Sosyalist Kitaphane  
''Öğretimiz Dogma Değil Eylem Klavuzudur''
Go Back   Sosyalist Kitaphane > EDEBİYAT > Edebiyat - Türkiye > Roman
''MARX - ENGELS''
Cevapla
 
Bookmark and share LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 20-11-2010, 01:35
Sosyalist2 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Moderator
 
Standart Saygın Ersin Züfikar’ın Hükmü

Züfikar’ın Hükmü


Onsoz
Kesfedilmesi Gereken Genis, Buyuk Bir Diyar: Hayal Gucu!
Bilginin nasıl bir ekonomik değer olduğunun iyice fark edil diği, kafadaki bir fikrin bazen bir
ulke butcesinden fazla para ka zandırdığı bir donem yasıyoruz. Bill Gates yazılım uzerinden
dunyanın en zengin insanlardan biri oluyor, Hindistan yazılım dan yılda 50 milyar dolardan fazla
para kazanıyor. Peki “hayal gucu” bilgiden geri kalıyor mu? Matrix, Yuzuklerin Efendisi, Harry
Potter serileri 10 milyar dolardan fazla gelir getiren bir pa zar yaratıyor. Harry Potter’in ilk
kitabını, issizlik maası alırken yazan J.K. Rowling dunyanın en zengin kadınları arasında artık.
Hayal Gucu ekonomik bir değer ama daha onemlisi; ciddi bir siyasi, stratejik guc!
Bilimkurgu bize gelecek alternatifleri sunarken bir anlam da ilerleyeceğimiz rayı da doser.
Peki ama bilimkurgu edebiya tının geleceğinde Turkler yoksa bize ne olacak sanıyorsunuz?! Eğer
bir bilimkurgu edebiyatımız olmazsa gelecekte de var ola mayız. Bugun bilimkurgu yazmaya
calısan Turk yazar adayları nın bile eserlerinde Turk isimleri, Turk kulturu yok. Bir yaban cılasma
icinde karakterlerine yabancı isimler veriyorlar. Dilimi zin yozlasması, sokaklarda gorduğumuz
yabancı tabelaların, firma isimlerinin artmasının geleceği bu edebiyatla birlesince yok olmaya
doğru gidisimiz demektir.
Hayal Gucu’ne gelirsek... Bir uretim hayal temelinde bas lar. Once yapacağımız seyi hayal
ederiz. Ama yıllardır bu ulke okurlarına sadece ceviri fantastik kurgu urunleri sunuldu. Yayı
nevleri, okur talepsizliği de eklenince Turk yazarların bilimkur gu, fantastik kurgu eserlerini
basmaz, hatta okumak icin bile kabul etmez oldular. Oysa hayal gucu diyarının tıpkı bizim
dunyamızdaki kadar onemli ulke sınırları var... Turkiye’nin bu diyardaki sınırları cok geriledi. İste
Kara Kutu Yayınları’nda basladığımız “Hayal Gucu Dizisi” bir kurtulus savası icin onemli bir kale.
Yazarlarımız bu mucadelede onemli savascılar, onderlerimiz! Onlar sayesinde sadece yabancı
hayal gucune muhtac kalmayacağız.
“Zülfikar’ın Hükmü” ve Saygın Ersin
Saygın Ersin elinizde tuttuğunuz bu kitabın ilk taslağını 2003 yılı basında bana gonderdiğinde
biraz on yargılıydım. Bir cok Turk yazar adayı fantastik kurgu deyince yabancı yazarlara
oykunmus, ciflerle, ejderhalarla ve cucelerle dolu dosyalar gonderiyordu. Oysa bizim amacımız
orijinal, kendine ozgu bir tavrı olan eserleri bulmaktı. Saygın daha ilk birkac satırdan on yargı mı
yıkıp, kurduğu dunyanın icine beni cekiverdi. Bir solukta okudum o ilk taslağı ve kendi
goruslerim doğrultusunda epey uzun bir editor donusu yaptım.
“Zulfikar’ın Hukmu” onemli bir eser. Turk fantastik edebiyatının manifestosu, doğumunu
mujdeleyen cığlık, bir kult!
Bir baska onemli yanı ise fantastik edebiyata goz kırpsa bile, gerek yazım tekniği, gerekse
Dunya edebiyatında gozde olan gi zem ve entrika bilesenlerinin ustaca kullanıldığı bir “cok
satar”... Diyebilirim ki Batı’nın Haclı Seferleri sırasında Doğu’dan aldığı gizli tarikatların, Dan
Brown’un islemesiyle tam bir fenomen hali ne donustuğu gunumuzde isin ozu, kokeninden bir
darbe!
“Zulfikar’ın Hukmu” kısa zamanda hak ettiği okur beğenisi ni kazanıp, tavsiye edilen bir “cok
satar” olacaktır taliminim. Bu nu “Metal Fırtına” gibi Turk edebiyatında politik kurgu turunu
baslatan, kitap satıslarında gercek bir sok yaratan kitabın yazarla rından biri olarak soyluyorum.
Saygın’ı Turkiye’nin Dan Brown’u olarak sunmak edebiyat acısından belki ona layık olmaz ama
hak etmesi gereken ilgi acısından doğru bir tespit olur.
Sizleri sadece bir kitap okumaya değil. Hayal Gucu Diyarı’nda Turk bilimkurgu ve fantastik
kurgusunu kurmaya, sağ lamlastırmaya davet ediyoruz. Bu diziyi surekli takip edin ve bize
destek verin lutfen.
ORKUN UCAR

RİVAYETLER
Rivayet olunur ki, kadim zamanlarda buyu denilen kudret cennetin ve cehennemin kapılarının
ardında kilitliymis. Zaman yeniymis, zaman korpeymis daha. Akıl ve emek hukum surmekteymis
yeryuzunde. Toprak islenmekte, nesiller yurumekteymis. Topraktan evler, evlerden sehirler,
sehirlerden ulkeler kurulmaktaymıs. Her iki alem de kıvanc duyarmıs eylediklerin den.
Lanetlenmisler ise, zamanlarının gelmesini beklerken, of ke, kin ve sabır biriktirirlermis kuytu
koselerde.
Ve o seytanmıs ki bin turlu hilenin mucidi, kara kalpli usaklarıyla birlikte gondermis buyuyu
yeryuzune. Buyu gucluymus, buyu guzelmis. İblisin hizmetkarları karanlık ilimlerin en iğrenclerini
oğretmeye baslamıslar insanoğluna. Cehenne min alevleri yeryuzune inmis. Akıl, emek, erdem,
mertlik.... Guc denen dipsiz kuyuda yitip gitmis hepsi.
Cennette cıt cıkmaz olmus. Gordukleri ikinci ihanetmis bu ama, ilkinden daha ağır gelmis.
Zamanlarca susmuslar, zaman larca ihanetin yasını tutmuslar. Onlar sustukca, yeryuzu cehen
neme donmekteymis. Tereddutteymis melekler. Kapılarının ar dında tuttukları buyu, iblisin
yeryuzune gonderdiklerinden kat kat daha gucluymus ama, bir suphe kemirirmis iclerini: “Ya bunu
da ser yolunda kullanırlarsa, ya sanatımızı iblisin oğrettikleriyle yoğururlarsa!” Cennet
ihanetin dehsetinde ve suphenin esaretindeyken, iki melek atılmıs ileriye: Harut ile Marul:.
Kefaletlerini vermisler ve cennetin sanatıyla yeryuzune inmek icin musaade istemisler. Bir ısık
parıldamıs cennette zamanlar sonra ve goğun kapıları ardına kadar acılmıs.
Rivayet olunur ki; melekler taifesinden Harut ile Marut, Babil sehrine inmisler ve yasayanların
arasından yuzlerini kara cıkarmayacak dokuz kisi secmisler. Dokuz sanatı dokuzuna, dokuz ayrı
oğutle vermisler: “Sanatın koruyucudur, kotu ilim lerden koru. Sanatın paktır, cehennemin
kelamıyla kirletme. Sa natın kudretlidir, kudretinden taht kurma. Sanatın guzeldir, gu zelliğinden
kibirlenme. Sanatın eceldir, namerde katil olma. Sa natın yuceltir, layık olanı yucelt. Sanatın
ezelidir, oğret ve ebedi kıl. Sanatın sırdır, dillere dolama. Sanatın cennetin kefaletini ta sır,
yeryuzunu ve gokyuzunu utandırma.”
Harut ile Marut, sanatlarını bu kutlu kisilerin ellerine, kalp lerine, dillerine ve kanlarına
islemisler. İlk ustalar denmis isim lerine. Cok uğrasmıslar kara ilimlerin kokunu kazımak icin ama
cirkef damlamıs bir kere dunyaya...
Dunya yurumus, cağlar değismis. İlk ustalar soylencelere, cennetin kelamı da nesillere
karısmıs. Hangi hikmettendir bilin mez, kanlarında meleklerin sanatını tasıyan cocuklar dunyaya
gelmeye baslamıs. Endermis bu doğumlar. Bir coğu sanatının farkına varmadan gocup gidermis.
Sanatını bilenler, cennetin oğutlerini bilmezlermis. Korktukları baslarına gelmis melekle rin.
Seytanın hizmetkarları, yetenekleriyle doğmus cocukları bin bir hainlikle ele gecirip, kotuluğun
bataklıklarında yetistir meye baslamıslar. Meleklerin Sanatı serrin hakimiyetine girmis, cennetin
kudreti, cehennemin kelamıyla karısmıs. Yetenekleriy le dunyaya hukmedebildiklerini goren
sanat sahiplerinin nefis leri kudurmus. Sanat’larını ser yolunda kullanmaya baslamıs lar.
Kudretlerini tanımayanları, bir el hareketiyle cehennem ateslerine boğmuslar, onlerinde
eğilmeyenleri, bir bakısla kendilerine kul etmisler, karsılarında durmaya kalkanların altların daki
toprağı kaydırıp, gok kubbeyi baslarına yıkmıslar. Yine susmus cennet, lakin bu seferki ofkenin
suskunluğuymus. Ve ant icmis gokyuzu bir daha yerin isine karısmamaya. Cennetin kapıları
sonsuza kadar kapanmıs.
Rivayet olunur ki, kadim zamanlarda, kalbindeki iyilik, elindeki keramet ve dilindeki bilgelik ile
tanınan bir yuce kisi yasarmıs. Adına hekimlerin efendisi, tum ilimlerin hakimi Lok man Hekim
denirmis. Yedi kartal beslermis, omru yedi kartalı nın omru kadarmıs. Hekim, bitkilerin dilini
bilirmis. Onlarla konusarak, insanı ebediyete kadar yasatacak bir iksirin recetesi ni elde etmeyi
basarmıs. Lakin, takdir-i ilahi oyle istemis ki. Lokman Hekim Misis koprusunden gecerken
receteyi ruzgara kaptırmıs. Ebedi yasamın sırrı da nehre kapılıp gitmis. Olumsuzluğun
insanoğlunun harcı olmadığını anlayan Lokman He kim, bu hayalinden vazgecip, ilmini hastalara
ve duskunlere adamıs. Meleklerin Sanatı Lokman’a da bahsedilmis lakin, cen netin oğutlerinden
haberdar olan hekim, ağzını sihirli kelamla ra muhurlemis. İnsanoğlunun buyuye ihtiyacı
olmayacağına, kendisine bahsedilenlerle yetineceğine, harama el uzatmayaca ğına inanmıs

Lokman. Aklı otesine hic kesmemis. Yeryuzunun dirliğinden emin; kulağına gelen kotu haberleri
nadirden say mıs, duymazdan gelmis.
Gunlerden bir gun, ser gozune gorunmus Lokman’ın. Sanatıyla doğmus bir cocuğu ele
gecirmek icin neler yapıldığına sahit olmus. Gormus Lokman. Kan cağıldayan nehirler gormus,
kor olan sehirler, orak olup insan hasadına cıkan kara vicdanlı katiller, canının son mecaliyle
evladına siper olan analar, deve ler yuku altın bedeliyle ser ellere satılan cocuklar. Gormus Lok
man, gordukce icindeki ofke buyumus. Kara ustaların zindanla rını gormus. Tertemiz cocukların
vicdanlarının nasıl curutulduğune, katillerin nasıl yetistirildiğine sahit olmus. Nefislerin bu kadar
kudurabileceğini hic dusunmemis Lokman. Hele ki Me leklerin Sanatının uğursuz menfaatlere
alet edileceğini aklına bile getirmemis o gune kadar. Saflığına lanet okumus. Anlamıs ki Hekim,
kendisi aleminde dertlere deva ararken, kotuluk al mıs yurumus.
Meleklerin Sanatı’nın, insanoğlunun elinde oyuncak oldu ğunu goren Lokman, bu gidise bir
hal caresi bulmak gerektiği ne kanaat getirmis. Yollara dusmus. Diyar diyar gezmis, yedi iklimi,
dort mevsimi dolasmıs. Sanatlarıyla birlikte doğmus, daha kotu ellerin ilismediği cocuklar
aramaya baslamıs. Yetenekli gencler aramıs Hekim. Zeki, gozupek, aklı basında ama en onemlisi
kalplerine kotuluğun zerresi dokunmamıs olsunlar is temis. Atılgan olsunlar istemis, yırtıcı
olsunlar istemis, tufan gi bi taskın, kuzey ruzgarı gibi keskin olsunlar istemis. İstemis ki kotu
ellerin karabasanı, serrin kıyameti olsunlar. Merhametli ol sunlar istemis, tokken acın halinden
anlasınlar, kul hakkına kı lıc calmasınlar, harama el uzatmasınlar istemis. İstemis ki kud retleri
onunde dunya dize geldiğinde, gurur iclerini curutme sin.
Sonunda Meleklerin Sanatı’nı tasıyan yedi genc bulmus. Yedisinin sanatı yedi ayrı aleme
hukmedermis. Lokman yedi genci eğitmis, sanatlarında yuceltmis, yureklerine cesaret,
dimağlarına irfan ekmis. Toprağın hikmetini, atesin kerametini, suyun bilgeliğini ve havanın
alimliğini anlatmıs onlara. Karde lene yol sormayı, karıncadan iz surmeyi, ucan kusa akıl danıs
mayı oğretmis. Zamanları erisip, hepsi birer cengaver olunca, son oğutlerini verip kendi eliyle
kılıc kusatmıs yedisine. Ocağın tılsımlı madalyonunu da kendi eliyle gecirmis boyunlarına. Sonra,
Lokman Hekim Ocağı’nın yedi kartalı, yedi keskin orak gibi dalmıs serrin arasına. Yediler oyle bir
cokmus ki karanlığın ustune, serrin efendileri ecellerinin nereden geldiğini bile anlayamamıs.
Kotuluk sahiplerinin hukumranlığı son bulmus bulmasına lakin, savas cok uzun ve cetin
gecmis. Lokman Ocağı’nın kartal ları bir bir dusmeye baslamıs savas meydanlarında. Nihayet or
talık durulup, toprak akan kanı emdiğinde, Hekim’in oğrencile rinden bir tek havanın ve iklimin
efendisi Behruz Usta sağ kala bilmis. Lokman Hekim ile Behruz, bağırlarına tas basıp katlan
mıslar yitirdikleri kardeslerinin acısına. O diyarlara geri gelen huzurla avutmuslar kendilerini.
Lakin, Hekim bilirmis savasın bitmediğini. Anlamıs ki, ocağın kartalları bu diyarlar uzerinde
dolasmadıkca, huzur sonsuza dek surmeyecek.
Hekim ile Behruz yeniden dusmusler yollara yediyi ta mamlamak icin. Lokman bes yavru
kartal tasımıs yuvaya: Cihan, Cengiz, Selim, Melike ve Harun. Behruz Usta da Niran adında bir
kız cocuğu bulmus. Cocukların her biri sanatında hunerliymis ama Niran bir baskaymıs. Sanatı
atese hukmeder mis. Behruz Usta elleriyle yetistirmis kızı. Cabuk buyumek zo rundaymıs
cocuklar. Akranları oyun cağındayken, onlar kılıcı savusturmayı, kem gozlerden, uğursuz
sozlerden ve buyunun her turlusunden sakınmayı oğrenmisler. Tez yetismis Yediler. Alemin
dirliğini gozetir olmuslar, ser sahiplerine goz actırma mıslar. Yaptıklarıyla insanların kalplerini
kazanmıslar. İsimleri hep hayır dualarıyla anılır olmus. Zaman gectikce Niran Hatun’un unu
cihanı sarmıs. Gazabı alev demekmis, hiddeti yan gın.
Akkor kesilmis ok gibi varırmıs melanetin ustune. Korku, yeis, gaflet.... Yureğinin alevinde
boğmus her birini. Savas za manı elinden gelenler, barıs zamanı dilinden dusenler efsane olup
ağızdan ağıza dolasmıs. Nerede dirliği bozacak bir oyun olsa, kendi varmadan ismi varırmıs Niran
Hatun’un. Araplar arasında “Nar Sultan”, Acem illerinde “Nigah-ı Atesin” diye ta nınır olmus.
Yediler mutluymus, insanlar mutluymus, huzur hakimmis diyarlara ama bir dusunce
kemirirmis Lokman Hekim’in icini. Olumu dusunurmus... Kartallarının her biri gozunu budaktan
sakınmayan birer cengavermis ama bilirmis Lokman, olum her kula nasip edilmis bir kere.
Yaslanmaktaymıs Yediler. Zaman akmaktaymıs ve zamanın ilacı yokmus. “Serri almısız karsımı
za,” demis Hekim, “Bir insan omru kafi gelir mi bu savasa?” Yıllar once kafasından sildiği ebedi

yasam arzusu, yeniden dus mus aklına. Hekim, olumsuzluğun recetesini kaybetmis
kaybetmesine lakin, bir caresi daha varmıs: Kutlu Orman. Hekim yeni den yollara dusmus.
Dağları asmıs, ırmakları gecmis, cağlayan lardan dolasmıs, havanın ve toprağın her turlu halini
gorup, ağacların ve otların, calıların ve ciceklerin, butun bitkilerin pirlerinin yasadığı bu ormana
ulasmıs. Bilirmis ki, bu pirler ve sul tanlar ahalisi arasında bilgeliğiyle unlu yaslı, koca ve ulu bir
cı nar ağacı yasarmıs. Varıp ağacın yanına derdini anlatmıs. Koca cınar dinlemis, dinlemis sonra
demis ki:
“İhsanın engindir. Turumuzun dilini bilirsin. Nicesiyle ko nusup ebedi yasamın sırrına
ulasmıssın. Ama bil ki bizi kızdır dın. Butun pirler toplandık ve ahalimizi tembihledik. Bundan
boyle bitki alemi kerametlerinden soz etmeyecek. Ser verecek, sır vermeyecek. Lakin ihsanın
engindir. Turumuzun dilinden, halimizden anlarsın. Biliriz ki adem oğulları arasında bize sen den
baska yoldas yoktur. Biliriz ki kalbin temizdir. Biliriz ki il min guzel yatakta akar. Yolunda sana
omuz vermek boynumu zun borcudur. Simdi al eline baltanı. En buyuk dallarımı kes.
Dallarımdan hamur, hamurumdan kağıt yap. Kabuğumu kalın ca soy, sayfalara kapak et. Sağ
yanımdaki gurgenden, sol ya nımdaki kayından ve ardımdaki zeytinden birer parca dal al.
Dallardan kilit oy, kapağa uc yerden kilit vur. Simdi iyi dinle beni. Ağaclar ve cicekler, calılar ve
otlar, mantarlar ve meyveler sana bir armağan verecek. Olumsuzluk hayaldir, lakin zamanı uzak
tutmak mumkundur. Ahalimizden yirmi biri ağac, yirmi biri cicek, yirmi biri ot, altmıs uc bitkiye
istediğin ihsanı bahset tik. Lakin hepsi bir tanedir ve hepsi ayrı bir yerde biter. Yerleri ni ezberle,
altmıs ucunu topla, altmıs ucunden iksir et. Zaman, bu iksiri icenlerden elli yıl uzak duracaktır.
Simdi iyi dinle beni. Elli yıl gecip iksir vazifesini tamamladığında, bu altmıs uc bitki yeniden
bitecek. Erbain’in bittiği, Hamsin’in basladığı vakitte defteri gunese koy. Ya yanında sen dur, ya
da yoldaslarından ikisi dursun. Birinci cemre havaya dustuğunde gurgen kilidi acılacak. İkinci
cemre suya dustuğunde kayın kilidi acılacak. Ucuncu cemre toprağa dustuğunde zeytin kilidi
acılacak. Mese dalının isinden dovduğun murekkebi sayfalarıma dok. Sozleri ni sayfalarıma oku.
O zaman defter sana altmıs uc bitkini yerini soyleyecek. Eğer vaktin dolmus yahut talihin kem
gitmis de go cup gitmis olursan bu diyardan, o zaman yoldaslarına tembihle. Sozlerini
sayfalarıma okusunlar. Eğer anlarsam ki sozleri senin kelamındır, nefesleri senin nefsindir, o
zaman bitkilerin yerini onlara da soylerim. Unutma! Cemreler dustukten sonra, Nevruz’a kadar
vaktin var. Yıl donunce kitap kapanır. Sozunu oku mus olsan da olmasan da... Eğer sayfalarım
sozunu duymadan kapanırsa anlarım ki ne sen kalmıssın dunyada ne de yoldasların. Unutma! Bu
aramağan sade sana ve el verdiklerinedir. Korumak boynunun borcudur. Haydi simdi var git
yoluna. İksirini kaynat. Yatağında rahat yat. Bir tek dileğim vardır senden. İksiri Hıdrellez gunu
ic. Benim ve cumle pirlerin ruhları serefine."
Hekim, koca cınarın soylediği yerlerde biten altmıs uc bitkiyi toplamıs. Hepsini ezmis ve
kaynatmıs. Bu iksiri icen insanın zamanı elli yıl boyunca hic akmazmıs. Hazırladığı iksiri Yediler'e
icirmis. Sonra kelamını bir sayfaya yazıp yediye bolmus. Her bir parcayı kerameti ilminden
menkul lisanlarla ayrı ayrı sifrelemis. Her bir sifrenin gizini, tastan oyduğu yedi madalyona
okumus. Kelamının yedi parcasını, yedi oğrencisine, yedi madalyonla birlikte vermis ve demis ki:
"Sizin icin zaman elli yıl durdu. Artık insan elinden baska hicbir sey sizi olduremez. Ne
hastalık, ne yaslılık. İksirin anahtarını da size emanet ediyorum. Lakin, surekli cenktesiniz. Bela
basınızdan eksik olmaz. Kelamımın sizde kalması tehlikelidir. Onları, ismini yalnız sizin bildiğiniz
yedi emin insana emanet edin. İksir zamanı gelince geri alın. Madalyonunuz boynunuzdayken
yazıları okuyabilirsiniz. Dikkatli olun! Bir parcası bile kaybolursa iksiri yapmak mumkun olmaz.
Hele recete kotu ellere gecerse, bu vebalin altından ne bu dunyada, ne de obur dunyada
kalkamayız!"
Serrin kokunu kazımak mumkun değilmis. Yediler'in tokadını yedikten sonra bir yerlere siner,
yeniden ortaya cıkmak icin fırsat kollarmıs. Hele ki karanlık ilimlerin kudretli efendisi Sakafi, kotu
hayvanların ve cehennem yaratıklarının kralicesi Kamer-i Hail, Eflak illerinde yasayan ve sihir
marifetiyle olumsuzluğun sırrına eren derebeyi Kabbath... Bu ucu menfaatleri musaade ettikce el
ele verip Lokman'ın ve Yediler'in karsısına cıkarlarmıs.
Cenge devam etmis Yediler. Hic yılmamıslar. Lokman'm iksiri olumu Yediler'den uzak tutarmıs
lakin, hainliğin, kallesliğin, arkadan gelen kılıcın ve sinsi okun caresi yokmus. Olum kol gezermis

aralarında ama yılmazlarmıs. Adlarına Yediler denmis bir kere, eksik kalamazlarmıs. Yitirilen
kardesin yasını kısa tutup, yerini hemen doldurmaya bakarlarmıs. Hain pusu Harun Usta’yı almıs
aralarından. Anlamıslar ki olumun caresi yok. Lokman’ın oğrencilerinden zamanın efendisi Cihan
Usta, İdris adında bir genc getirmis Ocağa. Hekim’in huzuruna cıkar mıs. Harun Usta’nın yerini
doldursun diye yetistirmeye basla mıslar. İdris’in sanatı bitkilere hukmedermis. Bir sozuyle gul di
kenini oka, soğut dalını kamcıya cevirirmis İdris. Mesakkatli is mis usta olmak. Hem sanatta ehil,
hem cenkte yurekli olmak ge rekirmis. At sırtını ev bilmek, mızraklar ormanına yalın kılıc girmek
demekmis usta olmak. İdris de yetismis. Kılıcını kusan mıs, iksirden icmis, Yediler’den sayılmıs.
Yıllar gecmekte, devletler kurulmakta, sultanlar devrilmek te ve milletler birbirleriyle
savasmaktaymıs. Her sey gelip geci ci, her sey faniymis. Kadim olan bir tek Lokman’ın
Yediler’iymis. Barıs bir gelir bir gidermis bu topraklara. Her gidisinde de bir evladını alıp
gotururmus Lokman’ın.
Bir kartal daha dusmus. Kara bir ittifak bu sefer Melike Hatun’u almıs aralarından. Kırk kara
kılıcın arasında kalmıs Melike ama sozunden donmemis, zalime boyun eğmemis. Cok gozyası
dokulmus Hatun’un ardından, gunlerce yenilmemis, icilmemis. Ama and verilmis bir kere
sonmeyecekmis bu Ocak. Yediler’i tamamlamak Niran’a kısmet olmus bu sefer. Uzak ille rin
birinde sanatıyla doğmus bir cocuk bulmus, tutmus ocağa getirmis. Sanatı toprağa hukmedermis
cocuğun. Adı Salih’mis. Yediler’in yuzunu guldurmus Salih. Bilirlermis ki bu sanat sa hiplerinin
tekmeleri zelzele, yumrukları heyelan demekmis. Topraktan asırlık izleri sorar, unutulmus
haberleri alırlarmıs. Niran Hatun, sanatından once bileğini kullanmayı oğretmis Sa lih’e. Bilirmis
ki savas meydanında buyunun fazla hukmu yok. Yirmi kalles ceviriverdimi etrafını, istersen
sanatının en kudret lisi ol, yine de payına olum duser.
“Dinleyeceksin, koklayacaksın, bakacaksın, dokunacak sın,” demis Salih’e. “Okun bosa
gitmeyecek, kılıcın havayı kes meyecek, kurtulacaksın ki saldırabilesin. Yapamazsan ne sanatın
kalır geriye, ne de sen.”
“Korkuyu mut,” demis. “Acıyı unut. Aklına geldiklerinde kellen gider. Eğer canın cok
yanıyorsa, talihli say kendini. Hala yasıyorsun demektir. Yara sarılır, kırık kaynar ama bir tek olu
mun caresi yoktur.”
Niran Hatun’un dediklerini kafasına kazımıs Salih. Zaman gecmis, yetismis, Yediler’e bir yiğit
olmus cıkmıs. Hatun da ifti har ediyormus cırağıyla. Ayağına tez, eline atik bir Usta olmus.
Sanatında yucelmis. Cesareti yedi duvele destan olmus, her cenge en onde kosmus. Lakin, Niran
Hatun’u endiselendiren bir kusuru varmıs: Cok merhametliymis Salih, cok... Niran, cıra ğı kendisi
gibi olsun istemis. Gazabı gazabına, siddeti siddetine benzesin. Oyle bir ofke yanarmıs ki Niran
Hatun’un icinde... Yılgınlık nedir bilmezmis. Kaybedilen her yoldas, ocağa kalkan her kılıc, bir
intikam yemini daha demekmis Hatun icin. Oyle bir atesmis ki icindeki, bazen kendini de
yakarmıs. Dusmanın aldığı her nefes utanc demekmis,
“Savas yarına bırakılmaz!” dermis. “Birini bos verirsin, iki kisi cıkarlar karsına”.
İste boyle kara bir gunun gecesinde, intikamına iki yoldası nı. Cengiz ile Selim’i kurban vermis
Niran Hatun. İki yoldasın birden gidisi cok sarsmıs Yedileri. Yeni Ustalar yetistirmek icap etmis.
Sukur ki Meleklerin Sanatı hala dolanırmıs insanoğlunun arasında. Cihan Usta, Bengi adında
yeniyetme bir kızcağız bul mus. Sanatını sifa dağıtmak icin kullanırmıs Bengi. Bedene
hukmedermis, yılanlarla anlasırmıs. İdris Usta da İlyas’ı katmıs ocağa. İlyas, sanatının sozunu
sulara gecirirmis. Muzip cocuk mus İlyas. Kahkahası yurekleri ferahlatırmıs. Gelisiyle cehresi
değismis ocağın. Kederlerini unutturmus, neselerine nese kat mıs... Ocağın cıraklardan yana
sansı acıkmıs. Hepsi doldurmus koyuldukları yerleri. Bengi ile İlyas da buyumusler, Yediler’e
katılmıslar. Kardeslerin dusmesine alısır olmus Yediler. Bilirler-mis her an bir kartalın daha
solabileceğini ama akıllarından ırak tutarlarmıs. Oyle yazılmıs kaderleri. Bir yiğit dusecek, bir
kartal yukselecekmis yerine. Giden her kardes gelenlere san olacak mıs, seref olacakmıs, irfan
olacakmıs, cesaret olacakmıs. Boyle kadim kalacakmıs ocakları.
Zaman donmus ve Devlet-i Ali-i Osmani cihanda hukum surmeye baslamıs. Dunyanın yureği
Sehr-i İstanbul’da atar ol mus. Bu buyuk baskentin basına ususen belalarda buyukmus. Kan
icicilerden, kara kalpli buyuculere, yedi duvelin melaneti toplasmıs hukumdarlığın kalbine lakin.
Solaklar hic birine aman vermemis. Akılları baslarında, yakısıklı, gozupek yenicerilermis Solaklar.

Ozenle secilir, ozenle yetistirilirlermis. İsleri Padisah’ı korumakmıs. Savasta dort bir yanını
cevreler, hunkara kimseyi yaklastırmazlarmıs. isimleri, yaylarını sol elleriyle tut malarından
gelirmis... İyi ata biner, yaman kılıc kullanırlarmıs. Aralarından on iki tanesine Solakan-ı
Humayun denirmis. Bun lar savas zamanı bile saraydan ayrılmaz, Osmanlı’yı karanlık yaratıkların
serrinden korurlarmıs.
Yuzlerce yıl surmus bu savas. Sakafi’nin usaklarını hallet misler, Hail’in kurt suruleri dadanmıs
İstanbul’a. Onları sav mıslar, bu sefer Kabbath katillerini salmıs uzerlerine. Solakan’ın kanı, pis
kanlara karısmıs asırlarca. Her belayı sokup atmıslar sehrin kalbinden, lakin; bir kavim dadanmıs
ki İstanbul’a, ne kesmekle bitirebilmisler, ne de yıldırıp surebilmisler: Geceliler denirmis
isimlerine...
Rivayet olunur ki, cok eski zamanlarda, gokyuzu bir kez daha gazaba gelip yeryuzunde
yasayanların diyarlarını sonsuza dek ayırdıktan sonra, iki nehrin kavustuğu yerde Arvaza na
mında bir sehir kurulmus. Yazgısı ayrı yazılıymıs bu sehrin. Turlu saadete, turlu sefahate, turlu
melanete gebeymis. Zamanı geldiğince doğururmus.
Simdi ismi ancak her iki yanın ariflerince bilinir, bir kız co cuğu dunyaya gelmis Arvaza’da.
Neslinden soyluymus, neslin den guzelmis, neslinden kibarmıs. Yedisinde, bulbullerle sarkı lar
oğretmis koskunun bahcesinde, onunda zanaat edinmis tur lu mucevheri islemis, on ucunde
cumle ulemayı susturmus, on altısmda bir hain sevda dusmus kalbine... Arvaza’nın zenginliğiyle,
kurnazlığıyla bilinir bir ailesinden gelirmis sevdalandığı adam. Otuzunu geckinmis. Dunyalığı
tamammıs ama bir kıs kanclık tutermis yureğinde- Kızın soyunu kıskanırnııs. “Nasıl olur?” dermis.
“Nasıl olur da, serveti benimkinin onda biri bile etmeyen bir sulale benden daha soylu sayılır,
benden daha ileri de tutulur, lafımın uzerine laf soyler Arvaza’da?” Kızın ulema ya diz cokturen
aklı, Zuhal yıldızının, dolunayla birlikte Arvaza uzerinde parladığı bir zamanda bedenine boyun
eğmis. Ada mın fesadı, kızın rahmine kok salmıs.
Akasya bahcelerinde gecen birkac geceden sonra sırra ka dem basmıs adam. Pesine dusmek,
izini sormak gururuna zor gelmis kızın. Sabrını umuduna katıp beklemeye baslamıs. Uc dolunay
gecmis gidisinin uzerinden, haber cıkmamıs. Kızcağız canından endiselenir olmus sevdiğinin.
Yasamayı haram etmis kendine, gozyasları sebnemlerle birlikte ıslatmıs bahcesinin ci ceklerini.
Kızcağız dort duvarın arasında kendi derdine yanar ken, Arvaza calkalanmaktaymıs. Bilen,
bilmeyen, tanıdık, tanı madık, hayırlı, uğursuz herkes bu saibeli gebeliği konusmaktaymıs. O
gune kadar toz kondurmadıkları, her eylediğinden gururla bahsettikleri kızlarına hesap sormak
zor gelmis koskun buyuklerine. Dedikoduları duymazdan gelmek mumkunmus ama, gozun
gorduğune inanmamak da mumkun değilmis. Bu soylu ailenin bir acığı bulunmus ya bir kere,
alaylar, satasmalar, kinayeli siirler tırmalamaya baslamıs koskun duvarlarını. En ni hayet,
dorduncu dolunay gorunduğunde kız artık dayanama mıs, dikilmis ahalinin karsısına. Once dilinin
en keskin tarafıyla lanetler okumus fesatlıklarına, sonra hakikati tukurmus suratla rına.
Karnındaki yuku, sevdiğine kefaleti ile karsılarında dim dik duran bu kızı gorunce utanmıs ve
susmus Arvaza.
Huzur fazla surmemis. Kara yazılmıs bir talihin son satırlarını okumaktaymıs kader.
Gebeliğinin besinci ay donumu yaklasmaktaymıs. Kız, bes ay boyunca her sabah yaptığı gibi,
yine gunesin Arvaza’nın doğu kapısı ustunden yukselisini seyrediyormus.. Her sabah ayrı bir
umut demekmis kız icin. Gunesin yukselisiyle birlikte, gozlerini kapıdan ayırmadan beklemeye
baslar, son ısıklar Arvaza’nın uzerinden cekilene dek kıpırda madan durur, sonra matem icinde
gecen bir gunu daha gozyas larıyla lanetlemek icin odasına cekilirmis. Lakin o sabah bir bas ka
gelmis gunes. İlk ısıkları, doğudan yukselen bir toz bulutunu aydınlatmıs. Sonra dort nala gelen
bir atlıyı gorunur etmis kızın gozune. Gorduğune inanamamıs kız. Gelen sevdiğiymis. Aylar dan
sonra ilk defa gulmus yuzu, yeniden sarkılar soylemeye baslamıs. En sakrak kumastan
elbiselerini giymis, en cıvıl tılı ko kularını surmus, kendi islemesi zumrut takılarını takıp sevdiği ni
beklemeye baslamıs.
Gunes Arvaza’ran tepesine dikildiğinde, koskun kapısı vu rulmus. Hizmetcilerden once
davranıp kapıya kosmus kız. Ge len emirinin muhafızlarıymıs. Kızın babasını derhal saraya
cağırılmaktaymıs. Emir buyuk yerden, caresiz kosmus gitmis adamcağız. Saraya varıp, huzura
cıktığında, emirin ofke sacan gozleri karsılamıs adamcağızı. Hemen arkasında da kızının sev diği

olacak soysuz dikilmekteymis. Emir destursuz girmis lafa: “Kızın,” demis, “hic mi utanmaz iftira
atmaya?” Adamcağız sa sırmıs. Once efendiliğini bozmadan, dilinin donduğunce anlat maya
calısmıs kızının hallerini. Lakin duzen kurulmus bir kere. Kızın babası edepsizliğin, desisenin,
hıyanetin bu turlusune omrunde ilk defa sahit oluyormus. Dimağı almamıs donenleri. “Kızım
masumdur,” demis adam; “İftira, yalan nedir bilmez. Sozune sade ben değil herkes kefildir
Arvaza’da.” Ne derse de sin, emir ile arkasındaki soysuz ağız birliği edip adamcağızın if fetine
leke uzerine leke calıyorlarmıs. Nihayet, laf iftiraları dola sıp, kızın karnındakinin Arvazaın cumle
it kopuğunun mari feti olduğuna gelince, adamcağız dilinden bir sey gelmeyeceği ni anlayıp,
elinden gelene sarılmıs. İlk kılıcta davranan muha fızlardan birini yere sermis. Duzene ortak olan
emiri bir tekme de tahtından yuvarlamıs. Kılıcının ikinci kalkısı, kızına uzana eli bileğinden
ayırmıs. Tam kızına uzanan catal dili de kopartıp alacakmıs ki, emirin canhıras cığlıklarına yetisen
muhafızlar, adamcağızın uzerine cullanıvermisler.
Duzenin gerisi kolay gelmis. Babanın ofkesi islerini kolay lastırmıs emir ile adamın. Sehrin ileri
gelenleri toplanmıs he men. Hukum cabuk verilmis: “Kızı soylulara iftira atan, kendisi emirin
sarayında kılıc ceken bu adamın tum malına ve mulkune el konulacak, usakları ve koleleri
pazarda satılacak ve cumle ai lesi Arvaza’dan surulecek!” Seytan ruhluların canına minnetmis bu
karar. Meydan onlara kalacakmıs. Kimileri hukmu icle rine sindirememis ama, emirin
korkusundan seslerini cıkarama mıslar.
Hukum tez inmis ailenin tepesine. Konak atese verilmis, ambarlar talan edilmis, usaklar ve
hizmetciler zincirlere vurul mus. Emirin askerleri kudurmuscasına yakıp yıkarken, kızcağız her
gun doğumunda, sevdiğinin gelisini beklediği yerden sey-rediyormus dunyasının basına yıkılısını.
Yumruklarını sıkmıs, ağlamadan tek bir kelime yalvarmadan. Zulme direnen iki oğ lan kardesinin
katlini gormus. İki kız kardesinin saclarından su ruklenerek esir kervanlarına goturulusunu ve
annesinin kendi sine veda bile etmeden koca yadigarı hanceri kalbine saplayısı nı.
Kedere tez giden, kara bir kuheylanın terkisine atılmıs kız. Tam bir gece at surulmus ve
gunesin kumları kavurmaya basla dığı bir vakitte, colun ortasına bırakılıvermis. Kızcağız, yaslı
gozleriyle sehre doğru uzaklasan atlıların arkasından oylece bakmıs. Baktıkca gozlerindeki huzun
nefrete donusmus. Baktık ca icindeki ofke, atların havaya savurduğu col kumu gibi kabar mıs.
Gozyasından kesilmis gozleriyle gunese bakmıs kız. “Sen!” demis. “Her sabah senin doğusunla
umut doğurdum ben. Me ğer sen her sabah umutlarımı kavurmaya doğarmıssın. Simdi sıra bana
mı geldi? Bir de beni mi kavurmak istersin? Hadi o zaman! Atesini esirgeme benden. Uzerimde
parladığın her ana lanet olsun! Isığına lanet olsun! Aydınlığına lanet olsun!” Kız gunesin altında
bir gun boyunca ve dudaklarından bedduasını eksik etmeden oylece oturmus. Gunes tenini
yakmıs, gozlerini kavurmus ama sesini boğamamıs.
Nihayet gece cokup, kan renginde bir dolunay gokyuzun de yukselmeye basladığında, kızın
da karnına korkunc bir sancı saplanmıs. İhanetin rahmine girmesinden sonra yukselen besin ci
dolunaymıs bu. Sancı yukselip tum bedenini kaplamıs. “İnti kam!” diye haykırmıs kız kan
rengindeki dolunayın suratına doğru. Bin hancer gibi saplanmıs sancı her yerine. Bir kez daha
haykırmıs: “İntikam!” Kan icindeki baldırlarının arasından gelen iki bebeğin cığlığıyla birlikte,
gokyuzunden gelen bir sesi isitmis kızın kulakları: “İntikamın gururundur!” demis ses “Gu rurun
kanındadır. İntikamın nefretindir, nefretin kanındadır. Kanınla hayat vereceksin, kanınla
buyuteceksin, kanınla oldu receksin!”
Kızcağız baldırlarının arasında yatan ikizlerini kucağına al mıs. Biri kız, biri erkekmis. Disleriyle
sağ bileğini parcalayıp kı zının ağzına, sol bileğini parcalayıp oğlunun ağzına dayamıs.
Gece ilerlemis. Kızcağız kucağında ikizleri, korku icerisin de ve yine lanetler okuyarak gunesin
doğmasını beklemeye baslamıs. Safak sokmek uzereyken, sağ yanında bir mahluk be lirmis.
Colun sakinlerinden bir tilkiymis bu. Kendisini ve bebe lerini cağırırmıs. Tilkinin pesi sıra, doğmak
uzere olan gunesten kacarak bir mağaraya gelmisler. Tilki avladığı bir sansarı bırak mıs onlerine.
Kızcağız sansarı bebelerine kan etmis. İkinci gun sansar ağzında bir yılanla gelmis. Ucuncu gun
yılan bir fare tut mus anayla cocuklarına. Dorduncu gun farenin tuttuğu akrebi, besinci gun de
akrebin soktuğu tilkiyi can etmisler bedenlerine. Ve bilmisler ki artık geceden baska mekan,
kandan baska ya sam yokmus kendilerine.
İste yedi soyu yuruten, tum gecelerce kutlu bilinen kadim ikizler boyle doğmus, boyle

serpilmis...
Asırlar geciyor, devirler sona eriyormus. Yediler ise, ne za man basladığını dahi unuttukları
savaslarına devam ediyorlar mıs. Yazgıları kara yazılmıs bir kere. Lokman’ın kartallarından,
zamanın efendisi, ocağa iki evlat yetistiren Cihan Usta, kara kı lıcların altında can vermis. Yediler
cok aramıs Cihan Usta’nın katillerini ama nafile. Kasıp kavurmuslar ortalığı, kurunun yanında yası
da yakmıslar ama bulamamıslar Usta’yı aralarından alan kallesleri. Bulamamıslar ama
intikamlarını hic unutmamıs lar. Cihan Usta’nın derdine oyle bir dusmus ki Yediler, yerine cırak
yetistirmeyi bile akıl edememisler. Kader o kız cocuğunu Salih Usta’nın karsısına cıkarmasaymıs,
belki daha yıllarca bos kalacakmıs Cihan Usta’nın yeri. Guzelmis kız. Hem de cok guzel. Salih
Usta daha ilk goruste anlamıs kızın sanat sahibi oldu ğunu. Ender gorulen bir sanat tasırmıs
kızcağız. Cok sevinmis Salih. “Cihan Usta’mn yerini doldurur bu kız.” demis, almıs ocağa
getirmis.
Bu sanatın en buyuk silahı gozlermis. İnsanın zihnine hukmedermis bu sanat sahipleri.
Gozlerini karsısındaki insanın gozlerine kilitlediklerinde, zihinlerini ele gecirirler, akıllarını
okurlarmıs. İstediklerini sev dirir, istediklerinden nefret ettirirlermis. İstediklerini anımsatır,
istediklerini unuttururlarmıs. Zihinlere hatıralar ekler, hatıralar silerlermis. Yetistirmis kızı Salih.
Kıza ana olmus, baba olmus. Merhametinden, irfanından, cesaretinden fidanlar ekmis kızın
yureğine. Turlu melanetten sakınmayı, kalbini karartmamayı, aklını ve sanatını hayır yolunda
kullanmayı oğretmis. Yıllar gecmis, kucuk kız buyumus. Sanatında yucelip, Yediler’in isle rine
yetisir olmus. Guzelliği dillere destanmıs. “Yuzunu bir goz kirpimi goren, bir asır unutmaz”
derlermis. Salih Usta gurur duyarmıs kızıyla. Zarafeti, mağrurluğu, becerisi, cesareti goğsunu
kabartırmıs. Kem gozlerden korkmus Salih Usta. Nazara gelmesin diye, celalli olsun diye alnına
celi-i sulus yazısıyla bir Elif cekmis vaktiyle. Ondan beridir adına Elif denilmis. Adı gi bi kutlu, adı
gibi guzel olsun diye...
1
Kavurucu yaz mevsiminin son guneslerinden bir tanesi İshak Pasa Sarayı’nın asırlık kulelerini
aydınlatmaya baslamıstı. Saray’ı Kavurucu yaz mevsiminin son guneslerinden bir tanesi İshak
Pasa Sarayı’nın asırlık kulelerini aydınlatmaya baslamıstı. Saray’ın ayaklarının dibine serilmis bu
kahverengi sehir de ya vas yavas yeni bir gune uyanıyordu. Mevsim devrilmekte, ha valar
serinlemekteydi. Az uzakta Ağrı Dağı, doğunun kadim muhafızı, bulutsuz gokyuzune doğru tum
heybetiyle yuksel mekteydi. Sanslı bir sehirdi Doğubeyazıt. Nispeten ılık havası, ilerisindeki İran
sınırı, Abdigor koftesi, tarihi, sarayı ve dağıyla sanslı bir sehir... Gunes, doğunun telaslı
hafızasına bir gun da ha eklemek icin yukseliyordu.
Usteğmen Doğan Aral’ı yatağından kaldıran da aynı gu nesti. Doğan, saatin zilinden once
uyanmanın mutluluğuyla ya taktan fırladı ve perdeleri actı. Gozleri parlak ısığa alısıp, karsı sında
dikilen heybetli dağı gorebildiğinde alcak sesle mırıldan dı: “Sanslı bir gun...” Bir yıldan uzundur
Doğubeyazıt’taydı ama bu koca dağın zirvesini daha once ancak dort ya da bes defa bu kadar
bulutsuz ve cıplak gorebilmisti. Biraz seyretti Ağrı’yı. Buyuktu dağ, cok buyuk. İnsanı korkutacak
kadar buyuk. Man zarayı pencerede bırakıp banyoya gitti. Hızlı bir tras gecti.
Yuzune carptığı kolonya cildini yakarken aynada kendini seyretmeye basladı. Omuzları,
karsısındaki aynayı neredeyse dolduracak kadar genisti. Eh, bu hale getirene kadar az uğras
mamıstı hani. Derin bir nefes alıp goğsunu ve boyun kaslarını sisirdi. Bir seksenin birkac santim
altında olan boyu ve genc bir jandarma subayı icin gayet basarılı bir vucuda sahip olduğunu
soyleyebilirdi. Askeriye icin yeterince goze carpan ve yeri geldi ğinde tehditkar bir goruntuye
sahipti. Zaten bulunduğu yer ve konumu itibarıyla vucudunun bunlardan daha baska nitelen
dirmelerle anılması da imkansızdı. Seksi, cekici, etkileyici gibi sıfatlar, bir yıl kadar once ardında
bıraktığı ve zaman zaman, ozellikle da bazı sabahlar ayna karsısında ve gece uykuya dal madan
hemen once, cok ozlediğini hissetiği seylerdi. Doğan uzundur tutmakta olduğu nefesini bıraktı ve
ozlediği seyleri hatırlamaktan olsa gerek elini saclarına goturdu. Sık, siyah ve fırca gibi dimdik
duran sacları oldu olası sinirine dokunurdu. Ne kadar kısa kestirirse kestirsin, her zaman olması
gerekenden daha uzun gorunurlerdi. Yeniyetmeliğinde saclarıyla cok uğ rasmıstı ama herhangi

bir mudahaleyi kabul etmediklerinden, kendisini bildi bileli hep aynı modelle dolasmak zorunda
kal mıstı. En son, harp okulunun ilk yıllarındaki bir eğitim sırasın da, neredeyse bir haftadır gece
gunduz kafasında duran miğferi cıkartıp, saclarının bir tek telinin bile sağa ya da sola yatmadığı
nı gorunce ‘pes’ deyip saclarıyla uğrasmaktan vazgecmisti. Za ten birazcık uzatmaya kalktığında,
saclarının tıpkı ablası ve an nesi gibi hemen kıvırcıklanmaya baslayacağını, bunun da calıs makta
olduğu kurumda cok hos karsılanmayacağını dusunup, vucdunun en tepesindeki bu inat
abidelerini cok fazla kafasına takmamaya karar vermisti. İki eliyle lavaboya yuklenerek ayna ya
biraz daha yaklastı. Kendisiyle gozgoze geldiğinde, tıpkı sac ları gibi gozlerini de annesinden
aldığı aklına geldi... Annesi, Doğan’a gore dunyanın en duru guzelliğine sahip olan o kadın,
kendisini bu bicimli gozlerle odullendirmisti. Esmere yakın teniyle guzel bir uyum sağlayan koyu
kestane rengi gozbebeklerini ve hemen uzerlerindeki genis yay bicimli kasları da esirge memisti
tabi ki. Suratının ortasındaki burun babasının attığı bir kazık gibi duruyor olsa da, yuzunun tatlı
yuvarlaklığı, kucuk ve az bir sey dısarıya doğru kıvrılan cenesinin arasında o kadar da goze
batmıyordu. Ozetle yakısıklıydı. Sonra “Galiba” diye ekledi. Aslında hic gerek yoktu bu ‘galiba’ya,
tamamen mutevazılığından kaynaklanıyordu. Boburlenmeyi sevmez, tezahuratların yerine icten
ve sessiz takdirleri tercih ederdi. Genc bir jan darma komutanı olarak bir cok basarılı operasyona
imza atmıstı ama hicbirini tek basına ustlenmeye yanasmamıstı. Kendisini seven komutanlarının
da dediği gibi, “sicili olması gerekenden daha satafatsızdı”. Giyinmek icin yatak odasına
girdiğinde, Ağrı bir kez daha gozune carptı. Koca dağa hurmetli bir bakıs fırlattı.
Lojmanından cıkıp ictima alanına doğru yurumeye basladı. Diğer komutanlar cip kullanmayı
tercih ederlerdi ama o yol bo yunca karsısına cıkan askerlerin caktığı tedirgin selamları izle meyi
seviyordu. Butun jandarma alayında bilinirdi Doğan. İlk olarak askerlere verdiği alısılmadık
cezalarla tanındı. Orneğin, nobette uyurken yakaladığı iki askere mutfak envanterini cıkar ma
cezası vermisti. Bu ilk bakısta insaflı bir ceza olarak gorule bilirdi. Ancak usteğmen, tum
malzemelerin ‘tek tek’ sayılmasını ermetmisti. Her sey sayılacaktı. Ozellikle fasulye, nohut, merci
mek gibi taneliler yuzerli gruplara ayrılacak, herhangi bir grup ta yuz bir ya da doksan dokuz
tane cıkarsa, sayım en bastan baslayacaktı. Sonucta, nobette uyuyan iki zavallı asker askerlik
lerinin onemli bir kısmını mutfakta patates ve fasulye sayarak gecirmislerdi.
Ununu asıl percinleyen olay ise uc ay once patlamıstı. Tum alayın illallah ettiği otuzbesini
geckin kıdemli bir askerin gelip Doğan’a catması, eratın tum askerlik anıları icerisinde muhte
melen en heyecanlı olanıydı. Delirtilmediği surece sakin yaradı lıslı sayılabilirdi. Dayak atmak
yerine askerleri yorarak hizaya getirmeyi tercih ederdi. Doğan’a satasan asker, on yıldan fazla
dır bu bolukteydi. Hani su dısarıda yapacak fazla bir seyi olma yan, terhisine yakın firar ederek
ya da vukuat cıkararak askerli ğini yakan cinslerden birisi. Doğan’ın boluk komutanı olarak
atanmasından birkac gun sonra, bu asker ilk vukuatını cıkar mıs, sabah ictimasının sonunda
Doğan’ın gozunun onunde ka saturasını, teskeresine bir hafta kalan baska bir askerin kalcası na
sokuvermisti. Kıdemli psikopat gitmek istediği yere, askeri hapishaneye gonderilmisti. Bıcaklanan
cocuğun durumu ise cok daha kotuydu. Askerin bir daha asla tam olarak yuruyemeyeceğini
oğrenen Doğan, bu isi kokunden cozmeye daha o gun yemin etmisti.
Nihayet, uc ay kadar once askerin cezası bitmis, boluğune geri gonderilmisti. Doğan yeminini
unutmamıs, askerin bir acı ğını kollamaya baslamıstı. Fazla beklemesine de gerek kalma mıstı
zaten. Bir sabah askeri ictima alanında goremeyince, bo luk astsubayına, ‘pasanın’ nerede
olduğunu sormustu. Basca vus alcak bir sesle adamın zaten bilinen durumunu Doğan’a an
latmaya calısmıs ve koğusta yatmakta oldtığunu soylemisti. Doğan, tum boluğun onunde
astsubayın suratına karsı “Senin yapacağın cavusluğun...” seklinde baslayan bir cumle kurduk
tan sonra, erata yerlerinden kıpırdamamalarını emretmisti. As kerler saskın bakıslarla Doğan
Usteğmen’in koğuslara doğru kosusunu izlemeye baslamıslardı. Bir dakika kadar suren ses
sizliği, birinci katın cercevesiyle birlikte kırılan penceresi boz mustu. Askerler, alayın sahit olduğu
bu en heyecanlı vukuatı gozlerini kırpmadan izlemekteydiler. Kırılan pencereden dısarı fırlayan
bizim kıdemli psikopattı. Adam toprak zemine patlayıvermisti. Hemen ardından Doğan, elinde
koğusun supurgesiyle, iki ayağının ustune, askerin hemen basucuna konuvermisti. Basına geleni
hala idrak edememis bir sekilde, surunerek kac maya calısan askeri sırtına basarak yere
sabitlemis ve supurge nin sapını dizinde kırıp “Allah yarattı” demeden adama giris misti.

O dillere destan dayak aralıksız on dakika surmustu. Ada mı yeteri kadar benzettiğine kanaat
getiren Doğan, sopayı bir kenara fırlatmıs, gayet sakin bir sekilde boluğunun basına git mis ve
astsubaya devam etmesini emretmisti. Bascavus titreyen bir sesle boluğun tum mevcuduyla
Usteğmen’in emir ve gorus lerine hazır olduğunu soylerken, arkada sıhhiye boluğunden iki asker
adamı yerden toparlamaktaydı. Erat oyle bir dehset iceri sindeydi ki. Doğan ancak ikinci kere
“Merhaba asker” dedikten sonra yuksek sesle bir “Sağol” alabilmisti.
İkinci kattan yere inen ve hemen arkasından Doğan Usteğ men ve koğus supurgesiyle
tanısan askerin kemiklerinin kaynaması ve belinin duzelmesi elli gunu bulmustu ancak bu
adamın tam olarak uslandığı anlamına gelmiyordu. Hastaneden cıktığı nın ilk haftasında sansını
bir kez daha denemeye karar vermis ve Doğan’a kasaturayla saldırmıstı. Bunu zaten beklemekte
olan Doğan, bir yumrukta adamın burnunu suratına gomuvermisti. Birkac hafta sonra da bir
“surun” emrine itaatsizlik bahanesi, Doğan’ın adamı cipin tamponuna bağlayıp ictima alanında
surundurmesiyle neticelenince, adam bu usteğmenin yenilir yu tulur cinsten birisi olmadığını
anlamıstı. Basında yirmi dort saat dikilen dolu silahlı ve vur emirli iki nobetci nedeniyle firar san
sı da bulamayan adam, askerliğin artık eskisi kadar eğlenceli ve rahat olmadığına karar vermis
ve diğer askerler gibi gun say maya baslamıstı. İste Doğan’ı, Doğan Usteğmen yapan olayla rın
en onemlisi boyle vuku bulmustu.
İctima alanına yaklastığında boluğunun hala kıpırdanmak ta olduğunu gordu. Bascavus,
komutanın geldiğini gormus, as kerleri hizaya sokmak icin daha fazla bağırmaya baslamıstı. Bo
luğun onune geldiğinde kımıldanmalar kesilmis, ortalığı o bil dik sessizlik kaplamıstı. Bascavus
selamını caktı ve Doğan’a bo luğun mevcudunu ve her zaman olduğu gibi “emir ve gorusle rine”
hazır olduğunu soyledi. Doğan erata dondu:
“Merhaba asker!” diye gurledi.
“Sağol” diye cevapladı askerler hep bir ağızdan, her sabah yaptıkları gibi. Ses yeteri kadar
guclu cıkmıstı. Hizalar da niza mi gorunuyordu. Soylenecek bir sey yoktu. Doğan nerede ya da
kimden oğrendiğini hatırlamıyordu ama, bir komutanın her za man bir emrinin ve bir gorusunun
olması gerektiğini biliyordu. Gozlerinin eratın uzerinde gezdirdi:
“Yarın da geldiğimde sizi kıpır kıpır gorursem fena olur anlasıldı mı?”
Askerler “Emredersin komutanım!” diye yanıtladı. Doğan sesini biraz daha yukseltti:
“Anlasıldı mı?”
İctima alanı askerlerin sesiyle cınladı:
“Emredersin komutanım!!!”
“İyi” dedi Doğan. Sonra gunun ilk emrini verdi: “Spora baslayın!”
Bascavusun emirleri, cozulen palaskaların seslerine karısı yordu. Doğan tam ictima alanından
ayrılmak uzereyken, yanı-basında kısa boylu bir asker bitiverdi. Asker, selamını ve tekmi lini
verdikten sonra, alay komutanının kendisini gormek istedi ğini soyledi.
Doğan kendi kendine, “Hayırdır...” diye mırıldandı. Sonra hala hazırolda beklemekte olan
askere dondu:
“Tamam, gidebilirsin.”
Hızlı adımlarla karargah binasına doğru yurumeye basladı. Bir taraftan da komutanın
kendisini ne icin cağırmıs olabileceği ni dusunuyordu. Albay Burhan Cengiz ters bir adam değildi
ama boyle, gunun hemen basmda cağrılmak da pek iyiye isaret değildi. Karargah binasına girdi.
Hemen kosedeki aynada kendine soyle bir baktı. Neyse ki pantolonunu ve gomleğini aksam dan
utulemisti. Kepini cıkarıp nizami bir sekilde koltuğunun al tına yerlestirdikten sonra, cok eskiden
kalma bir alıskanlıkla saclarını beceriksizce geriye doğru yatırmaya calıstı. Hic gerek olmadığı
halde karnını iceri cekti, dudaklarını kenetleyip basta heyecan olmak uzere yuzundeki tum
ifadelerin silinmesini bek ledi. Suratında alay komutanının makamı icin yeterince sabit ve
uyanmıs bir ifade olduğuna inanınca, sesli adımlarla albayın odasına doğru yurumeye basladı.
Karargah her gunku kosus turmasına coktan baslamıstı. Selam verip, selam almalarla ge cen bir
koridor yuruyusunden sonra nihayet albayın odasına gelebildi. Kapıyı uc sert ve aralıklı vurusla
caldı. İceriden alba yın tok sesi duyuldu:
“Geeeel!”
Doğan iceri girdi. Topuklarını saklatarak sert bir bas selamı verdi:

“Jandarma Usteğmen Doğan Aral komutanım. Beni emret missiniz.”
Albay masasının uzerinde duran bir kağıda bakmaktaydı. İlk bakısta resmi bir evrak gibi
gorunen bu kağıt. Burhan Albay’ın kafasını bir hayli karıstırmısa benziyordu. Kendisini to parlayıp
Doğan’ı fark etmesi az bir zaman aldı:
“Ha... Rahat Doğan... Rahat oğlum.”
Masasının onundeki koltuklardan birini isaret etti:
“Gel otur soyle.”
Usteğmen tesekkur ederek oturdu. Albay kağıda bir kez daha goz gezdirdi ve Doğan’a uzattı:
“Tayin emrin. Az once geldi.”
Bu iki kısa cumle, Doğan’ın az once ayna karsısında yaptığı tum calısmaları bir anda yok
edivermisti. Saskınlığı yuzune bir gulumseme olarak yansıdı.
“Ama komutanım, buraya geleli bir yıl ancak oldu.”
“Biliyorum oğlum,” dedi Burhan Albay.
Doğan tayin emrini okumaya baslayınca, ensesine pis bir karıncalanmanın yerlestiğini hissetti.
Bunlara inanması gercek ten cok zordu. Eğer, iyice kısılmıs gozlerle tekrar tekrar okudu ğu o
cumleyi yanlıs anlamadıysa, Genelkurmay’ın doğrudan emriyle “Ankara Elektronik İstihbarat,
İzleme ve Uzay Gozlem Ussu, 12. Daire Komutanlığı’na” atanmıstı. Albayın da onayla masını
istercesine kağıtta yazanları yuksek sesle bir kez daha okudu. Aldığı soğukkanlı cevap,
elindekinin gercek bir emir ol duğunu gosteriyordu:
“Evet oğlum. Doğru. Hava Kuvvetleri’ne atanmıssın.”
Doğan, kendisinin jandarma subayı olduğunu, kekelememeye calısarak bir kez daha
hatırlatma ihtiyacı duydu. Ensesindeki karıncalanma yerini, butun sırtını sırılsıklam tere kestiren
yoğun bir sıcaklığa bırakmıstı. Acıkcası kariyerinde bu kadar radikal bir değisikliğe henuz hazır
değildi. Jandarma olmayı kendisi istemisti ve tum kariyer hayallerini bunun uzerine kur mustu.
Bir jandarma gibi tahkikat yapmak, olay takip etmek, operasyonlara katılmak istiyordu. Eline
tutusturulan bu emir den sonra ise aklına bir tek sey geliyordu. Kaslarına doğru inen terleri cok
belli etmemeye calısarak sildi ve “Nerede hata yap tım?” diye soran gozlerle albaya baktı.
Burhan Albay boyle bir soruyu zaten bekliyormus gibi hemen konusmaya basladı:
“Bana hic oyle bakma Doğan,” dedi. “Senden memnunum. Diğer komutanların da oyle.
Hizmetlerin iyi. Boluğunu iyi yo netiyorsun. O serseriye yaptıkların biraz asırıya kactı ama her sey
alay icinde kaldı. Sicilini tertemiz gonderdim ben senin.”
Doğan’in elindeki kağıdı isaret ederek devam etti:
“Emir cok yuksekten geliyor. Mutlaka vardır bir bildikleri. Kimbilir belki de seni istihbarat
değerlendirmede kullanacak lardır. Jandarmasın, asinasın boyle seylere.”
Soyle bir dusununce Albay’a hak verir gibi oldu. Ust mev kilerden birileri kendisinin Hava
Kuvvetleri’nde gorev yapma sına karar vermisti. Bu emrin tartısılacak bir yanı yoktu. Bir bil
dikleri vardı elbet. İyi ama bu 12. Daire de neyin neresiydi. So ruyu, o an orada bulunan tek
yetkili kisiye yoneltmekte gecik medi.
“Hem elektronik gozlem ussunu, hem de 12. Daire’yi ilk defa duyuyorum,” diye yanıtladı
albay. “Devamını da okusa-na.”
Doğan, emrin devamını sesli bir sekilde mırıldanarak okumaya basladı:
“... Bahsi gecen komutanlık ve daire gizli statude olduğun dan, yeni gorev ile ilgili bilgiler Us
Komutanlığı’nda sahsa ileti lecektir “
Okumayı bitirip kafasını kaldırdığında albayın gulumse yen yuzuyle karsılastı.
“Oğrenince bana da anlatırsın,” dedi Burhan Cengiz. Sonra ciddilesti, ellerini masasına
dayayıp ayağa kalktı.
“Evet Doğan,” dedi. “Sana dusen burada gosterdiğin per formansı yeni gorev yerinde de
surdurmektir. Ankara’da basa rılar dilerim.”
Bunun kapanıs konusması olduğunu anlayan usteğmen ve hemen ayağa fırladı. Mumkun
olduğunca dik durmaya ve gulumsemeye calısarak Albay’ın kendisine uzattığı eli kuvvetlice sıktı.
“Tesekkur ederim komutanım,” dedi, selamını verdi ve sert bir donusle albayın odasını
terketti.
Albay Burhan Cengiz, usteğmenin nasıl buyuk bir sok ice risinde olduğunu, ağlamaklı

bakıslarından, dusmus omuzların dan ve neredeyse suruyerek attığı adımlarından daha cok, ken
disini selamlamadan odadan cıkıp gitmesinden anlamıstı. Bu Doğan’m hicbir durumda
yapmayacağı bir seydi. Burhan Albay kendi kendine fısıldanarak bir kez daha, “Basarılar dilerim
oğ lum,” dedi ve telefonuna uzandı.
Aynı gunes hemen hemen bir saat sonra İstanbul’a ulas mıstı. Bulutlardan suzulerek gelen
cılız ısınlar, puslu bir gunu haber veriyorlardı. İnsanlar, birkac saat sonra baslayacak hen
gameye kendilerini bırakmadan once, uykularının son demleri nin tadım cıkartıyorlardı.
Bu koca sehrin beton binaları arasına saklanmıs, tas doseli sokaklarından bir tanesi de, bir
zaman once uzun bir yolculuğa cıkan bir sakinini karsılamaya hazırlanıyordu. Sokağın kolcula
rından ihtiyar bir delikanlı. Karakulak, bir duvarın dibine kıvrılmıs, ıslak burnunu havaya dikmis
saatlerdir ahbabını bekle mekteydi. Aslında buraya ait değildi Karakulak. Sanının takip cisi her
kangal kopeği gibi o da bu mevsimde surulerinin basın da, kurtların pesinde olmalıydı. Ne var ki,
ahbabı yolculuğa cıkmadan once kendisinden mahalleye goz kulak olmasını iste mis, o da
yaylalarını bırakıp bu sehre gelmisti. Uzun zamandır buradaydı ve artık sabırsızlanmaya
baslamıstı. Hem ahbabını sağ salim yeniden gormek, hem de ait olduğu yere bir an once geri
donmek istiyordu. Bu gundoğumunda geleceğini bildir misti kendisine. O da ne olur ne olmaz
diye gece boyunca uyu madan beklemisti.
Karakulak burnuna calınan bir kokuyla ayağa fırladı. Cok uzaktan geliyordu ama inanılmaz bir
hızla yaklasıyordu. Onun kokusuydu. “Nihayet geliyor”, diye gecirdi icinden. Kendini sertce
silkeleyip, tozdan topraktan temizlendi, kokunun geldiği yone doğru birkac adım yaklasarak
kuyruğunu sallamaya bas ladı. Ahbabı uzun yoldan geliyordu. Soyle iyi bir “hos geldin” demek
gerekirdi. Bir iki soluk alımı sonra, sokağın karsı tarafın dan bir ruzgar esmeye basladı. Bildik
ruzgarların aksine, gide rek yavaslayan ama yoğun bir ruzgardı bu. Kalkan tozların ara sından bir
adamın goruntusu belirmeye basladı. Ruzgarla birlikle goruntu yaklasıyor, yaklastıkca daha da
belirginlesiyordu. Adam ruzgarın icinde, yerden bir metre kadar yuksekte, sanki gorunmez bir
kızağın ustunde, ruzgarla birlikte hareket ediyor du. Karakulak’ın birkac metre kadar onune
gelince, adam ruz garın icinden yere atladı. Ruzgar adamın yanında kısa bir sure durakladı.
Herhangi bir yone doğru esmiyordu ama tozu du mana kalısından hala orada olduğu
anlasılabiliyordıı. Adam ruzgara doğru ‘git’ dercesine bir el hareketi yaptı. Ruzgar kendi etrafında
hızlıca birkac tur atıp veda ettikten sonra, gokyuzune doğru yukselip gozden kayboldu.
Adam etekleri dizlerine kadar uzanan gri bir palto giymis ti. Bu mevsim icin ağır kacıyordu
ama nereden geldiği de bili nemezdi. Ayaklarında yumusak deriden cizmeler vardı. Uzun zaman
once ağarmaya basladığı anlasılan ama hala yeterince gur olan genis dalgalı saclarının arasında
tek tuk secilen koyu renk teller, adamın bir zamanlar siyah saclı bir delikanlı oldu ğunu
anlatıyordu. Saclarından daha beyaz olan pos bıyığı, san ki yıllardır gunes altında kalmaktan
koyu bronz bir renk almıs yuzune ‘babacan’ bir hava katıyordu. Hani o her cocuğun kuca ğına
oturup, bıyıklarına dokunmak icin dayanılmaz bir istek duyduğu ‘bıyık amca’ tiplerinden birisiydi.
Sol sakağının he men uzerinden baslayıp, gozunu teğet gectikten sonra elmacık kemiğinin
uzerinde bir yerlerde sona eren derince yara izi bile adamın sevimli ifadesine golge
dusuremiyordu. Bir yetmis boylarındaydı. Ağarmıs saclarına rağmen, bedeni hala dinc goru
nuyor, kaslı vucudu dokumlu paltosunun ardından bile secilebiliyordu.
Adam Karakulak’ı gorunce gulumsedi ve ona doğru ilerle meye basladı. Yanına varınca
dizlerinin uzerine coktu. Karaku lak da patilerini adamın omzuna koyup, ıslak burnunu yuzune
yaklastırdı.
“Hos geldin Usta,” dedi Karakulak. “Sukur sağ salim ka vusturana.”
“Sukur ya Karakulak, sukur. Nasılsın?”
“İyiyim usta. Herkes iyi merak etme.”
“Cıktı mı bir terslik?”
“Yok usta, ne gelen ne giden, ne hayır ne ser, ne melanet ne hıyanet. Hicbir sey olmadı,
hicbir kotu haber calınmadı kulağı ma.”
Karakulak’ın cevabı adamı iyice gulumsetti. Tombulca olan yanakları neseyle gerildi ve burnu
gur bıyıklarına gomuldu. Sağ gozunun kenarından sakağına doğru ilerleyen birkac yas cizgisi
iyice belirginlesmisti.

“E haydi gel o zaman,” dedi. “Eve gidelim uzun uzun ko nusuruz.”
Karakulak, kafasını yana yatırıp mahzun gozlerle adama baktı.
“Kusura kalma usta. İki mevsim gecti sen gideli. Bizim ora lar aklımdan hic cıkmaz. Kurtlar
azmıstır benim yokluğumda. Bizim haytalar tek basına idare edemez suruleri. Darılmazsan ben
hemen musaadeni isterim.”
Adam gulumsemesini hic bozmadan, “Anladım,” dedi. “Acele etme derdim ama, senin isin. En
iyi sen bilirsin. Hem ay lardır bağladık seni buralara. Git tabi musaade senin. Git ama hakkını
helal et oyle git.”
“Helal olsun usta,” dedi Karakulak, “Senin bize yaptıkları nın yanında lafı mı olur. Bilirsin, ne
zaman istersen emrinde yim.”
Adam kaba ve nasırlasmıs elleriyle Karakulak’ın basını ok sadı. “E haydi o zaman,” dedi.
“Mahalleyi devraldım senden. Yolcu yolunda gerek.”
Sokağın ortasında kucaklasıp vedalastılar. Kangal birkac adım attıktan sonra geri dondu:
“Darılmadın değil mi Salih Usta?”
Adam hala gulumseyerek Karakulak’a bakıyordu. Basını hayır anlamında salladı. Kangal,
ustayı tok bir havlamayla se lamladıktan sonra hızlı adımlarla uzaklastı.
Salih Usta uzun bir yoldan geliyordu. Lokman Hekim Ocağı’nın dorduncu kartalı, Niran
Hatun’un cırağı, toprağın huk mu, tasın kılıcı ve ‘telase nazın’ Salih Usta. Karakulakla
vedalastıktan sonra ağır adımlarla evine doğru yurumeye basladı. Ozlemisti buraları. Butun
yedilerin evleri hep bu mahalledeydi. Burada, genis bahcelerinin icinde gozlerden ırak yasarlar,
bir sorun olmadığı surece evlerinde kendi zanaatlarıyla ilgilenirler di. Bir tek Bengi Hatun’un
aktar dukkanı mahalleden uzaktay dı. Orayı da dısarıdan gelen misafirleri ağırlamak icin kullanır
lardı.
İlyas Usta’nın evinden sola donup yumusak bir yokus tır manmaya basladı. Evi yokusun
hemen sonundaydı. Yukseldik ce, az uzakta, sağ tarafta Behruz Usta’nın uc katlı evinin terasını
gordu. Uc yaramaz bulut, evin az bir sey uzerinde neseyle oy nasıp duruyorlardı. Hemen
yanında gur bir bahcenin icinden yukselen konak İdris Usta’nın, daha uzakta, alev yalımlarının
gunduz gozuyle belli belirsiz parıldadığı yer ise Niran Ha tun’un ikametiydi. Gurultulu gecen
aylardan sonra, mahallenin sakinliği hosuna gitmisti. Yorgundu ama kendi evinde, kendi
yatağında birkac gunde toparlardı kendisini. Gerci gezdiği di yarlarda da evim diyebileceği kadar
hos karsılandığı yerler var dı ama burayı, bu sehri kendilerine mekan bellemislerdi. Nere deyse
Fetih’ten beri İstanbulyasıyorlardı. Uzun yıllar once mesken tuttukları yerleri de hatırlıyordu Salih
Usta. Cıraklığı nın gectiği Bağdat’ı, Sam’ı, Kahire’yi, Tebriz’i, Konya’yı. Ocağın daha once mesken
tuttuğu sehirleri de buyuk Ustalar’dan dinle misti. Cok yer değistirmisti Yediler. Daha doğrusu,
İstanbul’a yerlesene kadar belirli bir yeri yurt edinmemislerdi. Surekli be lanın pesinde
kosturduklarından, buldukları yerde dinlenmek zorunda kalmıslardı. Hangi melanetin ne zaman,
hangi sehre, hangi devlete yerleseceği pek belli olmuyordu. Malum, her se hir bir devletti o
zamanlar. Ortalık sahtan, emirden, kraldan, beyden gecilmiyordu. Behruz Usta’nın dediği gibi
de; ‘ser hep iktidarı takip ediyordu’. İktidar iyi olsun, kotu olsun, etrafına hemen bir karanlık
corekleniveriyor, pirincin taslarını ayıkla mak da, coklukla Yediler’e dusuyordu. Zaman donup
Osmanlı’nın kılıcı hukmunu surmeye basladığında, ortalık biraz duze ne girer gibi olmustu.
Osmanlı oyle korkunc bir kudretti ki, bu yuğunu, kucuğunu, onunu, ardını bilmeyenin tepesine
dakika sında iniveriyordu. Beyler, pasalar istedikleri gibi at oynatamaz olunca, karanlığın da
gozunden dusmuslerdi. Artık herkesin ağzını sulandıran bir tek iktidar vardı: Koca cihanın kalbi,
im paratorluğun bassehri İstanbul’un iktidarı. Osmanlı genisleyip guclendikce, cumle alemin
melaneti de, atese ususen sinekler gibi İstanbul’da toplasmaya baslamıslardı. Kimsenin,
kellesinin yeri padisahın bir emrine bakan beylerle, emirlerle uğrasacak vakti kalmamıstı.
Yediler’in de oyle. Dahası, devlet denen koca ağac dallanıp, budaklanıp, yaprakları enikonu
birbirine karısın ca, karanlığın da, ismine kah siyaset, kah entrika denilen bu kesmekesin
arasında gizlenmesi cok daha kolay hale gelmisti. Yediler, dusmanlarını artık savas
meydanlarında, inlerde, ko vuklarda kovalamak yerine, haremde, yeniceri odalarında, zen gin
konaklarında, sinsi gece bulusmalarında aramaları gerekti ğini oğrendiklerinde, kendi
vaziyetlerinde de bir takım değisik likler yapmak zorunda olduklarını anlamıslardı. Ocağı ilk uya

ran İdris Usta olmustu. Kafası siyaset denen o zenaata diğerle rinden cok daha fazla calısan İdris
Usta değisimin farkına var mıs ve Ocağın İstanbul’da acilen bir yer tutması gerektiğini soy
lemisti. “Bir zamanların Sam’ı, bir zamanların Bağdat’ı neyse, simdinin İstanbul’u da odur, hatta
daha da otedir,” demisti Us ta. “Biz sağda solda itin eniklerini kovalarken, buyukbaslar İs
tanbul’un yolunu coktan tuttu bile. Bizans’ın surları batının ka pılarıydı. Surlarla birlikte o kapı da
coktu. Batının melaneti ya vas yavas buralara akmaya baslıyor, buranın lanetiyle karsılası yor,
yeni ittifaklar kuruluyor. Eskiler İskender zamanını hatırlayın. Makedonya’dan gelirken pesinde
neler getirdiğini, dunya nın iki yakasını kaynastıracağım derken kac turlu yeni pislik yarattığını...
Huylarını cozene kadar az mı uğrasmıstık. Simdi durum tersine dondu. Osmanlı durmuyor,
durmayacak! Kılıcı nı garbın duzenine soktukca, oralarda rahatı kacan ne varsa kendisini ya daha
oteye ya da Anadolu’ya atacak. Buradakiler de onların bosalttığı yerlerde at oynatacaklar tabii.
Artık dağda bayırda Sakafi’nin itlerini avlayamayız. Derhal İstanbul’a yerlesmeliyiz. Orada bir
teskilat kurmalıyız. Kısaca, suyun basını tutmalıyız.”
Gunlerce konusmuslar, gunlerce tartısmıslardı. Bir yere yerlesmek ve teskilatlanmak... Bu
ikisi, Yediler’in yabancı oldu ğu seylerdi. Hele yaslılar... Behruz Usta, o zamanlar sağ olan Cihan
Usta ve Niran Hatun, boyle bir değisikliğin gerekli oldu ğunu kavramakta zorluk cekmislerdi.
Bunları soyleyen İdris gi bi gormus gecirmis bir usta olmasaydı, kesinlikle dikkate bile almazlardı.
Sanatından ve kılıcından cok, sezgisi, zekası ve di liyle tanınırdı İdris Usta. Zamanenin ‘diplomasi’
dediği seyi o asırlar once icat etmis ve uygulamaya baslamıstı. Ocağın bir tes kilatı yoktu ama
İdris’in vardı. Bu alemin derinliklerinde İdris’in bilmediği bir sey, ya yalan demekti ya da henuz
olmamıs. Usta’nın bu uslubu zaman zaman rahatsızlık yaratıyordu ama Ocağın gelenekleri,
herkesin birbirine tam olarak guvenmesini emretmekteydi. Sonu kotu olmadığı ve torelere ters
dusmediği surece hickimse, Behruz Usta ve Niran Hatun da dahil olmak uzere, bir diğerinin
hareket etme seklini sorgulayamazdı. An cak bir usta, yetistirdiği cırağa hesap sorabilir, ustanın
yokluğu durumunda, eğer cok gerekliyse. Ocak Divanı’nın gorevlendir diği bir kisi, gerekli
soruları muhatabına cok nazik bir dille ile tirdi. İlyas Usta’nın dediği gibi; Behruz’un nerede
olduğu, Niran’ın nereden geldiği, Salih’in nereye gittiği, İdris’in de nere den bildiği sorulamazdı.
İstanbul’a yerlesmeleri bir hayli sancılı olmustu ama gerisi cok cabuk gelmisti. Sarayı tepeden
goren bu yeri beğenmisler, evlerini el birliğiyle insaa etmisler ve gozlerden gizlemislerdi. Burada
dostlar edinmisler, tum olup biteni cihanın kalbinden dinlemeye baslamıslardı. Zamanlarını
yolculuklarda, at sırtın da, ruzgar ustunde geciren Yediler icin, yerlesik bir mekana alısmak zor
olmustu ama, cetin gecen savasların ve kovalamacaların ardından donup gelebilecekleri,
birbirlerini bulabilecek leri, en azından aramak zorunda kalmadan oturup bekleyebile cekleri bir
yerlerinin olması onların da hosuna gitmisti.
İste Salih Usta da, daha once defalarca yaptığı o uzun yol culuklarının birinden daha evine
donuyordu. Kendisini bekle yen en az iki kisinin olduğundan emindi. İlki evlatlığı Yasemin’di. Ona
geleceğini haber vermemisti. Sabahın bu kor vak tinde hala uyuyor olmalıydı. İkincisi ise İlyas
Usta’ydı. Yola cık madan once Salih Usta’dan “ben yokken bir yere ayrılma” em rini alan İlyas da
aylardır sıkıntıdan patlıyor olmalıydı. Beklen diğini ve kendisini bekleyenlere nihayet bu kadar
yakın oldu ğunu hatırlamak Usta’ya kendisini iyice evinde hissettirmisti. Kapısının onune
geldiğinde o tatlı yorgunluk uzerine iyice cok mustu. Evi de kendisini unutmamıs olacak ki, esiğe
birkac adım kala neseli bir cıkırtıyla kilidini cozmus, cift kanatlı kapısını sa hibine ardına kadar
acmıstı. Salih Usta bahcesine adım atarken, tas duvarı soyle bir dostca sıvazlamayı ihmal etmedi.
Bahceyi cevreleyen ulu ağaclar dallarını cırparak, tam karsısında dikilen iki katlı evi de temelleri
uzerinde hafifce catırdayıp sallanarak Usta’yı selamladı. Ağacların yarattığı ruzgar, bahcedeki
envai cesit ciceğin saldığı ‘hos geldin’ kokularını tasırken, tam orta dan eve doğru uzanan minik
yolun tasları neseyle takırdıyorlardı.
“Hosbulduk,” dedi Usta ve doğruca marangozhanesine yo neldi. Sabahın kor saatinde eve
girip Yasemin’i uyandırmak is temiyordu. Bahane bir tarafa, bu kucuk marangozhane Salih
Usta’nın yegane sığmağıydı. Hayat ağır gelmeye basladığında, kendisini bu kucuk kulubeye
atardı. Kafasını dağıtmak icin hırsla kalas rendeler, ince ince tahta oyar, durduk yere masa
pencere yapardı. Gam, kasavet ustune cokup elini alet tutmaz ettiğinde bile buraya gelir, tozun
talasın arasında oylece oturur du. Marangozhanede her sey bıraktığı gibi duruyordu. Yase min,

etrafı temiz tutmustu ama, aletlerin yerini bir parmak bile kıpırdatmamıstı. Kapıyı yavasca
kapattı. Bulutların arasından ancak sıyrılabilen sonbahar gunesi, kucuk pencereli marangoz
haneyi iyi aydınlatamıyordu. Kendisini gorduğu ilk sandalyeye bırakıp etrafına bakınmaya
basladı. Gelisiyle kalkan tozlar, camdan suzulen ısık huzmelerinin icinde oynasıyorlardı. İyice
saldı kendini sandalyeye, gozlerini kapadı. Burada, hicbir sey dusunmeden, hicbir sey yapmadan,
kimseye hicbir sey anlat madan oturabildiği kadar oturmak, her seyi erteleyebildiği ka dar
ertelemek istiyordu.
Orada dilediğince kalmayı o kadar cok istiyordu ki, maran gozhanenin kapısının acıldığını bile
duymadı. Bir cift el omuz larını kavrayıp, usulca ovmaya baslayınca, iceriye birinin girdi ğini
ancak fark edebildi. Bu sessiz gelisi cok iyi tanıyordu. Yasemin’den baska kim bu kadar usul
hareket edebilirdi ki? Yase min eğilip babalığının yanağına bir opucuk kondurdu. “Hos geldin.... “
dedi yavas bir sesle “Hos geldin.”
“Hos bulduk kızım.”
“Cok ozledik seni... Cok uzun oldu bu sefer.”
“Oyle oldu,” dedi Usta. Yavas yavas dinlenmeye basladığı nı hissetti. Hafif bir sarkı calındı
Usta’nın kulağına. Kızın elleri huzur dağıtmaya devam ediyordu. Yasemin hic dalgalanmayan bir
deniz gibiydi. Elinde buyumustu ama bu gune kadar bir kez olsun sesinin yukseldiğini, telasa
kapıldığını hic gormemisti. Her zaman yavas, her zaman dingindi. Sakince ofkelenir, sakin ce
neselenirdi. Sadece Salih Usta değil, kimin canı sıkılsa soluğu kızın yanında alırdı. O hayatın
dalgakıranıydı.
Salih Usta, kendinin bırakıverse, oracıkta uyuyakalacağını biliyordu. “Cok is var. Kalkmak
gerek,” diye gecirdi icinden. Aslında yapması gereken herhangi bir is yoktu ama en iyi be cerdiği
sey de kendisine is icat etmekti. Yavasca doğruldu. Uze rinde bir gecelik, ayağında terlikler,
‘kara boncuklarını’ Usta’ya dikmis, oylece duran Yasemin’e baktı:
“Ne fırladın sen bu kılıkta dısarı. Usuteceksin.”
“Evin sesine uyandım.”
“Ne bildin benim geldiğimi?”
“E o kadar tezahurat baska kime yapılır ki? Yataktan dusu yordum neredeyse.”
Salih Usta guldu. Sırtından paltosunu cıkarıp kızın omuz larına bıraktı:
“Sarın suna. Bengi Hatun’a is cıkartmayalım.”
Yasemin paltoyu iyice uzerine cekti.
“Yoldan geldin. Acsındır sen... Bir seyler hazırlayayım. Ya da istersen biraz uzan once...”
“Yok kızım. Yorgun değilim o kadar ama cayına hayır de mem.”
Birlikte eve doğru yurumeye basladılar. Salih Usta, birkac adım onunden yuruyen kızı sefkatli
bir gulumsemeyle izliyor du. Beline kadar dokulen gece siyahı sacları sabah ayazında ha fif hafif
ucusuyor, etekleri yerleri supuren geceliğinin icerisinde sanki yuruyor gibi değil de, toprağın
uzerinde kayıyor gibi go runuyordu. Yıllar once, daha iki yasındayken yanına aldığı ku cuk
Yasemin kimse, bugun butun evi cekip ceviren, sadece ken disinin değil, Yediler’in de butun
islerine yetisen, tum sırlarına, dertlerine ve keyiflerine ortak olan bu kocaman universiteli genc
kız da oydu. Belirgin yuz hatları eskiden olduğu gibi bu gun de kıza yasından buyuk bir hava
veriyordu. Salih Usta, bu gizli mahallelerinde dolanan her derdi Yasemin’in ayırt etme den
kendinin saydığını, icinde, ne zaman tasacağı belli olmayan o dipsiz derinlikte biriktirip
durduğunun farkındaydı. Yanında dertlerini futursuzca dillendirmekten her zaman kacınmıs olsa
da. Yasemin icin bir insanın, hele ki babalığının gonlunden ge cenleri okumanın, soluk almak gibi
bir sey olduğunu biliyordu. Neyse ki bugune kadar kızının cok uzulduğune hic sahit olma mıstı...
Ama cok mutlu olduğuna da...
Eve girdikten sonra, Salih Usta uzerindekileri değistirip, elini yuzunu yıkayana kadar. Yasemin
sofrayı hazırlamıstı bile. Buyuk odaya geri donduğunde, mutfaktan kaynamakta olan cayın sesi
ve kızarmıs ekmeklerin kokusu yukseliyordu. Her se yin bu kadar cabuk hazır olması, İlyas
Usta’nın her eve kendi eliyle cektiği sınırsız sıcak su kaynakları ve Niran Hatun’un he diyesi
sonmeyen alevler sayesindeydi. Usta her zamanki yerine, pencerenin dibindeki genis kanepenin
kosesine yerlesip, serefi ne kabartılmıs minderlere gomuldu. Az bir zaman sonra Yase min elinde
caydanlık ve ekmeklerle cıkageldi. Bardağa dokulen taze cayın kokusu burnuna calınınca, Usta

haftalardır doğru duzgun yemek yemediğini hatırladı.
Yarım saat kadar sonra, Usta kahvaltı masasıyla olan ozle mini iyice gidermisti. “Eline sağlık”
demek icin kafasını kaldır dığında Yasemin’in kendisini izlemekte olduğunu fark etti. “Afiyet
olsun,” dedi kız Usta’yı beklemeden. Salih Usta, yeni den arkasına yaslanıp, ender ictiği keyif
sigaralarından birini daha sarmaya basladı. Bir taraftan da Yasemin’in anlatmaya baslamasını
beklemekteydi. Kızın, hicbir Usta’nın sırrına eremediği sezgisi, her turlu soruyu gereksiz kılıyordu.
İki mevsim dir evinden uzak kalan Salih Usta, tabii ki yokluğunda olan bi ten her seyi oğrenmek
istiyordu. Usta’nın meraktan kıvranmak ta olduğunu bilen Yasemin, yuzunde muzip bir
tebessumle an latmaya basladı;
“Sen yokken sakindi buralar... Yani, tasalanacağın bir sey olmadı. Canım da sıkılmadı hic.
Esat ile Haydar her gun uğradı. İlyas Usta da hic yalnız bırakmadı beni. Gitmeden nasıl
tembihlediysen artık... Ben de cok sık gittim ama ona. Birkac gece de Bengi Abla’da kaldım...
Haa! Asıl onemli haber. Bengi Abla Volkan diye bir cocuk buldu. Neci biliyor musun? Taksi
soforu. Bir gorsen. Gevezenin teki ama tatlı cocuk. Abla baktı cocuk bi raz hayta, hemen
Mehmet Sinan’ın yanına verdi. Onlara sofor luk yapıyor simdi. Var o cocukta bir is ama, renk
vermiyor sim dilik. İlyas Usta anlattı, soranlara ‘sofor iste’ deyip gecistiriyormus Bengi Abla. İdris
Usta desen, soyle bir kapıdan gorunup kayboldu. Onemli isleri varmıs yapılacak. Sonra
gorunmedi bir daha. Surekli Ankara’da. Behruz Usta’yı da cok az gordum. Bi raz sıkıntılı gibiydi
sanki ama demedi bir sey....”
Kız biraz duraksadı. Usta’yı gozleriyle soyle bir tarttıktan sonra devam etti:
“Bir aksam da Niran Abla yemeğe cağırdı beni. Eh biraz gerildim tabi ama, cok guzel gecti.
Senin gencliğini anlattı bol bol. Sozun ozu, burada her sey bıraktığın gibi ama...”
Yasemin’in yuzunden kendisine hic yakısmayan bir sıkıntı golgesi gecti. Gozlerini bosluğa
dikmis, oylece duran Salih Us-ta’ya baktı:
“ ...ama sen gittiğin gibi değilsin Usta... Hic mi haber yok?”
Usta, “Nasıl?” diyerek silkindi.
“Elif Abla’dan diyorum. Hic mi haber yok?”
“Yok kızım.... Ne bir goren, ne bir duyan... Bulamadım.”
“Uzulme o kadar belki...”
Salih Usta, “İdris bana bir sey demedi mi?” diyerek kızın lafını boldu. Ya hic dinlemiyordu, ya
da kızın ‘belki’sinin deva mını duymak istemiyordu.
“Yok. Behruz Usta’yla konusup gitmis. Yoktu herhalde senlik bir olay.”
“Allah Allah. Yaslandık galiba. Kimsenin bize isi dusmez oldu.”
Yasemin, Usta’nın asık suratında parlayan alaycı bakısları tanımasa, gercekten hayıflandığını
dusunecekti.
“Anlasıldı Salih Baba,” dedi kız, “Senin canın olay istiyor ama yok iste. Dayan arkanı keyfini
cıkar. Hem bir sey olsa gelip bana soylemezler ya. Nerede olsan gelip bulurlar seni.”
“Doğru. Ama benim demem o ki... Bu sukunet... İnsallah hayır cıkar altından.”
Yasemin, “İnsallah,” diyerek onaylamak zorunda kaldı. Herkes gibi o da Usta’nın derdinin
sukunetle falan ilgili olma dığını biliyordu. İci yanıyordu Salih Usta’nın. Oyle bir duman kaplamıstı
ki ciğerini, bir yerlere sığamıyor, yaralı aslan misali nereye saldıracağını bilemiyordu.
Usta’nın derdi Elifti. Su an kimsenin hatırlamak istemedi ği, Lokman Hekim Ocağı’m birbirine
katan buhranın ve Elifin cekip gidisinin uzerinden yıla yakın bir zaman gecmisti. Usta o
zamandan beri iflah olmamıs, hangi derdine yanacağını sasır mıstı. Canı gibi sevdiği cırağı Elifle,
Ustası Niran Hatun’un arasında kalmıstı; ona mı. Elifin Ocağı bırakıp gidisine mi, o an orada
olamadığına mı. Elifi bulamadığına mı, oldu mu kaldı mı bir haber alamadığına mı?.. O zamandan
beri divaneye don mustu Usta. En son seyahatine de Elifi aramak icin cıkmıstı. Elifin izinde tam
sekiz dolunay gormustu ama eli bos İstan bul’a donmustu iste. Simdi de sigarasının dumanını
savurarak Yasemin’in anlattıklarını dusunmekteydi. Niran Hatun’un İs tanbul’a donmesi,
Yasemin’i yemeğe cağırması, hatta gece boyu kendisinin genclik hikayelerini anlatması iyiye
isaretti. Gerci, Niran Hatun’un lafını yerden aldığı gorulmus sey değildi ama, bu hareketi olayı
daha fazla uzatmak istemediğini gosteriyor du. İlyas’ın anlattığına gore, olayın patladığı gun
Niran Hatun biraz fevri davranmıstı. Tamam, Elif’in ettiği is de gormezden gelinir cinsten değildi

ama, Niran Hatun Ocağın orta yerinde gelenekleri ciğneyerek Eliften hesap sorunca. Elif de dilini
kı nından sıyırıvermisti. Hem de ne sıyırıs.... Ocak’tan ya da dısar dan, tufandan once ya da
sonra herhangi birinin Niran Ha tun’un yuzune karsı soylemeyi aklına bile getiremeyeceği lafları
etmisti Elif. Hem de ocağın en kucuğu olarak. O lafları isiten Niran Hatun da, kılıcını cekmeye
bile tenezzul etmeden, elinin bir hareketiyle alevden bes oku kızın uzerine yollayıvermisti. Elif,
hala hayatta olmasını, Niran Hatun ile arasındaki mesafeye ve sanat savusturmadaki maharetine
borcluydu. Ocağın kadim tarihinde ilk defa boyle bir olay yasanmıstı. İdris Usta’nın yeti sip araya
girmesiyle ortalık biraz yatısır gibi olmus ama asıl kı yamet. Elif kendisi hakkında “Hukum Divanı”
kurulacağını oğ renince kopmus ve Ocağın kadim tarihine acı bir ilk daha ek lenmisti. Ve ortalık
bu olaylarla calkalanmaktayken, Salih Usta dağlarda bayırlarda etrafı ‘kolacan’ etmekle
mesguldu.
Bengi Hatun’un yanına aldığı su Volkan denen cocuk da Salih Usta’nın canını bir hayli
sıkmıstı. Cocukta meleklerin sanatına dair bir belirti olmasa. Hatun asla boyle bir ise kalkıs
mazdı. Mehmet Sinan’ın yanına sofor olarak verildiğine gore de, olaydan herkes haberdardı.
Ocağın onayı alınmıstı demek ki... Aklına ister istemez. Elifin gozden cıkarıldığı ve yerine ye ni bir
aday aranmaya baslandığı geliyordu. “Sacmalama Salih,” diye mırıldandı kendi kendine. Ocaktan
azledilmek gorulmus duyulmus sey miydi? Hele ki kendisine haber verilmeden, rıza sı alınmadan,
fikri sorulmadan. İyi de, rıza sorulacak is miydi bu? Ne diyeceklerdi? “Biz Elifi yok sayıyoruz,
yerine bu cocu ğu yetistireceğiz sen ne dersin?” mi diyeceklerdi? Hadi sayalım dediler. Kendisi
ne diyecekti? “Olur” mu diyecekti? “Benim bunca yıllık emeklerimin hic hukmu yok, cizelim Elifin
ustunu, sanat sahibi cocuk gani zaten ortalıkta” mı diyecekti? Yok. Bu isin rıza sorulacak, rıza
alınacak bir tarafı yoktu. “Demek Ocak da Eliften umudu iyice kesti,” diye dusundu Salih Usta.
Sonra bir anda, sigarasını yaktıktan beri biraz sesli dusunmekte oldu ğunu farketti. Etrafa hic de
tekin bir goruntu sergilemiyor olma lıydı. Bıyıklarını sıvazlıyormus gibi yaparak, hala kıpırdanmak
ta olan dudaklarını durdurdu. Sonra gozucuyla Yasemin’e ba karak utangac utangac gulumsedi
ve, “Oyle mi dersin Yase min?” diyerek durumu toparlamaya calıstı. Kız, yuzunde anla yıs dolu
bir gulucukle, “Bir cay daha icer misin?” diyerek konu yu değistirdi.
“İceyim,” dedi Salih Usta. Bardağını uzath.
Yasemin cayı doldururken, “İlyas Usta’nın haberi var mıy dı geleceğinden?” diye sordu.
“Yok,” diye cevapladı Usta, “niye olsun ki?”
“Sıkıntıdan patladı da, o yuzden sordum. Ne demistin sen ona gitmeden?”
“Ben yokken buralara goz kulak ol demistim.”
“O kadar mı?”
“Bir yere kıpırdama da dedim galiba. Hep burada mıydı yoksa o?”
“E sen oyle dediysen nereye gitsin ki?”
“Eyvaaah” dedi Salih Usta gulerek, “mahvolmustur bunca zaman..”
“Asıl Bengi Hatun’un kileri mahvoldu.”
“Sıkıntıdan butun zorbaları icti tabii.”
“Eh... Hemen hemen” dedi Yasemin. Salih Usta cayım bir dikiste icerek ayağa fırladı:
“Yazık” dedi, “gidip azat edeyim sunu.”
Salih Usta, İlyas’ın evine girince gorduğu manzara karsı sında hic sasırmadı. İlyas Usta,
bahcesinde iki ağacın arasına gerdiği hamakta, sabah serinliğine aldırmadan uyumaktaydı.
Asağıya sarkan kolunun hemen dibinde duran devrilmis bir testi, İlyas’ın derin uykusunu gayet
iyi acıklıyordu. Bengi Hatun’un kilerinden cıkartılmıs buyukce bir zorba testisiydi bu ve Salih
Usta, icinde zerre kadar sarap kalmadığından emindi. Adına zorba dedikleri bu icki, Bengi
Hatun’un kendilerine sunduğu guzide bir armağandı. Aslı saraptı zorbanın. Her bağbo zumu
zamanında Bengi Hatun adalara doğru bir seyahate cı kar, kendi bildiği bağlardan en has
uzumleri secer ve zorbanın ozunu olusturan sarabı yapardı. Sarap yeterince dinlendikten sonra
İstanbul’a gelir, burada Hatun’un hunerli ellerinden bir kez daha gectikten sonra zorba halini
alırdı. Hangi uzumden yapıldığı, olduktan sonra icine neler katıldığı Hatun’un hune rinde gizliydi.
Zorbanın sırrını kimse bilmezdi. Zaten ilk yudu mu aldıktan sonra kimse de merak etmezdi.
Herkes, “Hatun ne yapmıssa iyi yapmıs” deyip keyfini cıkarırdı. Diğer ickiler gibi, bedene yuk
olmazdı. Damarlarınızda dolastığını, sizinle birlikte yasadığını hissederdiniz. Bazen ısınır, bazen

soğur, yavas yavas akarken bir anda cağlayan gibi guruldemeye baslardı. Zorba gevezenin dilini
bağlar, suskunun cenesini acar, celalleneni sa kinlestirir, densize destur ceker, pısırığı aslan
kestirirdi. İsmini veren de İlyas Usta’ydı. Haddini bilmeden uc testiyi kafasına dikip devrildikten
sonra uygun gormustu boyle bir ismi ama hala uslanmısa benzemiyordu. Salih Usta’nın
yokluğunda ma halleyi beklemek zorunda olmanın verdiği sıkıntı ile Bengi Hatun’un kilerindeki
zorba istifleri birlesince İlyas Usta, mevsimin donduğunu bile fark edememisti.
Salih Usta, hamakta yatan adama uzun uzun baktı. Zorba nın ismini ne kadar hak ettiği,
İlyas’ın su halinden anlasılıyor du. Omuzlarına kadar dokulen, hafif dalgalı, siyah sacları sura tına
yapısmıs, birkac haftalık sakalına karısmıstı. Hamak bu ağır adamın yukunu tasımaktan iyice
sunmustu. Sabah ayazı bir kez daha esti. İlyas’ın acık kalmıs ağzından horultuyla karı sık Farsca
bir siirin birkac dizesi dokuldu. “Uyan bakalım” diye mırıldandı Salih Usta. Biraz sağa doğru
kayarak, hamağın ayakucunun bağlı olduğu ağacın hizasına gecti. Alcak sesle toprağa doğru bir
seyler soyledi ve ağacı isaret etti. Hemen ardından topuğunu hafifce yere vurunca, topraktan
minik bir dalga ağaca doğru ilerlemeye basladı. Dalganın ağaca ulasması, ağacın fırtı naya
tutulmus gibi sallanarak hamağın ipini koparması ve İl yas’ı sertce yere oturması ancak birkac
saniye surmustu. İlyas Usta, inanılmaz bir ceviklikle toparlanarak dizlerinin uzerinde doğruldu ve
elini gayri ihtiyari beline attı. Diğer eliyle saclarını gozunun onunden temizleyince yuzunde koca
bir mutluluk gu lucuğu actı.
“Sukur kavusturana” dedi İlyas, “Sukur yuzunu tekrardan gosterene...”
Salih Usta, kollarını kavusturmus İlyas’n halini izlemek teydi.
“Bir de sana mahalle emanet ettik” dedi, “Belinde yatağa nın bile yok.”
İlyas gulerek belini yokladı.
“Karakulağı da dikmissin ya buraya. Ona guvendim.”
“Ben onu sana goz kulak olsun diye bırakmıstım ama zaptedememis seni” dedi Salih Usta
testiyi isaret ederek. İlyas’ın kahkahaları bahcede yankılandı.
“Deseydin ya o zaman Usta” dedi, “Ben de nobeti ona dev redip eve cekiliyordum.”
İlyas yumruğuyla topraktan destek alıp ayağa kalktı. Kalk tıkca yukseliyordu. Saclarını iyice
geriye doğru attı, yuzunu sı vazladı. İyi gorunmediğinin farkındaydı. Utangac bir gulumse meyle
Usta’ya baktı. Sağ avucunu kalbinin uzerine goturdu, ha fifce eğilerek Ocağın selamıyla
selamladı Salih’i:
“Hos geldin Usta.”
Salih Usta selamı aynı sekilde karsıladı:
“Hos gorduk İlyas.”
Bahcenin ortasında kucaklastıktan sonra Usta, İlyas’ı kolla rından tutup soyle bir suzdu.
Gormeyeli biraz daha sismanlamıstı. Gobeği iyice belirginlesmis, dısarıya fırlayan gerdanını,
hepten koyuverdiği sakalları bile ortemez olmu.stu. Gerci İlyas, cocukken de yapılıydı ama, bu
hale gelmesinin asıl sebebi, usta sı İdris’in kendisiyle uğrasmaktan vazgecmis olmasıydı. Cırağı
İlyas’ı hayal ettiği gibi bir savascı olarak gormek isteyen İdris Usta asırlar boyunca uğrasmıs, en
nihayet bu yuzyılın basların da, onca cabasına rağmen İlyas’ın hala kendi bildiğini okumak ta
ısrarlı olduğunu gorunce “Ne halin varsa gor” diyerek kıya mete kadar surecekmis gibi gorunen
talimlere bir son vermisti. İlyas, Usta’sını hayal kırıklığına uğratmıs olmaktan dolayı biraz
uzulmekle birlikte, o olumcul idmanların hayatından cıkmasıy la meydana gelen bosluğu derhal
en sevdiği seylerle; yani sofra, zorba ve siir ile doldurmaya baslamıstı. Son seksen yıldır da bu
yeni yasam tarzı uzerinde emin adımlarla ve zevkle yol alıyor du. Ne var ki Salih Usta, İlyas’in
gucunun, kuvvetinin hala ye rinde olduğundan emindi. Bu yağ tulumunun altında, ustaların
bilgeliğiyle yuzyıllar boyunca islenmis, celik gibi bir beden yat maktaydı. Savas zamanı İlyas’ın
elinden cıkanlar, barıs zamanı ağzından cıkanlar gibi sevgi dolu olmuyordu. Su halini goren
insanlara, İlyas’ın ne kadar sevgi dolu ve sevimli bir adam ol-duğunu anlatmak cok zordu.
Omuzlarına kadar dokulen dar madağınık sacları, zaten bir hayli esmer olan yuzunu tamamen
kaplayan simsiyah sakallara karısmıs, geride sadece akları pırıl pırıl parlayan bir cift goz ve
genisce bir alın bırakmıstı.
Salih Usta’nın gozlerinin dikkatle uzerinde dolasmakta ol duğunu goren İlyas bir kez daha
ustune basına baktı. Yaramaz cocuklar gibi ellerini uzerine silerek temizlemeye, kıyafetlerini

duzeltmeye cabaladı. İlyas’ı bu beyhude debelenmeden Salih Usta kurtardı.
“Hadi iceri” dedi, “Elini yuzunu yıka, mintanını falan de ğistir, İnsan suretine burunursun belki
yeniden.”
“Zorba bu usta” diye cevapladı İlyas, “Yıkamakla cıkmaz ama deneyelim bakalım.”
Birlikte iceri girdiler. Salih Usta, evin halini gorur gormez Bengi Hatun’un en az iki haftadır
buralarda olmadığını anladı. Bir evin bu hale gelmesi icin iki duzine atın icinden dort nala
gecmesi gerekiyordu. Bengi Hatun’un asli gorevlerinden bir ta nesi de İlyas’ın ardını
toparlamaktı. Yediler’in de her isine yeti sirdi Hatun. O nefis yemekler, kudrete kudret katan
macunlar, suruplar Bengi’nin evinden tum mahalleye yayılırdı. Sanatı be dene hukmettiğinden,
tum hastalıklar Hatun’un elinde son bu lurdu. Lakin herkes bilirdi ki İlyas, Bengi Hatun’un
kıymetlisiydi. Uzun zaman once. Cengiz ile Selim Ustalar’ın olumunden sonra. Bengi ile İlyas
ardarda katılmıslardı Ocağa. Cihan Usta, Bengi’yi bulduğunda, kız yedi - sekiz yaslarındaydı. İki
yıl son ra İdris Usta, daha dort yasında olan İlyas’ı getirmisti. Ocağın tarihinde, aralarına bu
kadar kucuk yasta katılan ilk cırak ol mustu İlyas. Bakımını da Bengi ustlenmisti. Aradan yıllar
gec mesine rağmen. Hatun hala bu gorevini surdurmekteydi.
“Bengi nerede” diye seslendi Salih Usta.
İlyas iceriden “Adalarda” diye yanıtladı.
“Bağbozumuna mı gitti?”
“Oyle. En son haber saldığında Sakız’daydı.”
“E azat oldun artık. Sen de gidersin yanına.”
“Gidemem” dedi İlyas.
Salih Usta niye diye sormadı. Banyodan cıkmasını bekledi. Az sonra İlyas salona geldi. Biraz
daha iyi gorunuyordu. Usta’nın suratına bakarak, ısrarla “Gidemem” diye tekrar etti. Sa lih Usta
bu sefer sormak zorunda kaldı:
“Niye, cok mu sevdin mahalleyi beklemeyi?”
“Senin haberin yok tabi Behruz Usta’nın istisare istediğin den.”
“Ne? Ocak İstisaresi mi istedi yoksa?”
“Behruz Usta baska ne ister ki.”
“Ne zaman?” diye sordu Salih Usta.
“Haftaya bugun. Ben duydun da geldin zannetmistim.”
“Yok... Haberim yoktu. İyi ki gelmisim de, erken değil mi biraz?”
“Valla Usta’nın takdiri” dedi İlyas, “Hem neredeyse yıl ol du toplanmıyoruz. Alem ne der?”
Haklıydı İlyas. Ocak istisaresi, Yediler’in diğer toplantılarından cok farkhydı. Senede bir defa,
Behruz Usta’nın emriyle yapılır. Ocağın sapasağlam ayakta durduğunu gostermek icin de etrafa
ilan edilirdi. Konusulacak onemli bir konu, alınacak hayati bir karar olmasa bile mutlaka yapılırdı
bu istisare. Yalnız Ocak bu sefer bir eksikle toplanacak gibi gorunuyordu. Haliyle kasvetli
gecmesi de muhtemeldi.
Niran Hatun donduğune gore, herkes olayın kullendiğini dusunuyor olmalıydı. Kavganın daha
fazla buyumemesinde Sa lih Usta’nın da buyuk payı vardı. Niran Hatun, Salih’in cırağına kendisini
beklemeden hesap sormustu. Daha da ileri gidip sanat kullanmıstı. Butun bunlar bir Usta’yi hice
saymak anlamına geliyordu ama Salih aklı basında davranmıs ve ağzını acıp Ni ran Hatun’a tek
bir kelime dahi etmemisti. Aslında cok kızmıstı ama, kendisini yetistiren bu kadına bir laf
etmektense oracıkta olmeyi tercih ederdi. Zaten derdinin en buyuğu de buydu. Us tası ile
cırağının arasında kalmıstı. Simdi herkes. Elifin geri do nup ozur dilemesini, hakkında kurulacak
Hukum Divanı’nın onunde boynunu bukerek oturmasını ve olayın Ocak icinde ka panıp gitmesini
bekliyordu. Niran Hatun’un alevi sonduğune gore, gorunurde bu olayın kapanmaması icin hicbir
neden yoktu. isin bu kadar basit olmadığını ise bir tek Salih Usta biliyor du. Ocağın kadim
tarihinde ilk defa kılıc kusanmıs bir sanat sa hibi madalyonunu koparıp atmıstı ve bu da Elifti!
Ocağın kadim madalyonları... Daha ilk Yediler zamanında Lokman Hekim’in elleriyle yonttuğu
yedi madalyon. Ocağın timsalleri... Her biri el ayası buyukluğunde, yuvarlak, tastan yontulmus
bu madalyonların tam ortasındaki beyaz lale. Lok man Hekim’i, etrafına sıralanmıs kırmızı renkli
yedi kartal oy ması da Ocağın yedi savascısını temsil ederdi. Bir cırak, ustalığa terfi ettiğinde
kılıcı ustası tarafından kusatılır, madalyonu da ocağın en buyuğu tarafından takılırdı. Ancak o

zaman tam ola rak Yediler’den sayılırdı. Bunlar sadece goruntu olsun diye durmazdı. Uzerinde
Lokman Hekim’in kerameti bulunan bu madalyon ile sahibi arasında efsunlu bir bağ olusurdu.
Kartal oymalarının kırmızı rengi, temsil ettiği sanat sahibinin hayatta olduğunu gosterirdi.
Yediler, madalyonlarındaki bir kartalın renginin solmaya basladığını gorduklerinde arkadaslarının
ba sının belada olduğunu anlarlardı. Renk tamamen kaybolunca elden gelen bir sey kalmamıs
demekti. Bu madalyonları kulla narak, birbirlerinin nerede olduğunu anlayabilirler, isterlerse
yanlarına gidebilirledıli. Ancak bunu yapabilmekleri icin, madal yonların boyunlarına takılı olması
gerekiyordu. Madalyon cıka rıldığında, sahibinin hayatta olup olmadığını gostermekten bas ka bir
ise yaramazdı.
Ama en onemlisi, bu madalyonların Lokman Hekim’in ke lamının gizini tasımalarıydı. Hekim,
iksiri yapmak icin okumak zorunda oldukları sozleri yedi parcaya yazmıs, her birini sifre ledikten
sonra oğrencilerine teslim etmisti. İste o yedi ayrı sifre nin gizi, Hekim’in sanatı ile bu
madalyonların icine konulmus tu. Sıradan bir insan, sozlerin yazılı olduğu parcaya baktığında
anlamsız sekiller gorurdu. Oysa Salih Usta, kendi madalyonu nu boynuna takıp, kendisine
emanet edilmis olan parcayı eline aldığında Lokman Hekim’in sozlerini rahatlıkla okuyabilirdi. Bu
yuzden madalyonlar Yediler icin hayati onem tasıyordu. Onlar olmadan, emanetleri okumaları ve
dolayısıyla iksiri yap maları mumkun değildi.
Kendi madalyonunu koparıp atmıstı Elif. Hem de ustasının gozu onunde. Salih Usta, olanları
cok gec haber almıstı. İstan bul’a vardığında, Niran Hatun coktan gitmis, Behruz Usta’da Elif
hakkında Hukum Divanı kurulmasına karar vermis, bunu da Elife iletmisti. Salih Usta hemen kızın
yanına kosmustu. Olanları bir kez de Elifin ağzından duymak istiyordu ama kız, Usta’nın
sorularını tek bir soruyla kesmisti:
“Divan’a itiraz edecek misin?”
Salih Usta, iki buyuk Usta tarafından alınan Divan kararına karsı cıkamayacağını anlatmaya
calısmıstı. Elif sesi titreyerek bir kez daha sormustu:
“Divan’a itiraz etmeyecek misin?”
“Hayır” demisti Salih Usta, “Merak etme. Seni yalnız bırak mayacağım ama oraya cıkacaksın,”
Tukurur gibi “Cıkmayacağım!” demisti Elif, “Orayı hak edecek hicbir sey yapmadım ben. Niran
Hatun’un inadı yuzun den olmek istemedim o kadar.”
Elif sinirden delirmis gibiydi. Salih Usta kıza bir kez daha gelenekleri. Ocağın her uyesinin
uymak zorunda olduğu kural ları anlatmaya baslamıstı. Elif ise, yıllardır duyduğu ama bazı larını
bir turlu aklına yatıramadığı bu gelenek tefrikalarını daha fazla dinlemek istemiyordu. Usta son
olarak biraz sertce “Eğer sen de bu Ocağın bir kartalıysan, o divana cıkmak zorundasın” deyince.
Elifin yanıtı cok kesin ve yıkıcı olmustu. Salih Us ta’nın dehset dolu bakısları altında ayağa
fırlayan kız, boynun daki madalyonu kopartıp atarken ağzından bir tek soz cıkmıstı:
“Değilim!”
Bu Elifi son gorusu ve son duyusu olmustu.
Salih Usta’yı anılarından uyandıran İlyas’ın sesi oldu:
“Niran Hatun da dondu.”
Usta dalgın dalgın. “Hıı.. Oyleymis” diye cevapladı. “Hu susi bir sebebi var mıymıs
istisarenin?”
İlyas, Usta’nın neyi sormak istediğini anlamısh:
“Tam bilmiyorum” diye basladı soze, “Kamer-i Hail yeni den gorulmus galiba, onu konusuruz.
Sonra Mehmet Sinan’ın getirdiği haberler var. 12. Daire’nin lafı dondu ortalıkta, ben tam
bilmiyorum... Sonraaa... E, tabi bir de su malum mesele. Bu kadar biliyorum.”
Salih Usta “Aferin İlyas” diye gurleyiverdi. “Bunca zaman dır yokum, ben senden daha cok
sey biliyorum. Galibasız , herhaldesiz bir laf etmedin. Mehmet Sinan ne demis, ne olmus Da
ire’ye. Hail nerede gorunmus? Sor, oğren, merak et be evladım. Bir de İdris Usta’nın cırağı
olacaksın!”
İlyas gozlerini fal tası gibi acmıs, Usta’nın bağırtılarını sas kın saskın dinliyordu. “E sen de
Niran Hatun’un cırağı olacak sın, gostersene biraz. Bilmez misin, bizim Ocakta armut dibine
dusmez.” diye gecirdi icinden ama hale bakılırsa bu lafları et menin yeri ve sırası değildi. Onun
yerine alcak bir sesle “Hail’in nerede gorulduğunu biliyorum ama” demeyi tercih etti.

Salih Usta, biraz daha sakinlesmis bir sesle “Onu ben de bi liyorum” dedi. “Duydum.
Siraz’daydım ben o sıra.”
İlyas’ın yuzunde o koca gulumsemelerden biri daha belir di:
“Yaa” dedi, “Uğradın demek Siraz’a. Nasıl benim memle ket”
“İyi, iyi” diye gecistirdi Salih Usta, “E, o zaman herkes do nuyor İstanbul’a”
“Bengi bir iki gune burada olur. İdris Usta’nın gelisi belli değil ama yakındır. Niran Hatun
zaten coktandır burada...”
“Biliyorum.”
“Gordun mu hic?”
“Daha bu sabah geldim İlyas.”
“Bir gorun istersen...”
“Ne oldu ki?”
“Ne bileyim. Geldiğinden beri bir garip... Sanki, nasıl diye yim... Durgun gibi biraz.”
Niran Hatun ve durgun olmak. Bu ikisi birbirlerine cok ya bancı seylerdi. Salih Usta,
saskınlığını ancak “Allah Allah” di yerek seslendirebildi. “Neyse” diye devam etti, “Var mı baska
bir sey?”
İlyas urkek urkek “Bu kadar herhalde” diye yanıtladı.
“İyi o zaman. Arayan olursa evdeyim ben.” dedi Salih Usta ve kapıya doğru yurumeye
basladı. İlyas, Usta’nın bu haline bir hayli endiselenmisti. Sinirli, ofkeli ve sıkkın hallerini biliyordu
ama ilk defa bu kadar dertli ve dusunceli goruyordu. İcinden “Neler oluyor ki boyle” diye gecirdi,
“Elif gitti, Niran’in alevi sondu. Usta kedere boğuldu...” Bir anda aklına geldi. Bu belki Usta’yı
birazcık mutlu edebilirdi. “Salih Usta!” diye seslendi. Usta’nın bir sey demesini beklemeden
demirhanesine doğru kosturmaya basladı. Kısa bir sure sonra donup, guzel bir ku masla
sarmalanmıs, bir kulac uzunluğundaki dengi Usta’ya uzattı.
“Buyur Usta” dedi İlyas, “Sen yokken hep hamakta yatma dım.”
Salih Usta dengi alıp aceleyle iplerini cozdu. Bezlerin ara sında eski yatağanını gorunce
bayılacak gibi oldu. Niran Hatun’un icazet toreninde kendisine kusattığı yatağandı bu. Tıl
sımlarını Cihan Usta kakmıs, kabzasını İdris Usta oymustu. Kırılalı yirmi yıldan fazla oluyordu.
Solaklar’la birlikte Trablus collerinde yine Hail’in itlerinin pesine dustukleri zamanlardı. Hic
beklenmedik bir sırada, muhbirlerden bir tanesi Hail’in has adamlarından olusan bir cetenin
yakında bir yerlerde olduğunu haber vermisti. Ocak’tan sadece Niran Hatun’la Bengi vardı. Bir de
altı tane Solak. Salih, surek avı baslatmak icin cok az olduk larını biliyordu ama Niran Hatun’un
her zamanki inadı tutmus, destek cağırmak icin vakit olmadığını soylemisti. Topu topu dokuz kisi
dusmuslerdi cetenin pesine. Seytan azapta gerek ya, az bir zaman sonra hasımlarını bir dağın
yamacında sıkıstırmıs lar, ucurumu sol kollarına alıp cenge tutusmuslardı. Hail’in soysuzları
kesmekle bitmiyordu. Kadın nereden bulduysa, tur lu yaratıklar salıyordu uzerlerine. Karsılarında
neredeyse uc adam boyu yuksekliğinde, ayıdan bozma bir yaratık gorunce
Salih’in soluğu kesilir gibi olmustu. Niran Hatun’un, etraftakileri de yakma pahasına
gonderdiği alev ruzgarı, yaratığı sadece biraz daha sinirlendirmisti. Salih en onde kalmıstı.
Hemen arka sında Solaklar’dan İskender Ağa duruyordu. Yaratığın arkasına saklanan diğer
kallesler, oklarıyla iki Solak yamağını almıslardı bile. Salih, ne halt edeceğini dusunurken arkadan
Niran Ha tun’un sesini duymustu: “Bengi” diye haykırmıstı Hatun, “Sa lih’i bekle!” Hemen
ardından Bengi Hatun’un sanatından yayı lan, kudrete kudret katan gumusi ısık parlamıstı.
Kollarına kuv vet gelen Salih, yatağanını hırsla yaratığın bacaklarına doğru savurmustu ama....
Hayatında ilk defa ıskalamamıstı elbet, la kin bunun bedeli cok ağır olmustu. Bengi Hatun’un
sanatından aldığı kuvvetle savurduğu yatağanı, hedefini bulamayınca olanca hızıyla sağ
tarafındaki kayaya carpmıstı. Carpma o ka dar siddetli olmustu ki, kayayla birlikte parcalara
ayrılan yata ğan Salih’in elinden fırlayıp gitmis, kolu da kim bilir kac yerin den kırılmıstı. Usta
acıyla yere yığıldığını hatırlıyordu. Onu bo salan yaratık ise, kendisine ok atmakta olan İskender
Ağa’nın uzerine yurumus, elinin tersiyle vurduğu gibi o koca adamı ucurumun dibine
gonderivermisti. Kendinden gecmeden once Salih Usta’nın son hatırladığı manzara, Bengi
Hatun’un saldığı yılanlardan iyice urken yaratığın, elinde alevden koca kılıcıyla, yerden yukselip
kafa hizasına gelmis olan Niran Hatun’un olumcul darbelerini savusturmaya cabalamasıydı.

