Sosyalist Kitaphane  
''Öğretimiz Dogma Değil Eylem Klavuzudur''
Go Back   Sosyalist Kitaphane > EDEBİYAT > Edebiyat - Türkiye > Roman
''MARX - ENGELS''
Cevapla
 
Bookmark and share LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 19-11-2010, 00:59
Sosyalist2 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Moderator
 
Standart Recaizade Mahmut Ekrem Araba Sevdası

Araba Sevdası


Recaizade Mahmut Ekrem


BİRİNCİ KISIM ı
Üsküdar'dan Bağlarbaşı yoluyla Çamlıca'ya gidilirken Tophanelioğlu'ndaki dört yol ağzı civarından
yaklaşık yüz adım ileriye bakılırsa, o geniş şosenin ortasının ilerisinde etrafı bir arşın kadar yükseklikte,
duvar içine alınmış bir ağaçlık görülür.
Bu ağaçlığa varıldığı gibi şose yol, sağ ve sol olmak üzere iki kısma ayrılır. Duvarla çevrilen ağaçlığın
büyük bir kapısı vardır. Bu kapı, iki yolun tam ayrıldığı noktada bulunur.
Sağ ve soldaki yollardan hangisine gidilse karşıda ağaçlıklar vardır. Ağaçlığın yanındaki duvar alçaktır.
Üzerinden hayvan ve özellikle insan atlamasın diye teller uzatılarak koruma altına alınmıştır.
Normal bir yokuş üzerindeki bu yollardan yürüyerek dört beş dakika kadar gidişince, duvarla çevrili
olan ağaçlık bir meydancığa gelinir. Ağaçlığın olduğu yerde, cephede aşağıdakine paralel bir kapı
vardır. Yüksekten kuş bakışı bakıldığında koni gibi görünen ağaçlık, burda bitse de iki yol birleşmez.
Meydancığın otuz adım kadar ötesinde oldukça geniş ve yüksek bir set üzerinde, eski binaların
taklidiyle yapılmış; enli, saçaklı, tek katlı bir bina ve bu binanın etrafında bazı büyük ağaçlar vardır.
Onun üst yanında, başka bir setle başlayan ve bazı servi ve meşe ağaçlarını içine alan bir yer daha
görülür. Burası, vaktiyle kırılamayıp kalmış ve oranm "Sarıkaya" ismiyle anılmasına sebep olmuş büyük
büyük sararmış kayaları içine alan; inişli yokuşlu, terk edilmiş bir mezarlıktır. Geçtiğimiz meydancıkla
buranın arası bir beş dakika kadar vardır.
Araba Sevdası
Bu mezarlık geçildikten sonra, iki yol hem birleşir, hem de düzleşir. Buradan yine bir beş dakika kadar
ileri yürünürse artık Çamlıca Dağının eteğinde Kısıklı Köyünün çarşısına varılmış olur.
Buraya çıkıncaya kadar yorulmadıysak yine aşağı doğru inelim de noktalarını ve sınırlarım
belirlediğimiz yerleri araştıralım. Bu araştırmaya da ağaçlıktan başlamamız doğal olacaktır.
Burası "Çamlıca Bahçesi" adıyla İstanbul'da düzenlenmiş olan ilk bahçedir. Halkın ilgisine bu aralar
önem verilmediği için genellikle kapalıdır.
Yazın, özellikle de baharlarda, bu bahçeyi açtırıp aşağıdaki kapıdan içeriye girmelisiniz. Beş on adım
ilerleyip etrafınıza baktığınızda büyük ve huzur verici bir bahçede olduğunuzu görürsünüz.
Bahçe yapılırken sadece güzel görünmesi düşünülmemiştir. İlerde ağaçların, ormanların büyüdükleri
hâle göre güzelliklerini koruyamayacakları endişesiyle yapılan o büyüklü küçüklü tarhların
uygunluklarına ve durumlarına bakarak ilk düzenlemesini üstlenen tabiat ustası kimse onun sanatına
hayran olursunuz ve her tarafa dikkat etmeye başlarsınız.
Dışardakilerin görmemesi için kenarlara bir şeyler dikilmiştir. Dal budak salıvermiş salkım, aylantoz,
atkestanesi gibi gölgeli ağaçlarla, ortalarda yer yer toprağa dikilmiş çınar, kavak, manolya, salkım
söğüt gibi ağaçların ve bazı yerlerde güneş ışıklarının bile kolaylıkla içine giremeyeceği kadar sıklaşmış
ormancıklarm etrafında dolaşır ve bunları fazlasıyla hoş bulursunuz. Biraz ilerleyince bir düzlüğün
ortasında üstü kapalı, etrafı açık, çardak gibi bir şey ve bazı kenar yollar üstünde kulübe tarzında
düzenli ve güzel, ufak ufak binalara rastlarsınız. Bunlardan çardağa benzeyen şeyin, özel günlerde bir
şeyler
Araba Sevdası
çalması için getirilen çalgıcı takımı için bir yer ve o kulübelerinde bahçede yiyecek, içecek ve meşrubat
satmak için yapılmış büfeler olduğunu görür, bunları da beğenirsiniz.
Azıcık daha ileri gidince büyük bir göl... Onun ortasında da güzel bir adacık... Bu adayı kenara
bağlamak için çitten düzensiz bir şekilde yapılmış olan doğal, güzel köprüler ve adanın üzerinde, yine
işlenmemiş ağaç dalları ve kütüklerinden yapılmış zarif bir köşk görür; bundan da çok hoşlanırsınız. En
sonunda yukarıdaki kapıdan çıkarak bu meydancığı ve setin üstüne çıkıp daha önce gördüğümüz binayı
yakından görür, bunun bahçeye bağlı bir gazino olduğunu öğrenirsiniz. Böylece bahçenin her bakımdan
mükemmel olduğunu onaylarsınız.
Bu birkaç sözle kabaca tarif edilmiş olan Çamlıca Bahçesi bundan önce, şimdiki gibi hüzünlü bir
sessizliğe ve yalnızlığa sahip değildi; gürültülü bir eğlence yeriydi.
Düzenlenmesiyle epey uğraşılan bu bahçenin, Rumî takvime göre bin iki yüz seksen altı senesinin
bahar mevsiminde açılacağı haberi, İstanbul ile üç beldenin halkı arasında duyulmuştu. Zevklerine
düşkün gençler ve özellikle böyle eğlenceleri erkeklerden birkaç kat daha fazla aramaya, yaradılış
olarak mecbur olan hanımlar, o zamanın gelip çatmasını bekleyerek elbiseye, süse bağlı hazırlıklara
gereği gibi hız vermişlerdi. Bizim memlekette benzeri daha görülmeyen bu yerden her an ve belki
mehtaplı gecelerde kolaylıkla yararlanmak için pek çok aile Çamlıca, Bulgurlu, Kısıklı, Tophanelioğlu,
Bağlarbaşı taraflarında köşkler, evler kiralamıştı. Bahar gelir gelmez taşınmak istiyorlardı.
Nihayet o senenin mayıs ayı başlarında bahçe açıldı. Dinlenme ve gezme günleri olarak kabul edilen
cuma ve pazar günleri Üsküdar, Kadıköy, Beylerbeyi gibi Çamlıca'ya komşu sayılan yerlerin dışında
İstanbul'un uzak yerlerinden, Boğaziçi'nden ve başka yerlerden arabalarla, hayvanlarla ve bazen de
yaya olarak gelen kadın, erkek binlerce seyircinin bahçeye saldırışı gerçekten görülmeliydi. Sınırı, ancak
bir çeyrek saatte dolaşılabilen bahçe o kadar genişliğine rağmen, bu büyük kalabalığı içine alamıyordu.
Bu yüzden halkın bir kısmı girdikçe, bir kısmı çıkmaya mecburdu. Böylece gerek yukarı, gerek aşağı
kapıdan aralıksız bir şekilde girip çıkan seyircilerin çokluğuyla, o koca bahçe -benzetme biraz kabaca
olsa da- büyük bir arı kovanını andırıyordu. Fakat bu öyle bir kovandı ki arıların bal
Araba Sevdası
gösteren gümüş markalı bastonuyla vuruyordu. En az beş dakikada bir uçları altın, siyah, ipek bir
şeride bağlı, mineli saatini beyaz yeleğinin cebinden çıkarıp bakıyor; sonra sabırsızlıkla yerinden fırlayıp
kapıya doğru beş on adım gidiyor ve yine sandalyesine dönerek önceki vaziyetini alıyordu. Genç beyin
bu hâline dikkat edenler, kendisinin önemli bir bekleyiş rahatsızlığı içinde olduğunu sanırdı.
12
Eski vezirlerden rahmetli (...) paşa'nın oğlu olan muhteşem Bihruz Bey, ilden ile göç ederek on beş
sene kadar İstanbul'a ayak basmamış olan babasıyla küçük yaşında memleket memleket dolaşmıştı. Bu
yüzden de bir çocuğun eğitimi için gerekli olan bilgileri on altı yaşına kadar alamamıştı. Sonunda
babasının bir işinden çıkarılması üzerine İstanbul'a gelmişler ve bir ortaokula girmesi sağlanmıştı.
Aradan altı ay geçmeden (...) paşa yine bir ilin valiliğine atanmış ve İstanbul'dan ayrılmaya mecbur
olmuştu. Ama bu defa Bihruz Bey, eğitiminden geri kalmaması için annesiyle beraber İstanbul'da
bırakılmıştı.
İki sene sonra paşa yine işinden çıkarılıp İstanbul'a geldiğinde, imtihan sonucunda oğlunun kara
cümleye, imlâya, okumaya olan bilgisini yeterli gördü. Eğitimini tamamlayıp bir diploma alıncaya kadar
okula devam etmesine gerek görmeyerek çocuğu kendi arzusu üzerine Babıâli kalemlerinden birisine
çırak etti. Eğitim içinse artık doğal olarak şart görünen Fransızcayla birlikte ikinci derecede önemli
görülen Arapça ve Farsçayı öğretmek üzere maaşlı hocalar tuttu.
Bihruz Bey ilk hevesle beş altı ay kadar kaleme devam etti. Daha Fransızca bir cümle bile
okuyamadan, ağızdan öğrendiği bir hayli sözle batılı gençlerin tavır, kıyafet, hâl ve hareketlerini taklit
etmede gerçekten çok büyük gayret gösterdi.
Bihruz Bey, annesinin tek çocuğu olduğu için zaten hep şımarık büyümüştü. Babasının serveti, onun
istediği her şeyi kolayca elde etmesine müsaitti. Gençlik heveslerine de hiçbir yerden bir gün engelleme
görmediği için sonraları kaleme gidip gelmeyi epey azaltmıştı.
13
Araba Sevdası
Kaleme gitmediği günler saçlarını kestirmek, terziye elbise ısmarlamak, ayakkabıcıya ölçü vermek gibi
hiç eksik olmayan sebeplerle Beyoğlu'nda, ötede beride vakit geçirirdi. Cuma ve pazar sabahlan da
hocalarından yarımşar saat ders aldıktan sonra evinden çıkar, akşamlara kadar gezinti yerlerinde
dolaşırdı.
Bu beyin illerde bulunduğu zaman en büyük zevki, sırmalı bir elbise içinde, midilli veya at üzerinde,
arkasında çifter çifter hizmetkârlarla sokak sokak gezip dolaşmaktı. İstanbul'a geldikten sonra üç şeye
merak saldı. Birincisi araba kullanmak, ikincisi batılı beylerin hepsinden daha süslü gezmek, üçüncüsü
de berberler, ayakkabıcılar, terziler ve gazinolardaki garsonlarla Fransızca konuşmaktı.
Bey, kışları Süleymaniye'deki konaklarında, yazları da Küçük Çamlıca'daki köşklerinde otururdu.
Kendisi gibi kibar çevrelerin ilgi göstereceği gezinti yerlerinden gitmediği hiçbirisi kalmamıştı. Buralara
en son modaya uygun şekilde giyinmiş olarak bazen yağız, bazen de kır bir çift beygir koşulu dört
tekerlek üzerinde, üstü ve yanları açık, süslü bir sedirden oluşan ve seyisin oturmasına mahsus yerin
arka tarafında bulunan arabasıyla giderdi.
Kışın, açık bir hava görünce süsü eksilmesin diye üzerine sadece dar ve ince bir ceket alarak, dizlerinin
üzerineyse sadece kadife bir örtü atarak Beyoğlu Caddesinde, Kâğıthane yollarında araba kullanır ve en
şiddetli poyrazın karşısında tiril tiril titrerdi. Yazın da otuz, otuz beş derece sıcak günlerde Çamlı-ca'da,
Haydarpaşa, Fenerbahçesi yollarında yine aynı hevesle en kızgın güneşin altında hasım hasım haşlanır;
fakat bu azabı en büyük zevk olarak görürdü. Bihruz Bey her nereye gitse, her nerede bulunsa amacı,
hem görünmek hem görmek değildi, yalnızca görünmekti.
Bir gün (...) paşanın ölümü gerçekleşti ve oğlu birden yirmi sekiz bin liralık bir mirasa kavuştu. Yaptığı
işlerde de serbest kalınca o büyük serveti az zaman içinde tüketecek bir zevk
14
Araba Sevdası
ve eğlence hayatına düştü. Çünkü annenin, eskiden beri evlâdı üzerinde hiçbir hükmü, hiçbir tehdidi
etkili olamazdı. Babasının ölümüyle oğluna geçen servetin iyi bir şekilde idare edilmesi için akrabadan
bazı kişileri işe karıştırmak gibi tedbirlerde bulunmuşsa da sonuç alamayacağını anlamıştı. Bununla
birlikte çocuğu tamamıyla kendi heveslerine bırakmak zayıflığını göstermiş ve ayrıca genç beye o
açıdan bir sıkıntı çektirmemek üzere konağın mutfak masraflarını ve hizmetlerinde devamlı çalıştırdıkları
bazı emektar hizmetkârların maaşlarını kendi malından ödemeye razı olmuştu.
Mirasyedi beyefendinin kendi eğlence hayatından başka hiçbir masrafı olmadığı hâlde her ay eline
geçen yüz elli lira kadar bir para o eğlence hayatına yetmezdi.
Bu arada beyin Arapça ve Farsça hocaları, kovulur gibi davranışlar görmeye başlayınca birer birer
konağa gelmemeye başladılar. Yalnız Mösyö Piyer adındaki Fransızca hocası beyin nabzına göre şerbet
veren kurnaz bir ihtiyardı. Onun eskisi gibi devam etmesine izin verildi ve hatta dört lira olan maaşı altı
liraya yükseldi.
Genellikle bütün mirasyedilerin düşündüğü gibi Bihruz Bey de servetini, yemekle bitmez tükenmez
zannediyordu. Bunun için yerli yersiz giriştiği harcamalar, nakit parayla karşılanmaya başlandı. Onlar
bitince İstanbul tarafındaki en az gelir getiren dükkânlar birer birer satıldı. Sonra, Beyoğlu'ndaki önemli
mağazalara sıra geldi. Bunlar da elden çıkarıldı. Galata'da bir han vardı. Sonunda o da satıldı.
Mülk olarak elde, Süleymaniye'deki konak ile, Küçük Çamlıca'daki köşkten başka bir şey kalmadı. Fakat
Bihruz Bey dalmış olduğu eğlence âlemine arabasıyla, hizmetçileriyle, tantanasıyla aralık veremeden
devam ediyordu. Çünkü annesinin renk renk kadife kutular içindeki mücevherlerine ve pırlantalarına
henüz el sürülmemiş ve onun sorumluluğunda bulunan beş, on parça mala ise daha hiç
dokunulmamıştı.
15
Çamlıca halk bahçesinin açılacağını, oraya yakın oturduğu için doğal olarak herkesten önce haber alan
Bihruz Bey, mart gelir gelmez annesini zorlaya zorlaya yazlığa taşınmaya razı etmişti. Köşke
taşınmalarının ertesi günü hemen Jar den Pııblik (halk bahçesi)'in içini, dışını gezdi. Buranın çok a lâ
mod (modaya uygun) ve özellikle de kendi arzusu bakımından gösterişe çok favorabl (uygun) bir
prömonad (gezinti) yeri olacağını anladı. Bunun üzerine ekipajmı (araba takımını) yine biraz daha süslü
gösterebilmek için Beyoğlu'nda bulduğu bazı vasıtalarla Bender fabrikası ürünlerinden oldukça hafif ve
zarif bir arabayla diğerlerine nazaran ikişer parmak daha uzun boylu, bir çift eğitimli Macar araba
hayvanı ısmarladı.
Araba ile hayvanlar, bahçenin açıldığının ikinci haftasında geldi. Bihruz Bey de hemen o haftadan
itibaren her cuma ve pazar günü halk bahçesinin seyircileri arasında görünmeye başladı.
Araba, gerçekten de o senenin moda rengi olan çok açık, tatlı bir sarıya boyanmıştı. Yan tarafları beyin
ad ve soyadının ilk harflerini içine alan yaldızlı birer marka ile süslenmişti. Tekerleklerinin çubukları
incecik fakat kendisi fazlasıyla yüksek, zarif, nazik ve adi bir tabirle kız gibi bir şeydi. Annelerinin en
güzellerinden olan kır hayvanlarına gelince, bunların da gerek boylan, gerek renkleri araba ile uygun ve
koşum takımı da tabiî ki en iyisindendi.
Mevsimin modasına göre bazen koyu, bazen açık renkli epey dar elbisesi, bal renginde eldivenleri,
ufak fesi ile yan taraftan görünen yüzünün bir yansı frenk gömleğinin dimdik duran yüksek yakasıyla
örtülmüştü. Bihruz Bey, yeleğinden
17
Araba Sevdası
- Ben o dilden anlamam. Fener âlemi nasıl gidiyor? Monde (kibarlar) geliyor mu?
- Ne gezer!... Sizin bu j ar dirimiz (bahçe) yok mu? Papazın bağını da kuruttu, Fener'in parlaklığını da
söndürdü, Moda'yı da eskitti!... Şimdi buradan başka her yer bir desert! (çöl!)
20
Arkadaşıyla bu konuşmayı yaptığı kısa zaman içinde Bihruz Beyin zihninden birçok düşünce geçmişti:
- Ne münasebet?... Kadıköy gibi orta tabaka mahallesinde bu kadar şık bir ekipaj bulunsun!... Ne
münasebet?... Orada olanlar hep bilinir. "Sarışını tanırım" demesi de ağız... Tanısaydı öyle mi
dururdu?... Oh! Quelle, beaute divine/ (Ne ilâhi bir güzellik!), Surtoııt quel goût exellent! (Ne seçkin bir
zevk!) Benim ekipaja ne kadar dikkatli bakıyordu!... Asaletini bu da ispat etmez mi? Acaba kimdir bu?...
Şüphesiz une jeune fille blonde (sarışın bir genç kız). Fakat şu Keşfı'yi nasıl savacağım? O zaman çabuk
anlaşılır. Bakalım yakınlığı bana mıymış, yoksa ona mı? Kim olduğunu öğrenmek kolay. Takip de eder,
gittiği yeri görürüm...
Bu düşüncelerden de anlaşıldığı gibi Bihruz Bey landonun, Kadıköy tarafından olduğuna inanmıyordu.
Arkadaşı Keşfi Beyin: "Lândoyu her ne kadar tanımazsam da sarışın hanımı bileceğim." şeklindeki
sözlerini de kadına birlikte bakmaları için aldığı bir çeşit tedbir olarak görüyordu. Ama bütün bunlara
rağmen şüpheden de tamamen kurtulamıyordu.
Lândoyu, Kadıköy'e yakıştıramıyordu. Çünkü tanıdığı birçok batılı bey sayesinde kendisinde birtakım
garip düşünce ve tavır ortaya çıkmıştı. Bunlara göre Bihruz Bey, İstanbul'un semt ve mahallelerini üç
sınıfa ayırmıştı. Birincisi, kendisi gibi noblesse (asil) ve itibar sahibi kimselerden oluşan civilise (medenî)
insanların; ikincisi burjuva sınıfının, yani çağdaş düşüncelerden o kadar da hissesi olmayan kaba
tabiatlı, orta hâili halkın; üçüncüsü ise esnaf takımının oturduğu yerlerden meydana geliyordu.
21
Araba Sevdası
Kadıköy'ün bu sınıfların ilkinde olması gerekiyorken, her nasılsa Bihruz Bey, onu ikinci sınıfa dahil
etmişti. Arkadaşı Keşfi Beyin, "Sarışın hanımı tanırım. " demesini gerçekten büyük bir tedbir yalanı
olarak görmesinin sebebi ise şuydu: Keşfi Bey, bu narin kadına kur yapacak olursa kendi köyünden
olduğu ve zaten tanıdığı için Bihruz Beyin bir şey deme hakkı ve rekabete kalkışmaya yüzü
olamayacaktı. Halbuki Bihruz Bey nerde, Keşfi Bey nerde? İkisinin arasındaki asalet, yakışıklılık, zerafet
ve kişilik farkı, Küçük Çamlıca ile Kadıköy arasındaki fark kadar büyüktü. Landonun süsüyle övünen
güzel kadının bu farkı bilmemesi ise Bihruz Beye göre mümkün değildi.
Durum böyle olsa da hanımefendinin bir ara Keşfi Beye de bakışındaki hikmet neydi? Bu bakışın
anlamı Keşfi Beye, "Bey! Sen o arabaya hiç de yakışmıyorsun!" demek miydi? Yoksa kendisine karşı:
"Niçin öyle adi adamlarla görüşüyorsunuz? Veyahut: "Yanınızda o olmasaydı, size daha başka türlü
bakacaktım..." gibi bir şey miydi? Bunu derhal anlamak, Bihruz Bey için çok önemliydi ve bu da Keşfi
Beyin savulmasına bağlıydı. Onun için Keşfi Beyi, yanından defetmeye bir çare arayıp dururken Keşfi
Beyin:
- Mon şer, ben biraz da bahçeye gireceğim. Arkadaşlardan birisiyle randevumuz var, bakayım gelmiş
mi? şeklindeki ayrılma teklifini,
- Öyle ise au revoir (görüşmek üzere)! diye karşıladı ve iki arkadaş birbirinden ayrıldı.
22
7
Keşfi Bey, gerçekten doğruca bahçeye girdi ve kalabalık içinde kayboldu. Bihruz Bey de fesini, boyun
bağını düzelttikten, potinlerinin tozunu arabacısına aldırdıktan sonra yerine rahatça yerleşti, landonun
gelişini beklemeye koyuldu.
Aradan iki dakika geçmeden lândo, bahçenin öbür köşesinden çıktı. Zavallı Bihruz Bey, önüne
gelinceye kadar öyle bir yürek çarpıntısına uğramamıştı. Başındaki kan kalbine doğru inmiş, yüzü mavi
bir renk almıştı. Kendi kendine:
- Diyab, par azar sörej amıırö? (Vay canına, yoksa âşık mı oluyorum?) gibi alafranga sözler
söylenmeye başladı. Oturduğu yerde bazı pozlar aldıktan sonra lândoya gözlerini dikti. Lândo, bütün
büyüklüğüyle Bihruz Beyin bulunduğu noktaya geliyorsa da, içindekilerde kesinlikle bir hareket
görülmüyordu. Bihruz Bey, arabasını biraz geri almak bahanesiyle hayvanlarını hareket ettirdi. Bundan
maksadı landonun içindekilere: "Ben buradayım!" demekti. Bu hareket de etkili olamadı. Lândo geldiği
gibi geçti gitti.
- Ne bayağı kadın!... Yazık ekipajal O da bir şey değil a!... Zaten modası geçmiş!... Hayvanlar dersen
kaç paralık şeyler!... Öyle ordinaire (adî) insanlar kendileri gibi insanlara yönelirler. Ce'st naturel (doğal
bir şey). Dommage! Voilâ une beaute mal placee! Si c'est une beaute par exemple. (Yazık! İşte yerini
bulamamış bir güzellik! Tabiî, eğer buna bir güzellik demek doğruysa...)
Bihruz Beyin bu tür sözleri söylemeye kalkışması, arabadan ilk gördüğü yakınlığı görememekten
kaynaklanan bir züğürt tesellisi sayılırdı. Yoksa gerçekte, o zamana kadar bir ke-recik olsun tatmadığı
bir çekememezlik acısıyla damağı birden-
23
Araba Sevdası
bire acılanmış ve bu kıskançlığın sonucunda şaşırmış kalmıştı. Gözleri kararmış; zihni bulanmıştı.
Kendisine bir dakika önce bir neşe ve eğlence âlemi gibi görülen o halka açık parkı, gözleri huzursuz
eden bir kargaşalıktan ibaret görmeye ve bahçeden doğru gelen mızıka seslerini, kulakları tırmalayan
bir ahenk cehennemi gibi duymaya başlamıştı. Fakat ne yapsın?... Arabanın arkasından gitmek, kendini
düşürme; orada durmak ise tahammül edilemeyecek bir şey... Tamamen savuşup gitmek mümkündü.
Ama o da üzüntüden kaynaklandığını düşündürebi-leceği için kendince bir çeşit alçalmaydı. Zavallı
Bihruz Bey, hiçbir şeye karar veremediği için olduğu yerde durup düşünmeye başladı.
Fransızca hocasıyla beraber okuduğu romanlarda, kendisinin içinde'bulunduğu zor duruma benzer bazı
olaylar geçmişti. Bir ara aklına onlar geldi. Onları düşündükçe yavaş yavaş kanındaki hiddet soğumaya
başladı. Çünkü böyle bir durumda, kadınlara karşı indifference (ilgisizlik) göstermekten başka etkili ve
faydalı bir tedbir olamayacağı kuralını o romanlardan hatırlamış ve böylece onlardan gördüğü bütün
fayda da bu olmuştu. Orada kalmaya ve lândo tekrar gelip geçdiği vakit kendisi de vazifesizce başka
bir tarafa bakmaya karar verdi. Bu defa lândoyu rahat bir şekilde bekledi.
Lândo dördüncü kez yine öbür taraftan çıktı. Fakat bu defa doğruca bahçenin kapısı hizasına geldi,
durdu. Hanımların emir ve işaretleri üzerine arabacı derhal aşağıya indi. Arabanın kapısını açtı.
Zihninde tamamıyla vazifesiz görünmeğe karar veren Bihruz Beyin gözleri öncekinden daha fazla
açılmış, ilerden durumu izliyordu. Arabanın kapısı açılır açılmaz birbiri arkasından iki hanım indi.
Bunlardan biri o bildiğimiz sarışın hanım, diğeri de onun arkadaşıydı. Hanımlar arabadan indikten sonra
arabacı, aldığı emir üzerine lândoyu öbür tarafa doğru yürüttü. Sarışın hanım, kendisi gibi gönül
avcılığında ustalık kazanmış kadınlara has bir işveyle yanındaki hanıma bir şey söylemiş de ona gülüyor
gibi gülümseyerek gözünü Bihruz
24
Araba Sevdası
Beye çevirdikten sonra ağır ağır yürüdü. Arkadaşıyla birlikte bahçeye girdi. Bunlar lândolanm bahçenin
hizasında durdurur durdurmaz Bihruz Bey kendi kendine:
"- Keşfı'nin randevusu anlaşıldı! Vay şıllık vay! Ya ötekinin o ağzı neydi? Fakat bu kim? Belli ki bir
kokot! Böyle bayağı bir kokotla Keşfi gibi bayağı bir kurör'ün davranışlarını görmek de hoştur ya!... Ben
de bahçeye girer, bir tarafta bunları seyrederim. Ne önemi var ki?... Ah o zevzeğe niçin yüz verdim de
arabama çağırdım, yanıma oturttum! Fakat şunun kim olduğunu öğrenmeliyim. Lâparans e trompöz
derler; ne kadar doğru bir söz..." gibi birtakım sözler söyleyerek bahçeye girmeye karar vermişken,
sarışın hanımın o bakışından yine kendisi için ümitli bir anlam çıkardığı için kadıncağız hakkındaki
sözlerini geçici olarak geri alarak hemen arabasından fırladı. Bahçeye girdi. Önü sıra konuşarak
yürümekte olan iki hanımı takip etmeye başladı.
25
8
. Sarışın hanım kısadan uzunca, uzundan kısaca, tam olarak orta boylu, narin yapılı biriyi Yürürken
birdenbire duruyor; dururken birdenbire hareket ediyor; dönüp dönüp arkasına bakıyordu. Hani şu
meşhur sözle tarif olunan cilveli tavra sahip bir güzeldi:
Âhû zi tu âmuht be hengâm-ı devîden Ram kerden ü üstâden ü vâpes nigerîden
(Ceylan, seke seke koşarken, ürkmüş gibi durmayı ve dönüp arkasına bakmayı senden öğrendi.)
Saçları şimdiki boyaların verdiği kızıl renkte değil, oldukça açık, doğal sarıydı. Gözleri, Allah'ın doğruyu
gösteren yaradılış hatası olarak mavi değil de çizgileri belli olan koyu sarıydı. Kaşları kumraldı. Yüzü,
vücudunun narinliğine nispeten dolgunca; burnu ise yüzünün dolgunluğuna nispeten inceydi. Ağzı,
şairlerin tasvir ettikleri hayalî noktadan beş on bin defa büyük, fakat yine de oldukça küçüktü.
Bu özellikleriyle epeyce güzel kabul edilecek sarışın hanımın en büyük, en etkili güzelliği bakışlarıyla
dudaklarında idi. O bakışta bilmem ne hiddet vardı ki, dikilip durduğu vakit baktığı gözlere bir şimşek
gibi etki ederek tâ can evine ulaşır ve muhteşem yaradıhşındaki yakıcılık karşısında yürekleri tir tir
titretirdi. O dudaklarda bilmem ne kuvvet vardı ki nazik bir şekilde konuşmayla veya zarif bir şekilde
gülümsemeyle hareket etmeye başladığı zaman hasret dolu bakışlara türlü türlü anlamlar sunar ve bu
anlamlar ortaya çıktığı zaman insan tahammül etmekte zorlanırdı.
Kadın çok güzel giyinmişti. O zamanın modasına pek de uygun olmayarak biraz dar kesimli, süt mavisi
rengindeki atlas
27
Araba Sevdası
feracesi, boy posundaki uygunluğu ortaya çıkarıyordu. Araba içinde saatlerce üzerine oturduğu için
giysisinde birçok kırışıklık oluşmuştu. Ancak buna rağmen güneşe karşı gelince o renklere lâyık bir
şekilde oldukça güzel, oldukça hoş ışıklar, gölgeler içinde göz alıcı bir görüntü sunuyordu. En ince
türünden olan yaşmağı, tozpembe yanakları üzerinde yeni açmış bir gülü süsleyen güzel bir buğu gibi
duruyordu. Yaşmağın iki yanında haylazcasma dışarıya sarkmış olan ve rüzgârın kımıldatmasıyla hemen
oynamaya başlayan sırma teller ise beyaz bir bulut parçasına doğru dönen güneş ışıklarını andırıyordu.
Başındaki süslü başlık da gök mavisi rengindeydi. Benzetmelerimizin bayağılaşmayacağından emin
olsak bunu da o sarı saçlarla beraber güneşli bir gökyüzüne benzetirdik. Açık eflâtun renkli eldivenler
içindeki ellerin ve tahminen otuz dört numara iskarpin içinde, ipek çorapla örtülü ayakların zarifliği
bilinemezse de özlem duyanlar için bunlar da pek sevimli, pek nâzik idi.
Sarışın hanımın şemsiyesine gelince öyle dantelli, saçaklılar gibi parlak renkli değil de yaradılışındaki -
hani ya şu Bihruz Beyi ilk bakışta "Kel gu ekselân" sözüyle kendisine övgü yağ-dırıcı bir kişi edenzerafetin
en büyük işareti olarak sade, güzel ve yalnız sapına feracesinin renginde bir kurdelâ bağlı,
siyah, ağır atlastan idi. Okuyucular isterlerse bu şemsiyeyi de o güneşli gökyüzünün bir tarafında, bir
kara buluta benzetebilirler. O zaman benzetmenin sunduğu hayal ortaya çıkar. Çünkü bulutun göğün
içinde olması gerekirken gökyüzü bulutun içine girmiş olur.
Sarışın hanımın yaşından bahsetmedik. Çünkü bilmiyoruz. Kıymetli dişlerini anlatamadık. Çünkü
görmedik. Fakat tahmi-nimizce bu güzel kadın, olsa olsa yirmi yaşını henüz bitirmiştir. Dişler de elbette
iki dizi incidir!
Güzel hanımın arkadaşı, kendisinden boylu, kendisinden enli, kendisinden yaşlı, hem de çok yaşlıydı.
Mavi gözlü, esmer yüzlüydü. Canlı canlı yürüyüşüne rağmen pek dinç; çok ko-
28
Araba Sevdası
nuşmasma, şakayı çok sevmesine, devamlı gülmesine rağmen pek neşeliydi. Yanlarından gelen
geçenlere neredeyse bir şey söyleyecek gibi dikkatli dikkatli bakmasına rağmen serbest alışmış bir
hanımdı. Sanki kalpakçılar yanındaki dükkânlardan çok alışveriş eden birini akla getiriyordu.
Siyaha çalan koyu yeşil kumaştan feracesine söz yoksa da onun arka eteğini sürekli sağ eliyle tutup
kaldırmasında pek zerafet yoktu. Karamandola'dan aldığı potinleri eski değilse de yürürken ferâcenjn
etekleri çok kalktığı için o potinlerin üst tarafından beyaz, tire çorapların görünüşü pek güzel
gelmiyordu. Sol elindeki beyaz şemsiye, ipekli gibi parlıyor olsa bile büküm yerlerinin bir parçacık
sararmış olması o kadar hoş görünmüyordu. Kalınca yaşmağı o yaşta bir hanım için pek uygundu;
ancak bu yaşmağın ara sıra çenesinden aşağıya doğru düşmesi hiç de sevilir şey değildi. Fakat bu iki
hanımın birbiriyle olan arkadaşlığı, aşırı zıtlıkları değiştirecek güzel bir manzara sergiliyordu. Meselâ
sarışın hanım sarı bir gül, diğeri ise onunla bağlanmış bir mazı dalı idi. Yahut sarışın hanım çiçek açmış
nazik bir fidan, yanındaki ise o fidanın düzensiz bir göl-gesiydi. Veyahut sarışın hanım parlak bir güneş,
öbürü ise o güneşin yanından ayrılmayan, o güneşi daha gösterişli göstererek kendisini de biraz hoş
gösteren kara bir buluttu.
29
İki hanım ağır ağır gittiler. Sözü edilen gölün yanında durdular. Oradaki beş altı kadar çiçeğe birkaç arı
toplanmış, havuzu seyrediyorlardı. Bihruz Bey de hanımların arkasından gitti. Dört, beş adım kadar
uzakta, gölün kenarında bastonuna dayandı durdu.
Havuz, bazen beyazlıktan daha fazla hoşa giden yeşil rengi henüz alamamışsa da epeyce bulanmış,
sararmış olduğundan kenarındaki ve civarındaki ağaçlar ve bitkilerle onu seyretmeye gelenlerin
şekillerine, boy poslarına, yüzlerine aynalık edebilirdi. İçindeki kırmızı, beyaz, siyah renkli balıklar
güneşten, hayatları için gerekli olan enerjiyi almak için tâ suyun yüzüne kadar çıkmış; su içinde sakin
ve mest olmuş bir şekilde etrafı seyretmeye dalmışlardı. Havuzun güneş ışıklarının yansımasıyla parıl
parıl parlayan yüzeyi, içindeki bu balıklarla beraber çirkin renkli, çiçekli bir ipekii kumaş gibi
görünüyordu.
Sarışın hanımla beraberindeki hanım, gölün kenarına gidip de yüzeyde kendi akislerini görünce sarışın
hanım söze başladı ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:
- Bak, bak Çengi Hanım, yer aynası! Görüyor musun kendini?...
- Yer aynası mı?... O da nedir? Yer elması bilirim ama yer aynasını hiç işitmedimdi!
- Yaşmağını biraz sıyırır da bakarsan, yer aynasının içinde iki tane yer elması da görürsün...
- Nesine bakayım. Bulanık bir su; o kırmızı şeyler de galiba Amasya elması olacak!... *
31
Araba Sevdası
- Ay Amasya'da elmas çıkar mıymış? Ben de bunu işitme-dimdi.
- Elma, ayol elma!... Elmas değil. Elmasın, pırlantanın İngiltere'de çıktığını bilmeyecek ne var? Sen de
eğlence bulamadın da besbelli benimle eğleniyorsun...
Bihruz Bey, hanımların bu konuşmasını büyük bir dikkat ve önemle işitmek için olduğu yerde
kulaklarını dört açmıştı. "Yer aynası" benzetmesi ve özellikle de "yer aynası içinde yer elması
görüneceği" hatırlatmasından dolayı kendi kendisine:
- Quel esprit! (Ne zekâ!) Quelle fınesse! (Ne incelik!) diyerek sarışın hanımın zerafetine hayran olup
dururken İngiltere sözünü işittiğinde bunu soyut, kendisine fırlatılmış pırlanta kadar kıymetli ufak bir
taş olarak kabul etmek istedi. Bunda da aslında hakkı vardı. Çünkü o toplulukta kendisinden başka,
İngiltere'den daha yeni gelmiş bir mösyö gibi alafranga giyinmiş kimse yoktu. Bihruz Bey, böyle
kıymetli bir övgü elde ettiği için kendisini dünyanın en mutlu insanı yapan bu taşın; yani bu zarif
hediyenin altında kalmayacak şekilde güzel bir karşılık hazırlamaya başladı.
Bu sırada mevcut olan seyirciler de çekiliyorlardı. Beye-. fendi bu güzel tesadüften yararlanarak derhal
hanımlara yaklaştı. Ceketinin bir iliğine sokulmuş olan beyaz geraniurmı yani kaba Türkçeyle sardalya
çiçeğini çıkardı ve:
- "Kıymeti İngiltere'yi, Fransa'yı ve belki bütün Avrupa'yı satın alabilecek olan pırlantanıza böy\e fanee
(solgun) bir çiçekle karşılık vermek lâyık değilse de kabulüne tenezzül buyurmanızı rica etmeye zarar
görmeyerek kendimi mesut sayarım. Böyle bir iltifatınız admirateuriinüzü (hayran) ne kadar heureux
(mutlu) eder tarif edemem." diyerek çiçeği sarışın hanıma doğru uzattı. Sarışın hanım bu sözleri hiç
üzerine almayarak sanki kendini seyretmekle meşgul oluyordu. Nihayet beraberindeki hanımın uyarısı
ve zorlamasıyla Bihruz Beye doğru döndü:
32
Araba Sevdası
- "Teşekkür ederim." dedi. Çiçeği aldı. Bir toplu iğne ile göğsünün bir tarafına iliştirdi. Arkasından
yanındaki hanıma: "Acaba köşke girmeye izin var mıdır?" dedi. Öteden Bihruz Bey hemen söze
karışarak:
- "Bahçenin her tarafını gezmeye herkesin droiû (hak) vardır. Zaten böyle rustique (kır hayatına ait)
yerlere sizin gibi huriler, periler yakışır!" dedi. Bunun üzerine sarışın hanım gülerek arkadaşına doğru
eğildi, gizlice bir şey söyledi. Söylediği:
-Â, bu benim adımı nereden öğrenmiş? sözünden ibaret i-di.
Bihruz Bey, derece derece sarışın hanıma yaklaşmak, o-nunla tanışmak, konuşmak istiyordu. Halbuki
ilk raslantıda kendisini o kadar yakından Bihruz Beye göstermek, -artık bari ismiyle analım- Periveş
Hanımın hesabına uymuyordu. Bunun üzerine iki hanım, köşkü gezmekten vazgeçerek aşağı doğru
yürüdüler. Beş, on adım sonra kalabalık içine girdiler. Bihruz Bey de gölge gibi onları takip etmeye
başladı.
