşmazlık ve çatışma (ihtilaf)
çıkmasına vesile olduğunu bildirmekte: “Zaten Rabbin onları bunun için yarattım” derken,
demek istediği bu! İlerideki sayfalarda tekrar değineceğimiz gibi, her ne kadar ayette geçen
“bunun için” deyiminin -ki “li-zalike” karşılığı oluyor- “Zaten Rabbin onları ihtilafa
düşmeleri için yarattı” anlamında olabileceği gibi, “Zaten Rabbin onları rahmetine nail
kılmak için yarattı” anlamına gelebileceği söylenirse de,59 fark etmez; çünkü, her ikisi de
Tanrı’nın keyfiliğini dile getirmekte; her ikisi de Tanrı’nın, bir kısım insanları Müslüman
kılıp cennete almak için, bir kısmını da cehenneme atmak üzere “kafir” olarak yarattığını,
çünkü cehennemi insanlarla doldurmak üzere yaptığı “yemini” yerine getirmeye çalıştığını
anlatmaktadır. Fakat, iş bununla de bitmiş değildir. Çünkü, yine Kur’an’dan anladığımıza
göre, Tanrı, cehennemi insanlarla doldurmak konusunda verdiği yemini öylesine bir kesinlikle
yerine getirmek hevesindedir ki, cehennemin dolup dolmadığını öğrenmek için ikide bir
cehenneme “döldün mu?” diye sorar. [Pek güzel, ama evrendeki her gizli şeyi bildiğini
söyleyen ve örneğin kendini, “O, görüleni de görülmeyeni de bilen...” (Haşr Suresi, ayet 22-
24)60 diye öğreten bir Tanrı, cehennemin dolup dolmadığını bilmez mi? İlle de cehenneme
sorması mı gerekir?]
59 Kur’an’ın. Diyanet Vakfı çevirisinde Hûd Suresi’nin 118. ve 119. ayetleriyle ilgili açıklamaya bakınız; ayrıca
bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.4, s.2836 vd.
60 Tanrı’nın görülen ve görülemeyen her şeyi bildiği konusunda pek çok ayet var Kur’an’da. Örneğin bkz. Rad
Suresi, ayet 8-10; Enam Suresi, ayet 73; Tevbe Suresi, ayet 94, 105; Secde Suresi, ayet 6; Zümer Suresi, ayet 46;
Teğabün Suresi, ayet 18 vd...
Ve cehennem öylesine açgözlü, öylesine doymak bilmez bir yerdir ki, “Hayır doymadım!
Daha var mı?” şeklinde Tanrı’ya cevap verir. Kaf Suresi’nin 30. ayetini okuyalım:
“O gün ki cehenneme, ‘Döldün mu?’diyeceğiz. O, ‘Daha çok var mı?’diyecek...” (Kaf Suresi,
ayet 30).
Cehennemin büyüklüğü nedir ve ne kadar insan alır, bilemiyoruz. Fakat, söylemeye gerek
yoktur ki, Tanrı’nın “Döldün mu?” sorusuna cehennem, “Henüz dalmadım, daha var mı?”
dediği süre boyunca, Tanrı, cehennemi doldurmak amacıyla, kendi kendine verdiği sözü
yerine getirmek üzere insanları kafir kılmaya devam edecektir. Bununla beraber
Muhammed’in söylemesine göre, Tanrı, “ayağını ko-yuncaya kadar” cehennem bu şekilde
konuşacaktır ki, işte o vakit “...Yetişir, yetişir!” diyerek dolmuş olduğunu anlatmış olacaktır.
Yine Muhammed’in söylemesine göre, Tanrı, cehenneme, “(Ey cehennem!) sen sırf benim
azabımsın, ben seninle kullarımdan dilediğime azap ederim...” demiştir;61 muhtemelen bu
sözleriyle cehenneme iltifatta bulunmak istemiştir!
Siz hiç Tanrı’nın, “Ben cehennemi insanlarla dolduracağıma dair kendi kendime söz verdim”
deyip, cehennemi insanlarla doldurmaya çalışacağını ve bununla yetinmeyip, cehenneme
hitaben, “Ey cehennem, döldün mu?” diye soracağını, cehennemin de bu soruya, “Hayır
dalmadım, daha var mı?” diyeceğini, cehennemi doldurmak amacıyla Tanrı’nın insanları
“kafir” kılmakta devam edeceğini kabul edebilir misiniz? Öte yandan Tanrı’nın, hem bir
yandan insanları “kafir” yaptığını hem de “kafirdirler” diye cehennemde yakacağını, suçsuz
insanları suçluymuş gibi cezalandıracağını, yani adaletsizlik ve haksızlık yapacağını
düşünebilir misiniz? Söylemeye gerek yoktur ki, eğer bütün bu ayetleri eleştirel akıl
süzgecinden geçiriyorsanız, bu sorulara “Hayır!” şeklinde yanıt vereceksinizdir. Yok eğer
“imanı”, aklın önüne geçirecek olursanız, bu takdirde vereceğiniz cevap kuşkusuz ki “Evet!”
olacaktır. Bu takdirde insanı akılcı düşünce yolundan uzaklaştırmış olacaksınızdır. Nitekim
“büyük din bilgini” ola-
61 Buhari ve Müslim’in Enes’ten ve ayrıca Ebu Hüreyre’den rivayetleri için bkz. Elmalılı H. . Yazır, age, c.6,
s.4518-4519.
rak tanımlanan kişileri “evet”ler’de birleştiren şey, imanın akla üstün olduğuna
inanmışlıklarıdır. Örneğin, Elmalılı Haindi Yazır gibi ünlü bir din adamı, Tanrı’nın
cehennemle konuşmasıyla ilgili ayet konusunda şöyle der:
“Bu sual ve cevap (Tanrı’nın cehennemi doldurmak üzere kendi kendine vermiş olduğu)
va’dinin tatbikim ve cehennemin dehşetini ve hızını tasvirdir... Yani cehennem o genişliğiyle
beraber ... f eve feve (bölük bölük) atılan cin ve insten (insanlardan) doldurulacak, fakat hızı
kesilmeyecek, mücrimlere (olan kızgınlığının) şiddetinden daha ziyadeye ihtiras gösterecektir.
Çokları bu sual ve cevabı bu gibi bir tasvire hami etmişlerdir. Bazdan da hakikat demişlerdir
ki... hakikat mümkünken ahiret işleri dünyaya kıyas edilmemelidir der... “62
Şeriat eğitiminin nasıl bir düşünce tarzına yer verebileceğini anlamak için bu tür örneklere
göz atmak yeterlidir.
Görülüyor ki, Kur’an’da Tanrı’nın, insanlardan bir kısmını doğru yola sokup, bir kısmını
“kafir” yaptığı, “kafir” yaptıklarını cehenneme attığı, çünkü cehennemi insanlar ve cinlerle
dolduracağına dair kendi kendine söz verdiği, dolup dolmadığını anlamak için cehenneme
“Döldün mu?” diye sorduğu, onun,bu sorusuna karşı cehennemin “Daha var mı?” diye yanıt
verdiği, bunun üzerine dilediği sayıda insanı “kafir” kılıp cehennem ateşine attığı yazılı!
Şimdi tekrar soralım: bu tür sözlerin, “yücelerin yücesi” olduğu öne sürülen bir Tanrı’nın
ağzından çıktığını düşünmek olası mıdır? Böyle bir düşünce, Tanrı fikrine ters düşmez mi?
Tanrı fikrini zedelemeye yetmez mi?
5) Kur’an’daki Ayetlerin “Tanrı Sözleri mi?”, Yoksa “Elçinin Sözleri mi?” (insan
Yapısı mı ?) Olduğu Konusundaki Tanışmayla İlgili Diğer Bazı Örnekler
Kur’an’ın “Tanrı yapısı mı?”, yoksa “insan yapısı mı?” olduğu konusundaki tartışma
vesilesiyle verilebilecek örnekler sayısızdır, Bunlardan birkaçını yukarıda özetledik. Birkaç
örnek daha vermekte yarar var:
62 Elmalılı H. Yazır. age, c.6. s.4518. 106
Neyzen Tevfik, kadınların İslam şeriatındaki aşağılık durumu konusunda yazdığı şiirlerinden
birinde şöyle der:
“Esir olunca kadınlık nikaha bağlanmış,
Müzeyyenata da bakmış, tel örgüdür sanmış.
Değil mi ya? ipek, altın saadetin temeli?
Kadınlığın bu kelepçe içinde kalmış eli.
Muhakkar (hor, hakir tutulmuş) olduğunu dinleyen eyliyor ta‘lim,
Şu ayet’e bakınız: ‘Inne keydekûnne azim’...
Şu altı bin senedir izdivacı tanzime.
Muvaffak olmıyan (başarılı olmayan) ezhan (zihniyet) değer mi
ta’zime (saygıya değer mi?)” 63
Neyzen Tevfik bu satırları, şeriatın kadını “aklen ve dinen dün (aşağılık)” yaratık sayan,
nikah yoluyla erkeğin kölesi yapan, dayak atılmaya layık bulan, eşek ve köpek vd... gibi
namazın bozulmasına vesile yaratan, tanıklıkta (şahadette) erkeğin yarı değerinde tutan, miras
paylaşımında erkeğe nazaran yarı hisseye sahip kılan, hilekarlık, düzenbazlık alanında
rakipsiz sayan, daha buna benzer nice aşağılamalarla hor ve hakir durumlarda tutan yönlerini
eleştirmek amacıyla yazmıştır. Yazarken de, yukarıda görüldüğü gibi “Şu ayete bakınız: ‘Inne
keydekûnne azim’...” demiştir. “Şu qyete bakınız” derken, anlatmak istediği şey kuşkusuz ki
şudur: “Hiç böyle bir ayet olabilir mi?” ya da “Hiç Tanrı böyle bir şey söylemiş olabilir mi?”
Çünkü, işaret ettiği ayet, Kur’an’daki Yusuf Suresi’nin “İnne keydekûnne azim” sözlerini
kapsayan 28. ayetidir. Burada geçen “keydekûnne” sözcüğü “keyd” kökünden gelme olup,
“hile yapmak”, “düzen, tuzak kurmak”, “dolap çevirmek”, “birisine oyun oynamak” gibi son
derece kötü anlamlara gelir. Bu şekliyle ayet, kadınların karakterce hilekar ve düzeni büyük
yaratıklar olduklarını anlatmak üzere şöyledir:
63 Bu satırlar. Neyzen Tevfık’in. 1921 yılında yazdığı “Ferda’yı Vahdet” adlı şiirinden alınmadır. Bkz. Neyzen
Tevfik ve Azûb-t Mukaddes’i. Tunca Yayınları, İstanbul, 1983. s.264.
“...Ey kadınlar hileleriniz, (düzenleriniz) pek büyüktür sizin...” (Yusuf Suresi, ayet 28).64
Ve genel olarak kadınları aşağılatıcı bu sözler, Kur’an’daki Yusuf masalıyla ilgili olarak
kısaca şöyledir:
Kur’an’ın Yusuf Suresi’nde Tanrı, “(Ey Muhammed!) Biz, sana bu Kur’an’ı vahyetmekle
geçmiş milletlerin haberlerini ... anlatıyoruz...” (Yusuf Suresi, ayet 3) diyerek Yusuf masalını
anlatır. Masala göre Yusuf, Tanrı tarafından “peygamber” olarak seçilmiş olan Yakub’un
oğullarından biridir.65 Babası tarafından çok sevildiği için, kardeşlerinin kıskançlığını üstüne
çeker. Bu yüzden kardeşleri onu öldürmek isterler ve bir gün götürüp bir kuyuya atarlar. Tanrı
Yusuf a peygamberlik vahyedip yardımda bulunacağını söyler. Nitekim oradan geçen bir
ticaret kervanının adamları, kuyudan su çekerken, Yusuf’u bulup çıkarırlar ve Mısır’a götürüp
köle olarak satarlar. Yusuf’u satın alan kişi kralın vezirlerinden varlıklı bir kimsedir (Yusuf
Suresi, ayet 3-20). Vezir’in çocuğu olmadığı için Yusuf’u kendi çocuğu gibi yetiştirmek ister
ve karısına, “Bu çocuğu evlat edinip yetiştirelim” der (Yusuf Suresi, ayet 21). Yusuf, ergenlik
çağına erişince, Tanrı onu yetenekli ve ilim sahibi, bir delikanlı haline getirir (Yusuf Suresi,
ayet 22). Yusuf, çok yakışıklı bir genç olduğu için, vezirin karısının hoşuna gitmeye başlar. O
kadar ki, kadıncağız, Yusuf’a aşık olur ve onunla yatmak ister. Kocasının evde olmadığı bir
gün kapıları iyice kapar ve Yusuf’a, “Haydi gel” der. Fakat, Yusuf, “(Hasa)... kocan benim
velinimetindir...” diyerek kadının teklifini geri çevirir (Yusuf Suresi, ayet 23). Aslında Yusuf
un da ona meyli vardır, ama Tanrı onu günah işlemekten alıkoyar. Nitekim Kur’an’da
Tanrı’nın şöyle dediği yazılıdır:
64 Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Kur’an çevirisinde şöyledir: “...siz. kadınların düzeni büyüktür...”-. Diyanet
Vakfı çevirisinde şöyledir: “...(Ey kadınlar) sizin tuzağınız gerçeklen büyüktür...”’. Ömer Rıza Doğrul’un
çevirisinde ise şöyledir: “...(Ey kadın/ar) sizin lüleleriniz ne büyüktür...”
65 Tevrat’la anlatılanlara göre Yusuf, Yahudilerin atası sayılan İbrahim’in oğlu Ishak’ın oğlu olup daha
sonra adı Tanrı tarafından İsrail’e çevrilecek ve İsrailoğullarının atası olacaktır.
108
“Andolsun ki, kadın (Yusuf’a) meyletti. Eğer Rabbinin işaret ve ikazını görmeseydi (Yusuf) da
kadına meyletmişti. İste böylece biz, kötülük ve fuhşu ondan (Yusuf tan) uzaklaştırmak için
(delilimizi) gönderdik...” (Yusuf Suresi, ayet 24).
Şimdi dikkat ediniz: ayete göre Yusuf’un kadına eğilimi vardır, fakat Tanrı onun yardımcısı
olmuştur; eğer Tanrı, Yusuf’u kötülükten uzak tutmamış olsa, Yusuf kadınla yatmaya
hazırdır. Bu durumda kendi kendimize, “Neden acaba Tanrı Yusuf’u günah işlemekten korumuştur
da, bu aynı hayırhahlığı kadına göstermemiştir? Yoksa acaba Tanrı keyfiliğe mi
kapılmıştır? Ya da kadınlara karşı düşmanlık beslediği için mi böyle yapmıştır?” şeklinde bir
soru soracak olursa, cevabını birazdan vereceğiz. Fakat, şimdilik masalımıza devam edelim.
Yusuf’un direnişi Ve odadan çıkmak istemesi üzerine kadın kapıya doğru gelip onun
gömleğini arkadan yırtar. Fakat, tam o sırada kadının kocası çıkagelir. Kadın, yalan uydurup
kocasına Yusuf’un kendisinin ırzına geçmek istediğini söyler ve “Senin ailene kötülük etmek
isteyenin cezası, zindana atılmaktan veya elem verici bir işkenceden başka ne olabilir?” der
(Yusuf Suresi, ayet 25). Ancak, Vezir durumu anlar ve karısını yalancılıkla, hilekarlıkla
suçlayıp, “...Ey kadınlar hileleriniz (düzenleriniz) pek büyüktür sizin... “ (Yusuf Suresi, ayet
28) şeklinde konuşur. Bununla beraber insaflı davranıp Yusuf’a, “Ey Yusuf! Sen buna
aldırma” der; kadına da dönerek, “sen de günahının bağışlanmasını dile, çünkü suçlusun”
der (Yusuf Suresi, ayet 28-29). Ancak, olay çevrede duyulmuştur; şehirde birtakım kadınlar,
“Vezirin karısı kölesinin olmak istiyormuş; sevgisi bağrını basmış; doğrusu onun besbelli
sapıtmış olduğunu görüyoruz” (Yusuf Suresi, ayet 30) diyerek dedikoduya başlarlar. Bunu
duyunca Vezir’in karısı büyük bir yemek ziyafeti verir ve dedikodu yapan bu kadınları davet
eder; her birine dayanacak yastıklar hazırlar ve ellerine birer bıçak verir. Kadınlar meyveleri
bıçakla soyarken Vezir’in karısı Yusuf’a emreder: “Çık karşılarına kadınların!” Kadınlar
Yusuf’u görünce şaşkına dönüp ellerinde bıçakla parmaklarını keserler ve “Haşa Rabbimiz!
Bu bir insan değil, ancak yüce bir melektir” diye bağrışırlar (Yusuf Suresi, ayet 31). Onların
bu bağrışmaları üzerine Vezir’in karısı, “işte sözünü edip beni yerdiğiniz bücür. Andolsun ki
onun olmak istedim, fakat o iffetinden dolayı çekindi. Emrimi yine yapmazsa, andolsun ki
hapse tıkılacak ve kahre uğranacaktır” der (Yusuf Suresi, ayet 32). Bunu duyan Yusuf
korkuya kapılıp Tanrı’dan yardım ister; daha doğrusu Tanrı’nın kendisini kadınların
hilelerinden uzak kılmasını diler; şöyle der:
“Rabbim! Bana zindan, bu (kadınların) benden istediklerinden daha iyidir! Eğer onların
hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder (onlara gönül verir) ve cahillerden olurum”
(Yusuf Suresi, ayet 33).
Dikkat edileceği gibi, Yusuf, kadınların isteklerine karşı kendi başına direnebilecek bir irade
gücünden yoksun olduğunu söylemekte; eğer Tanrı’nın yardımı olmamış olsa, hiç tereddüt
etmeden kadınlara gönül verecektir! Ve işte Yusuf'un bu isteği üzerine Tanrı onun duasını
kabul eder ve kadınların tuzağından onu uzak tutar (Yusuf Suresi, ayet 34). Ancak, Yusuf’a
iftirada bulunan kadının ailesi, her ne kadar Yusufun suçsuz olduğunu bilmelerine rağmen,
halkın dedikodusunu kesmek amacıyla, Yusuf’u zindana attırırlar (Yusuf Suresi, ayet 35). Her
ne hikmetse Tanrı, halkın dedikodusunu önlemek varken önlemeyip, Yusufun zindana
atılmasına göz yumar! Fakat, anlaşılan o ki, Tanrı, sırf Yusufun yararına olsun diye buna göz
yummuştur. Çünkü, Kur’an’da anlatılanlara göre Yusuf, zindandaki arkadaşlarına anlattığı
rüyalar sayesinde ün salacak ve adının kral tarafından duyulması üzerine ülkenin en önemli
mevkilerine getirilecektir (Yusuf Suresi, ayet 36-56). Yusuf masalının geri kalan kısmını
burada anlatmaya gerek yok.66 Çünkü, konumuz, kadınları “hilekar”lıkla damgalayan
yukarıdaki ayetin “Tanrı yapısı mı?”yoksa “insan yapısı mı?” olduğu konusuyla ilgilidir. Bu
konuda bir sonuca varabilmek için, Kur’an’ın, “Tanrı dilediğini doğru yola sokar, dilediğini
de saptırır” şeklindeki hükümlerini (örneğin, Enam Suresi, ayet 125) göz önünde tutmamız
gerekir. Zira, yukarıda kısaca özetlediğimiz Yusuf masalında Tanrı, ortada hiçbir neden
yokken Vezir’in karısını saptırmış, buna
66 Yusuf masalı için bkz. İlhan Arsel. Şeriat’tan Kıssalar, Kaynak Yayınları, birinci hasım, Temmuz 1996.
karşılık Yusuf’u doğru yola sokmuş, günah işlemekten alıkoymuştur! Eğer Yusuf’u
korumamış olsa, Yusuf kadınla yatmaya hazırdır. Şu durumda Tanrı, Yusufun lehine ve
kadının aleyhine olacak şekilde keyfi bir davranışta bulunmuş değil midir? Ve bu soru bizi,
“Hiç Tanrı keyfiliğe sapar mı? Ya da keyfiliğe sapıp adaletsiz, davranışta bulunur mu?”
şeklindeki diğer sorulara sürükler. Bu sorulara, “Evet, Tanrı keyfiliğe dayalı olarak iş görür”
şeklinde bir yanıt verecek olursak, Tanrı’nın “yüceliği” fikrini zedelemiş olmaz mıyız? Öte
yandan bu sorulara, “Hayır! Tanrı keyfi davranmaz, çünkü keyfilik adaletsizliğe yol açar,
oysa adaletsizlik Tanrı’nın ‘Yüce’ olan niteliğiyle bağdaşmaz” şeklinde karşılık verecek
olursak, bu kez Yusufla ilgili yukarıdaki sözlerin Tanrı’dan gelmeyip, insan yapısı şeyler
olduğunu kabul etmemiz gerekmez mi?
Bütün bunlar bir yana, bir de şu var: Yukarıda özetlediğimiz Yusuf masalında Vezir’in karısı,
güzelliğine aşık olduğu Yusuf’a, “Gel benimle yat!” şeklinde bir teklifte bulunuyor.
Teklifinin Yusuf tarafından geri çevrilmesi üzerine, birtakım hilelere başvurarak onun zindana
atılmasına neden oluyor. Ve onun bu davranışı nedeniyle Tanrı, kadınların hilelerinin büyük
olduğunu ilan ediyor ve “Inne keydekünne azim” diye ayet indiriyor! Pek güzel, ama
olayımızda Vezir’in karısının hilekar davranışı, bütün kadınların “hilekar” karakterde
sayılmalarını gerektirir mi? Kuşkusuz ki, kadınlar arasında “hilekar” olanları vardır; fakat erkekler
arasında da, hatta çok daha fazla sayıda olmak üzere hilekar olanları var. Eğer bir
kadının ya da bazı kadınların “hilekar” olmaları yüzünden bütün kadınları “hilekar” olarak
damgalamak gerekiyorsa, aynı şeyi erkekler için de yapmak gerekmez mi? Oysa Kur’an’ın
hiçbir yerinde, “Ey erkekler! Hileleriniz, düzenleriniz büyüktür sizlerin” şeklinde bir ayet
görmüyoruz. Eğer kadının kötülüğünün ve hilekarlığının Havva ile başladığı, çünkü
Havva’nın Adem’i günah işlemeye sürüklediği öne sürülecek olursa, böyle bir iddia, tarihi
bakımdan temelsiz olmak bir yana, asıl Tanrı fikrini zedelemek bakımından sakıncalıdır
Yukarıda belirttiğimiz konularla ilgili olarak şunu da eklemekte yarar vardır ki, Kur’an’ın
Yusuf Suresi’nde anlatılan yukarıdaki masal, Tevrat’taki Yusuf efsanesinden Kur’an’a.
aktarılmıştır (Tevrat, Tekvin, Bap 39-40). Fakat, aktarılırken önemli bir değişiklik yapılmıştır
ki, o da
kadınları “fitne” ve “hilekarlık” kaynağı olarak göstermek amacıyla Kur’an’a eklenen
hükümlerdir. Zira, Tevrat’ta anlatılan masalda Yusuf, “Benimle vat!” diyen kadının iftirası
üzerine zindana attırılır; fakat bu hikayeyle ilgili olarak, orada kadınların “hileleri ve düzenlen
büyük” yaratıklar olduklarına dair bir şey yoktur.67 Olmaması doğaldır; çünkü, “yüce” olarak
kabul edilen bir Tanrı’nın, kendi yarattığı kadınları “aşağılık” birer yaratık şeklinde
gösterebileceğini düşünmek olası değildir; daha doğrusu Tanrı fikrini zedelemek olur.
Yine bunun gibi Kur’an’da Tanrı’nın, kendi yarattığı insanlara karşı azamet savurduğu,
övünmekten hoşlandığı ya da insanları “kul” (köle) olarak, sırf kendisine taptırtmak, yerlere
kapandırtmak, minnettar kılmak, övgüler yağdırtmak ve kendisini onlara “efendi” kılmak için
yarattığı yazılıdır. Hiç “yüce” olduğu söylenen bir Tanrı böyle şeyler yapar mı? Siz Tanrı’nın,
hiç kendi yaptığı şeylerle övünebileceğine ve örneğin, “Göklerde ve yerde olanlar onundur,
hepsi ona boyun eğmiştir” (Rûm Suresi, ayet 26) ya da kendi kendisi için “onun benzen
yoktur...” (Şûra Suresi, ayet 11) ya da “...Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onundur...”
(Bakara Suresi, ayet 255) ya da “Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nuru, içinde ışık
bulunan bir kandil yuvasına benzer...” (Nur Suresi, ayet 35) ya da daha nice buna benzer
şeyler diyebileceğine yer verebilir misiniz? Elbette ki veremezsiniz; çünkü, “yüce” olduğuna
inandığınız Tanrı’nın övünme ihtiyacında olmadığını ve böyle bir dil kullanmayacağını
bilirsiniz.
Siz hiç Tanrı’nın insanlara nimetler verdiğini ve verdikten sonra bununla övündüğünü,
iyiliklerini insanların başlarına kaktığını kabul edebilir inisiniz? Elbette ki etmezsiniz. Oysa,
Kur’an’da, örneğin, Rahman Suresi’nde, Tanrı’nın insanlara (ve cinlere) verdiği nimetlerin
yalanlanamayacağına dair, “(Ey cin ve insan toplulukları) siz Tanrı’nın hangi nimetini
yalanlayabilirsiniz?” dediği yazılıdır. Bu sözler, Rahman Suresi’nde otuz bir kez aynen bu
şekilde tekrarlanmaktadır.
Siz hiç “Yüce” olduğu söylenen bir Tanrı’nın, insanları “kul” -ki “abd” sözcüğünden gelme
olarak “köle” demektir- olarak yaratıp, sırf
67 Adem ile Havva hikayesi için bkz?.İlhan Arsel, ayın eser.
kendisine ibadet ettirmek için yerlere kapandırmaktan hoşlanabileceğini düşünebilir misiniz?
Oysa Kur’an’da, Tanrı’nın insanları köle edinip kendisine ibadet ettirmek için yarattığına dair
nice ayet var ki, bunlardan biri Zariyat Suresi’nin şu ayetidir: “Ben, cinleri ve insanları bana
kulluk (ibadet) etsinler diye yarattım yalnızca...” (Zariyat Suresi, ayet 56-58). Ah-zab
Suresi’nde Tanrı, kendisine boyun eğip ibadet edenlere mükafat vaat ediyor: “.. .boyun eğip
ibadet eden erkekler ve boyun eğip ibadet eden kadınlar... Tanrı bunlara bağışlama ve büyük
karşılık (ecr) hazırlamıştır” (Ahzab Suresi, ayet 35). Tevbe Suresi’nde şu ayet vardır:
“...Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler... rükû edenler, secde edenler... (Ey
Muhammed!) Bu inanırlara müjde ver...” (Tevbe Suresi, ayet 112).
Mü’min Suresi’nde Tanrı, kendisine kulluk etmeyen, ibadet etmeyen insanları cehenneme
atacağını bildirmektedir:
“Rabbiniz, ‘Bana kulluk edin ki, size karşılığını vereyim. Bana kulluk (ibadet) etmeyi
büyüklüklerine yediremeyenler, alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir’ buyurmuştur”
(Mü’min Suresi, ayet 60).
Şeriatçılar, bu tür hükümleri haklı ve geçerli göstermek amacıyla, Tanrı’nın, insanları putlara
ya da başkaca şeylere tapmaktan vazgeçirtmek için böyle konuştuğunu söylerler. Oysa her
kime olursa olsun “tapmak” denen şey, insan varlığının haysiyet duygusunu ve özgürlüğünü
körletir. “Yüce” bir Tanrı, kendi yarattığı insanın yerlere kapanarak kendisine tapmasını
değil, başı dimdik, haysiyet ve özgürlüğüne sahip olarak iş görmesini ister. Böyle bir insanı
değer verilmeye layık bulur.
Siz hiç Tanrı’nın, biraz yukarıda değindiğimiz gibi, cehennemi insanlarla dolduracağına dair
kendi kendine yeminler ettiğini ve yeminini tutmak için insanlardan bir kısmını cehennem
için yarattığını kabul edebilir misiniz? Muhtemelen etmezsiniz, çünkü bu tür konuşmaların
Tanrı’nın yüceliği fikriyle bağdaşmayacağını bilirsiniz. Şimdi geliniz Kur’an’daki şu ayetleri
tekrar okuyalım: Secde ve Hûd surelerinde Tanrı’nın, cehennemi insanlarla dolduracağına
dair yeminler ettiği görülür:
“Andolsun ,ki, cehennemi, tümüyle cinler ve insanlarla dolduracağım” (Hûd Suresi, ayet
119; Secde Suresi, ayet 13).
Hiç “Yüce” bir Tanrı, insanları cehennem ateşine atıp kavurmaktan hoşlanır mı? Üstelik de
insanlardan bir kısmını cehenneme atmak için yarattığını söyleyerek:
“Andolsun ki, cin ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. ..” (Araf Suresi, ayet
179).
Anlaşılan o ki, Tanrı, cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine yeminler ettiği
için, sırf bu yemini yerine getirmek amacıyla insanlardan bir kısmını günahkar olarak ya da
günah işlesinler diye yaratmıştır! Hiç “Yüce” olduğu kabul edilen Tanrı böyle bir şey yapar
mı? Bu şekilde konuşmuş olabilir mi?
Öte yandan Kur’an’a göre Tanrı’nın, sırf kendisine ibadet etsinler, yalvar yakar olsunlar diye
“kul” olarak yarattığı insanlardan başka, bir de bu kullarına “kulluk” edecek insanlar yarattığı
anlaşılmaktadır; bunlar, kendi sahiplerine, yani efendilerine “köle” olarak iş görürler. Daha
başka bir deyimle Kur’an, kölelik denen kuruluşu Tanrısal bir kuruluş olarak tanımlamıştır.
Örneğin, Nahl Suresi’nde Tanrı’nın, insanları “köle” ve “efendi” -ki o da bir bakıma “kul”-
olmak üzere yarattığı, başkasının malı olan ve hiçbir şeye gücü yetmeyen “köle”lerle
kendilerine “güzel nimetler” verdiği “efendi”lerin birbirlerine eşit sayılamayacağını
açıkladığı ve bununla övündüğü yazılıdır:
“Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köleyle, kendisine verdiğimiz
güzel nimetlerden gizlice ve açıkça sarf eden kimseyi örnek gösterir. Hiç bunlar eşit olur mu?
s Övülmeye layık olan Allah’tır...” (Nahl Suresi, ayet 75).
Yorumcuların bildirmesine göre, burada, iki sınıf insan arasında kıyaslama yapılmıştır ki,
bunlar “hürler” ile “köleler”dir. Köleler “hürriyetlerine” sahip olmayıp başkalarının malı
olan “aciz” kişilerdir. “Hürler” sınıfı ise, Tanrı’nın kendilerine güzel bir rızık nasip ettiği
sınıftır.68 Bu nedenle bu iki sınıf eşit sayılamazlar. Daha başka
68 Nahl Suresi’nin 75. ayetinin yorumu için bkz. Elmalılı H. Yazır. age, c.4, s.3111. 114
bir deyimle, Tanrı, köleliğin “doğal” bir kuruluş olduğunu bildirmekte, bundan dolayı kendi
kendini övgüye layık görmektedir! Her ne kadar şeriatçılar, kölelik gibi insan haysiyetiyle
bağdaşmaz kötü bir kuruluşun Kur’an’da yer almasından doğma bir eziklikle yukarıdaki ayete
farklı bir anlam vermeye çalışırlarsa da (örneğin, bu ayetin putataparlarla Müslümanları
kastettiğini söylerlerse de), çabaları boşadır; çünkü Muhammed, gerek Kur’an yoluyla,
gerekse kendi günlük yaşamlarıyla köleliği “meşru” bir kuruluş halinde tutmuştur. Hem de
öylesine ki, kendisi, yaşamı boyunca düzinelerle köleler edinmiş (söylendiğine göre yüz kadar
kölesi vardı), köleleri kendi hizmetinde kullanmış ya da ona buna hediye etmiştir. Kölelerin
en sadık ve en iyi bir şekilde efendilerine hizmet görmeleri, efendilerini asla terk etmemeleri
için her şeyi öngörmüştür; o kadar ki, ölümünden önce söylediği Veda Hutbesi’nde,
“...efendisinden başkasına intisaba kalkan köle, Allah’ın, meleklerinin ve bütün insanların
lanetine uğrasın. Cenab-ı Hak bu gibi insanların ne tevbesini ne de adalet ve şahadetini kabul
eder... “ demiştir.69
Konuyu diğer yayımlarımızda incelediğimiz için fazla durmayacağız. Burada değinmemizin
nedeni, Tanrı’nın insanları “hürler” ve “köleler” şeklinde yarattığını söyleyip, “Hiç bunlar
eşit olur mu?” diyerek kendi kendine övünmesinin “Yücelik” fikriyle bağdaşıp
bağdaşmayacağını tartışmak ve bu tür hükümlerin ‘Tanrı yapısı” olup olamayacağını
araştırmaktır.,
Kur’an’da Tanrı’nın, insanları sırf kendisine taptırmak amacıyla yarattığına, her vesileyle
onları kendi önünde yerlere kapanırcasına dualar ettirerek kendisine taptırdığına, bu şekilde
davranmayan kişilere hiçbir önem ve değer tanımadığına dair hükümler var. Örneğin, Furkan
Suresi’nde Tanrı, insanları sırf kendisine ibadet etsinler, kendisine yalvarıp yakarsınlar diye
yarattığını ve onları ibadetlerine göre değerlendirdiğini şöyle/bildirmekte:
“(Ey Muhammed!) de ki, ‘Duanız olmasa Tanrım size ne diye değer versin?.-..” (Furkan
Suresi, ayet 77).