Gozlerini yeniden actığında, kendisini Bingazi’de bulmustu. Bengi’nin soy lediğine gore kolu kotu
durumdaydı ve kıpırdaması kesinlikle yasaktı. Bir ay kadar sonra İstanbul’a donup Niran Hatun’Ia
karsılastığında. Hatun gecmis olsun demek bir yana, bosa giden o hamlenin hesabını bir guzel
sormustu. Kolu iyilesmisti ama Niran Hatun’un tez canlılığı iki Solak cırağına, İskender Ağa’ya ve
Salih’in gozu gibi baktığı yatağanına mal olmustu. Lakin herkes bilirdi ki, Niran Hatun icin soz
konusu Kamer-i Hail, Sa ka fi, Kabbath ya da bunların benzeri herhangi baska bir bela ol
duğunda, kendisi de dahil olmak uzere her sey ve herkes “feda edilebilir kuvvet” sayılmaktaydı.
Hal boyle olunca, Salih’e de cenesini kapayıp, yediği zılgıtı sindirmek dusmustu
Yıllar once yitirdiği ve umudu kestiği kıymetli yatağanını yeniden eline almak Salih Usta’yı cok
mutlu etmisti.
“Nereden cıktı bu?” diye sorabildi ancak.
“Ben dovdum Usta.” diye yanıtladı İlyas.
“Trablus’ta kalmıstı bu. Parca parca olmustu. Cevheri aynı cevher, kabzası aynı kabza.
Tılsımları bile aynı. Nasıl toparladın bunu, nereden buldun parcalarını?”
“Ben bulmadım Usta, Trablus’tan beri Niran Hatun’daymıs zaten. O verdi yeniden doveyim
diye. Tılsımlarını da kendi isle di.”
İlyas’ın bu soyledikleri Salih’in ayaklarını yerden kesmisti. Yatağanı kınından tamamen sıyırdı.
Once biraz, o ozlediği pa rıltıyı seyretti. Soyle bir tarttı. Dengesi, ağırlığı tıpkı eskisi gibiy di.
Kusağı bile yerinde duruyordu. Aceleyle paltosunu cıkarıp, yatağanı beline sardı. Kendisini cok
daha iyi hissediyordu. Son ra, mutlu mutlu kendisini seyretmekte olan İlyas’ı kendisine ce kip
sarıldı. Kafası bu koca adamın goğuslerinin hizasına ancak geliyordu. Niyetlendiği sefkatli
tesekkur hareketi de aralarında ki gobekten dolayı biraz havada kalmıstı.
İlyas’ı bıraktıktan sonra usulca “Eline sağlık.” dedi.
Salih Usta’nın mutlulukla boynuna sarılmasına zaten yete rince sevinmis ve sasırmıs olan
İlyas, bir de Usta’nın nemli nemli gulumseyen gozlerle kendisine tesekkur ettiğini, konus tukca
da o gur bıyıklarının, suratının ortasına konmus bembe yaz bir kelebek gibi titrek titrek kanat
cırptığını gorunce kendi sini daha fazla tutamadı. Ocağın butun adap ve protokol kural larını
unutuvererek, sağ koluyla bu cok sevdiği ustasını belin den kavradığı gibi kendine bastırıp,
sırtına kendince yumusak ve sevecen saplaklar atmaya basladı. Sevgi gosterisini, yanağına
kondurduğu buyukce bir opucukle de taclandırdı. Usta’yı yere bıraktıktan sonra “Ne demek”
dedi, “Lafı mı olur!”
Salih Usta sırtına inen onca tokattan ve yoğun zorba aromalı opucukten dolayı bir hayli
sersemlemis gorunuyordu. Us telik beli de biraz hissizlesmis gibiydi. Ama butun bunlar
suratındaki gulucuğu sondurememisti. İlyas’la arasındaki mesafeyi korumaya calısarak “Eyvallah”
dedi, “Ben eve kacayım artık.”
İlyas, gercekten iyi bir ise yaramıs olmanın verdiği gururla Usta’nın gidisini seyrediyordu.
“Hah!” dedi kendi kendine, “Simdi adama benzedin iste. Yuruyusun duzeldi.”
Salih’in aklma ise İskender Ağa dusmustu. Yasasaydı, So lakların basında bugun o olacaktı.
Uzucuydu ama Salih Us ta’nın keyfi huzunlenemeyecek kadar yerindeydi...
Doğan hayatı ve kariyeri acısından cok hızlı bir değisim ya samıstı. O ilginc tayin emrinin eline
gecmesinin hemen ardın dan bulduğu ilk ucakla Ankara’ya gelmisti. Basına hos seyler gelmemisti
ama en azından gencliğini gecirdiği sehre donus yapmak iyi bir gelisme olarak kabul edilebilirdi.
Orduevi’ne yerlestikten sonra hemen Eskisehir’e gecmis, ailesiyle birlikte guzel bir hafta sonu
gecirdikten sonra tekrar Ankara’ya don mustu. Onlar da cok sevinmislerdi Doğan’ın Ankara’ya
atan masına. Ne de olsa oğullarını artık daha sık gorebileceklerdi. Varsın Hava Kuvvetleri emrine
atanmıs olsundu....
Haftanın ilk is gununu, burokratik islemleri tamamlamak. Elektronik Gozlem Ussu’nun yerini
oğrenmek ve yeni havacı kıyafetlerine alısmakla gecirmisti. İkinci gun, nihayet ussun ye rini
bulabildiğinde, vakit oğlene yaklasıyordu. Yeni is yeri Eski sehir yolu uzerinde, cok sapa bir
yerdeydi. Guvenliği ve buyuk luğu de sasırtıcıydı. Hemen her yer kameralarla donatılmıstı.
Etraftaki, normalden fazla sayıdaki nobetcinin uzerindeki elekt ronik donanımlar hemen dikkat
cekiyordu. Daha da ilginc olan ana binanın konumuydu. Ussun nizamiye kapısıyla ana bina

arasında neredeyse yuz metre kadar bir mesafe vardı. Zemin, binaya doğru giderek alcalıyor,
son on metrede yerini dik mer divenlere bırakıyordu. Kısaca, ana bina nizamiyeden bakıldı ğında
sanki yuz metre ilerideki duzgun bir kraterin icine insa edilmis gibi gorunuyordu. Doğan toprağın
altında daha birkac kat olduğuna emindi. Ussun arazisi, arka tarafa, ucsuz bucaksız bozkıra
doğru devam ediyordu. Doğan’ın gozleri piste benze yen bazı asfalt yolları ve cok uzakta uydu
antenlere benzeyen cıkıntıları ancak secebiliyordu. Bu duz alanda goze batan tek sey gonderlere
cekilmis bayraklardı.
Doğan’ı uste ilk karsılayan bir binbası olmustu. Adamın ta vırları bir hayli sinir bozucuydu.
Hicbir sorusuna doğru duz gun cevap vermemis, 12. Daire ile ilgili bilgileri kendisine ko
mutanının vereceğini soylemisti. Doğan, Daire’nin lafı her acıl dığında, binbasının gulumsemesini
saklamaya calıstığını fark etmisti ama buna mantıklı bir neden bulamamıs, kendi kurun tusuna
yormustu. Binbasının yaptığı en hayırlı is, Daire’nin ye rini gostermek olmustu: “Asansorle ikinci
kata inin, sağa do nun, koridorun sonundaki oda.” Doğan, binanın mimarisi ko nusunda haklı
cıkmanın verdiği mutlulukla asansore bindi. Pa nelde, onunde eksi isareti olan bir sekiz rakamı
gorunce derin den bir ‘Yuh’ cekti.
Asansorden indiğinde kendisini cok uzun bir koridorun tam ortasında buldu. Sağına
donduğunde, koridorun sonunda ki cift kanatlı, buyuk, cam kapıyı gordu. Hızlı adımlarla kapıya
doğru ilerlemeye basladı. Uzaktan sadece bilgisayarlarının ba sında calısan birkac askeri
secebiliyordu. Kapıya yaklastıkca, yeni gorevinin kendisi icin hic uygun olmadığını dusunmeye
basladı. Cok buyuk dikdortgen bir salondu burası. Uzun duvar ları boyunca, buzdolabı
buyukluğunde aletler sıralanmıstı ve uzerlerindeki ısıklar insanı hipnotize edecek bir hızla yanıp
so nuyordu. Aletlerin arasında, neredeyse yirmi sıra bilgisayar masası arka arkaya dizilmisti.
Baslarındaki personel, gozlerini ekranlardan bir an olsun ayırmadan calısıyor, arada sırada ku
laklıklarına bağlı mikrofonlara kısa cumleler kuruyorlardı. Kar sı duvarı boydan boya kaplayan
dev ekrandaki Orta Doğu hari tasının uzerinde bir takım rakamlar yanıp sonuyordu. Hic kim se
yerinden kıpırdamıyordu ama bu Doğan’ın hayatı boyunca gorduğu en yorucu ortamlardan
birisiydi.
Goğsunu sisirerek iceriye sağlam bir giris yapmaya hazır landı. Sağ eliyle kapıyı sertce
kendisine doğru cekti ama kapı yerinden kıpırdamadı bile. Bozuntuya vermeden itmeyi denedi,
yine olmadı. Caresiz bir sekilde etrafına bakınmaya basladı. Sol taraftaki aleti gorunce hatanın
nerede olduğunu anladı. Bu bir kartlı giris cihazıydı ve kendisini karsılayan binbası bundan hic
soz etmemisti. Tam geriye donecekken, icerideki astsubaylar dan biri bilgisayarının basından
kalkıp kapıya doğru yaklasma ya basladı. Bu planladığı kadar ‘sıkı’ bir giris olmayacaktı ama, yine
de kapıda dikilmekten daha iyiydi.
“Buyurun komutanım.” dedi astsubay.
Doğan sertce “Daire komutanı nerede?” diye sordu.
Astsubay biraz saskın bakıslarla “Komutanımız iceride” di ye yanıtladı. “Konu neydi?”
“Tayin.”
“Buraya mı? Afedersiniz komutanım. Hos geldiniz. Komu tanımızın ofisi hemen arka tarafta.”
“Tesekkur ederim” dedi Doğan. İceriye girmek icin hamle yaptı ama astsubay kenara
cekilmek konusunda biraz isteksiz di.
“Komutanım” diye devam etti astsubay, “Size komutanı mızın yanına kadar eslik etmek
isterdim ama benim acilen yu karıya cıkmam gerekiyor. Sizin icin bir sakıncası yoksa atama
emrini gorebilir miyim? Takdir edersiniz. Bu birime yetkisiz personel almamız kesinlikle yasak.”
Doğan adamın bir an once susması icin tayin emrini hızlıca cıkarıp uzattı. Astsubay kağıda
soyle bir baktı. Surat ifadesini korumaya calısarak Doğan’ın hemen solunu isaret etti:
“Ozur dilerim komutanım ama, 12. Daire hemen yan oda.”
Doğan astsubayın gosterdiği tarafa baktı. Koridorun ren ginde, gosterissiz bir kapıydı bu.
Hele bu koca kapının yanında fark edilmesi olanaksızdı. Astsubaya tesekkur etti ve bu sefer hic
beklemeden, ustunu basını duzeltip, goğsunu sisirmeye bile gerek duymadan, doğruca iceriye
daldı. Kapı kucuk bir odaya acılmıstı. Doğan masasının basında oturan yuzbasıya doğru ilerledi.
Selamını verip, kendini tanıtmaya hazırlanıyordu ki, yuzbası araya girdi:
“Jandarma Usteğmen Doğan Aral değil mi?”

“Evet komutanım.” diye yanıtladı Doğan.
Yuzbası “Ben de mesai arkadasımı bekliyordum” diyerek ayağa kalktı. Elini uzattı. “Sarp
Gonen” dedi ve ekledi, “Deniz Yuzbası”
Doğan, beklendiğine ve kendisi gibi bir ‘yabancıyla’ birlik te calısacağına sevinmisti. Ama
etrafına soyle bir bakınınca, bu lundukları odanın ve Yuzbası’nın genel goruntusunun calısma
kavramıyla cok fazla ortusmediğini fark etti. Bilgisayar ekranındaki duraklatılmıs bir araba yarısı
oyunu, daha kapıdan girer girmez goze carpıyordu. Klavyenin hemen sağında duran iki deste
iskambil kağıdı, ortalığa sacılmıs gazete tomarları, tasmıs kultablaları, masalara dağılmıs kirli
kahve fincanları ve kafasını cop sepetinden dısarıya cıkarmıs buyuk bir kanyak sisesi, bu ofiste
alısılmısın cok dısında bir calısma yurutulduğunu goste riyordu. Uniformasının gomleğini cıkartıp
kravatıyla birlikte sandalyenin arkasına asmıs olan Yuzbas’ının nefesi de tıpkı odanın havası gibi
belli belirsiz alkol kokmaktaydı. Onlerden hafifce dokulmeye baslamıs kestane rengi dalgalı
sacları, koca man gozleri ve her an gulumseyecekmis gibi duran surat ifade siyle sempatik
denebilecek bir adam olan Yuzbası, uzerindeki beyaz atleti, coktandır utulenmemis pantolonu ve
trassız yu zuyle olduğundan cok daha yaslı gorunuyordu.
“Ancak gelebildim komutanım” dedi Doğan, “Acil bir du rum mu var?”
Sarp hic saklamaya gerek duymadan guldu. “Hayır, hayır” dedi. “Hicbir sey yok...” Yan
taraftaki masayı isaret etti: “Burası senin. Otur.”
Doğan oturdu. Yuzbasıyı bir soru bombardımanına tutma ya hazırlanıyordu ki, Sarp ondan
once davrandı:
“Nereden geliyorsun?”
“Doğubeyazıt komutanım.”
“Uff! Uzakmıs. Nasıldı oralar?”
“Ben memnundum komutanım. Havası guzel, olaysız. Bir sınır zorluk cıkarırdı biraz.”
Yuzbası sandalyesini Doğan’a cevirdi ve oturdu.
“Bir yer vardı oralarda meshur?”
“İshak Pasa Sarayı mı komutanım?
“Ha, ha.... Fotoğraflarını gormustum. Baya guzeldi.”
Doğan “Oyledir komutanım” diye yanıtladı. Yuzbası’nın bu samimi tavrı cok hosuna gitmisti.
İster istemez gevsedi... As kerliği rahat gececeğe benziyordu.
“Bir kahve icer misin?” diye sordu Yuzbası.
Doğan kapıldığı rehavetin icinden “İyi olur komutanım” diye cevapladı. Kafasını kaldırıp,
Sarp’ın suratındaki yılık gu lumsemeyle karsılastığında, nasıl bir tongaya dustuğunu fark etti.
“Guzel” dedi Yuzbası ifadesini bozmadan. “Peki bana da bir tane hazırlar mısın?”
Doğan kıpkırmızı bir suratla ve “Emredersiniz komuta nım” diye bağırarak ayağa fırladı. Bir
sure etrafına bakındıktan sonra, evrak dolabının uzerinde duran ısıtıcının duğmesine bas tı.
Gozunun ucuyla gorebildiği kadarıyla. Yuzbası hala gulu yordu.
Sarp “Emir olarak almanı istemezdim” diyerek eğlenmeye devam etti. Doğan, “Emredersiniz
komutanım” gibi bir seyler mırıldanarak Yuzbası’nın kahvesini karıstırmaya devam etti. Yeni
komutanı, daha ilk dakikada kendisini cok fena avlamıstı. Hic iyi bir baslangıc değildi bu. Ust
rutbeliler yeni tanıstıkları astlarına bu gibi numaraları sık sık yaparlardı. Daha once cok rakı
masalarına oturmus, cok ‘abi - kardes’ muhabbetlerine katılmıs, hemen hepsini falso vermeden
atlatmıstı ama Sarp Yuz bası’nın atağı, tahmininden cok daha erken, hic beklemediği bir
zamanda ve cok basit bir sekilde olmustu. Ortam hazırlamak gibi bir zahmete girmeden, ortamı
kullanıvermisti. Daha da sıradısı olarak, yuzbasının bu av partisini, kendisini denemek ya da
taramak icin değil de sadece eğlenmek icin duzenlemis ol masıydı. En azından simdilik boyle
gorunuyordu ve Doğan bunun ne kadar iyi ya da ne kadar kotu olduğunu tam olarak
kestiremiyordu.
Doğan, bardağı kibarca Sarp’in masasına bırakarak yerine oturdu.
“Sen icmiyor musun?” diye sordu Yuzbası, Yuzunde Do ğan’ın kahve icmemesine sasırmıs gibi
bir ifade vardı.
“Eh... Evet, iyi olur...” diye geveleyerek tekrar ısıtıcının ya nına gitti Doğan. Hemen sağda
duran iki bardaktan, uzerinde bahriyeli elbisesi giymis minik bir ayı resmi olanı gozune kestir di.

Diğer bardağın uzerindeki kocaman denizaltı resmi, bunun yuzbası icin daha kıymetli
olabileceğine isaret ediyordu. Ayıcıklı bardağı alıp yuzbasıya gosterdi:
“Sakıncası var mı komutanım?”
“Yok.” dedi Sarp, “Avucundan icemeyeceğine gore yok. Ama dikkat et kırma.”
Doğan “Edersin komutanım” seklinde sade bir cevap verdi. Kahvesini alıp masasına geri
dondu. Sarp Yuzbası kahvesinden koca bir yudum daha aldıktan sonra cekmecesine uzanıp gu
mus bir kanyak matarası cıkardı. Mataranın neredeyse yarısını bardağına boca ettikten sonra
Doğan’a uzattı:
“İster misin?”
“Hayır komutanım” dedi Doğan, “Tesekkur ederim.” Se sindeki yadırgama Sarp’ın dikkatinden
kacmamıstı.
“Hic mi icmezsin?”
“İcerim komutanım ama.... Gorev basında değil.”
Sarp sıkıntıyla icini cekti. “Ben de oyle” dedi. “Seferdeyken aylarca ağzıma surmezdim.
Aramazdım bile...” Matarayı Do ğan’a doğru fırlattı. “Ama burada, sen de icebilirsin. Gorev ba
sında falan değiliz cunku. Anlat bakalım. Sen ne halt yedin de geldin buraya?”
Doğan, guc bela yakaladığı matarayı yavasca masasına koydu. “Bilerek yaptığım bir sey yok
komutanım. Her sey cok hızlı gelisti. Sizin onceki gorev yeriniz neresiydi?”
“Golcuk. Denizaltı subayıydım. Yıldızay’ı duydun mu hic?”
“Hayır komutanım.”
“Benim gemimdi... Sonra kendimi burada buldum. Bes ay dır buradayım ve bes aydır nerede
hata yaptığımı dusunuyo rum.”
Doğan “Bunun geri hizmetle bir alakası olduğunu zannet miyorum komutanım” diyerek
mantığının en soğuk tarafını ko nusturmaya calıstı, “Genelkurmay emriyle atandık buraya. Var
dır herhalde bir bildikleri.”
Sarp oflayarak ayağa kalktı. Eliyle gozlerini ovusturdu. Yorgun adımlarla odanın icinde kucuk
bir tur atıp, kahve bar dağından buyuk bir yudum daha aldı. Gozlerinin altındaki mo ra calan
halkalar sanki biraz daha belirginlesmisti. “Doğan!” dedi, “Ben bes aydır kimin ne bildiğini bir
turlu oğrenemedim. Sen bu dairenin ne is yaptığını biliyor musun?”
Doğan “Hayır komutanım.” diye cevap verdi. Heyecanla koltuğunda doğruldu.
“Gerci bir is yaptığı yok, yapacağı da yok ama kurulus amacı ne biliyor musun?”
“Hayır komutanım.”
“Kimse anlatmadı mı sana?”
“Tayin emrinde Daire’nin statusunun gizli olduğu, bilgileri buradan alacağım yazılıydı
komutanım.”
“O izahatı ben de veremem Doğan. Verilecek gibi değil cunku“ dedi Yuzbası. Masasına
dondu. Cekmecesinden cı karttığı ince bir kitapcığı Doğan’in masasına bırakh:
“Sen en iyisi kendin oğren.... Bu 12. Daire’nin talimatname si. İlk okuduğumda saka
zannetmistim ama değil. Tamamen devletin kaleminden cıkma ve resmi... Oku.”
Doğan kitapcığı eline alıp soyle bir kurcaladıktan sonra “Gorev ve Yetkiler” kısmını okumaya
basladı. Kucuk bir parag raftı bu ama anlayana kadar birkac defa okumak zorunda kaldı. Aynen
soyle yazıyordu:
“12. Daire’nin gorevi, Turkiye Cuhuriyeti’nin varlığını, be kasını ve butunluğunu tehdit eden
tum bilim dısı gelismeleri iz lemek, bu tur gelismelere karsı istihbarat faaliyetlerinde bulun mak,
gerektiği takdirde operasyonlar duzenlemek, elde edilen istihbaratları devletin yetkili diğer
birimleriyle paylasmak, ge rekli olduğu hallerde, yetkili diğer birimlerin bu hususlardaki
faaliyetlerine yardımcı olmak...”
Kitapcıktan kafasını kaldırıp Yuzbası’ya baktı. Kafasında onlarca soru vardı ama hicbirisi soze
dokulecek kadar net değil di.
“Yaaa” diyerek gulumsedi Sarp. “Nasılmıs ama dairemiz?”
Doğan en basit soruyla baslamayı tercih etti:
“Komutanım... Bilim dısı ne demek?”
Sarp yine kitapcığı isaret etti:

“Orada yazıyor. Okusana...”
Her resmi evrak gibi, Doğan’ın elindeki kitapcık da isi yo ruma bırakmamak konusunda
iddialıydı. Gorev ve Yetkiler kıs mının hemen altında bilim dısı kavramı da tabi ki bir tanıma
oturtulmustu. Soyle deniyordu:
“Bilim dısı kavramı, nedenleri pozitif bilim ve akılcı dusun ce tarafından acıklanamayan,
anlasılamayan ve tanımlanamayan her turlu olayı, eylemi ve bu olay ve eylemlere neden olan ya
da olduğu varsayılan, canlı ya da cansız her turlu faili kapsa maktadır.”
Doğan kafasındaki karmasayı kısaca ozetledi: “Ne ki simdi bu?”
“Soyle anlatayım” diye, ‘bilen adam’ taklidi yaparak soze basladı Sarp. “Eğer birini cin
carpmıssa, carpma eylemi bilim dısı gelisme, cin ise bilim dısı fail anlamına geliyor. Bizden iste
nen ise, soz konusu carpma eylemini gerceklestiren cin ile ilgili istihbarat toplamak, gerekiyorsa
ona karsı operasyon duzenle mek, eğer devletin diğer yetkili birimleri de bu cin kardese kar sı
bir operasyon duzenlemek istiyorlarsa, onlara bu konuda yardımcı olmak. Bu is icin bu odadayız
ve bu is icin maas alıyo ruz. Bu tanıma gore, vampirler, kurt adamlar, buyuculer, peri ler,
Tutankamon’un laneti, kutsal kadeh gibi seyler de bizim ilgi ve yetki alanımıza giriyor ve
Usteğmenim ben devletin baska herhangi bir biriminin de boyle seylerle ilgilendiğini hic zannet
miyorum.”
Doğan bir sey daha sormak icin ağzını actı ama Yuzbası zembereğinden bosalmıs gibi
konusuyordu. Sozcukler ağzın dan giderek daha yuksek bir sesle cıkıyor, her lafıyla birlikte
gozlerini derbeder bir kırmızılık kaplıyordu:
“Bes aydır buradayım ve itiraf ediyorum, burada sabahtan aksama kadar bilgisayar
oynuyorum. Emekli olduğumda bir oyun firmasına danısmanlık yapacak duzeye gelmis olurum.
12. Daire denilen yer sen, ben ve bu odadan ibaret, otuz yıldan beri bu birime atanan ilk
subaylarız, us icindeki lakabımız da Hayalet Avcıları...”
“Peki ya otuz yıl once?” diye sordu Doğan. Yuzune ve sesi ne Sarp’ın butun o alaycı ve bos
vermis tavırlarını bosa cıkara cak kadar yoğun bir ciddiyet hakimdi. Yuzbası durdu. Bes ay
oncesini hatırladı. Buraya ilk geldiği zamanı. Basarısından hareketlerinden, kararlarından,
kendisinden ve gecmisinden suphe duymadığı zamanları. Cocukluktan beri bir tek hayali olmustu
Yuzbası’nın. Kucukken, kendisi gibi bir deniz subayı olan dedesinden hikayelerini dinlediği o
muhtesem denizaltılardan biri nin icinde olmak. Kimsenin erisemediği derinliklere dalmak, hic
birsey gormeden yonunu bulabilmek, dusmana sinsice yak lasmak, periskopla yuzeye bakmak,
torpilleri ateslemek ve de nizaltının celik kabuğuna vuran korkunc uğultudan, muhtesem bir
zafer kazandığını anlamak. O daracık koridorlarda kosusturmak, ayak seslerinin demir duvarlarda
yankılanısını dinle mek, guverteye cıktığı zamanlarda yuzune vuran ruzgarın ve gozune vuran
denizin tadını cıkartmak, kucuk, sıkıs sıkıs bir masada yemek yemek, derinliklerin arasına
saklanmıs o metal kozanın icerisinde kısa ama derin uykulara dalmak, dusman ta rafından fark
edildiklerinde ise av olmanın, aciz olmanın o ma zosist, o korkunc hazzını yasamak... Kısaca
Yuzbası, o kimsenin erisemeyeceği yerde olan, o kucuk, sinsi, gizli ve tehlikeli kap sulun icinde
yasamayı ve yaslanmayı hayal etmisti. Kendisini Deniz Harp Okulu’na goturen neden kesinlikle
asker falan ol mak değildi. Bir denizaltının icinde olmak istiyordu ve bunu yapabileceği tek yer
orduydu.
Bundan bes ay oncesine kadar da, hayatında ve hayallerin de hemen hemen her sey yolunda
gidiyordu. 12. Daire’ye atan dığını bildiren emir Sarp icin tam bir yıkım olmustu. Su an denizaltısı
o kadar uzaklarda duruyordu ki... Doğan’in ciddiyetini anlayabiliyordu. 12. Daire’nin ne ise
yaradığını ilk oğrendiği za man, ne kadar sacma gelse de, o da tıpkı bu genc Usteğmen gibi
sıradısı bir goreve getirildiğini dusunmustu. İlk is olarak, Da ire’nin gecmisini arastırmaya
baslamıstı. Gunlerce sağa sola di lekceler yazmıs, kendisine Daire’nin gecmisini anlatacak en
azından arsiv kayıtlarını gormesini sağlayacak birilerine ulas maya calısmıstı. Sonucta eline
gecen ‘Elimizde bu daire ile ilgili bilgi bulunmamaktadır...’, ‘12. Daire’nin gorev ve faaliyetleri ile
ilgili daha detaylı bilgi verilmesi...’ seklinde cevaplar olmus tu. Us icinde karsılastığı alaycı
bakıslar bile yıldırmamıstı Sarp’ı. Binbir cabayla, eskiden temizlik malzemelerinin konul duğu bu
odayı yeniden duzenletip Daire’nin ofisi haline getir mis, bilgisayar ve telefon bağlantısı sağlamıs
ve her sabah saat sekizde masasının basına gecip, birilerinin kapıyı calıp kendisi ne bir gorev,

bilgi ya da hic değilse sıradan, burokrasi teferruat bir evrak vermesini beklemisti. Sarp’ı cokerten
zaman olmustu. Personelsiz ve gorevsiz bir daire komutanı olarak, once astları nı, sonra da
kendisini komuta etme yetisini kaybetmeye basla mıstı. Artık, saat on - on bucuk gibi geldiği bu
yerde gecmisini deselerken bol bol kanyak tuketiyor, kafasını dağıtmak icin bi raz oyun oynuyor,
mesai saatinin dolmasını beklemeden, kan yaktan viskiye ya da rakıya sert bir gecis yapabileceği
herhangi bir yere gidiyordu. Sarp karsısında tum ciddiyetiyle oturan Usteğmene baktı. Taze
heyecanının tadım cıkartması icin elinden gelen her seyi yapması gerektiğini dusundu. Ta ki
sıkıntı onun da icini kemirmeye baslayana kadar.
Doğan’ın sorusunu “Daire 1925 yılında acılmıs,” diye ya nıtlamaya koyuldu. Yerine oturdu. “2.
Dunya Savası’na kadar Genel Kurmay’a bağlıymıs. Sonra nedendir bilinmez Hava Kuvvetleri
bunyesine alınmıs. 1960’ların sonunda personel ata maları durdurulmus. Edinebildiğim tum bilgi
bu. Kısaca bu da ireye birileri gelip gitmis ama kimlermis, kac kisilermis, ne is yaparlarmıs hicbir
bilgi yok.”
“Peki komutanım, ya arsiv kayıtları?”
“İste onu hic sorma. Her yere yazdım, telefon ettim. Pasala ra bile sesimi yukselttim ama
arsiv falan yok. Muhtemelen Da ire’nin faaliyetleri kayda gecirilmemis.”
“Anlamadığım sey su komutanım. 1925’ten beri acık olan bir daireyi neden....”
Sarp Doğan’m sozunu kesti. “Aklındaki tum soruları bili yorum Usteğmenim. Bunlar aylardır
benim kendime sorup durduğum sorular. Haklısın. Kimse, hele ki ordu, hicbir ise ya ramayan bir
bolum kurmaz. Oturup talimatname yazmaz, per sonel atamaz. Buranın ne ise yaradığı
konusunda en ufak bir fikrim yok ama zaten isin bizi ilgilendiren kısmı bu değil. Bizim icin iki
olasılık var. Ya bu Daire bugun sadece az once okudu ğun tuzukten ibaret ve biz geri hizmete
alındık, ya da farkında olmadığımız yeteneklere sahibiz. Hangisini tercih edersin?”
Yuzbası bu sefer gercekten zor sormustu. Bir tarafta kızağa alındığına inanmak, diğer tarafta
bilim dısı gelismelerin varlığı na, bunların ulkenin varlığı icin tehdit olusturduğuna, bu bilim dısı
gelismelere karsı istihbarat toplayıp, operasyonlar duzenle mek gerektiğine inanmak. Aklı
basında herkes gibi Doğan da birincisine inanmak istiyordu ama, icine atıldıkları bu temizlik
odasından bozma Daire’nin gizemi ile ‘kızağa cekilmenin’ insa nın genzinde bıraktığı o pis tat
birlesince, Usteğmen de elinde ve farkında olmadan aklının sınırlarını zorlamaya baslamıstı.
Dunyanın bir yerinde ‘bilim dısı’ gelismelerin var olduğuna inanmanın, dahası bunu gorev
edinmenin, insanın bir sure son ra kendisini ne kadar aptal hissetmesine neden olduğunu
Sarp’tan baska kimse bilemezdi.
Doğan, Yuzbasının bu sorusunu da cevaplamadı. Sıkıntıyla elini kafasma goturup saclarıyla
oynamaya basladı. Sonra, bir cıkar yol bulma umuduyla hala elinde tuttuğu talimatnamenin
sayfalarını kanshrmaya basladı. ‘Sorumluluklar’ kısmını oku maya basladığında dikkat cekici bir
yer daha kesfetti ve bunu komutanıyla paylasmakta gecikmedi:
“Komutanım, burada ilginc bir sey daha yazıyor.” “Yapma yahu” diye yanıtladı Sarp sırıtarak,
“Nerede?” “Sorumluluklar kısmında. Topladığımız tum istihbaratı doğrudan Cumhurbaskanlığı
makamı ile paylasmak zorundaymısız.”
“Eee?”
“Ama komutanım. Bu emir komuta zincirini kırmak anla mına gelmiyor mu?”
Sarp derin bir ic gecirdi. “Doğan” dedi, “Sen bilim dısı bir gelisme bul, zinciri sonra
dusunuruz.”
Doğan, akıl ile akıl dısı arasındaki cizgiyi kaybetmeye bas ladığını ilk defa orada fark etti.
Elinde tuttuğu resmi evrak, bi lim dısı gelismelerin varlığı konusunda ustunde fazla durmaya cak
kadar emindi. O kadar emindi ki, tanımları, personeli, go revlerini, yetki ve sorumlulukları madde
madde, bir kesinliğin uzerine yazmıstı. Hersey yerli yerindeydi: Eksik olan tek sey bi lim dısı bir
gelismeydi. Doğan kafasının kazan gibi olduğunu hissetti. Tuzuğu masasına attı. Komutanına
nihai soruyu yo neltmenin zamanı gelmisti;
“Peki komutanım ne yapmalıyız?”
Sarp guldu ve kahve fincanını kafasına dikti. Islak dudak larını elinin tersiyle sildikten sonra
cevap verdi:
“Hic birsey Doğan. Hic birsey yapmamalıyız. Burada bir sey yapmaya kalkmak insanın akıl

sağlığına ciddi hasarlar verebilir cunku. Yapabileceğimiz tek sey, birileri gelip bizi buradan
kurtarana ya da sabrımız dibe vurana kadar beklemek. Ben bu su reyi bilgisayar oyunları ve
kanyakla gecirmek taraftarıyım. Sa na da oneririm.”
Doğan komutanından umudu kesmek uzereydi. Evet, belki durum Yuzbası’nın anlattığı kadar
vahimdi, belki yapılabilecek hicbir sey yoktu ama Doğan’ın da burada oturup zamanını kan yak
tuketerek ve bilgisayar oynayarak gecirmeye hic niyeti yok tu. Urkek bir sesle sordu:
“Sizce de bizim bir eylem planına ihtiyacımız yok mu?”
Yuzbası kırmızı gozleriyle bakıp yorgun yorgun gulumse di. Doğan’ın masasında durmakta
olan kanyak matarasını isa ret ederek “İcmiyorsan uzatır mısın?” dedi.
Doğan, matarayı Yuzbası’ya verdikten sonra bir kez daha sordu: “Sizce bizim bir eylem
planına ihtiyacımız yok mu?” Se si bu sefer biraz daha yuksek cıkmıstı. Sarp matarayı, fincanın
dibindeki az bir sey kahvenin uzerine bosalttı. Soyle bir calkala dıktan sonra iki buyuk yudum
aldı. “Benim yok!” dedi bardağı masaya bırakırken, “Sen istediğin planı yapmakta ozgursun.
Komutanın olarak benden, gorev yerin olarak da bu 12. Daire denen yerden fazla bir sey
beklememen gerektiğini herhalde anlamıssındır. Tabi bu arada beni, bu daireyi falan da istediğin
yere sikayet etmekte de ozgursun. Buradan ote koy var mıdır ben de cok merak ediyorum. Her
neyse; plan diye kafandan ne geciyor bilmiyorum ama lutfen aklına mukayyet olmaya calıs. Bir
daireye bir deli yeter!”
Doğan Yuzbası’nın bu tavrının tamamen alkolden kay naklanıyor olmasını umit ediyordu. Cok
uzun olmayan askerlik yasamı boyunca, boylesine bir bosvermisliği en kifayetsiz ko mutanından
bile gormemisti. Karsılasmayı buyuk bir heyecanla beklediği yeni komutanı, kendisine her seyi
bosverip oylece oturmasını soyluyordu. Doğan, koltuğunda kaykılmıs, elindeki bosalmak uzere
olan fincandan cimri yudumlar alan Yuzbası’ya acıyarak baktı. Bu adamın bes ay oncesine kadar
zıpkın gibi bir deniz subayı olduğuna inanmak cok zordu. İcinde korkunc bir ofke kabarmaktaydı.
Bu dairenin gizemini kırıp, onu sıradan bir İS haline getirmek icin dayanılmaz bir istek
duyuyordu. Ne pa hasına olursa olsun, sonunda karsısına ne cıkarsa cıksın.
“Siz nasıl emrederseniz komutanım” dedi dislerinin arasın dan. İyice kısılmıs gozlerini tavanda
bir yerlere dikmis olan Yuzbası, usteğmeni pek duymus gibi gorunmuyordu.
Eski yatağanına kavusmak Salih Usta’yı ancak birkac gun mutlu edebilmisti. Son bir haftadır
marangozhaneden durmak sızın yukselen sesler, Usta’nın gonlune yine kasavet coktuğunu
soyluyordu. İse evin butun pencerelerini değistirmekle basla mıs, is tahmin ettiğinden daha
cabuk bitince gozu ister istemez kapılara takılmıs ve kapıların soyle bir elden gecirmekle kurta
rılmayacak kadar eski olduğuna karar verip yenilerini hazırla mak uzere tekrar marangozhaneye
kapanmıstı. Kapılar da hazır sayılırdı. Cilaları kalmıstı bir tek ama bunu kafasına takmıyor du. Cift
kanatlı bahce kapısı tadilat harekatına dahil edilmemis ti cunku. O koca kapı. Usta icin
marangozhanede gecirilecek uc koca gun demekti. İdris Usta Ankara’dan, Bengi Hatun bağbozumundan
donmemis, Salih’in donusuyle azad olan İlyas orta lıkta cok fazla gorunmemisti.
Buralarda oldukları bilinen Behruz Usta ve Niran Hatun’a nezaket ve saygı gereği yapılması
zorunlu olan ziyaretler ise hep ‘su elimdeki isler bittikten sonra’ya ertelenmis, lakin eldeki isler
hic bitmemis, bitmelerine ya kın derhal ve telas icinde yeni isler icat edilmis, gel gor ki ya
vaslatılmak istenilen zaman inadına daha da hızlanmıs ve kor kunun ecele bir kez daha faydası
dokunmamıstı.
Vakit oğleni birkac saat gecmisti. Salih Usta, gunes iyice in meden kapıların zımparasını
tamamlamak istiyordu. Elindeki zımpara tasını kapıya her surtusunde ahsap tozları etrafa yayı
lıyor, yaptığı isi gormek icin ahsabın ustunde biriken tozları kuvvetlice uflediğinde ise, kucuk
marangozhaneyi kaplayan toz bulutu biraz daha yoğunlasıyordu. İnatcı bir cıkıntıyı
zımparalamaya dalmıstı ki, bir adım otesinden gelen oksuruk sesiyle irkildi. Korkmustu. Kafasını
kaldırdığında tozlarla cebellesen İlyas’ı gordu.
“Kolay gelsin Usta” dedi İlyas zorlukla, “Bu ne hal?” Salih Usta icerisinin ne kadar felaket bir
durumda olduğu nu ancak kapı acılınca fark edebilmisti. “Destur be İlyas” dedi, “Korkuttum
beni!”
“Kapıyı caldım ama duymadın. Dalmıstın herhalde?” dedi İlyas. Uzerine yapısan tozları

silkelemeye basladığında Salih Usta olağanustu bir seyler olduğunu anladı. Bu derece titzlik
İlyas’a gore bir sey değildi. Biraz daha dikkadi bakıp, İlyas’ın duzgunce kısaltılmıs sakallarını,
taranmıs saclarını ve uzerinde ki mavi merasim cuppesini gorunce, marangozhanede zamanın ne
kadar hızlı aktığını fark etti. Yine de “Hayırdır İlyas?” diye sormadan edemedi.
“Hayırdırı mı var Usta” diye yanıtladı İlyas, “Ocak İstisare si!”
“Bugun olduğunu soylemedin ama!”
“E dısarıdaydım, goremedim seni” dedi İlyas, “Yuksek musaadenle biraz insan yuzu gormeye
cıkmıstım” diye de icin den gecirdi.
“Herkes geldi mi ki?”
“Bengi coktan dondu, İdris Usta’nın da eli kulağındadır. İki gun once de buradaydı zaten. Sen
hic dısarı cıkmadın her halde?”
“Nereden biliyorsun cıkmadığımı?”
“Hem Yasemin soyledi, hem de hic kimseye uğramamıssın geldiğinden beri. Herkes seni
sorup duruyor.”
Usta sıkıntıyla ofladı. Soyleyecek bir seyi yoktu. Kapının uzerinde kalan tozlara bir ufuruk
daha salladı. “Niran Hatun’un da haberi var mı geldiğimden?” diye sordu.
“Var!” diye bir cevap geldi marangozhanenin uzak kose sinden. Niran Hatun kollarını
kavusturmus, dimdik kendisine doğru bakıyordu. Boyle bir karsılasmaya hic hazırlıklı değildi
Salih. Hemen toparlanıp selama durdu. “Niran Hatun” diyebil di, “Hosgelmissin...”
“Hosgorduk!” dedi Niran Hatun, Salih’e doğru ilerleyerek, “Hayırsız cırak boyle ayağına kadar
getirir iste ustasını.”
Salih isittiği sozlerle biraz daha eğildi. Niran Hatun omuz larından tutup doğrultana kadar da
oyle kaldı. Sasırmıstı. Hatun’un kalkıp evine kadar gelmesine, sesindeki yumusaklığa, kendisine
bu kadar yaklasmasına ve hatta dokunmasına cok sa sırmıstı. Kafasını kaldırıp ustasıyla goz goze
gelince saskınlığı yerini neredeyse endiseye bırakıyordu. Herkes bilirdi ki, ates Hatun’un
mayasında vardı. Hafifce cekik olan gozleri, en sakin zamanlarında, sonmeye yuz tutmus bir
komurun siyahlığına sahipti. Ofkelenmeye basladığı zamanlarda, bu siyah gozlerin icinde kızıl
alev noktacıkları parıldamaya baslar, hiddeti doru ğa eristiğinde ise etrafa yeniden parlamıs bir
cift yangın yeriyle bakardı. Sanki gozlerini ve ince yuzunu akıllara kazımak icin o gur, alev rengi
saclarını sıkıca toplar, deriyle sarmaladığı bilek kalınlığındaki sac orgusunu de sırtından asağıya
doğru sallandırırdı. Hatun fazla konusmazdı. Kasılmaya baslayan cene ke mikleri ofkesini, dar
alnına doğru, iyice gerilerek yukselen kas ları suphesini, hafifce sola doğru eğilen bası ise anlamı
her za man belli olmamakla birlikte iyi duygularını anlatırdı. Konus mak zorunda kaldığı
zamanlarda ise, sivri cenesinin uzerindeki ince dudaklardan dokulen birkac kelime, cıktıkları ağız
kadar keskin olurdu. Ama su an karsısında dikilen Niran Hatun, İlyas’ın dediği gibi sanki biraz
durulmustu. Her zaman baktığı gibi sanki her an gidecekmis gibi tezcanlı değil de, sonsuza ka
dar kalacakmıs gibi bakıyordu. Salih, ustasını tanımasa bu ba kıslarda sefkat olduğunu bile
soyleyebilirdi. Belinde yatağan kusağının yerine sade bir gumus kemer duruyordu. Uzun alev
rengi sacları, kırmızı elbisesinin uzerinden ta beline kadar ser bestce dokuluyorlardı ve en
onemlisi, saclarında her zaman hiddetle ve kıpırdanan yalımlardan eser yoktu. Ustasını en son
bu sekilde cok uzun yıllar once gormustu Salih. Cıraklık za manlarında bir gece zamansızca
uyandığında, titrek bir kandilin ısığında basucunda bulmustu Hatun’u. Kendisine bakıyordu ve
yuzunde tıpkı bugunku gibi bir ifade vardı.
“Uğrayamadım” dedi Salih biraz da sımararak, “İse dalmı sım. Affet”
Niran Hatun bir sey demedi. Kapının ağzında dikilmis manzarayı seyretmekte olan İlyas’a
dondu:
“İdris donmedi mi?”
“Yok gelmedi. İstisareye yetisir ama.”
“Gelmis olmasın?”
“Ben bir bakayım” dedi İlyas kendine gelerek. Selamını ve rip, hızlı adımlarla marangozhaneyi
terketti.
“Eve buyurmaz mısın?” diye sordu Salih ustasına.
“Yok” dedi Niran Hatun, “Gec oldu. Sen nasılsın?”

“İyiyim usta. Sağol.”
“Bir haber alabildin mi Eliften?”
“Yok usta. Ne bir duyan, ne bir goren var... Bitti bu is her halde.”
“Dur bakalım Salih. Oyle kolay mı o is?”
Salih “Benim endisem canından değil Niran Hatun...” dedi. Eli, cebindeki madalyona gitti.
Soyleyecekti, vazgecti. “Sana da buyuk densizlik etmis... Affet.”
“Kimi affedeyim Salih? Seni mi, onu mu?”
“İsterim ikimizi de affedesin ama, yok fazla olur dersen. Elifin kusuruna bakma yeter.”
Hatun pencereden dısarıya baktı. “Hava iyi” dedi, “Bahce de oturalım biraz...”
Birlikte bahceye cıktılar. Evin onundeki tas merdivenlere kadar sessiz bir yuruyus yaptılar.
Niran Hatun basıyla merdi veni gostererek cırağına “Otur!” diye buyurdu. Salih ne konu
sacaklarını biliyordu. Kendisini heyecanlandıran ise nasıl konu sacaklarıydı. Hatun, hic
beklemediği bir yerden giriverdi konu ya:
“Elife Cengiz’le Selim’i sen mi anlattın?”
Salih’in nutku tutulmustu. Olumlerinden beri isimlerini Hatun’un ağzından ilk defa duyuyordu.
Salih Usta o kara gunu daha dun gibi hatırlıyordu. O zamanlar Ocağın en kucuğuydu. Sakafi
kopeğinin hikayesini nihayete erdirmeye ant icip, yedisi birden pesine dusmuslerdi. Halep’te
baslayan cenk, surek avına donusmus, Yediler’i Hazar’ın kıyılarına kadar getirmisti. Gun lerce iz
surdukten sonra yorulmus, bir dostun evinde biraz din lenmeye karar vermislerdi. Daha sırtlarını
bir mindere yaslama dan Niran Hatun “Dağın beri yamacına bakmadık” diyerek ye niden
kusanmaya baslamıstı. Behruz Usta, “Dur hele. Yarın ol sun hep birlikte gideriz.” demisti ama
nafile. Hatun, “Soyle bir bakacağım. Cengiz’le Selim gelse yeter. Siz dinlenin biraz” de yip yola
koyulmustu. Geride kalanlar da Hatun’un lafına uyup, deliksiz uykularına dalmıslardı.
Salih goğsunde korkunc bir acıyla uyandığını hatırlıyordu. Madalyonu sanki akkor olmus,
goğsunu dağlıyordu. Diğer us talar da acıyla ellerini goğuslerine goturmuslerdi. Behruz Usta ile
Cihan Usta yataklarında doğrulmus, dehset dolu gozlerle birbirlerine bakıyorlardı. Cihan Usta,
goğsunden koparır gibi cıkarttığı madalyonuna bakıp “Hayır” diye inlemisti. İki usta daha gitmisti
aralarından Cengiz Usta’nın ve Selim Usta’nın kartalları sonmustu...
Hatun’u bir mağaranın ağzında bulmuslardı. Uzun bacak larının uzerinde, o gune kadar sahit
olunmadık bir iradesizlikle oylece duruyor, sanki ruzgarın kendisini bir an once alıp gotur mesini
istermis gibi hafifce sallanıyordu. Ustu bası parampar caydı. Yaralarından oluk oluk kan
bosalıyordu. Bir elinde kılıcı, diğer elinde sıkı sıkı tuttuğu iki madalyon, dislerini kenetlemis,
gozlerini karanlığa dikmis oylece duruyordu. Salih, ustasının yuzunu hayatında ilk defa bu kadar
anlamsız ve bos goruyor du. Mağarada neler olduğunu cok sonradan oğrenecekti ama daha o
aksamdan, Hatun’un o halinden anladığı bir tek sey var dı o da yasadığı surece Hatun’un
yanında Cengiz ve Selim isimlerinin bir daha anılmayacağıydı.
O aksam evden cıktıktan sonra, Sakafi’nin has eskıyaların dan birinin izine rastlamıslar, izi
takip ederek mağaranın ağzına kadar gelmislerdi. İceriye bir goz atan Cengiz Usta, mağarada
yedi kisi saydığını soyleyince Hatun kılıcını sıyırıp davranmıstı. Selim Usta, iceriye uc kisi girmenin
delilik olacağını, donup Behruz Usta’ya haber vermek gerektiğini soylemisti ama Hatun “vakit de
yok, gerek de yok” diyerek iceriye dalmıstı. Talihsiz ustalar da elleri mecbur Hatun’un pesinden
gitmislerdi. Az bir zaman sonra. Cengiz Usta’nın saydığı yedi kisinin, mağaranın girisini tutan
nobetciler olduğunu, asıl takımın daha iceride beklediğini oğrenmislerdi. Sonuc Ocak icin tam bir
felaket ol mustu. Salih hikayeyi ilk duyduğunda cok uzulmustu, hatta us tasına ofkelenmisti ama
Niran Hatun’la gecen onca zaman icin de benzer olaylar defalarca tekrarlanmıs, rutin olaylardan
sayı lır olmustu. Gerci, Hatun’un savastan yenik ayrıldığı da gorul memisti, bir cana bes can
almıstı ama Ocak icin kılıc tutan ada mın değeri buyuktu. Yediler, adı ustunde yedi kisiydiler. Lok
man Hekim’in hukmu ve toreler ordu beslemeyi yasakladığı icin, geriye Ocağın bildiği, guvendiği
bir kac cengaver kalıyor du. Hal boyle olunca, bir tek savascının bile olumu Yediler’i gucten
dusurmeye yetiyordu. Hele bir de kaybedilen usta ise, bu yıllarca durmak demekti. Yeniden
yollara duseceksin, sanat sahibi bir cocuk bulacaksın ki ser değmemis olacak, alacaksın
yetistireceksin, toreyi oğreteceksin, kelamı oğreteceksin, sanatında, kılıcında yucelteceksin, usta
edeceksin, cengaver edecek sin de tekrar meydanlara doneceksin. Tabi bu arada eksildiğini

duyan kalleslerden de yıllar boyu arkanı kollayacaksın. Butun bunları Niran Hatun da biliyordu
elbette ama huylu huyundan vazgecmiyordu iste. Herkes kellesini koltuğuna alıp cıkıyordu
Hatun’la iz surmeye. Olmaz demek, emrini dinlememek mum kun olmadığından, ‘saldır’ dediği
yerde, bir gozleri gokyuzun de sıyırıyorlardı kılıclarını. Bu gune kadar bir tek Elif durdura bilmisti
Hatun’u.
Salih Hatun’un sorusunu “Evet.” diye yanıtladı. “Elife ben anlattım. Cırağım! Ocağın her seyini
bilsin istedim. Affet.”
“Af dileyip durma Salih. Elifin kabahatini de kendinde arama. Sana kızı iyi yetistiremedin
demem, kimseye de dedirt mem ama kusuru gorulmeyecek gibi değil.”
“Doğru dersin” dedi Salih usulca. “Ben de mahvoldum duyunca. Nasıl cıktı o laflar ağzından
bilemedim. Hic acmaya caktı Ustaların hikayesini”
“Derdim dedikleri değil Salih, ettikleri. Duymussundur yaptığını.”
Salih Usta duymustu tabii ki... Olayın en yakın sahidi İlyas’tan dinlemisti her seyi. Elifin
yaptığı isin Ocak yasalarına gore buyuk bir kabahat olduğunu biliyordu ama, bir taraftan da
kızına hak vermeden edemiyordu.
Ocak en son ava cıktığında, kader Niran Hatun’un yanına İlyas ile Elifi katmıstı. Kus ucmaz
kervan gecmez yerlerde lanet pesinde dolanırken, yine olmadık bir yerde Hatun dusmanın izini
yakalamıstı. İzi iki gun kovaladıktan sonra, dusmana yetis misler, yakın takibe alıp, uygun
zamanı kollamaya baslamıslar dı. İlyas’ın anlattığına gore, dusman yirmi kisiden fazlaydı ama
Hatun’un huyunu bildikleri icin hic ses etmeden izlemeye de vam etmislerdi. Kıyamet dorduncu
gun kopmustu. Sabah uyan dıklarında, nobetci kalan Elifi goremeyince baya bir telaslan-mıslardı.
Birkac saat sonra geri gelmisti Elif, hem de arkasında otuz adamla. Niran Hatun “Bu ne?” diye
sorunca, Elif sanki cok matah is yapmıs gibi, “Dusman kalabalık. Bize yardım etsinler diye
getirdim” deyivermisti. Adamların uzak collerde yasayan bir Berberi kabilesinin savascıları
olduğunu oğrenince Ha tun’un cinleri iyice tepesine cıkmıs, bir de Elifin adamların li derini
sanatıyla bağladığını duyunca hepten deliye donmustu. Ocağın yasası cok kesindi: Solaklar,
Yorukler gibi bildik silah arkadaslarının dısında Yediler’den herhangi birinin kendisine ordu
kurması kesinlikle yasaktı. Hele ki bu orduyu sanatıyla kendisine bağlamak, ayıbın, kabahatin en
buyuğuydu.
Arkasında otuz kiralık katili goren Hatun, takibi, dusmanı falan unutup Elifin uzerine
yurumustu. Hatun’un pesinde kel le koltukta savasmak canına tak eden Elif’de hic geri adım
atmamıs, lafa lafla karsılık vermisti. Cıkan kavganın sozlu kısmı nı Elif’in ağzından cıkan iki cumle
bitirmisti: “Senin tez canın yuzunden daha kac can gidecek? Cengiz Usta’yla Selim Us ta’dan
sonra sırada İlyas’la ben mi varım?”
Hatun, kafasını one eğmis oylece oturan cırağının soyleye cek lafı olmadığını anlayınca
devam etti: “Ben kendi hesabıma kapattım bu mevzuyu. Tamam bir cahillik etti ama dunyanın
sonu değil. Behruz Usta’yla konustum. Hukum Divanı kalkmıstır. Elif gelince soylersin.”
Niran Hatun, Salih’in bir sey demesini beklemeden kapıya doğru yurumeye basladı. Aklına
Cengiz ile Selim dusmustu yi ne. Yıllar boyunca birisinin ustaların olumunden kendisinin so rumlu
olduğunu suratına haykırmaları icin sessizce yalvarmıstı ocaktakilere. Ama hic kimse buna
cesaret edememisti. Kimse he sap sormamıstı kendisinden. aslında bu da bir tur iskence sayı
lırdı. Cengiz ve Selim’in olumunden sonra sadece kendisiyle he saplasmak zorunda kalmıstı.
Kendi sorularına yanıt vermis, en acı soruları kendisine sormus, bu acı soruları yine kendi ofkeli
savunmalarıyla savusturmaya calısmıstı. Bir kisi, bir tek kisi en ufak bir sey ima etseydi Cengiz ile
Selim hakkında, icinde birik tirdiklerini ortaya dokmeye hazırdı ama kimse bu ise cesaret
edememisti. Cunku kimse icinde biriktirdiklerini dısarıya nasıl kusacağını kestirememisti. Kendisi
bile... Nihayet bir gun Elif bu isi yaptığında, ilkin icini inanılmaz bir ofke kaplamıstı. Eline yıl lardır
icinde biriktirdiği, kendi kendine haykırdığı, beyninde yankılanıp duran her seyi dısarıya dokme
fırsatı gecmisti. Sonra icini buruk bir rahatlık kaplamıstı. Hesap nihayet sorulmustu.
Salih, bahceyi terk etmekte olan ustasının ardından bakakaldı. Kendini bir garip hissediyordu.
Elifin affedilmesine se vinmisti ama ustasını, hic belli etmek istemese de, bu kadar durgun ve
huzunlu gormek icini fena acıtmıstı. Diyecek bir sey ler ararken Hatun birden geriye dondu: “Elifi
biz de aradık Sa lih” dedi kafasını hafifce sola yatırarak.

Usta once bu lafın ne manaya geldiğini cozemedi. Anladı ğında ise yuzu utancla eğrildi.
Hatun basbaya cebindeki madalyondan bahsediyordu. Salih, Elifin madalyonunu cıkartıp attı ğını
aklı sıra herkesten saklamıstı. E, kendisinden baska hic
kimse Elifi aramayacak, madalyonları kullanarak yanma git meye calısmayacak mıydı yani?
Salih Usta “Kepazelik...” diye mırıldandı kendi kendine...
Yediler, gunbatımındaki istisareye hazırlanmaktayken, İs tanbul’un luks semtlerinde bir evde,
kucuk elli, kucuk ayaklı bir kız da, o gece, hava iyice karardıktan sonra yapmaya soz verdiği ve
parasını pesin aldığı bir isi hakkaniyetiyle yerine ge tirmek uzere son hazırlıklarını yapıyordu.
Buyuk calısma masa sının uzerine yaydığı aletlerini tek tek kontrol ediyor ve itinayla sırt
cantasına yerlestiriyordu. Minik kerpetenler ve kargaburunlar hemen ulasabileceği ust gozde
durmalıydı. Hava spreyi, elektronik ve mekanik sifre cozuculer, morotesi ve kızılotesi lambalarla
birlikte diplerde bir yerde durabilirdi. Keza, dene yimlerine ve yaptığı kesitlere dayanarak, bu iste
onlara cok faz la gereksinim duymayacağını dusunuyordu. Mekanik yayı ve sağlamından bir
kangal ip en genis gozde, maymuncuk takım ları ise, her zaman olduğu gibi sağ cebinde
olacaklardı. Hem ih tiyac anında kolay ulasabilmek icin, hem de rahmetli ustasın dan yadigar
oldukları icin.
Cok gencti Sanem. Yirmi altısına henuz basmıstı ama sıra dan bir insanın yuz yirmi altı yıl
calısarak elde edebileceği bir servete sahipti. Resmi kayıtlara gore mal varlığı sadece bu ev den
ve kulustur bir arabadan ibaretti. Herhangi bir bankada tek
kurus hesap actırmıslığı yoktu. Butun serveti, tamamı nakit olarak, kendi imalatı kasasında
oylece durmaktaydı. Bu kadar para icin en guvenli yerin, alemlerin gorduğu en buyuk
hırsızlardan birinin dizinin dibi olduğuna inanırdı. Cok para harcamayı, debdebeli bir yasam
surmeyi sevmiyordu. Zaten mesleği gereği de sevemezdi. Canı cok sıkkın olduğu zamanlarda,
kendisini kasasına kilitler, ne kadar zengin olduğunu dusunup mutlu ol maya calısırdı. Ama bu
fazla bir ise yaramazdı. Yirmi altı yılın sonunda, elinde gercekten değerli uc seyin kaldığına
inanırdı: Ustasından yadigar maymuncuk takımı, ancak kabuslarında gorebildiği babasından
kalan deri bir bileklik ve surekli ilerledi ği mesleği. Ustası, Efendi Abdurrahim, kendisini Eyup
Kalfa’ya emanet edip bu dunyadan goceli sekiz yıl oluyordu. ‘Efendi’ rutbesi değil, lakabıydı
Abdurrahim Usta’nın. Ağır adamdı, ki bar adamdı, ağa adamdı, adı ustunde efendi adamdı.
Elinde bu yumustu Abdurrahim Usta’nın. Sanem, bes yasında yetistirme yurdundan kirisi kırıp
sokaklarda surtmeye baslamıs, bir ma halleyi mesken tutup, civar evlerin kilerlerinden,
mutfakların dan asırdıklarıyla karnını doyurur olmustu. Butun mahalle bu kucuk seytandan
illallah etmisti. Kilitlerin ustune kilitler vurul mus, gece nobetlere kalınmıs ama ne hırsızlıklar
bitmis ne de hırsız yakalanabilmisti. Zaman gelmis, bilmeden icraat alanına Efendi Abdurrahim’in
evini de eklemis, ilk isini basarıyla ta mamlamıs ama ikincisinde enselenince kıcına inen saplaklar
es liğinde ustasından ilk nasihatini almıstı: “Bir adamın evine asla iki kere girme.” O gunden
sonra da hic ayrılmamıslardı. Abdur rahim Usta bu meslekte bir ekoldu. Hırsız diye ortalıkta dola
san zamane capulcularının arasında inci gibi parlardı. Kendisi loncadan yetismeydi. Herkesin
hırsızlığın adabını, ahlakını bil diği zamanları gormustu. “Elini fakirden, fukaradan, yetimden,
oksuzden uzak tutacaksın” derdi, “Aza tamah etmeyeceksin, cokun altında capanoğlu
arayacaksın, mesleğini cok, aldığın isi az bileceksin, kendin icin calmayacaksın, caldığına sahip
cıkma yacaksın, gireceksin, alacaksın, cıkacaksın, teslim edeceksin...” Kalfasıyla cırağına hepsini
bir bir belletmisti. Kafası da cok calı sırdı. Elektroniği bu mesleğe ilk sokanlardan birisiydi. Eyup
Kalfa ile Sanem’e de oğretmisti bu isi. Butun parcaları evde ya parlar, ise gore alet gelistirirlerdi.
Kalfa simdi hapisteydi. Anka ra’daki elcilik isinde yakalanmıstı. Daha da orada kalacak gibi
gorunuyordu.
Salondan yukselen rahatlatıcı bir muzik Sanem’i kendine getirdi. Muzik is icin son sekiz saate
girildiğini haber veriyordu.
Bu sekiz saatte, hafif bir yemek yenilecek, yarım kadeh ickiyle birlikte koltukta oturup, hicbir
sey dusunulmemeye calısılacak tı. Ozellikle de is ile ilgili bir sey. Bu dinlenme suresinde bede
ninde ya da zihninde en ufak bir rahatsızlık hissettiğinde isi derhal ertelerdi Sanem. Eğer normal
bir is olsaydı. Tam ustası nın dediği gibi altında capanoğlu aranacak kadar cok sey vardı bu iste.
Girilecek yer belki cok iyi korunmuyordu ama cok onemliydi, is icin alacağı para cok fazlaydı,

kendisiyle iletisime gecme tarzları cok garipti ve musterileri cok sey istiyordu. Her nedense isin
bu gece olması konusunda ısrarlıydılar. Bu du rumda Sanem’in isi ertelemesi imkansızdı. Dahası,
kesinlikle te miz bir is istemiyorlardı. Caldığı değerli bir seyin yerine taklidi ni koymak, onemli
planların sadece fotoğrafını cekmek ya da alıp yerine ‘bozulmus’ planları bırakmak, kısacası
oraya hic girmemis gibi yapmak Sanem’in en iyi becerdiği isti. Yaptığı icra atlar coğu zaman
aylar sonra, tesadufler sonucunda ortaya cı kardı. Gel gor ki, simdiki musterileri, temiz is
istemek bir yana, bu soygunun en kısa sure icinde herkes tarafından duyulmasını istiyorlardı.
Sanem kendisine isi veren topal adama “Bunun icin tek care” demisti, “Ben oradan cıktıktan
sonra alarmları cayır cayır bağırttırmak.” Topal icin hava hostu tabi. Sonucta en ufak bir terslikte
okkanın altına gidecek olan Sanem’di. Bu garip is teklerin en iyi tarafı, fiyatı bir hayli
yukseltmeleriydi. Pazarlık bile yapmamıslardı. Topal, Sanem’in istediği miktarı, nakit ola rak,
istediği zamanda, istediği para cinsinde teslim edeceğine soz vermisti. Bu is gercekten cok
garipti. Sanem, kariyeri bo yunca hicbir zaman soru sormayı bu kadar cok arzuladığını ha
tırlamıyordu ama sorular unutulmalı, guzel bir yesil salata hazırlanmalı ve yarın oğleden sonra
kus gibi hafiflemis bir sekilde yapılacak olan kahvaltının hayali kurulmalıydı. Duvara asılı planlara
son bir kere bakıp mutfağa yollandı.
Salih Usta, istisare odasına cıkan tas merdivenleri kostura rak tırmanıyordu. Adam akıllı
hazırlanayım derken gecikmisti. Behruz Usta’ran konağının en ust katındaydı istisare odası. Oy le
cat kapı girilen yerlerden değildi. Kapının onune geldiğinde durup ciğerlerinin azıcık yatısmasını
bekledi. Haki yesil mera sim cuppesini eteklerinden cekistirip, bel kusağını iyice sıktı. Evde uzun
uzun taradığı bıyıklarının uclarını yanağına iyice yapıstırdı ve suratına hafif bir tebessum ekledi.
Hazır olduğuna inandığında elini kapının basit mandalına atıp kendini tanıttı: “Lokman Hekim
Ocağı’ndan Salih Usta. Niran Hatun’un cıra ğı.” Tekmili alan kapı, nazik bir sıkırtıyla acıldı.
İceriye girer girmez, istisare odasının o eski kokusunu dolu dolu ciğerlerine cekti. Her sey
tabii ki ve asırlardır olduğu gibi yerli yerindeydi. Sağ tarafta, alcak bir kursunun karsısına hilal
biciminde dizilmis yedi yer minderi vardı. Kursu Lokman He kim’e aitti. Duvarlara ve tavana
acılan dort pencere sayesinde, gunes ısığı, gun doğumundan batımma dek kursunun uzerine
vururdu. Ocağın en buyuğu, kursunun tam karsısına dusen mindere otururdu. Ocak
kuruldvığundan beri bu minderde Behruz Usta’dan baska oturan olmamıstı. İkinci buyuk olarak
Niran Hatun’un yeri, Usta’nın sağ tarafıydı. İdris Usta ise so lunda yer alırdı. Bu duzene gore.
Ocağın en kucukleri. Lokman Hekim’e en yakın yerde otururlardı. Gerci, Hekim en son bes iksir
zamanı once aralarına katılmıs, o gunden sonra da bir da ha gorunmemisti. Merak ediyorlardı
ama endiselenmiyorlardı. Cunku o kutlu kisinin varlığını yureklerinde hissediyorlar, hik metinden
sual etmek gibi bir cureti akıllarının ucundan bile gecirmiyorlardı. Hekim’in Ocak’taki varlığını
kursusu temsil edi yor, her zaman bos ve hazır tutuluyordu.
Behruz Usta dısında herkes buradaydı. Niran Hatun, İdris Usta ve Bengi odanın ortasında
dikilmis, koyu bir sohbete dal mıslardı. İlyas ise her zamanki gibi sol taraftaki buyuk kitaplı ğın
basındaydı. Senede ancak dort bes defa girebildiği bu odada, Behruz Usta’nın sahsi edebiyat
koleksiyonunun tadını cı kartmaktaydı.
Bengi Hatun, Salih Usta’nın iceriye girdiğini gorunce beyaz cuppesinin eteklerini toplayıp
kapıya doğru seğirtmisti ama ak lına geliveren adap kuralları attığı adımı tamamlamasını engel
ledi. Toreler gereği cok ozlediği Salih Usta’sının once buyukleri ni selamlaması gerekiyordu.
Salih Usta, suratındaki giderek buyuyen gulumsemesiyle Niran Hatun’un ve İdris Usta’nın
yanına doğru gitti. Daha bir kac saat once gorustukleri Hatun’u kısa bir selamlamayla gec tikten
sonra, sağ elini kalbinin uzerine koyarak İdris Usta’mn onunde iyice eğildi. Usta acık yesil
merasim cuppesinin icinde, her zamanki gibi pırıl pırıldı. Uzun yuzunu guzelce tıras etmis,
seyrelmis koyu sarı saclarını ozenle geriye doğru taramıstı. Ela gozleri, kemersiz, kalkık burnu ve
her zaman gulumseyen du dakları Usta’ya, Niran Hatun’un tabiriyle, belirgin bir ‘Frenk havası’
katıyordu, ince ve uzun bedenini hafifce one doğru eğe rek Salih’in selamını karsıladı.
Bedeninden ve cuppesinden ne fis cicek kokuları yukselmekteydi.
“Hos geldin Salih” dedi doğrulduktan sonra, “Nerelerdey din bunca zaman?”
Salih, cevap vermeden once Usta’ya soyle bir baktı. Gozle rindeki ve ağzındaki belli belirsiz

alaycı ifadeden, İdris Usta’nın kendisinin nerelerde olduğu da dahil olmak uzere pek cok seyi
bildiği anlasılıyordu. Gozucuyla gorebildiği kadarıyla da Niran Hatun’un yuzunde de benzer bir
ifade vardı.
Salih, sesine mumkun olduğu kadar sıkıntıh bir hava ver meye calısarak “Cok dolastım Usta”
diye cevap verdi.
“Hımm” dedi İdris Usta. Sol elinin iki parmağıyla nazik ama kesin bir sekilde Salih’in kendisine
biraz daha yaklasmasını buyurdu: “Hangi izi surdun de bu kadar cok dolastın?” diye fı sıldadı.
Salih “Bildiğim bir iz yoktu Usta” diye cevap verdi.
“Dolastın durdun mu bunca zaman...?”
“Oyle Usta... Bir umut iste.”
“Umut?..” dedi İdris Usta. Parmaklarıyla hafifce Salih’in sacını oksadı: “Sen umudunu,
derdinin dermanını evinde, oca ğında arasana Salih. Kac aydır haber de vermedin.”
Salih, Usta’ya biraz daha yaklastı. Butun cesaretini toplaya rak “Dar geldi” dedi, “Evim
Ocağım dar geldi...”
Usta sesini iyice alcalttı: “Herkes her dar geldiğinde alıp basını giderse ne olur halimiz Salih?”
Salih, bir laf yarısına hic yellenmemesi gerektiğini cok iyi biliyordu. Usta siyaset ve
diplomasideki maharetleriyle birlikte. Yediler arasında soz soyleme sanatındaki ustalığıyla
tanınırdı. Kısa konusmak Ocağın adetlerinden birisi olsa da, İdris Usta konusurken uzun
cumleleri tercih eder, sadece ağzıyla değil, yuzu ve bedeniyle de konusur, sozcukler ağzından
dokulurken yaptığı ‘sahsına munhasır’ el hareketleriyle, kelimeleri adeta gorunur kılardı. Cevap
yerine hafifce eğilerek bir kez daha se lam verdi.
Salih Usta, kendisini İdris Usta’nın dilinden nasıl kurtara cağını dusunuyordu ki, sol tarafında
Bengi’nin yerlere kadar eğilerek kendisini selamlamakta olduğunu gordu. Hemen yanı na gidip
kızı omuzlarından tuttu ve alnına kocaman bir opucuk kondurdu.
Bengi sakıyan bir sesle “Nasılsın Salih Usta?” diye sordu.
Usta, hala omuzlarından tutmakta olduğu kıza soyle bir baktı. Teni gibi bembeyaz olan dik
yakalı cuppesini, belinden sarı bir kusakla bağlamıstı. Parlak kumral sacları genis dalgalar halinde
omuzlarına dokuluyor, tombis elmacık kemiklerinin uzerindeki yesil gozleri, yine ısıl ısıl
yanıyordu. Kucuk ama dol gun dudaklarının arasından beliren disleri, gulumsediğinde in ci dizisi
gibi pınldardı. Coğu zaman yetersiz kalsa da. Bengi’ye yakıstırılacak tek bir sıfat vardı: Guzel.
“Sağol Bengi” diye cevap verdi Usta, “Sen nasılsın?”
“Her zamanki dertler. Avdaydık Niran Hatun’la beraber.”
“Haberinizi aldım. Hail değil mi?”
“Evet Usta. Yine dolasmaya baslamıs ortalıkta.”
“Nerede gorulmus en son?”
“Trablus collerinde. Doğuya doğru gittiği duytılmus.”
“Doğuya ha?” diye mırıldandı Salih Usta. Hail’in Akde niz’e bu kadar yaklasmıs olması kotu bir
durumdu. Daha kotu su ise, bu haberin kendisini cok fazla tedirgin etmemis olmasıy dı. Salih
Usta kendine sasırdı. Sonra “Elif’in haberini almıs ol masın bu seytan?” diye gecirdi icinden. Artık
endiselemek icin gecerli bir sebebi vardı.
“Ama bir iz bulamadık” diye devam etti Bengi, “Ya geldi ğimizi duydu saklandı ya da haber
yanlıstı.”
“Hayır olsun” dedi Usta. Sonra ekledi: “Hail’in olduğu yer de hayır pek olmaz ama, biz diyelim
yine de. Neyse... İstisare de konusacağız elbet. Baska nasılsın?”
“Baska ne olsun Usta. Bildiğin seyler. Bağbozumundaydım en son.”
“Duydum. İlyas soyledi gittiğini.”
Bengi anlatmaya devam edecekti ki, gozu odanın obur ucunda, ayakta kitap okumaya dalmıs
olan İlyas’a takıldı. Fısıl dayarak “Selamladı mı İlyas seni?” diye sordu Salih Usta’ya.
“Yok” dedi Usta. “Dunya umrunda değil baksana.” Bengi bir gozuyle İdris Usta’ya bakarak
“Saskın! Azar isite cek yine” diye mırıldandı. Mumkun olan en alcak sesiyle “İl yas!” diye bağırdı.
Birkac denemeden sonra da, kafasını kitaba gommus olan İlyas’ın dikkatini cekmeyi
basaramayınca “Musa adenle Usta” diyerek cuppesinin sağ kolunu sıvadı. Bir taraftan buyuk
ustaları gozeterek, elini İlyas’a doğrulttu ve havada bir kac daire cizdikten sonra bosluğa bir

fiske attı. Bengi’nin fiskesiyle birlikte, İlyas elini acıyla kulağına goturdu. Elindeki kitabı
neredeyse dusuruyordu. Saskınlığı gectikten sonra gozleriyle Bengi’yi buldu ve “Ne var?”
anlamında goz kırptı. Bu Bengi ablasıyla birlikte cocukluktan beri kullandıkları bir isaret yonte
miydi. İlyas bir sey anlatmak istediğinde de Bengi’nin yuzune kucuk bir su damlacığı gonderirdi.
Bengi, İdris Usta’ya caktırmamaya calısarak sağ yumruğu nu kalbine goturdu. Diğer eliyle de
asağıdan Salih Usta’yı isaret ediyordu. İlyas bir sure baktıktan sonra Bengi’nin ne demek is
tediğini anladı. Elindeki kitabı arkasına saklayarak yerlere ka dar eğildi ve herkesin duyabileceği
bir sesle “Hos geldin Salih Usta!” diye bağırdı.
Usta “Hosgorduk İlyas, hosgorduk bakalım” diye cevap verdi. İlyas bir sure sırıttıktan sonra
kitabını okumaya devam etti.
Salih Usta bir elini kızın omzuna koyarak, “Ben yokken Yasemin’e goz kulak olmussunuz.”
dedi, “Cok sağolun...”
Bengi “Lafı mı olur. Kardesimiz o bizim...” diyerek soze basladı ama, Usta’nın suratı bir anda
dusuverince saskınlıktan lafını tamamlayamadı. Gozlerinde ofke ile huzun karısımı bir ifade vardı.
Kilitlenmis dudaklarının ustundeki bıyıkları belli belirsiz seğiriyordu. Bir sure oyle durdu ve tek
kelime etmeden, omzunda duran elini yavasca cekti.
Konu Yasemin’den acılınca, Salih Usta’nın aklına kızın an lattıkları gelmisti: “...Bengi Abla
Volkan diye bir cocuk buldu. Mehmet Sinan’ın yanına verdi. Var o cocukta bir is ama renk
vermiyor simdilik...” Salih Usta bu olayı, hele ki Bengi’nin ya nında aklına getirmemesi gerektiğini
biliyordu ama icinden yukselen ofke dalgasına da karsı koyamıyordu.
Ortada Usta’nın kendisine kızdığını gosteren bir sey yoktu ama Bengi’nin sezgileri ters giden
bir seyler bulunduğunu ve bu ters giden seylerin icinde kendisinin de payı olduğunu soy luyordu.
Bunca yıldır tanıdığı Salih Usta’sı durduk yerde ve us telik kendisine karsı boyle surat asmazdı.
Bengi’nin yesil gozle ri bir anda nemlenivermis, o kucuk ağzı titremeye baslamıstı. Usta’ya
dokunmak istedi ama cesaret edemedi. Usulca “Ne ol du Usta?” diye sordu.
Bengi’nin sesini duymak Usta’yı biraz olsun kendine getir misti. Hala seğirmekte olan
bıyıklarını sıvazlayarak Bengi’ye bakmaya calıstı. Karsısında kafasını kaldırmıs ne olduğunu an
lamaya calısan Bengi’yi, o elinde buyuyen, o cırağı olmasa da uzerinde cok emeğinin olduğu kızı
gorunce kendisini daha ko tu hissetti. Hayatında ilk defa Ocağın bir uyesine karsı nefrete,
kıskanclığa, hasete cok benzeyen bir duygu besliyordu. Bu da kendisinden utanması icin yeterli
bir sebepti. Usta ağzında “Yok bir sey kızım!” diye bir seyler geveledi,
Salih Usta’nın istediği tek sey, her seyi bosverip bir an once oradan cıkıp gitmekti. Tam
arkasını donecekti ki, odanın kapısı kırılacakmıs gibi zangırdamaya baslayarak, Salih’e Ocak
İstisa resi denilen seyin ne kadar onemli olduğunu hatırlattı. Bilme yen birisi kapının su halini
gorse, dısarıda korkunc bir kasırga nın patladığını zannederdi. Oysa bu Yediler icin İstisare’nin
baslamak uzere olduğunu soyleyen bir isaretti. Ruzgar kapının mandalını ve menteselerini
parcalamak istermis gibi carpıp du ruyor, iceriye sızarak odadaki halıları, uzerlerindeki cuppelerin
eteklerini havalandırıyordu. Bu hengamenin arasında Niran Hatun’un sesi duyuldu: “Herkes
yerine gecsin!”
Ustalar acele adımlarla, hilal biciminde dizilmis yer min derlerinin basına gidip beklemeye
koyuldular. Kısa bir sure sonra kapının zangırdaması kesildi. İceriye dolan ruzgar, gide rek
kuculen daireler cizerek dolasmaya devam etti ve bir sure sonra minik bir hortum seklini aldı.
Odanın ortasında bir sure salındıktan sonra, Niran Hatun’dan baslayarak ayakta durmak ta olan
Ustalar’in etrafında dolanmaya basladı. Minik hortum, İlyas’ın ozenle taranmıs saclarını
darmadağın edip canını iyice sıktıktan sonra, kendinden gayet emin bir sekilde karsıdaki mindere
yoneldi. Minderin onunde, etrafında dolanacak kimse yi goremeyince once havada duraklar gibi
oldu, sonra bir metre kadar geri gidip tekrar mindere yoneldi. Elifin bulunması gere ken yeri bir
kez daha iyice kontrol etti ve geldiği gibi kapıyı zangırdatarak odayı terk etti.
İstisare Odası’na rahatsız bir sessizlik cokmustu. Salih Usta duvarlara baktı. Ocağın kadim
tarihi asılıydı duvarlarda: Harun Usta’nın yayından fırlayan son ok. Melike Hatun’un kırık kal kanı.
Cihan Usta’nın zırhı ve daha niceleri... Hepsi yerlerinde, tıpkı kendileri gibi huzurlu bir sessizlik
icinde bekliyor, dileyene huzun, dileyene kudret veriyorlardı. Odanın karsı duvarın da, kitap dolu
rafların arasında. Ocağın simgesi asılı durmak taydı. Boyunlarında asılı duran madalyonların

aynısının buyu tulmus sekli olan bu tasın uzerinde, beyaz bir lalenin etrafına dizilmis yedi kartal
olanca kızıllıklarıyla yanmaktaydı. Madal yonun hemen altında ise, Yediler’in zamanı bir kum
saatinin icinde ağır ağır akmaktaydı. Salih Usta saate bakınca hayretler icinde kaldı. İksir vaktinin
yaklastığını biliyordu ama bu kadar az bir zamanın kaldığını gozleriyle gormek her defasında oldu
ğu gibi garibine gitmisti. İki karıs buyukluğunde bir kum sa atiydi bu. İcindeki kum, ağır akısını
ancak elli yılda tamamlar dı. Ust haznede bir parmaktan daha az bir sey kalmıstı. Son kum
tanesi de dustuğunde, saatin durduğu kaidenin altındaki kare seklindeki tas parlak yesil bir
renge burunecekti. İste o za man aralarından iki Usta bu yesil parıltının icine dalacak ve za
manında yuce cınar tarafından Lokman Hekim’e verilmis olan defteri, sonsuzluğun icinden cekip
alacaklardı. Defter Hekim’in kursusune konulacak ve cemrelerin dusmesi beklenecekti. Kilitler
acıldıktan sonra emanetler alınacak ve herkes Hekim’in kelamını deftere okuyacaktı. İste ondan
sonra, Salih Usta’nın bu yasına ve bunca deneyimine rağmen izlemeye doyamadığı sey; bir
mucize, sanatların en guzeli gerceklesecekti. Sayfaların uze rine dokulen murekkep. Lokman
Hekim’in sozleri okundundukca hareketlenecek ve kağıdın uzerinde belirgin bir yazı sek lini
alacaktı. Sonra Ustalar dort bir yana dağılıp defterin soyledi ği yerlerden, otları, cicekleri ve
korpe ağac surgunlerini topla yıp, iksiri hazırlamak icin mahallelerine getireceklerdi. Tıpkı za
manlar once yuce cınarın Lokman Hekim’e soz verdiği gibi.
Merdivenleri ağır ağır tırmanmakta olan bir cift ayak sesi, odanın icerisinde yankılanmaya
baslayınca herkes ayağa kalktı. Gosterissiz, kaba bir kumastan dikilmis gri cuppcsiyle Behruz
Usta istisare odasına girdiğinde, herkes selama durmus vaziyet teydi. Usta kapının ağzında
durup, kısa bir sure ve sanki ilk de fa goruyormus gibi odanın duvarlarına bakındı. Sonra yavas
yavas Yediler’e doğru yurumeye basladı. Hekim’in kursusunu selamlayıp sol elinin basit bir
hareketiyle diğerlerinin doğrulmasını buyurdu. Bes usta kafalarını neredese aynı anda kaldı rıp,
oturmak icin Behruz Usta’nın Niran Hatun ile İdris Usta’nın arasındaki yerini almasını beklemeye
basladılar.
Yeniden can bulmus bir eski zaman heykeline benziyordu Behruz Usta. Yeryuzunde gecirdiği,
tarihin bile hafızasına sığ mayacak kadar uzun yıllar belini biraz bukmus olsa da, enda mı, bu
kadim savascının hala demir gibi sapasağlam olduğunu gosteriyordu. Usta’nın yuzu, uzun ve
yapılı bedeniyle mukem mel bir tezat olusturacak kadar kibardı. Ensesine kadar uzanan gri
renkli, sık dalgalı saclarını, minik bir at kuyruğu seklinde toplamıstı. Gri bir denizin dalgaları gibi
gorunen sacları, yuzu ne cevreleyen kıvırcık, kısa sakallara karısıyordu. Tam bir dik ucgen
seklinde olan bıyığı, sanki yuzunun kibarlığını pekistir sin diye, usta bir yontucunun eliyle bu gri
denizin ortasından kabartılmıs, basit ama apayrı bir abide gibi yukselmekteydi. Za man ve
duruma gore yağmur grisinden en acık gokyuzu mavi sine kadar uzanan bir renk yelpazesi
icinde gidip gelen bicimli gozleri, bugun mavinin en duru, en sakin tonuyla uzakta bir yerlere
bakıyorlardı. Alnındaki duzgun cizgiler coğu zaman Usta’nın bilgeliğine isaret etse de, nadiren de
olsa kasları catıldığında derinden acılmıs kılıc yaralarını andırıyorlardı. Ve o in ce dudaklarından
dokulen sozler de, basta Yediler olmak uzere bircok insan icin ‘hukum’ demekti.
Ocak İstisaresi, dusmanların durumunun tartısılmasıyla baslamıstı. Aslında tartısılacak fazla
bir sey yoktu. Ezeli dus manları Kamer-i Hail’in yaratıklarından bir kacı, Akdeniz’in guney
kıyılarında gorulunce, Niran Hatun ile Bengi ava cıkmıs lar, birkac ay collerde dolanıp yaratıkların
yatağını bulmaya, en azından birkac tanesini yakalamaya calısmıslardı. Ne var ki, colde
gecirdikleri onca zaman boyunca yaratıklarla hic karsılasamamıslardı. Aldıkları istihbarat
guvenilirdi. Muttefikleri olan Berberi kabileleri de yaratıklann o civarda gorulduğunu
doğruluyorlardı. Niran Hatun en az bir kelle alana kadar ava devam etmeye niyetliydi ama
Bengi, İlyas’a anlattığına gore, yaratıkla rın surekli guney doğuya, yani colun iclerine doğru
ilerlemesin den kuskulanmıs, Niran Hatun’a caktırmadan birkac izi gormezden gelmenin cok
hayırlı olacağına karar vermisti. Sonuc olarak ortada acık bir catısma yoktu ama Kamer-i Hail’in
bunca yıldan sonra tekrar kafasını gostermesi, İstisare’de konusulma ya değecek kadar
onemliydi.
Niran Hatun, Bengi’yle birlikte cıktığı avı uzun uzun anlat tıktan sonra sozlerini bağladı:
“Yaratıkların Hail’in marifetleri olduğu kesin. Sayıları fazla değilmis. Duyduğumuz kadarıyla,
civara da fazla bir zararları dokunmamıs. Ama yine de Hail’in en son gorduğumuz yerlerde

ortaya cıkması kotu. Anlasılan so kup atamamısız. Boyle giderse iyice mesken tutacak oraları.
Basta Trablus olmak uzere, Cezayir’den İskenderiye’ye kadar tum kıyılarda emniyet almalıyız.”
Kimseden bir ses cıkmayınca Hatun goz ucuyla yanında oturan Behruz Usta’ya baktı. Usta
dalgın dalgın karsısında du ran kursuye bakmaktaydı. “Tedbir alınması sarttır” dedi neden sonra,
“Baska?”
Usta’nın uzerine cok uzun zamandır, kimsenin nedenini sormaya cesaret edemediği bir haller
cokmustu. Asırlar vardı eline kılıc almamıstı. Her seye kısa cevaplar veriyor, bazen ay larca
evinden cıkmıyor, kırk yılın bası bir araya geldikleri za manlarda da, boyle uzaklara dalıp dalıp
gidiyordu. Usta boyle oldukca da Yediler arkalarında ciddi bir bosluk hissediyorlardı.
Niran Hatun’un keyfinin iyice kactığını anlayan İdris Usta konuyu değistirdi: “12. Daire’ye
ikinci subayı da bulduk gecen lerde. Daire yeniden faaliyete gecmistir. Hayırlı olsun,”
“Nereden icap etti bu?” diye sordu Salih, “Malumunuz se yahatteydim. Haberim olmadı.”
Salih’e acıklamayı İdris Usta yaptı: “Arık zamanı gelmisti. Hatırlarsın, resmi olarak neredeyse
kırk yıldır kapalıydı Daire. Subayları da gorevlerini kıtalarında gizli yurutuyorlardı. İsler bir sekilde
yuruyordu ama, bıktılar boyle calısmaktan. Bir isimleri, bir yerleri olsun istiyorlar. Haksız da
değiller. Bir taraftan ordunun isleriyle uğras, bir taraftan gizli gizli geceleri, iblis kova la... Kolay
değil. Hele eski subaylar, iyice onur meselesi yap mıslar Daire’nin kapatılmasını. Hal boyle olunca
biz de yavas yavas baslayalım dedik. Hem baskentte resmi bir 12. Daire ol ması bizim de cok
isimize yarar.”
“Kimler alındı Daireye peki? Kıtalardan mı buldunuz su bayları?”
“Biri bahriyeli yuzbası, diğeri jandarmadan usteğmen. İkisi de yeni.”
“Nasıl?” diye sordu Salih hayretle, “Daire’den haberleri yok mu yani?”
“Yok” dedi İdris Usta, “Halihazırdaki subaylardan birini atamaya cekindim. Biri diplerini
kurcalamaya kalkarsa, 12. Daire’nin bunca yıl gizli calıstığını anlayabilir. Bilmeyen adamlar olsun
istedim ki, biri sorsa da cevap veremesinler.”
“Sen tanıstın mı peki?”
“Yooo...”
“Eeee?”
“Duruyorlardır oyle herhalde. Haber aldım bir oda ayarla mıslar kendilerine gidip
geliyorlarmıs. Bir sey bilmelerine gerek yok zaten. Vitrinde biraz dursunlar, 12. Daire’nin yerini
sağlamlastırsınlar, hemen geri alacağız. Genc daha ikisi de. Unu turlar, gider.”
“Usta, delirmesin orada cocuklar” diye araya girdi İlyas, “Uc bes bir sey cıtlatsaydm.”
“Onu yaparsam delirirler iste” dedi İdris Usta, “Simdi hic yeni subay eğitmekle uğrasamayız.
Yeterince var elde.”
Usta haklıydı. 12. Daire subayı olmak da oldurmak da ko lay isler değildi. Salih o tanımadığı
iki subayı dusunerek “Vah vah” diye gecirdi icinden. Bir taraftan da Elifin bahsinin ne za man
acılacağını dusunuyordu ama cok daha onemli bir konu vardı sırada:
“İksir vakti de yaklasıyor” detli Niran Hatun. Bu konu Behruz Usta’nın bile dikkatini cekmisti.
“Oyle mi?” diye sordu Usta. Hayretiyle herkesi hayrete dusurmustu. Bengi’ye baktı: “Hamsin’e
ne kadar kaldı?”
“Hızır gunlerinin yuz on besindeyiz Usta” dedi Bengi, “Bu gunu saymazsak yuz elli altı gun
var.”
“Bu kıs zor, bu Erbain zor gecer” dedi Behruz Usta. Ayağa kalktı. Sağına, Elifin bos duran
minderine baktı: “Lakin herke sin gelmesi yakındır!”
Bu beklenmedik zengin kalkısı herkesi afallatmıstı. Behruz Usta konusulacak bir seyin
kalmadığına kanaat getirmisti ve bu, Ocak tarihindeki en kısa istisarenin sona erdiğini
gosteriyordu. Derhal toparlanıp ayağa kalktılar.
“O zaman...” diye devam etti Usta dikildiği yerden, “Her kes eminlerine yakın dursun. Saat
dolduğunda emanetler alına caktır. İstisare bitmistir. Aleme haber salınsın. Yediler toplan mıstır.
Kadim bekaları surecektir ve iksir kaynatılacaktır. Boyle bilinmistir, boyle bilinecektir!”
Ustalar ve Hatunlar, sağ yumruklan kalplerinin uzerinde, hep bir ağızdan “İsittik ve itaat
ettik” dediler. Behruz Usta se lamları aldıktan sonra geldiği gibi ağır adımlarla İstisare Odası’nı
terk etti. U.sta’nın bu tavrına herkes gibi Salih Usta da cok uzulmustu: “Allah Allah...” diye

mırıldandı kendi kendine, “Bu ne hal?”
“Sen asıl kendi haline bak!” diye bağınverdi Niran Hatun. Salih zılgıtı yeyince yerinden sıcradı:
“Ne oldu ki Hatun? Ne varmıs benim halimde?”
“Olmussun daha ne olacak? Sana Hail denizin guneyini kendine mesken etmis dedik,
yerinden bile kıpırdamadın. Hin di gibi gomdun kafanı boynuna oturdun. Bu musun sen?”
“Doğru vallaha” diye lafa karıstı İlyas, “Eskiden olsa yata ğanını sıyırmıstın coktan.
Tutamazdık seni.”
Gulustuler. Hatun takınabildiği en yvımusak ifadesiyle cı rağının yanına yaklastı. “Toparla
evlat kendini” dedi, “Usta’nın dediğini duydun.”
Salih Usta “Yorgunum biraz, ondandır” falan diyerek ge cistirmeye calıstı. Haklıydılar, cunku
eskiden Hail’in yakınlarda bir yerlerde olduğunu duysa, coktan fırlayıp yol hazırlıklarını yapmaya
baslamıstı bile. Ama son zamanlarda hic savasacak ta dı yoktu. Haklıydılar, cunku Elif hicbir seye
gelmese bile, iksiri icmeye eli mecbur gelecekti. İstisarede bahsi acılmamıstı ama, Behruz Usta
lafını soyleyerek Elif konusunun fazla dert edilme mesi gerektiğine hukmetmisti. Kızın madalyonu
koparıp attığı nı herkes oğrenmisti anlasılan. Kendisine soylenmese de, bu ha reketi Ocağa
hakaret olarak kabul edilmis ve bulunması icin ca ba gosterilmemesine karar verilmisti. Lafın
kısası artık her sey Elife bakıyordu. Gelmek ya da gelmemek onun vereceği bir ka rardı. İs, Salih
Usta’nın dusundukce midesini burkan bir duru ma gelmisti. Elif bu saatten sonra gelirse adı ‘iksir
icin geldi’ olacaktı. Gelmezse de... İksirsiz fazla yasayamazdı. Ve Salih Usta en cok korkutan sey
cırağının gururuydu.
Sekiz saat bu sefer gecmek bilmemisti. Sanem hic adeti ol mamasına rağmen beynini
bosaltmak icin bir ara televizyon iz lemek zorunda bile kalmıstı. Kalktı, siyah is kıyafetlerini giydi,
maskesinin bere seklinde kıvırıp kafasına gecirdi. Kapının he men yanmda, duvarda asılı duran
eski bir asma kilit ile may muncuk takımını iki eliyle sıkı sıkı kavrayıp alnına goturdu. Dizlerinin
ustune cokup duasını etmeye basladı:
“Ey mesleğimin kadim erbapları, actan calmadım, mazlu mu ağlatmadım. Gozumu keskin
kılın, bileğime kuvvet verin. Ey zanaatımın ulu pirleri, garibin evine girmedim, bir caldığım la bes
ac doyurdum, bes kapı actım, bes duskun yatırdım. Bede nimi tuyden, ayağımı sudan hafif kılın.
Goren gozden, isiten kulaktan, gammaz ağızdan sakının. Gidisimi, gelisimi tez kı lın...”
Topkapı sarayını cevreleyen duvarların dibine geldiğinde, planından iki dakika ilerideydi.
Bekledi. Etrafı kolacan ettikten sonra hafif adımlarla duvarın dibine kadar ilerledi. Bir kangal ipe
bağlı ucu kancalı oku, mekanik yayma yerlestirdi. Duvarın yuksekliğini gozuyle bir kez daha
olctukten sonra, yayın tetiği ne bastı. Ok, gokyuzunun karanlığında genis bir kavis cizip, duvarın
arkasında gozden kayboldu. İpi bir iki kulac kadar geri cektikten sonra, duvarın ustunden gelen
takırtı, saraym kapıla rının ardına kadar acık olduğunu haber veriyordu. Minik elle riyle ipi sıkı
sıkı kavradı, minik ayaklarıyla duvara sağlamca bastı ve kedileri kıskandıracak bir tırmanısla
karanlığa doğru yukselmeye basladı.
Yeniden kulusturune donduğunde planın tam on dakika gerisindeydi. Endiseyle saatine baktı.
“Gazla kızım Sanem” de di kendi kendine, “Birazdan yıkılacak ortalık.” Alarm sistemi nin devreye
girmesine otuz saniye kadar bir vakit kalmıstı. Der hal kontağı cevirip yola koyuldu. Bir taraftan
da is kıyafetlerin den kurtulmaya cabalıyordu. Daha ucuncu vitese henuz gec misti ki, devreye
giren alarmların ciyaklamaları gokyuzune yukseldi.
Aslında cok temiz bir is cıkartmıstı. Gurur duyulamayacak kadar kolay olmustu. Sarayın
avlusuna girdikten sonra en de ğerli hazinelerin bulunduğu bolumleri es gecmis, doğruca depo
kısmına yonelmisti. Sanem planlarını yaparken, tum operasyon icin kırk bes dakika zaman
ayırmıstı kendisine. Alarmları yeni den devreye sokacak sistemi de, operasyon bitis zamanından
on dakika sonraya ayarlamıstı. Kısaca, arabasına atladıktan ve yeterince uzaklastıktan sonra
otmeye baslayacaklardı. Deponun alarmını devreden cıkarmak ve uyduruk kilidini acmak cok faz
la zamanını almamıstı. İceride ek bir guvenlik onlemine rastla mazsa, planladığından on bes
dakika once arabasında olabilirdi ama depoya girdiğinde gorduğu manzara her hırsızı dehsete
dusurecek cinstendi. Depoya yıllardır el değmediği besbelliydi. Kendisine soylendiği gibi
dolaplarda, numaralandırılmıs bir se kilde durması gereken esyalar, orada burada yığınlar

halinde yatmaktaydı. Alması gereken sey, normalde yirmi yedi numa ralı dolapta kendisini
bekliyor olmalıydı ama depoda bu dolabı bulmak bile olanaksızdı. Neyse ki, aradığı seyin neye
benzedi ğini iyice oğrenmisti. Bu yaklasık bir bucuk metre uzunluğun da, bir buctık karıs
capında, deriyle kaplanmıs, ahsaptan silindir bir kutuydu. Uzerinde Arapca yazılar olmalı, kapağı
ise tuğra benzeri bir muhurle kapatılmıs olmalıydı. Eğer sanslıysa, yani hala yerinde duruyorsa,
envanter etiketindeki kod numarasından da aradığı seyi tanıyabilirdi. Caresiz aramaya baslamıstı
Sanem. Hayatında bu kadar gurultulu bir is yaptığını hatırlamıyordu. Malı nihayet bulduğunda,
programın bes dakika gerisindeydi.
Her sey o ya da bu sekilde bitmis, sıra isin en son ve en sevdiği asamasına gelmisti: Malı ver
parayı al. Sanem, teslimat icin anlasılan yere doğru hızla ilerlerken, karsı taraftan gelen polis
arabalarını gordu. Gulumseyerek alt dudağını ısırdı. İcini yine o hınzır urperti kaplamıstı. Tam
musterilerinin istediği gibi bir is cıkarmıstı. İlk sıraları garanti edemezdi ama soygunun yarın
haber bultenlerine gireceği kesindi. Arka koltukta yatan kutuya baktı. Son bir kere sormaktan
kendini alamadı: “Ne var ulan senin icinde?”
8
12. Daire’de gecirdiği ilk ayın sonunda Doğan, yuzbasının yeni gorevleri konusundaki
dusuncelerine hak vermemekte ha la inat ediyordu. Yaklasık onbes gun once uygulamaya koydu
ğu ‘eylem planı’, butun gun bilgisayarında oyun oynayan Sarp Yuzbası’nın alaycı
gulumsemeleriyle sıklıkla tacize uğruyor ol sa da. Doğan buyuk bir sebatla masasının uzerine
yığdığı foto kopileri okuyup notlar cıkarmaya devam ediyor, okuyacak sey ler tukendikce Milli
Kutuphane’nin yolunu tutup koltuğunun altında deste deste kağıtlarla ofise geliyordu. Yuzbasının
masası sefil ve dağınık bir tenhalık icerisindeyken, usteğmenin masası ise beyhude ve duzenli bir
kalabalığı ağırlıyordu.
Kısaca Sarp ile Doğan aynı yalnızlığı, aynı odada birbirle rinden farklı sekillerde
tuketmekteydiler. Temizlik odasından bozma ofislerine kendilerinden baska gelen bir Allah’ın
kulu ol mamıstı. Aslında mesai saatlerinin tamamını dısarıda gecirip, arada sırada soyle bir
gorunmeleri yeterli olurdu. Kimse yok luklarının farkına varmazdı cunku. Ama her sabah, biraz
gec de olsa kalkıp isyerlerine geliyorlar ve mesai bitimine kadar bura da kalıyorlardı. Son
zamanlarda sorgulamadıkları tek sey ‘ise gelme’ kavramıydı. Doğan, kendisine bir is icat ederek
ise gel meyi garanti altına almıstı ama Yuzbası’nın oyun oynamaktan baska yaptığı bir sey
olmamasına rağmen ise gelmeye devam etmesi sasırtıcıydı.
Kendilerini en kotu ve birbirlerine en yakın hissettikleri za manlar suphesiz oğle yemekleriydi.
Koca yemekhanede, kendi leri haricinde herkes yarım kalan islerine yetismek icin lokmala rı hızla
ağızlarına tıkarken. Sarp ile Doğan kafalarını one eğip, fazla goze batmamaya calısarak bu
yemek temposuna ayak uy durmaya calısıyorlardı. Bu sartlar altında is arkadası edinmek
neredeyse imkansızdı. Herkes cok mesguldu ve cok hızlı hare ket ediyordu. Bugune kadar bir tek
kisiyle iletisim kurabilmis lerdi. Yemekhanede yer bulamayan genc bir astsubay, izin iste yerek
yanlarına oturmus, cok hızlı bir sekilde kendisinden ve yaptığı isten bahsetmisti. Anladıkları
kadarıyla ismi Berkan’dı. Doğan’ın geldiği ilk gun 12. Daire sanarak kapısını zorladığı ana
kumanda odasında elektronik teknisyeni olarak calısıyor du. Askeri liseden daha gectiğimiz yıl
mezun olmus ve hemen buraya atanmıstı. Gordukleri kadarıyla, bu uste Berkan’dan da ha genc
bir personel yoktu. Hele daha bu yasta ana kumanda merkezinde calısmaya baslaması, bu
cocukta fazla iyi bir seyler olduğunu gosteriyordu. Ama Berkan’a fazla soru soramamıs-lardı.
Hem cevap verecek kadar vakti yoktu, hem de merak edildiğini anlarsa, merak etmeye
baslayabilirdi.
Dairede bir gun daha sona ermekteydi. Bilgisayara karsı yapmıs olduğu futbol macını, son
dakikalarda yediği bir golle uc - iki kaybederek bugun basladığı ikinci turnuvadan da elen mis
bulunan Yuzbası, bir sigara yakıp sanal takım arkadasları nın tıpkı kendisi gibi boynu bukuk bir
sekilde soyunma odasına gidislerini izledi. Yazık ki kendisinin gidebileceği bir soyunma odası
yoktu. Duvardaki saate bakılırsa bir yarım saat sonra evi ne gidebilirdi. O da kendisini yeteri
kadar sakin ve evcil hissederse. Coğu zaman Daire’den evine gitmek niyetiyle cıkıyordu. Ne var
ki eve yaklastıkca icinde kabarmaya baslayan ofke ile sı kıntı karısımı bir duyguya yenik duserek

direksiyonu bildiği en yakın alkol mekanına kırıveriyordu. İyice ve yapayalnız dem lendikten ve
artık uyuyabileceğinden emin olduktan sonra da efevari bir kanunsuzlukla, bilmem kac yuz
promil geciyordu direksiyonun basına.
Sarp, sigarasının dumanını bilgisayar ekrarnına doğru uflemekten iyice sıkılmıstı. Duvardaki
saate bir kez daha baktı. Bir bardak daha takviyeli kahve icmek icin cok az vakit kalmıstı. Bu
saatte Daire’den cıkıp gitmeyi de icine sindiremiyordu. Elin de kendisini hayata ve askeliğe
bağlayan bir tek ‘mesai saati’ kalmıstı cunku.
Sandalyesiyle birlikte sola doğru dondu. Doğan masasının basında, yine Milli Kutuphane’den
toplayıp getirdiği kitap foto kopilerini okumaktaydı. Yuzbası icinden alaycı bir kufur salla dı. İki
haftadır, Doğan’ı harıl harıl okurken her gorusunde once gulesi geliyor ama sonra sahit olduğu
manzara karsısında deh sete kapılıyordu. Usteğmen, ‘Turkiye’deki Bilim Dısı Gelisme ler’
konusunda ciddi bir calısma yurutmekteydi. Doğan masası na kapanıp okumaya basladığında ilk
birkac gun hic sesini cı kartmamıstı. Neden sonra “Ne yapıyorsun sen?” diye sordu ğunda, cok
kibar bir “Calısıyorum komutanım” cevabı almıstı. Fırsatını kollayıp Doğan tuvalete gittiği bir
sırada fotokopilerle soyle bir goz atınca, suratına hayatının en aptal ifadelerinden biri yerlesmisti.
Usteğmen’in masası gizemli olaylar, bilinme yen sırlar, efsaneler, mitolojiler, cinler, periler,
oculer, umacılar ve daha buna benzer bir suru sey uzerine yazılmıs, coğu eski ta rihli kitaplardan
cektirilmis fotokopilerle doluydu. Sarp gozleri ne inanamamıstı. 12. Daire gibi bir yere atanmıs
olmanın verdi ği dehset, buraya atanan diğer subayın masasına gomulup cid di ciddi bilim dısı
gelismeler calısmasının yarattığı dehset karsı sında cok zayıf kalıyordu. Yuzbası once
cocukcağızın delirdiği ni ya da iskolik, salak herifin teki olduğunu, er ya da gec bu sacma isten
vazgececeğini dusunmustu. Ne var ki, ilerleyen za man Doğan’ın azmini zerre kadar
asındırmayınca. Yuzbası’nın İcinde bu genc subaya karsı belirgin bir hayranlık, kendine kar sı ise
sinsi bir kızgınlık hissi uyanmaya baslamıstı. Usteğmen yuksek olasılıkla sacma, aptalca ve bos
bir isle uğrasıyordu ama bu durum onun ‘isini yapmakta’ olduğu gerceğini golgelemi yordu.
Yaptığı is, en azından, insanın bu daireyi, kendisini ve mesleğini bir kenara fırlatıp, alkolizme
doğru emin adımlarla ilerlemesinden cok daha akıllıcaydı. Sarp, yine bir fırsatını bu lup
caktırmadan Doğan’ın calısma notlarına goz atınca kendisi ni daha da ise yaramaz hissetmisti.
Usteğmen, bu sacma gibi gorunen kaynakları didik didik edip, Anadolu’da gorunen ga rip olayları
olabildiğince mantıklı bir sekilde duzenlemisti. So nuc, bir takım acıklanamayan olayların, değisik
yorelerde ve hemen hemen aynı sekilde, tesaduf, yalancı tanıklık ya da aspa ragas olarak
nitelendirilmesi cok zor bir sekilde tekrar etmis ol duğuydu. Bunu goren Yuzbası once
heyecanlanmıs, Daire’nin gercekten bir ise yarayabileceğini dusunmus ama gozu masası na
kayıverince, kendisinin artık ise yaramaktan cok uzak oldu ğuna kanaat getirip, nihai kararını o
gun vermisti.
Sarp bakıslarını Doğan’ın uzerinde bırakmıs, giderek los lasmaya baslayan zihninin
derinliklerine dalıp gitmisti. Usteğ men izlenmekte olduğunu hissetmese, saatlerce o sekilde kala
bilirdi. Doğan, okumaya devam ediyormus gibi gorunmeye ca lısarak, yan gozle komutanına
baktı. Fark edildiğini fark eden Sarp da “Nasıl gidiyor?” diye sormak zorunda kaldı.
“İyi gidiyor komutanım” diye cevap verdi Doğan. Sandal yesine yaslanıp guzelce gerindi ve
saatine baktı.
“Gec oldu” diye atıldı Sarp. Suratına yıhk ve zorlama bir tebessum yerlestirdi. “Cok calıstın
bugun.”
Doğan gozlerini iyice kısarak gulumsemekle yetindi. Saati ne bir kez daha baktı. Mesai
bitimine yirmi dakika kalmıstı. “Ben bugun biraz erken cıkabilir miyim?” diye sordu ve cevabı
beklemeden masasını toparlamaya basladı.
Yuzbası guldu: “O masayı toparlamakla uğrasmazsan cıka bilirsin tabii ki. Hayırdır?”
Doğan gulmemeye calısarak elindeki kağıtları bir kenara atıverdi. Ayağa kalkıp pantolonunu
cekistirdi: “Eve birkac par ca esya almıstım onları getirecekler. Evde olsam iyi olur.”
“Cık tabii...” dedi Sarp komutanca bir edayla, “Nasıl yerle sebildin mi eve?”
“Sağolun komutanım yerlestim. Beklerim bir aksam.”
“Hangi aksam?”
Doğan montunu giymeyi bir sure duraklatıp Yuzbası’ya dondu: “İstediğiniz bir aksam

komutanım.”
“İyi o zaman. İzne cıkmadan geleyim.”
“İzne mi ayrılıyorsunuz? Ne zaman?”
“Oyle” dedi Sarp. Bakıslarını karsıki duvara dikmisti. “En gec onumuzdeki ay.”
Doğan obur kolunu da montuna gecirdi. Bu o kadar da ola ğanustu bir sey değildi. Yuzbası
bilgisayar oynamaya izindey ken de pekala devam edebilir, kendisi de iki kisi icin cok da ye terli
olmayan bu odada rahat rahat okumaya devam edebilirdi. “Ne kadar yoksunuz?” diye sordu.
“Donmeyeceğim” dedi Sarp duvara bakmayı surdurerek. Kepini eline almıs, kapıya doğru bir
adım bile atmıs olan Do ğan birden donup “Nasıl yani?” diye soruverdi.
Yuzbası masanın uzerinde duran perisan paketten bir siga ra alıp yakana kadar cevap
vermedi. İlk dumanını havaya savu rurken “ Basbaya...” dedi, “Giderken sana bir istifa mektubu
bırakacağım sen de onu gerekli yerlere ileteceksin. Komutanın icin bu kadarcık burokratik
angaryaya katlanırsın herhalde.”
Doğan ne diyeceğini sasırmıstı. Kısa bir tereddutten sonra, sandalyesini hala duvara
bakmakta olan Yuzbası’nın tam karsı sına cekip oturdu. Kepini masasına fırlatıp “Kararınız kesin
mi komutanım?” diye sordu.
Sarp, duvara karsı kalın bir duman daha ufledikten sonra “Evet” dedi, “Oyle uzerinde cok
dusunmedim ama kararım ke sin.”
Usteğmen mesleğini bırakmaya karar vermis bir askerle ilk defa karsılasıyordu. İstifa denen
sey kendisine o kadar yaban cıydı ki. Doğan elinde olmadan komutanının siddetli ve acil te davi
gerektiren bir hastalığa yakalanmıs olduğunu dusunmeye baslamıstı. Bir askerin uniformasını
bırakmaya kalkısmasının Usteğmen icin baska bir acıklaması olamazdı. Diğer taraftan da, ne
kadar ciddiyetsiz, disiplinsiz, askeri terbiyeden uzak ve sinir bozucu olursa olsun Yuzbası’nın
gitme olasılığı kendisinin bu odada, 12. Daire ile tek basına kalması gibi bir durumu ortaya
cıkartıyordu. Bu durum da fazlasıyla korkutucuydu. Doğan, Yuzbası’nın, yani anti-tezinin
olmadığı bir dairede bugunku gi bi hırsla calısıp calısamayacağını yavas yavas kendisine sorma
ya baslamıstı.
Sandalyesinde Yuzbası’ya doğru eğildi ve “Komutanım.” diyerek konusmaya basladı. “Kotu bir
durumda olduğunuzu, yani olduğumuzu biliyorum. Ama inanın bu daire icin yani da ha cok
kendimiz icin yapabileceğimiz seyler var. Sacma gorune bilir, sonucsuz olabilir ama boyle
kendinizi yani kendimizi sa lıp, sonra da mesleğimizden soğumaktan cok daha iyidir. Oyle ya da
boyle bir isimiz var, mesleğimiz var, maasımız var.”
Doğan’ın sozlerini, Yuzbası’mn duvardan hızla cekip sura tına yapıstırdığı bakısları kesti.
Keskin bakıyordu Sarp. “Daha ne kadar sıkıcı ve yalancı olabilirsin acaba?” diye sorar gibi ba
kıyordu. Huzun, ofke ve sıkıntı dolu bakısları Usteğmen’i sandalyesinde geriye doğru ittirdi.
Sarp, sigarasının son dumanını da havaya doğru savurur ken “ikimizin arasındaki fark ne
biliyor musun?” diye sordu, izmariti kultablasında iyice ezdikten sonra kendi sorusunu ce
vaplamaya basladı: “Sen askersin ben denizaltıcıyım. Senin uni forman var benim ideallerim,
senin maasın var benim hayalle rim. Sen burada, bu odada sahip olmak istediğin her seye sa
hipsin. Ama burada bana ait bir sey yok. Bu yuzden...”
Usteğmen “Komutanım..” diyerek araya girmek isteyince. Sarp patlayıverdi: “Komutanım
deyip durma bana!” Ayağa kal kıp elindeki bardağı az once gozlerini diktiği duvara fırlattı;
“Komutanlık halim mi kalmıs benim! İyice bak bana! Nesi ko mutan bunun!”
Doğan once etrafa sacılmıs porselen parcalarına, sonra ayakta kafasını ellerinin arasına almıs,
sakinlesmeye calısan Yuzbası’ya baktı. Derin bir sabır soluğu aldıktan sonra normal bir sesle ama
vurgulu bir sekilde bir kez daha “Komutanım” dedi, “İstifa edene kadar yuzbasısınız ve benim
ustumsunuz. Bunu kesinlikle tartısmam. İkincisi denizaltı sizin icin bir ideal mi yoksa ciddi bir
takıntı mı bu konuda suphelerim var ve ucuncusu eğer hayalleriniz olduğunu soyluyorsanız,
burası ye ni hayallere baslamak icin en uygun yer.”
Sarp kızarmıs gozleriyle Doğan’a soyle bir bakarak eliyle “Kes!” isareti yaptı. Odanın icerisinde
kucuk bir tur attıktan sonra, “Kararım kesin” dedi, “Ben artık toparlayamam. Bu hal de bırak
komutanlığı, cavusluk bile yapamam. Oturup hayalet avlayamam, cin kovalayamam. Boyle
seylerin olduğuna inansam bile yapamam. Benim isim değil bu, yapacağım is değil. O yuzden

kararım kesin.”
Doğan soyleyecek bir seyler bulmaya calısıyordu ama Sarp Yuzbası’nın gerekceleri ve kararı
sağlam gorunuyordu. Bir sure ellerini anlamsızca oynattıktan sonra “Siz bilirsiniz komuta nım”
dedi. Kısık bir sıkıntı oflamasıyla ayağa kalkh, montunun fermuarını sertce cekti ve kepini eline
alıp kapıya doğru yuru meye basladı. Tam cıkmak uzereyken Yuzbası arkasından ses lendi:
“Doğan?”
Usteğmen “Emredin komutanım” diyerek arkasını dondu. Sarp Yuzbası hala odanın ortasında
dikilmis duruyordu. Kızar mıs gozlerinde, sanki islediği kabahati affettirmeye cahsan ku cuk bir
cocuğun masum ama muzip bakısları vardı. Sanki biraz da neseli gorunmeye, hicbirsey olmamıs
gibi davranmaya calısıyordu.
“Bu aksam ne yapıyorsun?” diye sordu Sarp.
“Evdeyim komutanım” dedi Doğan sanki hicbirsey olma mıs gibi bir sesle.
“İcelim?”
“İcelim komutanım.”
“Daire’ye gelisine icelim. Biraz gec oldu ama.” Usteğmen gulumsedi “Olur komutanım.
İcelim.” “İsin bitince ara o zaman. Usteğmen iyice gulumsedi: “Emredersiniz komutanım”
O aksam Sarp ile Doğan cok ictiler ve de cok konustular. Daha doğrusu Sarp Yuzbası cok
konustu. Ayların getirdiği ka saveti konusarak atmaya calısıyor gibiydi. Harp Okulu gunle rinden
basladı, denizaltı maceralarıyla devam etti Yuzbası. Son ra uzun uzun eski nisanlısı Bahar’dan
bahsetti. Sanki olmus bir insanı yad eder gibi, ince ince, dolu dolu cumlelerle anlatıyordu Bahar’ı.
Nasıl ayrıldıklarından, kızın simdi nerede olduğundan hic bahsetmedi. Koca bir gecmise
hapsetmisti Bahar’ı. Sonra, basından gecen turlu komik hikayeyi anlattı. Yıkıldılar gulmek ten.
Doğan gıptayla bakıyordu Sarp’a. Gerci yasadıkları cok fazla değildi. Her insanın basından
gecebilecek seylerdi ama cok iyi anlatıyordu. Sanki daha onceden calısmıs, sanki kendi tarihini
bir yere yazmıs da oradan okuyormus gibi anlatıyordu. “Boyle anlatamadıktan sonra, yasasan ne
yasamasan ne?” diye gecirdi Doğan icinden. Yasam sanki biraz da anlatmaktı. İyi de olsa kotu
de olsa hayat, soyle guzelinden bir soze dokulunce, sanki daha yasanılır oluyor, ruhunu
buluyordu.
Saat bir hayli ilerleyip, rakı masası tukendiğinde, kendileri ni Ankara’nın ayazında dımdızlak
buluverdiler. İste bu kotu ol mustu. Kafayı yeterince bulamadan rakı masasıyla vedalasmak
zorunda kalan her sofra adamı gibi canları sıkılmıstı. Bira ile devam edeceklerdi caresiz.
Civardaki bir barın son saatlerine yetistiler. Kapı gorevlisinin “Kapatıyoruz” seklindeki mırıldan
malarını askeri kimlikleri ve kırmızı gozleri ile susturup, biraz muzik kalıntısı, bitkin dusmus
barmenin mıymıntı servisi ve bir kosede sızmıs ama temizlik gorevlileri tarafından en sona bıra
kılmıs bir kac musteriyle birlikte biralarına sarıldılar. Geceyle birlikte Sarp da susmustu. Sessizce
iki bira ictiler. Sonra iclerini kemirmeye baslayan sarhos aclığım gidermek uzere en yakındaki, en
iyi corbacıya yollandılar. Yuruyorlardı ve ayaz enikonu acıtmaya baslamıstı. Bir gece daha
olmekteydi ve belli etsin ya da etmesin kendisini atık gibi hisseden her insan icin, bir gunun en
iyi vakti, gecenin can cekistiği bu saatlerdi.
9
Ankara’daki rakı masası en yuksek zamanlarını yasarken, İstanbul limanının rıhtımlarının
birinde onemli bir randevunun gerceklesmesine cok az bir sure kalmıstı. Gecenin bu saatinde
rıhtımda hala hummalı bir calısma surmekteydi. Cenova limanından kalkıp buraya gelen Yunan
bandıralı bir gemiye taze meyve yuklu sandıklar yukleniyordu. Geminin is biter bitmez, yani
tahminen sabaha karsı Beyrufa doğru yola cıkması plan lanmıstı. Avukat Bchzat Taner’de
malların gemiye yuklenme siyle bizzat ilgileniyor, isleri hızlandırmaya calısıyor, bir taraf tan da
sabırla, gecikmis olan arkadasını bekliyordu.
“Cahit saat kac?” diye sordu arkasındaki adama. Arabaya yaslanmıs, bezgince bekleyen adam
hemen toparlandı: “Bire yirmi var Behzat Bey.”
Aslında kolunda saati vardı Behzat Taner’in ama ellerini cebinden cıkarmaya usenmisti.
Ustelik Cahit’i uyanık tutmakta da yarar vardı. Tarikatın en buyuk uc adamından ikisinin bu
lusmasına sahitlik edecekti ne de olsa.