33
10
Bihruz Bey, hem ağır ağır yürüyor; hem de Periveş Hanımın yüzünün ve niteliklerinin güzelliklerini
birer birer tekrar ediyordu. Böyle yüzü melek, huyu melek, zekâsı fevkalâde, eğitimi mükemmel ve bu
özelliklerle oldukça asil bir aileye mensubiyeti şüphesiz olan bir hanımefendinin Keşfi gibi bayağı, kötü
eğitimli bir adama yakınlık göstermeye tenezzül etmesinin mümkün olamayacağını düşünüyordu. Ve
biraz önce bu hanım hakkındaki kötü düşüncelerini aşağıdaki şu düşünceleriyle düzeltmeye çalışıyordu:
-Bu nasıl güzellik? Uzaktan güneş gibi görünüyor, gözleri kamaştırıyor... Yakından ay gibi parlıyor da
insanın baktıkça bakacağı geliyor! Ne kadar şairane bir güzellik! Ya o konuşmasının güzelliği! Yer
aynası, yere döşenmiş ayna, bu küçük göl için çok güzel bir benzetme! İngiltere pırlantası! Bu da güzel,
benim için fazla övücü ama zararı yok. Çiçeği çok zor kabul etti. Tabiî böyle bir genç için bu durum
sadece iffet ve masumluktan kaynaklanıyor. Acaba adı nedir?... Ah! aceleyle soramadım. Heyecan
bırakmıyordu ki... Ben de güzel karşılık verdim ya. Allah'tan üzerimde o çiçek vardı. Gerçekten çok
şairane bir tesadüf oldu. Yaşasın, öyle bir gölün kenarında... Lâmartine! Ah Lâmartine! Gelip de bu hâli
görmeliydin! Beş dakika içinde en parlaklarından beş yüz ver yazmak için ne şairane bir tabloydu!...
Çengi hanım... Ne tuhaf isim! Çengi, dansöz olarak bilinir, ama bu sözü isim olarak hiç işitmedimdi.
Orjinal, bu da çok orjinal. Üzerindeki şu tuvalete, şu yürüyüşe bak! Gerçekten Kalipso gibi efsanevî bir
kadın... Sanki Kalipso'yu adasından almışlar, yaşmaklamışlar, ferâcelemişler de şu bahçenin içine
göndermişler!...
İşte Bihruz Bey böyle düşünüyor, düşündükçe de mutlu oluyor, gurur duyuyordu.
35
Araba Sevdası
Çünkü önünde cilveli bir şekilde yürüyen; güzelliğine, zerafet ve kıyafetine yalnız erkekleri değil, kendi
derecesindeki süslü hanımları bile hayran etmekte olan Periveş Hanıma beğenilmek mutluluğu, o kadar
şık bey içinde yalnız kendisine nasip olmuştu. Gerçekten de güzel kadın her adımda beş, on kişiyi
peşinde koşturduğu hâlde hiçbirisine bakmaya bile tenezzül etmiyordu. Yalnız güzellikte, parlaklıkta
kendisine rakip gördüklerine bir bakış atarak ilerliyordu.
Bihruz Bey, başarısından emindi. Yalnız bir şey, kendisini ara sıra huzursuz ediyordu. Bu, Keşfi Bey
eğer bahçedeyse sarışın hanımın ona karşı nasıl bir muamelede bulunacağı endişe-siydi.
Çalıların olduğu yere kadar Keşfi Bey görülmedi. Bihruz Beyin de mutluluğuna gölge düşüren o zalim
düşünce yavaş yavaş dağılmaya başladı. Biraz daha ilerlediler. Burası kalabalık değildi. Bihruz Bey
adımlarını sıklaştırdı. Hanımlara yetişti. Hızlı yürümesinin amacı, sarışın hanımı bir daha nerede ve ne
zaman görmek mümkün olacağını ona sormaktı. Sarışın hanım buna fırsat vermeden Çengi Hanıma
hitaben:
-"Burası çok güzel, çok hoşuma gitti; gelecek cuma da gelelim, hem doğruca buraya girelim." dedi.
Bunun üzerine Bihruz Bey:
-Saat kaçta? Pardon efendim, saat kaçta? der demez, geriden bir "Kıskançlık! Kıskançlık!..." diye bir
ses duyuldu. Hepsi birden döndüler, baktılar. Bunu söyleyen oracıkta ağaçlarla çevrili bir tarhın içinde
yalnız başına oturmakta olan Keşfi Bey idi. Hanımlar, bağırtının sahibini tanıyıp birbirlerine bir şey
söylediler, gülüşmeye başladılar. Bu sırada aşağıki kapıya da varmışlardı. Bihruz Beyin:
-Saat kaçta? sorusu cevapsız kaldı.
Hanımlar kapıdan çıktılar. Lândo önce aldığı emir üzerine oraya gelmişti. Arabacı yerinden indi.
Arabanın kapısını açtı. Hanımlar içeriye girer girmez kapı tak diye kapandı. Arabacı yerine çıktı;
arkasından bir kırbaç şakırtısı işitildi. Lândo süratle aşağı doğru gitmeye başladı.
36
11
Bihruz Bey bu dakikada çok mutsuzdu. Keşfi Beyin o şekilde haykırması, hanımların o şekilde
gülüşmesi, sorusunun cevapsız kalması, arabacının landonun kapısını açıp hanımları alıp gitmekteki
acelesi, sarışın hanımın arabadan bakıp da bir veda sözcüğü bile söylemeden çıkıp gitmesi zavallı beyi
çok fazla etkilemişti.
Bu aşırı üzüntü içinde birdenbire aklına lândoyu takip etmek geldi. Kapının yanında bağcı kılığında iki
kişi durmuş konuşuyorlardı. Onlara bakarak soğukkanlı bir eda ile:
- Arabam? dedi ve karşısındakilerden çabuk bir hareket bekledi. Fakat herifler bundan bir şey
anlayamadıkları için şaşkınlıkla birbirlerine bakmaktan başka hiçbir şey yapamadılar. Bihruz Beyin buna
da canı sıkıldı. Artık kendi gözleriyle arabasını aramaya başladı. Halbuki yukarı kapıdan bahçeye girdiği
zaman, arabasını aşağı kapıya getirmesini arabacıya tembihle-mişti. Onun için araba onu bıraktığı
yerde bekliyordu. Sarışın hanımın arkasından bir kere bahçeden dışarıya çıkmış olduğu için şoseden
yukarıya doğru hızlıca yürümek istediyse de birbiri ardınca gelmekte olan arabaların izdihamından ve
özellikle de sarı bir bulut gibi havaya yükselen tozun yoğunluğundan ürktü. Tekrar bahçeye girdi.
Aceleyle giriş ücretini vermeyi unutmuştu. Uyarı gelmesi üzerine elini cebine soktu. Bir mecidiye
çıkardı. Para alan adama fırlattı. Mecidiyenin üstünü almaya zaman yoktu. Koşarcasına yürürken Keşfi
Beyi biraz önce gördüğü yerde göremeyince hızını daha da arttırdı. Bu sırada yolunun üzerinde
karşılaştığı süslü bir madamın fistanına bastı, yırttı. Telâşından zarar görmüş olan kişinin cinsiyetini ve
kayıtsızlığını düşünemeyerek:
-Pardon monşer! dedi geçti. Biraz daha ötede bir tepsi i-çinde kahve ve bira götürmekte olan garsona
çarptı, tepsiyi yere düşürdü. Şişeler kırıldı. Dökülen kahveler, biralar kendisiyle beraber kadın erkek,
birkaç kişinin daha üstüne başına sıçradı.
37
Araba Sevdası
O yine koşup gidiyordu. Garson:
-Beyefendi, beyefendi! Bizim zararlar ne olacak? diye haykırmaya ve arkasından koşmaya başladı.
Çaresiz bunun için de durdu. Yeleğinin cebinden bir altın çıkardı, garsona doğru attı. Bu sırada bir
tanıdığına rastgeldi. Bu kişi, bir şey söylemek, bir şey anlatmak için kendisini yolundan alıkoymak
istediyse de bey:
-İşim var! diyerek ondan kurtuldu. Sonunda güç bela kapıdan çıktı. Arabasını buldu. Arabacı,
hayvanların önüne birisini bırakarak kendisinin ufak bir işi için bir tarafa gitmişti. Bihruz Bey arabacının
dönüşünü beklemedi. Hemen yerine çıktı. Dizginleri eline aldı. Hayvanları kırbaçladı... Aşağıya doğru
son hızla gitmeye başladı.
Yolun üzeri arabalar, hayvanlar, insanlarla hıncahınç dolu olduğundan Bihruz Bey dakikada bir
durmaya mecbur oluyor ve sabırsızlığından çok fazla sıkılıyordu. Nihayet aşağı kapıyı da buldu. Oradan
ötesi sakindi. Arabayı alabildiğine koşturarak Tophanelioğlu'na geldi. Birdenbire durdu. Çünkü burada
karşısına çıkan dört yoldan hangisine gitmesi gerektiğini önceden düşünüp kararlaştırmamıştı. Burada
daha fazla sıkılmaya başladı. İki dakika kadar durakladıktan sonra Beylerbeyi'ne inen yolu tutturdu.
İstavroz üzerlerine kadar bir koşu gitti. Lândodan bir iz bulamadı. Oradan döndü. Bağlarbaşı, Nuh
kuyusu tarafıyla Haydarpaşa'ya indi. Lândodan yine eser bulamayınca bütün bütün üzüldü.
Bu sırada vakit de on ikiyi geçmiş, yarıma geliyordu. Çaresiz, Koşuyolu'ndan ağır ağır giderek büyük
bir üzüntüyle köşküne döndü. Doğruca odasına çıktı. Fesini bir tarafa attı. Eldivenlerini çıkardı. O
sırada:
-Yemek hazır efendim. Bay Piyer de orada." diye gelen uşağı Mişel'i azarlayarak savdıktan sonra
sehpanın üzerinde bir tabak içinde duran frenk sigaralarından birisini aldı. Tepesini dişiyle kopardı.
Sigarayı lâmbadan yaktı. Kanapeye geçti, oturdu ve sigaranın tavana doğru yükselen mavi dumanını
gözleriyle takip ederek üzgün bir şekilde düşünmeye başladı.
38
12
Periveş Hanımla arkadaşı Çengi Hanıma gelince... Bunların terbiye ve fazilet bakımından asılları,
bahçede gölün yanında Bihruz Beye karşı gösterdikleri senli benli tavırlardan ve biraz aşağıda
anlatılacak bir konuşmalarından anlaşılacaktır.
Burada yalnız şunu anlatmak lâzımdır: Periveş Hanım, Bihruz Beyin yakıştırdığı gibi öyle şerefli bir
aileye, asil bir hanedana mensup değildi. Yaşadığı yer de Bihruz Beyin sınıflan-dırmasındaki tahminine
uygun olarak kibarlara has yerlerden değildi.
Periveş Hanım, kaşıkçı esnafından Sakin Ağa adında, namuslu bir adamın kızı ve arzuhâlcilikle geçinen
Mağmum E-fendi adında haysiyetli bir kişinin eşiydi. On altı yaşında babasını kaybettikten ve yirmi üç
yaşında eşinden ayrıldıktan sonra annesi Zamiye Hanımla birlikte Karabaş mahallesindeki dört odalı
evlerinde fakir, fakat namuslu bir şekilde geçinip gidiyorlardı. Gerçekten çok güzel olan Periveş Hanımı
kötü bir rastlantı, Çengi Hanım denilen düzenbaz bir kadınla birleştirmişti. Böylece kısa zaman içinde
güzelliği ve zerafeti şöhret olmuş; fakat ne yazık ki cevher kadar kıymetli olan erdemi tamamıyla yok
olmuştu.
Bu kötü ilişkinin meydana gelmesinden sonra Periveş Hanım genellikle Çengi Hanımla bir araya
geliyor, daima onunla geziyor ve gerektikçe de Çengi Hanımın evinde geceliyordu.
Bunların Çamlıca bahçesinde görüldükleri günün sabahı Periveş Hanım adî bir yatak bağına bürünmüş
olarak Karabaş mahallesinden çıktı. Beraberinde sekiz yaşında bir komşu çocuğu vardı. Bir hayli mesafe
katettikten sonra güneş görmeyen,
39
Araba Sevdası
dolayısıyla da çamuru kurumayan bir sokağın kuytu bir köşesinde karşısı ve arkası bostan, bir tarafı
bekâr odaları gibi kötü binalarla çevrili, tek başına ayakta duran şüpheli bir eve gelmişti. Burası Çengi
Hanımın oturduğu yerdi. Periveş Hanımın gelişinden bir saat sonra bu iki hanım yukarıda tarif edilen
güzel kıyafetlere girerek yaşlısı önde, genci arkada olarak evden çıktılar. Aksaray Caddesine doğru
yürüdüler.
Hanımlar evden çıktıkları zaman, Samatya'ya kadar yayan inerek oradan demiryoluyla Makri Köyüne,
oradan da Sakız Ağacı mesiresine gitmeye karar vermişlerdi. İşte bu kararla yürürlerken, Periveş
Hanım:
-Çamlıca bahçesini çok övüyorlar, bugün de oraya gitsek acaba nasıl olur? şeklinde ağız arayınca
Çengi Hanım, uygun buldu ve bu, Sakız Ağacı kararını halk bahçesiyle değiştirmeye sebep oldu. Bunun
üzerine hanımlar hareketlerini hızlandırarak Aksaray'ın tramvay durağına yetiştiler ve hemen hareket
etmek üzere bulunan tramvay arabasına çıkıp oturdular. Üç çeyrek saat sonra köprü başında
tramvaydan indiler, köprüyü geçerek Üsküdar vapuruna girdiler. Vapura girdikten yarım saat sonra. da
Üsküdar vapur iskelesine çıktılar. Beylik ambarın önüne doğru yürümeye başladılar.
Diğer günler vapurdan çıkan halkı karşılamaya koşarak: -Boş araba! Araba lâzım mı? Sizi şu temiz
kupa ile götüre-yim mi? şeklindeki sözlerle arabalarını cazip gösterip birbirleriyle yarışan arabacılardan
hiçbirisi görünmedi. Çünkü o gün, seyir yerlerine dağılmak için kira arabalarına edilen hücum, diğer
zamanlardan çok daha fazlaydı. Bir saatten beri iskelede boş bir tek araba bile kalmamıştı.
Çengi Hanımın orada rastgeldiği bir adama: -Ayol! Kira arabası arıyoruz, acaba nerede bulunur?
sorusuna:
40
Araba Sevdası
-Hanımefendi, boşuna aramayınız, bulamazsınız, diye aldığı cevap üzerine hanımların ikisi birden:
-Ah! Vah, vah! O kadar uzak yerden gelişimiz hiçbir şeye yaramadı! dediler ve beri taraftaki çeşme
meydanına yönelerek ilerlediler ve orada da rastgeldikleri birkaç kişiye:
-Ayol! Buralarda hiç araba bulunmaz mı? sorusunu tekrar ettiler.
O gün sabahleyin Beyoğlu kira arabalarından bir lândo Kadıköy'e bir hasta götürerek Üsküdar'a
dönmüş, araba vapurunu bekleyerek çeşmenin yanında duruyordu. Landonun arabacısı, hanımların
araba aradıklarını görünce kendi kendine:
-İki saat daha burada boşu boşuna vapur bekleyeceğime, şu hanımları alsam götürsem daha iyi olmaz
mı? dedikten sonra hanımlara doğru ilerledi ve Çengi Hanıma hitaben:
-Nereye gideceksiniz hanımefendi? İsterseniz sizi bu lândo ile götüreyim... deyince hanımların ikisi
birden dönüp lândoyu inceledi. Şansın sırf yokluk içinde yarattığı bu beklentinin üstündeki müsaadeyi
bakışlarıyla, gülüşleriyle birbirlerine tebrik ettikten sonra Çengi Hanım gidilecek yeri belirleyerek
pazarlığa girişti.
Orada bulunan kayıkçı, hamal, beygir sürücüsü gibi aşağı tabakadan olan birtakım kişiler, Periveş
Hanımın etrafına toplanıp kaba kaba laflar atarak onu rahatsız etmeye başlamışlardı. Haziran güneşinin
gökyüzünün tepesinden dik olarak yansıyan ateş gibi ışıkları da, yeryüzünü yakarken zavallıyı ter içinde
bırakarak sıkıntı veriyordu. Bu zor durumdan bir an önce kurtulmak ihtiyacını fazlasıyla hisseden
Periveş Hanım, arabacıya işaret edip arabanın kapısını açtırdı. Hemen içeriye kendisini attı. Ardından
Çengi Hanım da girdi.
41
13
İşte Bihruz Beyin Periveş Hanım hakkında dış görünüşe bakarak yaptığı tahminler ve duygular; çok zor
beğenenlere has dikkatler; övgü kaynağı olan landonun bu güzel kadını taşıyarak halk bahçesi
gezintisinde bulunması -pek o kadar seyrek olmayan- tesadüflerden birisiydi. Fakat, böyle bir
tesadüfün mümkün olabileceği düşüncesi Bihruz Beyin aklından bile geçmemişti. Bu yüzden lândodan
dolayı hanımları ve hanımlardan dolayı lândoya -gördüğümüz derecelere kadar- önemsemiş ve bu
önemin sonucu olarak bahçenin içinde Periveş Ha-nım'a- bildiğimiz gibi- âşık olmuştu.
Yukarıda tarif edildiği gibi hanımlar -Bihruz Bey de arkalarında olduğu hâlde-, bahçeden çıkıp
lândolanna binmişlerdi. Araba hareket eder etmez Periveş Hanımın:
- Daha pek toy, zavallı! demesiyle iki hanım arasında aşağıdaki konuşma geçmeye başladı:
- Âdeta budala ayol!
- Biraz hoppaya da benziyor.
-Zıpır derler bunlara, zıpır; fani çiçeği ne yaptın? Bakayım, hâlâ göğsünde duruyor mu?
Çengi Hanım, Bihruz Beyin bir ara söylemiş olduğu, Fran-sızca fane kelimesini "fani" diye işitmişti. Bir
hanıma ilk görüşte aşkını sunmak için verdiği çiçeğin faniliğinden bahsetmekte bir ilişki, bir zerafet ve
letafet bulamadığından: "Fani çiçeği ne yaptın?" deyince Bihruz Beyin o münasebetsizliğini hatırlatmak
istemişti.
- Ha! Gerçekten, o ne demekti acaba? "Benim aşkım da bu çiçek gibidir; böyle solar, gider mi" demek
istedi?
43
Araba Sevdası
-Adam, sen de! Onun ne söylediğinden, ne yaptığından kendisinin de haberi yoktu.
- Gelecek cumayı bekleyecek.
- İşi yoksa beklesin, dursun.
-Adam, gülelim, eğleniriz, bahçe de hiç fena değil doğrusu!
- Her zaman böyle süslü arabayı nereden bulacaksın? -Böylesi olmasın da daha kötüsü olsun; maksat
eğlenmek
değil mi?
-Peki o zaman alafranga bey yine sana bakar mı dersin? -Bakmazsa bakmayıversin; o da tasamın on
beşi sanki?
- A! Tanıyamadık mı? Geçen gün Kadıköy vapurundan çıkarken benim feracemin eteğine basıp da,
pardon diyen bey değil mi?
- O budala mıydı o? Değil, değil; onun sakalı vardı.
- A! Ben hiç bilmez miyim; tâ kendisiydi.
- Adam, nemize lâzım; acaba iskelede çok bekleyecek miyiz?
- Sanırım ki beklemeyiz. Olmazsa kayığa da binebiliriz. -Galiba sen canını yabanda bulmuşsun. Ey,
şimdi paraları
sayacak mıyız?
- Sayacağız ya, arabacının bahşişini de unutma!
- Bahşiş mi? İki saat için yüz kuruş verdikten sonra bir de bahşiş, öyle mi? Üstüme iyilik, sağlık! Ben
çıldırdım, ayol!
Bu sırada araba, Üsküdar iskelesi hizasında gündüz hanımları aldığı noktada birdenbire durunca Çengi
Hanım:
-A! Geldik mi? Ne çabuk geldik! Vallahi iyi! diyerek, önceden hazırladığı dört mecidiye ile bir miktar
bakır parayı arabacıya teslim etti. İki hanım arabadan indiler. Ağır ağır iskeleye doğru yürüdüler.
Vapura girdiler. On dakika sonra vapur da iskeleden ayrılarak İstanbul'a gidiş yönünü tuttu. Yirmi
dakika içinde Haliç'teki gemilerin arasına karışarak gözden kayboldu.
44
İKİNCİ KISIM 1
Odasında sigara içerek düşünür hâlde bıraktığımız Bihruz Bey düşüne düşüne nihayet bir sonuca vardı
ve bir karar vermeyi başarabildi. Bu karar, daha şimdiden acı çeken bir âşık olarak gördüğü kendisinin
aşkını Periveş Hanıma itiraf etmekti. Ayrıca ayrılık zamanı "Saat kaçta?" sorusuna cevap vermediği ve
özelikle de landonun hareket zamanında bir veda işareti yapmadığı için ona sitem ve serzeniş dolu bir
mektup yazmaktı. Gelecek cuma günü saat sekizde ve belki de daha erken bahçede bulunup Periveş
Hanımın gelişini bekleyecek ve hanımefendi görünür görünmez hazırladığı mektubu yaklaşıp kendisine
verecekti. Ondan sonraki hareketleri ve davranışları da durumun gereklerine uyduracaktı. Yani kısacası
gönül arslanının istediği nazlı, güzel boylu ceylanı Keşfi zevzeğine rağmen arzu tuzağına düşürmeye
çalışacaktı.
Bu sırada üçüncü kez sorduktan sonra salona giren Misel, lâmbaları kontrol ederek fitillerini biraz
indirip, yine çıkardıktan sonra beyefendinin yüzüne gizlice baktı. Hâlinde gördüğü sakinlikten cesaret
alarak alçak bir sesle:
-"Yemek soğuyor." diyebildi.
Bihruz Beyin zihnî uğraşları, sözü edilen karardan sonra tamamıyla geçmemişse de, epeyce
hafiflemişti. Ayrıca hocası Mösyö Piyer, yemek odasında neredeyse üç çeyrek saatten fazla bir
zamandan beri kendisini bekliyordu. Onu daha fazla bekletmenin çirkin olacağı düşüncesi, zihninin bir
köşesinde kendi kendini gösterebilmişti. Bunun üzerine, bey yerinden kalktı. Üçte ikisinden fazlası yana
yana bitmiş olan sigaranın uzamış,
45
Araba Sevdası
beyaz külünü masanın bir tarafındaki sigara tablasına bıraktıktan sonra, sigaradan kalan parçayı
dudaklarının arasına kıstırarak yemek odasına yöneldi. Kapıdan içeriye girer girmez hocasına hitaben -
Şüphe yok ki artık bu defa oldukça saf bir Fransızca ile-:
-Afedersiniz, aziz hocam! Çok önemli bir şey düşünüyordum da; sizi beklettim. Ümit ederim ki bana
gücenmediniz! dedi. Tokalaşmak için, ona elini uzattı.
Mösyö Piyer oralarda değildi. Zaten bütün bütün denecek kadar yemekten kesilmişti. Olanca iştahını,
zevkini, eğlencesini siyasî gazetelerin güncel meselelere ait, sütun sütun yayınlanan makalelerini ve
sohbet yazılarını okumaya harcamış ve kendini vermiş olan bu altmış beşlik ihtiyar, köşke geç vakit
gelmişti. İkinci kata çıkar çıkmaz, aç gözlü Mişel'in:
- "İsterseniz buraya buyrun, şimdi yemek çıkacaktır." demesi üzerine doğruca yemek odasına girmişti.
Ceketinin cebinden çıkardığı bir yığın gazeteden ayırdığı çarşaf kadar bir tanesini katlayıp küçülterek,
bir iskemlenin üzerinde büyük bir dikkat ve önemle okumaya koyulmuş ve yemeğin gecikip
gecikmediğinden asla haberdâr olmamıştı.
Bu yüzden, Bihruz Beyin o konuda özür dilemesine şaşırmakla beraber:
- Hiç zararı yok; zaten ben gazetemi okuyordum, diyerek karşılık verdi. Ve Bihruz Beyin uzattığı eli
sıkıp bıraktıktan sonra, onunla karşı karşıya sofraya geçip oturdular.
Mösyö Piyer'in, o çarşaf kadar gazetede büyük bir dikkatle okuduğu şey, o devrin en önemli siyasî
meselelerinden olan Süveyş Kanalı'yla ilgili, uzun bir özel bölümdü. Mesele hakkında servet, ticaret,
siyaset noktasından birtakım düşünceleri ve yorumlan kapsıyordu.
Politikaya fazlasıyla merakı olan Mösyö Piyer, gazetede okuduğu şeylerin hâlâ etkisi altındaydı. Zihnini
biraz daha on-
46
Araba Sevdası
larla meşgul etmek ihtiyacında olduğu için sofraya oturur oturmaz Bihruz Beye hitaben:
- "Patrie'de şimdi özel bir bölüm okudum. Süveyş Kanalı hakkında çok önemli düşünceler var." diye
söze başlayarak okuduğu şeyleri fıkra fıkra kısaca tekrar ederek bunlara kendi düşüncelerini de ekledi.
Beri tarafında, bir ucu Periveş Hanımın saçlarına ilişip kalmış, diğer ucu Keşfi Beyin püskülüne takılıp
dolaşmış olan düşüncelerinin karışıklığı arasında, zihni yeniden dağılmaya başlayan Bihruz Bey, Mösyö
Piyer'in sözlerini kesinlikle dinlemiyordu ve dinlese de anlayamazdı.
Öğrencisinin, böyle siyasî ve ciddi konularda konuşamama kabiliyetsizliğini herkesten iyi anlamış
olması gereken Mösyö Piyer'in konuşurken Bihruz Beyin yüzüne bakması; önünde bulunan sürahiye,
şarap şişesine hitap etmektense kaşı gözü hareket eden, eli ayağı oynayan bir varlığa hitap etmedeki
önceliğine bağlıydı.
47
Mösyö Piyer, bir ara konunun kendince tam can alıcı bir noktası üzerinde hararetli hararetli
konuşurken, bu gevezelikler, bu gürültüler, ister istemez Bihruz Beyin kulağına gelip beynini tırmalıyor,
zihnini iyice karıştırıyordu.
- Afedersiniz azizim! Biraz aşktan bahsedelim, lütfen! diye hocasını aşk konusuna davet etmesi, Mösyö
Piyer'i birdenbire büyük bir şaşkınlığın sessizliğine düşürdü. Zavallı ihtiyar, çatalı bıçağı bırakarak iki
eliyle gözlüğünü iyice yerleştirdikten ve Bihruz Bey'in yüzüne dikkatlice bir hayli baktıktan sonra
Fransızca:
-"Peki, buyurunuz; ondan bahsedelim." dedi ve çatalı, bıçağı tekrar tutarak sözüne devam etti:
- Aşkın hangi çeşidinden bahsetmek istiyorsunuz? Bilindiği gibi aşkın çeşitleri vardır. Vatan aşkı, evlât
aşkı, anne aşkı, kendi cinsine olan aşk, gurura düşkünlük, insanın kendine olan aşkı... Bunlar farklı
şeylerdir. Hangisini konulalım? -Tabiî ki kadın aşkını! •
Bihruz Bey tarafından girişilmek istenilen bu konunun Mösyö Piyer'ce yersizliği, zamansızlığı ihtiyarın
epeyce canını sıkmıştı. Beyin birdenbire söylediği "Tabiî ki kadın aşkı!" sözündeki münasebetsizlik
üzerine herifin o yorgun sinirleri şiddetle uyanmaya, o soğuk kanı hızla kızışmaya başladı. Çehresi
kızardı, gözleri açıldı; terbiyesiz öğrencisini iyice haşlamak istedi; fakat istediğini yapamadı. Çünkü
Küçük Çamlıca'nın havadar köşkünde, haftanın iki gecesini gönlünün keyfiyle geçirmek için vapur ve
araba ücretlerinin dışında, peşin olarak her
49
Araba Sevdası
ay eline geçirdiği altı adet yirmi iki Frank, yetmiş beş sent Mösyö Piyer'e hatırlıca bir dost idi. Bihruz
Bey hafif mizacı, tembelliği, garip garip hareketleri ve sözleriyle ne zaman Mösyö Piyer'i hiddetlendirse,
o hatrı büyük dost meydana çıkar, Mösyö Piyer'in kulağına: "Canım, o daha pek gençtir. Gençlik bu
türlü hâlleri doğal karşılamayı gerektirir. Şu zavallı çocuğa kızmanın ne gereği var? Sen bilgili bir
adamsın, öyle kusurlara bakmamaksın!" şeklinde sözler söyler, muallim efendi de bu hatırlı, bu
yumuşak yüzlü, bu sevimli dostunun o güzel öğütlerini dinleyerek Bihruz Bey'in her fenalığını hoş
görürdü.
Bu defa da yine o hayırlı dostun uyarıları üzerine kendini tuttu. Yalnız Bihruz Beyin ulu orta ortaya
sürdüğü kadın aşkı konusunu manevî bir intikam almak arzusundan vazgeçmediği için onun
hoşlanamayacağı bir şekle sokarak tekrar şöyle söze başladı:
- Lâbruyer'in mi, yoksa Eâruşkokol'un mu? Bilmem hangi-sinindir ki "Tutkunluğun her türlüsü erbabına
türlü maskaralıklar ettirir. Özellikle de aşk ve sevda, insanı hepsinden çok maskara eder..." sözünün
mânâsını iyi anladınız ya?
- Hayır, düşüncenizi anlayamadım.
- Pardon! Bu benim fikrim değil. Kendi fikrimi söylesem, o hiç hoşunuza gitmez. Bazı bilginlere göre
aşk, sahibini gülünç duruma düşürür. Çünkü aşk, zevzeklikten başka bir şey değildir.
- Siz ihtiyarsınız; sevgiye tabiî ki düşman olursunuz.
- Kadın sevgisine öyle mi?
- Şüphe yok!
- Ha! Ahlâk bakımından genellikle çok çirkin olan o kadınların, o akıl ve zarafetleri mantıktan çok
delilikleri güçlendiren kadınların sevgisine öyle mi? Korkarım, öğrencim bir kadına ilgi duyuyor olmalı!
50
Araba Sevdası
- Hayır, pek de öyle değil!
- Kendini gözet evlâdım! Kendini gözet! Kadınlar çok mu-zırdırlar. Onlar azap çektirmekle görevli
meleklerin yeryüzünde ortaya çıkmış örnekleridir. Bizi cennet kapısından cehenneme
atarlar. Bir âmâya "Karınız bir güldür." demişler. O da "Dikenlerinden öyle anlıyordum." cevabını
vermiş.
- Pardon, Mösyö Piyer!
- Dinleyiniz, dinleyiniz! Daha bitmedi. Sokrat ne diyor bilir misiniz? Diyor ki: "Kadın her türlü fenalığın
kaynağıdır." Aristo da: "Dünyada kadınlar kadar idare etmesi zor olan başka yaratık yoktur. Ne deliler,
ne de canavarlar onlar kadar korkulmaya lâyıktır!" demiş.
- Fakat aziz profesör !
- Dinleyin, dinleyin genç bey!
- Hocam, bu akşam her zamanki Mösyö Piyer değilsiniz! Ahlâkınız değişmiş. Çok sinirli olmuşsunuz.
Bilmem niçin?
- Belki. Fakat siz her zamanki Bihruz Beysiniz!...
51
Bihruz Beyin son sözü çok doğruydu. Daha üç, dört ay önce Pol ve Virjin'i birlikte okumuşlardı. O
zaman bu iki çocuğun birlikte doğup birlikte büyüyen ruhlarının yakınlığı, iki saf kalbi birbirine bağlayan
o masum sevginin ıssız bir adanın ıssız yerlerinde, akarsuların kenarlarında, karanlık ormanların
kıyıcaklarında, kumluk sahillerde, muz ağaçlarının tepelerinde, yavru kuşların yuvalan yanında; aydınlık
denizlere, renkli guruplara, parlak güneşlere, güzel mehtaplara karşı meydana gelen güzelliklerini
Mösyö Piyer ne kadar tatlı tatlı anlamış, ne kadar tatlı tatlı yorumlamış ve okumuştu! Daha üç, dört
hafta önce Lâ Dam o Kamelya 'yi köşke getirip de:
- İşte romanların en güzeli! diyerek kitabı hemen o gece yukardan aşağıya Bihruz Beye anlatmıştı.
Margarit'm aslında kötü biri olan sevgilisi Arman'ı ne kadar da saf duygularla sevdiğinden ve bu
sevgiden doğan hayatın saflık, merhamet ve temizliğinden; sonunda zavallı âşığın veremden garip bir
şekilde vefatından Mösyö Piyer ne kadar üzülmüş, öğrencisini de ne kadar üzmüştü! Ayrıca daha üç,
dört gün önce Alfons Kar'ın Ihlamurların Altında adlı romanını Bihruz Bey okuyup da romanın
kahramanı olan Estefarim çılgınlıklarını aklının almadığından bahsettiği zaman hocası, nefsin o
derecesinin tutku olduğunu söylemişti. Ve bunun, erbabını âdeta deli gibi dövündüreceğini; bu deliliğe
düşenlerin genellikle kendisine âşık olanların kavuşmalarıyla da avunamayıp mâhiyeti kendilerince de
bilinmeyen bir kırık hayat duygusunun sonucu olarak intihar ettiklerini ve bu tutkulu durumu Alman
şairi Goethe, meşhur Verter hikâyesinde oldukça doğal bir şekilde tasvir ettiği için bir kere de o
hikâyenin Fransızca tercümesini okumak gerekti-
53
Araba Sevdası
ğini Mösyö Piyer ne kadar ciddî bir tavırla öğrencisine anlatmıştı.
Bu akşam Mösyö'ye ne oldu da daima saygıyla andığı aşk ve sevgiyi böyle kötülemeye kalkıştı?
Zavallı Bihruz Bey, hocasına hitaben:
- Aşktan söz edelim lütfen! dediği zaman neler düşünmüştü. Gündüzki aşk macerasını bütün
ayrıntılarıyla özet olarak Mösyö Piyer'e anlattıktan sonra o özeti hocasının konuşma ustalığıyla
giydirilmiş, kuşatılmış, süslenmiş, kıvraklanmış olarak tekrar işitecekti! Evet! İhtişam ve süsle dolu,
salma salına yürüyen altın saçlı kızla ilk âşıkça bakışmasından başlayarak bahçeye inişleri, gölün
kenarında duruşları, gülüşleri, sevinişleri; yer aynası şakasını, pırlanta sohbetini, çiçek muhabbetini,
gezmeleri, yürüyüşleri, randevu isteğini, büyük rakibini, acı veren ayrılığı, veda etmeden gidişi,
engelleri, zamansız takibini, sonuçsuz aramalarını, heyecanlarını, hiddetlerini sırasıyla üçer beşer
kelimeyle söyledikçe Mösyö Piyer bu cümleleri kendisine ait söyleyiş ve neşeyle genişletip
güzelleştirerek tekrar edecek. Bihruz Bey de bunları dinledikçe bu güzel, bu şairane romanın kahramanı
olarak kendisini düşünüp mutlu olacak ve gurur duyacaktı!
Bihruz Beyin faydalanması bununla da kalmayacaktı. Henüz birinci bölümü oluşan bu güzel romanı
istediği gibi sonuçlandırmak için türlü entrikalara, tedbirlere girişmek gerektiği konusunda Mösyö
Piyer'in teorik ve pratik bilgilerinden yardım dahi alacaktı. Ancak her nasılsa efendinin bu akşam tersliği
tuttu. Sonuç hakkında kendisinden bir fikir almak şöyle dursun, konuya girmeye bile imkân
bulunamadı.
Diğer taraftan Mösyö Piyer, öğrencisine karşı gösterdiği kaba muamelede o kadar da haksız değildi.
Herif, Süveyş Kanalı meselesi gibi ciddi ve derin bir konuyla uğraşıp dururken Bihruz Bey'in damdan
düşer gibi:
54
Araba Sevdası
- Lütfen aşktan bahsedelim! demesi ve özellikle de, -Aşkın hangi çeşidinden bahsetmek istiyorsunuz?
sorusuna,
-Kadın aşkından! kaba sözüyle karşılık vermesi affedilecek bir münasebetsizlik, hazmedilecek bir yanlış
mıdır?
Halbuki Bihruz Bey kendi kabahatini anlamadığı için Mösyö Piyer'in münasebetsizliğini, mizâcındaki
asabiyetin her nedense heyecanda bulunmasına veriyordu. Bu kötü kullanışı kadere yükleyerek
konuşmadan, mecburen onun konuşmasını tamamlamasını beklemeye karar verdi. Yemek gürültüsü de
sona ermişti. Meyveyi beklemeden sofradan kalktı. Onun tak-dimiyle aralarında şu sözler söylendi:
- Pardon, Mösyö Piyer! Rahatsızım, başım çok ağrıyor; müsaadenizle içeri gıueceğim. Siz yarın, belki
erken inmiş olursunuz; o halde salı günü değil mi?
- Nasıl isterseniz!
- Bon suar, mösyö!
- Bonsuar, çocuğum... Allah rahatlık versin!
55
Zavallı Bihruz Bey şu an gerçekten çok üzgündü. Gündüz saat dokuzdan beri dimağının büyük bir
faaliyet hâlinde bulunmasından, kalbinin nöbet nöbet şiddetli heyecanlara tutulmasından dolayı zavallı
gencin asabında büyük bir alçalma meydana gelmişti. Odasında tek başına bir hayli düşünerek
yapacağı şeyi kararlaştırdıktan sonra bir dereceye kadar rahatlatmayı başardığı sinirlerini Mösyö
Piyer'den alacağı öğütler sayesinde bütün bütün yatıştırabileceğini ümit ederek sofraya oturmuşken,
hocasından ansızın uğradığı hareketin şiddeti, sinirlerini yeniden alt üst etmişti. Sevdasının sırrına
şiddetli bir ağrı yapışmış ve bu ağrı kendisini dinlenmeye muhtaç etmişti.
Bunun üzerine bey, sofradan kalktığı gibi salona dahi uğramadan dairesine geçti. Doğruca yatak
odasına gitti. Kendisini soymak için gelen dadı kalfayı:
- Biraz başım ağrıyor. Bugün çok dolaştım, yoruldum. Annem beni soracak olursa "Yarın erken
gidecekmiş, yattı, deyiver" diye savdıktan, oda kapısını da sürmeledikten sonra hemen yatağına düştü.
Dört, beş saat yatağın içinde bir taraftan bir tarafa döne döne nihayet gözlerini kapayabildi.
Bihruz Bey yemek odasından çıkar çıkmaz Mösyö Piyer yüz otuz altı frank, elli sentle yüz yüze
bulundu. Bu yumuşak yüzlü, bu tatlı dilli hayırlı dost, Mösyö Piyer'e bu defa kimbilir ne acı sözler
söyledi ki zavallı ihtiyar sakin sakin biraz düşündükten sonra yeni ısırdığı bir akça armudunu ezmeye
uğraşan dişsiz ağzından:
-"Fakat bazen ben de münasebetsizlik ediyorum! Zavallı çocuğu fena sıktım. Şuna, gelecek salı kadın
aşkıyla ilgili güzel bir eser getireyim." dedi.