69 İslamda kölelik konusunda bkz. İlhan Arsel, Şeriat ve Kölelik, Kaynak Yayınları, birinci basım. Ağustos 1997;
ayrıca bkz. Şeriat Devleti’nden Laik Cumhuriyet’e, Kaynak Yayınları, dördüncü basını. Eylül 1997.
Buradaki “dua” deyimi “ibadetiniz” (duauküm) karşılığı olmak üzere kullanılmış olup
Tanrı’ya baş eğmek, sığınmak, yalvarıp yakarmak gibi anlamlara gelmekte. Daha başka bir
deyimle Tanrı insanları, sadece kendisine dua etsinler diye yaratmıştır. Dua etmeyen insanın
Tanrı indinde yeri yoktur! İbnü’l Arabi gibi din bilginleri, kişiyi Tanrı’ya kolaylıkla yalvarır
durumda kılabilmek için yukarıdaki ayeti şu şekilde okurlar: “(Ey Muhammed!) De ki, ‘Sizin
duanız’ yani Tanrı’ya yönelttiğiniz isteğiniz, iradeniz olmasa Tanrı sizi ne yapsın? Duanız
olmasa siz tıpkı haşerat gibi önemsenmeyen, umursanmayan türde bir şey olurdunuz.”’10
İbnü’l Arabi gibi yorumcular, “istek” ve “irade”nin, insanı haşerattan ayıran bir kıstas
olduğunu söyleyerek Tanrı’ya baş eğmeyi kolaylaştırmak hevesindedirler. Ancak, “istek” ve
“irade”niı\ insan şahsiyetinin haysiyetini rencide eder şekilde kullanılmasının insanı
haşerattan ayırmayacağını hesap etmemektedirler. “Yüce” bir Tanrı’nın insanları kendisine
minnettar kılmak gibi, yücelikle bağdaşmayan bir davranışa tenezzül etmeyeceğini, bilakis
onları özgürlükleriyle baş başa ve başlan dimdik olarak bırakacağını düşünmemektedirler.
Düşünmüş olsalar, söz konusu ayetlerin insan yapısı şeyler olduğu sonucuna varmakta güçlük
çekmezlerdi.
Öte yandan, yukarıdaki ayete dayalı olarak diğer bazı yorumcular şöyle derler:
“...yaratılışımızın hikmeti ibadet ve ubudiyyettir. Onun için ibadet ve ubudiyyetiniz olmasa
Allah indinde ne kıymet ne de ehemmiyetiniz olurdu. Duanız olmadığı takdirde tekzip
etmişsiniz, Rabbinize inanmamışsınız demektir. O surette de o tekzibin cezası kesbi lüzum
eder, yarın boynunuza geçer. “71 Dikkat edileceği gibi burada da “ubudiyyet” insan varlığının
öğesi sayılmıştır. Oysa “Yüce” olduğu kabul edilen bir Tanrı için, insan şahsiyetinin
haysiyeti, “ubudiyyet”ten (baş eğmekten) daha önemli olması gerekir. Yine bunun gibi
Mü’min Suresi’nde Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:
70 İlhan Arsel, Şeriat ve Kölelik. Kaynak Yayınlan, birinci basım, Ağustos 1997; ayıca bkz. Turan Dursun,
Kur’an Ansiklopedisi. Kaynak Yayınlan, birinci basım. Haziran 1994, c.4, s.262.
71 Elmalılı H. Yazır, age, c.5, 3616.
...(Ey kullarım) Siz bana dua ediniz (benden isteyiniz) ki, ben de size icabet edeyim (dileğinizi
vereyim). Bana ibadetten kibirlenen gafiller zelil ve hakir olarak cehenneme girecekler...”
(Mü’min Suresi, ayet 60).
Yani Tanrı ister ki, kişi, ibadet yoluyla her şeyi ondan istesin ve o da her istenen şeyi
sağlamakla kişiyi kendisine minnettar kılsın. “Yüce” bir Tanrı’nın insanları minnet altında
tutmak isteyeceğini kabul etmek güçtür. Güç olduğu içindir ki, bu tür ayetlerin, insan yapısı
şeyler olduğu sonucuna yönelmekte sakınca bulunmaması gerekir.
Şimdi muhtemelen şöyle denecektir: “Neden acaba Kur’an ‘da bu tür hükümler yer almıştır?
Neden Tanrı, kendi yarattığı kullarını kendisine ibadet eder, körü körüne baş eğer (ubudiyyet
eder) ve dağıttığı nimetleriyle minnet altında kılar durumda gösterilmiştir?” Bu sorulara yanıt
ararken, karşımıza, Tanrı’ya ibadet etmenin, baş eğmenin (ubudiyyet etmenin), yalvar yakar
olmanın, aynı zamanda Muhammed’e baş eğmek olduğuna, hatta Tanrı’nın da Muhammed’e
“salavat” getirdiğine dair Kur’an ayetleri çıkmaktadır ki, Kur’an’ın “elçinin sözleri” olduğu
kanısını pekiştirmeye yeter. Konuya biraz yukarıda değinmiş olmakla beraber, kısaca şu
tekrarda bulunmakta yarar vardır. Fetih Suresi’nde, “Ey Muhammed! Şüphesiz sana bas
eğerek ellerini verenler, Allah’a baş eğip el vermiş sayılırlar” (Fetih-Suresi, ayet 10) diye
yazılıdır. Bu tür ayetlere dayalı olarak Muhammed şöyle konuşmuştur: “Bana bir kez salat ve
selam edene, Allah bu yüzden on kez salat ve selam eder.” Ve yine Kur’an’da, Tanrı’ya ve
Muhammed’e “ubudiyyet” edenlerin (baş eğenlerin) cennetlere gireceği yazılıdır:
“Allah ve peygamberine kim itaat ederse, Allah onu bu cennetlere kor” (Nisa Suresi, ayet 13-
14).
Fakat, bütün bunlardan başka, bir de Kur’an’da, Tanrı’nın da Muhammed’e “salat” ve
“salavat” getirdiği yazılıdır. Örneğin, Ahzab Suresi’nde Tanrı’nın şöyle konuştuğu
bildiriliyor:
“Şüphe yok ki Allah ve melekleri, salavat getirirler (Muhammed’e); ey inananlar siz de ona
salavat getirin; tam teslim olarak da selam verin” (Ahzab Suresi, ayet 56).
Ayetin bir başka çevirisi şöyledir:
“...Allah ve melekleri, o yüce nebi Muhammed’e salat ederler. Ey müminler siz de ona salat
ediniz, ve hulus ile selam veriniz.”
Görülüyor ki, burada Tanrı, melekleriyle birlikte Muhammed’e “salat ve salavat” getirdiğini
bildirmekte ve kullarına da aynı şeyi yapıp tam olarak ona teslim olmalarını emretmekte!
Daha başka bir deyimle, her vesileyle kendisini “yüce” ve “salat” edilmesi gereken bir
“yaratan” şeklinde tanımlayan Tanrı, şimdi burada bizzat kendisi Muhammed’e “salat” eder
bir duruma girmiş gibidir. Tekrar edelim ki, “salat” ya da “salavat” sözcükleri, hem
“övmek”, “kutlamak” (tazim ve tebrik) anlamındadır hem de “dua”, “namaz” şeklinde
“ibadet” demektir. Yorumcuların açıklamalarına göre “salat” deyimi, duanın en mükemmel
şekli olan “namaz”ın karşılığıdır; “salavat” deyimi de “namazlar” ya da “beş vakit
namazlarıyla diğer namazların kaffesidir”.12 Ve kişi, “salat” ve “sabır” yoluyla Tanrı’dan
nimetler diler. Çünkü, Kur’an’da, “Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin...” (Bakara
Suresi, ayet 45) yazılıdır. Bu ayeti, Ahzab Suresi’ndeki, “.. .Allah ve melekleri, o yüce nebi
Muhammed’e salat ederler. Ey müminler, siz de ona salat ediniz ve hulus ile selam veriniz.”
(Ahzab Suresi, ayet 56) ayetiyle yan yana koyacak olursak, hani sanki Tanrı ile
Muhammed’in yer değiştirdiği kanısına kapılmış oluruz. Oysa böyle bir kanı, Tanrı fikrini
zedeler. Bu nedenle yukarıdaki ayetlerin Kur’an’a alınış şekline göz atmakta yarar vardır. Şu
bakımdan ki, Muhammed, Mekke’de güçsüz durumdayken, Medine’ye geçip de çete
saldırıları ve savaşlar sayesinde her bakımdan güçlendikçe, kendisine kayıtsız ve şartsız itaat
edilmesini, sorgusuz sualsiz baş eğilmesini ister olmuştur; tıpkı tarih boyunca iktidar
sahiplerinin, giderek güçlenmekle yaptıkları gibi! Bundan dolayıdır ki, Muhammed, kendisini
birtakım imtiyazlarla donatırken (örneğin, başkalarına dört kadın alma hakkı tanırken, kendisini
bu kuralın dışında tutması ya da daha başkaca ayrıcalıklara
72 Bu konular için bkz. Sahih-i.... Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlan, c.2. s.876. 118
başvurması gibi), diğer yandan Tanrı’ya baş eğmenin, kendisine baş eğmek demek olduğuna
dair Kur’an’a hükümler koymuş (örneğin, Nisa Suresi, ayet 13-14), ancak bunu da yetersiz
bulup, Tanrı’nın da kendisine “salat” eder olduğ__________unu söylemiş ve yukarıdakine benzer
ayetleri (örneğin, Ahzab Suresi, ayet 56) yerleştirmiştir. İstemiştir ki, her nerede ve her ne
vesileyle kendi adı anılacak olursa, kendisine “salavat” getirilsin. Ahzab Suresi’nin, “...Allah
ve melekleri, o yüce nebi Muhammed’e salat ederler. Ey müminler siz de ona salat ediniz ve
hulus ile selam veriniz” (Ahzab Suresi, ayet 56) şeklindeki ayetinin yorumu vesilesiyle,
yorumcular, “Bu ayet gösterir ki, Peygamber’e salavat getirmek farzdır... Sahih olan budur ki
(Muhammed’in) adı anıldıkça vacip olur” derler.73 Yine İslam kaynaklarından öğrenmekteyiz
ki, Muhammed, kendi adı anıldığı zaman salavat getirmeyenlere lanet etmiş, örneğin şöyle
demiştir: “Burnu sürtülsün o adamın ki, yanında ben anılmışındır da, bana salavat getirmemiştir.
“ Bir başka vesileyle de şöyle demiştir: “Allah teala bana iki melek müvekkel
kıldı. Ben bir müslimin yanında anıldım da bana salavat getimedimi behemehal o iki Melek
ona, ‘Allah sana mağfiret etmesin’ derler. “74
Bütün bunları okurken kendi kendimize, “Hiç evreni ve her şeyi yaratan yüce ve güçlü bir
Tanrı, kendi elçisine salat ve salavat getirir mi?” diye sormamız doğaldır. Söylemeye gerek
yoktur ki, böyle bir soru Kur’an ayetlerinin “elçinin sözleri” ya da “beşeri nitelikte” şeyler
olduğu kanısını destekleyici bir yanıta yer vermeye yeterlidir!
B) Muhammed’in Günlük Siyasetinin ve Kişisel Gereksinimlerinin Kitabı Olarak Kur’an
Kur’an’ı incelediğimizde görüyoruz ki, bu kitap doğrudan doğruya Muhammed’in
yaşamlarının kendi ağzından çıkmış ya da kendisine yardımcı olanların kaleminden
yazılmış şeklidir. Daha başka bir deyimle onun, bir bakıma, yaşam hikayesini anlatan,
onun ihtiyaçlarını karşılayan bir kitaptır. Bu kitapta onun yaşantılarının, kavgalarının,
73 Elmalık H. Yazır, age, c.5, s.3923.
74 Aynı yerde.
savaşlarının, düşmanlıklarının, intikam almalarının, ganimet paylaşmalarının, cinsel
yaşamlarının, kıskançlıklarının, evliliklerinin ve övünmelerinin hikayesini bulmak
mümkündür. Bu hikayeleri, o, Arapça bilen herkese teşhir edici bir dille anlatmıştır. Kur’an’a
koyduğu ayetlerin her birini, genellikle kendi günlük siyasetinin gereksinimlerine uygun
düşecek tarzda ayarlamıştır. Ayarlarken de, ister istemez kendi duygularının itişine
saplanmıştır. Bundan dolayı değil inidir ki, Ayşe, cinsellikle ilgili bir konuda Muhammed’e,
“Sen ne zaman güzel bir kadın görmüş olsan, ona sahip olabilmek için, gökten hemen bir ayet
iniverir” şeklinde konuşmuştur; konuşurken de,’ kuşkusuz, bu ayetlerin Muhammed
tarafından düzenlendiğini ima etmek istemiştir. Her ne kadar bu sözleriyle, sanki
Muhammed’i sadece cinsellik konusundaki kurnazlıklara yönelikmiş gibi tanımlamakla
beraber, asıl amacının daha geniş anlamlı olduğu muhakkaktır. Çünkü, Muhammed, sadece
cinsel sorunlar bakımından değil, günlük yaşantılarının her yönü itibariyle, örneğin en basit
kişisel işlerinde bile Kur’an’a ayetler koymaktan geri kalmamıştır (örneğin, evindeyken rahatsız
edilmemekten tutunuz da, evlenirken mehir vermemeye varıncaya kadar, kişisel tüm
gereksinimleri için ayet koymuştur). Daha başka bir deyimle, Muhammed’in yaşam
hikayesinin her yönünü Kur’an’da, bulmak mümkündür. İlerideki bölümlerde, daha doğrusu
“Kur’an’ın Muhammed Yararına İçerdiği Hükümlerden Örnekler” başlıklı kısımda, bunun
birçok örneği bulunmakla beraber, kısaca fikir edinmek üzere bir iki ilginç örneği burada
belirtmek yararlı olacaktır.
Muhammed, kendisini “peygamber” olarak ilan ettikten sonra, birçok kişi tarafından “deli”,
“mecnun” diye çağrılır olmuştur. Onlar böyle dedikçe, o da onlara, Tanrı’dan vahiy geldi
diyerek, “Muhammed deli değildir” şeklinde ayetler koymuştur (örneğin, Araf Suresi, ayet
184; Tekvir Suresi, ayet 21-22; Mürselat Suresi, ayet 15 vd...). Gerçekten de Mekke’den
Medine’ye göç ettiği tarihe kadar, Müslüman yapabildiği kişilerin sayısı pek az olduğu için
(bu sayının seksen ya da yüz olduğu söylenir) henüz güçsüz durumda sayılırdı. Bu nedenle
kendisine karşı cephe alanlara karşı pek yapabileceği bir şey yoktu. Sadece Tanrı’dan
geldiğini söylediği vahiylerle onlara karşılık verirdi. Örneğin, ilk başlarda bir gün Safa
Tepesine çıkıp avazı çıktığı kadar bağırarak Kureyşlilere çağrıda bulunmuş, Allah’ın
gazabından sakınmalarını anlatmıştı. Onun bu garip halini görenler, “Bu adam delirmiş,
sabaha kadar bağıracak” a\y e. konuşmaya başlayınca, Muhammed, kendisinin “//”olmadığına
dair Kur’an’a. şu ayeti koymuştur:
“Bunlar bir düşünmediler mi ki, kendilerine söz söyleyen zatta (Muhammed’de) cinnetten bir
eser yoktur; o ancak ilendeki tehlikeyi açık bir şekilde haber veren bir nezirdir (bir şeyi haber
vererek korkutandır, uyarıcıdır)” (Araf Suresi, ayet 184).
Yine bunun gibi kendisini “peygamber” olarak kabul etmeyen ve “mecnundur” diyenlere
karşı, Tanrı’dan vahiy geldi diyerek şu ayeti okur:
.
“O orada sayılan, güvenilen (bir elçi)dir. Arkadaşınız (Muhammed) de mealim değildir... “
(Tekvir Suresi, ayet 21-22).
Kendisini ve ahiret! inkar edenleri sindirmek için Tanrı’nın şöyle konuştuğunu söyler:
“O gün (Peygamber’i ve ahiren) yalan sayanların vay haline” (Mürselat Suresi, ayet 15).
Yine aynı şekilde Muhammed, Mekkelilerden bazılarının kendisini “mecnun bir şair” olarak
alaya almaları nedeniyle Saffat Suresi’ne şu ayeti koyar:
“Çünkü onlara, ‘Allah’tan başka Tanrı yoktur’ denildiği zaman kibirle direnirlerdi. ‘Mecnun
bir şair için biz Tanrılarımızı bırakacak mıyız?’ derlerdi. Hayır, o (Muhammed) gerçeği getirdi...
Kuşkusuz siz acı azabı tadacaksınız” (Saffat Suresi, ayet 36-38).
Muhammed’i en fazla rahatsız eden şeylerden biri de, Kureyşlilerin kendisini Kur’an’ı
uydurmakla ya da ondan bundan öğrendiği şeyleri Tanrı’dan gelmiş vahiy şeklinde
tanıtmalarıydı. Şöyle derlerdi: “Bu Kur’an’ı Muhammed’e bir insan yapıveriyor, o da ondan
öğrendiklerini Allah kelamı diye satmak istiyor.” Bunu söylerken düşündükleri şuydu ki,
Muhammed, sık sık temas halinde bulunduğu Yahudi ya da Hıristiyan kişilerden, Tevrat ve
İncil hakkında öğrendiklerini Tanrı’dan vahiy geldi diyerek Kur’an’a. koymaktadır. Nitekim,
Mekke’de, kılıç yaparak hayatlarını kazanan Cebra ile Yesara adlarında iki Rumun, sık sık
Tevrat ve İncil’i okur oldukları, Muhammed’in zaman zaman onların yanına gidip
okuduklarını dinlediği söylenir. Bundan başka bir de şu rivayet var ki, aslen Hıristiyan bir
köle olarak Fars diyarından Mekke’ye getirilen ve Muhammed’in eşi Hatice tarafından satın
alınıp Muhammed’e hediye edilen Selman-ı Farisi -ki Tevrat’ı ve İncil’i çok iyi bilenlerdendi-
Müslümanlığı kabul ettiği için Muhammed tarafından azat olunmuştu. Ve işte Muhammed’in
ondan öğrendiklerini, Tanrı dan gelmiş vahiyler şeklinde Kur’an’a koyduğu söylenirdi. Bu tür
konuşmalara karşı Muhammed, söz konusu kişilerin Arapçaya yabancı olduklarını söyleyerek
onlardan herhangi bir şey öğrenmiş olamayacağını anlatmak amacıyla Nahl Suresi’ne şu ayeti
koymuştur:
“Andolsun ki, ‘Muhammed’e elbette bir insan öğretiyor’ dediklerini biliyoruz.. Kastettikleri
kimsenin dili yabancıdır, Kur’an ise fasih arapçadır” (Nahl Suresi, ayet 103).
Kur’an’ın, kendi uydurması olmayıp Tanrı’nın ağzından çıkmış sözler olduğunu anlatmak
için Nisa Suresi’ne şu ayeti koyar:
“...Eğer (Kur’an), Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok tutarsızlık
bulurlardı” (Nisa Suresi, ayet 82.).
Kur’an’ın Tanrı’dan gelmeyip Muhammed’in sözleri olduğunu söyleyenler, bir de şöyle
derlerdi: “Tevrat tüm olarak indirildiğine göre, Kur’an’ın da cümlesi birden indirilseydi ya!”
Bu tür konuşmaları kendisi bakımından tehlikeli bulduğu için, Muhammed, Furkan Suresi’ne
koyduğu bir ayetle Tanrı’nın şu şekilde konuştuğunu bildirmiştir:
“...(Ey Muhammed!) Biz Kur’an’ı senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık (parça
parça indirdik) ve onu tane tane (ayırarak) okuduk” (Furkan Suresi, ayet 32).
Yine bunun gibi kendisine inanmayanlar, Kur’an’ın “sihir” olduğunu söylerler, onunla alay
ederlerdi. Onların bu şekilde konuşmalarına karşı Muhammed, Tanrı’ya şikayette bulunurdu:
“...Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk ettiler” (Furkan Suresi, ayet 30).
Bu şikayetine karşılık Tanrı’nın şöyle dediğini bildirirdi:
“(Resulüm!) İşte biz böylece her peygamber için suçlulardan düşmanlar peyda ettik. Hidayet
verici ve yardımcı olarak Rab-bin yeter” (Furkan Suresi, ayet 31).
Yani güya Tanrı, inanmayanları Muhammed’e düşman yapmıştır ve ondan sabretmesini
istemektedir. Ona, onları kahretmek için yol gösterecek ve yardım edecektir!7-“* Pek güzel,
ama neden Tanrı inanmayanları Muhammed’e düşman yapsın? Ve sonra neden onları kahretmesi
için Muhammed’e yol gösterip yardım etsin? Böyle yapacak yerde onların gönüllerini
açıp Müslüman yapsa olmaz mıydı? Bir yandan, “Ben dilediğimin gönlünü açar, onu
Müslüman yaparım, dilediğimin gönlünü kapar kafir yaparım” diye konuşurken (örneğin,
Enam Suresi, ayet 125), diğer yandan kişileri kafir yapıp Muhammed’e düşman kılmanın
alemi var mıydı? Yine tekrar edelim: Kur’an’da hiçbir şey, hiçbir sorun ya da soru, akılcı bir
gerekçeyle çözüme bağlanmış değildir. Her şey, aklı dışlar şekilde ya da akla ters düşer tarzda
çözümlenmek istenmiştir.
Bir başka örnek, Kur’an’ın Maun Suresi’nin ilk üç ayetidir. Bu ayetleri Muhammed,
düşmanlık beslediği bazı kimseleri Tanrı ağzıyla azarlamak amacıyla koymuştur. Ayetler
şöyledir:
“Ey Muhammed! Dini yalan sayanı gördün mü? Öksüzü kakıştıran, yoksulu doyurmaya
yanaşmayan kimse işte odur” (Maun Suresi, ayet 1-3).
Burada geçen “dini yalan sayan” deyimi, Muhammed’e karşı cephe alan kişiye yönelik bir
suçlamadır ve “ceza” anlamındadır. Yani Tanrı, Muhammed’e inanmayan kişiye ihtarda
bulunmakta, onu din düşmanı olarak tanımlamaktadır. Ayette sözü edilen kişinin Muğire oğlu
Velid ya da Ebu Süfyan ya da Vail oğlu As gibi Muhammed’in düşmanlık bes
75 Elmalılı H. Yazır. age, c.5, s.3584.
lediği üç kişiden biri olduğu anlaşılmaktadır.76 Surenin geri kalan kısmı, diğer surelerde
sayısız kez tekrarlanan’ basit bir iki konuyu kapsar ki, “namaz” ve “zekat” sorunlarıyla
ilgilidir.
Yine aynı şekilde Muhammed, Kureyş eşrafından kendisine boyun esmeyen bazı önemli
kişileri suçlu durumda göstermek üzere Beled Su-esi’ne şu ayetleri koyar:
“...İnsanoğlu, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? ‘Yığın yığın mal
tüketmişimdir’ diyor. O, kimsenin kendisini görmediğini mi zannediyor? Biz onun için iki göz,
bir dil ve iki dudak var etmedik mi? Biz ona eğri ve doğru yolu da göstermedik mi? Ama o zor
geçidi aşmaya girişemedi. O zor geçidin ne olduğunu sen bilir misin ?..” (Beled Suresi, ayet
5-12).
Her ne kadar burada “insanoğlu” deyimi geçiyorsa da, bunun, Muhammed’e karşı muhalefet
eden Velid b. Muğire olduğu söylenir. Bazı yorumcular da onunla birlikte Ebül’eşed Üseyd b.
Keledetel Cümeh ya da Amr b. Abdived ya da Ebu Cehl b. Hişam vd... gibi kimselerin söz
konusu edildiğini belirtirler.77 Rivayete göre bu kişiler, “yığın yığın mal sarfettiklerini” öne
sürerek, Müslümanlara karşı azamet satarlarmış, gösteriş için mal telef etmekle gurur
duyarlarmış ve bu sarf ettikleri şeyleri Muhammed’e düşmanlık olsun diye yaparlarmış. Ve
işte Tanrı, onların bütün bu yaptıklarını görerek yukarıdaki şekilde konuş-muşmuş!
Güçsüz durumdan güçlü duruma geçtikten sonra Muhammed, kendi kişisel gereksinimlerini
karşılar nitelikte olmak üzere Kur’an’a. daha da fazla ayetler koyar olmuştur. Daha önce de
değindiğimiz gibi, Medine’ye göçten sonra, saldın ve ganimet siyaseti sayesinde
taraftarlarının sayısı artmış, her gün biraz daha güçlenmiştir. Güçlendikçe, kendisine baş
eğmeyenlere karşı sert ve şiddet dolu bir siyaset izleme başlar. Aynı zamanda Tanrı’nın
kendisine birtakım ayrıcalıklar (imtiyazlar) tanıdığını söyleyerek Kur’an’a. ayetler koyar.
Bunlar genellikle kendi kişisel tutum ve davranışlarıyla, günlük yaşantılarıyla ilgili şeylerdir.
Örneğin, Arap gelenekleri arasında “misafirperver”, görünmek önemli sayıldığı için, ilk
76 Bu ayetlerin yorumu konusunda bkz. Gölpınarlı, age, s.78; ayrıca bkz. Elmalılı H. Vazır, age, c.8, s.6165.
77 Beyzavi gibi kaynakların yanında ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır. age, c.7, s.5834.
başlarda evinin herkese açık olduğunu ilan etmişti. Ve kişileri sık sık evine yemeğe davet
ederdi. Fakat, zamanla davetsiz olarak gelmeye başlamalarından ya da evine davet ettiği
kişilerin, yemekten sonra sohbete dalıp fazlaca kalmalarından rahatsız olmaya başlar. Bu
durum onu, özellikle Zeyneb’le evlendiği’ günün gecesinde bir çözüm bulmaya sürüklemiştir.
Söylendiğine göre Zeyneb’le evlendiğinde büyük bir düğün yapar; düğün gecesi herkes yer,
içer ve sohbet eder. Ancak, bazı kimseler sohbete dalarak gecenin geç vakitlerine kadar
kalırlar. Onlar çekilip gitmedikleri için Muhammed gerdeğe giremez. Bu durum onu
fazlasıyla rahatsız eder. Fakat, bu geleneğe son verecek olursa taraftarlarını
gücendirebileceğini düşünüp, bu işi Tanrı’dan geldiğini söylediği vahiy yoluyla yapar ye
Kur’an ‘a şu ayeti koyar:
“Ey iman edenler! Siz zamanını gözetmeksizin, bir yemeğe davet edilmedikçe Peygamber’in
evlerine girmeyin. Ancak, davet edildiğiniz vakit girin. Yemeği yediğinizde hemen dağdın,
sohbete dalmayın. Çünkü, bu hareketiniz Peygamberi üzmekle, fakat o (size bunu
söylemekten) utanmaktadır. Ama Allah, hakkı söylemekten çekinmez....” (Ahzab Suresi, ayet
53).78
Evlilikleriyle ilgili olarak Kur’an’da yer alan ayetler de bu doğrultudadır. Bunlardan biri
dörtten fazla kadın almak konusundadır. Kur’an’a, Nisa Suresi’ne koyduğu bir ayetle,
Müslüman erkeklerin dört kadından fazlasıyla evlenmelerini yasaklamışken (Nisa Suresi, ayet
3), kendisini bu sınırlamayla bağlı kalmamak üzere Ahzab Suresi’ne ayetler koymuştur. Bu
ayetlere göre, Tanrı’nın “ganimet olarak” verdiği kadınlar ve elinin altında bulunan cariyeler
kendisine helal kılınmış olmaktadır (Ahzab Suresi, ayet 50). Nitekim aynı zamanda evli
olduğu karılarının sayısının dokuz ya da on bir olduğu anlaşılmaktadır. Fakat, bir de ayrıca
sırf kendisine “mahsus”-olmak üzere bir ayet koymuştur ki, o da mehir vermeden
evlenebilme imtiyazıdır. Başkalarına, az da olsa mehir verme zorunluluğunu yüklediği halde,
kendisini, Tanrı’ndan geldiğini söylediği vahiyle, bu zorunluluktan uzak kılmıştır. Güya Tanrı
bu imtiyazı Muhammed’den başka hiç kimselere tanımamış ve şöyle demiştir:
78 Buhari ve Tirmizi gibi kaynaklanıl Enes’ten rivayetleri böyle. İbn Abbas’ın rivayetine göre birtakım kimselere
Muhammed’in evinde yemek yedirilirdi.
“...Bir de kendisiyle evlenmek istediği takdirde, kendisini peygambere hibe eden mümin
kadını, diğer müminlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (helal kıldık)...” (Ahzab Suresi,
ayet 50).
Fakat, bunun dışında kendisi için önemli bir imtiyaz daha öngörmüştür ki, o da karılarını
dilediği gibi ziyaret etmek, yani sıra gözetmeden dilediğini geriye bırakıp dilediğini öne
almak (oysa Müslüman kişiler, sıra esasına göre kanlarıyla cinsi münasebette bulunmak
zorundalar) ya da dilediği gibi boşamak ve boşadıklarını tekrar geri alabilmek gibi haklardır
(Ahzab Suresi, ayet 51). Söylemeye gerek yoktur ki, boşama tehdidiyle karşı karşıya bulunan
bir kadın, kocasına körü körüne baş eğmek zorunluluğunu hisseder. Fakat, hiç değilse, kocası
tarafından boş edildiği (ya da kocasını şu veya bu şekilde kaybettiği) takdirde, bir başka
erkekle evlenme umudunu besler. Ve işte Muhammed, kendi karılarının böyle bir umuda
kapılmalarını önlemek için, boşadığı kadınların başka erkeklerle evleneme-meleri için
Kur’an’a şu ayeti koymuştur:
“Ey iman edenler!.. Sizin Allah’ın Resulünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını
nikahlamanız, asla caiz olamaz. Çünkü, bu, Allah katında büyük (bir günah)tır” (Ahzab Suresi,
ayet 53).
Kendi eşlerinin başkaca hiçbir erkekle -yüz yüze görüşememeleri için önlem almayı da
unutmamıştır. Evine davet ettiği kimselere şu zorunluluğu yüklemiştir ki, eğer kadınlarından
bir şey sormak isteyecek olurlarsa bunu perde arkasından yapsınlar. Bu amaçla koyduğu ayet
şöyledir:
“Ey iman edenler!.. Peygamber hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından
isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temiz bir davranıştır...”
(Ahzab Suresi, ayet 53).