Behzat Taner, Taner Hukuk Burosu’nun sahibiydi ve tam otuz altı yasındaydı. İtalyan tarzı,
daha doğrusu pahalı İtalyan tarzı giyinmeyi severdi. Hele su İtalyanlarla is yapmaya basla yalı
beri daha bir havaya girmisti. Gerci kursta oğrenmisti ama İtalyanca’sı fena sayılmazdı. Siyah ve
duz saclarını az bir bri yantinle geriye doğru tarar, kravatını her daim biraz gevsek bı rakır, yeri
geldiğinde paltosunu omuzlarına atmayı tercih eder di. Taner’in kendisinin de cok memnun
olmadığı toparlak bir suratı ve kocaman bir ağzı vardı. Keyfi yerinde olduğu zaman lar
gulumsemesi neredeyse tum yuzunu kaplıyordu. Neyse ki saclarının gurluğu alnını daraltarak
daha da koca kafalı gorun mesini engelliyordu. Bu avukatın en asağılayıcı bulduğu haka
retlerden birisiydi. Boyu biraz daha uzun olsa cok daha mem nun olacaktı ama yine de o kadar
kısa gorunduğu soylenemez di. Taner butun bu fiziksel dezavantajalarını, manikurlu ellerini de
ahenkle eslik ettirdiği mukemmel konusmasıyla kapatıyor du. Bazen bilerek, bazen gayrı ihtiyari
kıstığı gozleri, kendisine ukala bir hava veriyordu. Yani, cesaret edebilen bir kac kisinin
soylediğine gore... Bir tek kirli sakaldan ve İtalyan ayakkabıla rından hazzetmiyordu. Omzuna
attığı paltosunu duzgunce uzerine giydi. Birazdan Behram burada olacaktı. Usturupsuz
kacabilirdi.
Behzat Taner orta halli bir aileden geliyordu. En belirgin ve en guvendiği ozelliği zekasıydı.
Bu, hayatını bircok yonden ko laylastırıyordu. Hukuk Fakultesi’nin ikinci sınıfındayken, bası na
ailesinin tabiriyle ‘bir felakef gelmisti. Bu zeki genc, pırıl pırıl hukuk oğrencisi, bir tarikatın
pencesine dusmustu. Ne var ki aradan gecen yıllar felaketi daha korkunc bir boyuta tasımıstı.
Artık tarikat Behzat Taner’in pencesine dusmustu!
Tarikattaki ilk yıllarında, her genc gibi o da Buyuk İmam’ın konusmalarını buyulenmis gibi
dinliyordu. Zaman gectikce, kendisini tarikat bakımından sanssız hissetmeye baslamıstı. Or tada
bir suru zengin ve nufuzlu tarikat dururken, gidip en do kuntusunun pencesine dustuğunu
dusunuyordu. Bu gercekten kucuk bir tarikattı ve diğerleri gibi klasik usullerle calısmıyor du.
Tarikatın lideri, Buyuk İmam olarak da anılan ‘Hasan Haz retleri’, kendisinin Alamut kalesinin
meshur hukumdarı ve Hashasin tarikatının bası Hasan Sabbah’ın yeryuzundeki tem silcisi
olduğunu iddia ediyordu. Tarikatın butun temeli de bu inanısa dayanıyordu. Tarikattaki ilk
yıllarında Buyuk İmam Hasan’dan dinlediği tum o hikayeler, Hasan Sabbah’ın ve feda ilerinin
gizemli yasamı, Alamut’un cennet bahceleri Behzat Ta ner’in de ilgisini cekmisti. Yıllar gectikce
Taner, kendine Buyuk İmam denen adamın ici bos bir blofcuden baska hicbir sey olamadığını
anlamıstı. Ortada, bırakın bir ruhani oğretiyi, tarikatın varlığının dayandırıldığı herhangi bir
mezhep disiplini bile yoktu. Dahası, Buyuk İmam muritlerine, tarikat harici kisilerin yanında
Hasan Sabbah, Alamut, Hashasin gibi isimlerin ağza alınmasını, tarikattan bahsedilmesini
kesinlikle yasaklamıstı. Bu yasak, sozde gizliliği sağlamak icindi ama Behzat Taner bu ke
tumluğun amacını cok iyi anlamıstı: Hasan Sabbah ve Hashasin tarikatı İsmaili’ydi, İsmaililer’in
kokleri Sii mezhebine dayanı yordu ve İsmaililer ve Siiler hala varlıklarını surduruyorlardı. Eğer
cenesi iyi calısan birinin Hasan Sabbah ismini kullanarak bir santaj cetesi kurduğu oğrenilirse,
adamın canına ot tıkarlar dı. Buyuk İmam’ın Alamut hikayelerinden oğrendiği en iyi sey,
Sabbah’ın fedailerine hashas icirip, cinayetler isletmesiydi. Bu hi kayeyi gayet basarılı bir sekilde
gunumuze aktarmayı da bece rebilmisti. Tarikatı bir arada tutan tek sey Hasan’ın cenesiydi. O
kadar etkileyici bir hatip ve o kadar usta bir blofcuydu ki, sade ce iki cumlelik bilgisi olduğu bir
konuda bile saatlerce konusa bilir, sayfalarca risale yazabilirdi. İste bu yeteneği sayesinde, bazı
istisnalar haric, tum adamlarını ustun ve kor bir sadakatle kendisine bağlayabiliyordu. Tarikat
uyeleri icin topu topu uc asama vardı: Adaylık, muritlik ve fedailik. Adaylar ve muritler bol bol
Buyuk İmam dinler. Buyuk İmam okur, yıllardır aynı seyleri duymaktan ve tabi hashastan ve
esrardan beyinleri du mura uğramıs fedailer de sağa sola dinleme cihazları yerlestirir, fotoğraflar
ceker, zengin kurbanlardan santaj paraları toplar, gerektiğinde biraz can yakarlardı. Behzat
Taner, tarikatın ger cek yuzunu oğrendiğinde, ilkin cok uzulmustu ama elinin altında nasıl bir guc
olduğunu fark etmekte gecikmemisti. Onda biri bile kullanılmayan bir guctu bu.
Onundeki adamları alt edip, once kendisinden biraz daha yukarıda olan Behram’a sonra da
Behram’ı da yanına alarak Buyuk İmam’a yaklasması fazla vaktini almamıstı. İmam iyi bir
konusmacı, Behram iyi bir orgutcu olabilirdi ama, Behzat Taner de iyi bir ikna ediciydi. İse,
tarikatın zaten asina olduğu narko tik alemine el atmakla baslamıslardı. Tarikat sağı solu dinleme

yi meslek edindiğinden, ellerinde bu is icin yeteri kadar istihba rat ve santaj malzemesi zaten
vardı. Once bir kac ses kaydı, bi raz uygunsuz fotoğraf ile isin devlet kısmını sağlama almıslar,
sonra tarikat orgutunu kullanarak uyusturucu dağıtımına bas lamıslardı. Yollarına cıkan bir kac
kabadayıyı da fedailer halledivermisti. Biraz palazlanınca uretime gecmeye karar vermis lerdi.
Bu, narkotik kodamanlarının canını sıkacak bir hamle ol mustu ama tarikat buna kalkısacak
kadar da guclenmisti. Behzat Taner gibi bir pazarlıkcı, elinde sağlam kozlarla anlasmaya
oturunca, homurdanmalar arasında fakat hemen hemen hic kan dokulmeden masada bir kisilik
yer daha acmıstı. İsler zaten cok iyi gitmekteyken, kader karsılarına Avrupalı, Hıristiyan ve en az
kendileri kadar ruh hastası bir baska tarikat cıkarmıstı. Bu yuk İmam’ın Alamut’a takması gibi, bu
Avrupalı tarikatın li derleri de kafalarını Kudus’le bozmuslardı. Kendilerine ‘Doğu Yolcuları’
diyorlardı. Koklerinin cok eskiye dayandığını iddia ediyorlar, Kudus’un er ya da gec Yahudi
isgalinden kurtulup, Hıristiyan hakimiyetine gireceğini soyluyorlardı. Taner ilk kar sılastıklarında
“En azından bir amacları var” diye dusunmustu. Buyuk İmam ve Behram, Doğu Yolcuları’nın ileri
gelenleriyle dinler tarihi uzerinde fikir alıs verisinde bulunurken, Taner de Avrupalı
muhataplarıyla, Rus yapımı silahların Orta Doğu’ya ulastırılması konusunda siddetli bir
tartısmaya ve pazarlığa tu tusmustu. Taner bu adamlarla fazla yuz goz olmadan is yap mayı
planlıyordu. Kucuktuler ama Yahudi ya da Musluman, turlu orgutu el altından silahla besleyip,
huzuru Orta Doğu’dan uzak tutmayı beceriyorlardı. Niyeti isi sadece ticaret seviyesin de tutup,
parayı alıp, mesafeyi olabildiğince korumaktı.
Sonuc olarak Alamut Tarikatı, Behzat Taner icin guc ve pa ra demekti. Kendi belirlediği
emekliliğine sadece dort yıl kal mıstı. Ondan sonra arayıp da bulsunlardı bakalım Behzat Ta ner’i.
İsler bu zamana kadar neredeyse sıfır hatayla gitmisti. Bundan sonra da boyle olmasını istiyordu
ama tarikat guclen dikce, tepedekilerden sapıtma belirtileri de gelmeye baslamıstı. Buyuk İmam
ve Behram son zamanlarda karsısına garip ve teh likeli isteklerle cıkıyorlardı. Diğer taraftan da,
su Avrupalı tari katla cizdiği sınır da giderek gevsemeye baslamısh. Tum itiraz larına rağmen
Buyuk İmam ile Behram’ın kabul ettiği anlasma dan sonra, bu iliskiye kimse is iliskisi diyemezdi.
Hele bu bir duyulursa, Behzat Taner planladığından cok daha erken emekli olmak zorunda
kalabilirdi. Her sey bir tarafa. Buyuk İmam’dan ‘İslam birliği, Sii birliği, imamet, siyasi otorite’
gibi laflar isitir olmustu. Daha once boyle seyleri ağzına hic almazdı. Demek artık kendisini
ummetin onune cıkabilecek kadar guclu gorme ye baslamıstı. Demek insan guclendikce kendi
yalanlarına daha fazla inanır hale gelebiliyordu. Zaten gereğinden fazla buyumuslerdi. Eskiden
yılda bir olan fedai icazet torenleri yılda uce, dorde cıkmıstı. Neredeyse Orta Doğu’nun her
ulkesinde feda ileri vardı ve Behzat Taner bunu gereksiz, masraflı ve tehlikeli buluyordu.
“Banane!” diye gecirdi icinden, “Ne bok yerlerse yesinler. Babamın tarikatı değil, basar
giderim.”
Dunyalığını, planladığı kadar olmasa da yeteri kadar yap mıstı. Bu gun cekip gitse, omrunun
son yıllarını coktan satın al dığı adasında değil de, İsvicre’de guzel bir huzurevinde gecire cek
kadar bir kaybı olurdu o kadar. Soyluyordu ama, kendisi de biliyordu ki icindeki o acgozlu hırsı
susturup gitmek hic kolay değildi. Ne kadar bok atarsa atsın, sonucta avukat tarikatın, alemlerin
ve fedailerin Behzat Taner’i olmayı seviyordu. Uzeri ne vuran farların keskin ısığıyla kendine
geldi. Saygıdeğer ‘İki numara’ gelebilmislerdi nihayet.
Behram ve adamları, birkac metre otede duran arabadan indiler. Kısa boylu, zayıf, esmerce
bir adamdı Behram. Hastalık lı bir goruntusu vardı. Coğu zaman suratında, burnuna pis bir koku
gelmis gibi bir ifadeyle dolasırdı. Adamlar, arabanın etrafındaki yerlerini alırken, Behram ve
Behzat Taner birbirlerine doğru ilerlemeye basladılar. Her ikisi de gulumsuyordu. Karsı lasma
sıcak olmalıydı. Avukat once davrandı. “Hos geldin” di yerek elini uzattı ama Behram’ın sağ elinin
sargılar icerisinde olduğunu fark edince eli havada kaldı.
“Hosbulduk” dedi Behram. Tokalasmak yerine diğer eliyle Avukatın sırtını hafifce sıvazladı.
Avukat sargılı eli isaret ederek “Gecmis olsun” dedi “Ne oldu?”
“İs kazası diyelim.”
“Kırık mı?
“Hayır yanık.”
Behzat Taner yamuk yamuk gulumsedi: “Allah Allah? Sen elini atese sokmazdın...”

“Bu defalık boyle oldu” dedi Behram. Kucuk gozlerini rıhtımda dolastırdı. Suratında yine o
eksimis ifade ile, hafif esinti nin burnuna tasıdığı havayı belirgin ve kısa nefeslerle birkac kere
kokladı. Behzat Taner eskiden beri, bu adamın normalden daha ote bir koku alma yeteneği
olduğuna inanırdı. Behram ko ca sandıkları gemiye yukleyen adamları isaret ederek sordu: “Nasıl
gidiyor?”
“Temiz ve hızlı. İtalyanlar vaktinde geldi ama Ruslar biraz gecikti. Simdi malları gemiye
yukluyorlar. Cok cok uc - dort sa atlik is kaldı.”
“Sonra Beyrut değil mi?”
“Oyle. Dort gun sonra Beyrut.”
İmalı imalı sordu Behram: “Peki ya sonra?”
Taner cok ciddi bir ifadeyle “Sonrası kendi maharetlerine kalmıs. Bizi hic ilgilendirmez” dedi
ama kendisi de biliyordu ki Avrupalılarla yapılan son anlasmayla birlikte artık isin sonrası da
kendilerini bir hayli ilgilendiriyordu. İcinden “Bu herif co cuk oyuncağı mı zannediyor bu isi?” diye
gecirdi. Belki de du rumun ciddiyetini kavraması icin gozleriyle gormesi gerekiyor du. Yuklemeyi
yapan adamların basında duran İtalyan denizci ye sandıklardan birini yanlarına getirmesini
emretti. İri yarı iki adam, koca bir sandığı getirip ayaklarının dibine bıraktı. Kapak acılınca, kağıt
kırpıklarının uzerine yerlestirilmis on kalasnikof soğuk soğuk parladı.
“Nasıl?” diye sordu Behzat Taner.
Behram soğuk bir ifadeyle “Ben anlamam” diye cevap ver di. “İlgi alanıma girmezler, ilgi
alanlarına girmek de istemem.”
“Bunlardan tam elli sandık var. Besyuz tufek eder. Tufek basına biner tane de mermi
gonderiyoruz. Dahası yirmi kilo kadar C4 ve TNT kalıbı. Bundan daha buyuk bir parti de haftaya
yola cıkacak. Hala bu isin sonrasıyla ilgileniyor musun?”
“Bizi ilgilendirdiği kadarıyla ilgileniyorum Behzat Taner. Yaptığımız anlasmayı biliyorsun ve
buna sen de onay verdin. Lutfen aynı tartısmaya yeniden baslamayalım.”
“Baslamayalım” dedi Avukat ama sıkıntıyla ofledi. Az bir zaman sonra Orta Doğu’nun en
onemli isimlerinden birisi, Ebu Sina, Turkiye’ye gelecek ve Cumhurbaskanı da dahil olmak uzere
cok ust duzey temaslarda bulunacaktı. Bu Ebu Sina’nın son yolculuğu olacaktı. Cunku Turkiye
ziyareti sırasında bir ci nayete kurban gidecekti. Ebu Sina, yaptığı girisimlerle bircok teror
orgutune silah bıraktırmayı basarmıstı ve bu basarısı bol genin durulmasını istemeyen Hıristiyan
dostları icin buyuk bir tehlike anlamına gelmekteydi. Zira suregelen savas hem Yahu di hem de
Musluman otoriteleri gun gectikce biraz daha zayıf latıyordu. Orgutlerin silah bırakması ticaret
icin de cok tehlike liydi. Bu nedenle, Ebu Sina’nın ortadan kalkmasını Behzat Ta ner de
mutlulukla karsılayabilirdi. Eğer cinayet Ankara’da ve tarikatın bir fedaisi tarafından islenecek
olmasaydı. Anlasmayı ilk duyduğunda aklı basından gitmisti ama Behram planı anlatınca biraz
rahatlamıstı. Katilin kendileriyle bağlantısını ortaya cıkarmaları neredeyse olanaksızdı. Avukat, bu
cinayetin karsılı ğında ne alacaklarını da sormustu. Behram’dan “kısa vadede hicbir sey ama
uzun vadede tahayyul edemeyeceğin kadar cok sey, belki de dunyanın onemli bir kısmı.”
seklinde bir cevap alınca endiseleri busbutun artmıstı. Buyuk İmam ve Behram, uzun vadedeki
planlarını kendisine anlatmıyorlardı ama Avu kat bu ikisinin buyuk, cok buyuk oynamaya karar
verdiklerini anlayabiliyordu. İstemeyerek de olsa anlasmaya onay vermek zorunda kalmıstı.
Butun islerin yolunda gittiği bir sırada, tari katın en onemli iki adamıyla takısmak istemiyordu.
Behzat Ta ner olmadan tarikat hice yakın bir seydi ama tarikatsız Behzat Taner ise tam bir
sıfırdı. Ustelik bu cinayet, silah ticaretinin de vamını sağlayacaktı. Hatta Ebu Sina’nın olumunden
sonra cıka cak olan kargasada orgutlerin tekrar silaha sarılması, kendileri ne sıcacık bir kac
milyon dolar olarak da yansıyabilirdi. Herseyden onemlisi, bu cinayetin kısa vadede bir tehlikesi
yoktu. Buyuk İmam ile Behram uzun vadedeki planlarıyla uğrasırlar ken kendisi cok uzaklarda
olacaktı. Behram’a baktı. Bu boyun dan cok buyuk ve tehlikeli islere kalkısan adam, bir sure
sonra denize acılacak olan gemiyi izlemekteydi.
“Bir sorun cıkmasın?” diye sordu Behram.
“Niye cıksın? Taze meyve yuklu kucuk bir gemi.”
“Liman cıkısı?”
“Ayarlandı. Sen buraya beni teftise mi geldin?”

“Teftislerden hic hoslanmadığını biliyorum ama...” dedi Behram. Boğazına takılan kuru bir
oksuruk lafını tamamlaması na izin vermedi.
“O zaman bir sorunumuz var” diye mırıldandı Avukat. Bu adam hatır sormak icin buraya
kadar zahmet eder miydi hic?...
“Sorun olabilecek bir konu var diyelim.”
“Nedir?”
“12. Daire yeniden acılmıs diye duyduk.”
“Kacıncı daire? O ne yahu?”
“Anlattım ya sana. Askerler. Hani su bilim dısı gelismeleri izleyen daire”
Behzat Taner gulmeye basladı “Ha ha... Hatırladım simdi. Su devletin isine akıl sır ermiyor
vallahi. Eee? Ne olmus acıldıysa?”
“Sorun cıkarabileceklerini dusunuyoruz.” “Niye, cok mu kuvvetli bu 12. Daire?” “Biz de
bilmiyoruz Behzat Taner. Ordunun icinden kesin bilgi alamıyoruz. Acılıp acılmadığı bile saibeli.”
“Peki size bu bilgi nereden geldi?”
“Ankara’dan baska bir kaynaktan ama dedim ya kesin değil.”
“Peki ben ne yapabilirim?” “Bilgiyi teyit edebilirsin mesela.”
“Ordudan bahsediyoruz Behram. Kimden teyit ettireyim?” “Acılıp acılmadığını oğrensek
yeter.”
“Ordunun icine adam sokamam Behram. Aklımdan bile gecirmem.” dedi Behzat Taner.
Behram’ın sargılı kolunu isaret etti: “Cok kotu yanarız. Hem bu niye bu kadar onemli. Uğrasmak
zorunda olduğumuz bir suru sey var. Ha bir eksik ha bir fazla. Acıkcası su sıralar mali polis ve
kacakcılık subesi beni da ha cok korkutuyor.”
Behram, Avukatın koluna girdi. “Gel” dedi. “Yuruyelim bi raz”. Birlikte denize doğru yurumeye
basladılar. Ruzgarın tası dığı, limanın pisliğiyle karısmıs iyot kokusu genizlerini yaktı. Behram
“Konu o değil” diye devam etti. “Eğer 12. Daire acıl mıssa Yediler harekete gecmis olabilir. Bu da
hic hos olmaz.”
“Su Yediler madem bu kadar tehlikeliydi, hic ilismeseydik daha iyi olmaz mıydı Behram?”
“Ben o tartısmayı da kapattık zannediyordum.” “Haklısın. Ben muhalefet serhimi koyduktan
sonra kapatmıstık. Sen hala inanıyor musun olumsuzluk iksiri diye bir se yin var olduğuna?”
“Yoksa sen hala inanmıyor musun Behzat Taner?” diye sordu Behram. Sesinde alaycı bir tını
vardı. Avukat aynı alaycı lıkla cevap verdi:
“Su Lokman Hekim’in yaptığına mı? Tabii ki hayır.”
“Hatırlatırım sen buyuculere ve vampirlere de inanmıyor dun zamanında.”
“Eh, insan her gun yeni bir sey oğreniyor. Gozumun gor duğunu de inkar edemem ya. Hem
benim gunduz dolasamayan arkadaslarıma vampir diye hitap etme lutfen. Biliyorsun alınıyorlar
bu lafa.”
“Pardon. Geceliler demek istemistim... Neyse. Hazır konu acılmısken, iksir operasyonu icin
hazır mıyız? Ne zaman baslı yoruz.”
“Hazır sayılırız ama tekrar soyleyeyim Behram, her sey se nin soylediğin kadar basit
olmayabilir.”
“Niye?”
“Niyesi mi var. Elinde olumsuzluk iksirinin sırrı olsa, ema net diye elin heriflerine teslim eder
misin?”
“Bende olsa etmem tabi ki ama soz konusu olan Yediler.
“Yani sen diyorsun ki, adamlar gidecek, emnetleri eliyle koymus gibi bulacak. Oyle mi?”
“Aynen oyle olacak Behzat Taner. Hic merak etme.”
“Peki. Hadi diyelim dediğin gibi oldu. Birincisini aldık. Haydi ikincisini de aldık. Yedi parca
kağıttan bahsediyorsun. Bu adamlar diğer emanetlerin yerlerini değistirmeyecekler mi? Biraz
daha beklesek, daha sağlam bir operasyonla hepsini bir den toplasak daha iyi olmaz mı?”
Behram cevap vermek yerinde bir sure gulumsemekle ye tindi. Neseli gorunduğu zamanlarda
bile suratındaki o eksi, bu rusuk ifade kaybolmuyor, sanki kotu bir seyi cok zevk alarak
kokluyormus gibi gorunuyordu. Bu Behzat Taner denilen sey tanın kafasının basmadığı bir seyler
olduğunu gormek Behram’ın cok hosuna gitmisti ama yine de kısa bir acıklama yap makta yarar

gordu:
Kendinden emin bir sekilde “Değistirmeyecekler” dedi. “Yediler icin tore her sey demektir.
Eğer tore emanetlerin emin lerde kalmasını soyluyorsa, oyle olacaktır. Yerlerini değistirme ye ya
da yanlarına almaya karar verseler bile, onlar tartısıp ha rekete gecene kadar, biz yeteri kadar
parcayı coktan elimize ge cirmis olacağız. O yuzden hic tasalanma.”
“Umarım istihbaratın sağlamdır Behram. Eğer su iksir ger cekten varsa. Yediler icin cok
değerli olmalı. Bitebiliriz.”
“Ne o korkuyor musun yoksa?” diye sordu Behram alaylı bir ifadeyle.
Behzat Taner hic cekinmeden “Evet” diye yanıtladı. “Kor kuyorum. Ben risklere ve bedellere
inanırım. Bugune kadar kal kıstığım butun islerin risklerini goze aldım, bedellerini odemeyi
bastan kabul ettim. Simdi bahsettiğimiz sey ise olumsuzluk Behram! Kim istemez sonsuza kadar
yasamayı. Olumsuzluğun pesine dustuğumuz icin bizi hapse atmazlar, dovmezler, para cezası
falan da vermezler. Bu isin bedelini, riskini gozun kesi yor mu senin? Bu Dimyat’a pirince
giderken evdeki bulgurdan olmaya benzemez. Bitirirler bizi Behram. Yasadığımıza lanet
edebiliriz.”
“Haklısın ama merak etme istihbaratım ve arkam sağlam. Her seyi de en ince ayrıntısına
kadar planladım. Bir de bu isi basardığımızda elde edeceğimiz seyleri dusun. Planlarımızı ar tık
gunlere aylara sığdırmak zorunda kalmayacağız. Asırlara yayılabiliriz. Dunyayı değistirebiliriz.
Hem su saatten sonra vazgecemeyiz. Ok yaydan cıktı bir kere.”
Avukat sıkıntıyla yuzunu burusturdu. Dort yıl sonra okyanusun ortasındaki tropikal adasında,
guzel popolu Latin hatunlarının arasında, guzel emeklilik yıllarına baslamayı planlıyordu. Ama su
olumsuzluk denen sey o kadar cazip bir teklifti ki...
Behzat Taner kendisine numara yapmamaya karar verdi. O kadar masum biri olmadığını cok
iyi biliyordu. Emeklilik adasında birkac on yıl yerine, birkac yuzyıl gecirmek hic de fena bir fi kir
değildi.
“Asırları sonra dusunuruz” dedi Behram’a. “Simdi onu muzdeki islere bakalım. Biliyorsun,
sırada Ebu Sina belası var. Once onu halledelim, cakısmasınlar. Hersey hazır olunca ben sana
haber veririm.”
“Doğru” dedi Behram, “Once Ebu Sina. Bunları daha sonra tekrar konusuruz zaten. Ha,
onumuzdeki hafta fedailerin icazet toreni var. Orda olmamız gerekiyor.”
Avukat icin gecenin en kotu haberi suphesiz buydu. İcazet toreni. Buyuk İmam’ı dinlemek
demekti ve tarikatın en buyuk zevatından biri olarak torene katılmaması olanaksızdı. “Tabi ki”
dedi Behzat Taner. Behram’ın omuzuna bir saplak indirdi: “Hadi bakalım. Bu aksam yeteri kadar
gordum seni.”
“Evet cok konustuk.” dedi Behram da. Kucaklasırlarken “12. Daireyi unutma” diye de
hatırlattı.
“Aklıma bir sey geldi sanki ama” dedi Behzat Taner, “Biraz daha dusunmem lazım uzerinde.
Onu da sonraya bırakalım.”
“Akıl senin, istediğin kadar dusun.”
Avukatla Behram’ın vedalastıklarını goren adamlar topar landılar. Arabalar calıstı, rıhtım
farların ısıklarıyla aydınlandı. Kısa bir sure sonra liman o bildik sessizliğine ve karanlığına
donmusken Behzat Taner hızla ilerleyen arabanın arka koltu ğunda zor dusuncelere dalmıstı,
Behram’ın sozleri kafasında dolanıp duruyordu: “...Asırlara yayılabiliriz. Dunyayı değistire biliriz.
Hem su saatten sonra vazgecemeyiz. Ok yaydan cıktı bir kere...” Behram bu lafları ederken
Avrupalılarla yapılan anlas madan falan bahsetmiyordu tabii ki. Bu iste bilmediği, atladığı,
kendisinden gizlenen bir seyler vardı. Avukat kendine cok kızı yordu. Hayatında ilk defa
tereddutleri yuzunden bir isin ucunu kacırmıstı. Hem de kendisinin de iyice icinde olduğu bir isin
ucunu, inanmakla inanmamak arasında gidip gelirken Behram coktan harekete gecmisti iste.
Bugune kadar tarikatın her oyu nunda basrol oynamıstı. Eğer, hemen toparlanıp inisiyatifi ele
gecirmezse, bilmediği planların bir parcası haline geleceğinden emindi. Bu iste geride kalmıstı ve
arayı kapatmak icin fazla vakti yoktu. Once Behram’ın haber kaynağmı oğrenmesi gereki yordu.
Yediler’i bu kadar ayrıntılı ve kesin bir sekilde anlatan kaynağı. Daha sonra da kendisinden
habersiz atılan adımları oğrenmeli, gerekirse Behram’ın yakasına yapısıp tek tek anlattırmalıydı.

Ama her seyden once, en onemlisi, su olumsuzluk iksiri denilen seyin aslını astarını
oğrenmeliydi. Belki geceli dostları bu konuda yardımcı olabilirlerdi.
“Eve mi Behzat Bey?” diye sordu on koltukta oturan Cahit.
“Hayır” dedi Avukat, “En yakın taksi durağında indir be ni. Siz bir yere kaybolmayın,
ceplerinizi de acık tutun.”
10
İstisarenin ardından Yediler icin yoğun ve sıkıcı bir donem baslamıstı. Ocağın toplandığını
haber alanlar, teker teker İstan bul’a gelmeye baslamıslardı. Ziyaretlerin ardı arkası kesilmi
yordu. Aslında Ocak sene icinde, bircok defa toplanırdı ama Ocak İstisaresi, resmi toplantı olarak
gorulduğunden, her za man ozel bir anlam tasımıstı. Kıs aylarının basında Behruz Usta’nın uygun
gorduğu bir tarihte yapılan bu istisare diğerleri gi bi gizli tutulmaz, kulaktan kulağa her tarafa
yayılır, Yediler’in bir kez daha, sağ salim toplandığı dosta dusmana haber edilir di. İstisarenin
hemen ardından baslayan tebrik ziyaretleri sırasında. Ocağın aldığı kararlar gerekli yerlere iletilir,
haberler alı nır, haberler verilir, kulaklar cekilir, ittifaklar ve anlasmalar ta zelenirdi. Bu
olağanustu durum haftalar boyunca surerdi. Misa firleri ağırlamak ve tebrikleri kabul etmek İdris
Usta’nın gore viydi. Kimi hatırlı misafirler Behruz Usta tarafından da kabul edilir, hatta bazılarına
Ocağın tum uyelerinin katıldığı bir solen bile duzenlenirdi. Ancak bu sene boyle sıcak
karsılamalar yasanamayacaktı. Elifin yokluğunda, misafirlerin Yediler’i altı kisi gormeleri hic hos
olmazdı.
Bu seneki ziyaretlerde garip bir yoğunluk vardı. Her sene ziyarete gelen tanıdıkların,
dostların, eski silah arkadaslarının yanı sıra, uzun gorulmeyen ya da daha once sadece elcilerini
gondermekle yetinenler, bu sene en guclu isimleriyle gelmisler di ziyaretlere: Kimler yoktu ki?
Prag ve Viyana simya loncaları nın buyuk ustaları, uzak batıdan upuzun sacları ve sakallarıyla
orman buyucusu klanlarının temsilcileri, Guney Sibirya ve Altaylar’dan samanlar, Amon
tapınağının bas rahibi, Apollon ta pmağının olumsuz rahibesi ve maiyetindeki kalabalık bir grup,
Kafkaslar’dan kar buyuculeri, Cerkes kazancılar, Tunus’tan Berberi gozbağcılar, Keldani
Buyuculeri’nden iki buyuk okulun temsilcileri, Yahudi sihirbazlar, bir grup Zerdust rahibi...
İdris Usta, bu yoğun ziyaretci trafiğini, iksir vaktinin yak lasmasına bağlamıstı. Herkes Ocağın
bir elli yıl daha yasayıp yasayamayacağını merak ediyordu. İdris Usta da, misafirlere bir sorun
olmadığını gostermek ve dedikoduların onune gec mek icin tum diplomasi becerisini kullanmıstı.
Herkese yeteri kadar vakit ayırmaya calısmıs ama misafirlerin İstanbul’da faz la oyalanmadan
evlerine donmelerine de ozen gostermisti. So laklar da dahil olmak uzere Yediler’e yakın olan
herkes, tum misafirleri gozetlemek ve kimlerle gorustuklerini kontrol etmek İcin İdris Usta
tarafından ozel olarak gorevlendirilmislerdi. Kabbath’ın elcisinin kabulunde yasanan ufak bir
sorun haricin de her sey yolunda gitmisti. Uzun zaman once Sakafi ve Kamer-i Hail’in kurduğu
kara ittifakın icinde yer alan Kabbath, Ocağın tepesine inmesi sonucunda ve canının
bağıslanması kar sılığında Yediler ile bir anlasma yapmak zorunda kalmıstı. An lasmaya gore
Kabbath, bir daha Sakafi ve Kamer-i Hail ile her hangi bir isbirliğine girmeyecek, eskiyalarını
bolgesinden uzak tutacak ve Balkanlar’da duyduğu her seyden Yedileri haberdar edecekti.
Ustaların gazabından cok korkan Kabbath, sadakatini gostermek icin her Ocak İstisaresi’nden
sonra yakın bir adamını hediyelerle birlikte İstanbul’a gonderirdi. Elci gondermesi bu
yukluğunden falan değildi. Sadece Niran Hatun’un yıllar once kendisine ettiği “Bir daha gozume
gorunme” lafının hala gecerli olduğunu biliyordu o kadar. Kabbath’ın elcisi o gune kadar hep Elif
tarafından karsılanmıstı. Ocağın en kucuğuyle muhatap edilen elci boylelikle yerini ve haddini
anımsamıs olurdu. Kab bath’ın elcisi bu gelisinde. Elifin yokluğunda Ocağın en kucu ğu
konumunda olan İlyas’ı karsısında gorurse, efendisinin ya nına kafasında bir suru soru isaretiyle
donebilirdi. Bu durumu engellemek icin İdris Usta protokolde ufak bir değisiklik yap mak zorunda
kalmıstı. Elci, kabul salonuna geldiğinde karsısın da Elif yerine Niran Hatun’u gorunce ters giden
bir seyler oldu ğunu anlamıstı. Niran Hatun elcinin suratına karsı, Sakafi’nin birkac adamının
Kabbath’ın bolgesinde gorulduğunu, bunun anlasmayı bozmak anlamına geldiğini, bu ihanetin
efendisine pahalıya patlayacağını haykırmaya basladığında, adamcağızın beti benzi atmıs,
caresizce Kabbath’ı savunmaya calısmıstı. Kısa suren bu gorusme sonrasında efendisinin yanına

donduğunde anlatacaklarının arasında. Elifin ortalıkta gorunmemesi cok onemsiz bir ayrıntı
olarak kalacaktı.
Hersey bir tarafa, kızın yokluğunu en cok hisseden İdris Usta olmustu. Elif, butun
gorusmelere katılır, sanatı ve yetene ğiyle Usta’ya yardımcı olurdu. Karsısında Elifi goren bir ziya
retci, kolay kolay yalan soyleyemeyeceğini, karanlık niyetlerini fazla gizli tutamayacağını cok iyi
bilirdi. Elifi ancak, kendi yalanlarına suphe duymadan inanan mukemmel yalancılar ve ka
falarında kırkar tilki dolastıran usta duzenbazlar kandırabilirdi. İdris Usta kıza, yalanları ve
dolapları sanatıyla cozemediği za manlar, aklını nasıl kullanması gerektiğini de oğretmisti. Usta,
Salih Usta’nın ve Niran Hatun’un kızı savas meydanları icin yetistirmesine hep karsı cıkmıstı. Bu
kızın yerinin at sırtı değil, masa bası olduğuna inanırdı. Bir savas sırasında sanatıyla dus mana
verebileceği en ağır darbe bir kac dakika suren korkunc bir bas ağrısıydı o kadar. Vucudu da cok
ağır silahları kaldıra mayacak kadar narindi. İnce bilekleri irice bir hancerden daha ağır bir silahı
kaldıramayacak kadar gucsuz, ayakları en ufak bir saldırıda bile dengesini korumasına
yetmeyecek kadar ku cuktu. Belki iyi bir savascı olabilirdi ama en iyi ihtimalle birkac yuzyıl sonra.
Sanatını oldurucu bir silaha donusturmesi icin cok calısması, kendisine de zarar verebilecek
kadar tehlikeli buyule ri oğrenmesi gerekiyordu. Niran Hatun ve Salih Usta boyle bir Elif
istiyorlardı ama İdris Usta bunun hem gereksiz olduğunu hem de kızı cok yıprattığını
dusunuyordu. Elif, bir taraftan da ha doğru duzgun tutamadığı kılıclarla talim yaparken, bir taraf
tan da İdris Usta’dan bu aleme dair dersler alıyor, diplomasi ve siyaset denilen sanatları
oğreniyordu. Oz cırağı İlyas’ın bu gibi ince isler icin biraz fazla geveze ağızlı ve dikkat fukarası
olduğu nu anladığında buyuk bir hayal kırıklığına uğrayan İdris Usta, kendisiyle calısmaya hevesli
bir ‘divan’ cırağı bulduğu icin cok mutlu olmustu. Ama bu sefer. Elif sadece İstisare’ye katılma
makla kalmamıs, İdris Usta’yı da yalnız bırakmıstı.
Butun ziyaretler falso verilmeden atlatılmıs, sıra Ocağın en hatırlı konuklarının ağırlanmasına
gelmisti. Solaklar ve geceli Mehmet Sinan, bu aksam Yediler’in gizli mahallesini
onurlandıracaklardı. Behruz Usta’nın evi, gunlerdir bu davet icin hazırla nıyordu. Buyuk ic avlu
kırmızı mavi ve sarı alevlerle iyice ısıklandırılmıs, uzun yer sofrasının etrafına atlas minderler
atılmıs, solene sarkılarıyla katılacak olan bulbul ve kanaryalar, bir den sizlik etmemeleri icin sıkı
sıkı tembihlenmis, İlyas’ın elinden her nasılsa kurtulan zorba testileri, soğumaları icin dağların ve
gokyuzunun yukseklerinden buz gibi havalar tasıyan ruzgarlara emanet edilmisti. Bu solen icin
Niran Hatun bile mutfağa gir misti. Her sey misafirlerin layık oldukları bicimde ağırlanması icindi.
Solaklar yuzyıllardan beri Yediler’e sırdas ve silah arka dası olmuslardı. Osmanlı zamanında
padisahın muhafız birli ğiydi Solaklar. İsimleri, yaylarını sol elleriyle germelerinden ge lirdi.
Yeniceri ocağının en yaman okcuları arasından secilir. So lak talimgahlarında ozenle
yetistirilirlerdi. İstanbul’un fethin den sonra Osmanlı daha once duyduğu ama fazla muhatap ol
madığı bir melanetle karsılasmıstı: Gecelilerle... Bu kan icici, gunduze lanetli yaratıklar oyle bir
kok salmıslardı ki İstanbul’a, kesmekle bitmemislerdi. Dahası, zaman ilerledikce kendilerine
saraydan ortaklar edinip, devlete musallat olmaya baslamıslar dı. Ustelik Geceliler bir cesit de
değildi. Soyları asiretlere, asiret leri mezheplere ayrılıyordu. Fetihle birlikte duzenleri cok kotu
bozulmustu. Bizans zamanının imtiyazlı asiretleri İstanbul’un yeni sahiplerine yanasıp yerlerini
korumaya calısırken, o do nemlerde altta kalanlar da karısıklıktan yararlanıp paylarını ve
caplarını buyutmeye calısıyorlardı. İstanbul’da kan govdeyi go turuyordu. Asayisin bozulması,
katledilen hazine memurları, defterdarlar, hatta vezirler bir tarafa, gecelilerin birbirine girme si
diğer tuccarları da kacırmıstı sehirden. Nice dusmanları dize getiren Osmanlı, bu bilmediği, sinsi
dusman karsısında ne ya pacağını sasırmıstı. İste, Solaklarla Yediler’in tanısması da tam bu
zamanlarda olmustu. Yediler, daha doğrusu İdris Usta, So lak boluklerinden on iki Solak secip
yetistirmis, gecelilerin oyunlarıyla ve silahlarıyla bas edebilecek kucuk ama etkili bir birlik ortaya
cıkarmıstı. Onceleri, gecelileri İstanbul’dan tama men defetmeyi amaclamıslar, tum gucleriyle
uzerlerine yuru muslerdi ama bu, kavgayı daha da alevlendirmekten baska bir ise yaramamıstı.
Bu kan ve iktidar duğumunun kılıcla cozule meyeceğini, bu lanetin kokunu kazımanın mumkun
olmayaca ğını anlayan İdris Usta, tum guclerini gecelilerin devletle olan bağlarına yoneltmisti. Bir
hayli uğrasmıslar ama sonucta bu be layı saraydan uzaklastırmayı, buyuk bir asireti İstanbul’dan
ay rılmaya ikna etmeyi, bir diğer geceli soyunu da Osmanlı top raklarından tamamen

temizlemeyi basarmıslardı. İstanbul’da kalan geceliler ise bir sure daha birbirlerini yedikten sonra
ku rulan duzene boyun eğmek zorunda kalmıslardı. Solaklar ka zandıkları tum basarıları kılıcın
kudretine bağlıyorlardı ve tabii ki İdris Usta’nın perde arkası islerinden cok haberdar değiller di.
Usta, Bizans zamanının en etkili geceli asiret olan ve gucunu Osmanlı zamanında da surdurmek
icin ortalığı kana bulayan Sebhun asiretini, İzmir’de tam dokunulmazlık vaat ederek İstan
bul’dan ayrılmaya ikna etmisti. Daha sonra da Hunhan ve Sebhun soyları arasındaki bitmeyen
kan davasından yararlanmıstı. İdris Usta, Sebhun soyunu yeryuzunden silmeye and icmis olan
Hunhan ile anlasmıs, bu soyun gecelilerine Osmanlı’da barın ma izni, istedikleri kadar yeniceri,
sipahi, bilgi ve tabii ki altın sağlayarak Sebhun’u ta Arabistan collerine kadar surmustu.
Yıllar suren bu savasın ve kaybedilen onlarca Solak’ın so nucunda, geceli dusmanlığı Solaklar
Ocağında bir gelenek hali ne gelmisti. Geceli ismini duyduklarında bile pala bıyıkları elle rinde
olmadan seğirmeye baslıyor, karsılarına cıkan bir geceli nin en fazla bir soluk alımı yasayacağına
yeminler ediyorlardı. Hal boyleyken, Mehmet Sinan isimli bir gecelinin Ocağın sole ninde hatırlı
misafirlerden sayılması ve Solaklarla aynı masayı paylasacak olması bir hayli garip gorunuyordu.
Solaklar’ın ve Yedilertek geceli dostu olan Mehmet Sinan, bugune kadar hikayesini cok az kisiyle
paylasmıstı ama herkesin bildiği tek sey bu gecelinin soyuna ihanet edip Ocağın tarafına
gectiğiydi. Sokakların kulağı, gecelerin gozuydu Mehmet Sinan. İstan bul’da dolasan bir
dedikodu, bir soylenti bu geceliye uğrama dan gecemezdi. Soyuna ihanet edip taraf
değistirdikten sonra, Mehmet Sinan icin uzun ve sonu belli olmayan bir surgun yasa mı
baslamıstı. Geceliler arasında ihanetin asla affedilmediğini bildiğinden, kendisini Kapalıcarsı’daki
‘Eski Yer’ ismiyle anılan karargaha kapatmıs, omrunu 12. Daire’nin genc subaylarını. So lak
yamaklarını eğitmeye. Solakların ve Yediler’in icraatlarına yardım etmeye adamıstı. Mehmet
Sinan karanlığın ortasındaki fener gibiydi. Ortalık ne kadar karısırsa karıssın, herkes bu ge celinin
İstanbul’da olduğunu ve isleri yoluna koymak icin elin den geleni yaptığını bilirdi. Solaklar ile 12.
Daire’nin tam orta eski İle yeni arasında bir kopru gibi dururdu. Cumhuriyet’in ilanından sonra
geriye atılan Solaklar’ın yeni dunyayla bağlan tısı, bu alem hakkında hicbir sey bilmeyen 12.
Daire subayları nın da rehberi olmustu.
Gunesin alcalmasıyla birlikte, konuklar da yavas yavas gel meye basladılar. İlk olarak, her
zamanki gibi, Solakbası Abbas Ağa ile birlikte on iki has solak geldi. Yediler, basta Behruz Us ta
olmak uzere kapının yanına dizilmislerdi. Abbas Ağa heybet li bir adamdı. Beyaz bıyıklarıyla
birlikte siması Salih Usta’yı an dırıyordu ama yuzu cok daha sert hatlara sahipti. Eski gelenek
lerine sadık kalarak, usturaya vurduğu kafasının tepesinde bir tutam beyaz sac bırakmıstı. Ağa
ve beraberindeki Solaklar eski yenicerilere ozgu cafcaflı merasim kıyafetlerine burunmusler,
saygı ifadesi olarak da Yediler’in mahallesine girdikleri andan itibaren borklerini ellerine almıslar,
yatağanlarını, yaylarını ve oklarını İlyas Usta’ya teslim ederek bellerindeki kınları, sırtla-rındaki
sadakları bos bırakmıslardı.
Abbas Ağa, Behruz Usta’dan baslayarak herkesle tek tek selamlasmaya basladı. İlyas’la
kucaklastıktan sonra, selamlaya cak bir kisi daha oduğunu dusunerek tekrar eğildi ama karsı
sında Yasemin’i gorunce telasla toparlandı. Hicbir sey deme den, kenara cekilerek arkadaslarını
beklemeye basladı.
Selamlasma faslı bittikten sonra sofraya gecildi. Masanın bir ucuna Yediler, diğer ucuna
Solaklar yerlesmisti. Ortada dort minder Mehmet Sinan ve diğer misafirler icin ayrılmıstı. Ufak
sohbetler esliğinde yemeğe basladılar. Hava iyice karardıktan sonra ve yemekler bitmek
uzereyken Mehmet Sinan geldi. Sıra dan, koyu renk takım elbisesinin icinde hemen hemen aynı
ton da boğazlı bir kazak giymisti. Bu alemde Geceliler fiyakalı gi yim tarzlarıyla tanınırdı. En
zuğurtlerinin bile uzerinde mum kun olan en pahalı markadan bir elbise mutlaka olurdu. Sade ve
gosterissiz giyinmek Geceliler arasında ‘yas tutmak’ anlamı na gelirdi. Zaten ne giyerse giysin,
Mehmet Sinan’ın suratına bakan birisi, bu Geceli’nin elem ve sınırsız bir yas icerisinde ol duğunu
anlardı. Oval ve yumusak yuzundeki butun cizgiler yercekimine yenik dusmus gibiydi. Her zaman
biraz nemli olan kocaman gozleri huzun dolu bir ifadeyle etrafına bakardı. En karısık
donemlerde, olumle burun buruna geldiği zamanlarda bile ne yuzundeki ne de gozlerindeki
huzunlu ifadede en ufak bir değisiklik olmazdı. Mehmet Sinan az konusur, cok dinler ve hızlı is
gorurdu. Yapacak bir isi olmadığı zamanlarda da, kucu cuk odasına kapanır, bir ‘salon

beyefendisi’ edasıyla koltuğuna kurulur, ya saatlerce sabit bir noktaya bakarak hicbirsey yap
madan oylece oturur ya da bir eliyle uzun ve kıvırcık saclarının bukleleriyle oynayarak kitap
okurdu.
Mehmet Sinan’la birlikte uc kisi daha gelmisti. Salih Usta Esat ile Haydar’ı tanıyordu. En
kıdemli Solak yamaklarından olan bu iki genc, Mehmet Sinan’ın yanında is goruyorlardı. Bu Ocak
Soleni’ne ilk davet edilisleriydi. En arkadan gelen genci ise daha once hic gormemisti. Esat ile
Haydar’ın efendiliğinin yanında, biraz daha zirzop gorunen bu genc, urkek bakıslarla etrafını
izliyordu. Behruz Usta misafirleri karsılamak icin ayağa kalkmıstı. Bir selamlasma faslı daha
basladı. Mehmet Sinan, Sa lih Usta’nın yanına geldiğinde, en arkada sıkıntıyla etrafına
bakınmakta olan genci omzundan tutup Usta’nın onune getirdi:
“Bu da Salih Ustan” dedi geceli. Sonra Usta’ya dondu. “İs mi Volkan’dır. Musaade edersen
elini opecek.”
Salih Usta’nın suratı bir anda oyle bir dusuverdi ki, gur bı yıkları ağzını kapladı. Demek Bengi
Hatun’un bulduğu cırak adayı buydu. Suphelenmekte ne kadar haklı olduğunu dusundu.
Kendisinden baska herkesle tanısıp. Ocak Soleni’ne kadar gelebildiğine gore. Ocak Eliften umudu
coktan kesmis olmalıy dı. “Elif gitmis ne ki?” diye gecirdi icinden, “Elif gider Volkan gelir...” Usta
karsısındaki genci soyle bir suzdu. Yakısıklıcaydı ama Usta havasını ‘adam gibi’ olmaktan uzak
bulmustu. Urk mus olduğu belliydi ama gozleri hala cin gibi fıldır fıldır oynu yordu. İcinden
“Saclarını ne hale sokmus oyle diken diken” di ye homurdanmaya basladı, “Ocağa cırak diye
bunu getiriyorlarsa yandık. Elif bunun gibi elli tanesini cebinden cıkartır. Gomleğin rengine bak
hele. Yarın karısık zamanda da giyer o gomleği de bin arsın oteden hedef eder kendini.” Elini
istemeye istemeye gencin suratına doğru uzattı. Volkan da bıyıklarını sarkıtmıs kendisine kotu
kotu bakan bu adamın elini cabucak optu ve hemen Mehmet Sinan’ın arkasına saklandı.
Son gelen konuklar da yerlerini alınca. Bengi Hatun, zorba testilerini ve kadehleri masaya
dizmeye basladı. Bu en cok Mehmet Sinan’ı mutlu etmisti. Cunku, insan elinden cıkma icki ler
arasında etksini hissedebildiği, tat alabildiği tek icki buydu. Zorbanın gelisiyle masanın resmi
havası iyice dağılmıs kus ses lerinin yerini Solaklar’dan Serhat Bese’nin soylediği Bektasi ne
fesleri almıstı. Masanın buyuklerinden alınan izinden sonra, muhabbete divan sazları,
bağlamalar, ney ve bendirler de katı lınca ortalık iyice senlenmis, fiskoslar hararetli sohbetlere,
ne fesler hareketli havalara donuvermisti. Abbas Ağa, masanın obur ucundan kalkıp, Niran
Hatun ile Behruz Usta’nın arasına oturmustu. Mehmet Sinan ile İdris Usta, diğerlerinden biraz
uzaklasmıs, alcak sesle 12. Daire’ye atanan subaylar hakkında konusuyorlardı. En kotusu de
İlyas ile Haydar’ın yanyana olmaları olmustu. Sazları bastıracak kadar yuksek kahkahalar atı
yorlar, arada sırada da hemen yanlarında oturan Yasemin ile Esata satasıyorlardı. Esat, kollarını
kavusturmus, her zamanki ciddiyetiyle dimdik duruyor, her an bir olay cıkacakmıs gibi et rafı
gozluyor, arada sırada Yasemin ile kısa bir sohbete giriyor du. Tam karsıda oturan Volkan ise, ilk
defa ictiği zorbadan feci sekilde carpılmıs bir durumda yanındaki Solak’ın savas hikaye lerini
dinlemeye calısıyordu. Solak, kendini kaptırmıs anlatırken Volkan birden araya girip, elindeki
kupayı sallayarak. “Ba ba, cok guzel anlatıyorsun da, Allah’ın adını veriyorum, bir de bu benim
ictiğim nedir onu anlat” deyiverince, butun oda kah kahadan yıkılmıstı.
Solendeki eğlence, Salih Usta’nm sıkıntılı halini gozlerden saklayacak kadar yoğundu. Usta’nın
Volkan’la tanıstıktan son ra dusen yuzu bir daha kalkmak bilmemisti. Her solen neseli gecerdi
ama bu seferki eğlence cok rahatsız ediyordu Usta’yı. Hayatında birileriyle dertlesmeyi hic bu
kadar cok istememisti. Lakin, Ocağın ‘konusmayarak konusma’ kuralı bir kez daha islemeye
baslamıstı. Konuklara ocakta bir arıza olduğu. Elifin so len masasındaki yeri bos bırakılarak
anlatılmıstı. Onlar da ge rekli yanıtı susarak vermislerdi. Peki, su Volkan denen cocukla ilgili
olarak kendisine hicbir acıklama yapılmamasını nasıl anla malıydı? Daha sanatının ne olduğunu
bile bilmiyordu. Uzuntu sunun ve kırgınlığının yanına yeni bir duygu daha ekleniyordu yavas
yavas: Ofke. Elif’e ofkeleniyordu, Ocaktakilere ofkeleni yordu. “Hic uzulme Salih Usta, hicbir seye
gelmezse iksir za manı burada olur” dememisler miydi dalga gecer gibi? Haklıy dılar. Eli mecbur
gelecekti ama hangi yuzle gelecekti? Hangi yuzle icecekti iksiri? Dusunuyor, dusundukce
sinirleniyordu. En basta kendisi olmak uzere aklına gelen herkese veryansın ediyordu icinden
ama ofkesini bir tek Bengi Hatun’dan uzak tutmaya calısıyordu. Volkan’a bakarken yuzunu garip

bir ısıltı kaplıyordu Hatun’un. Hic yabancı değildi bu bakıslar, İdris Us ta İlyas’a, Niran Hatun
kendisine, kendisi de Elife nasıl bakı yorsa. Bengi Hatun’da bu cocuğa oyle bakmaya baslamıstı
iste. Ocakta herkes usta sayılırdı ama cırak yetistirmek ayrı bir mer tebe, ayrı bir sorumluluktu.
Bulacaksın, yetistireceksin, olum suzluğu kendi elinle vereceksin ama her seyden once kader kar
sına sanat sahibi bir cocuk cıkaracak.
Cok eskilere dondu Salih Usta. Belki o gun Niran Hatun’a kızıp atını ta Cesme’ye kadar
surmese, Elifle hic karsılasamayacaktı.
Yetmis iki milletten insanın dolustuğu pazar yerinde dola sırken bir panayır cığırtkanının
soyledikleri Usta’nın cok dikka tini cekmisti. Adam, beyaz bezden gerilmis bir cardağın onun de
yuksekce bir yere cıkmıs, “Bu muhtesem cocuğu yenebilene tam yuz Venedik altını verileceğini”
avazı cıktığı kadar ve ye min billah ederek duyuruyordu. Yuz Venedik altını... Bu ciddi bir servet
demekti. Usta, cardağın etrafındaki kalabalığı yararak en one geldiğinde, saskınlıktan neredeyse
kucuk dilini yutuyordu. Cardağın ortasına bir satranc masası kurulmustu. Tahtanın bir tarafında,
sacı sakalı ağarmıs ulemadan bir adam oturuyor du. Karsısında ise en fazla yedi-sekiz yaslarında
gosteren bir kız cocuğu vardı. Adam oyuna kendinden gayet emin bir sekide baslamıstı.
Hamlelerinden bu iste tecrube sahibi olduğu an lasılıyordu. Karsısındaki kızcağızı yenmesi cok
fazla zamanını almayacak gibi gorunuyordu. Gel gor ki, hamleler ilerledikce, oyunun rengi
değismeye baslamıstı. Adam baslangıcta, vasat bir satranc oyuncusunun bile bes hamle
sonrasını gorebileceği, rakibi kısa yoldan mat etmeyi amaclayan oyunlar kuruyordu. Kucuk kız
butun saldırıları buyuk bir rahatlıkla savusturunca, adam cok daha karmasık oyunlar kurmaya
baslamıstı. Yuz Ve nedik altınını kolayca cebe indirmek icin masaya oturan adam, artık isin para
kısmını bir kenara bırakmıs, bunca insanın onun de ufak bir kıza yenilmenin yaratacağı
kepazelikten kurtulmaya calısıyordu. Sıkıntıdan sakalını yolacak gibi sıvazlıyordu. Us-ta’nın
hemen arkasında bir adam etrafındakilere alcak sesle, bundan bir hafta kadar once, kıza yenilen
bir adamın oyunda hile yapıldığını soyleyerek kadıya davacı olduğunu, durumu tetkik ehnek icin
Cesme kadısının ulemalarıyla birlikte panayırı bastığını ve yine ulemalarıyla birlikte kıza yenilerek
geri gittiğini anlatıyor, oyundaki hilenin sırrına kimsenin eremediğini soy luyordu. Salih Usta bu
iste hileden daha buyuk bir is olduğunu dusunmeye baslamıstı. Kucuk kız hicbir sekilde oyun
kurmu yor, sadece karsısındaki adamın oyununu bozacak hamleler ya pıyordu. Daha da ilginci,
taslarla hemen hic ilgilenmiyor ve gozlerini rakibinin gozlerinden ayırmamaya calısıyordu. Yakla
sık bes saat suren oyunun sonunda, kucuk kız neredeyse butun onemli taslarını kaybeden
rakibini basit bir hamleyle mat edivermisti. Zavallı adam, buyuk bir utanc icinde katılım parası
olan on Venedik altınını masaya sayıp, kafası onde gozden kay bolmustu. Cığırtkan ise, yarın
yine burada olacaklarını ahaliye bir kez daha ilan ettikten sonra tezgahını toplamaya baslamıstı.
Kucuk kız, paralı asker oldukları her hallerinden belli olan dort iri kıyım adamın arasında bir
arabaya bindirilmis ve hemen pa zar yerinden uzaklastırılmıstı.
Salih Usta o aksam kaldığı handa kızla ilgili kucuk bir aras tırma yapmıstı. Kızın kim olduğunu,
nereden geldiğini bilen yoktu. Oğrenebildiği tek sey, kızın bir kole olduğu ve uc yıl ka dar once
cığırtkanlık yapan adam tarafından, namlı kole tuccarı Halepli Kasiften satın alındığıydı.
Halepli’nin ticari ve dunyevi hayatı ise bir sene once sona ermisti. Halepli Rasit, korsanlar dan
satın aldığı dilsiz bir Kırım guzelini İstanbul’da zengin bir tuccara satmıs, tuccar da yeni kolesini
saraydaki pasalardan bi rine hediye etmisti. Kıyamet, Kırım Hanı’nın elcisinin pasayı zi yareti
sırasında kopmustu. Elci, pasanın konağında tesadufen karsısına cıkan esir kızın, yıllar once
Kırım Hanı’nm sarayından kacırılan bir prenses olduğunu, kim olduğunu anlatmasın diye de
korsanlar tarafından dilinin kesildiğini anlatınca, iki ulke arasında ciddi bir buhran bas
gostermisti. Bu buhran, pasanın Kırım’lı dilsiz prensesle alelacele evlendirilmesi, tuccarın boy
nunun vurulması, korsanların kazığa oturtulup o halde Kırım Hanı’na gonderilmesi ve Halepli’nin
Erzurum’da yakalanıp oracıkta dersinin yuzulmesiyle ancak yatıstırılabilmisti. Bu du rumda kızın
kim olduğunu oğrenmenin bir olanağı kalmıyor du.
İste Salih Usta ile Elifin ilk karsılasması boyle olmustu. Er tesi gun, on altını gozden cıkarıp
satranc masasına oturan Usta, kızın zihne hukmeden, dusunceleri okuyan bir sanata sahip ol
duğundan iyice emin olmus, kızı bu panayır kumarbazının elin den kurtarıp Ocağa katmanın bir
yolunu aramaya baslamıstı. O zamana kadar kimsenin cocuktaki bu yeteneği fark etmemis ol

ması buyuk bir sanstı. Bu yuzden Usta, fazla gurultu koparma dan ve en kısa yoldan kızı
İstanbul’a ulastırmak istemisti. Oca ğın sanat sahibi bir kızın pesinde olduğunun duyulması,
bircok kara buyucunun ağzını sulandıracak bir haber olurdu. Kızı sa tın almanın imkansız
olduğunu biliyordu. Sahibinin kendisine her gun en az yirmi altı kazandıran bu nimeti satmaya
asla ya nasmayacağını, yanassa bile Yediler’in tum mal varlığı kadar bir para isteyeceğinden
emindi. Daha da onemlisi, Ocak yasala rının cırak satın almak diye bir seye izin vereceğini hic
zannet miyordu. Kızı adamdan zorla almak ise cok gurultulu bir yon temdi ama bunu en son care
olarak bir kenara ayırmıstı. Salih Usta, bu isi tek basına kotaramayacağını anlayınca İstanbul’dan
yardım istemis, kısa bir sure sonra da Niran Hatun’dan “bir hal caresi bulunacağını” soyleyen bir
haber almıstı. Usta, kızı gozden kacırmamaya calısarak, İstanbul’un ‘hal caresini’ bekleme ye
baslamıstı. Bir hafta kadar sonra, yine panayır yerinde, kızın bir baska rakibini perisan etmesini
izlerken, cardağın etrafını cevreleyen kalabalıkta bir kaynasma olmus, herkes bir tarafa
kacısmaya baslamıstı. Salih Usta, kafasını cevirdiğinde Cesme kadısının askerleriyle birlikte
cardağa doğru ilerlediğini, asker lerin ellerindeki sopalarla kadıya ve arkadaki atlılara yol acma
ya calıstıklarını gormustu. Usta, tasıdıkları tuğlardan atlıların, Manisa’daki sehzadenin suvarileri
olduklarını anlamıstı. İstan bul’un ‘hal caresi’ nihayet gelmisti iste. Atlıların komutanı, so palarla
acılan yoldan ilerleyerek atını neredeyse cardağın icine kadar surmus, kucuk kıza sehzadenin
emriyle el konulduğunu yuksek sesle ilan edip, bedeli olarak takdir edilen dolgunca bir kese altını
sahibinin ayaklarının dibine attıktan sonra, kızı atın terkisine attığı gibi Manisa’nın yolunu
tutmustu. Salih Usta, kaldığı hana donduğunde, tam da beklediği gibi, derhal sehza de sarayına
hareket etmesini soyleyen bir pusula bulmustu.
Usta ile Elif, Manisa’da bir ay kadar sehzadenin konuğu olarak kalmıslardı. Bu sure boyunca
Usta, tum vaktini kıza ayır mıs, yeteneklerini ve gecmisini oğrenmeye calısmıstı. Her genc
buyucu gibi Elif de yeteneklerinin cok azının farkındaydı ve bunları sadece zorda kaldığı
zamanlarda, coğu zamanda icgu dusel olarak kullanabiliyordu. Bir cırağın eğitiminin en onemli
kısmı da cırağı sanatın hakimiyetinden cıkarıp, sanatı onun ha kimiyetine verebilmekti. Bu da cok
zorlu bir eğitim donemini gerektiriyordu. Elifin yeteneklerinin farkına varması, istediği zaman,
istediği sekilde kullanabilmesi ve sanatını gelistirebil mesi uzun yıllar alacaktı. En kotusu de
Ocak’ta Behruz Usta ha ricinde hic kimsenin o gune kadar sanatı zihne hukmeden bir buyucu ile
karsılasmamıs olmasıydı. Kısaca Ustalar da bu sana tın inceliklerini Elifle birlikte oğrenmek
zorunda kalacaklardı.
Manisa’da gecirdikleri sure boyunca Salih Usta, Elifin de en az tasıdığı sanat kadar karmasık
ve zor olduğunu anlamıstı. Uysal bir cocuktu ama cekingenlikten daha ote, garip bir yaba nilik
tasıyordu. Denileni yapıyor, soruları yanıtlıyor, anlatılan ları dinliyor, sonra bir koseye, kendi
suskunluğuna cekilip kacamak bakıslarla etrafı izlemeye baslıyordu. İzliyordu Elif, herseyi
izliyordu: İnsanları, binaları, askerleri, gokyuzunu... Sanki, kısa yasamı boyunca konusarak ve
isiterek anlayamadığı dun yayı, her zaman yaptığı gibi en buyuk silahını kullanarak; izle yerek ve
dunyanın zihninden gecenleri gorerek anlamaya calısı yordu. Beceriyor muydu bilinmez ama
bunu yıllar sonra Salih Usta’ya itiraf etmisti Elif: “Usta” demisti, “İnsanların akılların dan
gecenlerle ağızlarından cıkanların bir olmadığını fark etti ğimde tiksindim ben konusmaktan...”
Salih Usta, kızın gecmisini deselemeye basladığında ise cok daha ilginc seylerle karsılasmıstı.
Kızın kim olduğu hakkında ikinci elden bilgi alabilecek hemen hic kimse yoktu. Kızı kacı ran
korsan ve en son sahibine satan Halep’li Rasit coktan ol muslerdi. Tek bilinen sey, Halepli’nin
muzayede sırasında kızın soylu bir Macar ailesinden geldiğini soylemesiydi ama esir tuc carlarının
mallarını allayıp pullamak icin boyle yalanlar soyle dikleri bilinen birseydi. Evet, Elifin bildiği diller
arasında Ma carca da vardı ama bu dili en az Turkce, Lehce, Farsca ve Kum ca kadar guzel
konusuyordu. Oyle ki, hangisinin ana dili oldu ğunu anlamak imkansızdı. Salih Usta, Elife ana
babası hakkın da sorular sormaya basladığında, kız sanki bu kelimeleri ilk de fa duyuyormus gibi
bakmıstı suratına. Doğru duzgun anlatabil diği tek sey, son sahibiyle birlikte panayır panayır
dolasmaları ve kaybettiği satranc oyunlarından sonra yediği dayaklardı. Bi raz da Haleplinin kole
kervanında gecirdiği zamanları hatırlı yordu. Soylediğine gore “cok dolasmıslardı ve kucuk
olduğu icin kimse almak istememisti onu...” Halep’li tarafından satın alınmadan once de uzun
sure bir gemide kaldığını, her yerin cok sıcak olduğunu ve neredeyse olecek kadar hastalandığını

anlatıyordu. Daha gerilere gittikce anıları karmasıklasıyor, bir birleriyle celisen hikayeler
anlatmaya baslıyordu. Salih Usta kı zın derdini anlamakta gecikmedi: Kızcağız, sanatının
azizliğine uğramıs, cocuk aklıyla karsısına cıkan insanların zihinlerinden farkında olmadan
okuduğu anıları, kendi anılarıyla karıstırmıs tı. Kısaca Elifin cocukluğu, gozlerinin icine bakmıs
olan herke sin cocukluğuydu. İnsanların zihinlerini ve anılarını okuma kudretine sahip olan Elifin
kendi zihni uzerinde hicbir hukmu yoktu.
Usta, doğaustu yeteneklere sahip olan bu kızın her seyden once bir ‘cocuk’ olduğunu
anımsamıs, kafasını daha fazla karıstırmamak icin gecmisini kurcalamaktan vazgecmisti. At araba
larının ustunde, panayır panayır dolasmaktan, han koselerinde yatmaktan ve dayak yemekten
kurtulan Elif, sehzade sarayında belki de hayatının en mutlu gunlerini geciriyordu. Salih Usta bir
dediğini iki etmiyor, uzulmesin diye yanındayken aklından kotu bir sey bile gecirmemeye
calısıyordu. Mutlulukla guzellesiyordu Elif. Hergun onune konan nefis yemekler yuzune renk
getirmisti. En nadide kumaslardan dikilen elbiseler icinde ku cuk bir prenses gibiydi. Salih Usta,
kızın eğitimiyle ilgili her se yi İstanbul’a ertelemis. Elifin daha yeni elde ettiği yaramazlık yapma
hakkının tadını doyasıya cıkarmasını izliyordu.
Manisa gunleri, İstanbul’dan gelen cağrıyla son bulmustu. Ocak, yeni cırak adayını artık
tanımak ve hakkında bir karara varmak istiyordu. İstanbul’a hareket etmeden once, sehzadenin
huzuruna cıkmaları, yardımları icin minnetlerini sunmaları ve gitmek icin izin istemeleri
gerekiyordu. Salih Usta, sehzadenin karsısına son kez cıkacak olan Elifin de bu onemli anda cok
gu zel gorunmesini istemisti. Sırf bu veda icin İstanbul’a gidisini birkac gun ertelemis, kızın yeni
elbisesinin hazır olmasını bekle misti. Veda gunu geldiğinde, kızı giydirmis, kusatmıs, o zama nın
adeti olarak, nazara gelmesin, guzelliğine guzellik katsın di ye de alnına celi-i sulus yazısıyla bir
elif cekmisti. Saclarının bir parmak altından baslayan ve sivri ucu iki kasının arasına kadar inen
elif, kıza bambaska bir alım katmıstı. Sehzade de, kendisini satrancta birkac defa yenen, bu
akıllı, uslu ve guzel kızı alnın daki elifiyle cok beğenmis; Salih Usta’ya: “İsmi bundan boyle Elif
olsun. İsmi de elifi de kadim olsun” demisti. İste, o gune ka dar her sahibi tarafından değisik bir
isimle cağırılan, kendi is mini kendisi bile hatırlayamayan kucuk kız, Elif ismine Salih Usta’nın eli
ve sehzadenin kelamıyla kavusmustu.
Solen masasının bir kosesinde sessizliğine ve dusuncelerine dalmıs olan Salih Usta, o gunleri
hatırlayıp Bengi Hatun’a hak vermeye calısıyordu. Elifi nasıl bir gururla Ocağa getirdiğini, nasıl
bir ozenle yetistirdiğini, kıza edilen her lafın icini nasıl acıttığını anımsıyordu. Usta ile cırak
arasında yuzyıllar icinde olusan o kutsal ve anlasılmaz bağ. Bengi Hatun ile Volkan ara sında yeni
yeni filizleniyordu. Bu bağ zaman icinde oyle bir ge lisirdi ki, bir usta cırağının mutluluğunu,
uzuntusunu kendi icinde hisseder hale gelirdi. Elif gitmisti ve Volkan kendisine sorulmaya
tenezzul bile edilmeden solen masasına kadar cıkar tılmıstı. “Aslolan Ocaktır...” diyerek kendini
teselli etmeye ca lıstı Salih Usta. Tam kupasını doldurmak icin testiye uzandığı sırada, saclarında
bir el hissetti. “Kendini de mahvettin beni de” diye fısıldadı Niran Hanım, Salih’in kulağına,
“Zırlayıp durma artık. İcim parcalandı...”
11
Sarp “Olacak is değil” diye bağırarak elindeki sarı zarfı masasının uzerine fırlattı.
Kultablasında yavas yavas tutmekte olan sigarayı unutup, paketten hızla bir sigara cıkarttı.
Gozleri yavas yavas kızarmaya baslıyor, genis alnındaki iki damar her an biraz daha
belirginlesiyordu. Ağzında henuz yakamadığı sigarasıyla “Olacak is değil...” diyerek soylenmeye
devam etti. Bir taraftan da, hırsla sıktığı yumruğunun icinde kaybolup git mis olan cakmağım
arıyor olmalıydı. “İstifa da edemiyoruz ar kadas bu lanet olasıca yerden. Al buyur cevap aynı:
İstifanızı kadronuzun bulunduğu komutanlığa vermelisiniz. Nerde bu canına yandığımın kadrosu?
Nerenin askeriyim ben?...”
Masasının basında calısıyormus gibi yapmakta olan Do ğan, gozunun ucuyla Yuzbası’ya baktı.
Son bir aydır, yani Yuz bası 12. Daire’den istifa etme kararını verdikten sonra, bu sahit olduğu
aynı sebepten ileri gelen besinci sinir patlamasıydı. Do ğan bu ise cok fazla karısmak
istemiyordu. Ortada karısılacak bir sey yoktu cunku. Yuzbası bağırıp cağırmakta yerden goğe
kadar haklıydı, cunku istifa edemiyordu.

Olayların Sarp ile Doğan birlikte icmeye cıktıkları o gece nin hemen ertesi sabahı baslamıstı.
O icki gecesinde, rakı deni len kudretli sıvı insanları birbirlerine yaklastırmadaki ustalığını enikonu
sergilemisti. Doğan komutanının aslında o kadar nef ret edilesi bir insan olmadığına, Sarp da
Doğan’ın gerizekalı, is guzar ve aslan asker gibi sıfatları hic hak etmeyen, delikanlı bir Turk
askeri olduğuna kanaat getirmisti. Ertesi gun kazan gibi kafalarla 12. Daire’ye geldiklerinde
Doğan istifa kararını bir kez daha gozden gecirmesi icin Yuzbası’yı hafifce ikna etmeye calıs mıs,
hatta yumusatabilmek icin onunla bilgisayarda kucuk bir futbol turnuvası yapmıs ve feci sekilde
yenilmisti. Diğer taraf tan Sarp da, cok fazla dillendirmese de, kararının getireceği ka yıplar
uzerine ilk defa ciddi ciddi kafa yormus, bu odada, bu dairede, Doğan’la birlikte, eğlenceli
olmasa bu kadar sıkıcı ve yıpratıcı olmayan zamanlar gecirmenin yollarını aramıstı. Ne var ki,
zaman ilerleyip vakit aksama yaklasınca ve damarlarda dolasan aksamdan kalma rakının son
zerreleri de cekilip, yerini dunden kalma gerceklere bırakınca Sarp kendisini, Doğan’da Yuzbası’yı
zorlamanın bir alemi olmadığını anlamıstı. Sarp’ın ilk istifa mektubu da tam o vakitlerde,
oyundan henuz cıkılmıs bilgisayarın basında, birer kanyaklı kahve esliğinde yazılmıstı. Kıyamet
de o ilk istifa mektubundan sonra kopmaya baslamıstı zaten.
Sarp ilk istifasını bağlı bulunduğunu zannettiği us komu tanlığına yazmısu. Bu onemli anın her
anının tadını cıkartarak mektubun altına en fiyakalı imzasını atmıs, guzelce katlamıs, zarfı
yapıstırmıs ve us komutanlığına elleriyle teslim etmisti. Cevap uc gun kadar sonra gelmisti:
“Daireniz komutanlığımız bunyesinde bulunmaktadır ancak resmi olarak komutanlığımı za bağlı
değilsiniz. Bu nedenle komutanlığımız istifanızı kabul etmeye yetkili değildir....”
Aldığı bu yanıt Sarp’ın canını bir hayli sıkmıstı. İsin aslını astarını oğrenmek icin soluğu
komutanlık makamında almıs, oradaki asker-burokratlarla birlikte kadrosunun nerede olduğu nu
arastırmaya baslamıstı. Bosa gecen birkac gunun sonunda komutanlık makamı da net bir cevap
elde edememis, sonucta oybirliğiyle, Yuzbası’nın resmiyetinin Hava Kuvvetleri Komu tanlığı’nda
olabileceği, istifa mektubunun bu makama verilme sinin cok daha akıllıca olacağı kararına
varılmısh. Sarp ikinci is tifa mektubunu da Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na yazmıstı. Buradan
gelen cevap cok daha vahimdi. Hava Kuvvetleri, Sarp Yuzbası’nın kadrosunun kendilerinde
olmadığını, zaten bir de niz yuzbasısının, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na istifa mektu bu
gondermesinin sacma ve ciddiyetsiz bir is olduğunu kibar bir dille kendisine belirtiyordu. Sarp
yine cıldırmıstı ama resmi olarak nerede olduğuna dair bir ipucu bulduğunu dusunmustu. Hemen
bilgisayarın basına gecip, Golcuk’teki eski komutanlığı na bir istifa mektubu dosenmis, ancak
buradan da kendisinin tayin olunduğunu hatırlatan ve dosyasının da yeni birliğine gonderildiğini
belirten bir cevap almıstı.
Yuzbası’nın dorduncu istifa mektubu, cok curetkar bir se kilde doğrudan Genelkurmay
Baskanlığı’nı muhatap almıstı. Buradan da sacmalamaması gerektiğini kibarca belirten bir ce vap
alınca, “Zaten istifa etmek istiyorum neden korkuyorum ki?” diye dusunup Genelkurmay’ı
aramıs, karsısına cıkan alba ya nereye istifa etmesi gerektiğini sormustu. “Nerede gorev ya
pıyorsanız oraya” diye cevap vermisti albay. Sarp “12. Daire’de gorev yapıyorum. Daire Uzay
Gozlem Ussune bağlı ama benim kadrom burada değilmis. Hava Kuvvetleri benim hala denizci
olduğumu. Deniz Kuvvetleri de tayin emrimle birlikte dosya mın gonderildiğini soyluyor. Kısaca
komutanım ben nerenin as keri olduğumu bilmiyorum. Sınıfımı da bilmiyorum ama ma asım her
ay yatıyor ve hala orduevlerine girebiliyorum” deyin ce albay suskun kalmayı tercih etmis,
kendisini telefonda on da kika kadar beklettikten sonra Turk Silahlı Kuvvetleri bunyesin de 12.
Daire diye bir birim olmadığını soyleyip, supheci bir ifa deyle Sarp’tan sicil numarasını rica
etmisti.
Sarp, bir sure oyle kalakaldıktan sonra bir hısımla telefonu kapatmıs, aynı hısımla bilgisayarın
basına gecerek ve “NATO’ya kadar yolu var ulan!” diye cığlık atarak besinci mektubu nu
yazmaya baslamıstı. Cevabı bugun 12. Daire’ye ulasan bu son mektubun muhatabı ise Milli
Savunma Bakanlığı’ydı.
Sarp cakmağın elinde olduğunu nihayet fark edip sigarası nı yakıp derin bir nefes cekti.
Ciğerlerinde bos kalan yerleri odanın pis havasıyla doldurduktan sonra hepsini birden sıkın tıyla
ufledi. Aniden donup “Nasıl yapacağız Doğan?” diye sor du. Yuzunde yorgun ve ağlamaklı bir
ifade vardı: “İstifadan gectim, izne de ayrılamıyoruz anasını satayım!”

Doğan bir sey soylemek yerine komutanına en bicare bakı sını fırlattı. Su saatten sonra
Yuzbası’yı istifadan vazgecirmeye calısmak delilik olurdu. İstifa etmek, zaten takıntılı olan bu
adam icin hepten bir gurur meselesi haline gelmisti. Doğan’dan bir cevap gelmeyeceğini anlayan
Sarp kendi kendine mırıldan maya basladı: “Basbakanlık desek... O hic olmaz ne alakası var. MİT
bunyesinde falan mı gorevlendirildik acaba. İyi de oyle ol sa burada ne isimiz var. Hem bir
sekilde haberimiz olurdu. Em niyet aklıma geliyor da mumkun değil. İcisleri’yle Dısisleri’ne de
yazmak lazım aslında. Ulan yoksa Cumhurbaskanlığı olma sın? Sorumlu olduğumuz merci orası.
Oyle yazıyordu talimat namede. Ne dersin Doğan?”
En masum ifadesiyle Yuzbası’nın mırıldanmalarını dinle yen Doğan “Cumhurbaskanlığı bir
makam mı ki komutanım?” diye sordu.
Sarp soyle bir dusundu “E makam tabi bir yerde. Ne alaka sı var ki?”
“Cumhurbaskanı’na istifa sunmayı duydum ama Cumhur baskanlığı’na istifa sunmayı hic
duymadım komutanım. Kesin bilgim yok ama istifa mektubunuzu Cumhurbaskanı’nın sahsı na
yazmanız gerekebilir.”
Sarp “İyi de...” diye bir lafa baslamaya calıstı ama gerisini getiremedi. Kafası iyice karısmıstı.
Hemen kahve makinesinin basına gitti. Sakin sakin kahvenin ısınmasını bekliyorken ani den bir
kahkaha patlatıverdi. “Doğan” dedi kahkahalarının ara sından, “Bu isi sen de kafaya taksan iyi
edersin. Hadi ben meslekten falan vazgectim ama sen emekliliğin gelene kadar izne falan
cıkamazsın. Curursun buralarda!”
Usteğmen bunu zaten kafaya takmıs durumdaydı. Sessiz ve sinir dolu bir gulme krizine
yakalandı: “İzin falan umrumda değil komutanım. Buradan emekli de olamam ben!”
“Su hale bak!” dedi Sarp, ‘“Komutanı burada istifa etmeyi beceremiyor, astı masasında bilim
dısı gelismelere calısıyor. Nasıl gidiyor bari? Kurtadamlara gelebildin mi?”
“Hayır komutanım. Buyuleri bitirmedim daha.”
Yuzbası’nın gulme krizi ikiye katlanıverdi. “Ne buyusu?” diye sordu boğulur gibi bir sesle, “Bir
de ciddi ciddi soyluyor. Ne buyusune calısıyorsun sen?”
“Bağlama buyusu, soğutma buyusu falan” dedi Doğan iyi ce gulmeye baslayarak, “Cok
kullanılırmıs Anadolu’da.” Yaptı ğı isin kendisine komik gelmesine ilk defa izin veriyordu.
Sarp’ın sol gozunden asağı yaslar bosalıyordu. “Oğlum...” dodi, “Calısmadığın yerden...
sorarlarsa... cok gulerim habe rin... olsun...”
Yuzbası kahvesini alıp kendisini koltuğa bırakıncaya kadar gulmeye devam ettiler.
Yakalandıkları kriz sonmeye baslamıs, her ikisi de gozlerindeki yasları siliyordu ki telefon caldı.
“Sen bak suna” dedi Sarp, “Hic halim yok. Bak bakalım yi ne nerenin askeri değilmisim?”
Doğan zayıf, tukenmis bir kahkaha atarak kalktı ve telefo nu actı.
“Efendim....” deyip dinlemeye basladı ve suratına ciddi bir ifade yerlesti. “Evet.... Evet....
Anlasıldı” gibi bir seyler mırıl dandıktan sonra ahizeyi yerine yerlestirdi.
Yuzbası, Doğan’m suratına aniden yerlesen ifadeyi suze rek “Hayırdır?” diye sordu
“Nizamiyeden arıyorlar komutanım. Bizi gormek isteyen biri varmıs.”
“Bizi mi? 12. Daire’yi mi yani... Kim gormek istiyormus pe ki?”
“Bilmiyorum komutanım. Sadece ‘Burada 12. Daire’den bir yetkiliyle gorusmek isteyen biri
var’ dediler o kadar.”
“E git bir bak o zaman” dedi Sarp, “Oğren bakalım ne isti yorlarmıs.”
“Yetkiliyle gorusmek istiyorlarmıs komutanım.”
“E yetkilisin iste. 12. Daire’nin en calıskan subayı sen değil misin?”
Doğan’ın canı yine sıkılmaya baslamıstı. “Siz daha yetkili siniz komutanım” dedi.
Yuzbası, Usteğmen’in o en nefret ettiği umursamaz edasını takınarak “Tamam o zaman”dedi,
“O yetkimle emrediyorum. Git bir bak bakalım kimmis?”
Doğan kufreder gibi “Emredersiniz komutanım!” dedi. Si nirle montunu ve kepini alıp odadan
dısarı fırladı. Yuzbası’nın 12. Daire’ye karsı olan sorumluluklarını bu kadar aksatıyor ol masının
yanı sıra, ta nizamiyeye kadar yurumek zorunda kal mak ister istemez tepesinin tasını attırmıstı.
Usteğmen odadan cıktıktan sonra Sarp tazecik sigarası ve kahvesiyle birlikte bilgisayarının
basına gecmisti. Bir taraftan nizamiyedeki isin uzun surmesini diliyor, bir taraftan da guzel bir
oyun secmeye calısıyordu. “Bir ara yeni cıkıp yeni birkac oyun almalı” diye mırıldandı. Uzun

zamandır oynamadığı bir tanesini secip surucuye yerlestirdi. Oyunun kurulumu henuz bitmisti ki
telefon caldı. Sarp ahizeyi kaldırdı. Arayan Doğan’dı.
“Komutanım nizamiyeye gelmeniz gerekiyor” dedi Usteğ men. Sesi cok daha ciddilesmisti.
“Ne oldu?”
“Buradaki adam sizinle gorusmek istiyor da ondan komu tanım.”
Sarp bir anda heyecanlanmıstı: “Benimle mi? Kadromu mu bulmuslar yoksa?”
“Hayır komutanım” dedi Doğan. Sesi tıslar gibi cıkıyordu. “Sahsınızla değil 12. Daire
komutanıyla gorusmek istiyorlar.”
“Offff.... Sen halledemez misin? İsim var simdi.”
Doğan’ın sesi hem alcaldı hem de keskinlesti: “Komuta nım! Topkapı Sarayı’nın guvenlik
muduru burada. Daire’nin komutanıyla gorusmek istiyor. Lutfen hemen gelir misiniz?”
Yuzbası sansını biraz daha zorlamak icin ağzını acmıstı ki telefon kapanıverdi. Ahizeyi yerine
yerlestirip ekranda basla mak icin komut bekleyen oyuna soyle bir baktı ve ayağa kaktı.
Montunu oylece uzerine alıp odadan dısarı cıktı.
Bes dakika kadar suren yavas bir yuruyusun ardından ni zamiye binasına ulastı. Ussun ana
giris kapısının tam ortasına yapılmıs olan bu bina, uc tarafındaki genis kursun gecirmez
pencereleri sayesinde, icerideki nobetciler dısarıda olan biteni cok rahat bir sekilde
izleyebiliyorlardı. İceride bir usteğmenin bulunmasından zaten tedirgin olan nobetci cavuslar, bir
de bir yuzbasının yaklasmakta olduğunu gorunce iyice dikkat kesildi ler. Sarp pencereden iceriye
bakınca Doğan’ın nobetcilerin bu lunduğu bolumun hemen arkasındaki ziyaretci salonunda
ayakta dikilmekte olduğunu gordu. Doğan’ın birkac adım arka sındaki sandalyelerden birinde, kel
kafalı bir adam oturmaktay dı. Adamın kucağındaki cantaya sıkı sıkı sarılmıs bir sekilde ol ması,
bu mesafeden bile dikkat cekiyordu. Sarp adımlarını biraz hızlandırarak iceriye girdi. Cavusların
selamlarını gecistirerek doğruca Doğan’a yoneldi. Zaten Usteğmen de sert adımlarla ve suratında
sinir bozucu bir ciddiyet ifadesiyle kendisine doğru yaklasmaktaydı.
Ziyaretci salonunun kapı ağzında karsı karsıya geldiklerin de Doğan alcak ama heyecanlı bir
sesle durumu anlatmaya bas ladı:
“Komutanım. Adam Topkapı Sarayı’nın guvenlik muduruymus. 12. Daire’ye teslim edilmesi
gereken evraklar varmıs ama ancak Daire komutanma verebilirmis...”
Doğan’ın sozunu Yuzbası’nın kocaman esnemesi boldu. Aslında Sarp esnememek icin
kendisini cok tutmustu ama niza miye binasının sıcaklığı damarlarını iyice genisletmisti.
Sarp ağzını kapatmayı basarır basarmaz “Allah Allah!” de di, “Nasıl bulmus ki Daire’yi?
Komutanı olarak ben bulamıyo rum bir aydır...”
Yuzbası’nın olaya getirdiği bu değisik yaklasım Doğan’ın canını yine sıkmıstı. Dislerini soyle bir
sıkıp bıraktıktan sonra, konunun onemini bir kez daha anlatmaya calıstı: “Komutanım! Adam
gorusmek icin sizi bekliyor. Galiba onemli bir sey. Gun lerdir Ankara’da bizi arıyormus.”
Sarp, “Bulmayı basarmıs..” diye mırıldanarak, Doğan’ın omzunun uzerinden adama daha bir
alıcı gozler bakmaya bas ladı. Ellisinin ustunde gorunen, ince bıyıklı, yuvarlak kafalı, ku laklarını
ve ensesinin ustundekiler haricinde pek fazla sacı ol mayan bu adam, oyle ha deyince 12.
Daire’yi bulabilecek birisi ne benzemiyordu. Koyu renk takım elbisesinin icinde bir hayli yorgun
gorunuyordu. Bir eliyle kucağındaki cantaya sıkı sıkı sarılmıs, diğer elinde tuttuğu eski model fotr
sapka ile kendisini yelliyordu. Yuzbası “Oğrenelim bakalım” dedi ve Doğan’a ha fifce bir omuz
atarak adama doğru yurumeye basladı.
Bir yuzbasının hızlı adımlarla kendisine doğru yaklasmak ta olduğunu goren adam ayağa
kalktı. Cantası hala kucağındaydı. Sarp tam adama elini uzatmıstı ki, arkadan yetisen Do ğan
araya girdi: “Deniz Yuzbası Sarp Gonen. Kendisi 12. Daire komutanıdır.”
Adam Sarp’ın elini hararetle sıkmaya basladı: “Memnun oldum yuzbasım. Ben de Tufan
Yılmaz. Topkapı Sarayı guven lik muduruyum. İki gundur Ankara’dayım. Oldum sizi ara maktan.
Nihayet bugun oğrenebildim yerinizi...”
“Nereden oğrendiniz yerimizi” diye sordu Sarp. Doğan da icinden “Arabın derdi kırmızı pabuc”
diye gecirdi.
“Yerinizi ozel guvenlik dosyamızdan oğrendim. Uzay Goz lem Ussunde olduğunuz yazıyordu
ama ussu bulmak cok zor oldu. İki gun once geldiğimde burada 12. Daire diye bir yer ol

madığını soylediler...”
“Vay pezevenkler” diye mırıldandı Yuzbası.
“Efendim?”
“Yok bir sey Tufan Bey... Sonra?”
“Sonra Sarp Bey, Hava Kuvvetleri, Genelkurmay baya bir arandım. Tam gidecekken buraya
tekrar bir uğrayayım dedim. Neyse ki sizi tanıyan bir astsubaya rastladım. Boyle iste.”
Sarp tekrar mırıldandı: “Vay be!’... Burada yok diyorlar ha... Vay be!...”
Tufan Bey, Yuzbası’ya garip garip bakmaya baslamıstı ki. Doğan araya girdi: “Afedersiniz?
Ozel guvenlik dosyanızda 12. Daire’nin ne isi var?”
“Hah!” dedi Tufan Bey. Asıl derdiyle ilgilenen birisini bul duğu icin sevinmisti, “Belki
duymussunuzdur bir ay kadar on ce Topkapı Sarayı’nda bir soygun oldu.”
“Oldu mu?” diye sordu Doğan. “Ben haberlerde bir sey calınmadığını duymustum.”
“Doğrusunu isterseniz calındı” dedi Tufan Yılmaz, “Ama oyle bir acıklama yapmak zorunda
kaldık. Hem de galiba cok onemli bir sey calındı.”
O ana kadar olayla cok ilgilenmiyormus gibi gorunen Yuz bası sinir sinir guldu: “Galiba mı?
Ne calındığını bilmiyor mu sunuz?”
“Hayır...”
“Onemli bir sey calındığını nereden cıkartıyorsunuz o za man?”
Tufan Yılmaz derin bir of cekip kendisini sandalyeye bırak tı. Sarp ile Doğan da birer sandalye
cekip adamın karsısına oturdular. Mudur Bey konusmaya basladı: “Bastan anlatayım. Meslek
hayatımda karsılastığım en garip soygundu bu. Genel de sarayı soymaya niyetlenen hırsızlar
değerli esyaların bulun duğu bolumlere yonelirler; hazine dairesi, harem, kasırlar falan. Ancak bu
sefer muzenin depo bolumu hedeflenmis...”
“Ne deposu? Yani neler saklanır bu depoda?” diye araya girdi Doğan.
“Tarihi ama sergilenme değeri olmayan bir suru ıvır zıvır. El yazmaları, kıyafetler, silahlar.
Koca Osmanlı’dan artakalanlar yani. Buyuk dolaplarda saklarız. Ama bilirsiniz iste, depo ne de
olsa. Yıllardır el surulmemis, her sey birbirine girmis. Soygundan sonra calınan bir sey olup
olmadığını tespit etmek icin bu tun envanter listesini tek tek gozden gecirmemiz gerekti. Her
seyi olması gereken yere yeniden yerlestirmek zorunda kaldık. Zaten sizinle bu kadar gec
gorusmemizin nedeni de bu. Koca depo cok vaktimizi aldı.”
Yuzbası “Eeee? Ne calınmıs ya da calınmamıs?” diye sor du. Hala gulmekteydi.
Tufan Yılmaz Sarp’a cesaret edebildiği kadar ters baktı. “Bir sey calınmıs ama ne calındığını
bilemiyoruz.”
Sarp ve Doğan ses cıkarmadan adamın devam etmesini beklediler. Farklı da olsalar her
ikisinin de suphe dolu gozlerle kendisine bakmakta olduğunu goren Tufan Bey, biraz telasla
narak konuya acıklık getirmeye calıstı: “Yani, dedim ya, haya tımda karsılastığım en garip
soygundu bu diye. Neyse... Soy gundan sonra biz bir taraftan depoyu duzenlerken, bir taraftan
da normal guvenlik prosedurunu isletmeye basladık. Emniyete haber verdik. Gelip delilleri
topladılar, parmak izi falan aldılar. Dolapları duzenledikten sonra, ne calındığmı anlamak icin he
men kayıtları gozden gecirmeye basladık. Kayıtlara gore yirmi yedi numaralı dolabın icerisinde
olması gereken bir esya yerin de yoktu. Boylece depodan bir sey calındığını anladık. Ne var ki,
sıra ne calındığını anlamaya geldiğinde, cok ozel bir durum la karsılastık. Her dolabın icindeki
esyalar listelere tek tek kay dedilmisti. Yirmi yedi numaralı dolabın icindekiler haric.”
Doğan yine araya girdi: “Soyulan kasa mı bu?”
“Evet. Yirmi yedi numaralı dolabın icindekiler envanter defterine yazılmamıs. Bunu yerine,
ozel guvenlik prosedurunu isletmemizi soyleyen bir not dusulmus...”
“Bu dolabın icinde ne olduğunu kimse bilmiyor mu yani?”
“Oyle değil,” dedi Tufan Yılmaz, “Sadece bizim gormemiz yasak. Ozel guvenlik proseduru bu
nedenle isletiliyor olsa gerek. Neyse, ozel guvenlik talimatnamesine baktığımızda da si zinle
karsılastık”
“12.Daire’yle mi?”
Tufan Yılmaz sıkı sıkı sarıldığı cantasını c arak icinden uzerinde “goreve ozel” ve “cok gizli”
damgaları olan bir dosya cıkardı. “Buyrun kendiniz okuyun” diyerek dosyayı Doğan’a uzattı. “Su

kısım.”
Doğan yapılan hareketten biraz utanmıs bir sekilde dosya yı hic kurcalamadan derhal
komutanına uzattı. Yuzbası Tufan Bey’e hafif ukala bir bakıs fırlattıktan sonra adamın gosterdiği
paragrafı okumaya basladı:
“27 nolu kasanın herhangi bir soygun ya da soygun girisi mine maruz kalması durumunda
olayın, 71830-9 kayıt numaralı paket ile birlikte. Genel Kurmay Baskanlığı 12. Dairesi’ne inti kal
ettirilmesi gerekmektedir.”
“Bu talimatname biraz eski” diyerek devam etti Tufan Yıl maz. “1940’lardan kalma. Sizin hala
Genelkurmay’ın emrinde olmanız gerekiyor ama siz Hava Kuvvetlerine alınmıssınız. Devletin isi
iste, akıl sır ermiyor.”
“Yaa oyle” diyerek gecirdi Sarp, “Paket yanınızda mı pe ki?”
“Olmaz mı? Benim gorevim size onu size teslim etmek za ten.” Tufan Yılmaz, kıymetli
cantasını bir kez daha actı. İcinden sarı kağıda sarmalanmıs, kalın kocaman bir paket cıkarttı.
Kağı dın kat yerleri ve paketi dort tarafından saran sicimler kırmızı mumlarla muhurlenmisti.
Paketi birkac evrakla birlikte Sarp’a uzatarak “Ama once suraları imzalamanız gerekiyor” dedi,
“Prosedur gereği.... Bu benim buraya geldiğime dair, bu da dos yayı teslim aldığınıza dair.”
Sarp yuzunu burusturarak kalemini cıkarttı. Bu, 12. Daire komutanı sıfatıyla ilk resmi imzası
olacaktı ve bu Yuzbası’yı hic cezbetmemisti. Ağır ve isteksiz hareketlerle guvenlik muduru nun
gosterdiği yerleri imzaladıktan sonra goz ucuyla Doğan’a baktı. Usteğmen’in yuzunde hınzır bir
ifade gidip geliyordu.
Tufan Yılmaz, evrakları bir kez daha gozden gecirip, canta sına ozenle yerlestirdikten sonra,
kalın paketi Sarp’ın kucağına bırakıp ayağa kalktı. “Evet, benim isim bu kadar. Tanıstığıma cok
memnun oldum. Basarılar dilerim.” Sarp, once kucağındaki pakete, sonra gitmek uzere olan
adama baktı. “Soygunu bizim mi cozmemiz gerekiyor?” diye sordu.
“Sizin gorevinizi ben bilemem ki” diye cok haklı bir yanıt verdi Tufan Bey.
Doğan “Bir dakika” diyerek gitmekte olan adamı durdur du. Jandarma daman kabarmıstı. “Su
soygunu biraz daha anla tın bakalım. Kac kisilermis? Nasıl girmisler, nasıl calısmıslar?”
“Valla, polis tam bir profesyonel isi olduğunu soyluyor. Alarmı halledip iceriye girmisler iste.
Depo icin cok da profes yonel olmaya gerek yok. Alarmlar calmaya baslayınca da kac mıslar.”
“Alarmları susturduklarını soylemistiniz. Nasıl calmaya baslamıslar yeniden?”
“Ben de cok iyi anlamadım. Polis hata yaptıklarını soylu yor. Sisteme dısarıdan mudahale
etmisler. Kablolara bir devre yerlestirip sisteme girmisler ve alarmı kapatmıslar. Sonra depo nun
kilidini acmıslar. Yerlestirdikleri devrede bir sorun cıkmıs olmalı ki, alarmlar calmaya baslamıs.
Eh, sonra da kacmıslar.”
“Peki ya deponun kilidi? Kırılmıs mıydı yoksa acılmıs mıy dı?”
Tufan Yılmaz gozlerini yine tavana dikti. “Yok... Kilitte bir hasar yoktu.”
“Bahsettiğiniz devreyi inceleyebildiniz mi?”
“Hayır. Bu zaten bizi ilgilendirmez. Polis inceliyor olmalı.”
Doğan’ın soruları tukenince odayı kısa bir sessizlik kapla dı. Yuzbası zaten bir sey soracağa
benzemiyordu. Sorgusunun tamamlandığını anlayan Tufan Yılmaz, ayrılmak icin izin istedi.
Adamı yolcu ettikten sonra odalarının yolunu tuttular.
Odaya girer girmez. Sarp elindeki paketi masaya bırakıp bilgisayarının basına gecti. Doğan
masanın uzerinde duran pakete ve bilgisayarının basına gecip coktan bir sigara yakmıs olan
Yuzbası’ya birkac defa baktıktan sonra “Komutanım acma yacak mısınız?” diye sordu. Sesinde
belirgin bir yılgınlık vardı.
“İyi goturuyorsun devam et” diye cevap verdi Sarp, “Bir de su olayı bastan anlat bakayım
bana. Niye gelmis bu herif? Ne istiyormus? Ben pek anlamadım.”
Doğan iyice dikilmis olan saclarım iki eliyle birden hızla kasıdı. “Komutanım” dedi tahammul
sınırlarını biraz daha ile riye alarak, “Ozetle Topkapı Sarayı’nın depolarından biri soyul mus...”
Sarp araya girdi: “Ama ne calındığı bilinmiyormus oyle mi?”
“Bizim bilmemiz gerekiyormus komutanım.”
“Oyle mi?”
“Oyle komutanım. Adam da bize bu yuzden gelmis zaten. Calınan nesnenin ne olduğunu

ancak bizim daire bilebiliyor an ladığım kadarıyla.”
Sarp “Bak sen.” diyerek ayağa kalkh ve paketin yanına gel di. “Eee? Ne yapacakmısız calınan
nesnenin ne olduğunu oğre nince?”
Doğan “Bilmiyorum” anlamında kafasını salladı.
“Daire ne ki gorevi ne olsun?” diye homurdandı Sarp, “Acalım bakalım ne varmıs icinde.”
Doğan heyecanla paketi Yuzbası’nın onune ittirdi: “Buyrun komutanım”
“Oğlum sen acsana sunu.”
“Komutan sizsiniz. Size geldi paket.”
Sarp bir ‘fesupanallah’ cekerek paketi eline aldı ve soyle bir tarttı. Ağırca bir seydi. “Birer
kahve koy bakalım” dedi Doğan’a, “Kendine de koy” diye de ekledi.
“Kanyak istermisiniz komutanım?”
“Hayır.”
Doğan hemen kahveleri hazırladı. Birlikte paketin basına gectiler. Yuzbası once sicimdeki
muhurleri kırdı. Paketi saran kağıt, yıllarca rafta beklemekten iyice yıpranmıstı. Kağıdın kat
yerlerindeki muhurleri de kırınca ortaya siyah ciltli bir kitap ve sarı bir zarf cıktı. Yuzbası sayfaları
soyle bir cevirdiğinde o bil dik eski kitap kokusu etrafa yayıldı. Kitap Arap alfabesiyle ya zılmıstı
ve el yazmasına benziyordu. Paketten cıkan zarfı Doğan’a uzattı. Kendisi de, anlayabileceği bir
seyler bulmak umu duyla kitabı kurcalamaya basladı. Doğan’in actığı zarfın icinden ise bir takım
kağıtlar cıkmıstı. İlk ikisi bir hayli eskiydi ve bun lar da Arap alfabesiyle yazılmıslardı. Altlarında
padisah tuğra sına benzer muhurler vardı. En son iki kağıt ise Turkce yazıl mıstı. Doğan cabucak
goz gezdirdi. ‘12. Daire Komutanlığına’ diye baslıyordu yazılar
“Komutanım burada iki pusula buldum, biri 1927 tarihli, diğeri 1946.”
Sarp kitabı kurcalamaya devam ederek “46’yı oku” dedi. Emredersiniz...
“12- Daire Komutanlığı’na, Ankara.
Topkapı Sarayı Muzesi Mudurluğu’nce komutanlığınıza intikal ettirilen bu tezkere, saraydan
tarihi ehemmiyeti, tabiatı ve tesirleri ile Dairenizi doğrudan alakadar eden bir nesnenin
kaybolmus, gasp olun mus ya da gaspına tesebbus edilmis olduğuna isaret eder. Tezkere eli
nize gectiği andan itibaren, vuku bulan hadise ile ilgili olarak Daireni zin bilgi ve tecrubesini
kullanarak gerekli tahkikatı baslamanız ve bu yuk bir gizlilik icinde surdurmeniz; olayı ve ilgili
tum gelismeleri der hal ve istisnasız Cumhurbaskanlığı makamına bizzat ve sifahen ilet meniz
gerekmektedir. Bahsi gecen nesne ile ilgili teferruatlı malumatı iceren evrak ve tahkikatınıza
yardıma olacak sair levazım, muze mu durluğu tarafından Dairenize teslim edilmistir.
Genel Kurmay Baskanlığı 24.03.1946.
Ne calındığını yazmamıs. Ayrıntılı bilginin bize gonderil mis olduğunu yazıyor ama bize
kitaptan baska birsey gelmedi.
Biz mi bulamadık acaba?” Doğan zarftan cıkan kağıtları bir kez daha gozden gecirdi. Zarfı bas
asağı cevirip silkeledi. Hatta pa ket kağıdının aralarına bile baktı ama, pusulanın bahsettiği te
ferruatlı malumatı iceren evrakı bulamamıstı. “Komutanım, ga liba elimizde sadece kitap var.”
dedi Doğan, “onu da tercume ettirmek zorundayız.”
Sarp buz gibi bir sesle “Gerek yok Doğan” diye yanıtladı, “Ben buldum galiba. Baksana
suraya.”
Doğan, Yuzbası’nın parmağıyla isaret ettiği resme baktı. İl kin cok fazla sasırmadı. Daha once
resimlerde, posterlerde, kol ye olarak insanların boynunda, hatta bir de filmde ve daha bir suru
yerde defalarca gorduğu bir seydi. Ama, karsısında duran resim, daha once gorduğu figurlerden
farklı olarak, aslının ger cekten var olduğunu, İstanbul’da olduğunu, calındığını ve ken disinin de
bu nesneyi bulmakla sorumlu kılınan iki kisiden biri olduğunu soyluyordu. Doğan daha once bu
kadar terlediğini hatırlamıyordu. Yuzbasının isaret ettiği sayfada altın yaldızlı boyayla cizilmis bir
kılıc resmi duruyordu. Beyaz, boğumlu bir kabzası vardı. Dipten, bir pala kalınlığında baslıyor,
giderek da ha da kalınlasıyor ve ucuna geldiğinde, kendisini diğer kılıclar dan farklı kılan sekline
ulasıyordu. Cift ağızlı bir kılıctı bu. Kab zası ve demiriyle, cevheri ve heybetiyle, sahibi ve ismiyle
kutsal bir kılıc. Hazreti Ali’nin kadim kılıcı Zulfikar’dı bu...
12