57
Araba Sevdası
İhtiyar profesör gelecek salı akşamı öğrencisine cildi yaldızlı bir Kont dö Bukas hediye etmeye karar
vermişti. Bu şefkatli niyet üzerine Bihruz Beyle ilgili artık hiçbir endişesi kalmadı. Önündeki şarap
şişesine uzandı, kadehini doldurdu. Kendi sağlığına içti. Sofradan kalktı. Bihruz Beyin önce büfenin
kenarına bıraktığı sigara parçasını kendisinin sanarak aldı. Lâmbadan yaktıktan sonra gazetelerini de
aldı. Bir tarafa çekildi. Yine rahat bir şekilde okumaya koyuldu.
Öte tarafta Bihruz Bey, uykuya dalar dalmaz gündüzki o-laylar kapalı gözlerinin önünde karmakarışık
bir şekilde cereyan etmeye, sofra başındaki konuşmalarsa o kaynar beyninin içinde bağlanmamış bir
hâlde çın çm ötmeye başladı. Periveş Hanımın lândosu istavrozun üzerinden Beylerbeyi'ne doğru yokuş
aşağı öyle bir hızla gidiyor ki, tekerlekler yere değmiyor! Lândoyu çekenler, beygire asla benzemeyen
bir çift acayip mahlûk. Bunu kullanan kişi parlak düğmeli arabacı değil, Keşfi Beyin kendisi! Bihruz Bey,
yağız bir ata binmiş, lândoyu takip ediyorsa da bir türlü yetişemiyor! Atı kırbaçlıyor, sürüyor,
koşturuyor; tam lândoya yetişeceği zaman hayvan geri geri gitmeye başlıyor! Bihruz Bey, bu durumdan
oldukça acı çekerek arkasına dönüp görüyor ki Madam Piyer olması gereken ihtiyar bir madam,
hayvanın kuyruğuna yapışmış geri geri çekip duruyor! Bu sırada Mösyö Piyer, etekleri yerlere
sürünecek kadar uzun bir rob dö şambr giymiş, başında renkli tüylerle süslü bir kadın şapkası, iki
koltuğunda da birer şarap şişesi olduğu hâlde birdenbire meydana çıkıyor: "Aşk da nedir ki? Bir
tambur! Bir tambur! Aziz binici arkadaşım, sana şunu itiraf edeyim ki,
kadın kısmı bir tavşandan iyidir." diye haykırıp sıçradıkça lândoyu çeken acayip şekilli mahlûklar şaha
kalkıp lândoyu deviriyorlar! Landonun içinde bir çift kaplumbağa; yerde de bir fino köpeği ortaya
çıkıyor! Derken Bihruz Beyin yağız atı altından sıyrılıp büyük bir atmaca gibi havalanarak uçmaya,
kaplumbağalar dans etmeye, fino köpeği de Bel Elen operasından bir parça söyleyerek havlamaya
başlıyor!
Araba Sevdası
Bunlara benzer daha birçok garip şekil, tavır ve durum...
Zavallı Bihruz Bey bunları görmekten, bunları işitmekten fazlasıyla huzursuz oluyorsa da gözlerini o
rahatsızlık veren uykudan bir türlü açamıyordu. Nihayet sabaha karşı dadı kalfanın oda kapısına
vurarak:
- Beyim, nasılsın? Baş ağrısı geçti mi? diye haykırması genç beyi uyandırdı. Bey, hemen yatağından
fırladı. Önce bir pencere açtı. Sonra kapıya doğruldu. Dadı kalfa ile birkaç lâf ettikten ve lavaboda
yüzünü gözünü yıkayıp kurulandıktan sonra tekrar geldi. Açık pencerenin önüne, bahçeye karşı oturdu,
yine düşünmeye başladı. Düşündüğü şeyler rüyasında gördüğü şeyler kadar biçimsiz, garip,
münasebetsiz değilse de neredeyse onlar kadar karışık, onlar kadar bağlantısızdı.
Büyük Çamlıca Dağından kopup gelen taze ve saf havayı teneffüs etmesi sayesinde yorgun vücuduna
bir zindelik, ağrılı başına bir hafiflik geldi. Sinirlerindeki gerginlik geçti. Bu sırada dadı kalfanın getirdiği
iki rafadan yumurta, bir parça taze tereyağı ile büyük bir fincan içinde sütlü kahveden, iki ufak dilim de
francaladan oluşan kahvaltıyı iyi bir iştahla yaptıktan ve bir sigara da tellendirip beş-altı nefes çektikten
sonra hemen giyindi, selâmlığa çıktı.
Mösyö Piyer çıkıp gitmişti. Bunu haber alınca soyunarak doğruca odasına girdi. Kütüphanenin önünde
durdu. Raflardaki irili ufaklı, ciltli ciltsiz, yaldızlı yaldızsız kitaplara camın arkasından baktıktan sonra,
kütüphanenin kapısını açtı. İki cilt kitap aldı. Ortadaki yeşil çuha örtülü masanın üzerine koydu. Kendi
de bir iskemleyle masanın yanına geçti, oturdu.
59
58
Bihruz Beyin, kütüphaneden aldığı iki ciltten birisi Jean Jaque Rousseau'nun, aşkla ilgili meşhur
Nouvelle-Heloiz'i, diğeri ise Secretaire des Amants adlı ufak bir kitaptı.
Bihruz Bey kolası parlak olan frenk gömleğinden Terzi Mir markalı hafif ve zarif pardesüsüne kadar
üzerinde bulundurduğu yakalı ne kadar şey varsa her birisiyle başka başka yakasını pençesine teslim
etmeye özendiği kadınlar hakkında profesör Mösyö Piyer'den bir öğüt alamamıştı. Ancak yukarıda sözü
edildiği gibi akşam kendi kendisine vermiş olduğu, gelecek cuma günü Periveş Hanıma vermek için
mükemmel bir mektup hazırlama kararından vazgeçmemişti.
Fakat beyin düşüncesine göre Periveş Hanım gibi asil bir aileye mensup, mükemmel terbiye görmüş
güzel bir kadına sunulacak mektuptaki sözlerin, duyguların da asil olması gerekirdi. Bu konuda
Fransızca yazılmış şeylere başvurmak mecburiydi.
Bunun üzerine beyefendi ilk olarak Nouvelle-Heloiz'i açtı. Ötesinden berisinden okudu; anladı,
anlayamadı. Çünkü kitaptaki sözlerin anlaşılması çok zor, o sözlerde gizlenen fikirlerse fazlasıyla
felsefîydi. Kitabı karıştırdı, karıştırdı, karıştırdı. Sonunda kolay sandığı ve azıcık değişiklikle kendi
durumuna ve konumuna uygulamayı uygun gibi gördüğü birinci mektubun gerekli yerlerini duruma
göre değiştirerek tercümeye başladı; ancak bu çare sökmedi. Yalnız baş taraflarının şurasından,
burasından birkaç söz almakla yetinerek ve kendisine göre kusurlu bulduğu yerleri çıkararak uğraşa
uğraşa aşağıdaki mektubu meydana getirdi:
61
Araba Sevdası
"Ah! güzel hanımefendi!
Sizden kaçmalıyım. Evet, efendim! Burasını çok iyi hissediyorum. O kadarcık bile durup size
bakmamalıydım; yahut sizi hiç görmemeliydim. Fakat bugün ne yapmalı? Kendimi nasıl idare etmeli?
Bakınız, hâlime de zavallı âşığınıza bir öğüt veriniz.
Bilirsiniz ki bendeniz, bahçeye kendi arzumla girdim; insanı '6Bendinden geçiren bakışlarınızın davetiyle
girdim. Yer aynalarını güzelliğine hayran eden yüzünüzü yakından gördüm, çıldırdım! Evet! Sizden
ayrıldıktan sonra bahçenin öbür kapısından âdeta tımarhaneden kaçmış gibi çılgın çıktım! Bunun
üzerine yüce zatınızı temin edebilirim.
Ah! O an ne kadar mutlu, ne kadar da talihsizdim! Asillik derecenizi tarif etmeye yetecek bir sıfat
bulamadığım yüce zatınıza vermeye cesaret ettiğim o fakir sardalya çiçeğini kabul buyurdunuz da o
güzel giysinizde ona yer bile verdiniz. Ah! O solgun çiçeğin mutluluğunu kıskanıyorum! Her biri bir
dünyaya bedel olan yakınlığınız onunla da kalmadı. Fakat kendime ö-nem vermiş olmaktan korkarım.
Bunları tekrar etmekten çekinirim. Her ne kadar bazı güzel duygular beslemek istedimse de yüce
zatınıza lâyık olmadığımı itiraf etmekle kendimi bahtiyar sayarım! Ayrıca üzgün olduğumu da
söylemeliyim. Çünkü, ah! Sizden şikâyet etmek bile cinayettir. Fakat "Sözde kusur çok olur; affeder
efendisi!" deyişindeki gibi bu kabahatimi affetme büyüklüğünüzü ümit ederim. "Gelecek cuma günü
yine buraya gelelim" diye buyurduğunuzda "Saat kaçta?" diye sordum. Ama cevap vermeye her
nedense tenezzül buyurmadınız. Bunun sebebini bir türlü bulamadım. Birdenbire gözünüzden
düşüvermiş olmak için ne kusur etmiş olduğumu bilemiyorum. Ayrıca bahçeden çıkıp aceleyle
lândonuza atladınız ve giderken bin canla bir yakınlığınızı bekleyen bu zavallı âşığınıza bir "hoşça kal!"
bile demeye tenezzül buyurmadınız! Artık bu kötülemelerin yüreğimde açtığı kanlı yaraların acısı
sonsuza dek sürecektir.
62
Araba Sevdası
Evet, bunlar benim kendi yaptıklarımın cezasıdır. Sizi gördüğüm zaman yüzünüze -Ne ilâhî bir
güzelliğiniz var!- bakmaya cesaret etmemeli, yüreğimi sevdanızın pençesine bağlamamalıydım. Bununla
beraber, cesaretimin cezasını çekmeğe başladığımı yüce zâtınıza hiç söylememeliyim. Bunun lezzeti bile
başka bir lezzettir! Ayrıca sizi her gün görüyorum. O güzel, o şık, o zarif lândonuza bir kraliçe gibi
kurulup, hayalimin parkında dolaşarak yüreğimi üzüyorsunuz! Fakat görüyorum ki siz bunu
düşünmeden masum bir şekilde yapıyor ve kölenizin üzüntülerini arttırıyor sunuz. Fakat köleniz ümitsiz
mi kalacak? Sizden kendimi çekmek için sevdanızdan gönlümü almak benim elimde midir? Küçük
hanımefendi, köleniz bu sıkıntıdan kurtulmak için yalnız bir çare görüyor. Onu sonra söylerim. Ancak
şimdilik yüce zatınızdan şunu istirham ediyorum: Bu mektubuma her ne şekilde olursa olsun bir iki
satırlık cevap yazınız! Cevabı almak için pazar günü saat sekizden on bir buçuğa kadar Büyük
Çamlıca'ya gelmenizi bekleyeceğim.
O kadar güzel bir vücudun içindeki yürek taş olabilir mi? Artık merhametinize sığmıyorum. Mektubum
yüce zâtınıza lâyık değilse de bu konudaki kusurlarımın affedilmesini istirham etmekle kendimi bahtiyar
sayarım. Herhalde ferman efendimizindir."
63
Bihruz Bey, mektubunu bu şekilde yazçyctan sonra bir iki defa okudu. Baş taraftaki birkaç cümleyi,
ortalardaki bir iki sözü Noııvelle Heloise'dan çarpmış olduğu için "fena bulmadı ve kendi düşüncesinin
ürünü oîân: "Sebebini bir türlü anlayamadım." cümlesindeki hatırlatmayı beğendi. Fakat mektubun
tamamını fazlasıyla bayağı, fazlasıyla tatsız, fazlasıyla kuru gördüğü için vermeyi uygun görmedi. Ve
mektubun kötü yazılmış olma sebebini Türk dilinin yetersizliğine verip biraz söylendikten sonra tekrar
Nouvelle Heloise'i aldı. Epey karıştırdı. Amacı, kitabın içinde kendi hâline uygun, kısaltılmış bir mektup
bulup onu tamamıyla tercüme etmeye gayret etmekti. Aradığı şeyi bunda bulamayacağını aklı kesince
kitabı bıraktı ve o Secretaire des Amants 'ı eline alarak incelemeye başladı.
Bundaki mektuplar küçük değişikliklerle kendisi gibi her âşığın işine yarayabilecek şekilde yazılmış
şeylerdi. Nihayet birçok sayfa okumaya gerek duymadan kendi hâline uygun bir mektup gördü.
Ortasında gereksiz bulduğu bir bölümden tamamen vazgeçmek, kendi hâline uygun gördüğü bazı
sözleri eklemek üzere büyük bir istekle ve ara sıra zor durumlar için Biyanki ve Hançeri sözlüklerine
başvurarak aşağıdaki gibi tercümeye başladı:
"Küçük hanımefendi!
v, itiraf ediyorum. Bendeniz daima sevdanın karşı konulmaz Şekiller altında ve oklarla silahlı olduğunu
hayal ederdim. "Zayıf ve romantik kişiler kuvvetli çalışmalarla meşgul olamazlar. Şiddetli ve sağlıklı
jimnastiklere kendilerini veremezler de her yerde işsiz güçsüz, tatsız tuzsuz, rahat yükü altında eğilir
kalırlar. " Ben de doğallığın en sevimli işlerinden birisine kandım ve Sordum ki benim fikirlerim cesurca
olduğu kadar hatalıymış
65
Araba Sevdası
da! Çünkü ben kulunuz, karşı konulması olanaksız bir güzellikten, bir çekicilikten kendimi
koruyamadım. Aşka sabırlı bir şekilde karşı koymuştum. Aşk, kendi gücünü gönül aldatan bir şey
üzerinde kamaşmış gözlerime karşı olgun bir şekilde göstererek beni cezalandırıyor! Artık heyecanlı
kahramanları olan yazarlarla alay ederek haksızlıkta bulunamam. Çünkü ben kulunuz da o yazarlara
itaatli bir kişi olmak hizmetini yerine getirir oldum! Bundan böyle elektriğe benzeyen ihtiraslardan -ki
kaderden gelir gibi görünürler ve sizi, daha doğrusu kulunuzu ansızın derin bir şekilde yaralayacağınaşüphe
etmeyeceğim! Ok, kulunuzu artık inanmazlık ettirmeyecek kadar derin vurdu!
Evet, küçük hanım! Bir görüşte âşık olunabiliyor. Hızlı bir gölge gibi de görülse bir müennese (kadına)
hayat boyunca tapınılabiliyor. Bunun ispatı sizsiniz ey güzel kadın! Benim talihimi karalamaya birkaç
dakikacık yetti! Gerçekten sanki bütün hareketlerinizde hüküm süren o güzelliğe kim karşı koyabilirdi?
Bunların hepsi beni aldatmak için elbirliği etmiyorlar mıydı?Aşk! Aşk! Bana bu keskin ateşleri
hissettirmen, sonunda ümitsizlik içinde terketmek içinse beni bitirdin!
Şimdi güzel hanımefendi! Bu temiz aşk ilânını ne kabul e-deceğinizi bildirmeye tenezzül ediniz veyahut
daha iyisi hiç yazmayınız... Kâğıt sizin kıymetli fikirlerinizi saklamaya lâyık değildir. Onları gönül aldatıcı
bir sakız gibi kendi aklında tutmak, yumuşak ve hürmetkar âşığınıza aittir.
Ayağınızın toprağına yüzümü gözümü sürüp perişan hâlimi serbestçe söylemek; merhametinize ve
kulluğunuza lâyık samimî bir kul olduğumu ispat etmek için uygun bir yerde randevu vermenizi istirham
ediyorum. Mektubumun cevabını almak için gelecek pazar Büyük Çamlıca'daki gazinoya gelmenizi
bekleyeceğimi arz ederek sözümü bitiriyorum. Herhalde ferman yüce zatınızındır.
21 Haziran, sene 86, Perşembe... Çaresiz âşığınız: M. B.
66
7
İlk karaladığı mektuba bile gülünecek şekilde hayrette bırakan bu komik gariplikleri, bu acayip yazıyı
Bihruz Bey büyük bir dikkatle neredeyse on defa okudu. Biraz fazla alafranga olmasından başka hiçbir
kusurunu bulamadı. Bu kusursa, mektubun verileceği kişinin alafrangalığına göre mükemmeliyete
işaret edecek bir hâldi. İşte karalama bu şekilde hazırlandıktan sonra güzel bir iş yapmanın hoşnutluğu
içinde beyefendi kâh ıslık çalarak, kah ağzından "lal lalla lal lalla lal lalla" diye sözler çıkararak Belle
He'lene havalarını çalıp odanın içinde dolaşmaya başladı. Nihayet yazıhanesini açtı. Kenarı yaldızlı, bir
ucunda goncalı pembe bir gül resmi olan misk gibi kokan bir kâğıt, bir de zarf çıkardı. Karalamayı
büyük bir titizlikle bu kâğıda geçirdi.
O zaman bu mektuba güzel bir şiir eklemeyi veya bir bölüm lâf etmeyi düşündü. Secretaire des
Amants'ı karıştırırken gözüne ilişmiş şiirlerden bazılarını tekrar okudu. İçinden birini çok beğendi. Bu
şiir, ismi bilinmeyen bir kadın için yazılmış üç bölümden oluşan bir şarkıydı. Bihruz Bey ismini henüz
öğre-nemediği sevgilisine bu şiiri yazmanın güzel olacağını düşündü. Fakat bunu aynen yazmayı -bilinir
diye- istemedi. Şiir şeklinde tercüme etmeye Türkçenin izin vermeyeceğini, düz yazı olarak tercüme
etmedeyse bir güzellik olmayacağını düşündü. Fakat bu bölümün içindeki o güzel fikirlerin, o nâzik
hislerin Türkçeye çevrilmişi nasıl olacağını anlamak için şu şekiMe tercüme etti:
"Aklımı bulandıran o kadını
Gül diye adlandırıyorum
Eğer kelime, şeyi resmetmeye borçlu ise
67
Araba Sevdası
O kadının bu dilber ismini almaya hakkı vardır Bir gül gibi!
Bir gül gibi!
Beni kendisine doğru çektiğinden beri
Yüreğim hiç durmayarak vuruyor.
Onu koklamaktan yanıyorum,
Bir gül gibi!
Bir gül gibi,
Düşünmeden bile sarhoş ediyor.
Yarattığı duygu
Geçici bir duygu değil,
Bir gül gibi!"
Tercümesi fena olmamıştı. Fakat Bihruz Bey, onu sunulmaya lâyık bulmadı. Çünkü şiirin aslını gözünün
önünden u-zaklaştırdığı için tercümesinden hiçbir şey anlayamıyordu. Hele:
Kelime şeyi resmetmeye borçlu ise
cümlesinden, önce bu şiiri yazan Fransız şairinin, sonra da tercüme edenin kastettiği anlamı bulmak
imkânsızdı. Ayrıca "gül" denilen bir çiçeğin insanlar gibi düşünmek '79eteneği olduğuyla ilgili Langage
des Fleurs (Çiçeklerin Dili)'nde de, Histoire Naturelle (Tabiat Bilgisi)'nda da bir bölüme rastlamamıştı.
Üstelik Mösyö Piyer'den de şimdiye kadar böyle bir şey işit-memişti. Bu yüzden şairlerin bu sözü
söylemelerindeki sebebi bulamıyordu.
Bu tür sözleri anlayabilmek için insanın şair olması gerektiğini düşündü. Ve kendisinin de bir şair
olamadığına bir ara üzüntü duydu; ama bu duygusu uzun sürmedi. Bütün şairler
68
Araba Sevdası
delidir! diyerek bu eksikliğe bir teselli bile buldu. Fakat mektuba bir şiir yazmanın çok güzel olacağını
düşündüğü için bu arzusundan kendisini bir türlü alamıyordu:
- Ah! Türklerde adam gibi bir şair gelmemiş ki... Bir tek Vâsıf isminde birisi şarkıda epey meşhur
olmuş. Ama onun yazdıklarının çoğu da komik şeyler. Sanki Türklerin Molyer'i olacak. "Sokak
süpürgesi" filân gibi adî sözleri şiire sokmak, hem de bunu bir kadına karşı söylemek ne kadar
bayağılık! Dün akşam bizim Mösyö Piyer de kadınlar için çok münasebetsiz şeyler söyledi. Ama aşağıda
çok beklettiğim için canı sıkıldığından söyledi! Aşk da nedir ki? Bir trampet! Aziz süvarim, sana şunu
itiraf ederim ki; kadın kısmı tavşandan iyidir. Amma tuhaftı ha! Başında şapka, sırtında rob döşambr, iki
koltuğunda birer şarap şişesi... Ah! bozulmayacağını bilsem şu rüyayı kendisine anlatırdım. "Bizim Keşfi
arabacı olmuştu! Benim yağız atın havada uçuşu...! Fino köpeğinin Belle Helene şarkısını söylemesi ise
hepsinden tuhaf! Lal lala lallal, lal lala lallal!"
69
8
Bihruz Bey Türklerde adam gibi şair yetişmediğini; çünkü Türkçede şiir söylenemeyeceğini, yine
kendisi gibi alafranga beylerden işitmiş; Vâsıf m şarkıcılıktaki ustalığını ise çocukluğundan beri evlerine
gelen okumuş hanımlardan öğrenmişti. Hatta şairin:
Olma sokak süpürgesi kadın kadıncık ol!
nakaratından oluşan şiirini o hanımların ağzından pek çok defa işiterek öğrenmiş ve önceleri beğendiği
bu nakaratı alafrangalık yolunda değişen fikirleri ve duygularından sonra münasebetsiz görmeye
başlamıştı.
Mektubuna bir parça ilâve etmek hevesinden ileri gelen düşünceleri arasında garip rüyasını
hatırlayınca parçayı filân ve hatta -önce kendi uşağı Misel ve sonra konağın emektarı İbiş Ağa
tarafından defalarca hatırlatıldığı hâlde- öğle yemeği vaktinin geçtiğini bile unutmuştu. Bu sırada kalemi
geçici olarak bırakmış olan sağ eli, yeleğinin cebindeki tek kapaklı ve Keller mineli Breger işi saati
çıkardı. Beyin dikkatlerine sundu. Saat, dokuz çeyreği gösteriyordu. Bey, vaktin bu kadar ilerlemiş
olduğunu ummadığından saati kulağına tuttu, dinledi. Saat "çıt, çıt, çıt, çıt!" diyordu. O zaman Bihruz
Bey:
- İnsan mutlu olunca vakit nasıl çabuk geçiyor! dedi. Gerçekten de çok mutluydu. Yine Belle Helene'i
mırıldanmaya başladı. Artık yemeğin ikisini birleştirmeye, yani vakti geçmiş olan öğle yemeğinden
vazgeçerek akşam yemeğini biraz erkence yemeye karar verdi. Ve Mişel'i çağırarak kararını ona
söyledi. Harem dairesine geçti. Biraz sonra elinde cildi kaba, sayfaları tutmaya yarayan şeridi perişan
olmuş bir kitapla geldi. Masa-
71
Araba Sevdası
nın üzerine koydu. Kendi de sandalyesine geçti, oturdu. Kitabı açtı, yaprakları hızlı hızlı çevirerek göz
gezdirmeye başladı. Bu kitap, Vâsıf in Mısır'da basılmış şiir kitabıydı. Harem dairesinde daima odadan
odaya gider, elden ele gezerdi. O yüzden zavallı kitabın kara meşinden kabaca ve yaldızsız cildi
yıpranmış, şeridi dağılmış, sayfalarının birçoğu bükülmüş; birçoğunun üzerine kurşun kalemle,
mürekkeple, okunur okunmaz, bozuk düzen birçok şarkı, birçok beyit yazılmıştı.
Kitabı dadı kalfa bulup beyine verdiği zaman bey, yüzünü buruşturarak: "Ne kötü kitap!" demiş; fakat
bir parça şiir yazmak sevdasından bir türlü vazgeçmediği için kitabı ister istemez alıp getirmişti.
Baş tarafındaki sayfalara epey göz gezdirdi. Aradığını bulamadığı, gördüğü şeylerin çoğunu anlamak
şöyle dursun, o-kumayı bile başaramadığı için sıkılmaya ve ara sıra bıyık altından alaysı alaysı gülerek:
- Çince mi bunlar? Ne acayip bir dil! demeye başladı. Gerçekten de şairin kasideleri içinde göze çarpan
garip sözlerden:
Çûp-i müjeye nola dayansa nigeh-iyar Bâ zaaf-ı savm hasta-i bîtab ü tüvândır
(Sevgilinin bakışı kirpiklerinin çöpüne biraz dayansa ne olur; çünkü o, oruç tuttuğu için yorgun
düşmüştür.)
Kâfur gibi ten ile o bâlâ kadd-i nâzik San kâmet-i şem-i asel-i câmi~i ândır
(O beyaz, ince ve uzun boylu nazik sevgili, güzellik camii-nin bal mumundan yapılmış mumu gibidir
'zayıf ve yorgun')
Beyitlerdeki sözler bilinse bile anlam çıkarılacak gibi miydi? Bihruz Bey çûb (çöp) kelimesini, adı geçen
sokak süpürgesinin bir teli olarak algıladı. Müjenin (kirpik) de meze olduğunu sandı. Fakat bir çûb ile
rakı mezesine dayanmada ne tür bir zevk olacağını anlayamadı. Som mermer-som yaldız denildiği
72
Araba Sevdası
eibi "som hasta " da denildiğim hiç işitmemişti. Fakat bunu da
&
hoş gördü ve kulaktan dolma bir bilgiyle kâfurun (güzel koku) kanfr olacağına karar verdi. -Ten, nâzik,
cami- kelimelerini de çok iyi tanıdı. Ancak kanfrden ten olur mu diye düşündü. Şairin bu fikrine de hayli
şaştı, kaldı.
- Aradığımı galiba burada bulamayacağım! diyerek kitabın kasideler kısmını geçti. Tarih takımına
gelince tâ başta gözüne ilişmiş olan "târih-i kâh der kurb-ı Çamlıca-i sağir" (Küçük Çamlıca 'da bir
köşkün tarihi) başlığına Çamlıca sözünden dolayı ilgi gösterdi. Fakat "Kâh, der, kurb, sağir," kelimelerini
tanıyamadığı için anlamı çıkaramadı. Anlamaya çare düşünürken, rahmetli paşa babası tarafından
kendisi için aldırılmış; fakat oğulun eğitimi bilahare bütün bütün alafrangaya dökülmesiyle yaldızlı
maldızlı, cicili bicili, tek parça, monoton Avrupa dilleriyle yazılmış çeşitli kitaplarla düzenlenmiş ve
süslenmiş olan meşe ağacından yapılmış, oymalı, Avrupa yapımı kütüphanesi içine yakışmadığından
dolayı birtakımı şunun bunun tarafından aşırılan, birtakımı ise harem dairesinin alt katında dolap altları,
yük kapıları gibi yerlere dağınık bir şekilde atılıp bırakılan Türkçe, Arapça, Farsça kitapların arasına
karışmış olan Lûgat-i Osmaniye (Osmanlı Sözlüğü) adlı Türkçe sözlük aklına geldi. Halbuki Lûgat-i
Osmaniye'nin, Redhause isminde bir İngiliz tarafından yazılmış olduğunu, iki ay önce bir gün kalemde
kulak misafiri olduğu bir edebî sohbette işitir işitmez, bu kitabı güzelce ciltlettirerek kütüphanesine
yeniden kabul etmeyi düşünmüştü. Şimdi o birkaç sözlüğü incelerken aklına bu hatıra da gelince, bey
kalktı. Harem dairesine geçti. Dadı kalfayı çağırdı. Birlikte kitabı aramaya başladılar.
Kitaplar ve çeşitli mektuplar, dolap altlarında toz toprak i-çinde kaldıkları hâlde Bihruz Beyin
unutulmuş ilgisinden mem-nunlarmış gibi, elinin altına düştükçe kayıp kurtularak yine saklanacak bir
köşeye çekiliyorlardı. Bihruz Bey, bunların arasında tesadüfen ele geçirdiği Lûgat-i Osmaniye'yi aldığı
gibi
73
Araba Sevdası
önceki yerine geldi. Derhal kitabı açtı. Önce kâh kelimesini aradı. Aksilik, Lûgat-i Osmaniye'de bu
kelime yoktu. O zaman bu eksiklikten dolayı kitabın yazarında kusur bulmaya cesaret edemedi. Ve
kelimenin şair Vâsıf tarafından icat edilmiş ya da yanlış basılmış olduğunu düşündü. "Der" kelimesinin
"kapı ve bölüm" demek olduğunu, "kıırb"un "yakın olmak" anlamına geldiğini gördü. En son da "sağir"\
aradı. Sözlükte "küçük, ufak olan " açıklamasını görünce:
- Bravo, bravo/ "Çamlıca-yı sağir" Küçük Çamlıca, bizim mahalle... bravo/ Demek ki mahallemiz
eskiden beri asilmiş ki şairler tarafından tanıtılmış, bravo/ diyerek sevindi:
- Lal lalla lal lal, lal lalla lal lal, lal lalla lal lal la!...
74
Ne çare ki kapı içine uzak olmayan Küçük Çamlıca'nın tasvirlerini koca şair Çince yazdığı için Bihruz
Bey bunları anlayamıyordu! Tarih kısmını da geçmesi gerekti, geçti. Gazellere biraz göz gezdirdi. İlk
gazeldeki:
Bûs-ı lâ 'linle çıkar evce nevâ-yı âşıkân Ey büt hânında ma'cûn-ı sada-efza buya (Ey şarkı söyleyen put
gibi güzel sevgili, senin dudaklarından öpünce, âşıkların sesi macun gibi uzayarak göklerin en yüksek
katlarına yükselir.)
beytinin ikinci mısrasım okumaya çalışırken Bihruz Bey, yüzünü çok kötü buruşturuyordu:
-"Ey büt!... " ne demek acaba? Böyle çirkin sözler şiire niçin sokulur sanki? Bey, haklı çıkıyordu:
"Türkçede şiir yoktur. Türklerde şair olamaz." demiyor muydu? Doğru! deyip dururken ikinci gazeldeki:
Ben kesinkes veremem sana cevap ol şuhun Geldi mi hatt-ı ruhu berbere sor sorma bana (Ey saki,
sevgilinin saçlarının uzayıp uzamadığını bana sorma, ben kesin cevap veremem; bu soruyu sen berbere
sor.) beytinde "berber "\ de görünce bütün bütün şevki kaçtı:
-Ne budalalık! Bütün bunlar ne rezalet! diye kitabın gazel kısmını da çabuk çabuk geçip, şarkılara
gelmeden önce gözüne takılan:
Nazar et hâl-i perişanıma bir kerre benim Yanıyor nâr-ı firakınla serâpâ bedenim
75
Araba Sevdası
(Şu perişan hâlime bir kerecik bak; senin ayrılığının ateşiyle vücûdum baştan başa yanıyor.)
beytini oldukça uygun buldu. Ancak bunda da duygudan eser yoktu. Aynı şiirin ikinci bendinde
sözlerini alışılmış bulduğu için hoşlanarak okuduğu:
Ah üferyâd ü niyazım eser etmez mi sana Gûşuna girmedi hiç eylediğim âh ü bükâ
(Ağlayıp feryat etmelerim sana hiç etki etmiyor mu?Bu kadar ağlayışım ve gözyaşı döküşümü hiç
duymadın.)
beytinin ikinci mısrasında "âh "tan sonra gelen "bükâ "nın anlamını "Redhause "dan öğrendikten sonra
şairin vaktiyle öyle ağlayıp sızlamasının, Küçük Çamlıca'nın hangi köşkü için olduğunu merak etti.
Çünkü yukarıda geçen "Çamlıca-yı sağir "den dolayı bu şiirde söz edilen köşkün, yine Küçük Çamlıca'da
olacağına kanaat getirdi. Fakat şiiri aslında beğenmemişti. Bunda ise hakkı vardı. Bir adam sevgilisinin
köşkü etrafında dolaşırken, elbette özlediği için iç çekebilir. Ancak bunu tâ köşkün içindekilere
duyuruncaya kadar ağlamanın ne gereği var?
Kısacası bu şiirden de çok bir şey anlaşılamadı. Onun arkasından gelen "Sokak Süpürgesi" ise zaten
biliniyor. Bu sayfaları da geçti, şarkılara geldi.
Vâsıf in şarkıcılıktaki ustalığına dâir Bihruz Beyde eskiden beri bir kulak dolgunluğu vardı. Bu kısımda
güzel güzel şarkılar bulacağını ümit ederek sayfaları karıştırmaya başladı. Daha baş taraflarında
gördüğü:
Saki kim derler sual ayb olmasın nâmın nedir?
(Saki, "kimsin?" sorusu ayıp olmasın ama "adın nedir?")
Sana sık sık bakıp zor ile gönlüm müptelâ ettim
76
Araba Sevdası
(Sana sık sık bakıp zorla gönlümü bağladım.)
Sirişk-i çeşmimin bak farkı var mı çağlayanlardan
(Bak, gözyaşlarımın bir çağlayandan farkı var mı?)
Mumlarla arar yanmaya pervane bu nârı
(Kelebek yanmak için bu ateşi mumlarla arar.)
Benim sensin gülüm ey gonce-fem söyle senin kimdir
(Ey açılmamış gül, benim gülüm sensin; söyle seninki kimdir?)
Gülsen sana gülmek yaraşır sen gül efendim
(Ey gül bahçesi, sana gülmek yakışır; sen gül efendim.)
Yaz geldi bahar oldu açıl gül gibi sen de
nakaratlarından oluşan şarkıları mümkün mertebe okuyabilip anlamlarını da az buçuk çıkarınca:
-İşte Türklerin Berange'û. İşte şöhretine lâyık tek şair! Tek şarkıcı! diyerek şairin ruhunu
heyecanlandıracak şekilde iltifatlar etmeye başladı. Aşağılara doğru indikçe kısa vezinli, dili anlaşılır,
güllü müllü birçok şarkı okuyup anlamlarını da elden geldiği kadar anladıkça:
- Ah! Ne güzel! Ne hoş! Ne kadar ince! Ne kadar zarif! diye her birini başka türlü beğeniyor ve
bunların içinden hangisini alacağını bilemiyordu.
Nihayet kitabın içinde en çok beğendiği sekiz şarkının ü-zerlerine frenk kalemiyle bir, iki, üç, dört diye
numaralar attı. Kâğıtları parmakları arasında yuvarladı. Masanın üzerine koydu. Gözlerini kapadı. Kâğıt
parçalan içinden bir tanesini aldı,
77
Araba Sevdası
açtı. Kur'a, çıka çıka altı numaraya çıktı. Bu numaradaki şarkı da:
Bir-siyeh-çerde cevândır
Hüsni mümtaz-ı cihandır
Aşkı gönlümde nihândır
Bunca dem bunca zamandır
şarkısı idi. Halbuki bu şarkıyı Bihruz Bey, beğenmek şöyle dursun; görmemiş, okumamıştı bile. Bunda
bir yanlışlık olacağını düşündü. Yanlışlığın kaynağını da meydana çıkardı. Meğer beyefendi kitabın o
sayfasındaki iki şarkıdan birincisini rakamlayacakken, aceleyle ikincisini rakamlamış imiş. Fakat kur'a
ikincisine çıktığı için bunu birdenbire geri çevirmek istemedi. Ve şarkıyı dikkatle okuyup anlamaya
çalıştı.
Önce kelimeyi "Merciye" vezninde olan bir-siyeh şeklinde okudu. Bu vezinde okuyuşa göre kelime,
Fransızcaya benziyor ise de şair Vâsıf in Fransızca bildiğini işitmemiş olduğundan, yine Türkçe olmalıdır
diye Lûgat-i Osmaniye'de aradı. Bulamayınca herhalde Fransızcadır diyerek "Biyanki"ye başvurdu.
Orada da öyle bir kelime bulamadı; fakat anlamı kötü bir şey olsa şairin bunu şiirinde kullanmayacağını
-hakkında yarım saatten beri beslediği güzel düşüncelere dayanarak- düşündü ve kelimeyi öylece kabul
etti. İkinci olarak Arapça « c » harfi ile "çerde" okuduğu "çerde" kelimesinin anlamı hakkında tekrar
Redhouse' ye baktı. Redhouse, "çerde" için "Sarı renk at ki kuladan açıktır." açıklamasını veriyordu.
Bihruz Bey "sarı" sözünü işitince alt tarafındaki "at, kula" sözlerini dikkate almaksızın,
- Besbelli bu şarkı genç bir sarışın için yapılmış, diyerek sarışın hanıma sunulmaya lâyık en uygun
şarkının yine bu olacağına; altı rakamının, diğer bir şarkının üzerine konulacak yerde buna
konulmasında ve kur'ada bu rakamın çıkmasında^ güzellik ve aşk tanrıçası olarak kabul edilen
Venüs'ün nazili parmağının oynamış olduğunu düşündü. Bu tesadüfü isteğiniı
Araba Sevdası
gerçekleşmesi yolunda bir iyiye işaret sayarak şarkının yalnız iki bölümünü başka bir kokulu kâğıda
yazdı. Mektuba iliştirdi. Mektubun zarfını kapadı ve üzerini "M.B" sembollerini gösteren altın mührüyle
mühürledi. Gelecek cumaya kadar kalmak üzere masasının gözüne bıraktı. Bu arada saatine bir daha
baktı. Saat on bire çeyreği gösteriyordu.
- Misel!
- Mösyö!
- Araba!
- Hazır, efendim!
Evet! Beyefendinin araba gezintisinden hiçbir gün geri kalmadığını ve bir kere "Arabaml" deyip de
"Hazır!" cevabını almazsa canı sıkıldığını Misel tecrübeyle biliyordu. Bunun için arabayı hazırlamasını
saat ondan beri arabacıya söylemiş, arabacı da kır beygirleri koşup arabayı köşkün kapısının önüne
getirmişti. Beyefendinin gelmesini beklerken esniyordu.
Bihruz Bey hemen fesini giydi. Bir frenk sigarası yakarak dudaklarına kıstırdı. Bastonunu aldı. Aşağıya
indi. Arabasına çıktı, dizginleri eline aldı. Arabacı da yerine geçti, oturdu. Gıırrrrr!...
78
79
10
Bihruz Bey mektubu istediği gibi yazdığı ve yanına Ve-oMs'ün yardımıyla güzellerden güzel,
istediğinden iyi iki bölüm şiir koyabildiği için çok mutluydu.
Cumaya daha beş gün vardı; ama nasıl olsa insan mutlu olunca vakit çabuk geçiyordu. Pazar,
pazartesi, salı, çarşamba günleri de öyle oldu.
Salı akşamı Mösyö Piyer, koltuğunun altında beyaz bir kâğıda düzgün bir şekilde sarılmış olan
kocaman bir kitapla köşke geldi ve o saatte Bihruz Beyin çalışma odasında olduğunu öğrenince
doğruca oraya gitti. İçeriye girer girmez:
-"İyi akşamlar Bihruz Bey! Nasılsınız? Kadın aşkıyla ilgili size güzel bir kitap getirdim." diyerek kitabı
yazı masasının üzerine bıraktı.
Bihruz Bey, kendisine biraz kızgın zannettiği profesöründen bu yakınlığı görünce çok sevindi. Hocasının
elini samimiyetle sıkarak:
- Çok iyisiniz sevgili hocam! Aciz öğrencinizin kusurlarını affetmekte cömertsiniz!... dedi. Hemen kitabı
aldı. Sargısını açıp çıkardı. Ötesine, berisine bakarken Venüs âlemlerini gösteren bir iki resim gözüne
ilişti. Onlara bakmaktan doğan aşırı memnuniyetini anlatmak için Mösyö Piyer'e dönüp elini tuttu;
kuvvetle sıktı.