Öte yandan Muhammed, fazla sayıda kadınla evli olmak yüzünden çevresindekiler tarafından
sık sık eleştirilirdi. Eleştirenlere karşı da yine Tanrı’dan geldiğini söylediği ayetlerle karşılık
verirdi. Şu örnek bunun ilginç örneklerinden biridir: Medine’ye göçten önce Muhammed, eşi
Hatice’nin ölümü üzerine Ayşe ve Şevde adında, biri çok genç bir kız (altı yaşındaki Ayşe) ve
diğeri kırk yaşlarında bir dul (Şevde) ile evlenir. Medine’ye göçten sonra eşlerinin ve
cariyelerinin sayısını artırır. O kadar ki, aynı zamanda on bir kadınla beraber yaşadığı olur. Bu
durum çevrede birtakım dedikodulara yol açar. Kimi kişiler Muhammed’in şehvet gailesine
kapıldığını öne sürerler. Bunlar genellikle müşrikler (puta tapan Araplar), Yahudiler ve
Hıristiyanlardır. Özellikle Hıristiyanlar, İsa örneğine sarılarak peygamber diye görevlendirilen
kimselerin kadınlarla meşgul olmamaları gerektiğini söylerler. Onların bu şekildeki
konuşmalarından huzursuz olan Muhammed, Tanrı’nın yeminler ederek şu ayeti gönderdiğini
söyler:
“(Ey Muhammed!) Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik ve onlara da eşler ve
çocuklar verdik...” (Rad Suresi, ayet 38). ,
Bu ayetle şunu anlatmak ister ki, geçmişteki peygamberlerden birçoğu, örneğin, İbrahim,
Musa, Davud, Süleyman vd... pek çok sayıda kadın edinmişlerdir, hatta bunlardan bazıları
(Davud ve Süleyman gibi) yüzlerce kadınla evlenmişlerdir.
Muhammed’in, Zeyneb b. Cahş’la evlenmesiyle ilgili olarak Kur’an’da yer alan ayetler de,
kişisel gereksinimler doğrultusunda şeylerdir. Ahzab Suresi’nin birçok ayeti (örneğin, Ahzab
Suresi, ayet 36-40), Hicret’in 5. yılında Muhammed’in, Zeyneb b. Cahş ile evlenmesi olayını
kapsar. Bu olayı inceleyenler, Kur’an’daki bu ayetlerin, esas itibariyle Muhammed’in
yararına olmak üzere ayarlanmış olduğunu fark etmekte zorluk çekmezler.79 Gerçekten de bu
ayetlere göre olayın özeti şudur: Zeyneb b. Cahş, Muhammed tarafından vaktiyle evlat
edinilmiş olan Zeyd’in karışıdır. Fakat, günlerden bir gün Muhammed Zeyneb’e aşık olur.
Ancak, etraftan çekindiği için duygularını gizli
79 Bu konuda bkz. ilhan Arsel, Şeriat ve Kadın, Kaynak Yayınlan, yeniden düzenlenmiş ve gözden geçirilmiş on
beşinci basım, Ekim 1997; ayrıca bkz. Şeriat’tan Kıssa’lar. Kaynak Yayınlan, birinci basım. Temmuz 1996.
tutmaya çalışır. Çünkü, Arap geleneklerine göre evlat edinen kimse için, evlatlığının karısıyla
evlenmek haramdır. Fakat, Tanrı Muhammed’in gönlünde yatan gizli şeyi bilmektedir.
Durumu anlayan Zeyd, karısını boşamak ister, ama Muhammed “Eşini yanında tut” der.
Buna rağmen Zeyd eşini boşar ve Muhammed Zeyneb’le evlenir. Güya Zeyneb’i
Muhammed’e karı olarak veren bizzat Tanrı’dır. Çünkü, Tanrı, Muhammed’i Zeyneb ile
evlendirerek, evlat edinmiş U kimselerin, kendi evlatlıklarının kanlarıyla
evlenemeyeceklerine dair olan geleneği ortadan kaldırmak istemiştir. Bunun böyle olduğunu
anlatmak için Muhammed’in Kur’an’a koyduğu ayet aynen şöyledir:
“(Ey Muhammed!) Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye
(Zeyd’e), ‘Eşini yanında tut, Allah’tan kork!’ diyordun. Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi,
insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana layık olan Allah’tır. Zeyd o
kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki, evlatlıkları, kanlarıyla ilişkilerini
kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri
yerine getirilmiştir” (Ahzab Suresi, ayet 37). Söylemeye gerek yok ki, olay, her şeye rağmen
çevrede tepki ; yaratır. Muhammed aleyhinde konuşanlar, onun haram bir iş yapmış olduğunu
yayanlar olur. Bunun üzerine Muhammed, suçsuz olduğunu ve çünkü Zeyneb’in Tanrı
tarafından kendisine verildiğini anlatmak amacıyla Kur’an’a şu ayeti koyar:
“Allah’ın kendisine (Muhammed’e) helal kıldığı şeyde Pey-gamber’e herhangi bir vebal
yoktur. Önce gelip geçenler arasında da Allah’ın adeti böyleydi. Allah’ın emri mutlaka
yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir” (Ahzab Suresi, ayet 38). Konuyu diğer birçok
kitabımızda işlediğimiz için, burada fazla durmayacağız.80 Sadece şunu belirtmekle yetinelim
ki, “Yüce” olduğu
80 Bu konuda bkz. İlhan Arsel. Şeriat ve Kadın, Kaynak Yayınlan, yeniden düzenlenmiş ve gözden geçirilmiş on
beşinci basını. Ekim 1997: ayrıca bkz. Şeriat’tan Kıssa’lar. Kaynak Yayınlan, birinci basım, Temmuz 1996.
kabul edilen bir Tanrı’nın, evlat edinenlerin, kendi evlatlıklarının kanlarıyla evlenebilmelerini
sağlamak amacıyla Muhammed’i Zeyneb’le evlendirip, Zeyd’in yuvasını yıkabileceğini
düşünmek güçtür.81
Yine bunun gibi, Tahrim Suresi’nde Tanrı’nın, “Ey Muhammed! Eslerinin rızasını gözeterek,
Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine yasak ediyorsun?..” diye başlayan ve Ayşe ile
Hafsa’ya hitaben, “Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz (yerinde olur)...” şeklindeki
konuşmasını yansıtan ayetler vardır ki, Muhammed’in kişisel gereksinimlerinin Kur’an
ayetleriyle karşılanmış olduğunun ilginç örneklerinden bir diğeridir. Kimi yorumculara göre
bu ayetler Muhammed’in, bir gün Mariya adındaki cariyesi ile Hafsa’nın odasında cinsi
münasebette bulunurken Hafsa tarafından basılması olayı vesilesiyle inmiştir. Kimi
yorumculara göre ise “bal şerbeti” diye bilinen bir olayla ilgilidir. Diğer yayımlarımızda,
özellikle Şeriat ve Kadın adlı kitabımızda bu konuya yer verdiğimiz için burada kısa bir
özetlemekle yetineceğiz:
En sağlam kaynakların bildirmesine göre bir gün Muhammed, ziyaret etmek üzere Hafsa’nın
odasına gider; fakat Hafsa dışarıya çıkmıştır. Tam bu sırada cariyesi Mariya oradan
geçmektedir. Hemen onu Hafsa’nın odasına alarak cinsi münasebette bulunur. Fakat, hiç
beklenmedik bir anda Hafsa çıkagelir. Kadıncağız kendi odasında ve kendi yatağında olup
bitenleri görünce şaşırır ve üzülür. Bu durum Muhammed’i güç durumda bırakır. Olayın,
diğer eşleri (ve hele çok sevdiği Ayşe) tarafından duyulmasını önlemek amacıyla Hafsa’ya
tembihte bulunur. Eğer bunu bir sır olarak gizli tutacak olursa Mariya ile bir daha
yatmayacağına dair yeminler eder. Fakat, Hafsa, her ne
81 Muhammed’in Zeyneb’le evliliğini savunmak üzere şeriatçılar, birtakım yalanlara başvururlar. Örneğin,
Zeyd ile Zeyneb’in geçinemediklerini, Zeyneb’in bir türlü Zeyd’e ısınamadığını ve bu yüzden Zeyd’in Zeyneb’i
boşadığını söylerler. Oysa Zeyd ile Zeyneb, yıllar boyunca pekala geçinip gitmişlerdir. Bir an için aralarının iyi
olmadığını kabul etsek bile, her iyi geçinmeyen karıkocanın mutlaka ayrılmaları mı gerekir? Her şey gücü yeten
bir Tanrı’nın Zeyneb’i Zeyd’den ayırıp Muhammed’e verecek yerde, Zeyd ile Zeyneb’in iyi geçinmelerini
sağlaması daha iyi olmaz mıydı1.’ Öte yandan şeriatçılar, Zeyneb’in, esas itibariyle Muhammed’in halasının kızı
olduğunu ve eğer, istemiş olsaydı Muhammed’in onunla Zeyd’den önce evlenebileceğini söylerler ki, yine
yalandır. Çünkü, Muhammed, vaktiyle Zeyneb’e ilgi göstermiş, fakat Zeyneb’in ailesi buna karşı çıkmıştı.
kadar söz vermiş olsa da, sözünü tutmayıp gördüklerini Ayşe’ye söyler; Ayşe de duyduklarını
Muhammed’in diğer eşlerine aktarır. Bu yüzden Muhammed’in eşleri mırıldanıp söylenmeye
başlarlar. Durumu anlayan Muhammed, Hafsa’yı karşısına alarak neden dolayı sırrı
başkalarına açıkladığını sorar. Hafsa şaşırıp, bunu nereden anladığını Muhammed’e sorunca.
Muhammed, her şeyi Tanrı’dan öğrendiği, çünkü Tanrı’nın her gizli şeyi kendisine haber
verdiğini söyler. Ve olan bitenleri Kur’an’a şöylece geçirir:
“Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti; o bunu Peygamber’in diğer bir eşine
haber verince Allah da Peygamber’e durumu bildirmiş, o da bir kısmının Yüzüne vurmuş, bir
kısmının da yüzüne vurmaktan geri durmuştu. Eşine gizlice söylediği şeyi başkasına aktarmış
olduğunu bildirince, eşi, ‘Bunu sana kim haber verdi’ demiş, o da, ‘Bana her şeyi bilen...
Allah haber verdi’ demiştir” (Tahrim Suresi, ayet 3).
Bunun üzerine Muhammed, diğer eşlerine darılır ve bir ay boyunca yanlarına girmemeye
karar verir. Ancak, onlarla buluşamadığı ve Mariya ile de yatmayacağına dair yeminler etmiş
olduğu için, cinsel ihtiyacını giderememek gibi güç bir durumda kalır. Ettiği yeminden
kurtulmuş olsa mesele kalmayacaktır. Ve işte yemininden kurtulabilmek üzere Kur’an’a şu
ayeti koyar:
“Allah, şüphesiz size yeminlerinizi kefaretle geri almanızı meşru kılmıştır” (Tahrim Suresi,
ayet 2).
Yani Tanrı ona, yeminden geri dönmenin çözümünü sağlamıştır. Fakat, Mariya ile yatabilmek
işini biraz daha kolaylaştırmak amacıyla şunu ekler:
“Ey peygamber... Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine yasak ediyorsun?” (Tahrim
Suresi, ayet 1).
Böylece Tanrı’nın helal kıldığı bir şeyi, kendisine haram kılma yetkisine sahip olmadığını
anlatmış olur. Ve bu ayeti koyduktan sonra, Mariya ile buluşmaya başlar. Ancak, az
geçmeden diğer eşlerini
ve özellikle Ayşe’yi olağanüstü özlemeye başlar. Onlarla tekrar bir araya gelebilmek için,
Ayşe ile Hafsa’nın tevbe etmeleri ve eşlerinin kendi aleyhinde bulunmamaları gerektiğine dair
Tanrı’dan vahiy geldi diyerek, Kur’an’a şu ayeti koyar:
“Ey peygamber eşleri! Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz, kaymış olan kalpleriniz
düzelmiş olur. Eğer eşinizin aleyhinde yardımlaşarak bir şey yapmaya kalkışırsanız, biliniz ki
Allah onun dostudur; bundan başka Cebrail, iyi müminler ve melekler de (onun)
yardımcısıdır” (Tahrim Suresi, ayet 4).
Dikkat edileceği gibi, bu ayette Tanrı, “Ey peygamber eşleri! Eğer ikiniz, de Allah’a tevbe
ederseniz, kaymış olan kalplerin/z düzelmiş olur...” şeklinde konuşmaktadır. Burada geçen
“...ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz” sözleri, doğrudan doğruya Ayşe ile Hafsa’ya atıftır.
Tanrı onlara, eğer tevbe edecek olurlarsa, sırrı açıklamak ve olayın diğer eşler tarafından
öğrenilmesine sebebiyet vermek yüzünden işledikleri günahtan kurtulacaklarını bildirmekte
ve aynı zamanda diğer eşleri hizaya getirmektedir. Getirirken de Muhammed’in dostu
olduğunu bildirmektedir; bu demektir ki, eğer onlar Muhammed’e karşı huysuzluk etmekte
devam edecek olurlarsa başlarına dert gelebilecektir.
Fakat, Muhammed, Tanrı’nın bu tehdidini biraz daha etkili kılmak üzere bir ayet daha ekler
ki, o da kadınları boşadığı takdirde Tanrı’nın kendisine, onlardan daha iyi, daha güzel olan
kadınlar vereceğine dair olan şu sözleridir:
“Ey Peygamber esleri! Eğer o sizi basarsa, Rabbi ona, sizden daha iyi olan, dul, bakire eşler
verebilir” (Tahrim Suresi, ayet 5).
Bütün bu ayetler kısa zamanda Muhammed lehine sonuç yaratmıştır. Çünkü, eşlerinden her
biri, Tanrı’nın bu şekilde “konuşmasından” ürkmüş ve ona karşı biraz daha itaatkar
davranmayı seçmişlerdir.
Kur’an yorumcuları arasında, Tahrim Suresi’nin yukarıdaki ayetlerinin, başka bir olayla (daha
doğrusu “bal şerbeti olayı” diye bilinen olayla) ilgili olarak indiğini söyleyenler de vardır ki,
o da şöyledir: Güya Muhammed, eşlerinden Zeyneb b. Cahş ile buluşmak
üzere odasına gittiği günlerden birinde bal şerbeti içer ve bu yüzden onun odasında fazlaca
kalır. Bunu fark eden Ayşe kıskanır ve Hafsa ile görüşür. İki kadın Muhammed’e bir oyun
oynamayı kararlaştırırlar. Kararlaştırılan oyuna göre, Muhammed kendilerini ziyarete geldiğinde,
ona, “Ya Resulullah! Ağzınızdan arkat ağacının kokusu geliyor” diyerek onu
huzursuz kılacaklardır. Çünkü, Muhammed bu kokuyu sevmezmiş. İşte önce Hafsa bu şekilde
konuşunca Muhammed kendisine, bir daha bal şerbeti içmeyeceğine dair yemin eder ve olayı
gizli tutmasını ister. Fakat, Hafsa olup bitenleri Ayşe’ye, Ayşe de diğer eşlere anlatınca
Muhammed küplere biner ve yukarıdaki ayetleri Kur’an’a yerleştirir.82
Yine bunun gibi Ahzab Suresi’nin 51. ayetinde Tanrı’nın Muhammed’e hitaben, “Onlardan
(yani kadınlarından) dilediğini geriye bırakır, dilediğini yanma alırsın...” (Ahzab Suresi, ayet
51) diye yazılıdır. Bu hüküm, Muhammed’e, hareminde bulundurduğu kadınlarının ziyaret
sırasını dilediği gibi değiştirme olasılığını vermiştir. Oysa, daha önceleri uyguladığı usule
göre, kadınlarıyla yatmak konusunda koyduğu sırayı bozabilmek için, örneğin, falanca eşinin
“nöbetini” (nevbetini) filanca eşinin nöbetiyle değiştirebilmek için onlardan “muvafakat”
isterdi.83 Ve işte böyle bir zorunluluktan kurtulabilmek için, Ahzab Suresi’nin yukarıdaki
ayetini koymuştur.
İster Mariya-Hafsa olayıyla, isterse bal şerbeti olayıyla indiği kabul edilsin, Tahrim Suresi’nin
yukarıdaki ayetleri, Muhammed’in kişisel çıkarlarını ve gereksinimlerini karşılama amacına
dayalıdır.
Muhammed’i en çok huzursuz eden şeylerden biri de, kişilerin onun aleyhinde konuşur
olmalarıydı. Bundan asla hoşlanmadığı için, Kur’an’a bununla ilgili ayetler koymaktan geri
kalmamıştır. Verilebilecek pek çok örnekten bir ikisiyle yetinelim:
Kur’an’ın Kevser Suresi’nde şöyle yazılıdır:
“(Ey Muhammed!) Kuşkusuz biz sana Kevser’i verdik. Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban
kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir” (Kevser Suresi, ayet. l-3).
82 Gölpınarlı, age, s.60.
83 Buhari’nin Ayşe’den rivayeti için bkz. Sahih-i..., Hadis No. 1722, c. 11, s.153.
Muhammed, bu ayeti bazı kişilerin kendisi hakkında “O bir Ebter’dir” şeklinde konuşarak
hakaret etmeleri nedeniyle Kur’an’a koymuştur. Çünkü, Araplar arasında “Ebter” sözcüğü,
erkek çocuğu olmayan, yani “nesli kesik” olanlar için kullanılan bir sözcüktür ki, bir bakıma
hakaret anlamına gelir. Muhammed’in ilk karısı Hatice’den dört kızı ve iki (ya da dört) erkek
çocuğu olmuş, fakat erkek çocukların hepsi çok küçük yaşlarda ölmüşlerdi. Daha sonra
Mariya adındaki cariyesinden İbrahim adındaki oğlu doğmuş, o da az geçmeden hastalanarak
ölmüştü. Bir türlü erkek çocuk sahibi olamadığı için, Muhammed, Tanrı’ya çok yalvarmış,
fakat yalvarışı karşılıksız kalmıştı. Ve işte bu üzüntü içindeyken bir de El-As b.’Vail gibi
muhaliflerin kendisi hakkında, “(Muhammed) nesli kesik, oğlu olmayan bir adamdır. Ölse adı
sanı anılmayacak...” şeklindeki alaylarına maruz kaldığı için, yukarıdaki ayeti koyarak,
Tanrı’nın kendisine oğlan çocuk yerine “Kevser”i, en büyük bir nimet olmak üzere vereceğini
söylemiştir. Kimi yorumculara göre “Kevser”, cennette bütün ırmakların kaynağı olan ve iki
yanında inciden kaplar bulunan bir nehirdir. Fakat, bunun cennette girmeden önce içinden su
içilecek bir havuz ya da “kesikliğe uğramayan soy-sop” demek olduğunu söyleyenler de
vardır. Her ne olursa olsun, ayete göre Tanrı, Muhammed’e böylesine emsalsiz bir nimet
verdiğini bildirmektedir.84 Bildirirken de, Muhammed’e “Ebter” diyenlerin hakkından
geleceğini anlatmak üzere “...Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir” şeklinde
konuşmaktadır.
Şimdi sormak gerekir: Neden Tanrı Muhammed’e, hem onu mutlu kılmak hem de neslini
sürdürme olasılığını sağlamak üzere oğlan çocuk vermez de “Kevser”\ Verir ve yukarıdaki
şekilde konuşur? Söylemeye gerek yoktur ki, konuşan Muhammed’dir. Bütün arzusuna
rağmen erkek çocuk edinemediği için, yukarıdaki çözüm şeklini seçmiştir. Bunun böyle
olduğunu, Kur’an’da, “...andolsun ki (Kur’an), onurlu olan bir elçinin sözüdür...” (Hakka
Suresi, ayet 40) şeklindeki ayetten çıkarmak kolaydır.85
84 Elmalılı H. Yazır, age, c.8, 6180 vd; İbn İshak, Siyer, Akabe Yayınlan, İstanbul, 1988, s.330; ayrıca bkz.
Sahih-i..., c.4, s.5I3 vd.
85 Yukarıdaki konular ve kaynaklar için bkz. İlhan Arsel, Şeriat’tan Kıssa’lar, Kaynak Yayınlan, birinci
basım, Temmuz 1996.
Kendisiyle alay edenleri. Kur’an’a koyduğu ayetlerle susturma siyaseti konusunda
verilebilecek bir diğer örnek, Tebûk Seferi’yle ilgili olanıdır; Muhammed, Hicret’in
dokuzuncu yılında, Şam yönünde ve Arabistan’ın kuzeyinde, Bizans İmparatorluğu’nun
topraklarının başladığı yere yakın bulunan Tebûk’e karşı hazırlığına girişir. Çok sıcak bir
mevsimde, çok tehlikeli bir düşmana karşı giriştiği bu sefere katılmak istemeyenler çoktur.
Katılanlardan birçoğu da isteksizdir. Nitekim Tebûk’e giderken ordunun ön saflarında yer
alan “münafik”lardan bir süvari bölüğüne mensup kişiler, kendi aralarında Muhammed
aleyhinde konuşmakta ve “Şu adama bakın! Şam’ın kalelerini ve köşklerini fethetmek istiyor:
o nerde, Şam saraylarını fethetmek nerde!” diyerek onu. alaya almaktadırlar.86 Bunu öğrenen
Muhammed, Tanrı’nın kendisine her gizli olan şeyi bildirdiğini söyleyerek Kur’an’a şu
ayetleri koyar:
“Münafıklar, bütün kalplerinde/cini kendilerine haber verecek bir surenin tepelerine
inmesinden çekinirler. (Ey Muhammed!) de ki: ‘Eğlenin bakalım, çünkü Allah o sizin
çekindiklerinizi meydana çıkaracak.’ Şayet kendilerine sorsan: ‘Biz sırf lafa dalmış şakalaşıyorduk’
derler. De ki, ‘Siz, Allah ile ayetleriyle, peygamberiyle mi eğleniyordunuz?
Beyhude (Boşuna özür dilemeyin): iman ettiğinizi söyledikten sonra küfrünüzü açığa
vurdunuz; içinizden bir kısmını affedersek, bir kısmını cürümlerinde ısrar ettiklerinden dolayı
azabımıza uğratacağız...” (Tevbe Suresi, ayet 64-66).
Böylece kendisini. Tanrı sayesinde her gizli şeyi, her gizli konuşmayı bilirmiş gibi gösterip,
bu tür sorunlarına çözüm sağlamak istemiştir.
Yine bunun gibi bir defasında halktan kişilerin (münafıkların), kendisi için “üzün” dediklerini
işitir. Bu sözcük Arapçada “her söylenene inanıp kanan .sade dil kimse” anlamına
gelmektedir. Güya münafıklardan birkaç kişi Muhammed hakkında ileri geri konuşurlarken,
içlerinden biri, “Yapmayınız, böyle konuşmayınız, korkarız ki işitir de hakkımızda iyi olmaz”
deyince, Cülas b. Süveydi adındaki bir başka “münafık” onlara şöyle der:
86 Diyanet Vakfı çevirisinde, Tevbe Suresi’nin 65. ayetinin açıklanmasına bakınız; ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır,
age, c.3. s.2587.
“Biz dilediğimizi söyleriz, sonra ona varır söylediğimizi inkar eder, bir de yemin basarız,
hemen sözümüze (inanır). Muhammed bir üzüni samiadır (saf bir kulaktır). “87
Muhammed, muhtemelen bunu birilerinden haber aldığı için, kendisinin her söylenene inanan
bir kulak değil, “hayırlı bir kulak” olduğuna dair Tanrı’dan vahiy geldiğini söyleyerek
Kur’an’a şu ayeti koyar:
“Yine içlerinden öyleleri vardır ki, Peygamberi incitiyorlar ve ‘O her söyleneni dinler bir
kulak’ diyorlar; (Ey Muhammed!) de ki: ‘(o) sizin için bir hayır kulağıdır, Allah’a inanır,
müminlere inanır ve iman edenleriniz için bir rahmettir; Allah’ın Resulünü incitenler için ise
elim bir azap vardır...” (Tevbe Suresi, ayet 61).
Sadece birkaç örnek olmak üzere yukarıda belirttiğimiz konulara ve bunlara benzer nice diğer
örneklere bakarak söylemek mümkündür ki, Kur’an, Muhammed’in kişisel yaşamlarının
gereksinimlerini karşılayan hükümlerle dolu bir kitaptır. Bütün bunlar Tanrı’yı, hani sanki
Muhammed’in günlük yaşam sorunlarıyla meşgulmuş gibi göstermeye yeterlidir. Bu konuyu
ileride, ayrı bir bölüm olarak tekrar ele alacağız. Şimdilik Kur’an’ın, bilimsel nitelikte bir
kitap olup olmadığı konusuna dönelim.
87 Elmalılı H. Yazır, age, c.3, s.2583.
KUR’AN’I, “EMSALSİZ”, “EŞSİZ” VE
“RAKİPSİZ” BİR “BİLİM” KİTABI,
“BİLİM KAYNAĞI”YMIŞ GİBİ GÖSTERME ÇABALARI
İslamcılar, Kur’an’ın emsalsiz, kusursuz ve en mükemmel bir “bilim” kaynağı olduğunu ve
günümüze dek her ilmin bu kitapta yattığını iddia ederler. Bu iddialara sarılanlar, her şeyden
önce Muhammed’in, “En hayırlı amel nedir?” şeklindeki bir soruyu, “İlimdir” diye
yanıtladığını ve bu yanıtını üç kez ısrarla tekrarladığını anımsatırlar: “İşte İslami n yüceliği de
bumdan kaynaklanıyor” diyerek yüksekten konuşurlar. Bunu yaparlarken, bir de Kur’an’da
geçen “İlm” sözcüğünü ele alıp Kur’an’ın “ilim” olmak üzere gönderildiğini öne sürerler.
Verdikleri örneklerden birkaçı şöyledir: “Ey Muhammed! Sana ilim geldikten sonra, onda seninle
kim tartışacak olursa de ki...” (Al-i İmran Suresi, ayet 61). “Eğer sana gelen ilimden
sonra onların heveslerine uyarsan...” (Bakara Suresi, ayet 145). “Ancak, kendilerine kitap
verilenlerden, kendilerine ilim geldikten sonra... ayrılığa düştüler” (Al-i İmran Suresi, ayet
19; Şûra Suresi, ayet 13-15).’
Dikkat edileceği ‘gibi, bu ayetlerde yer alan “ilim” sözcüğü, “müspet ilim” karşılığı olarak
(yani akılcı ve deneyci bilim olarak) kullanılmamıştır; “ilim” sözcüğü, esas itibariyle hep
“Kur’an” karşılığı olarak kullanılmıştır.2 İşte, İslamcılar buna dayanarak, “Kur’an demek ilim
1)Bu doğrultuda olmak üzere şu ayetleri de eklerler: “Kur’an, kendilerine ilim veri/enlerin gönüllerinde
yerleşen apaçık ayetlerdir” (Ankebût Suresi, ayet 49); “Kendilerine ilim verilenler, sana Rabbinden indirilenin
hak olduğunu (ve Allah’a) layık olanın yolunu gösterdiğini bil/Her” (Sebe1 Suresi, ayet 6); “Al/alı... kendilerine
ilim verilenleri derecelerle yükselisin...”(Mücadele Suresi, ayet 11).
2)Kur’an’dan önce diğer ümmetlere, örneğin Yahudilere ve Hıristiyanlara verilen kitaplar için de “ilim”
sözcüğü kullanılmakta. Örneğin İsra Suresi’nde şu ayet vardır: “De ki: ‘Siz ona ister inanın, ister inanmayın: fit
bir gerçek ki. bundan önce kendilerine ilim verilen kimselere o (Kur’an) okununca derhal yüzüstü secdeye
kapanırlar’..” (İsra Suresi ayet 107).
demektir, ilim demek Kur’an demektir” diye kestirip atarlar. Hem de onlara göre Kur’an öyle
bir “ilim kitabı”dır ki, evrende “ilim” olarak ne varsa her şeyi kapsar; hiçbir şeyi eksik
bırakmamıştır. Çünkü, yine onlara göre, Tanrı, “Kitapta biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık”
(Enam Suresi, ayet 38) diye konuşmuştur. Onlara göre “İlm” sözcüğünün en eski kullanılışı,
esasen “Tanrı” ve “Peygamber” sözlerini bilmek doğrultusundaydı.
Ve işte bu nedenledir ki, İslamcılar Kur’an dışında ilim olmadığını ve Kur’an’ın “ilim” dolu
ayetleri dışında ilim aramaya kalkmanın Kur’an’ı inkar, hatta Tanrı’ya hakaret olacağını ileri
sürerler. Böyle bir davranışın Tanrı tarafından cezalandırılacağını anlatmak üzere şu ayeti
sunarlar: “Ayetlerimizi inkar edenler, yoldan çıkmalarından ötürü azaba uğrayacaklardır”
(Enam Suresi, ayet 49). Ancak, bunu söylerlerken, ilim yapma çabalarının kökünü
kazıdıklarını bilmezler. Çünkü, bir kere Kur’an’ı, rehber olarak aklın önüne geçirmekle her
türlü bilimsel araştırmayı ve özellikle “tez” vs “antitez”diyaloğuyla “sentez”& ulaşma
olasılığını baltalamış olurlar. Nitekim daha önce de değindiğimiz ve biraz ileride tekrar
değineceğimiz gibi, l 400 yıllık İslam tarihi boyunca, Kur’an’dan yararlanma yoluyla ilim
yapılmış değildir. İslam uygarlığı diye bilinen şey, Kur’an a dayalı olarak ortaya çıkmış
değildir. Öte yandan, eğer “ilim” denen şey, şeriatçıların iddia eder oldukları gibi, Tanrı’nın
Kur’an’a koyduğu şeylerden ibaretse, Kur’an dışında ilim aramak İslama aykırı bir şey ise, bu
takdirde insanlık alemi, ilmin büyük bir bölümünden yoksun bırakılmış demektir. Şu
bakımdan ki, Kur’an’da, İslam dininin tamamlandığına dair bir ayet var ki, orada Tanrı’nın,
“...Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak
İslami beğendim...” (Maide Suresi, ayet 3) diye konuştuğu yazılı. Yorumcuların bildirmesine
göre bu ayet, Muhammed’in ölümünden birkaç ay önce inmiş olup, Tanrı’nın, “ilim” olmak
üzere gönderdiği Kur’an’da, insan yaşamlarıyla ilgili (siyasal, sosyal, ahlaksal, ekonomik
vd...) her alanda bütün söyleyeceklerini söylediğini, İslam dininin bütün buyruklarını
bildirdiğini ve artık bunlara eklenecek bir sözü olmadığını, başkaca bir “tebligatta”
bulunmayacağını ve koymuş olduğu verileri ortadan kaldırmayacağını, bunların insanlar
tarafından da kaldırılamayacağını anlatmaktadır. Ve yine yorumcuların bildirmesine göre, bu
tarihten sonra Tanrı, yeni bir ayet indirmediği gibi, indirmiş olduğu ayetlerden de hiçbirini
kaldırmamıştır. Bundan anlaşılması gereken şu ki, Kur’an, ilmin sadece sınırlı bir bölümünü
kapsamaktadır. Çünkü, Muhammed’in söylemesine göre Tanrı şöyle konuşmuştur:
“(Ey Muhammed!) De ki: ‘Rabbimin sözleri için derya mürekkep olsa ve bir o kadar da ilave
getirsek dahi, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenecektir’...” (Kehf Suresi, ayet 109).
Yorumculara göre bu sözlerle anlatılmak istenen şey, Tanrı’nın “ilim ve hikmeti”nin sonsuz
ve sınırsız olduğudur. Öylesine sonsuz ve sınırsızdır ki, denizlerin suyu mürekkep olsa bu
sözleri yazmak için yetmez.3 Şimdi eğer durum bu ise, bu demektir ki, Kur’an, Tanrı’nın,
deryalar kadar mürekkebin yetişmeyeceği sözlerinin, yani “sonsuz ve sınırsız ilminin” sadece
bir kısmıdır. Nitekim Muhammed bile, bir gün kendisine, “ilimde senin bilmediğin var mı?”
diye sorulduğunda, Tanrı tarafından kendisine çok ilim verildiğini, hepsinin verilmediğini
söylemiş, şöyle demiştir:
“Allah teala bana bir hayli kesir ihsan etti, mamafih hiç şüphe yok, ilimde öylesi vardır ki,
onu Allah’tan başkası bilmez. “4
Bu sözlerden anlaşılan o ki, Tanrı Muhammed’e, “bir hayli kesir” ihsan etmiştir, ama
etmediği de olmuştur ve bunları ondan başkasının bilmesine imkan yoktur! Güzel, ama
Allah’tan başkasının bilemeyeceği ilmin kime ne hayrı olabilir? Ve neden Tanrı ilmin bir
kısmını gizleyip kendine saklasın?