Buyuk Alamut’un genis orta salonu yeni bir icazet torenine daha ev sahipliği yapmaktaydı.
Salonun ortasında dizlerinin uzerinde oturmus yetmis kadar genc, cok az bir sure sonra tari kat
icin can alıp can vermeye yemin etmis birer fedai seviyesine yukseleceklerdi. Buyuk İmam
Hasan, fedai adaylarının hemen onundeki yuksekce bir platformun uzerinde, her zamanki ko
nusmalarından birini yapıyordu. Arkasında, tarikatın kırmızı kartallı siyah bayrağı, yuksek
tavandan yere kadar uzanıyor, bayrağın onunde siyahlara burunmus on fedai, elleri hancerle
rinde kıpırdamadan nobet tutuyordu. Fedai adayları, siyah bol pantolonları ve beyaz tunikleri
icinde, neredeyse soluk bile al madan Buyuk İmam’ı dinliyorlardı. Dizlerine kadar inen siyah
gomlekler giymis kıdemli fedailer ise genclerin etrafını cevrele yecek sekilde oturmuslardı. Orta
salonun genis kubbesi altında, kendileri dısında herkesin yuzunun, sadece gozleri acıkta bıra
kacak sekilde siyah esarplarla sarılmıs olması fedai adaylarının heyecanını biraz daha
arthnyordu. Az sonra fedai adayları, ye min torenini ilk adımı olarak yuzlerini ortecek, daha
sonra, an cak secilmis fedailer mertebesine kadar yukselebilirlerse, tarikat liderlerinin yuzunu
gorme onuruna erisebileceklerdi.
Tarikat, fedai seciminde en bastan beri cok titiz davranmıs ta. Fedailer, cok normal olarak,
oldukca yoksul, asağılanmıs ve kaybedecek hemen hicbir seyleri olmayan gencler arasından se
cilirdi. Ufak tefek suclara karısmıs olmaları, ailelerinde oldurul mus ya da kotu yola dusmus
birilerinin olması da tercih sebe biydi. Bu ozellikleri sayesinde tarikat, iclerindeki sucluluk ve
pismanlık duygularını kasıyarak fedailerin tarikatla olan mane vi bağlarını kuvvetlendiriyor ve
yine iclerindeki nefreti ve ofke yi korukleyerek, dıs dunyaya karsı yeteri kadar acımasız olmalarını
sağlıyordu. Tarikatı ayakta tutan duygular, ofke, pismanlık, hırs ve intikamdı. Bu duygular maddi
yonden de destekle niyordu elbette. Tarikata murit adayı olarak kabul edilen bir gencin
statusunde gozle gorulur bir yukselme oluyordu. Cebine koyulan paranın yanısıra, sorunlarının
gorulmeyen eller tarafından halledilmesi, kendisine sorun cıkartanların su ya da bu sekilde
bertaraf edilmesi, murit adayına, tarikat tarafından kendisine vaadedilen ikinci hayatın baslamak
uzere olduğunu ha ber veriyordu. Adaylık suresince sadakatsizlik ve bosboğazlık dısında en
buyuk hata, gencin baskalarına yardım etmeye kal kısmasıydı. Alamut’un ısığı sadece secimis
insanları aydınlat malıydı. Aday, murit ya da fedai, herkes sadece Alamut’un kahramanı olmak
zorundaydı. Bu hatalardan birisine dusen aday, coğunlukla bir fedainin ilk kurbanı olurdu.
Muritliğe terfi eden aday icin en zorlu donem baslamıs olurdu. Yıllar suren dini ve felsefi eğitim,
bazen kırk gun suren oruclar, sozum ona be deni ve nefsi terbiye etmek icin katlanılan
iskenceler ve ‘Beseri ilimler’ adı altında genclere belletilen, hastalıklı kafalardan cık ma komplo
teorileri... Bir muritin fedailiğe terfi etmesini engel leyebilecek bir tek sey vardı: Delirmek! Akıl
sağlıklarını biraz olsun korumayı basararak bu eğitim donemini atlatan muritler fedai adayı
olarak Kucuk Alamut’a alınırlardı. Daha once ismi ni bile duymadıkları bu yerde, sıkı bir askeri
eğitimden geciri lirler, azılı ama usta birer katil haline getirilirlerdi. Zaten, tari kat haricindeki
herkesi dusman bellemis, Alamut’a kor bir sa-daketle bağlanmıs olan bu gencler icin oldurmeyi
oğrenmek sa dece teknik bir ayrıntı olarak sayılabilirdi.
İste bugun icazet toreninde, yemin odasına girmeyi bekle yen bu yetmis genc de aynı
yollardan gecerek bu gunlere gel mislerdi. Burada, Buyuk Alamut’un cennet bahcelerinde hayat
larının en mutlu zamanlarını gecireceklerdi. Kendilerine soylen diği gibi, tarikatın vaadettiği ikinci
hayatı gunahsız yasamıslar ve sonunda vaadedilen cennete kavusmuslardı. İstedikleri ka dar
yemek, icki, kadın ve uyusturucu onları bekliyordu. Burada zevk icinde gecirecekleri ayların
sonunda, ‘yeniden doğacak lar’, yani tarikatın kendilerine vereceği yeni isimler ve yeni go
revlerle yeniden gercek hayata doneceklerdi. Eğer bu ucuncu hayatlarını da sadakatle yasamayı
basarabilirlerse, Alamut on ları bu dunyadan gocene kadar cennet bahcelerinde ağırlaya caktı.
“Alamut’un evlatları. Unutmayın ki, cennet de cehennem de yeryuzundedir. İste bugun, sizi
cehennemlerinizden cıkarıp cennetimize alıyoruz. Sizleri alıyoruz. Cunku ısık sizlerin uzerine
vurdu! Cunku dağın ruhu sizlere dokundu! Cunku adaletin kılıcı sizleri gosterdi! Cunku Alamut
sizleri secti! Sizler, mujde lenen duzenin mimarları! O gun gelip yeni dunya ayaklarınızın altına
serildiğinde, iste o gun, kılıcınızla yazdığınız tarihin gu rurunu yasayacaksınız. Ve ant olsun ki o
gun geldiğinde, alın mamıs intikam kalmayacak. Ve ant olsun ki o gun geldiğinde, dunya denen
o cehennemin ortasında bir tek Alamut, gokteki tek yıldız gibi parlayacak. İste biz o gune doğru

yuruyoruz.”
Buyuk İmam’ın konusmasını bitirip ayağa kalkması, icazet toreninin basladığını gosteriyordu.
Salondaki herkes. Buyuk İmam’la birlikte ayağa kalktı. Behzat Taner, saatlerdir dizlerinin
ustunde oturmaktan uyusmus bacaklarına, icinden lanetler yağdırarak doğruldu. Yuzunu saran
su esarptan kurtulmasına daha vakit vardı. Tarikatın torenleri sırasında, Behzat Taner ile Behram
da, yuzlerini orterler ve diğer fedailerin arasına karısır lardı. Bu sozde, fedailer arasında rutbe
olmadığını, herkesin Alamut onunde esit olduğunu gostermek icin yapılan bir seydi ama bir
taraftan da, diğer fedailere ayaklarını surekli denk al malarını oğutleyen bir mesajdı. Sadece
torenlerde değil, gercek hayatta da hemen yanı basınızda duran bir adam, Behzat Taner ya da
Behram olmasa da, onun gozu, kulağı ve hatta eli olabilir di.
Buyuk İmam “Alamut’un ısığı yukseldikce, ve o ısık daha fazla evladın ustune vurdukca
buyuyoruz” diye devam etti. Az onceki halinden cok daha sakin bir sesle konusuyordu. “Bugun
burada, bu kutsal kubbenin altında, nafile hayatlarınıı sona erdirip, Alamut’un nefesini solumaları
emredilen, kutlu ve secilmis insanlar var. Onlar buraya en zor, en cetin yolları asarak geldi ler.
Her birinin yemini yureğine kazındı. Yeminlerine kefil mi sin ya Bekir?”
Salonun sol tarafındaki fedailerin arasından “Kefilim ya Aluh” diye bir ses yukseldi. Behram,
ayağa kalkarak Hasan’ın yanma doğru ilerledi.
İmam bir kez daha sordu: “Yeminlerine kefil misin ya Seyyid?”
Aynı cevap salonun sağ tarafından geldi. Behzat Taner de İmam’ın yanındaki yerini aldı.
Alamut’un ruhunu, kalbini ve beynini olusturan uclu bir kez daha bir araya gelmisti. Ortada,
platformun ustunde beyazlar icinde Buyuk İmam Hasan, he men sağında Behram ve solunda
Behzat Taner ya da tarikat icindeki isimleriyle Aluh, Bekir ve Seyyid, bir sure oylece dura rak,
fedailerin hayranlık ve korku dolu bakıslarla kendilerini iz lemelerine izin verdiler. Sessizliği yine
Buyuk İmam bozdu:
“Ben de Bekir’in ve Seyyid’in kefaletlerine sahit oldum. Alamut’un ısığının uzerine vuranları
gordum. Isığa sahit ol dum. İclerinde dağın ruhunu duydum. Ruha sahit oldum. Ve sehadet ve
kefaletle, onları fedai kıldım. Cennete aldım. Sehadetime kefil misiniz?”
Orta salon, fedailerin sesiyle gurledi: “Kefiliz ya Aluhu”
“O zaman Alamut bu ruhları teslim alsın, cennetinin kapı larını acsın, yeni hayatlarını kutlu
kılsın.”
Buyuk İmam’ın bir el isaretiyle fedai adayları tarikatın bu yuk uclusunun onunden gecerek
yemin odasına doğru ilerle meye basladılar. Adaylar yemin odasında yeni isimleri ve kan
kardesleriyle tanısacaklardı. Birbirlerine hem sadakatle, hem de ihanetle yukumlu olan kan
kardesleri, kendilerine verilen go revleri birlikte yerine getirecekler, basarıyı, yenilgiyi ve olumu
tereddutsuz paylasacaklardı. Fedailerin kanları uzerine ettikleri bu yemin, ancak kanları ile
silinebilecekti.
Son fedai adayları da onlerinden gectikten sonra. Buyuk İmam salonun bosaltılmasını
emretti. Fedailer sessiz bir sekilde salonu terk ederken, tarikat kodamanları arasında yeni fedaile
rin hangi gorevlerde kullanılacağı konusunda bir tartısma bas lamıstı bile. Fedailer arasında
gorunuste bir rutbe ayrımı yoktu ama, kafası biraz daha calısanların cinayet gibi ufak islerde
feda edilmeyeceği de kesindi.
“Ben son giren dort cocuğu istiyorum. Bir de o kızı tabii ki” dedi Behzat Taner esarbı
yuzunden sıyırırken. Ustlendiği so rumluluklar gereği, tarikatın en iyi elemanları her zaman kendi
emrine verilmisti. Ozellikle disi fedaileri kullanma konusunda cok basarılıydı.
Behram “Onlar ayrıldı” diye sasırtıcı bir cevap verdi.
“Ne demek ayrıldı? Adama ihtiyacım var benim”
“Onlar fedai olmayacak Behzat Taner. Dai olarak secildi ler.”
“Dai mi?”
“Evet. Unuttun mu yoksa?”
Behzat Taner, Behram’ın ne demek istediğini anlamıstı. Kendisinin de bir dai, hatta tarikattaki
dailerin lideri olduğunu hatırlatmaya calısıyordu. Bu sıfatı duymayalı uzun zaman ol mustu. Bu
sıfat, tarikata yeni yandaslar kazandırmak ve oğreti leri yaymak icin calısan insanlara verilirdi.
Behzat Taner’in sozluğundeki karsılığı ise kelle avcılığıydı. Dunyevi islerle uğras maya

basladığından beri dailikle yakından uzaktan bir ilgisi kalmamıstı. Hem bir suru insanın etrafta
dolasıp insanları Alamut’a davet etmesi de tehlikeli bir seydi. Eski sıfatının hatırlatıl ması, icini
tatlı bir duyguyla doldurmustu. Dailik, bu tarikatta kazandığı ilk unvandı. Kendisi icin yapılan
icazet torenini hatır ladı. Ne kadar mutlu olmustu, ne kadar basarılı hissetmisti ken disini.
“O zaman değisen bir sey yok” diye cevap verdi Behzat Ta ner. “Yine benim emrimde
olacaklar.”
“Oyle” dedi Behram, “Ama senin islerinde kullanılmaya caklar. Onlar temiz kalmak zorunda.”
“Ciddi ciddi dailik yapacaklar yani.”
“Evet Behzat. Ciddi ciddi dailik yapacaklar. Sen de onlara ciddi ciddi liderlik yapacaksın.”
Behram’ın bu tavrı Avukatın hic hosuna gitmemisti. Soya dını kullanmadan kendisine sadece
Behzat diye hitap edebildi ğine gore, Behram’ın burnunun surtulme vakti coktan gelmisti.
İcinden “Dur hele Behram efendi” diye gecirdi. “Peki kac kisi olacaklar?”
“Simdilik on kadar. Gerekli eğitimi vermek de sana kalı yor.”
“Ne kadar aday kazandırılacak?”
“Uygun olan kimseyi atlamamaya calısın.”
Avukat “Buyuyoruz ha....” diye mırıldandı. Bu isin kendi kontrolunde olmasına sevinmisti.
“Bilmem gereken baska deği siklikler var mı Behram?”
“Fedailerin bir kısmını ortalıkta goremezsen sasırma. Mu hafız birliklerine alınmıslardır.”
“Buyuyeceksek, korunmamız gerekir değil mi ama. Nerele ri koruyacaklar?”
“Burası, Kucuk Alamut ve sirketler. Surekli gorev yapacak lar ve tek isleri koruma olacak.”
“Ben de bazı yerlere koruma isteyebilirim.”
“Nerelere?”
“Birkac onemli depo var. Sonra, madem isleri buyutuyo ruz, benim buroya da sağlam birkac
adam gelse cok iyi olur.”
“Ayarlarım.”
“Ha en onemlisi, su dailik icin ayrılanlar cennette fazla va kit gecirmesin. Beyni sulanmıs
adamlarla calısmak istemiyo rum.”
“Onu da ayarlarım Behzat Taner. Baska?”
“Fedailere verilen hancerleri merak ettim bir de. Yeni mi onlar?”
Behram tatlı bir sertlikle “Yeni!” diye cevapladı, “Hayırdır? Sen tarikatın isleriyle bu kadar
ilgilenmezdin.”
Behzat Taner, mumkun olan en masum ifadesini takınma ya calısarak “Sadece merak ettim”
dedi. Haklıydı. Kendisi, tarikatın isleriyle cok fazla ilgilenmezdi ama artık ilgileniyordu. Hele geceli
dostlarıyla yaptığı gorusmeden sonra tarikat isleriy le yakından ilgilenmekte buyuk yarar
goruyordu. O gece, Behram’la limanda yaptığı gorusmeden sonra, hic vakit kaybetme den geceli
dostunun yanına gitmisti. Bir suredir ortak isler yaptıkları Soner adındaki bu dostu, gecelilerin
Rebii soyundan ge len bir asiretin veliahtıydı. Dostuna lafı hic dolandırmadan olumsuzluk iksirini
sormustu. Tek oğrenmek istediği boyle bir iksirin var olup olmadığıydı. Soner de lafı hic
dolandırmadan, olumsuzluk iksiri denen seyin koca bir yalandan ibaret olduğu nu, soyleyip
Behzat Taner’i buyuk bir hayal kırıklığına uğrat mıstı. Ne var ki, birkac gun sonra garip bir
gelisme olmus, gece li dostu kendisini tekrar arayıp. Asiret Bey’inin kendisiyle go rusmek
istediğini soylemisti. Behzat Taner, Asiret Bey’ini, yani Kaya Bey’i, daha once sadece bir kere
gormustu. Bey’in kendisini cağırmaktaki amacı, sozde ortak yaptıkları islerde birkac onemli
noktayı gozden gecirmekti. Gorusmeye gittiğinde Kaya Bey gercekten de is konusmaya
baslamıstı. Gel gelelim, konu ilerlemis, laf donup dolasıp olumsuzluk iksirine gelmisti. Kaya Bey,
ilk baslarda, tıpkı veliahtı gibi Behzat Taner’e olumsuzluk iksirinin varolmadığına soylemisti ama,
Bey’in durduk yerde kendisini gormek istemesi, iksir lafını acması ve ısrarla varol madığını
soylemesi, Avukat’ı cok suphelendirmisti. Ustelik, ik sirden bahsettikce Bey’in yuzune dusen
panik ifadesi gozden kacacak gibi değildi. Taner, son kozunu oynayıp, emanetler ve Yediler
hakkında bildiği her seyi anlatınca. Kaya Bey’in inkarla rının da sonu gelmisti.
“Peki, ne yapacaksın olumsuzluk iksirini?” diye sormustu Kaya Bey. Avukat’ın yanıtı ise cok
kısa olmustu: “Adı ustun de...”
Bey “Bak Avukat” diye devam etmisti, “Sana olumsuzluğu en kolayını teklif etmistim. Kendi

kanımı teklif etmistim ama reddettin. Simdi ise en zor yolu secmissin. Sana iksiri nereden
oğrendiğini sormayacağım. Sen de bana anlatmayacaksın. Cun ku hicbir sey bilmek
istemiyorum. Sana su kadarını soyleyeyim, iksirin sırrını calmayı dusunen ilk kisi değilsin, son da
olmaya caksın. Ama seni temin ederim bu isin sonunda gebereceksin! Her neyse. Bunlar seni
ilgilendiren seyler. İsin beni ilgilendiren kısmına gelince... Yediler, iclerinden birinin eline iğne
batsa ge celilerden bilirler. Eğer iksirlerini calmaya kalkan salağın bizim le o ya da bu sekilde bir
ilgisi olduğunu oğrenirlerse, bu bizim icin hic iyi olmaz. Aramızda bir anlasma vardır. Arada
sırada birbirimizi yeriz ama, neticede herkes isine bakar. Simdi avu kat. Bizim seninle olan
anlasmamız da soyle; sen bizi unutuyor sun. Yaptığımız isleri unutuyorsun, yapacağımız isleri
unutu yorsun. Ama biz seni unutmuyoruz. Eğer bu gunden sonra, adımızı ağzına alırsan, yemin
ediyorum seni butun organlarınla tanıstırırım. Anlastık mı?”
Behzat Taner, gecelilerin istediklerinde ne kadar korkutucu olabildiklerine bir kez daha sahit
oluyordu. Korkudan paltosuna kadar terlemisti Kaya Bey’in organlar konusunda saka yap madığı
kesindi ama anlasılan emanetleri calma planından da cok korkmustu. Avukatın emin olduğu bir
tek sey vardı, o da kalkıstıkları isin. Kaya Bey’in kendisini oracıkta oldurmekten alıkoyacak kadar
buyuk olduğuydu. Buna guvenerek bir pazar lığa girismisti avukat: “Bu isin size zaran
dokunacağını bilsey dik size daha once haber verirdik Kaya Bey ama korkarım ok yaydan cıktı
artık. Anlasmayı tabi ki kabul ediyoruz. Ama siz den kucuk bir ricamız olacak. Bize Yediler ve
iksir hakkında bil diğiniz her seyi anlatın, biz de sizin isminizi sonsuza kadar unutalım.”
Behzat Taner, kariyeri boyunca olume bu kadar cok yaklas tığını hatırlamıyordu. Bey, camları
zangırdatacak bir ofkeyle bağırmaya baslamıstı. Yediler’den bu kadar cok korktuğunu belli
etmekle hata ettiğinin farkındaydı. Avukat acıkca: “Bana istediklerimi anlatmazsan, ismini
okurum” demeye getirmisti. İsin ucunda Yediler’e zarar vermek olmasa, bu adamın lesini coktan
suracığa serivermisti ama... Emanetleri ele gecirmeleri, Yediler’in sonu olurdu. Yediler’in sonu da
Solaklar’ın sonu... Hicbir sey beceremeseler bile, Yediler’i biraz mesgul edecekleri kesindi. Kısaca
bu Behzat Taner denen adam, buyuk bir kuma ra girmisti. Kaya Bey de, bu kumara, kucuk bir
pey surerek ka tılmanın bir zararı olmayacağını dusunmus ve iksir hakkında bildiklerini
anlatmaya baslamıstı. Lakin Kaya Bey, bunca asırdır asiretin basında kalabilmesini, her zaman
doğru tarafta yer al masına borcluydu. Evet, bu isin icinde asiretin isminin gecmesi cok kotu
olurdu ama, Yediler’in de iksirlerine el uzatanları bil mek icin cok sey feda edecekleri kesindi.
Kaya Bey, Avukat ya nından ayrılır ayrılmaz Soner’i cağırmıs ve gozunu Yediler’in, Solaklar’ın ve
Mehmet Sinan’ın uzerinden ayırmamasını emret misti. Bey’in yapması gereken tek sey
beklemekti. Zaman ken disine doğru tarafı, Behzat Tanerise bu alemde basarının kısa vadeli
pazarlıklarla kazanılmayacağını gosterecekti nasıl olsa.
İste Behzat Taner’in tarikat isleriyle artık bu kadar yakın dan ilgilenmesinin nedeni. Kaya
Bey’den aldığı bilgilerdi. O ge ceden sonra Taner, Behram’ın iksiri ele gecirmek konusunda cok
ciddi olduğunu ve tarikatın tum yapısını bu is icin değistir meye basladığını anlamıstı. Gec de
olsa Yediler hakkında bilgi edinmis, inisiyatifi biraz olsun ele gecirebilmisti. Avukat oyun da
olmanın tadını cıkarıyordu. Emanetleri ele gecirmenin ne ka dar zor olduğunu biliyordu ama,
riskleri gormus, bedelleri ust lenmis ve bu oyuna girmisti. Operasyonla ilgili tum planları Behram
coktan yapmıstı. Bu saatten sonra onlara mudahale edecek kadar aptal değildi. Avukat daha
cok, herhangi bir basarısızlık durumunda pacayı nasıl kurtaracağını dusunuyordu. Yanında duran
iki adama baktı. Hemen sağında, toren biteli be ri, gozunu uzaklara dikmis, tek bir kelime
etmeden oylece du ran Buyuk İmam Hasan’a, onun sağında, kafasında kendince mukemmel kırk
tilki dolastıran Behram’a. Behram eskiden de boyleydi. Genclik yıllarında tarikatta ilk tanıstıkları
zamanlar da, birlikte dua ettikleri, guzel dunyalara inandıkları zamanlar da bile boyle sinsi ve
icten pazarlıklıydı ama nedense seviyordu bu adamı. Belki yanında kendisini cok daha saf, durust
ve akıllı hissettiği icin, belki de gecmiste bir zamanlar bu adamı gercek ten dost bildiği icin.
Simdi, bunca seyden sonra bile, Behram’ın basına bir sey geldiğini dusunmek, icinde, ta
derinlerde, cok es kiden kalma bir yeri acıtıyordu. Buyuk İmam’a gelince, bir za manlar oldukca
yakısıklı olduğu anlasılan bu adamdan geriye hokka gibi bir burun ve cokmus yuvalarının icinde
hala pırıl pı rıl parlayan bir cift mavi goz kalmıstı. İhtiyarladıkca kendisine daha fazla ozen
gosterir olmustu. Yıllardan beri ensesini orte cek kadar uzattığı saclarını her gun bu isi icin ozel

olarak yetis tirilmis bir fedaiye yıkatır, gerekirse kestirir ve taratırdı. İmam Hasan’ın guzelliğinden
sorumlu olan bu fedainin, cesitli otlar dan yaptığı yuz maskeleriyle yılların izlerini seyhinin yuzun
den silmeye calıstığı tarikat icerisinde ayyuka cıkmıs bir dedi koduydu. Ama goruntu itibarıyla bu
maskelerin pek bir ise ya radığı soylenemezdi. Neredeyse yetmis yasında olan Buyuk İmam son
zamanlarda iyice gariplesmisti. Eskiden de dalgındı, dunyayla fazla ilgilenmezdi, fazla
konusmazdı ama, su durduk yerde uzaklara dalıp gitme huyu yeni peydah olmus bir seydi.
Tarikatın isleriyle ilgilenmesi de bir gariplesmisti, En civcivli zamanlarda ortalıkta gorunmuyor, en
onemli toplantılarda tek kelime etmeden oylece oturuyor, derken bir gun bir anda, sanki aklına
bir sey saplanmıs gibi, yuzunde ofke ve huzun karısımı bir ifadeyle ortaya cıkıyor, sağa sola
emirler yağdırmaya baslı yordu. Tarikat, en radikal kararlarını Buyuk İmam’ın boyle za
manlarında almıstı. Gecmisi bir kenara bırakıp, bu iki adam hakkında bugun ne hissettiğini
dusundu. Bunu en iyi karsıla yan kelime galiba acımaydı.
“Su 12. Daire’yi oğrenmenin baska yolu olmadığından emin misin?” diye sordu Behram.
“Bana hic dediğin kadar ko lay gorunmedi”
Behzat Taner “Sen merak etme” diye yamdadı, “Ben her seyi ayarladım. Eğer adamın Ebu
Sina’yı hallettikten sonra ha yatta kalabilirse, 12. Daire’nin acılıp acılmadığını oğreniriz.”
“Hayatta kalacak tabii ki ama unutma en fazla yedi saatin var.”
“Yedi saatte dairenin kadrosunu bile oğreniriz Behram. Merak etme sen.”
“Hah soyle” dedi Behram gulerek, “Biraz formda gorelim seni. Ne o oyle, her seyden sikayet,
her seye itiraz.”
“Kendimi bosa yormamaya karar verdim Behram, nasıl ol sa lafımı dinleyen yok” dedi Behzat
Taner. “Eğer baska bir em riniz yoksa ben musaadenizi istiyorum.”
Musaade suphesiz Buyuk İmam’dan istenmisti. Buyuk İmam, gozunu daldığı yerden
ayırmadan, “Musaade senin Beh zat oğlum” dedi. “Baska bir isteğim yok. İkiniz her seyi fevkala
de yurutuyorsunuz. Behram bana iksir hususundaki supheleri ni anlattı. Haklısın ama buna cok
ihtiyacımız var. Her turlu be deli odemeyi goze almamız lazım.”
Avukat “E, ben de yetmisime gelsem her turlu bedeli goze alırdım” diye gecidi aklından ama
“Alamut’un emri her suphe nin ustundedir” seklinde bir cevap verdi. Buyuk İmam, kucuk bir
gulumsemeyle memnuniyetini belirtti ve hafifce titreyen ke mikli elini cok ağır bir sekilde opmesi
icin uzattı.
Behzat Taner, Buyuk Alamut’un arka bahcesinde kendisini bekleyen arabaya doğru ilerlerken,
İstanbul’a ulastığında yapa caklarını dusunuyordu: Guzel yemekler yiyip, guzel saraplar icip,
guzel kadınlarla birlikte olacaktı. Kısaca, Ebu Sina gelene kadar hicbir isle ilgilenmeyecek,
onundeki belki de son avarelik fırsatını mumkun olduğunca iyi değerlendirmeye calısacaktı.
13
Usteğmen Doğan Aral, 12. Daire’ye gelen el yazması saye sinde, yuzbasının meshur Bahar
Hanım’ıyla tanısma serefine erismisti. Bahar Erkal; Ankara Universitesi, Osmanlı Tarihi kur
susunde yardımcı docent. Sarp yuzbasının eski nisanlısı, bir baska deyisle, her sofranın ve her
rakı sisesinin son ceyreğinin, anlatılmazsa olmaz hikayelerinin bas kahramanıydı.
Aslında Yuzbası’nın Topkapı Sarayı’ndan gelen bu surpriz kitapla uğrasmaya hic niyeti yoktu.
Talimatnamede belirtildiği gibi, el yazmasını bir bilgi notuyla birlikle doğruca
Cumhurbaskanlığı’na gonderip bu isi bir an once basından atmak ve istifa calısmalanna kaldığı
yerden devam etmek istiyordu. 12. Daire komutanı sıfatıyla Cankaya Kosku’ne bir bilgi notu
yazmak za ten canını yeteri kadar sıkmıstı. Efsane bir kılıcın pesinden kos turmaya hic niyeti
yoktu.
Ne var ki Sarp’ın bu niyeti, acar Usteğmen Doğan Aral’ın sert muhalefetine toslamıstı.
Komutanının, belki de yıllardan sonra dairelerine gelen bu biricik gorevi, derdest edip Cankaya
Kosku’ne postalama niyetinde olduğunu anlayan Doğan once homurdanmıs, Yuzbası’nın
niyetinde ısrarlı olduğunu gorunce de ast - ust iliskilerini bir kenara bırakıp sesini enikonu yukselt
meye baslamıstı. “Bu gorevi ihmaldir komutanım” diye gurlemisti Doğan, “iceriğini bilmediğimiz
bir olayı olduğu gibi Kosk’e gonderemeyiz. Gulerler bize!”
Sarp da cevap olarak elindeki 12. Daire talimatnamesini sallayarak “Burada ne yazıyorsa onu

yapıyorum ben” diye bağırmisti, “Topladığımız istihbaratı doğrudan Cumhurbaskanlı ğı’na
iletmemiz yazmıyor mu? Aynen onu yapacağız biz de.”
“Cok guzel komutanım” diye ayağa fırlamıstı Doğan, “Orada topladığımız istihbaratı diyor. Ne
topladık ki biz?”
“Bu kitap tek basına istihbarat sayılmaz mı peki?”
“İcinde ne yazdığını bile bilmiyoruz. Bir de bilgi notunda ‘Saray’dan calınan nesnenin Zulfikar
olduğunu tahmin ediyo ruz’ diye yazdık. Nereden anladınız diye sorarlarsa ne cevap vereceğiz?
‘Resimlerine baktık’ mı diyeceğiz? Komutanım bu yaptığımıza gorevi ihmal derler.”
Yuzbası Doğan’a hak vermis olsa da, sesini bu kadar yuk seltmesine cok icerlemisti. “İhmal
mihmal bilmem ben. İhmal varsa gorevden alsınlar beni canıma minnet! Bu kitap buradan
gidiyor o kadar” diye bağırıvermis ve koske yazdığı bilgi notu nun altına imzasını cakıvermisti.
Sarp’ın imzasını cakmasının ardından Doğan’ın aklında da hin bir fikir cakıvermisti. Usteğmen
odaya coken sessizliğin bir muddet surmesine izin verdikten sonra “Bir de Bahar Hanım’a mı
danıssak acaba?” diye ortaya bir soru atıvermisti.
Yuzbası’nın tepkisi Doğan’a cok doğru bir yolda olduğunu gostermisti. Sarp “Kime?” diye
sorarken heyecanını gizlemeye calısmak aklına bile gelmemisti.
“Sizin eski nisanlınız Bahar Hanım’dan bahsediyorum” di ye devam etmisti Doğan, “Hep
anlatıyorsunuz ya Osmanlı Tarihi’nde oğretim gorevlisi diye. Belki bize yardımcı olur. Baska kime
guvenebiliriz ki?”
Sarp’ın, bu elyazmasının tercumesiyle uğrasmak gibi bir niyeti hic yoktu. Gel gor ki Bahar
Hanım denince akan sular duruvermisti iste. Ankara’ya tayini cıktığından bu yana, yıllar on ce
ayrıldığı eski nisanlısını yeniden gorebilmek icin olup biti yordu ama karsısına cıkmak icin gecerli
bir bahane uyduramamıstı. Bahar siddetli bir kadındı ve kendisine hala kızgın olma lıydı. Oyle
ozur dilemek, cok ozlemis olmak gibi bahanelerle karsısına cıkmak ciddi bir faciayla
sonuclanabilirdi. Sinirleri tepesine fırladığında Bahar’ın gozu hicbirsey gormezdi. Bunun en
mukemmel orneği, bir pazar gunu Ortakoy’un ortasında kafası na fırlatılan tahta bir sandalyeydi.
Bu el yazması kitap ise, Bahar’la yeniden gorusmek icin mukemmel bir fırsat olabilirdi. Karsısına
herhangi duygusal bir nedenle değil de, profesyonel yardım almak icin cıkmak cok daha mantıklı
ve tehlikesizdi. Boylece Yuzbası’ya aptalca ve sacma gelen su el yazması da adam akıllı bir ise
yarayabilirdi.
Sarp, Doğan’ın teklifine biraz mırın kırın ettikten sonra, “Eh isin iceriğini oğrenmekte yarar
var. Sonradan basımıza is acmayalım. İhmal diye canımızı sıkmasınlar” diyerek Kosk’e sadece bir
bilgi notu gondermis, kitabı kaptığı gibi Ankara Universitesi’ne doğru yola cıkmıstı.
Bahar, son dort gecedir, el yazması kitabın tercumesiyle uğrasıyordu. Yaptığı zor bir isti.
Ağdalı saray Osmanlıca’sıyla, yer yer divan edebiyatı kalıplarıyla yazılmıs yaklasık ikiyuz sayfalık
kitabı cevirmek, ustelik dort gecedir tepesinde dikilip duran subaylara, cevirdiği her kelimeyi
anında aktarmak, anla madıkları yerleri acıklamak, tam konsantre olmusken Usteğmen’den gelen
yorucu sorulara yanıt aramak gercekten zor bir isti. Hele dort gecedir evine gelen bu
subaylardan birinin eski nisanlısı olduğu, simdi ucuz gibi gorunen bir neden yuzunden ayrıldıkları
ve hic gorusmedikleri bu adamın, yıllar sonra elin de el yazması bir kitapla karsısına dikildiği
dusunulurse. Sarp ile Doğan’ın bu gece bu evde olmalarının tek sebebi, Bahar’ın damarlarında
dolasan atesli akademisyen kanıydı. Sarp’ı karsı sında ilk gorduğunde butun cinleri tepesine
cıkmıstı. Yuzbası el yazmasını masasının ustune bırakıp “Bunun cevrilmesi lazım” dediğinde
icinden o kitabı alıp kafasında parcalamak gelmisti ama eski kitap kokusu burnuna değdiğinde ve
yazmanın ilk sayfasını cevirdiğinde, butun siniri gecivermisti. Sarp’ın masa sına bıraktığı kitap,
değil okumak, bir kere gormek icin bile bir cok tarihcinin omrunden ciddi bir kısmı verebileceği
turden bir seydi: Efsane kılıcın efsane kitabı... Eski Osmanlı yazmalarında sadece birkac yerde
bahsi gecen, yazarı belli olmayan ve kutsal kılıcın kerametlerini anlatan bu el yazması kitabı,
Kitab-ı Zulfikar’ı, eski nisanlısı getirip masasının ustune bırakıvermisti. Ba har’ın en cok merak
ettiği konu ise tabii ki bu el yazmasının Sarp’ın eline nasıl gectiğiydi. İlk sorduğunda Yuzbası, bu
konu da bir acıklama yapmaktan kacınmıstı ama Bahar’ın ısrarları ve ‘tercumeyi unut’ tehditleri
sonucunda Topkapı soygununu an latmak zorunda kalmıstı. İslam dunyasının en buyuk efsanele
rinden biri olduğu dusunulen Zulfikar’ın gercekten varolduğu nu ve yuzyıllardır Topkapı

sarayında saklandığını bilmek Bahar’ı el yazmasından daha cok sasırtmıstı. Kitabı cevirdikce kılı
cın varlığı konusundaki supheleri de yavas yavas yok olmaya baslamıstı. Verilen bilgiler, bilinen
tarihi olaylarla bire bir ortusuyordu. Kitapta anlatıldığına gore, kaybolduğuna inanılan kı lıc,
Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonra tekrar ortaya cıkınca İslam dunyasında bircok
karısıklığa neden olmustu. Zulfikar’ın yeniden ortaya cıkması, bircok asireti ve beyliği bir birine
dusurmus, herkes kılıcın kendi hakkı olduğunu iddia et meye baslamıstı. Bu yuzden bircok
ayaklanma cıkmıs, kılıc de falarca calınmak istenmis, Yavuz’un hilafetini pekistirmek icin kutsak
topraklardan getirdiği kılıc, devletin huzurunu tehdit et meye baslamıstı. Hal boyle olunca da,
kılıcın halife sultanın be lini suslemesi dusuncesinden vazgecilmis ve gozlerden ırak tut mak ve
bir kez daha unutturulmak uzere sarayın derinliklerine gizlenmisti Osmanlı topraklarında cıkan
bircok huzursuzluğun gercek nedeninin bu kutsal kılıc olduğu anlasılıyordu. Kitap, Yavuz Sultan
icin yazılmıs bir methiye ile baslıyordu. İlerleyen sayfalarda kılıcın Osmanlı’nın eline gectikten
sonra meydana gelen olaylardan bahsediliyordu. Son bolum ise, kılıcın onuru na yazılmıs bir
methiyeydi. Bu son bolumde, kılıcın kerametleri siirsel bir dille anlatılmaya calısılmıstı.
Kitabın bulunduğu zarftan cıkan Osmanlıca yazılı kağıtlar ise padisah fermanlarıydı. İlki ve en
eskisi, Yavuz Sultan’ın tuğ rasını tasıyordu. Tarihten anlasıldığına gore Sultan’ın yasamı nın son
gunlerinde yazılmıstı ve kılıcın gozlerden uzak bir yere koyulmasını ve Solaklar tarafından
muhafaza edilmesini emrediyordu. 1830 tarihli ferman ise 11. Mahmut’un tuğrasını tası yordu.
Diğerinden daha uzun olan bu ferman, 12. Daire’ye ge len Genelkurmay emri gibi, kılıcın
calınması ya da kaybolması durumunda yapılması gerekenleri ayrıntılarıyla belirtiyor ve btı gibi
bir durumda olayın derhal ‘Kapalı Carsı esnafı esrafından Mehmet Sinan Efendi’ye” bildirilmesini
emrediyordu Anlasıldı ğı kadarıyla, Osmanlı’yı modernlestirmeye calısan II. Mahmut, Topkapı
Sarayı’na da el atmıs, değerli esyaların guvenliğini be lirli bir prosedure bağlamıstı. Asıl ilginc
olan nokta ise, II. Mah mut’un fermanında da kılıcın Solaklar’ın koruması altında ol duğunun
soylenmesiydi. Yeniceri ocakları Sultan Mahmut tara fından cok kanlı bir sekilde ortadan
kaldırılmıstı. Sultan’ın 1830’da, yani yenicerilerin yok edilisinden dort yıl sonra yazdı ğı fermanda,
bir yeniceri birliğinden bahsetmesi ve bu birliğe kılıcı korumak gibi onemli bir gorev vermesi cok
carpıcı bir bil giydi. Bahar, ister istemez bu konuda yazılacak bir makalenin, tarih camiasında
koparacağı gurultuyu dusunmeye baslamıstı.
“İste bitti...” dedi Bahar. Kalemini kapattı, gozluklerini cı kartıp uzun uzun gerindi. Tam
karsısında oturan yuzbasının suratında ise tatmin olmamıs bir ifade vardı: “Eeee? Bu kadar mı
yani?”
“Ne demek bu kadar mı Sarp? İki yuz sayfa kitap cevirdim sana.”
“İki yuz sayfa siir okudum demek istiyorsun herhalde” Bahar derin bir of cekip bir kez daha
gerindi. Yuzbası hak lıydı. El yazmasında acık anlatım yerine, saray edebiyatında tercih edilen
imalı ve benzetmeli anlatım kullanıldığı icin uz man olmayan birinin bu metinden bir sey
anlaması cok zordu.
“Senin anlayacağın sekilde ozetlemek gerekirse Sarp’cığım,” dedi Bahar, “Saraydan calınan
nesne Zulfikar’ın ta kendi si. Yavuz tarafından Mısır ya da oralardan bir yerlerden getiril mis,
sorun cıkartmaya baslayınca da saklanmıs. Kısaca ustlerine Zulfikar’ın calındığını gonul
rahatlığıyla soyleyebilirsin. İnanılır gibi değil! Demek Zulfikar gercekten varmıs, Kitab-ı Zulfikar
gercekten yazılmıs ve her ikisi de yuzyıllardır Istanbul’daymıs ha... İnanılır gibi değil.”
Yuzbası, yıllar once de olduğu gibi Bahar’ın coskusunu an lamaktan cok uzaktı. Tıpkı, Bahar’ın
kendisindeki denizaltı tut kusunu anlayamadığı gibi...
“Bana bu kitaptan hicbir yazında bahsetmeyeceğine soz ver” dedi donuk bir sekilde. Bahar,
bu lafı duyar duymaz hızla gozluklerini takıp Sarp’a dik dik bakmaya basladı: “Birincisi ona yazı
değil makale diyoruz, ikincisi kaynak gostermeden za ten makale yazamam. Kitab-ı Zulfikar’ı
okuduğuma kim inanır ki?”
Doğan yeni bir tartısmanın alevlenmesine izin vermeden araya girdi: “Afedersiniz Bahar
hanım. Kitaba gore bazıları kılı cı takıntı haline getirmis. Bunların simdilerde ne durumda ol
dukları hakkında bir bilginiz var mı?”
“Bu benim uzmanlık alanım değil. Kitapta kılıcı alenen ele gecirmek isteyen buyuk bir
devletten ya da mezhepten bahse dilmiyor ama hangi olayın arkasında kimin bulunduğunu da

bilemezsiniz. Ne bileyim, kucuk bir tarikat ya da etnik grup, daha buyuk bir gucu arkasına alarak
da kılıcı ele gecirmeye kal kısmıs olabilir. Anladığım kadarıyla, kimse kılıcı almak icin or dusunu
toplayıp sarayı basmaya kalkmamıs. Zaten o zamanda Osmanlı’nın gucu dusunulurse boyle bir
ise kalkısmaya kimse cesaret edemez. Ama kesin olan bir tek sey var, kılıc huzuru oy le bir
bozmus ki, ayaklanma cıkartmak isteyenlerin fazla uğras masına gerek kalmamıs. Zulfikar bu.
Papalık asasına benzemez. Belki de İslamiyet’in en buyuk sembolu. Yavuz muhtemelen Zulfikar’ı
beline takarak hilafetle taclandırdığı iktidarını daha da guclendireceğini dusunmus ama anlasılan
kılıcın gucu Os manlı’ya bir boy buyuk gelmis. Soyle dusun, Osmanlı’nın tum zenginliğini,
ihtisamını kıskanmadan boyun eğen imparatorluk tebaası, kılıcın padisahta olmasını
kaldıramamıs, kıskanmıs. So nucta atsan atılmaz, satsan satılmaz bu değerli nesne gozden
kaybedilmis.”
“Eh bu da bizim burada olusumuzu acıklıyor” dedi Doğan, “Saklamak istediğin bir seyin
basına nobetci dikersin. Unutmak ve unutturmak istediğin bir seyi ise kaybedersin ve basına bir
sey geldiğinde de mumkun olduğu kadar az kisinin duymasını sağlarsın.”
Sarp, “Doğru” diyerek Doğan’ı onayladı, “Bu isle fazla uğ rasmaya gelmez. İstanbul o ya da
bu sekilde kılıc meselesini ba sından savdı, yuzyıllık dava kapandı. Simdi kılıcı elinde tutan
derdine yansın. Bize Kosk’ten de bir sey soyleyeceklerini san mıyorum. Bilgi verdiğimiz icin
tesekkur edip yollarlar herhal de. Zaten kılıc coktan yurtdısına cıkmıstır.”
“Ne yani komutanım?” dedi Doğan, “Devletin az bilinmesi gereken islerini gerekli yerlere
iletmemiz icin mi maas veriyor lar bize?”
“Gorunuse gore oyle Doğan. Devlet kılıcı niye geri istesin ki, tam olmasını istediği gibi,
kimsenin, hatta devletin bile kılıctan haberi yok.”
“Ama komutanım. Birilerinin haberi varmıs ki calınmıs. Ustelik su anda koskoca devlette bu
kılıcla ilgili bu kadar bilgi ye sahip olan sadece biz varız. Olayı bir tek biz yorumlayabiliyoruz ve
sorusturmanın gidisatı da bizim yorumlarımıza gore belirlenecek.”
“Ne yorumundan bahsediyorsun sen Doğan? Ne sorustur ması. Yorgan gitti kavga bitti iste.”
Doğan hafifce ofladı: “Peki ne yapacağız komutanım?” “Kosk’e kitapta yazanları aynen
anlatacağız” “Ya sorumlu merci olarak bize gorev verirlerse?” “Bize hic kimse gorev falan
vermeyecek Doğan. Yani cok rica edeceğim vermesinler. Bastan soyleyeyim, oyle gorev falan
verirlerse, senin su som ağzının serefine butun isi uzerine yıka rım. Parmağımı kımıldatmam.
Hem belki gorevimi yapmıyo rum diye beni gorevden alırlar...”
Bahar gulumseyerek araya girdi: “Benden size bir oneri daha. Kılıcı bulacak olursanız sakın
dokunmaya kalkmayın.”
“Niye ki?” diye sordu Sarp merakla.
“Carpılırsınız da ondan. Kitapta kılıcın yakıcı bir guce sa hip olduğunu yazıyor. Bakın burada:
‘Ancak yeryuzune inme mis bir ruh, cennetten dısarı adımını atmamıs bir melek, yere dusmemis
bir yağmur damlası ve henuz duyulmamıs bir ses kı lıca dokunabilir...” Tam masumiyet ve
saflıktan bahsediyor. Gunaha bulasmıs birinin kılıca dokunursa basına bin turlu bela ve
cehennem gazapları gelirmis... Eh Sarp bey, sizin de cok ma sum olduğunuzu soyleyemeyiz.”
“Soylediğin iyi oldu. Genelkurmay’dan daireye gunahsız birilerinin atanmasını isteyelim. Baska
ne gibi kerametleri var mıs bu kitabın?”
“Onları oğrenmen icin once Kutuphaneyi Arifan’ı bulman gerekiyor Sarp’cığım.”
“Nereyi?”
“Kutuphane-i Arifan, yani bilgeler kutuphanesi. El yazması kılıcın turlu kerametlere sahip
olduğunu anlatıyor ama bunlarla ilgili ayrıntılı bilgilerin bir baska kitapta toplanıp Kutuphane-i
Arifan’a koyulduğunu yazıyor. Ama kılıcın en buyuk sıfatını sana soyleyebilirim. Tam Turkcesi,
‘soz kesen’ ya da ‘kelam bo len’ gibi bir sey.”
“Neymis bu keramet?”
“Soz, kelam derken bildiğimiz sozden bahsetmiyor. Kılıc, yanında hicbir buyulu sozun
kullanılmasına izin vermiyormus. Yani iyi ya da kotu, tum buyuleri etkisiz hale getiren bir guce
sahipmis.”
“İlgincmis... Su bilgelerin kutuphanesi dediğin yer... Onun olayı ne?”
“Gizli ilimlerle ilgili kitapların saklandığı efsane kutupha ne. Yerini bilen tabii ki yok.

Soylenceye gore, cok eski zaman larda gizli ilimlerle ilgili bilgilerin etrafta dolasmasını sakıncalı
bulan bir grup buyucu tarafından kurulmus. Yuzyıllar boyunca dolasıp etraftan topladıkları
yazmaları bir kutuphanede sakla maya baslamıslar. Denildiğine gore, icinde ‘deliyi alim edecek,
alimi delirtecek’ kadar bilgi bulunurmus ve kurucuları olan bu yucu grubu, yani Yediler
tarafından korunurmus. Tarihciler, bu kutuphanenin unlu İskenderiye kutuphanesi olduğunu
iddia ederler ama bazı yazmalar Arifan’ın Kudus’te ya da Tebriz’de olduğunu soyler... Efsane
iste.”
“Bir hafta oncesine kadar kılıc da efsaneydi Bahar” dedi yuzbası.
“Oyleydi ama Arifan gercekten var olsa bile yine de girme miz zor. Yediler tarafından
korunuyormus cunku.”
“Cok mu kotuymusler?”
“Yok. Kotu değil ama sert biraz. Kurucularının Lokman Hekim olduğu soylenir. İclerinden
birisi de kadınmıs. İsmi de Nigah-ı Atesin’mis. Atesten bakıslar yani...
“Yeter Bahar, “dedi Sarp, “icim dısım Arapca oldu. Hem sen nereden biliyorsun bu kadar ıvır
zıvır seyi.”
“Bahar burnunu ucuna inen gozluklerini geriye ittirip yine Sarp’a dik dik bakmaya basladı:
“Birincisi Nigah-ı Atesin Arap ca değil Farsca, ikincisi bunlar ıvır zıvır değil, benim isim. Eğer
benimle biraz ilgilenseydin, yuksek lisans ve doktora tezlerimi Osmanlı gizemciliği uzerine
verdiğimi bilirdin.”
“Sen benim hangi denizaltı da gorev yaptığımı biliyor muydun sanki?”
“Ne bileyim. İsmi ay’la biten bir seydir. Hepsi suyun altın dan gitmiyor mu bunların. Bana
denizaltı falan deme.”
“Sen de bana doktora tezi deme o zaman” diye bağırdı Sarp,
Doğan, yuzbası ile Bahar arasındaki ‘bitmeyen senfoninin’ yine calmaya basladığını anlamıstı.
Salonda televizyon seyret mek icin izin isteyip usulca odadan sıvıstı. Son gunlerde yuzba sı cok
gergin gorunuyordu ve bu halinin tamamen Zulfikar’dan dolayı olmadığı cok acıktı. Rakı
masalarından aklında kaldığı kadarıyla, yuzbası ile Bahar denizaltı - akademik kariyer tartıs ması
yuzunden ayrılmıslardı. Harp Okulundan mezun olduk tan sonra Sarp denizaltı subayı olmak
istemis, ancak bu isteği, Bahar’ın akademik kariyer tutkusuna toslamıstı. Ankara mı Golcuk mu,
aylarca koca yolu gozlemek mi, kitap kurdu, goz luklu bir kadına katlanmak mı, tayin nereye
cıkarsa oraya yer lesmek mi, buyuk kutuphanesi olan bir sehirde yasamak mı tar tısmaları,
iliskinin kokunu kurutmus, lise yıllarında baslayan Sarp - Bahar askı, hayat girdabının icinde yok
olup gitmisti. Es ki nisanlısına yeniden bu kadar yakın olmak kolay bir sey de ğildi elbette.
Ustune bir de Bahar’ın sivri diline katlanmak... Yuzbası ile Bahar, kitabın tercume edildiği dort
gece boyunca hicbir tartısma fırsatını atlamamıslardı. Doğan onceleri bu kav galardan tedirgin
olmustu ama sonradan bunun bir cesit sevis me olduğunu anlamıstı. “Zor zanaat” diye gecirdi
icinden. Yuz basının dediği gibi, kadınların omzunda her zaman bir yıldız fazla vardı iste...
Doğan salona gittikten sonra Sarp ile Bahar, her sey yete rince anlamsızlasana kadar kavga
ettiler. “Neyse...” dedi yuz bası yorgun bir sesle, “Oldu bir kere...” Bahar, bu sinir bozucu final
cumlesine dehsetli bir karsılık vermek icin fazla yorgundu. Gozluklerini cıkartıp masanın ustune
bıraktı. Karsılıklı bir sure susup burunlarını cektiler. Sessizliği Sarp bozdu:
“Hadi. Vedalas kitapla da biz gidelim artık.”
“Saat uc bucuk olmus. Nereye bu saatte artık. Kalın bura da.”
“Yok, yok. Gidelim biz...” dedi Sarp. “Hadi Doğan” diye salona doğru seslendi ama Doğan’dan
bir yanıt alamadı. Bahar’la birlikte salona gittiklerinde Doğan’ı televizyonun karsı sında
uyuyakalmıs buldular. Usteğmen insanı imrendirecek ka dar guzel uyuyordu.
“Uyandırma artık cocuğu. Kanepede yatıverirsin” dedi Ba har, “Hic yatmadığın yer değil
yani...” Yuzbası cevap vermedi ve kendisini kanepeye bıraktı. Bes dakika sonra, uzerindeki
kaybolduğunu dusunduğu, o cok sevdiği esofmanları ve kafası nın altındaki o nefret ettiği
kustuyu yastıkla birlikte kanepenin uzerinde serilmisti bile. Kapının ağzında, eski nisanlısı, uzerin
de o cok sevdiği ayıcıklı pijaması, acayip beyaz disleri vee cıplak ayaklarıyla kendisine iyi geceler
diliyordu. Sarp Bahar’a alıcı gozle soyle bir baktı. Sivri burnu, inatcı kucuk cenesi hic değis
memisti. Parıl parıl, koyu sarı saclarının sekli de liseden beri ay nıydı. Yuvarlak bir kesim, ucları

boyun hizasında, sağ tarafı ku lağının arkasında, sol tarafı gozunun uzerinde. Yuzbası iyi ge celer
dileyip gozlerini karanlık odanın tavanına dikti. Perdele rin arasından iceriye sızan sokak
lambalarının ısığı tavanı ve duvarları cizgi cizgi aydınlatıyordu. Birileri Zulfikar’ı yurutmustu, onu
bulması gerekiyordu. Doğan uyuyordu. Eskiden, denizaltısındayken bu gibi kaygıları yoktu ve
eskiden kanepede yatmak zorunda kaldığında Bahar iyi geceler falan dilemezdi. “Vay be” dedi
kendi kendine ve uyudu.
Yeni gun cok guzel baslamıstı. Yataklarına kadar getirilen birer fincan kahvenin kokusuyla
uyanmıslar, sıkı bir kahvaltı yapıp dısarı cıkmıslar ve baskentin havasının iyice sertlesmeye
basladığı bu mevsim icin mukemmel bir havayla karsılasmıslar dı. Yuzbası, bu sanslı gunun tadını
cıkarmak icin arabasını ola bildiğince yavas kullanıyor, her kırmızı ısıkta buyuk bir zevkle
duruyordu. Gunun avareliği ussun nizamiyesinde son buluver di. Kimliklerini gosterip usse
girmek uzereyken kapı nobetcisi
“Afedersiniz komutanım” dedi, “Siz 12. Daire’dendiniz değil mi?”
“Evet” diye yanıtladı Sarp. Nobetci, caddenin karsısına park etmis olan siyah renkli arabayı
gostererek “Sabahtan beri sizi bekliyorlar komutanım.” dedi Yuzbası saatin on bucuğa
yaklasmakta olduğunu o zaman fark etti. Kendilerini bekleyen siyah arabaya doğru ilerlediler.
Araba askeri plaka tasıyordu. Sofor koltuğunda bir er, hemen yanında da bir astsubay oturu
yordu. Astsubay, Sarp ile Doğan’ın arabaya doğru ilerlemekte olduklarını fark edince dısarı cıktı:
“İyi gunler komutanım. Yuzbası Sarp Gonen mi?”
“Evet” dedi Sarp.
“Cankaya Kosku’nden cağırılıyorsunuz komutanım. Sizi goturmek uzere buradayım.”
Kosk’ten bir yanıt alacaklarından bile supheli olan subay lar, boyle bir tepkinin bu kadar hızlı
gelmesine baya sasırmıs lardı. Zulfikar olayıyla ilgilenmek icin cok hevesli olan Doğan bile
arabanın acık duran kapısına supheyle bakıyordu.
Yuzbası arka koltuğu isaret ederek, imalı bir sesle “Buyrun bakalım usteğmenim” dedi.
Cumhurbaskanlığı Muhafız Ala yı’ndan kendileri almak uzere buraya kadar gelmis bir aracı
sorgulayamayacaklanna gore, yolun ortasında dikilip durma nın bir alemi yoktu. Sarp’ın asıl
merak ettiği, Kosk’e gonderdik leri bilgi notunun nasıl olup da muhatabına ulasmıs olduğuy du.
Talimatnamede, sadece 12. Daire’nin Cumhurbaskanlığı’na bağlı olduğu yazıyordu. Herhangi bir
isim ya da alt birim belir tilmemisti. Hal boyle olunca da Yuzbası bilgi notunu doğrudan Kosk’e
hitaben yazmak zorunda kalmıslardı. Zarfın uzerinde adres olarak da sadece “Cankaya Kosku -
Ankara” yazıyordu. Bu notun Kosk’un icinde ilgili yere bu kadar kısa surede ulas mıs olması
sasırtıcıydı. Birlikte arka koltuğa yerlestiler ve araba hareket etti.
Yirmi dakika suren hızlı bir yolculuktan sonra Kosk’e var mıslardı. Araba, Cankaya’nın arka
taraflarında ve daha once hic gormedikleri bir kapıdan Kosk’e girdi ve ilerlemeye devam etti.
Yuzbası, Kosk’un buyuk bir yer olduğunu duymustu ama bu kadarını da beklemiyordu. Tahmin
ettiği kadarıyla Cumhurbas kanlığı konutu, cok gerilerde bir yerde kalmıs olmalıydı. Bu yukce bir
cam koruluğunu gecince durdular. Elli metre kadar ileride, bahce icerisinde iki katlı kucuk bir
konak gorunuyordu. Refakatcileri olan astsubay hemen inip arka kapıyı actı ve “Buy run
komutanım” dedi. Sonra arabayı kullanan askere dondu: “Oğlum kos haber ver.” Kosar adımlarla
koske doğru giden as ker iki dakika sonra, yanında bir binbasıyla geri dondu. Uzerin de Muhafız
Alayı’nın uniformasını tasıyan binbası. Sarp ve Doğan’ın selamlarını karsıladıktan sonra “Beni
izleyin” diyerek konağa doğru yurumeye basladı. Konağın etrafını dolasarak ar ka tarafta,
bahcenin ortasına kurulmus kucuk bir seranın onune geldiler. Binbası, seranın surmeli kapısını
actığında insanı bayıl tacak kadar guzel bir cicek kokusu Sarp ile Doğan’ın yuzlerine carptı.
Binbası, cicek tarhlarının arasına yerlestirilmis bir masa yı gostererek “Sizi biraz bekleteceğiz”
dedi ve dısarı cıktı. Yuz bası ile Doğan hayran hayran etraflarını izlemeye basladılar. Hayatlarında
ilk defa bu kadar canlı renklere sahip cicekler go ruyorlardı. Belki binlerce cesit cicek vardı ama
sanki sadece dik katli bakhklan bir ciceğin kokusu, diğer kokular arasından sıy rılıp burunlarına
geliyordu. Seranın havası, kafalarındaki tum soruları silip atmıs, muhataplarıyla karsılasmadan
once son bir tartısma yapmayı akıllarından uzaklastırmıstı.
Bir sure sonra seranın kapısından iceriye, uzerinde mavi bir bahcıvan tulumu giymis bir adam
girdi. Bahce eldivenlerini tulumun cebine tıkıstırmıstı. Elinde de bir cay tepsisi tasıyordu. Sarp ile

Doğan, adamın iceriye girdiğini ancak elindeki tepsiyi masaya bırakınca fark ettiler. Bahcıvan
hicbir sey soylemeden, bardakları subayların onune koydu ve porselen demlikten cay
doldurmaya basladı. Kibarca tesekkur ettiler. Bahcıvan bu te sekkuru hafif bir gulumsemeyle
karsıladı. Sonra, tam karsıların daki sandalyeye oturup yuzlerine dikkatlice bakmaya basladı.
Sarp, artık sasırmaktan usanmıs bir sekilde icini cekti. Doğan ise her seyi coktan bos vermis,
sıcak cayını yudumlamaktaydı.
Bahcıvan “Kıyafetimin kusuruna bakmaym” dedi, “Bah ceyle uğrasıyordum”
“Hic onemli değil” diye cevap verdi Sarp.
“Buyurun o zaman. Sizi dinliyorum.”
“Eeee... Biz 12. Daire’den geliyoruz ama... Sizinle mi goru seceğiz?”
“Evet. Benimle goruseceksiniz. Bilgi almak icin mi geldi niz?”
“Eh oyle de denebilir ama daha cok...”
Bahcıvan yuzbasının sozunu tamamlamasına izin vermedi: “Sarp yuzbasım. Doğan Bey,
ikinizin de aylardır cok zor du rumda olduğunuzu biliyorum. Sizi daha once ziyaret etmem
gerekirdi ama inanın hic vakit bulamadım. Eğer buraya, 12. Daire İle ilgili bilgi almaya
geldiyseniz, inanın isin kolayına kacı yorsunuz. Size her seyi anlatmam olanaksız. Bazı seyler...”
Tane tane konusan ihtiyar bahcıvanın sozunu kesmek yuz bası icin hic zor olmadı. “Bir seyin
kolayına kactığımız yok be yefendi” dedi Sarp, “Bilgi almaktan cok vermek icin buradayız. Ama
once isminiz ve goreviniz.”
“İsmim İdris. Gorevim de koordinasyonu sağlamak yuzba sım.”
“Neyin koordinasyonu İdris Bey?”
“Sozumu kesmeden once soylemeye calıstığım gibi yuzbasım, bazı seyler konusarak
anlatılamaz. Su kadarını soyleyebili rim, Ankara’da sizin dilinizi ve derdinizi anlayabilecek birkac
kisiden birisi benim.”
“Peki herhangi bir gorev belgeniz var mı?”
Bahcıvan gulumsedi: “Yok. Sizin var mı?”
“En azından askeri kimliklerimiz var.”
“Orada sadece Hava Kuvvetlerinde gorevli olduğunuz ya zıyor yuzbasım. Size yeni bir
fotoğraf cektirmenizi oneririm. Zi ra kimlikteki fotoğrafınız en az dort yıl oncesine ait. Belki bir
ara İzmir’e gittiğinizde bu isi de halledersiniz. Eviniz islek bir cadde uzerinde, yakınlarda bir
fotoğrafcı mutlaka vardır.”
Sarp cok hızlı bir sekilde cebinden katlanmıs bir kağıt cı kartarak bahcıvanın onune fırlattı:
“Bununla ilgilenecek birini bulabilirseniz İzmir’e gidebilirim İdris Bey!”
İdris Usta, Yuzbası’nın suratına attığı kağıdı acıp soyle bir baktıktan sonra aynı sekilde iade
etti: “İstifanızın muhatabı ben değilim yuzbasım.”
“Kim o zaman?”
Usta kızgın bakıslarını Sarp’a dikerek “Bilemem” dedi, “Konumuzda bu değil zaten.
Duyduğunuz gibi 12. Daire ele manlarını cok iyi tanır yuzbasım belge meselesine gelince, 12.
Daire az konusur ve az yazar.” Tulumunun cebinden Kosk’e gonderdikleri bilgi notunu cıkartıp
yuzbasının onune bıraktı: “Bunu derhal yok edin lutfen! O istifa mektubunuzla birlikte”
Yuzbası, zarfı alıp Doğan’a verdi. Bu ukala ihtiyar tepesini baya attırmıstı. İcinden “Oyle olsun
bakalım” diye gecirdi, “Oy nayalım bakalım su oyunu.” Sandalyesine iyice yaslanarak ca yından
bir yudum aldı. Bahcıvana “Simdi ben 12. Daire’den is tifa edemiyor muyum?” diye sordu. Doğan
komutanının sura-tmdaki garip gulumsemeyi anlamaya calısıyordu.
İdris Usta, aynen Yuzbası’nın yaptığı gibi arkasına yaslanıp cayından bir yudum aldı:
“Edemiyorsunuz yuzbasım” dedi Us ta, “12. Daire herhangi bir askeri birim değildir.”
Sarp “Oyle olsun bakalım” diyerek kucağında duran el yazması kitabı masaya koydu ve restini
gorur gibi bahcıvanın onune doğru surdu. İdris Usta’nın kitabı gorur gormez “Kitab-ı Zulfikar”
diye alcak sesli bir cığlık atması Yuzbası’nın cok ho suna gitmisti.
“Kitabı tanıyorsunuz galiba?” diye sordu Sarp.
“Tabi ki” dedi İdris Usta, hi-ıyecanla kitabın sayfalarını ce virmeye basladı. “Nasıl gecti bu
sizin elinize?”
“Topkapı Sarayı’ndan bir gorevli getirdi. Anladığımız ka darıyla Zulfikar calınmıs.”

“Bu kitap sizin elinizdeyse mutlaka oyledir. Peki siz bunun Kitab-ı Zulfikar olduğunu nereden
anladınız? Osmanlıca bildi ğinizden haberim yoktu.”
“Bilmiyoruz zaten. Kitabı tercume ettirdik.”
İdris Usta sıkıntıyla ic gecirdi: “Kime?”
“Guvendiğimiz birisine İdris Bey. Eğer vakit bulup zama nında bizi ziyaret etseydiniz, boyle bir
seye gerek kalmazdı.”
“Neyse... Su olayı biraz anlatır mısınız?”
Yuzbası gozlerini bahcıvanın gozlerinden ayırmadan “An lat Doğan” diye emretti. Doğan da el
yazmasının daireye geli sinden baslayarak her seyi tum detaylarıyla anlattı. İdris Usta,
Usteğmen’i son cumlesine kadar dikkatle dinledi. Sonra bir su re seranın cam tavanına bakarak
dusundu ve “Tamam” dedi.
“Ne demek tamam?” diye sordu yuzbası.
“Olan olmus, kılıc calınmıs. Daha ne olsun.”
Yuzbası bir gozuyle Doğan’a bakarak “Ne yani yorgan gitti kavga bitti diye pesini bırakacak
mıyız? Kimin caldığını merak etmiyor musunuz?” diye sordu. Suratında muzip bir ifade var dı.
Doğan gercekten hayretler icinde kalmıstı. Calınan kılıcın unutulması gerektiğini, daha dun
aksam kendisi soylemisti. Yuzbası’nm boyle bir olayı oyun haline getirebildiğine inanamıyordu.
İdris Usta “Ediyorum tabii ki” diye cevap verdi, “Merak et meyin biz gerekeni yaparız.”
Bu lafın uzerine. Sarp elindeki cay bardağını sertce masaya vurarak. “Biz de odamızda
pineklemeye devam edelim oyle mi İdris Bey!” diye cıkıstı. Doğan, Yuzbası’nın numara yaptığını
cok iyi biliyordu. Sorun bahcıvanın bunu fark edip etmediğiydi.
“Sakin olun yuzbasım” dedi İdris Usta yumusak bir sesle, “Gelismelerden sizi de haberdar
edeceğiz tabi ki.”
Yuzbası yavasca ayağa kalkıp yumruklarını masaya daya dı. “Bakın İdris Bey. Sizin ne
yapacağınız beni hic ilgilendirmi yor. Biz devletin gizli islerini size haber verme makamı değiliz.
Yetki ve sorumluluklarımız var. Calınan Zulfikar ve biz bu so rusturmayı sonuna kadar goturmek
zorundayız. Simdi madem Kosk’te ikamet ediyorsunuz, madem huzurunuza askeri arac ve bir
binbası esliğinde geliyoruz ve madem koordinasyonu sağla makla gorevli olduğunuzu
soyluyorsunuz, gorevinizi yapın ve en gec bir hafta icinde olayla ilgili tum delilleri bize ulastırın.
Anlasıldı mı?”
Usta’nın yuzune alaycı bir tebessum yerlesti. “Ne istiyorsu nuz?”
“İstanbul Emniyeti’nin yaptığı tum tahkikatı istiyorum İd ris Bey. Raporları, parmak izlerini,
ayak izlerini, her seyi...”
“Yuzbasım, yuzbasım... Lutfen...”
Sarp, İdris Usta’ya doğru biraz daha eğildi. “Bir hafta İdris Bey. Eğer bir hafta icerisinde bu
tahkikat bize devredilmezse, si zi temin ederim elimdeki Genelkurmay emriyle ve 12. Daire
komutanı olarak İstanbul’a gider isimi kendim hallederim. Der dimden ve dilimden anlayacak
birilerini nasıl olsa bulurum.”
Doğan Yuzbası’nın bu kadar ileri gidebileceğine hic ihtimal vermemisti. Dehset icerisinde
fakat bahcıvana bir sey caktırmamaya calısarak, en donuk ifadesiyle oyle duruyordu.
İdris Usta Sarp’ı soyle bir tarttı. Ne kadar ciddi olduğunu anlamaya calısıyordu. Bu genc
yuzbasının suratında blofcu bir ifade sezinliyordu ama canı sıkılmıs bir 12. Daire komutanının
ortalığı ne derece karıstırabildiğine daha once sahit olmustu. Bir de acemi cesareti, bu dunyada
en cok korkulması gereken seylerden biriydi. Bir sure daha dusundukten sonra “elimden gele ni
yaparım yuzbasım” demek zorunda kaldı.
Sarp gururlu bir ifadeyle “Tesekkur ederim” dedi. Uzanıp, İdris Usta’nın ellerinin altında duran
el yazmasını aldı. “Size nasıl ulasabiliriz. Mektup yazmayı da yasakladınız...”
“Size bir telefon iletirim”
“Tekrar tesekkur ederiz İdris Bey” dedi Yuzbası. El sıkısır larken ekledi: “Bir gun daireye de
bekleriz.”
Subaylar koruluğun basında kendilerini bekleyen arabaya doğru ilerlerken, İdris Usta, biraz
onceki sıkkın hali bir kenara bı rakmıs, yuzunde yine kucuk bir gulumsemeyle arkalarından
bakıyordu. Aklında Zulfikar’dan daha cok subaylar vardı. Bu camiaya hicbir zaman aklı

ermemisti. 12. Daire’nin babası sayı lırdı. Daireyi Ankara’ya kendisi yerlestirmis, butun subayları
kendisi secmis, hepsinin eğitimiyle tek tek ilgilenmisti ama Solaklar’la kurduğu iliskiyi dairenin
subaylarıyla asla kuramamıstı. Her zaman biraz soğuk, her zaman biraz uzaktılar. Solaklar’la
ocağın arasında daha manevi bir iliski vardı. Daireyle iliskile ri ise tamamen is uzerineydi. Ocak
subaylara bilgi ve eğitim ve rir, subaylar da ocağın devletle iliskisini sağlardı. Bu durum ba zen
İdris Usta’nın kalbini kırıyordu ama belki de en sağlıklı yol buydu. “Ya Ankara’nın havasından ya
da uzerlerindeki unifor madan, bunlar da boyle bir cins iste” derdi İlyas. Bu subaylarla ilk
gorusmeleri biraz sancılı gecmisti ve blof bile olsa yuzbası nın esip gurlemesine hic kızmamıstı.
Ne de olsa adamı denizaltısından alıp 12. Daire’nin vitrinine koyan kendisiydi. Cocukları gozu
tutmustu. “Sana iki talebe gondersem mi Mehmet Sinan?” dedi kendi kendine.
12. Daire her zamanki gibi kendi mecrasında akıyordu ama bu Zulfikar’a kim neden el
uzatmıstı? Doğan’ın dediği gibi, sa pık bir koleksiyoncunun isi miydi yoksa kılıcın kerametlerini iyi
bilen birisinin mi? İste bunlar boyle cam kenarında tek bası na dusunulecek seyler değildi. İdris
Usta, derhal İstanbul’a git meye karar verdi. Ama once biraz dinlenmesi, anlına saplanan su
sıkıntı ağrısına bir care bulması gerekiyordu. Kendini koltu ğa bıraktı. “Ne iyi gelir acaba?” diye
dusundu, “Papatya, yase min, ıhlamur... Evet tabii ıhlamur.” Elini seranın kosesindeki kucuk
ıhlamur ağacına uzattı. Birkac saniye sonra, seradaki tum cicekler bir kenara cekilip, dalga dalga
gelen ıhlamur koku suna yol verdiler. İdris Usta da, bu nefis kokuyu ciğerlerine ce kerek
arkasına biraz daha yaslandı...
14
Gunler giderek kısalıyordu. Gece her yerde olduğu gibi Yediler’in gizli mahallesine de erken
iniyordu artık. Salih Usta ile Yasemin, bu aksam yemeklerini biraz erken yemisler, camın
onundeki sedire kurulup, batan gunese karsı iddialı bir tavlaya tutusmuslardı. Havanın
kararmaya basladığını goren Niran Hatun’un kanatlı minik alevleri saklandıkları yerlerden dısarıya
cıkmıslar, ateslerini azalan ısığa gore her an biraz daha artırarak, tavana yakın bir yerde gece
boyunca ya da kovulana kadar asılı kalacakları uygun bir yer aramaya koyulmuslardı. Eh ha valar
da iyice soğumustu artık ama ne gam. Odanın ortasındaki koca sominenin alevi bunu
kendilerinden once hissediyordu ne de olsa. Butun yaz yatmaktan, ilk gunlerde biraz koku
cıkarırdı ama, o kadar zahmetsiz keyfin de bu kadarcık kusuru olsundu artık...
“Seni bir tek pencu se kurtarır Salih Baba, ama zarlara uflemek yok” dedi Yasemin. Salih
Usta’nın bıyıkları ağzına dusu verdi: “Var o kadar tavlamız. Biliyoruz neyin kurtaracağını” Zarları
attı, gele gele zamansız bir duses geldi. Kırık pulu yine elinde kalmıstı. Ustune Yasemin guzel bir
zar atıp bes kapısını da kapayınca Salih Usta geriye yaslanıp bir sigara sarmaya bas ladı.
“Oynamıyor muyuz?” diye sordu Yasemin.
“Patlama kızım. Bir soluklanalım. Nasıl atıyorsan o zarları oyle. Bunu da mı İlyas oğretti?”
Yasemin kikirdedi. Usta, sardığı okkalı sigarayı ağzına yer lestirip tavanda miskin miskin kanat
cırpan aleve bir isaret caktı. Alev, havası sonmus balon gibi asağı suzulerek Usta’nın cigarasının
onunde durdu. “Ver hele su zarları” dedi Usta duma nını savurarak. Acık duran tek kapıya bir zar
salladı: Duse! Kı rık pulunu zevkle yerlestirip geri kalan uc hamlesiyle, Yasemin’in acık bıraktığı
pullardan hangilerini kıracağını dusunur ken, bahcedeki taslar yine tıkırdamaya basladı. Bu
zamansız misafiri gormek icin pencereden baktıklarında, bahce kapısın dan iceri girmekte olan
İlyas’ı gorduler. İlyas Usta, mahalleyi aydınlatmakla gorevli alevciklerden birini onune katmıs,
hızlı adımlarla eve doğru yaklasıyordu. Kafasının biraz uzerinde du ran alevcik ise, İlyas ile
arasında belli bir mesafe bırakmaya calı sıyordu. Zira, bu haylaz Usta’nın en buyuk keyfi, fırlattığı
su toplarıyla, alevcikleri avlayıp buharlastırmaktı. Hatta bir kere sinde, kacmaya calısan zavallı bir
alevcik, İdris Usta’nın bahce sindeki ağaclardan birine carpıp kucuk bir yangına sebep ol mustu.
Salih Usta, misafirini karsılamak icin kapıya cıktı ama İlyas hic iceriye girecek gibi
gorunmuyordu. “Hayırdır?” diye sordu Salih Usta kısaca.
“Seni almaya geldim Usta, İdris Usta bekliyor.”
“İdris Usta burada mı ki?”
“Uc - dort gundur burada. Simdi de evinde.”
“Bir sey mi var İlyas?”

“Ne bileyim? Bilirsin Usta fazla konusmaz. Bengi’ye haber ver, Salih Usta’yı al gel dedi o
kadar.” Usta tekrar bir “Hayır dır” cekti. İceriye uzanıp paltosunu aldı.
Az bir zaman sonra İdris Usta’nın bahce kapısının onundeydiler. Kapıyı neredeyse tamamen
orten calılık, dallarıyla Sa lih Usta ile İlyas’ı soyle bir yokladıktan sonra kenara cekildi. İlerledikce
acılıp, kendilerine yol veren ağac ve calı tunelinin arasından, eve doğru yurumeye basladılar.
Salih Usta’nın aklı na, karısık zamanlarda bu tunelin dallarından toparladığı insan ve geceli
uzuvları geldi. Yaz aksamlarında efil efil salınan su guzelim soğut ağaclarının acımasız birer
cellada donusmeleri icin eve izinsiz girmeye yeltenmek yeterliydi.
İdris Usta, bahceden gelen hısırtıları duyup, kapının onune cıkmıstı. Salih ile İlyas’ı iceriye
buyur etti. Odada bir sedirin ke narına ilismis oturan Bengi, gelenleri gorunce ayağa kalktı. Se
lamlasmayı kısa tuttular. Herkes odada kendine bir yer bulup oturduktan sonra, İdris Usta, her
zamanki tavrıyla doğrucian konuya girdi: “Zulfikar calınmıs!...”
Telase muduru Salih Usta’nın bile, bu sevimsiz haberi du yunca nutku tutulmustu. Bir sure
sonra “Ne zaman?” diyebildi.
“Bir aydan fazla olmus.” dedi İdris Usta.
İlyas, kendisinden beklenmeyen bir merakla lafa karıstı: “İyi de Usta, kim?”
“Simdilik hicbir sey bilmiyoruz. Ben de dort gun once ha ber aldım zaten. Behruz Usta’ya
anlattım. Niran Hatun’a da do nunce soyleriz... Ya da siz soylersiniz. Ne yaparsanız yapın or
talığı velveleye vermeyin. Bu yuzden istisare istemedim.”
“Behruz Usta ne dedi bu ise?” diye sordu Salih.
İdris Usta’nın yuzu eksiyiverdi: “Her zamanki gibi sadece dinledi... Neyse. Asıl derdimiz bu
değil. Kılıcın meraklısı değiliz ama ortalıkta dolasmasını da istemeyiz. Benim merak ettiğim bu
ahmakların kılıcın sarayda olduğunu nereden bildikleri?”
Salih Usta da aynı seyleri dusunuyordu. Kılıcı calanların birer ahmak olduklar doğruydu. Evet
gucu cok fazlaydı, yanında hicbir buyunun kullanılmasına izin vermezdi ama kullan ması da bir o
kadar zordu. Ancak ozel muhafazası icinde tası nabilir, ortaya cıkarıldıktan sonra etrafındaki
insanlar uzerinde nasıl bir etki yaratacağı da kestirilemezdi. Zulfikar oyle elinize alıp
dolastırabileceğiniz turden bir sey değildi. Kısaca, bu haltı yiyenlerin, kılıc hakkında cok az sey
bildikleri kesindi ama bu gune kadar ortalığı hep az bilenler karıstırmamıs mıydı?
İdris Usta lafını bitirince odayı derin bir sessizlik kapladı. Herkes, bu olayda uzerine dusen
gorevi oğrenmek icin bekli yordu ama İdris Usta’da onlarla birlikte susuyordu. “Bosuna bakmayın
bana” dedi Usta gulumseyerek, “Hicbir sey yapma yacağız. İs bizde değil bu sefer.”
Salih de İdris Usta’yla birlikte gulmeye basladı: “Nasıl yani bizde değil?”
“12. Daire olaya bizden daha once el koymus. İs onların.”
Gulusmeler bir anda kahkahalara donusmustu. “Vay be!” dedi İlyas, “Senden is aldılar ha?
Daha baslayalı ne kadar oldu, ne cabuk oğrendiler raconu?”
“Yuzbası bana gelip emniyetteki olay dosyasını istedi. Ver mezsen 12. Daire komutanı olarak
gidip kendim alırım dedi. Eh ellerine Kitab-ı Zulfikar gecmis bir kere. Tercume de ettirmis ler...”
Kahkahalar bir anda kesilivermisti. “Aman Usta” dedi Sa lih, “Sen ne yaptın peki?”
“Ne yapayım Salih, adam deli! Gidip ister emniyetten son ra anlat bakalım millete 12.
Daire’yi. Memet Sinan’a soyledim, dosyayı yollayacaktı Ankara’ya. Dun falan ellerine gecmistir.”
Salih Usta endiseyle “Karıstırmasınlar ortalığı?” diye sor du.
“Fazla uzağa gideceklerini zannetmiyorum. Kendileri de zannetmiyor zaten ama... inat iste.
Ne de olsa aylardır bos bos oturuyorlar. Demem o ki bu Zulfikar olayı eninde sonunda yine bize
kalacak. Simdilik elden bir sey gelmez. Emniyet dosyasına baktım. Bozuk bir elektronik parcadan
baska hicbir ipucu yok.
Ondan da bir sey cıkaramamıslar. Zulfikar kendisini gosterene kadar bekleyeceğiz. Kıyamet
ondan sonra kopar. Zaten sizi kılıc icin cağırmadım. Bilin yeter. Lakin, su subayları hemen İstan
bul’a almamız lazım. Yazık ediyoruz cocuklara. Su is vesile ol sun bari. Mehmet Sinan’a haber
verdim. Siz de hazır olun, eği timde yardımcı olursunuz. Elbirliğiyle iyice oğretelim isi.”
“Hem de dizimizin dibinde olsunlar...” dedi İlyas muzip bir ifadeyle.
İdris Usta kaslarını catarak “Afferim İlyas!” diye cevap ver di. Cırağına acık sozlu olmanın her
zaman iyi bir sey olmadığı nı bir turlu oğretememisti. Herhalde bunca zamandan sonra da

oğretemezdi. İdris Usta, İlyas’a birkac laf daha etmek icin ağzı nı acmıstı ki Salih Usta araya
girdi: “Ne zaman gelirler?”
“En cok bir hafta sonra. Simdi gelin desem gelmezler, bin turlu soru sorarlar. Zulfikar
bahanesiyle getiririz buraya. Fazla da geciktirmeye gelmez. Elimizden daha fazla cıkmadan, bir
hale yola koymalıyız.”
Salih “Basımızın ustunde yerleri var Usta” dedi. Subay eğitmeyeli uzun zaman oluyordu. Cırak
yetistirmeye hic benze miyordu. Koca koca adamları bu aleme alıstırmak zor ve yoru cu bir isti.
Hele ilk zamanların hezeyanlarıyla uğrasmak en be teriydi. Eğitime gelen her subay ilk gunlerde
cok korkar, korku sunu saklamaya calısırken hırcınlasır. Her seye ve herkese sup heyle
yaklasmaya baslar, en yakın arkadasına bile guven duy maz olurdu. Eğitim denen sey de asıl bu
yuzden vardı. Bu buh ran donemi atlatıldıktan sonra, gerisi zaten kendiliğinden gelir di.
Odaya coken sessizlik, konusulacak baska bir sey kalmadı ğını gosteriyordu. Salih Usta, dizine
bir saplak indirerek ayağa kalktı: “Sen burayı merak etme İdris Usta” dedi, “Zulfikar orta ya
cıkarsa haberimiz olur. Sen hemen donuyor musun?”
“Hemen donuyorum Salih. Kosk de hareketli bu sıralar. Ebu Sina Ankara’da. Orada olayım...
Sahi sen nasılsın?”
“İyiyim Usta. İksir zamanını bekliyorum.”
“İyi ol Salih. Aman iyi ol. Bize lazımsın.”
İdris Usta Salih’i gercekten iyi gormustu. Solendeki kasavet yoktu uzerinde. İksir zamanına
kadar Elifi beklemekten baska caresi olmadığını anlamıs olmalıydı. İdris Usta’nın icinde garip bir
rahatlık vardı. Nasıl olsa iksir zamanı gelip catacak, o zaman Lokman Hekim de Elif de geri
donecekti. Tamam biraz tatsızlık cıkacaktı, kızcağız baya zılgıt yiyecekti ama Hekim’in kazanı yi
ne catılacak ve Yediler, yeryuzunun bu en kutlu, en yuce insa nının, ustaların ustasının yanında
kendilerini yine cocuk gibi hissedecekler, o toy cıraklık gunlerine geri doneceklerdi. İste sa dece
o gunlerin, iksir zamanı yasanan o birkac gunluk mutlulu ğun tadı, dunyanın tum dertlerini
cekmeye değerdi.
Salih, İlyas ve Bengi, İdris Usta’yla vedalasıp evden ayrıldı lar. Daha bahce kapısından cıkar
cıkmaz, İlyas “Benim isim var” diyerek toz oldu. Salih Usta’nın aklında da eve donup, Yasemin’le
tavlaya devam etmek vardı. Bengi’yle de vedalastılar. Tam bir iki adım atmıstı ki, arkasından
Bengi Hatun’un sesini duydu. Hatun, kosar adımlarla yanına geldi. Kafasını onune eğip, sarı
saclarının arasından “Usta” dedi, “Sen kızdın bana.”
“Nereden cıktı Bengi?” diye sordu Salih Usta. Sasırmıs go runmeye calısıyordu.
“Bu gelisinde hic takılmadın bana. Hic yuzumu kızartma dın... Su Volkan isine bozuldun sen.
Haberin var sanıyordum yokmus meğer ama sakın... sakın ha Elifin yerine saydığımı dusunme.
Elif senin cırağından cok kardesim benim, elimde bu yudu. Nasıl atarım, nasıl atarız bir kenara.
Volkan’ı heder olma sın diye kathk yanımıza. Emir verirsen, istemem dersen hemen
gonderiveririz...”
Salih Usta icinden “Eseklik bende” dedi, “gelip sormadım Ustalığımı bilemedim.” Kafası hala
yerde, elbisesinin duğmeleriyle oynayan Bengi’ye baktı. Kumral saclarının arasından ku cuk
cenesinin hafif hafif titrediği goruluyordu. Biliyordu Usta. Emir verse, istemem dese hemen
gonderirdi Volkan’ı. Ama bu oyle “hadi bas git” demekle olmazdı. Once sanatı sokulup alınırdı
sonra cocuktan geri kalan bir kenara bırakılırdı. Butun ustalar, boyle bir vebalin altına girmemek
icin, gerekmediği za manda sanat sahibi bir cocukla karsılasmamak icin dua ederler di. Tore
‘Yedi Kartal’ demisti. Altı da değil, sekiz de değil. La kin, yedi tam da olsa cocuk bulan hicbir
ustadan istenemezdi boyle bir sey. Hele Bengi’den hic istenemezdi. Ocağı terkeden ilk usta Elif
değildi. Cok uzun zaman once, ustalık kılıcını ku sandıktan bes - altı yıl sonra Bengi Hatun
ortadan kayboluvermisti. Ustası Cihan Usta, aramadık yer, calmadık kapı bırakma mıs ama
Bengi’den en ufak bir haber alamamıstı. Herkesin umi dini kestiği bir zamanda, ortadan
kaybolusundan neredeyse iki yıl sonra cıkıp gelmisti. Hem de kucağında iki cocukla birlikte!
Ocakta herkesin ağzı acık kalmıs, Niran Hatun bile tek bir keli me edememis. Cihan Usta
gunlerce yorgan dosek yattıktan son ra, aylarca dağlarda dolasarak kendine gelebilmisti. Bir
cahillik edip sevdiği adamla kacmıstı Bengi. Cahilliğine devam edip bir de ikiz cocuk doğurmus,
sonra vicdanı elvermemis ve cıkıp ocağa geri gelmisti. Af falan dilemeye değil ama, sadece ozur

dilemeye. Tam donup tekrar gidecekken, Behruz Usta ile İdris Usta akıllarını baslarına toplayıp
duruma mudahale etmeseler-di. Hatun belki de su an yanlarında olmayacaktı. Bengi hızlı bir
sekilde ve yeteri kadar zılgıtlanıp affedildikten sonra derhal sa kin bir duğun kurulmus, damat
Cihan Usta’dan sopasını yedik ten sonra yakınlarda bir yarenin yanına yerlestirilmis, iki afacan
oğlan cocuğu da İlyas dayıları tarafından pıspıslanmaya baslanmıstı. Boyle gunler de gecirmisti
Ocak. Her sey tatlıya bağlan mıstı, cocuklar buyutulup babaları gibi cengaver yetistirilmisti ama.
Bengi Hatun da cehaletinin cezasını yıllar gectikce, taksit taksit odemeye baslamıstı. Once bir
cenkte kocasını kaybetmis ti. Sonra doğumlarından tam yuz yirmi yıl sonra iki oğlunu. Sa natını
kullanarak ancak bu kadar yasatabilmisti oğullarını ve ne Lokman Hekim’den, ne de Ocak’tan
oğulları icin bir damla bile iksir istememisti. İste Bengi Hatun, oğullarını toprağa koyduğu gun
Bengi Hatun olmustu. Hala utangac, hala cekingen, hala sessizdi Bengi... ve hala kocaya kactığı
gunku kadar cocuksu bir guzelliğe sahipti. Salih Usta, bu Cerkez guzeline herkesin ortasında
takılmaya bayılırdı. Bengi’nin yuzu hemen kızarıverirdi. Her ustanın olduğu gibi Hatun’un da tekin
olmayan bir tarafı vardı tabi ki. Bu masum guzelin icinde kendisinden bek lenmeyecek kadar
soğukkanlı ve sakin bir vahset gizliydi. Genclik yıllarında artık insan bedeniyle ilgili bilecek bir
seyi kalmayınca, geceli bedenlerine kafayı takmıstı. Bu uğurda kac geceliyi denek olarak
kullanmıstı Allah bilir ama İstanbul’daki cumle gecelilerin en nefret ettiği ve eline dusmekten en
cok korktuğu Usta Bengi’ydi. Geceliler uzerindeki calısmaları mey vesiz değildi tabi. Hatun’un
yaptığı ve “Geceli Ruhu” ismini verdiği iksir, bu gune kadar yapılmıs sağaltıcı iksirlerin en
kuvvetlisiydi. Bu iksir kopmus bir bacağı bile yerine tutturabilirdi ama yapımı cok zordu.
Hatun’un anlattığına gore, kucuk bir si se Geceli Ruhu yapabilmek icin aynı soydan dort geceliyi
da mıtması gerekiyordu.
İste bu Bengi, simdi Salih Usta’nın karsısına gecmis, Volkan’ın katli icin ferman bekliyordu.
Usta, kızın cenesinden ha fifce tutup kafasını kaldırdı “Kız zilli!” dedi, “Derdim basımdan asmıs,
uğrastırma beni boyle seylerde. Herkese bir yer bulunur merak etme. Sen git evine corbanı
kaynat.”
Bengi bu sefer kızarmadı ama koca koca gulumsedi. “Sağol Usta” diyebildi sadece ve tas
sokakla evinin yolunu tuttu.
15
Zulfikar haberinin Yediler’e ulastığı aksam, subaylar 12. Daire’de İdris Usta’nın gonderdiği
delillerden hala bir seyler cı kartmaya calısıyorlardı. Daha doğrusu Usteğmen bir seyler cı
kartmak icin cabalayıp duruyordu.
Soygun dosyası daha dun ellerine gecmisti. Yuzbası delille ri ve raporlara soyle bir incelemis.
Doğan ise hepsine defalarca bakmıstı. Her ikisinin de anladığı bir tek sey vardı: Bu delillerle bir
yere varmak olanaksızdı.
Muze yetkilileri, emniyet birimlerine saraydan onemli bir sey calınmadığını bildirdikleri icin
polis de ona gore davranmıstı. Raporlarda yazdığına gore, hırsız ya da hırsızlar, bahce duvarını
asıp saraya girdikten sonra, depo bolumundeki alarm sistemini elektronik bir devreyle etkisiz
hale getirdikten sonra soygunu gerceklestirmislerdi. Anlasıldığı kadarıyla sisteme yer lestirilen
devre arızalanmıs, alarmlar calmaya baslayınca da hır sızlar, islerini tamamlayamadan kacmak
zorunda kalmıslardı. Olay yerinde herhangi bir parmak izine ya da baska bir ipucuna
rastlanmamıstı. Subaylara gonderilen dosyanın icinden, ra porda sozu edilen elektronik devreyle
birlikte bir de cep telefo nu cıkmıstı. Bu telefonun soygun dosyasıyla bir alakası yoktu. Uzerine
ilistirilen nottan anlasıldığı kadarıyla bu alet, subayla rın bahcıvan İdris Bey ile iletisim
kurmalarını sağlayacaktı. Son model olmasa da guzel bir telefondu. İcine yuz kontor yuklen misti
ve rehberinde bir tek numara kayıtlıydı. Su ana kadar dosyadan elde edebildikleri en onemli
bilgi, yuzbasının efelendiği bahcıvanın, bir soygun dosyasını İstanbul Emniyeti’nden Ankara’ya uc
gunde gonderebilecek kadar kudretli bir ihtiyar olduğuydu.
Cok kısa bir fikir alısverisinin ardından Yuzbası bu kadar kısıtlı ipucuyla bir soygunu cozmeye
calısmanın hic eğlenceli olmadığını dusunerek bilgisayarının basına donmus. Doğan ise
gidebildiği yere kadar gitmeye karar vermisti. Anladığı kada rıyla, İstanbul polisi ele gecen
elektronik devre ile yeteri kadar ilgilenmemisti. Hicbir sey calınmayan bir soygundu nede olsa.

Doğan, devrenin yapıldığı yeri oğrenerek bir yerlere ulasmaya umuyordu ama tıpkı Kitab-ı
Zulfikar gibi, bu devrenin de dilin den anlamıyorlardı. 12. Daire’nin gizliliğini biraz daha genisle
tip, bu devreyi kendilerine tercume edecek birisini yine buluvermisti: Berkan astsubay. Bugun
sabah onbir gibi konustuğun da, Berkan bulduğu ilk fırsatta geleceğini soylemisti.
“Saat kac?” diye sordu Sarp. Parmakları klavyenin uzerin de ustalıkla hareket ediyordu.
Doğan “Yediye geliyor komutanım” dedi. Yuzbası’nın bu saate kadar Daire’de kalması
garibine gitmisti ama oyle alenen sormaya da cekiniyordu. Bu oda ve komutanının oyunundan
yukselen efektler hic bu kadar sıkıcı ve sinir bozucu gelmemisti. Birkac dakikayı daha oflaya
puflaya gecirdikten sonra dayana mayıp sordu: “Sizin bir isiniz mi var komutanım?”
Sarp, sanki bu soruyu bekliyormus gibi oyunu hemen du raklattı ve Doğan’a dondu. Yuvarlak
gozleri yine imalı imalı parlıyordu. “Berkan’ı beklemiyor muyuz?” diye sordu.
“Evet bekliyoruz komutanım. Ben sizin dosyadan umidi kestiğinizi dusunmustum de.”
“Evet kestim” dedi Sarp, “Sadece merak ediyorum; yani se nin ne yapacağını.”
Doğan sadece “Hımm..” diye cevap verdi. Yuzbası’ya soy tarı olmak planlarının arasında
yoktu ve bu canını cok sıkıyor du. Soygun dosyasını Bahcıvan’a bağıra cağıra Daire’ye getirten
kendisiydi. Bu cıkısı cok umut verici olmustu. Ama anlasılan derdi soygunu cozmek, Zulfikar’ı
bulmak falan değil sadece dosyayı Daire’ye getirtmekti. Kısaca Yuzbası kucuk oyunundan galip
cıkmıs, hevesini almıs ve bilgisayarına geri donmustu.
Sarp, sanki Doğan’ın dusuncelerini okuyormus gibi “Ben sana demistim oğlum” deyiverdi,
“Bize gorev morev verirlerse parmağımı kımıldatmam, butun isi uzerine yıkarım diye...”
Doğan icinden “Ulan hıyar! Gorev falan verecekleri yoktu sen istedin dosyayı...” diye gecirdi.
Sonra gulumsemeye calısa rak “Demistiniz komutanım” dedi.
Sarp kakırdayarak oyununa geri dondu. Bir sure sonra cok sıkıldığını fark etti. Oyun oynamak
zevkliydi ama bir seyleri beklerken oyalanmak icin oynamak o kadar da tat vermiyordu.
Ofleyerek oyundan cıkıp Doğan’a dondu:
“Unutup gitmis olmasın bu cocuk?”
“Zannetmiyorum komutanım. Az once baktım calısıyor du.”
“Ne isiymis bu saate kadar?”
“Bilmiyorum komutanım. Butun gun kalkmadı cocuk alet lerin basından. Us de hareketli
bugun. Var herhalde bir seyler.”
“Offf!... Birer kahve yap o zaman. Vakit gecsin.”
“Biz bulmusuz isi!” diye dusundu Doğan. Eski dostu ısıtı cının yanına gidip kahveleri
hazırlamaya basladı. Birkac dakika sonra, tam kendi kahvesini karıstırıyordu ki kapı caldı. “Geeel”
diye seslendi yuzbası ayaklarını masadan indirirken. Aralanan kapıdan, Berkan’ın yorgun yuzu
gorundu “Afedersiniz komu tanım” dedi “Ancak fırsat bulabildim. Bugun hareketliydi de biraz.”
Doğan “Niye?” diye sordu.
“Ebu Sina olduruldu komutanım. Haberiniz yok mu? Biz de biraz dinleme yapmak zorunda
kaldık.”
“Vay be!” dedi Sarp, “Dunya yıkılsa haberimiz olmayacak bu odada. Nasıl olmus? Vurmuslar
mı?”
“Evet komutanım. Hem de korumalarının bir tarafından. Havaalanı’nın VIP salonunda.”
“Garip!” dedi Doğan, “Sağlam is ama bir taraftan da aptal ca. Hedefi kacırmazsın ama
kacmayı da unutacaksın.”
Berkan “Katil yakalanmıs zaten” diyerek Doğan’ı onayladı.
Ebu Sina suikastı uzerine baslayan geyik muhabbeti Sarp’ın sabırsızlanarak araya girmesiyle
sona erdi. “Hadi Do ğan” dedi Yuzbası, “Goster artık su zamazingoyu. Gec oldu.”
Doğan masasının ustundeki dosyanın icinden elektronik devreyi cıkartıp Berkan’a uzattı:
“Bakmanı istediğim sey bu.”
Berkan, elektronik devreyi bir sure inceledi. “Galiba bir ac ma kapama devresi komutanım”
dedi. “Ama iyice anlamak icin laboratuarda bakmam gerek.”
Hep birlikte bir ust kattaki laboratuara gittiler. Berkan, on ce devreye kocaman bir buyutecle
bir sure baktı. Sonra, raflar dan bir takım aletler indirip devreye bağlamaya basladı. “Bu
bilgisayar bağlantılı bir acma kapama devresi komutanım” de di, “Coklu bakır tellere ve fiber

kablolara yapısabilmesi icin ozel ağızlar yapılmıs.”
Doğan “Nerede yapıldığını oğrenebilir miyiz?” diye sordu.
“İmkansız komutanım cunku bu alet el yapımı. Gelin ba kın” dedi Berkan. Doğan hızla gidip
Berkan’ın yanına oturdu.
Yuzbası da biraz uzakta kalıp ikisinin omuzlarının uzerinden buyutece bakmakla yetindi.
Berkan elindeki kucuk tornavida ile devrenin parcalarını isaret ederek anlatmaya basladı: “Once
likle, lehimler fabrika isi değil. Bakın hepsi duzensiz ve kaba. Su gorduğunuz parca muhtemelen
bir televizyondan. Sunlar da eski bilgisayarlardan, muhtemelen bir 486’dan alınmıs. Ağızlar ise
bircok yerde satılır zaten. Ama isciliği cok cok iyi...”
Doğan bir seyler dusunmeye calısıyormus gibi gozlerini kıstı. “Peki tam olarak ne ise
yaradığını soyleyebilir misin?” di ye sordu.
“Bir sisteme dısarıdan mudahale etmenizi sağlar komuta nım. Bunu sisteme giden herhangi
bir kabloya bağlarsınız, son ra ucuna, bakın suradaki girislerden de bilgisayara bağlarsınız.
Aslında butun isi bilgisayar yapar. Gerekli komutu gonderdiği anda, devre sistemi acar, kapatır,
bozar ya da yeniden sifreler. Salonun ısığını mutfaktan acıp kapamak gibi bir sey yani. Bir dakika
bir dakika. Duzeltiyorum. Bu zaman ayarlı bir acma ka pama devresi.”
Berkan, baska soru sorulmasına fırsat vermeden devam et ti: “Hangi isi ne zaman yapacağını
ayarlayabilirsiniz. Yonetici bilgisayara kucuk bir komut ekleyerek...”
“Bu da bos cıktı yani.” dedi Sarp dikildiği yerden, “Arıza falan yapmıs demislerdi. Neymis
arızası?”
Berkan garip garip bakarak “Arıza mı?” diye sordu, “Bu alet canavar gibi calısıyor komutanım.
Hicbir arızası yok.”
Doğan heyecan dolu gozlerini bir anda ciddilesiveren Yuzbası’ya cevirdi. Soygun dosyasından
su ana kadar elde edilen en onemli bilgi belki de buydu. Herkes, soyguncuların hesapta olmayan
bir arızadan dolayı, sarayı islerini halledemeden terk etmek zorunda kaldıklarını dusunuyordu.
Mantıklı olan da buydu zaten.
Doğan “Emin misin Berkan?” diye sordu.
“Evet komutanım. Bakın simdi acık durumda simdi kapandı.”
“Peki, bilgisayar bir hata yapmıs olamaz mı?”
“Mumkun tabii ki komutanım ama bu devreyi evinde ya pabilen adam isi o kadar riske
atmaz.”
Sarp tepelerinden buyutece bakınmaya devam ediyordu. Suratında Doğan’a cok tanıdık
gelmeyen bir dusunme hali var dı: “İlk baktığında acık konumda mıydı Berkan?” diye sordu.
“Evet komutanım. Benden once kurcalandıysa onu bile mem tabii.”
Yuzbası imalı imalı Doğan’a bakarak “Eee Jandarma?” diye sordu, “Devrenin hic
kurcalanmadığını varsayarsak nasıl dusu nursun?”
“Ortada bir yanlıslık olduğunu dusunurum komutanım.”
“Bense her seyin dosdoğru olduğunu dusunurum Doğan” dedi Yuzbası. Elleri arkasında,
uzerine dikilmis meraklı bakısların tadını cıkartarak laboratuarda kucuk bir tur attı. Bir soru
gelmeyeceğini anlayınca devam etti: “Sarayın ve emniyetin ha zırladığı raporlarda, ilk guvenlik
gorevlisinin olay yerine alarmların calmasından bir dakikadan bile az bir zaman sonra geldiğini
yazıyor. Bu mumkun. Gorevlinin yeri, depoya cok ya kın. Peki, depo ile en yakın dıs duvarı arası
ne kadar?”
Doğan komutanını ilk defa bu kadar sakin, seri ve akıllı ko nusurken goruyordu. Daha da
garibi, hatırladığı kadarıyla Yuz bası, dosyadan cıkan raporu soyle bir kurcalayıp atıvermisti.
Depo ile dıs duvar arasındaki mesafeyi tabii ki biliyordu ama komutanının su gidisatını
herhangi bir sekilde sekteye uğrat mak istemiyordu. “Hatırlayamadım komutanım” diye cevap
verdi
“Yuz metreden fazla...” diye devam etti Sarp, “Bu aletin adamlar is uzerindeyken arıza
yaptığını dusunelim. Alarmların calmaya baslamasından sonra, toparlanıp, depodan cıkmak ve
bahce duvarına ulasmak ve duvardan atlamak icin bir dakika dan az bir zamanları var. Sence bu
mumkun mu?”
Doğan soyle bir dusundu. Mumkun gorunmuyordu ama yine de yuzbasının anlatmaya

calıstığı sey hic akla yatkın değil di. “Komutanım. Alarmları niye acsınlar ki?”
Sarp aniden durarak gozlerini Usteğmen’e dikti: “Alarm denen sey bir tek ise yarar” dedi,
“Birilerinin iceride olduğunu haber vermeye. Ve her zaman da evsahibinin isine yaramazlar.”
Doğan Yuzbası’nın dediklerini soyle bir tarttıktan sonra ha fifce gulumseyerek “Kusura
bakmayın ama hic akla yatkın de ğil komutanım” dedi.
Sarp, Doğan’ın gulumsemesine daha alaycı bir gulumse meyle cevap verdi Az onceki ciddi
havası gidivermisti: “Elim den geldiği kadar yardımcı olmaya calısıyorum” dedi, “Eee? Ne
yapmayı dusunuyorsun?”
“Ya siz komutanım?” diye cevap verdi Doğan. Komutanım kelimesini bastıra bashra
soylemisti.
“Yemezler oğlum” dedi Sarp, “Bu senin gorevin. İstediğini yap. Benim imzalamam gereken
bir sey varsa yaz getir hallede riz. Arada sırada da boyle fikir alırsın o kadar. Baska bir sey
bekleme.”
Doğan sadece gulmekle yetinerek, masanın basında bu iki subay arasındaki iliskiyi cozmeye
calısan, bunu yaparken de her ikisine de garip garip bakan Berkan Astsubay’a tesekkur edip
dosyayı toparlamaya basladı. Tam cıkmak uzerelerken, la boratuarın kapısı calınmaya tenezzul
bile edilmeden, sertce ar dına kadar acıldı. Kapıda beliren asker iceriye doğru “Yuzbası Sarp
Gonen!” diye bağırdı. Askerin sesi o kadar ani ve o kadar yuksek gelmisti ki. Doğan icgudusel bir
hareketle elini silahına attı. Yuzbası, kendini toparladıktan sonra askere doğru aynı siddetle
bağırdı: “Ne var ulan?”
Asker, geriye doğru bir adım atıp, koridora doğru seslendi: “Buldum komutanım. Buradalar!”
Birkac saniye sonra iceriye, suratı kıpkırmızı kesilmis ter icinde bir binbası girdi: “Yuzbas Sarp
Gonen siz misiniz?”
“Evet komutanım” diye cevap verdi Sarp.
“Niye odanızda değilsiniz. Butun uste sizi arıyoruz. Be nimle gelin.”
Binbası, Sarp ile Doğan’ın bir sey sormasına fırsat verme den yurumeye basladı. Koridora
cıktıklarında gercekten butun uste arandıklarını gorduler. Neredeyse koridordaki her kapıdan bir
asker cıkıyordu. Asansorde yalnız kaldıklarında binbası ko nusmaya basladı: “Yuzbasım. Emniyet
mudurluğunden cağırılıyorsunuz.”
Sarp once kolundaki saate, sonra, hayal kırıklığı dolu bir ifadeyle Binbası’ya baktı. Zira bir
saat kadar sonra, televizyon da, birkac duble viskiyle cok iyi gidebilecek guzel bir film
baslayacaktı. Aklının bir kosesiyle de neden emniyete cağırılmıs olabileceğini dusunuyordu.
Zulfikar meselesinden dolayı oldu ğu kesin gibiydi. Emniyet de calınan nesnenin farkına varmıstı
ve muhtemelen kendilerinden hesap soracaktı. Bunun bir hayli sıkıcı olacağını ama uzerindeki
uniformadan dolayı korkuya kapılmanın yersiz olacağını dusundu. Tabii ki bu durumun, eğ
lenceli bir intikam almak isteyen Bahcıvan’ın basının altından cıkan bir oyun olması ihtimali de
vardı. Birden aklına su garip alarm meselesi geldi. Bu isin icinde baska bir is de olabilirdi. Ustelik
bu memlekette uniformalıların boyle hararetli bir sekil de emniyetten cağrılması cok da alısıldık
bir durum değildi. Bu tun bunları bir araya getirip dusunmeye calısınca kafası karıstı ve vazgecti.
Su an icin Yuzbası’yı asıl ilgilendiren emniyette neyle karsılastıkları değil, ne kadar kalacaklarıydı.
Film bir sa atten az bir zaman sonra baslayacaktı. Aklına durumu aydınla tabilecek iyi bir fikir
geldi. Binbası’ya “Konu neymis komuta nım?” diye sordu.
Binbası “Bilemiyorum” seklinde cok yardımsever olmayan bir cevap verdi, “12. Daire’yi
emniyetten istemisler. Komutanlık’tan emir geldi sizi intikal ettiriyoruz.”
Yuzbası bir umutla Doğan’a baktı. Usteğmen’in allak bul lak olmus suratını gorunce bu isi
onun uzerine yıkma hayalle ri de suya dustu. Doğan sakin ve sert gorunmeye calıssa da bunu
cok iyi beceremediğinin farkındaydı. Aklında bir suru soru dolasıyordu ama konumu itibarıyla
bunları dile getirme ye cesaret edemiyordu. Anladığı ve tanıdığı kadarıyla, komutanının da baska
bir soru sormaya niyeti yoktu. Binbası’nın pesi sıra binadan cıkıp keskin Ankara ayazını
suratlarına ye diklerinde her ikisinin de kafasında birer Zulfikar keskin kes kin parıldıyordu.
Hızlı bir cip yolculuğundan sonra Ankara Emniyet Mudurluğu’ne ulastılar. Butun gunu
yeraltında gecirdiklerinden, dısa rıda olup bitenlerden tabii ki haberleri yoktu. Her taraf polis
kaynıyordu. Guvenlik onlemleri, baskentin puslu havasını daha da koyultmustu. Binbası, Sarp ile

Doğan’ı giristeki sivil polisle re teslim ettikten sonra, ‘cipte bekleyeceğini’ soyleyerek ayrıldı. Sivil
polislerle birlikte asansoru beklemeye gerek duymadan, hızlı adımlarla iki kat yukarıya cıktılar.
Kapısında iki ozel tim polisinin beklediği genis bir odaya girdiklerinde, kendilerine eslik eden
polisler nazikce biraz beklemelerini rica ettiler. Su baylar etraflarına bakındılar. Odayı cok
hararetli bir calısma durumu kaplamıstı. Kollar sıvanmıs, kravatlar coktan cıkartıl mıstı. Boğucu
sıcak, dısarının soğuğunu ozletecek kadar yoğun du. Masaların etrafında kumelenmis sivil
polisler arasında ha raretli tarhsmalar yasanıyor, kağıtlar havada ucusuyor, telefon Sesleri
birbirine karısıyordu. Boyunlarındaki kartlarda “Dısisle ri Bakanlığı” yazan birkac adam, boyle bir
ortamda hala takım elbiseyle dolasmakta ısrar ediyorlardı. Kendilerine eslik eden sivil polisler, bir
dakika kadar sonra geri gelip. Sarp ile Doğan’ı hemen bitisikteki daha kucuk ve daha sakin bir
odaya aldılar. İceriye girer girmez, konusmalar bir anda kesilmis, odada bulu nan gorevlilerin
kafaları bu yeni gelen konuklara cevrilivermis ti. Doğan, hayatında hic bu kadar ‘beklenmekte
olduğunu’ ha tırlamıyordu. Gorevlilerden yaslıca olanı, kendilerini getiren si vil polise sordu:
“Geldiler mi?”
“Evet amirim” diye yanıtladı polis.
Yaslı polis, ayağa kalkarak yanlarına geldi. Hos gorunmeye calısıyordu ama gozlerindeki soru
isaretlerini saklayamıyordu. “Hos geldiniz” dedi ellerini sıkarken. Masanın onundeki iki koltuğu
isaret etti: “Soyle buyrun.”
Sarp ile Doğan gosterilen yere oturdular. Yaslı polis de ma kam koltuğuna gecti: “Ben
emniyet muduru Hayri Berk. Sizin isimlerinizi oğrenebilir miyim?”
Kendilerini tanıttılar. Hayri Bey hemen telefona sarıldı: “Alo... Geldiler mudurum... Evet daire
komutanı burada. De niz yuzbası Sarp Gonen mudurum... Hayır mudurum... Jan darma
Usteğmen Doğan Aral... Bas ustune mudurum.”
Telefonu kapattıktan sonra, soluk bile almadan konusmaya devam etti. “Suikast
sorusturmasını biz yurutuyoruz yuzbasım. Bu arkadaslarla birlikte...” Odadaki diğer adamları
tanıtmaya basladı: “Emniyet mudurleri Gokay bey, Polat bey ve Adnan bey, İstihbarat’tan Yasin
bey ve İc İsleri’nden Sedat bey...”
Sarp ile Doğan Hayri Bey’in saydığı isimleri duymamıslar dı bile. İkisinin de aklında Hayri
Bey’in ilk cumlesi vardı ve yanlıs anladıklarına yemin edebilirlerdi.
Sarp, Hayri Bey’in hararetli konusmasını cok sakin sordu ğu tek bir soruyla boluverdi: “Ne
suikasti?”
Bu soru sadece Emniyet Muduru’nun sozunu kesmekle kalmamıs, odaya garip bir sessizlik
cokmesine de neden olmus tu. Hayri Bey, Yuzbası’nın suratına bile bakmadı. Gırtlağını te mizledi
ve sanki oyle bir soru hic sorulmamıs gibi devam etti:
“Evet... Bildiğiniz gibi, Ebu Sina bugun havaalanında ol duruldu. Koruması uzerine tam bir
sarjor mermi bosalttı... Neyse, bunlar teknik ayrıntılar. Biz tum guvenlik onlemlerini almıstık ama
koruma hesapta yoktu tabii. Yetkili birimler sorus turmayı tam yetkiyle bu ekibe verdiler. Katil
elimizde. Habib bin Vahab Lubnan uyruklu. Otuz iki yasında. Neyse, siz bizden daha iyi
tanıyorsunuzdur zaten. Sizden istediğimiz...”
Yuzbası “Pardon.” diyerek tekrar araya girdi. Yuzunde Doğan’ı bile dehsete dusuren rahat,
dahası alenen gulumseyen bir ifade vardı: “Kimi tanıyormusuz biz?”
Hayri Bey, yuzunu sıvazladı: “Bakın Yuzbasım. Size daha once soyledim. Sorusturmayı tam
yetki ile yurutuyoruz. Bu odada, bu insanlar arasında hicbir devlet sırrının gecerliliği yok. Daha
once Ebu Sina ve cevresi ile ilgili nasıl bir operasyon yuruttuğunuzu bilmiyorum ama, bize
vereceğiniz her turlu bil giye ihtiyacımız var.”
Sarp once Doğan’a, sonra etrafına baktı. Kendilerine yonel tilen bakıslar hic tekin değildi.
Bunun ne tur bir oyun olduğunu bilmiyordu ama, icinden bir ses bu oyuna katılması gerektiğini
soyluyordu. Suratındaki gulumsemeye sinsi ve kustah bir hal vererek masaya doğru yaklastı.
Yuzbasıyı goren Doğan da kol tuğunda doğruldu.
“Bakın Hayri Bey” dedi yuzbası, “her seyden once kurumların tam yetki dedikleri sey bizi her
zaman ve durumda bağla mayabilir. Hem siz bize nasıl ulastınız?”
Karsılık olarak Hayri Bey’in yuzune cesaret kırıcı bir gu lumseme yerlesti: “Bugune kadar
12. Daire’den biz de haberdar değildik. Sağ olsun Sedat Bey bize sizden biraz bahsetti. Garip bir

isle uğrastığınız doğru ama devlette olur boyle seyler. Her birim kurulus amacından biraz
sapabilir ya da kurulus amacı sadece bir maskedir.”
Doğan, İc İsleri gorevlisi Sedat Bey’e dik dik baktı. Adam iki ayağı uzerine kalkmıs bir sansara
benziyordu.
“Kısaca yuzbasım,” diye devam etti Hayri Bey, “Her biri min kendince gizli isleri vardır. Buna
saygı duyarım. Ayrıca, bu gune kadar isminizi herkesten saklayacak kadar titiz calıstığınız icin sizi
tebrik ederim. Ama bu is farklı. Ebu Sina cinayetiyle ilgili bir bilginiz olduğundan eminiz. Size soz
veriyorum, eğer cok derin yerlere gidecek bir bilgiyse, bilmesi gerekenler dısın da kimse bilmez.
Sineye cekilip bu cinayete de bir roman yazı lır... Evet?”
Yuzbası da Sedat Bey’i soyle bir suzdu: “Bu suikastla 12. Daire arasında nasıl bir bağlantı
kurduğunuzu hala anlamadım. Belki Sedat Bey bize anlatır, madem ismimizi kendisi ortaya at-tı.”
“İsminizi ortaya atan ben değilim Yuzbasım” diye atıldı Se dat Bey. Yaslı, catallanmıs bir sesi
vardı. “Hatta, boyle bir isin icinden sizin isminiz cıkınca cok sasırdım. Bildiğim kadarıyla Orta
Doğu meseleleri 12. Daire’nin ilgi alanına pek girmez. İsleriniz sizi ilgilendirir ama korkarım bu
sefer olaylar biraz kont rolunuzden cıktı. Ve anladığım kadarıyla Yuzbasım, ne yazık ki, olayın
kontrolunu kaybettiğinizin farkında bile değilsiniz. O zaman sizi aydınlatalım.
“İsin ozeti su” dedi Hayri Bey, “Ebu Sina’nın katili elimiz de ve tam altı saattir en deneyimli
elemanlarımız tarafından sorgulanıyor. Psikolojik, teknik, derin her turlu sorgu yontemi ni
denedik ama ağzını bile acmadı. Takılmıs plak gibi surekli aynı seyi soyluyor: Sadece 12.
Daire’ye konusurum...”
Doğan, Hayri Bey’in son cumlesini duyunca icinden soyle vurgulu bir “kufur” cekti. Kafasını
kaldırıp, Hayri Bey’in karar mıs bakıslarını gorunce, cok da icinden soylemediğini farketti. Sarp’ın
suratındaki o gulumseme ise artık guc bela yerinde du ruyordu. Hayri Bey, Yuzbasının ağzını
acmasını beklemeden devam etti: “Bakın beyler, burada sorguda değilsiniz. Biz sade ce isin
aslını oğrenmeye calısıyoruz. Dediğim gibi, ortulmesi ge reken bir seyse ortulur ama unutmayın,
Cumhurbaskam’nın en kıymetli misafirini Ankara’da halletmek ciddi bir istir. Ne yap maya
calıstığınızı bilmiyorum. Boyle bir isin ucunu nasıl kacır dığınızı da bilmiyorum. Umarım
hareketiniz devletin milli gu venlik konseptleriyle uyusuyordur ya da tutarlı bir acıklamanız
vardır. Yoksa sadece kendi basınızı yakmakla kalmazsınız, bas kalarını da yanınızda
goturursunuz.”
Karsı koltukta o ana kadar konusmadan oturan istihbarat gorevlisi de lafa karıstı: “Sarp Bey,
bizim taraf da sallanmaya basladı. Bu is basına yansırsa ortalık cok karısır. Ama ne yapa lım olan
olmus bir kere. Burada hepimiz devletin gorevlileriyiz, bu millet icin calısıyoruz. Bize su isin aslını
astarını anlatın. Biz de bir seyler bilelim ki ona gore durus alalım. Yoksa size nasıl yardım
edebiliriz?”
Yuzbası, kendilerince iyi niyetli olan bu insanlara, suikastla bir ilgileri olmadığını anlatmaya
calısmanın luzumsuz olacağını fark etti. Ebu Sina’nın katilinin, bu kadar sorguya rağmen sade ce
12. Daire ile konusacağını soylediği dusunulurse, durumları cok iyi bile sayılabilirdi. Kurallarını
bilmediği bu oyunu oyna mak zorundaydı. “Su adamı bir gorelim bakalım” dedi yuzbası. Hayri
bey, bu lafı bekliyormus gibi hemen ayağa fırladı. “Eh, madem siz bize yardımcı olmuyorsunuz,
belki adamın konus masını sağlayabilirsiniz.”
Hayri bey telefonu kaldırıp “Acın!” dedi. Birkac saniye sonra, karsı duvarın kosesinde dar ve
cok kalın bir kapı acıldı. Kapı, duvarın ahsap dOsemesiyle aynı yuzeye sahip olduğun dan, cok
dikkatli bakılmadıkca fark edilemiyordu. Yuzbası ile Doğan, Hayri Bey’in pesinden iceriye girince
filmlerdeki gibi bir manzarayla karsılastılar. Burası kucuk bir odaydı. Masada oturan iki sivil polis,
tam karsılarındaki buyuk pencereden sor gu odasını izliyorlardı. Ebu Sina’nın katili Habib bin
Vahap, ca mın hemen ardında bir sandalyeye oturtulmustu. Tepesine di kilmis iki polis adama
surekli bir seyler soyluyorlardı ama Ha bib bin Vahap, tek kelime etmeden, gozlerini bosluğa
dikmis oylece duruyordu. Vucudunun ustu cıplaktı ve goğsunun ustu ne birkac elektrot
yapıstırılmıstı. Polisler Hayri Bey’i gorunce ayağa kalktılar. “Nasıl gidiyor?” diye sordu Hayri Bey.
“Aynı amirim” dedi polislerden bir tanesi, “Musaade edin artık aletli sorguya gecelim. Bu is
boyle olmayacak.”
“Yarın dunyanın gazetecisi burada olacak. Adamın ayakta kalması lazım. Her yolu denediniz

mi?”
“Ailesini bulduk. Telefonun sesini iceriye verdik ama nafi le. Ben boyle bir sey gormedim,
iceride tercuman var. Her sey anında Arapca’ya cevriliyor. O kadar soru soruldu, tartaklandı ama
soluk alısı bile hızlanmadı. Kalp atısları neredeyse sabit. Adam hicbir seye heyecanlanmıyor.”
Doğan, “Bizim ismimizi hangi dilde soyledi?” diye soruverdi.
Sivil polisler, “Bunlar kim?” dercesine once Sarp ile Doğan’a sonra Hayri Bey’e baktılar. Fiayri
Bey, “Beyler 12. Da ire’den” deyince, polislerin ilgisi bir anda subaylara yoneldi.
“Sizin isminizi Turkce verdi beyefendi” dedi diğer sivil po lis, “Ama konusması cok bozuktu.
Anladığımız kadarıyla size cok guveniyor. İceriye girdiğinizde bunu kullanırsanız cok isi mize
yarar. Hem...”
Doğan tekrar araya girdi: “Bize guvendiğini nereden cıkar dınız?”
“Sorgusu yedinci saate yaklasıyor beyefendi. 12. Daire diye tutturdu.”
“Sorgu kayıtlarını gorebilir miyim?”
Sivil polis bir kez daha Hayri Bey’e baktı. Hayri Bey, basıy la onay verince masanın uzerinde
duran birkac kağıdı Doğan’a uzattı. Doğan, kağıtları cabucak gozden gecirip masaya geri bı raktı.
Sivil polis “Sizi kurtarıcı olarak gorurse konusur” diye de vam etti, “Mumkun olduğu kadar
rahatlatmaya calısın. Biz de o sırada gerekli soruları sorarız. Pazarlık yapmak isteyebilir. He men
reddetmeyin. Once dinleyin, sonra teklifini kullanarak bir seyler oğrenmeye...”
Yuzbası “Yeter!” diye tısladı. Hayri Bey’e dondu: “Hadi ar tık. Oğrenelim bakalım neymis
derdi?”
Hayri Bey’in emriyle sorgu odasının kapısı acılınca, rahat sız edici bir sıcak hava dalgası Sarp
ile Doğan’ın yuzlerine carp tı. Bu kucuk odanın havası insana soluk aldırmayacak kadar ağırdı.
Habib bin Vahap’ı sorgulayan polisin ve yanındaki ter cumanın gomlekleri terden sırılsıklam
olmustu. Bin Vahap ise, kafasını hafifce yere eğmis, sandalyesinde oylece oturuyor, ara da
sırada sıkısan ciğerlerini rahatlatmak icin derin derin solu yordu. Sorgu polisi ve tercuman, Hayri
Bey’i gorunce toparlan dılar. Halleri bin Vahap’tan daha perisan gorunuyordu. Hayri Bey, “Nasıl
gidiyor?” anlamında hafifce goz kırph. Sorgu polisi, kafasını iki yana salladı. Sonra kafasıyla Sarp
ile Doğan’ı goste rerek “Bu beyler mi?” diye sordu.
Hayri Bey hafif bir sesle “Evet.” dedi, “Nasıl yapalım?”
Sorgu polisi kendilerine doğru iyice yaklastı: “Sorguyu su anda devretmek uygun olmaz.
Daha cok rahat, tam ezemedik. Hatta 12. Daire’yi hic karıstırmayalım. Elimizde son koz olarak
kalsın. Amirim, izin verseydiniz beyleri buralara kadar hic yormazdık. 12. Daire falan herseyi
alırdık ağzından.”
“Laf anlamıyor musun sen?” diye cıkıstı Hayri Bey, “Her kesin gozu uzerimizde. Birkac gun
daha boyle idare edilecek. Soyle bakalım nasıl yapalım?”
Sorgu polisi bıyıklarında biriken terleri sildi: “Oyleyse bir likte devam edelim amirim. Beyler
biraz geride dursun, biz 12. Daire’nin geldiğini soyleyelim. Bakalım ne tepki verecek? Du ruma
gore katılırlar.”
“Uygun” dedi Hayri Bey. Sorgu polisi ve tercuman tekrar dan bin Vahap’ın yanma gittiler.
Polis, adamın uzerine iyice eğilerek “İstediğin adamlar geldi” dedi, “12. Daire’den...” Ter
cumanın cevirisi bitince odayı heyecanlı bir sessizlik kapladı. Herkes gozlerini bin Vahap’ın ağzına
dikmis bekliyordu ama adam, sanki laflar ona soylenmemis gibi yere bakmaya devam ediyordu.
Sorgu polisi adamı cenesinden tutarak kafasını ken dine cevirdi: “12. Daire geldi. İstemiyor
muydun?” Bin Vahap, polisin avucunda duran kafasını kurtarmak icin en ufak bir ha rekette bile
bulunmadı. Sadece gozlerini oynatarak, cok kısa bir sure Sarp ile Doğan’a baktı. Sorgu polisi
usanmıs bir hareketle adamın kafasını bıraktı. Gomleğinin bir duğmesini daha coze rek Hayri
Bey’in yanına dondu. “Ne bu simdi?” diye sordu Hayri Bey. Yuzunde bezgin bir ifade vardı. Polis
cevap olarak kollarını iki yana actı. “Amirim” dedi, “Konusmayacağım de sin, pazarlık etsin, cığlık
atsın, saldırsın, anama sovsun razıyım ama bir sey desin. Desin artık yoksa...” Sorgu polisinin
sozleri, bin Vahap’ın ağzından dokulen birkac Arapca sozcukle kesildi. Tercuman, kimsenin bir
sey sormasını beklemeden “Saati soru yor amirim.” dedi. Odadaki herkes once bin Vahap’a
sonra kol larındaki saatlere baktı. “Soyle” dedi Hayri Bey, “Dokuza geli yor... Dokuza on var.” Bin
Vahap, saati oğrendikten sonra ha fifce dudaklarını ısırdı. Sonra kafasını tercumana doğru

cevirdi ve ağzından Arapca tek bir kelime cıktı. “Su istiyor amirim” de di tercuman. Sorgu
polisinin yuzune kucuk bir tebessum yerles misti. “İste bu kadar” dedi kollarını sıvayarak,
“Cozulmeye basladı.” Tam bin Vahap’m yanına gidecekken, Hayri Bey polisi kolundan tutarak
durdurdu: “Su getirin.”
“Ama amirim...” dedi polis, “Adam pes etmek uzere. Bu nu kullanmalıyız.”
Hayri Bey “Beni dinle! Adama suyunu ver sonra da subay larla devam et sorguya” dedi.
Sarp’a dondu: “Yuzbasım siz sa dece konusun, gerekli soruları biz araya sıkıstırırız.”
Sarp “Bu benim uzmanlık alanım değil” dedi ve kafasını Doğan’a cevirdi.
Usteğmen daha once bircok sorguda bulunmustu ama sup hesiz hicbirisi bu kadar kritik
değildi. Yuzbası’nın bu isi de uze rine yıkmasına kızamazdı. Cunku 12. Daire’de sorgu yapacak
bir eleman varsa o da kendisiydi. Kendinden emin bir sesle ko nusmaya basladı: “Bu adamın
iyice rahatlaması lazım. Hemen bir sonuc beklemeyin. Sıradan seylerden bahsederek baslayaca
ğım. Coluğunu cocuğunu falan soracağım. Yavas yavas derinle siriz.”
Doğan’ın tavrı ve stratejisi odada bulunanlar arasında be lirgin bir saygıyla karsılanmıstı. Ne
yaptığını, bin Vahap’a nasıl yaklasacağını cok iyi biliyordu ama yine islerin bu raddeye gelmis
olması Usteğmen’i cok rahatsız ediyordu. Hangi akla hiz met bilinmez, komutanı Ebu Sina
suikasti ile 12. Daire arasında bir bağlantı olduğunu neredeyse kabul etmisti. Doğan bu duru ma
muhalefet etmenin yeri ve zamanı olmadığının farkındaydı. Su an tek seceneği Yuzbası’nın
oyununa katılmaktı.
Bir sure sonra, sorgu odasının kapısı acıldı ve iceriye bu yuk bir sise su uzatıldı. Sorgu polisi,
siseyle birlikte bin Va hap’ın yanına giderken subaylara “Gelin” diye isaret etti. Siseyi adama
uzattı. Bin Vahap, sisedeki suyun neredeyse yansını ka fasına dikti ve geri kalanıyla yuzunu
yıkadı. Artık biraz daha iyi gorunuyordu. En azından yuzune, ne olduğu tam olarak belli olmasa
da bir ifade yerlesmisti. Sorgu polisi yanında duran Doğan’a “Hadi tam sırası” diye fısıldadı.
Doğan, kimseye farkettirmemeye calısarak derin bir nefes aldı. Bin Vahap’ın yanma
yaklasarak, elini adamın omzuna koydu. Yavasca “Gecmis olsun” dedi. Tercuman, Doğan’ın soz
lerini biraz zorlanarak da olsa cevirdi. Bin Vahap, usteğmenin gozlerinin icine bakarak Arapca bir
kac kelime etti. Usteğmen doğru yolda olduğundan emin bir sekilde devam etmeye ha
zırlanıyordu ki, tercuman “Bir dakika” diyerek Doğan’ı dur durdu. Bin Vahap’a Arapca birseyler
sordu. Adam, az once Doğan’ın tesekkur sandığı kelimeleri bu defa ustune basa basa tek rar etti
ve gozlerini yeniden zemine indirdi. “Allah Allah” dedi tercuman odadakilerin yuzlerine bakarak,
“Alamut diye bir yerden haberi olan var mı?”
“Ne alaka?” diye sordu Hayri Bey.
Tercuman “Biraz once adam ‘size Alamut’tan selam getir dim’ dedi de o yuzden sordum
amirim” dedi. “Ne alakası oldu ğunu ben de cozemedim.”
Polislerin bakısları yine subayların uzerinde toplanmıstı. “Hic bir bilgimiz yok” dedi Sarp.
“Ustelik bize soylendiği de kesin değil.”
Sorgu polisi, “Su Alamut hangi memleketteymis bilen var mı?” diyerek lafa karıstı.
“Eski bir kale olduğunu biliyorum” diye yanıtladı Hayri Bey, Sarp, ek olarak o eski kalenin
icinde bir zamanlar Hasan Sabbah diye bir adamın yasadığını ve fedaileriyle dort bir yana dehset
sactığını da biliyordu ama, insanları aydınlatmak icin hic de uygun bir zaman olmadığını
dusunerek sustu. Doğan, daha yavas ilerlemeyi dusunmustu ama bu gelismeyi gormezden ge
lemezdi. Elini bin Vahap’ın omzuna biraz daha bastırarak de vam etti: “Vahap. Neresi bu
Alamut? Kimden selam getirdin bi ze?” Bin Vahap, kafasını yerden kaldırmadan, aynı sozleri, bu
sefer biraz daha kısık bir sesle tekrar etmeye basladı. Adamın cumlesi kucuk bir oksurukle
kesildi. “Hadi Vahap” dedi Do ğan, “Bize biraz yardım et. Kimden selam getirdin bize?” Bin
Vahap cevap olarak bir kac kere daha oksurdu. Doğan, elinin altındaki omzun hafif hafif
titrediğini hissetmeye baslamıstı. Usteğmen biraz sertlesmenin yararlı olacağını dusundu. Cene
sinden tutarak hafifce kafasını kaldırdı. Tepedeki lambanın ısığı bin Vahap’ın yuzune vurur
vurmaz Doğan “Aman!” diye ku cuk bir cığlık attı. Adamın gozleri yuvalarından fırlamıstı. Kilit
lenmis ağzının kenarından sızan sarı-beyaz bir kopuk cenesine doğru iniyordu. Doğan, odayı
sessiz bir panik havasının kapla dığını farketmisti. “Vahap iyi misin” diye seslendi adama. Kafa
sını iskemlenin arkasına yaslayarak yuzune cok hafif iki tokat attı. Kendisini ilk toparlayan Hayri