- Ah, Ne güzel kitap! Hem de resimli... Resimleri de çok güzel. Bakalım adı neymiş. Les aventıtres du
chevalier de Faublas (Şövalye Foblas'm Maceraları.) Kimdir bu şövalye1? Fransa tarihinde böyle bir
şövalye aklıma gelmiyor.
81
Araba Sevdası
- Bu şövalye siyaset tarihinde yoktur. Bu başka türlü bir şövalyelik. Okuduğunuz zaman ne olduğunu
anlarsınız.
Mösyö Piyer, geçen defa sofra başında öğrencisini epey haşlayıp kırgın bir şekilde hareme kaçırdıktan
sonra salı akşamı ona güzel bir kitap getirmek için kendi kendine vermiş olduğu sözde durdu. Yalnız bu
kitap Kont dö Bukas olacakken, o gelmedi de yerine Les aventures du chevalier de Faublas geldi.
Bunda da suç, Mösyö Piyer'in değildi. Mösyö Piyer, cuma akşamı öğrencisiyle aralarında geçen
konuşmaları, eğlence olsun diye bir dostuna anlatıp da kitapla ilgili niyetini de açtığı zaman o kişi,
kendisine:
- "Kont dö Bukas uygun değildir. Les aventures du chevalier de Faublas'ı görürseniz daha iyi olur."
deyince niyetinin değişmesine sebep olmuştu.
Mösyö Piyer, Bihruz Beye kitap, kâğıt gibi şeylerle ilgili ne getirse parasını ondan alırdı. Bu defakini
aslında hediye etmek üzere getirmişti. Ama kitabı kırk Frankla veresiye aldığı için parasını yine ondan
çıkarmak için uygun bir isteme ortamı düşünüyordu.
Bihruz Beyin cömertliği, Mösyö Piyer'i bu endişeden kurtardı. Beyefendi:
- "Bu güzel kitabı kaça aldınız?" der demez Mösyö Piyer, ağzından dışarıya fırlamak için beş dakikadan
beri dilinin tâ ucunda bekleyen:
- Kırk Frank! sözünü Bihruz Beyin kulağının zarına şiddetle çarptırdı. Halbuki bey, bulunduğu sevinç
dakikaları içinde kitabın bedeli için "iki yüz Frank!" sözünü de işitseydi, yine memnuniyetle verecekti:
- Kırk Frank? Bedava! dedi. Hemen yeleğinin cebinden iki lira çıkardı; Mösyö Piyer'e uzattı. Mösyö
Piyer, altınları aldı. İnceleyip Osmanlı altını olduğunu anlayınca:
82
Araba Sevdası
- Şimdi bunun üstünü nasıl vereceğiz? dedi ve beyefendiden:
- Ne önemi var? Başka zaman verirsiniz, cevabını alınca altınları cüzdanına yerleştirdi. Kırk Frangın,
kırk beş buçuk Frank kadar farkını da bu şekilde eskiden beri el koyduğu diğer
farkların yanına gönderdi. Derse başlamadan önce Les aventures du chevalier de Faublas'tan
beyefendiye birkaç sayfa okuyup gerekli yerlerini tatlı tatlı açıklamaya başladı.
İşte bu olay Bihruz Beyin zaten mükemmel olan mutluluğunu iki katına çıkarmıştı.
83
11
Pazar, pazartesi, salı günleri çok güzel geçmişti. Bu günlerde Bihruz Bey hayalinde, bazı özelliklerini
Mösyö Piyer'den duyduğu Bois de Boulogne (Bulony Ormanı)'lerden, Hyde Park (Londra'daki ünlü bir
park)'lardan daha mükemmel bir park yaparak, o parkın içinde Periveş Hanımı lândosnyla değil de
sandığı elmastan; tekerlekleri gümüşten; zümrüt gözlü, sedef kanatlı bir çift kumru koşulmuş bir
arabayla, bir tanrıça gibi kurulmuş olarak sabahtan akşama kadar dolaştırıyordu. Kendisi de Keşfi Beyin
tipi ve kıyafetinde bir mahlûk olarak o parkın karanlık köşelerinden ara sıra görünüp Periveş Hanıma
doğru kıskanç kıskanç bakıyordu.
Salı akşamı Mösyö Piyer'in getirdiği kitabın içindeki coşku verici imajları gördükten sonra hayalindeki
parkın ötesinde berisinde Venüs âlemine mensup, som mermerden birtakım gönül alıcı heykeller, bu
heykellerin etrafında üçer beşer dolaşan periler; suyunun rengi yeşil olan havuzların içinde mercan
gagalı, yakut gözlü, uzun boyunlu, kardan beyaz, zarif kuğularla birlikte yüzen sırma saçlı, mavi gözlü,
güneş yüzlü periler de ortaya çıkmıştı.
Bihruz, çarşamba günü parkta elmas arabanın gümüş tekerleklerine yapışarak arabayı süsleyen -hani
o perilerden de güzel- Periveş Hanımın yüzünden saçan ışıklara, dudaklarında parlayan tebessümlere
hayran olup duruyordu. Öte taraftan bir ara o mahlûğun tekrar görünüvermesiyle bir kısmı heykellerin
etrafında üzerine elmas serpilmiş yeşil kadifeden ihramlar, yani çiğ düşmüş çimenler üzerine sırma
saçlarını dağıtarak serilmiş, diğer bir kısmı zümrüt dudaklı havuzlarda kuğularla yarışan periler bir
çığlıktır kopardılar. Her biri parkın ıssız bir tarafına doğru koşmaya, kuğular ise kanatlarını vurup
haykırarak havuz-
85
Araba Sevdası
larda kıyametler koparmaya başladılar. Zavallı Bihruz Bey, içinde bulunduğu aşk dolu âlemden dehşet
dolu bir âleme geçmişti. "Acaba ne oluyor?" diye sağma soluna bakınıp dururken o mahlûğu gördü.
Mahlûk, Periveş Hanıma ciğerleri yakan bakışlar; Bihruz Beye ise zehir dolu gülüşler gönderiyordu.
Bihruz Beyin bu duruma çok fena canı sıkıldı. Gerçek âlemin korkunç uçurumundan güçlükle kurtuldu.
Çünkü hayalindeki parkta elmas arabanın yanında bulunan beyin düşünce ve endişeleri vardı. Kendisi
ise gerçek dünyada yine bilinen sarı arabasıyla kırları dolaşıyordu. Parkın umulmadık bir yerinden
mahlûğun ansızın görünmesiyle perilerin içinde kargaşa çıktığı dakikalarda Bihruz Beyin sarı arabası,
Haydarpaşa'dan Uzun-çayır'a doğru giden yolun sağında on metre derinliğindeki bir uçurumun
kenarına gelmişti.
Bey, mahlûğa olan kızgınlıkla elindeki dizginleri sağına doğru çekerek hayvanları uçuruma sürerken
geride bulunan arabacı, hemen beyin oturduğu yere sıçrayıp, dizginlere sarılarak hayvanların başlarını
doğrultmayı başarabildi. Bey de bu sayede hem uçuruma gitmekten, hem de parktan dışarıya çıkarak
mahlûğun rahatsız etmesinden kurtuldu.
Çarşamba akşamı Bihruz Bey biraz neşesizdi. Çünkü san arabanın geçirdiği tehlike yüzünden kendini
parktan çıkarmayı başarabilmişti ama mahlûğu zihninden defetmeyi başaramı-yordu.
"Acaba küçükhanımm Keşfi ile gerçekten bir ilişkisi mi var? Öyleyse yazık ona! Ama bana niçin baktı?
Hayır, hayır mümkün mü? Beni bahçeye çağırsın, gölün kenarında dursun, bana pırlantalar yuvarlasın,
benden çiçek alsın, göğsüne taksın, o kadar yakınlık göstersin sonra da, sonra da Keşfı'nin, "Kıskançlık!
Kıskançlık!" diye bağırması üzerine... İşte burası kötü! Ne kadar bozuldular, ne kadar çabuk lândoya.
girdiler. Cuma günü kaçta gelirsiniz? dedim de cevap bile vermedi. Giderken bir "hoşça kal!" demesi
gerekmez miydi? Daha... daha... daha sonrası daha kötü: Çarçabuk nereye gittiler bunlar?...
Aramadığım yer kalmadı... O ara Keşfi de kaçtı. Demek ki... Ne müna-
Araba Sevdası
sebet! Keşfi gibi bayağı bir çocuğa... İmkânsız! Ama bakalım yarın değil öbür gün sözünde duracak
mı? Bakalım Keşfi de gelecek mi? Evet!... Ne kadar başım ağrıyor! Benim sevgilim!... Beni
sevmiyorsanız bari onu da sevmediğinizi söyleyiniz... Görüyor musunuz ne kadar acı içindeyim!... Bana
merhamet ediniz... Size tapmakta olan bana... İşte huzurunuzda diz çöktüm... Gelecek... hayır! Beni
sevmiyorsunuz... Ah ne kadar göklere yakışır bir güzelsiniz... Haydi, bir öpücük! O ne? Şimşek! Allahım!
Gökyüzü ne kadar karanlık!... Rüzgâr da çıkıyor... Bora... bora!... Yağmur!... Vah! vah!... Sonra ne
olacak! Yarın perşembe, öbür gün cuma... Hava böyle kalırsa... ay ay... Nasıl da bardaktan
boşanırcasına yağıyor!... Yağmur değil, tufan bu!... Eyvah!... cuma günü göremeyecek miyim?...
Mektubumu veremeyecek mjvim? Of! Başım!..."
Bihruz Beyin bu endişeli düşünceleri, bu acıklı hayalleri, akşam yemeğinden sonra gece saat iki buçuk
sularında salonun Fenerbahçe'ye bakan, açık bir penceresi önünde oluyordu. Zavallı beyin hayalî
parkındaki perilere, kuğulara karışıklık salarak sonunda onu korkuyla oradan ümitsiz bir şekilde
çıkmaya mecbur eden mahlûk, beyin zihnine girmeyi başararak iki saatten beri zavallıyı huzursuz edip
duruyordu. Bunun üzerine havanın kararması, şimşeklerin çakması, fırtınanın çıkışı, şiddetli yağmurun
inmesi eklenince hasret çeken zavallı âşık, bütün bütün üzüntüye boğuldu.
Penceresini kapadı. Yağmurun kesilmesini saatlerce bekledi. Yağmur, sürekli şiddetini artırıyor; fırtına
kıyametler koparıyor; şimşekler çakıyor; etrafa şimşekler düşüyordu. Bu hâlde saat altıya geldi. Bey,
hepsi de birbirinden çok rahatsızlık veren endişelerinden zihnini kurtarıp hareme gitmeyi aklına
getiremiyordu. Misel iki, üç defa salona girmişse de vaktin geç olduğu uyarısında bulunmaya cesaret
edememişti. Halbuki beyefendinin, saat altılara kadar -özellikle de böyle yürekleri heyecana boğan bir
fırtına gecesi- içeriye girmemesi annesine ve dadı kalfaya başka başka meraklar vermişti. Bey,
önünden bir türlü ayrılmadığı pencereden tabiatın korku verici durumunu
87
Araba Sevdası
üzgün bir şekilde seyrederken dadı kalfa başında bir örtü ile] salonun kapısı önünde belirdi:
- Beyim! Hâlâ oturuyor musun? Hanımefendi de ben dej merak ettik, bu ne yağmur, beyciğim?...
- Sorma! Bu yağmur değil, tufan!
- Gerçekten, çok delice yağıyor; ortalığı sel basacak, galiba* yakınlarda bir yere de yıldırım
düştü. ;
- Annem yatmadı mı?
-Hayır! Misafirler vardı; bitişiktekiler... Şimdi gittiler...
- Nasıl gidebildiler?
- Beklediler... beklediler... Yağmurun dineceği yok... Gitti-' ler... Hanımefendi çok üzerlerine düştü:
"Kalınız!" diye, ama kalmadılar...
- Saat kaç acaba?
- Saat yediye geliyor... (Gerçekten de, altı buçuğa beş var-di...)
- İçeri girmeyecek misiniz?
- Sen git, mumları yak, ben de geliyorum.
Dadı kalfa çekildiği gibi Bihruz Bey de yerinden kalktı, doğruca yatak odasına gitti, soyundu, mumlarını
söndürdü, yatağa girdi. Fırtınanın, yağmurun yürek parçalayan sesini duymamak için kulaklarından
birisini yastığa yapıştırdı, diğerinin üzerine yorganı çekti. Ancak gürültüyü duymamak mümkün değildi.
Halbuki Bihruz Beye, akşamdan beri tutturduğu hırçınlık sebebiyle yorulmuş, aşk oyunları yapan hayalî
çocuğunu uyutmak için tabiatın bu acı çığlıkları korkunç, fakat etkili bir ninni gibi geliyordu. Kulağı bu
ninniyi dinlerken mahlûğu gören gözleri de kandilin fanusu üzerinde görülen çıplak Venüs'ü seyrede
ede, gerçek dünyanın ruhu yoran gürültüsünden tamamıyla uzak olan uyku âlemine geçmişti. Burada
gölgelik ve güzel kokulu ağaçlıklara geçerek hayalindeki o parktan daha mükemmel bir parka girdi.
12
Bihruz Bey, ertesi sabah saat ikiye doğru gözlerini tatlı uykudan açtığı zaman, odayı ışık içinde
görünce büyük bir heyecanla yatağından fırladı. Pencerelerin perdelerini kaldırdı, bir pencere açtı;
dışarıya doğru bir baktı. Gördüğü güzel manzara, geceki durumun tam tersiydi.
Bu manzarayı yarım saat seyretti. Güneşe baktıkça öpeceği geliyordu. Çünkü kaç gündür hasretini
çektiği sevgilisini bu güneş sayesinde görebileceğini düşünüyordu.
-"Ne kadar güzel! Ne kadar parlak! Güzel doğa! Bugün o da aynı benim sevgilim gibi sarışın! Demek ki
yarın onu göreceğim, evet! Yarın mutlaka gelir; derdimi anlatırım; eğer bizim zevzek yine bir oyun
yapmazsa... Bakalım şans neyi gösterecek?..."
Bihruz Bey o sevinçle her zamanki gibi hazırlandı, tuvaletini yaptı, kahvaltısını yedi, dadı kalfa ile
şakalaştıktan sonra selâmlığa çıktı, odasına girdi; yazı masasının gözünü açtı, oraya koyduğu aşk
mektubunu eline aldı. İçindeki iltifatları, yazdığı anki duyguları bir daha görmek istedi. Ancak mektup
kapanmış, mühürlenmişti. Açmaya kıyamadı. Tekrar masanın gözüne bıraktı.
- Lâl lâllâ lâl lâl... lâl lâllâ lâl lâl... lâl lâllâ lâl lâl... lâl lâl lâ!
"- Mösyö Piyer ne iyi bir adam!... Sanki bugün bu güzel hediyeyle memnun etmek için dün beni
mahsus kırdı. Bakalım daha neler var? Bakalım bizim cesur şövalye dö Foblas daha neler diyor?..."
89
Araba Sevdası
Profesör Piyer'in hediye ettiği resimli kitap, Bihruz Bey i-çin çok değerli bir eşya olmuştu. Parkta
bulunmadığı zamanlar onu okuyarak hayallerini aydınlatırdı. Yine kitabı eline alıp önce resimlerine -
belki altıncı kez- bakarak ötesinden berisinden okumaya başladı.
Bey, bu lezzetli okumaya dalıp gitmişken odanın kapısı yavaşçacık vuruldu.
- Tık tık!
- Giriniz!
Kapıya vuran Mişel'di. İçeriye girdi. Elinde gümüş bir tepsi, tepsinin içinde üzeri Fransızca yazılmış bir
mektup vardı. Mektubu beye verdi. Bey, mektubu açmaya çalışırken, kucağındaki kitap yere düştü.
Misel, hemen eğildi. Kitabı yerden alırken kitap açıldı. En güzel resimlerden biri ortaya çıktı. Misel de
bunu görünce Bihruz Bey, kitabı Mişel'in elinden aldı ve zavallıya haksız yere,
- Hayvan herif! Defol burdan! diye hem kızdı, hem de onu yanından kovdu.
Gelen mektup, Beyoğlu'nda oturan fabrika sahibi komisyoncu Jan Kondoraki imzasını taşıyordu. Sarı
arabayla bakla kırı hayvanların bedeli olan dört yüz on sekiz lira ile bunların taşıma masrafı olan kırk
dokuz liranın toplamı dört yüz altmış yedi liradan kalan yüz elli liranın dört ay içinde taksitle ödenmesi
şartına göre birinci taksidin ödenmesine daha on beş gün varsa da paraya ihtiyacı olduğundan, Bihruz
Beyefendi birinci taksidi şimdiden verirse çok memnun olacağım söylüyordu.
Bu mektup, Bihruz Beyin pek hoşuna gitmedi. Birincisi, Les aventures du chevalier de Faublas'ı tatlı
tatlı okurken onu elinden bırakmaya mecbur olmuştu. İkincisi, kitabın gizli resimlerinden birisini o Misel
olacak embesil görmüştü. Üçüncüsü, ilk takside daha bir aydan fazla zaman vardı. Uşağı çağırdı:
90
Araba Sevdası
-Misel! -Mösyö!...
-Böyle bir kâğıdı bana getirmeye nasıl cesaret ediyorsun?... Sen bilmiyor musun ki birinci taksidin
gelmesine daha bir ay var? Git söyle cevap yoktur...
- Baş üstüne ekselansl...
Zavallı Misel, kapalı bir mektubun içinde ne olduğunu ve özellikle de birinci taksit gününün dolup
dolmadığını nereden bilecek ve bilse de beyefendiden emir almadan mektup getiren adama cevap
vermeye nasıl cesaret edecekti? Bihruz Bey, canı birkaç şeye sıkıldığı için bunları düşünememiş ve
zavallı Mişel'i ikinci defa haksız yere azarlamıştı.
Mişel'i defettikten sonra bıraktığı kitabı tekrar eline aldı. Okumaya devam etmek istedi; ancak
yapamadı. Kitabı bıraktı, üzgün bir şekilde düşünmeye başladı.
-"Fakat taksit zamanı gelince paralan nasıl vereceğiz?... Üç gün önce MVe yüz doksan lira verdim....
HeraPm hesabına baktık... Alber'inki iki yüz otuz lira olmuş... Paris'ten gelecek eşya da gelmedi... Biz
bu borçları nasıl ödeyeceğiz?... Annem çok fena dargın...Yemin etmiş, konağı sattırmayacakmış...
Elmasları da birer birer satıp uzun vadeli borç olarak verdiğini işitiyoruz... Elli yaşında kadın; bilmem
daha ne kadar yaşayacak ki bu kadar para canlılık ediyor?.. Kalekapısı'ndaki mağazadan elime çok az
şey geçti; Galata'daki hanın parasından kalan altı yüz lira ancak üç, dört aylık cep harçlığım demektir...
Allahım, bu borçlan ödemeye bir çare bulamazsam ne yaparım sonra?... İstanbul'daki eve dört bin lira
veriyorlar ya!... Bir şey yaparız... Artık annem buna da karışmasın... O benim babamdan kalan bir
şey!... Bir dört bin lira daha elime geçerse, bin lirasıyla borçlan öderim. Üç bin lirayı da uzun vadeli
borç olarak verirsem epeyce faiz getirir... Bundan sonra eğlenceye düşkünlüğü de bırakmak gerek...
Artık evleneceğim... Evlilere
91
Araba Sevdası
yakışan da akıllı olmaktır... Ümitsizliğe kapılacak bir durum yok... lâl lâllâ lâl lâl... lâl lâllâ lâl lâl... lâl lâl
lâllâ. !.."
Bihruz Bey, ilk başta kendisini çok üzen bu düşüncelerden de kurtulmanın çaresini bulmuştu. Elindeki
altı yüz lira bitinceye kadar Süleymaniye'deki konağı satmaya karar vermişti. Beyoğlu'ndaki, Galata'daki
dükkânları, hanları satan tellâl, bundan önce Süleymaniye'deki konağa da dört bin lira kadar verecek
bir müşteri bulmuştu. Ancak o zamanlar beyin paraya ihtiyacı olmadığı gibi annesi de karşı koyduğu
için konak sa-tılmamıştı. Tellâlın da bir zamanlar gerek konaktan, gerek köşkten hiç çıkmayan ayağı
bütün bütün kesilmişti. Fakat yeri belli olduğu için istendiğinde kendisini buldurmak mümkündü.
Çamlıca bahçesinden dolayı Bihruz Bey yazlığına bağlanmış; kışlık ise tamamıyla gözünden düşmüştü.
Mantıklı olan, köşkü satıp konağı elden çıkarmamakken o, bunun aksini uygun görmüştü.
İşte beyefendi birkaç ay sonra düşeceği sıkıntıya karşı, konağı satmak tedbirini düşünmekle
üzüntülerinden çok çabuk kurtuldu. Huzurlu bir şekilde öğle yemeğini yedi. Her zamanki gibi ordan
oraya dolaşmak için arabasına binip gitti.
O günün akşamında söylenecek olağanüstü bir şey olmamıştı. Bey, adet edindiği saatte akşam
yemeğini yedi. Bir iki saat salonda vakit geçirdi. Erkenden odasına geçti; soyundu, yattı. Dokuz saat
kadar deliksiz bir şekilde rahatça uyudu.
Sabahleyin gözlerini açtığı gibi pencereye koştu; perdeyi kaldırdı. Hava fevkalâde güzeldi.
-"Ne güzel bir gün" diyerek seviniyordu. Çünkü bu güzel günün adı cuma idi. Bu sabahki tuvalet her
günkünden uzun sürdü. Yirmi, yirmi beş kadar kolalı frenk gömleğinden hiçbirisini beğenmediği için
dadı kalfaya kızıyordu:
-Bunları Marigo mu ütüledi? Ne kadar da kötü!
-Evet beyim! Marigo ütüledi. Çok da kötü değil! Jj
r
Araba Sevdası
ne?
-Senin için kötü değil ama benim için çok kötü; bu pliler
-Neresi kirli? Ben göremiyorum!
-Kirli demedim a canım! Pli diyorum sana; buruşuk!...
- Peki; söyleyelim de bir daha dikkat etsin...
- Hem söyle, hem de yine dikkat etmezse konjedye olacağını anlat...
- Gönce diyen kim, anlamadım?
-Ne tuhafsın! Konjedye diyorum, konjedye... Kovarım demek...
- Artık, ben bilmem...
- Şu pantolonlara baksana! Ne fena plûer yapmış! Kim devşirdi bunları?
- Ben devşirdimdi...
- Boyun bağlan nereye koydunuz? Yeni gelenleri...
- Hepsi çekmecenin gözünde olacak...
- Hani ya yeni mendiller?
- Daha yıkanmadı...
- Gördün mü ya; öyle şey olur mu? Şimdi ben ne yaparım?
-A beyim! Çekmecenin gözünde belki yüz tane mendil var! Bir tanesini beğen, alıver!...
- Vui, me zil nö son pa marke (İyi de onlar markalı değil!)
- Neye rezil olsun? Onlar da yeni yeni mendiller...
- Markalı değil; markaları yok onların...
- Markalısı da var; dün ütülenirken gördüm...
- Terziden gelen kostümleri göremiyorum...
- Hepsi burada.
- İskarpinlerim geldi mi?
- Bilmem, besbelli gelmedi.
- Şu ayakkabıları ver bakalım!
93
Araba Sevdası
Dadı Kalfa ile yapılan bu konuşmanın da gösterdiği gibi Bihruz Bey bu cumaki tuvaletine çok fazla
önem veriyordu. Bu yüzden de gömlekten, boyun bağından, mendilden, pantolondan, ayakkabıdan
kendisine en çok yakışanı seçmekte zorlanıyordu.
Gömleğin, yeleğin, pantolonun, ceketin, ayakkabının birini giyip birini çıkararak, sonunda tuvalet işini
bitirebildi. Selâmlığa çıktı. Doğru çalışma odasına girdi. Yazı masasının gözünden mektubu çıkardı,
ceketin cebine güzelce yerleştirdi. Oradan salona geçti. Salondaki çiçekliğin içindeki taze çiçeklerden
güzel bir gül seçti. Ceketinin iliğine taktı. Biraz oturdu, biraz gezindi. Her çeyrekte bir saatine baka
baka, öğle vaktini getirebildi. Derhal de jöneyi ısmarladı. Çünkü bu sabah kahvaltı etmediği için karnı
iyice acıkmıştı. Yemekten sonra salonda biraz daha oturdu; gezindi. Bir ara yine çalışma odasına geçti.
Şövalye kitabını açtı, karıştırdı. Sonra saatine baktı. Saat yedi buçuğu geçiyordu.
- Misel!
- Mösyö!
- Arabam!
- Hemen efendim!
15 dakika sonra bey arabasına bindi. Arabacı, yerine geç-ti...Gırrr!..
94
13
Arabanın bu defa gittiği yeri anlatmaya gerek yok. Hikâyeyi takip edenler, bilirler ki orası halk
bahçesinden başka bir yer değildir.
Evet! Beyefendi arabasını her zamankinden daha hızlı sürerek Tophanelioğlu'ndan, bahçenin alt başına
geldi. Ancak içeriyi ve dışarıyı epey kalabalık görünce biraz geç kalmış olduğuna üzüldü ve kimbilir
kaçıncı dönüşünü yapmakta olan arabaların arasına güçlükle karışabildi.
Böyle ağır ağır giderek yukarıki meydancığa ulaşınca, kalabalığın içinden arabasını kurtardı. Gazinoya
yakın bir yere çekip durdu. Hemen arabadan fırladı; doğruca bahçeye girdi. Sürü sürü gezen rengârenk
cennet görüntüleri içinde aradığına benzer bir yüz göremeyince -hikâyemizin başında tarif olunduğu
gibi- aşağıki kapıya yakın bir yer seçip oturdu. Bir bira ısmarladı. Sarışın hanımın gelişini sabırsızlıkla
beklemeye ve bu şiddetli bekleyiş içinde ara ara saatine bakıp, her beş dakikada bir kapıya doğru gidip
gelmeye başladı.
Evet! Bahçeye süslü hanımların, şık madamların mavi gözlüsü, kara kaşlısı, elâ gözlüsü, sırma saçlısı,
uzun boylusu; kısası, narin yapılısı, şişmanı; kısacası her türlüsü girip çıkıyor, fakat Bihruz Beyin
hayalindeki karayağız sevgilisi bir türlü görünmüyordu. Kendisi görünmediği gibi lândosu da
belirmiyordu.
Uzun olduğu kadar şiddeti de artmakta olan bu bekleyiş i-çinde zavallı Bihruz Beyin zihnine birtakım
endişe verici ihtimallerin kargaşası düşmüştü. Bunların içinde en üzücüsü, Periveş Hanımın Keşfi Beye
başka bir yerde randevu vermiş
95
Araba Sevdası
olmasıydı. Zira bahçedekilerin arasında Keşfi Bey de görülemiyordu. Bu dayanılmaz acı içinde saat on
buçuğa gelmişti. Bihruz Bey, ümidinin tamamen kesildiği dakikalar yaklaşınca "ooofffP'larını artık
zaptedemez olmuştu.
Bir ara yine yerinden fırladı, kapıya doğru gitti. Kalabalığı oluşturan arabaların geçişine içeriden
ümitsizce bakıyordu. Vücudu birdenbire baştan ayağa bir titreyişe tutuldu. Yüzü önce kızardı, sonra
sarardı, daha sonra da yemyeşil oldu. Bulunduğu noktadan sol tarafa koşmak istedi. Orası geçit vermez
derecede sık bir ormancıktı. Ormancığın azıcık yukarısına gitti. Orası bahçenin kenarına varan bir
düzlük ise de bir iki madam, birkaç erkek, birkaç da çocuktan oluşan bir aile, sandalyeleriyle bir halka
oluşturarak orada oturuyorlardı. Bihruz Beyin, gözlerini bahçenin dışındaki kalabalığa dikmiş olarak
bunların üzerine doğru hızla yürüdüğünü oturan çocuklar görünce korktular. Analarının, babalarının
kucaklarına sığındılar. Bihruz Bey, hareketini asla değiştirmedi. "Pardon!" diyerek oluşturulan halkayı
çiğner gibi aradan geçti; hatta geçerken iki sandalye de devirdi. Bahçe duvarının dibine gitti. Biraz
durdu; yine geldiği tarafa döndü, fakat halkayı tamamen bozulmuş, dağılmış buldu.! Tekrar kapıya
doğruldu; yine döndü. En sonunda yerine gitti," garsonu çağırmak için bastonunun ucuyla bira
kadehine hızhj hızlı vururken kadeh devrildi; sonra yere düştü, kırıldı. Garson» geldi. Bihruz Bey, bira
ve kadeh paralarını ayrıca ödedikten sonra, pardesüsünü koluna aldı, yine büyük bir hızla yukarıki
kapıya doğru yürümeye başladı. O hızla hem gidiyor, hem de: "Enkonyito! Diyab!" diye söylenerek
herkesi kendisine hayretle baktırıyordu. Bu kadar telâş, heyecan ve hareketin sebebi ise, baş kapıdan
arabaların geçişini seyrederken, sevgilisinin hayalini adi bir kira arabası içinde görmesiydi.
Gerçekten de Periveş Hanım, Çengi Hanımın dışında Gülşeker Hanım adında bir başka hanımla
beraber bahçeyi gezmeye gelmişti. Gülşeker Hanımın tuvaleti böyle bir gezinti-
96
r
Araba Sevdası
ye uygun düşmediği için arabadan hiç çıkmamak istemişti. Bu yüzden üç hanım bahçeye inmekten
vazgeçerek neredeyse iki saatten beri sürekli kalabalık içinde dönüp dolaşıyorlardı. Bihruz Bey ise
sevgilisini beklerken aslında açık kapının önünden geçen arabaları da gözden kaçırmıyordu. Bunların
içinde sevgilisinin lândosuna benzer bir şey göremediğinden ve sarışın hanımın öyle adi bir kira
arabasıyla böyle bir yere gelmeye tenezzül edebileceğine ihtimal veremediğinden boşu boşuna sıkılıp
duruyordu.
Nihayet iki dakikada Bihruz Bey yukarı kapıdan çıktı. Sevgilisini taşıyan arabanın rengine, biçimine,
arabacının kılığına, kıyafetine; hayvanların donuna tek tek dikkat etmişti. Kalabalık ise izdihamın
fazlalığından dolayı çok ağır hareket ediyordu. Beyefendi, istediği arabanın gelmesini bekleyerek bir
kenarda bastonuna dayandı, durdu.
Beş dakika geçmeden araba köşeyi döndü. Tam kendisinin bulunduğu noktaya doğru gelince Bihruz
Bey ceketinin cebinden mektubu çıkardı. Arabanın içinde kırılarak gülümsemeye başlayan Periveş
Hanıma saygıyla selâm verdikten sonra Fransızca:
-"Matmazel! Mustarip ve perişan gönlümün konuşan bir fotoğrafı olan bu mektubu yüce zatınıza
sunmama izin veriniz!" dedi. Arabanın yürüdüğü kadar o da giderek mektubu uzattı.
Bunun üzerine genç hanımların ikisi birden bir kahkahadır kopardılar. Onların karşılarında oturan Çengi
Hanım da:
-Hadi! Hadi! Çekil oğlum, ayıptır! diyordu. Fakat bu dakikada Bihruz Beyin duman içinde bulunan
gözlen hiçbir şey göremediğinden ve asabı bir uğultuya tutulan kulakları da hiçbir şey işlemediğinden
elindeki mektupla arabayı takip etmeye devam ediyordu. Sonunda Gülşeker Hanım, hâline acıdığı için
değil de bu belâyı başlarından defetmek için kolunu uzattı; e-•inden mektubu aldı. Bey de oradan
çekildi.
97
Araba Sevdası
Bihruz Bey bu sırada âdeta sersemlemişti. Arabadan ayrıldıktan sonra bıraktığı noktaya geldi, durdu.
Markalı mendilini 1 çıkardı. Alnından, şakaklarından fışkıran terleri silmeye başla-1 di. Mektup vermek
için arabaya sırnaştığını görenler, onu bir-1 birlerine gösterip gülüşüyorlardı. Fakat gözlerini bürüyen
du- | man henüz dağılmadığı için o, hiçbir şey görmüyordu. Biraz dinlendikten sonra aklı başına
gelmeye başladı. O zaman başarısının mutluluğu yüzüne yansıdı ve yüzünde bir sevinç oluştu. Bunun
üzerine tekrar bahçeye girdi. Aşağıya doğru rahat ve onurlu bir şekilde giderken yolunun üzerindeki
oturma yerlerinde gözüne çarpan mösyölerden, madamlardan biraz göz aşinalığı olanlara selâm verdi.
Az çok tanıştıklarıyla ise tokalaşarak onlara:
. - Nasılsınız? diye sordu. Bu, beyefendinin ağırbaşlılığını kaldırıp aşırı sevincini gösteren
durumlardandı.
Böylece iki, üç kere bahçenin içini dolaştı. Gezinirken vermiş olduğu mektuptaki parlak cümlelerden;
etkili ve tahrik edici sözlerden bazılarını zihninden geçiriyor ve mektuba eklemiş olduğu parçalardan:
Bir-siyeh-çerde civandır
Hayli dem hayli zamandır mısralarını orkestranın ahengine uydurup söylüyordu.
O güzel mektubun, o nazik parçaların yüreğinde nasıl bir etki yaratacağını Periveş Hanımın yüzünden
anlamak için bir ara beyefendi bahçenin yukarı kapısından çıktı. Doğru arabasına gitti. Yerine oturdu,
dizginleri eline aldı, bekledi.
Bu sırada vakit on biri geçmiş, kalabalık ise hayli azalmıştı. Sevgilisini taşıyan araba görünmeyince
Bihruz Bey, saatine baktı. On bir buçuk olduğunu görünce:
-"Vakit geç, belki gitmişlerdir... Gidelim!... Takip edelim.... Bu defa yakalayacağımı umarım. Beni yolda
beklemesi gerekir." dedi. Aşağıya doğru arabasını dörtnala sürdü.
98
Araba Sevdası
Tophanelioğlu'unun dört yol ağzına gelince yine şaşırdı. "Takip etmekten ne çıkar? Pazar günü
kendisini görecek değil miyim?" diyerek Bağlarbaşı yolunu tuttu. Bağlarbaşı'ndan Nuhkapısı ve
Duvardibi tarafıyla Haydarpaşa'ya indi. Oradan Koşuyolu'yla köşküne geldi.
Köşke gelince Mösyö Piyer'in gelip gelmediğini sordu. Mösyö Piyer yarım saat önce gelmiş salonda
gazete okuyordu. Bey, doğru salona girdi.
- Bonsuar şer profesör! (İyi akşamlar sayın profesör!)
- Bonsuar mon! ( İyi akşamlar beyefendi!) İnşallah iyisiniz?
- Merci! (Teşekkür ederim!) Çok iyiyim... Ya siz?
-Geçen akşam eve biraz geç gittim... Hava da nemliydi... Nezle olmuşum.
- Üzülmeyin... Bu akşam ders yapmayız; olmaz mı?
- Hayır! Benim nezlem derse asla engel değildir. Her zamanki gibi çalışabiliriz.
- Çok iyi. Fakat sayın profesör, getirdiğiniz o güzel kitap sanki bir hazine!
- Evet!... O kitap amour dö fam hikâyeleri içinde bir tanedir.
- Hikâyeler güzel. Ya o resimler?...
- İştah açıcı değil mi?
- Daha çok gıdıklayıcı!
- Fakat herkes bakmamalı...
-Evet, doğru... Misel size bir şey söyledi mi? Kitabın resimlerinden birisini kazayla görmüştü de.
- Hayır! Hiçbir şey demedi.
Onlar konuşurken salona giren Misel, yemeğin hazır olduğunu haber verdi. Bihruz Bey değerli
hocasının koluna girdi.
99
Araba Sevdası
Sal a manjeye götürdü. Sofraya oturdular. Öteden beriden konuşarak yemeklerini yediler. Tekrar
salona geçtiler.
Bihruz Beyin ders yapmaya bu akşam hiç gönlü yoktu. Hatta Mösyö Piyer nezlesi olduğundan
bahsettiği zaman:
-"Bu akşam ders yapmayız." sözünü birdenbire sarfetmesi de bu isteksizliğinden dolayıydı. Salona
girilip kahveler içildikten sonra Bihruz Bey oyun masasını getirmelerini istedi.... Mumları yaktırdı, Mösyö
Piyer'e hitaben:
-"Bir iki el otuz bir oynayalım." dedi. Karşı karşıya geçip oturdular, oyuna başladılar. Oynanan oyun
alaturka "otuz bir" idi. Davsız olarak her eli bir çeyrek lira olmak üzere anlaşılmıştı. Mösyö Piyer bu
oyunu kış geceleri Bihruz Beyin konağına toplanan genç beylerden görmüş, öğrenmiş ve hatta ara sıra
kendisi de beylerin oyununa girerek epey kazanmıştı. Bu akşam da kazanmaya başlayınca, Bihruz Beyi
çabuk kaçırmamak için oyunda türlü maskaralıklar yapıyordu. Ara sıra Fransızların "Oyunda şansı açık
olan, aşkta mutsuz; oyunda şansı açık '6Flmayan, aşkta mutlu olur." meşhur sözünü beye duyurarak onu
oyunda yenilmeye isteklendiriyordu. Bey de bu sözü işittikçe -hayali zaten hiçbir dakika gözünün
önünden gitmeyen- sarışın hanımın şansına oynarken, meselâ kaba on dörtte yatıyor; otuz birde kâğıt
çekiyor, o eli zorla kaybediyordu. Arada dondurmalar yenilip kahveler içilerek üç saat devam eden
oyuna nihayet son verildi. Mösyö Piyer beş buçuk lira kâr ile oyundan kalktığı zaman nezlesini
hatırlayabildi ve:
- "Oh! ne kadar yoruldum!... İzin verirseniz odama gideyim. Dinlenmeye ihtiyacım var." diyerek
beyinden müsaade istedi. Zaten saat de beşe gelmişti. Birbirlerine bonsııar! (İyi akşamlar!) dediler.
Mösyö Piyer yatak odasına, Bihruz Bey de kendi odasına gitti. Birisi beş buçuk lira kazancın keyfine,
diğeri bir gün sonra gerçekleşecek aşk buluşmasının hayâline dalarak uyudular.
100
ÜÇÜNCÜ KISIM 1
Bihruz Bey buluşma için kendince kararlaştırdığı pazar günü, bir gün öncekinden daha çok özenerek
tuvaletini yapıp hazırlandıktan sonra saat sekize gelmeden arabasına bindi. Tophanelioğlu yoluyla
Çamlıca'ya giderken halk bahçesine dostça göz gezdirerek bekleyeceği yere geldi.