Her ne kadar İmam Gazali gibi “üstatlar” ilim denen şeyin “şer’i” olanı ve olmayanı
olduğunu ve “şer’i” ilimlerin peygamberler aracılığıyla geldiğini, oysa “şer’i” olmayan
ilimlerin “hesap” gibi akılla, “tababet” gibi tecrübeyle ve “lügat” gibi işitmekle bilinen
ilimlerden
3 Diyanet Vakfı çevirisinde Kehf Suresi’nin 109. ayetiyle ilgili açıklamaya bakınız; ayrıca bkz. Elmalılı
H. Yazır, age. c.4. 3296.
4 Elmalılı H. Yazır. age, c A. s.3499.
oluştuğunu söylemekle beraber,5 yine de Kur’an dışında hiçbir gerçek bulunmadığını eklerler
ve böylece yaptıkları ayrımın geçersiz olduğunu ortaya koymuş olurlar.
Ve yine her ne kadar İslamcılar, “ilim” deyimini, Tanrı buyruklarını öğrenmek ve uygulamak
anlamında olmak üzere “Um amali” karşılığında kullanıp, bunun dışında eşyanın bilgisini
kapsayan bir “i/m nazari” olduğunu, düşün yoluyla bilgiye varmanın mümkün olduğunu
söylerlerse de bu tür bilgiyi, Kur’an’daki verilere uygun düştüğü ölçüde geçerli, ters düştüğü
ölçüde de geçersiz sayarlar. Bundan dolayıdır ki, Kur’an dışında “il/n” olmadığını öne
sürerlerken, aklın “vahye”, yani Kur’an’a tesliminden başka bir çözüm bulunmadığını
anlatmış olurlar. Böyle bir teslimiyetin aklı işlemez hale getirip gerçek anlamda ilm yapma
olasılığını yok edeceğini hesap etmezler. Çünkü, gerçek anlamda “ilim”. denen şeyin “akılcı”
ve “deneyci” usullere dayalı olduğunu bilmezler. Onlara göre “ilim”, Tanrı ve “peygamber”
sözlerinden ibarettir. Bundan dolayıdır ki, her ilmin Kur’an’da bulunduğunu kanıtlamaya
çalışırlarken güç durumlarda kalırlar. Örneğin, göklerin ve yerin yaratılmasıyla ilgili bilgilerin
(ve bu arada dünyanın güneşten kopması olayının) Kur’an’da yazılı olduğunu anlatmak üzere
Hac Suresi’nin, “...buyruğu olmaksızın yere düşmemesi için göğü (Tanrı’nın) tuttuğunu
görmez misin?” (Hac Suresi, ayet 65) şeklindeki ayetini ya da Enbiya Suresi’ndeki, “İnkar
edenler, gökler ve yer karışıkken onları ayırdığımızı... bilmezler mi?” (Enbiya Suresi, ayet 30)
ya da Enam Suresi’ndeki, “Gaybın anahtarları (Allah’ın) kalındadır... düşen yaprağı, yerin
karanlıklarında olan taneyi, yası kuruyu -ki apaçık kitaptadır-, ancak (Allah) bilir” (Enam
Suresi, ayet 59)Ğ şeklindeki satırları gösterirler ve bunları Laplace teorisinin temeli olduğunu
ve Laplace’den yüzyıllarca önce Kur’an tarafından ortaya konduğunu iddia ederler. Daha
başka bir deyimle, çekim (cazibe) kanunlarının kökeninin Kur’an’da yattığını ileri sürerler.
Oysa Laplace teorisinde çekim (cazibe) kanunlarının, uhreviyetle ilgisi yoktur. Öte yandan
Laplace ve onun gibi uygarlık yaratan bilginlerin hiçbiri Kur’an’} okuyarak ilim yapmış da
değillerdir; onlar ilahi kanunlara
5 Gazali, İhya-i Ulumi’d Din, İstanbul, c. l-7.
6 H. Özdemir, “Kur’an’ı Kerim ve Müspet İlim” Diyanet Dergisi. No. 4. c. 13, s.234; ayrıca bkz. Muhammed
Vazed Ali. “Science in The Quran”. in The İslamic Lit-terature, 1966, No. 9, c. 12, s.37-45.
göre değil, akıl kanunlarına ve deney usullerine dayanarak ilim yapmışlardır. Kur’an’ı
okumadan ilim yapabilmişlerse, örneğin, İslamcıların Kur’an’da var olduğunu söyledikleri
teoriler doğrultusunda iş görebilmişlerse, bu takdirde Kur’an olmadan da ilim yapılabileceğini
kabul etmek gerekmez mi? Şu durumda Batılı bu ilim adamlarını “Tanrı” kertesinde olarak
mı benimseyeceğiz?
Yine bunun gibi İslamcılar, Muhammed döneminde bilinmeyen tank, uçak, tren, bilgisayar
vd... gibi pek çok şeyin, Kur’an’da öngörüldüğünü iddia ederler ve şu tür ayetleri örnek
verirler:
“O söz başlarına geldiği (kıyamet yaklaştığı) zaman, onlara yerden bir canlı mahluk
(dabbetü’l-arz) çıkarırız da, bu onlara insanların ayetlerimize kesin bir iman getirmemiş
olduklarını söyler” (Nemi Suresi, ayet §2).
Yine aynı şekilde Hûd Suresi’nde Nuh’un gemisiyle ilgili olarak yer alan, “Nuh gemiyi
yapıyor, kavminden ileri gelenler ise, yanına her uğradıkça onunla alay ediyorlardı... Nihayet
emrimiz gelip de sular coşup yükselmeye başlayınca...” (Hûd Suresi, ayet 38-40) şeklindeki
ayetleri, buharlı gemi inşaatının Nuh dönemine inen kökeni olarak görürler. Bu ayetlerde
geçen “sular coşup yükselmeye başlayınca” sözlerinin “tandır (tennûr) kaynayınca” şeklinde
anlaşılabileceğini, “tandır kaynadı” deyiminin de “vapurun ocağı yandı ve harekete hazır
duruma getirildi” demek olduğunu, şu hale göre Nuh’un gemisinin yelkenli bir gemi olmayıp
“buharlı bir vapur” olduğu sonucuna varılabileceğini savunurlar.7 Yine aynı şekilde, Enam
Suresi’nin, “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslama açar; kimi de
saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır. Allah inanmayanların üstüne işte
böyle bir murdarlık verir” (Enam Suresi, ayet 125) şeklindeki ayetinde geçen, “...göğe
çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır...” şeklindeki satırların, doğa kanunlarından birine işaret
olduğunu söylerler. Göğe yükseldikçe basınç azalacağından, o oranda teneffüsün güçleştiğini,
hatta yirmi bin metreyi geçince özel cihazlar olmadan nefes almanın mümkün olmadığını, işte
yukarıdaki ayette bu doğa kanununun gösterilmek is-
7 Hûd Suresi’nin 40. ayetinin Diyanet Vakfı’nca yorumuna bakınız. 140
tendiğini belirtirler.8 Oysa bunu söylerlerken, ilmin kaynağıymış gibi gösterdikleri bu ayetin,
aklı şaşırtıcı şekilde çelişmeli olduğunun farkında değillerdir. Bunu yaparlarken Tanrı fikrini
zedelediklerini dahi bilmezler. Çünkü, ayete göre Tanrı, hem dilediğinin gönlünü kapatıp
kafir yapıyor hem de kafir yaptığı bu kişileri cehenneme atıyor durumdadır. Akılcılığa,
Tanrı’nın yüceliği ve adaleti fikrine böylesine ters düşen bir ayeti müspet ilmin dayanağı
olarak benimsemek mümkün müdür?
Öte yandan, İslamcılar, Kur’an’ı her türlü ilmin (özellikle modern ilimlerin) kaynağı olarak
göstermek konusunda öylesine bir abartma siyaseti izlerler ki, denizaltı olaylarını inceleyen J.
Cousteau gibi çağımızın en ünlü bilim adamlarından birinin, “Modern ilmin 14 asır geriden
takip ettiği Kur’an, ben şahadet ederim ki Allah kelamıdır” diyerek Müslüman olduğunu
söyleyecek kadar ileri giderler. Oysa birazdan göreceğimiz gibi J. Cousteau, ne Kur’an’da
öyle yazılıdır diye Müslüman olmuştur ne de Kur’an’da olduğu söylenen gizli ilmi ortaya
koymuştur. Bütün ilmini ve keşiflerini, Kur’an’dan habersiz olarak, sadece akılcı verilere ve
deneylere göre ortaya koymuş, Hıristiyan olarak ölmüştür.
Yine tekrarlayalım ki, çağdaş uygarlığı yaratanlardan hiçbiri Kur’an’ı okuyarak iş görmüş
değillerdir. Kur’an’dan habersiz olarak, yani sadece akılcı usullerle ilim yapabildiklerine
göre, aklın Kur’an’a ihtiyaç duymaması kadar doğal ne olabilir ki?
Hemen ekleyelim ki, İslamcıların örnek verdikleri yukarıdaki (ya da benzeri) ayetleri, bilimsel
kaynak (yani modern ilmin temeli) olarak öne sürebilmek için, akılcılığı gerçekten terk etmek
gerekir. Bu iddiada bulunanlara, her şeyden önce şunu sormak uygun olur: Mademki Tanrı,
Müslüman kullarına “ilim” öğretmek istemiştir, örneğin, cazibe kanunlarını ya da buharlı
gemi inşaatını vd... öğretmek niyetindedir, o halde neden bu işi onların anlayabileceği ve
öğrenebileceği şekilde yapmamıştır da, bilmece sunar gibi konuşmuştur; örneğin, “yere
düşmemesi için Tanrı göğü tutar!” demiş ya da “tandır kaynadı” ya da “göğe çıkıyormuş gibi
göğsünü dar kılar” gibi laflar etmiştir? Ya da hiçbir bilim
8 Diyanet Vakfı’nın Enam Suresi’nin 125. ayetiyle ilgili yorumundan.
adamının anlayamayacağı şekilde hükümler koymuştur? Bilimsel verileri açıkça ve herkesin
anlayabileceği tarzda ortaya koysa, örneğin, “fizik” ve “doğa” kanunlarını akılcı usullerle
açıklasa da insanlığı bir an önce geliştirip mutluluğa ulaştırsa daha iyi olmaz mıydı? Batı
dünyasında cazibe kanunlarını keşfedenler ya da tank, uçak, buharlı gemi inşaatına girişenler
veya uzayla ilgili bilimsel gerçekleri sergileyenler ve daha saymakla bitmez nice bilimsel
verileri keşfedenler, Kur’an’dan (Tevrat’tan ya da İncil’den) yararlanmışlar da öyle mi basan
sağlamışlardır? Elbetteki hayır! Biraz önce dediğimiz gibi, bırakın Kur’an’ı okumayı,
Kur’an’ın varlığından bile habersiz kalmışlardır. Ve gerçek şu ki, pek çoğu, gökten indiği
söylenen şeyleri de (örneğin, Tevrat’ı, İncil’i vd...) inkar etmişler, her şeyi akıl ve deney
yoluyla ortaya koymuşlar, her şeyin bilimsel açıklamasını yapmışlardır. Akıl ve deney
yoluyla buldukları bilimsel verileri, anlaşılır bir şekilde ortaya çıkarıp insanlığa en büyük
hizmetlerde bulunmakla, olumlu bir iş görme alanında Takipsizliklerini kanıtlamışlardır.
Bunu yaparlarken de, “Kutsal bilinen ve Tanrı’dan geldiği söylenen kitaplarla ilim
yapılamaz” demekten geri kalmamışlardır.9 Nice örnekten biri olarak İngiltere’ye göz atacak
olursak görürüz ki, bu ülkeyi akıl çağına eriştirenler arasında, çekim kanunun bulucusu
Newton gibi, İncil’in en önemli ilkesini (teslis fikrini) inkar edenler vardır.10 17. ve 18.
yüzyılın büyük keşifler yapan bilim adamlarının genellikle yöneldikleri fikir şu olmuştur ki,
İncil, ne Tanrı sözleridir ne kutsal nitelikte bir kitaptır ne de ilim yapmaya yararlı bir
kaynaktır.”
* * *
Öte yandan şunu da belirtmekte yarar vardır ki, İslamcıların “bilim kaynağıdır” diye örnek
verdikleri ayetler, değil bilimle,
9 Bu konuda bkz. İlhan Arsel, Aydın ve “A\dın”, Kaynak Yayınlan, yeni eklemelerle, gözden geçirilmiş ve
yeniden düzenlenmiş üçüncü basını. Mart 1997.
10 Bu konuda ilginç bir kaynak olarak bkz. Leonard W. Levy, Treason Against God: A His-tory of the Offense of
Blashemy. Ne w York, 1981; ayrıca bkz. Lloyd M. Graham. Deceptions and Myths of the Bible: Is te Bible Holy?
Is it The Word of God?. New York, 1979.
11 Bkz. Lloyd M. Graham, age, s. 1, 5 vd...: ayrıca bkz. İlhan Arsel, Aydın ve “Ayılın”. Kaynak Yayınlan, yeni
eklemelerle, gözden geçirilmiş ve yeniden düzenlenmiş üçüncü, basım, Mart 1997.
akılcılığın hiçbir şekliyle bağdaşamaz niteliktedir; bağdaşmak şöyle dursun, çoğu batıl
inanışlara yer verir nitelikte şeylerdir. Birkaç örnekle yetinmek üzere, her şeyden önce
Kur’an’ın evrenle ilgili hükümlerine şöyle bir göz atalım.
Kur’an’da, çeşitli surelerde Tanrı’nın göğü, yeri ve bu ikisi arasındakiler! yarattığı bildiriliyor
(örneğin, Enbiya Suresi, ayet 16; Duhan Suresi, ayet 38; Kehf Suresi, ayet 51 vd...). Göklerin
ve yerin altı günde yaratıldığı belirtiliyor (örneğin, Araf Suresi, ayet 54; Yunus Suresi, ayet 3;
Hûd Suresi, ayet 7; Hadid Suresi, ayet 4; Furkan Suresi, ayet 59 vd...). Bu altı günlük
çalışmanın iki gününün yerin yaratılıp, üzerine sabit dağların yerleştirilmesine ve dört
gününün de yeryüzündeki bereket ve gıdaların yaratılmasına harcandığı anlaşılıyor (örneğin,
Fussilet Suresi, ayet’9-10 vd...). Sonra Tanrı duman halinde bulunan göğe yöneliyor, ona ve
yeryüzüne, her ikisine birden, “isteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin” diyor ve her
ikisi de “isteyerek” geliyorlar. Bunun üzerine Tanrı, iki gün içinde yedi gök var ediveriyor.
Gökleri direksiz yarattığını söyleyerek övünüyor (Lokman Suresi, ayet 10); her göğün işini
kendisine bildiriyor, sonra yakın göğü ışıklarla donatıyor (Bakara Suresi, ayet 29; Fussilet
Suresi, ayet 11-12 vd...). Anlaşılan o ki gökleri ışıklarla donattığını söylerken yıldızları
kastediyor. Ancak, “Üstünüze yedi sağlam yapı yapıp kurduk. Ve parlayan bir kandil (güneş)
astı k” (Nebe’ Suresi, ayet 12-13) derken, yeri yarattıktan sonra gök katlarını ve sonra da
güneşi var etmiş olduğunu vurguluyor. Bu sözlerden (özellikle Fussilet Suresi’nin 9. ve 13.
ayetlerinde yer alan hükümlerden) anlıyoruz ki, yerküre yaratıldığı zaman yedi kat gök ve
yıldızlar diye bir şey yoktu. Yine Kur’an’a göre, Tanrı evreni dünya merkezli olarak, güneş
sistemini de, dünya merkezli olarak değil, güneş merkezli olarak yaratmıştır. Oysa, akılcı
bilimsel araştırılar, evrenin dünya merkezli olmadığını, güneşin yeryüzünden sonra oluşmayıp
yeryüzünün güneşten kopan ve güneşin yörüngesinde dönen gezegenlerden biri olduğunu ortaya
çıkarmışlardır.12 Bu doğrultuda olmak üzere, Kur’an’daki verilerin bilimsellikten yoksun
olduğunu kanıtlayıcı daha pek çok örnek vermek mümkün.
12 Doğu Perinçek, Aydınlık dergisi, “Fussilet Suresi” 7 Aralık 1997.
Öte yandan İslamcıların “ilimdir” diye öne sürdükleri ayetler, Tanrı’nın “ilim” olmak üzere
değil, kendi azametini ve insanları kendisine kul etme gayretlerini dile getirmek üzere
gönderdiği kanısını yaratıcı nitelikte şeylerdir. Bu tür ayetler, Kur’an’ın ilim kaynağı
olduğunu değil, aksine, Kur’an olmadan ilmin yaratılabilir olduğunu kanıtlamaya yeterlidir.
Yine bir iki örnek vermek üzere biraz önce ‘değindiğimiz J. Cousteau olayından başlayalım.
İslamcıların söylemesine göre J. Cousteau adında Fransız bilgini, Cebelitarık Boğazı’nda
birleşen Akdeniz ile Okyanus’u incelerken bu iki denizdeki sıcaklığın ve tuzluluğun farklı
olduğunu, buna rağmen birbirlerine karışmadıklarını görmüş, daha sonra kendisine
Kur’an’da, Rahman ve Furkan surelerinde sözü edilen iki denizle ilgili ayetler okununca,
“Modern ilmin 14 asır geriden takip ettiği Kur’an, ben şahadet ederim ki Allah kelamıdır”
diyerek Müslüman olmuştur. Ancak, gerçek bu değildir; çünkü, ne J. Cousteau bu şekilde
konuşarak Müslüman olmuştur ne de Kur’an’da denizden söz eden ayetlerin fizik, jeoloji vd...
gibi ilimlerle ilgisi vardır. Şu bakımdan ki, bir kere J. Cousteau Müslüman olarak değil, ömrü
boyunca hiç değiştirmediği Hıristiyan dininde ölmüştür. Öte yandan Kur’an’da sözü edilen
iki denizden ne anlaşılması gerektiği konusu bugüne kadar çözümlenmiş değildir: kimi
yorumculara göre iki denizden amaç, Şab Denizi’nde Nil ya da Basra Körfezi’nde Dicle veya
Fırat nehirleridir; bununla beraber “iki deniz” deyiminin “Müslüman’lar ve “kafir’ler
anlamına geldiğini söyleyenler de vardır; zira Kur’an’ın Furkan Suresi’nde Tanrı’nın Muhammed’e
hitaben, kafirlerle savaşması için şöyle dediği yazılıdır:
“(Ey Muhammed!) Mademki yalnız seni gönderdik, o halde kafirlere itaat eyleme ve bununla
(Kur’an’la) onlara karşı cihat et! Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve
acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan odur” (Furkan Suresi,
ayet 52-53).13
3 Bu çeviri Elmalılı H. Yazır’ındır. Diyanet Vakfı’nın çevirisi şöyledir: “(Ey Muhammed! Mademki seni
gönderdik) O halde, kafirlere boyun eğme ve (Kur’an ile) onlara Karşı olanca gücünle büyük bir savaş ver.
Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel,
asılmaz bir sınır koyan “AIIah”tır...” (Furkan Suresi, ayet 52-53).
Dikkat edileceği gibi burada Muhammed’e, kafirlere karşı savaşması için emir verilmekte ve
verildikten sonra, birinin suyu tatlı ve tuzsuz, diğerininki ise tuzlu ve acı olan iki “derya”dan
(denizden) söz edilmekte ve bunlar arasına Tanrı tarafından “berzah” (yani iki şey arasındaki
aralık) ve bir de “hicri mahcur” (yani “nefret” ve “zıddiyet”) konulduğu belirtilmekte. Bu
doğrultuda olmak üzere Rahman Suresi’nde de şu ayet vardır:
“Salmış iki deryayı demadem çatışırlar. Beyinlerinde bir berzah bagyeylemezler bir an. Şimdi
Rabbinizin hangi eltafına dersiniz yalan?..” (Rahman Suresi, ayet 19-20).14
Görüldüğü gibi burada da Tanrı’nın, iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıverdiği, aralarına
koyduğu engel (berzah) sayesinde bunları birbirlerine karıştırtmadığı bildiriliyor, bunun
yalanlanılmayacak bir nimet olduğu ekleniyor. Ayette geçen “iki derya” (yani iki deniz) deyimiyle,
tatlı (tuzsuz) olan Nil Nehri’nin tuzlu ve acı nitelikteki Şab Denizi’ne (ya da Dicle
Nehri’nin Basra Körfezi’ne) karışması olayına atıf yapıldığını kabul edenler yanında, suları
tuzsuz ve tatlı olan Nil ve Fırat nehirlerinin suları tuzlu ve acı olan Şab ve Umman denizlerine
aktığının anlatılmak istendiğini söyleyenler vardır. Güya Tanrı, nehir ile denizin arasına
“berzah” (engel, kara parçası) koymak şeklinde “zıddiyet” ve “nefret” sınırı (“hicri
mahcur”) çizmiştir. Böylece nehrin tatlı ve tuzsuz suyu ile denizin tuzlu ve acı suyunun, sınırı
aşıp birbirlerinin alanına girmemelerini sağlamıştır. Yorumculara göre, bu ayetlerle
anlatılmak istenen şey, esas itibariyle “inançlılık” (imanlılık) ile “inançsızlık”i\r (imansızlık).
“Nil” ve “Fırat” (ya da “Dicle”) gibi tatlı ve tuzsuz su, hararet söndürür, tıpkı müminler
(“ehli iman”) gibi. Buna karşılık “Şab” ve “Umman” gibi tuzlu ve acı su “kafir’ler gibidir.
Ve işte Tanrı, nasıl ki tatlı ile tuzlunun (yani nehir ‘ ile denizin) birbirine karışmayarak yan
yana bulunmalarını sağlamak üzere bir “berzah” (coğrafi anlamda “dil şeklinde uzanan kara
14 Yukarıdaki çeviri Elmalılı H. Yazır’ındır. Diyanet çevirisi şöyledir: “İki denizi birbirine kavuşmak üzere
salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar. O halde Rabbinizin nimetlerinden
hangisini yalanlayabilirsiniz?” (Rahman Suresi, ayet 19-21).
parçası”) koymuşsa, “zıddiyet” ve “nefret” halinde bulunan “ehli iman” ile “kafir”ler
arasına da bir “berzah” (engel) koyup kendi kudretinin yüceliğini ortaya koymuştur.l5
Bununla beraber yorumcular arasında “iki deniz” deyiminin başka anlamlara geldiğini
söyleyenler de vardır. Kimine göre söz konusu iki deniz, “Hint Denizi” ile “Akdeniz’dir.
Emine göre iki denizden amaç, “bahri sema” (bulutlar), (gökyüzü) ile “bahri arz”dır
(yerküresidir). Kimine göre yukarıdaki ayetlerle anlatılmak istenen, şey, yerküreyi çepeçevre
kuşatan “dış deniz” ile, yerkürenin kıtaları arasındaki iç denizdir ve yerküre bu iki deniz
arasında “berzah” işini görür, yani taşmalarını engeller. Kimine göre ise
“ikideniz”deyimi,.”cismanialem” (maddi alem) ile “ruhani alem” demek olup, aralarındaki
“berzah” ise “hayal ve zılal” (gölgelikler) alemidir ki, onları birleştirir ya da
birleştirecektir.16
Kısaca özetlediğimiz bu konulardan anlaşılacağı gibi, Kur’an’ın “iki deniz”le ilgili yukarıdaki
ayetleriyle “müspet” ilmin hiçbir dalında iş görme olasılığı yoktur. Nitekim, I 400 yıl
boyunca hiçbir Müslüman bilim adamı, Kur’an’a dayalı olarak denizlerin suyu konusunda
herhangi bir keşifte bulunmuş değildir. Söylemeye gerek yoktur ki, eğer Kur’an’da “ilim”
olarak öne sürülen bu şeyleri Müslümanlardan hiç kimse l 400 yıl boyunca keşfedememiş,
buna karşılık J. Cousteau gibi bir kişi, Kur’an’] hiç okumadan, sadece akılcı bilim verilerine
ve deneylere dayalı olarak denizlerdeki sırrı çözebilmiş ise, bu demektir ki ne Kur’an ile ilim
yapma olasılığı ne de ilim yapmak için Kur’an’a gerek vardır. Bu vesileyle şunu da ekleyelim
ki, yukarıda eleştiri konusu yaptığımız ayetlerde sözü geçen “iki deniz”le ilgili konular, ilim
ve araştırma aracı olmak üzere konmuş değildir; konmalarının tek nedeni Tanrı’yı “yüce”
olarak göstermek olduğu kadar aynı zamanda müminlere nimetler sağlayan,’onları
“kafir”lerin kötülüğünden koruyan bir “güç” olarak tanımlamaktır.
15 Bu konuda Beyzavi gibi kaynaklara bakınız; ayrıca bkz. Elmalılı, H. Yazır, age, c.5, s.3593, 3600-3601; c.6,
s.4661, 4672-4673.
16 Bu konuda bkz. Elmalılı, H. Yazır, age, c.6, s.4672.
Bu doğrultuda verilebilecek bir diğer örnek şudur: Kur’an’ın başlangıç suresi olan “Fatiha”
suresinde Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır: “Bismilllahirrahmanirrahim, Hamd (övme ve
övülme), alemlerin Rabbi, merhametli olan, merhamet eden ve din gününün sahibi olan
Allah’a mahsustur. (Allah’ım) Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz...”
Görülüyor ki övünmesini seven ve kul olarak yarattığı insanlara kendi yüceliğini anlatmaya
çalışan bir Tanrı var karşımızda! Nitekim, bütün Kur’an boyunca Tanrı, bu doğrultudaki
sözlerini, çeşitli şekillerde tekrar edip, azametini, bilginliğini, eşsizliğini, “evvel” (ilk) ve
“ahir” (Son), “zahir” (dışta-açık) ve “batın” (gizli) olduğunu, gökleri, yeri ve bütün evreni
yarattığını, kul olarak yarattığı insanları dilediği gibi doğru yola sokup dilediğini saptırdığını
(kafir yaptığını), canlıyı ölü ve ölüyü canlı hale getirdiğini vd... söyleyip kudretini dile getirir.
Bu arada “(Tanrı) yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi... Sonra duman halinde olan göğe
yöneldi, ona ve yerküreye, ‘İsteyerek veya istemeyerek gelin!’ dedi. ikisi de ‘isteyerek geldik’
dediler” (Fussilet Suresi, ayet 11) şeklinde konuşur. Ancak, bu sözlerde ilim diye bir şey yok;
fizik ya da coğrafya ilimleriyle ilgili bir şey yok: sadece Tanrı’nın, kendisini putlara üstün
bulduğunu kanıtlama çabası var. Daha doğrusu Tanrı, göklerin ve yerkürenin kendisine gönül
rızasıyla boyun eğdiklerini öne sürerek, putlardan güçlü olduğunu belirlemektedir:
azametliymiş gibi görünüp, insanları kendisine boyun eğdirtme hevesindedir. Nitekim, daha
önceki ayetlerde, “...Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkar edip ona ortaklar mı
koşuyorsunuz?..” (Fussilet Suresi, ayet 9) diyerek, bu hevesini belli etmiştir, “...göğe yöneldi,
ona ve yerküreye: ‘İsteyerek veya istemeyerek, gelin!’ dedi...” derken, cansızları, tıpkı
canlılar gibi, duyma, görme, düşünme vd... gibi niteliklerle tanımlar şekilde göstermek
şeklinde azametini daha kolaylıkla ortaya koyabileceğini düşünmüş olmalıdır. Bütün-bunları
yaparken, kendisini dinleyen kullarının kalkıp da, “Pek güzel, ama ey yüce Tanrı, seni kim
yarattı?” diye soru sormayacağını bilir. Çünkü, genellikle soru sormayı yasakladığı gibi,
özellikle bu konuda herhangi bir tartışma olmasın diye, “•..Allah doğurmamış ve
doğmamıştır... “ (İhlas Suresi, ayet 112) deyip işin içinden çıkmıştır.
Yine tekrar etmek gerekir ki, bu yukarıdaki şekillerde konuşan Muhammed’dir. Tanrı’yı
sınırsız şekilde, güçlü, “ilini” sahibi, yüce ve eşsiz bir “yaratan” olarak gösterip, insanları
ona ve onun “elçisi” olarak kendisine baş eğdirtmek düşüncesindedir.
Bu konuda bir örnek daha olmak üzere Enam Suresi’nin, daha önce değindiğimiz ayetini
tekrar birlikte okuyalım: “Allah kimi doğru yola koymak isterse, onun kalbini İslamiyete açar;
kimi de saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah
inanmayanları küfür bataklığında bırakır” (Enam Suresi, ayet 125). Biraz yukarıda
değindiğimiz gibi İslamcılara göre bu ayette geçen, “...kimi de saptırmak isterse, göğe
çıkıyormuş gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar...” şeklindeki sözler, gökyüzündeki basınç
azlığını anlatmakla ilgili bilimsel bir gerçeğin ifadesidir. Güya, göğe yükseldikçe nefes alma
güçlüğü olduğunu anlatmak için söylenmiştir. Her ne hikmetse Tanrı, gökyüzündeki basınç
azlığım anlatmak için böylesine anlaşılmaz yollan seçmiş gibidir! Oysa, bu ayet, bırakınız
bilimsel gerçeği ortaya koymayı, Tanrı’nın yüceliğiyle, adaletiyle de bağdaşır nitelikte
değildir. Şu bakımdan ki, ayete göre Tanrı, dilediğini doğru yola sokup “Müslüman”
kılmakta, dilediğini de saptırıp “kafir” yapmaktadır. Ancak, “kafir” yaptığı kimseleri
cezalandırmaktadır! Daha başka bir deyimle, hem kişileri suçlu durumda kılmakta hem de cezalandırmaktadır!
Kuşkusuz ki, ilme, akla ve insafa sığmayan bir çelişki bu! “Yüce” olduğu
söylenen bir Tanrı’dan beklenmeyen bir şey bu! “O halde nasıl olmuş da böyle bir ayet
Kur’an’da yer almış?” diye sorulacak olursa, cevabı kolaydır. Bu ayet, Muhammed’in amcası
olan ve aynı zamanda kendisine babalık yapan Ebu Talib’in İslam’a girmemesiyle ilgili olmak
üzere Kur’an’a girmiştir:
Mekke’nin etkili kişilerinden biri olan Ebu Talib’i Müslüman yapmak, Muhammed’in başlıca
amaçlarından biriydi. Çünkü, bunu sağlayacak olursa, Mekkelilerden pek çoğunu, özellikle,
Kureyş eşrafını kolaylıkla kazanacağını bilmekteydi. Ancak, bütün çabalarına rağmen Ebu
Talib’i Müslüman yapamamıştır; zira Ebu Talib, “Ben atalarınım dininde ölmek isterim”
diyerek ve putperest kalarak gözlerini hayata kapamıştır. Kuşkusuz ki, bu başarısızlık
Muhammed’i, kendi taraftarları indinde, “Amcasını bile Müslüman yapamayan bir elçi”
durumunda kılmaya yeterliydi. Ve işte bu damgayı yememek için Kur’an’a, Müslüman olup
olmamanın Tanrı işi olduğuna dair ayet koymanın yararlı olacağını hesaplamış ve öyle
yapmıştır. Yani demek istemiştir ki, Ebu Talib’i Müslüman yapmayan doğrudan doğruya Tanrı’dır.
Bu itibarla yukarıda sözü geçen ayeti, yani Enam Suresi’nin 125. ayetini, İslamcıların
dedikleri gibi, ilim kaynağı niteliğinde bir şey sanmak yanlıştır.
Öte yandan İslamcılar, Kur’an’ın en basit sorunlarla ilgili ayetlerini bile, sanki derin anlamlar
ve derin bir felsefeyle doluymuş gibi gösterirler; bu nedenle Kur’an’ı “emsalsiz” bir ilim
kitabıymış gibi tanımlarlar. Örneğin, Lokman Suresi’nde geçen, “(Tanrı) gökleri görebildiğiniz
bir direk olmaksızın yarattı, sizi sarsmasın diye yere de ulu dağlar koydu...”
(Lokman Suresi, ayet 10) şeklindeki sözlerde fizik ilminin temel esaslarının (çekim
kanununun) yattığını söylerler.17 Oysa, ayet, “çekim kanunlarıyla değil, yine Tanrı’nın övünmesiyle
ilgili olup, fizik ilmiyle uzlaşmaz bir nitelik taşır. Şu bakımdan ki, Kur’an’daki
anlatıma göre, Tanrı, yerküreyi bir “döşek” yap-mış ya da uzatıp döşemiş ve dağlan da birer
çivi yapmıştır ki, yer oynamasın ve sarsılmasın diye (örneğin bkz. Nebe’ Suresi, ayet 6-7; Rad
Suresi, ayet 3)! Bu vesileyle Kalem Suresi’nin ilk iki ayetinde yer alan “Nün” sözcüğüne ve
bu sözcükle ilgili hadislere göz atarak şeriatçıların bilimsellikle ilgili iddialarının ciddiyetle ne
kerte bağdaşmaz olduğu konusunda fikir edinmek mümkündür. Gerçekten de bu ayet aynen
şöyledir:
“Nün; kalem ve onunla yazılanlara andolsun ki, ey Muhammed! Sen Rabbinin nimetine
uğramış bir kimsesin, deli değilsin” (Kalem Suresi, ayet 1-2).