Bey oldu. “Doktoru getirin buraya!” diye bağırdı emniyet muduru. Tercuman ile sapsarı kesilmis
sorgu polisi dısarıya doğru kosarlarken, Hayri Bey bin Vahap’ı bacaklarından kavradı ve “Yatırın
suraya” dedi. Bin Vahap, yerde bir kac saniye sakince yattıktan sonra, sanki birisi gırtlağını
sıkıyormus gibi nefes almaya basladı. Her soluk alma ya calıstığında gozleri, morarmaya
baslamıs yuzunden biraz daha dısarı fırlıyor, boyun damarları patlayacakmıs gibi sisiyordu.
Yattığı yerde bir sure debelendikten sonra, sanki ayağa kalkmak istiyormus gibi dirseklerinin
uzerinde doğruldu. Mo rarmıs yuzune kusacakmıs gibi bir ifade yerlesti ve oğurtuye benzer bir
ses cıkararak acılan ağzından korkunc bir kopuk dal gası bosalmaya basladı. Oluk oluk kopuk
kusarken. Doğan ada mın kafasını yana yatırmaya calısıyordu. Bin Vahap, son bir ke re oksurdu,
tırnaklarını zemindeki halıflekse gecirdi ve oylece, kaskatı kalıverdi. Doğan’ın elinden kayan
kafası, zemine carpıp tok bir ses cıkardı. Sorgu polisi doktorla birlikte odaya dondu ğunde artık
Habib bin Vahap icin yapılacak hicbirsey kalmamıstı.
Doğan, yavasca ayağa kalkıp, donakalmıs yuzbasının yanı na gitti. Hayri Bey ise, bin Vahap’ın
ayak ucunda oylece coke-kalmıs, ağlamaklı bir hal almıs yuzunde biriken terleri eliyle si liyor, bir
taraftan da ilgililere nasıl bir izahat vereceğini dusu nuyordu. Doktor, bin Vahap’ın cesedini iyice
kontrol ettikten sonra, ağzına eğilerek bir kac kere kokladı. Urkek bir sesle “Sa nırım siyanur”
dedi. Bu iki kelimeyi duyan Hayri Bey bir hısım la ayağa fırlayıp sorgu polisinin uzerine yurudu.
Ağzından tu kurukler sacarak “Ben size bu adamı kıcına kadar arayacaksınız demedim mi?” diye
bağırıyor, kelime aralarına da gun gorme dik kufurler eklemeyi ihmal etmiyordu. Sorgu polisi,
kekeleyerek adamı arama gorevinin kendisinde olmadığmı anlatmaya calısıyordu ama sesi Hayri
Bey’in haykırısları arasında kaybo lup gidiyordu. Emniyet muduru soluğu tukenene kadar bağır
dı. Biraz soluklandı ve en az bin Vahap’ın az onceki yuzu kadar mor bir suratla “Bana bak” dedi,
“Herkesi topla. Git herkesi topla. Bu is var ya... Bu isi.. Bu isi... Ulan hepinizi... Defol git herkesi
topla!” Sorgu polisi kosar adımlarla odayı ederken, Hayri Bey derin soluklar alıp kendini
sakinlestirmeye calısıyordu. Arkasını donup Sarp ile Doğan’ı gorunce, yuzu bir anda az onceki o
kara - mor renge geri dondu. “Bir acıklamanız vardır umarım” dedi Hayri Bey.
Yuzbası “Umarım sizin de vardır” diye yanıtladı. Su saat ten sonra, durum ne olursa olsun bu
oyunu bozamayacağını dusunuyordu.
“Benim mutlaka bir acıklamam olacak ama size değil” dedi Hayri Bey. “Size yeteri kadar
musamaha gosterdim Sarp Bey ama buraya kadar. Bize hic yardımcı olmadınız. Durumunuzu
artık Genelkurmay’a bildirmek zorundayım. Siz aranızda halle dersiniz artık!”
Genelkurmay lafını duyunca yuzbasının suratı eksiyivermisti. Bir anda anneannesinin sozu
geldi aklına: “Yağmasanda gurle aslan torunum!”
Yuzbası fısıltılı bir kahkaha atarak “Siz zahmet etmeyin. Biz hallederiz. Bizde ustlerimizden
bilgi saklanmaz.” dedi. “Ha. Bir de ufak bir ayrıntı. Sedat Bey atlamıs olmalı. Biz daire ola rak
Genelkurmay’a değil. Cumhurbaskanlığına karsı sorumlu yuz. Belki orayı da aramak istersiniz.”
Cumhurbaskanlığının lafının gecmesi bir hayli etkili ol mustu. Hayri Bey, Sarp’a inanmamaya
cesaret edemezken. Do ğan da suphe dolu gozlerle komutanına bakıyordu. Yuzbası, “Artık bize
musade. Sizi bilgilendiririz” diyerek kapıya doğru yurumeye basladı. Doğan da pesinden seyirtti.
Tam kapıdan cıkacaklarken Hayri Bey “Nereye gidiyorsu nuz siz?” diye arkalarından bağırdı.
Sarp arkasını dondu ve “Kosk’e!” diye kısa bir cevap verdi.
Sorgu odasından cabucak cıktılar. Sorusturma odasındaki polisler, telefonlara cevap
vermekten kendileriyle ilgilenemeyecek kadar mesgulduler. O Sedat denen adam da ortalıkta
gorunmuyordu. Doğan, neredeyse kosturarak ilerleyen yuzbasıya yetiserek alcak sesle
“Komutanım nereye gidiyoruz?” diye sor du. “Cabuk ulan cabuk...” dedi Sarp fısıldayarak.
Emniyet Mudurluğu’nun merdivenlerini kosarak indiler ve kendilerini dısa rıya attılar. İcerisinin
cehenneminden sonra baskentin buz gibi havası cok iyi gelmisti. Doğan, sağ tarafta yuz metre
ileride kendilerini beklemekte olan askeri cipe doğru yonelmisti ki, yuzbası kolundan tutup
caddeye doğru cekti. Birlikte karsıya gectiler. Onlerine cıkan ilk taksiye atlayıp sofore sadece “De
vam et” dediler.
16
Sarp ile Doğan mudurluğun onunde kendilerine bekleyen askeri cipe gorunmeden taksiye

atlamayı becermislerdi ama, son bir kac saatir, baska gozlerin de uzerlerinde olduğunun far
kında değillerdi. Mudurluğun giris kapısını tam karsıdan goren bir sokakta park halinde bekleyen
ve saatlerdir tum musterileri ni “doluyum” diyerek reddeden bir taksi soforu. Sarp ile Doğan’ın
emniyetten cıktıklarını gorur gormez hemen cep telefo nuna sanhvermisti.
“Cıktılar” dedi sofor, “Sanırım ikinci misafir de gitti.”
Taksicinin aradığı telefon, mudurluğun bir iki sokak ilerisi ne park etmis kusuni renkte bir
panelvan aracın icindeydi. Bu arac da tıpkı taksi gibi, havanın kararmasından beri aynı yerde
bekliyordu. Sıradan bir sirket aracı gorunumundeydi. Tek dik kat cekici yanı, tavanına
sabitlenmis ve mumkun olduğu kadar kamufle edilmeye calısılmıs minik canak anteniydi.
Panelvanın on koltuğunda oturan adam, “Anlasıldı” diye yanıt vermisti taksi soforune. “Takibe
gec. Acık kal.” Adam, sorumluluğuna verilen bir gorevi daha basarıyla tamamlamıstı. Keyifle
gerindi.
Bu is icin ozel olarak sectiği fedailerle birlikte bir haftadır Anka ra’daydı. Gorevleri, bin
Vahap’ın sorgusu sırasında mudurluğu dinlemek,
12. Daire’nin cağırıldığından, subayların mudurluğe geldiğinden emin olmak, mumkunse
gelenlerin isimlerini, rutbelerini ve yasadıkları yerleri oğrenmek, bin Vahap’ın sorunsuz bir sekilde
olduğunu teyid etmek ve tum bu bilgileri Behzat Bey’e iletmekti. Planları yapmak ve butun
dinleme cihazlarını mudurluğe yerlestirmek hic kolay olmamıstı ama Cahit, hep zor isleri
basardığı icin Behzat Taner’in sağ kollarından birisiy di ve iste Alamut’un takdirini bir kez daha
kazanmak uzereydi.
Cahit, oturduğu koltuğun hemen arkasındaki dosemeyi tıklattı. Arka taraftaki fedailerden
birisi surgulu dosemeyi aca rak kafasını iceriye uzattı: “Buyrun Cahit Bey.”
“Dokumler hazır mı?”
“Hazır. Dinleyecek misiniz?”
“Hayır” dedi Cahit. “Hemen gonderin de gidelim artık.”
Yaklasık yirmi dakika sonra Taner Hukuk Burosu’nun pat ron ofisindeki sakinliği,
bilgisayardan yukselen sinyal bozdu. Masasının karsısındaki misafir koltuklarını birinde oturmus,
son sakin zamanlarının son dakikalarını geciren Behzat Taner “Hadi bakalım”diye mırıldanarak
bilgisayarın basına gecti. Sa bahtan beri beklediği ama gelmesi icin cok da heves etmediği mesaj
nihayet bilgisayarındaydı. Cahit isini tamamlamıs, kendi sine olanları ozetleyen kısa bir rapor ile,
kocaman bir ses dosya sı gondermistı. Behzat Taner once raporu okudu. Evet, Behram
suphelerinde haklıydı. Anlasıldığı kadarıyla 12. Daire yeniden acılmıstı. Cahit’in raporuna gore,
bin Vahap, sadece 12. Daire ile konusacağını soyledikten sonra baskentin burokrasi dunyası
ayağa kalkmıs, her tarafta
12. Daire aranmaya baslanmıstı. So nunda daire Hava Kuvvetleri’nde bulunmus ve emniyete iki
subay gelmisti. Deniz yuzbası Sarp Gonen ve Jandarma usteğ men Doğan Aral. Behzat Taner bu
isimleri hemen kafasına kazı dı. Yuzbası Daire’nin komutanı sıfatıyla gelmisti ama Usteğmen
dısında diğer personel ile ilgili bir bilgi yoktu. Subaylar takibe alınmıstı. “Aferin Cahit” dedi Taner
kendi kendine. Raporu okumaya devam etti. Emniyette uc dort ayrı yer dinlenmisti ama, ‘butun
cabalara rağmen’ sorgu odasına cihaz yerlestirilememisti. Behram’a gore bu o kadar onemli
değildi. Bin Vahap, kendisine verilen talimat dısında bir tek kelime etmeyecekti na sıl olsa ama
Behzat Taner bundan o kadar emin değildi. Behram’ın adamına bu kadar guvenmesini hic doğru
bulmuyordu. Hele boyle bir operasyonda. Adam Ebu Sina’yı oldurmustu ve en profesyonel
sorgucuların tepesine cokeceği kesindi. Neyse ki Kucuk Alamut su zaman ayarlı siyanur
kapsullerini icat etmisti. Mide asitinde belli bir surede eriyen kapsuller. İlk plana gore bin Vahap,
midesinde uc saatte eriyip patlayacak bir kapsulu cinayetten bir saat once yutacaktı. Ama isin
icine 12. Daire’nin desifre edilmesi girince, bin Vahap’a daha dayanıklı bir kapsul yutturulması
gerekmisti. Daire’nin aranması, bulunup, emniye te getirilmesi ve desifre edilmesi icin gerekli
olan sure goz onunde tutulmus ve bin Vahap’m yasaması gereken sure yedi saate cıkarılmıstı.
Bu adamlarının yedi saat boyunca sorguda tutulacağı anlamına geliyordu. Behram, değil yedi,
onyedi saat sorguda kalsa bile bin Vahap’ın konusmayacağından emindi. Behzat Taner ise
sadece umit ediyordu. Sorgu odası dinlenememisti ama Cahit’in adamları, sorusturmanın

yurutulduğu mer kez ofise bir kac cihaz yerlestirmeyi basarmıstı.
Rapordan anlasıldığı kadarıyla hersey yolunda gitmisti. 12. Daire subayları desifre edilmis, bin
Vahap ağzından birsey ka cırmadan olmustu. Behzat Taner viskisinin son yudumunu ke yifle
kafasına dikip ses kayıtlarım dinlemeye basladı. Dinledik ce keyfi yerine geliyor, cok ender
zamanlarda kendini gosteren, karnının hemen altından baslayıp tum vucudunu saran ve tuy
lerini diken diken eden o seytani hazzı yine hissetmeye baslamıstı. Hele 12. Daire subayları ile
sorusturma gorevlileri arasın da gecen o konusmayı dinleyince, suratındaki hınzır tebessum,
histerik kahkaha krizlerine donusmeye baslamıstı. Bu hic he sapta yoktu ama farkında olmadan
cok mukemmel bir is yap mıslardı. Bin Vahap’m ağzından 12. Daire’nin ismini duyan em niyet
gorevlileri, cok doğal olarak suikastın perde arkasında bu dairenin olduğunu dusunmeye
baslamıslardı. Zavallı subaylar bin Vahap’tan daha fazla zan altında kalmıslardı. Ebu Sina su
ikastı, bu haliyle derin devletin dipsiz kuyularında kaybolup gi decek gibi gorunuyordu. Behzat
Taner, “İste bu cok guzel oldu” diye kahkahayla karısık bir cığlık attı. Hemen telefonuna sarıl dı.
“Julide bana bir viski daha getir” dedi sekreterine. Kız “Tabi Behzat Bey” dedi ama sesi biraz
bozuk geliyordu. Taner saatine bakınca Julide’nin derdini anladı. Bu saate kadar mesaiye kalan
her elemanın bozuk calmaya hakkı vardı ama bu mutlu gunde Julide gibi bir ofis eğlencesini
kusturmek hic hos olmazdı. Ta ner telefonu tekrar actı “Kendini de getir guzelim” dedi Julide’ye.
Kız kikirdeyerek telefonu kapattı. Julide’nin viskiyi ve ken disini hazırlaması en az onbes dakika
surerdi. Behzat Taner, kravatını gevsetip, zamanın hızlı gecmesini sağlamak icin ses kayıtlarının
geri kalanını dinlemeye basladı. Bu saatten sonra keyfini ne bozabilirdi ki? Tabi ki Behram’ın
salaklıklarından bi risi. Son ses kaydını dinlerken duyduğu bir cumle Taner’in bu tun dunyasını
basına yıktı. Emniyet gorevlilerinden birisi, bin Vahap’ın olmeden onceki son sozunu telefonla İc
İsleri Bakanlığı’na bildiriyordu: “Size Alamut’tan selam getirdim.” Butun sorguyu tek bir kelime
etmeden geciren bin Vahap’ın kendili ğinden boyle bir laf etmesi olanaksızdı. “Senin Allah belanı
ver sin Behram” dedi Behzat Taner dislerinin arasından. Ne yap maya calısıyordu bu adam?
Butun emniyetin ortasında boyle bir laf etmenin ne anlamı vardı? Ustelik suikast
12. Daire’nin uzerine yıkılmak uzereyken. Ustelik 12. Daire’nin Yediler’le bağlantısı olduğunu bile
bile. Artık butun emniyet bu selamın ne anlama geldiğini arastırmaya baslayacaktı. Tabi ki 12.
Daire de ve tabi ki Yediler de... Behram salağı Alamut’un selamını baska kimbilir nerelere
gondermisti? Tarikat bu derece desifre etmeye calısmak nasıl bir gerizekalılığı acaba?
Behzat Taner, ofkeden dudaklarını kemirmekteyken, Julide elinde viski bardağı ve suratında
suh bir ifadeyle iceriye girdi. Patronunun yuzundeki ofkeyi gorunce, geri kacmaya yeltendi ama
Behzat Taner “Gel Julide” diyerek kızı durdurdu. Kızcağız caresiz, urkek adımlarla patronunun
yanma yaklastı. On dakika kadar sonra Julide, hayatının en sert ve en bencil sevismelerin den
birini cinsel tarihine eklemis olarak masanın uzerinde yatı yordu. Behzat Taner ise, dağılmıs
kıyafetinin uzerine paltosunu alarak, Behram’a Ankara’dan haberler vermek ve su dangalak
lığının hesabını sormak icin, coktan ofisi terketmisti.
17
Sarp ile Doğan, taksiye bindikten sonra bir sure soforun keyfine gore devam etmislerdi.
Yeteri kadar Ankara turu attık tan sonra bir kavsağa geldiklerine sofor, “Buradan ne tarafa abi?”
diye sorunca. Yuzbası aklına gelen ilk yeri soyleyivermisti: “Kuğulu Parka.”
Tenha sokaklarda yapktıkları hızlı bir yolculuktan sortra, nispeten daha canlı olan Tunali
Hilmi’nin basına gelmislerdi. Yuzbası, taksi durur durmaz fırlayıp, her daim acık olan tekel
bayisinden bir otuzbeslik kanyak kapmıs, taksi parasını ode mekte olan Doğan’ı beklerken siseyi
acmıs ve iki koca yudumu buz kesmis olan govdesine indirivermisti bile. Doğan da geldikten
sonra, hic konusmadan yuruyup parkın tenhalarındaki banklardan birine coktuler. Sarp,
kanyaktan buyuk bir yudum daha aldıktan sonra siseyi Doğan’a uzattı. Usteğmen de hic te
reddut etmeden siseyi alıp kafasına dikti. “Sağolun komuta nım” dedi geri verirken. Hareketi
beklediğinin aksine komutanı nı hic sasırtmamıstı.
Karsılıklı alınan sessiz yudumlarla sisenin son ceyreğine geldiklerinde Yuzbası Doğan’ın
omzuna bir saplak indirdi: “Eee Doğan pasa... Ne dusunuyorsun bakalım?”
Doğan “Burada ne yaptığımızı dusunuyorum komutanım. Daire’ye niye donmediğimizi...” diye

cevap verdi. Sesindeki bit kinlik farkedilmeyecek gibi değildi.
Yuzbası, Doğan’ın omzuna hafif bir saplak daha indirdi; “Vay be! Demek sen hala ciddi ciddi
dusunuyorsun...” dedi “Cevabını bilmediğim sorularla uğrasmak istemediğim icin donmedik. Ama
senin ciddi acıklamaların varsa hemen gidebi liriz.”
“Sikayetci olduğumdan değil komutanım. Basımız derde girmesin. O bakımdan...”
Sarp “Hicbir sey olmaz.” dedi yumusacık bir sesle. Alnın daki damarlar yine belirginlesmisti
ama gozlerindeki o deli kı zarıklıktan eser yoktu. Ayağa kalkıp bank boyunca kucuk bir volta attı
ve olanca sakinliğiyle devam etti: “Merak etme Do ğan, hicbir sey olmaz. Birileri 12. Daire diye
bir yer kurmus, ozel statu vermis, Kosk’e bağlamıs, sonra kapatıp yıllar sonra yeniden acmıs,
beni de denizaltımdan alıp temizlik dolabından bozma bir odaya atmıs. Ustelik daire komutanı
diye. Hic bir sey olmaz. İstediğim zaman gelirim, istediğim zaman giderim. Ya zısma yapmam
statum gizli, izahat vermem altım ustum belli değil. Daire buysa, komutanı da bensem, bu tren
boyle yurur arkadas. Sikayeti olan varsa, gondersin o zaman denizaltıma geri, meraklısı da
değilim. Ammaaa! Kalacaksam da gideceksem de, o birileri bana dondurdukleri dolabı anlatacak!
12. Da ire niye yeniden acıldı anlatacak! Uzerimize kim fener tutuyor, kim bizi vitrine alıyor
anlatacak!...”
“Zulfikar’ın, Ebu Sina suikastinin bizi desifre etmek icin mi planlandığını dusunuyorsunuz?”
diye sordu Doğan.
“Sen farklımı dusunuyorsun? İstediğin kadar kacmaya ca lıs, istediğin kadar ipe sapa gelmez
komplo teorisi uret ama do nup dolasıp aklına ilk gelen, en basit fikre geri donuyorsun Do ğan.
Ben de baska olasılıklar uzerinde cok dusundum ama ol madı ve doğru olanın en basiti
olduğundan artık eminim. Doğ ru olmasa da eminmis gibi davranmaya devam edeceğim cun ku
inanacak bir seylere ihtiyacım var. 12. Daire yıllar sonra ye niden bosuna acılmadı Doğan.
Zulfikar’ın da, Ebu Sina suikastının da bu isle bir ilgisi var. Birisi bana bunu anlatacak Doğan...”
“Peki kim anlatacak komutanım?”
“Telefon dairede kaldı değil mi?”
“Hangi telefon komutanım?”
“Bahcıvanın telefonu. O ihtiyar bize anlatmaya baslayacak, devamını da biz getireceğiz. Yarın
ilk is daireye gidip bahcıvanı arıyoruz. İsmi neyidi onun?”
“İdris komutanım.”
“İdris... O anlatmazsa da anlatacak birileri bulunacak. Ben denizaltıcıyım. Gormeden yol
bulmayı iyi bilirim. Hadi simdi eve salınalım. Yarın yapacak cok isimiz var!”
Yuzbası, Doğan’ı beklemeden caddeye doğru yurumeye basladı. Doğan, komutanının bu
halinin tamamen alkolden ve gecici olmasını umit ediyordu ama yuzbası korkutucu derecede
kendinde, kararlı ve haklı gorunuyordu. Bu is sıradan bir mace ra ya da polisiye olay olmaktan
cıkmıstı. Cozmeleri gereken bil mecenin karsısında değil tam ortasındaydılar. Bilmeceyi cozme
leri ve kendilerinin de bu bilmecenin neresinde olduklarını bul maları gerekiyordu ama yerlerini
bulmak icin once bilmeceyi mi cozmeleri gerekiyordu, yoksa bilmeceyi cozmek icin once yerlerini
mi bulmaları. Yoksa artık onceler ve sonralarla, neden ler ve sonuclarla dusunmenin zamanı
coktan gecmis miydi? İste yuzbasının haklı olduğu, haklı olması gerektiği yer de burasıydı. Bu
kıcı bası belli olmayan girdabın bir yerlerine sıkıca tutu nup, kendi sorularını sormanın vakti
coktan gelmisti. Yoksa at izleriyle it izlerini birbirinden ayırmaya calısırken girdabın da ha da
dibine batabilirlerdi.
Doğan, adımlarını sıklastırarak Yuzbası’ya yetisti. Cadde boyu yurumeye basladılar. Hemfikir
bir sekilde ileride ısıkları parlayan ve tekel bayii olması kuvvetle muhtemel bir dukkana doğru
aceleci adımlarla ilerlemekteydiler ki, ic cebinden yukse len cep telefonu sesi yuzbasının suratını
eksitti. Sarp telefonu cı karıp numaraya bakh. Tanıdık değildi. Actı. “Telefonu yanınıza alacak
fırsatınız olmadı galiba” dedi karsıdaki ses. “Neredesi niz?”
Sarp kaldırımın ortasında aniden duruverdi. “Tunalı...”
“Sizi parkın onunden alırım. Yarım saat icinde.”
Telefonu kapatıp cebine koydu. “Bak Allah yuzumuze gul meye basladı” dedi Doğan’a,
“Bahcıvan arıyor.”
Birlikte geriye donup parkın onunde beklemeye basladılar. Yuzbası ikinci sigarasını daha yeni

ezmisti ki, koyu yesil spor bir araba, parkın onunde bekleyen taksilerin arasında duruverdi. Yaslı
bir adam, taksicilerin garip bakısları altında arabadan inerek kendisini gosterdi. İdris Usta, ilk
gorusmelerindeki bah cıvan kılığından bir hayli farklıydı. Sık bir paltonun altına giy diği koyu renk
boğazlı kazağıyla ve jilet gibi utulu pantolonuyla, insanı gencliğinden utandıracak kadar yakısıklı
gorunuyor du. Kibar bir el hareketiyle subayları yanına cağırdı. Tek deği sen bahcıvanın
kıyafetleri değildi. Sarp ile Doğan arabanın arka koltuğuna yerlesir yerlesmez Bahcıvan’in
ağzından cıkan ilk laf “Ozur dilerim” oldu. “Size ulasamadım. Telefonların cekmediği bir
yerdeydim zira.”
Yuzbası Usta’nın kibarlığını hafifce taklit ederek sozunu kesti: “Zira biz de sizi aramayı cok
istedik ama basaramadık. Telefonu Daire’de unutmusuz zira.”
İdris Usta gulumsedi: “Duygularımız karsılıklıymıs demek ki.”
“Simdilik galiba ender rastlanan bir durumla karsı karsıyayız ama kendi hesabıma her zaman
oyle olmasını isterim...”
“Bakın karsılıklı bir duygu daha yakaladık” dedi Usta. Arabayı calıstırdı. “Hızlı ilerliyoruz.”
Sarp sesindeki taklit havasını biraz daha arttırdı: “Bu duru mu memnuniyetle karsıladığımı
belirtmek isterim İdris Bey ama dilerim bokumuz seyrek dusmez!”
Usta kibar ve yapmacık bir kahkaha atıp arabayı hareket ettirdi: “Dilerim Sarp Bey.”
“Nereye gidiyoruz?” diye sordu Yuzbası.
“Rahat konusabileceğimiz bir yere Sarp Bey.”
“Rahat konusabileceğiniz bir yer demek istediniz galiba. Zira sorularım kısa olacak.”
Bahcıvan, kaslarının iyice kaldırarak dikiz aynasından yuz basıya baktı. “Soru sormak kolaydır
Yuzbasım.” dedi, “...ama zor olan cevapları duymaktır, olan biteni dinlemektir. Sizin bunları
duymak icin hazır olup olmadığınızı anlamaya calısma yacağım, cunku, sanırım artık cok gec.
Sizden biraz daha bekle menizi istiyorum. Boyle seyleri konusmak icin araba hic uygun bir yer
değil.”
İdris Usta, arabayı hic acele etmeden Cankaya’ya doğru surdu. Genis ama sakin ve bol ağaclı
bir sokağa gelince yavasla dı. İleride sokağın bitiminde, Kosk’un yuksek bahce duvarları
gorunuyordu. İdris Usta, arabayı uc katlı guzel bir apartmanın bahcesine doğru surdu. Kısa bir
rampadan inip apartmanın garajına parketti. Usta, misafirlerini kucuk asansore doğru buyur
ederken, garaj kapısı mekanik bir ses esliğinde kapanmaya de vam ediyordu. Birlikte en ust kata
cıktılar. Asansorun kapısı, genis, cok iyi dosenmis bir salona acıldı. Karsı duvar boydan boya
pencereydi. Sol tarafta, sominenin onune nefis bir koltuk takımı yerlestirilmisti. Sağ tarafta ise
tam techizatlı bir calısma masası duruyordu. Masanın hemen yanındaki ahsap dosemeli
merdiven, alt kata doğru iniyordu. “Evime hosgeldiniz” dedi İdris Usta. Misafirlerine yer
gosterdikten sonra merdivenlerden bir alt kata indi. Bir kac dakika sonra elinde bir tepsiyle geri
dondu. İcinde kırmızı sarap bulunan kristal siseyi ve alcak ka dehleri, kendilerini deri koltukların
uzerine bırakmıs misafirle rinin onune koydu. Usta misafirlerine sarap servisi yaparken “Once
anlatmak mı istersiniz, yoksa dinlemek mi?” diye sordu. Yuzbası “Dinlemek...” diye net bir yanıt
verdi. “Oldu o zaman” dedi İdris Usta, “ama once sağlığınıza.” Elindeki kadehten bir yudum aldı.
Usta’nın yuzunde beliren zevk ifadesi. Sarp ile Doğan’ın da ellerinin kadehlerine gitmesini
sağladı. Yuzbası, sara bın tadını ağzında hissedince, ilkin yutmaya kıyamadı. Sonra, yavas yavas
boğazından asağıya doğru yuvarlamaya basladı. İnsanın yemek borusunun ve midesinin de tat
alabildiğine ilk defa sahit oluyordu.
İdris Usta, “İzin verirseniz su kısa sorunuzun onunu arka sını tamamlamaya calısayım
yuzbasım” diyerek konusmaya basladı. “12. Daire neden var ve bunca yıl sonra neden yeniden
acıldı ve siz neden bu isin icindesiniz? En sondan baslayalım.
12. Daire’ye atanmanız kesinlikle tesaduf değil. Guvenilir oneri lerin sonucunda bu goreve
getirildiniz ve...”
Yuzbası “Niye bizi onerdiler peki?” diyerek araya girdi.
İdris Usta hafifce gulumsedi: “Neden ve niye sorularını cok dikkatsiz kullanıyorsunuz
yuzbasım. Bunlar dipsiz bir ucuru ma inen bir merdivenin basamakları gibidir. Her zaman bir ce
vap vaadederler, ama verdikleri tek sey ucurumun dibine doğ ru atılan bir adımdır. Durmayı
bilmek gerekir. Durabilmek icin de bilmenin sınırlarına saygı duymak gerekir. Ben sahsen sizin

sorduğunuz soruyu, sizi bana onerenlere hic sormadım. Onlara guvendim, tercihlerini bana
sunmalarını istedim. Sundukları tercihi de asla sorgulamadım. Simdi sizin sorunuza ‘uygun go
rulduğunuz icin’ diye bir yanıt versem, bana niye uygun gorul duğunuzu de soracak mısınız?”
“Elbette. Hayatımı yolundan cıkaran ve benim bile bilme diğim ozelliklerim neymis cok merak
ettim.”
“Bu beni ve sizi onerenleri cok buyuk bir hayal kırıklığına uğratacağınız anlamına geliyor
yuzbasım. Kendi ozelliklerinizi bile sorarak oğrenecek kadar aciz olduğunuzu bilmiyorduk. Ba
sınıza gelen bunca olaydan sonra, hala neden ve niye sorularıyla vakit kaybedecek kadar
suursuz olduğunuzu da.”
İdris Usta’nın son sozleri yuzbasının sinirli bir sekilde gu lumsemesine, Doğan’ın da elindeki
kadehi sertce sehpaya bı rakmasına neden olmustu. Usta, gozlerini subaylardan ayırma dan
kadehini hafifce kaldırıp dudaklarına goturdu. “Size anlat mak istediğim sey su” dedi, “icinde
bulunduğunuz durumu, yasadıklarınızı ve yasayacaklarınızı sorgulamadan kabul etmediğiniz
takdirde, size hicbir sekilde yardımcı olamam. Eğer bunları kabullenemezseniz, 12. Daire’yi
anlamanız ve sindirme niz mumkun olmaz. Simdi ben size bir soru sorayım. Bilim dısı gelisme
deyince aklınıza ne geliyor?”
Bu soru subayların midelerinde bir sıkıntı yerlestirmisti. Yuzbası bu sorunun kanyak siselerinin
derinliklerinde. Doğan ise aylardan beri okumakta olduğu fotokopilerin arasında kay bolup
gittiğini zannediyordu.
İdris Usta, subaylardan bir yanıt gelmeyeceğini anladıktan sonra devam etti: “Beyler?” Bu
soruyla vedalasalı ne kadar za man oluyor? Onu unutmanızın uzerinden ne kadar zaman gec ti?
İste bu soruyu atladığınız icin, baska hicbir soruya hazır de ğilsiniz ve ben de bu yuzden size
hicbir sey anlatamıyorum. Cunku anlatmaya basladığım anda Sarp Bey, beni tıpkı yıllar once eski
nisanlınızın size anlattığı mistik Osmanlı hikayelerini dinliyor gibi dinleyeceksiniz. Ya da Doğan
Bey; anlattıklarım si ze Milli Kutuphane’den derlediğiniz o masallardan daha farklı gelmeyecek.
Ama benim anlattıklarım, yastık altı hikayeleri ya da akademinin mumyaladığı eski masallar
olmayacak.”
İsin icine Bahar’ın karısması Yuzbasıyı cok tedirgin etmisti ama İdris Usta bakıslarıyla Bahar’ı
bu isin icine cekenin kendisi olduğunu soyluyordu. Haksız sayılmazdı ama Sarp yine de si
nirlenmesi gerektiğini dusundu. Sona nedense bosverip kade hinde kalan sarabı bitirdi.
“Bize bir tane bilim dısı gelisme gosterin o zaman.” dedi Doğan kadehini tekrar doldururken.
Koltukta biraz daha kaykılıp bacak bacak ustune attı.
İdris Usta icinden “Cok yasa zorba” diye gecirdi. “12. Daire yetmez mi Doğan” diye de devam
etti. “Boyle seyler olmasa 12. Daire niye kurulsun? Niye bu ise para, zaman ve adam harcan
sın?”
Sarp cevaptan hic tatmin olmamıstı: “Temizlik odasından bozma bir daire, uc bes cumle
tuzuk, iki subay, standart ordu maası. Bu mu zaman, para ve adam harcamak?”
“Haklısınız. Fiziki durumunuzun cok parlak olduğunu soyleyemem yuzbasım” dedi İdris Usta.
Diğer taraftaki calısma masasına doğru yurudu. Masanın kilitli cekmecelerinden birini actı ve sarı
buyuk bir zarfı alarak subayların yanma dondu. “Bunlar artık sizin” diyerek zarfı sehpanın ustune
bıraktı.
Sarp, zarfın ağzını yırtıp tepetaklak cevirince, sehpanın uzerine bes - altı tane minik anahtar
ve dort ayrı bankaya ait hesap cuzdanları ve cek defterleri dokuldu. Hesap cuzdanlarına bakınca
gozlerine inanamadılar. Yaklasık bir milyon dolar tutarında bir servet sehpanın uzerinde
duruyordu. Doğan, hesap cuzdanlarının uzerinde yazan ismi okudu: “Mehmet İhsan Gu cum”.
Doğan “Kim bu Mehmet Bey?” diye sordu, “Dunyalığını yapmısa benziyor.”
İdris Usta “12. Daire komutanlarının genel ismi.” diye ya nıtladı. Sonra ic cebinden cıkardığı
bir nufus kağıdını ve uzerin de bir imza bulunan bir parca kağıdı yuzbasının onune bıraktı. Kimlik
Mehmet İhsan Gucum adına duzenlenmisti. Muhru im zası hersey yerindeydi ama fotoğraf
yerinde yuzbasının resmi duruyordu. Sarp heyecanını gizlemeye calısarak kimlik kağıdı na uzandı
“Vay be!” dedi, “Zenginim artık ha? Daire konusun da beni ikna etmeye basladınız...”
Bu espri Usta’nın hic komiğine gitmemisti. “12. Daire ko mutanı olarak mali isleri hallederken
kullanacağınız kimlik bu” dedi, “Cek kesmek icin de bu imzayı aynen atmak zorundası nız. Kimlik

kesinlikle sahte değil ama uzerinizde dolastırmamaya calısın. 12. Daire zengin ve giderleri fazla
olan bir birimdir. Malvarlığı ise hicbir devlet kurulusu tarafından bilinmez, dola yısıyla
denetlenemez. Harcamalar daire komutanının inisiyatifindedir ve sorgulanamaz. Tum odemelerin
nakit parayla ve faturasız yapılması tercih edilir. Cek defterleri cok gerekmedikce kullanılmaz.
Maddi kaynaklar sınırsıza yakındır ve belli bir li mitin altına indiğinde takviye edilir. Kucuk
anahtarlar banka kasalarına aittir. Cok acil ihtiyacları karsılayabilmeniz icin her bir kasada bir
miktar nakit para vardır. Bunların harcanmasın da da aynı kosullar gecerlidir. Bir sorunuz var
mı?”
Sarp dalgın dalgın kimliği incelemekteydi. Doğan’ın ise ak lına paranın asıl kaynağını sormak
gelmisti ama bahcıvanın so rularla arasının hic hos olmadığını hatırladı. Subaylardan bir soru
gelmediğini goren İdris Usta devam etti: “Gorduğunuz gi bi, 12. Daire para da harcar adam da.
ustelik bu konuda fazla sıyla eli acık olduğu da soylenebilir. Madem bu gune kadar duyduklarmız
ve gordukleriniz sizi tatmin etmedi, o zaman izin verin size cok gercek birsey soyleyeyim: 12.
Daire subayı olarak olebilirsiniz ve biz de bundan en fazla kisisel bir uzuntu duyarız. Sarp Bey ve
Doğan Bey, cok acık konusacağım. Sizin 12. Daire’ye atanmanızı sağlayan kisilerden birisi de
benim. Ama sizi asla gercek bir 12. Daire subayı olarak gormedim. He nuz vaktinizin gelmediğini
dusunuyorduk. Belki de hic gelme yecekti. Ama gerek planladıklarımızın dısında gelisen olaylar,
gerekse sizin tahmin ettiğimizden daha acar ve girisken cıkma nız bu durumu değistirdi.
Bugunden itibaren benim ve bizim gozumuzde, tum yetki ve sorumluluklarıyla birer 12. Daire su
bayısınız. Eğitiminiz de baslamıs bulunuyor. Zor olacak ama herseyi yavas yavas oğreneceksiniz.
Hazırlığınızı yapın. Yakın da İstanbul’a gidiyorsunuz.”
“Niye?” diye soruverdi Yuzbası. Koltuğa iyice yayılmıstı. Yuzunde yine o kendine has muzip
gulumsemesi vardı. İdris Usta, hemen hemen aynı gulumsemeyle yanıt verdi: “Eğitim icin
Yuzbasım. Ayrıntıları daha sonra konusuruz.”
Sarp, saraptan mı mı yoksa duyduklarından mı bilinmez, ken disini biraz daha iyi
hissediyordu. Bahcıvan laf aralarında sanki ‘sizi asla 12. Daire subayı olarak gormedik’ gibi kotu
seyler de soylemisti ama yuzbası bunları oyle onemli seyler arasında say mamıstı. Hem su
bahcıvan da hic kotu bir insan sayılmazdı. Ukalaydı falan ama basbaya yardım etmeye
calısıyordu.
İdris Usta, Sarp ve Doğan’ın yuzlerindeki rahat ifadeyi bir sure seyretti. Yaptığı sey cok
ahlaklı sayılmazdı ama, zorba ol masa cok fazla bir sey konusamayacağını da biliyordu.
“Evet!” dedi İdris Usta, “Siz anlatın bakalım. Bugun emni yette neler oldu?”
“Valla, neler olduğunu cok iyi bilmiyorum” dedi Sarp, “Ba sımıza bir seyler geldi ama...
Ozetle, Ebu Sina’nın katili sorguda sadece 12. Daire’ye konusacağını soylemis. Emniyet de bizi
ca ğırdı.”
Usta, “Oraya hic gitmemeliydiniz” diyerek araya girdi. “Haber bana cok gec ulastı. Mudahale
edemedim. Peki adam gercekten 12. Daire’nin ismini vermis mi?”
“Ben sorgu kayıtlarına baktım.” dedi Doğan, “Eğer bir oy nama yoksa, adam 12. Daire’ye
konusacağını dort - bes defa soylemis.”
“Garip!” dedi İdris Usta. Tahminlerini yeniden gozden ge cirmeye basladı. “Sonra?”
“Sonrası, adamlar bizim suikastle ilgili birseyler bildiğimizi dusunuyorlardı. Eh, ben olsam ben
de oyle dusunurdum. Bizi baya bir sıkıstırdılar. Orada bir adam vardı. İsmini unuttum simdi. İc
İsleri gorevlisi. O emniyete bizim hakkımızda birseyler anlatmıs..”
İdris Usta “Sedat Turun mu?” diye sordu. Yuzune pis bir bakıs yerlesmisti.
“Soyadını bilmiyorum ama ismi Sedat. Soyle sansar gibi bir adam.”
“Ta kendisi... Olayla ilgisi nedir bilmiyorum ama, bu ismi ve Cemiyet-i Musbet’i kafanıza iyice
yerlestirin. Karsınıza tek rar cıkacaktır.”
“Cemiyet-i Musbet mi? Ne bu?”
“Sizi cok iyi tanıyan ve bir o kadar da sevmeyen bir grup insan. Devletin kilit noktalarında
adamları vardır. Hikayeleri uzun, nasıl olsa bir gun oğrenirsiniz. Ama dairenin yeniden acıldığını
bilmeleri hic iyi değil.”
Doğan “Sizce de gizli sıfatı bizim daireyi tanımlamak icin biraz zayıf kalmıyor mu?” diye sordu.
İdris Usta, usteğmenin zorba karsısında gosterdiği direnci takdir etti. “Cok doğru bir tespit

Doğan Bey” diye yanıtladı, “Hem devlet icinde hem de kamuoyunda, sadece faaliyetleri değil,
varlığı da cok bilinmemeli. Nedenine gelince, bilim dısı gelismelerle uğrasan bir da irenin varlığı
bir cok insanın ilgisini ceker. 12. Daire iki alemin arasında durur. Sıradan insanların gercek ve
mantık dedikleri seyleri asındıracak her turlu gelismeyi ve olguyu onlardan uzak tutar. Bu
nedenle ilgilendikleri olayların ve tabii ki kendisinin de varlığı gizli tutulmalıdır.”
Doğan, Usta’nın sozlerini anlayabilmek icin biraz durakla dı. Aslında soyledikleri hic de zor ve
yabancı seyler değildi. Bahcıvan, diğer insanların da, kendilerinin dustuğu duruma dusmelerinin
yaratacağı sakıncalardan bahsediyordu o kadar.
Usta, “Devam edin lutfen” diyerek konuyu toparladı. “Sonra neler oldu emniyette?”
Yuzbası kaldığı yerden devam etti: “Evet... Adamlarla baya bir tartıstık ama, suikastle ilgimiz
olmadığına cok fazla inandı ramadık. Sonra bin Vahap’ın, yani Ebu Sina’nın katilinin yanına
goturduler bizi. Adam bize Alamut’tan selam soyledi ve oldu. Bu kadar iste...”
Usta “Nereden?” diye bir cığlık attı. “Nereden selam soyle di size? Tam olarak ne dedi?”
“Size Alamut’tan selam getirdik dedi.”
İdris Usta kadehindeki sarabı tazeledi ve herseyi en bastan dusunmeye basladı. Subayların,
Ebu Sina suikastıyla ilgili ola rak emniyete cağırıldığını duyduğunda, aklına hemen Cemiyet-i
Musbet gelmisti. Sedat’ın orada bulunması suphelerini doğru luyordu ama bin Vahap’ın 12.
Daire’nin ismini gercekten soyle mesi isleri karıstırıyordu. Bu durumda, Daire’nin isminin Cemi
yet tarafından ortaya atıldığı teorisini bir tarafa bırakmak gere kiyordu. O zaman, bin Vahap niye
ısrarla 12. Daire’yle konus mak istemisti. Neresinden bakılırsa bakılsın, bunun daireyi acı ğa
vurmak icin duzenlenmis bir tezgah olduğu apacık ortaday dı. Asıl soru, bu tezgahın arkasında
kimlerin durduğuydu. Tabi bir de su Alamut meselesi. Bu selamın aslını cok cok uzun za man
once bir kac defa duymus ve cok ciddiye almıstı. Alamut yıkıldıktan sonra, zaman icinde birkac
aklıevvel cıkıp. Hasan Sabbah’cılık oynamaya yeltenmis ve sağa sola bu tur selamlar
gondermislerdi ama bunlar cok ciddiye alınacak seyler değildi. Zaten sonları da hızlı gelmisti.
Kesin olan bir tek sey vardı: Bu neredeyse 700 yıldan beri duyduğu en ciddi Alamut selamıydı ve
ozel bir ilgiyi kesinlikle hakediyordu. Alamut’un selamı, ace le etmeden halledilecek bir konuydu.
Onlerinde ise, cok daha acil cozumler bekleyen sorunlar duruyordu. 12. Daire’nin ismi, hic hazır
olmadıkları bir sırada ve olmayacak bir yerde ortaya atılmıstı. Daire’nin isminin basta emniyet
olmak uzere, devletin bir cok biriminde kulaktan kulağa fısıldanmaya baslandığını, uyandırdığı
merakın Ebu Sina suikastinin bile otesine gectiğini biliyordu. Daire bir gece icinde,
kurulduğundan beri hic olma dığı kadar populer oluvermisti ve herhalde buna en cok sevi nen de
Cemiyet-i Musbet’ti.
Usta, telasa dustuğunu belli etmekten hic hazzetmezdi. Olabildiğince sakin gorunmeye
calısarak sordu: “Peki siz ne dusunuyorsunuz?”
Yuzbası gozlerini dimdik Usta’ya dikti ve “Bircok sey...” diye cevap verdi. “İlki; bu ilk
dusunduğum sey değil ama en cok merak ettiğim ben ve Doğan haricinde 12. Daire adına calı
san, subay ya da sivil baska kisiler var mı? Eğer varsa, bu bizim 12. Daire’ye neden atandığımızı
cok iyi acıklar. Daire isini ya par, arayan da gelip bizi bulur. Ne dersiniz?”
“Eyvah eyvah” dedi Usta icinden, “Umarım bu zorbanın etkisidir”. Sonra kendinden en emin
ifadesini takınıp, yamuk bir gulucukle cevap verdi: “Kesinlikle hayır derim Yuzbasım.”
Sarp, Usta’nın gozlerinin icine bir sure daha baktı. “Oyley se, dısarıda kendisini 12. Daire
elemanı olarak tanıtan birileri var. İslerini hallettiler ve katillerine dairenin ismini vermesi ha linde
basına hicbir sey gelmeyeceğini soylediler. Bu cinayetin neden Turkiye’de islendiğini de acıklar.
Hem katillerini rahat lattılar, hem de kafa karıstırdılar. Bence cok mantıklı.”
Doğan, “İlk bakısta oyle gorunuyor” diyerek lafa karıstı. “Evet, bin Vahap, koruması olarak
Ebu Sina’yı istediği zaman oldurebilirdi ama isini bitirmek icin Turkiye ziyaretini bekledi. Size
tamamen katılabilirdim komutanım, eğer bin Vahap olmeseydi. İntihar etmeye ikna edilmis bir
adam niye 12. Daire yala nıyla kandırılsın ki? Dahası, zaten intihar edecek olan bir adam, niye
yakalanıp sorgulanmayı beklesin? O zaman, bence geriye bir tek sey kalıyor, kafa karıstırmak.
Bu noktada da cok onemli bir soru ortaya cıkıyor: Bizim bile tam olarak bilmediğimiz 12. Daire’yi
kim, nereden biliyor?”
“Haklısın” dedi Yuzbası.

“Bir de su var...” diyerek devam etti Doğan, “Adamların niyeti kafamızı karıstırmak olsa da
olmasa da, cok iyi becerdik leri birsey var: Kafamızı karıstırmak. Bence, sakin dusunebil mek icin
12. Daire’yi simdilik unutmalıyız. Cok klasik dusunur sek en onemli iki soru hemen ortaya cıkıyor
zaten: Birincisi Ebu Sina’nın olmesinden kim, nasıl bir cıkar sağlar. İkincisi de bu ci nayet neden
Turkiye’de islendi. Bu iki sorunun cevabını bulur sak, 12. Daire’yi isin icine karıstıranları da zaten
bulmus olu ruz.”
İdris Usta, icinden Doğan’a takdirlerini sundu ama subay ların Zulfikar’dan sonra Ebu Sina
cinayetini de is edinmeleri hic hosuna gitmemisti. “Bu polisin isi” diyerek konuyu gecistirme ye
calıstı ama bu laf yuzbasıyı uyandırmaktan baska bir ise ya ramamıstı.
Sarp yayılmıs olduğu koltukta toparlanarak “Su saatten sonra değil” dedi, “Madem birisi
ismimizi boyle bir suikaste ka rıstırmıs, canımızı sıkmıs, mesleğimizi tehlikeye atmıs, bu artık
bizim de isimiz. Ne dusunduğumuzu sormustunuz ya; benim dusunduğum en ciddi sey Ebu Sina
suikastini yakından takip etmek. Hatta mumkunse sorusturmaya dahil olmak. Kendimizi ancak
boyle temize cıkarabiliriz. Birileri bize soru soracağına, biz etrafa soru soralım.”
Usta, Yuzbası’nın ne kadar ciddi olduğu konusunda bir kez daha tereddute dusmustu ama,
bir taraftan da bu olaydan sonra artık 12. Daire’yi ve doğal olarak subaylarını bu isin dısında
tutamayacağını biliyordu. Suskun kalmak tum suphelerin Daire’nin uzerinde toplanmasına neden
olabilirdi. Ustelik su Alamut meselesi de kafasını bir hayli kurcalıyordu. İsin icinden Ocağı
ilgilendiren birseyler cıkabilirdi ve Daire eliyle Ebu Sina sorusturmasına dahil olmak, sırf bu
ihtimal yuzunden bile ge rekliydi. Kısaca, bu sorusturmaya Daire’nin sessiz sedasız katıl masını
sağlayacak bir yol bulmalıydı. Ama bunun icin biraz za mana ihtiyacı vardı. Ortalığın biraz
yatısmasını beklemeli, ise subayları karıstırmadan once biraz bilgi toplamalıydı. Aklındakileri
soylemek icin, subayların kadehlerindeki sarabı bitirmele rini bekledi.
İdris Usta bir sure sonra “Memleketlerinizi ozlediniz mi?” diye sordu. Bu alakasız soru. Sarp
ile Doğan’ın yuzlerinde bir ozlem tebessumunun belirmesine neden oldu.
“Hem de cok” diye yanıt verdi Sarp. Kapalı gozlerinin ar dında, zorbanın pembe dumanına
burunmus sahane bir Kor don manzarasını seyre dalmıstı. Yuzunde meltemi hissediyor, etraftan
yukselen sakrak kahkahaları tum netliğiyle duyabili yordu.
Usta sesini biraz yukselterek “O zaman” dedi, “Musaade edin, kendinize biraz izin vermeniz
icin size yardımcı olayım.” Bu kritik teklif icin en doğru cumleyi kurmus olduğunu umit ederek
subaylara baktı. Yuzbası, gozlerini aniden fal tası gibi acıveren Doğan’ın aksine, yavas yavas
koltuğunda doğruldu. Yuzunde, ruyasının en tatlı yerinde uyandırılmıs bir insanın ifa desi vardı.
Elindeki kadehi bırakıp, sehpanın otesine doğru itekledi: “Benim Daire’den gidebilmem icin
basıma illa bir bela mı gelmesi gerekiyordu İdris Bey?”
İdris Usta cok kesin bir sekilde “Evet oyle” diye cevap ver di, “Normal sartlar altında
Daire’den bir yere kıpırdamanız mumkun değil Yuzbasım. Neyse, demek istediğim, eğer burada
kalırsanız, yarından itibaren aklınıza bile gelmeyecek yerlerden, bilgilerinize basvurmak icin
cağırılacaksınız. Bu da isleri cok daha fazla karıstıracak. Eğer size sorulacak soruları bir kac gun
geciktirebilirsek, doğru ya da en azından uygun cevapları bula bilmek vakit kazanmıs olacağız.”
Doğan “Peki ortadan kaybolmamız goze batmayacak mı?” diye sordu.
Usta cok kısa ve cok doğru bir cevap verdi: “Daha ne kadar goze batabilirsiniz ki?”
Usteğmen, Bahcıvan’ın soylediklerini kafasında soyle bir tarttı. Boyle bir olayın hemen
ardından izin alıp ortadan kay bolmak kafalarda bir cok soru isareti bırakacaktı. Ote yandan,
Ankara’da kaldıkları surece de pisliğe batmaya devam edeceklerdi. Komutanına baktı. Sarp’ın aklı
coktan İzmir’in yolunu tutmustu bile. Bir sure ortalarda gorunmemek en mantıklısıydı ama bir
taraftan da kendini kacıyormus gibi hissediyordu. Sı kıntıyla sordu: “Peki kac gun surecek bu?”
“Ben onbes gun diye dusunmustum.” dedi Idris Usta. “Ama bunun sadece bir kac gununu
memleketlerinizde gecirir siniz. Sonra donersiniz ve birlikte oturup ne yapabileceğimizi
konusuruz. Ha... İzin konusunda endiselenmeyin. Ben herseyi hallederim.”
“Anlasıldı” dedi Sarp, “Benim sizden tek bir isteğim var. Hicbir bilgi ve gelisme bizden
saklanmayacak.”
Doğan, İdris Usta’ya sabitlediği bakıslarıyla, komutanının talebini onayladığını gosteriyordu.
Usta umursamaz bir tavırla “İsteseniz de saklamam” dedi, “Cunku bu artık sizin isiniz. Ama

siz benden istediğiniz bilgiyi saklayabilirsiniz, cunku bu benim isim değil. Benim gorevim 12.
Daire’nin mumkun olduğunca rahat calısmasını sağlamak ve bu gorevimi cok uzun zamandır, cok
iyi yurutuyorum. Bey ler, siz yarın bulduğunuz ilk vasıtayla memleketlerinize gidin. Ailelerinizi
gorun, iyice bir dinlenin. Bu son tatil fırsatınız olabi lir.”
Subayların yuzlerine yerlesen ifade Usta’nın cok hosuna gitmisti ve zaten sırf bu ifadeyi
gorebilmek icin sozlerini biraz abartmıstı. Boylarını asan bir olayın oylece kucaklarına bırakıl
masından ne denli korktuklarının farkındaydı. Ama bilmek is teyen, daha fazla inisiyatif isteyen
de kendileriydi. Bu genc su bayların, kontrol ve inisiyatif denen seylerin biraz da yalnızlık demek
olduğunu ve yalnızlığın da, henuz yeni adım attıklan bu alemde, ne denli zor bir zanaat
olduğunu oğrenmeleri gereki yordu. Sisede kalan son sarabı Sarp ile Doğan’ın kadehlerine pay
etti. Saraplar icilirken, kendisi gidip calısma masasındaki bilgisayarda birer izin dilekcesi yazıp,
subaylara imzalattı. Da ha sonra misafirlerine, alt katta istedikleri yerde yatabileceklerini, sabah
kalktıklarında kendisini goremeyeceklerini, mutfağı ve banyoyu diledikleri gibi
kullanabileceklerini, Ankara’ya donmek icin de kendisinden haber beklemelerini soyledi. İyi
geceler ve iyi yolculuklar diledi. Merdiven basında misafirlerini alt kata, zorbanın derin ve bol
ruyalı uykusuna uğurlarken, bir taraftan da derhal İstanbul’a gidip olayları Ocağa anlatması ge
rektiğini dusunuyordu. Sanat kullanarak yaptığı bu yolculuklar hızlı ama cok yorucuydu. Bugun,
gun batımını İstanbul’da gor mustu ve anlasılan gun doğumunu da İstanbul’da gorecekti.
“İnsallah baska sanat kullanmak gerekmez” dedi icinden. Zira, ust uste gelen iki yolculuk gucunu
bir hayli tuketecek, uyuyana ya da iyice bir dinlene kadar, ufak tefekleri haricinde, sanat
kullanmasını zorlastıracaktı.
Merdivenden asağıya inmekte olan misafirlerine bir kez daha iyi geceler diledi. Tam koltuğa
doğru gidecekken, Doğan merdivenlerin alt basamaklarında seslendi: “İdris Bey?”
Usta “Efendim” dedi. Doğan’in suratında cok cekingen bir ifade vardı. Konusmaya
baslamadan once dudakları tereddutle birkac defa kıpırdandı: “İdris Bey” dedi tekrar. “Siz
kimsiniz?”
Usta bu soruyu daha once de duymustu ve bu soruya verdiği cevap hayatı boyunca
soylemekten en cok zevk aldığı seylerden birisiydi. Suratına kocaman ve otuziki disli bir sırıtıs
yerlesmisti. “Ben mi?” dedi İdris Usta. “Ben bilim dısı bir gelismeyim.”
Doğan once soyle bir durdu ve sonra Usta’nın kahkahaları na eslik etmeye basladı.
18
Sanem’in yolu iki yıl aradan sonra yine Ankara’ya dusmus tu. Tatsız bir yolculuktu bu.
Birincisi Ankara’yı sevmezdi, ikin cisi buraya en son gelisleri, Eyup Kalfa’nın son isi olmustu. Sa
nem o gundem beri yalnız yasıyor ve yalnız calısıyordu. Basken te gelisi tabii ki is icindi.
Kendisine Topkapı soygununu siparis eden musterisi, bu sefer de Ankara’da kucuk bir is
yapmasını rica etmisti. Bol ve temiz bir odeme karsılığında tabii ki. İs cok zor değildi ama insanın
kendi evinin uzağında icraata cıkması her zaman bazı zorlukları da beraberinde getiriyordu.
Gerekli alet edevatı isin yapılacağı sehire tasımak ve tabii bunu yaparken yakalanmamak, fazla
dikkat cekmeden bir otele yerlesmek, is oncesi hazırlık yapmak icin otel dısında bir yer bulmak
ve en onemlisi herhangi bir aksilik cıkması durumunda, paniğe kapıl madan sıvısabilmek icin
etrafı iyice belleyip bir kacıs rotası be lirlemek. Ankara lafını ilk duyduğunda midesi bulanmıstı.
Hic gitmek istemiyordu ama hem bu hatırlı musterilerini gucendir memek, hem de Baskentte
basına gelenlerin bir fobiye donus mesini engellemek icin kendisini bu isi kabul etmek zorunda
hissetmisti. Allahtan is cok kolaydı. İki eve dinleme cihazları yerlestirilecek, calıstıklarından emin
olunacak ve cekip gidile cekti. Malzemeler isveren tarafından karsılanacaktı. Dahası, is tihbarat
desteği de alacaktı. Tek yapması gereken Ankara’ya gi dip, oteline yerlesip harekete gecmek icin
haber beklemekti. Sa nem de oyle yapmıstı. Bu adamların kim olduklarını bilmiyor du ama
kurdukları sisteme ve is disiplinlerine buyuk bir hay ranlık besliyordu. Adamlar, tam dedikleri
gibi, her zamanki se kilde kendisiyle iletisime gecmislerdi. Soylenen yere gittiğinde ise
malzemeleri, adresleri ve istihbarat raporlarını eliyle koy mus gibi bulmustu. Ustelik, musterileri
en uygun zamanın ken disine haber vereceklerini de soylemislerdi. Tek kotu sey, adamların kod
isim olarak kendisine ‘bocek’ lakabını uygun gormus olmalarıydı. Verdikleri istihbarata gore,

cihazların yer lestirileceği evlerde iki bekar adam yasıyordu ve son gunlerde evlerine hemen
hemen hic uğramıyorlardı. Sanem, bilgileri teyit etmek ve civarı tanımak icin kendi on calısmasını
yapmıstı. Uc gun boyunca evleri gozlemis, cesitli bahanelerle apartmanlara girip cıkmıstı. Niyeti
iki evi de aynı gece icerisinde halletmekti. Dun gece, yani oteldeki besinci gecesinde, iki adamın
da evle rinden tehlike yaratmayacak kadar uzakta olduğunu bildiren bir mesaj alınca hemen
harekete gecmisti. İlk evdeki isini cok cabuk halletmisti. Ev sahibi biraz pasaklı olduğundan,
dinleme cihazlarını gizlemek icin uygun yerleri cok kolay bulmustu. İkinci eve ise biraz kafa
yorması gerekmisti. Zira sahibi, duvar da acılacak ufak bir deliğin, arkasına cihaz yerlestirilen bir
tablonun ya da aynanın yamuk bırakılmasının, yerinden bir milim bile kıpırdatılacak bir esyanın
goze batmasını sağlayacak kadar ve cok sinir bozucu bir derecede duzenliydi. Sanem bu evde
kendisini mayın tarlasında yuruyor gibi hissetmis, o korkunc duzenin yarattığı paranoyayla
birlikte, en ufak bir iz bırakma mak icin cok cabalamıstı. Normalde evlerine girdiği insanların kim
olduklarını cok merak etmezdi ama boyle bir mekanın sa hibini tanıyabilmek icin evi iyice bir
gozden gecirmisti. Calısma masasının uzerindeki fotoğraflar evin neden bu halde olduğu nu cok
iyi acıklıyordu: Fotoğraflardaki deniz subayının beyaz uniforması, tıpkı bu ev gibi tiril tirildi.
Sanem’in niyeti, isi bitirir bitirmez, yani bu sabah Anka ra’yı hemen terketmekti. Ne var ki,
soyle bir hava almak icin dı sarı cıktığında ayakları kendisini o lanet yere, Eyup Kalfa’nın
yakalandığı elcilik binasına goturmustu. Sanem, sucluların do nup dolasıp suc mekanına geri
dondukleri teorisini iki yıl ge cikmeli bile olsa kanıtlamıstı. Binanın etrafında kac tur attığını artık
hatırlamıyordu. Suphe cekmek falan da cok umrunda de ğildi. Her adımında o gunu yeniden
yasıyor, yaptığı o aptal ku cuk hata icin kendisine durmadan kufrediyordu. Erken cektiği bir
kablo yuzunden calmaya baslayan alarm seslerinin arasın da, ayağının uzerine kapanan kapıdan
kurtulma umudunun kalmadığını anlayan Eyup Kalfa’nın sesi cınlıyordu kulakların da: “Tuy kızım,
hemen tuy... Bu isi unut, beni unut. Her hakkım helal olsun. Nasıl olsa birgun goruseceğiz. Bu isi
unut...” Son konusmaları olmustu bu. Sanem elcilik isini unutmustu ama Kalfa’yı bir kere bile
olsun gorememek, mektup bile yazamamak, hele ki ona bu kadar yakınken, cok koyuyordu.
Sanem, bir gozu elcilik binasında, kulaklarını beresine, bur nunu kazağının boğazına gommus,
dalgın dalgın yururken, kaldırımı bitirdiğini ve ana caddede iki - uc adım attığını farketmemisti.
Sert bir fren sesiyle soluna baktığında, kıcının bir karıs dibinde beyaz bir araba gordu. On
koltukta oturan iki kisi, frenin etkisiyle cama doğru yaklasmıslardı. Arabanın soforu kendisini
toparlayarak Sanem’e doğru bir seyler soyledi. Ne de diği duyulmuyordu ama hic iyi seyler
soylemediği besbelliydi.
Sanem, hatanın tamamen kendisinde olduğunu biliyordu ama canı sıkkındı bir kere. Hic altta
kalmaya niyeti yoktu. Arabanın onunde kıpırdamadan durup sofore baktı. Sonra, sağ elinin bas
parmağını isaret ve orta parmaklarının arasına soktu, kolunu uzattı ve arabanın camına doğru
cok estetik bir sekilde bir kac kere salladı. Soforun kapıya doğru hamle yaptığını gorunce de hızlı
adımlarla olay yerinden uzaklasmaya basladı. Son gordu ğu manzara, arabadaki diğer adamın,
dısarı cıkmaya niyetlenen soforu durdurmaya calısmasıydı. Daha da ilginci, su sofor ken disine
hic de yabancı gelmiyordu. Uzerinde fazla durmadı, buz tutmus kaldırımda hızlı adımlarla
yurumeye devam etti.
19
“Aman komutanım! Hic değmez, bosverin” dedi Doğan. Kolundan sıkı sıkı tuttuğu Sarp’ı
koltuğa iyice bastırdı. Sarp “Su bucure bak! Edepsize bak!” diye soylenmeye devam etti.
Arkasında biriken arabalar korna calmaya baslayınca, arabayı birinci vitese takıp sertce gaza
bastı. “Hem dallama gibi cadde ye atlayacaksın, bir de hareket cekeceksin” dedi, “Eline, hareke
tine baslarım ben senin!”
Doğan, hic sesini cıkarmadan yuzbasının kufurlerini dinle mekteydi. Sarp, caddeden asağıya
doğru indikce iyice sıkısan trafikte, luzumsuz korna calan bir kac densizin de ağzının payı nı
verdikten sonra, Ayrancı’ya doğru dondu. Ara sokakların durgunluğu, yuzbasıyı sakinlestirmisti.
Gorduğu luks sayılabi lecek bir marketin onunde durdu. “Bahar’ın sevdiği sarap var dır burada”
diyerek arabadan indi. Kapıyı kapatmadan Doğan’a da sordu: “Senin istediğin bir sey var mı?”
Doğan “Yok komutanım. Sağolun.” diye cevap verdi. Ara bada Yuzbası’yı beklemeye basladı.

Zorunlu izinlerinin son gunlerini gecirmekteydiler ve garip bir sekilde keyifleri yerindeydi.
Belki tatil iyi gelmisti, belki de artık uğrasacak ciddi islerinin ve dahası eskisinden daha fazla
yetkilerinin olması. Su bahcıvan zaman zaman can sıkıyordu ama, kendilerine bir isim koyması
bircok seyi gercekten kolaylastırmıstı. Daha da guzeli, is harici hayatları da gayet iyi git
mekteydi. Yuzbası ile Bahar, yıllar sonra yeniden ‘hallesmeye’ baslamıslardı. Gerci ortada
koyulan bir isim ya da sahit olunan bir tensel temas yoktu. Hep aynı sekilde cıkan ve birkac
istisna dısında tatlılıkla ve gozlere yansıyan sehvet birikmesiyle sona eren kavgaları, frekans ve
yoğunlukları azalarak da olsa devam ediyordu. Sonucta, yıllar sonra yeniden pıtırcıklanmaya
basla yan bu iliski Yuzbasıya cok iyi gelmis, zihnini Bahar Hanım’ın sevdiği sarapları hatırlayacak
kadar acmıstı. Yuzbası’nın ve Bahar’ın birbirlerine olan meyletmeleriyle birlikte, bu isin İdris
Bey’in verdiği uzun sureli bir ‘ev odevinin’ neticesinde peydah olması da cok ilgincti tabii.
Zorunlu izinlerinin ilk bes gunu memleketlerinde anne ye mekleri, baba sofraları, es - dost
ziyaretleri ve ozlenen mekanla rın tatlarının cıkarılmasıyla gecmisti. Bes gunun sonunda İdris
Bey’den gelen telefon ruyalarını boluvermisti. Ankara’ya don duklerinde bahcıvan, unuttukları
isleri kendilerine tekrardan hatırlatmıstı. 12. Daire adına endiselenecek fazla bir seyin olma ması
ilk sevindirici haberdi. Ortalık kısmen yatıstırılmıs, Da ire’nin isminin belirli bir cevreden dısarı
cıkmaması sağlanmıstı ama bu ‘belirli cevrenin’ 12. Daire’den ayrıntılı bir brifing iste mesi
mideleri biraz burkmustu. Brifing icin kesin bir tarih belir lenmemisti. Bahcıvanın yaptığı
anlasmaya gore. Daire hazır ol duğunda, daha doğrusu ne anlatacağına tam olarak karar ver
diğinde, kendilerine haber verilecekti.
Diğer taraftan emniyetin, Ebu Sina sorusturmasında elde ettiği tum bilgiler Daire’ye
ulastırılmıstı. Ne var ki, bu bilgiler, parcaları biraz olsun birlestirmek soyle dursun, kafalarını daha
da karıstırmıstı. Suikastten hemen sonra sorguya alınan Ebu Si na’nın diğer korumalarının
anlattığına gore, Habib bin Vahap koruma ekibine yeni dahil olmustu ve Turkiye seyahati adamın
ilk uzun yolculuğuydu. Bin Vahap, cok uzun zamandan beri Ebu Sina’nın kurduğu, yarı - pasifist
orgutun etkin bir uyesiydi ve Sina’ya cok yakın adamlardan biri olan, orgutun en buyuk maddi
destekcisi El Mehebb’e bağlı olarak calısıyordu. Bin Vahap, doğrudan ve yıkıcı eylemlerin,
misillemelerin yararlı oldu ğuna inanmayan, sadece acık saldırı gorduklerinde sert savun maya
gecen bu orgutun yonetim kadrolarına hicbir zaman yukselememis ama buna rağmen hicbir
kuskunluk gostermeden her eyleme katılmıstı. Bundan altı ay kadar once, radikal İslam cı bir
grubun yaptığı bir baskında, bin Vahap tek basına dort ust duzey yoneticinin hayatını kurtarınca,
orgut icinde nam sal mıs ve iki ay kadar once de Ebu Sina’nın korumalarından biri nin faili
mechul bir cinayete kurban gitmesi sonucunda bosalan kadroyu doldurmak uzere ekibe dahil
edilmisti.
Bin Vahap’ın ozgecmisindeki en dikkat cekici nokta ise, adamın dort sene once orgutteki
gorevlerine bir sure ara verip, Kıbrıs’ta bir universitede iki sene eğitim gormus olmasıydı. Notları
cok kotu olmamasına karsın, iki senenin sonunda mad di yetersizlikleri gerekce gostererek
okuldan kaydını aldırmıstı.
Bin Vahap’ın intiharı da suikastın ne kadar detaylı planlan dığını gosteriyordu. Adamın
olumune siyanur neden olmustu ama, bu adamın emniyetteki tum aramalardan kacırmayı basar
dığı bir hapı icmesiyle gerceklesmemisti. Doktorların anladığı kadarıyla, bin Vahap ici zehir dolu
bir kapsulu cinayetten bir sure once yutuvermisti. Alısılmadık bir durumdu ama. Doğan bunun
cok mantıklı bir yontem olduğunu dusunuyordu. Cina yetten sonra adamın intihar etmesinin
engelleneceği kesindi. En emin yol, tabi ki zehrin aranamayacak bir yere saklanmasıydı: Mideye.
Boylece bin Vahap’a sorguda 12. Daire’nin ismini ve rip, kafa karıstıracak zaman da kalmıs
oluyordu.
Butun bilgilerin dısında. Doğan en onemli sorularına he nuz bir cevap bulamamıstı: Ebu
Sina’nın olumu en cok kimin isine yarardı. BU sorunun o kadar cok cevabı, boyle bir cinaye tin o
kadar cok isteklisi vardı ki. Suikastten sonra eylemi ustle nen orgutlerin sayısı, Ebu Sina’nın
etrafa ne kadar rahatsızlık verdiğini gosteriyordu. Bazı radikal orgutler, yaptıkları acıkla malarda
neredeyse suikastten duydukları memnuniyetleri belirtmisler, Sina’ya sağlığında destek veren
devletler bile olumu nu kısa kınama mesajlarıyla gecistirmislerdi.
Cinayetin neden Turkiye’de islendiği sorusu da cevap kıtlı ğı icerisinde oylece duruyor, yazdığı

tum senaryolar ancak bir yere kadar tutarlı kalabiliyordu. Doğan, bu isin tamamen fiziki
nedenlerden dolayı, belki de tesadufen Turkiye’de islendiğini dusunmek istiyordu ama bin
Vahap’ın sorguda 12. Daire’nin is mini vermesi herseyi altust ediyordu. 12. Daire’yi isin icine kat
tığında ise, bu suikastin basından beri Turkiye’de islenmek uze re planlanmıs olduğunu
dusunmek zorunda kalıyordu ve ilk soru yeniden karsısına dikiliyordu: O zaman bu cinayet
neden Turkiye’de islenmek istenmisti? Aklına, Turkiye’nin ismini ko tuye cıkarmak, imajını
zedelemek, Turkiye ile Ortadoğu’nun arasını bozmak ya da her iki tarafa da mesaj vermek gibi
ihti maller geliyordu. Kendisini boyle derin teoriler ve senaryolar uzerinde dusunurken
yakaladığında bir usteğmen olduğunu ve bağlı bulunduğu kurumun birisi komutanı olmak uzere
sadece iki personelden olustuğu aklına geliyordu. Bu sorusturma ken dilerine uc - dort beden
buyuk geliyordu iste.
Ozetle olay surekli bir cember ciziyor, bir sorunun muhte mel cevabı, bir baska cevapsız
soruyu ortaya atıyordu. Ama bi rilerinin kendilerini bu isin icine ittirdiğini ve isimlerini temize
cıkarana kadar uğrasmak zorunda olduklarını biliyordu, isin komiği, ellerinde bekleyen,
sonuclanmamıs ve suikastın arasın da kaynamıs bir baska sorusturma daha vardı: Zulfikar...
Bir de tabii ki Alamut meselesi vardı. Diğer her garipliği, o ya da bu sekilde, biraz zorlayarak
da olsa bir sekilde suikastla bağdastırabiliyorlardı ama, butun o garipliklerin icinde Alamut’tan
gonderilen selam olayla o kadar ilgisiz ve bağlantısız duruyordu ki, belki de bu yuzden bu
ayrıntıyı cok fazla dikkate alamıyorlardı. Bir kere dikkate almaya kalktıklarında, kendileri ni
modern cağın en buyuk tarihi komplo teorilerinden birinin icinde buluvermislerdi. İzinden
dondukten hemen sonra, Ala mut ve Hasan Sabbah ile ilgili bilgi toplamaya kalkısmıslar ve ise
ne yazık ki internet arastırmasıyla baslamaya karar vermislerdi.
Arama motoruna Alamut yazıp tusa bastıklarında karsıları na bir kac yuzbin sonuc cıkmıstı.
Once hepsini buyuk bir sabır ve dikkatle okumaya baslamıslar ve nasıl bir girdaba kapıldık larını
harcadıkları iki gunun sonunda anlamıslardı. Neler yoktu ki: Hasan Sabbah’ın kurduğu gizli
tarikat orgutunun, gunu muzde bircok orgute ornek teskil ettiğini soyleyen yazılar ve hatta ciddi
makaleler, gizli servis denilen seyin temellerinin Ha san Sabbah tarafından atıldığını iddia eden
yazarlar, CIA’nın bile elemanlarını eğitmek icin Alamut’un taktiklerini kullandı ğını ispat eden gizli
belgeler, Sabbah ve Alamut adına kurulmus fan klup benzeri internet sayfaları, basrollerinde hep
feda ilerin ve Alamut’un gizeminin oynadığı deli sacması romanlar ve tabii ki Alamut diye bir
yerin hic var olmadığını, Hasan Sab bah’ın da gariban bir vaizin abartılmıs hikayesi olduğunu soy
leyen kitaplardan alıntılar. Anladıkları bir tek sey olmustu o da Alamut’un gunumuzun yasayan
en buyuk efsanelerinden biri olduğuydu. Apartman dairelerinde canları sıkılan insanlar ile her
can sıkıntısı durumunu nakte cevirmeyi iyi beceren kalem ustaları da Alamut efsanesini hayatta
tutmak ve olabildiğince gelistirmek icin ellerinden gelen herseyi yapmıslardı.
İsin icinden boyle cıkamayacaklarına kanaat getirince, isi, isin ehline sormaya karar vermisler
ve doğruca Bahar’ın yanına gitmislerdi. Bahar’ın yaptığı akademik acıklamaya gore. Hasan
Sabbah’ın ve Hashasiler’in ortaya cıkması neredeyse tamamen iktidar mucadelesine
dayanıyordu. Sabbah, Sii’liğin bir kolu olan İsmaili mezhebindendi. İsmaililer arasında cıkan bir
anlas mazlık sırasında İmam Nizar’ın tarafını tutmus ve hem bu oğ retiyi yaymak hem de Nizar’ın
iktidarını sağlamlastırmak icin bir anlamda cengaverliğe soyunmustu. Cağdaslarına gore cok iyi
bir eğitim almıs ve tartısmasız derecede cok akıllı olan bu adam, kendisini takip eden insanlarla
birlikte Alamut kalesini hic kan dokmeden fethederek, burada kendine ait bir duzen kurmustu.
Sabbah’ın zekası, orgutlenmedeki basarısı ve namı o kadar ileri gitmisti ki, bu zamanın en buyuk
otoritesi olan Sel cuklu Devleti’ni cok rahatsız etmisti. Koca Selcuklu’yla aleni bir savasa
girmeyecek kadar kafası calısan Sabbah, mucadelesini elindekileri kullanarak surdurmeye karar
vermisti. Kendisine olumune bağlı fedaileri, ortadan kaldırılması gereken kisileri, herkesin gozu
onunde oldurmeye baslayınca Alamut’un, Sabbah’ın ve fedailerin isimleri her yerde korku ve
dehsetle anıl maya baslanmıstı. Fedaileri cinayetleri islerken gizlenme ihtiya cı duymuyor, islerini
bitirdikten sonra da kacmaya calısmıyor, oylece durup baslarına gelecekleri bekliyorlardı.
Selcuklu bir vurusta bin kisiyi oldururken Alamut bir vurusta bir kisiyi ol duruyordu ama
fedailerin kararmıs gozleri bin kisiyi dehsetten tir tir titretiyordu. İnsanlar cinayetlerden cok,
fedailerin icinde ki o inanctan korkuyorlardı. Sabbah’ın fedailerini Alamut’taki cennet

bahcelerinde yasatıp, hashas icirerek zaten olduklerine inandırdığı, fedailerin bu yuzden
oldurulmekten korkmadan ci nayet isledikleri gibi hikayeler ise, muhtemelen insanların bu yeni
suikast tarzını akıllarına yatırmak icin uydurdukları sey lerdi. Sabbah, butun bunların uzerine bir
de bolgenin alternatif gucu Haclılar’la isbirliği yaparak iktidarını ve dehsetini iyice pekistirmisti.
Alamut’un namı Hasan Sabbah oldukten sonra bir kac kusak daha devam etmis, ancak bu kartal
yuvasının du varları Asya’nın otelerinden kopup gelen Moğol dalgasına da yanamamıs ve tarihe
karısmıstı. Hasan Sabbah, Alamut ve feda ileri yok olup gitmisti ama alısılmadık tarzlarının
yarattığı kor ku insanların hafızalarından hic silinmemis, hikayeleri tarihin bosluğunda, gecmisle
bugun arasında bir yerde asılı kalmıstı.
Sarp ile Doğan, Bahar’ın anlattıklarını, herkes gibi guzel bir masal dinler gibi dinlemislerdi.
Evet, Ebu Sina’nın katili de tıpkı fedailer gibi kacmaya cahsmamıs ve gozunu bile kırpmadan
olmeyi kabul etmis, hatta kendilerine Alamut’tan selam gon dermisti ama bu Hasan Sabbah’ın
hortladığına inanmalarını ge rektirecek bir delil değildi. En tutarlı teoriyi Yuzbası ortaya at mıstı.
Sarp bunun sadece sorusturmayı yurutenlerin değil, ka muoyunun da kafasını karıstırmak icin
atılmıs akıllıca bir adım olduğunu soylemisti. Emniyet raporlarındaki gorusler de teori sini
destekler nitelikteydi. Hangisi daha eğlenceliydi; Ebu Sina cinayeti uzerinden bugune ait sıkıcı
komplo teorileri uretmek mi, yoksa sucu coktan yok olmus ama bir taraftan da hala yasatılan,
mistik bir tarikatın uzerine atmak mı? İnternette okuduğu seylerden sonra Sarp, bin Vahap’ın
Alamut’tan getirdiği sela mın medyaya yansıması halinde neler yazılacağını soyle bir du sundu.
İnsanları Alamut diye bir tarikatın olmadığına, birileri nin bu suikastı cok dunyevi ve sıradan
amacları uğruna gercek lestirdiğine inandırmak cok zor olacaktı.
Son gunlerde Bahar’ın evine dadanmıs olmalarının tek se bebi Alamut değildi tabii ki.
Memleketlerinden dondukten son ra bahcıvan, subaylardan gidip Bahar Erkal’ın yuksek lisans ve
doktora tezlerini okumalarının, eğitimleri icin cok yararlı olaca ğını soylemisti. Bunun nasıl bir
faydası dokunacağı pek belli değildi ama Yuzbası bu garip ev odevinden Bahar gibi bir fay da
sağlamıstı. Bahar, eski nisanlısının, bir zamanlar ayrılma ne denleri olan Osmanlı gizemciliği
konusuna bir anda merak sar dığına hic ihtimal vermemis, bunun, inadı neticesi insan gibi
konusmayı zul goren bu deniz subayının kendisine yeniden ya kınlasmak icin icat ettiği guzel bir
oyun olarak değerlendirmis ti. Bahar’ın evinde geceler boyunca ve nedense mum ısığı altın da
okunan ve izah edilen tezlerden Doğan’ın aklında sadece bir kac sey kalmıstı. Adlarına Yediler
denilen bir buyucu grubu vardı ve kendilerine geceli diyen vampirler ortalıkta dolasıp et rafı
birbirine katıyordu. Doğan, yuzbasının aklında bu kadarı nın bile kalmadığına iddiaya girebilirdi.
İste bu gecede oyle bir gece olacaktı ve Doğan bir fırsatını bulup tuyecekti. Ne Yuzba sının ne de
Bahar’ın Doğan’ın gidisinden sikayetci olmayacak ları kesindi.
Sarp alısverisi bitirip arabaya geri dondu. Aldıklarını Do ğan’ın kucağına bırakıp, sanki
yetistirilmesi gereken bir sey varmıs gibi aceleyle gaza bastı. Doğan, kucağındaki pakette du ran
saraba bakınca, Bahar’ın yuzbasının sadece zihnini değil, kesesini de acmıs olduğunu farketti ve
sarap deyince de aklına bahcıvanın evinde ictikleri sarap geldi. Tadı, mecazi olarak de ğil,
gercekten hala damağındaydı ve olene kadar da kendisini unutturacak gibi gorunmuyordu.
20
Behzat Taner, yine bu nefret ettiği toren kıyafetlerini giy mek zorunda kalmıstı. Neyse ki bu
seferki farklı bir toren oldu ğu icin yuzunu ortmek zorunda kalmamıstı. Yoksa Buyuk Ala-mut’un
bu sıcağında her tarafının isilik olması isten bile değildi. Buyuk İmam, karsısına diktiği on iki
fedaiye hitap ederken, Behzat Taner icinden Buyuk Alamut’un kalorifercisine kufurler ediyordu.
Bir kac metre sağında her zamanki gibi Behram du ruyordu. Lanet olsun ki, bu farklı bir torendi
ve yuzlerin ortul mesi gerekmiyordu. Su herifin suratını gormese ne iyi olurdu.
Behram’la son karsılasmaları, standart tatsızlığının otesine gecmisti. Bin Vahap’ın sorgu
odasında, butun polislere Alamut’tan selam soylemesi, Behzat Taner icin bardağı tasıran son
damla olmus, avukat bunun hesabını sormak icin soluğu Behram’ın yanında almıstı. Behram,
butun bağırtılarını ve kufurle rini duvar gibi bir suratla dinlemis ve cevap olarak: “Bilsinler
Behzat” demisti, “Artık bilsinler. Cunku artık bilmeleri gereki yor. Bugun sadece emniyet duydu.
Yarın diğerleri ve en sonun da herkes duyacak. Sadece duymayacaklar Behzat Taner, kor

kacaklar. Oyle bir korkacaklar ki, eski Alamut’tan duyulan kor ku yanında cok sonuk kalacak.
Cunku biz oyle seyler yapacağız ki... Duyacaklar, korkacaklar ve katılacaklar... ya da itaat ede
cekler.”
Behzat Taner, Behram’ın bu laflarını ve konusurken gırtla ğından garip bir sehvetle, titreyerek
yukselen sesi duyunca, adamcağızın artık tamamen aklını kaybettiğine inanmıstı. Boyle seyleri
ciddi ciddi soyleyen bir adama ne cevap verebilirdi ki? Caresiz bir sekilde sakinlesmek zorunda
kalmıstı. Akıl, deliliğin karsısında suskun kalıyordu. Ustelik, Behram bu hale gelmisse, kendisinin
tarikat icin ne kadar onemli olduğunu her an unuta bilirdi. Elindeki kuvvet, tarikat
kodamanlarından gelecek bir saldırıyı karsılayabilecek kadar buyuk değildi... Simdilik.
12. Daire’nin yeniden faaliyete gectiğini biraz da abartarak anlattığında, planların en azından
yeniden gozden gecirileceğini umit etmisti. Oysa Behram sadece “İyi” demisti, “Bu isle sen
ilgilen. Ebu Sina aradan cıktığına gore, asıl isimize donmenin vakti geldi. Bir kac hafta icinde
emanetleri alıyoruz. Planları gozden gecirmek ve fedaileri secmek icin yardımına ihtiyacım var.
Behzat Taner, o gun tum planı ayrıntılarıyla oğrenmisti. Plan kusursuz değildi ama, boylesine
cılgınca bir amac icin yapılabileceklerin en iyisi sayılabilirdi. Behram butun herseyi, isin oncesini
ve sonrasını kendince planlamıstı. Parcaların sifreleri nin cozulebilmesi icin gerekli tum tesisat
bile hazırdı. Plana go re, zaten uzun zamandan beri takip edilmekte olan eminlerden uc tanesine
aynı anda saldırılacaktı. Avukat’ın da karsı cıktığı nokta buydu. Yedi eminden sadece ucune
saldırılmasını hic akıllıca bulmuyordu. “Niye biraz daha bekleyip hepsine birden saldırmıyoruz?”
diye sormustu Avukat. Behram’ın cevabı kısa olmustu: “Cunku geri kalan eminleri bilmiyoruz ve
oğrenme mizin imkanı yok.” Bu hos birsey değildi ama zaten Behram planının parcaların yedisini
birden değil, bir pazarlık acmaya ye tecek kadarını ele gecirmek uzerine kurmustu.
Operasyondan sonra emanetler Kucuk Alamut’a getirilecek ve hemen desifre edilmeye
baslanacaklardı. Behzat Taner buna da karsı cıkmıstı. “Niye sifrelerini cozmek icin bu kadar
uğrasıyoruz ki?” demisti, “Tamamı elimizde olmadan hicbir anlamı yok. İksiri yapama yız.”
Behram, Avukatın itirazını kucuk ve biraz asağılayıcı bir gulucukle karsılamıs ve “İksiri zaten
yapamayız” demisti, “Yediler’den baska kimse yapamaz. Soyle anlatayım. İksirin malze meleri
aslında cok basit. Isırgan otu, papatya, ardıc surgunu fa lan filan. Mısır carsısını soyle bir
dolassan altmıs uc malzemeyi bir saatte toparlarsın. Ama bu kadar kolay değil iste. Elli yılda bir,
belirli bir yerde acan bitkileri toplamak gerekiyor. Yani aynı turler arasından sadece birer tanesi
iksir yapımızda kullanılıyor ve bunların yerini de sadece Yediler biliyor.”
Behzat Taner suratını burusturarak sormustu: “Nasıl bili yorlar o kadar seyi?”
Behram “Orası biraz karısık” diye cevap vermisti, “İsin icinde yine buyu var. Aslında bu
emanetler iksirin nasıl yapıla cağını anlatmıyor. Desifre edilmis halde okununca, bitkilerin yeri
ortaya cıkıyormus. Her neyse. Bu bizi fazla alakadar etmez. Sonucta kesin olan bir tek sey var; o
emanetler olmazsa iksir fa lan yapılamaz. Yediler de sıradan insanlar gibi oluverir. Bitkile rin
yerini yirmi iki marta kadar oğrenmeleri gerekiyor. Sifreleri niye cozmemiz gerektiğine gelince.
Yediler bu isi sadece kendi lerinin yapabileceğini dusunuyor. Eğer emanetleri kendilerine oylece
geri verirsek, ikinci bir sansımız olmayabilir. Ama desif releri verip asıllarını kendimize saklarsak,
her iksir yapıslarında bize muhtac kalırlar. Etkisinin elli sene olduğunu unutma.”
Avukat karsısında ukala ukala konusan bu adama acıklı bir sekilde bakıp “Behramcığım”
demisti, “Ha oyle vermisiz, ha boyle vermisiz ne fark eder ki? Adamlar desifre edilmis metni
saklamayacaklar mı? Bir kenara, hadi en olmadı akıllarına yaz mayacaklar mı?
Behram daha da ukala bir sekilde gulmustu: “Yazamaya caklar, cunku o metinler buyulu.
Baska bir yere yazılamaz ve ezberlenemez. Sadece okunabilir.”
Behzat Taner, duyduklarının ardından bu eski dostuna en diseyle bakmaya baslamıs, hic
tartısmaya girmeyip planın olumlu yanlarını gormeye calısmıstı. Parcaların birisini bile ele
gecirirlerse, Yediler’in isi bitmis demekti. Pazarlık deneyimleri ne dayanarak, olumsuzluk iksirini
ele gecirme sanslarının cok yuksek olduğunu soyleyebilirdi. Behram’ın aldığı bilgiye gore Yediler
iksiri bu sene icinde yapmak zorundaydılar. Aksi gibi bir durumda olecekleri kesindi ve pazarlık
masasına elinde olum kartıyla oturan birisi, bircok seyin yeniden dusunulmesini sağlayabilirdi.
Yediler’in olumu secmeleri ve olmeden once yanlarında, kendilerini bu duruma sokanlardan bir
kacını bir likte goturmek istemeleri de olası bir durumdu tabii. Ama Beh zat Taner olumu

secmenin, pazarlık masasına oturmadan once kurulan, insanın kendisini iyi hissetmesini
sağlayan bir fantezi olduğunu ama sonucta Azrail’in ortaya cıkmasıyla bu fantezinin bir anda
ortadan kaybolduğunu ve soğuk gerceklerin insa na vaziyeti bir kez daha gozden gecirttiğini de
cok iyi biliyordu. Yine de hazırlıklarını, Yediler’in en gozu kara halini hesaba ka tarak yapmıstı.
Plan hic fena sayılmazdı. Diğer taraftan da, tarikatın bu gu ne kadar yaptığı herhangi bir isin,
telafi edilmeyecek bir fiyas koyla sonuclandığı gorulmus sey değildi. Evet, manyaktılar fa lan
ama. Buyuk İmam’in fedailerle kurduğu akıl almaz ruhani bağ, Behram’ın neredeyse yoktan var
ettiği tarikat orgutu ve dahiyane iletisim sistemi takdire değer seylerdi. Yaptıklan isle re bakarak,
Alamut’un bugune kadar kurulmus en is bitirici ta rikat olduğu soylenebilirdi. Bir taraftan silah ve
uyusturucu ti careti yapıp, ciddi santaj sebekelerini isletirken, bunları belli bir seviyenin altındaki
fedailere caktırmamak, diğer taraftan da ta rikatı dısarıdaki ortak, rakip ve musterilerinden
saklamak hic kolay isler değildi ve Behram unutmak uzere olsun ya da olma sın, kendisi butun
bu gizliliğin tam kenarında duruyordu. Behzat Taner demek, tarikatın dıs dunyayla tek bağlantısı
demekti. Nasıl bir delilik boyle bir bağı koparmayı goze alabilirdi ki? Da ha da onemlisi, nasıl bir
delilik, tarikatın her seyi demek olan gizliliği catlatmaya calısırdı?
Avukat, Behram’ın planını beğendiğini belli etmemeye ca lısarak, kafasına en cok takılan
soruyu sormustu: “Adamların Yediler’in ortasında da Alamut falan diye bağırmayacaklar de ğil
mi?”
Behram’ın bu soruya yanıtı tahmin ettiğinden cok daha kustahca olmustu. “Kucuksun Behzat
Taner!” demisti Behram, “Kucuksun ve korkaksın. Eskiden de oyleydin ve galiba oyle kalacaksın.
Korkak olduğun icin tarikatın islerine karısmadın. Dısarıda kendin gibi kucuk islerin pesinde
kostun. Evet, basarılı oldun ama kafan bu kadarına calısıyor iste. Alamut’un ne kadar buyuk
olduğunu gormek istemeyecek kadar korkaksın. Ala mut’un nelere kadir olduğunu
anlayamayacak kadar aptalsın! Uyusturucu sat silah al, silah sat uyusturucu al. Kafanda daha
buyuk bir dunyaya, daha buyuk islere yer yok senin. Bizi buyuk hayal kırıklığına uğrattın Behzat
Taner. Senin kafanın bu isi almayacağını biliyorduk ama ustune bir de bu kadar sorun cı
karacağını hic tahmin etmemistik. Hala merak ediyorsan cevap vereyim. Alamut’un lafı, hani seni
cok korkutan bu kelime, Yediler’in duyabileceği bir yerde soylenmeyecek... Simdilik!”
Behzat Taner, Behram’ın bu laflarını sıkılmıs yumruklar, acık bir ağız ve giderek kızaran bir
suratla dinlemisti. “Ben mi korkağım?” diye haykırmıstı en sonunda, “Ben alayı manyak mafya
babalarıyla pazarlıktayken sen yurtdısına tuymemis miydin Behram? Adamlar imalathaneleri
basmaya basladığında fedailerin eteğinin altına ben mi saklandım? Siz cama cıkmaya korkarken,
dısarıdaki belalarla gırtlak gırtlağa ben uğrastım ulan! Ulan, bu tarikat icin kac adamın olum
emrini verdim, kac fedaiyi mahkemelerden kurtardım hatırlamıyorum. O zamanlar Avarel gibi
arkama saklanıyordun ama. Odun kopuyordu feda inin biri mahkemede Alamut diyecek diye. Ne
zaman bu kadar sanlandı, ne zaman bu kadar ayyuka cıktı Alamut’un ismi? Pis likleri orterken,
insanların ağzını kapatırken aslandım, kaplan dım, bir taneydim. Simdi tarikatın biti kanlanınca
boyle mi ol du? Kasalar doldu, artık bu kadar yeter mi diyorsun? Yetmez Behram. Soyleyeyim
yetmez! Yaptığımız isleri bu gun bıraksak harcarlar bizi. Bir adamın rusvetini bir gun aksatsak
mahveder ler. Hele ki Behram, hele ki butun bu islerin arkasında bir tari kat olduğu duyulursa, o
devlet denen kabadayı bizi ensemiz den tutup oyle bir silkeleyiverir ki olumsuz olsan
hayretmezsin. Senin de kafan bunlara basmıyor iste. Sana benden bir tavsiye: Kork Behram!
Alamut’un isminden kork! Eskiden korktuğun gibi kork! Benim yanıma gelirken de diline kırk kere
destur de! Yok demem diyorsan, yanıma yamak gel de sana kucuk islerin nasıl yapıldığını
oğreteyim. Yokluğumda lazım olur.”
Behzat Taner, restini Behram’ın onune yapıstırdıktan son ra, geldiğinden daha buyuk bir
ofkeyle cekip gitmisti. Birkac gun sonra. Buyuk İmam, avukatı yanına cağırmıs ve Behram’m
densizlikleri icin bir kez daha ozur dileyip, tarikata verdiği hiz metleri oven uzun bir konusma
yapmıstı. Buyuk İmam, bu ko nusmayla avukatın gonlunu aldığını dusunuyordu. Evet, tarikatın
kendisine hala ihtiyacı olduğunu Buyuk İmam’dan duy mak, hatta laf aralarında Behram’ın
kulağının iyice bir cekildi ğini anlamak cok hos bir seydi ama İmam’m kendi yaptığı isleri yine
kendisine saatler boyunca anlatması avukata buyuk bir is kence gibi gelmisti.
Bugunku ozel torende, o buyuk tartısmadan sonra Behram’la ilk kez karsılasıyorlardı. Sifreli

parcaları eminlerden cal mak icin secilmis on iki fedai. Buyuk İmam’dan gorevlerinin onemi ve
kutsallığı uzerine bir soylev dinlemekteydiler. Behram, bu karsılasmalarında, İmam’dan yediği
zılgıttan mı, yoksa aklını basına devsirdiğinden mi bilinmez, Behzat Taner’e iyi davranmıs, hatta
beceriksizce ozur dilemeye bile calısmıstı. Bu yuk İmam’ın karsısında duran on iki fedai,
gercekten cok sağlam gorunuyorlardı. Behzat Taner fedailerin eğitimleri ve nite likleriyle cok
fazla ilgilenmediğinden, bu adamları hic tanımı yordu ama Behram’ın boyle bir gorev icin en
iyileri secmis ol duğundan da emindi. On iki fedai, dorder kisilik gruplar halin de calısacaklardı.
Her grup ikiser kisilik iki takımdan olusuyor du. Eminlerle ilk teması birinci takımlar sağlayacaktı.
Gorevleri en kısa surede parcaları ele gecirip, eminleri ortadan kaldırmak tı. Eminlerden herhangi
birinin direnmesi, ya da daha kotusu bir catısma cıkması durumunda ikinci takımlar devreye gire
cekti. Emin, onceden belirlenmis bir yere goturulecek, emaneti nin yeri burada oğrenilmeye
calısılacaktı. Herseye rağmen ko nusmamakta direnirse son care olarak alınıp Kucuk Alamut’a
getirilecekti. Her sey mumkun olduğunca sessiz, hızlı ve usta lıkla yapılmalıydı. Emanet ele
gecirildikten sonra ise emini tek bir son bekliyordu: Olum. Merhamete kapılıp geride sahit bı
rakmak yapılacak en aptalca sey olurdu. Hatta Behzat Taner, operasyondan sonra bu ise
bulasan on iki fedainin de ortadan kaldırılmasını teklif etmisti ama Behram, adamların hicbir sart
altında konusmayacağını garanti etmis, boyle seckin bir ekibi harcamanın gereksiz olacağmı
soylemisti.
İs bittikten sonra, cesetlerin ortadan kaldırılması icin hicbir caba harcanmayacaktı. Birincisi,
Behzat Taner daha onceki deneyimlerine dayanarak, ortadan kaldırılmaya calısan bir cese din,
oylece yatan bir cesetten cok daha fazla ip ucu bıraktığını iyi biliyordu. İkincisi ise, Yediler’in
ortadan kaybolan eminleri ni buyuk bir hısımla aramaya baslamaları, ongorulemeyen bir cok
sorunu da beraberinde getirebilirdi. Pazarlığa oturmak icin Yediler’le er ya da gec bulusulacaktı
ama bu bulusmanın Ala-mut’un istediği zamanda olması cok onemliydi. Yediler’in ken dilerine
erken, yani sifrelerin cozulmesinden once ulasmalarını engellemek de Behzat Taner’e dusuyordu.
Taner’in gorevi, tum hukuk bilgisini, emrindeki acar avukatları, tum bağlantılarını ve parasını
kullanarak, cinayetleri Alamut’tan mumkun oldu ğunca uzak tutmaktı. Ne var ki Avukat, bunun
herhangi bir mafya oyunu olmadığını cok iyi biliyordu. Cinayetleri neyle suslerse suslesin. Yediler
eminlerinin su veya bu sebeplerden dolayı oldurulduklerine inanmayacaklardı. Bu yuzden kafaları
mumkun olduğunca karıstırmak, ne yapıp edip Yediler’in Alamut’a en dolambaclı yollardan
ulasmasını sağlamak zorunday dı. Eğer oralara kadar gelebilirlerse, dananın kuyruğu pazarlık
acıldığında kopacaktı ve Behzat Taner, o kuyruk elinde kalma dan deniz otesi yolculuğuna cıkmıs
olmalıydı. Avukat en cok olumsuzluğun cazibesine kapılıp, her seyin bittiğini anlamamaktan
korkuyordu. İnat edip sansını biraz daha zorlamaya ca lısması, o mutlak sonun baslangıcı olurdu.
“Aman oğlum!” di yordu kendi kendine, “Gozunu seveyim aklını acık tut. Bittiyse bitti de, fazla
zorlama...”
Buyuk İmam konusmasını, Behzat Taner’i bile dusuncele rinden uyandıran dehset bir soylevle
bitirmisti. Karsılarına di zilmis olan on iki fedai, teker teker gelip Buyuk İmam’dan kır mızı
bezlere sarılmıs hancerlerini almıslar, sonra sırayla Beh-ram’ın ve Behzat Taner’in eteklerini opup
salondan ayrılmıslar dı. Kapı gibi fedailerin onunde yerlere kadar eğildiğini goren avukatın
gozlerini bir gurur ısıltısı kaplamıstı. Her sey uydur ma olabilirdi ama buyuk sayılmak insana
kendisini cok iyi his settiriyordu. Behzat Taner, kendisini ya da baska birini, fedaile rin kendisine
baktığı gozlerle gorebilmeyi zaman zaman cok arzu ediyordu. Hayranlık ve sadakat kavramlarını
geride bırakalı o kadar uzun zaman olmustu ki.
Aklına takılan bir seyi sormak icin Buyuk İmam ile Behram’a baktığında yine canı sıkıldı.
Yuzlerindeki o gururlu ve histerik ifadelerle, saraylarının balkonlarından sefere giden ordularını
seyreden imparatorlar gibi duruyorlardı.
“Afedersiniz...” dedi Behzat Taner usulca, “Baska bir sey yoksa ben izninizi istiyorum.”
Buyuk İmam’ın daldığı ruyadan uyanması biraz zaman al mıstı “Ne bu acele Behzat oğlum”
diye cevap verdi. “Bu gece burada kal. Onumuzde zor gunler var. Su kubbenin tadını cı kar.”
Kafasını kaldırıp salonun gercekten muazzam kubbesine hayran hayran bakmaya basladı.
Buyuk İmam’ın bu teklifi ilk basta cok itici gelmisti ama sonra Behzat Taner, bu koca binanın
her tasında herkesten cok emeği olduğunu ve yapılalı beri burada bes - altı saatten fazla

kalmadığını hatırladı. Fedailerin uğruna hayatlarını feda ettik leri o unlu cennet bahcelerinde
sadece bir kac saat gecirmisti. Bu, Buyuk Alamut’un sefahatini surmek icin eline gecen son sans
olabilirdi.
“Haklısınız. Kalmam iyi olur” dedi Taner.
Bu cevabı duyan Behram, once saskm ve suphe dolu goz lerle kısa bir sure avukata baktı.
Sonra yuzunde genclik gunleri ne dair bir gulumseme belirdi: “E o zaman yemeği de birlikte
yeriz” deyiverdi coskuyla.
Behzat Taner, eski dostuna baktı. Her ikisinin de gulucuk leri guller acmıstı ve gayri ihtiyari
mutluydular. Goz goze ge lince kelebekler kayboluverdi. Sustular. İclerinden hayatın, bir
birlerinin ve tabi ki kendilerinin avratlarına sovduler.
21
O aksam İdris Usta yatak odasına erken cekilmisti. Uyuma dan once bir kadeh guzel kanyak
esliğinde, iyi tutunle yarısına kadar doldurduğu piposunu icmis, sonra ısıkları iyice kısmıs ve
ruzgarın hısırdattığı ağacların sesini dinleyerek uyumaya niyet lenmisti. Ne var ki, kafasında
dolasan soruların cıkarttığı gurul tu, cam ağaclarının tatlı hısırtılarını bastırmaktaydı. Usta, sakin
gorunmeye ve sakin dusunmeye calısıyordu ama subaylardan duyalı beri, yani neredeyse uc
haftadır kafasında tek bir kelime dolasıyordu: Alamut... Zamanında, bildiği, gittiği, gorduğu ve
ağırlandığı bir yerdi Alamut. Sabbah’ı da cok yakın olmasa da tanırdı. Eskilere donup Sabbah’ı
dusundu. “Akıl” dedi kendi kendine. Zamanının kabusu olan bu adamı tanımlayacak tek kelime
herhalde buydu. Akıl, Sabbah’ın her tarafında belli eder di kendisini: Gozlerinde, dilinde,
ellerinde ve kaleminde. Sonra “İnanc” geldi aklına. Ama delicesine bir inanc... Ve inanctan
beslenen celik gibi bir “dirayet” ve dirayetten yol alan bukul mez bir “disiplin” ve butun bunların
uzerini orten akıllara sığ maz bir “ofke”... İste Hasan Sabah boyle bir adamdı. Etrafı ka sıp
kavuran fedaileri ise kendisinin kucuk birer kopyasıydılar sanki. Sanki, ellerinde hancerleri ile her
an can almaya ve can vermeye hazır dolasanlar Alamut fedaileri değil, zamanın tum kentlerinin,
tum sokaklarına dağılmıs yuzlerce Hasan Sabbah’tı. Belki de bu yuzden dehsetleri o denli buyuk
olmustu.
Sabbah oldukten sonra namı bir zaman daha devam etmisti. Sonra Alamut Cengiz Han’ın
soyu tarafından tarihe gomul mus, ortada bir tek korkuya lakap olmus isimleri kalmıstı. İdris
Usta, Alamut’un selamını baska bir yerde, baska bir kisiden duysaydı hic dikkate almaz, delinin
biri der gecerdi ama sela mın bu kadar ciddi bir olayın ardından gelmesi nedense sırtını
urpertmisti. Hassasiler’in yeniden ortaya cıkmıs olabileceğine hala hic ihtimal vermiyordu ama
subaylardan duydukları, ken di hatırladıklarıyla o kadar benzesiyordu ki. Eğer birisi Ebu Si na
cinayetini kendisine bundan dokuz yuz sene once anlatsaydı, hic dusunmeden katilin Hasan
Sabbah’ın fedailerinden birisi olduğunu soyleyiverirdi. Ancak, dokuz yuz sene sonra hala boyle
dusunmek tek bir anlama geliyordu: Sacmalamak... İstanbul’a gidip olayı diğer ustalara
anlattığında telase nazırı Sa lih Usta bile gulup gecmisti. Haksız sayılmazdı ama hangi za manda
olursa olsun Alamut’un selamı da bu kadar boslanmaya gelmezdi. Her ihtimale karsı, soyle
ortalığa bir bakınsın, sağı solu dinlesin diye İlyas’ı doğuya, Alamut’un ve Hasan Sab-bah’ın halen
sevilip sayıldıkları yerlere bir seyahate gondermis ti. Gitmeden once, olayı acık acık anlatıp
ortalığı galeyana ver mesin diye de sıkı sıkı tembihlemisti. Alamut kutsal bilinirdi oralarda ve hic
kimse Ebu Sina’nın katli isine bu ismin karıstığı nı bilmek istemezdi.
İlyas seyahatinden dort - bes gun once donmustu. İdris Us ta bir hevesle hemen İstanbul’a
varmıs ama cırağının ağzından yediğinden ve ictiğinden gayrı bir sey duyamamıstı. “Hicbir sey
bulamadım Usta” demisti İlyas, “En guvenilir dostlarıma sordum, ulemalarla, ileri gelenlerle
konustum, Acem illerinin ve Pakistan’ın en geven ağızlılarıyla sofralara oturdum ama hic bir sey
oğrenemedim. Bu Alamut meselesinin oralarla hicbir alakası yok Usta.”
İdris Usta cırağından bu nafile haberleri alıp hemen Anka ra’ya geri donmustu ve kısmet
olursa artık bir sure baskentte kalmak istiyordu. Birincisi, bu sıralar İstanbul’a cok sık gider
olmus ve bu hic hayra alamet değildi. İkincisi, yaptığı acil yol culuklar kendisini bir hayli
yoruyordu. Bu sene iksirin son senesiydi. Damarlarında dolasan kan saflaslıkca, sanat kullanmak
her gecen gun biraz daha mesakkatli hale geliyordu. Aslında keyifli tren yolculukları yapmayı cok

severdi ama isler ucak yolculuğunu bile yavas bırakacak bir hızla ilerlemisti. Zaten ha yatında bir
defa ucak denen o nesneye binmisti ve korkudan neredeyse oluyordu. Ucuncusu, bu sıralar
Ankara hic bos bırak maya gelmiyordu. Ebu Sina cinayeti bir tarafa, basına kendi el leriyle actığı
isi, yani 12. Daire subaylarını hızla bir hale yola koyması gerekiyordu. Ve dorduncusu, her
İstanbul’a gidisinde, arkadaslarının gozlerinin cok gerilerinden okunan ve artık en diseye
donusmek uzere olan o huzunlu bakısları gormeye tahammul edemiyordu. Elif’in ortadan
kaybolması artık sadece Salih Usta’nın meselesi olmaktan cıkmıstı. Elifin yokluğuna ve Salih’in
kahrolusuna, kimse tek bir laf etmese de, herkes cok uzuluyordu. Lakin, Elifin iksir emanetlerden
bir tanesine sahip olusu, o tek parca olmadan iksirin yapılamayacağının kesinliği ve Elifin
zamanın dolmasına bu kadar az vakit kalmısken ha len geri gelmemesi, isi huzunlu bir terk
hikayesi olmaktan cıka rıp hayat memat meselesi haline getiriyordu. Bu tehlikeli mese leyi kimse,
Niran Hatun bile, cok fazla dile getirmek istemiyor du. İs artık tahammul sınırlarını zorlamaya
basladığında, yapıl ması gereken yegane seyin ne olduğunu herkes biliyordu cun ku. Bu isin
simdilik olayların arasında unutulmus gibi yapılma sında ve gidebileceği yere kadar
ertelenmesinde buyuk yarar vardı.
İdris Usta sıkıntıyla sol tarafına dondu ve hararetinden ısı nan yastığını cevirdi. Aklına
geliveren ‘yarım bir pipo daha dol durma’ fikri, zaten iğreti duran uykusunu hepten kacırdı. Yatağmda
doğruldu. Isığı yakmadan sağ tarafındaki komodine uza nıp piposunu aramaya basladı.
Dibinde az bir sey daha tutun olmalıydı. Kalmıs tutunun tadı cok acı gelecekti ama zaten icisi de
keyiften değildi. Piposunu buldu ve dislerinin arasına yer lestirdi. Elli yıldan beri gece uyurken
nerede durduğunu cok iyi bildiği dost yadigarı cakmağını yanı basından alıp caktı ve bir sure
alevi seyretti. İlkin gozleri kamasmıstı. Gozu piponun ko yu renk ahsabını secmeye baslayana
kadar bekledi. Alevi tutu ne yaklastırırken, kulağına cok uzaklardan bir ses calındı. Onemsemedi.
“Hay Allah!” dedi kendi kendine. Piponun dibin de zerre kadar diri tutun kalmamıstı. Ağzında
biriken acı kat ran tadını yutkundu. Bir kez daha denemek icin cakmağı yeni den caktı. Alevi
seyre dalmısken aynı sesi bir kez daha duydu. Cakmağı kapatmadan cama doğru kulak kabarttı.
Bekledi. Aynı ses bir daha geldi. Bir cığlıktı bu. Ofkeliye benzeyen, bir seyler soyleyen ama cok
uzaktan geldiği icin anlasılmayan bir cığlık. Dısarıdan geldiğinden bile emin değildi. Dinledi. Cığlık
yine duyuldu. Ne dediği hala anlasılmıyordu ama İdris Usta sesin sahibini tanımıstı. Cakmağı
sertce kapattı. Boynunda madalyo nunun ağırlastığını hissetmeye basladı. Usta sadece “Hatun!”
diyebildi. Hızla ayağa fırladı. Cakmağı ve pipoyu rasgele fırlatıp attı. Giyinmeye bile yeltenmeden,
odanın kapısına doğru kosmaya basladı ve daha cakmak ve pipo yere henuz değmis ken, İdris
Usta ardında cok kısa ve sert, ucuk yesil bir ısık bıra karak yokoluverdi.
22
Salih Usta aynı cığlığı duyduğunda, uzun surmus bir ak sam yemeği masasında keyifle
portakalını soymaktaydı. “Kal kın!” diye bağırıyordu Niran Hatun. Cığlığında bugune kadar hic
duyulmamıs bir ofke vardı. Salih Usta, “Hayırdır” diyerek masadan kalktı. Pencerenin dibindeki
sedire uzanmıs kitabını okuyan Yasemin de sesi duyunca ayağa fırlamıstı. Usta sakin durmaya
calısıyordu ama, efendisinin cığlığından urpererek soluklasmıs kanatlı alevin los ısığında bile
yuzunun sarardığı go rulebiliyordu. Eliyle Yasemin’e oturmasını isaret etti. Sonra hız lı adımlarla
kapıya yoneldi. Paltosunu sırtına attı, yatağanını kınıyla birlikte eline alarak dısarı fırladı.
Mahallenin tas sokakla rında Niran Hatun’un evine doğru kostururken cığlığı bir kez daha duydu:
“Buraya gelin” diye bağırıyordu Hatun. Sesindeki ofke tas duvarlardan tozlar koparıyor, kanatlı
alevler, panik icinde bir oraya, bir buraya savrulup duruyorlardı. Usta adım larını biraz daha
sıklastırdı. Tam koseyi donmustu ki, birkac metre gerisinden gelen korkunc bir nara ile irkildi.
Arkasını donduğunde kendisine doğru kosturan bir adamın elindeki cıp lak yatağanın savkımasını
fark etti. Sırtını hemen en yakındaki duvara verdi. Elindeki yatağanı sallaya sallaya, naralar
atarak kosturan bu adamın İlyas olduğunu fark edince, yarısına kadar sıyırdığı yatağanını kınına
geri soktu. İlyas oyle bir cosmustu ki, Salih Usta kolundan tutup durdurmasa kendisini
gormeden gecip gidecekti. “Yetis Usta. Hatun’un basına bir hal geldi” dedi İlyas Salih Usta’yı
gorunce. Usta, Niran Hatun’un basına kolay kolay bir hal gelmeyeceğinin biliyordu. “Dur
bakalım” dedi Sa lih Usta, “Varalım hele yanına anlarız”. Birlikte yeniden Ha tun’un evine doğru

kosturmaya basladılar. Salih Usta, bu feryadin sebebinin bildik dertlerden biri, Hatun’un olmadık
yerde kabaran ofkelerinden bir tanesi daha olmasını diliyordu. Bir an da aklına geldi. Korkuyla
goğsunden madalyonunu cıkardı. Su kur ki, butun kartallar al al yanıyordu.
Kısa bir sure sonra, Hatun’un evine inen yokusun basına gelmislerdi. Gordukleri manzara
Niran Hatun’un nasıl bir ofke de olduğunu cok iyi anlatıyordu. Bilmeyen birisi, mahallede ciddi bir
yangın cıktığını zannedebilirdi. Kapı bekcisi alevler, Hatun’un ofkesiyle birlikte iyice kabarmıslar,
gokyuzune doğru kalın sutunlar halinde yukseliyorlardı. Evin pencerelerinden dı sarıya tasan
yalımlar bahceyi aydınlahyor, arada sırada parla yıp cabucak sonen alev toplarına karısıyorlardı.
Salih Usta ile İlyas, yokusun tepesinde cakılıp kalmıslardı. Boyle bir ofkeye ilk defa sahit
oluyorlardu. Celiğin bu isin karsısında aciz kalacağı nı anlayan İlyas, yatağan tutan kolunu
yanına indirmisti. Ha tun’un evini bir sure soluk almadan izlediler. Sonra, yokustan asağıya
doğru suratle eve doğru kosmaya basladılar.
Niran Hatun’un kapısına birkac metre yaklasmıslardı ki, kapı bekcisi alevlerin arasından Bengi
Hatun’un cıktığını gor duler. Bengi, ne yapacağını bilemez bir halde kapının onunde bir sure
kıpırdanıp durdu. Sol tarafa doğru birkac adım attı. Sonra vazgecti ve sağa donerek Salih Usta
ve İlyas’a doğru, yo kus yukarı kosturmaya basladı. Uzerindeki gecelikten, darma dağın olmus
saclarından yatağından fırlayıp geldiği belli olu yordu. Suratında aptallasmıs bir ifade vardı. Bıcak
kemerini be line aceleyle doladığı belli oluyordu. Kosturdukca, yarım kılıc boyundaki uzun
hanceri bacaklarına dolanıyor, kemerdeki di ğer bıcaklar duzensizce sallanıyorlardı. Elindeki koca
zembe rekli yay yuzunden de kemerini duzeltmeye fırsat bulamıyor du. Bengi, İlyas ve Salih
Usta yokusun ortasında karsı karsıya geldiler. “Ne oluyor kızım?” diye sordu Salih Usta. Bengi’nin
yarı acık duran dudaklarmdan “Kotu... cok kotu” diye bir inilti dokuldu. Karsısında Ustayı
gorunce suratı daha da dehset bir hal almıstı. İri gozlerinden yaslar bosalıyordu ama minik
cenesi kasılıp kaldığından doğru duzgun ağla yamıyordu. “Benim Solaklar’a yetismem lazım”
diyerek yeniden kosturmaya yeltendi.
Salih Usta Bengi’yi durdurdu. Yeniden, ve daha sert sordu: “Ne oluyor kızım?” Bengi durdu.
Anlatmaya nereden baslayacağını bilemiyordu ve bir taraftan da felaket bir telas icindeydi. “Ema
net” diyebildi en sonunda. “İksir” diye devam etti. Nihayet, Sa lih Usta’mn ve İlyas’ın hayatları
boyunca duydukları en kotu havadislerden birini kısaca soyleyiverdi: “Niran Hatun’un emi nini
vurmuslar. Emanet gitmis Usta. Benim Solaklar’a varmam lazım...” Bengi, kolunu Salih Usta’nın
elinden kurtarmaya ca lıstı. Usta, kızın elinden zemberekli yayı aldıktan sonra gitmesi ne izin
verdi. Okları olmadan hicbir ise yaramazdı cunku... Bengi yokus yukarı kosmaya basladı. Biraz
gittikten sonra cok sacma bir is yapmakta olduğunu fark etti. Adımlarını biraz da ha hızlandırdı
ve yokusun tepesine birkac adım kala arkasında beyaz bir parıltı bırakarak ortadan kayboluverdi,
Salih Usta ile İlyas, kapının onunde birbirlerine bakakaldılar. İkisi de Bengi’nin soylediklerinde
kesinlikle bir yanlıslık ol ması gerektiğini dusunuyordu. İlyas’ın suratı kara-sarı bir renk almıstı.
Salih Usta ise kaskatı kesilip kalmıstı. Bıyığının tek bir teli bile titremiyordu. Hatun’un evinden
yukselen alevlerin ses leri kulaklarında vınlıyor, koca mahalle sanki etraflarında do nuyordu.
Neden sonra Salih Usla kendine gelerek Bengi Ha tun’un mekanik yayını duvarın dibine
fırlatıverdi ve İlyas’a “Yuru bakalım” dedi.
Hatun’un kapısından iceriye doğru hamle etmislerdi ki kız gın kapı bekcisi alevler kabararak
yollarını kesti. Alevlerin biraz hafızası kalmıs olmasa kavrulmaları isten değildi. “Yol ver!” di ye
bağırdı Salih Usta. Alevler daha bir ofkeyle kapının dısına tasmaya baslayınca Usta yatağanının
yanıyla bekcileri biraz ter biye etmek zorunda kaldı. Tonozlu koridoru gecip bahceye gi rince
Niran Hatun’u gorduler. O kızıl aydınlığın ortasında. Ha tun hemen goze carpıyordu. Sacları
tamamen atese kesmisti. Hatun bahcenin ortasında bir o tarafa bir bu tarafa gidip geli yor,
elindeki cayır cayır yanan kılıcı rastgele sağa sola savurup duruyor, arada belli belirsiz boğuk
cığlıklar ahyordu. Hatun’un buyulu ateslerine de, sadece efendilerinin ofkesine eslik etmek
dusuyordu. Niran Hatun, Salih ile İlyas’ı gorunce bir hısımla ustlerine doğru yurumeye basladı.
“Neredesiniz?” diye haykır dı. Haykırmasıyla birlikte evin camlarından kopup gelen uc bu yuk
alev topu bahceyi aydınlattı. Hatun tekrar sordu: “Nerede siniz? İblisler yatağımızı basmıs, siz
neredesiniz?” İlyas ile Sa lih, Niran Hatun’un hısmı karsısında birkac adım gerilediler. Hatun
İlyas’ı gomleğinden tutup kendisine doğru cekti. “Git İl yas” dedi dislerinin arasından, “Bana

Kabbath kopeğini getir. Neredeyse bul getir iti, verilecek hesabı var.” İlyas gomleğinin yakasını
Hatun’un elinden kurtarır kurtarmaz Eflak’a doğru kosmaya baslamayı dusunuyordu ama Salih
Usta buyuk bir ce saret gostererek araya girdi. “Dur hele Hatun” dedi Salih Usta, “Dur hele.
Once ne oldu onu anlat. Kabbath mı el uzatmıs ema netlere?” Salih’in bu sorusu Hatun’u
sakinlestirmek bir yana, evden birkac alev sutunun daha yukselmesine neden oldu. Ni ran
Hatun, anlasılmayan bir kufur savurarak, kılıcını hemen ya nındaki tas havuzun kenarına
indiriverdi. Tepelerine yağan mi nik tas parcalarının arasından “Ya Kabbath’tır ya Sakafi” diye
bağırdı “Ya Hail kaltağı ya da en olmadı o kahpe evlatlarının soyundan, insan musveddesi
birileridir. Biz baslayabildiğimiz yerden baslayalım Salih. Bu isi kim ettiyse, bu sefer cok yanlıs
etti Salih. Zemzem kuyusuna pisledi. Namusuma, emanetime el uzattı, ben dunyayı kavururum
Salih. Oyle bir bineceğim ki tepelerine, oyle bir varacağım ki uzerlerine, soysuza soysuz avla
tacağım. Bu sefer dinlemeden, gormeden, saymadan vuraca ğım. Emanetimi bulana kadar
kurunun yanında yas da yakaca ğım, yası kurutup gene yakacağım!”
Hatun bağırmaktan soluksuz kalmıstı. Durdu. Durmasıyla birlikte alevler de yatısmıs, ortalığı
garip bir sessizlik kaplamıstı. Yorgun gorunuyordu. Derin bir nefes aldı. Salih tam bir kez daha
ağzını acmak icin umutlanmıstı ki. Hatun daha korkunc bir nara atarak kılıcını tas havuzun geri
kalanına indirdi. Alev ler de efendileriyle birlikte yeniden yukselmislerdi. Hatun kılı cının ucuyla
Salih’i isaret ederek “Sen de Geceliler’e var” dedi “Asiretlerini, soylarını soplarını sulalelerini
toplasınlar. Dedik lerimi bir bir anlat. Bilsinler ki sıra onlara da gelecek. Bu is bite ne dek herkes
sırasını savmıs olacak!” Salih goz ucuyla İlyas’a baktı. İlyas’ın bir ayağı kapıya bakıyordu ve
anlasılan Hatun’un kendisine verdiği emri tekrar ettirmek istemiyordu. Salih Usta, her zamanki
gibi, ofkeyle verdiği emirleri bir kez daha dusun mesi icin Hatun’u ikna etmek gerektiğini
dusunuyordu ama us tasının suratı ve bahcenin su hali bir ikna konusması icin hic uygun bir
zamanda olmadıklarını soyluyordu. Hatun’un emir lerini tekrar ettirmemek su an icin cok iyi
olacaktı. Salih Usta, “Basımız ustune Niran Hatun” diyerek kapıya doğru yurumeye basladı. İlyas
da hızlı adımlarla Usta’yı izledi.
Tonozlu koridorun icinde birkac adım atmıslardı ki, alevle rin arasından iceriye İdris Usta’nın
girdiğini gorduler. Usta, ayağındaki ev terlikleri ve uzerindeki kadife pijamalarla cok ga rip
gorunuyordu ama Salih ile İlyas bunvı yadırgamayacak ka dar telaslıydılar.
İdris Usta daha yanlarına bile varmadan “Salih? Ne oldu?” diye sordu. İlyas cok sakin bir
sesle “Hatun’un emaneti calın mıs” dedi “Ben de Kabbath’ı bulmaya gidiyorum.” İdris Usta
cırağının suratındaki ağlamaklı ifadeye ve yerleri supuren yata ğanına baktı. Daha anlasılır bir
cevap alabilmek icin Salih’e ba karak “Nasıl?” diye sordu. Suratı kirec kaymağı gibi bembeyaz
kesilmis Salih Usta, biraz daha derli toplu konusmaya cabalaya rak İlyas’ı onayladı: “Durum bu
Usta” dedi Salih, “Emini oldu rup Hekim’in kelamını almıslar iste...”
İdris Usta once, sanki numara yapıyorlarmıs gibi bir ifade ile Salih ile İlyas’ın yuzlerine baktı.
Hatta biraz gulumsemeye bile calıstı. Ama karsısında duran iki ustanın mermer kesilmis
suratlarına ve hemen arkada gazaba gelmis bulunan Niran Ha tun’un goruntusune bir kaz daha
bakınca, durumun gayet ciddi olduğunu kavradı. Sakin gibi gorunmeye calısan bir ifade ile ce
nesini sıvazlayarak “Nasıl olur ki bu?” diye mırıldandı. Hemen ardından da “O kıt akıllı Kabbath
nasıl becerir ki bu isi?” diye gurledi. ıl olmus ne zaman olmus bu?”
“Bilmiyoruz Usta” diye cevap verdi Salih, “Hatun’a bir sey sormanın mumkunu yok. Tek
bildiğimiz budur.”
“Kabbath’ın yaptığı kesin mi?”
“Bilmiyoruz Usta...”
“E o zaman İlyas ne yapmaya gidiyor Kabbath’a?”
“Hatun oyle emretti. Dedim ya laf anlayacak durumu yok diye.”
“Sen nereye gidiyorsun peki?”
“Gecelileri toplamaya.”
İdris Usta, Salih’e “Ne yapacaksın gecelileri toplayıp?” di ye soracaktı ama vazgecti. Derin bir
of cekip, “Gelin benimle” dedi ve bahceye doğru yurumeye basladı. Kapalı koridorda ilerlerken
beyni zonkluyordu. Emanetlerden bir tanesi calınmıs tı ve suphesiz bu hayatında duyduğu en
kotu haberlerden bir tanesiydi. Ustelik calınan parcanın Niran Hatun’a ait olması is leri daha da

guclestiriyordu. Hatun’un emanetinin ozel olarak secilip secilmediğini dusunuyordu ki bahceye
cıktığında cok daha ciddi bir sorunlarının olduğunu gordu. Hatun gercekten de bir sey dinleyecek
durumda değildi. Anımsadığı kadarıyla, buraya en son geldiğinde bahcedeki tas havuz yerinde
sağ sa lim duruyordu. Durum tahmin ettiğinden cok daha kotuydu. Eğer Hatun’u biraz tanıyorsa,
bu bahceye yaptıklarını, gunes doğar doğmaz yapmaya baslayacaklarının teminatı sayabilirdi.
Niran Hatun’un derhal sakinlestirilmesi gerekiyordu ve bunu yapabilecek tek insan, su an tum
olaylardan habersiz, daha da kotusu umarsız bir sekilde evinde oylece oturuyordu.
Niran Hatun, İdris Usta’nın pesine takılmıs geri gelen Salih ile llyas’ı gorunce yeniden
kopurdu. “Siz duruyor musunuz da ha?” diye bağırdı, “Beni simdi dinlemeyeceksiniz de ne
zaman dinleyeceksiniz?”
İdris Usta, Salih ile Ilyas’ın bir sey demesine fırsat verme den araya girdi: “Gecmis olsun
Niran Hatun”
Hatun, İdris’in geldiğini daha yeni fark etmisti. “Duydun mu İdris?” dedi kısık bir sesle,
“Eminimi vurmuslar, emanetimi almıslar... Var mı buna bir caren?”
Hatun’un sesindeki utanc, İdris Usta’nın icini acıtmıstı. Emaneti kaybetmek katlanılacak sey
değildi. Hele iksir zamanı na bu kadar zaman kala. Ocağın sonunu getirme ihtimali bir tarafa.
Lokman Hekim’in emanetine sahip cıkamamanın utancı insanı mahvederdi.
İdris Usta kendinden emin gorunmeye calısarak “Var Niran Hatun” diye cevap verdi, “Geri
alırız... Ama sen biraz ken dine mukayyet olsan?...”
Usta’nın bu sozleri bahceyi tekrar ateslere boğmustu. Ha tun, “Ben emanetime mukayyet
olamadım, kendime nasıl mu kayyet olayım!” diyerek kılıcını eve doğru fırlattı. Havada hı sımla
yol alan kılıc, kapı ile pencereyi bir ettikten sonra, evin icinde uslu uslu yanmaya koyuldu. “Ben
kendimi saldım siz de salın İdris” diye bağırmaya devam etti Hatun “Olumden ote koy yok! Ama
and olsun olmeden once hepsini geberteceğim. Ben arkamdan kimseye cengi oynattırmam
İdris.” Sonra Salih ile İlyas’a dondu: “Hadi İlyas ne durursun. Bana Kabbath kope ğini getir...
Salih gecelileri topla demedim mi ben sana?”
İdris Usta, Hatun’un ofkesinin karsısında ne kadar dayana bileceğini bilmiyordu. Ustelik
soylediklerinde cok da haksız sa yılmazdı. İksirin olmaması olum demekti ve olumlerini bekler
ken dillere destan olumlere sebebiyet vererek Ocağın namını bi raz daha kalıcı kılmak
bulunabilecek en iyi fikirdi. Ne var ki İd ris Usta olumu kabullenmek icin henuz cok erken
olduğunu dusunuyordu.
“Niran Hatun” dedi İdris Usta, “Boyle goğu kızıla boyayıp, Hekim’in Kelamı’nın calındığını,
iksiri yapamayacağımızı ale me yayarsak sonumuz erken gelir. Bes soluk alacağımız yerde bir
soluk alır, ocumuz icimizde gideriz. Bize lazım olan suku net.”
“Ne yapacağız sukuneti?” diye sordu Hatun, “Sessiz sakin bes soluk alıp bekleyecek miyiz?
Sen emanetin durduğunu mu sanırsın hala? Calan coktan yok etmistir onu.”
İdris Usta, Hatun’un nasıl bir karamsarlık icinde olduğunu anlamısta. O kağıtlar, ocağın
gelmis gecmis tum ustalarının sa natlarıyla korunurdu. Suda erimez, murekkebi silinmez, ateste
yanmaz, ruzgarda ucmaz, toprakta curumez, hatta ezberlenemez ve yazılamaz bir seydi. En iyisi
de emininden uzağa dustugunde ne yapar eder kendisini belli ederdi. Kısaca emaneti yok etmek
olanaksızdı.
Usta hafifce gulumseyerek “Olur mu oyle sey Hatun” de di. “Emanet kağıttan değil ki yırtıp
atasın. Yazısı murekkep de ğil ki suda silesin. Bilirsin biz onu bulmasak bile o bizi bulur.”
Hatun, “Benim emanetime el atan onun da caresini dusun mustur İdris” diyerek ofkesinde
inat etti. “Hem bulsak bile ha kareti ne olacak. Bunca zamandır her turlu seytanlık dusunuldu
bize karsı ama kimse emanetlere el uzatmaya curet edemedi, aklından bile geciremedi. Bundan
sonra ben yasasam ne, olsem ne. Hekim’in emanetine sahip cıkamadım ben. Sırf bunun icin
alemin eceli olmaya değmez mi?”
İdris Usta, Hatun’a doğru bir iki adım yaklastı. Sesini biraz yukselterek “Curetimi bağısla ama
emanet sade sana ait değil. O Hekim’in Ocağa emaneti. Bu is hepimizin meselesi ve sen tek
basına karar veremezsin.”
“Ben sana oleceğiz diyorum sen hala oyun pesindesin İd ris!” dedi Hatun, “Oturup cene
calarak sonumun gelmesini bekleyemem ben. Uzatma artık. Al Salih’i de gecelilere varın.