O gün hava sümbülî ve sıcaktı. Yollar ise üç gün önceki yağmurlar sayesinde tozdan arındığından
dolayı Çamlıca gezintisi için en uygun günlerden biriydi. Ayrıca pazara da denk [ geldiği için bazıları
midelerini birer küçük havuz gibi Çamlıca T suyuyla doldurup içerisine sardalya balığı salıvermek;
bazıları I tavla oynayarak vakit geçirmek; bazıları nargile sefasına ko-İ yulmak; bazıları ise Çamlıca
gibi İstanbul'un, Boğaziçi'nin her t yerini ayaklan altında görmek ve on iki burcun on üçüncüsü
i kabul edilen yüksek bir noktadan yukarı ve aşağıya, sağa ve sola hayranlıkla bakmak ve doğanın
bin çeşit manzarasıyla ruhlarını ferahlandırmak için sabahtan beri yığın yığın gelerek I iskemleler,
kaba hasırlarla oturma yerlerini tamamen tutmuş-' lardı. Ve bu karmakarışık kalabalığın gürültüsüne,
konuşmalarına ye kahveci çıraklarının "iki şekerli, bir sade, üç lokum!" şeklindeki haykırmalarına -
muhallebici, dondurmacı, leblebici, eğlencelik şam fıstıkçı, şekerci, simitçi gibi- hiçbir gezinti yerinden
eksik olmayan satıcıların çeşitli ses ve edalarla bağırıp Çağırmalarına fena bir keman, adi bir lavta,
soğuk bir klarnet, bir de porsuk deften ibaret incesaz kaba takımı tarafından -mevcut halkın yüzde
doksan dokuz üç çeyreği için bedava olarak- çalınan çirkin ezgilerin eklenmesi; öte tarafta da küçük ve
büyük Çamlıcaların tatlı su kaynağı yanında çadır kuran kebap-
101
Araba Sevdası
çının kızgın ateş üzerinde siyah ve yağlı dumanları buram bu- | ram çıkıp etrafa yayılan köftesinden,
kebabından, ciğer tavasın- | dan, piyazlı fasulye salatasından yayılan iştah kesici kokuların temiz
havaya yayılması, o eşsiz yeri dağınık, tatsız, zevksiz, değersiz bir düğün yerine döndürmüştü. Bihruz
Bey o donanımlı arabasıyla gelip de Çamlıca'yı bu durum ve manzarada görünce fena öfkelendi, canı
çok sıkıldı.
Çünkü beyefendi orta set üzerinde büyük çınarın altında tek başına sandalyesine kurulup ayağını
ayağının üzerine atacak ve sevgilisini öyle bekleyecekti. Sevgilinin lândosu uzaktan göründüğünde
görmemezliğe gelecek; sevgili de lândosundsn. indikten sonra beyin bu davranışına dikkat ederek:
"Acaba beyefendiyi beklettim de darılttım mı?" diye meraklanıp telâşlı telâşlı bayırdan yukarı çıkarken
beyin gözüne ilişecek, bey hemen yerinden fırlayıp onun yanına gidecek; selâmlaştıktan sonra birlikte
tepeye kadar çıkacaklar, o zaman sevgili korsajmdan pembe renkli, zarif, kokulu, ufacık bir zarf içinde
bir mektup çıkaracak, Bihruz Beye:
"Sizin mektubunuz gibi bu da acı çeken bir yüreğin fotoğrafıdır. Yüce şahsınız sanatkârane bir fotoğraf
olduğu için güzeldir. Bu onun yanında kabadır, düzeltilmemiştir; fakat çok gerçekçidir. Çok sadıktır.
Onun için vermeye cesaret edemiyorum." deyip mektubu beye verdikten sonra:
"Fotoğrafçılığı Paris'te mi, Londra'da mı, Viyana'da mı öğrendiniz?" diyecekti. Bihruz Bey de ona
cevaben:
"Avrupa'ya gitmedim, fakat bir iki hafta sonra Paris'e gitmek istiyorum." deyince sevgilinin benzi
sapsarı kesilerek, vücudu titreyerek, gözleri yaşararak:
"Beni bu hâle getirdikten sonra Paris'e gitmeyi düşünüyorsunuz. Madem gidecektiniz, benim gibi bir
zavallıyı deliye döndürüp de buralara kadar niçin getirdiniz?" şeklinde şikâyetlere, sitemlere
kalkışacaktı. Bihruz Bey de:
Araba Sevdası
"Birinci karşılaşmamızdan bu yana gözlerime uyku girdiği var mı? Bir dakika sizi düşünmediğim var mı?
Hayalimin parkında sizden başka bir dolaşan var mı?" diyecekti. Sonra:
"Paris'e gitmemdeki amaç, yakında lâzım olacak bazı şeyleri kendime beğenip almak..." kelimelerini
sarfederken sevgili, ikinci kez sararacaktı. O zaman beyefendi:
"Evet efendim! Sizden kaçmalıyım; sizi o kadarcık bile görmemeliydim; biliyor musunuz ki aşkınız beni
harap ediyor?... Biliyor musunuz ki ben sizi bir gün görmezsem çıldırı-yorum?... Mümkünü yok ben
burada duramam!" diyecek ve sevgili hıçkırarak ağlamaya başlayacak, bunun üzerine artık beyefendi
insafa gelip hemen olduğu noktada, yerlere kadar eğilerek ibadet eder gibi saygıyla:
"Oh! Seni nasıl seviyorum! Sen de beni seviyor musun?" "Oh! Mon adore!" (sevgilim!) " Hayır! Yalan
söylüyorsun!"
"Ben yalan söylemesini bilmem; söyle bana gerçekten yolculuk var mı?"
"Non! Non! (Hayır! Hayır!)... Bin kere non! (Hayır!)..."
"Aklımı başımdan aldın... hain!..."
"Ya sen beni ne hâle koydun?"
"Zavallı ben ne yaptım?"
"Bir daha ne zaman görüşeceğiz?"
"Ben bilir miyim?"
tarzında artık senli benli sözler konuşulacaktı. Ondan sonra Bihruz Bey evlenme meselesini,
Koşuyolu'nda araba sürer gibi bir hızla meydana sürecek ve bu mesele hakkında eni konu konuşmak
için sevgilisinden randevu isteyecek, sevgili biraz nazlandıktan sonra kabul edecek; bu karar üzerine
aşağıya inilecek; ilk önce bahçenin içinde bir tur yapılacak, sonra da dışında arabayla bir iki defa
dolaşılıp ayrılmak üzere arabalara binilecekti.
102
103
Araba Sevdası
O kadar kalabalık içinde bunlar nasıl yapılacaktı? İşte beyin gelir gelmez gözüne çarpan insan
kalabalığına canı bundan dolayı sıkılmıştı. Hiddetin ilk hâlinde dönüp gitmek aklına geldi; ama sözünde
durmamış olacağını düşündü. Çaresiz arabasından indi. Bastonunu aldı, ağır ağır ikinci sete çıktı.
Kenarda ayak üzerinde durdu. Zannediyordu ki kahveci koşarak bir sandalye getirecek de beyefendiyi
oturtacak. Öyle bir koşan olmadı. Biraz daha bekledi; yine kimse gelmedi. Bunun üzerine "garson!"
diye kahvecilere doğru bağırınca seyircilerin içinde alaycılardan bazısı, Bihruz Beyi alaya alıp bir ikişer
defa kahveciyi çağırmak bahanesiyle tıpkı beyin edasını takliden "garson!... garson!" diye bağırdı.
Beyefendi bekledi, bekledi, bir gelen giden olmayınca tepeye doğru yürüyerek çıkmaya başladı. Fakat
bu gidişi de devam ettiremedi. Çünkü tepeye çıkıp inen mavi dizlikli, kırmızı kuşaklı, dar pantolonlu, bol
donlu, şam hırkalı, gecelik entarili, ceketi omzunda, setrisi kolunda yüzlerce seyirciden biriyle her
adımda yüz yüze geldikçe bu hâlden de sıkılıp:
-"Bu da ne karnaval mı geldi?" diyerek geri dönmeye mecbur oldu, gitti tekrar arabasına bindi. Arabayı
biraz ileriye yürüttü; sevgilisini orada beklemek üzere hayvanlara "dur!" emrini verdi.
Araba durduğu zaman, Bihruz Bey sevgilisi geldiğinde nasıl davranacağını, ne şekilde konuşacağını
plânlamak için zihnini tekrar çalıştırmaya başladı. Zihni, bu plânlan düzenlemekle meşgulken, gözleri de
yokuşun başından birer ikişer görünen arabalara dikkat ediyordu. Bu şekilde iki saat bekledi.
"-Mon diyö! (Allahım!)... Niçin gelmedi acaba?... Saat on! Acaba benim saatim mi ileri?" -Andon! Saat
kaç? -Onu geçiyor, ekselans!...
-Niye gelmediler bunlar? Ah, sözlerini tutmazlar ki... Haa! Dur, geliyor galiba! Hayır değil, dur bakalım,
belki şu arabadır.
104
Araba Sevdası
Vah! o da değil, keyfini mi bozdu?... İzin mi alamadı?... Yoksa yanlış mı anladı?... Bir araba daha!..
Hay Allah belâsını versin!... Boş... Bir daha geliyor... O da boş!... Ne halt ediyor bunlar?... Şu gelen
kim?... Bana çok bakıyor... Mektubu mu getiriyor?... Çok şey!... Niye bakıyor bu herif?... Se mua! Se
mua! (İşte ben! İşte ben!)... Hayır!... Geçti... Ooff. Ne kadar da başım ağrıyor!... Keşfi!... Ah!... Kanay!
(Alçak!)... Tam on gündür de hiçbir yerde rastlamadım... Elbette boş değil, bir entrik (dalavere) var...
Şu gelen herif üstü başı temiz bir uşağa benziyor... Bana da çok bakıyor... Bir haberci olmalı...
- Andon! -Paşam!
-Şu gelen herifi tanıyor musun?
-Evet, efendim!
-Kimdir o?
-Geçen günkü mektubu getiren kişi!
-Hangi mektup?
-Hani şu... Ay, unuttum adı... Yok mu... Yani Kunduraki... İşte onun adamı...
- Hay Allah belâsını versin!... İşte bir... değilmiş... araba zannettim...
Bihruz Bey, böyle düşüne söylene bir buçuk saat daha bekledi. Saat on bir buçuğa geldi. Sevgili
görünmedi.
Bir yarım saat öncesine kadar kâh yokuştan çıkan bir arabayı sarışın hanımın arabasıdır diye ümitlendi;
kâh aşağıdan yukarıya gelen üstü başı temizce birisi kendisine dikkatlice bakınca Periveş Hanımın
mektubunu taşıyan adam sanarak "Aradığınız benim" şeklinde sözler söylemeye hazırlandı. Artık
aşağıdan yukarıya bir araba çıkmaz; temiz giyinmiş, uşak kıyafetli bir kimse de gelmez oldu.
Ziyaretçiler akın akın dönüyorlardı. Oradaki arabalar, hayvanlar aşağıya doğru Bihruz Beyin önünden
geçip gittikçe arpa vakitleri geldiği için beyin hayvan-
105
Araba Sevdası
lan da hırçınlığa başladılar. Sevgilinin on bir buçuktan sonra gelmesi ihtimali yoktu. Bey, çaresiz
dönmeye karar verdi; hayvanları kırbaçladı; tren hızıyla arabasını sürdü. Yarım saat olmadan köşke
vardı.
106
Bihruz Bey köşke geldiği gibi salona çıktı. Eldivenlerini çıkarıp bir tarafa attıktan sonra kanapeye geçti,
oturdu. On gün önceki cuma akşamı nasıl düşündüyse yine öyle üzüntüyle düşünmeye başladı.
-Ne sebeple?... Ah sözlerini tutmazlar ki...Türk kadınları ne kadar iyi eğitim almış olsalar da boş! Hiç
olmazsa bir haber göndermeli değil miydi?...
"Şu sebeple gelemedim. Pardon!... Bugün çok beklemiş olmalısınız!..." Evet çok bekledim. On bir
buçuğa kadar orada dikilip durdum.
"Affınızı dilerim... Falanca gün filânca yerde buluşalım"... diye bir haber göndermek çok doğal bir
şey... Ah! Bu hanımlarda kibarlık yok... Kibarlık... Benim ne kabahatim var?... Ben bir budalalık
yapmadım... Mektubu verdiğim zaman can atarak kabul etti. Hatta memnuniyetinden gülüyordu. Yalnız
dansöz müdür, çengi midir? Dargın dargın bir şey söyledi... Neydi, anlayamadım... Ya sonra çabuk
çabuk kaçmalarına ne anlam vermeli?,.. Mektubu okuduğuna şüphe yok... O mektup okunduktan
sonraki tutum da başka türlü olmalıydı. Dört sayfalık iltifat mektubu... Saf duygu... Yazık!... Çok yazık
ki yerine gitmedi... O kadar yalvardım... Hiç görmeseydim daha iyi olurdu!... O hınzır Keşfi de nereden
rastgeldi de benim işimi bozdu. Sebep odur bütün bu şeylere... O olmasaydı kimbilir... Entikalar çevirip
duruyor da benim haberim olmuyor. Mutlaka onunla bir ilişkisi olmalı. Boş yere "kıskançlık! kıskançlık!"
diye bağır-rnamıştır elbette... Ondan sonra da bu soğukluklar başladı.... Bu cuma bahçeye de
inmediler... Ah, bari mektubumu almayaydı... Zavallı mektubum! Ne güzel yazdımdı!... O kadar
özendiğim
107
Araba Sevdası
için bir işe yaramadı ya!... Adam, sen de! Ne önemi var ki? 1 Güzellik kraliçesi değil ya!... Öyle ama ne
kadar zarif. Ne kadar esprili! Hiç düşünmeyim diyorum, olmuyor...Bu benim için
olmuyor!... Of!... Demekki seviyorum... Evet! Seviyorum... ; seviyorum, vesselam... Yer aynası... yer
aynası... Ne kadar hoş sözler!... Ne kadar talihsizmişim!... Of!... Aşk! Aşk! Aşk nedir ; sanki? Bir
trampet! Ahmaklıkların en büyüğü! Fakat ne yazık ; ki onu seviyorum, seviyorum, seviyorum!...
Öyleyse ne yapmalı?... Aramalı, bulmalı, yalvarmak, arkasını bırakmamalı..."
Bihruz Bey, bazı düşüncelerinde haklı olsa da çoğunda hakh değildi. Öncelikle, sarışın hanımın sözünü
tutmadığından şikâyet ediyordu. Halbuki beyefendiye kimsenin söz verdiği yoktu. İkincisi, söz
olmayınca randevuya gelinmediğinden dolayı haber göndermenin; özür dilemenin falan gereği
olamazdı.; Üçüncüsü, beyin mektubu kabul olunduysa da belânın defedil-mesi için kabul olundu; hatta
onu almak için uzanan el de sarışın hanımın değil, arkadaşı Gülşeker Hanımın eliydi. Dördüncüsü,
mektup okunmadı; yalnız açıldı, bakıldı. İçindeki çiçeğin zarifliğinden, kâğıdın misk gibi koktuğundan
bahsolundu. Beşincisi, mektup okunamadığı için hanımların ondan sonraki tutumlarına kesinlikle etki
etmediği gibi okunabilseydi de olmayacaktı. Altıncısı, mektup öyle bir yere gitti ki... İki parça edilip
büküldükten sonra Bağlarbaşı'ndan Bülbülderesi'ne i-nerken solda kalan terk edilmiş mezarlığa
fırlatılarak taşıdığı tuhaf aşk izleri ölülerin yanma gönderildi. Yedincisi, Keşfi Beyin sarışın hanımla bir
ilişkisinin olması şöyle dursun, geçen cuma akşamından beri sarışın hanım, Keşfi Beyin aklına hiç
gelmemişti bile.
Fakat beyefendinin şu açılardan düşündükleri çok doğruydu: Mektup, güzel yazılmış olmasına rağmen
boşa gitmişti. Sarışın hanımdan güzellik bakımından daha iyileri olabilirdi; ancak o da düşünce
bakımından mükemmel bir inceliğe sahipti. Birini düşünmemeyi başaramamak sevgiden kaynaklanan
bir
108
Araba Sevdası
durumsa beyefendi sansın hanımı seviyordu. Onun yer aynası, yer elması benzetmeleri hoştu.
Gerçekten de o mektup bir üslûp şaheseri değil miydi? O değere sahip bir mektubun yeri, güzel
kokulu, sımsıkı, sıcacık bir korsenin altında aşkın heyecan verici duygularıyla çırpınıp duran ateşli bir
kalbin üzeri olacakken yan belinden kırılmış, yazısı silinmiş, hareketsiz ve sessiz, soğuk ve donmuş
yerlerde yatan bir mezar taşının göğsü oldu! Ne kadar yazık! O mektubun içindeki o güzel sözler; o
zarif benzetmeler, o parlak cümleler, o nazik hisler hiç olmazsa epey aydınlatarak bir düşünceyi
aldatmalı; hiç olmazsa bir ruhu heyecanlandırıp bir kalbi ağlat-malıydı da yokluk mezarlığına gidecekse
bari ondan sonra gitmeliydi!...
Sarışın hanım gerçekten de çekiciliğiyle, boy poşuyla eşi az bulunan güzellerdendi. Ancak ondan daha
güzellerinin bulunması mümkündü. Hatta hayalî parktaki yeşil renkli havuzun içinde kuğularla güzellik
yarışma giren perilerden birinin sarışın hanıma nispeten daha güzel, daha endamlı olduğuna Bihruz Bey
elmas arabanın gümüş tekerleği yanında yalvarmayla meşgulken gizlice dikkat etmişti. Fakat sarışın
hanımın tavır ve davranışlarındaki, konuşmasındaki, gülümsemesindeki zerafet ve tatlılık o peri kızında
bile yoktu!
Bunun yanında sevgili gelecek diye Çamlıcada on bir buçuklara kadar beklemek çok can sıkıcı bir
şeydi. Kendisinden tamamen vazgeçip bilmediği adını bir daha ağzına almaması ve elmas arabayı bir
daha aklına getirmemesi gerekirdi. Fakat elmas araba beyin hayalî parkından bir dakika olsun dışarı
Çıkmıyor, sevgilisi ise o arabadan bir saniye olsun aşağı inmiyordu.
Bu sebeplerle sarışın hanım, kendisini ister istemez Bihruz e düşündürüyordu. Bir adamın sevgilisini
düşünmesi, ya nefretten ya aşktan kaynaklanır. Bihruz Bey, sevdiği kişiden nefret etmiyordu. Öyleyse
neden sürekli onu düşünüyordu? d ki seviyordu!
109
Araba Sevdası
Gerçekten de bir göl için "yer aynası" benzetmesi ne kadar zekiceydi. Ve o aynaya yansıyan elmacıklı,
kuru, esmer bir yanak için "yer elması" denmesi ne kadar uygun düşmüştü! Özellikle de bu yer
aynasının Fransızcası olan glâs parter ya da miruar terestr tabirleriyle benzetmenin değeri ve inceliği
daha iyi anlaşılmıyor muydu? Yalnız yer elmasından kasıt, şalgamın arkadaşı olan ve burjuva
yemeklerini oluşturan yamru yumru şeydi. Bunun -Türkçe patates demek olan- pom dö terle, tercüme
edilmesi uygun görülemediğinden benzetme Frenkleştirile-meyip kalmıştı. Ama bir kere bir aynanın
içine girmiş olduğu için bu da başka açıdan hoşa gidiyordu.
Gerçekte aşkın trampetle hiçbir münasebeti olmadığı halde Mösyö Piyer hazretleri tarafından: "Se tön
tambur!" denilmiş olması ahmaklıktan başka ne olabilirdi? Hiç olmazsa lir diyeydi de bir şeye
benzeteydi. Sevdaya -borudur- diyenler de vardı. Ancak bunlar, aşk kanununu bilmeyenler, aşk sazını
dinlemeyenlerdi!
Tambur ve udun, santur ve kemanın hüzünlendirici seslerinde ve güzel nağmelerinde gizlenen yürek
yakıcı aşklara yabancı olmayanlar, aşkı hiçbir zaman zurnaya, boruya; hele de davula ve trampete
benzetemezler. Ama Mösyö Piyer gibi amur dö fam düşmanı bunak herifler, bu tür saçmalıklarda
bulunurlarsa Bihruz Bey de onların arkasından bunak diye konuşur!
İşte Bihruz Bey, açıklamış ve yorumlamış olduğumuz bu düşüncelerle uğraştığı için akşam yemeğini
unutmuştu. Bir ara salona giren Mişel'in:
- Yemeğiniz hazır efendim! demesi üzerine uykudan uyanır gibi zihnini o sıkıntılardan sıyırıp
kurtarmaya çalışarak yemek odasına gitti. İster istemez sofraya oturdu. Her yemekten birer ikişer
lokma alarak ağzını oynatmaya başladı. Dalgın dalgın karşısına bakınıp dururken Mösyö Piyer'in hayalini
gördü-Bunun üzerine Mösyö'den amur dö fam hakkında, geçen cuma
110
Araba Sevdası
akşamı işittiği sözleri birer birer zihninden geçirerek ihtiyara biraz hak vermeye başladı.
Mösyö Piyer dememiş miydi ki: "Kadınlar, azap meleklerinin yeryüzünde görünen benzerleridir. Bizi
cennet kapısından cehenneme göderirler."
İşte Bihruz Beyin şimdiki hâli, o söze uygun düşüyordu. Zavallı bey, içinde bulunduğu üzüntünün
büyüklüğüne, hayalinde oluşturduğu arzularla dolu bir gül bahçesinden geçerek düşmüştü.
Evet, sarışın hanım beyi önce ümitlendirdikten sonra böyle üzüntü içinde bırakmamalıydı.
- Ah!...Kadınlar! Kadınlar!...
- Ekselans!...
- Sana söylemiyorum be herif!... Ne ahmaksın!
- Pardon, ekselans!... Zannettim ki bana söylersiniz...
Misel, Bihruz Beyin sofra başında ilk önce sabırsızlıkla yüreğinden '61ğzına kadar çıkan, sonra dalgınlıkla
ağzından dışarıya fırlayan:
- Ah!... Kadınlar... Kadınlar! sözünü, kendisine yapılan bir azarlama sandığı için açıklamaya kalkışınca
bey, iyice sinirlendi. Ve tatlıdan vazgeçerek yemek salonunu terk etti.
Bihruz Bey, yemek odasından çıktığı gibi doğruca çalışma odasına gitti. Mumlarını yaktı. Dolabını açtı,
içinden mektup gibi bükülmüş bir kâğıt çıkardı. Ortadaki masanın üzerine koydu, kendisi de bir
sandalyeye geçti. Masanın yanına oturdu.
Bükülü kâğıdı açtı. Bunun arasından bir diğer kâğıt daha çıktı.
Bunları dikkatle okumaya başladı.
Bu kâğıtlar Periveş Hanıma Gülşeker Hanımın eliyle verilen mektubun müsveddesi ve ona eklenmiş
parçaların örneğiydi. Bunları okumasındaki amaç ise içinde sevgilisini kızdıracak kötü bir söz, çirkin bir
cümle, anlamsız bir kelime olup olmadığına bakmaktan başka bir şey değildi.
Bihruz Bey mektubu okurken o âşıkça sözleri çok beğeniyor, o duygusal cümlelerden çok etkileniyor
ve bunları okumuş olması gereken duygusuz sevgilinin nasıl olup da insafa; yani Çamlıca'ya
gelmediğini düşündükçe hayrete düşüyordu.
"- ...Ben de doğallığın en sevimli işlerinden birisine kandım ve gördüm ki benim fikirlerim cesurca
olduğu kadar hata-lıymış da! Çünkü ben kulunuz, karsj konulması olanaksız bir güzellikten, bir
çekicilikten kendimi koruyamadım. Aşka sabırlı bir şekilde karşı koymuştum. Aşk, kendi gücünü gönül
aldatan bir şey üzerinde kamaşmış gözlerime karşı olgun bir şekilde göstererek beni cezalandırıyor! "
Böyle gönül avlayan sözler, böyle sevda uyandıran cümlelerle dopdolu bir mektubun nasıl olup da
sarışın hanımın gönlünü aldatmaya yetmediğine Bihruz Bey şaşırmakla beraber teessüf etmekte de
haklıydı.
113
Araba Sevdası
"Evet, küçük hanım! Bir görüşte âşık olunabiliyor. bir gölge gibi de görülse bir müennese (kadına)
hayat boyunca tapınılabiliyor. Bunun ispatı sizsiniz ey güzel kadın!
Bu bölümü okuduğu zaman, zavallı Bihruz Bey o kada üzüldü ki neredeyse ağlayacaktı. Bereket versin
bölümdeki müennes kelimesinin anlamım ve orada ne işi olduğunu unuttuğundan, anlamak için
mektubun Fransızcasına ve sonra da Biyanki ve Hançeri sözlüklerine bakmaya mecburdu. Böylece
kirpiklerine kadar gelen gözyaşları da geçici olarak durmuştu.
"Bir kadına hayat boyunca tapmılabiliyor." sözünün, Fransızcadaki "lon pö adorepur lâ vi sel &ö"nün
tam tercümesi olduğunu epey zorlukla anladıktan sonra o bölümü tekrar okudu. İlk okuduğundaki tatlı
hüznü yeniden yaşadı; ancak gözleri bu defa yaşarmadı.
Aynı hüzünle okumaya devam etti. Mektubun en çok yürek yakan:
"Aşk! Aşk! Bana bu keskin ateşlen hissettirmen, sonunda ümitsizlik içinde terketmek içinse beni
bitirdin!" kısmını okuyunca biraz önce kaynağına dönmüş olan gözyaşlarından birkaçı kirpiklerinin
ucundan, elindeki kâğıdın üzerine "tıp... tıp!..." diye düştü. Bu damlalar kesilince yüreği daha çok
acıyacağı için zavallı âşık tamamıyla ümitsizliğe düşüp iyice ağlamak istedi. Fakat âşıklığın en büyük
işareti olan ağlama kabiliyetinden meydana gelen gizli memnuniyeti, o üzüntü gözyaşlarını bir anda
sevinç gözyaşlarına çevirdi. Fakat o da çok devam edemeden kesildi.
Mektup yukarıdan aşağıya kadar bölüm bölüm, cümle cümle gözden geçirilerek içinde kötü bir söz
olmadığı; aksine her sözün bir başka etki, bir başka neşe taşıdığı anlaşıldıktan sonra müsvedde bir
tarafa bırakılarak kontrol edilme sırası parça örneğine geldi.
Parçadaki kelimelerden çoğunun anlamını unutmuştu. Lûgat-i Osmaniye'ye bakarak bunları tekrar
öğrendi. Hepsi de
114
Araba Sevdası
güzel anlamlıydı. Geçen defa üç noktalı çerdedir diye bakmış olduğu çerde kelimesinin "sarı" demek
olduğunu aklında çok iyi tutmuş olmasına rağmen ona da yeniden baktı. Bu sefer kelimenin sözlükte
bir noktayla yazılmış olduğuna ve "sarı renk" açıklamasını, "at ki kuladan açıktır" sözünün takip ettiğine
dikkat etti.
İlk önce bu nokta hakkındaki şüphesini ortadan kaldırmak için tekrar Vâsıf Divânı'na bakmak istedi.
Ancak divanı haremden aldırmış olduğu ve bir nokta için gece vakti oda oda dolaşıp onu bunu rahatsız
etmek uygun düşmeyeceği için bundan vazgeçerek "at ki kuladan açıktır"ı düşünmeye ve buna
kafasında bir yorum aramaya başladı.
Halbuki bu yorumu bulabilmek "Bir-siyeh-çerde civandır" mısraındaki "bir-siyeh" kelimesinin anlamını
bilmeye bağlıydı. Bu kelime ise Lûgat-ı Osmaniye'de yoktu. Fakat "bir-siyeh", Bihruz gibi sözlüklerde
olmayan bir özel ad olabilirdi. Mısraya "Bir-siyeh adındaki kız, genç bir sarışındır." anlamı yakıştırılabildiğine
göre olasılığın gerçeklik payı vardı. Zaten mısraya böyle bir anlam vermek kaçınılmaz bir
zorunluluk gibiydi. Çünkü bir şansonetin içinde kula atın ne işi olacak? Şair Vâsıf, bir at uşağı değildi
ya! Ayrıca "bir-siyeh"in ne demek olduğunu kalem arkadaşlarından sorup öğrenmek de mümkün değil
mi? Kısacası, Bihruz Bey gerek mektupta, gerek parçalarda sarışın hanımı gücendirecek kötü bir söz
olmadığına inandıktan sonra "Bir-siyeh-çerde civandır" mısraını bir kâğıt parçasına yazdı, kâğıdı büktü,
ceketinin cebine koydu. Bu sırada saate bakmak aklına geldi. Saat beşe yaklaşmıştı. Dadı Kalfa'yı yine
başında beyaz örtüyle oda kapısının eşiğinde dimdik görmemek için Mişel'i çağırdı. Ona mumları
söndürmesini söyleyerek hareme girdi. Soyundu, yatağına yattı. Hayalî parkının civarında ruhunu
gezindire gezindire tatlı bir uykuya daldı.
115
Ertesi sabah Bihruz Bey kaleme gittiği günler giydiği siyah redingotu, siyah ceketi, siyah boyun bağı ile
selâmlığa çıktı. Kahvaltısını erken yapacağını, arabanın da hemen hazırlanmasını söyledikten sonra
çalışma odasına gitti. Biraz dil bilgisine baktı, biraz doğa bilimi okudu. Beş, on satır kadar da Volter'in
Lö Siyekl dö Lui Katorz'unâan kopye etti. Bu sabah Bihruz Bey çok sakindi. Kendi kendine Fransızca
olarak:
- Birkaç haftadır görevlerimi ihmal ettim. Bari biraz çalışayım... dedi. Kahvaltının hazırlandığını haber
verdiler. Yemek odasına gitti. Azıcık yemek yedi. Bir sigara yaktı, kahvesini içti. Eldivenlerini giydi.
Bastonunu aldı. Aşağıya indi. Arabasına kuruldu. Kadıköyü'ne doğru gereken hızla giderek yirmi
dakikada iskeleye ulaştı. Arabadan inerken akşam üzeri saat dokuzda orada bulunmasını arabacıya
tembihledikten sonra vapura girdi, güvertede uygun bir yer buldu, oturdu.
- Lâ Türkî, Kurye Doryan, Ceride-i Havadis, Vakit, Man-zume-i Efkâr!...
- Gazeteci!... Gazeteci!... Done mua ön Kuriye Doryan! (Bana bir Kurye Doryan veriniz!)
- Oristi! (Buyur)
- Kombyen? (Ne kadar ?)
- Ena grosi... (Bir kuruş)
- Ün piyastr? (Bir kuruş mu ?)
- Malista... (Evet)
Vapurda bulunan bazı genç beyler Bihruz Beyin tuvaletine, tavırlarına, kıyafetine başka başka dikkat
edip dururlarken, bir de onun Fransızca gazete alması dolayısıyla sahte alafranga-
117
Araba Sevdası
lardan olmadığını anladılar. İmrenen bakışlarla onu baştan ayağa süzmeye başladılar. Bihruz Bey de
bu bakışlardan memnun oldu.
Vapur, iskeleden ayrılır ayrılmaz beyefendi gazeteyi açtı. Baş taraftan büyük bir dikkatle okumaya
başladıysa da ilk makaleden bir şey anlamıyor, fakat anlar gibi davranıyordu. Ondan sonra gündelik
olaylara geçti, bunları az çok anlayabildi. Bu sırada vapur Sarayburnu'ndan içeriye giriyordu. Bey, ilân
sayfasına şöyle bir göz attıktan sonra gazeteyi gelişigüzel bir şekilde katladı. Büyük bir incelikle yanına
bıraktı.
Bihruz Bey, vapurdan çıkıp köprüyü geçince o zamanlaıj Tramvay Şirketi adına işlettirilmekte olan kira
arabalarından birine bindi. Doğruca Babıâli'ye gitti. Ceketini, bastonunu oda- j cıya teslim ederek
kalemden içeriye girdi. Sandalyesine oturdu. ] Vakit erken olduğundan, kalfaların çoğu, baş kalfa,
başkan henüz gelmemiş ve kalemde bulunanlar beş, altı efendiden, beyden ibaret olup resmen işe
başlanmamıştı. Bihruz Beyin o gün vaktinden önce kaleme gitmekteki amacı çok merak etmeye
başladığı "bir-siyeh" kelimesinin anlamını araştırmaktı. O-nun için Keşfi Beyin o gün kalemde
bulunmasını hiç istemiyordu. Zira, vesveseleri Bihruz Beye diyordu ki:
"Keşfi'nin sarışın hanımla bir münasebetinin olması ve bu münasebet dolayısıyla mektubunun onun
eline geçmesi mümkündür. O hâlde sen Bir-siyeh 'i Keşfi Bey varken ortaya sürecek olursan Keşfi'nin -o
kötü çocuğun- hainliğiyle iş meydana çıkar, kalemde bir alaydır başlar. Onun için o varken sakın Birsiyeh'ten
kimseye söz etme!..."
Bereket versin ki oradaki beylerin, efendilerin içinde Keşfi Bey yoktu. Bihruz Bey arkadaşlarıyla hoşbeş
ettikten sonra yanında bulunan Atıf Beyden, Keşfi Beyin nasıl olduğunu ve kaleme devam edip
etmediğini gizlice sordu. Keşfi Beyin rahatsız olduğu için neredeyse bir haftadır kalemde görünmediği
haberini alınca sevindi. Zira, "bir-siyeh"i arkadaşlarından sorup öğrenmesinde vesvese açısından hiçbir
engel kalmamıştı.
118
Araba Sevdası
Bihruz Bey yanındaki arkadaşıyla öteden beriden biraz konuştuktan sonra ona:
- Sevgili dostum bir-siyeh ne demektir? diye sordu.
Atıf Bey "bir-siyeh"in anlamını bilemediği için üst tarafında oturan Salih Beye sordu. Ama Salih Bey de
"bir-siyeh"in ne olduğunu bilmiyordu. Soru bu kez İrfan Efendiye yöneldi. İrfan Efendi bir hayli
düşündü. Dağarcığını karıştırdı. İçinde öyle bir şey bulamayınca diğer beylerin, efendilerin bilgilerine
başvurmak gerekti. Bunun üzerine kalemde olan yedi bey ve efendi arasında şu konuşma geçmeye
başladı:
- Bu ne biçim bir kelime Allahını seversen?
-Özel ad olmalı... Bir şahıs, bir hayvan, bir memleket veyahut... veyahut hiçbir şey değil!
-Ben de öyle dedim, ama acaba Biyografi Sözlüğünde var mıdır?
-Biyografi Sözlüğünde hayvanın işi ne?
-O öyle bulunmaz, nerde kullanıldığı bilinmeli ki...
-Bîr şiir içindeymiş; öyle değil mi Bihruz Bey?
-Öyleyse Fransızca olmalı...
-Türkçe şiirmiş... Bir şansonet... bir şarkı!...
-Dur bakalım, şu bizim bilgice soralım; ama o da bu sabah çok meşgul... Naim Efendi!... Naim
Efendi!...
-Yine ne var?
-Bir-siyeh'm anlamım merak ettik de; acaba nedir?
-Bir-siyeh! Bu kelimeyi daha ilk defa işitiyorum. Türkçe değil. Buna eminim.
-Bana kalırsa Fransızca...
-Odacı, kütüphanedeki Fransızca sözlükleri getirse de baksak!
-Ah! Keşfi Bey, ünlü yalancı! Burada olaydı, bu kelimenin anlamı için de güzel bir yalan
uyduruverirdü...
119
Araba Sevdası
-O hasta değil mi?
-Adam, inanıyor musunuz? Hastalığı da yalandandır!...
-Yılancık çıkarmış diye işittim.
-Ben demedim mi? Yılancık'ın ilk hecesindeki ünlü a o-kununca yalancık olur!...
-Bihruz Bey bir-siyehi hocasından; Mösyö Piyer'den sormamış mı?
-Hayır! Soracak vakit olmadı.
-Canım, bu kelime elbette bir yerde görülmüş olacak...
-Söyledik ya, bir şiirde geçiyormuş...
-Agâh Bey! Sen bir şey demiyorsun?
-Bana da Fransızca gibi geliyor... Hem galibapersiye olacak... Persî'den...
-Persî, maydanoz demek değil mi?
-Öyle ya; persiye de içinde yeşil lekeleri olan şeye denir.
-Öyleyse rokfor ya da kirli hanım peyniri... Onun da lekeleri dışında!
-Daha neler! Persiye bir şiir içindeymiş deniyor. Şiirde rokfor peynirinin işi ne?
-Yalnız bir lokantanın menüsünde görülmüştür!
-Değil mon şer!... değil... bir şansonetin içinde yazılı, hem de Türkçe şansonet...
-İşte sözlükler geldi.
-Önce "bir-siyeh" i ara bakalım!
-Zannetmem ki bulunsun.
-Sabret bakalım, nah işte berse'l Beşik sallamak!
-Daha uygunu berso değil mi?
-Bana kalırsa bersöz hepsinden uygun; genellikle alafranga bestelere bersöz adı verilir.
-Sözlükte "bir-siyeh" yok mu?
120
Araba Sevdası
-O yok...
-Mademki bir şiir içindeymiş; berje olmalı... Yakışan bu!
-Berje demiyor, bir-siyeh diyor; öyle değil mi Bihruz Bey?
-Evet! Sözlüğe ben de çok baktım, bulamadım.
-Şuna bir de "s" harfiyle baksanıza!...
-Baktım... Ona da baktım; öyle şey yok; bert var. Bir çeşit dar pelerin diyor!
-Yine de olsa olsa Agâh Beyin dediğidir, persiye 'dir.
-Ne olur/?CT-.«>eye de bakın meraktan kurtulalım. Belki şiire yakışan başka bir anlamı daha vardır.
-Persiye, persiye, persiye... Nah, işte! Persiye: "(Sıfat). İ-çinde rokfor peyniri gibi küçük, yeşil lekeleri
olan.
-Bravo! Agâh Bey, bravo!
-Fakat ne çıktı bundan?
-Bihruz Beye sormalı; ne çıktığını o bilir...
-Rokfordan ne çıktığını kim bilmez? Beyaz beyaz, ufacık yaratıklar çıkar.
-Rokfor peyniri şiire yakışmaz; bu, olası değil! -Canım, şu şiiri görsek de kelimeyi öyle arasak
bulsak...Nerede, ne şekilde kullanılmış bilmiyoruz ki!...
121
5
Bu konuşmalar sırasında Bihruz Bey çok bunalıyordu. Çünkü Lûgat-i Osmaniye'ye ikinci kez baktığı
zaman "çer-de"nin açıklamasında bir de "kula at" ortaya çıkmıştı. Şimdi onun gibi "bir-siyeh"
kelimesinde de rokfor peyniri çıkıverecek olursa sarışın hanıma karşı büyük bir maskaralık yapmış
olacaktı. Sevgilisini bundan dolayı haklı olarak darıltacağını düşünerek üzülüyordu. Nihayet, konuşmayı
bitirmeye yönelen:
- Canım, şu şiiri görsek de kelimeyi öyle arasak... sözü ü-zerine Bihruz Bey yeleğinin cebinden
çıkardığı bükülü kâğıt parçasını Atıf Beye vermeye mecbur oldu. Atıf Bey, kâğıdı eline alarak içinde
yazılı olan:
"Bir-siyeh-çerde civandır"
sözlerini okuyup bir şey anlamayınca kâğıdı yanmdakine, yanındaki de daha ötekine verdi. Böylece
kâğıt, elden ele geçerek önemli bir işle meşgul olan Defterci Naim Efendi dışında orada bulunan
beylerin hepsini dolaştı. Kâğıdın bu şekilde elden ele dolaştığı süre içinde u351 ºöyle konuşmalar yapılmıştı: -
Ben bir şey anlamadım, şuna siz de bakınız... -Evet! Bir-siyeh... İşitmediğim bir söz... Hüsnü Beye
gösterelim; belki o bilir.
-Ver bakayım!... Bunun vezni de yok; şiir miymiş bu?
-Şiirmişya!...
-Amma saçma!...
-Saçma demek için, önce anlamını bilmek gerekmez mi?
-Çok doğru! Anlamsız saçmalık olur mu ya?
-Şuna bir de biz baksak!
123
Araba Sevdası İl
-Buyrun!... "
-Ooo!... Gerçekten de garip bir şey!... "Çürde" midir nedir o?
-Ben sözlükte çerde ya da çerde 'yi buldum. Sarı renk, sarışın anlamındaymış. Kula at gibi... Asıl
bilinemeyen bir-siyehl...
-Bir-siyeh dediğiniz de sakın "tembih" vezninden "bersih" olmasın?