Görüldüğü gibi burada Tanrı, Muhammed’in deli olmadığını anlatmak için, “Nün; kalem ve
onunla yazılanlara andolsun ki...” diyerek yeminler etmekte! Burada geçen “Nün”
sözcüğünün ne olduğu bilinmez. Tanrı adlarından biri olduğunu söyleyenler yanında
“kalemdir” ya da
17 Diyanet Vakfı çevirisinde Lokman Suresi’nin 10. ayetinin yorumuna bakınız.
“balıktır” diyenler vardır.l8 Güya bu büyük bir balıktır ki. yerküre (arz) onun üzerine
oturtulmuştur! İbn-i Cerir İbn Abbas’tan rivayete göre, güya Tanrı’nın yarattığı ilk şey
“tefem“dir ve kalem yaratılınca bütün olacak şeyler oluşmuştur, sonra buhar yükselmiş ve
ondan da gökler yaratılmış ve “yerküre” (arz) onun sırtına döşenmiştir; sonra yerküre hareket
etmiş, derken ıstırapla çalkandığı için dağlarla tutturulmuştur (tespit olunmuştur). Bundan
dolayıdır ki, dağlar yerküreye karşı hep övünür olmuşlardır! Yine Muhammed’in söylemesine
göre -ki İbn Abbas’tan rivayettir-, güya Tanrı ilk olarak “kalemi”i yarattıktan sonra, ona
“Yat!” diye emretmiştir ve kalem de kıyamete kadar olacak şeyleri yazıvermiştir. Ve sonra
Tanrı su üzerinde “Nûn”u “halk etmiş”, onun üzerine de yerkürenin kabuğunu örtmüştür!
Bazıları da Muhammed’in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Tanrı Nûn’u yarattıktan sonra
onun üzerine yerküreyi (arzı) yayıp döşemiştir.” Nün, bundan ıstırapla deprendiği için yerküre
çalkalanmaya başlamıştır. Bu şekilde dağlar oturtulup onlarla tutturulmuştur. Bazı yorumcular
bunu, üzerinde yerkürenin bulunduğu “Hut” (büyük balık) olarak tanımlamışlardır. Yine
benzeri bir rivayete göre, güya Tanrı önce yerkürenin kabuğunu (ve canlılardan başka
yarattıkları), “Nün” maddesinin üzerine kabuk halinde yayıp döşemiş ve bu şekilde yerküre
ortaya çıkmıştır. Fakat, her taraftan bu şekilde sarılmış olan “Nün” nefes alamayınca, tıpkı
nefesi tıkanmış bir balık gibi ıstırapla deprenmeye başlamıştır; bu deprenme yüzünde
zelzeleler meydana gelmiş ve bu yüzden yerkürenin sathı çalkanıp yarılarak volkanlar
oluşmuştur; volkanlar yüzünden etrafa saçılan yerküre dalgalarından dağlar yaratılmış ve bu
şekilde dağlar oturdukça, yerküre oturulabilecek bir yer haline gelmiştir! Yani dağlar,
yerkürenin deprenmesini, oynamasını, sarsılmasını önleyecek nitelikte oldukları için birer
“çivi” işini görmüşlerdir.19 Ve işte Kur’an’ın ilim kaynağı olduğunu söyleyenlere göre, Tanrı,
“Biz yeri (arzı) bir döşek, dağlan da birer çivi (evtad) yapmadık mı?” (Nebe1 Suresi, ayet 6-
7) diyerek bunun böyle olduğunu bildirmiştir! Öyle bir bildiri ki, akılcılığın hiçbir şekline
olanak tanımamakta!
18 Gölpınarlı. age, s.6l.
19 Elmalılı H. Yazı r, age. c. 7, s.5253 vd.
Yine bunun gibi İslamcılar, İsra Suresi’nin 44. ayetinin, “Yedi gök, yer ve bunlarda, bulunan
herkes (Allah’ı) teşbih eder. Onu Övgü ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz
onların teşbihini anlamazsınız. O, halimdir, bağışlayıcıdır” (İsra Suresi, ayet 44) şeklindeki
sözlerinde, atom ilminin temel verilerinin yattığım eklerler.20 Oysa ayet, Tanrı’nın, kendi
kullan tarafından yüceltilmesini, övülmesini sağlama amacını gütmektedir.
Yine İslamcılar, Nemi Suresi’nin 88. ayetinin, “Sen dağları görürsün de, onları yerinde durur
sanırsın. Oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedir. (Bu) her şey sapasağlam yapan
Allah’ın sanatıdır. Şüphesiz ki, o, yaptıklarınızdan haberdardır” (Nemi Suresi, ayet 88) şeklindeki
sözlerini, dünyanın dönmekte olduğunun delili olarak görürler; bu sözlere göre, dağların
hareket etmesinin, yeryüzünün hareket etmesi demek olduğunu bildirirler.-‘ Oysa, ayetin son
tümcesi olan “...Şüphesiz ki, o, yaptıklarınızdan haberdardır” şeklindeki sözlerden de anlaşılacağı
gibi, ayetin anlatmak istediği şey, kulun bilmediği şeylerin Tanrı’nın bildiği, bu itibarla
kulun her yaptığı şeyden Tanrı’nın haberdar olduğudur. Daha başka bir deyimle, bu ayetlerin
dünyanın dönmesiyle ve akılcı bilimle hiçbir ilgisi yoktur.
Yine aynı şekilde Hadid Suresi’nin 2. ayetinde şöyle denmektedir:
“Göklerin ve yerin hükümranlığı onundur; diriltir, öldürür. O her şeye kadirdir” (Hadid
Suresi, ayet 2).
Şeriatçının söylemesine göre, Tanrı bu sözleriyle kendisinin putlardan üstün olduğunu, çünkü
putların öldürüp diriltme gücünden yoksun olduklarını, böyle bir gücün sadece kendisinde
bulunduğunu anlatmıştır. Bu sözlerin altında sanki derin bir felsefe yatıyormuş gibi göstermek
üzere, şeriatçılar Kur’an’ın şu ayetlerini sergilerler:
“Kişinin canı boğaza dayanınca ve siz o zaman bakıp kalırken, biz o kişiye sizden daha
yakınızda; ama görmezsiniz. Siz de aynı kanuna tabi değilsiniz. Eğer bu sözünüzde
samimiyseniz, o çıkmak üzere olan canı geri çevirsenize!” (Vakıa Suresi, ayet 83-87).
20 Diyanet Vakfı’nın İsra Suresi’nin 44. ayetiyle ilgili açıklamasına bakınız.
21 Diyanet Vakfı’nın yorumu böyle.
“Sizin yaratılmanız ve tekrar dirilmeniz tek bir nefsin Yaratılması ve tekrar diriltilmesi
gibidir” (Lokman Suresi, ayet 28).
Hemen belirtelim ki, felsefi hikmetlerle doluymuş gibi görünen bu satırların altında felsefe
diye bir şey yatmaz; bu satırlar aslında, “Ölene siz. engel olamazsınız, ama ben dilersem
ölüyü canlı yaparım” anlamına gelir ki, güya Tanrı’nın insanlara ve putlara üstünlüğünün
ifadesidir. Söylemeye gerek yoktur ki, Tanrı’nın, kendi yarattığı insanlarla ya da putlarla
yukarıdaki şekilde “üstünlük” ya da “güçlülük” yarışına girmesi, bu yüzden sürtüşmesi bile
şaşırtıcı ve Tanrı fikrini zedeleyici bir şeydir. Kuşku edilemez ki, bütün bunlar sadece Muhammed’in
sözleridir, bilimsel usullerle, örneğin, mantık ve deney yoluyla kanıtlanması
mümkün olmayan şeylerdir.
Öte yandan Kur’an’da, göğün yükselişinden, dağların dikilişinden, yeryüzünün yayılışından
söz edilirken, aynı zamanda devenin yaratılışı olayına yer verilir. Örneğin, Gaşiye Suresi’nin
17. ve 20. ayetleri şöyledir:
“(insanlar) devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine,
yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı ?” (Gaşiye Suresi, ayet 17-20).
Görüldüğü gibi, yeryüzünde nice hayvan varken, burada devenin yaratılışı ele alınmakta, hani
sanki göğün, dağların, yeryüzünün ve daha doğrusu bütün evrenin yaratılışı kadar önemli bir
şeymiş gibi tanımlanmakta! Hemen anımsatalım ki, deve, Arap yaşamlarında son derece
önemli bir yer işgal ettiği içindir ki, Kur’an’ın pek çok ayetinin konusu olmuştur (bkz. Maide
Suresi, ayet 103; Araf Suresi, ayet 40, 73, 77; Yusuf Suresi, ayet 65, 72; Hac Suresi, ayet 36;
Enam Suresi, ayet 142-144; Mürselat Suresi, ayet 32; Tekvir Suresi, ayet 4; Hûd Suresi, ayet
64; İsra Suresi, ayet 59; Şuara Suresi, ayet 155; Kamer Suresi, ayet 27; Şems Suresi, ayet 13).
Yine Kur’an’dan öğrenmekteyiz ki, Tanrı, deve kadar olmasa bile, at, katır ve eşek gibi
hayvanların yaratılması konusunu da önemli saymış ve bu nedenle, “Atları, katırları ve
eşekleri binmeniz ve (gözlere) zinet olsun diye (yarattı). Allah su anda bilemeyeceğiniz daha
nice (nakil vasıtaları) yaratır” (Nahl Suresi, ayet 8) şeklinde
konuşmuştur. Yorumculara göre güya Tanrı bununla, gerek çeşit, gerekse sürat bakımından
günümüzdeki akıl durdurucu modern taşıt araçlarının gelişimini sağlama amacını gütmüş ve
şunu demek istemiştir: “Allah şu anda bilemeyeceğimiz daha nice nakil vasıtaları yaratır.”—
Evet, ama l 400 yıl önce binek işini görsün ya da gözlere zinet olsun diye, at, katır ve eşek
yaratmanın günümüzdeki uçak, tren, otomobil vd... gibi taşıt araçlarını icat etmekle ne ilgisi
var? Eğer Tanrı kendi kullarının rahatını düşünüyor idiyse, at, katır, eşek verecek yerde, hazır
cinsten uçak, tren vd... verse daha iyi olmaz mıydı? Her şeye kadir bir Tanrı için bunu
yapmak çok mu güç olurdu? Kur’an’ın Rad Suresi’nde Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:
“Bizim, yeryüzüne gelip, onu uçlarından eksilttiğimizi görmediler mi? Allah (dilediği gibi)
hükmeder. Onun hükmünü bozacak kimse yoktur. Ve o hesabı çabuk görendir” (Rad Suresi,
ayet 41).
Yani, Tanrı yeryüzüne iniyor ve onu uçlarından, daha doğrusu etrafından eksiltiyor! Bazı
yorumculara göre bu ayet, “erozyon” ilmiyle, yani toprak kayması ya da yerkürede oluşan
olaylar sonucu kürenin hacminin noksanlaşması gibi konularla ilgilidir!2- Bazı yorumculara
göre ise bu, “meddücezir” dediğimiz deniz suyunun yükselip kabarması ve çekilmesi
konusuyla ilgilidir; ya da Tanrı bununla “Arz üzerinde yaşadıkları o geniş topraklan
etrafından kudretimizle sarıp tenkis ve tazyik etmiyor muyuz?” demek istemiştir.24 Söylemeye
gerek yoktur ki, bu sözlerin doğa bilimleriyle, (örneğin, “erozyon” ya da “meddücezir”le)
ilgili hiçbir yönü yok. Olmuş olsaydı Tanrı bunu bilim ağzıyla ve herkesin anlayacağı bir
biçimde ortaya koyardı. Kaldı ki, bu ayet, Tanrı’nın “inkarcılara” hitaben konuştuğunu
gösteriyor; kendilerine hitap edilenler Tanrı buyruklarına karşı gelenlerdir. Tanrı, onlara
“erozyon” dersi vermek için ya da yerküreyle ‘ilgili bilgiler öğretmek için konuşmuyor;
sadece kendi kudretini kabul etmek istemeyen inkarcılara hitaben, “Ey inkarcılar! Sizin
ayaklarınız altına serdiğimiz arzı (yeri) aynı halde bırakıyor muyuz? Bu yeri azaltıp
çoğaltmıyor muyuz? Çeşitli yollardan onu aşındırıp parçalamıyor muyuz?
22 Diyanet Vakfı’nın yorumu böyle.
23 Diyanet Vakfı’nın yorumu böyle.
24 Elmalılı H. Yazır, age, c.4, s.3005.
Ya da yaşadığınız toprakları, fetih yoluyla azaltmıyor ve Müslümanların topraklarını
çoğaltmıyor muyuz?” şeklinde konuşarak güçlülüğünü kanıtlamaya çalışmaktadır.25
Bu konuda verilebilecek diğer ilginç bir örnek cehennemdeki “muhafız melekler” sayısının
“19” oluşundaki kerametle ilgili olarak Kur’an ‘da yer alan ayetlerdir. Gerçekten de
Kur’an’ın Müddessir Su-resi’nde, Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:
“Ben onu sekara (cehenneme) sokacağım. Sen biliyor musun sekar nedir? Hem (bütün bedeni
helak eder, hiçbir şey bırakmaz) hem (eski hale getirip tekrar azap etmekten) vazgeçmez o.
insanın derisini kavurur. Üzerinde on dokuz (muhafız melek) vardır...” (Müddessir Suresi,
ayet 26-30).
Şeriatçılar ve onlara inanan kimi saf “aydınlanınız”, bu ayetlerde yer alan “19” sayısında
“mucizevi” bir anlam yattığını, çünkü bununla Kur’an’ın, Tanrı sözleri olduğunun
kanıtlandığını söylerler; yüzyıllar boyunca insanların bu “19” sayısı konusunda tartıştıklarını,
fakat bir türlü gerçeğe varamadıklarını, nihayet bugün artık bilgisayar sayesinde bir çözüm
sağlandığını iddia ederler. Çünkü, Kur’an’da. 114 sure bulunduğunu ve bunun “19” sayısının
tam katı olduğunu belirtirler; ya da Kur’an’daki bazı deyimlerin “19” sayısıyla eşdeğer
sağladığını söylerler. Söylerken de, bilerek ya da bilmeyerek, Kur’an’ın içeriğinden habersiz
görünmek bir yana, bir de akılcı düşünceye ters tutumlarını bir kez daha ortaya koymuş
olurlar. Bir kere Kur’an’da 114 sure bulunduğunu ve bunun “19” sayısının tam katından
oluştuğunu öne sürerlerken, sureler sayısının kesinlik arz etmediğini, nitekim bu sayının 112,
113 ya da 116 olduğunun öne sürüldüğünü düşünmezler. Gerçekten de, Süyuti’nin
yapıtlarında belirtildiği gibi, Enfal ve Beraet (Tevbe) surelerini bir sayarak Kur’an’da 113
sure olduğunu söyleyenler yanında, Felak Suresi ile Nas Suresi’ni Kur’an’dan saymayıp, sure
sayısının 112 olduğunu öne sürenler (İbn Mes’ûd’un mushafında olduğu gibi) ya da iki
“kunut” duasını Kur’an’dan sayıp bunları birer sure olarak ekleyerek Kur’an’ın 116 sureden
oluştuğunu söyleyenler (Übey b. Ka’ab’ın mushafında olduğu gibi) vardır. Kur’an’daki ayet
sayısına gelince, bunun da
25 Elmalılı H. Yazır. age, c.4, s.3004. 154
6000 olduğunu söyleyenler yanında 6666 olduğunu söyleyenler de vardır ki, “19” sayısının
tam katı olmakla ilgisi yoktur. Fakat, cehennemdeki muhafız melekler sayısının “19” olarak
saptandığını belirten Müddessir Suresi’nin ilgili ayetlerini dikkatlice okuyup akıl süzgecinden
geçirdiğiniz takdirde, “19” sayısında “mucize” ya da “keramet” yattığını kabul etmek şöyle
dursun, söylenenlerin aklı dışlayan verilerden ve çelişkilerden oluştuğunu görmekle şaşkına
döner ve muhtemelen kendi kendinize sorarsınız: “Acaba bu sözler, Kur’an’ın Tanrı’dan
gelme olduğunun kanıtı sayılabilir ini?”
Her şeyden önce şunu belirtelim ki, Beyzavi, Zemahşeri ve Süyuti gibi en sağlam İslam
kaynaklarının bildirmesine göre, Müddessir Suresi’nin yukarıya aldığımız ayetleriyle
Tanrı’nın, cehennemde 19 muhafız melek bulunduğunu belirterek, “Ben onu sekara
(cehenneme) atacağım” dediği kişi Velid b. Muğire’dir. Çünkü, güya Velid, Muhammed’i
“sihirbazlık”\& suçlayan, onun hakkında “delidir” diyen kişidir. Biraz yukarıda gördüğümüz
gibi, Kur’an’ın Kalem Suresi’nin 10. ve 15. ayetlerinde “alçak zorba” ve “soysuzlukla
damgalanmış” deyimleriyle tanımlanan kişi, bu aynı Velid b. Muğire’dir. Anlaşılan o ki
Muhammed, Kalem Suresi’ndeki bu tanımlamayı yeterli bulmayıp, bir de Müddessir
Suresi’ne söz konusu ettiğimiz ayetleri koymuştur. Bu ayetlerin tamamı aynen şöyledir:
“Ben onu (Velid b. Muğire’yi), sekara (cehenneme) sokacağım. Sen biliyor musun sekar
nedir? Hem (bütün bedeni helak eder, hiçbir şey .bırakmaz) hem (eski hale getirip tekrar azap
etmekten) vazgeçmez o. İnsanın derisini kavurur. Üzerinde on dokuz (muhafız melek) vardır.
Biz cehennem işlerine bakmakla ancak melekleri görevlendirmişizdir. Onların sayısını da
inkarcılar için sadece bir imtihan (vesilesi) yaptık ki, böylelikle, kendilerine kitap verilenler
iyiden iyiye öğrensinler (inansınlar), iman edenlerin imanı artsın; hem kendilerine, kitap
verilenler, hem müminler şüphe\e düşmesinler, kalplerinde hastalık bulunanlar ve. kafirler de
‘Allah bu misalle ne demek istemiştir?’ desinler. İşte Allah böylece, dilediğim sapıklıkta
bırakır, dilediğini doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu
ise, insanlık için ancak bir öğüttür” (Müddessir Suresi, ayet 26-31).
Görülüyor ki, bu ayetlere göre Tanrı, cehennem meleklerinin sayısını “19” olarak saptamıştır.
Çünkü, istemiştir ki, bununla hem inkarcılar “imtihan edilmiş” olsun, hem kitaplılar (yani
Yahudiler ve Hıristiyanlar) Kur’an’a inansın, hem Müslümanların imanları artsın, hem de
“kitaplı ar” ile “müminler” kuşkudan uzak kalsınlar! Ve yine istemiştir ki, Velid gibi
“kalplerinde hastalık bulunanlar” ve “kafirler”, “Allah bu misalle ne demek istemiştir ki?”
diye kendi kendilerine sorsunlar!
Pek güzel, ama nasıl oluyor da “19” sayısı, Tanrı’nın bütün bu isteklerini sağlayabiliyor?
Yani nasıl oluyor da “kitaplı ‘ların ve “mümin’lerin imanını artırırken, “kafir”lerin soru
sormalarına vesile yaratıyor? Daha başka bir deyimle/cehennemde “19” muhafız meleği
vardır diye neden dolayı “kitaplılar” Kur’an’a inansınlar ya da “mümin”lerin imanı artsın da,
iş kafirlere gelince onlar, “Allah bu misalle ne demek istemiştir ki?” diye kendi kendilerine
sorsunlar? “19” sayısındaki sır ve anlam açıklanmadığına göre, pek doğal olarak “kitaplılar”
ve “müminler” de aynı soruyu sormak zorunda kalmayacaklar mıdır? Elbetteki kalacaklardır;
nitekim l 400 yıl boyunca herkes bu soruyu sorup durmuştur! Şimdi müminler bile, kendi
kendilerine, “Allah bu örnekle ne demek istemiştir ki?” şeklinde soru sormakla, kafir olmuş
sayılmayacaklar mıdır? Yoksa acaba Tanrı, müminlerden, her şeyi gözü kapalı şekilde kabul
edip, hiç soru sormadan kendisine boyun eğmelerini mi beklemektedir? Eğer böyleyse, bu
takdirde insan varlığını “akıl” ile yaratmış olmasının anlamı nedir?
Öte yandan yukarıdaki ayetlerde, “19” sayısının, inkarcıları sınamak için seçildiği
belirtildikten sonra, şöyle deniyor:
“...İşte Allah böylece, dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola eriştirir...”
(Müddessir Suresi, ayet 31).
Bu sözler Velid b. Muğire’nin, gerçek bir Müslüman olmayışıyla (ve onun gibi davranan
diğer kafirlerlerin tutumlarıyla) ilgilidir. Ancak, dikkat edileceği gibi, Kur’an’ın bu hükmüne
göre Tanrı, dilediğini sapıklıkta bırakan, yani “inkarcı” yapan ya da doğru yola sokandır.
Yani Tanrı, hem dilediği gibi kişileri -ki olayımızda bu Velid b. Muğire’dir- sapıklıkta bırakıp
“kafir”lerden yapıyor hem de “kafir”dirler diye lanetleyip cehenneme atıyor! Böylece kendi
kendisiyle çelişkiye düşmüş oluyor!
Hemen ekleyelim ki, çelişki niteliğindeki bu tema, Kur’an’ın birçok ayetinde sürekli olarak
işlenmiştir. Örneğin, Enam Suresi’nin 125. ayetinde, Tanrı’nın, dilediği gibi insanları
Müslüman yaptığı ve dilediğini de “kafir” kıldığı, kafir kıldıklarını da cehennemlik saydığı
yazılı. Zira, ayet aynen şöyledir:
“Allah, kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslamiyete açar; kimi de saptırmak
isterse... kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah, inanmayanları küfür bataklığında bırakır” (Enam
Suresi, ayet 125; Zümer Suresi, ayet 22-23; Maide Suresi, ayet 41, 49 vd...).
Bunun gibi, yine Kur’an’da, “müşrik”leri, yani “puta tapanları” -ki Tanrı’nın en büyük
düşmanları olarak damgalanmışlardır- “müşrik” yapanın bizzat Tanrı olduğu yazılıdır:
“Allah dileseydi, (onlar) puta tapmazlardı...” (Enam Suresi, ayet 107).
“Allah dileseydi, bütün insanları doğru yola sevk ederdi” (Rad Suresi, ayet 31).
“Biz dilesek herkese hidayet verirdik...”(Secde Suresi, ayet 13).
Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ancak, anlaşılması güç olan şu ki, müşrikleri “müşrik” ve
kafirleri “kafir” yapan bu aynı Tanrı, onların cehennemlik olduklarını ilan edip
öldürülmelerini emretmekten geri kalmıyor; örneğin, “...müşrikleri bulduğunuz yerde
öldürün, onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin.
..” diyor (bkz. Tevbe Suresi, ayet 5). Bunu da yeterli bulmuyor, bir de insanları birbirleriyle
savaştırıp boğazlaştıranın kendisi olduğunu açıklıyor:
“...Allah dileseydi... milletler, kendilerine açık deliller geldikten sonra, birbirleriyle
savaşmazlardı... Allah dileseydi onlar savaş/nazlardı (birbirlerini öldürmezlerdi); Allah
dilediğini yapar” (Bakara Suresi, ayet 253).
Buna benzer daha birçok örnek var. Anlatmak istediğimiz şu ki, Muhammed’in Kur’an’a
yerleştirdiği ayetlere göre, Tanrı, insanları dilediği gibi Müslüman yapıp cennete sokuyor ya
da dilediği gibi “müşrik”, “kafir” yapıp cehenneme atıyor. Kuşkusuz ki bu da bir çelişme!
“Neden dolayı Tanrı insanları kafir yapıp cehenneme atıyor?” diye sorulacak olursa, daha
önce değindiğimiz gibi bunun yanıtını yine Kur’an’da, ve Muhammed’in günlük siyasetinin
gereksinimlerinde bulmak mümkün! Gerçekten de, Kur’an ‘da yazılanlardan öğrenmekteyiz
ki, Tanrı, cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine söz vermiştir. Örneğin,
Secde Suresi’nde şu ayet vardır:
“Biz. dilesek herkese hidayet verirdik. Fakat, cehennemi cin ve insanlarla dolduracağıma
dair benden söz çıkmıştır” (Secde Suresi, ayet 13).
Yani Tanrı, eğer dilemiş olsa herkese hidayet verebilecekken vermiyor, çünkü vermiş olsa,
cehennemi insanlarla doldurmak konusunda kendi kendine verdiği sözü tutamamış olacaktır.
Ve işte sözünü yerine getirmek içindir ki, Tanrı, insanların tümünü hidayete erdirip tek bir
ümmet yapmak imkanına sahip olduğu halde böyle yapmayıp, kimini “mümin”, kimini
“müşrik” (putperest) ve “kafir” kılıyor. Bunun böyle olduğunu da, Hûd Suresi’nde, apaçık
bir şekilde söylemekten geri kalmıyor:.
“Eğer Rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet kılardı. Fakat, Rabbinin merhamet ettikleri
bir yana, hala ayrılıktadırlar; esasen onları bunun için yaratmıştır. Rabbinin, ‘Andolsun ki
cehennemi hep insan ye cinle dolduracağım’ sözü yerine gelmiştir” (Hûd Suresi, ayet 118-
119).
Dikkat edileceği gibi, Tanrı burada “...esasen onları bunun için yarat(tık)... “diyerek,
amacının insanları “ayrılıklar”, “düşmanlıklar” içinde yaratmak olduğunu, bunu yapmakla
cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine vermiş olduğu sözü tuttuğunu bildirmekte.
Böyle olunca cehennemi doldurabilmek için yeteri kadar “kafir” bulmak
ihtiyacındadır. Çünkü, cehennem, adeta doymak bilmeyen bir ejderhadır; Tanrı’nın, “Ey
cehennem! Döldün mu?” diye sorduğu her defasında, cehennem Tanrı’ya, “Daha var mı?”
diye karşılık vermektedir (Kaf Suresi, ayet 30). Oysa Tanrı için, cehennemi doldurabilmek
üzere dilediğinin gönlünü darlatıp onu “kafir” kılmaktan (örneğin, bkz. Enam Suresi, ayet
125) ve “kafir” kıldıklarını cehenneme atmaktan daha kolay ne vardır ki? Hatta Kur’an’dan
öğrenmekteyiz ki, Tanrı, bazı hallerde kişilere, günahları artsın da biraz daha kafir olsunlar
diye süre de tanımaktadır. Örneğin, Al-i İmran Suresi’nde şöyle yazılıdır:
“inkar edenler, kendilerine vermiş olduğumuz surenin sakın kendileri için hayırlı olduğunu
sanmasınlar. Biz onlara ancak, günahları çoğalsın diye süre veriyoruz...” (Al-i İmran Suresi,
ayet 178).
Burada geçen “inkar edenler” deyimi, Tanrı’nın gönüllerini kapayıp “kafir” kıldığı kimseler
için kullanılmıştır. Tanrı onlara “süre” veriyor, ama bu süreyi onların hayrına olmak üzere
vermiyor; sadece günahlarının biraz daha artmasını sağlamak için veriyor. Böylece cehenneme
atacağı insanların sayısını biraz daha artırıp, cehennemi doldurmak konusunda kendi
kendine vermiş olduğu sözü tutmuş oluyor!
Bu yukarıda söz konusu olan ayetlerin ortaya koyduğu bir konu daha var ki, o da şudur: Her
gizli şeyi bildiğini söyleyen Tanrı, cehennemin dolup dolmadığını bilmez görünmekte!
Bilemediği içindir ki, dolup dolmadığını anlamak amacıyla cehenneme sormak ihtiyacını
duymakta. Nitekim, biraz önce değindiğimiz gibi, Kur’an’ın Kaf Suresi’nde, Tanrı’nın,
cehenneme, “(Ey Cehennem!) Döldün mu?” (Kaf Suresi, ayet 30) diye sorduğu yazılıdır.
Ancak, cehennem öylesine açgözlü ve öylesine insanları yakmaya heveslidir ki, Tanrı’nın bu
sorusuna, “Daha var mı?” (Kaf Suresi, ayet 30) diye karşılık vermektedir (bu konuda ayrıca
bkz. Sahih-i..., c.2, s.826). Böylece cehennem, Tanrı’yı biraz daha fazla sayıda “kafir”\ ateşe
atmaya zorlamış gibidir. Bu zorlama altında Tanrı, ille de cehennemin açlığını gidereceğim
diye, dilediği gibi insanları “sapık” yapar, “kafir” kılar; tıpkı “muhafız meleklerin” sayısının
“19” olduğunu bildiren yukarıdaki ayette “...Allah dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini
doğru yola eriştirir...” (Müddessir Suresi, ayet 30-31) dediği gibi!
Söylemeye gerek yoktur ki, sağlıklı bir insan aklı, Tanrı’nın bu yukarıda belirttiğimiz şekilde
iş görebileceğini kabul edemez. Edemediği içindir ki, “19” sayısının, “bilimsel” ya da
“mucizevi” nitelikte olduğu doğrultusundaki şeriatçı iddialarını ciddiye alamaz.
Gerçekten de, örnek olması için verdiğimiz yukarıdaki şeriat verilerini tekrar gözden
geçirerek şöyle bir düşünecek olursak, şu sorulan sormaktan kendimizi alamayız: “Yüce” ve
“her şeyi yapmaya kadir” olduğu söylenen bir Tanrı, bütün insanların gönlünü açıp
Müslüman yapma olasılığına sahipken, onları, sırf cehenneme atmak için “kafir” yapmış
olabilir mi? Ya da kendi kendine, “Ben cehennemi kafirlerle dolduracağıma -söz verdim!”
deyip, “kafir” yaptıklarını cehenneme atar, attıktan sonra da, “Döldün mu, ey cehennem?”
diye sorabilir mi? Ya da hiç insan aklı, cehennemin (sembolik nitelikte bile olsa) dile gelip
Tanrı’ya, “Daha var mı?” diye soracağını kabul edebilir mi? Elbette ki. bütün bunlar aklı
dışlar nitelikte ve dolayısıyla aydın kişilerin havsalası dışında kalan şeylerdir.
Pek iyi, ama neden acaba Kur’an’da, Tanrı’nın, dilediği gibi insanların gönüllerini açıp
Müslüman yaptığı, dar ve sıkıntılı kılıp “kafir” ya da “müşrik” (“putperest”) kıldığı
yazılmıştır? Bunun nedenini, biraz önce değindiğimiz gibi, Muhammed’in yaşam”siyasetine
egemen olan gereksinimlerde aramak gerekir. Şu bakımdan ki, Muhammed, kişileri -özellikle
önemli ve etkili kimseleri, örneğin, kendi amcası Ebu Talib’i- Müslüman yapmaya çalışıp da
yapamayınca, kendisini, çevresindekilere ve taraftarlarına karşı güç durumda hissederdi. Bir
yandan “peygamber” olduğunu söylerken, diğer yandan, kendisine en yakın olan kişileri de
Müslüman yapabilecek kudretten yoksun görünmenin, kendi prestij ve otoritesi bakımından
yıkıcı olduğunu bilirdi. Özellikle Mekke döneminde, yani daha henüz güçlenmediği ve
insanları zorla, kılıçla İslama sokma olasılığından yoksun olduğu dönemde, bu tür bir
başarısızlık, onun peygamberlik iddiaları bakımından pek tehlikeli sonuçlar yaratabilirdi.