Baslarına gelecekleri anlatın onlara. Hadi! İkiletmeyin dedikle rimi.”
Usta, Hatun’un emirlerine karsı gelinmesine ne kadar kız dığını bile bile devam etti: “Daha
olayı doğru duzgun anlatma dan bize emirler vermeye hakkın yok Niran Hatun. Ofkeni uzuntunu
bilirim ama Ocağı da ezip gecemezsin. Oturup ko nusmamız gerek. Behruz Usta gerek, istisare
gerek. Tek basına hukum veremezsin.”
İdris’in karsısına gecip oyle mantıklı mantıklı konusması Hatun’u hepten cileden cıkartmıstı.
Gırtlağından garip bir inilti cıkartarak ellerini havaya kaldırdı ve bahcede dolasan tum alevler
Hatun’un bedenini sardı. Niran Hatun, yuruyen bir alev sutunu halinde İdris’in uzerine yurumeye
basladı. Bir iki adım kala, ates kozasından sıyrıldı ve gelip İdris’in yakasına yapıstı. “Oyun değil
itaat zamanı İdris” dedi Hatun. Elinin bir hareketiyle, arkasında bıraktığı alevler, birbirlerinden
ayrıldılar ve korkunc gurultuler cıkartarak bahceyi kavurmaya basladılar.
İtaat... İdris usta bu kelimenin anlamını cok iyi biliyordu. Coğu zaman saygı, kimi zaman da
aklın bittiği yer anlamına ge liyordu. Ama ne olursa olsun. Ocağın varlığı itaat etmeye daya
nıyordu. Torelere itaat. Ocağa itaat ve buyuklere itaat. Usta ca resizlik icinde gozlerini yumdu.
“Emrin basımla birlikte Niran Hatun” dedi uslu bir sesle, “Ama bil ki buna hakkın yok!” İdris Usta
bu lafı ettikten sonra gozlerini acmadı. Sağa sola carpan alevlerin cıkarttığı gurultunun
arasından, Niran Hatun’un bo ğazından yukselen hırıltıyı, sıkılan dislerinin cıtırdamasını du yuyor,
yuzune vuran sıcaklığın her saniye biraz daha arttığını hissediyordu.
İdris Usta, yakası Niran Hatun’un elinde basına gelecekleri beklerken, bahce bir anda mutlak
bir sessizliğe gomuluverdi. Kapalı gozlerinin ardından, tozu dumana katan alevlerin bir anda yok
olduğunu, Hatun’dan artık o kavurucu sıcaklığın yayılmadığını fark etti. Ustelik rahatlamıstı.
Bahceyi dolduran tatlı bir esinti, terlemis sırtını tatlı tatlı oksuyordu. İdris Usta goz lerini
actığında, Hatun’un arkasında bir yerlere saskın ama mutlu gozlerle baktığını, kafasını hafifce
cevirdiğinde de Salih ile İlyas’ın saygıyla yerlere kadar eğildiklerini gordu. Yakasını Hatun’un
gevsemis elinden kurtarıp arkasını donunce gonlun de karanlıktan eser kalmadı. Kaba dikisli gri
tuniği, aynı renkte bol altlığı ve ağır cizmeleriyle, tonozlu koridorun tam ağzında ve butun
heybetiyle, dağ gibi Behruz Usta oylece kendilerine bakıyordu.
Behruz Usta yumusak ama gur bir sesle “Sukunet kızım” dedi. Omuzlarına dokulen gri sacları
yeniden esmeye baslayan ruzgarla birlikte hafif hafif dalgalanıyordu. Gozlerine bir huzur mavisi
yerlesmisti. Niran, selam vermeyi atladığını hatırlayıp telas icinde eğildi. “Behruz Usta” dedi
doğrulur doğrulmaz, “Emanetimi...”
Behruz Usta, “İsittim!” diyerek Hatun’un sozunu kesti. Sonra bahceye soyle bir baktı.
“Sukunet” dedi tekrardan. Ağır adımlarla Niran’ın yanına doğru yurudu. Kızı sağ koltuğunun
altına aldı ve omzunu kuvvetlice sıkarak sessiz bir ‘gecmis ol sun’ diledi. Gelisiyle biraz huzur ve
sağlam bir guvenle dolan yuzlere tek tek baktı. “Bengi nerede?” diye sordu.
Niran Hatun “Solaklar’a gonderdim” diye cevap verdi.
“Lazım geleni yapmıssın” dedi ve Hatun’un evine doğru yurumeye basladı. Diğerleri de
Usta’yı izlediler. Birkac dakika oncesine kadar kapı olan buyuk delikten eve girince. Usta
“Oturun” diye buyurdu. Kendisi odanın ortasında ayakta dikil mekteydi. Herkes kendine bir yer
bulduktan sonra, odanın or tasında yerde yatan Niran Hatun’un kılıcını eline alıp, buyuk bir
ustalıkla dondurmeye basladı. Sonra olanca ağırlığıyla sav rulmakta olan kılıcın yonunu kucuk bir
hareketle tersine cevi rip, keskin kısmını koluna yatırıverdi ve “Simdilik belinde ge rek” diyerek,
avucunda duran kabzayı kibarca Niran Hatun’a uzattı. Hatun kılıcı alırken, Usta’nın nasırlı eline
surtunen celik, kabzasından sıyrılıyormus gibi bir ses cıkardı. Her seyin tamam olduğuna kanaat
getiren Usta, Niran’ın yanına oturdu. Odada kimse tek bir kelime etmiyor, herkes Usta’nın
konusmaya baslamasını bekliyordu. Sessizlikten sıkılan İdris, bir seyler soyle mek icin ağzını
acmıstı ki Behruz Usta’nın beklemesini soyle yen el isaretiyle lafını geri yuttu. Usta’nın neyi
beklediğini, bir kac dakika sonra bahceden gelen ayak sesleri acıkladı. Bengi, Solaklar’la beraber
geri donmustu.
Yıkık kapıdan iceriye kosar adımlarla once Abbas Ağa ile iki Solak, ardından Mehmet Sinan ve
en son da Bengi girmisti. Bengi iceriye girerken hala “Neredesiniz?” diye bağırıyordu. İcerinin
solgun ısığında Behruz Usta’yı fark edene kadar konus mayı surdurdu: “Biz geldik. Merak
etmeyin Solaklar mahallede tertibat aldı. Dısarıya da adam bıraktık. Kus ucsa...” Usta’yı go runce

sustu ve derhal selama durdu. Doğrulduğunda yuzunde ki telas, o sarı renkle birlikte ucup
gitmis, kırmızı yanaklar geri gelmisti. Usta, gelenlere de oturmalarını isaret etti ve hic vakit
kaybetmeden Niran Hatun’a “Anlat” diye buyurdu.
Hatun sozlerine “Gun battıktan hemen sonra haber aldım” diye basladı, “Kader bu ya, zaten
iki gun sonra bulusacaktık.
Yaslıydı eminim. Baya yaslanmıstı. Kıs basında bana gelmisti. ‘Benim bir ayağım cukurda’
demisti, ‘ya emanetini geri al ya da izin ver devredeyim.” Eminime guvenim sonsuzdu izin ver
dim. ‘Kime?’ diye de sordum. ‘Benim evladım yok’ dedi, ‘Ye ğenlerimden birine bırakırım.
Huzuruna da cıkarırım yeğenimi. Gozun tutarsa devrederim. Yeğen diye suphe duymayasın, oz
evlattan ileridirler benim icin.’ Sonra gorusmedik bir sure. Me ğer bu arada hasta olmus,
ameliyata girmesi gerekmis. Masada kalırım korkusuyla vermis emaneti yeğenine. Bana da
ulasama mıs o sıralar. İki gun sonra bu is icin bulusacaktık zaten. Bana yeğenini tanıtacaktı.
Keyfi nasıl da yerindeydi rahmetlinin. ‘Merak etme’ demisti, ‘yeğenimi beğenmezsen geri alırız
ema neti. Ben turp gibiyim daha bir yirmi yıl bakarım ona...’ Bakar dı da... Kısmet değilmis.”
İdris Usta heyecanla ayağa fırladı. “Emanet calınmamıs o zaman...” diye sevincle bağırdı,
“Eminin yeğenine vermis gidip alırız ondan. Kimmis bu yeğen?”
Hatun’un yuzunde ise hala karamsar bir ifade vardı. “Bek le bitireyim hele” dedi, “Cesedini
gordum. Oyle iskence en ka badayısına yapılsa, bırak yeğenini yedi gobek sulalesini sayar doker.
Parca parca etmisler adamcağızı. Yeğenini de coktan bulmuslardır... Gitmistir emanet.”
İdris Usta’nın icindeki umut kızgınlığa donusu vermisti. Ol du olası, isin onunu ardını
dusunmeden, kafasında bir hikaye yazıp gercek olduğuna inanan insanlar cok sinirine dokunurdu
ve maalesef Hatun da boyle birisiydi iste. “Ofkeden sağı solu yıkacağına sunları adam gibi
anlatıp aklımızı basımızdan almasaydın ne olurdu sanki?” diye gecirdi icinden. Sonra “İsmi ney
mis yeğenin?” diye tekrar sordu.
Niran Hatun kafasını onune dusurup “Bilmiyorum” dedi, “Nasıl olsa bulusacağız diye
sormadım... Gaflet iste...”
Usta isim meselesi uzerinde cok durmadı. Gozunun ucuyla Behruz Usta’ya bakarak odada
dolanmaya basladı. Usta’nın yu zunde bir memnuniyetsizlik belirtisi goremeyince sorularına
devam etti. “Ne zaman vurmuslar eminini?”
“Bu gun oğleden sonra bulmuslar cesedini.” diye cevap verdi Hatun, “Ne zaman vurmuslardır
bilemem.”
Usta odanın icinde volta atarak kafasını toparlamaya calısı yordu. Parcayı bulmak icin kucuk
de olsa bir umut ısığı gorul mustu. En azından daha calınıp calınmadığı kesin değildi. Bir taraftan
da Hatun cok haklıydı. Gerci eminini tanımıyordu ama, o yasta bir adam, onca iskenceden sonra
emaneti kime tes lim ettiğini kesinlikle soylerdi ve yeğen de coktan ellerine dus mus
olabilirdi.Yeğenin kimliğini tespit etmek cok zor bir is de ğildi. Bilemediği en onemli sey ise,
emaneti calmak isteyenler den ne kadar geride olduklarıydı. Usta zor bir karar vermek zo
rundaydı. Su an ulkenin dort bir tarafındaki 12. Daire subayla rını ayağa kaldırıp, emaneti dort
koldan aramaya baslayabilir lerdi ama eğer gec kalmıslarsa, bilen sadece 12. Daire subayları bile
olsa, emanetin calındığının bir anda bu kadar yayılması hic iyi olmazdı. Uğrayacakları saldırılar
bir tarafa, haberi alan mut tefiklerinin yasayacağı karamsarlık bile her seyi altust etmeye yeterdi.
Birileri Ocağın en kutsal emanetine el atmaya curet et misti. O curet eden el kesilip atılsa bile,
artık bir kere curet edil misti. İste bu noktada Niran Hatun cok haklıydı. Bu isin sonu hayır da
olsa, ser de olsa bedeli hızlı, merhametsiz ve kulliyatlı bir sekilde odetilmeliydi.
Diğer taraftan da, boyle pimpirikler icinde kalıp, mumkun olan tum olanaklarla kayıp parcanın
pesine dusmemek de cok buyuk bir hata olabilirdi. Belki Hatun’un yeni emini hala gu vendeydi
ve yeterince hızlı davranırlarsa, bu isi buyumeden ka patıp hemen hesap sorma kısmına
gecebilirlerdi. Usta kısa du sundu ve nedenini kimsenin sormamasını umarak, bu isi sessiz
sekilde halletmeye karar verdi.
İdris, voltasını bir anda keserek Behruz Usta’ya dondu: “Huzurunda emir vermek icin
musaade isterim.”
“Musaade senin” buyurdu Behruz Usta.
İdris Usta once Niran Hatun’a dondu: “Emininin cenazesi nerede?”

“Gunes battığında hala hastanedeydi”
Usta “Bu iyi” dedi. Sonra ilk emrini Bengi’ye verdi: “He men hastaneye var. Eminin cenazesini
bul, nasıl olmus, ne za man olmus oğrenmeye calıs... Var mı sana yardım edecek biri leri?”
“Birkac hekim tanıdığım var ama” dedi Bengi, “Gecenin bu saati bulur muyum bilmem?”
İdris Usta kapının ağzında bekleyen Esat ile Haydar’ı isaret etti: “Seninle gelsinler. Ne yap et
gor cesedi. Oğrenebildiğin her seyi oğren ama unutma en onemlisi iskencenin ne zaman basla
dığı ve eminin ne zaman olduğu. Bir de araba ayarlayın. Sakın bos yere sanat kullanıp gucunu
harcama.”
Bengi Hatun hemen ayağa kalktı. Hala belinde duran bıcak kemerini cıkarıp İlyas’ın kucağına
bıraktı. İdris Usta, daha Ben gi odadan ayrılmadan Mehmet Sinan’ı karsısında dikmisti bile.
Geceliye “Telefonun yanında mı?” diye sordu.
Mehmet Sinan “Yanımda tabii” dedi garip garip bakarak “ama bilirsin burada calısmaz.”
Usta “Doğru ya...” diye mırıldandı, “O zaman sen hemen Eski Yer’e kostur. Eğri doğru deme,
butun tanıdıklarını ara emi nin yeğenlerini arastırmaya basla.” Sonra tekrar Niran Hatun’a
dondu: “Emininin kac yeğeni varmıs, nerelerde yasarlarmıs bir bilgin var mı?”
“Yok.”
Usta suratını hafifce burusturarak “Neyse” dedi “Mehmet Sinan, sen yine de basla. Sabaha
kadar ne bulursan kardır. Ben de hemen geliyorum.”
Mehmet Sinan, Niran Hatun’dan eminiyle ilgili bilgileri alırken, İdris Usta’da Abbas Ağa’yla
guvenlik meselelerini ko nusmaya baslamıstı. “On iki biz, on dort yamak, yirmi uc de acemi,
yekunu kırk dokuz kisiyiz” dedi Ağa, “Hadi yamakları bizden say. Silahta iyidirler ama acemilerin
coğu daha yeni. Cok zor durumda kalırsak Yorukler’den de adam isteriz.” Usta, kırk dokuz
adamın simdilik yeterli olacağını dusundu.
Gerci kalabalıkla is yapmayı sevmezdi ama her ihtimali de goz onunde tutmalıydı. “Simdi siz
sessiz sakin odalarınıza do nun” dedi. “Hicbir sey yokmus gibi hareket edin ama tedariğinizi de
alın. Kimse acayip bir durum olduğunu anlamamalı.”
Abbas Ağa, Usta’dan isittiklerini kafasıyla onaylayıp ağır ağır ayağa kalktı. Selamını verip
odadan ayrıldıktan sonra dısa rıdan ağanın “Toplanın” diye bağıran sesi duyuldu. Bahceyi terk
eden Solaklar’ın ayak sesleri duyulmaz olduğunda Meh met Sinan’da Niran Hatun’dan eminiyle
ilgili gerekli tum bilgi leri almıstı. “Ben cıkıyorum” dedi geceli, “İdris Usta, sen de yal nız cıkma
bu saatte dısarı. Bekle Volkan beni bıraktıktan sonra gelip seni alsın.”
İdris Usta kafasını salladı. Mehmet Sinan da evden ayrıl dıktan sonra odada bes Usta bas
basa kalmıslardı.
İdris Usta, son emirlerini Salih ile İlyas’a verdi. “Siz de gi din yatın” dedi, “Sizin dinc olmanız
lazım. Ben sabaha kadar ayakta olacağım. Bir yere gitmemiz gerekirse beni siz tasıyacak sınız.”
Usta’nın Salih ile İlyas’a verdiği bu emir, Behruz Usta ve Niran Hatun icin kulak verilmesi
gereken bir oneri anlamına geliyordu. Hepsi birden ayağa kalktı. Solaklar da ayrıldıktan sonra
mahalle garip bir sessizliğe burunmus, ofke yerini cokun tuye bırakmıstı. İlyas, bir elinde cıplak
yatağanı, omzuna Bengi’nin bıcak kemerini atmıs, sanki gunlerdir uykusuz kalmıs bir suratla,
“Yatalım, dinlenelim de Usta, bu isi kim etnis, nasıl et mis, her seyi bırak Hatun’un eminini nasıl
oğrenmis sen bilebildin mi bunları?” diye sorunca, İdris Usta bu cocuğu kendisinin
yetistirdiğinden bir kez daha suphe etti. İlyas’ın hic soylenme yecek seyleri soylemek,
sorulmayacak soruları sormak gibi kotu bir huy sahibiydi. Aslında usta ile cırak olarak cok benzer
bir tarafları vardı. Her ikisinin de aklına aynı sorular geliyordu ama İlyas, bunları aklında tutmayı
beceremiyordu. Yine oyle bir soru sormustu ki, bu soru Usta’nın daha olayı ilk duyduğunda
aklına gelen ama dile getirilmesinde ve dusunulmeye baslan masında buyuk sakıncalar olan bir
soruydu. İdris Usta bu soru akıllara en azından su zamanda hic gelmesin, zihin bulandır masın
diye milleti ise kosmustu ama cırağı bulduğu ilk fırsatta kafalarda uyuyan tilkileri durtuklemisti
iste. Usta icini cekerek “Bilemedim İlyas” diye cevap verdi “Su emaneti bulalım hele, sonra
dusunuruz.”
İlyas, “E iyi geceler o zaman” deyip, Ustalar’a selamını ver di ve ayaklarını suruye suruye
bahceye doğru yurumeye basla dı. Salih de İlyas’ı takip edecekti ki Behruz Usta’nın “Bekleyin”
diye buyuran sesi herkesi yerine caktı. “Yarın sabah ilk is” dedi Behruz Usta, “Herkes gidip

eminine ve emanetine baksın.”
İdris Usta, bu lafı İlyas’ın etmis olması halinde cırağına na sıl kufredeceğini dusundu ama ne
yazık ki Behruz Usta cok haklıydı. Usta’nın bu emri herkesin yureğine, bu gece yatakları nı dar
edecek kadar derin bir korku salmıstı.
“Emanetleri geri almak gerekir mi Usta?” diye sordu Salih. Bunu niye sorduğunu kendisi de
bilmiyordu. Behruz Usta’nın ve Niran Hatun’un yuzlerinden cok kısa bir ofke dalgası geci verdi.
“Emanetler...” dedi Behruz Usta, “Vaktiyle emanet edilir ve vaktiyle geri alınır.”
Salih Usta bu soruya baska bir cevap verilemeyeceğini, hat ta kendisinin bile bu soruya
kelimesi kelimesine aynı cevabı vereceğini biliyordu. Bir taraftan sacma bir soru sormanın, diğer
taraftan da coktan unutulmus ama asap bozucu bir konuyu, cok zamansız bir yerde yeniden
hatırlara getirmenin utancı icinde ve hızla Hatun’un evini terk etti.
23
Salih Usta o geceyi neredeyse hic uyumadan gecirmisti. Eve gelir gelmez Yasemin’e durumun
vahametini, emanetin ca lındığından bahsetmeden anlatmıstı. Sonra kıza okulunun ne zaman
tatile gireceğini sormustu. Yasemin, daha bir aydan faz la olduğunu soyleyince, kıza isler biraz
daha sarpa sararsa, bu kısı koyunde, dedesinin yanında gecirmek zorunda kalabilece ğini
soylemisti. Yasemin once “Sen bilirsin...” deyip boynunu bukmustu ama sonra, yatmaya
giderken geri donup, “Madem durum bu kadar vahim, ben seni bırakıp bir yere gitmem. Kol
değil mi bunlar da?” demisti.
Yasemin odasına cekildikten sonra, Salih Usta bir sure yat mamak icin inat edip sağla solla
uğrasmıs, hatta bir ara galeya na gelip odanını ortasında yatağanını bilemeye bile kalkısmıstı.
Saat bir hayli ilerleyince uyumaya karar vermis ama kafasını yastığa koyar koymaz, Hatun’un
evinde ettiği laf aklına gelmis, kafasında eski defterleri yeniden acmıstı.
Hekim’in Kelamları’nın saklanıs bicimi. Ocak icinde cok uzun zaman once iki defa
sorgulanmıstı. İlki, Ocağa usta olarak kabul edilmesinden sonraki ikinci Ocak İstisaresi’nde Elif
tarafından dile getirilmisti. İstisare’de her zamanki konular konusu lurken Elif soz istemis ve
emanetlerin niye eminlerde saklan mak zorunda olduğunu sormustu. Herkes bu soruyu kızın
gencliğine vermis ve buyukler en guvenilir saklama biciminin bu olduğunu, sabit bir yerde
saklanan parcaların basına er ya da gec bir hadise geleceğini ve her seyin otesinde bu sırrın ema
net verilmesinin bizzat Hekim’im emri olduğunu anlatmaya ca lısmıslardı. Ustalar, kızın
duyduklarından tatmin olduğunu dusunmuslerdi. Aslında boyle dusunmekte cok haklıydılar.
Lokman’m Kelamı asırlardır bu yontemle saklanmıstı ve birkac kısa sureli kaybolma olayı
haricinde baslarına cok onemli bir sey gelmemisti. Eminlerin sıradan ama guvenilir insanlar
arasından secilmesi, bu onemli sırrın hayatın icinde saklanması anlamına geliyordu. Bu,
emanetler icin sağlam bir yer yapmaktan cok da ha mantıklı bir yoldu cunku, ne kadar gizli ve
guvenli olursa ol sun, her sır bir gun mutlaka acığa cıkar, en guvenli yerin bile bir bosluğu
bulunurdu. Ustelik, eminlerin omurleri emanetleri ancak bir iksir vakti saklamaya yetiyor, yeni
eminle birlikte He kim’in Kelamı yeni bir sırrın icine saklanmıs oluyordu. Diğer taraftan da
emanet bırakma yontemiyle. Ustalar, insanlar ara sından en guvenilir olanını sececek olgunluğa
erismis olduklarını gostermis oluyorlardı. Bir Usta’nın bugune kadar emininden kazık yediği
gorulmus sey değildi.
Emanet yonteminin Elifin hala aklına yatmamıs olduğu bes iksir zamanı once ortaya cıkmıstı.
Elif, iksir merasiminin so nunda ve tabii Hekim’in gozunun onunde, iksirin anahtarları nın
eminlere teslim edilmesine bir kez daha karsı cıkmıstı. Elif, zamanın ve insanların değistiğini,
eminlerin de eninde sonunda insan olduğunu, hata yapabileceklerini, ihanet edebileceklerini,
zamansız yerde olup gidebileceklerini ve artık parcaların daha farklı bir sekilde saklanması
gerektiğini soyluyordu. Bunlar yanlıs seyler değildi. Eminlerin basına olmadık islerin gelmesi,
daha da kotusu bir Usta’nın beklenmedik olumu. Ocak icin ka bus dolu aylar anlamına geliyordu.
Geleneklere gore her Usta kendi emininden sorumluydu ve kendi hayatından umidini kesmediği
surece, emininin kimliğini bir baska Usta’ya acıkla ması yasaktı. Hal boyle olunca, bir Usta,
emanetini intikal etti-remeden gocup gidince. Ocağın devamı icin emaneti arayıp bulmak butun
Ustalar’a dusuyordu.

Emanetlerin yerlerinin her elli yılda bir değismesi suphesiz belirli bir guven sağlıyordu ama
neticede bir insan tarafından saklanması da herkesin surekli diken ustunde durmasına neden
oluyordu. Behruz Usta’ya gore emanetlerin her an sallantıda ol ması yararlı bir seydi. Eziyetliydi
ama herkesi tetikte tutuyor du. Ustalar, Elifin emanetler icin baska bir care istemesini isin
kolayına kacmak olarak gormuslerdi. Onlara gore Elif, emanet leri elli yıl boyunca aklına hic
gelmeyecek kadar guvenli oldu ğunu dusunduğu bir yere koyup bu dertten kurtulmak istiyor du.
Salih Usta ise kızın icindeki bulantının ne olduğunu cok iyi biliyordu. Kendisine ait bir cocukluğu
olmayan, itilmis, kakıl mıs, kole tuccarlarına sermaye edilmis Elifin yeryuzunde guve neceği en
son sey bir insandı.
O iksir toreninde Lokman Hekim, Elifin tenkitlerini yumu sak ve hatta ara ara gulumseyen bir
surat ifadesiyle, kesmeden dinlemisti. Kız konusmasını bitirince de “Doğru olduğun yerler var...”
demisti, “Haklısın zaman değisti, insanlar ve dunya artık daha hızlı. Siz de buna ayak
uydurmalısınız. Lakin, unutma man gereken bir sey var. Bu dunyada insana guvenemez olur
sak, yedi kat yerin dibinde ya da dokuz kat gokyuzunde olsa, cevresi kırk duvarla cevrilmis, kırk
kapısını kırk kilit vurulmus da olsa, insanın yaptığı seye nasıl guveniriz? Sunu aklından cı karma
Elif kızım. Artık ademoğluna guvenir olmadığı zaman bu Ocağın sonu gelmis, isi bitmis demektir.
Ondan baska koru yacak neyimiz var ki?”
İksir merasiminden sonra, soyledikleri ne kadar mantıklı olursa olsun. Elif, Hekim’in onunde
Ocağın bir toresini sorguladığı icin Niran Hatun’dan sağlam bir zılgıt yemisi. Bu Hatun ile Elif
asındaki ilk gerilim değildi. Zıpcıktılık konusunda baya bir sabıkası olan bu en kucuk usta, daha
once de “Ocak niye yedi Usta’dan olusuyor? Sekiz olsa dokuz olsa dunya mı yıkılır?” ya da
“Solaklar niye illa on iki kisi. Yeni adamlar alınsa fena olmaz mı?” gibi sorularla kıvılcımlı bakısları
uzerine cekmisti. Gerci, Hatun ile Elif arasındaki seye pek gerilim denemezdi. Elif dur duk yerde
sorunlar icat ediyor. Hatun sesini yukseltmeye basla dığında bir koseye sinip terbiyeli terbiyeli
oturuyordu. Elifin en buyuk destekcileri İdris Usta ile İlyas’tı. Her ne kadar Hatun’un ve Behruz
Usta’nın hısmından cekinip cok seslerini cıkaramasalar da, kızın dusuncelerini destekliyorlardı.
Solaklar’ın sayısının yukseltilmesi de zaten bu sayede olmustu. Fikri ilk Elif ortaya atmıs ve yine
iyice haslanmıs, konu kapanmaya yuz tuttuktan sonra İdris Usta devreye girmis, sonucta Ocak
ikna edilip, asıl Solakların sayısı on iki de sabit tutulmak sartıyla, alınabildiği kadar yetenekli
yamak ve acemi alınmasına izin cıkmıstı. İdris Usta ve Elifin sayesinde hem ‘on iki Solak’ gele
neği korunmus, hem de asırlardır on iki savascıyla is yapmak zorunda kalan Ocağın ardına adam
gibi bir silahlı kuvvet katılabilmisti.
Salih Usta, butun bunlara kızın icinde surekli savasan hırs ve korkunun neden olduğunu
gorebiliyordu. Elif, bir tarafıyla Niran Hatun’a cok benziyordu. Hatun gibi, onun da amacı tum
dusmanları olabilecek en hızlı ve kesin sekilde ortadan kaldır maktı. Lakin, Hatun bunu bileğinin
gucu ve zaman zaman aptallığa varan bir cengaverlikle yapma taraftarıyken Elifin icinde donup
duran o sessiz korku, kızın Hatun kadar cesaretli olma sını engelliyordu. Hatun’a gore Ocak guc
demekti. Elife gore ise. Ocak, surekli guc kazanması gereken bir guctu. Omrunu cenk
meydanlarında gecirmis Niran Hatun icin savas bir varlık nedeniydi. Hatun, savasın bir gun
biteceğini tahayyul bile ede mezken. Elif icin savas bir an once sona erdirilmesi ve derhal
unutulması gereken bir kabustu. Belki de Salih Usta’nın en bu yuk hatası. Elife savasın asla
bitmeyecek bir sey olduğunu an latmamak olmustu.
Salih Usta, bunları dusunerek kor karanlığı gecirmis, zor lukla daldığı uyku tan yerinin
ağarmaya baslamasıyla ucup git misti. Usta, kendisini yataktan atar atmaz ilk is olarak emininin
yanına varmıstı. Her ne kadar İdris Usta bos yere sanat kullan mamaları icin kendilerini
uyardıysa da, mahallenin dıs kapısına geldiğinde Salih Usta’nın gonlunu bir korku kaplayıvermis,
emininin yanına sanat kullanarak gitmenin daha guvenli olaca ğına karar vermisti. Niran
Hatun’un emanetine el uzatmaya kalkısanlar, yabana atılır rakipler olmasa gerekti.
Emininin yanına vardığına, sukur ki her seyi yerli yerinde bulmustu. Eminiyle guzel bir sabah
kahvesi icerken, adamcağı zı sabahın korunde yaptığı bu ziyarete sadece uykusuzluğun neden
olduğuna ikna edip hemen mahalleye donmustu. Eve ge lir gelmez, iksir kıtlığında yaptığı bu
yolculuğun kendisini ne kadar yorduğunu merak edip pimpiriklenmis, gucunu sınama ihtiyacı
duymustu. Sağ elinin isaret parmağıyla, bahcedeki irice taslardan birine kalkmasını isaret etmis,

havada salman tası bir sure bekletıp, hedef olarak kendisine marangozhanenin duvarı na
dayanmıs eski bir masa ayağını belirledikten sonra, elini ve gozlerini kullanarak tası son surat
hedefine doğru gondermisti. Sonuc mukemmel olmustu. Tas yolundan hic sapmadan doğru ca
gidip hedefinin belini kırmıstı. Bu isten cok hosnut kalan Sa lih Usta uzun zamandır talim
yapmadığını da hatırlayınca, in sanın icine isleyen kıs ayazına aldırmadan “Tam sırasıdır” diye
rek, bahcede kendisine kucuk bir gosteri yapmaya karar ver misti. Yerden baska tasları kaldırıp,
tekrar hedefine gonderip, tam vuracağı sırada yonunu tam aksine cevirip, son hızla gelen tası
kendisine en yakın mesafede durdurma oyununu oynama ya baslamıstı. Birkac basarılı ama
mukemmel olmayan deneme den sonra, gonderdiği tas hedefini yalıyarak geri donup, burnu na
bir parmak kala durunca, Usta artık bu oyunda yapabileceği daha iyi bir seyin kalmadığını,
dahası, sanki İdris Usta’nın ina dına yapar gibi, sanatını bos yere harcamakta olduğunu anla
mıstı.
Oyun oynamaktan mecburen vazgecmisti ama icinde kay nasıp duran o garip kuvveti
bastıramamıs bu sefer de yatağanı na davranmıstı. İki uc asır once olsa, atına atlayıp satasacak
bi rilerini arar, en olmadı boğaz boyunca dort nala at surerdi ama simdi elinden bahcede
yatağan sallamaktan baska bir sey gel miyordu. Kan ter icerisinde, hayalinde karsısına koyduğu
ra kiplerini parca parca ederken, gunesle birlikte icine doğan o ga rip kuvveti dusunuyor,
dusundukce bunun kendisine cok da yabancı olmadığını anımsıyordu. İlyas’ın ‘dert deliliği’ dediği
seydi bu ve boyle buhran zamanlarında ortaya cıkıp, iclerindeki korkuyu golgelerdi. Zaten Salih
Usta’da Ocak icerisinde namlı bir ‘dert delisi’ olarak bilinirdi.
Salih Usta, karsısındaki hayali dusmanın govdesini, capraz bir vurusla omzundan kasığına
kadar acıp hemen sol elini kab zadan cekmis ve yatağanın arkasındaki dusmanın karnına ken
disinden once ulasabilmesi icin sağ elinde serbestce savrulması na izin vermisti. Yatağanının
pesinden parmak uclarında yarım bir donus yapan Usta, savrulan celiğin ağırlığının ardına takıl
mıs giden sağ kolunun vucudundan daha fazla acılmasını en gellemek icin hemen sol elini
kabzaya atıp, yatağanını yeniden tehtidkar bir hale getirivermisti.
Yatağanın, kabzasından ucuna kadar nasıl mukemmel bir dengeye sahip olduğunu
hayranlıkla izleyip, kılıcı yeniden do ven İlyas Usta’ya icinden tesekkurlerini sunarken, iyi insan
lafı nın uzerine gelir misali, acılan bahce kapısından iceriye İlyas gi riverdi. Salih Usta, kendisini
sabahın korunde bu sekilde yaka layan İlyas’tan ya iğneleyici birkac soz ya da en iyi ihtimalle de
kucuk bir alay kahkahası bekliyordu ama llyas, hicbirsey deme den doğruca yanına
yaklasmaktaydı.
“Gunaydın Usta” dedi İlyas. Suratında kendisine hic yakıs mayan donuk bir ifade vardı.
Salih Usta “Gunaydın İlyas” diye cevap verdi. “İdris Usta geldi mi?”
İlyas “Bilmiyorum Usta” dedi. Sanki hayatında ilk defa go ruyormus gibi bahceye bakındı.
Sonra “Usta” dedi tekrardan, “Hani dun aksam Behruz Usta Lokman’ın Kelam’ı eminlere vaktiyle
verilir, vaktiyle alınır demisti ya...”
Usta, İlyas’in lafı nereye getireceğini merakla bekliyordu: “Demisti. Eeee?”
“Birilerinin Usta’nın lafından hic haberi yok galiba. Benim emaneti de almıslar.”
Bu lafın ardından bahce Salih Usta’nın etrafında donmeye basladı, İlyas, bahcenin ortasında
cakılıp kalmıs olan Usta’yı oracıkta bir basına bırakakarak, gidip eve cıkan merdivenlerin en alt
basamağına cokuverdi. Salih Usta, bahcenin ortasında ak lı yerine gelene kadar bekledi. Sonra,
uzerinden ince buharlar tuten kızısmıs bedenini soğuktan korumak icin sırtına paltosu nu attı.
Pencereden kendilerini izleyen Yasemin’e felaketi ozet leyen bir bakıs attıktan sonra gidip İlyas’ın
yanma oturdu. Cus-sesinc gore cok alcak olan en alt basamağa oturmus olan İlyas’ın dizleri
neredeyse burnuna değiyordu. İki Usta birbirleri ne iyice sokuldular.
Usta “Ne zaman haber aldın?” diye sordu.
“Az once evindeydim.”
“Eminimi gordun mu?”
“Yok. İki gece once olmus. Cenazeleri kaldırmıslar hemen. Evliydi eminim. Karısı da gitmis
arada.”
Salih Usta derin bir of cekti. “Emin misin emanetin gittiğin den?”
İlyas “Gitmistir Usta” diye cevap verdi, “Yanından hic ayırmazdı.”

Salih Usta, bir eliyle yatağanının sapını kopartmak istermis gibi sıkarken, diğer elini İlyas’ın
omzuna attı. Soyleyecek bir sey, soracak bir soru aradı... Bulamadı.
“Komsusunun oğlu vurmus ikisini de” diye devam etti İlyas, “Mahallenin bakkalıyla konustum.
Para calmak icin girmis eve guya. Uyanınca da oldurmus ikisini de.”
Salih Usta “Aslını astarını oğreniriz o isin” dedi “Ama once İdris Usta’ya haber vermek gerek.
Dur bakalım İlyas Usta, dur bakalım. Belimizi kotu buktuler ama dur bakalım.”
“Ben dururum da Usta, bu herifler durmuyor baksana” de di İlyas, “Bu is kanla basladı, kanlı
gidecek, kanlı bitecek!”
Usta, “Hadi..” dedi İlyas’ın genis omzuna bir saplak indire rek, “Ben elimi yuzumu yıkayayım
da İdris Usta’yı falan bula lım.”
Salih Usta, sanına yakısmayan bir ağırlıkla merdivenleri tırmanmaya basadı. Ocağın basına,
Usta’nın pimpirikli aklına bile kuramayacağı bir felaket gelmisti. Geriye telaslanacak ne kalmıstı
ki?
24
İdris Usta geceyi Mehmet Sinan’la birlikte Eski Yer’de ge cirmisti. Dısarıdan bakıldığında
Kapalı Carsı’da sıradan bir ha lıcı dukkanı gibi gorunen bu mekan, bir zamanlar Solaklar’ın
karargahı olarak kullanılmıs, Mehmet Sinan’ın aralarına katıl masından sonra tamamen geceliye
tahsis edilmisti. 12. Daire’nin faaliyette olduğu zamanlarda ise, subayların İstanbul burosu olarak
kullanılırdı. Kısaca Eski Yer, Yediler’in, Solak lar’ın ve 12. Daire subaylarının İstanbul’daki tek
ortak mekanıy dı. Dukkanın arka taraflarında, halıların arasına saklanmıs bir on, labirent gibi
dolanan yer altı tunellerinin sonunda, dort-bes sokak ileride guvenli bir yere acılan bir de arka
kapısı vardı. Eski Yer gercekten herkesin kendisini guvende hisstettiği bir yerdi. Arka kapının
yerini cok az insan biliyordu. Yeri kesfedilse bile, dolambaclı ve karanlık tunellere girmeyi herkes
goze alamazdı. On kapı ise. Kapalı Carsı’nın hengamesiyle korunu yordu. Hic kimse, o kalabalığın
icinde kimseye gorunmeden ya da o kadar insanın onunde olay cıkartmayı goze alarak bu kapı
dan iceri girmeye yeltenemezdi. Eski Yer, Mehmet Sinan’ın ha yatını surdurebildiği tek yerdi.
Burada hem kendisini asırlardır bir an olsun akıllarından cıkarmayan dusmanlanndan saklana
biliyor, hem de gunduzleri uzerine gunes ısığı değirmeden calı sıp, insanların arasında is
gorebiliyordu. Bunlardan baska, du varlarının arasında, icinde gizli ilimler hakkında yazıya dokul
mus her seyi barındıran, değerli ama bir o kadar da tehlikeli bir hazineyi, Kutuphane-i Arifan’ı
saklıyor olması Eski Yer’i daha bir onemli kılıyordu.
İdris Usta ile Mehmet Sinan sabaha kadar Niran Hatun’un emininin yeğenlerini bulmaya
calısmıslardı. Saatin kac olduğu na aldırmadan ulasabildikleri herkesi aramıslar, valilikten, em
niyetten ve daha baska yerlerden, yeğenleri sorusturmuslardı. Eski Yer’de inanılmaz bir telefon
trafiği yasanmaktayken. Bengi Hatun cıkagelmis ve cok da kotu olmayan haberler vermisti.
Bengi, eminin cesedini gormeyi basarmıstı. Dediğine gore Ni ran Hatun’un emini, bir gun once
saat iki civarında oldurul mustu. Bengi’nin cesedin uzerindeki yaralardan okuyabildiği kadarıyla,
adamcağız yaklasık on iki saat suren yavas bir isken ceye maruz kalmıstı. Olum sebebi de bu
iskenceydi. Bengi, eğer iskenceye hemen basladılarsa, adamın sabaha karsı iki - uc gibi
kacırıldığını ve oniki saat sonra, yani oğlen iki - uc gibi olduğu nu soyluyordu. İdris Usta,
Bengi’nin anlattıklarından uc ayrı olasılık cıkarmıstı. İlki ve en iyisi, emininin iskenceye dayanmıs
olması ve yeğeninin adını vermeden olmus olmasıydı. Ancak Bengi, adamın gorduğu iskencenin
dayanılacak cinsten olmadı ğını soylemisti. İkinci iyi ihtimal, eminin iskenceye sonuna ka dar
direnmis olmasıydı. Bu katillerle aralarındaki zaman farkını biraz daha azaltırdı. Son ve en kotu
ihumal ise, eminin iskence nin baslarında konusmus olması ama adamların tatmin olma
dıklarından ya da sadece zevk icin iskenceye devam etmis ol malarıydı. Netice itibarıyla durum
ne olursa olsun, eğer emin ağzından yeğeninin ismini cıkartmıssa, emanet icin hemen he men
hic umut yoktu ama bu, isin ucunu bırakmaları gerektiği anlamına gelmiyordu. Her durumda
katillerin bulmaları gere ken bir yeğen vardı ve bu arkalarında biraz daha ipucu bıraka caklarını
gosteriyordu. Eminin iskencede neler soylediğini asla bilemeyeceklerdi. Katiller su sırada parcayı
coktan ele gecirmis ya da hala yeğeni arıyor olabilirlerdi. İdris Usta, yasıyor olsun ya da olmasın
o yeğenin bulunmak zorunda olduğunu biliyor du. Eğer emin iskenceye dayanabilmis, adamlara

eksik ya da yanlıs bilgi verebilmisse, hala biraz sansları vardı ve yapmaları gereken tek sey
katillerle aralarındaki zaman farkını bir an once kapatmaktı. Usta bu konuda kendisinin ve
Mehmet Sinan’ın bağlantılarına guveniyordu.
Butun gece yaptıkları gorusmelerin sonucu sabahın ilk ısık larıyla almaya baslamıslardı. Nufus
Mudurluğu’nden bir dost ları gecenin bir koru ofisini actırarak sabaha kadar calısmıs ama
sonunda eminin seceresini cıkartmayı basarmıstı. Gelen haber cok sinir bozucuydu. Resmi
kayıtlarda eminin tam on dort ye ğeninin olduğu gorunuyordu. Mehmet Sinan’la birlikte talihle
rine sovup saydıktan sonra hemen ise koyulup, bu on dort ye ğenin yasadıkları yerleri
arastırmaya baslamıslardı. Bu is ye ğenleri tespit etmekten cok daha zordu. Neyse ki yeni gun
bas lamıs, tanıdıklarının islerinin baslarına gecmesiyle daha rahat ve hızlı hareket eder
olmuslardı.
Salih Usta ve İyas. Eski Yer’e geldiklerinde saat dokuza yaklasmaktaydı. İdris Usta’yı bulmak
uzere evden cıkar cık maz, sokakta kendilerini arayan Esat’la karsılasmıslardı. “Sizi almaya
geldim. Araba dısarıda” demisti Esat, “Ama Bengi Abla’yla Niran Hatun’u bulamadım. Behruz
Usta’nın evine bile gi remedim. Onlara bir haber bırakıp hemen gidelim İdris Usta acele gelsinler
dedi cunku.”
Usta ile İlyas, gerekli haberleri Yasemin’e bırakarak hemen arabaya atlamıslar ve Eski Yer’in
yolunu tutmuslardı. İdris Us ta’nın yanına varana kadar hicbirsey belli etmek istemeseler de,
asağı dusmus suratları ve kenetlenmis ağızlarıyla etraflarına yaydıkları tehtidkar hava, sessiz bir
yolculuk yapmalarına ne den olmustu. Usta zaten icat edileli beri su araba denen alete hic
ısınamamıstı. Hele su Volkan gibi bir soforun yuruttuğu arabada olmak kabir azabı gibi bir seydi.
Cocuk kalabalık tra fikte arabayı oyle bir kullanıyordu ki. Usta gormus gecirmis bir adam olmasa,
karsıdan gelen birkac arabanın icinden gectikleri ne yemin edebilirdi. Yolda yaptığı hareketleri
gorunce, Bengi’nin bu cocuğun uzerinde bosuna durmadığını anladı. Sanatı zamana hukmeden
bu gencin gozleri istediği zaman her seyi herkesten daha yavas ve daha ayrıntılı gorebiliyordu.
Bu yete neği sayesinde, normal bir insan icin karsıdan gelen arabayla bir carpısma kacınılmaz
gorunurken, Volkan’ın gozlerinde ge rekli hareketi yapacak kadar bol zaman kalmıs oluyordu.
Usta, cok eskiden, yine sanatı zamana hukmeden bir usta olan Cihan Usta’nın, bir sahinin
yerden havalanırken vucudunun aldığı tum sekilleri ballandıra ballandıra anlatmasını, uzerine
doğru gelen bir oku havada tek eliyle yakalayarak dusmanı daha ilk elden nasıl cokerttiğini
hatırlamıstı.
Kapalı Carsı’daki halıcı dukkanına vardıklarında, ilk bakıs ta her sey sıradan gorunmustu.
Haydar, her zamanki gibi tez gahın arkasında duruyor, suratında zoraki bir tuccar
gulumsemesiyle etrafa bakınıyordu. Tezgahın hemen karsısına, Solaklar’dan Serhad bir iskemle
atmıs, dukkan sineği gibi oturuyor, arada sırada caktırmadan etrafı kesiyordu. Usta, goren
gozlerle dukkana bir kez daha bakıp, Haydar’ın belinde, koca gobeğinin bile gizleyemediği bir
sıra kabarıklığı ve Serhad’ın hemen arka sında, durulmus bir halının orta bosluğundan dısarı
tasan yata ğan kabzasını gorunce, herkesin tetikte durduğunu anlamıstı. Volkan ile birlikte birkac
Solak Carsı’nın sokaklarında volta vurmaya, Esat guya tesrifatcılık yaparak kapının ağzını tutma
ya baslamıstı.
Usta ile İlyas, halıların arasına saklanmıs kapıyı acıp, yirmi tas basamağı indikten sonra
karsılarına cıkan cift kanatlı tahta kapıyı yumrukladılar. Kısa bir sure sonra kapı acıldığında kar
sılarında Mehmet Sinan’ı buldular. Gecelinin yuzunu, yorgunluktan ziyade aclıktan kaynaklanan
bitkin ve korkunc bir ifade burumustu.
“Buyrun” dedi Mehmet Sinan gulumsemeye calısarak, İdris Usta tum tesisatı, hemen giristeki
yuksek ve genis sutunlu salona kurmustu. Odalardan tozları bile almmadan dısarı cıkartılmıs
masalar gelisiguzel yerlestirilmis, uzerlerine iki telefon ve Salih Usta’nın hic anlamadığı aletler
koyulmustu.
Onlerinde zemine inen dort buyuk basamak merdiven ol masına rağmen, tavan kafalarından
en az bes metre yukarıday dı. Eski Yer’in mimarisi cok basitti. Merdivenlerin sonundaki tahta
kapı, doğrudan bu salona acılırdı. Salonun tavanını bes koca sutun ayakta tutar, sağ ve sol
duvarlardaki ikiser kapı, ucu su an kullanılmayan, bir tanesi de Mehmet Sinan’a hane olan dort
odaya acılırdı. Salonun sonundaki los koridor, bes altı met re ilerledikten sonra catallanır, sol

kolu on adım kadar sonra Kutuphane-i Arifan’ı koruyan buyuk demir kapıya ulasır, diğe ri ise
yumusak bir eğimle asağıya inip daralarak arka kapıya cı kan labirentlere bağlanırdı.
İdris Usta, Salih ile İlyas’ı gorunce heyecanla “Gelin ge lin...” diye bağırdı “Neredeyse bulduk.
Siz hazır mısınız? Bengi niye gelmedi?”
İlyas, ustasının sorularına hic kulak asmayarak, mevzuya usturuplu bir giris yapmaya
hazırlandı. “Usta...” dedi usulca. İdris Usta, “Soyle İlyas” diyerek onundeki kağıda bir seyler ka
ralamaya devam etti. İlyas tam ağzını acmıstı ki, masadaki tele fonlardan biri caldı. Usta hemen
telefonu kaldırdı. Karsısındaki adamı dinledikce yuzu aydınlanıyordu. Telefonu kapatır kapat maz
mujdeli haberi verdi: “Uc yeğenin yerini kesin olarak bul duk. İstanbul’dalarmıs. Mehmet Sinan,
yukarıya haber ver cık mak icin hazırlansınlar.”
Geceli, hızlı adımlarla yukarıya cıkarken, masanın uzerin deki faks makinesi biplemeye
basladı. İdris Usta, makineden cı kan kağıdı koparır gibi cekip aldı. Okumaya dalmısken, İlyas bir
kez daha “Usta...” diye seslendi. İdris Usta İlyas’a “Dur bi raz” dedi ve kağıtta yazan adresleri bir
yere not edip, pesine Esat’ı takmıs merdivenlerden asağı inen Mehmet Sinan’ın yanı na seğirtti.
“Hemen bu adreslere gidin” dedi. “Fazla kalabalık olmayın. Once soyle bir bakın, garip bir seyler
varsa hemen ha ber verin. Ortalık sakinse sadece izleyin. Eğer hala emanetlerin pesindelerse
gelmeleri lazım. Mehmet Sinan sen takip et bu isi”
Lafını bitirir bitirmez Esat, Usta’nın elindeki kağıdı kaptığı gibi yukarıya fırladı.
Mehmet Sinan ise bir baska kağıdı Usta’ya uzatarak “Bunu da Niran Hatun gondermis, bir
baksan iyi olur.” dedi.
Kağıtta yazanları okumaya baslayınca, Usta’nın yuzu eksiyiverdi. “Esat’ı geri cağır” dedi
oflayarak, “Ahmağız biz. Kafa mız durdu! Eminin İstanbul’daki yeğenleri nerede olur sence
simdi?”
Geceli “Bilmem ki?” diye yanıtladı.
“Cenazede olmazlar mı? Niran Hatun’da oradaymıs.” di yerek kağıdı okumaya devam etti.
Hatun cok akıllı bir is yap mıstı. Kendileri burada sağa sola telefon edip yeğenlerin yerini
oğrenmeye calısırken, Hatun en kesin bilgi alabileceği yere, emininin cenazesine gidip, gerekli
bilgileri almıstı. Cenazeye katılan uc yeğenden ikisi, İstanbul’daki diğer kuzenlerine bir turlu
ulasamadıklarından bahsetmislerdi. Anlattıklarına gore olen emine en yakın yeğen oydu ve
cenazeye gelmemesi aile icerisinde cok garip karsılanmıstı. İsin kotu tarafı, eminin geri kalan on
bir yeğeni, memleketin dort bir tarafına dağılmıslardı. Eminin yakınları, butun akrabalara haber
vermeye calıstıklarını ama bir coğuyla iliskilerinin uzun zaman once koptuğunu anlatmıslardı.
Niran Hatun, pusulanın sonuna oğrenebildiği bes yeğenin isimlerini ve adreslerini yazmıstı.
İstanbul’daki yeğene bir turlu ulasılamıyor olması İdris Us ta’nın dikkatini cekmisti.
Kadıncağızın basına bir sey gelmis ol ması tabii ki kotuydu ama, bu katillerin hala emanetleri ara
makta olduğunu gosterirdi. Usta, Mehmet Sinan’a bu yeğenin adresini verip, evine bir
bakılmasını istedikten sonra telefona sarılıp tum hastane ve karakol kayıtlarını sorusturmaya
basladı. Telefonların birini kapatıp, diğerini acarken, hemen arkasında buyuk bir sabırla bekleyen
İlyas, artık dayanamayıp “Usta!” di ye patlayıverdi. Sesi oyle yuksek cıkmıstı ki, boyle bir
patlama ya hazırlıklı olan Salih Usta bile yerinden sıcramıstı. İdris Usta, telefonda konustuğu
kisiye biraz beklemesini soyleyip, kafasını ağır ağır İlyas’a cevirdi. Cırağının hayatında ilk defa
kendisine bu kadar yuksek sesle hitap ettiğinin farkındaydı ve bu hic hay ra alamet değildi. “Ne
var İlyas? ‘ diye sordu alttan alırr ama bi raz da sikayetci bir ses tonuyla.
“İsine is katmak gibi olmasın ama,” dedi İlyas, “Benim de emanetimi calmıslar...”
İlyas’in bu cumlesi koca salonda oylesine lanet bir sessizli ğe neden olmustu ki, telefonun
diğer ucunda beklemekten sıkı lan sahsın “Orda mısınız İdris Bey?” diye seslendiği bile duyulabiliyordu.
İlyas, terden sırılsıklam olmus ellerini durmaksızın ovusturarak İdris Usta’ya bakıyor,
İdris Usla, Mehmet Sinan’ın elindeki kağıtları fırlatarak, kosa kosa yukarıya kendisine icecek bir
seyler almaya cıkısını izliyor, Mehmet Sinan merdivenleri tırmanırken, Salih Usta’yı hayatında ilk
defa boylesine bir sey yapamaz ve yapacak bir sey icad edemezken gorduğunu dusu nuyor,
Salih Usta da kollarını kavusturup, sırtını sutunlardan birine vermis bir sekilde, İdris Usta’nın
gozlerinin onunde nasıl on yas birden yaslandığını dehsetle izliyordu.
İdris Usta, “Ben sizi tekrar ararım” diyerek telefonu kapat tı. Bir sure hangi sorudan

baslaması gerektiğini dusundukten sonra, “Ne zaman olmus?” da karar kıldı.
İlyas “Dun değil ondan onceki gece” diye cevap verdi, “Hatun’un eminiyle aynı vakitlerde
galiba...”
“Sen ne zaman oğrendin peki?”
“Bu sabah Usta.”
İdris Usta bunun cok ama cok kotu bir haber olduğunun farkındaydı. İki emine aynı anda
saldırmanın, isin cok sağlam planlandığını dusunmeye basladı ama gerisini getiremedi. “O zaman
sen...” dedi İlyas’a , “Sen hemen... sey yap sen...” Dili nin pelteklestiğini hissediyordu.
Kafasındaki dusunceler artık canını acıtacak bir hızla dolanmaya baslamıstı. Usta’nın bildiği tek
sey o dakikadan itibaren artık iflas etmis olduğuydu. Olay ların onunde daha fazla tutunacak
gucu kalmamıstı ve dahası tu tunmak falan da istemiyordu. “Sigarası olan var mı?” diye sor du
kendisini sandalyeye bırakır bırakmaz. Mehmet Sinan, etra fa bakındıktan sonra, ağır adımlarla
kapıya doğru ilerleyip, merdivenlerin basından Esat’a sigara gctirmesini seslendi. İdris Usta’nın
sandalyeye oturmasıyla birlikte, Salih dayandığı sutu nun dibine, İlyas da tas merdivenin ilk
basamağına cokuvermisti. Mehmet Sinan, yukarıdan gelen paketten İdris Usta’ya si gara tuttu.
Kendisi de bir tane aldıktan sonra paketi Salih Usta’ya, Salih Usta’da İlyasgecirdi. İlyas, paketi
İdris Usta’ya doğru sallayarak “Musaade var mı?” diye sordu. Karsılık ola rak, Usta’dan cırağına
doğru havada bir cakmak uctu.
Sutunlu salonda ilk sigaralara eslik eden olum sessizliği, yerini kısa cumleli cok da anlamlı
olmayan bir muhabbete bı rakmak uzereyken, merdivenlerden asağı inen iki cift ayak sesi
duyuldu. Az sonra kapı acılıp Niran Hatun kendisini gosterin ce, salondaki herkes ayağa fırladı.
Hatun’un dun aksamki halin den eser kalmamıstı. Sıkı sıkı topladığı kızıl sacları her turlu sa vasa
hazır olduğunu gosteriyordu. Yuzunde ise vahsi ve umur samaz bir ifade vardı.
Hatun hızlı adımlarla asağıya inerken, arkasına doğru “Zırlama artık sen de!” diye bağırdı.
Karsılık olarak gelen hıckı rıkla karısık bir hungurtu merdivenlerde yankılandı. Hatun’un hemen
arkasından salona kıpkırmızı kesilmis gozlerle Bengi girdi. Niran Hatun, “Nasıl vaziyet?” diyerek
İdris Usta’ya doğ ru ilerlerken. Bengi kafasını İlyas’m omzuna yaslayıp icin icin ağlamaya devam
etti.
“Cok kotu” diye cevap verdi İdris Usta ve hic beklemeden ekledi: “İlyas’ın da emanetini
almıslar...”
Niran Hatun omzunun ustunden İlyas’a bir bakıs fırlattı. “Almıslar..” diye tekrarladı İlyas.
Hatun “Cok mu sasırdınız?” diye sordu. Sonra Bengi’yi isaret ederek, “Alın bir tane de burada
var emaneti calınan. Cok mu sasırdınız?”
İdris Usta Bengi’ye “Seninki ne zaman gitmis?” diye sordu. Sesi guclukle cıkıyordu. Kızın
yerine Hatun cevap verdi: “Onun ki de iki gun once... Uyuyoruz. Hepimiz uyuyoruz. Adamlar
aynı gece uc emini birden alıyor, duzen kuruyor biz uyuyoruz.”
Salonda, Hatun haricinde herkesin omuzlarına yine kotu bir ağırlık cokuvermisti. İdris Usta bir
sure sonra Bengi’ye tek rar sordu: “Sen ne zaman haber aldın?”
Bengi, “İki saat once” diye cevap verdi, “Televizyonda soy lediler. Yol kenarında bulmuslar
cesedini...” Lafı koca bir hıckı rıkla ağzına tıkandı. Soluk aldıktan sonra cığlığı koyvererek de vam
etti: “.. -ama ben cok severdim Murat Hoca’yı!...”
Niran Hatun “Kes artık Bengi!” diye bağırdı. Sonra İdris’e dondu: “Siz neler buldunuz? Bes
yeğenin ismini gondermistim ben. Erisebildiniz mi?”
“Yok...” detli İdris Usta, “İlyas araya girince aklımdan cıkıvermis.”
“Hadi İdris, hadi!” diye parladı Hatun, “Yeri yurdu belli olanlara hemen ulasalım. Geri kalanını
da ama bugun ama bu ay ama bu yıl, mutlaka bulalım. Yetmedi mi yattığımız.”
İdris Usta ve Mehmet Sinan yeniden telefonlara sarılırken. Hatun diğerlerine dondu: “İlyas!
Bengi! Siz de kendi eminleri nizle uğrasın. Su saatten sonra kimsenin kimseye ne yapacağını
soylemeye hali yok. Bir tek kafayla yurumez bu is, Herkes kendi kafasını calıstırsın. Hadi
bakalım, gidin ne arastırılması, ne so-rusturulması gerekiyorsa yapın! Salih! Sen de yardımcı ol
onla ra. ...”
Salih, İlyas ve Bengi hicbir soru sormadan ama yine de ayaklarını suruye suruye
merdivenlere doğru yurumeye basla dılar. İlyas daha ilk basamağı cıkmıstı ki geri donup “Niran

Ha tun...” diye seslendi, “Tamam ne gerekiyorsa yaparım ama, allahaskına birisi bana bu
soysuzların eminlerin yerini nasıl oğ rendiklerini soylesin. Ben su omrum boyunca, en zorbalı ka
famla bile ağzımdan eminimin ismini cismini kacırdıysam dilim kopsun. Allah askına birisi bana
anlatsın su isi, aklımı oynataca ğım!”
İdris Usta, bir eliyle telefonun ahizesini kapatarak okkalı bir “fesupanallah” cekti. Niran Hatun
ise, İlyas’a kucuk bir gu lucuk athktan sonra, “Yanlıs yere soruyorsun İlyas” dedi, “Sana bunu en
iyi o soysuzlar anlatır. Yakalayınca birlikte sorarız.”
İlyas, “Doğru ya...” diye mırıldanarak kafasını salladı. Ak lına takılan soruya simdilik bir cevap
bulamamıstı ama İlyas, bu sorunun gercek muhatabı yatağanının onune dusuverdiğinde,
kendisine tatminkar bir cevap vermesi icin elinden gelen her seyi, hem de buyuk bir zevkle
yapacağından emindi. Onune di kilen bu yeni hedef bile İlyas’ın adımlarının sertlesmesine yet
misti.
25
“... Bak elimden geleni yapıyorum burada. Tek basımayım... Beni bir daha arama... Ben seni
arayana kadar beni bir daha arama Behram... Anlastık?”
Behzat Taner telefonu bilmem kacıncı kezdir Behram’ın suratına kapattı. Yirmidort saatten
fazla bir suredir ayaktaydı. Bir yıldır basarıyla surdurduğu sigara disiplininden eser kalma mıstı
ve ictiği kahveler artık midesinden hesap sormaya basla mıstı. Yirmidort saattir ettiği telefonların
haddi hesabı yoktu. Rusvet dağıtmaktan iki banka hesabını bosaltmıstı ve en onem lisi buyuk
avukat Behzat Taner’in ortalıkta harıl harıl bir seyler aradığını artık sağır sultan bile duymustu.
Ne arıyordu peki? Bir adamın yeğenine miras bıraktığı bir kağıt parcasını. Kimdi bu yeğen?
Nerede oturuyordu? İste butun bunların cevabı ken disinden bekleniyordu. Behram efendi ve
Buyuk İmam hazret leri her sakat durumda yaptıkları gibi kendilerini Buyuk Alamut’un kalın
kapılarının arkasına kilitlemisler, saat bası telefon ederek ne buyuk caba sarfettiklerini
gosteriyorlardı.
“Baslarım iksirine Behram” diye soylenerek ayağa fırladı Behzat Taner, “Senin yapacağın
planın taa...”
Buyuk Alamut’taki sıcak odasında oturan Behram’a gore aslında her sey yolundaydı, sadece
biraz daha caba harcanması gerekiyordu. Behzat Taner’e gore ise isin daha ilk gunden boku
cıkmıstı. Uc operasyonlu planın ilk asaması tek kelimeyle mu kemmel gitmisti ve hala oyle
devam etmekteydi. Fedailer birin ci eminin evine girmis, az bir sey uğrastıktan sonra parcayı
alıp, adamın ve karısının islerini bitirip geri donmuslerdi. Gun ay dınlanır aydınlanmaz, planın
ikinci asamasına gecilmis ve daha onceden ayarladıkları genc, cinayeti kendisinin islediğini soyle
yerek polise teslim olmustu. Gencin avukatlığını da Taner’in en guvendiği isimlerden birisi
ustlenmisti. Daha bu habere sevinemeden kotu haberler gelmeye baslamıstı, ikinci emin baya bir
cetin ceviz cıkmıstı. Emanetinin yerini soylememek icin direnen ve cok gurultu cıkaran bu adam
derhal uygun bir yere alınmıs ve sorgusu burada surdurulmustu. Anlasılan, Behram’ın bizzat
sectiği ustun fedaileri, adamı sorgularken ellerinin ayarlarını bi lememislerdi. Dun oğlen vakti
Behram kendisini aramıs, ikinci eminin emanetinin yerinin tam olarak soyleyemeden olduğunu
bildirmisti. Adamın verdiği tek bilgi ise parcayı yeğenine teslim ettiğiydi. İste Avukat o saatten
beri eminin yeğenlerini arastır maktaydı. Zaten adamın tam on dort tane yeğeni olduğunu oğ
rendiğinde dunyası basına yıkılmıstı. Diğer taraftan da Behram, isin icine girmemis her cahil gibi,
yeğenleri hemen buluvermesini istiyordu. “Yahu nufusta, poliste falan kayıtları yok mudur bu
adamların?” diye sormustu Behram, “Arayıp soruver iste. Devlet sırrı değil ya bu!”
“Hıhı... Burası İsvec, ben de tertemiz vatandasım Behram” demisti Avukat da, “Devlet
dairesinde bankonun obur tarafına gecen her kağıt sırdır kardesim. Dayısız cıkmaz, bedavaya hic
cıkmaz...”
Behzat Taner, kıcını koltuğundan kaldırmadan calısmıs, ustun bir performans gosterip ilk
asamada on dort yeğenden bes tanesinin yerini kesin olarak belirlemisti. Sansına bu bes ye ğen
de İstanbul’a yakın illerde oturuyorlardı. Dun aksam uc ta nesine birer fedai grubu gonderilmisti
ama sonuc koca bir sıfır dı. Geri kalan ikisine gonderdiği fedailerden her an haber gelebilirdi. Bu
iki yeğen İstanbul’dan biraz daha uzakta oturdukları icin fedailer ancak ulasabilmis olmalılardı.

Bu ek operasyonları duzenlemek hic kolay is değildi. Yeğenin yerini bulduktan son ra bolgeye en
yakın fedaileri oraya yonlendirmek, kısa bir on calısma yaptıktan sonra, en uygun zamanda
adamı kaldırıp go turmek gerekiyordu. Butun bu isleri planlamak ve eyleme dok mek icin
Avukat’a cok kısa bir zaman kalıyordu. En kotusu de tek basınaydı. Behzat Taner, bu parcanın
neden bu kadar zor landığını bir turlu anlamıyordu: Behram’a “Gel vaz gecelim...” demisti,
“Pazarlığı baslatmak icin bir tanesi bile yeter diyordun. İste elimizde var. İkincisini bulacağız diye
etrafa bir suru adam gonderiyoruz. Riski cok buyutuyoruz. Biri yakalanacak, mah volacağız...”
Bu laflar, Behram’ın bir kulağından girip diğerinden cık mıstı. Bunların uzerine Behzat Taner
bir de kendisinden bilgi saklandığını oğrenince hepten deliye donmustu. Kendisine ula san ilk
haberlere gore, ucuncu emin de emanetinin yerini soyle memekte direnmisti. Neyse ki, bu
adamla uğrasan fedai grubu sağlam cıkmıs, adamı konusturup, isini bitirdikten sonra, daha
onceden kararlastırdıkları gibi cesedi ortadan kaldırmak icin fazla caba harcamadan, cok da ayak
altı olmayan bir yere bırakıvermislerdi. Yeğenlerle uğrasırken, ofisinde surekli acık du ran
televizyondan Turkiye’nin unlu arkeologlarından Profesor Murat Sunar’ın oldurulduğu haberini ilk
duyduğunda cok onemsememisti ama bir sonraki haber kusağında adamın olum sebebinin ağır
iskence olduğunu duyunca iskillenip Behram’ı aramıstı. Behram biraz mırın kırın ettikten sonra
ağzındaki bak layı cıkarmıs ve ucuncu eminin Profesor Sunar olduğunu, ken disini
telaslandırmamak icin bu bilgiyi gizli tuttuklarını soyle yince. Avukat tek kelimeyle kudurmustu.
Behram dalga gecer gibi “Nereden duyuyorsun bunları? Malum mu oluyor anlamı yorum ki?”
demisti, “Biz sana zaten soyleyecektik ama neyse. Profesor emanetinin yerini soyledi, teyid
etmek uzereyiz ama galiba almamız cok zor olacak. Bunu sonra konusuruz. Sen ikinci parcayı bir
an once bulsan cok iyi olur. Profesorunkini alamazsak bari iki tane olsun elimizde...”
Behram bunları soylerken, telefonun obur ucunda cıtı cık mayan Avukat’ın, dikkatle kendisini
dinlemekte olduğunu du sunuyordu. Oysa Behzat Taner, bir taraftan iskenceyle oldurul mus bir
profesorun medyanın ve polisin ne kadar ilgisini ceke ceğini hesaplıyor, diğer taraftan da ikinci
parcayı bulmak icin sağa sola saldıran fedailerden birinin yakalanması halinde bası na neler
geleceğini dusunuyordu.
Dusundukce iyice canı sıkılan Avukat, yeğenlerle daha faz la ilgilenmemenin cok daha iyi
olacağına karar verdi. İstan bul’da ve Ankara’da bircok devlet calısanı, kendisinin bu isle il
gilendiğini artık biliyorlardı. Eh, cesetlerin de er ya da gec bulu nacağı dusunulurse, butun
supheler uzerinde toplanacaktı. Bu sorun biraz daha parayla ya da en olmadı ileri gitmeye
yeltenen bir memurun ortadan kaldırılmasıyla halledilebilirdi ama, feda ilerden birisinin
yakalanması ve konusturulması felakete neden olurdu. Gerci Behram her zamanki gibi
fedailerinin tek kelime etmeyeceğini soyluyordu ama Behzat Taner de bir insanı ko nusturmak
icin kullanılan yontemleri cok iyi biliyordu. Simdiye kadar bes yeğene ulasılmıstı ve bu kadar risk
yeterliydi. Beh ram’a ne diyeceğine gelince, yapamamıstı iste! Olmamıstı! Var mıydı otesi. Hem
ne zamandan beri Behram’a hesap vermek zorundaydı ki?
Behzat Taner, cok uzun suren mesaisine kendi kendine bir son vermenin rahatlığıyla
koltuğuna yaslanıp iyice gerindi. “Bu temponun uzerine ne iyi gider acaba?” diye dusundu kendi
kendine. Mırıldanarak sıralamaya basladı: “Once iyi bir ban yo... Burada değil tabii, otelde...
Soyle boğaza nazır falan. Son ra yemek tabi ama hafif bir seyler. Acık bufe kahvaltı mesela...
Yok yok, asağı in tabak doldur uzun hikaye. Oda servisi en iyisi. Sandovic, salata malata... Cay
da tabii. Demleme soyle. Son ra icki...ne olursa artık keyfime kalmıs. Ustune bir de kadın...
Julide? Yok yok Rus. Beyaz Rus hatta... Ama simdi bir de ara, bul, bekle, gelsin beğenme. E
pahah da kaltaklar, cok da para gitti bugun... Julide... Julide tabii...”
Avukat, sekreterini aramak icin elini telefona uzatmıstı ki telefon caldı. Arayan Julide’ydi:
“Berfin Hanım arıyor” dedi Julide. Sesindeki sıkıntı iki gundur yaptığı fazla mesaiden
kaynaklanıyordu.
Behzat Taner “Allah Allah!” dedi, “Bağla bakalım.”
Berfin, ilk eminin cinayetini ustlenen cocuğun avukatlığını ustlenmisti. İs ver unut tipinden
becerikli bir kadındı. Sorun cıkmasa aramazdı.
“Buyur Berfin” dedi Avukat.
“Adliye’deyim Behzat Bey” dedi kadın. Alcak sesle konus maya calısıyodu, “Burada iki uc tane

adam var. Israrla cocukla gorusmek istiyorlar. Kabul etmedim ama cok diretirsem dikkat
cekebilir. İzin vereyim mi?”
“Sakın!” dedi Behzat Taner, “O cocuğun dun cezaevinde olması gerekiyordu. Niye bu kadar
geciktiniz?”
“Savcı yerinde yoktu, mahkemeler doluydu bugune sarktı. Elimden geleni yapıyonım Eğer bir
sorun cıkmazsa birkac saate kadar cezaevine gider.”
“Sorun cıkmasın Berfin. Su adamlar kimlermis?” “Bilmiyorum. Biz tanıdığıyız gecmis olsun
diyelim diye yaklastılar. Birisi baya yaslıca. İsimlerini birbirlerine soylerken duydum. Yaslı olan
Salih, gencin ismi Esat. Diğerini duyama dım ama baya iri...”
“Tamam Berfin. Tekrar ediyorum. Cocuğu kimseyle gorus turmeden hemen cezaevine
gonder. Gerisini ben hallederim. Sonra buraya gel biletini vereyim de tatile cık.”
Berfin “Uzakdoğu değil mi Behzat Bey?” diye kikirdedi.
“Nereye istersen. Uc dort ay buralarda gorunme de...”
“E bu sırada cocuğun avukatlık isi olursa?”
“Ben onları ayarladım guzelim. Sen kafanı kendi isine yor. Anlasıldı mı?”
“Tamam Behzat Bey...”
Bu telefon gorusmesinden sonra avukatın kafasına takması gereken bir sey daha cıkmıstı. Ne
var ki, biraz once kurduğu otel, banyo, yemek ve Julide fantezisi baskın gelmis, Taner’in kafasını
dağıtmıstı. “Belki gercekten de gecmis olsun demeye gel mislerdir cocuğa” diye dusundu.
Julide’yi aramak icin bir kez daha telefona uzanmıstı ki, hevesini bu sefer faks makinesinin sesi
kursağına bıraktı. Makineden cıkan kağıdı eline aldığında, isi bes yeğenle bırakma fikrini bir kez
daha gozden gecirmek zorunda kaldı. Tanıdıklarından biri, iki yeğenin daha adresleri ni tespit
etmisti. Behzat Taner, biraz dusundukten sonra, kağıdı burusturup cop sepetine gonderiverdi.
Hızla koltuğundan kalk tı paltosunu giydi. Tam kapıdan cıkacakken, aklının bir kena rında “Acaba
bu yeğenler miydi?” sorusunun asılıp kalmıs ol duğunu fark etti. Kendisini tanıdığı kadarıyla, bu
soru omru boyunca orada oylece duracak en olmadık zamanlarda kendisi gosterecekti. “Aman
benden cıksın da...” diye dusunerek, kağı dı cop sepetinden geri aldı. Cep telefonundan Cahit’i
arayıp, bulabildiği son iki yeğenin adreslerini verdi. Her ikisi de birbir lerinden cok uzak
sehirlerde oturuyorlardı. Cahit’e en yakında ki fedailerin bu sehirlere gonderilmesini soyleyip,
dikkatli ol malarını sıkı sıkı tembihledi. Bilgisayarından fedailerin dağılım larına baktı. En yakın
fedai grubunun yeğenlere ulasması bu geceyi bulurdu. Bu da kendisine ayıracağı yeterli zaman
anla mına geliyordu. Yeğensiz, fedaisiz, emanetsiz ve tabii Behram’sız bir zaman. Guzel bir
seydi. Tekrar telefonuna uzandı ve bu sefer calmasına fırsat vermeden sekreterini aradı: “Otelde
bir yer ayırt Julide” dedi avukat
“Oda mı?” diye sordu kız.
“Evet!”
“Hangi otelde?”
Taner, capkın olduğunu dusunduğu bir sesle, “Sen hangini istersen orası olsun guzelim” dedi.
Julide “Ama Behzat Bey!” diye ciyakladı, “Ben bu sekilde size yardımcı olamam ki. Kendiniz
icin mi istiyorsunuz? Misafi riniz mi var? Ben nasıl bilebilirim ki hangi otelin ...”
Behzat Taner kızın cumlesini bitirmesini beklemeden tele fonu kapattı. Kısa bir sure sonra
Taner Hukuk Burosu’nun calı sanları, patron sekreteri Julide Hanım’m, bizzat patron tarafından
kolundan tutulup, asansore kadar suruklenmesine sahit ol dular...
26
Salih Usta ile İlyas, Eski Yer’e geri donduklerinde, gun ne redeyse devrilmek uzereydi. Salona
girdiklerinde herkesi bir masanın etrafında buldular. İdris Usta hala telefonla konusu yordu.
Niran Hatun ise pur dikkat Usta’yı dinliyordu. Bengi de donmustu. Artık ağlamıyordu ama hala
uzgun olduğu her ha linden belli oluyordu. Mehmet Sinan sabahki korkunc halinden kurtulmus
gibiydi. Merdivenden inerken gordukleri, dibinde yarım parmak kadar pıhtılasmıs kan duran
buyuk bakır kupa, gecelinin rahatlığını acıklıyordu. Aslında Mehmet Sinan boyle seyleri pek
ortada bırakmazdı ama, herhalde aceleye gelmisti.
Niran Hatun, Salih ile İlyas’ı gorur gormez, “Neler yaptı nız?” diye sordu.

Salih, “Biraz sağa sola sorduk, sonra butun gun eminin ka tilini kovaladık” diye cevapladı.
İdris Usta gulumsedi: “Yakalayabildiniz mi bari?” “Yok usta” dedi İlyas, “Avukatı gostermedi.
Ne sirret ka dındı o oyle...”
Niran Hatun, “Anlatın bakalım” diyerek gozlerini ikisinin ustune dikti.
İlyas, “Once eminin semtine gittik” diye anlatmaya basladı, “Mahalleliye sorduk biraz. Hepsi
cok saskındı. Dediklerine go re, o cocuk adam kesecek biri değilmis. Ana babasıyla konusa lım
dedik ama halleri yoktu pek. Lakin duyduklarımız gore, co cuk son uc dort aydır garip adamlarla
dusup kalkmaya basla mıs. Eskiden sen sakrak olan cocuk, bu adamlarla goruleli beri her seyden
elini ayağını cekivermis. Butun gun odasına kapa nıp kitap okumaya baslamıs. Ailesi cok
uğrasmıs derdini anla mak icin ama cocuk ağzını acıp tek bir kelime bile etmemis. Ma hallenin
bakkalı, cocuğun adamla kadını para icin oldurduğune hic inanmıyor. Dediğine gore, son
zamanlarda cebinde cokca para varmıs. Ailesinin butun borclarını kapatmıs, tum alısveris leri de
pesin parayla yapmaya baslamıs. Mahalleli ya mafya di yor ya da tarikat. Neyse, sonra eminin
evine girdik. Biraz zor oldu ama... Salih Usta toprağa baktı, evde yabancı ayak izleri varmıs...”
Butun gozler Salih’in uzerine cevriliverdi. “Neyse ki ev es kiydi, zemini islenmis de olsa ham
topraktı” diye devam etti Sa lih, “Bilirsiniz, toprak ne kadar hamsa, hafızası o kadar guclu olur.
Uzerine basan ayağı tanır. Amrat tozuyla baktım. O eve iki tane yabancı girmis. O civardan, o
mahalleden değiller. İzleri de cok taze hem de...”
İdris Usta “Demek cocuğu onumuze attılar” dedi, “Sonra?”
Sonrasına İlyas devam etti: “Oralarda dolanırken cocuğun bugun mahkemeye cıkacağını
oğrendik. Belki ağzından bir laf alırız diye hemen karakola kostuk, gec kalmısız. Mahkemede
yakaladık sonra. Yakaladık ama gorusmek ne mumkun. Avu katı yıktı ortalığı. Akrabasıyız dedik,
bir ihtiyacı var mı soralım dedik. Koridorları cınlattı gostermedi cocuğu bize. Mahkemesi de cok
kısa surdu. Sucunu itiraf ettiğinden hemen cezaevine ko yuverdiler.”
“Avukatın ismini oğrenebildiniz mi?” diye sordu İdris Usta
İlyas, “Oğrendik elbet” dedi boburlenerek. Cebinden burus burus bir kağıt cıkardı. İdris Usta,
kağıda soyle bir goz atıp Mehmet Sinan’a uzattı.
İlyas, masadan biraz uzakta duran Bengi’nin yanına gitti. Kızı koltuğunun altına alarak
“Cenaze nasıldı?” tuye sordu, “Bir seyler oğrenebildin mi?”
Bengi icini cekerek “Kalabalıktı Hoca’nın cenazesi” dedi, “Cok bir sey oğrenemedim. Murat
Hoca yalnız yasardı. Evden dısarı da pek cıkmazdı. Kimse fark etmeden alıp goturmusler
adamcağızı. Butun kitaplarını, calısmalarını esyalarını falan okulun kutuphanesine bağıslamıs.
Yarın fırsat olusa ben de gi dip esyaların toparlanmasına yardım edeceğim. Ortalık biraz daha
sakinlesmis olur, evi kolacan ederim soyle bir.”
“Gitmedin mi bugun eve?”
“Yok. Polis kapatmıstı. Kimseyi iceriye sokmuyordu.” İlyas ile Bengi’nin sohbetini telefonun
sesi boldu. İdris Usta ahizeyi alarak salonun ote ucuna gitti. Ne konustuğu duyulmu yordu ama
suratına yansıyan sevinc ifadesi, bir seylerin iyiye gitmeye basladığını gosteriyordu. Bes dakika
kadar konustuk tan sonra telefonu kapattı. Ağzı kulaklarında masaya doğru yaklastı: “Gozun
aydın Hatun”dedi. “Galiba bulduk senin ema neti.”
Hatun’un gozlerinde sevincten cok, ucu gorunmus bir inti kamın kıvılcımları parladı. Hicbirsey
demeden, dudaklarını ke mir erek gulumsedi.
“Ordu’daymıs emanet,” diye devam etti Usta, “Az once konustuğum, eminin yeğenlerinden
birisiydi. Bir iki ay once da yısı kutuphanesini bırakmıs. Benden sana yadigar kalsın de mis.”
“Tamam bulduk!” diye onayladı Hatun. Emininin parcayı kitap cildinin icinde sakladığını
biliyordu, “Geleceğimizi haber verdin mi?”
“Verdim” dedi Usta, “Seni tanıyor zaten. Dayısından duy mus ismini.”
Hatun dısarı cıkmak uzere hazırlanmaya baslamıstı bile. “Hadi İdris” dedi, “Sen de geliyorsun
benimle.”
Usta eliyle Hatun’a beklemesini isaret etti. Sonra herkesi masanın etrafına toladı: “Su
elimizdeki tasla birkac kus vura lım” dedi, “Bes tane yeğene saldırdıklarını oğrendik. Ucune dun
gece, ikisine bugun. Bu da demektir ki adamlar hala ema netin pesinde ve bakacakları dokuz
yeğen daha var. Kısaca, ben derim ki, biz gidip Hatun’la emaneti alalım, geri kalanımız ye

ğenlerin civarındıa pusvıya yatsın. Gelirlerse hos gelirler...”
İdris Usta’nın soyledikleri, kucuk bir sorun dısında herke sin aklına yatmıstı: “İyi
dusunmussun Usta” dedi Salih, “Ama siz Hatun’la Ordu’ya gittikten sonra biz geriye uc kisi kalıyo
ruz. Hangimiz nereye gideceğiz?”
İdris Usta, uzerinde isimlerin ve adreslerin yazılı olduğu kağıdı Salih’in onune koydu: “Ucu
İstanbul’da zaten” dedi, “Mehmet Sinan’la Solaklar oraları tutar. Bir de anladığım kada rıyla bu
adamlar İstanbul civarında guclu. Baksana saldırdıkları bes yeğenin hepsi yakın sehirlerde. Biz
uzak olan altısından ucunu sececeğiz. Doğru yerde olursak kafa kafaya geliriz adam larla. Hele
bir tanesini sağ yakalarsak...”
Bengi “Doğru buraya alırım kopeği” diye Usta’nın cumlesi ni tamamladı.
Salih “Bunu da iyi dusunmussun de Usta,” diyerek yine araya girdi, “Doğru yer hangisi onu
nereden bileceğiz?”
İdris Usta, Salih’e bakarak gulumsedi. “Ya talih...” dedi, “ya da kor Salih... Biz Hatun’la
Ordu’ya gidiyoruz. Geriye Si vas, Ankara, Amasya, Antep ve Erzurum kalıyor. Secin baka lım...”
Salih, Bengi ve İlyas onlerindeki kağıda bakakalmıslardı. Vermeleri gereken onemli bir karardı
ve talihlerinden baska gu venebilecekleri hicbirsey yoktu.
Bengi, “Soz buyuğun” diyerek Salih Usta’yı one ittirdi. Us ta, artık ezbere bildiği vilayetleri
kağıttan bir kez daha okudu. Sonra, emanetin artık bulunduğu, bunun da ‘ya tutarsa’ niye tinden
bir hareket olduğu aklına geldi: “Antep olsun bakalım” dedi. İcinden oyle gelmisti.
Usta’nın kararından sonra Bengi kağıda bir goz atıp “Amasya” dedi. Hemen arkasından İlyas
hic beklemeden “Er zurum” deyiverdi.
Tercihlerin yapıldıktan sonra hemen hazırlanmaya basladı lar. Mehmet Sinan, İdris Usta’dan
aldığı isaretle odalardan biri ne girdi ve elinde koca bir cantayla geri donu. Cantayı masanın
uzerine koyup, icindeki silahları masanın uzerine dizmeye bas ladı. “Alın birer tane” dedi İdris
Usta, “Neme lazım uzerinizde bulunsun.” Niran Hatun ile Bengi, irice birer yediliyi hemen
bellerine sıkıstırdılar. İdris Usta, yanından cok nadir ayırdığı re volverini kontrol ederken, İlyas,
hafif ondortlu ile ağır ama eli ne tam oturan dokuz milimetrelik arasında kararsız kalmıstı.
Her zamanki gibi silahlara en fazla burun kıvıran Salih olmus tu. Bu aletler Usta’ya Cok
gurultulu ve soğuk geliyorlardı. Sa lih’in silahlara uzak durduğunu goren Niran Hatun, “Sok sunu
beline de yatağanla dolanma Antep’lerde” diyerek eski model bir altıpatları cırağının onune
ittirdi. Silahı mecburen beline sı kıstırdı ama ince ve zarif celiğin belinden asağıya doğru Buzul
mesine alıstıktan sonra, tum ağırlığı ve soğukluğuyla silahı bir kulce gibi belinde hissetmek Salih’i
cok rahatsız etmisti.
“Eğer karsılasırsanız sağ yakalayacağım diye kendinizi teh likeye atmayın” dedi Niran Hatun,
“Bitirin isini. Lesinden de iz sureriz.”
İdris Usta revolverin topunu son bir kez cevirip kapattık tan sonra, “Gun doğana kadar
pusuda bekleyin” dedi, “Biz emaneti alıp İstanbul’a doneceğiz. Sabah tekrar burada toplanı rız.
Eğer bir terslik cıkarsa sanat kullanmadan once telefon edin. Herkesin telefonu yanında mı?”
Salih Usta, “Benimki yanımda” diyerek, Yasemin’in hedi yesi yeni telefonunu cıkartıp,
bahaneyle herkese gosterdi. Silah denen aletten ne kadar hazetmiyorsa, bu alete de o kadar
hay randı. Telefonda ilk konustuğu gunu hic unutmuyordu. Aletten İdris Usta’nın sesini
duyduğunda, bunun sanat kullanmadan, sadece insan aklıyla yapılmıs bir sey olduğuna
inanamamıstı. Belki de hayatında ilk defa birilerini bu kadar kıskanmıs ve ta bii ilk defa ‘sade
insanoğlundan’ bir baska cekinmeye baslamıstı.
Herkes ustunu basını son bir kez daha yokladıktan sonra, Niran Hatun “Hadi bakalım” dedi,
“Once biz Usta’yla cıkalım. Sonra da siz dağılırsınız.”
Salih cıkmaya hazırdı ama iki sehri bos bırakmaya gonlu hala razı gelmiyordu. “Sen niye
Hatun’la gidiyorsun?” diye sordu İdris Usta’ya, “O tek basına halleder orayı. Sen Anka ra’ya
gitsen?”
“Hem emanete tek kisi gitmek olmaz” dedi Usta, “Hem de cok yorgunum Salih. Buradan
sanat kullanarak ancak bir yere gidebilirim. Orada da karsıma birileri cıkarsa vay halime. Gozum
hic kesmiyor. Zaten beni Ordu’dan geri getirirse Hatun ge tirir, yoksa otobusle donerim.”
Salih, Usta’nın lafına guluyordu ama diğer taraftan da icini bir korku sarmıstı. İlk defa İdris

Usta’nın yorgunluktan bahset tiğini duyuyordu. İksir zamanı yaklastığında hepsinin uzerine bir
yorgunluk cokerdi ama bu hicbir zaman korkulacak boyut lara ulasmamıstı. Salih kendisini hala
dinc hissediyordu ama İdris Usta’dan bir hayli genc olduğu dusunulurse bu cok doğal dı. Niran
Hatun’u ise damarlarında dolasan o kadim kan koru yordu. Aralarında iksir olmadan en uzun
sure yasayabilecek olan Hatun’du. İksiri zamanında hazır edememeleri halinde ilk gidecek olan
da Behruz Usta’ydı ve onlerinde ne kadar zaman olduğunu bile tam olarak bilmiyorlardı.
İdris Usta, karsısında kahkahası donuveren Salih’in kafa sında yine kotu seyler kurduğunu
anlamıstı. “Sen gitsene An kara’ya” deyiverdi. Bir anda aklına gelivermisti.
“E Antep?” diye sordu Salih,
“Ha Ankara, ha Antep farkı var mı simdilik?” dedi İdris Usta, “Hem baskentte sana yardım
edecek adam da var.”
Niran Hatun, İdris’in aklından gecenleri anlamıstı. “Sırası mı simdi?” diye homurdandı.
“Tam sırası Hatun... Tam sırası” dedi Usta. Sonra Salih’e dondu: “Ben ararım onları
bulusursunuz bir yerde.”
“Aman Usta,” dedi Salih, “Simdi ayak bağı olmasınlar ba na. Sanat kullanmam icap eder.
Akıllarını baslarından almayalım.”
Usta kucuk bir kahkaha attı: “Hic cekinme kullan Salih. Bu gun oğrenmeseler yarın
oğrenecekler. Hem lafla anlatmak daha zor. Ben biraz cıtlatmaya calıstım ama akılları aldı mı
bilmem?”
Salih, hala ilk yaptığı tercihte ısrarlıydı: “Ben Antep’e gide yim, onlar da Ankara’daki eve
baksınlar. Hem bir sehir daha tutmus oluruz. Olmaz mı?”
Usta, Salih’in dediklerini soyle bir dusundu. Haklıydı ama subayları bir baslarına boyle bir ise
gondermek de cok tehlikeliydi. Maazallah, adamlarla karsılasırlarsa zaten belada olan baslarına
bir is daha acılmıs olurdu. Daha da kotusu, birine bir sey olursa Usta yıllarca vicdanını dinlemek
zorunda kalırdı. “Tek baslarına olmaz” dedi Usta, “Ben ucundan kıyısından bir seyler gorsunler,
benden baska birilerini de tanısınlar istiyo rum. Parca zaten emniyette, adamları yakalayabilir
miyiz diye sansımızı deniyoruz. Bir sehir tutulsa ne ikisi tutulsa ne...”
“Sen bilirsin” dedi Salih mecburen.
Niran Hatun “Hazır mısınız artık?” diye sordu. Sesinde be lirgin bir kızgınlık vardı. Herkes kafa
salladı. Hatun ile İdris, tam salonun ucuna doğru kısa bir kosu yapmaya hazırlanıyor lardı ki
“Kusura kalmayın ama...” diye bir ses duydular. Konu san İlyas’tı: “Behruz Usta nerede?”
İlyas’ın sorusu, ekseriyetle olduğu gibi, İdris Usta’yı kızdır mıs, diğerlerini de uzmustu. Dun
aksam Behruz Usta’nın evin den cıkıp yanlarına gelmesi, baslarında durması hepsini cok
sevindirmis, guclerine guc katmıstı. Lakin, Usta dun geceden beri yine ortalarda goremeyince,
hic kimse nerede olduğunu sorma ya cesaret edememisti. Behruz Usta’nın yeniden kabuğuna ce
kildiğini oğrenmek, herkeste pis bir yalnızlık hissi uyandırıyor du.
İlyas’ın sorusunu Niran Hatun cevapladı. “Evinde” dedi sakin olmaya calısan bir sesle, “Her
seyden haberdar ve gonlu bizimle birlikte...”
Hatun ile Usta, geride kalanlara son bir kez dikkatli ve uyanık olmalarını tembihledikten
sonra, arkalarında biri ucuk yesil, diğeri alev kırmızısı iki parlak ısık bırakarak yok oldular.
Salih Usta, odada en buyuk olarak kalmanın havasını sesi ne yansıtarak “Hadi bakalım” dedi
Bengi ile İlyas’a. Bir kac da kika aralıklarla, salonun ucunda once Bengi’nin beyaz, sonra da
İlyas’ın mavi ısığı parladı. Usta, koca salonda Mehmet Sinan ile yalnız kalmıstı. “Eyvallah” deyip
gidecekken, geceli Usta’yı durdurdu. “Sozunuz aklınızda değil mi Usta?” diye sordu gece li. Son
iki uc gunun en can sıkıcı sorularından birini de Mehmet Sinan sormustu. Geceli uzun zaman
once nesline ihanet edip aralarına katıldığında, Yediler’den bir tek seyin garantisini iste misti:
Temiz bir olumun. İhanet ettikten sonra gecelilerin inti kamlarını asla unutmayacaklarını ve
kendisini hayatta tutan ye gane gucun ise Yediler olduğunu biliyordu. Ocağın yok olması,
Mehmet Sinan’ın da bu dunyaya cok korkunc bir sekilde veda etmesi anlamına geliyordu. Bu
yuzden, yuzyıllar once Ustalar’dan bir soz almıstı. Hayatta kalan son Usta, Sinan’a temiz bir olum
bahsetmeden olmeyecekti.
Salih gulumseyerek “Dur bakalım Sinan Usta” dedi, “Ha yatta kalan son Usta demistik. Say
yediden geriye diyeceğim ama... Bitiremezsin!”

Geceli Usta’nın sırtına dostca bir saplak indirince, belindeki silah yine yerini belli edip
rahatsızlık vermeye baslamıstı. “Sen ver bakalım su Surmene isini” dedi Usta geceliye. Mehmet
Si nan, elini ceketinin ardına atıp, belinden yaklasık iki karıs uzunluğunda bir hancer cıkardı. Usta
“Eyvallah” diyerek han ceri sol kasığının uzerine taktı. Soyle bir kendisini yokladı. Da ha bir adam
gibi hissedince salonun ucuna doğru kosmaya bas ladı.
27
Sarp Yuzbası, Ulus meydanında, heykelinin etrafında tur lar atarak, gelisiyle bu gece icin
yaptığı butun programları al tust eden misafirlerini bekliyordu. Hava enikonu soğuktu. Ka labalık
aksam trafiği biraz rahatlamıstı ama meydan her zaman ki gibi sağa sola kosusturan insanlarla
doluydu. Bu havada ve bu kalabalıkta, daha once hic gormediği birini beklemek, insa nın
ızdırabını daha da arttırıyordu.
Bu gece icin kurdukları tum hayallere dur diyen telefon, Yuzbası ile Doğan’ı ussun tam
cıkısında yakalamıstı. Arayan bahcıvan İdris Bey’di ve kendilerinden iki ricası vardı. Birincisi,
bugun İstanbul’dan Ankara’ya gelen bir arkadasına her konuda yardımcı olmaları, ikincisi de
subay olarak ellerindeki tum olanakları kullanarak, Sivas ve Antep’teki iki adrese mumkun olan
en sıkı korumayı sağlamalarıydı. İdris Bey’in sesinde belirgin bir acelecilik hali sezilmekteydi.
Fazla bir acıklama yapmamıs ve “en iyisini yapacaklarından emin olduğunu” onemle vurgu
layarak telefonu kapatmıstı. Bu telefon gorusmesinin ardından Yuzbası hangi ricanın daha
zahmetsiz olacağını soyle bir dusunmus, sonra Doğan’a hemen usse geri donup adreslere yakın
jandarma birliklerini aramasını, kendisine de gidip İdris Bey’in su ‘yakın arkadasıyla’ ilgilenmesini
emretmisti. Doğan’la ayrıl dıktan sonra yuzbası İdris Usta’nın verdiği telefonu aramıs ve adının
Salih olduğunu oğrendiği ‘yakın arkadasla’ Ulus meyda nında, Heykel’in onunde bulusmaya karar
vermislerdi. Salih Bey’in konunun ne olduğunu telefonda soylemeye yanasmama sı, soğukla
birlikte Sarp’ın sinirlerini haylice germisti.
Yuzbası, buz gibi havadan dolayı, ellerini cebinden cıkarıp saatine bakmaya cesaret
edemiyordu ama artık sızlamaya bas layan kulaklarından, yeteri kadarı asan bir suredir
meydanda beklemekte olduğunu hesaplayabilmisti. Tam havada ve su za mansız misafire okkalı
bir kufur sallayacakken, cebinde telefo nunun titrestiğini hissedince, elini telefonla birlikte
cebinden cı kartmak zorunda kaldı. Arayan Salih Bey’di ve heykelin tam di binde olduğunu
soyluyordu. Yuzbası heykele doğru yurumeye basladı. Gercekten de tam dediği yerde boz
renkteki paltosuna sarınmıs bekleyen adamı gorunce “Bahcıvanın nasıl arkadasları varmıs boyle”
diye dusunmekten kendini alamadı. İdris Bey’in arkadası olduğu icin, bu misafirin de soğuk ve
can sıkıcı olaca ğını tahmin etmisti. Oysa kendisini bekleyen, sıcak ve samimi havasını uzaktan
hissedebildiğiniz bir ‘amca’ydı. Birine bu ada mı tarif etmek icin sadece bıyıklarından behsetmek
yeterliydi. Beyaz ve gur bıyıkları daha yirmi metre oteden kendisini belli ediyordu cunku. Adamın
o kadar sevimli bir goruntusu vardı ki, yuzbası adamın İdris Usta’nın yakını olduğunu unutuverdi:
“Selamın aleykum dayı” diye bağırdı yuzbası gulumseyerek.
Usta aynı sekilde bağırarak “Ve aleykum selam yeğen” di ye karsılık verdi. Sonra Sarp’ı
ensesinden tutup kendisine cekerek kucakladı. “Hay masallah, hay masallah” diyordu bir taraf
tan da. “Demek yuzbası sensin. Hay masallah!”
“Benim dayı” dedi Sarp. Bir taraftan da yuzune bakıyor, Usta’nın kendisine bakıp gevrek
gevrek gulmesine bir anlam vermeye calısıyordu. Salih Usta gulup de burnu bıyıklarına go
muldukce yuzu o kadar sevimli bir hal alıyordu ki, yuzbası da gulmekten kendisini alamıyordu.
Meydanın ortasında bir sure boyle karsılıklı kıkırdastıktan sonra Usta, “E hadi” diyerek Sarp’ın
koluna girdi: “Araban var mı senin?”
“Var” dedi yuzbası, “Nereye gideceğiz?”
Usta, cebinden cıkarttığı kağıdı Sarp’a uzattı: “Buraya” de di, “Gerisini yolda anlatırım.”
Usta’nın verdiği adres baskentin banliyolerinden birindeydi. Yuzbası buraya daha once hic
gitmemisti ama İstanbul yolu uzerinde bir yerlerde olduğunu biliyordu. O civarlarda yerle sim
henuz cok yoğun olmadığından sorarak kolayca bulabile ceklerini dusunuyordu. Ulus trafiğinden
kurtulup ana yola cık tılar. Koltuğa oturduğundan beri silah Usta’nın beline daha cok batar
olmustu. Usta bir sure sonra dayanamadı ve altıpatları be linden alıp kucağına koydu.

Sarp, Usta’nın kucağında duran silaha bakarak “Dayı anlat bakalım su isin gerisini” dedi. Silah
bile bu amcanın elinde tum soğukluğunu yitirmisti. Sanki kursun atacakmıs gibi değil de,
sakacıktan bir ses cıkartacakmıs gibi gorunuyordu.
Salih Usta “Basımız dertte yeğen” dedi, “İdris Usta’nın da hepimizin de bası dertte.”
“Usta mı dersiniz İdris Bey’e” diye sordu Sarp. Garibine gitmisti.
İdris Usta’ya ‘Bey’ denmesini de Salih hic yakıstıramamıstı: “Buyuğumuzdur oyle deriz” diye
cevap verdi. Yuzbası garip garip Salih Usta’ya baktı. Bahcıvan bu adamdan en az on yas daha
genc gosteriyordu. “Eee?” diyerek konuyu toparlamaya calıstı.
“Eee’si basımıza dert acan adamların bugun Ankara’da ol acağı ihbarını aldık” dedi Usta,
“Anlayacağın yeğen, pusuya gi diyoruz!”
Yuzbası bir Salih Usta’ya bir de kucağında duran silaha baktı. Bunun bahcıvanın bir numarası
olduğuna yemin edebilir di. Hınzır hınzır sırıtarak “E hadi bakalım...” dedi.
Yolun geri kalanını havadan sudan muhabbetle gecistirdi ler. Banliyoye yaklastıklarında
yuzbası gorduğu ilk taksi dura ğına adresi sordu. Taksicinin gosterdiği yoldan dumduz gidip
siteyi bulduktan sonra, yakındaki bir bakkaldan evin yerini oğ rendiler. Adresi kolay bulmuslardı.
Zaten bu muhitte en fazla bes altı tane site vardı.
Sarp “Simdi ne yapıyoruz?” diye sordu.
“Bekleyeceğiz...” dedi Usta, “Ev kesin burası değil mi? Yanlıs is yapmayalım.”
Yuzbası parmağıyla ust katlarda bir yeri saret ederek “Bak dayı, site bu, apartman bu, ev de
besinci kattaki ısıkları kapalı olan. Doğru yerdeyiz yani” dedi.
Usta, Sarp’ın gosterdiği yere bakmak icin arabanın icinde biraz eğilmek zorunda kaldı. “Karsı
kaldırıma ceksene su ara bayı” dedi, “Buradan gorunmuyor besinci kat falan..”
Yuzbası hafif bir “Of” cekerek kontağı cevirdi. Orta refujun bittiği yerden bir u donusu yaptı
ve arabayı Usta’nın evi rahat gorebileceği bir yerede durdurdu. Arabanın icerisinde Sarp icin cok
daha sıkıcı olan bir bekleyis baslamıstı. Cıplak tepelerin arasından hicbir engelle karsılasmadan
esen bozkır ayazı, getir diği soğukla etrafı buza kesiyordu. Ustelik Salih Usta motoru
calıstırtmıyor, muzik actırtmıyor, Sarp’ın arabadan inmesine bi le izin vermiyordu. Yuzbası
paltosuna sarınmıs, gozunu bile kırpmadan karsıdaki apartmanı gozetleyen Salih Usta’ya sinir
dolu gozlerle bakıyordu. Kendisini oyalayacak bir seyler arıyor du ki, aklına Doğan geldi. Buraya
gelirse sıkılmaya birlikte de vam edebilirlerdi. Hemen telefonuna sarıldı. Tam zamanında
davranmıstı. Zira Doğan, Yuzbası’nın telefonunu actığında yol daydı. Sesi cok sıkkın geliyordu.
İdris Usta’nm verdiği adreslere koruma sağlamak icin jandarma karakollarını ararken iki se yi
unutmustu: Henuz bir usteğmen olduğunu ve 12. Daire gibi tanımı cok mumkun olmayan bir
yerde gorevli olduğunu. An lattığına gore konustuğu jandarma komutanları, cok doğal ola rak,
12. Daire diye bir yerden arayan bir usteğmenin, sebebini belirtemediği bir koruma talebinde
bulunmasını cok hos ve an lamlı karsılamamıslardı. Ustelik verdiği adreslerin belediye sı nırları
dahilinde olduğunu bu yuzden de polisi araması gerekti ğini, kendisinin ‘jandarma’ olduğunu
soyleyen bu genc subaya eğlenerek hatırlatmıslardı. Bu fiyaskoya canı cok sıkılan Doğan’da
arabasına atladığı gibi direksiyonu evine doğru kırmıstı.
Sarp, Doğan’ın anlattıklarını cok fazla ciddiye almadan “Seni cakal seni” deyiverdi,
“Aramasam kaytaracaktın demek.”
Doğan ise “Siz is bitince yanıma gel demediğiniz icin git mekte bir sakınca gormedim ben
de...” gibi seyler soyleyerek kendini savunmaya calıstıysa da, aldığı nihai emir sonrasında
arabayı son surat yuzbasının yanma doğru surmeye basladı.
Telefonu kapattıktan sonra. Sarp birkac dakika daha sabre debildi. Sonuda dayanamayıp,
“Daha ne kadar bekleyeceğiz?” dedi, “Bari motoru calıstırsak. Usudum...” Yuzbasının sozunu
Usta’nın havaya dikilen isaret parmağı kesti. “O neydi o?” diye sordu Usta ısıksız pencereyi isaret
ederek. Sarp pencereye baktı. “O” diye nitelendirilebilecek hicbir hareket gorunmuyordu.
“Gozluklerini tak gozluklerini!” diye homurdandı icinden. Sa lih Usta, pencereye bir sure daha
dikkatle baktıktan sonra, bir ara sakinlesir gibi oldu. Sonra “Yok o kadar da yanılmam ben
yahu...” diyerek kapıyı actı ve dısarı fırladı.
28

Niran Hatun ile İdris Usta’nın etrafında her an devrilecekmis gibi duran kitap dağları
olusmustu. Daha bir bu kadar da kitaplıkta duruyordu. Aslında her sey cok iyi gitmisti. Ordu’ya
vardıklarında yeğenin evini elleriyle koymus gibi bulmuslardı.
Esma hanım, yani eminin yeğeni, kendilerini kırk yıllık dostları gibi karsılamıstı. Kollarından
cekile cekile salona buyur edil misler, bu misafirperver ev sahibesinin hemen bir cay demleme
konusundaki yoğun ısrarlarını, hızlı birer Turk kahvesi rica ederek savusturmuslardı. Esma hanım
kahveleri hazırlamak icin mutfağa gittiğinde. Usta, Hatun’un oturduğu yerde huzursuzlandığını
gorup nedenini sorıtıus, biraz ısrar ettikten sonra ağ zındaki baklayı oğrenebilmisti. Sorun suydu:
Hatun’un, daha vakti dolmadan emaneti geri almanın ne kadar doğru olduğu konusunda derin
supheleri vardı. İdris Usta, bu dar zamanda bir de bununla uğrasmak zorunda kalmıs,
emanetlerin calınma sının sıra dısı bir durum olduğunu, bunun anlayısla karsılana cağını soyleyip,
Hatun’u parcasını alması icin ikna edebilmisti.
Kahveler bittikten sonra Esma hanım Hatun ile Usta’yı ki tapların durduğu odaya goturunce
kendilerini ne kadar zor bir isin beklemekte olduğunu anlamıslardı. Koca duvar boyunca yerden
tavana kadar uzanan kitaplığa dusunceli gozlerle bakar ken Esma hanım hemen arkalarında hala
cene calmaktaydı: “Cok okurdu rahmetli. Affetsin beni cenazesine de yetiseme dim. İs guc
malum. Bana kitapları verirken iclerinden birkac ta nesinin size ait olduğunu gelip alacağınızı
soylemisti. Hangisi olduğunu biliyorsunuz her halde... Neyse siz baka koyun, be nim mutfakta
isim var. Beyim de gelir birazdan zaten. Ani gel diniz hazırlık yapamadım, kusura kalmayın artık
hep birlikte yeriz Allah ne verdiyse...”
Durumun vahim olduğunu anlayan İdris Usta, kadıncağıza aradıkları seyin bir kitap
olmadığını, daha ziyade kitabın cildi nin icine saklanmıs bir kağıdı bulmaya calıstıklarını, ararken
de ortalığın biraz dağılabileceğini soylemek zorunda kalmıstı. Es ma Hanım bu habere cok
bozulmustu ama Hatun’un, arada ic lerinde istemsiz birkac kıvılcım cakan gozlerle dayısını
hatırlatmasıyla biraz yumusamıs, “Neyse...” deyip mutfağa yonelmis ti. O dakikadan itibaren de
Niran Hatun ile İdris, kitapları tek tek indirip on ve arka ciltlerini yoklamaya baslamıslardı. Esma
hanım arada sırada kafasını uzatıp odanın halini endiseli bakıs larla soyle bir izleyip gidiyordu.
Tek kelime konusmadan ve bol bol homurdanarak, kitapla ra bakmaya devam ediyorlardı.
Koca kitaplıkta bakmadıkları bir raf kadar kitap kalmıstı ama İdris Usta, aradığı seyleri hep
baktığı en son cebinde bulduğunu dusunerek umidini kaybet memeye calısıyor, kitapları hızla
yoklamaya devam ediyordu. Hatun ise kitaplar azaldıkca isi daha sağlam tutmaya baslamıstı.
Esma hanıma gostermemeye calısarak kucuk bıcağıyla kitap ların ciltlerini kesiyor, bos cıkan her
kitabı sinirle kendisinden uzağa fırlatıyordu. Sinirlerinin iyice gerildiği bir sırada Esma Hanım bir
kez daha kafasını odaya uzattı: “Ay kusura bakma yın” dedi, “Gerci onemli değil ama soyleyeyim
ben yine. Biz bu kitapları teyzemin torununun kamyonetiyle tasıdık İstan bul’dan. Nakliyecilik
yapar kendisi. Kitapları tasırken bir iki ta nesini beğenmis, odunc istedi. Ben de verdim. İnsallah
aradıkla rınız onlar değildir. Geleceğinizi haber verseydiniz isterdik ama ani oldu. Soyliyeyim
dedim.”
Niran Hatun ile İdris Usta oldukları yerde donakalmıslardı. Esma Hanım’ın cok gec verdiği bu
haber beyinlerinde yankı lanıp duruyordu. Hatun, kafasını yavasca cevirip “Sizin bu tey zenizin
torununun annesi dayınızın nesi oluyor?” diye sordu. Esma Hanım tavana bakarak kısa bir hesap
yaptıktan sonra, “Annesi gelinimiz olur da, babası... eh dayımın yeğeni oluyor. Kuzenim yani... “
Usta, Hatun’un yuzunu omrunde ilk defa bu kadar bembe yaz goruyordu. Niran Hatun tek
kelimeyle sonmustu. “Peki ne rede ikamet eder kuzeniniz?” diye sordu Hatun alabildiğine donuk
bir sesle. Esma hanım “Eee... Antep’te” diye cevap ver di. Sonra “Ay ay ay! Yaktım yemeği” diye
bağırarak mutfağa doğru kosmaya basladı.
Hatun “Kalk İdris” diye tısladı ama kendisi hala dizlerinin uzerindeydi. Usta, kanı boylesine
cekilen Hatun’un bir anda parlayıvermesini hayal etmek bile istemiyordu. “Peki bunlar ne
olacak?” diye sordu Usta bakmadıkları kitapları isaret ederek, “Belki bunların icindedir?”
“Bizde bu talih varken emanet Fizan’a bile gider, kalk İdris” dedi Hatun. Hemen arkasında
duran yatağın ortusunu tek hamlede cekerek İdris’e uzattı. “Bohcala!” dedi rafta duran ki tapları
gosterek. El birliğiyle ve aceleyle kitapları ortunun uzeri ne yığıp dort tarafından duğumlediler.
Usta bohcayı sırtına vururken “Bari kapıdan cıkalım” dedi. Hatun’un cevabı kesindi: “Vakit yok.