-Öyle olursa bir anlamı var mı demektir?
-Ben buldum... Ben buldum... "Beresiye çerde". Hepsi birden Macarca şahıs adı. "Civan", o adı taşıyan
şahsın sıfatı, "dır" da bildirme hâli...
-Bravo, Şükran Bey!... Bravo!...
-Bana kalırsa bu kelime "veresiye" vezninde Fransızca "presiye" olacak ki matbaa işçisi, daha Türkçe
bir ifadeyle "basımevi işçisi" demektir. "Çerde" de, "zerde" veya "perde" vezninde Avusturya dilinde bir
şahıs adıdır. Hatta ben o şahsı tanırım. Ruznâmeci Çörçil'in matbaasında çalışan, iri yarı genç bir
Avusturyalıydı.
-Artık buna diyecek hiçbir söz kalmadı. Öyle değil mi Bihruz Bey? Bunu siz de kabul ettiniz ya?
-Hep birden alay etmeye başladınız; öyleyse şiir de Mösyö Çörçil'in demek oluyor!
-Şiirin Mösyö Çörçil'in olması şart mı? Belki oraya giden yazarlardan birinindir.
-Yine nedir o? Nedir o konuşmalar? Gürültünüzden iki saattir beynimin için çın çm ötüyor!...
-Hah! İşte bilgiç işini bitirdi. Meseleyi hallederse yine o halleder...
Defterci Naim Efendi Arapçayı, Farsçayı iyi bilirdi. Edebiyata, musikîye meraklı; çeşitli bilimleri,
Fransızcayı, Almancayı hatta İtalyancayı da bilen elli beş yaşında bir kişiydi. Kalemin gerçekten de âlimi
ve belki ayaklı kütüphanesi
124
Araba Sevdası
sayılırdı. Tatlı dilli, şakacı, dalkavukluktan uzak, olgun mizaçlı bir adam olduğu için kalemde neredeyse
on beş seneden beri deftercilik görevinden ileriye gidememiş, ileri gitmeyi de doğrusu pek istememişti.
Dil ve edebiyattaki her türlü zorlukta arkadaşları kendisine gelirler; o da zorlukları âlim bir şekilde
halletmeye ve açıklamaya çalışırdı. Bundan dolayı kalemdeki-ler tarafından saygı duyulan birisiydi;
ancak şakacı yapısı arkadaşlarıyla olan tavır ve ilişkilerini resmiyetten uzaklaştırıyordu. Büyük, küçük
bütün beyler, efendiler ona "bilgiç" diye sesleniyor; şakada sınırı aşmaktan çekinmeyen hoppa beylerse
bazen bilgiç anlamına gelen "savan"ı "soğan"a çevirmeye cesaret ediyorlardı.
Naim Efendi, bu sabah çeşitli defterler içinde iki saatten beri önemle araştırdığı bir kaydı bulduktan
sonra ordaki beylerin, efendilerin konuşmalarına kulak verme fırsatı yakalayarak kendisine özgü şakacı
bir tavırla:
- Yine nedir bu? Yine nedir bu konuşmalar?... deyince söz konusu kâğıt kendisine yetiştirilerek
bilgisine başvuruldu. Naim Efendi kâğıda şöyle bir baktı. Hafif bir sesle bir ezgi tutturup parmaklarını da
yazı çekmecesinin üzerinde ezginin ritmine göre oynatmaya başladı.
Başta Bihruz Bey olmak üzere oradaki beyler ve efendiler bu duruma hayretle bakıp Naim Efendinin
mırıldanışları içinde dönüp dolaşan gizli sözleri seçmeye çalıştılar. Naim Efendi mırıldanmayı kestikten
sonra elindeki kâğıda işaret ederek:
-"Ah! Bu ne güzel bir şarkıdır... Güfte Enderunlu Vasıf in, beste rahmetli Dede Efendinindir. Vaktiyle
çok meşhurdu." diyerek:
"Bir siyeh-çerde civandır Hüsnü mümtaz-ı cihandır Aşkı gönlümde nihândır Bunca dem bunca
zamandır " "ûtıdini ezbere ve lâyık olduğu gibi okuyuverdi.
125
='O
Araba Sevdası
Bunun üzerine etraftan birtakım sorulara kalkıştılar.
Atıf Bey: - Demek ki "bir" ayrı, "siyeh-çerde" ayrı birer kelime!...
Naim Efendi: -Öyle ya... "Bir", "vahit, yek, ön, ayn, una, ena, mek"; "siyeh-çerde" de "siyah" m
incelmiş hâli olan "siyeh" ile "cerde"den oluşan bir tamlamadır. *
Hüsnü Bey: - Ne demek, ne demek? ||
iŞi
Naim Efendi: - "Çerde" renk anlamına gelir... Bihruz Bey: - Sarı renk değil mi?
Naim Efendi: -Eskiden beri bizim bildiğimiz, genel olarak "renk"tir. Sonradan sarılığa uğradıysa ondan
haberim yok.
Bihruz Bey: - Hem galiba "cim" ile olacak değil mi?
Mahvı Efendi: -Öyleyse Arapça olur. Farsçada "cim" yoktur.
Naim Efendi: - Yooo, niçin olmasın? "Cim"de vardır ama, neyse konumuz o değil ya...
Müzekkâ Bey: -Canım, durun da şunun anlamını öğrenelim!...
Naim Efendi: - Anlamı, "esmer yüzlü" demek; Türkçede "karayağız" dedikleri...
Bihruz Bey: - Yağız mı?... Kula mı?
Naim Efendi: - Hayır! Öylesi değil... Esmer yok mu? Hani ya bizim odacı Memiş gibi... İşte "siyehçerde"
öyle esmer yüzlü insanlara denir. Yağız at; kula beygir başkadır.
Bihruz Bey: - Redhause'un sözlüğüne bakalım...
Naim Efendi: - Redhause böyle şeyleri pek bilmez sanırım.
Bihruz Bey: - Hiç bilmez olur mu? Ben kendi gözümle gördüm...
Salih Bey: - Neyi gördünüz?
Bihruz Bey: - "Cerde"yi gördüm, bir noktalı "cim" ile gördüm."
126
Araba Sevdası
Atıf bey: - Demek "cim" karnında bir nokta...
Naim Efendi: - Hayır efendim, bu benim çok iyi bildiğim bir kelimedir; "cim" üç noktalı olacak.
Bihruz Bey: - Ben size ispat edersem, ne dersiniz? Naim Efendi:- Redhause hazretleri yanılmışlar
derim...
Bihruz Bey: - Pardon ama Redhause, bilmediği şeyi pek de yazmaz sanırım!...
Hüsnü Bey: - İşte, Lûgat-i Osmaniye burada!... '
Bihruz Bey: Veriniz de göstereyim... İşte: "Çerde; sarı renk at ki kuladan açıktır", buyurun efendim...
Naim Efendi: - Sözlüğü bana verir misiniz? Bihruz Bey: Buyurun!
Naim Efendi: - Evet, gerçekten de "çerde" var; bir de "çer-de"ye bakalım...
Bihruz Bey: -"Çerde"ye nerden bakacaksınız?
Naim Efendi: - Farsça cim ile olan kelimeler ayrı bir bölümde yazılıdır, sabredin de arayalım... Yok...
Fakat bir de "siyeh" ve "çerde" kelimelerine bakalım, belki "siyeh-çerde" olarak buluruz... Nah! İşte
"siyah baht", "siyah pûş"; al efendim size: "siyah çerde"... esmer, karayağız olan..." Bihruz Beyefendi
bakar mısınız?
Bihruz Bey: - Bakayım... bakayım... acaba! Ay, şimdi, bu ne demek oldu?
Naim Efendi: - Hangisi?
Bihruz Bey: - "Bir-siyeh-çerde civandır"dan ne anladınız? Naim Efendi: - Esmer yüzlü civan demek
değil mi? Bihruz Bey: - Kim?
Naim Efendi: - Ne bileyim ben kim olduğunu? Onu rahmetli şair Vâsıftan sormak gerek...
127
Bihruz Bey bir kabahat işlemiş de kabahati yüzüne vurulmuş gibi kızarıp bozararak, alık alık
arkadaşlarının yüzlerine bakıyordu. Arkadaşları da bu antika şarkıyı nerede bulup niçin yazdığını ve
anlamını niçin bu kadar merak ettiğini ayrı ayrı sorup onu maskaraya almaya başlamışlardı. Bereket
versin bu sırada başkanın ve ardından baş kalfanın kalemden içeriye girmeleriyle, herkes resmî tavrını
takınıp konuşmayı sona erdirmiş ve böylece Bihruz Bey de arkadaşlarının alaylarından kurtulmuştu.
Baş kalfa ve başkan tarafından efendilere birtakım işler verilmeye başlandığı sırada Bihruz Bey hemen
sandalyesinden fırladı; dışarıya çıktı. Pardesüsünü, bastonunu almak için dinlenme odasına girerken
Keşfi Beyle burun buruna geldi. Keşfi Beyin söze başlamasıyla aralarında şöyle bir konuşma geçti:
- Oooo, mon şer! Bir siyekl (asır) oldu ki bir yerde görülmüyorsunuz, nasılsınız bakalım?
- Çok iyiyim... Ya siz? -Elhamdülillah!...
- Hastaymışsmız diye haber aldım!
- Hayır! Büyük bir şey değil... Söyleyiniz bakalım, sizin sarışın sevgiliyle nasıl gidiyorsunuz?
Keşfi Bey bunu söylerken Atıf Bey de oraya geliyormuş. "Sarışın sevgili" sözünü duyduğu için söze
karışarak:
- "O şimdi karayağız oldu; sarışınlıktan çıktı. İki saattir onun sözünü ediyorduk." dedi. Bunun üzerine
Bihruz Bey, gizli aşkının tamamen meydana çıkmış olmasının kızgınlığıyla kıp-
129
\
Araba Sevdası
kırmızı oldu. Ama hâlinden renk vermemeye çalışarak arkadaşlarına birer "bon soir!" dedi, hemen
kapıdan fırladı. Rast getirdiği bir kira arabasına bindi, köprüyü de arabayla geçerek Be-yoğlu'na çıktı.
Şekerlemeci Valörfnin dükkânı önünde arabayı bıraktı, dükkâna girdi, alafranga bir kahve ısmarladı.
Oturduğu yerde derin derin düşünmeye başladı:
"Karayağız... Üstelik sadece kara ya da sadece yağız değil de ikisi birlikte... Bu ne talihsizlik!... Şimdi
ne halt etmeli? Nasıl bir mazeret bulmalı? Bak şu benim hayvanlığıma!... Şüphesiz kırılmıştır. Haklı...
"Bir-siyeh-çerde"... Hay Allah cezasını versin! O mübarek şair de başka söz bulamamış da bunu mu
bulmuş?... Ah!... Ah... Şimdi ben ne yapacağım? Ne kadar aptalım. Mutlaka bir mazeret bulmalıyım.
Kabahat benim mi? Ben ne bileyim? "Çerde" zannettim. Gelmemesinin sebebi buymuş... Şimdi
anlaşıldı.. "Karayağız... Ben at mıyım? Beyefendi beni at yapmış. Hem de yağız at!... Nezaketin
alafrangası..." demez mi? O çapkınlar da amma eğlendiler! Başka türlü bunu anlamak mümkün değildi.
Redhause'dan bu kadar münasebetsizlik beklenir mi? Beni "çerde" diye aldattı! Şiir! Vay gidi şiir vay!
Türkçe şiirler işte böyle olur. O güzel tercümeyi vermedim de. Bir gül gibi!... Ne kadar ince!... Hah,
buldum... Şimdi güzel bir özür buldum... Oh! Hele iyi aklıma geldi. Hemen köşke gittiğim gibi yeni bir
mektup... İşte bu iyi aklıma geldi...
-Garson!... Garson!...
-Mösyö!...
-Bunu kaldırınız, kahve içmeyeceğim. Neli dondurmalarınız var?
-Vanilyalı, kaymaklı, limonlu, şeftalili...
-Bana bir şeftali getirin!
-Beyefendi meyve mi istiyor?
-Ne meyvesi?
-Ne istiyorsunuz?
-Şeftalili dondurma istiyorum!
130
Araba Sevdası
-Şeftali dondurması mı?
-Evet!
-Peki! Şimdi...
Beyefendi garsonun söz anlamazlığına da biraz kızdı. Eskiden Arnavutköy Burnu'nda kefal balığı
avlamak için kara kışta saçma omuzunda saatlerce beklemekten çok kez eli ayağı donan garson,
sonradan bu zor işi bırakıp Beyoğlu'nun gazinolarında, lokantalarında hizmetçilik, uşaklık etmeye
başlamıştı. Aldığı emirleri anlayıp sorulara da cevap verecek kadar Fransızca öğrenmiş bir tatlı su frengi
olduğu hâlde glâs a lâ peş'i (şeftali dondurmasını) anlamamıştı.
Bihruz Bey güç belâ anlatabildiği şeftali dondurmasına ka-vuştuysa da öyle lâf anlamaz bir garsonu
çalıştıran Valöri şekerlemecisini protesto etmek için dondurmaya el sürmeden borcunu ödeyerek
sokağa çıktı. Ayakkabıcı Herald'a, Terzi Mir'e uğradı; bir çift potin, bir çift iskarpin, iki takım elbise, beş
pantolon, iki redingot ısmarladı. Alber Gün 'ün önünden hızla geçerken dükkân sahibi onu gördü,
arkasından bağırdı. Epey yeni şey getirdiğinden bahsederek onu dükkâna aldı. Yeni mallardan bazı
şeyler göstermekle beraber hesabından da biraz para istedi. Ancak yanında o kadar para olmadığından
on beş güne kadar yetmiş, seksen liralık bir taksit vereceğini söyleyerek beyefendi bir düzine gömlek,
iki düzine çorap ve mendil, sekiz on tane kravat, yarım düzine eldiven, bir baston, iki şemsiye
beğendi. Aldıklarının köşke gönderilmesini emrederek oradan da çıktı. Sonra berber fzidar'a gitti, traş
oldu. Saçlarını kestirdi. Bu işlerle saatin dokuzu bulduğundan haberi olmamıştı. Hemen bir araba buldu,
prüye indi, vapura girdi. Kadıköy'e vardı. Arabası zaten iki saatten beri orda kendisini
bekliyordu. Arabasına kurulduğu gibi artık Fenerbahçe'yle veya bir başka gezinti yeriyle ilgilenmeyerek
doğruca köşke gitti. Çalışma odasına çıktı. Kâğıt çıkardı, Frenk kalemiyle bir-Çok kez yazdı, çizdi,
aşağıdaki karalamayı meydana getirdi:
131
Araba Sevdası
"Binlerce kez özür dilerim efendim!... Yanlışlık olmuş... Nasıl oldu bilmiyorum... Mektubuma ekleyerek
sunduğum parçalar çok tuhaf bir maskaralık olmuş. O parçaları bir arkadaşımda görüp kopyesini
almıştım. Trapezin üstünde duruyordu. Temiz kişiliğiniz için çok güzel ve beğeneceğiniz gibi bir
şansonet yazmıştım. O da trapezin üstündeydi. Dikkatsizce ötekini bunun yerine göndermişim. Bu
yüzden darılmanıza çok hak verdim. O güzel şiiri de ben tercüme etmiştim. Size sunmaya cesaret
ederek kendimi bahtiyar saydım. Binlerce kez özür dilerim efendim!... Öyle bir maskaralığı trapezin
üstüne koyduğum için kusur yine benimdir. "Kulda kusur çok olur, affeder efendisi... " sözünden yola
çıkarak affınızı diliyorum.
Çamlıca 'ya gelmenizi çok bekledim. O günden beri ne kadar üzgün olduğumu, ne kadar ağladığımı
bilemezsiniz. Yüce zatınızı buna temin edebilirim. "Bir-siyeh-çerde civandır", Vâsıf Efendi adlı şairinmiş.
Sanki bir şanson imiş. Bizim şairlerin işi böyle olur. Bu şansonun melodisini işittim, beğenmedim.
Beğenilecek şey değil ki!...
Beni, özrümün cevabını almak mutluluğuna erdirmenizi istirham ediyorum. Bu özrü gözyaşlarımla
yazdım. Samimi olduğuma inanmanız konusunda merhametinize sığınırım. Ayağınızın temiz tozuna
yüzümü gözümü sürmek için Çamlıca'ya, Fenerbahçe'ye, her nereye gelmemi dilerseniz emrinizi yerine
getirmeye hazırım. Rahatsız etmekten korktuğum için bu kadar yazabildim. Ah, küçük hanımefendi,
hâlimi tarif edemem. Her şeyden önce yapmış olduğum budalalıktan dolayı affınızı istirham edip sözü
kesiyorum. O noktada merhamet etmeyi de yine siz bilirsiniz efendim...
Her şeyiyle sizin kulunuz... "
Bihruz Bey bu müsveddeyi güzel bir kâğıda temizce geçirdi. Daha önce sözü edilen Secretaire des
Amants'dan tercüme etmiş olduğu:
132
Araba Sevdası
"Aklımı bulandıran o kadını
Gül diye adlandırıyorum
Eğer kelime, şeyi resmetmeye borçlu ise
O kadının bu dilber ismini almaya hakkı vardır
Bir gül gibi!"
dağınık şiirini de başka bir kâğıda güzelce yazdı. Öbürüne ekledikten sonra mektubu kapadı,
mühürledi. Yazı masasının gözüne koydu. Beyin o günü de böylece geçmiş oldu.
133
7
Bihruz Bey bu mektubu verebilmek için tam iki ay dolaştı. Bu müddet içinde haftada iki, üç defa
uğramadığı gezinti yeri kalmadı. Bir günde dört, beş yerde birden bulunmak için yağız ve kır beygirleri -
cuma ve pazar günleri mutlaka kırlara rastgelmek üzere- nöbetleşe koşmuştu. Günleri de şöyle
düzenlemişti: Cuma veya pazar saat yedide köşkten çıkarak Fener-4 bahçe, Haydarpaşa ve
Duvardibi'nin her birinde yarımşar saat
"' bulunduktan sonra saat dokuz buçukta halk bahçesine gelip
akşama kadar orada eğlenecekti. Cumartesi ve salı yine o saatte köşkten çıkarak doğruca Göksu'ya
gidip yarım saat eğlendikten sonra Küçüksu'ya gelip dokuza kadar orda bekleyecek ve dönüşte
Havuzbaşı'na da uğrayıp akşam üzeri halk bahçesine yetişecekti. Pazartesi ve perşembe günleri yine
her zamanki saatte köşkten çıkıp Çamlıca'ya ve sonra halk bahçesine gidecek; saat dokuza kadar orada
dinlenecek; akşam üzeri Duvardibi'ne, ordan Haydarpaşa'ya ve ezana yakın bir zaman da
Fenerbahçe'ye gidecekti.
Bihruz Beyin haftanın her günü postacı gibi böyle oradan oraya dolaşmasındaki amaç, görmeyi çok
istediği sarışın hanıma rastlamak ve bu rastlantıdaki amacı ise hazırladığı özür mektubunu vermekti. Ne
yazık ki "siyeh-çerde" hiçbir yerde görülemiyor ve o görülemedikçe beyin onu görmek arzusu da
şiddetini artırıyordu.
Zavallı mektuba gelince, haftalarca cepte taşınmaktan zarfı yıprandıkça yenileniyor; her gün sabahtan
akşamlara kadar beyin ceketinin yan cebinde hapsedilmiş ve ümitsiz kalıyordu.
İyi de Bihruz Beye gücendi diye sarışın hanımın dünyaya da küsmesi gerekmez ki!... Bahçe
gezintisinden nefret etti diye
135
Araba Sevdası
diğer gezinti yerlerinden de ilgisini kesmesi gerekmez ki!... Demekki hiçbir yere çıkmamasının başka
bir sebebi var. Bu sebep nedir acaba?... Hasta mı, kazara evlendi mi ya da başka bir diyara mı gitti?...
Bihruz Bey merakından beş dakika rahat edemiyordu. Bu iki ayın ilk haftalarında kırlarda hem araba
sürüyor, hem de hayal dünyasındaki parka tek başına dalarak elmas arabanın gümüş tekerleği önünde
kendisini yerlere atıp ağlıyor, sızlıyor; Periveş Hanımdan aflar diliyordu. İlk ay üzüntü içinde geçti.
İkinci ayın ilk haftası içinde de "siyeh-çerde" görülemeyince hayalî park, sonbaharın zaferi karşısında
yenildi ve bir iki gün içinde bir çöle dönüştü. Bahçelerin süsü olan nenfler perişan oldu. Yeşil
havuzlarda yüzen kuğuların, perilerin her biri bir tarafa kaçışıp gözden kayboldu. Bunun üzerine
koruluğun kenarında nazlı nazlı dolaşan elmas arabanın oraya olan ilgisi de birdenbire kesildi.
Bir sabah Bihruz Bey, çalışma odasında günlük gezilerinin cetvelini değiştirmekle uğraşıyordu. Misel,
izin istedikten sonra odaya girerek gümüş tepsi içinde beyefendiye bir mektup verdi. Mektubun zarfı
tirşe rengindeydi. Zarfı görünce beyin yüreği hop etti!... Sevgiliden gelen bir haber sandı.
- Neymiş o?
- Bir mektup, ekselans!
- Kimden?
- Mösyö Kondoraki'den ekselans!...
- Hay Allah belâsını versin! Bırak şuraya!...
- Cevabını istiyor... İstiyor ki sizi görsün...
Zavallı beyin kendi derdi zaten kendine yetiyorken başına bir de Mösyö Kondoraki çıkmıştı. Çaresiz
elindeki krokiyi bir tarafa bıraktı. Mektubu açıp okumaya başladı.
Hem Fransızca, hem de kötü bir yazıyla yazılmış olan mektubu beş altı kez baştan aşağı gözden
geçirdikten sonra şu anlamı çıkarmayı başarabildi:
136
Araba Sevdası
"Paraya çok ihtiyacımız olduğu için borcunuzun ilk taksidinin bize bir yardım olarak ödenmesini bundan
bir buçuk ay önce rica etmiştik. Ricamızı nezaketinize yakışmayacak bir şekilde geri çevirdiniz. Bu
ihtiyacımız hâlâ var. Şimdi ise taksit zamanı geldi. Ödenecek tutarın hemen bugün verilmesi rica
olunur. Eğer bu para bugün verilemeyecek olursa üç gün sonra yapmak zorunda kalacağımız işlemlerin
sorumluluğu size aittir. Zira adam gönderip arabaya da, hayvanlara da el koyma kararı almış
bulunmaktayız."
Çıkardığı anlam, Bihruz Beyin başını döndürmeye başladı. Düşündükçe sinirleniyordu.
-"Ne halt ediyor bu adam? Arabaya ve hayvanlara el koya-cakmış... Ne hakkı var?... Bu nasıl
muamele?... Üç gün sonra adamlar gelecek... Nasıl adamlar acaba?... Belâya bak ki bende de para
yok... Keşke önceki isteyişinde biraz para vermiş olaydım!... Ben o zaman bugünü düşünemedim... Ah,
anne ah!... Gideyim yalvarayım, ama ne yüzle?... Kadıncağızın on beş gündür semtine bile uğradığım
yok... Yarın, öbür gün Alber Gün de hesap gönderecek... Hayır!... Öyle şey olmaz!... Ben o pis arabayı,
hayvanları o kadar pahalı bir fiyatla niçin aldım?... İki, üç hafta daha beklese ne olur sanki?... Amma
insafsız bir adammış ha!... Ne haddine, bir şey yapamaz... Ben adama araba ve hayvan mı veririm?...
Gelsin de alsın bakalım! Ama ne rezillik... Vay alçak herif vay!... Çare yok, gidip görmeli... Para
bulacağımı söylemeli de beş on gün daha avutmalı... Tellâlı da buldurmalı... Ah, şu konağa hiç gerek
yok... Boş yere harap olup gidiyor... Tellâlın dediği gibi bir gün yanıverirse ne olacak?... Annem benim
malıma ne karışıyor?... Mutlaka satmalı, kurtulmalı... Ondan sonra da hesabımı yoluna koymalıyım.
Anlıyorum ki böyle sökmeyecek... Borçları vermeli, ilk iş bu...
- Misel!
- Mösyö!
137
Araba Sevdası
- Mektubu getiren herife söyle, birkaç güne kadar gidip Mösyö Kondoraki'yi göreceğim...
- Baş üstüne, ekselans!...
Bihruz Bey bu cevapla Mösyö Kondoraki'nin adamını savdırdıktan sonra tekrar gezi cetvelini eline aldı.
Yarım saat kadar uğraştı, gerekli değişiklikleri yaptıktan sonra aklına yemek düştü. Fakat kendinde pek
iştah bulamadı. Kahve fincanına el bile sürmedi. Sigarasını yaktı. İki nefes çekmeden onu da bıraktı.
Yine çıktı, arabasına bindiği gibi gitti.
138
8
O gün günlerden pazardı. Gezi cetveline göre ilk uğranılacak yer Fenerbahçe olduğu için Bihruz Bey
doğruca oraya giderek Marmara'ya bakan büyük ağaçların altında arabasını durdurdu. Kalamış
tarafından lândoların görünebileceği bir noktaya bakarak düşünmeye başladı.
Sarışın hanım, Bihruz Bey için iki aydan beri sabit bir fikir hâline gelmişti. Uyanıkken sevgilisi "siyehçerde"
yi düşünmeden geçen hiçbir dakikası yoktu. Hatta geceleri geç vakit yatağına girdikten sonra bin
zahmetle yorgun argın ruhunu gönde-rebildiği uyku dünyasında bile sürekli sarışın hanımla
uğraşıyordu. Bu düşünceler, bu endişeler çocukça bir heves veya geçici bir arzudan kaynaklanan
önemsiz düşüncelerden, kuruntulardan olsa da zavallının sinirlerini yormuştu. Hayaline yenik düştüğü
sarışın hanımı hiçbir yerde göremedikçe zavallı gencin sadece onu görmek noktasında toplanan
düşünceleri bir başka ciddi tavır almıştı. Bütün gün arabayla yaptığı uzun yolculukların yorgunlukları ve
üzüntüleri de ayrıca eklenince sinirleri oldukça gerilmiş, hassasiyeti artmıştı. Diğer taraftan iştihasızlık,
uykusuzluk ve para bakımından ara sıra hissettiği darlık gibi durumlar mizacını etkilemiş, zavallıyı
sürekli ruhî çöküntüler ve kalbî üzüntüler içine düşürmüştü. O hoppa mizaç, o lâkayd, o nefsanî
arzulara düşkün Bihruz Bey iki ay içinde tamamıyla değişmiş; suskun, düşünceli, duygusal, mahzun,
çabuk kırılan, üzgün bir Bihruz Bey olmuştu. Ahlâkında, tavır ve davranışlarında, yiyip içmesinde, yatıp
kalkmasında meydana gelen bu bütünüyle değişiklik, dikkatini çekerek Dadı Kal-fa'yı bile
endişelendirmişti. Çünkü Dadı Kalfa, yirmi senedir hizmetinde olduğu ve gece gündüz bir arada
bulunduğu için
139
Araba Sevdası
Bihruz Beyi anne gibi şefkat duygusuyla sever; hastalığında canla, başla kendisine bakar; kederli
vakitlerinde de gönlünü almaya, kederini unutturmaya çalışırdı.
Bihruz Bey, Fenerbahçe'ye saat sekizde geldiği zaman gezmeye gelmiş kimse yoktu. Bey, arabasından
inmeyerek ve yukarıda söylendiği gibi Kalamış tarafına bakarak mahzun mahzun düşünüyordu.
Tatlı poyrazın yardımıyla denizde birbiri ardınca yuvarlanan ufak ufak dalgaların sahile yakın dağınık
kayalara çarpmasından meydana gelen hafif ve kulağa hoş gelen ses, kocaman meşe ve dişbudak
ağaçlarının sallanan dal ve yapraklarından çıkan korkunç uğultu ve hışıltıyla birleşince garip bir ahenk
oluşturuyordu. Bu garip âhenkse uykusu gelmiş duyguları u-yandırmak, gizli dertleri ortaya çıkarmak,
sevgiliyi görmekten mahrum kalmış gözleri ağlatmak, sevdaya yenilmiş yürekleri inletmek için gönüllü
arıyordu.
Bihruz Bey bu ahengi, bir çeyrek saat kadar dinleyince hüznü derinleşti, yüreği kabardı, gözleri
yaşardı. Bu dakikalarda sarışın hanım için "Jö lem! Jö lem!" (Seni seviyorum! Seni seviyorum!) diye bir
itirafta bulunmak istemediği hâlde ona kavuşma arzusu, onun yakınlık göstermesine olan büyük
ihtiyacı, zavallı gencin ruhunu zalim bir pençenin baskısı altında eziyordu.
Gölgece kalan yerleri epey donuk; güneş gören parçaları ise epey parlak yeşil olan çayırın üzerinde
etrafta kimse olmamasından faydalanarak yerdeki taneleri toplayan evcil kuşların birbirini kovalayarak
öteye beriye dağılıp koşuşmaları, serbest bir bakışı memnun edecek, sakin bir kafayı oyalayıp
eğlendirecek bir görüntüydü. Asırlar görmüş yaşlı ağaçların huzur veren bir sessizlik içinde birbirleriyle
dostça el sıkışmaya yönelmeleri ise huzur verici ruhanî manzaralardandı. Halbuki Bihruz Beyin ruhu,
düşünceleri ve bakışları için bu görüntülerin hiçbir fayda-, sı olamazdı. Çünkü o acı çeken ruh
kendinden geçmeye meyilli;"
140
W
Araba Sevdası
o başıboş düşünceler ve bakışlar ise ufukların öte taraflarına süzülüp gitmeye istekliydi.
Bihruz Bey, sarışın hanımın gelişini bekleme yerinde olduğunu unutarak arabasını çevirdi. Marmara
denizini seyretmeye müsait bir konuma arabayı getirdikten sonra dizginleri yanına bıraktı. Sağ dirseğini
dizine, çenesini eline dayayıp durdu. Hasretle bakan gözlerinin önünde uzanıp giden maviliğin, keskin
güneşi gören parlak ışıklı kısmı, büyük bir ışık denizini gösteriyordu. Sahile doğru yuvarlanıp gelen
köpüklü, ufak dalgalar ise o ışık diyarına dalıp çıkarak ve oynaşa oynaşa birbirlerini kovalayarak yüzen
beyaz güvercinleri andırıyordu. Bihruz Beyin bakışları, bu gönül ferahlatıcı manzaralarla da
ilgilenmeyerek ufka doğru süzülüp gitti. Ümitsiz ruhunu, kederli düşüncelerini de beraberinde çekip
götürdü...
Zavallı genç, kendisine hiç de yakışmayan bu hüzünlü durum içinde şaşkın ve dalgın bulunmaktan ne
kadar da keyif alıyordu! Ömründe ilk defa dünyanın bu huzurlu âlemi kendisine güzel görünüyordu. Acı
çeken varlığı, alçakgönüllü bir mutluluğa dönüşmüştü. O alçakgönüllülük içinde hayalî sevgilisini
bedenden soyutlanmış, saf nur ve yalnızca ruh olarak kucaklamak istiyordu. Bu sırada beyni, ruhun
hüzünlü bir sevinç duy-masıyla dopdoluydu; gözlerinde hüzünlü gözyaşları vardı; sözleri bu sicim gibi
gözyaşlarıydı. Hatta o sıcak katrelerden üç dört tanesi parlak ayakkabılarının üzerine düştüğü hâlde
zavallının haberi bile olmamıştı.
Bey, bu şekilde coşku dünyasının en gizli bir toplantısında hüzün ve zevk dolu bir kadeh şarap içerken,
hayvanların önünde dikilip durmakta olan arabacı Andon'un -bulunduğu noktadan soluna doğru yarım
adım eğilerek- efendisine hitaben:
- Keşfi Bey geliyor!
demesi, Bihruz Beyi dalmış olduğu o cana can katan güzel uykudan uyandırdı ve zavallıyı birdenbire
sevgilinin gönül ferahlatan dünyasından uzaklaştırdı.
141
Bihruz Bey Keşfi'yi gördüğü gibi arabadan inerek karşılamaya gittiği için iki genç el sıkıştıktan sonra
konuşmaya başladılar:
- Bon soir Bihruz Bey!
- Bon soir mon amil (Günaydın dostum!)
- Siz buralara da yetişiyorsunuz, maşallah!... Şöyle azıcık yürüyerek dolaşsak olmaz mı?
- Yürüyelim... Zaten ben de arabada otura otura yoruldum...
- Qııelles nouvelles?...(Ne var ne yok ?)
-Rien... Est-ce que vous etes seni? (Hiç...Yalnız mısınız?)
- Non. J'attends des amis... (Hayır. Arkadaşlarımı bekliyorum.) Akşama buradayız.
- Poıırquoi? (Niçin ?)
- Yemek yiyeceğiz... Bu gece dair de hine (ay ışığı) çok parlak olacak... Siz de aramızda olmaz mısınız?
- Merci... Moi je ne peux pas rester. (Teşekkür ederim....Kalamam.)
- Niçin?
- Parce queje ne suis pas a mon aise... (Çünkü biraz keyfim yok...)
- Gerçekten mi? Vous avez l'air d'etre triste! (Üzgün görünüyorsunuz!)
- Non! (Hayır )
-Si! Si! (Evet! Evet!) Hem ben görmeyeli ne kadar bozulmuşsunuz!...
143
Araba Sevdası
Bilmem... Belki!...
- Sizinkini gördüğünüz var mı?
- Benimki kim oluyor?
- Lâ bel blond?
- Hayır! O benim değil, sizin. Size sormalı görüyor musunuz diye.
- Gerçekten de geçenlerde dinlenme odasında Atıf Bey bir şeyler söyledi de sizi kızdırdıydı. KarayağızL.
Yok bilmem ne... Neydi o sözler?
- Zevzeklik ne olacak?
- Siz sarışından bahsedince o da öyle söyledi.
- Demek sarışını görmüyorsunuz öyle mi?
- Hayır! Neden böyle sıkı sıkı soruş?
- Halbuki ilişkiniz çok ilerlemişti.
- Nerden anladınız?
- Bahçede o önde, siz arkada konuşarak gezmiyor muydunuz? İlişki ilerlemeyince bunlar olabilir mi?
- İşte o kadarla kaldı.
- Saklıyorsunuz. Bugünlerde sizi pek en mouvement (telâşlı) görüyorum. Köşke ne zaman geldiysem
bulamadım. "Bey, gezmeye gitti" cevabını aldım. Bu koşuşturmalar elbette boşuna değildir.
- Ne zaman geldiniz? Haberim bile yok!
- L 'amourfait t'oublier toutl (Aşk her şeyi unutturur.)
-Quel amoıır?... Je ne comprends pas ce que vous dites!...(Hangi aşk?...Söylediğinizi anlamıyorum
!...)
-Vouz avez gııelgue redez-vous d'amour içil...(Burada bir aşk randevunuz var.)
- Ma petrole d'honneur nonl... (Şerefim üzerine yemin e-| derim ki hayır!)
Araba Sevdası
- Bu saatte burada bulunmanın başka ne anlamı olabilir?
- İşte siz de buradasınız ya... Demek ki sizin de bir randevunuz var?
- Benim gelişim dostların hatırı için... Dokuzda gelecekler. Gelirler, görürsünüz...
- Gelecekler kimler?
- Tanımazsınız... İstanbul'dan birkaç kişi.
- Olabilir... Eee, sarışını siz de mi göremiyorsunuz?
- Siz varken artık o bize bakmaya tenezzül eder mi? -Ciddi söylüyorum ki iki aydır yüzünü bile
gördüğüm yok.
- Fakat hiç olmazsa arıyorsunuzdur.
- Niçin arayacağım, aramak için kendisiyle bir ilişkim olmalı, öyle değil mi?
- Vous ne mentez pas n'c'est pas? Vous dites la verite? (Yalan söylemiyorsunuz değil mi? Doğru mu
söylüyorsunuz?)
- Je dis la verite. (Doğruyu söylüyorum.)
- Tant mieux! (Daha iyi)
- Pourguoi tant mieux? (Niçin daha iyi?)
- Neyse artık konuyu değiştirelim.
- Değiştirelim amma niçin "tant mieux" dediniz?
- Hem bir ilişkiniz olmadığını söylüyorsunuz, hem de konuyla bu kadar ilgileniyorsunuz.
- Allah aşkına söyleyiniz, çok meraklandırdınız da onun i-Çin.
- O gitti, zavallı!...
- (Telâşla) Nereye gitti?
- Geri dönemeyecek bir yere gitti...
-Ne diyorsun?... Anlayamadım ne demek istediğini...
- Vous l'aimez/ (Onu seviyor musunuz?)
144
145
Araba Sevdası
- Non! Je dis que non! (Hayır dedim ya!)
- Eh bien, elle est morte, la paııvre!.. (Pekâlâ, öldü zavallı kızcağız!)
-Ah!... Gerçekten mi?... Hayır!... Yalan söylüyorsun, Est-ce possible? (Bu mümkün mü?)
- Parce que vous I 'avez vue hier? (Yoksa dün onu mu gördünüz?)
- Non! İki aydır görmedim diyorum... Fakat bu olamaz!....
- Pekâlâ, ben yalan söylüyorum... Öyle olsun...
- Elle est morte? (Kız öldü mü?) Olmayacak şey... Ne zaman söyle bakalım.
-Bu kadar telâş edeceğinizi bilseydim söylemezdim... Lâ faute a vous (Suç sizde). "Bir ilişkim yok."
dediniz, ben de söyleyiverdim...
- Gerçekten öldü mü? Allah aşkına doğru söyle!...
- Evet, ne yazık ki öyle!...
-Pauvre fille! Est-ce qu 'elle a ete malade? Zavallı kız! Hasta mıydı?
- Duyduğuma göre tifoya tutulmuş; bir hafta içinde gidi-vermiş zavallı!
- Nerdeydi bunlar?
-Kızıltoprak'ta bir köşkte kirada oturuyorlardı. Kız kardeşim gidip görmüştü. Çok yazık oldu kızcağıza!
-Elle etaitjeune, tresjeune, n 'est-cepas? (Gerçekten genç, çok gençti, değil mi?)
- Dix-hııit ans, ou vingt ans! (On sekiz, yirmi yaşlarınday-di.)
- Non mariee? (Evlenmemişti değil mi?)
146
Araba Sevdası
- Sans doute? (Şüphesiz!)
- Mais c 'est impossible! Non, ça n 'est pas vrai! (Olacak şey değil! Hayır, doğru değil bu!)
- Belki yanlış bir haberdir...
- Vous connaissez lafamille? Qui est-ce le pere? (Ailesini tanıyor musunuz? Babası kim?)
- Moi,je ne connais pas. (Tanımıyorum.) Kız kardeşim anlattı, ama kulak vermedim. Hah işte bizim
arkadaşlar da geldi. Çok özür dilerim! Sonra yine görüşürüz. Au revoir! (Allahaısmarladık!)...
- Au revoir!...
Zavallı Bihruz Bey, bu dakikada çok acınacak bir duruma düşmüştü. Gözleri kararmış, yüreği şiddetli
bir heyecana tutulmuş olarak dolaşıyor; bastığı yeri bilmiyor; gideceği noktayı belirleyemiyordu.
Gökyüzü başının üstünde fırıl fırıl dönüyor; yer ayaklarının altından kayıyordu. Zavallı, birkaç defa
denize doğru yürürken kendisini güçlükle geriye aldı. Birkaç defa fena hâlde sendeleyip düşecekken
nasıl olduysa düşmedi. Sürekli "Es possible?... Es possible?" (Mümkün mü? Mümkün mü?) diyerek
başını, kollarını garip bir şekilde sallıyor; hızlı hızlı giderken birdenbire durup düşünüyordu. Bu şekilde
gezinip dururken bir ara Keşfi Beyin arkadaşlarıyla beraber kendisine doğru geldiğini görünce ürktü.