Nitekim, bunun ilginç örneklerinden biri, kendisine babalık etmiş olan amcası Ebu Talib’i
Müslüman yapamamasıyla ilgili olaydır. Biraz yukarıda belirttiğimiz gibi, Ebu Talib,
Kureyşlilerin çok saydığı ve sevdiği bir kişi olduğu için, Muhammed şunu hesaplamıştı ki,
eğer Ebu Talib’i Müslüman yapacak olursa, onun sayesinde Kureyşli puta taparlardan pek
çoğunu İslama kolaylıkla sokabilecektir. Ancak, Ebu Talib, kendi atalarının dininden, yanı
puta taparlıktan ayrılmak istememiştir. Son derece hoşgörülü bir insan olduğu için,
Muhammed’in inançlarına saygı göstermiş, hatta onu pek çok tehlikeden korumuş, fakat
bununla beraber ölünceye kadar inançlarını terk etmemiştir. Ölüm döşeğindeyken de,
Muhammed’in kendisini son bir defa olmak üzere İslama çağırmasına rağmen, atalarının
dininden dönmemiş ve “kafir” olarak ölmüştür. Söylemeye gerek yoktur ki, bu, Muhammed
bakımından büyük bir başarısızlıktı. Bunu örtbas etmenin tek yolu, “Müslüman” ya da
“kafir” olmanın doğrudan doğruya Tanrı’nın dilek ve keyfine bağlı bulunduğuna dair
Kur’an’a, “Allah, kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslamiyete açar; kimi de
saptırmak isterse... kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah, inanmayanları küfür bataklığında
bırakır” (Enam Suresi, ayet 125) şeklinde ayetler koymaktı. Böylece Ebu Talib’in
Müslümanlığı kabul etmemesinin sorumluluğunu kendi sırtından atıp Tanrı’ya yükleyivermiş
ve bir bakıma “amcamın Müslüman olmasını Tanrı istemedi! Benim yapabileceğim bir şey
yoktu” demek istemiştir.
Sadece bu olay vesilesiyle değil, İslama sokmak isteyip de sokamadığı ve bu yüzden
düşmanlık beslediği diğer kimseler vesilesiyle de Kur’an’a, yukardakine benzer daha birçok
ayet koymuştur ki, bunlardan biri, “19” sayısıyla ilgili ve şimdi üzerinde durduğumuz Müddessir
Suresi’nin 30. ve 31. ayetleridir. Yukarıda değindiğimiz gibi, İslam kaynaklarının
bildirmesine göre, bu ayetleri, Kureyş eşrafından Velid b. Muğire vesilesiyle koymuştur.
Söylendiğine göre Velid, önceleri Muhammed’e yakınlık göstermiş, hatta bir defasında
Muhammed’in okuduğu Kur’an’ı dinleyince olağanüstü etkilenmiş, etkilendiğini de etrafa
hissettirmiştir. Onun bu şekilde etkilendiğini gören Kureyşli müşrikler telaşa düşüp kendi
kendilerine, “Eyvah! Velid dininden dönüp Müslüman olacak; artık ona bakarak bütün
Kureyş dinden dönecektir” demişlerdir. Ve işte güya bunu önlemek için Velid’in yeğeni Ebu
Cehil devreye girmiş, bir gün yanına giderek bir sürü kandırmalarla onun İslama girmesini
önlemiştir. Hatta onu yanına alıp müşriklerin yanına getirmiş ve onların önünde
konuşturmuştur. Güya Velid onlara, Muhammed’in, “yalancı”, “mecnun”, “kahin” ya da
“şair” gibi lakaplardan çok, “sihirbaz.” lakabıyla çağrılmasının uygun olacağını söylemiş ve
şöyle demiştir: “Olsa olsa, o (Muhammed) bir sihirbazdır. Görmüyor musunuz kişiyi
ailesinden, evladından, kölesinden ayırıyor.” Onun bu şekilde konuşması üzerine Kureyşli
müşrikler Muhammed’i “sihirbaz.” olarak çağırmaya başlamışlardır (bu konuda Diyanet
Vak-fi’nın Müddessir Suresi’nin 21. ve 25. ayetleriyle ilgili açıklamasına bakınız). Yine
hatırlatalım ki, Velid, cömertliğiyle ve halka karşı adaletiyle, halkın çok sevdiği bir kişiydi. O
kadar ki, İslam kaynaklarının bildirmesine göre, kendisini vahiy gönderilmeye layık bilir ve
biraz yukarıda değindiğimiz gibi, “Kureyş’in reisi olarak ben varken, nasıl olur da vahiy
bana değil de, Muhammed’e gönderilir?” şeklinde konuşurdu. Söylemeye gerek yoktur ki,
bütün bunlar, Velid b. Müğire’nin cehenneme atılacağını ve cehennemde “19” muhafız melek
bulunduğunu bildiren Müddessir Suresi’nin 30. ve 31. ayetlerinin Muhammed tarafından
Kur’an’a alınış nedenlerini anlatmaya yeterlidir.26
Yukarıdan beri belirttiklerimizden anlaşılacağı gibi, Müddessir Suresi’nin söz konusu
ayetlerinde yer alan “19” sayısının, şeriatçıların pek yanlış olarak sandıkları gibi, “bilimsel”
ya da mucizevi bir niteliği yoktur. Bu sayı, Kur’an’ın Tanrı sözleri olmaktan çok, olsa olsa
yine Kur’an’da yazılı olduğu gibi, Muhammed’in sözleri (ya da hiç değilse Kur’an’ı
derleyenlerin sözleri) olduğuna kanıttır ki, Hakka Suresi’nin 40. ayetinde ifadesini şöyle
bulmuş olmaktadır: “Hiç şüphesiz o (Kur’an) çok şerefli bir elçinin sözüdür” (Hakka Suresi,
ayet 40).
26 Muhammed bununla da yetinmemiş, Hümeze Suresi’nde de Velid’in cehennem ateşine alıklığını söylemiştir
(bkz. Hümeze Suresi, ayet 1-9). Bununla beraber bu surede sözü edilen kişinin başka birileri olduğunu
.söyleyenler de vardır .
KUR’AN’IN BATIL İNANÇLARA VE HURAFELERE YER VERMEDİĞİ,
İDDİALARININ ELEŞTİRİSİ
Kur’an ayetleriyle ilgili olarak yukarıda belirttiklerimize benzer örnekler pek çok! Bunları
eleştirel akıl süzgecinden geçirdiğimizde görüyoruz ki, İslamcıların “hikmet-i tabiiye”
şeklinde ya da “ilim kaynağı” olarak tanıtmak istedikleri şeylerin akılcı ilimlerle ilgisi yoktur.
Fakat, -ne yaparsanız yapınız- İslamcılara, vahyi, aklın önüne geçirmekle ilim
yapılamayacağını anlatamazsınız. Anlatamayacağınız diğer bir şey de batıl inançlarla ilgilidir.
İslamcılar, Kur’an’ı bütün ilimlerin kaynağı olarak göstermek için bir de, “Kur’an batıl
inançlara ve hurafelere yer vermez, batıl inanışları kökünden yok etmiştir” şeklinde
konuşurlar. Konuşurken de kendilerine, Tanrı’nın batılı yıkıp “hak” olanı yerleştirdiğine dair,
Kur’an ayetlerini dayanak yaparlar. Oysa bu iddialarında da yanılgıya saplanmışlardır; çünkü
Kur’an batılı yok etmiş değil, aksine batıl inançları sürdürmüş olan bir kitaptır. Bakınız nasıl:
Bilindiği gibi “batıl” sözcüğü, “doğruya ve gerçeğe karşı olan”, “yanlış”, “geçersiz”,
“bozuk”, “çürük”, “boş” şey gibi anlamlara gelir. Nitekim, Muhammed, kendisini
“peygamber” olarak ilan ettikten sonra İslamın “hak” ve İslama karşı olan her şeyin “batıl”
olduğunu anlatmak amacıyla Kur’an’a, “...Hak geleli, batıl yıkılıp gitti, zaten batıl yıkılmaya
mahkûmdur” (İsra Suresi, ayet 81) ya da “Tanrı, batılı yok eder ve hak olanı sözleriyle
yerleştirir...” (Şûra Suresi, ayet 24) ya da “•••Biz hakkı batılın tepesine bindiririz de, o,
batılın işini bitirir. Bir de bakarsınız ki, batıl yok olup gitmiştir...” (Enbiya Suresi, ayet 18)
Şeklinde ve daha nice benzeri ayetler koymuştur.’ Muhammed’in “ba-
1 Bu konuda bkz. Turan Dursun. Kur’an Ansiklopedisi. Kaynak Yayınlan, İstanbul. 1994. c.3. s.243 vd.
tıl” olarak tanımladığı şeyler pek çeşitlidir: örneğin, yapılan bir iş, eğer İslam inançlarına ve
İslami buyruklara dayalı değilse, “batıl”dır. Örneğin, “putlar” batıldır ve puta tapmak
“batıl” ile uğraşmaktır (Hac Suresi, ayet 62); haksız yoldan yenen mal ya da rüşvet karşılığında
sağlanan mal “batıl “dır (Bakara Suresi, ayet 188); sadakaları başa kakmak “batıl” bir
davranıştır (Bakara Suresi, ayet 264); Tanrı’ya ve Muhammed’e baş eğmeden yapılan işler
“batıl”dır (Muhammed Suresi, ayet 33); dünya yaşamına önem vererek yapılan işler
“batıl”dır (Hûd Suresi, ayet 15-16); puta taparlık yüzünden yapılan işler “batıl”dır (Araf
Suresi, ayet 118, 139); büyücülük ya da üfürükçülük yoluyla yapılan işler “batıl”dır; büyü
inançsızlara özgü bir şeydir ve büyücülerin kötülüğünden Tanrı’ya sığınmak gerekir (Felak
Suresi, ayet 1-5 ya da Bakara Suresi, ayet 102 ya da Ta-Ha Suresi, ayet 57-73 ya da Zariyat
Suresi, ayet 52 vd...).
Ancak, Muhammed, yine bu aynı Kur’an’ı, batıl inançlara yer veren hükümlerle
doldurmuştur. Verilebilecek örnekler pek çok; bunlardan birkaçına göz atmakla yetinelim:
Kur’an’da, puta tapmanın “batıl” olarak tanımlanmasıyla ilgili ayetlerden biri şöyledir:
“...Allah ‘Hak’kın ta kendisidir. Onun dışında taptıkları ise, batılın ta kendisidir. Gerçek su
ki, Allah, evet o, uludur, büyüktür” (Hac Suresi, ayet 62).
“Put” denen şey, bir tahta ya da taş parçası olabilir. Nitekim Muhammed’in “cahiliye” diye
adlandırdığı dönemde Arapların tapar oldukları putlar arasında “al-Lat”, “al-Uzza” ve “al-
Menat” adıyla bilinenleri ve daha niceleri vardı; bunlardan “Lat” dört köşe bir taş, “Menat”
ise Mekke ile Medine arasında bulunan el-Kudeyd mevkiindeki siyah bir kaya parçasıydı.
Muhammed, kendisini “peygamber” olarak ilan ettiği tarihe (kırk yaşına) gelinceye kadar,
Arap geleneği gereğince, bu putları (özellikle “Uzza”yı) ve ayrıca Kabe’deki Kara Taş’ı
(Hacer-i Esved’i) kutsal bilir ve bunlara tapardı. Hatta İbn Kelbi gibi kaynaklardan
öğrenmekteyiz ki, “Uzza” putuna kurban adadığı olurdu. Ancak, putlara tapma geleneğini
engellemeden Arapları tek bir Tanrı’ya ve dolayısıyla Tanrı’nın “elçisi” olarak kendisine baş
eğdirtmenin mümkün olamayacağını düşündüğü içindir ki, putlara tapıp saygı göstermenin
“batıl” nitelikte şeyler olduğunu söyleyerek Kur’an’a. ayetler koymuştur (örneğin, Necm
Suresi, ayet 19-23). Böyle yaparken bir de kendisini tıpkı diğer putperest Araplar gibi yanlış
yoldayken Tanrı’nın inayetiyle doğru yolu bulmuş olarak göstermiş ve örneğin Kur’an’a şu
tür ayetler koymuştur:
“(Ey Muhammed!) Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin...” (Şûra Suresi, ayet 52).
“(Ey Muhammed!) Tanrı seni yanılmış (şaşırmış) bulup doğru yola eriştirmedi mi?..” (Duha
Suresi, ayet 7).
Fakat, bir yandan böyle yaparken, diğer yandan Kabe’nin doğu köşesinde bulunan “Hacer-i
Esved”in -ki Kara Taş diye bilinir- “kutsal” niteliğini sürdürmüştür. “Hacer-i Esved” şimdi üç
büyük ve birkaç küçük parçadan bir araya getirilip taş bir çemberle çevrilidir; çemberin
etrafında da gümüş bir halka bulunmaktadır. Söylendiğine göre, Kabe’nin kutsiyeti “Hacer-i
Esved”den ileri gelmiştir; çünkü, eski Araplar, Lat, Uzza ve Menat adındaki putlar yanında
asıl “Hacer-i Esved” adındaki bu taşa taparlardı. Daha doğrusu Sata ve Merve adıyla anılan
iki tepe arasında koşup şeytanlara taş atarlar ve “Hacer-i Esved”i (Kara Taş) öperlerdi. İslam
kaynaklarından öğrendiğimize göre, Muhammed, Hicret’in yedinci yılında umre ziyaretinde
bulunmak üzere Mekke’ye gitmek için, Kureyş-lilerden izin istemiş ve ziyareti sırasında Kara
Taş’ı öpmüş, elleriyle okşamış ve yarıkoşar adımlarla etrafında üç kez dolaşmıştır. Daha
sonra Mina Dağı’nı sağ tarafına alarak “Cemre” mahalline yönelmiş ve yedi çakıl atmak
suretiyle şeytanları kaçırttığını bildirmiştir.2
Muhammed, Hicret’in sekizinci yılında Mekke’yi ele geçirdikten sonra, her ne kadar
Kabe’nin içinde bulunan putları -ki sayılarının 360 olduğu söylenir- yıktırsa da, “Hacer-i
Esved”e dokunmadı. Dokunmak şöyle dursun, Müslümanların bu taşı, kutsal bilip bir bakıma
tapınak edinmelerini sağladı. Hac amacıyla Kabe’ye gidenler için bu taşı okşayıp okumayı,
ondan yarar sağlanacağını ummayı, adeta dinsel bir eylem kıldı.
2 Bu konuda bkz. Sahih-i..., c.6, s.107 vd...; c.9, s.126; ayrıca bkz. İbn Sa’d’ın Tabakat ve İbn Ishak’ın Siyer adlı
kitapları.
Taş parçası niteliğindeki bir şeyi öpmenin, okşayıp okumanın putperestlik olmadığını öne
sürmek güçtür. Nitekim, halifeliği döneminde Ömer b. Hattab, Kara Taş’ı öpme geleneğini
sürdürmenin pek uygun olmadığı görüşündeydi; çünkü, henüz putperestlikten yeni kurtulmuş
Arap toplumunun Kara Taş’a tapmayı Arap putperestliğinin bir kalıntısı bileceğinden ve
muhtemelen eski zihniyete döneceğinden korkmaktaydı. O kadar ki, bir kez Hacer-i Esved’i
öpüp okşadığı sırada şöyle demiştir:
“Çok iyi bilirim ki, sen zararı ve menfaati olmayan bir taş parca-sıs/n! Eğer Resulullah’ın...
seni takbil eniğini (öpüp okşadığın!) görmeseydim, asla seni takbil etmezdim (öpüp
okşamazdim)... 3
Buna rağmen İslamcılar, Kara Taş’ı öpmenin Safa ile Merve tepeleri arasında koşup
şeytanlara taş atmanın, putperestlikle ilgili bir şey olmadığını söylerler. Onlara göre Kara
Taş’ı öpmek bir taş parçasına tapmak değil, Tanrı’ya ve Muhammed’e saygı göstermektir. Ve
güya Müslümanlar, Kara Taş’a taparlarken bir taş parçasına değil, bu taşın temsil ettiği şeye
tapmaktadırlar.
Kuşkusuz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da İslamcıların bu saptırmalı mantığını
anlamak kolay değildir. Eğer bu mantığa sarılacak olursak, bu takdirde, Lat, Menat ve Uzza
gibi eski Arap putlarına tapan Arapları haklı bulmamız gerekmez mi? Bu taşlar da, onlara
tapanlar bakımından “ilahiliği” temsil etmiyor muydu? Kara Taş’ı kutsal bilip ondan medet
ummak Müslüman kişi için nasıl bir “manevi değer” ölçüsü sayılıyor idiyse, Lat, Menat ve
Uzza gibi taş ya da ağaç parçasının temsil ettiği ilahiliğe tapan Arabın da değer ölçüsü aynı
kertedeydi.
Şeriatçılardan bazıları da, Kara Taş’ı kutsal bilmenin putperestlikle ilgisi olmadığını iddia
ederlerken bayrak örneğine sarılırlar. Örneğin, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınlarında
Kara Taş’ı öpüp okşamanın batıla inanmak olmayıp, Tanrı’ya saygınlık olduğu ve bu tür bir
geleneğin bayrağı selamlamaktan farklı olmadığı yazılıdır. Başkanlığın görüşü şöyle:
3 Bu konu için bkz. Sahih-i.... Diyanet Yayınlan, c.6, s. 107. 166
“...ehl-i İslami n (Müslümanların) Hacer-i Esved’i istilamı (kara taşa el sürüp öpmeleri), bir
milletin kendi bayrağını selamlaması gibidir. Herkes bilir ki, sancağı selamlamak, bir sırığa
takılmış bir kumaş parçasına değil, onun temsil ettiği millet ve devlete ihtiram (saygı)
göstermektir”(bkz. Diyanet Yayınları, Sahih-i..., c.6, s.108, 164).
Anlaşılan o ki, şeriatçılarımız, puta tapmanın ne demek olduğunu bilmez görünmekteler.
Onlara şunu belletmek gerekir ki. “puta tapmak” demek, bir şeyi “ilah” kabul edip, dua
yoluyla günahlardan silinmek ya da “uhrevi” güçlerden bir şeyler dilenmek ve beklemek demektir
ki, “saygı” göstermenin de ötesinde “dinsel “bir nitelik taşır. Örneğin, vaktiyle insanlar
ineğe taparlardı; çünkü, ineğin “kutsal” nitelikte bir “Tanrıça” olduğuna inandırıldıkları için
birtakım maddi ve manevi çıkarlar sağlamak amacıyla böyle yaparlardı. Yine bunun gibi
vaktiyle Araplar, biraz önce belirttiğimiz gibi, tahtadan ya da taştan bir putu “mezbah”
(kurban kesilecek yer) olarak benimsemişlerdi; kurban kanı akıtarak uhrevi isteklerde
bulunurlar, günahlardan kurtulduklarını sanırlar, bu tür bir ibadet yoluyla ruhen rahata
erişirlerdi. Örnekleri çoğaltmak kolay, fakat söylemek istediğimiz şudur ki, “uhrevi” nitelikte
tutulan bir “inek” ya da “bir taş” ve “tahta parçası” vd... gibi şeylerle, bu nitelikte bulunmayan
maddi bir şey (örneğin, bir milletin sembolü demek olan bayrak ya da yaptığı hizmetlerle milletinin
sevgi ve saygısını kazanmış bir kimsenin heykeli) arasında hiçbir benzerlik olamaz.
Bayrağı selamlarken bayrağa dua etmek, ondan ilahi isteklerde bulunmak ve “uhrevi” ödüller
beklemek diye bir şey söz konusu değildir. Bayrak önünde saygı duruşunda bulunurken,
“Tanrım bana şunu nasip et, beni şu beladan kurtar vb... “-diye bir duada bulunmayız ve
böyle bir dua yoluyla herhangi bir umuda kapılmayız. Oysa ki, put niteliğindeki bir şeyi ya da
bir taş parçasını öpmek, ona dokunmak, kurban adamak ve duada bulunmak, bu arada
şeytanları taşlayarak kaçırtmaya çalışmak, kuşkusuz ki günahlardan kurtulmak, kötülüklerden
uzak kalmak, bu arada ilahi birtakım nimetlere kavuşmak gibi amaçlara dayalı davranışlardır.
Yine bunun gibi, Muhammed, Kur’an’ın bazı ayetlerini okumanın, kişileri şeytandan ya da
sihirbazlardan uzak kılacağını söylemiştir.
Örneğin, Bakara Suresi’nin 255. ayetinde Tanrı’nın kayyumluğu (yani “kendiliğinden var
olmuşluğu”), eşsizliği, yüceliği, her gizli şeyi bilirliği, bildirdiklerinin dışında insanların
hiçbir şey bilmezliği, kürsüsünün gökleri ve yeri içine almışlığı vd... anlatılıyor. İçinde
“kürsi” sözcüğü geçtiği için bu ayete “Ayetü’l-kürsi”’ adı verilmiştir. Bu ayet vesilesiyle
Muhammed’in Ali’ye söylediği şudur:
“Kur’an’da en büyük ayet, Ayetü’l-kürsi’dir. Onu okuyana Allah bir melek gönderir, onun
hasenatını yazar. İçinde okunduğu evi, şeytan otuz gün terk eder. O eve kırk gün sihir ve
sihirbaz giremez. Ya Ali! Bunu evladına, ailene ve komşularına öğret. “4
Görülüyor ki söz konusu ayeti okumak sayesinden, kişiler 30 gün boyunca şeytanların
ziyaretinden kurtulmaktalar; kırk gün boyunca da evlerine sihir ve sihirbazların girmesi
tehlikesini önlemiş olmaktalar!
Yine bunun gibi Kur’an’da, İsra Suresi’nde, sabah namazının “şahitli” nitelikte bir şey
olduğu şu şekilde bildirilmekte:
“Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar (belli vakitlerde) namaz kıl;
bir de sabah namazını. Çünkü sabah namazı şahitlidir” (İsra Suresi, ayet 78).
Bu ayet esas itibariyle beş vakit namazı ifade etmekle beraber, bir de ayrıca sabah namazını
belirtmekte ve sabah namazının “şahitli” olduğunu bildirmekte. Yorumcuların açıklamalarına
göre gece melekleriyle gündüz melekleri sabah namazında buluşurlar. Hep birlikte bu
namazın kılındığına şahit olurlar. Olduktan sonra gündüz melekleri kalır, gece melekleri ise
semaya yükselirler.5 Bu ayeti Muhammed, çok önem verdiği sabah namazını kıldırmak için
Kur’an’a koymuştur.
Bütün bunlar bir yana, Kur’an’daki efsane niteliğindeki hikayelere, masallara ya da
büyücülüğe, üfürükçülüğe ve batıl inanışlara yer veren ayetlere de göz atmak gerekir. Bunlar
aklı durdurucu nitelikte şeylerdir ki, okuyanları bilimsellikten olduğu kadar, düşünme gücün-
4 Diyanet Vakfı’nın bu ayetle ilgili açıklamasından.
5 İsra Suresi’nin 78. ayetiyle ilgili olarak Diyanet Vakfı tarafından yapılan açıklama böyle.
den de yoksun kılar. Bunları akıl süzgecinden geçirecek olursak, şeriat ile müspet ilim
yapmanın ya da akılcı düşünce -doğrultusunda gelişme olasılığını bulmanın imkansız
olduğunu anlamak kolaylaşır.-
Bunlar arasında, Adem’in yaratılışına, eşiyle birlikte cennetten atılışına ve şeytanın Tanrı’ya
başkaldırısına (bkz. Hicr Suresi, ayet 26-29; Zümer Suresi, ayet 6; Ta-Ha Suresi, ayet 116-
119; Bakara Suresi, ayet 31-34, 326-327; Araf Suresi, ayet 19); mağaraya sığınmış gençlerin
ve köpeklerinin 309 yıl boyunca uykuda kaldıklarına (Kehf Suresi, ayet 9 vd...); Süleyman
“Peygamber”in karınca diliyle karıncalarla ve kuşdiliyle kuşlarla konuşmasına ve Hüdhüd
kuşu ile Sebe Melikesi’ne haber ulaştırmasına (Nemi Suresi, ayet 14-44; Sebe’ Suresi, ayet
15-17); idrak sahibi balıkların kurnazlıklarına (Araf Suresi, ayet 163-166; Bakara Suresi, ayet
65-66); Yahudilerin maymun cinsi hayvan şekline dönüştürülmelerine; kesilen ineğin
kemiğiyle vurmak şeklinde ölünün diriltildiğine (Bakara Suresi, ayet 67-73); denize atılan
Yunus’un balık tarafından yenilmesine ve balığın karnındayken dualar edip kurtulmasına
(Yunus Suresi, ayet 98; Enbiya Suresi, ayet 87, Saffat Suresi, ayet 139-145); şeytanların
Süleyman Peygamberle ve “Harût-Marûf’la ilgili marifetlerine (Bakara Suresi, ayet 102);
Tanrı’nın Üzeyr “Peygamber”! ve eşeğini öldürüp yüz yıl ölü bıraktıktan sonra diriltmesine;
İbrahim Peygamber’e dört kuşu parçalatıp bunları canlandırmasına, bu yoldan kendi kudret ve
azametini kanıtlamak istemesine (Bakara Suresi, ayet 259, 260); Süleyman Peygamber’in
mührünü ele geçiren şeytanın onu denize atmasına, balıklardan birinin bu mührü yutmasına ve
sonra balıkçıların avladıkları bu balığın karnındaki mühre kavuşan Süleyman’ın
hükümranlığına kavuşmasına, bütün bunların Tanrı denemesi olduğuna (Sad Suresi, ayet 31-
40) dair ve daha bunlara benzer niceleri vardır ki, Kur’an’ın bilim kaynağı olduğu iddialarını
geçersiz kılmak yanında, bir de batıl inançlara yer verdiğinin kanıtıdır.
Öte yandan Kur’an’ın büyü ve üfürükçülük konusunda sevk ettiği hükümler, insan aklını
bilimsel yönde işlemekten engellemeye yeterli şeylerdir. Ve hele Kur’an’ın Felak ve Nas
adlarıyla son bulan iki suresi vardır ki, batıl inançlara, üfürükçülüğe vd., yer vermek konusunda
bu kitabın ne kadar ileri gidebildiğini göstermeye yeterlidir.
Gerçekten de. bu iki sureye “Muavvizeteyn sureleri” adı verilmiştir. Bunlardan biri olan Felak
Suresi’nde şu ayetler vardır:
“Ey Muhammed! De ki: ‘Haset ettiği zaman kasetçinin şerrinden, düğümlere nefes eden
büyücülerin şerrinden, bastırdığı zaman karanlığın şerrinden, yaratıkların şerrinden,
tanyerini ağırlan Rabbe sığınının”(Felak Suresi, ayet 1-5).
Aynı doğrultuda olmak üzere Nas Suresi’nde de şöyle yazılıdır:
“Ev Muhammed! De ki: ‘İnsanlardan, cinlerden ve insanların gönüllerine vesvese veren o
sinsi vesvesecinin şerrinden, insanların Tanrısı... olan Allah’a sığınının” (Nas Suresi, ayet 1-
6).
Görüldüğü gibi bu ayetler, “nefes”, “üfürük” ve “büyü” gibi konulara yer vermiştir.
Yorumcular, bunların Mekke’de mi yoksa Medine’de mi indiği ya da ne sebeple ve ne amaçla
Kur’an & girdiği konusunda farklı görüştedirler. Fakat, hepsinin de birleştiği bir konu vardır
ki, o da bu ayetlerin, Muhammed’e yapılan sihir ve büyüyle ilgili olduğudur. Söylendiğine
göre Muhammed, her gece yatağına yatacağı sırada (ve özellikle rahatsızlık duyduğu
zamanlar) bu sureleri okur, okurken ellerine üfleyerek başını, sonra yüzünden başlayıp bütün
vücudunu sıvar (mesheder) ve bunu arka arkaya üç kez yaparmış. Bu surelerin iniş nedeni
konusunda bir kısım yorumcular şöyle derler: Cibril bir gün Muhammed’in yanına gelir.
Cinlerin en korkuncu ve en zararlısı olan ifrit’in, kendisine kötülük yapacağını haber verir ve
şöyle der: “Cinden bir ifrit sana bir keyd (oyun, düzen, hile) yapmak istiyor; döşeğine
vardığında (Rabbine sığın) ilaahıris-sûreteyn et.” Yani söz konusu ayetleri okumakla
büyünün etkisiz kılınabileceğini haber vermiş olur!
Bir kısım yorumculara göre hikaye şöyledir: Kureyş’ten insanlar birbirlerine, “Gelin bir açlık
riyazati yapalım da Muhammed’e göz dendirelim” derler ve öyle yaparlar. Ve sonra
Muhammed’in yanına gelip. “Ne sağlam bazım, ne kuvvetli sırtın..ne güzel yüzün var?” diyerek
ona nazar (göz) değdirmek isterler. Bunun üzerine Tanrı, yukarıdaki iki sureyi indirir ve
böylece Muhammed’i nazardan korumuş olur. Bir kısım yorumculara göre Lebid İbn A’sam
adında bir Yahudi, günlerden bir gün Muhammed’e sihir yapar, o yüzden Muhammed
rahatsızlanır; birkaç gün yatakta kalır. Bunun üzerine Cibril gelir ve “sana Yahuddan bir
racül (Yahudilerden bir cahil) sihir yaptı, senin için filan kuyuda şöyle şöyle birtakım
(düğümler dövdü)” der. Bunun üzerine Muhammed adamlar gönderip kuyudan düğümü
çıkarttırıp getirtir. Getirtmesiyle birlikte diz bağından çözülmüş gibi ayağa kalkar. Bir kısım
yorumculara göre hikaye şöyledir: İki melek gelip Muhammed’e haber verirler ki, Lebid İbn
A’sam adında bir Yahudi, “zervan” kuyusunda, erkek hurma dalının kapçığı içinde sihir
yapmıştır. Bunu duyan Muhammed, yanındakilerle birlikte kuyuya gider; adamlarından biri
kuyunun kapak taşının kaldırır, bir de görür ki kapak taşının altında Muhammed’in tarağı ve
başının darantısı yanında, bir de on bir düğüm atılmış bir yay kirişi ve iğneler saplanmış
mumdan bir şey vardır. Ve işte tam bu sırada Cibril gelip Muhammed’e, yukarıda sözünü
ettiğimiz “Muavvizeteyn” surelerindeki ayetleri geliri verir, ona düğümleri çözmesini söyler.
Muhammed düğümleri çözerken ve iğneleri çıkarırken Cibril de bu ayetleri okumaktadır. Ve
nihayet bu işler sona erince Muhammed rahatlık duyar.
Bir başka rivayet şöyledir: Yahudilerden Lebid İbn A’sam adında biri, kızlarıyla birlikte
Muhammed’e sihir yaparlar ve Muhammed hastalanıp yatağa düşer. Bunun üzerine Cibril,
Felak ve Nas surelerini (“Muavvizeteyn”i) getirir ve sihrin kimin tarafından ve nasıl yapılmış
olduğunu Muhammed’e haber verir. Bunun üzerine Muhammed Ali ile Zübeyr’i kuyuya
gönderir. Ali ile Zübeyr kuyunun suyunu çekerler; sonra kuyunun kapak taşını kaldırırlar.
Kapak taşının altında, tarak dişleriyle birlikte bir de üzerinde on bir düğüm atılmış ve iğneler
saplanmış bir yay kirişin bulunduğunu görürler. Bunları alıp Muhammed’in yanına dönerler.
Muhammed hemen Felak ve Nas surelerinin ayetlerini okumaya başlar. Her ayeti okudukça
bir düğüm çözülür ve her düğüm çözüldükçe rahatlık duyar. Ayetlerin tamamını okuyup da
bitirdiği zaman, son düğüm de çözülmüş ve böylece hastalıktan kurtulmuş olur.6
Büyü ve üfürükçülük konusunda Kur’an’da başkaca hükümler de vardır. Örneğin, Bakara
Suresi’nde, Tanrı’nın Harût ve Marul adındaki
6 Elmalılı H. Yazır, age. c.8. s.6351 vd.: Sahih-i.... Hadis No. 1352. c.9. s.52 vd...; ayrıca bkz. Hadis No. 1664,
c.l 1. s.10-1 1.
iki meleğinin büyücülükle meşgul oldukları, başkalarına büyü yaptıkları, büyü sayesinde
karıkocayı birbirinden ayırdıkları yazılıdır (Bakara Suresi, ayet 102).7 Kur’an’ın bu
ayetlerinden anlaşılan odur ki, Allah’ın yaratıcı gücüne inanmak ve “kötü” amaçla
kullanmamak şartıyla “büyü” ve “sihir” ilmini öğretmekte sakınca yoktur; daha başka bir
deyimle ruhani varlıklardan yararlanarak sihir yapmak, örneğin, muska yapmak, cinlerden
yardım istemek gibi şeyler, “kafirlik sayılmaz”*
Batıl inançlar konusunda Kur’an’ın öngördüğü konulardan biri de, “sağ “m “sola fazlı”
(fazileti, üstünlüğü) ile ilgilidir ki, her hayırlı işin sağ yön esasına göre ayarlandığını vurgular
ve her şeyin buna göre yapılmasını farz kılar. Daha başka bir deyimle Kur’an a göre “sağ
yön”, “uğurluluk”, “mutluluk”, “bereket”, “saygınlık” gibi anlamlar taşımakta; buna karşılık
“sol” ise “uğursuzluğun”, “bahtsızlığın”, “hayırsızlığın” karşılığı olmakta! Örneğin, Vakıa
Suresi’nde, sağdakilerin mutlu, sol-dakilerin ise bahtsız oldukları şöyle anlatılmakta:
“Kıyamet koptuğu zaman...; yer şiddetle sarsıldığı; dağlar parçalandığı; dağılıp toz- duman
haline geldiği; ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman; sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere; soldakiler,
ne bahtsızdırlar onlar; (hayırda) önde olanlar (ecirde de) öndedirler. İşte bunlar,
naim cennetlerinde (Allah’a) en yakın olanlar... “ (Vakıa Suresi, ayet 1-12).