Hem kadında bu cene varken biraz zor cıkarız.” Us ta kafasını kapıdan uzatıp koridora baktı.
Mutfaktan gelen tan gırtılar Esma Hanım’ın halen mesgul olduğunu gosteriyordu. Koridor da hız
almak icin yeterli uzunluktaydı. Hatun “Fırla hemen” diyerek İdris’i kolundan yakaladı. Ağır
yuklerini pay lasmaya calısarak, koridorda kosmaya basladılar. Birkac dakika sonra mutfaktan
cıkan Esma Hanım, odayı bu halde bırakıp, bir eyvallah bile demeden cekip giden misafirlerinin
arkasından te essuflerini bildiren cumleler kurmaktaydı.
29
Salih Usta ile Sarp, neredeyse on dakikadır besinci kattaki dairenin kapısının onunde
duruyorlardı. Usta, soluk bile alma dan kapıyı dinliyor, iceriden gelecek en ufak bir cıtırtıyı bile ya
kalamaya calısıyordu. Yuzbası ise cok tedirgindi. Zaten apartmana girebilmek icin birkac zile
basmak zorunda kalmıslardı. Bir de kapı dinlerken yakalanırlarsa kimseye bir sey
acıklayamazlardı. Dayanamayarak “Dayı ne yapıyoruz biz burada?” diye sordu. “Sus!” dedi Salih
Usta sertce, yuzu hic de arabadaki ka dar sevimli gorunmuyordu.
Usta, arabada beklerken evin penceresinde bir sey gordu ğunu dusunuyordu. Sanki bir
karaltı, cok kısa bir an icin camın arkasından gecip gitmisti. İste bu yuzden dakikalardır kapıyı
dinliyordu. Arada sırada duyduğu bazı ufak sesleri, dikkat ke silmis kulaklarının kendisine
oynadığı oyunlarla karıstırıyordu ama en son, Yuzbası’yı susturmadan az once duyduğu sesin
evin icinden geldiğinden emindi. İceriye girmeye niyetliydi ama yapacağı bir hatanın sebebiyet
vereceği rezaleti dusunmek, Usta’yı kapıya tekmeyi gecirivermekten alıkoyuyordu. Yuzbası
konusmadığı halde bir kez daha parmağını dudaklarına gotur du. Bir sey daha duymustu. Sessiz
olmaya calısırken, dikkatsiz ce biraz sert atılmıs bir adımdı sanki. Emin olmak icin parmak larını
zemine değdirdi. Hissettiği titresim de iceride birilerinin olduğunu doğruluyordu. Hos, bunlar ev
sahipleri de olabilirdi. Ya da iceride yabancı birileri varsa, dısarı cıkmalarını beklemek cok daha
mantıklıydı. Ama Usta kararını vermisti bir kere. Gi recekti.
Salih Usta doğrulup belindeki silahı cıkartınca yuzbasının gozleri acılıverdi. “Dayı ne
yapıyorsun?” diye sordu telasla. Us ta gayet sakin bir sesle “İceri giriyorum” diye cevap verdi.
Yuz bası gulumseyerek Usta’yı hafifce goğsunden geri ittirdi: “Da yı,” dedi “Bir durum varsa
bırak biz halledelim. Arkadas da ge lir birazdan...” Usta, Sarp’ın gozlerine hic gulumsemeden dik
dik baktı. “Yeğen!” dedi “geri dur!”
Usta’nın ciddi ciddi iceriye girmeye niyetli olduğunu anla yan Sarp elini geri cekti. Ne olur ne
olmaz diye tabancasının kı lıfını acarak kabzayı ortaya cıkarttı. Usta guc almak icin uc adım geri
cekilmisti ki durdu. Fikrini değistirmisti. Tabancasını beline geri koyup, sol kolunu sıvadı.
Bileğinde duran iki par mak kalınlığırdaki bilekliğe tereddutle baktı. Sonra bilekliğin ust
kısmındaki duğumu cozup, serbest kalan deri parcasını ge riye doğru kıvırdı. Deri muhafazanın
altından, iki parmak ka lınlığında, dort parmak uzunluğunda, oval bir sekilde kesilmis, acık
kırmızı renkte bir tas cıktı. Yuzbası, bilekliği gorduğunde bunu, iki derinin arasına tutturulup saat
gibi bileğe takılır hale getirilmis guzel bir sus tası zannetmisti. Ne var ki Usta sol kolu nu birkac
kere sertce sallayınca, kırmızı tasın icinde mavi ile ye sil arasında gidip gelen, sıvı desen değil,
duman desen hic değil bir sey kaynasmaya basladı. Tam bu sırada apartmanın ısığı sonuverdi.
Yuzbası ısığı tekrar acmak icin otomatın duğmesini ararken, asansorden de hic ısık gelmediğini
fark edince elektrik lerin kesildiğini dusundu.
Yuzbası, tam Usta’ya iceriye nasıl gireceklerini sormak uzereyken, kapının cercevesinden ufak
cıtırtıların yukseldiğini duydu. Cıtırtılar biraz daha yukselip susunca Usta kapıya omzuyla
yuklenmeye basladı. Biraz itekledikten sonra kapı cok fazla gurultu cıkarmadan ardına kadar
acıldı.
Ev, Usta’ya yanlıs yaptığını dusundurtecek kadar sessiz ve karanlıktı. Sarp tabancasını
kılıfından cıkararak ilerledi. “İleri atılma, arkamda dur” dedi Usta, “Onu da yerine koy. İs gormez
artık.” Yuzbası bu lafa bir anlam verememisti. Elindeki, dolu sarjoruyle basbaya silahtı ise.
İnatlasır gibi namluya bir mermi surdu. Usta kafasını iki yana salladıktan sonra iceriye bir adım
attı. Tam yuzbası da kafasını uzatmıstı ki, sağ taraftaki korido run sonundan belirgin bir “cıt” sesi
geldi. Sesin geldiği yana baktıklarında, pencerelerden sızan los ısık huzmelerinin altın da, diz
cokmus bir adamın siluetini gorduler. Yuzbası sesi tanı mıstı. Bos ya da ates almamıs bir silahın

sesiydi bu. Silahını da ha yeni doğrultmustu ki, koridordaki siluet aniden ayağa kalktı ve
uzerlerine doğru kosmaya basladı. Adam tamamen siyahlara burunmustu ve yaklastıkca elinde
tuttuğu hancer daha da belirginlesiyordu. Salih Usta, yarım adım geriye cekilip kendini sağ
lamladı. Adam yaklasıp elindeki hanceri boynuna doğru savur du. Salih Usta buyuk bir
soğukkanlılıkla adamın hamlesini bek lemisti. Hancer savrulunca Usta one doğru eğilip kafasını,
ham lesi bosa gidince dengesini kaybeden hasmının karnına gomuverdi. Sonra bir eliyle
kemerinden, diğer eliyle de kolundan ya kaladığı adamı olanca kuvvetiyle yere carpıverdi. Sarp,
zemine patlayan adamın bir daha ayağa kalkamayacağını dusunuyor du ama adam hala elinde
tuttuğu hancerini, hemen basucunda duran Usta’nın bacağına doğru sallayıverdi. Salih Usta,
hamle den kurtulmak icin geriye doğru zıplayınca Yuzbası’ya carptı. İkisi birlikte yere
yuvarlandılar. Bunu fırsat bilen adam hemen toparlanıp ayağa kalktı. Yuzbasının en son gorduğu
sey Usta’nın belinden sıyrılan hancer olmustu. Gozu hemen onundeki karanlık salona kayınca,
uzerine doğru gelen bir karaltı gordu. Neyse ki silahı hala elindeydi. Hemen doğrultup tetiği cekti
ama az onceki cıt sesi bir kez daha duyuldu. Yuzbası’ya silahındaki sorunu dusunmek icin vakit
kalmamıstı. Uzerine doğru gelen adamın, elindeki sahra benzer aleti karnına doğru savur
duğunu fark edince, hemen yana cekilip, silahıyla adamın kolu na vurmaya niyetlendi. İse
yaramıs, karnını kurtarmıstı. Ama adam acık olan kapıdan cıkıp merdivenlerden deli gibi inmeye
baslayınca, asıl derdinin kendisiyle olmadığını anladı. Kafasını cevirince, Usta’yla hasmının yerde
enikonu boğusmakta olduk larını gordu. Yardım etmek icin bir adım atmıstı ki Usta’nın sesi geldi:
“Pesinden git!” Yuzbası adamın arkasından merdivenlere doğru kosmaya basladı. Adamların iki
kisi olduklarını anlayan Salih Usta icin, artık hasmının canının pek bir onemi kalmamıs tı. Adamı
once uzerinden hızla itti. Duvara carpan rakibi, ken disini toparlar toparlamaz yeniden Usta’ya
saldırarak, kendisi ne yasamak icin verilmis son sansı da bosa harcadı. Surmene isi celik once
karnını kesti. Hemen arkasından Usta’nın yumruğu acık yaradan iceri daldı. Acıyla bağıran
adamın sesini de gırtla ğına inen cabuk bir darbe kesti. “Gerisini saymayacağım ama bu bir” dedi
Usta. Lesi yere bırakıp Yuzbası’nın pesinden se-ğirtmisken merdivenlerin cok zaman alacağı
aklına geldi. He men salona gidip pencereyi actı. Tam tahmin ettiği gibi, adam ve Yuzbası
apartmandan henuz cıkmıslar, sitenin dısına doğru kosuyorlardı. Usta zemine baktı. Asağısı ham
topraktı. Hic te reddut etmeden kendisini besinci kattan asağı bıraktı. Duser ken, sol elini yere
doğru uzatıp cabuk cabuk birkac kelime mı rıldandı.
Yuzbası adamın pesinden kosarken, gozu cok garip bir se ye takılıverdi. Kafasını cevirip,
Usta’nın besinci kattan asağı dusmekte olduğunu gorunce korkunc bir cığlık attı. Kacan ada mı
falan unutmustu. Usta’yı yukarıda yalnız bıraktığı icin kor kunc bir pismanlık duyuyordu. Usta
yere yaklastı, yaklastı... Sarp, bu korkunc manzarayı gormemek icin gozlerini kapatmak uzereydi
ki, akıllara sığmayacak bir sey oldu. Usta havalanıp ucsaydı Yuzbası belki daha az sasırırdı.
Ayakları yere değer değmez toprak. Usta sanki kocaman kustuyu bir yatağın uzeri ne dusmus
gibi yarım metre kadar iceriye gocmus, sonra he men yeniden duzelivermisti. Yuzbası olduğu
yerde kalakaldı.
Gulumsedi. Gorduğu manzara tek kelimeyle muhtesemdi. İcin den alkıslamak falan geliyordu
ama Salih Usta’nın kendisini ge ride bırakıp, arayı baya bir acmıs olan adamın ardından kostur
duğunu gorunce kendine gelip peslerine takıldı.
30
Aceleden olsa gerek Niran Hatun Antep’e cok sert bir inis yapmıstı. Dengesiz birkac adım
attıktan sonra ancak toparlana bildi. “İdris neydi su adres?” diye sordu hemen. Usta’dan hicbir
cevap alamadı. Telasla etrafına bakındı. İdris Usta yoktu. “Al lah kahretsin!” diye bağırdı
caddenin ortasında. Usta yorgun du, uykusuzdu. Bir de sırtında o kadar yuk vardı. Eh yolu tamamlayamamasına
sasmamak gerekirdi. Kimbilir nereye in misti? İdris her durumda kendisini
kurtarırdı ama fenası, adres uzerinde kalmıstı. Hatun hemen telefonuna davrandı.
Ulasılamıyordu. Talihine bir kez daha sovdu. Kuytu bir yere cekilip dusunmeye calıstı. Mehmet
Sinan geldi aklına. Adres bir umut. Eski Yer’de bir yerlerde duruyor olabilirdi. Geceliyi aradı. Tele
fon hemen acıldı: “Ne oldu?” diye sordu Mehmet Sinan telasla. Hatun, “Anlatamam simdi”
diyerek kısa kesti ve derdini anlat tı. Sinan “Bakarım hemen” dedi, “Ortalık cok dağınık ama ba

karım.” Antep’in bir tenhasında, hicbirsey yapmadan telefon beklemek icine sinmiyordu. “Salih
Antep’e niyetliydi” diye ge cirdi icinden, “Belki aklındadır adres...” Salih’in numarasını ce virdi.
Ona da ulasılamıyordu. Hatun iyice telaslanmıstı. “Ne ol du ki?” diye dusundu, “Tasım acmıs
olmasın bu cocuk...” İcine sinmedi, bir kez daha aradı. Yine ulasılamıyordu. Sinirden kafa sını
birkac kere yaslandığı duvara vurdu. İse yaramıstı. Tekrar Mehmet Sinan’ı aradı. Geceli telefonu
acar acmaz “Arıyorum hala” dedi. “Antep’teki adres sart değil” dedi Hatun, “Diğer yeğenlerden
de sorabilirsin. Bulabilirsen Ordu’yu ara. Esma Ha nım soyler sana adresi. Cok onemli olduğunu
soyle.” Telefonu kapatır kapatmaz hemen İlyas’ı aradı: “Antep’teyim” dedi İlyas’a “Bengi’yi ara
hemen buraya gelin. Madalyonuma gelin”
Aklına beklemekten baska bir sey gelmeyince, olduğu yere cokuverdi. İdris’i dusundu.
“Kurtarır kendini...” diye mırıldan dı, “İnsallah...” Sonra, İlyasla Bengi’nin rahat inebilmesi icin
daha acık ve tenha bir yer aramaya basladı. Ana caddede etrafa bakınarak kosustururken
telefon caldı. Arayan Mehmet Si nan’dı. “Sukur” diye gecirdi icinden. Geceli adresi bulduğunu
mujdeledi ama Hatun’un yazacak bir seyi, dolayısıyla da aklın da tutmaktan baska caresi yoktu.
Sinan’ın soylediği adresi icin den surekli tekrarlarken hemen arkasında bir patırtı duydu. İlyas,
tum cussesiyle kaldırımın ortasına inivermisti. Dengesini toparlayıp Hatun’a doğru kosmaya
basladı. Yanına gelir gel mez de “Nerede kaldın?” diye zılgıtı yedi. İlyas cevap vermedi. “Bengi
de yolda” demekle yetindi. Birkac dakika sonra Bengi de yanlarındaydı.
Bir taksi bulabilmek icin yollarda kosustururken İlyas “Us ta nerede?” diye sordu. Niran Hatun
soğuk bir sesle “Bilmiyo rum” dedi, “Gucu yetmedi gelmeye.” İlyas yine bir sey diyeme di.
Nihayet bir taksi bulup, sofore adresi soylediler. Sofor, Ni ran Hatun, İlyas ve Bengi gibi uc
musteriyi bir an once gidecek leri yere bırakıp, mumkunse parasını alıp toz olmak niyetiyle gaza
iyice abandı. Son duraklarına doğru yol ayılarken, telastan mıdır yorgunluktan mıdır bilinmez,
ucu de boyunlarındaki ma dalyonların hafif hafif ağırlasmaya basladığını hissetmediler.
31
İdris Usta oluyordu...
Niran Hatun’la birlikte Ordu’dan yola cıktıktan sonra Usta’nın pili bitivermis, kendisini bu
dağın basında buluvermisti. Ustelik inisi de korkunc olmustu. Kontrolunu tamamen yitirdi ği icin
yere, attığı taklaları sayamayacak kadar sert inmisti. Bu kadar kalın bir kar tabakasının uzerine
dusmus olmasa belki de coktan olmustu. İlk taklalarını karların ortemediği bir kayaya carparak
tamamlamıs, lastik bir top gibi sekip yonunu değistirdikten sonra kucuk bir duzluğe yuz ustu
kapaklanmıstı. Bu sert inisi o kadar da ucuz atlatmıs sayılmazdı. Alnındaki yaranın kanaması
soğuğun da yardımıyla hemen hemen kesilmisti ama uzerine dustuğu kolu kotu acıyordu. Usta,
dustukten sonra kendisini toparlar toparlamaz hemen kitapları aramaya basla mıstı. Emanetin
hala kitapların birinin icinde olma ihtimali Usta’yı urpertmisti. Neyse ki korktuğu basına
gelmemis, bohcayı dağılmıs bir sekilde elli metre kadar geride bulmustu. Kitapları toparlamaya
calıstı ve sığınabileceği kuytu bir yer bakınmaya basladı. Bu dağın basında, boyle bir havada,
değil kuytu bir yer bulmak yirmi metre ilerisini bile gormek imkansızdı. Omrunde boyle bir
soğuk, boyle bir kar gormemisti. Sığınacak bir yer bu lamayınca, elleriyle karları eseleyip,
kendisini ruzgardan koru yacak derinlikte bir cukur yapmaya calısmıstı. Nispeten basarmıstı da.
Cukur kendisini ruzgardan biraz olsun korumustu ama inanılmaz bir siddetle yağan kar bu kucuk
cukuru doldura rak mezarı haline getirmeye baslamıstı. Daha da kotusu, karları eselediği cıplak
elleri yavas yavas hissizlesmeye baslamıstı. Uzerindekiler boyle bir hava icin cok inceydi. Caresiz
bir sekil de kollarıyla kendine sarılmıs ısınmaya calısırken aklına kitap lar gelivermisti. Bohcayı
onune cekip kitapların ciltlerini yokla maya baslamıstı. Bos cıkan ilk uc kitabın sayfalarını
parcalaya rak bir yere toplamıs ve cakmağıyla tutusturmaya calısmıstı. Tutmayan elleriyle birkac
denemeden sonra cakmağı cakmayı hatta bir sayfayı kenarından tutusturmayı basarmıstı. Ne var
ki, minik alev yaplmaya fırsat bulamadan, kendisinin iki katı bu yukluğunde bir kar lapası gelip
uzerine dusuverince, alevle be raber Usta’nın umutları da sonmustu. Cakmağı bir kez daha ca
kana kadar karlar yırtık sayfaların uzerini coktan ortmustu bile.
İdris Usta, neredeyse karla dolmus olan minik cukurun icinde oylece yatıyordu. Belden
asağısını beyaz bir ortu kaplamıstı bile. Kullanabileceği bir sanat dusundu. Toprağı gorebilse,

bası bu kadar donmese, bu kadar halsiz olmasa yapabileceği bir suru sey vardı. Ne kadar
derinde olursa olsun mutlaka birkac tohum bulur, hava ne olursa olsun bu dağ basını birkac
dakika da cennete cevirebilirdi. Yapabileceklerini dusundu. Belki toprağın altında bir alıcı bir
kusun kanadına takılıp buralara kadar gelmis bir ıhlamur tohumu yatıyordu. Belki de calı gulu...
Kimbilir, pembe cicekli bir nar belki de... Etrafında rengarenk ağac ları gordu Usta. Kokularını
derin derin icine cekti. Sonra bir an da aklına emanet geldi. Etrafına bakındı, karların arasında ya
tan bir kitap gozune carptı. Bunu daha once fark etmemis olma sına cok sasırdı. Diğerlerinden
daha buyuk, cildi yaldız islemeli gosterisli bir kitaptı. Eline aldı. İlk sayfayı cevirip, ilk cumleyi
okumaya basladı: “...ve rivayet olunur ki, hekimlerin efendisi Lokman Hekim...” Hekimin ismini
okuyunca icine bir ferahlık geliverdi. Cumleyi okumaya devam edecekti ki, kitabın cildini tutan
bas parmağının altında bir kabarıklık hissetti. Yokladı. Besbelli bir sey vardı cildin altında. İcinden
“İster misin emanet olsun?” diye gecirdi. Cildi yırtıverdi. Ucu gorunen kağıdı parmağıyla dısarıya
cekerek eline aldı. Yabancı değildi. Kağıdın katlarını actı, yazıyı gordu. Hic yabancı değildi.
Emanetti bu!.
İdris Usta gulmeye basladı. “Buldum iste” dedi kendi ken dine, “Buldum. Benim elimden ne
kurtulur ki zaten. Bunu da buldum... Hatun cok sevinecek bu ise... ama... ama burada ol du mu
ya? Kim bilir ne zaman gelirler yanıma. Ben dayanabilir miyim? Dayanırım herhalde... Dayanırım
ya... Bengi ot kaynatır hemen. İlyas kucaklayıp goturur beni. Yapar benim cırağım. Sanat
kullanamasa da buradan İstanbul’a sırtında tasır. Goturur Behruz Usta’nın yanına bırakır beni.
Sonra Usta bu karı bu ruz garı bir paylar, ne yaptınız benim kartalıma diye. Bırak esmeyi,
uflemeye korkarlar o zaman... Salih bir dosek acar bana... Sıca cık... Fır doner etrafımda, bir
dediğimi iki etmez... Dayanırım ben... Hatun gelir birazdan. O geldi mi soğuk falan kalmaz bu
ralarda...”
Usta, Hatun’dan yayılan sıcaklığın vucudunu ısıttığını his setti. Artık usumuyordu. Ruzgar
kesilivermisti. Soluduğu hava genzini ve ciğerlerini kesmiyordu artık. Sarsıldı. Ağırlığından azad
olmustu. Sanki binlerce parmağın ucunda tasmıyormus gibi havada rahatca yuzuyordu.
Gulumsedi. Ne olduğunu anla yamadığı bir sey uzerini ortuverdi. Her yer zifiri bir karanlığa
kesilmisti. Kafasını hafifce yana cevirdiğinde once gokyuzunde parıldayan kocaman dolunayı
gordu. Ayın ısığı, hemen tepesin de ellerinde mızraklarıyla dikilmis, dimdik karsıya bakan iki
Truva’lı askerin zırhlarında parıldıyordu. Askerlerin arkası do nuktu. Hemen onlerinde, havada
dort nala giden dort atı kam cılayan surucu duruyordu. Dort atın cektiği araba, doğruca do
lunaya doğru gidiyordu, İdris Usta bu arabayı tanıyordu. Sol tarafında bir el saclarını oksadı.
Usta kafasını cevirdiğinde kar sısında Behruz Usta’yı gordu. “Gidiyoruz evlat” dedi Usta. İdris
gulumsedi...
32
Doğan, Yuzbası’nın tarif etmeye calıstığı caddeyi nihayet bulmustu. Yolda gorduğu bir
adamdan aldığı tarife uyarak di reksiyonu sola kırdı. Genis caddede Yuzbası’yı ya da arabasını
gorebilmek icin yavas yavas ilerliyordu. Bir anda, ne olduğunu anlamadan araba olduğu yerde
duruverdi. Doğan once bir seye carptığını zanetti. Kafasını kaldırıp baktığında onunde bir sey
goremedi. Motor tamamen susmus, sokağı aydınlatan lambalar da teker teker sonmeye
baslamıslardı. Doğan, ne olduğuna bir bakmak icin asağı inmek uzereyken, bir karaltının bes altı
metre kadar onunden hızla gecip gittiğini gordu. Dikkatli bakınca bu nun tepeden tırnağa
siyahlar giymis bir adam olduğunu fark et ti. Birkac saniye sonra, bir baska adam da arabanın
onunden ay nı hızla gecip gidince Doğan ortalıkta bir olay olduğunu anladı. Karısmaya niyetli
değildi ama, bu ikisinin arkasından, elinde si lahıyla kosan bir ucuncu adamı gorunce hemen
arabadan fırla dı. En arkada kalmıs olan bu adam Sarp Yuzbası’ydı.
Doğan, tum gucuyle depara kalkarak Yuzbası’ya yetisti. O tempoda kosarken konusmaya
calısmanın sacmalık olduğunu bile bile kendisini “Ne oluyor?” diye sormaktan alamadı. Yuz
bası’nın hic cevap verecek hali yoktu. “Kos Doğan” dedi sade ce. Kovalamacanın yonunu en
ondeki adam belirliyordu. Cad deyi diklemesine kesip gecmislerdi. Artık kucuk bozkır
tepeciklerinin artısında kosturuyorlardı. Sitelerden uzaklastıkca ısık da azalmıs, zifiri karanlıkta
kor bir kosu baslamıstı. Bir sure daha ilerledikten sonra, Doğan onlerindeki adamın yavaslayarak

sağ tarafa doğru acılmaya basladığını gordu. Tam yonunu adamın uzerine doğru değistirmisti ki
Yuzbası arkadan “O değil!” diye bağırdı. Doğan icin bu kadar bilgi de yeterliydi. En azından artık
tek bir adamı yakalamaya calıstıklarını biliyordu. Temposu nu yukseltti. Sağ tarafta, biraz once
kovalamacadan kopan ada mın, bir eliyle toprağa yaslanarak dizlerinin uzerine cokmus ol
duğunu gordu. “Cok yoruldu herhalde” diye gecirdi icinden. “Zaten yaslı bir adama
benziyordu...”
Birkac adım daha attıktan sonra ayaklarının altındaki top rak ağırlasmaya basladı. Her adım
attığında, ayakkabısının altı na yapısan camurlar kosmasını zorlastırıyordu. Doğan kosma ya
devam etti ama ilerledikce toprak daha berbat bir hale geli yordu. Her adımda ayakları toprağa
biraz daha fazla gomulu yor, kosmak icin cok daha fazla caba sarfedilmesi gerekiyordu. Olanca
kuvvetiyle uzun bir adım daha attı ama arkada kalan ayağını camurdan kurtaramamıstı.
Dusmemek icin havada ka lan adımını hızla yere indirince, o ayağı da bileğine kadar ca mura
giriverdi. Doğan toprağın boyle sakız kıvamına gelebildi ğine inanamıyordu. Cok garip bir
pozisyonda toprağa saplanıp kalmıstı. Onundeki siyahlı adama baktı. O da kendisi gibi iki ayağını
da toprağa kaptırmıs, kurtulmak icin debelenip duru yordu. İnsanın ayağını camurdan
kurtarmasının o kadar da bu yuk bir mesele olmaması gerektiğini dusundu. Yerden destek almak
icin sağ yumruğunu toprağa deydirir deydirmez, camur kolunu dirseğine kadar yutuverdi. Doğan
artık bu iste bir is ol duğunu dusunmeye baslamıstı ki, hemen yanı basında bir cift cizme belirdi.
Zorlukla kafasını kaldırdığında, o yaslı adamın tepesinde dikilmekte olduğunu gordu. Adamın
camura batma dan yuruyebildiğine hayret etmekteyken, bir elin sırtına dokun duğunu hissetti. O
elle birlikte, camur da bir anda gevsemeye baslamıs, tek kelimeyle kendisini serbest bırakmıstı.
Ayağa kalktığında, ilerideki siyahlı adamın, hala topraktan kurtulmak icin cabalamakta olduğunu
gordu. Hemen adama doğru kosmaya basladı ama yaslı adamın koluna yapısan eli, ikinci adımı
atmasına izin vermedi. İhtiyar, yavas adımlarla siyahlı adama doğru yurumeye basladı. Adam,
ayağım camurdan kurtaramayacağını anlayınca, eğilip ayakkabısının bağcıklarını cozmeye
basladı. Doğan bunu gorunce tekrar adamın uzerine kosmaya niyetlendi ama bu sefer baska bir
el koluna yapısıverdi. “Bekle sen...” dedi Yuzbası.
Sarp ile Doğan, on - onbes metre geriden, Salih Usta’nın adama doğru yavas yavas
ilerlemesini izliyorlardı. Usta hedefi ne bir kol boyu yaklasınca durup hicbirsey yapmadan
izlemeye basladı. Ayakkabısını cıkartmayı basaran adam, umutla ileriye doğru bir adım attı ama,
cıplak ayağı da camura gomuluverdi. Artık hicbir kurtulus sansı kalmadığını anlayınca, teslim
olmak yerine, once ayakkabısını Usta’ya doğru fırlattı, sonra belinden cıkarttığı hanceri, arkasına
doğru rastgele sallamaya basladı. Salih Usta, adamın direnmesini bir sure izledi. Tam arkasında
olduğundan, hancerin kendisine denk gelme sansı yoktu ama yine de dikkatli olmaya calısarak
adama biraz daha yaklastı. Hanceri bir kez daha savurduğunda, adamın kolunu kolayca
yakalayıp, sırtına doğru bukuverdi. Bir sure o sekilde bekledik ten sonra gozlerini kapattı. Sol
elinin iki parmağıyla ensesine dokunur dokunmaz cakıveren gumus rengi bir ısık adamın bu tun
vucudunu sardı. Geride Sarp ile Doğan, o simsek gibi ama simsekten daha guzel cakıveren ısığı
ve hemen akabinde ada mın baygın bir sekilde Usta’nın kucağına yıkılısını bir sirk gos terisini
izler gibi seyrediyorlardı.
33
Behzat Taner, uykusunun ortasında “Behzat Bey!” diye bir ses duyar gibi oldu. İlkinde ciddiye
almak istemedi ama, ses ıs rarlı bir sekilde kendisini durtmeye devam ediyordu. Ucuncu “Behzat
Bey” sesiyle birlikte ve omzuna batan tırnakların acı sıyla gozlerini acınca ilk olarak bir cift goğus
gordu. Gozlerini ovusturdu. Julide yesil yesil parlayan bir telefonu burnuna doğru uzatmaktaydı.
“Neee?” diye homurdandı. Julide, “Sizi arı yorlar Behzat Bey” diyerek telefonu iyice yaklastırdı.
“Beni mi?” dedi Avukat saskınlıkla. Telefonunu kapattığından emin di.
“Evet” dedi kız, “Behram Bey arıyor... Benim telefonum dan”
Behzat Taner, “Yuh be kardesim” diyerek ve bu sefer cok galiz bir kufur etmeye hazırlanarak
telefonu kulağına goturdu.
Karsıdaki ses “Aslansın sen!” diye cok neseli bir sekilde ba-ğırıverince, Behzat Taner “Kiminle
gorusuyorum?” diye sor mak zorunda kaldı. Bu Behram olamazdı. Karsıdaki ses “Benim kardes

benim. Behram” dedi. Aynı coskuyla devam etti: “Beh zat Taner sen var ya, bir numarasın. Sen
avukatların pirisin. Sen var ya seytanın sol elisin sen. Nasıl uzanıp da aldın o parcayı taa
Antep’ten. Vallahi helal olsun sana!”
Behzat Taner once ne olduğunu anlamamıstı ama Behram parcadan bahsetmeye baslayınca
sevincinden yatağın ustunde zıplamaya baslamıstı. Demek olmustu. Demek son anda Antep’e
gonderdiği adamlar emaneti bulmuslardı. Telefonun diğer ucunda Behram, tezahuratlarına soluk
almadan devam ediyor du. Avukat araya girebildiği yerlerde birkac kere tesekkur ettik ten sonra
“O kadar da onemli değil canım,” dedi “Her seyden once plan cok guzeldi.”
Behram ovgu dolu birkac cumle daha kurduktan sonra, “Bekle” dedi, “Buyuk İmam da
kutlamak istiyor seni...” Bu laf Avukat’ı yatağa geri dusurmustu. Sağ tarafına yattı ve telefonu
kulağının uzerine bıraktı. Bos kalan elleriyle de Julide’yi mın cıklamaya basladı.
Buyuk İmam’ın tebrik konusması tamı tamına otuzyedi da kika surmustu. Bu uzun
konusmadan en cok mutlu olan kisi ise suphesiz Julide’ydi. Zira, Behzat Bey’le on sevismeleri hic
bu kadar uzun surmemisti.
Buyuk bir enerjiyle tam julide’yi kendine doğru cekmisti ki telefon tekrar caldı. Avukat, artık
bakmıs bulunduğu ekranda Cahit’in ismini gorunce, kendisinin de tezahuratta bulunması gereken
birileri olduğunu hatırladı. Derhal tusa basıp, Cahit’e takdirlerini sunmaya basladı. Taner’in sadık
adamı, hepsim ses cıkartmadan dinledi ve sonuda “Tesekkur ederim Behzat Bey” dedi, “Ben
daha cok bir haber vermek icin aramıstım. Anka ra’ya gonderdiğimizi iki fedai vardı ya. Birisi
olmus, diğeri de kayıp...”
Behzat Taner, Julide’yi geri ittirdi. “Cesedi siz mi buldu nuz, haber mi geldi?” diye sordu.
“Maalesef polis bulmus Behzat Bey” dedi Cahit, “Emniyet teki yakınlarınızı aramanız gerekir
diye dusundum,”
Avukat, su an kimseden akıl alacak durumda değildi. “Sağol Cahit” deyiverdi sertce, “Diğer
fedai?”
“İz bulamadık” dedi Cahit ve verdiği haberler gittikce ko tulesmeye basladı: “Subayların
evinde hareketlenme var. Dinli yoruz.”
“Hangisinin?” “Yuzbasının...”
Behzat Taner derin bir soluk aldı ve nefesini verirken hafif ce hırladı: “İyi dinleyin Cahit!”
Yaklasık yarım saat icinde iki haber almıstı. Birincisi hic beklemediği, ikincisi ise cok korktuğu
bir haberdi. Bir fedainin olmus olması o kadar korkunc bir haber değildi belki ama diğer fedainin
ortadan kaybolmus olması, yakalanmıs olması ihtima lini de beraberinde getiriyordu. Bu da,
Behzat Taner’in, bu isin basından beri en fazla cekindiği seylerden biri anlamına geli yordu.
Behram’ın dusuncesine gore, ele gecen bu fedai, ikinci parca icin odenilmesi gereken bir bedeldi
ama bedeller konusunda uzman olan Avukat icin bu durum odenmek uzere bek leyen kulliyatlı
bir bedelin ilk ve belki de en kucuk taksitiydi. Ve Behzat Taner biliyordu ki, hesaplar ve bedeller
defteri bir kez acıldığında, borc, borclu ya da alacaklıdan en az birinin is mi silinmediği surece o
defter asla kapanmazdı. En iyisi insanın o defterlerden birine ismini hic yazdırmamasıydı.
Avukat, bu otel yatağında sadece is zamanından değil, omur zamanından da calmakta
olduğunu fark etti. Hemen isle rin basına donmeli ve ilk olarak subayların evinde donen do
lapları oğrenmeliydi. Giyinirken, once cok iyimser bir sekilde yuzbasının evindeki hareketlenmeye
cok alakasız bir olayın da neden olabileceğini dusundu. Sonra eğer bu hareketlenmenin
emanetlerle bir ilgisi varsa bile tek basına hareket ediyor olma larını diledi. Avukat kendini fazla
iyimser buldu. İki subay. Ye diler olmadan emanetlerden nasıl haberdar olabilirlerdi ki?
“Saat kac?” diye sordu Julide’ye.
Kız ağlamaklı bir suratla “Dort bucuğa geliyor.” dedi.
“İyi” dedi Bchzat Taner, “Sen uyu...”
Kapıdan cıkmak uzereyken, icinde cok garip bir his olduğunu fark ederek geri dondu.
Julide’nin uzerine eğildi ve kızı sacından falan tutup kaldırmadan usulca yanağından optu.
“Sağol” dedi kibarca...
Asansore doğru yururken, yuklu bir parayla birlikte kızın hemen yurtdısına cıkmasını
sağlayacağına ve bunu kesinlikle savsaklamayacağına dair kendi kendine sozler veriyordu.

34
Hava gozlem ussundeki 12. Daire ofisi, kısa tarihinin en sessiz gunlerinden birini yasıyordu.
Surekli bir sessizlik değildi ama bu. Odada bulunan iki subay sakin sakin otururken, bir anda
birbirlerine cevapsız sorular haykırmaya baslıyorlardı. Sonra konusmaya basladıkları gibi aniden
susuveriyorlardı. Su an yine oyle bir susmuslardı ki, bilgisayarlardan gelen o hafif vınlama bile
insanı rahatsız eden bir gurultuye donusmustu. Oda denen sey eğer canlı ve akıllı bir sey
olsaydı, bu iki insanın kesinlikle delirmis olduklarını soylerdi. Daha da fenası, eğer bi risi bu iki
subaya oda denen seyin aslında canlı ve akıllı birsey olduğunu soylemis olsaydı, alacağı cevap
kesinlikle “inan mam” ya da “sacmalama” olmazdı... Bunu soyleyen adamın suratına “Hadi
ordan” der gibi bakmazlardı bile. Eğer durum larına tam bir teshis koymak gerekirse butunuyle
suphedeydi ler...
Yuzbası donup donup dun geceyi dusunuyordu. Dayı’nın kapıyı kırmasını, besinci kattan asağı
atlamasını, sonra kovala dıkları adamı parlak bir ısığa boğup bayıltmasını, bunların us tune bir de
adamı evine tasımasını. Doğan’la birlikte salonunun ortasında, sehpanın hemen dibinde soluk
bile almadan yatan adamı izlemekteyken, Salih Dayı’nın cebinden, eline hic yakıs mayan bir cep
telefonu cıkartıp arkadaslarını aramasını; bir su re sonra o arkadaslarının teker teker ve
kesinlikle kapıyı kullan madan evine gelmelerini, oncesinde ve sonrasında olan bircok seyi
dusunuyordu yuzbası. Aslında dusundukleri garip seyler değildi, sadece bir gece once olanları
dusunuyordu.. Olmustu bunlar... Gormustu... Vallahi de billahi de gormustu... O balık etli kadın
duvarın icinden cıkıp gelmisti. Daha kucuk dilini bile yutamadan, nereden cıktığı belli olmayan
insan azmanı gibi bir adamın yemek masasının uzerinde kosturmakta olduğunu gor mus; hızını
alamayan adamın doğruca gidip duvardaki kitaplı ğa carptığına ve kitaplıkla birlikte sehpanın
uzerine dusup, tek kelimeyle evin anasını bellediğine sahit olmustu. Dayı “Kork mayın,
korkmayın” diye bağırırken, o fil yavrusunun sehpa parcalarının arasından doğrulup Dayı’ya
“Usta evde olduğunu soyleseydin ya ona gore gelirdik” dediğini, sonra da kendisin den ozur
dilediğini duymustu.
Tam gosterinin bittiğini zannederken, salonun kapısı acılıp iceriye bir kadın girmisti ki... İste o
kadın ve o kadının hisset tirdiği duyguları anlatmak icin yeryuzundeki kadınları tanımla yan
kelimeler aciz kalıyordu: Kırkını coktan asmıs ama zamana meydan okur gibi diri. Bir yetmisin
uzerindeki vucut, duğmesiz, belinden deri kemerle sıkılmıs koyu visne curuğu bir palto nun
icinde... Hemen hemen aynı renkte bol bir pantolon ve ağır kaba cizmeler... Saclar beline kadar
dalga dalga ve en sahici kı zılından... Yuzunden hem guzellik, hem dehset, hem sefkat hem de
vahset okunuyordu. Yuzbası kadının gozlerini hatırlamıyordu. Hafızasına kazıyacak kadar uzun
sure bakmaya cesaret edememisti cunku. Ama asla unutmayacağı bir tek sey vardı ki ismi:
Niran!
İste o kadın odaya girer girmez, duvarlardan, suradan bu radan cıkan insanların pek bir
onemi kalmamıstı. Salonda her kes ve her sey susmus, o fil yavrusu bile ustunu basını duzelt
meye baslamıstı. İsmini de ilk defa Salih Dayı’dan duymustu. Kadın, yerde yatan adamın karnına
sağlam bir tekme yerlesti ren oteki balık etli kadını bir bakısla durdurmus ve doğruca kendisine
yaklasmaya baslamıstı. Sarp, kendisini kadına tak dim etmeye hazırlanırken Dayı araya girmis ve
“Yuzbasım” de misti, “Niran Hatun...” Sarp, kendisine uzanan eli sıkınca cok garip bir sıcaklık
hissetmisti. “Sağolun Yuzbasım” demisti Ni ran Hatun, “Minnettarız. İsimizi bitirip hemen
Baskent’i terk edeceğiz ama bize dinlenmek icin biraz vakit tanırsanız cok musterih olacağız”
Sarp kendisine bahsedilen bu onurun ve iktidarın altında bir miktar sendelemis ve sadece
“Buyrun” diyebilmisti. Bu mu habbeti dehasından beri anlamamıstı zaten. Dayı, eve ilk geldi
ğinde telefonla konusurken kendisine “Arkadaslarının Anka ra’ya gelebilmeleri icin izin vermesi
gerektiğini” soylemis. Sarp da “Babamın sehri değil ya” diye dusunerek “Gelebilirler tabi”
demisti. Bunun uzerine bir de Hatun dinlenmek icin izin iste yince Yuzbası, aklının mukayyet
olabildiği kadarıyla bile, en azından bu insanlar icin baskentin kendisinden sorulduğunu
anlamıstı. Hatun’un gosterdiği nezakete karsılık olarak da Doğan’ı takdim etmisti. Usteğmen,
dakikalardır acık olan ağzını kapamayı ancak Hatun’un eli uzandığında hatırlayabilmisti.
O ‘garip olaylar’ Hatun’un salona girmesinden sonra da devam etmisti ama nedense artık
eskisinden cok daha az hayret vericiydiler. Tanısma faslı bittikten sonra, misafirleri kendi ara

larında bir sure fısıldasmıslar, sonra Salih Dayı, cok nazik bir dille ‘biraz musaade edip
edemeyeceklerini’ sormustu. Sarp ile Doğan da uslu uslu mutfağa cekilmislerdi. Bir vakit sonra o
fil yavrusu mutfağa gelmis gulumseyen bir yuzle acıktığını soyle misti. Yuzbası derhal buzluktaki
pizzalara davranmıs, sonra adamın cussesini ve diğer misafirleri de hesaba katıp evdeki
dondurulmus gıda stoklarını bir bir fırına gondermeye basla mıstı. İlk tur pizzalar pismekteyken,
once Salih Dayı gelip, elle rindeki kurumus kanı gostererek banyonun yerini sormus, ar dından o
balık etli kadın gelip yuzbasıya dondurulmus gıdala rın icindeki katkı maddeleriyle ilgili
konusmaya baslamıstı. Niran Hatun’un mutfağa girmesiyle bu konu kapanıvermisti.
Gecenin geri kalanında da fazla bir sohbet olmamıstı. Misafirleri, fil yavrusu haricinde,
yemeklerin ucundan biraz didikle mekle yetinmisler, Salih Dayı’nın daha bu gecenin en basında
soylediği gibi baslarının dertte olduğunu yeteri kadar belli et mislerdi. Neredeyse bir saati uc bes
cumle ile gecistirdikten sonra, Doğan’ın sırf muhabbet olsun diye bahcıvanı sormasıyla herkesi
garip bir telas kaplayıvermisti. Misafirleri, bu soru uze rine telasla boyunlarmdan cıkardıkları o
garip madalyonlara dikkatlice bakmıslar, derin bir ‘Oh’ cektikten sonra “idris Usta’nın iyi
olduğunu” soylemislerdi.
Masaya tekrar coken derin sessizlik sırasında Yuzbası mi safirlerine bakmıs, yuzlerinde
kederle birlikte yorgunluk da ol duğunu gorunce, kimseye bir sey sormadan gidip salona dort
yatak acmıs, Doğan’ın yatağını da kendi odasına hazırlamıstı. Yalnız yatma dusuncesi, Sarp’a
cocukluğundan beri ilk defa bu kadar urkutucu gelmisti.
Herkes yatmak uzereyken yuzbası cesaretini toplayıp Salih Dayı’nın yanına yaklasmıs ve
sadece “Neydi onlar?” diye sor mustu. Dayı, Sarp’in ne sormaya calıstığını anlamıstı tabii: “Sa
nat kullandım” demisti mumkun olan en sıradan sesiyle, “Buyu diye de tabir edilir...” Yuzbası, bir
seyler daha sormaya calısır ken Dayı devam etmisti: “Yorma kendini. Bizim yazgımızda boyle
olmak, sizin yazgınızda da sahit olmak varmıs. Zamanla daha iyi tanıyacaksın bizi. Yerini
bulacaksın. Hic endiselenme. Ellerden cıkan farklı olsa da, neticede hepsi akıldan cıkmadır.
Akıllarımızda bir fark yok bizim....”
İste boyle konusmustu Dayı. Yuzbası da baska soru soramamıstı. Misafirlerinden sonra da
soyle her seyi unutturacak deliksiz bir uyku cekebilmek icin kendilerini yatağa atmıslardı ama ne
mumkun... Gozlerini kapatmaya bile korkuyorlardı. Her ikisi de kısa ve derin nefesler alıyor, en
ufak tıkırtıda urpe riyor, birbirlerinden cıkan seslere kulak kesilerek yalnız olma dıklarını
dusunuyor ve kendilerini biraz olsun avutmaya calısı yorlardı. Tam uykuya dalmak uzereyken
gozunun onune o ge ce yasadıkları geliyor, kısa sahneler uykuyla birlikte korkunc kabuslara
donusuveriyordu. Son kabustan sonra bu iskenceyle sabahı edemeyeceğini anlamıs ve tekrar
ayağa fırlamıstı. Misa firleri uyandırmamaya calısarak ortalıkta dolanırken, hic hos ol mayan bir
seyin daha farkına varmıstı. Yakalayıp eve getirdik leri adam ortalıkta yoktu. Evde heryere
bakmıstı ama yoktu is te. Artık adamı eve getirdiklerinden suphe etmeye baslamısken, eskiden
sehpa olan ahsap parcalarının arasında, metal bir cisim gozune carpmıstı. Buyuk bir hancerdi bu.
Kabzası cok garip bir sekilde islenmisti ve simsiyahtı. Hanceri kınından sıyırdığı an da, yuzbasının
icini nedeni belirsiz ve cok keskin bir ofke kaplayıvermisti. insanın kendisinden korkmasına
neden olan bir of keydi bu. Celiği korkuyla kınına itiveren yuzbası, bunu da bu garip gecenin son
vukuatı olarak belleğine yerlestirmisti...
İste Sarp’ın aklından, 12. Daire ofisinin o en sessiz gununde sadece bunlar geciyordu.
Kimbilir kacıncı defa butun geceyi ye niden yasayıp ta en basa geri donuyor, dusunuyordu.
Dayının kapıyı kırmasını, besinci kattan asağı atlamasını, sonra kovala dıkları adamı parlak bir
ısığa boğup bayıltmasını, bunların us tune bir de adamı evine tasımasını.
35
Bengi Hatun, Solak odalarının mahzeninde sabırsızlıkla volta atmaktaydı. Hemen yandaki
demir kapının ardından Sa lih Usta’nın Ankara’da yakaladığı adamın cığlıkları duyuluyor du,
“inanılır sey değil” diye gecerdi Bengi icinden. Uc solak ne redeyse sabahtan beri adamla
ilgileniyorlardı ama adamın ağ zından cığlıktan baska hicbirsey cıkmamıstı. Değerli tutsakları
konusturmak her zaman zordu. Ağzından laf alayım derken adamı oldurmemek icin her zaman
belirli bir ‘el ayarının’ tuttu rulması gerekirdi ama Bengi icerdeki adam gibisine daha once hic

rastlamamıstı. Ne bir yalvarma, ne bir kufur, ne bir bed dua... Ne kadar canı yanarsa yansın,
adam sadece bağırmıstı. Bundan once uc gecesini de kabus zindanlarında gecirmisti us telik. Bu
zindanlar, Solaklar’a Elifin hediyesiydi. Bengi’nin su an bulunduğu mahzenin duvarı boyunca
dizilmis bes kapının ardı, bir insana hayatının en korkunc zamanlarını yasatmak icin ozel olarak
hazırlanmıstı. Duvarları, icine tıkılan adamın belle ğini okur, aklında ne kadar korkusu,
gecmisinde ne kadar ka busu, kalbinde ne kadar zaafı varsa hepsini bir kenara yazar, sonra
oğrendiği her seyi kurbanına geri vermeye baslardı. Artık saatler boyunca dev orumceklerle mi
boğusurdunuz, kopek su ruleri tarafından mı kovalanırdınız, cocukken bilyelerini yurut tuğunuz
arkadasınızdan dayak ustune dayak mı yerdiniz, fantezilerinizin kralicesi komsunuzun kocasının
gazabına mı uğ rardınız bilinmez... Bunlar tamamen kabus zindanlarının yara tıcılığına kalmıs
seylerdi. Tabii ki hepsi sanrıydı ama yeryuzu nun en gercek sanrıları. Bitmek tukenmek
bilmeyen, canınızı ve ruhunuzu cok acıtan sanrılar. Bu kucuk hucrelere bu gune ka dar cok az
insan dayanabilmisti. İste bu adam tam uc gecesini kabus zindanlarında gecirmis ve cığlık atıp
kafasını duvarlara vurmaktan baska hicbirsey yapmamıstı. Hal boyle olunca da adam caresiz
Solaklar’ın ellerine verilmisti.
Bengi sabırsızlıkla sorguya girmek icin kendisine izin veril mesini bekliyordu. İceriden gelen
seslere ve dısarıya cıkan So laklar’ın suratlarına bakılırsa, bu izin kısa surede verilecek gibi
gorunuyordu. Ocağın izni olmadan Bengi’nin birilerini konus turmaya calısması cok uzun zaman
once yasaklanmıstı. Baha nesi de, bir Usta’nın sanatını bu sekilde kullanmasının hos
karsılanmamasıydı. Ama Bengi bu yasağın ahlaki kaygılardan cok, vicdani muhasebeler
neticesinde koyulmus olduğunu biliyor du. İnsan bedeni, Bengi’nin sanatı ve yaratıcılığı bir araya
gelin ce, ortaya her zaman sıhhat dağıtan neticeler cıkmıyordu. Ha tun uzun zaman once,
konusturulması gereken bes adamdan besincisinin, sadece geriye kalan kellesini konusturmayı
becerince koyulmustu bu yasak. O gun bu gundur de gayet sıkı bir sekilde uygulanıyordu. Kısaca
Bengi Hatun’un, Behruz Usta ya da olmadı Niran Hatun’un izni olmadan birini sorgulaması ya
saktı. İzin cıktığında da, sorgu odasında Bengi ve kurbanından baska hic kimse kalmıyordu.
Merdivenlerden gelen ayak seslerini duyan Bengi kafasını cevirince Abbas Ağa ile Niran
Hatun’un asağıya inmekte ol duklarını gordu. Bir umutla merdivene doğru kosturdu ama ilk soru
Hatun’dan geldi: “Nasıl?”
“Hala uğrasıyorlar” diye cevap verdi Bengi, “Ama konusa cak gibi değil. Bu is kol gucuyle
olmayacak.”
Hatun, Bengi’nin ne demeye calıstığını anlamıstı. “Bekleye lim bakalım biraz daha” dedi, “Tek
kisi var elimizde. İdris nasıl oldu?”
Bengi konunun değisivermesine bozulmustu ama belli et medi: “Daha iyi...” dedi, “Behruz
Usta biraz daha gec kalsa, o bacağı kurtaramazdık. Atlattı sayılır ama dinlenmesi lazım.”
“Sakinledi mi biraz?”
Bengi “O bacağından daha zor oldu.” diye cevap verdi.
Elindeki kitap yaprağını sıkı sıkı tutmus, durmadan “Hekim’in Kelamı’nı buldum...
Buradaymıs... Antep’e bosuna git tiniz” diye sayıklayan idris Usta geldi gozlerinin onune. Ne
korkunctu! Usta’yı hayatında ilk defa oyle bir halde gormustu. Dağın basına dustukten sonra
donmaya baslamıs, ağır ağır ol mekte olan zihni, yasama guzel bir ruya ile veda etmek istemis
ti. Bengi, Antep’e gittiklerinde yeğenin cesedini bulduklarını, emaneti de ellerinden kacırdıklarını
soylemis ama İdris Usta bunlara inanmamakta direnmisti. Yattığı yerde, yarı uyur yarı uyanık bir
sekilde sayıklamaya, emaneti bulduğunu soylemeye devam etmisti. Nihayet zihni iyice kendine
gelip anlatılanları idrak etmeye basladığında ise, emaneti ellerinden kacırmaların dan dolayı
kendisini suclamaya baslamıstı. Salih’i Antep’e git mekten alıkoyanın kendisi olduğunu soyleyip
duruyordu. Ben gi dun aksam yanından ayrılırken Usta biraz daha iyi gorunuyordu ama zihnini
ve bedenini toparlaması icin biraz daha za mana ihtiyacı vardı.
Hatun, yan odadan gelen cığlıkları soyle bir dinledi ve Bengi’nin sabırsız gozlerine baktı:
“Salih’le İlyas neredeler?”
“Dunden beri gormedim” dedi Bengi, “Su delikanlıyı gor meye calısıyorlar. Hani İlyas’ın
eminini oldurduğunu soyleyen var ya... Bir de icerdeki adamın resmini falan cektiler. Mehmet
Sinan’la bir bakacaklarmıs. İdris Usta yatınca is basa dustu.”

Hatun sıkıntılı ve derin bir nefes aldı. Tam o sırada odanın demir kapısı gıcırdayarak acıldı ve
iceriden kan ter icinde kal mıs uc Solak cıktı. Yuzlerindeki ifadelerden iceride islerin bek lendiği
gibi gitmediği okunuyordu.
“Ne cıktınız?” diye sordu Abbas Ağa hemen.
Solaklar’dan en onde yuruyeni kafasını iki yana salladı: “Bu bizim elimizde kalır ağam” dedi,
“Sinir dayanmaz bu ise... Gık demedi!”
Solaklarının aldıkları bir vazifeyi kolay kolay ‘olmadı’ de yip bırakmayacaklarını bilen Abbas
Ağa dudaklarını kemirme ye basladı. Adamın uc gecesini kabus zindanlarında gecirip de hala tek
kelime bile etmemesini zaten kafası almamıstı. Simdi de en guvendiği Solakları gelmis, adamı
konusturamadıklarını soyluyorlardı. Hatun’un yanında ahkam kesmek istemediğin den, sanki
kendi kendine soyluyormus gibi, “Bu is bildik is de ğil” diye mırıldandı. Solaklar’ın iceriden
cıkması Bengi’nin sa bırsızlığını daha da arttırmıstı. İnatla Hatun’un gozlerine bakı yor. Hatun da
inatla duvarlara bakmaya devam ediyordu. As lında Hatun’un da aklına gelen tek care, Bengi’yi
iceri gonder mekti ama anlasıldığı kadarıyla tutsakları sıradan birisi değildi. Konusmamakta ısrar
etmesi kızın cileden cıkmasına neden ola bilirdi. Hele Bengi kendisini biraz kaybedip, bu adamı
eminini oldurenlerin yerine koyarsa, ellerindeki tek ipucundan da olu verirlerdi. Her sey bir
tarafa, sorgu icin Bengi’ye izin vermeme sinin cok derinlerden gelen bir nedeni vardı: Hatun cok
acıma sız bilinirdi... Oyleydi de... Lakin, elleri kolları bağlı bir insanı goz gore gore Bengi’ye teslim
etmek de her vicdanın katlanaca ğı sey değildi.
Hatun ne yapması gerektiğini dusunurken, merdivenler den gelen garip bir ayak sesi dikkatini
dağıttı. Sese doğru baktı ğında, icini kaplayan endise yerini hemen bir rahatlama hissine
bırakmıstı. İdris Usta, sık bir bastonu kendisine destek etmis, aksak adımlarla merdivenlerden
asağıya iniyordu. Bu hasta ha liyle bile aynanın karsısında biraz vakit gecirdiği belli oluyordu ama
yine de iyi gorunmeyi basaramamıstı. Kuculmus gozleri ve altlarındaki morluklar zaten ince olan
yuzune hepten bitkin bir hal katmıstı.
Bengi İdris Usta’yı gorur gormez. “Ne kalktın Usla?!” diye bir cığhk attı.
“Bağırma kızım” dedi Usta kendisine yardıma kosan Ab-bas Ağa’ya dayanırken, “Kafamda
hala davullar calıyor zaten.”
“E ne kalktın o zaman?” diye Niran Hatun sordu bu sefer.
Usta, gelecek itirazları tahmin eder gibi, kararlı bir sesle ce vap verdi: “Ankara’ya gidiyorum
ben. Birkac gune donerim. Burada vaziyet nasıl?”
Hatun, İdris’in erkenden ayağa kalkmıs olmasından cok hosnuttu. İcinden “İyiyim diyorsa
iyidir herhalde” diye gecire rek hic ses cıkarmadı ama Bengi, Usta’ya seri cumlelerle birkac gun
daha yatması gerektiğini, bu ayakla Ankara’ya gidemeye ceğini, hele sanat falan kullanmayı
aklından hic gecirmemesini falan soyluyordu.
İdris Usta “Var o kadar aklım” diyerek Bengi’nin lafını kes ti, “Konustum. Volkan’Ia Haydar
goturecek beni. Burada vazi yet nasıl diye sormustum. İkiletmesene!”
Bengi, İdris Usta’nın, Hatun’un yanında bile belli etmekten cekinmediği asabiyeti karsısında
susmak zorunda kalmıstı. Ger ci sesi falan yukselmemisti, hala da soğukkanlı gorunuyordu ama
bu kendisine patlayan bu asabiyet Bengi’nin cok gucune git misti. “Konusmuyor...” diye kısa bir
cevap verdi.
İdris Usta, bir sure cenesini ovusturduktan sonra “Sen de nedin mi?” diye sordu. Bengi, Niran
Hatun’un “Daha erken de ğil mi?” diye araya girmesine aldırmadan atıldı: “Hayır dene medim
daha ama giriversem cozerim ben o adamı”
Usta bir sure daha dusundukten sonra Hatun’a dondu: “Vaktimiz az. Musaade et bir
baksın...”
Hatun bu konudaki tereddutlerini konuyla alakasız bir so ruyla karsılık vererek belli etti: “Sen
niye gidiyorsun Anka ra’ya?”
“Su islere cok belli etmeden biraz da baskentten bakayım” dedi Usta, “Malum yuksek yer.
Belki manzara farklı gorunur. Bir de su subayları bir hale yola koyalım artık. Aklımdan cıkıp
gozumun onune gelsinler. Canları ayrı dert, korkuyorum bası mıza bir is acacaklar. Hele sizi
gordukten sonra hepten sapıtmıslardı simdi. En cekinilecek zamanları...”
“Nereden duydun?” diye sordu Hatun gulumseyerek.

Usta “Bizim Ocağın bir tek bulbulu var, her seyi o sakır” diyerek Hatun’un gulumsemesine
katıldı.
“E ne yapacaksın simdi?” diye sordu Hatun, “Gidip anlata cak mısın her seyi?”
Usta’nın eli yine cenesine gitmisti: “Beni cok anlayacakları nı, dinleyeceklerini
zannetmiyorum” dedi, “İstediğim onlara bu isleri kendi dillerinde anlatacak birilerini bulmak.
Bakacağım artık.”
“Anladım” dedi Hatun, “Peki var mı kafanda birisi?”
İdris Usta, bu konuyu hala dusunmekte olduğunu soyle yen bir yuz ifadesi takındıktan sonra
lafı ceviriverdi: “Bu ada mın konusması lazım” dedi, “İzin ver Bengi’ye girsin iceri.” Ha tun,
ağzının icine bakmakta olan Bengi’yi iyice bir suzdukten sonra “Elimizdeki tek adam bu” dedi.
Usta’dan gelen yanıt ise oldukca ikna ediciydi: “İste bu yuzden konusması gerek.”
Hatun kendisine bir iki adımlık bir dusunme suresi verdik ten sonra, isaret parmağını
tehditkar bir sekilde Bengi’ye uzata rak “Gir!” dedi, “Ama kan cıkmayacak. Bir damla bile!”
Bengi saskın bir suratla “Nasıl olacak ki o?” diye sordu.
Hatun “Bilemem” deyip konuyu kapattı.
Bengi mahzenin bir kosesinde bu isi kan cıkartmadan nasıl halledeceğini dusunurken, bir
kulağıyla diğerlerinin bir an once yukarı cıkmak icin birbirlerine nasıl bahaneler uydurduklarını
dinliyordu. Yuzunu o cok sevdiği ama hic kimsenin de gorme sini istemediği donuk gulumsemesi
kaplayıvermisti. Bengi ta mamen kendisine ait olan bu gulumsemeyi ve beraberinde vu cudunu
saran urpertiyi oldu olası cok severdi. Aceleci ayak ses leri merdivende yukselmekteyken aklına
cok parlak bir fikir geldi. Hızlı adımlarla gidip demir kapıyı tum gucuyle ittirdi. Kapı arkasındaki
duvara buyuk bir gurultuyle carpınca, odanın ortasındaki masaya, elleri ve ayaklarından iyice
gerdirilerek bağlanmıs olan adam gozlerini dehsetle actı. Cok perisan bir vaziyette değildi.
Anlasılan, adamın ellerinde kalmasından ce kinen Solaklar, cok sert davranamamıslardı. Bengi
Hatun, ilk is olarak gidip adamın bağlarını gevsetmeye basladı. Adam, bunu bir merhamet
gosterisi zannedip, Bengi’ye iyilik meleğiymis gi bi bakadursun, Hatun icinden Solaklar’ın yaptığı
bu hataya soyleniyordu: “Hic mi bilmiyorsunuz” diyordu icinden “Adam bu kadar gerdirilir mi.
Biraz gevsek bırakacaksın ki adam akıllı cırpınabilecek. Yoksa kaskatı kestirirsiniz adamı,
erkenden bayılıverir...”
Kurbanının hazır olduğundan emin olan Hatun, adamın et rafında birkac tur attıktan sonra
basucunda duruverdi. Adamın suratına yaklasıp “Tek kelime etmemissin” dedi en sıcak gulumsemesiyle,
“Bu marifetin icin bizden takdir bekliyorsan teb rik ederim. Hepimiz direncine
hayran kaldık ama inan hala ha yatta olman bu marifetin yuzunden değil. Sen cok kıymetli bir
misafir olduğun icin olmeni istemedik. Korkma olmeyeceksin de ama bunun cok iyi bir havadis
olmadığını da bil... Anladın mı? Bak tekrar soyluyorum... Olmeyeceksin.”
Adam, Hatun’un suratına bos gozlerle bakmaya devam ediyordu. Bu gozlerde hicbirsey
yoktu... Hicbirsey... Olu bir insanın gozleri gibi değildi bunlar. Yasıyorlardı, parlaktılar ama sanki
bugune kadar bu dunyaya dair hicbirsey gormemis gibi bombostular. Sadece ismiyle bile bircok
insanı bulbul gibi sakıtan Bengi Hatun, hayatında ilk defa hunerini bile gosteremeden yılgınlığa
kapılmak uzereydi.
Hatun “Anlasıldı” diye devam etti, “O zaman sana insan bedeniyle ilgili biraz bilgi vereyim.”
Parmaklarını adamın karnında dolastırmaya basladı: “Ha yatta yasayabileceğin en buyuk acı
doğum sancısıdır. Erkek ol duğun icin sanslısın.”
Ellerini her iki taraftan adamın belinin altına doğru ittirdi. “Ama...” dedi, “Doğum sancısı
kadar olmasa da, ona yaklasa bilecek sancılar da vardır. Orneğin bobrek ağrısı...”
Adam once hicbir tepki vermedi. Sonra, sanki belinin altında kendisini rahatsız eden bir sey
varmıs gibi kıpırdanmaya basladı. Hatun, sıkılmıs dislerinin arasından kacan iniltiler cığ lıklara
donusene kadar ellerini adamın belinde tuttu. Korkunc bir bobrek sancısıyla kıvranan adam,
masayı kıracakmıs gibi cırpınıyordu. Hatun kurbanını bir sure seyrettikten sonra basucuna gecti.
Bir sağa bir sola savrulan kafasını yakaladı ve eliyle ağzını kapattı. “Bir diğeri ise...” dedi,
“Bunların yanında biraz mutevazi kalsa da, yine de adamı danalar gibi boğurtecek bir ağrıdır.
Kendisiyle daha once mutlaka tanısmıssındır ama ben yine de hatırlatayım...” Elini ağzından
ceker cekmez, adamın cığlıkları kesiliverdi. Ağzı, sanki icinde yutamadığı cok sıcak bir lokma

varmıs gibi acık kalmıstı. Bir sure sonra da cok boğuk cığlıklar atmaya basladı. Az once deliler
gibi cırpınan adam, masanın uzerinde kasılıp kalmıstı. Arada sırada bobreklerine saplanıp hala
orada olduğunu hatırlatan sancıyla havaya zıplı yor, biraz debelendikten sonra tekrar kasılıp
ulumaya devam ediyordu. Bengi Hatun, kendisine zarar vermemesi icin yerdeki, pis bez
parcalarını kıvırıp adamın kafasının altına yerlestirdi. “Bunu bir tek ben durdururum. O da
konusursan” dedi gozleri ne bakarak. Hatun adamın gozlerinde bir korku, bir dehset, bir yakarıs
gormeyi umuyordu ama nafile. Anladığı kadarıyla san cı ceken sadece bedeniydi. Bu gozlerde
acıdan eser yoktu. İste bu Bengi Hatun’u gercekten cok kızdırmıstı. “Dua et kopek!” dedi, “Dua
et ben zıvanadan cıkmadan biri gelip alsın seni elimden.”
36
İki adamın bağırtıları orta salonun genis kubbesinde yankılanıp duruyordu. Salonda gorevli
olan fedailer, tarikatın bu iki ve uc numaralı adamları arasında gecen konusmanın bir kavga ya
donusmeye basladığını anladıkları an ortadan kayboluvermislerdi. Tarikat icinde bu iki adamın
yuzlerini gorebilecek bir mertebeye ulasmıs olmak zaten tehlikeli bir seydi. Bir de kulak larına
duymamaları gereken bir seyin calınıvermesi, Alamut’un cenneti yerine, hic hesapta yokken
gercek cennete postalanma larına neden olabilirdi.
“Anlatamıyor muyum Behram?” diye bağırıyordu avukat, “Zaten iki parca elimizde.
Ucuncusunu almak icin niye bu ka dar tehlikeyi goze alalım? Oturup iksiri yapacak değiliz ya.. Pa
zarlık icin bir tanesi bile yeter diyordun. Hem zaten bir adamı mızı yakaladılar. Konusursa
mahvoluruz. Once onu susturalım! Anlatamıyor muyum?”
Avukat ne kadar sinirliyse Behram da bir o kadar sakindi: “Anlatamıyorsun...” dedi hafifce
gulumseyerek, “Cunku anla mıyorsun. Su yakalanan fedaiyi unut... Ha bu arada, bari Alamut’tayken
fedailere adam deme. Bir duyan olacak. Herkesin bir sıfatı var burada... Neyse...
Onu unut. Cunku konusmaya cak. Bak sana soyle soyliyeyim. Birgun benim yakalandığımı
duyarsan ya beni hemen yoket, ya da ortadan kaybol. Konusu rum cunku. Ben konusacağımdan
ne kadar eminsem, o fedainin de konusmayacağından o kadar eminim... Anladın mı?”
Behram, bağırmaktan ter icinde kalmıs Behzat Taner’e soy le bir baktıktan sonra devam etti:
“Ucuncu parcaya gelince... Tamam, emini sağlam yere saklamıs ama, bu kadar uğrastıktan
sonra, artık yerini biliyorken niye gidip almayalım. Ustelik Yediler’den kimsenin de ulasamayacağı
bir yerdeyken ve korunmuyorken niye gidip almayalım. Behzat Taner, su an hepsi sok ta.
Kendilerini toparlayana kadar biz parcayı coktan almıs olu ruz. Hem pazarlığa iki yerine uc kozla
oturmak cok seyi değis tirmez mi? Simdi soyle neden almayalım?”
“Cunku alamayacağımız, ancak aldıracağımız bir yerde” diye cevap verdi Taner, “Cunku cok
derinde ve bu yuzden cok masraflı.”
Behram ise sakinliğini ve ısrarını surdurdu: “Adamımız mı yok, gucumuz mu yok, paramız mı
yok? Hem bana ilk soyledi ğin fikir gayet iyiydi. Neydi o adamın adı?”
“Fincher” dedi avukat, “Helmut Fincher. Kendisine arke olog der ama camiasında daha cok
mezar hırsızı olarak tanınır.”
“Ne kadar surer getirmen?”
“Getirmesine hemen getiririm ama, kazı iznini alınması, ca lısmanın baslaması nereden
baksan bir ayı bulur.”
“İyi” dedi Behram, “Bırak adam kazsın iste. Memleketin turizmine katkımız olur hem.” Behzat
Taner gozlerini tavana dikip dusunmeye basladı. Aslında bu isin o kadar buyuk bir riski
olmadığını kendisi de cok iyi biliyordu. İstediği tek sey, artık emanetlerin pesinden kosmayı bir
kenara bırakıp, su isi en kısa zamanda, oyle ya da boyle bir nihayete erdirmekti. Ucuncu parcayı
aramaya kalkmak demek, Yediler’le pazarlık tarihinin en iyi ihtimalle iki ay ertelenmesi demekti.
Bu da iki ay daha sancı cekmek anlamına geliyordu. “Turizm isinde de iyi para var” diye gecirdi
icinden. Paravan sirketlerin bir tanesiyle kazıya ciddi bir maddi destek sağlarsa izin sorunu
hemen hallolurdu. Eh, su Fincher de arkeolojik bulguları bosverip, doğrudan parcaya odaklanan
bir adam olduğuna gore, emaneti bulamasalar bile, cıkarttıkları ta rihi eserlerden iyi bir para
kaldırabilirlerdi. Boyle dusununce, bu is de yavas yavas aklına yatmaya baslamıstı.
“Fincher’le bir konusalım bakalım” dedi Avukat, “Ama bir taraftan da Yediler’i pazarlığa

ısıtmaya baslasak diyorum.”
Behram kısa bir kahkaha attı. “Bu gunu tarihini bir yere not edelim Behzat Taner” dedi,
“Hemfikir olduğumuz ender gun lerden bir tanesi. Yıldonumlerinde ıslatırız.”
“Eee? Nasıl ısıtıyoruz Yediler’i?” diye sordu avukat “Bir fikrim var ama nasıl uygulayacağımı
bilmiyorum” “Anlat bakalım...”
“Yediler’in buyu gucu dısında iki gucleri daha var: Biat ve korku. Simdi, biz iki parcayı almayı
basardık. Hatta uc bile di yebiliriz. Eğer emanetlerini kaptırdıkları duyulursa, ortada ne biat kalır
ne de korku.”
“Yani parcaların calındığını herkes bilsin diyorsun. Ama...”
Behram Avukat’ın sozunu keserek devam etti: “Kendini yorma ne diyeceğini biliyorum.
Anlasılan bugun yıldızlarımız barısık, aynı seyleri dusunuyoruz. Bunu duyurmalıyız ama hic kimse
isin ardında Alamut olduğunu bilmemeli. Biz pazarlığı acana kadar burunları iyice bir surtulmeli
anlıyor musun?”
“Anlıyorum ama,” dedi Behzat Taner, “Bu adamların bolca dusmanı vardır. Ya bunu duyan
birileri, Yediler’in isini biz pa zarlığa oturmadan bitiriverirse. O zaman ayazda kalırız.”
Behram, Avukat’ın sozlerini kafasını sallayarak onayladı: “Haklısın, bu da bir ihtimal. Ama,
birincisi Yediler oyle ha de yince yok edilemeyecek kadar guclu. Pazarlığa kadar illa ki bir kac
tanesi sağ kalır. Zaten ucunun emaneti bizde. Onlar oyun dısı, olseler de olur. ikincisi, bizim asıl
hedefimiz biat bağlarını koparmak. Eğer muttefikleri ya da bugune kadar korkuyla biat edenler
Yediler’in cokmekte olduğunu anlarlarsa isimiz cok ko laylasır. O yuzden ortalığı biraz karıstırmak
zorundayız. Ama dediğim gibi bunu, ismimizi karıstırmadan nasıl yapacağız onu bilmiyorum.”
“Buna ikimiz de bir care dusunmeliyiz” dedi Behzat Taner, “Tek basıma yapacağım is değil.
Biliyorsun bu aleme cok ya bancıyım. Sen bana ulasılması gereken yerleri goster, ben de usturubuyla
nasıl ulasılacağını soyleyeyim. Bence asıl bu adamların dusmanlarını huylamak lazım.
Muttefikleri coktan duydular zaten.”
“Nereden biliyorsun?”
“Soyledim ya. 12. Daire emanetlerin calındığını biliyor. O adamı yakaladıkları gece Yediler’den
dordu Yuzbası’nın evin deydi. Simdiye kadar hic canımı sıkmıyorlardı. Yediler’den sa dece birini
tanıyorlardı ve olayaın cok dısındaydılar. Ama du rum değisti. Bence artık dikkate alınmayı hak
ediyorlar.”
“Hayret!” dedi Behram, “Aylar once sana 12. Daire’den ilk bahsettiğimde, endisemi yersiz
bulmustun. Simdi ben sana so rayım. 12. Daire seni niye bu kadar korkutuyor?”
Avukat gulumsedi: “Bir ayağı devlete basıyor da ondan” diye cevap verdi, “Yuzbası deyip
gecme. Su saatten sonra boyle bir riski goze alamam”
“Peki ne yapmayı dusunuyorsun?”
Behzat Taner fazla ciddiye almayan bir ifadeyle “Dusun dum bile” dedi, “Daire yakında
kapanıyor!”
Behram Avukat’a aferim der gibi baktı. Daire’yle bu kadar uğrasmayı cok gerekli gormuyordu
ama ayak altından cekilme leri de hic fena olmazdı. “Sen iyice havaya girmissin” dedi, “Ba na
soylemediğin baska planların var mı?”
Behzat Taner “Var!” deyiverdi, “Madem biz pazarlığa ka dar Yediler’in belini iyice kırmak
istiyoruz, madem artık ucu nun emaneti bizde ve bu oyunda hicbir rolleri yok. Neden ma saya
oturtacağımız adam sayısını biraz azaltmıyoruz?”
Behram, Avukat’ın soylediklerini dinledikce, gozlerine tak dir ve dehset karısımı bir bakıs
yerlesmeye basladı. “Sen cok fazla havaya girmissin Behzat Taner” dedi Behram, “Sen cos
mussun. Bir daha bana sakın cok gereksiz risk aldığımızdan fa lan bahsetme. Dediğin seyi bırak
yapmak, dusunmek bile cok tehlikeli. Ustelik zor. Hem de cok zor”
“Niye? İnsan değil mi bunlar?” dedi Avukat, “Kursuna ge celiler kadar dayanıklı oduklarını
zannetmiyorum. Adamımız da var silahımız da...”
Behram “Gel benimle” diyerek Avukat’ın koluna girdi. Bir likte orta salonun pencerelerden
uzak kosesine doğru yurume ye basladılar. Behram, kadife bir perdeyle gozlerden gizlenmis
buyukce kapıyı uc kere sertce yumrukladı.
“Kimdir?” diye sordu iceriden bir ses.

Behram sertce “Bekir ile Seyyid kapıda” diye bağırdı, “Ac!”
Birkac kilidin sakırtısı duyulduktan sonra kapı acıldı. Bura sı kucuk bir odaydı. Behram, odanın
tam ortasında duran, yak lasık iki metre yuksekliğinde, uzeri deriye benzer kalın bir or tuyle
kapatılmıs nesnenin etrafında nobet tutan bes fedaiye ka fasıyla cıkmalarını emretti. Kapı
arkalarından kapanır kapan maz Behram, “Biz fedailere hancer, kılıc kullanmayı nostalji ol sun
diye oğretmiyoruz” dedi, “Sana bundan daha once bahse decektim ama, gormeden inanmamak
gibi kotu bir huyun oldu ğunu bildiğim icin sabrettim.”
Behzat Taner, Behram’ın yeni bir numarasıyla karsı karsıya oduğunu anlamıs, ses cıkarmadan
odanın ortasındaki nesneye bakıyordu. Behram biraz zorlanarak da olsa ortuyu yan tarafa
attığında, ortaya cok buyuk bir boy aynası gibi gorunen, uc dort parmak kalınlığında, acık kırmızı
renkte bir tas cıkıverdi. İki buyuk ahsap ayak, tası her iki yanının tam ortasından tutuyor lardı.
Bu duzenek sayesinde, tas kucuk bir hareketle kendi ekse ni etrafında kolayca donebiliyordu.
Tasın yuzeyi bu kadar par lak olmasa Behzat Taner bunun ender bulunan bir granit turu
olduğunu soyleyebilirdi. Tasa biraz daha dikkatli bakınca, o ka dar parlak olmasına rağmen,
yuzeyinden hicbir goruntunun yansımadığını fark etti.
Avukat “Nedir bu?” diye sordu.
Behram tasa hayranlıkla bakarak “Yekalaz tası” dedi, “Us tasını bulana kadar, yaptırana
kadar, buraya getirene kadar cok zorluk cektim ama oldu iste. Bunun kadar buyuğu varsa varsa
bir Yediler’de vardır.”
Behzat Taner tasın etrafında bir tur attı. Arka tarafı da on tarafı gibi pırıl pırıl parlıyordu. “İyi
de ne ise yarıyor?” diye sordu.
Behram “İzle” dedi. Tasın arkasına gecip, kendisine doğru eğilmis olan ust tarafından tutarak
asağıya doğru bashrdı. Tas, kucuk gıcırtılar cıkararak kendi etrafında ağır ağır donmeye basladı.
İlk turunu tamamlamak uzereyken, tasın icinde mavi ile yesil arasında bir duman
hareketlenmeye basladı, ikinci tu run yarısındayken, o duman tasın butun yuzeyini kapladı ve ta
vandaki guclu lambalar birden sonuverdi. Kapkaranlık olan odada, bir tek tasın icinde kaynasan
o garip renkli duman gorunuyordu.
“Sigortaları attırmaya mı yarıyor bu alet?” diye sordu Behzat Taner.
Behram hafifce gulerek “Sayılır” dedi, “Cakmağın var mı?”
Avukat cebinden cakmağını cıkartıp kendinden emin bir sekilde caktı. Eğer tasın cıkarttığı
kıvılcımı gorebilseydi, cakmağın gazının bittiğini dusunebeilirdi. Birkac defa daha uğrastı ama
cakmak tamamen olmustu.
“Simdi de cep telefonuna bak” dedi Behram. Avukat hemen telefonunu cıkarttı. Onda da bir
hareket yoktu. Tam birseyler sormaya hazırlanıyordu ki, sakağına dayanmıs bir celiğin
soğukluğunu hissetti. Hemen arkasından “cıt” diye bir ses duydu. Bu soğukluğu da, bu sesi de
cok iyi tanıyordu. “Ne yapıyorsun?” diye bağırdı “Hasta mısın sen?”“Sen de bana ates et” dedi
Behram soğuk bir sesle.
Behzat Taner icinden “Daha değil...” diye gecirdi, “Bırak sacmalamayı da anlat su nesneyi.
Ama dısarıda anlat. Cok ka ranlık burası. Elin ayağın da rahat durmuyor.”
Behram, kapıyı tekrar yumrukladı. Dısarıda bekleyen feda iler kapıyı acar acmaz iceriye dolan
gunes ikisinin de gozlerini kamastırdı. Fedailer, kucuk odanın kapısına kilit uzerine kilit vururken,
Behram silahının sarjorunu cıkartıp Avukat’a goster di. Sarjor doluydu. Silahın mekanizmasını
cekip bırakınca, namludaki mermi tiz bir tıngırtıyla dısarıya fırladı. Behzat Ta ner, yerdeki
mermiye dikkatle baktı. O da gerceğe benziyordu. Behram, sarjoru yerine yerlestirip namluya bir
mermi daha surdu ve silahı hızla sakağına dayayıp tetiği cekti. Horoz yine bosa dusmustu.
Avukat “Nedir bu?” diye tekrar sordu.
“Yekalaz tası” diye yanıt verdi Behram, “Hadi diyelim fe dailerin hancer kullanmasını salakca
buldun. Peki hic dusun medin mi geceliler niye yanlarından bıcaklarını eksik etmiyor. Yediler’in
belinde niye hala yatağanlar asılı. İste bu tas yuzun den. Oyle bir sey ki bu, ortusunu kaldırıp
hareket ettirdiğinde etrafındaki butun atesi olduruyor. Elektrikli ya da patlayıcı. Hepsi oyuncağa
donuyor. Oyle bir sey ki, yanında nukleer bombanın pimini bile ceksen nafile...”
Bu nesne Avukat’ı bir hayli heyecanlandırmısa benziyordu. “Etki alanı ne kadar peki?” diye
soruverdi.

“Soyle anlatayım” dedi Behram, “Bu tasın sadece demir elli binlik kadarını ustunde tasırsan,
kırk - elli metrelik bir alanda butun silahları sustururstın. Tas ne kadar buyukse, etki alanı da o
kadar buyuk olur. Bizdeki emsallerinin en buyuklerinden bir tanesi. Su anda koca Alamut’un
icerisinde ve yaklasık bir kilo metre cevresinde hicbir alet calısmıyor.”
Behzat Taner “...ve tabii ki Yediler ve avanesi de bu tası uzerinden eksik etmiyor” diye
mırıldandı. Hal boyleyken, bu tası uzerinde tasıyan herhangi birine satasmak, goğus goğuse bir
carpısmayı goze almak anlamına geliyordu. Bunun da cok gurultulu ve kanlı bir yontem olacağı
kesindi.
Behram cok guzel ahsap bir kutuyu uzatarak “Bu da sana Alamut’tan kucuk bir hediye” dedi,
“İksir operasyonundaki ba sarıların icin.”
Her turlu takdirin kendisine nakit olarak yansıtılmasını ter cih eden Avukat, biraz garipseyerek
kutuyu aldı ve actı. Kutu nun kadife zeminin uzerinde yatan, iki deri kayısın arasına ge rilmis
kucuk bir yekalaz tasını gorunce, bu eski dostuna icten bir tesekkur etti. Tası cekingence
parmaklarının arasına alarak incelemeye basladı. “Hafifce sallarsan dumanı gorunur” dedi
Behram, “İsi bitince de derisini uzerine kapatırsın, kendi kendi ne soner. Ama kullanmadan once
dikkat et, silahları ayırt etmeden susturuyor cunku. Kırılır falan diye de korkma. Tahmin et
tiğinden cok daha sağlam bir sey.”
Behzat Taner “Anladım” dedi. Yeni oyuncağını bileğine ta karken, gozu diğer kolundaki saate
takılınca, acelesi varmıs gibi gorunmeye calısarak “Benim gitmem gerek” deyiverdi. Aslında isi
falan yoktu ama burada biraz daha oyalanırsa, fedailere ver diği ikindi vaazını bitirmek uzere
olan Buyuk İmam’a yakala nacaktı. Bası bugun icin yeterince sismisti.
“Tamam” dedi Behram, “Vaziyeti anlatabildim galiba. Ha la Yediler’den birini asağı alacağım
diyorsan beni cok mutlu edersin ama yine de sen bilirsin...”
Avukat bir cevap vermedi. Aceleyle Behramla vedalastıktan sonra, hızlı adımlarla Alamut’un
dıs kapısına doğru yuru meye basladı.
Arabasının arka koltuğunda, uzeri henuz ortulmus olan yekalaz tasının tamamen sonmesini
beklerken, bir taraftan da yapması gereken isleri kafasında bir sıraya koymaya calısıyor du:
Fincher ile hemen temasa gecilecekti. Bu is bir taraftan yu rurken, 12. Daire aradan
cıkartılacaktı. Neyse ki, bu isin tum planları ve on hazırlığı tamamdı. Daha sırada, Yediler’in ema
netlerini kaptırdıklarını etrafa yayma isi bekliyordu. Kafasını en cok kurcalayan da buydu zaten.
Bu haberin acilen ama cok dik katli bir sekilde gerekli kulaklara fısıldanması gerekiyordu.
Avukatın kafasında bunun icin de bir plan vardı elbet ama, riskleri ne kadar elerse elesin, is en
sonunda donup dolasıp, cok basit bir kumara donusuveriyordu. Son olarak da aklının bir ye rinde
hala Yediler’den birilerini ıskartaya cıkartma fikrini tutu yordu. Yedi buyucu yerine altı buyucuyle
uğrasmak bile, tum tehlikeleri goze almaya değerdi. Hem Yediler’in gucleri azalır dı, hem de
namları oyle bir yururdu ki! Bu laf aklından gecer gecmez, Behzat Taner irkilerek kendine geldi.
Nasıl da Behram gibi dusunmeye baslamıstı. Avukat, buyuk bir korkuyla kendi sini yoklamaya
basladı. Acaba Behram virusunu kendisine ne zaman bulastırmıstı? Boyle dusunmeye baslaması
cok kotuydu, ama bunu yakalaması da cok iyi... “Ne namı?” dedi kendi kendine, “Ne yurumesi?
Olecek olan herkes sadece olmesi gerektiği icin olecek...” Durdu... Kafasını sıkıntıyla arkasına
yasladı “Pe ki ya ben?...”
37
Saat oğle vaktini biraz gece Saime Hanım kendisini yorgun bir sekilde koltuğa bıraktı.
Sabahtan beri pesinde kosturduğu ev isleri, tam altmıs yasına gelmis bedenini oldukca
hırpalamıs tı. Kızının ve yeğenlerinin tum ısrarlarına rağmen, on beste bir gelen temizlikci kadın
haric, eve bir yardımcı almayı kabul et miyordu. İnadından falan değil. Kocası evin her yerine
hala ka rısının eli değsin istyordu. Kocası, o aksi ihtiyar, iki afacan toru nunun biricik pasa
dedeleri, emekli Tuğgeneral Ahmet Toprak, daha once eve sızdırılmaya calısan birkac yardımcı
kızcağızı, hic usanmadan astığı suratıyla kısa zamanda kacırmayı basar mıstı. Huysuz bir ihtiyardı
Ahmet Bey. Ama Saime Hanım, or duda gorev yaptığı yıllar boyunca herhangi bir huyunu gore
mediği kocasının, evde homurdanmasına bile razıydı. Zor za manlardı onlar. Saime hanım, asker
esi olmanın o bildik zorluk larının yanında, nedenini hic anlamadığı ama hic de soramadığı

zorluklara da katlanmak zorunda kalmıstı. Yıllar boyunca, ka pıyı her acısında kocasının birbirine
yapısmıs dudaklarıyla kar sılasmıs, gozlerinden bir turlu silinmeyen o endiseyi, bir gun bi le olsun
“Neyin var?” diye bile soramadan, yıllarca izlemisti. Ne gorevini sorabilmisti, ne cıktığı o uzun
seyahatlerde nerelere gittiğini, ne de hala aksayan ayağını kimlerin, nasıl o hale getir diğini...
Yıllarca hicbirsey soramamıstı Saime Hanım. Mesleki konularda aralarındaki tek iletisim
yontemini de Ahmet Bey icat etmisti. Karısının bilmesini istediği bir sey olduğu zaman, kendisine
gelen resmi evrağı, bir ucak biletini ya da kısa bir pu sulayı uniformasının cebine koyar, sonra
elbiseyi uzatarak tok bir sesle: “Saime hanım sunu bir elden gecir bakalım” derdi. Sa ime hanım
sessiz sessiz ağlayarak uniformayı utulerken Ahmet Bey tekrar seslenirdi icerden: “Sen de yarın
valide hanımlara gi dersin...”
Neyse ki, tası bile catlatan sabır, zamanın da sırtını yere ge tirmis, yıllar donmus, saclar
ağarmıs ve Ahmet Bey nihayet emekli olmus, ikinci baharları da baslayıvermisti. Emekli olan
diğer subayların aksine Ahmet Toprak, yadırgamak soyle dur sun, sivil hayata sanki uzun yıllar
once yitirip cok ozlediği bir seymis gibi davranmıstı. İlk olarak kendisine burma bir bıyık
bırakmıs, sonra da ‘bir gun mutlaka yapacağına soz vermekle’ gecirdiği yıllarının acısını
cıkartmaya baslamıstı.
Saime hanım, oturduğu koltuktan saate baktı. Ahmet Bey, her pazartesi, carsamba ve cuma
gunu olduğu gibi, su saatlerde de berberde olmalıydı. Berberin, bıyıklarına harcadığı fazladan
zaman da hesaba katılırsa, Pasa’nın gelmesine icin daha bir ya rım saat vardı. Bıyıkları mahalle
berberi icin de mesleki bir kabustu. Birkac yıl once ceneye dalıp bıyıklarının ucundan
kırpıverince. Pasa hiddetle ayağa fırlayıp adamcağıza dukkanını ka patmasını emretmisti. Berber
bu emri tabii ki ciddiye almamıstıama Ahmet Pasa, hırsla ve hızla terk ettiği dukkana yine hırsla
ve hızla ve elinde bir silahla geri donunce durum değismis, mahalleli Pasa’nın ofkesi yatısana
kadar, tras olmak icin kendisine baska bir berber bulmak zorunda kalmıstı..’’
Saime hanım, kocasının hayatında ilk ve tek defa, o gun berberden eve erken donduğunu
hatırlayıp gulumsemeye baslamıstı ki, kapı caldı. “Hayırdır insallah” diyerek kapıya kostu.Gelen
Ahmet Bey’di... Saime Hanım, kocasını karsısında go runce, yasadığı o son sekiz yılın cok guzel
bir ruya olmasından suphelendi. Bu kilitlenmis dudakların, bu endiseli bakısların cok, cok eskide
kaldığını dusunuyordu. Gozlerini Pasa’nın gozlerinden cekebildiğinde daha korkunc bir seyi fark
etti: O burma bıyıklar artık yerinde yoktu. Tıpkı eskisi gibi.
Saime hanım, titreyen bir sesle “Buyur...” diyebildi kocası na. Pasa tek kelime etmeden
iceriye girdi. Sekiz yıldan sonra ilk defa eve ayakkabılarıyla giriyordu. Doğruca yatak odasına yo
neldi. Saime Hanım, salonun kapasında dikilmis, yatak odasın dan gelen sesleri, hısırtıları
dinliyordu. O dolap acılmıstı yine.
Kendisini koltuğa bırakmaya korkuyordu. Bir daha kalkamayabilirdi...
Bir sure sonra Ahmet Bey, elinde o eski, haki yesil unifor masıyla geri dondu: “Saime hanım!
Sunu bir elden gecir baka lım...” Sesi tereddutsuzdu...
Saime hanım, kenarı kasten uniformanın cebinden tasırılmıs sarı zarfı alarak bir kenara
koydu. Okumaya cesareti yoktu cunku. Sessiz sessiz ağlayarak uniformayı utulerken, iceriden
Pasa’nın sesini duydu: “Sen de yarın kızın yanına gidersin...” Saime hanım cevap vermedi.
Sadece bu sesi bir kez daha duya bilmek icin kucuk bir dua etti.
38
12. Daire subayları icin bugun, o muthis, korkunc, garip ge cenin hafta donumuydu. O
geceden sonraki altı gun, sanki her ikisinin de cok yorulduğunu biliyormus gibi, alabildiğine sakin
gecmisti. İki gun once bahcıvan arayıp “Rahatsızlığı yuzunden arayamadığını, baslarına actıkları
dertler icin uzgun olduğunu, en kısa zamanda goruseceklerini” soylememis olsaydı, o gece nin
dinledikleri hos bir ruya olduğuna inanabilirlerdi. Uzerle rinde garip bir gevseklik vardı. O
olağanustu geceden sonra, Topkapı soygunu, Ebu Sina cinayeti gibi fani olayların ne kadar
onemi kalabilirdi ki? İlk soku atlattıktan sonra Yuzbası kendisi ni Bahar’ın yanına atmıs, cok
meraklı olduğunu belli etmemeye calısarak, kızdan Yediler’in hikayesini bir kez daha anlatmasını
istemisti. Doğan ise komutanına, ağır akademik bir metinde ol sa bile, Yediler’in ismini bir kez
daha duymaya tahammulu olmadığını acık acık soylemis, masasının uzerindeki tum fotoko pileri

yırtıp attıktan sonra da evine kapanıp tum vaktini televiz yonun basında gecirmeye baslamıstı.
Son altı gunleri cok rahat gecmisti ve yedinci gunlerinin de aynı sekilde akıp gitmesini umit
ediyorlardı. Sadece ısrarsız bir dilekti bu. Oyle ki, arabalarından indiklerinde koca Uzay Goz lem
Ussu’nun yerinde yeller eserken gorseler bile, buna cok faz la sasırmazlardı. Arabalarından
indiler. Koca Uzay Gozlem Ussu, kaskatı mimarisiyle, oIduğu gibi yerinde duruyordu ve Sarp ile
Doğan aylardan beri ilk defa mesailerine bu kadar gec kal mıslardı.
Doğan, koridorda hızlı adımlarla yuruyen komutanını he men arkasından takip ediyordu.
Yuzbası dairelerinin kapısını hızla acıp iceriye daldı. Daha bir adım atmıstı ki, aniden durup
“Dikkaat” diye bir cığlık attı. Doğan, esas durusa gecmis Yuzbası’ya carpmamak icin kendisini
geriye attı. Komutanı girisi tamamen kapladığı icin iceriye de giremiyordu. Bunu fark eden Sarp,
nizami bir adımla yana kayarak Doğan’a yer actı. Usteğ men kucuk ofise girdiğinde, koskoca bir
tuğgeneralin kendi sandalyesinde oturmakta olduğunu gordu. Yuzbası yusek sesle tekmilini
vermekteyken, Doğan’da selamını cakıp sıranın ken disine gelmesini bekledi. Sandalyesinde
oturan Tuğgeneral, kendilerine cok kotu gozlerle bakıyor, elinde tuttuğu sarı zarfı sert
hareketlerle dondurup duruyordu. Baya yaslı bir askerdi bu. Buyukce bir kafası vardı. Yuzundeki
kırısıklar, cok sert bir kayaya, zorlukla kazınmıs cizgiler gibi duruyordu. Burnunun ve elmacık
kemiklerinin, birden fazla defa kırılmıs olduğu bu kadar mesafeden bile anlasılabiliyordu.
“Ben Tuğgeneral Ahmet Toprak” dedi adam tekmiller bi tince, “Rahat...”
Oda, pimi cekilmis bir el bombası kadar sessizdi. Ahmet Pasa, elindeki zarfı yuzbasıya doğru
salladı. Sarp, iki adım ata rak zarfı aldı ve yerine geri dondu. Zarfın icinden cıkan kağıdı
okuyunca, Ahmet Pasa’nm varlığı biraz daha anlasılır hale gel misti. Kağıtta, “12. Daire
komutanlığı gorevinden alındığı...” yazıyordu.
Pasa, duvardaki saate bakarak sessizliğin bir sure daha de vam etmesine izin verdi. Sonra,
kafasını yavasca cevirerek sordu: “Saat kac yuzbasım?”
Sarp “On bir otuz uc komutanım” diye cevap verdi.
Ahmet Pasa “Bu mudur gorev anlayısımız Yuzbasım?” di yerek uzun olacağı belli olan bir
konusmaya basladı. Sesi gur ama puruzsuzdu ve her kelime ağzından biraz daha yuksek
cıkıyordu: “Arhk 12. Daire boyle mi calısıyor? Dun aksamdan beri 12. Daire komutanıyım ama
personelimle ancak on yedi saat sonra muserref olabiliyorum. Butun gece evinizde değilsiniz.
Telefonlarınız kapalı. Topkapı vukuatını baskalarından duyu yorum. Ebu Sina suikastinde
basınızın belaya girdiğini elalemden oğreniyorum. Boyle mi arastırıyoruz artık bilim dısı gelis
meleri yuzbasım? On yedi saattir sizin kifayetsizliklerinizi din lemekten bıktım. Kitab-ı Zulfikar’ı
Daire dısından birine tercu me ettirmissiniz. Ne oğrendinizse artık... Sizi Genel Mudurluğe
cekmisler, butun emniyet uzerinizden gecmis haberiniz yok. Sansınıza kurtarmıssınız kıcınızı. Bir
de uzerine brifing verece ğiz demissiniz. Butun devlet ağzını bırakmıs kıcıyla guluyor si ze. Hele
bir de... Hele bir de, insallah yanlıs duymusumdur. Yediler’den birisi Ankara’ya gelip vukuat
cıkarmıs. Siz de yanındaymıssmız. Ustelik diğer ucunun de gelmesine izin vermis siniz Yuzbasım.
Doğru mu bunlar...”
Sarp “Doğrudur komutanım” dedi. Bir taraftan da omzu bol yıldızlı bu adamın nereden
cıktığını ve daha da onemlisi bu konularla neden bu kadar cok ve ciddi bir sekilde ilgilendiğini
dusunuyordu.
Pasa “Ne hallere dusmus Daire?” diye ic gecirdi, “Hic mi sakınca gormediniz Yuzbasım?”
Sarp, cevabına derdini sokusturabileceği bir soruyla karsı lasmanın mutluluğuya “Sakınca
gorecek kadar bir bilgim yoktu komutanım” dedi
Ahmet Pasa “O zaman kafanıza sunu iyi sokun” diye de vam etti, “Ankara’da gorulecek bir is
varsa, 12. Daire gorur, ol durulecek birisi varsa 12. Daire oldurur, kaldırılacak bir adam varsa,
12. Daire kaldırır. Hangi akla hizmet yaptınız boyle bir seyi?”
“İdris Bey’in ricasıydı komutanım.” “İdris komutanınız mı sizin?” “Bizim bir komutanımız yoktu
komutanım.” Ahmet Pasa durup Sarp ile Doğan’a baktı. “Oturun” dedi daha sakin bir sesle. Emri
derhal yerine getirdiler. Pasa ayağa kalkıp odanın icinde dolanmaya baslayınca, sol ayağının cok
belirgin bir sekilde aksamakta olduğunu gorduler.
Pasa odanın ote ucundan tam bir donus yaparak “...Ama Usteğmen’in bir komutanı vardı oyle
değil mi?” dedi. Aksak adımlarla gidip sandalyesine oturdu. “Salih’le miydiniz siz?”

“Evet” diye cevap verdi Yuzbası. Urkek bir sesle de sordu: “Tanır mısınız?...”
“Tanırım... Severim de ama daire subaylığı farklı istir. Eğer Yediler her akıllarına estiğinde
gelip Ankara’da sanatlarını gos termeye kalkarlarsa isin onunu alamayız. Daire’nin asli gorevle
rinden bir tanesi de bilim dısı aleme ait her turlu olusumu bas kentten uzak tutmaktır. Devletin
temiz kalması icin once baskentin temiz kalması gerekir. Bugun Yediler’den biri, buraya cok iyi
niyetle gelmis bile olsa, bu bizim akdimizi bozar. Yarın bir gun gecelisi de, haramisi de gelip
Ankara’da at oynatmayı hak gorur kendine.”
Ahmet Pasa ruzgarı 12. Daire’nin icinde daha ilk gunden buyuk bir hısımla esmeye baslamısta
ama Sarp ile Doğan icin bu ‘bilim dısı alem’ ile ilgili bilgiler ne sekilde oğrenmis ya da oğrenecek
olmaları cok da fark etmiyordu. Pasa’nın homurtuları arasında bir seyler oğrenmek, bahcıvanın
tum sorularına kaca mak, kibar yanıtlar vermesini dinlemekten cok daha iyi bir seydi.
Sarp goğsunu cesur bir nefesle doldurduktan sonra “Komutanım” dedi, “Takdir edersiniz ki
biz bu Daire’ye geldiğimizde, gorevimizin ne olduğuna dair en ufak bir bilgimiz yoktu. Aylar
boyunca, bize bir gorev verecek, en azından nasıl bir gorev yaptığımızı anlatacak birilerini aradık
ama caldığımız her kapı bos cıktı. Karsımızda muhatap olarak bir tek İdris Bey’i bulduk.
Gorevinin koordinasyon sağlamak olduğunu soyledi.
İnanmaktan baska caremiz yoktu. Baslarının dertte olduğunu soyleyince yardım etmekte bir
sakınca gormedik.” Pasa tekrar ayağa kalktı. “Sizi benim elimden kurtaran bahane de bu zaten”
dedi, “Yediler’in bası dertte. Hem de cok buyuk bir dertte. Tabii ki onlara yardım edeceğiz ama
bunu kendi gorev ve menfaatlerimizi unutmadan yapacağız. Benim asıl kız dığım sizin davranıs
sekliniz. Gorev anlayısınız. Buraya hicbir sey bilmeden gelmis olabilirsiniz. Hic kimse sizi muhatap
ola rak kabul etmemis, sizi tanımamıs, size bilgi vermemis olabilir. Peki yuzbasım bu bir bahane
mi?”
Sarp bir cevap vermek icin ağzını acmıstı ki, orduda baha ne denen seyin ne kadarlık bir
kıymeti olduğunu hatırladı. Hele bir tuğgeneralin karsısında.
“Değil!” diye gurledi Ahmet Pasa, “Değil yuzbasım. Hicbir bilginiz yoksa bile, elinizde
gorevinizi tarif eden bir talimatna meniz vardı. Resmi bir evrak. Hadi diyelim hicbir seye inanma
dınız, ona hangi gozle baktınız? Saka mı zannettiniz? Siz hic or dunun saka yaptığını gordunuz
mu? Bir 12. Daire subayı olarak sizden beklenen, bırakın 12. Daire’yi, bir asker olarak sizden
beklenen, verilen bir gorevin onunu, ardını, sağını, solunu du sunmeden gereğini yerine
getirmekti. Ama anladığım kadarıyla siz gorev yapmak yerine, oturup butun bunlara inanıp
inanma mayı tartıstınız. Oyle değil mi? Ne haddinize sizin bu? Hadi di yelim, ilk zamanlarda
Daire’ye, bilim dısı gelismelere falan inanmadınız. Peki sonra karsınıza cıkınca ne yaptınız? Kitab-ı
Zulfikar’ı tercume ettirip masal dinler gibi dinlediniz. Salih Us ta gorduğunuz bilim dısı bir gelisme
değil miydi? Niye sorgula-madınız onu? Niye birilerinin gelip size bir seyler anlatmasını
beklediniz? Niye kendiniz oğrenmediniz?
Ben soyliyeyim Yuzbasım. Cunku inanmadınız. Hala da inanmıyorsunuz cunku. Soyleyin bana
Yuzbasım siz neye ina nırsınız? Gercek nedir sizin icin?”
Ahmet Pasa zor sormustu. Sarp ile Doğan kafalarını kaldır madılar. Pasa, tam onlerinde
durarak gurlemeye devam etti: “Bana bakın! Sizin icin gercek karsınıza cıkandır. Gercek
gorduğunuzdur, gercek canınızı yakandır, sizi oldurendir. Salih’in elinden cıkan ısık da, benim
dizimin bir gecelinin elinde kalısı da gercektir. Cok sey cıkacak daha karsınıza. Ama bunları ma
sal gibi dinleyip, film gibi izleyecekseniz, inanıp inanmamayı dusunmekle vakit kaybedecekseniz
derhal istifalarınızı yazın.
Yarın bir kara buyucunun eli gırtlağınıza yapıstığında dusun mek icin vaktiniz olmayacak
cunku. Dunden olmuslerle uğrasamam ben! Anlasıldı mı?”
“Emredersiniz komutanım” dedi subaylar.
Kısa bir sessizlikten sonra Yuzbası’nın dudakları yeniden kıpırdanmaya basladı: “Haklısınız
komvıtanım. Bilgisizlik bir mazeret olmamalıydı. Ama bilmek icin can attığımız seylerin bu kadar
korkutucu olacağı hic aklımıza gelmemisti. O bahsetti ğiniz gercekler... Biraz fazla ağır!
Pasa cok sakin bir sesle “Hic de değil” dedi, “Sokaktaki in sanlar icin belki ama sizin icin, 12.
Daire’ye secilmis subaylar icin, iki asker icin hic ağır değil. Soyleyin bakalım askerliğin ilk kuralı
nedir? Harp Okulu’nda oğretmislerdir.”

Subaylar bu ilk ve en buyuk kuralı tabii ki biliyorlardı. As keri okula girdikleri ilk gun,
kulaklarına calınan ilk cumleler den birisiydi. “Kayıtsız ve sartsız itaattir komutanım” dediler.
“O zaman” diye devam etti Ahmet Pasa, “Sizi ilgilendiren gerceklerin ağırlığı ya da hafifliği
değil, aldığınız emirlerdir. Bu emirler sozlu de olabilir yazılı da. Kısaca yuzbasım, gerceklerin sizin
bunyenizde nasıl bir tesir bıraktığı beni hic ilgilendirmez. Ben sizin olaylar ve emirler karsısındaki
durusunuza bakarım. Baktım da... Ve sonuc koca bir sıfır! Anlasılan yazılı seylere karsı
hassasiyetiniz biraz zayıf. O zaman kuvvetlendirelim. Ka ğıt ve kalem cıkarın!”
Doğan hemen masasına kosup kucuk bir deste beyaz kağıt aldı. Birkac tanesini hala kalemini
aranmakta olan Yuzbası’ya verdikten sonra yerine oturdu. Ahmet Pasa, personelinin hazır
olduğunu gorunce “Yazın!” diye buyurdu, “A. Kapa parantez. Bilim dısı gelisme. İki nokta ust
uste. Nedenleri pozitif bilim ve akılcı dusunce tarafından acıklanamayan her turlu olay, eylem ve
bunlara neden olan, canlı ya da cansız her turlu faili tanım lar. B. Kapa parantez. Bilim dısı olay.
İki nokta ust uste. Bilim dısı bir eylemin ya da bilim dısı bir nesnenin sebebiyet verdiği, doğal ya
da bilim dısı sonuclar doğuran, yıkıcı ya da yapıcı et kileri kısa ya da uzun bir zaman boyunca
devam eden her turlu vakayı tanımlar. C. Kapa parantez. Bilim dısı nesne. İki nokta ust uste.
Kendi kendilerine bilim dısı olaylara sebebiyet verme leri ya da bilim dısı bir eylemde
kullanılmaları icin islemden ge cirilmis, katı sıvı ya da gaz halindeki her turlu nesneyi tanımlar. D.
Kapa parantez. Bilim dısı eylem. Bir bilim dısı nesne kullanı larak ya da kullanılmaksızın
gerceklestirilen ve bir bilim dısı olaya sebebiyet veren her turlu eylemi tanımlar. E. Kapa paran
tez. Bilim dısı fail. Bir bilim dısı nesne kullanılarak ya da kulla nılmaksızın, bilim dısı bir olay
gerceklestirmek uzere, bilim dısı bir eylemi gerceklestiren insan ve donusmus insanla birlikte,
her turlu canlıyı ve donusmus canlıları tanımlar. F. Kapa paran tez. Donusmus insan: Goruntusu
normal bir insan gibi olmakla birlikte, anatomisindcki ve fizyolojisindeki, zaman zaman goz
lenebilen, donemsel ya da kalıcı değisiklikler sonucunda yasam tarzlarında ve alıskanlıklarında
değisiklikler gozlenen insan turlerini tanımlar. G. Kapa parantez. Donusmus canlı: Goruntu su
normal bir canlı gibi olmakla birlikte, anatomisindcki ve fizyolojisindeki, zaman zaman
gozlenebilen, donemsel ya da kalıcı değisiklikler sonucunda yasam tarzlarında ve
alıskanlıklarında değisiklikler gozlenen canlı turlerini tanımlar....”
Tuğgeneral Ahmet Toprak’ın “Yazın!” emri gecerliliğini uc saat boyunca surdurmustu. 12.
Daire’nin tum tanımlamalarını dikte ettikten sonra daha dehset bir emir verdi: “Bunların hep sini
ezberleyeceksiniz. Sorduğumda takır takır isterim cevabını. Soyleyin bakalım simdi Salih’in
elinden cıkan beyaz ısık ney mis?”
Usteğmen onundeki kağıtları hızlıca kurcaladıktan sonra cevap verdi: “Onuncu Heten genel
bir bilim dısı eylem komuta nım.”
“Kısaca”
“Tip 10 genel BDE komutanım”
“Afferim. Peki Salih neymis?”
Usteğmen kağıtları biraz daha kurcaladı: “Dorduncu tipten ozellesmis kimliği belirli bilim dısı
fail komutanım. Kısaca belir li bir Tip 4 ozel BDF.”
Ahmet Pasa bir kez daha “Afferim” cekmekteyken Yuzbası kıl kıl Doğan’a bakıyordu.
Onlerinde her iki tarafı da minik ya zılarla dolu yirmi sayfa vardı. Usteğmen’i bilemezdi ama
bunla rı ezberlemesi imkansızdı. En berbatı bilim dısı nesneler kategorisiydi. Bu ‘Tip 1 BDN’ den
baslıyorlar ve muskalar, iksirler, taslar, kimyasal benzeri maddeler, hayvani ve bitkisel urunler
gibi uc yuzun uzerinde nesneyi tanımlayarak devam ediyordu. Yetmezmis gibi bazı nesnelerin
genel ve ozel kullanımları da vardı. Diğer kategorilerin de BDN’lerden kalır yanı yoktu. Sarp, 12.
Daire’nin gerceklerinin hakikaten ağırlasmaya basladığını dusundu.
Pasa, Daire’nin bu sınıflandırma sistemini anlatırken, arala ra Yediler’in ozelliklerini de
sokusturmustu ama subayların bu na dikkat edecek hali kalmamıstı. Dikkat ettiklerinde ise o mut
his gerceklere artık o kadar heyecanla yaklasamadıklarını fark ettiler. Koskoca Bahcıvan’ın altı
ustu kimliği belirli bir ‘Tip 5 Ozel BDF’ olduğunu bilmek eskisi kadar heyecan vermiyordu.
Yediler’in olumsuzluk iksiri, yantanımlı bir ‘Tip 118 cok ozel BDN’, Pasa’nın dizkapağını alan
vampir, yani bu alemdeki ismiyle geceli, kimliği belirli bir “Klasik A Tipi” idi.
Subaylar iyice yorulmustu ama Pasa duracak gibi gorun muyordu. Bir sure soluklanmalarına

izin verdikten sonra “Hadi bakalım” diye devam etti, “Onları sonra ezberlersiniz. Simdi su
pisliklerinizi temizleyelim Gecin yerlerinize. Once su brifing isi ni halledelim. Hem Ebu Sina
suikastini atalım uzerimizden, hem de, madem isler buraya kadar geldi, 12. Daire’nin yeniden
acıldığını soyle sanıyla Baskent’e ilan edelim. Suikastle ilgili ra porlarınızı gun bitene kadar
istiyorum. O da acemisiniz diye. Yazmak adetimiz değildir bizim.”
Ahmet Pasa, telasla bilgisayarlarının basına oturan perso nelini izlerken bu genclerin ne kadar
sanslı olduğunu dusunu yordu. En son kendisine ait bir masası, gidip geleceği bir ofisi olduğunda
genc bir usteğmendi. Daire kapatıldıktan sonra us tunde uniformasıyla oylece kalakalmıstı.
Yıllarca hem alemin pislikleriyle uğrasmıs, hem de İdris Usta ve birkac subay arkadasıyla kafa
kafaya vererek, kıtalarında gizlice 12. Daire subay lığı yapacak gencleri secip eğitmisti. Karısının
kendisini araya bileceği bir telefon numarasından, mesai saatlerinden, haftasonu tatillerinden ve
is sonrası cıkıp icebileceği arkadaslardan yoksun bir sekilde gorevine devam etmek zorunda
kalmıstı. Neredeyse kırk yıl sonra, kendilerine kurulan komplo unutulduktan ve yetistirdikleri
subaylar, ordu icinde yeterli ve gerekli kademelere geldikten sonra, 12. Daire yeniden
acılabilmisti. Ah met Toprak bugun burada olmaktan cok buyuk bir gurur duyu yordu. Daire’nin
her seye rağmen ayakta kalmasında İdris Us ta’nın rolu cok buyuktu ama bu ona asırı bir minnet
duyulması nı gerektirmiyordu. Herkes, Usta’nın gerekmeyen seyler icin buyuk cabalar
harcamayacağını bilirdi. Bu subayları yerlerinden edip bu odaya tıkan da İdris Usta’ydı. Hem de
hicbir acık lama yapmadan, onlerine sade bir talimatname atarak. Pasa her iki subayın da cok iyi
dayanmıs olduğunu dusundu. “Eh be İd ris” dedi icinden “Ne insafsızsın! Allahtan planların
bozulmus. Yoksa cururdu bu cocuklar burada...”
39
Niran Hatun ile İdris Usta, Behruz Usta’nın evine cıkan yo kusu ağır adımlarla tırmanıyorlardı.
Usta’nın aksayan ayağına bir de her ikisinin geri geri giden ayakları eklenince, yol uzadık ca
uzuyordu. Behruz Usta’ya bu ziyareti yapmak icin cok du sunmusler, cok konusmuslar, sonunda
bunun cok gerekli oldu ğuna ve bu isi yapmanın da buyukler olarak kendilerine dustu ğune karar
vermislerdi. Behruz Usta’yla konusulması gereken cok sey vardı ama, meseleyi kafalarında ve
aralarında konusur ken fır donen sozler, Usta’nın huzuruna yaklastıkca saklanacak delik arar
olmuslardı. Arpacı kumrusu gibi kafa onde yurur ken, her adım attıklarında yokus sanki biraz
daha diklesiyordu.
“Daire’nin basına kim gecmisti?” diye sordu Niran Hatun laf olsun diye.
“Ahmet Toprak” dedi İdris Usta, “Toprak Yuzbası diyeyim oyle hatırlarsın...”
Hatim “Cok yaslı değil mi?”
“Oyle ama, kıtalardan daha genc bir subay alsam, bu sefer dairenin yıllardır gizli calıstığı
ortaya cıkacak. Zaten ortalık ka rısık. Cemiyet-i Musbet dairenin acıldığını coktan haber aldı.
Toprak hem isi biliyor, hem de uzun zaman once emekli oldu. Bir de tanınır Toprak. İsmi bile
yeter dairenin basına”
Hatun kafasını kaldırıp yokusun sonuna baktı. Usta’nın evine cok cok on adım kalmıstı. İdris’e
“Once sen basla konus maya” dedi, “İzahat icin gelmisiz gibi olsun. Sonra ben musait bir
zamanda acarım konuyu.”
İdris eve doğru bakarak “Olur” dedi. “Ama istersen ben hic gelmeyeyim. Siz bas basa
konusun. Hukukunuz daha eski ne de olsa...”
Niran Hatun, İdris’e ters ters baktı. “Hukuku kalmadı bu isin” dedi, “Ben tek gidersem sahsi
olur. Senle gidersem Ocağın derdi olur...”
Kapının esiğinde bir sure dinleniyormus gibi yaptılar. Son ra Niran Hatun, ardına kadar acık
duran kapıyı gostererek “Ha di İdris” dedi. Birlikte on avluya girdiler. Tam karsılarındaki di ğer
kapı, Usta’nın bahcesine acılıyordu. Birkac adım atıp, iki kapının tam ortasında durdular. Kısa bir
sure sonra, siddetli sayı labilecek bir ruzgar, bahceden on avluya girerek etraflarında donmeye
basladı. Hatun ile Usta, ruzgarın kendilerini tanıyaca ğını biliyorlardı ama yine de isini bitirmesini
tedirginlikle bek lediler. Ruzgar her taraflarını yokladıktan ve gelenlerin niyeti nin kotu
olmadığından emin olduktan sonra geldiği kapıdan cı kıp gitti. Hatun, sokaktan eve donen
yaramaz bir cocuk edasıy la uzerine bulasan tozları silkeledikten sonra idris’e dondu: “Kalmıs mı

cer cop?”
“Sacında biraz” dedi İdris. Hatun’un uzerindekileri yeni fark ediyordu. Bu kıyafetlerini daha
once hic gormemisti. Ha tun’un uzerinde neredeyse pembeye kacan, yumusak kırmızı bir renkte
bir gomlek ve pileli, cok cici bir entari vardı. Gerci kendisi de yesil merasim cuppesinden sonra,
Ocak icin en resmi elbiselerinden birini giymisti ama Hatun’un uzerindekiler alısıl mıs tarzından
cok farklıydılar. Niran Hatun, İdris’in gozlerinin kıyafetlerine takıldığını fark edince, “Ne
bakıyorsun?” der gibi bir el hareketi yaptı. İdris gozlerini Hatun’un uzerinden hızla cekip,
saclarına takılan ceri copu temizlemeye koyuldu. Ne giy mis olursa olsun, kıyafetlerin icindeki
yine Niran Hatun’du.
Birlikte on avludan cıkıp bahceye girdiler. Her tarafında ruzgarların, hortumların, turlu turlu
bulutların oynastığı koca man bir yerdi burası. İleride iki yaramaz hortum uc buyuk selvi ağacını
yerlere kadar eğiyordu. Hemen yan taraflarında, dort ruzgar ortalarına aldıkları bembeyaz iki
bulutu birbirlerine doğru ufleyip kucuk mavi simsekler yaratmaya calısıyorlardı. Gri bir bulut,
bahcenin ortasındaki cicek tarhlarını yağmuruyla sularken, bir diğeri, kendisine yardım eden buz
gibi bir kuzey ruzgarının da yardımıyla evin cahsını kardan bembeyaz bir or tuyle kaplıyordu.
Ruzgar sesi, fırtına catırtısı, kar kıtırtısı, gok-gurultusu ve yağmur sesiyle dopdolu bir bahceydi
burası.
Etraflarına hayran hayran bakınarak ama fazla da oyalanmamaya calısarak Usta’nın evine
doğru yuruduler. Kapıyı calıp beklediler. Bir ses yoktu.
“Mesgul herhalde” dedi İdris, “Sonra gelelim...”
Hatun’un ise hic geri donmeye niyeti yoktu. Cunku bir ke re vazgecerlerse, bu konusmayı bir
daha hic yapamayacaklarım biliyordu. “Bir de camhaneye bakalım” dedi.
Birlikte evin etrafından dolasıp arka taraftaki tek katlı bina ya doğru yurumeye basladılar.
Camhanenin pencerelerinden dısarıya vuran kızıllık Hatun’un haklı olduğunu gosteriyordu.
Anlasılan Behruz Usta kendisini zenaatına vermisti. Bu kapının onunde yine kıyafetlerini bahane
ederek bir sure oyalandıktan sonra iceriye girdiler. Behruz Usta az ileride atesin basında du
ruyordu. Arkası kapıya donuk olmasına rağmen kocaman ne fesler almasından cam uflemekte
olduğu anlasılıyordu. Ciğerle rini her doldurusunda yukselen omuzları ve patlayacakmıs gibi sisen
sırtı, cama nefes vermeye baslamasıyla yavas yavas eski sekline donuyordu. Hatun ile İdris,
Usta’ya biraz daha yakla sınca ağzındaki boruyu ve borunun ucundaki kıpkırmızı kesil mis cam
hamurunu gorduler. Ses cıkartmadan izlemeye basla dılar. Usta hamuru inanılmaz bir maharetle
isliyordu. Birkac dakika once, borunun ucunda eğrilmis bir kure gibi duran ha mur, cok kısa bir
sure icinde ağzı dalgalı, boynu kısa ve ince, govdesi yuvarlak bir surahiye donusuvermisti. Usta
daha fazla soğumadan surahiyi borunun ucundan kurtarıp tezgahın uzeri ne bırakıverdi. Niran
Hatun icin belki de dunyanın en guzel rengi, soğumakta olan bir camın rengiydi. Bambaska bir
kırmı zıydı bu. En basından beri cok kırmızı olmayan ve soluklastıkca yerini nefis bir seffaflığa
bırakan, asla sonmeyen ama sanki ken disini camın ısıltısında saklamaya calısan bir kırmızı...
Hatun genc kızlığından beri camın soğumasını seyretmeye bayılırdı.
“Soğu bakalım” dedi Usta hic beklemedikleri bir anda. “Soğu ki guzel olasın. Guzel o ki
kırılabilesin. Kırılabil ki kıymetli olasın...” Arkasını dondu; “Değil mi Niran?”
Hatun utangac bir gulumsemeyle Usta’ya, İdris’de bu ender gorulen ifadeyi iyice belleğine
yerlestirmek icin Hatun’a baktı. Behruz Usta iyice terlemisti. Sarkık bıyığından boynuna doğru
inen damlacıkları avucuyla silerek, Niran’ın hemen ya nında duran beyaz pelerini isaret etti ve
yurumeye basladı. Ha tun, pelerini kaparak pesinden seğirtti. Behruz Usta, ocağın sı cağından
uzakta bir pencerenin yanında durdu. Camın buğusu nu silerek bahceyi seyre koyulmusken
Niran pelerini sırtına sardı.
“Dertlerden haber ver İdris” dedi Usta.
İdris “Uc emanet elden gitti Usta” diye soze basladı, “Ni ran Hatun’un emanetine el
uzatanlardan birini yakaladık. Salih yakaladı. Simdi Solaklar’ın yanında ama konusturamadık.
İlyas’ın emininin katili hapiste. Ulasmaya calısıyoruz ama cocuk goruse cıkmıyor. Bir de bugun
duyduk ki polis, Bengi’nin emi ninin katilini yakalamıs. İfadesine gore Murat Hoca’yı, Kıvırcık
Abdul namıyla bilinen cete reisiyle anlasmazlığa dustuğu icin oldurmus. Guya Hoca, Abdul ile
birlikte eski eser kacırırmıs.