Hemen geri döndü. Hızlıca arabasına çıktı. Dizginleri eline aldı. Hayvanları-.kırbaçladı. Kalamış'a doğru
süratle gitmeye başladı.
- Andon!...
- Paşam!
- Kızıltoprak'a nerden gitmek gerekiyor?
- Biraz ilerledikten sonra sağa sapmak gerekiyor.
- Gidilebilir mi?
- Evet ekselans!...
147
Araba Sevdası
. Hangi yol daha yakın?
.Asil köye gidecekseniz bağlar ıçınd
bir yol
var.
. Gidilebiliyor mu? köye gidilir.
. Hangi köskgideceksı? .Kira köşklerini biliyor musun. -Hayirpasafendim, bilmem...
meye
başladı.
DÖRDÜNCÜ KISIM 1
Yalancı Keşfi Bey, "siyeh-çerde"nin ölüm haberini vererek değerli arkadaşı Bihruz Beyi kulağından
zehirleyip, beyninden vuracağını bilmiş olsaydı, o belli başlı yalanı; o sırma saçlı, elâ gözlü, güneş
yüzlü, gönül kandıran güzeli sarartıp soldurduktan sonra, allayıp pullayıp da ortaya salıverir miydi? Ne
çare ki değerli arkadaşının, sarışın hanımı gördüğü saatten beri saçlarının sırma tellerine gönül iliştirip,
gece gündüz hayalini kurarak ona kavuşma isteğiyle yerinde durmadığını ve perişan bir durumda
olduğunu bilmiyordu. Ama yine de tedbiri elden bırakmamak için konuşma sırasında Bihruz Beye sarışın
hanımla bir ilişkisinin olup olmadığını sormuş ve onun gerçeği gizlemesinden dolayı kara haberci
olmaya cesaret etmişti.
Buna rağmen asıl suç yine de Bihruz Beydeydi. Keşfı'nin, o büyük yalancının, yalan söylemeden bir
dakika bile duramayacağını, bu yüzden hiçbir sözünü gerçek kabul etmenin uygun olmayacağını ve
yalancılıktaki şöhretini çok iyi biliyor olması gerekirken hiç düşünmeden ona inanmanın ve mantığını
kaybedip ne yaptığını bilmeyecek kadar çok üzülmesinin anlamı var
mıydı?
Evet! Toplumun ileri gelenlerinden eski Şam defterdarı
Sehabî Efendinin en küçük oğlu olan Keşfi Bey, arkadaşları arasında yalancılıkla ün salmış biridir. Bu
ün de ona haksız yere değil, hakettiği için verilmiştir. Zira Keşfi Bey, yalanı hem çok söyleyen; hem de
söylediği, uydurduğu yalanları güzelce süsleyen usta bir yalancıdır. Yumuşak bir zekâsı, aşırılığa
kaçınmaktan çekinen bir mizacı olduğu için dünyada hiçbir işini zevk
149
148
Araba Sevdası
derecesine vardırmamış olan bu beyin, yalan söylemeye olan bu düşkünlüğü ise çocukluk ve gençlik
yıllarının acı bir hediyesidir.
Keşfi Bey, üç beş yaşlarında bir çocukken masum istekleri yerine getirilmediği zamanlar, ağlamaması
için anne ve babası eğitici öğütler verecekleri yerde ona yalan söylerlerdi. Ve çocuk sonra kandırıldığını
anlayıp da bundan dolayı bazı tuhaf hâllerle şikâyet etmeye kalkışınca, ya bir kahkaha ya da daha
büyük bir yalanla karşılaşırdı.
Çocuk büyüdükçe zekâsı da büyüdüğü, zekâsı arttıkça istekleri de yavaş yavaş ciddi bir durum aldığı
hâlde anne-babası ve onları örnek alan kişiler, onun kandırılarak idare edilmesi zararlı alışkanlığını
bırakmamışlardı. Bu yüzden her gün yeni yeni, renk renk, ustaca, beceriksizce, kaba, ince,
münasebetli, münasebetsiz yalanlar işite işite zavallı çocuk zekâsı elverdiği kadar ve şaka tarzında ufak
yalanlar söyleyerek etrafında bulunanları aldatmaktan zevk almaya başlamıştı. Ve bu kötü alışkanlık
gitgide ahlâkında kökleşip zekâsıyla orantılı bir şekilde büyüyerek diğer alışkanlıklarının önüne geçmişti.
Keşfi Bey yalanı birine zarar vermek düşüncesiyle söylemez; fakat söylediği yalanların birine zarar
verip vermeyeceğini de düşünmezdi. Onun merakı ve zevki yalan söylemekten ibaretti. Bu yüzden
kalem arkadaşları ve diğer dostları onu Kırk Yalan, Mantör (yalancı) ya da Farsör (muzır) Keşfi Bey diye
anarlar, o da buna darılmazdı. Bazıları ise "Madem ki yalan uydurmakta bu kadar maharetin var, bunu
iyi kullanmak için romancı ya da hiç olmazsa şair ol!" derlerdi. Bu da Keşfi Beyin hoşuna giderdi.
Bu hikâyedeki olayların ve durumların geçtiği zaman olan bundan yirmi beş, otuz sene öncesinde
Avrupa görmüş bazı gençlerden, öncelikle incelikten hoşlanan yüksek tabakadaki kişilerin, daha sonra
da hâli vakti orta derecede olanların çocuk-
150
Araba Sevdası
larına bulaşan alafrangalık hastalığı Keşfi Beye de bulaşmıştı. Babasının gücünü aşmayacak şekilde
Frenk gibi süslü gezmek, Fransızca okumak, "Bon soirl", "Bonsııar!", "Voııs allez bisem? (İyi misiniz?)"
demek için Beyoğlu'nda adam aramak, Türkçe konuşurken araya Fransızca sözler katmak, koltuğunun
altında roman taşımak, savurganlığa, eğlence hayatına, borç yapmaya uzanmak ve Türkçeyi
edebiyatsız kaba bir dil kabul edip bu dili bilmemekle övünmek gibi o zaman için ve belki bugün bile
alâfrangalılaşmanın yolu ve gereği sayılan düşünce ve davranışlarda, kısacası millî değerlerden
mümkün olduğu kadar sıyrılmak hususunda, o da yaşıtları kadar yetişmişti.
Keşfi Bey, aslında yaradılış bakımından zeki bir insandı. Fakat çocukluğundan beri tembelliğe
alıştırıldığı için eğitimle uğraşmak ona en ağır işlerden biri gibi geliyordu. Bu yüzden Türkçeyi
öğrenemediği, öğrenmek de istemediği gibi bütün alafranga beylerin övünç noktası olan Fransızcayı da
hakkıyla öğrenememişti. Hele bilimle ilgili hiçbir bilgisi yoktu.
Zekâsındaki yumuşaklık, karakterindeki ılımlılık dolayısıyla aşırılıkların hemen hepsinden kurtulmuş
olan Keşfi Bey, çapkınlığı Bihruz Beyler gibi merak derecesine götürmemişti. Kadınlara bakarsa bunu
medeniyetin gereği saydığı için bakar, arkalarına düşmezdi. Sokakta, gezinti yerlerinde yanından geçen
veya karşısına çıkan bir kadına lâf atarsa ya da başka bir saldırgan davranışta bulunursa onu da incelik
gereği bildiği için yapar, fakat musallat olmak istemezdi.
Bihruz Bey, Keşfi Beyin kadınlar konusundaki ilgisizliğinden habersizdi. Fakat Ma«/ö>lüğünü,
farsör\üğünü çok iyi bildiği için ona kanmaması gerekirdi. Aslında halk bahçesinde Periveş Hanımı
gördüklerinden beri Keşfi Beyden duyduğu sözlerin doğruluğuna tamamen inanmamıştı. Ancak yalan
olduğunu da kesin bilmediği için rahatsız edici şüpheler içinde günlerce, haftalarca huzursuz olmuştu.
Oysa Keşfi Beyin -Bihruz
151
Araba Sevdası
Beyin duygu, düşünce ve hareketlerini takip ettiğimiz iki ay içinde- arkadaşıyla iki defa
karşılaşmasındaki konuşmalarında ağzından çıkan sözlerin hemen hepsi saf yalandı.
Birinci karşılaşmada, ilk olarak "Periveş Hanımı tanırım. Bizim köyden, belki de bizim mahalledendir."
sözü yalandı. Yalnız, Periveş Hanım iki ay önce bir gün Kadıköy'e geçmişti. Vapurdan çıkarken Keşfi
Bey de onun arkasmdaydı. Bile bile kadının feracesinin eteğine basmıştı. Kadın, arkasına dönüp sinirli
sinirli bakınca Keşfi Bey: "Pardon efendim... Göremedim..." demişti. Zaten o hareketi yapma sebebi de
hanımı kendisine baktırıp ne olursa olsun bir şey söyletmekten ibaretti. Fakat Keşfi Bey, hanımın yüz
şeklini aklına kazıyacak kadar dikkatle bakmadığı için onu Çamlıca bahçesinde tekrar gördüğünde
tanıyamamıştı.
İkincisi, o gün Bihruz Beyden ayrılıp bahçeye girmek için "Arkadaşlardan birisiyle randevumuz var."
demesi de o gün bahçede tek başına olmasıyla kanıtlanan tamamen gereksiz ve faydasız bir yalandı.
Üçüncüsü, Bihruz Bey bahçede Periveş Hanımı takip e-derken "Kıskançlık!... Kıskançlık!..." diye
haykırması da sırf yalan, yani kendi kendisine iftiraydı. Bihruz Beyi Periveş Hanımla değil de gerçekten
bir periyle el ele tutuşmuş olarak görse bile küçücük bir kıskançlık acısı çekmek, Keşfi Bey'in kayıtsız
mizacına yakışmazdı. İkinci karşılaşmada ilk olarak "İstanbul'dan birkaç kişi gelecek." demesi yalandı.
Sadece bağından çıkıp Fener'e gelirken, yol üzerindeki Bastiyano lokantasına uğramış ve orada
rastladığı bağ komşularından birkaç gencin Fenerbahçe'de akşam yemeği yeme kararı aldıklarını
duymuştu. Bunların nasılsa akşama doğru Fener'de görüneceklerini tahmin ederek o görünüşte gerçek
olan yalanı da ustaca uydu-ru vermişti.
İkicisi "Bu gece mehtap çok parlak olacak." demesi de gerçek değildi. Zira o gün aym son günüydü.
Dolayısıyla gece
152 :
Araba Sevdası
dolgun bir ay değil, zayıf bir hilâl bile görülemeyecekti. Fakat Bihruz Bey ayları, günleri şaşırdığı için
arkadaşının bu apaçık yalanına da dikkat edememişti.
Üçüncüsü, Periveş Hanımın tifoya tutulup vefat ettiğini, ailesinin Kızıltoprak'ta kirayla bir köşkte
bulunduklarını, kız kardeşinin köşke gidip onunla görüştüğünü söylemesi de koca başlı ve elli ayaklı bir
yalandı. Ancak yazık ki Bihruz Bey mantığını kullanamadığı için arkadaşının gerçeklikten tamamen uzak
olan bu sözlerini gerektiği gibi asılsız bulmadı.
bsİIîbSEss'
153
Aşk bir insanın yalnız kalbine değil; aklına, fikrine, iradesine, kısacası bütün duygularına, manevi
güçlerine hâkimdir. Daima şüphe ve vesveseler içinde bulunmaktan hoşlandığı için kulak ve göz her
istediği, her gördüğü şeyi onun mizacına göre duyup görmeye; düşünme gücü her kararını onun
arzusuna göre vermeye mecburdur.
Bihruz Beyi, birkaç zamandır düşünce ve özlemlerinin aldığı ciddi tavra nazaran bir âşık kabul
ettiğimize göre yalancı Keşfi Bey'den duyduğu kara haberlere inanmasını mazur görmemiz gerekir.
Özellikle Periveş Hanımın iki aydan beri hiçbir gezinti yerinde görülememesi, Keşfi Beyin haberini
doğrulamıyor mu?... Gerçekten de Keşfı'nin, o koca Mantör'ün sözlerinin yalan olması ihtimali, zavallı
Bihruz Beyin aklından hiç geçmedi değildi. Ama aşk, o vesveseden, heyecandan, ıstıraptan hoşlanan; o
yalnızlıklara, üzüntülere, o karanlıklara, yaslara eğilim gösteren; o derin derin dalgınlıklara, gizli gizli
ahlara, sine sine ağlamalara tutulmuş olan aşk, derhal o ihtimalin önüne geçerek mucizeli bir şekilde
fesatlık dolu bir dille:
-"Duyduğun doğrudur, inan!... tnan ki durum kötüdür!... Ağla ki, tesellisi mümkün olmayan bir felâket
içindesin!... Yan, yakıl ki dermanı bulunmayan bir derde uğradın!... Ah!... Lâ bel blondl... El e morti.
(Bihruz Beyin aşkı Fransızca da öğrenmişti.) Evet! O sırma saçlı, elâ gözlü melek, o güneş yüzlü, ahu
bakışlı güzel, o şirin sözlü, nazlı güzel, o salman ruh, o zavallı genç kız... Ah!... Ne söyleyeyim!...
Yazık!... Yazık!... O yeni açmış sarı gül soldu!... O on sekiz baharın parlaklığı olan taze fidan kurudu. O
güzellik burcunun dolunayı sonsuza dek söndü!... O dünyayı süsleyen güzelin ışıklı yüzü mezara
düştü!... Yazık!.. Yazık!...
155
Araba Sevdası
Ya ben ne olacağım?... Ah!... Ben de onun gibi can verip gidebilsem, benim için ne büyük bir saadet
olurdu!... Halbuki ben ölemeyeceğim. Ben sürekli can çekişerek senelerce acı çektikten sonra yarı ölü
ve perişan olacağım!...
Bundan böyle benim üzüntü ve ümitsizliğimin gezme yeri ıssız çöller... Bundan böyle benim yerim
karanlık ormanlar... Bundan böyle sabah akşam, matem anasının kucağında sakin sakin ağlamaktan
başka bana yapacak bir şey kalmadı! Ya sen ne olacaksın? Sen de beni o talihsiz başından atıp o kırık
ve kederli kalbinden çıkarıncaya kadar benimle beraber azap çekeceksin! Halbuki ben senin başından
kolay kolay atılmayacağım! Halbuki ben senin yüreğinden kolay kolay çıkmayacağım! Her gece
sabahlara kadar seni uykusuz bırakacağım; her gün akşamlara kadar seni ıssız ve hüzünlü yerlerde
dolaştırıp yoracağım. Sana her dakika yetimler gibi ah ettirip, seni her saat garipler gibi ağlatacağım!...
Ah!... Uçtu, gönlümün ümit arayan o kırlangıcı uçtu... Ah!... Söndü o emellerin gönül aydınlatan mumu
söndü! İşte, bak ben ağlıyorum... Senin gözlerin niçin yaşsız duruyor?... Sen de ağla... Ağla bakayım!...
Ha şöyle... Oh!... Ağla... Ağla!...
Zavallı kızcağız, tifoya tutuldu deniyor; yanlış! Veremden gitti... Zalim verem!... O, daima nazik
fidanlara bulaşan bir kurttur. Onu da galiba ben çağırdım. Niçin itiraf etmeyeyim? Zavallı kızın iki ay
içinde topraklara düşmesine benim de yardımım oldu. Birkaç senedir ona musallat olmuştum. Gündüz
onu tek başına bulunca, büyüleyici bir şekilde yanına sokulur, sırma saçlarına asılır, bir şekilde beynine
girmenin yolunu bularak hayallerini gıcıklardım. Geceleyin naz yatağında olduğunu görünce yatağına
çıkar; yaklaşarak koynuna girer; kalbinin üzerine yatarak duygularını saatlerce uyanık bırakırdım. Bir
dereceye kadar sevdirdimse de, yüreğinde istediğim yere ulaşamadım. Bu maksadı gerçekleştirmek için
türlü türlü hileler düşünüp, fırsat gözetmekteydim. Çünkü kızcağız asildi, çok zor
156
Araba Sevdası
beğenirdi. Gösterdiğim genç beylerin kimisini çok ağır, kimisini çok hafif, kimisini çok fena, kimisini
gereğinden fazla nazik, kimisini çok şık, kimisini karaktersiz buluyor; kiminin tavrım beğenmiyor,
kiminin bakışından hoşlanmıyor, kiminin sözünden, sohbetinden hoşlanmıyor; hiçbirinin eğitimini
isteğine uygun bulmuyordu. Bunların içinde Keşfi Beyi bir dereceye kadar beğendi. Onunla ilgilenmeye
başladı. Fakat Keşfi Bey maymun iştahlı bir çocuk olduğundan, kızcağıza bugün aşırı bir ilgi gösterse,
yarın soğuk soğuk bakardı. Bundan dolayı gönlüne iyice yerleştiremiyordum. Nihayet seni gösterdim,
senin yüzünü, süsünü, tavır ve davranışlarını, özellikle de arabanı ve hepsinden fazlası eğitim seviyeni
beğendi. Sana hemen içi ısındı. O zaman ben de kendisine daha fazla yaklaştım. Daha fazla beğenilip
iltifatlarını görmeye başladım. Beş, on gün içinde münasebetimiz o kadar ilerledi ki onun sırdaşı,
düşünce arkadaşı, gam ortağı hep ben oldum. Bu olduktan sonra yavaş yavaş davranışları değiştirdim.
Garip hikâyelerimle, acı telkinlerimle, hırçın heveslerimle ruhunu istediğim gibi sıkmayı, beynini
istediğim gibi yormayı, gönlünü istediğim gibi üzmeyi başarabil-dim. O zalim verem de bir taraftan
ciğerini yiyip duruyordu. Nihayet zavallıyı öldürdük, gitti. Yaptıklarımda sen de bana ortaktın. Demek ki
ikimiz de suçluyuz!... Ya senin o münasebetsizliğin neydi? "Karayağız!..." Hiç öyle nazik, öyle zarif bir
güneş kızma "sen siyeh-çerdesin" denir mi? Vah vah!...Yazık sana Bihruz Bey!... Yazık sana!... Artık bu
remords (vicdan azabı) yalnız senin. Bu kabahati affettirmek için ağlamak, ağıtlar yazmak, yazdırmak,
ruhuna dua etmek, mezarına -Ah, mezarını da öğrenemedik!- gidip toprağına yüzünü gözünü sürmek,
çiçekler götürmek senin işin. Ağla bakalım! Hah şöyle... Oh!... Ağla... Ağla... Bak bana... Ben de
ağlıyorum!
Evet!... Bu kusuru affettirmelisin. Bundan böyle dünya güzeli olsa bile bir kadına bakmamalısın.
Bundan sonra cennet bahçesi olsa bile bir gezinti yerine gitmemelisin. Ömrün oldukça o bahtsızın
matemini tutmalısın!... Hele "siyeh-çerde" diye
157
Araba Sevdası
gönlünü kırdığın zavallı kızcağızın son nefesini verirken "Bihruz!... Ah, Bihruz!..." dediğini, kıyamete
kadar unutmamalısın!..." diyordu.
Yalancılıkta Keşfi Beye taşlar çıkaran bu aşk çocuğunun tatlı, tuzlu nutkunu dinledikçe zavallı Bihruz
Bey, bir sürü heyecanlı duyguyla için için inleyip ağlıyordu.
Kara haberi Keşfi Beyden aldığı zaman en azından "İmkânsız! İmkânsız!" diyebilmişti. Fakat bunu
aşkın dilinden duyunca "Toııt ce qu 'il y a de plus vrai! (İşte gerçeğin ta kendisi!) " demekten başka
ağzından bir söz çıkamadı.
"Ah! Pauvre fille! Mourir a dix-huit ans! Comme c'est triste! Quelle perte inconsolable pour
moi!...(Zavallı kız! On sekiz yaşında ölmek ne kadar acı bir şey! Benim için ne kadar teselli bulmaz bir
kayıp!) Ben ağlamayım da kim ağlasın!... O incelik, o espri, o güzellik, o gençlik, hepsi mahvoldu!...
Evet, bana büyük bir sempatisi olmasaydı, benim için bahçeye inmesinin ne mecburiyeti vardı ki...
Gölün yanında dursun, benimle konuşsun, verdiğim çiçeği alsın göğsüne taksın!... Zavallı çiçek, kimbilir
ne oldu? Büyük ihtimal, iki çiçek birbirine sarıldı da öyle kuruyup gitti! Ağlayım!... Ağlayım!... Hınk!
Hınk!... En azından "siyeh-çerde"ye kendimi affettirmiş olsaydım!... O da olmadı. Bana ne büyük bir
vicdan azabı... Ben bu azabı vicdanımdan nasıl çıkarabilirim? Mektubu alırken nasıl da mahzun mahzun
bakıyordu! O bakışlar, "Adiyö! Adiyö!" demek değil miydi? Tifo... Ne münasebet! Verem olmalı... Öyle
nazik vücutlar hep veremden giderler. Ah! Bundan sonra dünya bana haram olsun! Bundan sonra
hiçbir kadına bakmayım. Bundan sonra hiçbir gezmeye gitmeyim. Ölünceye kadar onun için ağlayım!
Acaba zavallıyı nereye gömdüler? Bunu öğrenmeliyim. Mezarını ziyaret edip, çiçekler götürmeliyim. O
da bir çiçek değil miydi? Çiçek çiçekten memnun olur. Mezarının başında ağlamalı, ağlamalı,
ağlamalıyım. O kadar ağlamalıyım ki vicdanım beni affettiğine inanmalı. Ama mezarının nerde olduğu-
158
Araba Sevdası
nu kimden öğreneceğim? Ah! Hain Keşfi! Doğru söylemez ki... Zavallı kızcağız! Ağlayım, yine
ağlayım... Yüreğimin ateşi ancak ağlamakla diner!... Hınk!... Mon dieu! (Allahım!) Madem ki benim
chere adoreemi (değerli sevgilimi) aldın, beni de öldür! Ben bu ayrılığa tahammül edemeyeceğim!
Hınk! Hınk! Hınk!..."
* *
Ayrılık acısı çeken Bihruz Beyin bu düşünceleri, bu söylenişleri, bu ağlayışları aralıksız üç saat kadar
devam etti. Akşam saat biri bulunca, Misel salona girdi. Yemeğin hazır olduğunu haber verdi. Çenesini
bıçak açmayan bir adamın yemeğe iştahı olur mu? Bihruz Bey, bir şey yüzünden ne zaman yemek
yeme-se, durum hemen hareme akseder ve bunun üzerine Dadı Kalfa onu bulurdu:
"Beyim, niçin yemek yemedin, keyifsiz misin? Hanımefendi merak ediyor, ben de merak ettim de
geldim; bana söyle. Bir şeye canın mı sıkıldı, yoksa bir üzüntün mü var? Allah korusun hasta olma da...
" gibi sorularla onu rahatsız ederdi. Bu tür sorulara cevap bulmak gibi bir sıkıntıya düşmek ve özellikle
de acıklı durumundan Dadı Kalfa'ya renk vermek, Bihruz Bey'in işine gelmiyordu. Onun için ister
istemez yemek odasına gitti. Sofraya oturdu. Her yemekten tabağına birer parça aldı. Ama bazısını
tatsız, bazısını tuzsuz, bazısını yağsız, bazısını da çok yağlı bularak bıraktı. Böylece yemek derdinden de
kurtulmuş oldu. Tekrar salona gitti, yine bir aşağı bir yukarı gezinmeye başladı. Düşünüyor, gizli gizli
ah ediyor, gözlerinden damlalar süzülüyordu. Saat üçü bulunca hareme girdi. Yatak odasına gitti. Her
zamanki gibi Dadı Kalfa'nm yardımıyla soyundu ve kendini hemen yatağına attı.
159
Bihruz Bey, o geceyi çok rahatsız bir şekilde geçirdi. Yatağın içinde saatlerce bir taraftan bir tarafa
döndü durdu. En sonunda dalabildi; ancak uykusu, uykuya benzemeyen bir buhran hâliydi. Bu buhran
içinde ara sıra sayıklıyor, dişlerini gıcırdatıyor, uyanıyor, tekrar dalıyor, dalarken olduğu yerde
sıçrıyordu. Bunların sebebi ise rüyasında Periveş Hanımı garip bir şekilde görmesiydi. Kadın kefenini
yırtmış, sırma saçlarını iki yanından kara toprağın üzerine dağıtmış olarak kireç gibi bembeyaz kesilen
yüzüyle Bihruz Beye görünüyordu. Yeni solmuş gül yaprağına benzeyen dudakları arasından fırlayan
"siyeh-çerde" sözü, simli birer ok gibi zavallı adamın kulağından girip, yüreğini delik delik ediyordu.
Bihruz Bey o sıkıntılı uykudan sabahın ilk ışıklarında u-yandı. Ama kendini halsiz hissettiği için
yatağından çıkamadı. Bir saat sonra Dadı Kalfa odanın kapısına geldi, sessizce kapıyı aralayıp baktı.
Beyefendinin uyanık olduğunu, ama yataktan çıkmadığını anladı. Telâşla içeriye girdi. Beyi öyle güçsüz,
soluk yüzlü, gözlerinin etrafı morarmış bir durumda görünce şaşırarak hemen sorulara başladı:
- Ne oldun beyim, hasta mısın?
- Biraz keyfim yok...
- Bir yerin ağrıyor mu?
- Başım ağrıyor, gece uyuyamadım da... Bir şey değil, geçer.
- Ben anlıyorum beyim... Bugünlerde senin bir derdin var. Bizden saklıyorsun öyle değil mi?
- Hayır, hiçbir derdim yok.
161
Araba Sevdası
- Öyleyse soğuk mu aldın? Sıcak mı geçti? Ne oldu da keyfini bozdun bakalım?
- Bilmem... Belki soğuk almışımdır...
- Kahvaltını getireyim mi beyim?
- İstemem...
- Hararetin varsa bir limonata yapayım?...
- Onu da istemem...
- E ne istersin söyle bakalım?...
- Rienl Je ne veux rienl (Hiç! Hiçbir şey istemem.) Yalnız bir cam açsan... Je brûle! (Yanıyorum!)
- Bulantın var galiba. Leğen getireyim, cam açmak olmaz. Belki terlisindir, soğuk alırsın.
--Yok canım, bulantı filân değil, yanıyorum...
Dadı Kalfa istorları kaldırdı. Odadan çıktı. Hanımefendiyi bulup beyin keyifsiz olduğunu söyledi.
Bihruz Bey, bir vezir oğlu olduğu için daha süt emen bir bebekken hizmetçilerin, dadıların ellerine ve
daha sonra da uşaklara teslim olunduğundan bu çağlarda anne-babasmı arada sırada görürdü.
Çocukluktan kurtulduktan sonra okula gitme, çarşıda pazarda midillilerle gezme zamanı geldiği için,
anne ve babasını yine çok göremezdi. Çocukluktan gençlik dönemine geçince önce araba sevdasına
düştü. Sonra alafrangalık hastalığına yakalandı. Daha sonra bunlara başka hevesler karıştı. Babası
ölünce kendisine kalan miras, türlü türlü eğlencelerin, israfların başlamasına sebep oldu. Gece gündüz
bunlarla uğraşmaktan, aynı çatının altında olmalarına rağmen günde yarım saat olsun annesiyle
görüşmeye vakit bulamaz olmuştu. Yalnız geceleyin yatmaya giderken ya da sabahleyin haremden
çıkarken annesinin oturduğu odanın kapısından bakarak -eğer hanımefendi oradaysa - alafranga bir
edayla "Bonne soir! (İyi akşamlar!) Bonne nuit! (İyi uykular!) veyahut Bonjour mere! (Günaydın anne!)
der, zavallı kadından karşılık almaya da ge162
1
Araba Sevdası
rek görmeden çekilir giderdi. Periveş Hanım derdi ortaya çıktıktan sonra annesiyle o kadarcık olsun
konuşmayı da unuttu. Oğlunun başka birçok münasebetsiz ve yakışıksız hâllerine eklenen bu
davaranışlarmdan dolayı annesi ona çok kırılmıştı. Bu kırgınlık hâlinde bile zavallı kadın, oğlunun
keyifsizliğini öğrenir öğrenmez yerinden fırladı. On saniye içinde Bihruz Beyin başucuna geldi. Oğlunun
renksizliği kadını ilk bakışta çok korkuttu. Elini onun eline götürüp de ateşler gibi yandığını görünce
hemen doktor çağrılmasını emretti. Doktor gelirken ana oğul arasında şu konuşma geçti:
-Ne yaptın Bihruz, oğlum?... Niçin hastalandın?... Terli terli su mu içtin, dondurma mı yedin; söyle
bakalım?... -Hayır, madam!...
-Yoksa şemsiyesiz çok gezdin de güneş mi çarptı? -Bilmem!... Her zaman geziyorum. Bir şey
olmuyordu. -Biraz canın da sıkılıyormuş, neden sıkılıyorsun oğlum? -Size kim söyledi sıkılıyorum diye?
-Anneler çocuklarını göremese de, durumlarını öğrenirler. Bana kimse bir şey söylemedi. Ben kendim
anladım. Oturuşundan, kalkışından, yemenden, içmenden, her hâlinden öyle anlaşılıyor...
-Hayır! Hayır!... Sıkılmıyorum.
-Paran var mı bakalım? Ne kadar paran var?
-Biraz daha var. Var ama bocum da var. Hele birisi çok terbiyesizlik ediyor. Neyse onu da vereceğim.
Konak satılsa...
-Konağı satma. Babandan kalan malındır, ben karışmak istemem. Ama şimdilik ilişme. İlerde benden
kalacak bir iki parça şeyle beraber üzerinde bulunsun; ne olur, ne olmaz...
- Borçlarımı vermeyeyim mi?
- Ben senin borçlarım yavaş yavaş öderim. Şimdilik de sana bir yüz elli lira vereyim, ama bugün değil.
Bir hafta sonra olmaz mı oğlum?
163
Araba Sevdası
- Merci! Mille merci chere merel
-O ne demek oğlum? Türkçesini söyle de anlayım.
-Bin kere teşekkür ederim anneciğim.
Bu sırada ana ile oğul göz göze geldi. Bebekleri birdenbire büyüyen bu dört gözün etrafı sular içinde
kaldı! Bihruz'un varlığı, dermanı bulunmayan bir derdin acısıyla doluydu. Zayıf kalbi, geri dönüşü
imkânsız olan bir ayrılığın ateşiyle yanıyor ve ağlıyordu. Sonsuza dek içinde kalmasını istediği gizli
derdini açıklamaya mecbur olmadan teselliye çok ihtiyacı vardı. Dünyada hiç kimseden göremeyeceği
bu sessiz ve merhamet dolu teselliyi sevgi dolu annesinin o şefkat dolu bakışlarında buldu. Annesi ise
oğlunun gençlik hevesiyle işlediği her kusurunu unutup onu affetmişti. Varını yoğunu uğruna feda
etmek için ondan pişmanlık ifade eden küçük bir hareket bekliyordu. İşte bu hareketi, gözlerindeki
memnunluk anlatan bakışlarda buldu. Bu yüzden ikisinin de gözleri yaşla dolmuştu.
Doktor geldi, Bihruz Beyi iyice muayene etti. Vücudunda belli başlı bir hastalık işareti bulamayınca
rahatsızlığı, şiddetli bir sinirsel heyecana bağladı. Hastanın sinirlerini yatıştırarak ateşini almak için
gereken ilâçları yazdı. Bir iki gün gözetim altında tutulmasını ve dinlenmesini söyleyerek çıkıp gitti.
Hasta, o gün yataktan çıkmadı. Gece biraz rahat uyuyabildi. Ertesi gün ateşi geçti, keyfi biraz düzeldi,
renginde yerine geldi. Yalnız, ara sıra birdenbire gözleri dalıyor; üç, beş dakika kadar sessiz duruyor ve
sonra yine aklını başına topluyordu. Üçüncü gece uykusu daha sakin, sabahleyin uyanışı daha hafif
oldu. O gün, iştahı da epey arttığı için her günkünden daha iyi yemeğini yedi. İkindiye doğru giyindi,
bastonunu aldı, yayan dolaşmak üzere köşkten çıktı. Bağlar arasından ağır ağır yürüyerek ve tabiattaki
şekillerin, renklerin, seslerin sunduğu garip ve güzel uyumu seyretmek ve dinlenmek için her beş on
adımda bir durarak Bulgurlu üzerine kadar çıktı. Sonra yine döndü, köşke geldi.
164
Araba Sevdası
Aşkın istek ve tavsiyelerini dinleyerek ıssız yerlerde bulunup gezinmekten zevk almaya başlamış ve
araba sevdasını artık gönlünden çıkarmıştı. Bu tip gezmeler bir hafta kadar devam etti. Bedenen
halsizliği yavaş yavaş geçiyorsa da başının ağırlığı hafiflemiyordu. Zavallı adam, gezintilerinde daima
insanlardan uzak yerler arıyor; yolda birine rastlayınca başını öbür tarafa çeviriyor; tabiattan bir türlü
gözlerini ayıramıyordu. Doğanın hangi güzelliğine baksa onda sarışın hanımın hüzün veren bir hayalini
görüyor; doğadaki büyük melodiyi oluşturan hangi sesi duysa onda sarışın hanımın ıstıraplı
yakınmalarını, kırgınlık inleyişlerini, aşkın gönül avlayan nağmelerini duyuyordu. Bu yüzden her zaman
için için inliyor, sine sine ağlıyordu!...
Fener'de Keşfi Beyden ayrılır ayrılmaz ilk acılar, kalbine hep birden saldırarak onda büyük heyecanlara
ve sarsıntılara sebep olmuştu. Bu acılar kalbine yerleşince heyecan ve sarsıntıları da dinginleşti. İlk
zamanlar içinde yanan ayrılık ateşinin yükselen kıvılcımları düşüncelerini, duygularını kavurmaya
başladığında zavallı, korku ve telâş içinde ne yapacağını şaşırmıştı. Ateşin şiddeti azalınca duygu ve
düşüncelerindeki yanış da sakinleşti.
Bihruz Beyin sarışın hanımla ilgili artık tek bir isteği kalmıştı. O da "siyeh-çerde" münasebetsizliğindeki
kusurunu affettirdiğine inanıncaya dek mezarının başında ağlamaya ve dua etmeye devam etmekti.
Fakat mezarın nerede olduğu bilinmediği için o biricik isteğin gerçekleştirilmesine hemen
başlanamıyordu. Mezarın yerini söyleyecek tek kişi yine Keşfi Beydi. Ancak Bihruz Bey, bitkin haliyle
Keşfi Beye üzüntüsünü belli etmek istemiyordu. Bu yüzden tam olarak rahatlayın-caya kadar birkaç gün
geçmesi gerekiyordu.
165
Fener bunalımının on üçüncü salı günü Bihruz Bey kalem kıyafetleriyle haremden çıktı. Arabasını istedi.
Bir iki lokma yemek yedikten sonra arabaya bindi. Doğruca Üsküdar'a indi. Çünkü Kadıköy taraflarını
görmek istemiyordu.
İskeleye varınca arabadan indi. Vapur kalkmak üzere olduğu için vapur memuru biraz acele etmesi
gerektiği uyarısında bulundu. Ancak Bihruz Bey bu uyarıyı hiç önemsemedi. Tam duraktan geçip vapur
iskelesine ayağını attığı sırada, vapur da iskeleden ayrıldı. Bunun üzerine hareketlerini hızlandırdı ve
iskelenin kenarına vardı. Ama vapurla iskelenin arası epey olduğu için atlayamadı ve olduğu noktada
kalıverdi.
Vapurda bulunanların bir kısmı, özellikle de kadınlar, vapura yetişemediğine üzülüyormuş gibi Bihruz
Beyi birbirlerine gösterip gülüşüyorlardı. Bu kadınlardan biri de Periveş Hanımdı. Bihruz Beyin ümitsiz
bakışları onu görüp şaşkınlık içinde tanıyınca yüreği öyle bir şiddetle çarpmaya, başı öyle bir dehşetle
dönmeye, gözleri öyle bir hâlde kararıp, vücudu öyle bir titremeye başladı ki, olağanüstü bir gayretle
kendini iki adım geriye almasaydı, hiç şüphe yok denize gidiverecekti. Bereket versin ki bu durum çok
sürmedi. Zorlaya zorlaya aklını başına toplayabildi. Uğraşa uğraşa gözlerini açtı. Gördüğü o yüzü bir
daha görmek için bakışlarının bütün gücüyle ileriye baktıysa da vapur oldukça uzaklaşmış olduğundan,
o kadar beyaz baş içinde aradığını tanıyamadı. Bunun üzerine vapuru durdurmak için kaptana
haykıracak oldu. Sesi çıkmadı, bastonuyla "dur!" diye işaretler yaptı, anlatamadı. O an kendisini
vapurdan önce köprüye ulaştıracak bir araç yaratılmış olsaydı, o araç için bütün varını yoğunu ve belki
değerli ömrünü bile verirdi.
167
Araba Sevdası
-"Mon Dieu! Quelle vision que ça? Est-ce que je reve? Non! (Allahım! Bu nasıl bir hayal? Rüya mı
görüyorum? Hayır!) Ta kendisiydi... Evet! Oydu!... Ah!... Ne kadar bozulmuş, ne kadar zayıflamış!...
Ah! Yalancı Keşfi!... Canaille! (Aşağılık!)... Edepsiz!... Ne zevk buldu da o yalanı uydurdu!... Lâche
(alçak) köpek!... Fakat ne yapsam da şuna yetişsem?... Ah! Bir balon olsa!... Bir balon yok mu?..."
Bihruz Beyin böyle söylenerek, telâş içinde öteye beriye koşuşturduğunu gören kayıkçılar etrafını
aldılar ve:
-Beyefendi, buyurun sizi şu piyade ile götüreyim, kalafattan yeni çıktı... Yirmi dakikada İstanbul'a
varırız!
-Gel ağabey! İki çifte gidelim...
-Bana iki çeyrek ver, vapur köprüye Varmadan seni Sirke-ci'ye çıkarayım... gibi sözler söylemeye
başladılar.
Bihruz Bey, "İstanbul'a vapurdan önce yetişmek" sözünü işitince, o şaşkınlık hâlinde bunun mümkün
bir şey olduğunu düşünerek kayıkçıya hitaben:
-İki çeyrek değil, sana iki lira var... Ama söylediğin gibi beni vapurdan önce yetiştireceksin! dedi.
Gösterilen iki çifteye atladı. Kayığa dayandılar, kürekçiler küreklere yapıştı. Kayık gerçekten de epey bir
hızla suyun üzerinde fışır fışır kayıp gitmeye başladı.
Bihruz Beyin kendisi kayığın içindeyse de düşünceleri bin tarafa birden dağılmıştı. Önünde uzaklaşarak
gitmekte olan vapuru bakışlarıyla takip ediyor, sabırsızlıktan oturduğu yerde çırpınıp duruyordu. Kayık
epey gitti. Ama ne yazık ki Bihruz Beyin kayıkçıları henüz Kız Kulesi yakınlarında pala çalıyor-ken vapur
prüye varmış, müşterilerini çıkarmaya başlamıştı.
- Ey kürekçi başı, vapur köprüye vardı. Biz daha Sarayburnu'na gelemedik.
Araba Sevdası
- Efendim sular bozuk. Sular bozuk olmasaydı şimdiye dek Sirkeci'ye vardık gittiydi. Baksanıza anafora,
sel gibi akıyor!...
- Sen bana, vapurdan önce varırız demedin mi?...