Yorumculara göre, bu ayetlerle anlatılmak istenen şey şudur: Ahi-rette insanlar üç sınıfa
ayrılacaklardır. Bunlardan ikisi cennete, biri de cehenneme girecektir. “Amel defteri” sağdan
verilecek olanlar “bahtiyar Müslümanlardır”. Fakat, bunların içinde “öncü” olanlar vardır ki,
bunlar inançlarında en sağlam ve hayır yarışında önde planlardır. İşte bunlar Allah’a en yakın
olanlardır. Fakat, bir de “amel defteri” soldan verilecek olanlar vardır ki, bunlar inkarcı ve
günahkar olan kimselerdir; solak tarafta, alçak mevkide bulunan, değersiz, kendilerine ve
başkalarına uğursuz olan kimselerdir; bu yüzden cehennem ateşine atılacaklardır.9
7 Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor: Din Bu l. Kaynak Yayınlan, İstanbul, 1990, s. 116.
8Kur’an’ın Diyanet Vakfı çevirisinde, Bakara Suresi’nin 102. ayetinin yorumuna batanız; ayrıca bkz. Fahruddin
Razi’nin yorumlan; ayıca bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.I, s.441 vd.
9 Diyanet Vakfı çevirisinde Vakıa Suresi’nin 15. ve 16. ayetlerin açıklamasına bakınız; ayrıca bkz. Elmalılı H.
Yazır, age, c.6, s.4703 vd.
Kur’an’da, Kaf Suresi’nde, sağ tarafın uğurluluğu, sol tarafın ise uğursuzluğu temsil ettiğini
dile getirmek amacıyla her insanın sağında ve solunda olmak üzere iki melek oturduğu
yazılıdır:
“Sağında ve solunda, onunla beraber oturan iki alıcı melek, yanında hazır birer gözcü olarak
söylediği her sözü zapt ederler” (Kaf Suresi, ayet 17).
Sağın “uğurluluk”, “bereket”; solun ise, “uğursuzluk” olduğu konusunda Beled Suresi’nde
şu ayet vardır:
“Sonra iman edenlerden, birbirlerine sabrı tavsiye edenler ve birbirlerine acımayı
öğütleyenlerden olmaktır. İşte onlar sağ-, dahilerdir. Ayetlerimizi inkar edenler ise, işte onlar
soldakilerdir. Cezalan, kapıları üzerlerine kapatılmış bir ateştir” (Beled Suresi, ayet 17-20).
Yorumculara göre bu ayetle anlatılmak istenen şudur ki, kitapları sağ taraftan verilecek olan
Müslüman kişiler, kendilerine ve başkalarına uğurlu kimselerdir. Tanrı’nın buyruklarını inkar
edenler, Tanrı’ya ve Muhammed’e inanmayanlar ise “kafir’lerdir ve onlara “meşumluktan”
(uğursuzluktan) kurtulmayan ve kitapları soldan verilecek olan kimselerdir ki, kendilerine ve
başkalarına uğursuzdurlar; “üzerlerinde bir ateş bastırılıp kapıları kapanacaktır”. Yine
bunun gibi Saffat Suresi’nde, sağdan gelmenin “sağlam taraftan, iyi ve hayırlı bir şekilde
gelmek” ya da haktan yana olmak olduğunu anlatmak üzere şu var:
“(Uyanlar, uydukları adamlara Siz bize sağdan gelirdiniz (sureti haktan görünürdünüz)
derler” (Saffat Suresi, ayet 28).
Muhammed, bu tür ayetleri Kur’an’a. koymakla, Müslümanları, sağın, her bakımdan sola
üstün olduğu inançları içerisinde yoğurmak istemiştir. Çeşitli vesilelerle şunu anlatmıştır ki,
“hayırlı” ve “iyi” olan her işin sağ yöne göre, olumsuz nitelikteki her işinse sol yöne göre
yapılması gerekir. Örneğin, yatakta sağa dönük olarak yatılmalı, yataktan sağ ayakla çıkılmalı
ve ayakkabılar sağ ayakla giyilmeye
10 Elmalılı H. Yazır.’age. c.7, s.5845.
başlanmalıdır; yemek sağ elle yenmeli, su sağ ekle tutulan bardakla içilmelidir; birisine
ikramda bulunulurken sağda oturan ya da bulunan kimseden başlanmalıdır; hurma yerken,
hurma sağ elle tutulmalı, çekirdekleri ise sol elle çıkarılmalıdır; helaya gidildiğinde, “zeker”
(erkeklik organı) sol elle tutulmalıdır; “def-i hacet “ten sonra pislikten temizlenme, sol elle
yapılmalıdır; namazdayken ne sağ tarafa ne de kıbleye karşı tükürülmemeli, sol ayağın altına
ya da sol tarafa tükürülmelidir; sadaka sağ elle dağıtılıp, sağ elle alınmalıdır. Çünkü, Muhammed’in
söylemesine göre, Tanrı da, sağın üstünlüğü esasına göre iş görmekte. Örneğin,
helal maldan verilen sadakaları sağ eliyle kabul etmekledir.
Bütün bu ve bunlara benzer buyrukları11 uygulamak amacıyla, Muhammed, sadece Tanrı’dan
geldiğini söylediği yukarıdaki ayetlerle yetinmemiş, bir de işe şeytanları araç etmiştir.
Örneğin, kişileri, sağ elle yemek yemeye ya da su içmeye zorlayabilmek için, “Sizden biriniz
sol eliyle yemesin ve içmesin, çünkü şeytan sol eliyle yer ve sol eliyle içer” demiştir.12
Doğuştan solak olan kimselere bile sol elle yemek yedirtmez, sağ elleriyle yemelerini (ya da
içmelerini) emrederdi. Söylendiğine göre bir gün sol elle yemek yiyen birisine sağ elini
kullanmasını emrettiğinde adamcağız sağ elini kullanamadığını söylemiş, Muhammed onun
bu özrüne aldırış etmeyerek kendisine lanet etmiştir; güya bu lanetleme üzerine adamcağız, o
günden sonra elini ağzına götürememiştir.
Muhammed, sağın sola üstün olduğu inançlarını pekiştirmek amacıyla, çoğu kez kendisinden
örnekler verir, bu konuda koyduğu buyrukları herkesten önce kendisi yerine getirirdi.
Örneğin, yatağına girdiğinde sağ tarafına yatar ve sonra Tanrı’ya, “Allah’ım kendimi sana
teslim ettim... indirdiğin kitabına inandım ve gönderdiğin peygamberine iman enim” diye dua
ederdi. Müslüman kişilere de, eğer böyle yapacak olurlarsa, örneğin, bu sözleri okurlar ve
okuduktan sonra o
l l Bu konudaki İslami hükümler ve bunların kaynaklan için bkz. ilhan Arsel. Toplumsal Geriliklerimizin
Sorumluları Din Adamları. Kaynak Yayınlan, üçüncü basını. Aralık 1996
12 İlhan Arsel. Toplumsal Çentiklerimizin Sorumluları Din Adanılan, Kaynak Yayınlan, üçüncü basım, Aralık
1996: yukarıdaki hadis için bkz. Riyaz’üs- Salfhin. İstanbul, 1992. c.3. s.263-264.
gece içinde ölecek olurlarsa, “İslam fıtratı ve yaradılışı” üzerine ölmüş olacaklarını
anlatırdı.13 “Hayırlı” diye kabul ettiği hiçbir iş yoktu ki, sağ yön itibariyle yapmasın. Bundan
dolayıdır ki, Müslümanlar “makbul” ve “hayırlı” olan her işin sağ yöne göre yapılmasının
dinsel bir gerek olduğuna, solaklığın kusur sayıldığına inanmışlardır. Bu inanç nedeniyledir
ki, sabahleyin yataktan sağ taraftan ve sağ ayakla kalkıp, ayakkabılarım sağ ayaktan giymeye
ve sol ayaktan çıkarmaya başlamaktan tutunuz da, sağ elle yemek yemeye, bardağı sağ elle
tutup su içmeye, hurmayı sağ elle tutup sol elle çekirdeklerini çıkarmaya, sac ve sakalı sağdan
taramaya, ölüyü yıkarken sağdan başlamaya, sadakayı sağ elle dağıtmaya, sağ elle sadaka
almaya, ikramda bulunurken sağ taraftan başlamaya, akşam yatarken sağ taraftan yatıp sağa
dönük olarak uyumaya, kötü rüya gördüklerinde rüyanın şerrinden kurtulmak için sol tarata
doğru tükürüp üfleyerek Tanrı’ya sığınmaya, namaz sırasında tükürmek istediklerinde sağ
tarafa değil, sol tarafa tükürmeye alışmışlardır. Böylesine batıl inançlara yer veren dinsel
verilerle, insanları akılcı yönde geliştirmenin mümkün olup olmadığının, ilim yapılıp
yapılamayacağının takdiri, yine okuyucuya aittir. Ancak, şunu eklemek isteriz ki, sağın sola
üstün olduğu iddialarını akılcı ve bilimsel usullerle kanıtlama olanağı yoktur. Aksine, bilim şu
gerçeği ortaya koymaktadır ki, insan beyninin sol bölümü, vücudun sağ kısmım (örneğin, sağ
el ya da sağ ayak gibi), buna karşılık sağ bölümü ise, vücudun sol kısmını yönetmektedir. Şu
durumda eğer sağ ve soldan birinin üstünlüğü söz konusu olacaksa, bu takdirde solun sağa
üstünlüğü ortaya çıkmış olacaktır. Çünkü, İslam şeriatının “üstün” diye değer verdiği sağ yön
(örneğin, sağ el, sağ ayak), insan vücudunun en önemli ve değerli organı olan beynin sol
kısmının yönetimi altında bulunmaktadır. Öte yandan, insanlığa en büyük hizmette bulunan
kişiler arasında solak olanların sayısı pek çoktur. Yeryüzünün en “yaratıcı” ülkesi olarak
bilinen Amerika Birleşik Devletleri halkının yüzde on beşinin solak olduğu ve bu ülkenin
cumhurbaşkanlığına getirilmiş kişiler arasında pek çok solak bulunduğu bir gerçektir.
13 Bura İbn-i Azib’den Buhari’nin rivayeti için bkz?.. Sahih-i..., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları. Hadis No.
2145. c. 12. s.338-339.
Diğer yayımlarımızda, özellikle Şeriat’tan Kıssalar adlı kitabımızda, batıl inançlarla ilgili
konulara değindiğimiz için burada daha fazla durmayacağız. Sadece şunu eklemekle yetinelim
ki, insanlarımıza “Tanrı buyrukları” olarak öğretilen şeyler, Kur’an’daki “ilim” anlayışının
“akılcılık”tan ne kerte uzak bulunduğunun kanıtlandır. Bu buyruklara aykırı davrananların ya
da buyrukların dışına çıkanların, cehennem ateşinde yakılacakları göz önünde tutulacak olursa
(örneğin, bkz. Nisa Suresi, ayet 56, Mutaffifin Suresi, ayet 7-9; Mearic Suresi, ayet 15-18
vd...) Kur’an ile düşünce özgürlüğü sağlamanın ve dolayısıyla ilim yapmanın olanaksızlığı
kolaylıkla anlaşılır.
KAN AKITMA YOLUYLA İBADETİN KUR’AN’DAKİ YERİ
Kurban adayarak, kan akıtarak Tanrı’yı hoşnut kılmak, ona yaklaşmak, eski çağlardan beri
süregelen bir ibadet şeklidir ki, bugün artık çağdaş uygarlığa ters düşen bir gelenek olarak
görülür. Böyle olduğu içindir ki, “aydın” din adamı rolünü üstlenmiş görünen bazı
mollalarımız, her konuda olduğu gibi, kurban geleneği konusunda da İslam şeriatını “şirin”
gösterme yolunu ararlar ve bu amaçla birtakım laf cambazlıklarına başvururlar: kurban
kesimine karşı değillerdir, ama kurbanın ibadet amacına yönelik olmadığını anlatmak için her
türlü kurnazlığa hazırdırlar. Bu nedenle, koyunları boğazlayarak, yani kan akıtarak, kurban
sunmanın, Allah’ı “kan” ve “et” ile ilişkili kılmak olduğunu, oysa böyle bir geleneğin
Kur’an’a ters düştüğünü öne sürerler. Daha başka bir deyimle, bu tür bir ibadetin, uygar
toplumlar tarafından artık “ilkel” bir gelenek olarak görüldüğünü anladıkları içindir ki,
Kur’an’daki verilere göre kurban kesmenin “ibadet” değil, “sosyal bir yardım türü”
olduğunu söylerler. Güya Kur’an, kurban kesimini kan akıtılsın diye değil, sadece yoksula
yardım sağlansın diye öngörmüştür; güya kurban ameliyesinde “ibadet” olan konu sadece
yoksula yardımdır. Ve işte bu noktadan hareketle bizim mollalarımız, “eğer yoksulun
korunması, ona et vermek yerine başka bir şey vermekle daha iyi sağlanacaksa, o şeyi
kurbana tercih etmek gerekir” derler.1
Oysa mollalarımızın bütün bu söyledikleri gerçek dışı olup, sırf Şeriatı “insani” kılıkta
gösterme gayretkeşliğ__________ine dayalı şeylerdir. Çünkü, Kur’an, kurban kesimi ameliyesini,
Tanrı’yı yüceltemeye yönelik bir ibadet olarak gören ayetlerle doludur. Ne Kur’an’da ne de
Kur’an olmayarak konmuş kurallarda, kurban kesiminin sadece yoksulları do-
1 Mahiyat fakültelerinden birinde öğretim üyeliği yapan bir kişinin, “Kurban ‘Kesmek’ ‘badet mi?” başlıklı
yazısı için bkz. Hürriyet gazetesi, 2 Nisan 1999.
vurmak ve korumak amacıyla gerekli görüldüğüne dair bir şey yoktur; ya da yoksula para
veya mal şeklindeki yardımın, Tanrı’ya kurban sunmaktan daha hayırlı bir iş sayılabileceğine
dair hüküm yoktur. Kuşkusuz ki, yoksulu yedirmek ve içirmek, yoksula yardım etmek hayırlı
bir iştir, ama Kur’an, bu tür bir yardım şeklini, ne kurban kesiminden daha hayırlı bir iş olarak
görmüştür ne de kan akıtarak ibadeti önlemek için. Nitekim, din bilgini sayılan yorumculara
göre “kurban kesmek, zekat ve sadakai fitr vermekten daha fazla bir fedakarlık ifade eden bir
ibadettir”. -
Bütün bunlar bir yana, Kur’an’da, kurbandaki amacın, her ne şekilde olursa olsun, kan
akıtmayı önlemek olduğuna dair bir işaret de yoktur. Çünkü, bir kere kurban, eski çağlardan
beri “Tanrı ‘yi hoşnut kılmak ve yüceltmek amacıyla” uygulanmış olan bir gelenektir ki, genellikle
kan akıtılmasını koşul bilir ve Kur’an bu geleneği bu amaçla benimsemiştir. O kadar
ki, Muhammed’in söylemesine göre, “Bu cemaatin (Müslüman cemaatinin) mümeyyiz vasfı,
kurbanın kendi öt kanı olmasıdır (kurban olarak, din şehitlerinin katımı sunması)”? Öte
yandan Kur’an’da, biraz ileride göreceğimiz gibi, kan akıtma şeklindeki kurban kesimi
ameliyesinin, başlı başına “ibadet” niteliği taşığını belirleyen birçok ayet vardır. Fakat,
bunları incelemeden önce, “kurban” anlayışının dayanağı olan kaynağın Kur’an’daki yerini
inceleyelim.
1) Kurban Geleneği’nin Kur’an’a Alınışında Rol Oynayan Dinsel Etkenler
Kurban geleneğinin Kur’an’da alınışında rol oynayan dinsel olayların incelemesi bize şunu
gösterecektir ki, Kur’an’a göre kurban kesimindeki amaç, esas itibariyle yoksula yardım
değil, Tanrı’ya bağlılığın, kan akı ti m ı yoluyla saptanmasıdır. Adem’in oğullarının acıklı
hikayesi bunun böyle olduğunun ilk kanıtlarındandır.
2 Bu alıntı için bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.8. s.6197.
3 Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi, “Kurban” maddesi. Kaynak Yayınlan, birinci basım. Ekim J994. c.7,
s.307.
A) Adem ‘in Oğullarının Hikayesi
Gerçekten de Kur’an’da, Maide Suresi’nde, Adem’in iki oğlunun kıssası (hikayesi)
anlatılmıştır ki, Tanrı’nın, kurban kesiminden başka bir şekilde kendisine sunulan kurbandan
pek hoşnut olmadığını, kurban ameliyesini yoksullara yardım şeklinde anlamadığını ortaya
koyar. Gerçekten de ayette şöyle yazılıdır:
“Ey Muhammed! Onlara, Adem’in iki oğlunun kıssasını doğru olarak anlat, ikisi birer kurban
sunmuşlar. Birinin kabul edilmiş, diğerininki edilmemişti. Kabul edilmeyen (kurban sahibi),
‘Andolsun seni öldüreceğim!’ deyince, kardeşi, ‘Allah ancak sakınanların takdimesini kabul
eder’ demişti.” (Maide Suresi, ayet 27).
Ayette açıklık yok, fakat anlatılmak istenen şey. Adem’in oğullarından birinin koyun keserek,
diğerinin de toprak ürünlerinden (buğday) vererek Tanrı’ya kurban sundukları, Tanrı’nın
koyun şeklindeki kurbanı kabul edip diğerini reddettiğidir. Kur’anı’daki bu hikayeyi
Muhammed Tevrat’tan almıştır. Tevrat’ın “Tekvin” kitabında anlatılan şekliyle hikaye kısaca
şöyledir:
Adem’in iki oğlu olmuştur ki, adları “Habil” ve “Kabirdir. Bu iki kardeşten biri olan Habil,
koyun sürüsü güden bir çobandır. Diğer kardeş Kabil ise çiftçidir. Beraberce yaşayıp
giderlerken bir gün Habil, gütmekte olduğu sürünün ilk doğanlarından bir koyunu kesip
Tanrı’ya kurban olarak sunar. Çifçilikle uğraşan Kabil ise, Tanrı’ya kurban olarak toprak
ürünlerinden (buğday) sunar. Tanrı, Habil’in sunmuş olduğu kesilmiş koyunu kurban olarak
kabul eder, fakat Kabil’inkini kabul etmez. Bunun üzerine Kabil, kıskançlığa kapılıp kardeşi
Habil’i bir vuruşla öldürür (Tevrat, Tekvin, Bap 4, 1-9).
Aslı Tevrat’ta bulunan bu hikayenin, hadislerde ve Kur’an yorumlarında anlatılan şekli aşağı
yukarı böyle. Dikkat edileceği gibi Tanrı’yı hoşnut kılan şey, toprak ürünü olan “buğday”
şeklindeki kurban değil, kan akıtılarak sunulmuş olan “koyun” şeklindeki kurbandır. Belli ki,
Tanrı kendi adına kan akıtılmasından hoşlanmıştır. Ve bu işi yoksullara yardım olsun
düşüncesiyle değil, Habil’in “takdimesi”nden hoşlandığı için yapmıştır; Habil’in takdimesi
ise. biraz önce gördüğümüz gibi, kanı akıtılan koyundur. Eğer Tanrı kan akıtılmasından
hoşlanmamış olsa, kurbandan amacın yoksula yardım olduğunu düşünmüş olsa, bunu açıkça
bildirirdi. Oysa böyle yapmamıştır. Belli ki insanların kendisine olan bağlılıklarını “Tanrı
adına” kan akıtılmasına göre değerlendirmek istemiştir! Bundan dolayıdır ki, din adına cihata
çıkılmasını, kafirlere karşı savaşılmasını, kılıçla vuruşulmasın! (kendi adına kan akıtılmasını)
“kutsal” bir şey olarak görmüştür. Yine bundan dolayıdır ki, bu savaşlarda ölenleri “şehit”
olarak en büyük mükafatlara layık bilmiştir.
B) İbrahim (“Peygamber”) ile Oğlu İshak’ın Hikayesi
Kurban geleneğinin, “kan akıtma yoluyla ibadet” demek olduğunun kanıtı sadece Adem’in
iki oğluyla ilgili yukarıdaki hikaye değildir. Tevrat’tan aktarma olarak Kur’an’da, yer alan bir
başka hikaye vardır ki, İbrahim “Peygamber”in, ibadet yoluyla Tanrı’ya bağlılığını ispat amacıyla
kendi öz oğlu İshak’ı kurban etmek istemesiyle ilgilidir. Güya Tanrı, İbrahim’in imanını
denemek için ondan büyük bir fedakarlığı göze alıp oğlunu kurban etmesini istemiş ve onun
bunu yapmaya hazır olduğunu görünce iman sahibi olduğunu anlamış, bunun üzerine ona bir
koyun gönderip, İshak yerine koyunu kesmesini emretmiştir; İbrahim de öyle yapmıştır; yani
kendi oğlunu boğazlayacak yerde, koyunu boğazlayarak Tanrı’ya karş__________ı ibadetini
tamamlamıştır. Koyunu boğazlaması ve kan akıtması, Tanrı’ya ibadet için kendi öz oğlunu
feda etmeye hazır olduğunun sembolik bir ifadesidir. Söylemeye gerek yoktur ki, bu olayda
“sosyal bir yardım” amacı diye bir şey yoktur. Sırf Tanrı’ya bağlılığın kan akıtımı yoluyla
kanıtlanması vardır. Tevrat’taki bu hikayeyi Muhammed, ufak bir iki değişiklikle Kur’an’a
yerleştirmiştir; yaptığı değişiklik, özellikle, hikayede geçen İshak adı yerine İsmail adını
koymak olmuştur. Bilindiği gibi İsmail, İbrahim’in diğer bir oğludur. Cariyesi Hacer’den
olmuştur. İshak ise İbrahim’in, kendi eşi olan SaRadan doğma oğludur. Muhammed, kendi
kavmi olan Arapları, İbrahim’in ve İsmail’in soyundan bildiği içindir ki, böyle bir değişiklik
yapmayı uygun bulmuştur. Fakat, hemen ekleyelim ki, Kur’an’a koyduğu ayetlerin içeriğini
anlayabilmek için, İbrahim ile oğlunun Tevrat’ta anlatılan hikayesine göz atmak gerekir.
Tevrat’ın “Tekvin” kitabında yer alan hikayenin özeti şöyledir: Tanrı, İbrahim’i denemek ister
ve ona şöyle der: “Ey İbrahim! Şimdi oğlunu, sevdiğin biricik oğlunu, İshak’ı al ve Moriya
diyarına git ve orada sana söyleyeceğim dağların biri tilerinde onu yakılan kurban olarak
takdim et” (Tevrat, Tekvin, Bap 22: 1-3). Bu emir üzerine İbrahim, uşaklarından ikisini ve
oğlu İshak’ı alır, eşeğine palan vurup Allah’ın söylemiş olduğu yere gitmek üzere yola
koyulur. Üç günlük bir gidişten sonra İbrahim, gözlerini kaldırıp, Tanrı’nın belli ettiği yeri
uzaktan görür. Uşaklarına, “Siz burada eşekle beraber kalın, ben çocukla beraber oraya
gideceğim; secde edip yanınıza döneriz” der. Ve sonra bir miktar odunu İshak’ın sırtına
yükler. Eline bir bıçak alarak o belli edilen yere doğru yollanır. Yolda İshak babasına sorar:
“Ey baba! İşte ateş ve odun, fakat yakılan kurban için kuzu nerede?” İbrahim, “Oğlum,
yakılan kurban için kuzuyu Allah kendisi tedarik eder” der. Nihayet, Tanrı’nın belli etmiş
olduğu yere varırlar; orada İbrahim bir mezbah yapıp odunları dizer ve İshak’ı bağlayarak
odunların üzerine yatırır. Sonra eline bıçağı alır ve tam oğlunun boynunu kesmek üzereyken
Tanrı’nın meleği göklerden seslenir: “Elini çocuğa uzatma ve ona bir şey yapma; çünkü,
şimdi bildim ki, sen Allah’tan korkuyorsun ve kendi biricik oğlunu benden esirgemedin”
(Tevrat, Tekvin, Bap 22: 4-12). Bu seslenme üzerine İbrahim gözlerini kaldırıp baktığında
görür ki, çalılıklar içinde bir koyun (koç) boynuzlarından tutulmuş durmaktadır. Hemen gidip
oradan koyunu alır ve oğlunun yerine koyunu “yakılan kurban” olarak takdim eder (Tevrat,
Tekvin, Bap 22: 13). Az geçmeden Tanrı’nın meleği ikinci kez göklerden İbrahim’e seslenir
ve şöyle der:
“Mademki her şeyi yaptın ve biricik oğlunu esirgemedin, seni ziyadesiyle mübarek kılacağım
ve senin zürriyetini... deniz kenarındaki kum gibi çoğaltacağını; senin zürriyetin
düşmanlarının kapısında hakim olacaktır... çünkü sözümü dinledin” (Tevrat, Tekvin, Bap 22).
Şimdi bu hikayenin Kur’an’da yer alan şeklini görelim: Tevrat’ta anlatılan hikayeyi
Muhammed, Saffat Suresi’ne şu şekilde sokmuştur:
İbrahim, kendi kavmini putlara tapınaktan alıkoyamayınca, “Doğrusu ben Rabbim uğrunda
sizi bırakıp gidiyorum; O beni doğru yola eriştirir” der (Saffat Suresi, ayet 99). Sonra
Tanrı’ya yalvarıda bulunarak kendisine “irilerden” bir çocuk vermesini ister (Saffat Suresi,
ayet 100) ve Tanrı da ona “yumuşak huylu bir oğlan” verir (Saffat Suresi, ayet 101). Fakat,
İbrahim, Tanrı’ya olan bağlılığını kanıtlamak için, oğlunu (İsmail’i) ona kurban etmek ister.
Ve bir gün çocuğunu alıp yola çıkar. Yolda giderlerken oğluna şöyle der: “Ey oğulcuğum!
Doğrusu ben uykudayken seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin?” Yani
anlatmak ister ki. Tanrı kendisini denemek istemiş ve oğlunu kurban etmesini emretmiştir. Bu
beklenmedik soruya oğlu (İsmail) şöyle cevap verir: “Ey babacığım! Ne ile emrolundunsa
yap; Allah dilerse, sabredenlerden olduğumu göreceksin” (Saffat Suresi, ayet 102). Bunun
üzerine İbrahim, boğazlamak için oğlunu alnı üzerine yatırır. Fakat, tam bu sırada Tanrı
seslenerek, İbrahim’i denemek için böyle yapmasını emrettiğini, iyi davrananları
ödüllendirdiğini bildirir ve fidye olarak kendisine büyük bir kurbanlık verir. Kur’an’da şöyle
yazılıdır:
“Böylece ikisi de Allah’a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca, biz, ‘Ey
İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın; iste biz iyi davrananları böylece mükafatlandırız’ diye
seslendik. Doğrusu bu apaçık bir denemeydi. Ona, fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik”
(Saffat Suresi, ayet 103-197).
Görüldüğü gibi bu ayetlere göre Tanrı, İbrahim’in teslimiyetini denemek istiyor ve bu amaçla
ona oğlunu kurban etmesini emrediyor. İbrahim’in bunu yapmaya hazır olduğunu görünce,
onun tam bir “iman” sahibi olduğunu anlıyor ve oğlunun yerine kesilmek için ona “fidye”
olarak bir koyun gönderiyor. İbrahim de kendi öz çocuğunu boğazlayacak yerde koyunun
boğazını kesiyor! Dikkat edileceği gibi burada söz konusu olan kurban kesiminin, yoksullara
yardım gibi sosyal bir amaçla ilgisi yok. Tanrı “fidye” olarak İbrahim’e koyun verirken,
kesilecek olan bu koyunun etiyle yoksulları doyursun diye vermiş değildir. Sadece oğlunu
kesecek yerde, bir hayvanı kessin diye vermiştir. Eğer kan akıtılmasını istemiyor ve bundan
hoşlanmıyor idiyse, neden İbrahim’e, kesip kan akıtması için koyun verir. “Fidye”
denen şeyin başka şekli yok mudur? Evet, neden dolayı Tanrı İbrahim’e, kurban olarak ille de
bir canlı bir hayvan, bir koyun vermiştir? Esasen İbrahim, kendi oğlunu kesmeye hazır
olduğunu ortaya koyarak zaten Tanrı’ya olan teslimiyetini (iman sahibi olduğunu) kanıtlamış
değil iniydi? Ve Tanrı bundan dolayı, “Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın” diyerek onun
sınavdan başarıyla çıkmış olduğunu bildirmiş değil miydi? Bu durumda “fidye”nin anlamı
ne? Yani neden dolayı Tanrı İbrahim’e, “fidye” olarak koyun verir ve ille de kan akıtılmasını
ister? “Fidye”denen şey “kurtulmalık’”dernek değil midir? Örneğin, “ibadet sırasında
islenen suçtan, günahtan kurtulmak için verilen şey değil midir?”4 İbrahim’in işlediği bir
günah yoktur ki, fidye yoluyla kurtulsun! Aksine, kavmini ve hatta babasını putperesttirler
diye terk etmiş, iman sahibi olduğunu bildirmiş, üstelik kendi oğlunu kesmeye hazır olduğunu
ispat etmekle Tanrı’ya teslimiyetini ortaya koymuştur. Ve nitekim bundan dolayıdır ki, Tanrı
ona, biraz önce belirttiğimiz gibi, “...Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın; işte biz iyi
davrananları böylece mükafatlandırız” diye seslenmiştir. Şu durumda İbrahim’in günahkar
bir durumu yoktur; olmadığına göre neden dolayı Tanrı ona, günahtan kurtulmak üzere
“fidye” olarak koyun vermiştir?
Kur’an yorumcularına göre, güya İbrahim, eğer bir oğlu olacak olursa onu Allah yolunda
Tanrı’ya kurban edeceğine dair kendi kendine söz vermiş (yani oğlunu Tanrı’ya adamış),
fakat sonra bu sözünü unutmuştur. Ve işte “rüya” bunu ona hatırlatmıştır. Her ne kadar çocuğunu
boğazlamaya kalkışmakla Tanrı’ya olan teslimiyetini kanıtlamışsa da, kendi kendine
verdiği sözü yerine getirmemiş durumdadır. Yani bir bakıma günah işlemiş durumdadır. Ve
işte Tanrı ona, bu günahtan kurtulmak üzere fidye olarak koyun vermiş, o da koyunu
boğazlamıştır. Bundan dolayıdır ki imam-ı azam’ın, “Çocuğunu kurban etmeyi nezredene
(adayana) bir koyun kesmek vacip olur” dediği söylenir.5
4 Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi. “Fidye” maddesi. Kaynak Yayınlan, bilinci basını. Temmuz
1994. c.5, s.l 19 vd.