Arastırıyoruz. Uc emaneti aldılar ama arkalarında cok ipucu bı raktılar Usta. Eğer kafamızı
kaldırabilir de peslerine dusebilirsek tez zamanda yakalarız.”
Behruz Usta “Ne demek istiyorsun?” diye sorar gibi İdris’e baktı.
İdris “Demem o ki Usta” diye devam etti, “Biz bu olayı alemden sakladık ama, ne kadar surer
bilmiyorum. Biz ne ka dar saklamak istiyorsak, bu iblisler de o kadar yaymak isteye cek.
Peslerine duseceğimizi biliyorlar. Bunu engellemek icin, kendileri de uzerimize gelir, bizi zayıf
gosterip alemi de uzeri mize salar. Kısaca tedbir lazım. Tedbir icin de iznin lazım...”
Usta hafifce kafasını salladı.
“Solaklar az gelecek gibi” dedi İdris, “Sayımızı arttıralım diyoruz. Yuruklerden adam isteyelim.
Sonra baska bir bahane bulup geceli asiretlerini toplayalım. Karsılarına cıkıp ayakta ol duğumuzu
gosterelim.”
İdris nihai konuya gelmek uzere olduğunu anlayınca susuverdi. Kelimeler ağzında buyumeye
baslamıstı. Behruz Usta “Baska?” diye sorunca okun yaydan cıktığım anladı.
“Sonra burada durup katil kovalamayalım diyoruz. O isi Mehmet Sinan ve Daire yapar nasıl
olsa. Biz toparlanıp birileri nin uzerine varalım. Sakafi, Hail ya da bir geceli asireti. Cok fark
etmez. Aleme ibret olsun. Bu isin ardında kim varsa ya kendini gostersin, olmadı gazabımızdan
korkanlar gostersin. Ama bunu yapmamız icin de tamam olmamız gerek. Bilirsin Eliften haber
alamıyoruz. Madalyonu da boynunda değil. ‘Ca ğırma’ icin iznin lazım. Bir de asıl, iznin olursa
Hekim’e de ulasmanın bir yolunu bulalım. Gucumuzu toplayıp, bir olup bu isi kokunden cozelim.”
Lafın bitmesi İdris’in sancısını da biraz rahatlatmıstı. Tam Hatun’un istediği gibi, lafı buraya
gelis nedenleri olan konuya getirmisti iste. Gerisi Hatun’a kalıyordu.
Behruz Usta gozlerini pencereden cekerek Niran’a manalı bir bakıs fırlattı. İdris altına tum
Ocağın imzasını atmıstı ama,
Su rastgele birilerine saldırma fikrinin ondan cıktığı besbelliydi.
“Hekim’in isine karısamayız” dedi Usta, “Ama yoruklere haber salın adam hazırlasınlar.
Ayağımızı sağlam basmamız gerek. İbret olsun diye birilerine saldırmak cok yanlıs değil ama
daha biraz erken. Bekleyip hedefleri ayıklamak lazım. Eh bu isi sade hafiyelik yaparak
nihayetlendirmek de bize yakısmayacağına gore, hazırlık yapmak lazım. Sonu hayır da olsa ser
de olsa o hesap sorulacak. En basta gecelilere gorunmek iyi olur. Once ne durumdalar bir onu
oğrenelim, sonra yavas yavas asiretlere ha ber salarız. Tamam olalım diyorsunuz. Toplanıp Elifi
cağıralım o zaman. Lakin bunun icin Salih’in izni ve rızası lazım. Konu sun onunla.... Baska?”
Usta’nın bu sorusu uzerine İdris kafasını one eğip bir adım geri cekildi. İsin ‘baska’sını
soylemek Hatun’a dusuyordu artık. Niran Hatun, kendisini yalnız bırakan İdris’e ofkeli bir bakıs at
tıktan sonra, urkek bir sesle “Elif gelse de tamam olmamız la zım Usta” deyiverdi. Behruz Usta
once kafasını, sonra bedenini Niran ile İdris’e cevirdi. Gozlerinde gidip gelen bir ofke vardı. Derin
bir soluk aldıktan sonra elini İdris’in omzuna atıp “Cok is var evlat” dedi. Mesajı alan İdris,
kocaman mutlu adımlarla on ce camhaneyi, sonra bahceyi terk etti.
Behruz Usta gozlerini Niran’ın gozlerine kilitlemisti. Gide rek koyu gri bir renge burunen
gozleriyle Hatun’u konusmaya zorluyordu. “En buyuk dert bu iste Usta” dedi Niran birkac kez
yutkunduktan sonra, “Sensin... Sen yoksun. Kac zamandır boy le bu. Ne zaman basımıza bir is
gelse hepimiz ardımıza bakıyo ruz. Ardımız bos Usta cunku sen yoksun. Kac zamandır boyle bu.
Kac zamandır kılıclarımızı hep sensiz cekiyoruz. Hadi yalnızlığı, basıbos kalmayı bos verelim, bizi
korkutuyorsun Usta. Kac zamandır herkes seni merak ediyor. Niye evine kapandığı nı. Ocağı niye
bosladığını soruyor. Soruyor ama dillendiremiyor Usta... Ne olur artık anlat... Sensiz cok zor
oluyor.”
Hatun derdini iyi kotu anlattığını dusunuyordu ama Usta cevap vermek yerine gozlerinin ta
icine bakmaya devam ediyordu. Sanki gozleriyle cok uzun, kelimelere sığmayacak bir seyler
anlatmaya cabalıyordu. Belki anlatıyordu da ama, kimin İzanı boyle bir bakısı okumaya yeterdi
ki? Artık zamanın ve ta rihin bile unuttuğu olaylara sahitlik etmis o gozlerde dipsiz bir gecmis
yatıyordu. Hatun’un kendi uzun gecmisini bile yanında delikanlı bırakacak kadar kadim bir
gecmis... Sadece bu bile Us ta’nın durmasını acıklamaya yeterliydi. Kim bu kadar uzun bir
zamanın karsısında, bıkmadan, yılmadan, aklını yitirmeden ayakta kalabilirdi ki? Hatun o
gozlerde Truva’yı gordu. Behruz Usta’nın doğduğu sehri... Yıllar suren kusatmayı, surların

onundeki amansız savasları. Usta’nın olumsuzlere meydan okuyusunu, yalın kılıc aralarına
dalısını, silah arkadaslarının dususunu ve dusen can dostunun cesedinin, bir savas arabası nın
ardında suruklenisini... Sonra Usta’yı Hekim’in yanında gordu. Etrafında altı erkek daha vardı,
Hekim’in topladığı ilk sanat sahipleriydi bunlar. İlk Yediler derlerdi adlarına. Hepsi nin kıyıldığı
savası gordu. Yaralar icinde zorlukla yuruyen Beh ruz Usta’yı, basucunda her bir gozyası inci
damlası olmus Lok man Hekim’i. Sonra kendisini gordu Usta’nın yanında. Genc kız bile değildi
daha. Yuzunde yıllar gectikce gazaba donusecek yumusacık bir huzun vardı henuz. Siyah bir atın
ustunde kara saclı bir kadın gordu. Yaklastı. Melike Hatun’du bu... En son o zamanlar kahkaha
attığını hatırladı. Al atının ustunde tum asaletiyle Harun Usta beliriverdi derken. Melike Hatun’la
birlikte gunbatımına doğru dort nala at surmeye basladılar. Az ilerde iki atlı daha katıldı onlara.
Cengiz’le Selim’di bunlar. Niran’ın ici cız etti... Acı, ofke ve utancla eğdiği basını tekrar kaldırdı
ğında, ileriden Cihan Usta’nın geldiğini gordu. Yanında kucuk bir oğlan vardı: İdris’ti bu...
Sağından gelen nal seslerine don duğunde, atın uzerinde kendisini gordu. Terkisindeki urkek ba
kıslı cocuk, sıkı sıkı sarılmıstı beline. Nasıl hatırlamazdı ki o gunleri: Salih’ti bu. Cihan Usta
kucağında guzeller guzeli bir kız cocuğuyla yeniden belirdi. İste Bengi de katılıyordu Ocağa.
Sonra İdris’i gordu tekrar. Buyumustu. Yanına kattığı cocuk da İlyas’tı tabii ki. Ortalık
sessizlesmisti. Hatun birilerini bekler gi bi etrafına bakınmaya basladı. “Hah” dedi icinden, “İste
tamam olduk...” Yağmurlu tepelerden atının uzerinde Salih iniyordu, yamcısına sarmaladığı
kızcağız da Elifti...
Hatun, ağlamakla gulmek arasında gidip gelen bir suratla etrafına bakınırken karsısında
Behruz Usta’yı gorunce, onun za ten hep orada olduğunu hatırladı. Usta, neredeyse yağacak bir
bulut gibi grilesmis gozlerle kendisine bakmaktaydı. Bir gok gurlemesiyle kendine geldi. “Ocak
ne icin kuruldu hatırlıyor musun?” diye soruverdi Usta. Niran, hala camhanede olduğun dan
emin olana kadar etrafına bakındı. Zamanın ucunu coktan kacırmıstı. Usta’nm bir sey sorduğunu
hatırlayıp toparlandı. “İnsanoğlunu kara sanatın serrinden korumak icin Usta” diye cevap verdi.
Behruz Usta “Doğru” dedi, “Peki becerebildik mi bunu?”
Bu soruya cevap vermek cok guctu ama “Becerdik” dedi Hatun ve ekledi “Hala da
beceriyoruz ve becereceğiz de...”
Usta gulmeye basladı: “Beceriyoruz ve becereceğiz de... Beni anlarsan bir sen anlarsın
kızım... Beceriyoruz ve becerece ğiz de... Beceriyoruz ve becereceğiz de... Nereye kadar gidecek
bu? Sonsuza kadar... Cennet yeryuzune meleklerin sanatını gonderirken, cehennem kelamının
yeryuzunden asla silinmeye
ceğini bilmiyor muydu? Lokman Hekim ilk Yediler’i toplarken, bu savasın bir sonunun olmadığını
bilmiyor muydu? Biliyordu kızım biliyordu... Ocak yeryuzunden serrin kokunu kazımak icin değil,
denklik getirmek icin kuruldu. Denklik Niran kızım denklik... Kotuluk denen sey denkliğin
bozulmasıdır. İster ada mın diline cehennem kelamını ver, ister eline Musa’nın asası nı... Eğer
dengi yoksa o kotudur. Kotuluk denen sey muhalefet siz kudrettir kızım. Once iyilik icin
vurursun. Vurdukca tatlı ge lir, artık tatlı geldiği icin vurursun. Zaferden vergi kesilmez Ni ran
kızım... Vurdukca vurursun, sonra bir bakarsın adın iblise cıkmıs...”
Behruz Usta bir iki adım uzaklastı. Camhanenin tam ortasında durarak kollarını iki yana actı.
“Bir de bana bak Niran kı zım” diye bağırdı. Gokyuzu aniden kararıvermisti. Korkunc bir
gokgurultusunun ardından, titreyip duran ama asla sona erme yen bir simseğin keskin mavi ısığı
camhanenin butun pencere lerinden iceriye girip Usta’yı aydınlatmaya basladı. “Bir de bana
bak... Ben Lokman Hekim’in ilk talebesi Behruz Usta’yım. Ben Hektor’un silah arkadası Truvalı
Herasseus’um... Kadim ve kudretli olanların hepsi ya oldu ya suruldu ya da unutulup gitti. Geride
bir tek Hekim ve ben kaldık. Hekim kendinden emin. Ama ben anadan doğmayım, insan
oğluyum ve suphede yim.”
Usta kollarını sert bir hareketle asağı indirir indirmez, sim seğin mavi ısığı kesiliverdi. Gokyuzu
yavas yavas eski haline geri donuyordu. Behruz Usta, kendisini korkmus bir cocuk gibi dinleyen
Niran’ın yanına iyice yaklastı. “Bana bir bak kızım” dedi sakin bir sesle, “Sakafi kim? Kamer-i Hail
kim? Emanete el uzatanlar kim? Bir kelamım kadar canları var. Cumle kara bu yucu gelse ne
yazar? Bırak onları, hangi devlet, hangi impara tor, hangi ordu kudretimin karsısında durabilir ki?
Kasırga olur ezerim hepsini, yıldırım olur yakarım. Hangi silahları isler ki bana... Dert serrin

kokunun kazımaksa eğer, yedi gunumu al maz. Peki ya sonrası? Demem o ki Niran kızım, dunya
ile aram da bir tek engel var... O da ‘Ben’! Bunu fark ettiğim gunden be ri, yani neredeyse uc
asırdır, elime silah almıyorum. Kudretim Hekim’den az ama korkuyorum kızım... Cunku ben
insanım. Bir kere vurmaya basladım mı sonunu getirememekten korku yorum. O bedelsiz zafer
serbetinden ilk yudumu almaktan korkuyorum... Artık elime kılıc almaktan utanıyorum. Yuzumu
kı zartıp hangi sefile vurayım onu? Benim dengim kalmadı kızım. Ben yeryuzunun en buyuk
kotuluğu olmaktan korkuyorum. Bu yuzden cenk meydanında ardınıza bakmayın artık. Ben olma
yacağım cunku... “
Niran bir an once oradan cıkıp gitmek istiyordu. Hayatı bo yunca utanmadığı kadar cok
utanıyordu cunku, Usta’yı hic an lamasa yine iyiydi.. Cok yanlıs anlamıstı. Yarım asır onceki son
iksir merasiminde Usta sıra kendisine geldiğinde Hekim’e “Ar tık beni affet” diyerek iksiri
reddetmek istemisti. Hekim bu lafı duymazlıktan gelmis, sonunda Usta her zamanki gibi iksiri ic
misti ama bu olay Ocak icerisinde derin bir buhrana sebep ol mustu. Niran da dahil olmak uzere
herkes Usta’nın artık yorul duğunu, bezdiğini, belki umutsuzluğa dustuğunu, hatta artık
dunyanın islerini cok kucuk gorduğunu dusunmeye baslamıstı. İste Hatun bunları dusunduğu,
daha doğrusu Usta’nır aklın dan gecenleri kafasına gore, kıt aklıyla okuduğu icin cok utanı yordu.
Meğer Behruz Usta kendinden korkar olmustu.
Usta’nın uc asırdır silahını eline almadığı doğruydu. Bir Canakkale muharebesi haric...
Zamanlar sonra yine batıdan ge len bir donanmanın, doğduğu sehrin onune demirleyip etrafı
cehenneme cevirdiğini duyan Usta cılgına donmustu. Ocağın toreleri Yediler’in insanoğlunu ve
devletlerin islerine mudaha le etmesini engellediği icin elinden bir sey gelmiyordu. Sonun da
dayanamayıp Ocağın esvabından sıyrılmıs, elinden ve dilin den bir tek sanat bile
cıkarmayacağına yemin ederek, kullanma yı yeni oğrendiği mavzerini kaptığı gibi Anafartalar’a
kosmus tu. Salih ile İlyas da Usta’yı yalnız bırakmamak icin pesinden gitmisti tabii. Doğduğu
sehri tekrar savunmak ve bu sefer ka zanmak Usta’ya cok iyi gelmisti. Tam yeniden eski gunlere
do ner gibi olmusken, boğaza gomdukleri o donanmadan arta ka lanları İstanbul’da goruverince.
Usta tek kelimeyle tukenmisti. Tukenmisti ama yine de sineye cekip ne Ocağı ne de sanatını isin
icine karıstırmamıstı.
İdris’le birlikte buraya Usta’ya neden kabuğuna cekildiğini sormak icin gelmisti. Eh, cevabı da
ziyadesiyle aldığına gore, artık geri donup utanmaya evinde devam edebilirdi. Niran
“Musaadenle Usta” dedi ve hızla kapıya doğru yurumeye bas lamıstı ama tam kapının ağzında
Usta’nm sesine yakalandı. “Benden sonra Ocağın basına sen gececeksin. Farkındasın değil mi?”
diye sordu Usta, “O zaman cok mesgul olacaksın kızım. Derdin basından asmıs olacak. Dikkat et,
insan bası kalabalıkken ne cabuk buyuduğunu fark edemiyor. Sen benim yerimi dolduracaksın.
Kader boyle, dikkat et. Ne kadar mesgul olursan ol, kendine kor olma kızım. Kendini gor, kendini
oku... Dur man gereken yeri bil, bil ki Ocağın alnına kara calmayasın.”
Niran “Ağzından yel alsın” diye mırıldandı. Ocağın basına ancak Behruz Usta olurse
gecebilirdi. Bu Hekim’e karsı tum Ocağın sorumluluğunu tasımak demekti. Bunun icin daha cok
kucuk ve tecrubesiz olduğunu dusundu. Bir de butun o henga menin icinde insanın kendisini
gozetlemesi... Hem zordu, hem de Niran’ın bakmaktan hic hazzetmediği bir sey varsa o da ken
disiydi...
40
Tuğgeneral Ahmet Toprak’m komutanlığa atanmasıyla, 12. Daire ikinci kez acıldığından bu
yana en disiplinli ve yoğun on-bes gununu gecirmisti. Harıl harıl hazırlandıkları brifingi iki gun
once vermisler ve kurtulmuslardı ama Ahmet Pasa fırtınası bir sure daha dinecek gibi
gorunmuyordu. Bir is gununun daha bitiminde Yuzbası’nın arabasıyla evlerine donmekteyken,
her ikisinin de kafasında komutanlarının istediği yeni raporlar do lasıp duruyordu.
İki gun onceki brifing endise ettikleri kadar zor, daha doğ rusu endise ettikleri gibi
gecmemisti. Komutanlarından aldıkla rı eğitime rağmen, brifinge calısırken akıllarından gecen,
ağızla rından cıkan seylere zaman zaman yabancılastıkları, kendi ken dilerine ‘Ne sacmalıyorum
ben?’ diye sordukları olmustu tabii. Bunu Ahmet Pasa da fark etmisti ama cok umursadığı
soylene mezdi. Ne var ki subaylar icin asıl kabus, koyu renk bir devlet binasının, koyu renk bir

salonunda, yuksek devlet yetkililerinin karsısına cıkıp, o yetkililere 12. Daire’nin islevinden
bahsetmek, bunu yaparken de kacınılmaz olarak bilim dısı gelismelerden ve tanımı somut bir
yere oturtmak icin de buyulerden, buyucu lerden ve vampirlerden falan bahsetmekti. Neyse ki
rahatsız edici tum kelime ve kavramları 12. Daire’ye ozgu sınıflandırma kodlarının altına
gizlemisti. İnsan buyucu yerine ‘Tip bilmem-kac BDF’ derken kendisini en azından biraz aklı
basında hisse diyordu.
Subaylar ne kadar huzursuzsa, Ahmet Pasa o kadar rahattı. Sarp ile Doğan’a surekli ‘Herkesi
kendileri gibi cahil zannetme melerini, devletin icinde bu islerden anlayan, hatta yakından
ilgilenen cok insan olduğunu’ anlatmaya calısıyordu. Bir taraftan da bu iki genci yoğun bir bilgi
bombardımanına tutuyordu. Pa sa, subayların asıl travmayı atlattıklarını fark etmisti. Artık akıl
sağlıklarını kaybetmelerinden endise etmiyordu. Bu nedenle bildiği her seyi, butun detaylarıyla
ve sanki cok normal seyler mis gibi anlatıp duruyordu. Amacı, konusarak ve anlatarak bu alemi
subayların gozunde sıradanlastırmaktı, İslerini iyi yapa bilmeleri icin, iki geceli soyu arasındaki
mucadeleye, sıradan iki siyasi parti arasındaki bir iktidar savasma ya da iki devletin diplomatik
hamlelerine bakar gibi bakmaları gerekiyordu. Kısa cası, tum bilim dısı failler, eylemler ve
nesneler, subayların kafalarındaki o ‘ustun’ yerden derhal al asağı edilerek, yeni ‘ger ceklik’
kurguları arasındaki sıradan yerlerini almalıydılar. Bu da simdilik ancak konusarak ve anlatarak
gerceklestirilebilirdi. İnsanın dort bir yanını, tum yoğunluğuyla kusatan herhangi bir sey, ozel ve
ustun olarak kalamazdı.
Pasa, subayların bu ısınma turlarına hızla uyum sağlamak ta olduklarını gordukce
rahatlıyordu. Asıl kıyamet, eninde so nunda gidecekleri İstanbul’da kopacaktı. Mehmet Sinan’la,
Solaklar’la ve Yediler’le tanısacaklar ve bu alemin icine bedenleriyle gireceklerdi. Duyacaklar,
gorecekler, hissedecekler; kısaca yasayacaklardı. Pasa, subaylarını o kacınılmaz zamana mum
kun olduğunca hızlı ve sıkı hazırlamak istiyordu.
Subayları motive etmenin otesinde, onemli bir kaygısı daha vardı: Cemiyet-i Musbet. Ahmet
Pasa, yıllar once kurduğu bir komployla 12. Daire’yi kapatmayı beceren Cemiyet’in gozleri nin ve
kulaklarının bu brifingin uzerinde olacağını biliyordu ve herhangi bir zayıflık belirtisi gosterip, bu
ikinci raunda kotu bir baslangıc yapmak istemiyordu.
Daireleri ile Cemiyet-i Musbet denen ezeli dusmanlarının aynı kokten geliyor olmaları da
talihin ve tarihin guzel bir saka sı gibiydi. Her ikisi de Solaklar’dan cıkmıstı. Padisahın muhafız
taburu, aynı zamanda usta bir vampir avcı birliği olan secme yeniceri birliğinden... Osmanlı
cokmustu ama Solaklar’ın islev leri ve gelenekleri hala ayaktaydı. Yuzyıllar boyunca Yediler’le
birlikte savasmıslardı. Olumsuzluklerini hic kıskanmadan hem de. Solaklar ilk fireyi 1800’lerin
basında vermisti. Makinelerin bir bir icat edildiği, aklın kutsandığı, insanoğlunun zekasıyla
gelistirdiği teknolojiyle doğaya hukmetmeye basladığı o za manlarda, Avrupa’da dolasıp, sıradan
insanların akıllarını kul lanarak nelere kadir olabildiğini goren o bes genc Solağın gozle rine.
Yediler eskisi kadar kutsal ve ustun gorunmemeye basla mıstı. Artık insanlar toprağa, havaya,
suya hukmedebiliyorlar dı. Ustelik bunun icin damarlarında meleklerin kanının dolas ması falan
gerekmiyordu. Bu bes genc Solak once dusunmeye sonra, dusunduklerini birbirlerine
fısıldamaya, en nihayetinde de acık acık haykırmaya baslamıslardı. Yediler yuzyıllardan be ri
Solaklar’ı, yani sıradan insanları somuruyorlardı. Yediler’in yolunda olen insanların haddi hesabı
yoktu. Kendileri elli yılda bir iksirlerini icip keyiflerine bakıyorlar, baslarına bir bela geldi mi olmek
Solaklar’ın payına dusuyordu. İksir sıradan insanlarla paylasılamayacak kadar kutsaldı. Kutsal ise
sadece kutsallara yarasırdı. Ama artık ortada kutsal diye bir sey kalmamıstı. Sıra dan insanın aklı
her seye kadirdi artık ve sıradan insanın onun deki tek engel, kendisini surekli somuren o
ulasılmaz kutsallık tı.
İste Cemiyet-i Musbet, boyle bir ortamda, boyle bir ruh ha liyle kurulmustu. Gorunurdeki
amacları, insan aklını yucelt mek, doğaya ve evrene hukmetmesini sağlamak icin onundeki tum
engelleri yok etmekti. Bu amacın gerisinde ise, sadece Solaklar’ın yuzyıllar boyu Yediler’e icin
icin besledikleri kıskanc lık değil, tum insanlığın o buyu denen seye duydukları haset yatıyordu.
Hic de yalnız sayılmazlardı. Avrupa’lı yandasları es ki tabirle buyuyu, yeni tabirle ‘doğal olmayanı’
ya da ‘bilim dısı’yı bastırayım derken, yanlıslıkla insanlığa ait bir kutsallığı, kiliseyi yerle bir
etmisti. Kadim olan her sey bilimin duvarları arasına sıkıstırılmıs, bu yeni inanc tarafından ‘batıl’

diye lanetlenmeye baslanmıstı. Tanrılar antik efsane denilen masallara hapsedilmis, acılmadık
mezar, incelenmedik krallık, tercume edilmedik dil, uzerine tez yazılmadık bir kudret
bırakılmamıstı.
Meleklerin hediyesi, insanların beyinlerinin derinliklerine sur gun edilmis, uzerine akıldan
sağlamca bir ortu cekilmisti.
İste boyle bir ortamda yeseren Cemiyet-i Musbet, Solaklar ve Yediler tarafından dıslandıktan
sonra bir sure serseri mayın gibi ortalıkta dolasmıs, bir zaman sonra İttihat ve Terakki
Cemiyeti’nin icerisinde kendisine sağlam bir yer edinmisti. Mesruti yetin ilanından sonra once
Osmanlı Devleti’ne yayılmıs. Kurtu lus Savası’ndan sonra da Ankara’ya sıcramıstı.
Solaklar’dan ikinci kopus da Kurtulus Savası sırasında yasanmıstı. Anadolu ve İstanbul isgal
edilmisti ama toreleri insan islerinden uzak durmayı emreden Yediler, bu isin de kendileri ni
ilgilendirmediğine karar vermislerdi. Ocağın torelerini ken dilerinin sayan Solaklar’da oyle tabii.
Yediler’in ve Solaklar’ın bu kararları gecerliliğini bir yıl kadar surdurebilmisti. Ankara diye bir
kasabada, birilerinin cok gur bir sesle “Ya istiklal, ya olum!” diye bağırdığını duyan besi yamak
sekiz Solak, iclerine dusen bu atesi sondurmenin mumkun olmadığını anlayınca kalkıp ağalarının
ve Yediler’in huzuruna cıkmıslar, Anadolu’ya gidebilmek icin Solaklık mertebesinden
azledilmelerini rica et mislerdi. Bu ricaları Behruz Usta’nın gozyaslarıyla karsılanınca, kimse baska
bir laf etmeye cesaret edememis ve sekiz genc anlı sanlı bir torenle Ankara’ya uğurlanmıstı.
Savasın cağırdığı bu sekiz gencten besi, istiklali goremeden olume kavusmus, geri kalan ucu ise,
umut ve zafer kokusunun sindiği bu kucuk kasa bada yepyeni, bambaska bir hayat kurulmakta
olduğunu go runce, hayran kaldıkları bu cesarete bir omuz vermeyi kendile rine gorev
bilmislerdi. İste 12. Daire, sağ kalan bu uc Solak tara fından kurulmustu.
Sarp ile Doğan, yeni edindikleri bilgilerin ısığıyla girdikleri brifingi cok rahat atlatmıslardı.
Kendilerini dinleyen cesitli ba kanlık ve Genelkurmay yetkililerinin arasında tanıdık simalar da
vardı tabi ki. Bir tanesi Ahmet Pasa’nın tahmin ettiği gibi, İc İsleri gorevlisi ve Cemiyet uyesi
Sedat Turun’du. Kendisiyle Ebu Sina suikasti sırasında emniyette tanısmıslardı. Diğerini de aynı
olaydan tanıyorlardı: Milli İstihbarat’tan Yasin Bey. Bri fing, Pasa’nın hazırladığı duzende
sunulmustu. Once 12. Daire’nin tarihcesinden ve gorevlerinden bahsetmisler, bu konuyu
kullanarak bilim dısı gelismelere atlamıslardı. Cumle aralarına da surekli zor sartlar altında
calısan Daire’ye karsı zaman za man pis komploların kurulduğundan falan bahsetmisler, Ebu
Sina suikastinin de bunlardan biri olduğuna inandıklarını belirtmislerdi. Bilim dısı gelismelerden
bahsetmeye basladıkların da, dinleyicilerin tamamının kendilerini buyuk bir ciddiyet, dikkat ve
ilgiyle dinlediklerini farkeden Sarp ile Doğan rahat lamakla birlikte cok da sasırmıslardı. Tek bilen
Daireler’i değil di demek ki.
Brifingin sonunda, oturumun yoneticisi konumunda olan Milli Savunma Bakanlığı’ndan yaslıca
bir yetkili, salonda bulu nanlara 12. Daire’nin devletin istihbarat ve guvenlik ağına dahil
edilmesini onerince, subaylar gayet basarılı bir is cıkardıkları nın farkına varmıslardı. Ortaya
atılan bu oneri Genelkurmay ve Milli İstihbarat yetkilileri tarafından olumlu karsılanmıstı. Ne var
ki, tam da tahmin edildiği gibi, Sedat Bey Daire’nin hemen kucaklanmasına biraz homurdanmıs,
‘once rustunu ispat etsin’ gibi seyler soylemis, ama feci sekilde yalnız kaldığını gorunce “madem
bilim dısı gelismelere karsı bir savas yurutuyorlar, destekleyelim bakalım” diyerek onerinin altına,
asık suratıyla birlikte, imzasını atmıstı.
Devletten aldıkları bu icazet her ikisine de bir hayli iyi gel mis, konusmalannı, yuruyuslerini
enikonu değistirmisti. Hatta Yuzbası aldığı bu gazla olsa gerek Bahar’a ikinci birliktelikleri nin ilk
minik kaprisini dun aksam yapmıstı. Koca bulvarda ara bayı Bahar’ın evine doğru surerken bir
taraftan bu aksam ode yeceği bedeli dusunuyor, bir taraftan da Doğan’la Yediler’in durumunu
tartısıyordu.
“Sen simdi Bahcıvan’ın isi bitik mi diyorsun?” diye sordu Yuzbası.
“Bence oyle komutanım” dedi Doğan, “O sifreleri Mart sonu na kadar bulmaları zor. Pasa
soylemiyor ama o da cok kaygılı.”
“Bu is bize patlayacak gibi Doğan.”
“Nasıl komutanım?”
“Bu kadar isin arasında fellik fellik Yediler’in sifrelerini arayacağız gibime geliyor.”

“Bu is Daire’yi ilgilendirir mi ki?”
“İlgilendirmeye basladı bile. Baksana Bahcıvan bizi Salih Dayı’nın yanına verip operasyona
dahil ediverdi bile. Fikrimizi sormaya bile gerek gormedi.”
“Haklısınız komutanım ama o Ahmet Pasa’dan onceydi.”
Yuzbası guldu: “Pasa’yı sence Daire’nin basına kim getir di?”
“Bahcıvan mı getirdi? Atamalarımız Genelkurmay’dan ya pılıyor ama.”
“Yapma oğlum. Benim istifa mektubumu kabul etmeyen Genelkurmay Daire’ye atama mı
yapacak?”
“Haklısınız ama isin bir de resmi boyutu olmalı. Sonucta maaslarımız tıkır tıkır odeniyor.”
“İste orayı ben de tam cozemedim. Anladığım kadarıyla si lahlı kuvvetler icinde Daire’den cok
dar bir kesim haberdar. Butun isleri canlar yurutuyor. Burokratik ciuzenlemcleri de bir sekilde
kitabına uyduruyorlar. Olmadık seyler değil bunlar.”
“Cok mu derine daldık komutanım?”
“Cok baska bir derine daldık Doğan. Daha doğrusu ittiril dik. Bir sey anlamamıza,
oğrenmemize fırsat vermediler. Herseyi ezberletiyorlar bize. Daire’den baska sansımızın
olmadığını, bir yere gidemeyeceğimizi onlar da biliyor!”
Usteğmen komutanının ağzından cıkanların ne kadar onemli ve can sıkıcı olduğunu dusundu.
Pasa’nın kendilerine ezberlettiği gerceklerle, yani ‘bu alemle’ ancak 12. Daire subayı olarak bas
edebilirlerdi. Doğan, bir an kendisini, Doğubeya zıt’ta Jandarma subayı olarak hayal etti.
“Her neyse” diye devam etti Yuzbası, “Benim anladığım. Daire biz bağımsızız, Ankara bizden
sorulur falan diyor ama, Yediler’le de cok sıkı bir gobek bağı var. Bence biz butun isi gu cu
bırakıp bu sifrelerin pesinden kosacağız.”
“Doğru” dedi Doğan, “Yediler’in ortadan kalkması, İstan bul’un elden cıkması demek. O
zaman halimiz ne olur bilemem. Komutanım ikimiz tutabilir miyiz Ankara’yı?”
Sarp bir kahkaha attı: “Tabi tutarız. Samsun yolunu sen alırsın Eskisehir yolunu ben. Pasa da
Konya yolu uzerinde do lasır, idare ederiz. Ne Ankara’sı Doğan, ne tutması. Yediler git tiği gun
ya Daire kapanır ya da biz Daire’ye kapanırız. Uc kisi hangi alemin neresiyle bas edebiliriz ki?”
Usteğmen kafasını sallamakla yetindi. Yediler’in ortadan kalkmasının nasıl sonuclar
doğurabileceğini tam olarak bile mezdi ama, hic iyi seyler olmayacağını tahmin edebiliyordu.
Ahmet Pasa da bu olası gelisme hakkında hicbir acıklama yap mamıs sadece durumu anlatmakla
yetinmisti.
Yollarına bir sure konusmacian devam ettikten sonra Yuz bası, Doğan’a “Arabayı ne zaman
alacaksın?” diye sordu.
Usteğmen “Yarın komutanım” diye cevapladı.
“Nesi varmıs?”
“Benzin filtresi tıkanmıs”
“İyi bari... Nereden alıyorsun ki sen benzini?”
“Nereden denk gelirse komutanım. Surekli aldığım bir yer yok.”
Sarp, onundeki ısıkları da yesilde yakalamanın keyfiyle, “İste boyle tıkarsın filtreyi” dedi Gaza
biraz daha abandı ama tekrar yola baktığında az ilerideki yesil ısığın sarıya donduğu nu gordu.
İki defa sıcramıslar ama ucuncude kırmızı ısığa yaka lanmıslardı iste. Neyse ki genis bulvar,
trafiğin can sıkacak ka dar yoğunlasmasına izin vermiyordu. Sarp, frene basarak yavas yavas
sağa doğru kaymaya basladı. Isık kırmızıya donene ka dar yolun en kenarına gelmeyi basarmıstı.
Onlerinde de sadece bir araba vardı.
Sarp fırsattan istifade, daha iyi bir kanal bulmak icin rad yoyu kurcalarken. Doğan da etrafa
bakmıyordu. Dikkatini arabarnın hemen sağ caprazında, on - on bes metre kadar ileride, hızlı
adımlarla ustlerine doğru gelmekte olan bir adam cekti. Ne olur ne olmaz diye dusunerek
koltuğunda doğrulmustu ki, adam adımlarını biraz daha hızlandırarak belinden buyukce bir silah
cıkardı. Doğan hic heyecanlanmamıstı. Erken fark ettiği icin kendini sanslı sayarak elini hemen
silahına attı. Seslerden hala radyoyu kurcalamakta olduğu anlasılan yuzbasıyı da uyarmak icin
kafasını cevirdiğinde, on camın hemen solundan, yuzbasının one eğilmis kafasına doğrultulmus
bir namlu go runce artık cok gec olduğunu anladı. “Komutanım!” diye bağır mak istedi ama
ağzından cok baska bir cığlık cıktı. Dislerini sı kıp gozlerini sımsıkı kapamasıyla birlikte silahlar

pespese pat lamaya basladı.
“Tak tak... Tak tak... Tak... Tak tak tak! “
Doğan silah seslerinin kendileriyle pek bir alakası olmadı ğını anlayıp gozlerini acınca, sol
taraftaki adamın kaputun uze rinden yere yuvarlanmakta olduğunu gordu. Adamın kafasın dan
hala kan fıskırıyordu. Hemen sağına baktı. Az once uzerle rine doğru gelen adam, kendilerini
bırakmıs, yavas yavas geri ye cekilerek arkaya bir yerlere doğru ates ediyordu. Doğan he men
silahını cıkarttı. Namluya mermi surmeye calısırken, ada mın silahını tekrar uzerlerine doğru
cevirdiğini gordu. İlk mer mi, sağ on camı patlatıp, Doğan’ın kulağının dibinden gecti. Us
teğmen, cam parcalarından sakınmak icin yuzunu orttuğu kolu nu ceker cekmez ates etmeye
basladı. Ya hala formundaydı ya da bugunluk cok sanslı. Pespese gonderdiği uc kursundan biri
adamın boynunu bulmustu.
Doğan arabadan inerek adamın yanına kostu. İsi coktan bitmisti. Bu arada olayın ilk soku
gecmis ve insanlar cığlıklar atarak sağa sola kosturmaya baslamıstı. Kırmızı ısıkta kendile riyle
birlikte bekleyen arabalar, olay yerinden hemen uzaklasa bilmek icin kendilerine yol acmaya
calısıyorlardı. Doğan korku dan duvarın dibine sinmis adamlardan birine “Hemen ambu lans
cağır” diye bağırdı. Adam titreyen elleriyle telefonunun tuslarına basmaya calısırken Doğan’ın
aklına Yuzbası geldi. Kafasını cevirdiğinde Sarp’ın birkac metre arkalarında, kapısı acık bir
arabanın dibinde yatan bir adamın yanına doğru kosmakta olduğunu gordu. O tarafa doğru
seğirtti. Adam yasıyordu ama cok kotu yaralanmıstı. Uzerinde yattığı kan golunden, goğsu nun
sağ tarafına giren kursunun, ciğerinin onemli bir kısmını da alıp goturduğu anlasılıyordu.
Doğan kafasını detaylara calıstıramayacak kadar telas icin deydi. Ama anladığı kadarıyla
yuzbasının isini bitirmek uzere olan suikastcının beynini bu adam dağıtmıstı. Atesi diğer
suikastcıyı da mesgul etmis, bu sayede hayatlarını kurtarmıs ve Doğan’ın hayatında ilk defa goz
gore gore adam oldurmesine neden olmustu. Yuzbası da bu kadar ayrıntıyı kavramıs olacak tı ki,
adamın tepesine cokmus surekli “Kimsin sen, kimsin sen?” diye soruyordu. Adam, ağzında
biriken kanların arasında bir seyler soylemeye calıstı ama subaylar hicbirsey anlamadı. Yuzbası
adamın kafasını hafifce yana cevirerek ağzındaki kanın bosalmasına yardım etti. Biraz rahatlayan
adam, anlamadıkları bir dilde bir seyler geveledi. “Ne?” diye sordu yuzbası. Adam kanh elleriyle
Sarp’m koluna yapıstı, kafasını yukarıya kaldır maya calısarak hafifce “Bahsat” dedi. Yuzbası
tekrar “Ne?” di ye sordu, “Bahsat ne demek?” Adam guclukle yutkunduktan sonra bir kez daha
“Bahsat” dedi. Durakladı ve nefes almaya cahstı. “Bahsat...” lafının gerisi ağzından yukselen bir
kan dalgasında boğuldu. Kafası sertce asfalta carptığında, eli hala yuz basının kolundaydı. Olu
sayısı uce cıkmıstı.
Sarp ile Doğan, kaldırımın kenarına oturarak bulvarın ileri sinden duyulan siren seslerinin
yaklasmasını beklediler. Doğan silahının hala elinde olduğunu fark etti. Aklından kılıfına koy mak
gecti... Bosverdi. Hayatında ilk defa bu kadar alenen adam olduruyordu ve bu hic iyi bir duygu
değildi. Canı su anda cok feci sekilde bir sey cekiyordu ama ne olduğunu bile dusunecek hali
yoktu. Sirenler iyice yaklasmısken yuzbasının telefonla ko nusmakta olduğunu fark etti. “Anlasıldı
komutanım” dediğini duyunca karsıdakinin Ahmet Pasa olduğunu anladı. Sarp tele fonu kapatır
kapatmaz “Ne olursa olsun emniyete gitmiyoruz” dedi. Doğan’ın sırtını sıvazladı: “Merak etme
Pasa ilgileni yor...” ‘
Cok kısa bir sure sonra olay yeri beklenen goruntusune ka vusmustu. Ambulanslar cesetleri
kaldırmakta, polisler etrafta gorgu sahidi aramaktayken, adamlardan birini Doğan’ın oldur
duğunu oğrenen yaslıca bir sivil polis, usteğmeni kibarca ekip arabasına davet etmis, sigara
paketini uzatıp ‘’Yak bakalım” de
misti. Doğan o zaman canının cok istediği seyin ne olduğunu anlamıstı. Sigarasından derin
nefesler cekmekteyken Yuzbası da polislerle konusmasını bitirip yanına gelmisti. Her sey yo
lunda gidiyordu. Polislerin asker olduklarına, saldırıya uğradıklarına ve kendilerini savunduklarına
dair bir supheleri yoktu ve inzibatların- gelmesi bekleniyordu.
Beklenen askeri cip birkac dakika sonra geldi. Sarp ile Do ğan, cipe gecmek icin yerlerinden
kalktıkları sırada, bir sivil po lis gelip “Biraz beklemeleri gerektiğini” soyledi ve ekip arabasının
kapısını sertce kapatıverdi. Hemen ardından da birkac polis arabaya dolustu. Yuzbası ne
olduğunu anlamak icin dısarıya

baktığında inzibatlar ile polislerin tartısmakta olduklarını gordu. ‘Arabada kalmasını’ soyleyen
polisi dikkate almadan asağıya inmeye yeltendi ama kapı kilitlenmisti. Dısarıda askerlerletartısan
sivil polis, cavusun bağırtılarını dikkate almadan on ka pıdan ekip arabasına biniverdi. Yuzbası
neler olduğunu sormak icin hısımla polisin uzerine atılmıstı ki ekip arabası hareket etti.“Ne
oluyor?” diye haykırdı Sarp. Sivil polis cok sakindi. “Yerinize oturun yuzbasım” dedi, “Emir var
sizi emniyete alıyoruz.”
Sarp bağırmaya devam etti: “Alamazsınız biz askeriz”
“Ben de inzibat arkadaslara bunu anlatmaya calısıyordum” dedi polis, “Askeri makamların izni
ve bilgisi dahilinde alıyo ruz sizi. Merak edilecek bir sey yok...”
41
Aynı saatlerde İstanbul’da bir seyahat acentesinin dene yimli ve guzel satıs sorumlusu,
meslek hayatında karsılastığı en garip taleplerden birini karsılamaktaydı.
“Evet beyefendi” dedi kadın, “Bu havayolunu da eklersek, Turkiye’den haftanın hemen
hemen her gunu İtalya’ya ucus var. Simdi bana hangi sehre gitmek istediğinizi soylerseniz ben
de rezervasyonunuzu ona gore yaparım.”
“Hepsine” diye cevap verdi adam.
Kadın bu yakısıklıca adama garip garip baktı: “Anlama dım?”
“Anlatayım” dedi adam, “Ben onumuzdeki iki ay icinde Turkiye’nin herhangi bir
havaalanından kalkıp, İtalya’nın her hangi bir sehrine gidecek olan butun ucaklardan birer yer
satın almak istiyorum.”
“Hımm...” dedi kadın, “Ama bu biraz fazla tutar. İsteseniz ben sizi oncelikli musteri
portfoyumuze ekliyeyim, hem her ucusa kolayca yer bulabilirsiniz, hem de cok daha hesaplı
olur...”
“Bakın hanımefendi...” dedi adam, “Kesemi dusunduğu nuz icin cok tesekkur ederim. Ben bir
isadamıyım ve su sıralar da İtalya’da cok onemli bir is bağlantısı yapmak uzereyim. Ama takdir
edersiniz ki piyasada durumlar hızlı değisiyor. Buradaki islerimi bırakıp surekli İtalya’da da
kalamıyorum . Benim der dim, herhangi bir haber aldığımda biletle, rezervasyonla falan hic
uğrasmadan hemen ucağa atlamak. Para da hic sorun değil.”
Musterinin yaptığı acıklama, hala garip olmakla birlikte ka dına mantıklı gelmisti. “Siz bilirsiniz
beyefendi” dedi kadın, “Odemeyi nasıl yapacaksınız?”
“Pesin ve nakit” dedi adam. Odeme seklini teyit etmek icin de kucağında duran cantayı
acması yetti. Satıs sorumlusu ka dın, kibarca musaade istiyerek evini arayıp, kocasına bu aksam
isten biraz gec cıkacağını soyledi. Hazırlaması gereken bir suru bilet vardı cunku. Hemen
bilgisayarının basına gecti. “Biletler kimin adına kesilecek beyefendi?” diye sordu.
“Santino Buyukal” dedi adam. Garip bakısları gorunce de ekledi. “Anne tarafından
Levanten’im. Santino da okunduğu gibi yazılıyor.”
Kadın isinin basına geri donunce Behzat Taner’de kucağın daki cantayı kendisine cevirip
paraları hazırlamaya basladı. Bu, Santino Buyukal karakterini ilk sahneye cıkarısıydı ve su ana
kadar rolunu gayet basarılı bir sekilde oynamıstı. Kucuk Santino, bir sahte kimlik, bir sahte
pasaport olmanın cok otesin de bir karakterdi. Her seyden once kendisine ait bir gecmisi vardı.
Buyukal ailesinin tum uyeleri gibi, Santino da sadece ka ğıt uzerindeydi tabii ki ama resmi
kayıtlarda ailenin 19. yuzyı lın sonlarından beri İstanbul ve İzmir’de cesitli gayrimenkuller
edindiği gorulebilirdi. Santino’nun ilkokul, lise ve universite diplomaları, vaftiz belgesi, askerlik
teskeresi, sigorta kayıtları, vergi numaraları falan vardı. Cok zorda kalınacak zamanlar icin
Santino ile mahalleden, universiteden, askerden arkadas olduğunu soyleyecek sahitler bile
hazırdı. Santino o kadar ger cekti ki, hic kimse Behzat Taner’in Santino değil de Behzat Ta ner
olduğunu iddia edemezdi. Bir gun lazım olacağını dusune rek yaratmak icin yıllarca uzerinde
calıstığı bu karakteri ete ke miğe burumenin zamanı gelmisti iste. İlk etapta Santino, aile
gecmisini kullanarak kendisine bol bol İtalya vizesi sağlamıstı bile.
Avukatın cok sevdiği bir diğer karakteri ise mafya babası Kıvırcık Abdul’du. Alemde namını
duymayan kalmamıstı ama bu adamın da aslında Behzat Taner olduğunu cok az kisi bili yordu.
Fotoğrafı bu gune kadar bir kere cekilebilmisti. O da Ta ner’in duzeniydi tabii ki. İnsanların

yuzunu hic gormediği bi rinden sonsuza kadar korkmayacaklarını bilen avukat, buyuk bir olayı,
kolay curutulebilir delillerle Abdul’un uzerine yıkmıs, sonra bir iki ay sonra da adamı dısarı
cıkarıvermisti. Bu zaman icerisinde tum gazeteler Abdul’un boy boy fotoğrafını basarak, namının
iyice yurumesine yardımcı olmuslardı. O operasyon sı rasında Kıvırcık Abdul rolunu oynayan
adam ise su anda Kara deniz’in derinliklerinde yatmaktaydı. Avukat, Kıvırcık’ın ismi nin
yetmediği, cisminin lazım geldiği durumlarda, o zavallıya benzeyen ya da benzetilen bir baska
zavallı buluveriyordu. Po lis her yerde bu cete reisini ararken Taner, piyasadaki tum isleri rahat
rahat yurutuyordu. Bu arada hapishaneler Kıvırcık Abdul’un ceteleriyle dolup tasıyordu tabii ki...
Eh, elde boyle bir karakter varken, su iksir operasyonunda oldurmek zorunda kaldıkları
profesor icin de bir kılıf uydur mak cok kolay olmustu. Polis avukatın ortalığa serpistirdiği de
lilleri iyi takip etmis ve daha once Abdul’un isleri yuzunden iki kere iceri girmis olan bir adama
ulasmıstı. Adam da profesoru tarihi eser kacırırken anlasamadıkları icin Abdul’un emriyle ol
durduğunu soyleyince, cinayet aydınlanıvermisti. Simdi Yedi ler de dahil herkes bu cinayetin
azmettiricisini arıyor olmalıydı.
Biletlerin hazırlanınası bir saate yakın bir zaman almıstı. Avukat, biletleri ve ayrıntılı ucus
cizelgelerini ozenle cantasına yerlestirip, tam parayı odemeye baslamısken telefonu caldı. Ca hit
arıyordu ve bu siddetle beklediği bir telefondu. Cahit’e bek lemesini soyledi. Son para tomarını
da masaya bıraktı ve hemen dısarı fırladı. “Nasıl?” diye sordu heyecanla. Cahit’in sesi hic anlatası
yokmus gibi geliyordu. “Olmadı Behzat Bey” dedi, “Kurtuldular. Uzaktan korunuyorlarmıs, fark
edememisiz.”
Avukat “Nasıl korunuyorlarmıs?” diye bağırdı, “İzlemiyor muydunuz siz bunları?”
“İki haftadır her dakika Behzat Bey” dedi Cahit, “Ama ar kadaki arabada koruma varmıs.
Bizimkiler subaylara yaklasır yaklasmaz atese baslamıs adam...”
“Yakalanan var mı?”
“Yok. Birini koruma vurmus, diğerini de usteğmen. Bizim kilerden biri de korumayı halletmis.”
Behzat Taner “Allah belanızı versin” diye tısladı. Anlasılan kendisi burada bilet pesinde
kostururken, Ankara’da kıyamet kopmustu. Kendisi cok daha sessiz bir suikast planlamıstı ama
Su koruma hic hesapta yoktu. Neyse ki sağ yakalanan olmamıs tı ve neyse ki subaylar
kurduğu bu plandan olmeyerek de kurtulamazlardı.
“Cahit?” dedi, “Bari ikinci ayakta bir sorun olmasın...”
“Merak etmeyin Behzat Bey” diye cevap verdi Cahit, “De diğiniz her yere telefon edildi. Ben
bizzat takip etlim. Yakında sesi gelir.”
Behzat Taner icinden kısa bir hesap yaptı. Her sey o kadar da kotu sayılmazdı aslında. Gerci
subayların olmeleri cok daha iyi olurdu ama, artık hic değilse bir sure kendisiyle uğrasacak
vakitleri olmayacaktı. Bir tek su Usteğmen’in kendi adamların dan birini vurması, kafasında
sıkıntılı bir soru isareti bırakmıstı. “İyi” dedi Avukat, “Bosaltın Ankara’yı...”
Bir taksi cevirmek icin caddeye doğru yurumeye basladı. En son aldığı biletlerle artık gelecek
iki ay boyunca neredeyse istediği zaman yurtdısına cıkabilirdi. Subayların defteri de has-bel
kader durulmus saydırdı. Su randevusuna da zamanında yetisebilir ve sağ salim
tamamlayabilirse, bugun icin bircok seyi hak edecek kadar is bitirmis olacaktı. Saatine baktı.
Acele etmeliydi.
42
Bir yarım saat kadar sonra Tebii asiretinin lideri Kaya Bey, icinden gecenleri cok fazla belli
etmemeye calısarak ama fal tası gibi acılmıs gozlerle, onunde duran resimlere bakıyordu. “Ulu
ikizler bizi esirgesin!” diye mırıldandı. Bunu cok fazla yapmaz dı. Cunku bu alemde, kutsal oları
seylere dua etmek bile zayıf lık gostergesi olarak kabul edilirdi. Ne var ki onunde duran Yediler’in
emanetlerinin fotoğraflarıydı ve karsısında mutevazi gorunmeye calısarak oturan bu
adam, emanetlerin elinde oldu ğunu soyluyordu. Kaya Bey bu kadim parcaları daha once bir
kere gormustu. O zamanlar asiretin basına daha yeni gecmisti ve bu, bir daha yasamak
istemeyeceği bir deneyim olarak kafasına kazınmıstı. Ustelik oğlu ve veliahtı Soner, haftalardır,
Yediler’de bir hareketlilik olduğunu dair haberler getiriyordu. Bu bas belası Avukat’ın aylar sonra
kendisini tekrar gormek istedi ğini duyduğunda cok ofkelenmisti. En son konusmalarında son

sozunu yeterince tehtidkar bir sekilde soylediğine inanıyordu ve ciddiye alınmamaktan nefret
ederdi. Eğer Soner gelip ortada garip bir seyler donduğunu, Avukatla gorusmenin yararlı ola
bileceğini soylememis olsaydı, bu adamı kabul etmesi icin tek bir sebebi olurdu.
Kaya Bey, Behzat Taner’e ofke ve kıskanclık dolu gozlerle baktı. Bu adam Yediler’in
emanetlerini calmıstı. İkisini birden hem de... Bu, bin gecelinin bir araya gelip de akıllarına bile
ge tiremeyeceği bir seydi ve Kaya Bey onundeki fotoğraflara baka rak, soyunun, asiretinin,
ailesinin ve kendisinin odemek uzere oldukları bedeli dusunuyordu. En son gelisinde Avukat’ı
oldur mediği icin o kadar pismandı ki! İsi buraya kadar getirebileceğine zerre kadar ihtimal
vermemis, bu salağın ve avanesinin iksi rin pesinde geberip gideceğini, bu arada Yediler’in
burunlarının da biraz surtuleceğini tahmin etmisti. Kaya Bey Yediler’den ve Solaklar’dan bir
hareket gormeyince Avukat’ın bu isten vazgec tiğini ya da ortalığı yeterince karıstıramadan
olduğunu dusun mustu. Parcaları bu kadar cabuk ve sessiz alabileceğini aklının ucundan bile
gecirmemisti. Kaya Bey cok pismandı. Artık bu adamı Ocağın eline verse bile, bu ancak cekeceği
sıkıntıları bi raz hafifletirdi o kadar. Yediler ellerini kılıclarına coktan atmıs olmalıydılar.
Avukat “Artık anlastık mı Kaya Bey?” diye sordu, “Ema netleri alabileceğimize inanmamıstınız.
İste elimizdeler. Pazarlık masasında yanımızda sizin de bulunmanız bize onur verir. Umarım bizi
bu sartlar altında da reddetmezsiniz...”
Bey ellerini cenesinin altında kavusturarak avukata baktı. Cok sıcak bir sekilde gulumsedi.
“Eh... Zararın neresinden do nulse kardır demisler” dedi ayağa kalkarken. Masanın obur ucunda
oturan Avukat’ın yanına doğru ilerlemeye basladı. Bey’in gulumseyerek kendisine doğru
gelmekte olduğunu goren Behzat Taner, nazik bir edayla ayağa kalktı. Ceketinin duğ mesini
ilikleyip elini uzattı.
Samimi bir sekilde tokalasırlarken. Kaya Bey kuvvetlice sıkmakta olduğu eli aniden kendisine
doğru cekiverdi. Diğer eliyle, dengesini kaybetmis bulunan Avukat’ı ensesinden kav radı ve
olanca gucuyle arkasına doğru fırlattı. Behzat Taner, iyi ce cilalanmıs masayı boydan boya
katettikten sonra, altına aldı ğı sandalyeyle birlikte duvarda patladı.
Avukat’ın kararmıs gozlerinin arasından secebildiği tek sey, uzerine hısımla gelmekte olan
Kaya Bey’di. “Beni olduremezsiniz!” diye haykırdı. Caresiz bir sekilde ayağa kalkabilmek icin
duvarı tırmalarken. Bey coktan yanına gelmisti. Ne olduğu nu anlamadan ayaklarının artık yere
cok az bastığının hissetti. Burnunun ortasında patlayan bir yumrukla yeniden duvara yapısıverdi.
Kaya Bey duvarın dibinde yatan insana benzer yığmı tek meleyerek, “Seni olduremem değil
mi?” dedi “Seni oldurursem arkadasların gidip Yediler’e isin icinde bizim de olduğumuzu soyler
değil mi Avukat? Attığın camuru temizleyemeden canı ma okunur oyle mi? İste bu yuzden dayak
yiyiyorsun Avukat. Tahmin ettiğimden cok daha salakmıssın. Neyine guvenip de geldin buraya
anlamıyorum ki? Merak etme seni oldurmeyece ğim ama nasıl bir olume layık goruleceğini cok
merak ediyo rum. Sıctığın boku seninle temizleyeceğim Avukat.”
Behzat Taner sansını biraz fazla zorladığının farkındaydı. Bey’e “Bunları unutabiliriz” demek
istedi ama, burnundan ge lip ağzına dolan kan ve kırık disleri yuzunden ağzından sadece
anlasılmaz bir hırıltı cıktı. Su dakikadan sonra guvenebileceği iki sey vardı: Sansı ve Cahit...
Kaya Bey kendisini guclukle zaptederek, Avukat’ı tekmele meyi kesti ve kapıya doğru
“Soner!” diye haykırdı Asiretin veliahtı birkac saniye icerisinde odaya damladı. Kosede kendinden
gecmek uzere olan Behzat Taner’e soyle bir baktı. Manzaraya sasırmıs gibi gorunmuyordu. Bey
“Avukat bir sure misafirimiz olacak” dedi. Soner, Avukat’ı ensesinden tutup kapıya kadar
surukledi. Hemen dısarıda beklemekte olan iki geceliye ‘gotur melerini’ emrettikten sonra odaya
geri dondu. Bey o delilik ha lini uzerinden atmakla birlikte hala sağı solu kestirilemez bir goruntu
arz ediyordu. “Kapıyı kapat” dedi veliahtına. Soner denileni yapıp babasının iyice sakinlesmesini
beklemeye basla dı.
Bey bir sure sonra “Sen olsan ne yapardın?” diye sordu.
Soner bu soruya hazırlıklı gorunuyordu. Bir veliaht olarak onemli kararlarda mutlaka fikri
sorulurdu. Soner’in de her za man bir fikri ve bir planı olurdu tabii ki. “Yediler’in ortadan
kalkması bizim icin bir nimet olabilir” dedi, “Tabii ki hala du suk bir ihtimal bu. Ama biraz daha
bekleyip ona gore vaziyet alabiliriz...”
Kaya Bey oğluna bakarak gulumsedi: “Bu sırada Yediler’in bekleyeceğini nereden biliyorsun?”

Soner “Beklemiyorlar zaten” diye cevap verdi, “Yorukler gelmeye baslamıs.”
Kaya Bey boyle bir haberi bekliyordu ama duymak yine de canını sıkmıstı. “Toparlanıyorlar”
dedi, “Sıkı vurmak icin hazır lanıyorlar. Kulağınız kapıda olsun. Bugun yarın haber gonderip
toplarlar butun gecelileri. Belki buna bile luzum gormezler.”
Asiretin veliahtı, babasının bu kadar tedirgin olmasına icerlemisti. “Bu halde nereye kadar
vurabilirler ki?” dedi, “Lokman’ın Kelamı ellerinde değil. İksir zamanı da cok yakın.”
Kaya Bey kendisini koltuğuna bıraktı. Soner’e de oturması nı isaret etti. “Yediler nedir biliyor
musun?” diye sordu oğluna, “Hepimizin, butun gecelilerin ve tum bu alemin cok buyuk bir
havuzda olduğunu dusun. İste Yediler bu havuzun dibindeki deliği tıkayan tıpadır. Ocak’tan
birinin cesedini gormek icin ka lan omrumun yarısını bile veririm ama Ocak dedin mi is deği sir.
O havuzun dibindeki tıpa bir anda cıkıverirse ne olur bili yor musun? Girdap!... İste birisi cıkıp da
bana o girdap sona er diğinde asiretimin ve benim yeni havuzun da ustlerinde bir yerlerde
olacağını garanti etse, bir dakika dusunmem alırım Avukat’ı yanıma. Akitler kolay imzalanmaz
oğlum. Kolay da bozulmaz. Yediler pistir, beladır ama unutma bugun İstan bul’da hukmumuz
varsa bu biraz da onlar sayesindedir. Ocak yok olduktan sonra cıkacak kasırgayı goze alamam.”
Soner cosku dolu gozlerle “Baba basarabiliriz” dedi, “Eğer akıllı hareket edersek bu kasırgayı
da atlatabiliriz. Dusunsene! Yediler’in olmadığı bir İstanbul’da bize kim dur diyebilir. Son rasını
dusun bir de... Onumuzde hicbir engel kalmayacak. Gu cumuzle yeni akitleri biz yazarız. Zor olur
ama yapabiliriz bu nu. Yediler’in olmadığı bir İstanbul dusun.”
Bey oğlunun coskusunu anlamaya calıstı. Uzun bir veliaht lık donemi gecirmekteydi. Soylu
geceli erkeklerinin makus tali hiydi bu. “Bunlara gelene kadar benim dusunmem gereken cok
daha onemli seyler var oğlum” dedi, “Belki bu is vesile olur da Ocağı daha iyi tanırsın. Sana
soyle anlatayım. Eğer Avukat eli mizde olmasaydı, cok değil bir ay sonra, butun geceliler gibi biz
de fellik fellik Avukatı arıyor olacaktık. Emanetlerini bir an on ce bulup gazaplarından kurtulmak
icin. Daha once de yapmıs lardı bunu. Hem de cok daha kucuk bir olay yuzunden. Bir de bu isi
dusun. Lokman’ın Kelamı calınmıs Yedi buyucu ve arka larında Solaklar ve Yorukler ve cumle
avaneleri... Her taktiği bir kenara bırak, sadece yeryuzune gorkemli bir elveda demek icin
yapacakları yeter. Hele ki bir geceli asiretini cekerlerse yan larına vay halimize! Bu is cok kan
kokuyor oğlum. Her seyden once bir Rebii gecelisi olduğunu unutma. Once aileni, sonra asi
retini, sonra da soyunu koru oğlum. Lakin hepsini koruman icin en basta kanını koru...”
Soner, bu konusmadan Bey’in kafasında her seyi iyice net lestirdiğini anlamıstı. Coskusunda
ısrar etmesi yersiz olacaktı: “Kararınız nedir?” diye sordu coktan biat etmis bir sesle.
Bey “Neyse ki Avukat yanımızda” diye cevap verdi, “Alıp Yediler’e gotureceğiz, gerisini onlar
halleder. Ofkelerini biraz yatıstırmayı becerirsek tum gecelileri koruyabiliriz. Yok olmaz sa
yanlarında yer alıp asiretimizi koruruz. O da olmadı, artık ne yapalım kendimizi koruruz. Durum
ne olursa olsun, bu isten en az kayıpla cıkmamızın tek yolu bu. Yalnız, Yediler bizi cağırmadan
bizim onlara gitmemiz sart. Bir de is bitene kadar bizim asi ret bile hicbirsey bilmemeli. Adımız
Ocak yalakasına cıkar. Sen Yediler’e haber vermek icin benden haber bekle. Mekanlarında değil,
burada da değil. Orta bir yerde ayarlarsın gorusmeyi. Bu arada Avukat’ın da ağzım yuzunu
duzelttir. Butun telefonları na bakmasını sağla. Hatta illa dısarı cıkması gerekiyorsa yanına adam
ver gidip gorsun isini. Cetesi yokluğunu anlamasın. Fazla uzun surmeyecek zaten.”
Soner “Basım ustune” diyerek cıkmasını buyuracak el isa retini gelmesini bekledi. Kısa bir goz
temasından sonra bekledi ği isaret geldi.
Soner tam kapıdan cıkacakken “Kusura bakmayın” dedi, “Soylemeyi unuttum. 12. Daire’nin
basına Toprak Yuzbası geti rilmis.” Lafını bitirir bitirmez hızlı adımlarla odayı terketti. Ba basının
kan rengine donmus suratını cok kısa bir sure gorebil misti.
Toprak Yuzbası ismini duyduğu anda Kaya Bey’in dunyası kararmıstı. Gozyaslarını tutmaya
calısarak “İnsafsız pic!” diye mırıldandı birkac defa. Yıllar once iki oğlunu almıstı kendisin den.
Duyduğuna gore sucları Ankara’da is cevirmeleriydi. Bu nun karsılığı olarak Toprak Yuzbası
sadece bacağının birkac ke miğini kaybetmisti. Yureğinin soğumasına ise daha cok kemik vardı.
“Sukur ki ecelin gelmemis” dedi Bey kendi kendine, “Su ahmak Avukat’ı bir teslim edelim
hele... Sukur ki ecelin gelme mis daha...”

43
“Bu gidisle emniyetin gormediğimiz katı kalmayacak” dedi Yuzbası keyifli gorunmeye
calısarak. Niyeti Doğan’ı biraz olsun hayata dondurmek, kucuk de olsa bir tepki vermesini sağla
maktı. Usteğmen zemine bakmayı surdurdu.
Emniyet Mudurluğu’ne getirilip, kucuk ama konforlu bir odaya buyur edileli neredeyse iki saat
oluyordu. Geleli beri Do ğan kafası onde tek kelime etmeden oturmus, yuzbası ise oda nın icinde
dolanıp yuksek sesle sayıp sovmustu. Aslında tam olarak gozaltına alınmıs sayılmazlardı.
Bulundukları odanın ka pısı kilitli değildi. Kapının onundeki memurlar, kendilerine saygılı ve
nedense biraz mesafeli davranıyorlardı. Telefonları ve silahları dahil olmak uzere hicbir esyaları
alınmamıstı. Yuz bası, Ahmet Pasa’ya bir kere ulasmayı basarmıstı. Kısa bir ko nusma olmustu
bu. Pasa “Yanınıza gelmeye calısıyoruz” deyip kapatmıstı. Sesi de hic moral verici gelmemisti.
Yuzbası kapının buzlu camının ardında karaltıların oynas tığını gorunce birilerinin gelmekte
olduğunu dusundu. Tahmi ninde yanılmamıstı. Bir sure sonra kapı acıldı ve iceriye tanıdık bir
sima girdi. Yuzbası karsısında yine bu adamı gormekten cok hosnut kalmamıstı ama “Buna da
sukur” dedi icinden. Gelen emniyet muduru Hayri Bey’di.
“Merhaba Yuzbasım” dedi Hayri Bey kapıyı kapatırken. Hemen karsılarındaki koltuğa oturdu.
“Doğan Bey’in bir ihtiya cı var mı?”
Doğan odaya birisinin girdiğini yeni fark ediyordu. Kafası nı kaldırıp etrafına bakındı: “Yok
sağolun”
Hayri Bey bir onceki karsılasmalarında olduğu gibi telaslı gorunmuyordu. Suratında sakin ve
kararlı bir ifade vardı. Sanki konusmaya subaylardan birinin baslamasını istiyor gibiydi.
Sarp “Guvenliğimiz icin mi buradayız?” diye sordu, “Yok sa ordu mensuplarını alıkoymak gibi
bir yetkiniz yok.”
“Birincisi...” dedi Hayri Bey, “Sizi alıkoymak icin yetkim var. Askeri makamların bilgisi
dahilinde buradasınız. İkincisi, su saatten sonra herhangi bir yerde guvenliğinizin
sağlanabileceğini hic sanmıyorum. Bir de lutfen bu sefer de bana ne icin burada olduğunuzu
sormayın Yuzbasım. Hatta hicbirsey sor mayın. Bırakın da artık ben sorayım.”
“Madem o kadar dertlisiniz” dedi Sarp, “Buyrun o za man...” Doğan’ın yanına oturuverdi.
Hayri Bey, sanki birilerine duyurmak ister gibi tane tane ve yuksek sesle konusmaya basladı;
“Deniz Yuzbası Sarp Gonen ve Jandarma Usteğmen Doğan Aral. Su anda yasal ve resmi bir
sorguya alınmıs bulunuyorsunuz. Soylediğiniz her sey kayde dilmekte olup, ileride aleyhinize delil
olarak kullanılabilir. Bu duruma bir itirazınız var mı?”
Doğan, Hayri Bey’i dinlemiyordu bile. Yuzbası ise yuksek sesle “Var!” deyiverdi, “Su kayıt
sacmalığını kesin hemen. Ne den burada olduğumuzu acıklamadan ve komutanımız buraya
gelmeden tek kelime etmiyoruz. Hapcı mı sorguluyorsun, gasp cı mı? Ne sandın sen bizi?”
“Subay sorguluyorum Yuzbasım” dedi Hayri Bey bozul mamıs gibi davranmaya calısarak,
“Boyle bir seyi hayatımda ilk defa yapmak zorunda kalıyorum ama olayları bu raddeye sizin
tutumunuz getirdi. İlk gorustuğumuzde biraz yardımcı olsaydı nız simdi bu durumda olmazdık.
Yuzbasım, mesleğinizde ne kadar usta olduğunuzu, ser verip sır vermeyeceğinizi tahmin
edebiliyorum ama Ebu Sina suikastiyle ilginiz olmadığını artık kimseye inandıramazsınız.
Bilmenizi isterim ki sizi cok takdir ediyorum. Hayatınızı mahvetmek pahasına bile olsa, bu isle il
gili hic kimseye tek bir kelime etmeyeceğinizden artık eminim. Seciminize buyuk saygı
duyuyorum ama devletin itibarını da iki paralık etmeye hic hakkınız yoktu. Basarısız bir
operasyon duzenlediğinizi en basından kabul etmeliydiniz...”
“Ne devleti, ne itibarı Hayri Bey?” diye sordu Yuzbası, “Neden bahsediyorsunuz siz?”
Hayri Bey subaylara bu vatan evlatları icin cok uzulmekte olduğunu’ belirten bir bakıs
fırlattıktan sonra cebinden kucuk bir teyp cıkardı. “Bu telefon iki saat kadar once geldi” diyerek
teybin duğmesine bastı. Duydukları seyler, beyinlerindeki tum sinirleri uyusturacak kadar
korkunctu: Teypteki ses “Ebu Si na’nın kanı yerde kalmayacak” diyordu, “Yuzbası Gonen ve
Usteğmen Aral, Ebu Sina’nın katlinde oynadıkları rol icin Orta doğu İntikam Tugayları tarafından
cezalandırıldılar. Her sehi dimizin hesabını soracağız...”
Sarp ile Doğan duyduklarına inanmaya calısırlarken Hayri Bey konusmaya devam etti:
“Sadece emniyeti aramamıslar tabii ki. Yerli yabancı butun basın kuruluslarına telefon edilmis.

Bazı yabancı kanallarda flas habersiniz. Avrupa’da yayımlanan bir kac Arap gazetesi de
mansetten gormus haberi: “Ebu Sina’nın hesabı Turk ordusundan soruldu” diye. Biz bizim
gazeteleri te levizyonları falan tutmaya calısıyoruz ama ne kadar basarırız bilmem. Beyler, meclis
ayakta, partiler ayakta, istihbarat birim leri ayakta. Herkes birbirine bir seyler sorup duruyor.
Kosk’te olağanustu toplanılacağını duyduk. Bu isin ucu nereye varır bil miyorum. Her sey bir
tarafa hayatınızın hala tehlikede olduğu nu soylememe gerek yok herhalde. Ortadoğu İntikam
Tugayları’nı bilirsiniz. Eylemi azdır ama yapınca da ses getirir. Bu sefer lik Pakistan’lı korumanız
sayesinde kurtuldunuz ama bunun son denemeleri olacağını sanmıyorum.”
Sarp Hayri Bey’i ruyadaymıs gibi dinliyordu. Adamın ‘Pa kistanlı korumalarından’ bahsettiğini
neden sonra fark etti ama bir sey sormadı. Cok anlamsız olacaktı cunku. Birilerinin Ebu Sina
suikastini uzerlerine bırakmaya calıstığı, hatta bunu basar dığı kesindi. Ahmet Pasa bir an once
gelse cok iyi olacaktı.
Subaylardan hicbir tepki gelmediğini goren Hayri Bey aya ğa kalktı. “Anlasıldı beyler” dedi,
“Bir ihtiyacınız olursa sesle nin”
Odadan cıkmak icin kapıyı actığında gozune ilk carpan sey bir omuz uzerindeki bes yıldız
oldu. Hayri Bey kibarca kenan cekilerek “Buyrun” dedi. Uzun boylu bir generalin sert adım larla
iceriye daldığını goren Sarp ile Doğan ayağa kalktılar. Bu komutanı sahsen değil ama medyadan
gayet iyi tanıyorlardı. Si lahlı Kuvvetler’in kudretli ve genc pasalarından bir olan bu ge neral,
namını yurtdısında yaptığı cesitli gorevlerde edinmisti. Generalin hemen arkasından Ahmet
Pasa’nın iceriye girdiğini gorduler. En arkadan gelen Bahcıvan’ı fark edince her ikisinin de midesi
burkuldu. Bahcıvanla olaysız gecen bir karsılasmaları hic olmamıstı cunku.
Ahmet Pasa iceriye girer girmez, Hayri Bey’in ağzını acma sına fırsat vermeden ‘Kendilerine
biraz musaade etmesini’ iste di. Emniyet muduru, iki generali saygıyla, İdris Usta’yı da me rakla
suzdukten sonra selam verip odadan cıktı.
Ahmet Pasa, Sarp ile Doğan’ı omuzlarından kavrayarak “Gecmis olsun” dedi, “İyi misiniz?”
“Sağolun komutanım” diye cevap verdiler.
Pasa subayların sırtlarını hafifce sıvazladıktan sonra “Su kur hala hayattasınız” dedi, “Ama
daha tehlikede olan bir suru sey var. Birileri Ebu Sina’yı oldurup ihaleyi bize bıraktı. Ama hic
merak etmeyin, bu hepimizi ilgilendiren bir konu artık. İdris Bey tum gucunu kullanıyor. Diğer
12. Daire subayları da arka nızda. Cıkartacağız sizi buradan.”
‘Diğer 12. Daire subayları’ lafını duyunca, yuzbası ile Do ğan gozlerini İdris Usta’ya aleni bir
garezle dikmekte hicbir sa kınca gormediler. Pasa buyuk bir cam devirdiğinin farkında varmıstı
ama artık cok gecti. Subaylar, 12. Daire’nin kendilerin den baska personeli olduğunu artık
biliyorlardı.
İdris Usta kendisine yonelen bakısları sert ve kararlı bir ba kısla karsıladı. Basına dolanan bu
kadar belanın arasında iki su bayın ‘bize yalan soyledin’ mızıldanmalarıyla uğrasamazdı. Za ten
canını sıkan baska konular vardı. Ahmet Toprak, cocukları kurtarmak icin butun 12. Daire
subaylarını ayağa kaldırmıstı. Bu deneyimli subaylar da, boylesine buyuk bir komplonun sadece
12. Daire’yi kapatmak icin planlanmayacağını, isin icinde cok daha buyuk bir isin olduğunu
dusunmeye baslamıslardı. Haksız da sayılmazlardı. Usta da, subayların baslarındaki bela ile kendi
baslarındaki bela arasında bir bağlantı aramaya zaten baslamıstı. Olaylar arasındaki en buyuk
benzerlik, ikisinin de akıl almayacak derecede buyuk olmasıydı. Devletin adını iki paralık etmek
pahasına 12. Daire’nin ayağını kaydırmaya kim cesaret edebilirdi ki? Nasıl bir guctu bu ve nasıl
bir curet? İste Usta’nın bu dusunduklerini diğer 12. Daire subayları da dusun meye baslamıstı.
Kısaca, Hekim’in Kelamı’nın calındığını artık diğer 12. Daire subaylarından daha fazla
saklayamazdı. Bir de en kotusu, Ahmet Pasa’nın ‘inisiyatif kullanırım’ tehditlerine boyun eğip
Cengiz Hazinedaroğlu’nu aramak zorunda kalmıs tı.
Yuzbasıyı ve Doğan’ı yerlerinde tutan tek sey odada bulu nan iki generaldi. “Bunu sonra
tartısırız” dedi Yuzbası sakin bir sesle, “Ama ya bu iste o diğer 12. Daire subaylarının parmağı
varsa. Ya Sina’yı oldurup bizim adresimizi verdilerse. Komuta nım siz yıllardır orduda değilsiniz.
Olaylar ve kisiler kontrolu nuzden cıkmıs olamaz mı?”
Yanıt odadaki diğer generalden geldi: “Olamaz! Olamaz cunku Daire’nin personeli son derece
guvenilirdir ve bu karak terleri sorgulanamaz. Uniformamda yazmaz ama ben de bir 12. Daire

subayıyım Yuzbasım. Zaten konumuz da bu değil. Once likli olarak durumunuzu duzeltmemiz
lazım.”
Baska bir zaman olsa Yuzbası bu generalin 12. Daire subayı olduğunu oğrendiğinde hayretini
gizleyemezdi. Ama bu gun icin yeterince hayrete dusmustu. “Hayri Bey’in soylediklerine bakılırsa
durumumuz biraz zor duzelecek gibi gorunuyor ko mutanım” dedi
Pasa “Uğrasıyoruz Sarp” diye bağırdı. Sonra sesini alcalta rak “Medya meselesini dert
etmeyin. Cengiz Hazinedaroğlu bizzat ilgileniyor. Biz yuksekleri yatıstırabilirsek hallolur bu is.”
Sarp “Hazinedaroğlu nereden cıktı simdi?” diye dusundu. Medyayı tutabileceği kesindi ama
tum ulkenin ‘seytanın ta ken disi’ olarak tanıdığı bir adamın kendilerini kurtarmaya calıstığını
bilmek de endise vericiydi. Yuzbası da herkes gibi bu adamın ne is yaptığını tam olarak
bilmiyordu. Cengiz Hazinedaroğlu’nun gorunurdeki mesleği gazetecilikti. Spordan politikaya,
ekonomiden sanata kadar her alanda yazılar yazar ve kalemi eline aldığı zaman da ses getirirdi.
Kafaya taktığı birkac bakanı koltuğundan ettiği, partilerin oy oranlarını ciddi sekilde dusur duğu
ya da yukselttiği bilinen icraatlarındandı. Bir taraftan da cok zengin bir adamdı. Bırakın kendisine
ait bir sirketi, bir ga zeteyi, bankayı falan, herhangi bir mesleği olmayan bu adam sadece
danısmanlık ve yonetim kurulu uyeliği yaparak dunyanın parasını kazanıyordu. Tabii bir de,
secim zamanlarında bazı politikacıların menajerliğini ustlenerek hem servetini arttırıyor, hem de
iktidarını pekistiriyordu. Kim basta Washington ve Londra olmak uzere, dunyanın hemen hemen
her baskentinde onemli tanıdıkları olan bir danısman istemezdi ki? Kendisine ait bir dikili ağacı
bile olmayan bu adam, sadece bağlantıları ve aklı sayesinde her seyin sahibi durumundaydı.
Yuzbası, Pasa’nın bu isi kotarması icin dua etmekten baska yapabileceği herhangi bir sey
olmadığını biliyordu. “Anlasıldı komutanım” dedi usulca, “Vaktiniz varsa bize neler olduğunu biraz
anlatır mısnız? Hayri Bey bir Pakistanlı’dan bahsetti. Kim mis o adam?”
Pasa “Biz de o kadarını biliyoruz” diye cevap verdi, “Aras tırılıyor. Tanıkların anlattığına gore
adam suikastcileri gorur gormez arabasından inip ates etmeye baslamıs. Sizi takip ettiği kesin.
Daha once hic gormemis miydiniz?”
“Hayır komutanım. Olaydan sonra hemen yanına kostuk ama kotu yaralanmıstı. Keske
yasasaydı... Bir seyler demeye ca lıstı ama anlamadık.”
“Aklınızda kalan bir sey yok mu?”
“İsmini soylemeye calıstı galiba ama onu da hatırlamıyo rum. ,. Neydi o?... Doğan sen
hatırlıyor musun?”
Doğan adamın sivesini taklit etmeye calısarak “Bahsat” de di, “Birkac kere soyledi bunu.”
Ahmet Pasa goz ucuyla İdris Usta’ya baktı. “Allah Allah” diye mırıldandı, “İsmi bu değil
adamın... Neyse... Ha! Bu ara da sizi oldurmeye calısan adamlar da Lubnan uyruklu ve ikisi de
gercekten Ortadoğu İntikam Tugayı militanı. Zaten en iyi haber de bu. O kadar pis bir orgut ki
bu. Yonetim kadrosundan bazı adamların silah tuccarlarıyla bağlantılı olduğunu duyduk. Bu
yuzden de bolgedeki diğer orgutler olaya cok temkinli yak lasıyor. Gerci Ebu Sina’nın orgutu su
ana kadar bir tepki vermis değil ama bu saldırıyı onaylayacağını da hic zannetmiyorum. Bu isin
komplo olduğunu herkes cok iyi biliyor. Bu yuzden ra hat olun. Birkac haftaya atlatılır bu kriz.”
“Sağolun komutanım’ dedi Sarp.
Pasa, “Hadi o zaman” diyerek omuzlarına birer saplak in dirdi. “Bizim gitmemiz lazım. Rahat
olun. Geri gelene kadar da kimseyle konusmayın.”
“Emredersiniz komutanım” dediler. Ahmet Pasa kapıya doğru gitmekteyken Sarp usulca
yanına sokuldu. Sesini iyice al caltarak “Komutanım” dedi, “Doğan’ın durumu ne olacak. Biri ni
vurdu...”
“Ohooo” dedi Pasa gulumseyerek, “O en kolay is. Beline silahı sus olsun diye vermediler ya!”
Sonra Doğan’a baktı “İlk defasında olur boyle. Kendini toparlamasına yardım et.”
Pasalar ve İdris Usta gittikten sonra Sarp ile Doğan sessiz ve kucuk odada yeniden bas basa
kaldılar. Yuzbası bir sure da ha ortalıkta dolastıktan sonra, kapıdaki polisten guzel bir ye mek ve
bir suru abur cubur istedi. Sonra Doğan’a telefonla an nesini, babasını, arkadasını ya da canı
kimi istiyorsa onu arayıp uzun uzun konusmasını emretti. Yemekleri geldiğinde usteğ men
annesiyle basladığı telefon konusmasını ablasıyla devam ettirmekte. Sarp da Bahar’a bu aksam
gelemeyeceğini, nedenin acıklamaktan kacınarak bildirmekteydi. Telefon faslı bittikten sonra

tepsileri kucaklarına aldılar ve emniyetin misafirperverli ğine tesekkur edip deliler gibi tıkınmaya
basladılar.
44
Oldukca yorucu gecen bir gunun ardından bir de o kadar yemek yeyince Yuzbası ile Doğan,
odadaki koltukların uzerin de kendilerinden gecivermislerdi. Doğan ruyasında tıpkı bunun gibi
kucuk bir odadaydı. Pesindeki eli silahlı adamlardan kacar ken bu odaya sığınmıs, koltukla duvar
arasında bir yere sinip kalmıstı. Olduğu yerden kapının kolu ve buzlu camın bir kısmı
gorunuyordu. Doğan camın ardındaki karaltıları gordu. Kapı nın kolu da zorlanmaya baslanmıstı
ise. Elini silahına attı ama silah cok ağırdı. Kaldıramayacağı kadar ağır... Ya da kolu cok gucsuz
dusmustu. Silahını yerinden oynatamıyordu bile. Kapı her saniye daha sert sarsılıyordu. Doğan
silahını kaldırmayı bir kez daha denedi... Yine olmamıstı. Sağındaki pencereyi fark et ti. Atlamayı
dusundu ama cok yuksekte olduğunu anımsadı. Kacacak bir yeri kalmamıstı. Cok korkuyordu
Doğan .., Hem de cok. Kapı sertce acılıp ardındaki karaltıları gosterince boğuk bir cığlık attı.
“Biziz oğlum” dedi bir ses.
Doğan telasla koltukta doğruldu. Aniden yakılan ısık goz lerini kamastırmıstı. Karsısında
Ahmet Pasa’yı gorunce cok ra hatlamıstı ama kalbi hala gum gum atıyordu. “Afedersiniz ko
mutanım” dedi ayağa fırlayarak, “Duyamadım geldiğinizi...”
Pasa “Yuzbası’yı uyandır gidiyoruz” dedi.
Doğan, Sarp’ı durterek uyandırdı: “Komutanım Ahmet Pa sa geldi. Gidiyormusuz.”
“Ha?” dedi Sarp. Uykulu gozlerli keyifle panldadı: “Gidi yor muymusuz?”
“Evet komutanım...”
Aceleyle ustlerini baslarını duzeltip paltolarını giydiler. Pa sa kendilerini kapının ağzında
bekliyordu. Koridora adımlarını attıklarına Doğan hala ruyada olup olmadığını dusundu. Bu ka
dar kolay mıydı bu is? Basbaya gidiyorlardı iste. Emniyet mu durluğu cok sakin gorunuyordu.
Hayri Bey falan da yoktu et rafta. Kendilerine garip garip bakan nobetci memurların arasın dan
hızlı adımlarla sıyrılıp dısarı cıktılar. Her emniyet cıkısında olduğu gibi, soğuk hava yine cok iyi
gelmisti. Pasa’nın pesi sıra yurumeye basladılar. Birkac yuz metre ileride kendilerini bekle yen
arabayı gorunce, evlerine ve yataklarına bir sure daha ka vusamayacaklarını anladılar. Bu
Bahcıvan’ın arabasıydı.
Yuzbası, cok sıkı bir uyku cekmis olduklarını arabada anla dı. Saat sabahın besi olmustu.
Ankara’nın bos caddelerinde yaptıkları sessiz bir yolculuktan sonra, tam tahmin ettiği gibi
Bahcıvan’ın Kosk’un yakınlarındaki evine geldiler. Sarp araba dan inip, garajın ısığında Ahmet
Pasa ile Bahcıvan’ı gorunce ortada bir sorun olduğunu anladı. İkisinin de suratı kirec gibiydi. Ne
garaj asansorunden yukarı cıkarken, ne de eve girip paltola rını cıkartırken tek kelime etmediler.
Nihayet salona gecip otur duklarında, Pasa bir sure oflayıp pofladıktan sonra “Tekrar gec mis
olsun” dedi
Yuzbası tesekkur ederken Pasa’ya dikkatle baktı. Yuzunde ağlamaklı bir ifade vardı. Bahcıvan
ise, o ciddi gorunumunu be ceriksizce korumaya calısıyordu.
Pasa “Orospu cocuğu” diyerek konuya girdi, “O orospu cocuğu El Mehebb mahvetti ortalığı.
Zamanında nufuz edeme dik. Ulan Ebu Sina oleli ne kadar zaman oldu da ne zaman adam oldun
sen.”
Sarp ile Doğan El Mehebb ismini biraz dusundukten sonra hatırlamıslardı. Ebu Sina’nın
orgutunun iki numaralı adamıydı bu.
Sarp “Bir sorun mu var komutanım” diye sordu.
“Var” dedi Pasa, “Biz burada ortalığı yatıstırmısken El Me hebb bir acıklama yaptı. Size
yapılan saldırıyı acıkca destekle medi ama ‘ates olmayan yerden duman cıkmaz’ demeye getir di.
E yine karıstı tabii ortalık...”
Yuzbası olaylara artık biraz da olumlu tarafından bakmak istiyordu: “Ama buna rağmen
temize cıktık değil mi komuta nını? Bu isin bir komplo olduğunu ispat edersek ortada bir so run
kalmaz... Değil mi?”
Ahmet Pasa ile Bahcıvan bir kez daha birbirlerine baktılar. İdris Usta’nm aklına subaylara
birer kadeh zorba ikram etmek geldi ama boylesine ciddi bir durumda bunu hic centilmence

olmayacağını dusundu. “Tam olarak kurtulmanız icin bunun komplo olduğunu ispat etmemiz sart
tabii ki” dedi, “Ama daha once halletmemiz gereken bazı burokratik islemler var...”
Pasa, Usta’nın konuya bu sekilde girmesini cok tasvip et memisti ama insan iliskileri ve
usturubuyla laf anlatma sanatla rında kendisinden cok daha deneyimli olan bu adamın isine
simdilik karısmamayı yeğledi.
Pasa’nın susup Bahcıvan’ın konusmaya baslaması Sarp ile Doğan’ı feci sekilde tedirgin
etmisti. Hicbirsey demeden arkala rına yaslanıp, o ağızdan cıkacak baklayı beklemeye
koyuldular.
İdris Usta yavasca ayağa kalktı. “Beyler” diye basladı soze, “Lafı hic dolandırmayacağım.
Tanıdıklarımızın ve lafımıza gu venenlerin Daire’ye karsı bir komplo duzenlendiğinden hicbir
suphesi yok. Lakin bilen var bilmeyen var. Bilip de bilmek iste meyen var. Bu komplo amacını
astı. Sallanan sopa gidip devlete de vurdu. İsin ulkede fazla dillenmesini engelledik ama gucu
muz yurtdısına yetmiyor. Birileri bu habere sanki bekliyormus gibi atladı. Uzerine bir de El
Mehebb’in acıklaması gelince de tam oldu. Kimsenin aklına bu suikastı Turk ordusuna yıkmak
gelmezdi belki ama birileri hazır camuru atmısken bu fırsatı ni ye değerlendirmesinler? Kısaca
devlet su sıralar ruzgara tutul mus selvi gibi sallanıyor. Erkanı da dusmemek icin kendilerine
tutunacak bir yer arıyor tabii ki... Bu konuda devletin izleye ceği politika belli. Fazla
konusmadan, basitce yalanlamak, iddi aları reddetmek. Ama bunu yapabilmesi icin, ortada delil,
daha doğrusu insanların kurcalayıp duracağı bir seylerin kalmaması gerekiyor...”
Yuzbası “Ne gibi deliller?” diye sordu.
Usta cok net bir sesle “Siz gibi” deyiverdi.
Doğan sapsarı kesilmisti. Yuzbası ise carpık bir gulumse meyle İdris Usta’yı dinliyordu.
“Mesleğinizi elinizden almaya meraklı değilim” diye de vam etti Usta, “Sizi kurtarmaya
calısıyorum. Temize cıkmanız icin uğrasıyorum.”
Doğan yuksek sayılabilecek bir sesle araya girdi: “Mahke meye versinler o zaman!
Aklanacaksak askeri mahkemede akla nırız. Kimse ağzını acamaz o zaman”
Usta acı acı gulumsedi. “Ne mahkemesi Usteğmenim? Siz olayın ciddiyetini kavrayamadımz
galiba. Yarın elinizi kolunu zu sallaya sallaya Daire’ye giderseniz sizi mahkemeye falan
vermezler, kaydınızı silerler. Oyle bir yok sayılırsınız ki, okul arkadaslarınız bile hatırlayamaz sizi.
Dımdızlak kalırsınız ortada. Devlet bu isi en kısa yoldan unutturmaya calısıyor dedim size. Bir de
mahkemeyle falan uğrasıp isin kayıtlara gecmesini ister mi? Hadi diyelim verdiler. Sadece
uniformanızı bırakarak kurtulamazsınız. Mantıklı olun biraz.”
Usta lafını bitirdikten sonra odaya pis bir sessizlik cokmus tu. Dordu de oylece oturuyordu.
Ahmet Pasa bir sure sonra “İdris Bey doğru soyluyor” de di, “Zaten bu cozumu de tek basına
bulmadı. Yine de sizi kimse istifa etmeye zorlayamaz. Son kararı siz vereceksiniz?”
Yuzbası “Peki sonra ne olacak?” diye sordu.
Sonrası zaten coktan dusunulmustu. Pasa “Aynen devam edeceğiz” diye cevap verdi, “12.
Daire subayları olarak kalacak sınız. Ama burada değil, İstanbul’da. Ankara artık sizin icin gu
venli bir yer değil. Sorusturmaları oradaki eski daireden yuru teceksiniz. İdris Bey tum cevresiyle
yanınızda olacak. İnanın İs tanbul’da burada oğrendiğinizden cok daha fazla sey oğreneceksiniz.
Ben de Daire komutanı olarak Ankara’da kalıp koordi nasyonu sağlayacağım.”
“Peki komutanım, bu isin ucu size dokunmayacak mı?”
“Eğer istifa ederseniz. Daire’ye bir sey olmaz. Komutanına da. Yok etmem derseniz... Allah
kerim.”
Sarp, Ahmet Pasa’nın soylemek istediklerini anlamıstı. Eğer istifa etmeyip, ortalıkta
dolasmaya devam ederlerse, ken dileriyle birlikte once Pasa, sonra da Daire gidecekti. Belki de
ardından su gizli calısan 12. Daire subayları. Pasa’yı tanıyalı cok zaman olmamıstı ama yuzbası,
12. Daire’nin bu yaslı ada mın hayatında ne kadar ozel bir yerde durduğunu cok iyi bili yordu.
Ahmet Pasa, yıllar sonra yeniden acılan Daire’nin bu ka dar kısa sure icinde ve boyle pis bir
sekilde kapanmasına ta hammul edemezdi. Kendi duyguları ise cok daha karmasıktı. Sanki, cok
değil daha bir ay kadar once, istifa etmek icin o ka dar uğrasan kendisi değilmis gibi, mesleğini
bırakmak cok ağı rına gidiyordu. Belki de sorun istifa etmek ile ettirilmek arasın daki farktı.
Bilemiyordu...

Pasa, İdri Usta’ya kacamak bir bakıs attıktan sonra daha sı cak bir sesle konusmaya devam
etti: “Askerlik uniforma demek değildir cocuklar. Giysilerinizle kimliklerinizi veriyorsunuz sa dece.
Askerliğinizi değil. Hem siz her sart altında gorev yapma ya yemin etmediniz mi?”
İdris Usta, mantıklı ve gercekci dusunce denilen seyin su bayların kafalarında yavas yavas
ama acı verici bir sekilde belir meye basladığını fark etti. Hafif hafif yuklenmekte yarar gordu:
“Beyler bunu kalıcı bir durum olarak değerlendirmeyin” dedi, “Ortalık yatısıp, su isi cozunce
uniformalarınıza tekrar kavu sursunuz. Bunu size garanti edebiliriz. Bir de ciddi sekilde yar
dımınıza ihtiyacımız var. 12. Daire olmadan asla cozemeyeceği miz bir bela geldi basımıza. Yani
İstanbul’da olmanız bizim icin de cok iyi olur. Orada kendinize ait bir ofisiniz olacak. Emrinizdeki
insanlarla birlikte tam bir ekip calısması yuruteceksiniz. Ben, arkadaslarım ve Solaklar surekli
yanınızda olacağız. Anka ra’da olduğundan daha fazla yetki sahibi olacaksınız. Gucunu zun
yetmediği yerde Pasa devreye girip size butun kapıları aca cak. Zaten MİT yetkilileriyle konustuk.
Size resmi gorev veremiyorlar ama cok gerekli olduğunda onlar adına calıstığınızı
soyleyebileceksiniz.”
Bu son cumle Pasa’yı bir hayli sasırtmıstı. ‘Nereden cıktı bu?’ diye sorar gibi Usta’ya baktı ama
bozuntuya vermedi. İdris Usta, yeni bir laf acılmasına izin vermeden subaylara birer siga ra
ikram etti. Hemen ardından kosedeki minik dolaba kosup, uc bardağa aceleyle viski doldurdu ve
konuklarının onune koyu verdi. Herkes dusuncelerine oyle bir dalmıstı ki, sigaraların ya narken
cıkarttığı cıtırtılar bile duyulabiliyordu.
Cok uzun suren kasvetli bir sessizliğin ardından, Ahmet Pasa sigaraların bitmesine yakın.
“Kararınız?” diye sordu
Yuzbası, parmaklarının arasındaki izmariti kultablasında ezdi. “Sen soyle Doğan” dedi ağzında
kalan son dumanı ufleye rek.
Doğan viskisinden bir yudum daha aldı: “Hayır” dedi ke sin bir sesle, “İstifa etmeyeceğim. Ne
yapacaklarsa yapsınlar.”
Belli etmek istemese de Pasa bu karara uzulmustu. İdris Usta ise nerede hata yaptığını
dusunuyordu.
Yuzbası viski kadehini kafasına dikip ayağa kalktı. Sağ ta raftaki masanın yanına gitti. Ağır
ağır ceketini cıkartıp, sandal yenin arkasına astı. Silahını da kılıfıyla birlikte masanın ustune
bıraktı. “Ben bu isi artık kisisel alıyorum” dedi, “Cok kızdım. Pesini bırakmaya niyetim yok.”
Sonra gozlerini İdris Usta’ya dikti: “İstanbul’da ‘sorarak oğrenemezsin’ numaraları yok İdris Bey.
Her seyi bilirim, bilmediğimi oğrenirim. Bir sey saklandı ğını, yalan soylendiğini duyarsam senin
de pesini bırakmam.”
“Soz” dedi İdris Usta. Yuzbası’nın kararına cok sevinememisti. Bu tek basına yeterli değildi.
Doğan’ın da kesinlikle ikna edilmesi gerekiyordu ama Usta, yuzbasıdan istifa mektubunu
almadan ağzını acmamaya karar verdi.
Sarp, hemen yanındaki yazıcıdan bos bir kağıt cekti. Masa nın uzerindeki guzel dolma
kalemlerden birini alarak bos kağıdın alt taraflarına bir yerlere ismini yazıp altına imzasını attı.
Kağıdı masanın uzerinde bırakıp “Ustunu siz doldurun” dedi. Sonra yazıcıdan bir kağıt daha
cekerek Doğan’ın yanına gitti. “İmzala” dedi kağıdı uzatarak.
Boyle bir hareketi hic beklemediği Doğan’ın her halinden belli oluyordu. “Komutanım” dedi
kekeliyerek, “Ben kararımı soyledim...”
“Ne dedin sen?” diye sordu Sarp sertce. “Ben kararımı soyledim dedim...” “Ondan once ne
dedin Doğan?”
Doğan durakladı. Yuzbasıya baktı. “Komutanım dedim... Komutanım”
“İmzala o zaman” dedi Sarp, “İstanbul’a yalnız gitmeye hic niyetim yok.”
Doğan birkac defa yutkundu. Bu bugune kadar Sarp Yuzbası’dan aldığı ilk ciddi emirdi.
Komutanının burnuna doğru uzattığı kağıt da zerre kadar titremiyordu. “Emredersiniz ko
mutanım” diyerek kağıdı aldı.
Usteğmen ceketinin duğmelerini cozerken Ahmet Pasa gu rur dolu gozlerle subaylarını
izliyordu. “Her kimseniz artık korkun” diye gecirdi icinden.
Bu uhrevi anı İdris Usta’nın sesi bozdu. “Afedersiniz” dedi Usta sehpanın uzerindeki
imzalanmıs bos kağıtları aceleyle to parlayarak, “Soylemeyi unuttuğum bir sey var. Simdi aklıma

geldi. Olayın kolay kapanmasını sağlamak icin istifalarınıza iki yıl oncesinin tarihi atılacak. Yani
son iki yıl hic askerlik yapma mıs gibi goruneceksiniz. Aslında bunun artık cok da bir onemi yok.
Merak etmeyin, goreve donduğunuzde, sizden alınan o iki yılı yerine geri koymanın bir yolunu
buluruz...”
Sarp ile Doğan derin birer of cekip hicbirsey soylemeye ka rar verdiler. Ağızlarından cıkacak
olan seyler Pasa’nın yanında cok ayıp kacacaktı.
Doğan “İstanbul’a ne zaman gidiyoruz biz?” diye sordu
Usta. “Yarın, en gec yarından sonra” diye cevap verdi
Bu haber subaylan ana konudan uzaklastırmıstı. Yuzbası’nın aklında Bahar’a yapması gereken
acıklamadan baska bir sey yoktu. Hanımefendiyi ikna etmek iki gunden fazla, hatta bir omur
boyu surebilirdi. İsi bir de bu boyutuyla dusununce, Sarp’ın elinden talihine kufretmekten baska
hicbir sey gelmi yordu.
45
idris Usta Ankara’dan uc gun once donmustu. Subaylar dan ses seda yoktu hala.
Hazırlanmak, vedalasmak bilemiyor lardı. Volkan, Esat ve Haydar da guvenliği sağlamak icin bas
kentte kalmıslardı. İstanbul’da herkes dort gozle subayları bek liyordu. Yardımlarına cok ihtiyacı
olduğundan falan değil, bu rada gozlerinin onunde durmaları icin. Cocukların baslarına ge len
isler emanetleri unutturacak cinstendi cunku.
Bugun Eski Yer’de Ocağın mevcut uyeleriyle onemli bir is icin toplanmıslardı. Elif icin ‘cağrı’
duzenlenecekti. Cağrı denilen sey, gelmeyen ya da gelemeyen birisini yanlarına getirmek icin
kullanılan bir sanattı ve tek bir sanat sahibinin yapamaya cağı kadar guctu. Yediler cağrıyı bası
derde giren arkadaslarını kurtarmak ya da cok lazım olan ama bir turlu ulasılamayan ki sileri
yanlarına getirmek icin kullanırlardı. Her seyden once ca ğırılacak kisinin ayine katılan herkes
tarafından cok iyi tanını yor olması gerekiyordu. Bu kisi cağrılmayı bekliyor ya da razı geliyorsa
mesele yoktu. Ama eğer cağrılacak kisi razı değilse, bir sanatla bağlı tutuluyorsa ya da
gelmemek icin karsı bir sa natla direniyorsa isler cok daha zorlasır, hem cağrılan hem de
cağıranlar ciddi zararlar gorebilirdi. Boyle bir ihtimalin varlığı en cok da Salih Usta’yı tedirgin
ediyordu. Usta, aylardır haber alamadığı Elifin bir sanat tarafından bağlanmıs olduğundan
korkuyordu. Boyle bir durumda altısının birden getirmek icin inat etmeleri, kuracakları cemberin
ortasına Elifin parcalarının dusmesiyle sonuclanabilirdi. Lakin cağırmaktan baska da bir careleri
yoktu. Madalyonunu kopartıp attığı icin kıza ulasamıyorlardı. Ortadan kaybolalı bir yılı coktan
gecmisti ve anlasılan Niran Hatun’a hala kızgın. Ocağa da hala kırgındı. Salih Usta cağrıdan cok
korkuyordu ama bir taraftan da seviniyordu. Oyle ya da boyle kızını gorebilme ihtimali doğmustu
cunku. “Bir gel sin hele” diyordu icinden, “Bir gelsin, her sey konusulur anlası lır. Zaten basımızın
ne buyuk dertte olduğunu bilse bir dakika durmaz. Emanetlerin calındığından haberi yok ki
kızcağızın. Bilmiyor oleyazdığımızı...” Salih Usta boyle dusunerek Eski Yer’in icinde bir asağı bir
yukarı dolanıp duruyordu. Hala cok tedirgindi ama belki bir saat sonra Elif burada, yanlarında ola
caktı.
Yediler cağrıya baslamak icin Behruz Usta’nın gelmesini bekliyorlardı. Varlığı cağrı icin cok
gerekliydi. Besi Elifi arayıp, bulup, getirmekle uğrasırken, Behruz Usta olması muhtemel karsı
sanatları ortadan kaldıracaktı. Onun gucunun karsısında hangi sanat dayanabilirdi ki?
İdris Usta ile Niran Hatun, Usta’yı beklerken son bir du rum değerlendirmesi yapmayı uygun
gormusler ve herkesi Es ki Yer’e cağırmıslardı. Mehmet Sinan, Abbas Ağa ve birkac Solak
buradaydı. Ayvaz Bey’in destek icin ilk elden gonderdiği on bes Yoruk yiğidine liderlik eden
Korkut Bey’de gelmisti. Ema netlerin calındığını oğrenen Ayvaz Bey, İstanbul’a ancak bu ka dar
adam verebilmisti. Zira obasının, Kamer-i Hail’in lanetli hayvanlarını kırlardan ormanlardan uzak
tutmak ve en onemli si de Toroslar’ın sarplıklarında gizlenmis ‘Kapıları’ korumak gi bi gorevleri
vardı. Ayvaz Bey emanetlerin calındığını oğrenince derhal tedarik buyurmus, yiğitlerini dağlara
bayırlara gonder mis, Kapılar’daki korumayı arttırmıstı. Bunlar Yediler’in de isi ne gelen seylerdi.
Eğer bu isin ardında Hail varsa, lanetli hay vanlarının ortalıkta dolasmaya baslaması yakın
olmalıydı. Bir de tabi Kapılar’a saldırılması, butun dunyanın duzenin altust edecek ve gokyuzunun
gazabını ustlerine cekecek kadar tehli keli sonuclar doğurabilirdi.

Kırsal alanlar en az sehirler kadar onemliydi. Neyse ki bu ralar cok sağlam ellere emanet
edilmisti. Ağasar’lı avcılar tum Karadeniz’i tutuyorlar, hatta karsı kıyıdaki Kırım’lı avcılara bile
yardım ediyorlardı. En doğu, Kafkas Kazancıları’yla birlikte Azeri izcilerin kontrolu altındaydı.
Daha doğuda denetim Kazak atlılarına ve Ozbek savascılarına geciyordu. Anadolu’nun gu ney
doğusu muttefikleri olan geceli Hunhan asireti tarafından gozetiliyordu. Bazı Kurt asiretleri de
yanlarındaydı tabii ki. Or ta bolgelerde, ellerinde sazlarıyla koy koy dolasan asıklar ve ab dallar
Yediler’e ucan kustan haber verirlerdi. Daha batıda, Ege’nin dağları Zeybeklere ve Ormancılara
emanetti. Trak ya’dan Balkanlara kadar her yer de Cingene kolculardan soru lurdu. Ama en
onemlisi Akdeniz ve Toroslar’dı. Kapılar bura daydı cunku. Yorukler’in gelisi Yediler’in sırtlarını
sağlamlastırmıstı. Ayvaz Bey daha fazla yiğit yollayacağına soz vermisti. Bu ise en cok sevinen
de Yasemin olmustu. Cunku yoruklere li derlik eden Korkut Bey amcasının oğluydu.
“Hanımlar, ağalar ve beyler” diye lafını bağladı İdris Usta, “Vaziyet boyledir ve anlayacağınız
kotudur.” Salondakilere en son gelen kotu haberleri, yani İlyas’ın eminini vurduğunu soy leyen
genc ile Bengi’nin eminim Kıvırcık Abdul’un emriyle ka cırıp oldurduğunu soyleyen adamın,
cezaevinde birer gun arayla canlarına kıydıklarını henuz soylemisti. Ankara’da yaka ladıkları
adam da Bengi’nin tum cabalarına rağmen hala konus mamaktaydı.
“Burada kimseden saklayacak bir seyimiz yok” diye de vam etti Usta, “Biz emanetleri
arayarak bulamayacağız. Nasıl bir duzen kurdularsa artık, elimizde hicbir ipucu yok. Eğer dertleri
olumsuzlukse, cok yakında seslerini duyarız. İksir icin bizimle anlasmak isteyeceklerdir. Yok
dertleri bizimleyse, Lok-man’ın Kelamı’nı sonumuz gelene kadar saklayacaklardır. La kin bizim
tahminimiz ikincisidir. İsin arkasında Sakafi ya da Hail olmadan kimsenin boyle bir ise kalkısmaya
cesaret edece ğini dusunmuyoruz. Eh, Hail’in de obur uğursuzun da ebedi hayattan yana bir
dertleri olmadığına gore, amacları belli sayı lır. İksir’in elli yıllık donumunun onumuzdeki bahar
donumun de dolacağını duymussunuzdur. Doğrudur. Sizden saklayacak bir seyimiz yoktur.
Bugunden itibaren kum saatinin dolmasına yetmis bir gun kalmıstır. O gun gelip kadim defteri
aldıktan sonra, Hekim’in sozlerini okumak icin elli gunumuz vardır. So zun ozu tum vaktimiz yuz
yirmi bir gundur. Ne yapılacaksa bu zamanda yapılacaktır. Ağalar, beyler... Ocak kıyama hukmet
mistir! Emanetlere el uzatanın kim olduğunu merak etmeksizin, bilinen tum dusmanlar en
kucukten baslayarak vurulacaktır. Hesap merhametsiz sorulacaktır. Zaten kaderde emanetleri
bul mak varsa, bunun baskaca bir yolu yoktur. İlk olarak tum geceli asiretlerine haber
salınmıstır. Altı gun sonraki asiretler toplantı sında. Ocağın hukmu kendilerine bildirilecektir. En
kotu du rumda, hepimiz duser ya da gocersek, geriye Niran Hatun kala caktır. Omru yettiği
surece duzeni o koruyacak ve surdurecek tir.”
Salondaki hic kimse İdris Usta’nın laflarının uzerine edecek laf bulamadı. Gerci soylediklerinin
hepsi bilinen seylerdi ama ilk defa bu kadar acık ve derli toplu dile getiriliyorlardı. Bir de tabii cok
soğuk bir sey dahil edilmisti konuya: Olum... Hic kim se Ocağın olmadığı bir dunyayı dusunmek
bile istemiyordu. Bu laf Yediler’e bile hala o kadar uzak geliyordu ki.
Herkes umutla birisinin yeniden konusmaya baslamasını beklerken. Eski Yer’in sutunlu
salonunu yoğun ve genis daire ler cizerek esen bir ruzgar dolduruverdi. Behruz Usta gelmek
uzereydi. Herkes ayağa kalkıp kendine ceki duzen vermeye basladı. Ruzgar, kucuk bir hortum
seklini alana kadar, salonun ortasına doğru giderek daralan daireler cizerek esmeyi surdur du.
Kısa bir sure sonra bu hortumun ortasında Behruz Usta’nın silueti belirmeye basladı. Efendisini
istediği yere, sağ salim ge tirdiğine ikna olan ruzgar, yavas yavas Usta’nın ayaklarına doğru
cekildi ve zeminden az bir toz kaldırarak salonu terk etti.
Behruz Usta, tum selamları aldıktan sonra etrafa soyle bir baktı ve gulumseyerek
“Vedalasmak icin erken değil mi daha?” diye sordu, “Kalanlar, gidenler belli oldu da benim mi
haberim yok?”
“Herkes yerindedir Usta” diye cevap verdi Niran.
Behruz Usta salondakilerin yanına giderek bir elini Abbas Ağa’nın diğer elini Korkut Bey’in
omzuna koydu. “Herkes ye rinde sağlam bassın o zaman” dedi.
Yediler haricinde salonda bulunanlar artık gitme vaktinin geldiğini anlamıslardı. Musaade
istediler. Mehmet Sinan ev sa hibi olarak misafirleri merdivene kadar gecirdikten sonra İdris
Usta’nın yanına dondu. Cebinden cıkardığı bir kağıdı uzatarak alcak sesle “Kaya Bey’den” dedi,

“Gorusmek istiyormus. Onemliymis.” Usta, Mehmet Sinan’a biraz beklemesini isaret et tikten
sonra kağıdı okumaya basladı. Yine carpık bir gulumse me yerlesmisti yuzune. Kaya Bey
ayrıntıya girmemisti ama kı saca ‘Baslarındaki dert ile ilgili olarak konusmak istediğini’ bil
diriyordu. İdris Usta “Daha elimizi kılıcımıza atmadan ses getirdik” diye gecirdi icinden. Kağıdı
katlayıp Sinan’a geri uzattı. “Haber sal” dedi, “Ne zaman nerede isterse goruselim. Asiret ler
toplantısından once olsun ama...”
Mehmet Sinan hızlı adımlarla yukarıya cıkarken. Yediler Cağrı icin salonun obur ucunda
toplanmaya baslamıslardı. İdris Usta’nın parıldayan gozler ve o carpık gulumsemesiyle yanları na
gelmekte olduğunu gorunce herkesin icini bir ferahlık kapladı. Usta’nın bu hali aylardan beri
hasret kaldıkları iyi haberlerin habercisiydi. Herkesin ne olduğunu oğrenmek icin can atıyordu
ama Behruz Usta, Cağrı icin hazırlanmaya baslamıstı bile.
Behruz Usta herkesin oturmasını isaret etti. Yediler buyuk ce bir daire seklinde oturdular.
Ayin sırasında kimsenin birbiri ne temas etmemesi en hayati kurallardan birisiydi. Herkes yeri ni
alınca Behruz Usta Salih’e son bir kez daha sordu: “Musa aden var mı?”
“Var Usta” diye cevap verdi Salih.
Behruz Usta, cemberin tam ortası olarak belirlediği nokta ya, kucuk ahsap bir kaide
yerlestirdi. Sonra cebindeki keseden, bir ucu sivri, cok kenarlı, duman rengi bir tası dikkatli bir
sekil de cıkartıp, sivri tarafından ortadaki kaideye oturttu. Yerine gecmeden once Yediler’i bir kez
daha uyardı: “İnat etmeyin. Karsıdan sanat gelirse bana bırakın...”
Yediler kafalarındaki butun dusunceleri kovalamaya calı sarak, gozlerini tam ortalarındaki
tasa diktiler. Akıllarında sa dece Elifin, gozlerinde de sadece tasın olması gerekiyordu. Za ten bir
sure sonra tas, gozlerinde buyumeye basladı. Kendi ren ginde ısıklar cıkartıyor, giderek tum
gorus alanlarını kaplıyor du. Kucuk tas yerden yukselmis, herkesin ortak goz hizası ola rak karar
kıldığı bir noktada salınmaya baslamıstı.
Elife kavusmanın heyecanıyla gri ısık denizine kendisini ilk bırakan Salih Usta olmustu.
Yasamayanlara anlatması cok guc bir deneyimdi cağrı. Soyle anlatılmaya calısılırdı deneyim siz
cıraklara: “Suyun metrelerce altında, cıplak gozle altın bir kolyeyi aradığını dusun. Dipteki
tasların kumların arasında o kolye gozune nasıl carparsa, cağırdığın kisiyi de oyle gorursun. Guc
olan onu oradan alıp sağ salim yuzeye cıkarmaktır.”
Salih Usta sonsuz griliğin icinde Elifin parıltısını arıyordu. Henuz gorunurde yoktu. Biraz daha
derinlere inmeye karar verdi. Yonunu kaybetmemeye dikkat ederek her tarafa bakındı.
“İmkansız” diye gecirdi icinden, “Simdiye kadar gormemiz la zımdı.” Cağrıya tam altı kisi
katılmıslardı. İclerinden birinin gormesi, hepsinin gormesi demekti. Ama bu gri sonsuzluk
kesinlikle bombostu. Bunun tek bir acıklaması vardı. Ancak olma yan birisi cağrıda gorulemezdi.
Kafasında dusunceler dolasma ya baslayıp, korku ve panik zihnine hakim olunca. Usta gri
bosluğun icinde savrulmaya baslamıstı. Arhk Elifi sadece gozleriy le arıyordu ve bu cağrı icin cok
tehlikeli bir durumdu. Korkunc bir akıntıya kapılmıs gibiydi. Kendisini tamamen bırakmak
uzereyken bir seyin kendisini tum bedeninden kavrayıp yukarı ya doğru cektiğini hissetti.
Gozlerini actığında tam karsısında oturan Niran Hatun’u gordu “Ne yapıyorsun sen?” diye
bağırdı Hatun, “Caylak gibi kaybolacaktın.”
Salih Usta soyle bir silkinerek icinin titremesini durdurma ya calıstı. Cağrı sona ermisti. Kucuk
tas kaidesine doğru suzule rek inerken, sapsarı kesilmis suratların birbirlerine ve Behruz Usta’ya
bakmakta olduklarını gordu. Hemen elini koynuna atıp madalyonunu cıkarttı. Butun kartallar
kırmızıydı. Madalyonun yanılması imkansızdı: Elif yasıyordu. Ama bir o kadar imkansız olan da
yasayan bir kisiyi cağrıda gorememis olmalarıydı.
Behruz Usta ayağa kalkıp, tası ve kaidesini yerden aldı. “Buyuk” dedi, “Cok buyuk bir gucle
ortulmus. Benim bile asa mayacağım bir gucle.”
Tası kesesine yerlestirip kapıya doğru yurumeye basladı. Cok dusunceli gorunuyordu.
Behruz Usta’nın salonu terk etmesiyle birlikte herkes hafı zasını yoklamaya baslamıstı.
Hepsinin gorusunu orten bu guc nasıl bir sey olabilirdi ki? Uzun yasamları boyunca karsılarına
cıkan her seyi anımsamaya calısyor, kimin ya da neyin boyle bir kudrete kadir olabileceğini
bulmaya cahsıyorlardı. Derken İdris Usta’nın aklına hic de o kadar eski olmayan bir olay
geliverdi. Birkac ay once baslarına gelip de, hesapta olmayan dertlerin arasında unutulup gitmis

bir olay.
İdris Usta aklına gelen seyi bir sure kendisine saklayıp ka faları yerde dusunup duran
arkadaslarına baktı. Kendi aklına gelen seyin bir baskasının da aklına gelmesini diliyordu. Kimse
den ses cıkmadığını gorunce “Ben bu guce kadir bir tek sey biliyorum”diye mırıldandı. Salih,
gozlerini elinde sıkı sıkı tuttuğu madalyondan kaldırıp İdris Usta’ya dikti. “Daha doğrusu aklı ma
bir tek o geliyor” diye devam etti Usta, “Kelam Bolen!...”
İki kelimeden olusan bu sıfat herkesin hafızasını tazeleme ye yetmisti. Aylar once calındığını
duyduklarında ‘Nasıl olsa kendisini gosterir’ diyerek cok fazla uzerinde durmamıslar, ara mak
zahmetine girmemislerdi. Kelam Bolen’in kendisini boyle gostereceği kimin aklına gelirdi ki?
“Zulfikar!” diye gecirdi Salih Usta icinden. Aklında bu ka dim kılıcın benzersiz sekli belirdi. Kızı,
Elifi, kılıcın dibinde eli kolu bağlı oylece yatarken geldi gozunun onune. Usta’nın bede ni buza
kesmisti. Kızının basının nasıl bir belada olduğunu dusundu. Ve nasıl kurtulacağını...
Kurtaracaklarını... Kim Zulfikar’ın kudretine karsı durabilirdi ki?...
1. Kitabın Sonu
Macera “Erbain Fırtınası’
ile Devam Ediyor...
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Haberi Paylaş


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Serdar Eroğlu - Her kim ki.../ Haldi’nin gazabı üzerine olsun | Kelaşin’in lanetli y Sosyalist Mitoloji 0 10-03-2011 18:13
Ak Parti’nin kapatılacağına yönelik iddialar veABD’nin duruşu Sosyalist Wikileaks Türkiye 0 30-01-2011 14:19
Hegel - Hegel’in Hukuk Felefesinin Eleştirisi’ne İlişkin Yazıya Giriş’ten Alınmış Din Konulu Pasaj Sosyalist Teoloji 0 26-11-2010 17:36
Saygın Ersin Erbain Fırtınası Sosyalist2 Roman 1 20-11-2010 01:04
Rıfat Ilgaz’ın 10 Temmuz 1993 günü Cumhuriyet’te yayımlanan Tuna Erdem’le yaptığı bir söyleşiden: Sosyalist Karikatür Tarihi 0 15-11-2010 22:13


15:10


Powered by vBulletin® Version Kapalı
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.