5 Yorumcuların bu konudaki açıklamaları için bkz. Elmalılı H. Yazır, Hak Dini. Kur’an Dili. Bedir
Yayınevi, 1993. c.5. s.4063. l
Bütün bu yukarıda söylediklerimizden anlaşılıyor ki, Kur’an’a. göre Tanrı, kullarını denemek
için “kan akıtma” ölçeğine başvurma yolunu seçmiştir. Kan akıtılmasından hoşlanamasa,
İbrahim’e koyun yerine cansız bir şeyi “fidye” olarak sunmasını emrederdi. Hatta biraz önce
dediğimiz gibi, aslında böyle bir şey istemesine de gerek yoktu. Çünkü, İbrahim’i denemiş ve
onun mutlak şekilde boyun eğen bir kul olduğunu öğrenmişti. O halde anık ondan, başkaca bir
şey beklemesi gerekmezdi. Öte yandan İbrahim’e kesilmek üzere koyun verirken, bunu,
yoksullara yardım olsun diye vermiş değildir; sırf “fidye” olarak vermiştir. “Fidye” deyimi
ise, “kurtulma karşılığında verilen bir şey” anlamına gelir. Oysa ortada, İbrahim’in
kurtulmak ihtiyacında olduğu bir günah yoktur. Bütün bunlar bir yana, Tanrı’nın İbrahim’i
denemek için bu yollara başvurması da pek anlaşılır gibi değil! Çünkü, eğer Tanrı, her gizli
şeyi bilen bir “yaratan” ise, kullarının yaptıklarından ve yapacaklarından haberli ise, o halde
İbrahim’i denemek niye? Nasıl olsa onun ne şekilde hareket edeceğini zaten biliyor değil
miydi?
Öte yandan eğer Tanrı kan akıtma amacına dayalı kurbandan hoş-lanmasa ve kurban denen
şeyi sadece yoksulun korunması amacına bağlamış olsaydı bunu açıkça belli etmez miydi? Şu
durumda bizim mollalarımızın kalkıp da, “Yoksulun korunması başka bir şey vermekle daha
iyi sağlanacaksa, o şeyi kurbana tercih edin” demelerinde anlam olur mu? Bunu söylemekle
Kur’an’ ters düşmüş olmuyorlar mı? Ve Tanrı’yı, hani sanki amacını açıklayamamış da,
onların bu şekildeki açıklamalarına muhtaçmış gibi bir duruma düşürmüş olmuyorlar mı?
Bu vesileyle ekleyelim ki, aradan l400 geçmesine ve bu l400 yıl boyunca insanlık anlayışında
nice gelişmeler görülmesine rağmen, İslam ülkelerinde hala, İbrahim’in yukarıdaki
davranışına özlem duyup, oğullarının boğazını kesmek isteyenler vardır. Bunun utanç verici
bir örneğine, bundan 30-40 yıl kadar önce Türkiye’de rastlanmıştır. Askerden kaçmak isteyen
bir kişi, eğer bu mükellefiyetten şu ya da bu şekilde kurtulacak olursa, Mızrap adındaki
oğlunu kurban etmeye karar vermiş, gerçekten de askerlikten kurtulur kurtulmaz oğlunun
boğazını ekmek bıçağıyla kesmiştir. Olay ortaya çıktığında savcılık işe el atmış ve dava
sonucunda bu kişi layık olduğu cezaya mahkûm olmuştur. Ne esef vericidir ki, o zamanın
yargıtayı, söz konusu cinayetin “dinsel inançlar” etkisiyle işlenmiş olduğunu, dolayısıyla bu
inançların “cezayı hafifletici sebep” (“esbab-ı muhaffefe”) olması gerektiğini bildirerek
mahkeme kararını bozmuştur. Olay adalet tarihimizde “Mızrap Çocuk” olayı olarak yer
almıştır.
II) Tanrı’ya İbadet Türü Olarak Kurbanla İlgili Ayetlerden Diğer Bazı Örnekler
Yukarıda gördüklerimizden başka, Kur’an’da., kurban kesiminin “ibadet” türü
olduğunu kanıtlayan hükümler vardır ki, hepsinde amaç Tanrı’ya teslimiyetin, Tanrı’ya
bağlılığın ifadesi olarak yer alır. Hani sanki Tanrı, kendi yüceliğini ve güçlülüğünü
kanıtlayabilmek için hayvan boğazlatarak kan akıttırma yollarını seçmişe benzer. Bazı
örnekler şöyle:
1) Hac Suresi’ndeki Hükümlere Göre Kurban Kesimi Ameliyesi, Tanrı’yı Yüceltmek
İçin İbadet Anlamını Taşıyor; Bu Nedenle Kurban Keserken Tanrı’nın Adının
Anılması Gerekiyor (Hac Suresi, Ayet 36)
Hac Suresi’nin 35., 36. ve 37. ayetlerinden anlamaktayız ki, kurban kesimindeki asıl
amaç, Tanrı’yı yüceltmek ve ona şükürler etmektir; bu bakımdan kurban ameliyesi
Tanrı’ya ibadettir. Her ne kadar Kur’an, kesilen hayvanların yiyecek işini görmesini,
isteyen ve istemeyene verilmesini emretmekle beraber, hayvan ve kurban kesimindeki
asıl amacın, yoksulu doyurmak değil, Tanrı’yı yüceltmek olduğunu bildirmekte. Çünkü,
güya Tanrı, insanlara doğru yolu göstermiştir ve işte bu iyiliğinin karşılığı olarak
insanlardan kendisine şükretmelerini, kendisini yüceltmelerini beklemektedir; bunu
yapabilmeleri için de, hayvanları (develeri, sığırları) insanların buyruğuna vermiştir ki,
bu hayvanları kessinler de ibadetlerini yerine getirebil-sinler! Ve kullarından kurban
kesmelerini isterken, Tanrı, bu hayvanların ne etlerinin ne de kanlarının kendisine
ulaşmayacağını söyler; daha başka bir deyimle kurban kesiminin kendisi için maddi bir
çıkar sağlamadığını, sadece kendisini yüceltici bir ibadet olduğunu anlatmak ister. Yani
kurban kesiminde Tanrı’nın güttüğü amaç kendisinin ibadet yoluyla yüceltilmesini,
kendisine şükredilmesini sağlamaktır. Bunun böyle olduğunun iyice anlaşılması için,
kurban keserken, hayvanın ön ayaklarının bağlanması ve Tanrı’nın adının anılması
gerekir (Hac Suresi, ayet 35-36). Daha başka bir deyimle kurban kesimi ameliyesi
Tanrı’ya yapılan ibadetin ta kendisidir. Bu konu, Hac Suresi’nde şöyle belirtiliyor:
“İşte kurbanlık gövdeli hayanları, deve ve sığırları, Allah’ın size olan nişaneleri kıldık.
Onlarda sizin için hayır vardır. Ön ayakları bağlı halde keserken üzerlerine Allah’ın
adını anın. Kesilince onlardan yiyin, isteyene de istemeyene de verin. Şükredersiniz diye
onları böylece .sizin buyruğunuza verdik. Bu hayvanların ne etleri ne de kanlan Allah’a
ulaşacaktır. Allah’a ulaşacak olan ancak sizin ona yaptığınız ibadettir. Size doğru yolu
gösterdiğinden, Allah’ı yüceltmeniz için onları böylece sizin buyruğunuza vermiştir...”
(Hac Suresi, ayet 36-37).
Görülüyor ki, kurban kesimindeki amaç, yoksulu doyurmak değil; asıl amaç Tanrı’yı
yüceltmek, Tanrı’ya şükretmek! Daha başka bir deyimle, Tanrı, sırf kendisini yüceltilsinler,
kendisine şükretsinler diye kullarına kurbanlık hayvanları, develeri, sığırları vermiştir. Ve
verirken de istemiştir ki, bu hayvanlar, ayaklan bağlı olarak ve “Tanrı” adı anılarak
boğazlansın, kanlan akıtılsın; yani kurban kesimi işi, Tanrı’ya ibadetin bir ifadesi olsun.
2)Tanrı, Vermiş Olduğu Nimet Karşılığı Olarak, Kendisi için Namaz Kılınmasını ve
Kurban Kesilmesini Emrediyor (Kevser Suresi, Ayet 1-2)
Biraz önce gördük ki, Kur’an’da -Hac Suresi’nde-, kurban kesimi ameliyesi, Tanrıyı
yüceltmek, Tanrı’ya şükretmek amacına yönelik bir ibadet olarak belirtilmiştir. Aynı şey
Kevser Suresi’nde de tekrarlanmakta. Fakat, orada, Tanrı’nın Muhammed’e hitabı olarak
şöyle yer almaktadır:
“(Ey Muhammed.’) Kuskusuz biz sana Kevser’i verdik. Şimdi sen Rabbine kulluk (namaz kıl)
et ve kurban kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir” (Kevser Suresi, ayet 1-
3).
Görüldüğü gibi, ayete göre Tanrı, Muhammed’e hitap etmektedir; ona “Kevser”i verdiğini
bildirmekte ve verdiği bu nimet karşılığında Muhammed’den, kendisine namaz kılmasını ve
kurban kesmesini istemektedir. Burada geçen “Kevser” sözcüğü, esas itibariyle “çokluk”
anlamındadır ve yorumcular bunu “çok büyük nimet” olarak ya da “cennetteki bir havuz” ya
da “cennetin bütün ırmaklarının kaynağı olan bir nehir” şeklinde tanımlarlar. Şimdi
sorulacaktır: Neden acaba Tanrı, Muhammed’e böylesine büyük bir nimet (“Kevser”)
vermiştir, verdiği bu nimet karşılığında ondan namaz kılmasını ve kurban kesmesini
istemektedir? Sorunun İslam kaynaklarına göre karşılığı şöyledir: Muhammed’in,
Mekke’deyken ilk karısı Hatice’den dört kızı ve iki (bazı rivayete göre dört) oğlu olmuş, fakat
oğlan çocukların hepsi de küçücük yaşlarda ölmüşlerdir. Her ne kadar Muhammed Tanrı’ya,
oğlan çocuk vermesi için yalvar yakar olmuşsa da, bir türlü oğlan çocuk edinememiştir.
Medine’ye geçtikten sonra Marya adındaki cariyesinden bir oğlu olmuş ve ona İbrahim adını
koymuş, fakat az geçmeden İbrahim de hastalanarak ölmüştür. Kendi neslini sürdürecek bir
oğlan edinemediği için olağanüstü üzülürken, bir de çevresindeki kişilerin kendisi hakkında
“ebter” (nesli kesik) diye konuştuklarını görünce yukarıdaki ayetleri Kur’an’a koymuştur.
Yani anlatmak istemiştir ki, Tanrı, oğlan çocuk yerine kendisine, büyük bir nimet olmak üzere
“Kevser” vaat etmiştir. Bunun karşılığında da, kendisinden namaz kılmasını ve kurban
kesmesini istemiştir. Çünkü, “namaz”, kalp, dil ve bedenle yapılan şükrün kendisi olarak
önemli bir ibadet türüdür. Her ne kadar namaz, “ibadetin başı” ya da “bütün ibadetlerin
ruhu” ve. “dinin temeli” sayılırsa da, sadece namaz yollu ibadet yeterli değildir. Tanrı’yı
hoşnut etmek için namaz kılmaktan başka kurban keserek de ibadet edilmelidir; kurban
kesmek, biraz önce değindiğimiz gibi yorumculara göre, zekat ve sadaka vermekten daha
fazla fedakarlık ifade eden bir ibadettir. Bu “fedakarlık” sadece mali bakımdan değil,
sembolik anlamda kan akıtma bakımından da söz konusudur. Şu nedenle ki, vaktiyle İbrahim
“Peygamber”, Tanrı’ya bağlılığını kanıtlamak için en büyük bir fedakarlık olarak kendi öz
oğlunun boğazlayıp, kanını akıtmaya hazır olduğunu Tanrı’ya anlatmıştı. Onun böylesine
büyük bir fedakarlıkta bulunacağını anladığı içindir ki, Tanrı ona koyun göndermiş ve oğlu
yerine koyun keserek bu işi görmesini bildirmişti. Bundan dolayıdır ki, kurban kesimi, büyük
bir fedakarlığın ifadesi olmak üzere, en büyük bir ibadet türü sayılır.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Kur’an’a göre Tanrı, kendisine “tefekkür” anlamına gelen ve
sırf yüceltilsin diye kendisi için kurban kesilmesini emrediyor. Daha başka bir deyimle,
yoksullara yardım amacıyla değil, asıl kendisine ibadet edilerek minnettarlık gösterilsin diye
kurban kestiriyor.
2) Tanrı, Ateşin Yiyeceği Bir Kurban Getirmedikçe Hiçbir Peygambere
İnanılmamasını Emretmiş (Al-i İmran Suresi, Ayet 183)
“Kurban” öğesinin “peygamberliğin” bir işareti olduğuna ve “ateşin yakıp kor edeceği bir
kurban getirmedikçe” hiçbir peygambere inanmamak gerektiğine dair Kur’an’da, şöyle bir
ayet vardır:
“... ‘Doğrusu, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamak üzere
Allah bize ahit verdi’ diyenlere, sen. Ey Muhammed de ki, ‘Benden önceki peygamberler size
belgeler ve dediğiniz şeyi getirdi. Doğru sözlü iseniz niçin onları öldürdünüz?’...” (Al-i İmran
Suresi, ayet 18.)
Bu ayeti Muhammed, Medine’deki Yahudilerin kendisini “peygamber” olarak kabul
etmemek amacıyla, “Doğrusu ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere
inanmamak üzere Allah bize ahit verdi...” şeklindeki iddialarını çürütmek için koymuştur.
İslam kaynaklarına göre hikaye şöyle: Medine’deki Yahudilerin önemli kişilerinden bazıları -
ki aralarında Ka’b İbn-i Eşref, Malik İbn Sayf, Vehb İbn Ya-huza, Zeyd İbn Manuh, Finhas
İbn Azura, Huyey İbn Ahtab gibi kişiler bulunmaktaydı- gelip Muhammed’e şöyle derler:
“Sen, (Tanrı’nın) seni bize bir Resul olarak gönderdiğini ve sana bir kitap (indirdiğini) iddia
ediyorsun. Halbuki Allah bize, Allah tarafından gönderildiğini iddia eden bir Resul bize
ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe kendisine iman etmemekliğimize dair ahit vermiş,
yani böyle (emreylemişti). Dolayısıyla, sen böyle bir mucizeyi gösterirsen seni tasdik ederiz.”
Yani anlatmak isterler ki, gökyüzünden inen bir ateşin yakıp kor edeceği bir kurban
getirmedikçe, Muhammed’i “peygamber” olarak kabul etmeyeceklerdir. Onların bu sözleri
üzerine Muhammed, istenilen mucizeyi gösteremeyeceğini bildiği için, Tanrı’nın yukarıdaki
ayeti indirdiğini ve bununla şunu anlatmak istediğini söyler:
“Muhammed1 den önce size, o söylediğiniz kurban ve nar mu-cizesiyie peygamberler geldi.
Bunlar arasında Zekeriyya, Yahya ve diğer İsrail peygamberleri vardı. Fakat, siz onları
öldürdünüz. Eğer siz, sözünüzün delaleti veçhiyle, ‘Bu kurban mucizesi gösterilirse iman
edeceğiz’ demekte sadık ve ciddiyseniz, o peygamberleri niçin katlettiniz. Yani sizin ecdadınız
onları katlettikleri gibi siz de bugün hala onların düşündüğü gibi düşünüyorsunuz. Onların
işledikleri bu cinayetleri hala onaylıyorsunuz. O peygamberlere iman etmiyor ve o
cinayetlerden tevbekar olmuyorsunuz. Oysa Muhammed’e iman etmek için, bütün bu
peygamberlere iman etmek şarttır. Siz onları tasdik etmeden ve o günahları tevbe etmeden
Muhammed’i onaylamış olamazsınız. Ve mademki onlar kurban mucizesini de gösterdikleri
halde hala iman etmiyorsunuz, o halde muhakkaktır ki, bugün talep ettiğiniz bu mucizeye yine
iman etmeyeceksiniz. Dolayısıyla, ahit davanız iftira olduğu gibi, bu talebiniz de yalandandır.
Bu iftirayı onaylayacak nitelikte bir mucize olamaz... “
Dikkat edileceği gibi Muhammed’in söylemesine göre “kurban mucizesi”, daha önce
İsrailoğullan’na gönderilmiş olan peygamberlerin “peygamberlik” belirtisi olduğu halde,
Yahudiler bu peygamber-
6 Elmalılı H. Yazır. age, c.2, s. 1243.
lere -ki Muhammed’e göre hepsi de “Müslüman” olarak gönderilmişlerdir- inanmamışlardır,
hatta onları öldürmüşlerdir. Şu durumda eğer kendisi de “kurban” mucizesi göstermiş olsa
Yahudiler ona inanmayacaklardır.
4) Allah’a Karşı “Hac ve Umre” Şeklindeki ibadetin, Kurban Kesmek Şeklinde Yerine
Getirilmesi (Bakara Suresi, Ayet J96) Kur’an’ın bildirmesine göre, Mekke’deki Kabe,
“insanlar için ilk kurulan” ve insanlara “doğru yolu gösteren ev”dir, orada Müslümanların
ilki olan İbrahim’in makamı vardır ve Kabe’yi “hac” biçiminde ziyaret Tanrı’nın insanlar
üzerindeki hakkıdır (Al-i İmran Suresi, ayet 95-97). Ve bu hakkını Tanrı. İbrahim’e yaptığı
şu çağrıyla belli etmiş, şöyle demiştir:
“(Ey İbrahim!)... insanları hacca çağır! Yürüyerek ve arık develere binmiş alarak gelirler sana
ki, o develer, her bir uzak yoldan kopup gelirler. Kendi yararlarına olanları görsünler.
Tanrı’nın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanların belirli günlerdeki kurban edilmeleri
sırasında Tanrı ‘nın adını ansınlar. Yiyin bunlardan. Ve güç durumdaki yoksulu da doyurun...
“ (Hac Suresi, ayet 26-29). Yani Tanrı, Müslüman kullarını Kabe’deki evine çağırıyor ki, gelsinler
de, orada, Tanrı’nın kendileri için yaptığı iyilikleri anlayıp kendisine şükretsinler,
kurban kessinler diye. Öyle anlaşılıyor ki Tanrı’nın hakkı, sadece insanlara birtakım nimetler
sağlamasından değil, bir de İbrahim’e, oğlunu kurban edip onun kanını akıtacak yerde,
koyunun kanını akıtma olasılığını sağlamasından doğmuştur. Hani sanki Tanrı, “Ey insanlar!
Ben sizi, bana şükretmeniz için kendi çocuklarınızı kesme zorunluluğundan kurtarıp, hayvan
kesme olasılığına kavuşturdum. Bu nedenle sizin üzerinizde bu bakımdan da hakkım var.
Benim adıma kurban kesin” der gibidir. Bu itibarla Kabe’ye hediye edilen kurbanlar, Tanrı’ya
şükür anlamında ibadet etmektir (Elmalılı Hamdi Yazır, age, c., s.714). Bundan dolayıdır ki,
kurbana “hürmet” gerekir (Maide Suresi, ayet 1-2). Kuşkusuz ki, kesilen kurbanın eti
yenecektir. Fakat, kurban kesimindeki asıl amaç, Tanrı’ya şükranda bulunmaktır ki, ibadetin
ta kendisidir. Öte yandan hac görevini ya da “küçük hac” denen umreyi (omreyi) yapmaktan
alıkonan kimselerin Kabe’ye kurban hediye etmeleri gerekir. Yine bunun gibi hastalık vd...
gibi nedenlerle hac ziyaretini yerine getiremeyenler, fidye olarak kurban keserler, oruç tutarlar
ya da sadaka verirler. Bakara Suresi’nde şöyle yazılıdır:
“Başladığınız hac ve umreyi Allah için tamamlayın. Alıkonursanız, kolayınıza gelen bir
kurban gönderin. Kurban, yerine ulaşıncaya kadar, başlarınızı tıraş etmeyin, içinizde hasta
olan veya başından rahatsız bulunan varsa fidye olarak da oruç tutması, ya sadaka vermesi ya
da kurban kesmesi gerekir...” (Bakara Suresi, ayet 196). Görüldüğü gibi burada kurban
kesimi, hac ve umre şeklindeki ibadetin yerine getirilmiş olmasını sağlıyor; yani yoksula
yardım, yoksulu doyurmak için öngörülmüş değil; sadece Tanrı’ya ibadetin şekillerinden
biri olarak belirtiliyor. Bunun dışında “oruç tutmak” ya da “sadaka vermek” var ki, bu
sonuncusu yoksula yardım öğesini de kapsar nitelikte. Ancak, asıl önemli olan şey kurban
kesmektir, yani Tanrı için kan akıtmaktır. Fakat, herkesin mali durumu buna yeterli olmadığı
için, kurban kesemeyenlere diğer kolaylıklar sağlanmıştır ki, bu. yoldan Tanrı’ya
şükranlıklarını belli etsinler diye.
5) Kabe’ye Kurban Hediye Etmek Yoluyla Tanrı’ya. İbadet Usulü (Maide
Suresi, Ayet 2, 95)
Kurban kesiminin, sosyal yardımlaşmanın bir türü olmasından çok, esas itibariyle kan
akıtmak şeklinde Tanrı’ya ibadet olduğunun diğer bir kanıtı, Kabe’ye kurban hediye etmekle
ilgili hükümlerdir ki, bunlar arasında Maide Suresi’nin 2. ve 95. ayetleri bulunur. Gerçekten
de Maide Suresi’nde “kutsal” olarak nitelendirilen bazı şeyler vardır ki, bunlara “hürmet”
edilmesi emredilmiştir. Örneğin, “Tanrı’dan bol nimet ve rıza” dileyerek Beyt-i Haram’a
gelenlere “hürmet” edilmesi gerekir. Fakat, bir de Kabe’ye hediye edilen “kurbanlığa” da
“hürmet” gösterilmesi emredilmiştir: hatta sadece kurbanlığa değil, kurbanlık belirtisi olmak
üzere herhangi bir şeyden takılan gerdanlıklara da “hürmet”gerekir. Ayet şöyle diyor:
"Ey inananlar!... (Kabe'ye) hediye edilen kurbanlığa, gerdanlıklar takılan hayvanlara,
Rablerinden bol nimet ve rıza talep ederek Beyt-i Haram'a gelenlere sakın hürmetsizlik
etmeyin..." (Maide Suresi, ayet 2).
Daha başka bir deyimle Kabe'ye hediye edilen kurbanlık, ibadet aracı olarak "hürmet"
edilmeye layık bulunmuş olmaktadır .
Yine Maide Suresi'nde kurban kesiminin, bazı günahlardan (örneğin, ihramlıyken avı
öldürmek gibi günahlardan) kurtulmak için iş gören bir ibadet yolu olduğunu gösteren bir ayet
vardır:
"Ey inananlar! ihramlıyken avı öldürmeyin. Sizden bile bile onu öldürene, ehli hayvanlardan
öldürdüğü kadar olduğuna içinizden iki adil kimsenin hükmedeceği, Kabe'ye ulaşacak bir
kurbanı ödeme ya da düşkünlere yemek yedirmek şeklinde keffarei veya yaptığının ağırlığım
tatmak üzere bunlara denk oruç tutmak vardır..." (Maide Suresi, ayet 95).
Görülüyor ki, ihramlıyken "avı öldürenler" (eğer bu işi bile bile yapmışlarsa) günah işlemiş
oluyorlar. Günahtan kurtulabilmek için ya düşkünlere yemek yerdirmeleri ya oruç tutmaları
ya da Kabe'ye ulaşacak bir kurbanı ödemeleri gerekir. Dikkat edileceği gibi, burada kurban
kesimi, yoksulu doyurmak için öngörülmüş değildir. Çünkü, ayet, yoksulu doyurma işini,
günahtan kurtulmanın bir başka yolu olarak belirtmiştir. Ayette geçen "kurban ödeme"
deyimi, Tanrı'ya "takdimede" bulunarak günahtan kurtulmayı öngörmektedir ki, bu da
ibadetten başka bir şey değildir.
6) Tanrı, Kendi Yüceliğini ve Güçlülüğünü Kanıtlamak Amacıyla Musa'nın Kavmine İnek
Boğazlatıyor; Boğazlattığı İneğin Kemiğiyle Ölü Diriltiyor (Bakara Suresi, Ayet 67-73)
Bakara Suresi'nde Musa ve kavmiyle ilgili bir hikaye var ki, Tanrı'nın sığır boğazlatarak
ölüleri diriltebilir olduğunu anlatır. Hikayenin özeti şöyledir: Musa bir gün kendi kavminin
insanlarına, "Allah muhakkak bir sığır boğazlamanızı buyuruyor" der (Bakara Suresi, ayet
67). Onlar, "Bizi alaya mı alıyorsun?" diyerek önce itiraz
ederler. Çünkü, akıllarından Tanrı'nın kendilerinden inek kurban etmelerini isteyebileceği
ihtimalini geçiremezler.7 Bununla beraber az sonra fikir değiştirirler ve ne cins bir sığır
boğazlamaları gerektiğini sorarlar: "(Ey Musa) Rabbine bizim adımıza yalvar da onun
(sığırın) mahiyetini bize bildirsin" (Bakara Suresi, ayet 68). Musa'nın sorusu üzerine Tanrı,
kesilecek sığırın "ne kart, ne körpe, ikisi ortası yaşta, kusursuz, alacalı ve tarlada fazla
kullanılmamış" olmasını ister. Tanrı'nın istediğine uygun bir sığır bulunup boğazlanır. Bunun
üzerine Tanrı, Musa'nın kavmine hitaben "Siz bir kimseyi öldürmüş ve bunu birbirinize
atmıştınız: oysa Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktır" der ve "Sığırın bir
parçasıyla ona (ölüye) vurun" diye ekler. Dediği gibi yaparlar ve sığırın bir parçasıyla ölüye
vururlar; ölü dirilir. Tanrı onlara şöyle der:
"İşte böylece Allah ölüleri diriltir ve aklınızı kullanasınız diye size ayetlerini gösterir" (Bakara
Suresi, ayet 69-73).
Kur'an, öldürülen kişinin kim olduğunu ve neden Tanrı'nın boğazlattığı bir ineğin parçasının
vurulmasıyla ölüyü dirilttiğini açıklamıyor. İslam kaynaklarına göre rivayet şöyledir:
Musa'nın kavminden çok zengin bir adam varmış; bu adamın bir oğlu ve birçok yeğeni bulunuyormuş.
Bu yeğenler zengin amcalarının mirasına konmak için onun oğlunu gizlice
öldürmüşler, sonra cenazesini kapıya koyup bağırıp çağırmaya ve cinayeti onun bunun
üzerine atmaya kalkışmışlarmış. Katil bulunamadığı için toplumda fitne çıkmış. Ve işte katili
meydana çıkarmak amacıyla Tanrı, Musa'nın kavmine sığır boğazlamalarını ve sonra sığırın
bir parçasıyla ölünün üzerine vurmalarını emretmiş imiş.8
Pek güzel, ama bütün bu işler için ineği boğazlatıp kan akıtmak niye? Eğer Tanrı, yüceliğini
ve güçlülüğünü kanıtlamak için ölüleri diriltebilir olduğunu ortaya koymak istiyor idiyse,
mutlaka sığır boğazlatıp onun kemiğiyle ölüye vurdurtması mı gerekirdi? Bu işi sığırı
boğazlatmadan ve ölüyü oracıkta canlı duruma getirmek yoluyla yapamaz mıydı?
7 Elmalılı H.Yazır, age, c.l.s.381.
Elmalılı H. Yazır, age. c.l, s.386 vd; ayrıca bkz. -İlhan Arsel, Şeriat'tan Kıssa'lar, Kaynak Yayınları, birinci
basım. Temmuz 1996.
Her ne olursa olsun, yukarıdaki konular şu gerçeği ortaya koymaktadır ki, “kurban kesimi”,
esas itibariyle yoksula yardım amacına dayalı bir gelenek değildir; bu gelenek, esas itibariyle
Tanrı adına girişilebilecek fedakarlıkları ortaya koymak üzere Tanrı adına kan akıtmak,
böylece Tanrı’yı hoşnut edip günahlardan kurtulmak gibi bir amaca dayalıdır. Kur’an’daki
yeri de bu anlamdadır.
“TAKIYE” UYGULAMASININ KAYNAĞI OLARAK DİN
(NAHL SURESİ, AYET 106-107;
AL-İ İMRAN SURESİ, AYET 28-29;
ENAM SURESİ, AYET 119)
“Takıye” deyimi, belli durumlarda İslami buyruklara uyma zorunluluğundan uzak kalarak iş
görme anlamına gelir. Bu durumlar, genel olarak canını, ırzını ya da malını düşman şerrinden
korumakla ilgili olduğu kadar, İslamın yayılmasını kolaylaştırmak, İslam adına çıkar
sağlamak vs... gibi şekillerde de kendini gösterir. Örneğin, İslamdan çıkmak günah işlemek
sayıldığı halde, Müslüman bir kişinin, ölüm tehdidi altında İslamdan çıkması (irtidat etmesi)
“günah” sayılmaz; bunun gibi, İslam çıkarları adına kafirlerle “dost”muş gibi görünmesi ya da
İslam çıkarları adına yalan ve hile yollarına başvurarak onları yok etmesi de aynı şekilde
günah sayılmaz. Öte yandan kişilerin gönüllerini İslama ısındırmak amacıyla, onlara çıkar
sağlamak, örneğin hakları olmadığı halde ganimet mallarından pay ayırmak, bir bakıma takıye
etmektir ki, uygulanışı, birazdan belirteceğimiz gibi, Muhammed dönemine iner.
Günümüzde İslamcıların laik Cumhuriyet’i yıkmak için başvurdukları kurnazlıklardan biri de
takıyeciliktir. Din ve devlet ayrılığına dayalı demokratik sistem anlamına gelen ve aklı vahyin
önüne diken laikliğin İslam ile bağdaşamayacağını bildiklerinden, bu bağdaşmazlığı göz ardı
etmek, hatta birbirine zıt şeyleri uyumluymuş gibi göstermek için her türlü esnekliğe
yönelirler. Fakat, bu kurnazlığı biraz daha etkili kılabilmek için takıye yanlısı değilmiş gibi
görünmek isterler ve örneğin, “Müslümanlıkta takıye yoktur” derler. Ya da Sünni ve Şii
ayrımına dayalı olarak Sünniliğin takıyeye yer vermediğini, buna karşılık Şiilikte takıye uygulamasının
esas olduğunu öne sürerler. Oysa, bütün bu söyledikleri yalandır; çünkü, takıye,
Kur’an’dan ve Muhammed’in Kur’an’a dayalı tutum ve davranışlarından kaynaklanan İslami
bir kuruluş olarak l 400 yıl boyunca uygulanagelmiştir. Bu itibarla “Sünnilikte takıye yoktur,
Şiilikte vardır” şeklindeki beyanlar, yalan olmak yanında İslami inkar anlamına da gelir.
Hemen ekleyelim ki, şeriatçılarımızın takıye doğrultusundaki tutum ve davranışlarının amacı,
kişilerin bağnazlığını körük-leyip onları birer saldın öğesi haline getirmek, bu sayede laik
Cumhuriyet’i içten fethetmek, din ve devlet ayrılığına son verip İslami devleti yerleştirmektir.
Muhammed’in Kur’an’a koyduğu ayetlere ve kendinden verdiği örneklere göre, Müslüman
bir kişinin dinden çıkması, yani İslami terk etmesi (“irtidat” etmesi) büyük bir günah sayıldığı
halde, eğer bir kimse bu işi zorluk karşısında kalmak nedeniyle (örneğin, ölüm tehdidi altında)
yapmış ise, günah işlemiş olmaz, yeter ki kalbi “iman”ını yitirmemiş olsun. Çünkü, “iman”
denen şey, kalple, dille ya da elle kendisini belli eden bir şey olarak kabul edilir. “İman”, dil
ve elle belli edilemeyip de kalp yoluyla korunabildiği takdirde sorun yoktur. Çünkü,
Müslüman kişi, kendisinin (ya da din kardeşinin) canı ve malı bakımından tehlike içinde
bulunduğunu ve zarara uğrayacağını anladığı zaman, bundan kurtulmak için dili ve eli İslama
aykırı bir şey yapmış, fakat kalbindeki imanı saklamış ise, takıye etmiş sayılır. Bunda suç ve
günah yoktur; zira, yaptığı şeyi “___________ilahi müsaade” ile
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Haberi Paylaş


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
İlhan Arsel - İslama Göre Diğer Dinler Sosyalist Teoloji 0 07-04-2011 18:39
Arsel İlhan Kuran'ın Eleştirisi 1 Sosyalist Araştırma 0 10-03-2011 17:14
İlhan Arsel İncil Ve Tevrat Eleştirisi Sosyalist2 Teoloji 0 12-12-2010 01:21
İlhan Arsel Kuran Eleştirisi 3 Sosyalist2 Teoloji 0 07-11-2010 23:30
İlhan Arsel Kuran Eleştirisi 2 Sosyalist2 Teoloji 0 07-11-2010 23:27


10:44


Powered by vBulletin® Version Kapalı
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.