-O ne de olsa vapur!... Onu ateş yürütüyor, bunu yürüten kul...
Kurnaz kayıkçıları susturmak mümkün mü? Bihruz Bey bu faydasız konuşmadan vazgeçerek
kürekçilere:
-Aman gayret! Aman gayret! diyor; onlar da söz verilmiş olan iki lirayı değilse bile iki mecidiyeyi olsun
hakketmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Vapurdan bir on dakika sonra nihayet Sirkeci'ye vardılar.
Bey, mecidiyeleri bırakarak kayıktan fırladı. Rastladığı bir arabaya bindi. Yollara baka baka köprüye
kadar büyük bir hızla gitti. Periveş Hanıma rastlamak istiyordu. Kadını bu yollarda göremeyince
arabacıya köprüyü geçip Beyoğlu'na çıkmasını emretti. Beyoğlu'na çıkıldı, Tak-sim'e kadar gidildi.
Periveş Hanımın izine rastlanmadı. Bunun üzerine tekrar İstanbul'a geçilerek Babıâli'ye varıldı.
Bihruz Bey, kalemde bulacağını ümit ettiği değerli arkadaşı Mantör Keşfi Beyin o münasebetsiz yalanını
yüzüne vurmak istiyordu. Bu istekle kalem odasına doğruldu. Önce paltosunu, bastonunu bırakmak için
dinlenme odasına girdi.
Keşfi Bey sakosu sırtında, bastonu elinde olarak ayakta odacıya şu emirleri veriyordu:
-Gazetelerimi vapura bırakırsın. Her gün değil ha; iki üç günde bir. Ben kamarotu tembihledim. Bizim
uşağa teslim edecek.
-Vapur birkaç tane... Hangisine?
-Beş numaralı vapura... Her zaman ona...
-Kamarotun adı ne?
-Kamarotun adını bilmen gerekmiyor. "Bunlar Keşfi Beyin adamına verilecek." dersin, işte o kadar... Bir
de beni soran, görmek isteyen olursa İstanbul'da olduğumu söylersin...
168
169
Araba Sevdası
- Baş üstüne...
Bihruz Bey, Keşfi Beyin odacıya söylediği sözlerden bir şey anlayamadı. O zaten kendi derdiyle meşgul
ve huzursuzdu. Keşfi Bey işini bitirip de Bihruz Beye dönünce iki arkadaş el sıkışıp konuşmaya
başladılar:
- Bon soir, Bihruz Bey!
- Bon soir, mon ami!
- Moi je pars, vous saves? (Ben gidiyorum, haberiniz var mı?)
-Pour o? (Nereye?)
-Önce İzmir'e uğrayacağım, sonra Beyrut'a, oradan da Şam'a kadar gideceğim...
-Sebep?
-Babamın bazı işleri var. Arazi işleri... Satılacak, bölünüp de satılacak. Uzun işler...
-Gerçek mi söylüyorsunuz?... Vah! Vah! Ne zaman gidiyorsunuz?
-Yarın gidiyorum. Bugün de bir vapur vardı, ama yetiştiremedim.
-Tuhaf.... Peki voyage (seyahat) çok sürecek mi? Vah! Vah!
-İki buçuk ay için izin aldım, fakat sanırım işler üç, üç buçuk ay kadar sürecek.
-Çok... Vah! Vah!
-Çok... Vah! Vah! Ne demek istiyorsunuz sanki?... Niçin çok? Niçin vah vah?
-Hayır! Şey... Yarın mı çıkıyorsunuz?
-Artık mecburen öyle. E mon ami, bana müsaade ediniz. Bir iki işim var, bari bugün onları bitireyim de
yarın tamamen boş kalayım.
-Tuhaf! Şey... Azıcık durunuz. Nedir bu acele?
Araba Sevdası
-Bekleyecekler, geç kalırım.
-Bir beş dakika durursanız, kıyamet kopmaz ya! Şey... Canım kardeşim, geçen gün niçin beni öyle
aldattınız? Size yakıştıramadım.
- Ne gibi?
-Farce (şaka) yapılır ama o kadarı hiçbir zaman doğru değildir.
-Anlamadım?
-Canım, hani ya la bel blond için... Fener'de... Aklınıza gelmiyor mu?
-Evet, dedim.
-E niçin o yalanı uydurdunuz?
-Hangi yalanı?
-İşte o yalanı...
-Ölmemiş mi demek istiyorsunuz?
-Öyle tabii. Sapasağlam gezip duruyor!
- Empossible! (İmkânsız!)
- Nasıl empossible? Gözlerimle gördüm. -Nerde gördünüz?
-Vapurda... Üsküdar vapurunda gördüm.
-Mümkün değil; eğer ölülere mezardan kalkıp vapura binmeye, kefen yırtıp ferace giymeye izin
verildiyse başka... Yoksa empossible!
-Kendi gözümle gördüm, ayol! -Arkasından gittiniz, konuştunuz öyle mi?
-Hayır. Vapur denize açılıyordu, yetişemedim. Fakat kadınların içinde oturuyordu. Beni gördü,
gülümsedi bile...
-Olanaksız şey... Sakın kız kardeşi olmasın? Büyük bir kız kardeşi vardı, biraz benzerler.
170
171
Araba Sevdası
-Kız kardeşi mi?
-Öyle ya... Dul bir kız kardeşi varmış. Ben onu da görmüştüm; gördüğünüz mutlaka odur, başka türlü
olamaz.
-Tuhaf!... -Mutlaka odur!...
Konuşmanın burasında Bihruz Bey birdenbire durdu. Yüzü asıldı. Şaşkın şaşkın arkadaşının yüzüne
bakarak düşünmeye başladı.
Gerçekten de gördüğü hanım -ki sarışın hanıma benziyordu- biraz daha zayıf, biraz daha renksiz değil
miydi? Halbuki sarışın hanımla vapurda gördüğü hanım arasında yüz, renk, hâl, özellikle de kıyafet ve
zerafet bakımından görülen farklar şimdi hatırlanıp şimdi itiraf ediliyordu. Evet! Sarışın hanım gencecik,
pembe yanaklı, açık sarı saçlı olduğu hâlde, benzeri olan hanım yaşlıca, donuk benizli, kumral saçlı
değil miydi? Sarışın hanımın yaşmağındaki, hotozundaki incelik; hâlindeki, edasındaki tatlılık benzeri
olan hanımda var mıydı?... Demek ki bu defa Keşfi Bey doğru söylüyordu... Ah!... Ah!... Çok doğru
söylüyordu... Eyvah! Eyvah!... Çok doğru söylüyordu... Eyvah!... Eyvah!... İki saat önce ümit örtüsünün
altına gizlenen gerçeğin asık suratı, tam bir açıklıkla eski hâline yeniden kavuşmuştu.
Keşfi Bey, Bihruz Beyin düşüncelere dalmasını fırsat bilerek:
-Adiyö, mon şer amil... dedi. Bihruz Bey de dalgın haliyle:
-Adiyö! Bon voyage!... (Hoşça kal! İyi yolculuklar!) diyerek arkadaşının elini sıkmaya yönelmişken ölen
zavallı sevgilisinin mezarı ve ailesinin oturduğu yerle filân ilgili Keşfi Beyden bazı bilgiler almak
düşüncesiyle:
-Mahzuru yoksa biraz sizinle geleyim... dedi; fakat Keşfi Bey:
Araba Sevdası
-Teşekkür ederim. Ama ben köprüye değil, yukarıya gideceğim. Birkaç yere de uğrayacağım. Geç
kaldım. Pardon!... diyerek döndü. Hızlı hızlı yürüyüp Bihruz Beyden kurtuldu. Arkasından Bihruz Bey de
çıktı. Bastığı yerleri göremeyecek, kulağına giren sözleri anlayamayacak kadar büyük bir üzüntüyle
prüye kadar geldi, vapura girdi. Üsküdar'a çıktı. Arabasını oralarda göremeyince bir kira arabasına
bindi. Köşküne vardı. Hemen salona çıktı. Kapıyı içerden sürmeledi. Kendini bir kanapeye attı. Hüngür
hüngür ağlamaya başladı.
r
I-
¦ {
172
173
Bihruz Bey gözleri yoruluncaya, gücü tükeninceye kadar ağladı. Ezana yakın bir zaman salondan çıktı.
Bastonunu aldı, bir haftadan beri en sevdiği gezinti yeri olan bağlar arasından geçerek Bulgurlu üzerine
doğru çıktı.
Akşam karanlığı çökmüştü. Gökyüzünde yıldızlar parlamaya; yol üzerindeki köşklerin, kulübelerin
içinde yakılan lâmbaların ışıkları pencerelerden dışarıya vurmaya başlamıştı. Bihruz Bey hâlâ geziyordu.
Çünkü böyle bir yaz akşamının sessizliği içindeki yalnızlık, kalbindeki derin üzüntüye ve zihnini baştan
başa kaplayan kara kara hayallere çok uygun geliyordu.
Ümitlerini aniden altüst eden, hayatının düzenini yakıp yıkan kara haberi on üç gün önce alınca birçok
ıstırap, heyecan, bunalım ve hasret çekerek olanlara alışmıştı. Elinden geldiğince kendini
yatıştırabildikten sonra tek isteği, ölen sevgilisinin mezarını bulmak olmuştu. Bu isteğini
gerçekleştirmek isterken rastladığı bir hayale kanmış ve öğrendiği acı gerçekle belki öncekinden de
büyük bir acı tatmıştı. Bu yüzden tek isteği olan mezarı bulma konusunda başarılı olamamak,
düşüncelerini yeniden dağıtmıştı.
Bu dağınık düşünceler önce büyüdü büyüdü; sonra küçülerek belirsiz bir nokta hâline geldi. Bu nokta
ise her ne olursa olsun ölü sevgilisinin mezarını öğrenmek amacından ibaretti.
Bihruz Bey, gece iki sularında köşke geldi. Gündüz gittiği yerden bir kira arabasıyla dönmesi, ezan
vakti tek başına çıkıp gece saat ikilere kadar kalması, arabasının da nerede olduğunun bilinmemesi,
köşk halkını meraklandırdığı için uşaklar, arala-
175
Araba Sevdası
rmda fısıldaşmaya başlamıştı. Olanlardan bir şey anlamak için Dadı Kalfa başörtüsüyle dışarıya
fırlamış, Bihruz Beyin annesi de tâ ara kapıya kadar gelmişti.
Beyin sağ salim köşke geldiği görülünce, Dadı Kalfa içeriye girdi. Annesi de rahat bir şekilde odasına
çekildi.
O akşam Mösyö Piyer'in gecesiydi. Bu yüzden Mösyö e-zandan sonra gelmiş; salonda gazetelerini
okumaya dalmıştı. Bihruz Bey salona girince Mösyö Piyer, okumakta olduğu gazeteyi bir tarafa bıraktı
ve yerinden kalkarak bir iki adım Bihruz Beye doğru geldi. Öğretmenle öğrenci, el sıkışarak birbirlerine
hâl hatır sormaya başladılar: -Bonsuar, Bihruz Bey! -Bonsuar, şer profesör!
-Uzunca bir promenade (gezinti)'den geliyorsunuz sanırım.
-Hayır, şuralarda geziyordum... -İnşaallah artık sağlığınıza tamamen kavuştunuz ya? -Ah! Değerli
hocam, her zaman rahatsızım, yüreğim rahatsız.
-Ne var rahatsız olacak? Sizin gibi genç, yakışıklı, zeki, zengin bir kişinin kalben rahatsızlığını
anlayamıyorum. -Sizden bir şey rica edeceğim.
-Emrediniz, elimden gelen bir şeyse yapmaya hazırım... -Bana bir poezi (şiir) yazar mısınız?
-Nasıl poezi!
-Yirmi yaşında blond (sarışın) bir kızın hastalanıp bir hafta içinde ölmesiyle ilgili bir poezi istiyorum.
Okuyayım da ağlayayım...
-Ne diyorsunuz? Sizden birisini mi kaybettiniz? Akrabadan
mı? 1
Araba Sevdası
-Hayır, bizden değil, akrabadan da değil?... -Bir dostunuzun kızı mı? -Hayır! -Öyleyse? -Şey... Ah!...
-Bir nişanlı, bir sevgili mi? -Öyle bir şey...
-Hımm!... Maheureusemant (Ne yazık ki) ben şair değilim; fakat istediğiniz gibi şiirlerden zaten var:
Dö Lâmartirf'va Graziyella'sim okumadınız mı?
-Hayır!... Kitabı siz getirmiştiniz, ama okumadım. O şiir midir? Ben hikâye zannediyordum.
-Yemekten sonra getiriniz de hikâyenin sonundaki şiiri o-kuyalım. Ne kadar beğenirsiniz. Fakat
ağlamamak şartıyla...
- Ha, gerçekten yemeği de unuttuk. Halbuki bu akşam yemeği unutan yalnız Bihruz Beydi. Mösyö
Piyer araba ücreti yanına kalsın diye Kadıköy'den köşke kadar yürüyerek geldiği için acıkmıştı.
Yemekten önce kitap okumaya girişmek istemiyordu.
Yemek odasına gidildi. Büfenin bir kenarına konulmuş o-lan çorba kâsesinin etrafından kıvrıla kıvrıla
tavana doğru çıkan bir duman, kapıdan girer girmez iştahını kabartınca Mösyö Piyer:
-Oh!... Comme ça sent bon! (Bu ne güzel kokuyor!) dedi. Ve sevinçle ellerini oğuşturarak hemen
sofraya yöneldi. Bihruz da onu takip etti. Karşı karşıya geçip oturdular. Yemeğe başladılar.
Mösyö Piyer nefis sebze çorbasını sekiz saatten beri aç o-lan midesine yollarken, her iki kaşıkta bir :
-Komme c'est bon! C'est excellent, c'est exsqui, c'est superbe! (Ne kadar güzel! Bu ne kadar tatlı, bu
ne kadar olağa-
177
176
Araba Sevdası
nüstü!) diyordu. Çorbadan sonra dolu bir kadeh bordo şarabını da içince zavallı ihtiyar tıkanıverdi.
Halbuki bu akşam yemekler çok seçici, çok nefisti. Nemse böreği, yerli kalkan balığı tavası, mayonezli
tavuk söğüş, piliç etiyle güveçte pişmiş taze bamya, bezelyeli kuzu külbastısı, kremalı çikolata geri
çevrilir şeylerden değildi. Mösyö Piyer, ister istemez bu yemeklerden tabağına alıyor; hepsinden birer
parça yemeye mecbur oluyordu. Fakat çorbadan sonra Mösyö Piyer'in dudakları çenesinden çok
oynamaya başlamıştı. O gün okuduğu gazetelerde yazan Fransa'nın askerî düzenlemeleriyle ilgili millî
savunma bakanının yeni projesinden bahsediyor, aralıksız konuşuyordu.
Bihruz Bey bu akşam sevgili hocasının bu gevezeliklerini hiç de dinleyecek hâlde değildi. Yine bir
alabandaya uğramaktan korkusuyla profesör hazretlerine:
-Parlons d'amour s'il vous plait! (Aşktan söz edelim lütfen!) diyemiyordu. Mösyö Piyer konuşurken ara
sıra beyin yüzüne baktıkça, Bihruz Bey de gelişigüzel bir şekilde kâh "Quf' (Evet), kâh: "Non!" (Hayır!),
bazen "Certes!" (elbette!), bazen de "Şans dantel.." (Şüphesiz!), "C'est vrai!" (Çok doğru!), "Bien sûr"
(Tamamen doğru) gibi sözlerle karşılık veriyordu.
Yemek vakti bitti, meyve zamanı geldi. Değerli hocasının bu gidişle bir yarım saat daha geçireceğini
anlayınca Bihruz Bey Mösyö'ye hitaben:
-Pardon mon şer profesör! "Ben gideyim de Graziyella'yı arayım. Çalışma odasına buyurduğunuzda
okuruz." dedi ve Mösyö'den:
-Pekâlâ olur!... cevabını alarak sofradan kalktı. Çalışma odasına gitti. Kütüphanesinden Graziyelld'yi
çıkardı. Eline alıp çalışma masasına oturdu. Kitabı hemen açtı. Mösyö Piyer'in bahsettiği poeziy'ı aradı,
buldu. O gelinceye kadar kendi kendine biraz okuyup anlamak istedi.
178
"Birinci Rögre... Tuhaf!... Rögre... Jö rögre... Tü rögre... II rögre... Teessüf ederim, teessüf edersin,
teessüf eder... Demek ki ilk ya da birinci teessüf... Güzel, çok güzel!... Benim için ne kadar uygun...
Sonore... Sonore... (Uğultu...Uğultu...) Sorrent denen deniz, kıyıda ses çıkarırken mavi dalgalarını,
portakal ağacının altında açar. Vardır... Ne vardır?... İnce yolun kenarında "Küçük Çamlıca yakınları
gibi" kokulu çit duvarının altında vardır. Ne vardır?... Ufak ve dar, yani ensiz; yabancının dalgın
ayaklarına endiferan, yani değmeyen bir taş vardır.
Oh!... Ne kadar güzel!!... Ben bu güzelpoeziyi nasıl olmuş da görmemişim!... Ah!... Dur bakalım,
devamı nasıl? Mösyö Piyer de gecikti. Okuyalım:
"Giröflee... Giröflee... Giröflee:'yi biliyorum ama Türkçesini bilmiyorum. Biyanki sözlüğünde olması
gerekir. Frenk menekşesi. Beyaz ya da kırmızı şebboy. İşte o çiçek orada saklar. Ne saklar? Demetinin
altında tek bir isim saklar. Bir tek isim ki hiçbir echo (yankı) onu asla tekrar etmedi!
Comme c'est beaul (Ne de güzel!)... Mösyö Piyer de nerede kaldı?... Devam edelim:
Bununla beraber bazen açarak yaş ve tarihi okur... Ve gözlerinde birkaç gözyaşının koştuğunu, -daha
doğrusu aktığını olacak- hissederek der. Ne der? Bu kız on altı yaşındaydı. Ölmesi için çok erkendi!...
Ah!... On altı yaş... On sekiz, yirmi hepsi bir!... Pauvrefil-le! (Zavallı kızcağız!)... Acaba o da benim
sevgilim gibi blond muydu?... Bakalım büyük şair daha ne söylüyor:
179
Araba Sevdası
Fakat beni niçin geçmişteki o sahnelere sürüklüyor? Bırakalım rüzgârı inlesin... Dalga da çağlasın...
Geliniz, geliniz! Ey benim triste (hüzünlü) düşüncelerim! Ben ağlamak değil rüya görmek isterim!...
"Rüya görmek" uygun düşmüyor ama rever'i Türkçede anlatacak başka bir kelime var mı acaba?
Bakalım BiyankPye, o ne söylüyor:
-"Düş görmek. İşte benim dediğim gibi. Uykuda görmek... Ruhlar âleminde görmek... Düşümde
gördüm ki -düşümde... döşekte- bunu bilemedim. Rüyamda şunu gördüm ki... Uykumda çiçekler
gördüm... Hah! İşte bu!... "Sayıklamak, saçma sapan konuşmaya başlamak..." Bu, uygun düşmedi.
"Aklı perişan olmak..." Bu da uygun düşmedi... "Zihni dalmak..." Bu olur... "İstiğrâk-ı zihne tutulmak..."
Bunu anlayamadım... İstiğrak ne demek?... "Düşünmeye dalmak..." Bu hepsinden iyi gibi... "Taklib-i
efkâr..." Bunu da anlayamadım. (Bunun üzerinde epeyce düşündü.) Bitti. Şimdi, "rüya görmek" de olsa
"zihni dalmak" hepsinden iyi. Mösyö Piyer niçin gelmiyor acaba?..."
Bihruz Bey yazı masasının üzerinde duran çanı sert bir şekilde çaldı. Kimse gelmedi. Bir daha çaldı,
Misel göründü.
- Mösyö Piyer niçin gelmiyor?
- Sal a manjede uykuyor...
- Uyku mu uyuyor?
- Uykuyor... Uykuyor...
- Okuyor öyle mi?... Gazete mi okuyor?
- Evet! Gazete uykuyor...
- Yoksa uyku mu yapıyor?
- Uyku da yapar...
Gerçekten de Bihruz Beyin sofrada bıraktığı Mösyö Piyer, tıka basa meyvesini yiyip, dört kadeh şarap
içtikten sonra kalkıp çalışma odasına gideceği yerde, koynundan bir gazete çıka-
180
Araba Sevdası
rıp, bir de sigara yakarak olduğu yerde okumaya koyulmuş; okurken tatlı tatlı uyuklamaya başlamıştı.
Bu yüzden Bihruz Beyin dersini, Lâmartin'i, Graziyella'yı, poeziyi filân hep u-nutmuştu. Türkçeyi tam
bilemeyen Misel'in icat ettiği "uykuyor" kelimesi ise "okumak-uyumak" fiillerinin ikisini birden ifade
ediyordu. Yani herkesin başına geldiği gibi okurken uyumak hâlini gösteren güzel bir sözdü. Ancak
Bihruz Bey tarafından nedense römarkabl (dikkate değer) görünmedi.
- Git söyle, kendisini beklediğimi rica ediyorum.
- Tre' bien, ekselans! (Baş üstüne efendim!)
Üç dakika sonra Mösyö Piyer gazetesini koltuğunun altına almış bir şekilde gözlerini ovuşturarak
çalışma odasına geldi. Gelir gelmez Bihruz Bey, kitabı hocasının eline tutuşturdu. Mösyö Piyer de:
- Oui, c'est une tres bellepoesie... "Lepremier regret" de Lamartine. (Evet, Lâmartin'in "İlk Pişmanhk"ı
çok güzel bir şiirdir.) diyerek şiiri yükek sesle ve Sorrent denizinin dalgalarının sesini imrendirecek güzel
ve hüzünlü bir sesle okumaya başladı.
Bihruz Bey az önceki şiiri bu kez hocasının güzel ve etkili okuşuyla daha iyi anlayıp hissetmeye başlar
başlamaz devamında gelecek sözleri beklemeden coşkulu ruhunu -Çamlıca Tepesi gibi bulutlara en
yakın yüksek bir noktanın ıssız bir köşesinde; kırmızı veya beyaz şebboy yerine sarı ve pembe güller
açmış fidanlarla çevrili; mermerden sandukasının baş ve ayak tarafındaki sütunları som yaldız içinde;
fakat yazıları o gül fidanlarının boy atmış ve gürleşmiş dal ve yaprakları arasında saklı bir kabrin
üzerinde- okunmakta olan şiirin âhengine kaptırdığı için olduğu yerde bakışları bir noktaya saplanmış;
dış dünyadan uzaklaşmış; heykel gibi hareketsiz kalmıştı.
Mösyö Piyer, şiiri baştan aşağı okudu. Kitabı masanın kenarına bıraktı. Kaba bir sesle uzun uzun
esnemeye ve yorulmuş
181
Araba Sevdası
gözlerini ellerinin tersiyle ovuşturmaya başladı. Bihruz Bey duruşunu hâlâ bozmamıştı. Fakat okuma
ahenginin kesilmesiyle, dolaşma düzenini şaşıran serseri ruhu tekrar yuvasına döndü. Bunun üzerine
zihnini de toplayınca, gözlerini saplanmış olduğu noktadan ayırarak hocasına çevirdi. -Bitti mi?
-Bitti ya! Ben de bittim. Bugün çok yoruldum, biliyor musunuz?
-Tüh!... Duymadım, hepsini dinleyemedim. Neyse... -Sizin uykunuz gelmedi mi?
-Ne gezer!...Ben uyuyamam. Siz gidiniz, rahat ediniz... -Öyleyse bon soir beyefendi!...
-Bon nuit mon cher amil (Allah rahatlık versin sevgili dostum!)
Uyku mahmuru olan Mösyö Piyer sarhoş gibi iki tarafına salınarak çıkıp gitti. Bihruz Bey yalnız kalınca
Graziyella'yı eline alarak baş tarafından göz gezdirmeye ve o yüksek tepede gül fıdanlarıyla çevrili
mezarı hayal etmeye başladı. Bunun üzerine kitabı bıraktı, gözlerini yumdu.
Bir hayli düşündükten sonra kendi kendine:
-"Mutlaka o mezarı ziyaret etmeliyim. Bu şiiri o mezarın başında okuyup ağlamalıyım!" dedi.
Bihruz Bey, bu niyetinde çok kararlıydı. O kadar kararlıydı ki, eğer Dadı Kalfa'nm rahatsız edici
sorularından çekinmesey-di gecenin karanlığına filân bakmayarak hemen köşkten dışarıya çıkıp o
mezarı aramaya gidecekti. Gidecekti, ama nerede bulacaktı? Mezarı görür görmez tanıyacağına emindi,
ama yolu bilmiyordu. Bu yolu kendisine gösterebilecek tek kişi ise Keşfi Beydi. Ama o yalancı da yarın
İzmir'e gidiyordu.
Bihruz Bey, Periveş Hanımın yerini nasıl öğreneceğiyle ilgili üzgün üzgün düşünmeye başladı. Çok
sıkıldı. Sonunda
182
Araba Sevdası
sabah erkenden Kadıköy'deki bağında Keşfi Beyi görmeye karar verdi ve bu karar üzerine Mişel'i
çağırdı. -Misel!
- Efendim!
-Yarın on ikide araba isterim, şimdiden Andon'a söyle...
- Ekselans!
- Anladın mı?
- Ekselans, Andon yoktur burada...
- Ne cehenneme gitti?
- Akşamdan gelmedi.
- Nasıl gelmedi? Benden sonra arabayı getirmedi mi?
- Getirmedi...
- Niçin getirmedi?
- Bilmem, ekselans!...
- Araba^gelmedi mi?
- Gelmedi...
- Tuhaf!... Şimdi Andon burda değil mi? -Burda değil!...
- Nerde?
- Bilmem... Biz de çok şaşırdık...
- Araba da gelmedi, öyle mi?
- Evet, arabayı da getirmedi.
- Bir adam mı çiğnemiş, yoksa arabayı bir uçuruma mı düşürmüş!...
- Öyle olmalı...
- Hiçbir haber de mi yok?
- Yok...
- Bak şu münasebetsizliğe... Gördün mü?... Şimdi ben ne yaparım?...
- Çok kötü!...
183
Araba Sevdası
- Burada... Kısıklı'da yahut Tophanelioğlu'nda temiz araba bulunur değil mi?
- Şimdi çok geç... Saat beş var...
- Şimdi değil... Yarın sabah... Ne embesil herifsin sen be!...
- Yarın sabah bulunur.
- Erkenden birisi gitsin. Sen kendin gitsen daha iyi olur. Bana temiz bir araba bul getir.
- Tre' bien (Peki) ekselans/...
- Ama on ikide araba burada bulunacak... Anladın mı?...
- Tre' bien ekselans/...
- Mutlaka birini çiğnemiş, hapse gitmiştir...
- Öyle olmalı...
- Ben hareme gidiyorum... Mumları söndür!...
- Tre' bien, ekselans!...
184
7
Zavallı Bihruz Beyin zihni, "Bu kız on altı yaşındaydı. Ölmesi için çok erkendi!...", "Mutlaka bir adam
çiğnemiş, hapse gitmiştir." sözlerini sırayla tekrar ede ede onu gece yarısından iki üç saat sonrasına
kadar yatağında kıvrandırdıktan sonra gözlerini kapamaya imkân vermişti. Genç adam, altı saat
aralıksız uyuyup gözlerini açar açmaz bakışlarını konsolun üzerindeki saatin kadranına yöneltti. Akrep
iki rakamın hizasında, yelkovan ise bir rakamının üzerindeydi. Bihruz Bey:
-"Eyvah, çok geç kaldım! Ya bulamazsam?" diye söylenerek yatağından fırladı. Alelacele ve önemsizce
tuvaletini yaptı, giyindi. Bu sırada,
-"Beyim uyanmış galiba." diyerek oda kapısından içeriye dalan Dadı Kalfa'nm,
-"Bu gece seni bekleyemedim. Afedersin beyciğim! Nâlişger'i tembihlemiştim, beyefendi gelince bana
haber ver, diye. O da uyumuş, kalmış. Bir yere mi gideceksin? Giyinmişsin. Kahvaltı yapmayacak mısın?
Andon hâlâ gelmemiş. Acaba ne oldu da gelmedi bu? Araba istemişsin. İki saatten beri bekliyormuş."
şeklindeki gevezeliklerinin hiçbirisine cevap vermeden haremden çıktı. Hemen karşısına çıkan Mişel'in,
-"Araba hazır, bekliyor! " sözüne:
-"Biliyorum." cevabıyla karşılık verdi, bastonunu aldı, a-şağıya indi. Arabaya girerken:
-"Kadıköy'e... Çabuk gidelim!" emrini verdi. -Gırrrr!...
Yirmi dakika içinde Kadıköy'e varıldıktan sonra Bihruz Bey arabacıya:
185
Araba Sevdası
-Şu sokağa gir! Şuradan sap! Şu yoldan git!... diye talimatlar vererek bir bağ kapısının önünde arabayı
durdurdu. Hemen arabadan indi. Bağ kapısının kocaman demir halkasını sert bir şekilde vurdu. Bir
daha vurdu. Bir daha vurdu. İçerden gelen,
-Geliyorum!... Geliyorum!... seslerinin ardından kapı açıldı. Kapıyı açan kişi başı yemenili, sırtı hırkalı,
kırmızı kuşaklı, abadan poturlu, çıplak ayakları kırmızı yemeni içinde, çiçek bozuğu, çakır gözlü, sarı
seyrek sakallı, bodur bir adamdı. Bihruz Bey onu adamdan saymak istemediği için kendini zorlayarak
şöyle hitap etti:
- Bir adam yok mu be?
- Nasıl bir adam arıyorsun be?
- Keşfi Beyi soracağım...
- E bana sor!... Niçin bana sormuyorsun, ben adam değil miyim?
- Başka kimse yok mu?
- Başka kimseyi ne yapacaksın?
- Sen surdan birisini çağır hele!...
-Şimdi herkesin işi var... Ne söyleyeceksen bana söyle!
- Bihruz Bey bu kısa adamla boş yere ağız dalaşı etmektense, içeriye girip köşke kadar gitmenin daha
iyi olacağını düşündü. Ancak kısa adam, bir kolu kapının bir kanadına, diğeri diğer kanadına yapışmış
olarak gerilip duruyor; Bihruz Bey'e korkunç korkunç bakıyordu. Bihruz Bey, "göğsümden kakılırım"
korkusuyla harekete girişemediği için söyleyeceğini ona söylemeye razı oldu:
- Keşfi Beyi göreceğim...
- Keşfi Beyi ne yapacaksın?
- Göreceğim... Lâzım...
- Keşfi Bey burda yok.
- Nerde? Olduğu yeri söyle...
186
Araba Sevdası
¦ O dün gitti. Bu gece de gelmedi... Niçin gelmedi acaba? Sebebini bilmiyor musun? Dışarıya gitti...
İzmir'e gitti... Dün mü gitti? Gitti dedik ya! Bugün gitmeyecek miydi?
Kısa adam Bihruz Beye uzun uzun baktıktan sonra, üzerine kapıyı kapayıverdi.
Beyefendi çok sinirlenerek arabasına döndü. Arabacıya "Haydi dön... Doğru köşke!..." emrini verdi.
Araba da hızla yürümeye başladı.
-Vay eşek herif! Ne kadar terbiyesizmiş!... Böyle adamlar uşak diye, hizmetkâr diye kullanılır mı? Tel
maitre tel valet! (Böyle efendiye böyle uşak!) Zaten beyi kimdir ki!... Vay yalancı vay. Bugün gideceğini
söyledi. Dün gitmiş. Belki daha gitmedi, oradaydı. Hizmetkâr, o dağ ayısı, beni savdı. Kimbilir, belki de
öyle emir almıştır. Fakat ne cesaret! Benim gibi birine öyle davransın. Olacak şey mi? Bu kadar hakaret
de yutulmaz ya! Andon hınzırı buna sebep oldu. Kiralık arabayla gelince böyle olur. Vapura da gitsem
mi? Ya orda da bulamazsam? Dün nasıl gidebilirdi? Vapur yoktu! Bu hayatta mümkün değil! Ne yalancı
bir zevzek bu Keşfi? Herif âdeta beni kovdu. Öyle ya... Kapıyı üzerime kapayıverdi. Artık buna sessiz
kalınamaz. En azından bir özür olsun dilemeli. Kimden özür isteyeceğim? Mutlaka birisini çiğnedi. Bu
herifi hapse tıktılar. Ne kadar münasebetsizlik! On altı yaş, ölüm için çok erken... Ah!... Maheureux que
je suis!...Qie kadar şanssızım!) Artık vapura gidemem, yazık! Vay terbiyesiz dağ adamı! Bu insulte
(hakaret) doğrusu unutulmaz! Arabacı, sür be adam! Şu Andon'un yaptığı işi de görüyor musun?...
Malheureux sur malheurem!...(Şanssızlık üstüne şanssızlık!) Araba ne oldu acaba? Hayvanlar nerede
kaldı? Oui! Elle avait seize ans, c 'est
187
Araba Sevdası
bien töt pour mourir\ (Evet! On altı yaşındaydı, ölmek için çok erkendi!)
Kadıköy'den Küçük Çamlıca'ya gelinceye kadar Bihruz Beyin zihnini meşgul eden, işte bu düşüncelerdi.
Araba bağın kapısı önünde durunca Misel içerden koşarak geldi, arabanın kapısını açtı. Bihruz Bey
inerken Misel yavaşça:
- "Andon geldi." dedi.
Beyefendi bir şey söylemeden yürüdü. Köşke girerken Andon, elinde bir mektupla beyin karşısına
çıktı. ;
-Nedir o?
- Bir mektup, ekselans!
- Kimden?
- Mösyö Kondoraki gönderdi.
- Mösyö Kondoraki! Ne münasebet?...
Bihruz Bey mektubu hemen açtı. Okuya okuya merdivenleri çıktı. Doğruca salona girdi. Mösyö
Kondoraki'nin mektubunda şunlar yazıyordu:
"Ekselans, bundan önceki mektubumuza sözlü olarak verdiğiniz cevaba dayanarak fabrikamızda üç
gün boş yere gelişinizi bekledik. O cevabı verdiğiniz günden bugüne aradan yirmi gün geçtiği hâlde ne
istediğimiz para ödendi, ne de ödememe sebebi bildirildi. Bunun üzerine bugün fabrikamıza tamir için
kendiliğinden gelen arabanıza, hayvanlarıyla beraber el koymaya ne yazık ki mecbur olduk. Bunu
yapacağımızı da zaten size daha önce söylemiştik. Paramızı almak için böyle bir muameleye başvurduk.
Bu konuda mazeretimizin kabul edilmesini ümit ederiz. Şimdi üç güne kadar borcunuz olan yüz elli
lirayı ödemenizi rica ediyoruz. Ricamız bu defa da kabul olunmazsa araba ve hayvanları satarak
paramızı alacak; artarsa geri kalanını size göndereceğiz. Ayrıca arabayı fabrikamıza kadar getirmekte
arabacınız Andon'un hiçbir kötü niyeti olmadığını söyleyerek saygılarımızı kabul etmenizi dileriz."
188
i
8
Bihruz Bey bu mektubu dört, beş defa okudu. Her okuyuşta şaşkınlığı artıyordu. Zira onun beklediği
şey, Andon'un bir adam çiğneyip hapse atıldığı; hayvanların da bir tarafta kalmış olmasıydı. Arabanın
Üsküdar'dayken Mösyö Kondoraki'nin Feriköy'deki fabrikasına gitme sebebini bulamıyor; olaya inanmak
istemiyordu. Bu yüzden arabacı Andon'u çağırıp sorguya çekmeye mecbur oldu.
- Andon!
- Efendim!
- Arabayı ne yaptın?
- Aman paşam, affedersi... Benim kabahatim değil...
- Söyle, ne yaptın?
- Sizi dün sabah iskelede bıraktım ya... Üsküdar'da...
- E sonra?
- Arabayı geri aldım... Öteden bir araba geliyordu... Çarşı arabası... Acemi herif... Manevra
bilmiyordu...
-Eeee?...
- Çarptı bizim arabaya... Dingil bir tarafa nah şöyle çarpılmış.
- Eeee sonra?
-Korktum. Marka bozulmuştu... S iz anlarsınız diye...
- Eeee, çabuk söyle. Kondoraki'yi nerde buldun?
-Orda, iskelede bir feribot vardı. Bana Kabataş'a gittiğini söylediler. Hem iki saat sonra Üsküdar yine
geliyormuş. Çabuk tamir etsinler diye fabrikaya gittim.
-E sonra?
189
Araba Sevdası
-Mösyö Kondoraki ordaydı. Araba fabrikaya girdi. Atlar ahıra götürüldü. Haydi zanım!... Haydi
kuzum!... Çabuk benim gidecek feribot... Yapmaz... Yapmaz!...
- Ne yapmaz?
-Tamir yapmaz. Be zanım ben gider. Tamir istemez. Yok, olmaz. Olmaz. Aman zanım! Aman kuzum!
Bırakmaz. Der ki benim alacak var. Yüz elli lira var, olmaz!
- E sonra?
-Ağladım. Ağladım, ah!... Arabayı vermiyor, atları bırakmıyor. Aksam olur... Ben sasırdı...
- E sonra?
-Komisyona gittim. Komisyon biz karışmaz, mahkemeye git dedi.
-Tuhafi... Sonra?
- Mahkeme gittim. Dilekçe getir dediler. Dilekçem yoktu, bakmadılar.
- E peki bu mektubu nerden aldın? Qui t'a dönme 'ça? (Sana bunu kim verdi?)
- Kondoraki. Ben fabrikasına bir kere daha gittim. Aman zanım!... Aman kuzum!... Ben köşke nasıl
giderim? Pasafendiyi nasıl görürüm? Ver canım bana bir mektup dedim. Al bu mektubu götür dedi. Ben
bilirdi ki alacak var? Affedersi... Benim kabahat değil...
- E dün gece niye gelmedin?...
-Geç kaldım. Aksam oldu. Gece oldu. Hem korktum sizden...
- Peki, peki!... Haydi git!
Arabacı Andon'un ifadeleri doğruydu. Ne fazla, ne de eksikti. Bildiğimiz gibi bir gün önce sabahleyin
beyefendiyi Üsküdar iskelesine bıraktıktan sonra arabayı geriye alırken öteden gelmekte olan bir çarşı
arabasına şiddetle çarpmıştı. Arabanın
190
Araba Sevdası
dingilini çarptığı gibi bir yanının da boyasını sıyırttı. Beyden korktuğu için bozuğu hemen yaptırmayı
düşündü. Fakat Andon iyi bilirdi ki o işi Üsküdar'da yapacak ne boyacı ne de demirci vardı. Üzgün bir
şekilde düşünürken araba vapurunun düdüğü onu kendisine getirmişti. Geçen sene bir gün yine beyin
arabasını tamir ettirmek için araba vapuruyla Kabataş'a geçerek bir iki saatte işini bitirmiş; sonra yine o
vapurla Kabataş'tan Üsküdar'a geçmişti. Bu tecrübeden yararlanmak istedi. Vapuru soruşturdu. Vapur
Kabataş'a geçmek üzereydi. Üç saat sonra da Kabataş'tan Üsküdar'a gelecekti. Hemen arabayı vapura
soktu. Kabataş'a çıkar çıkmaz büyük bir hızla Feriköy'e vardı. Mösyö Kondoraki'nin fabrikasına gitti.
Ustabaşını buldu. Yapılacak şeyleri anlattı. Ve beyefendiden izin almadan geldiği için işin gizli
tutulmasını; tamir parasını kendi kesesinden vereceğini söyledi. Ancak Mösyö Kondoraki her ne olursa
olsun kendisine danışmadan fabrikada bir iş yapılmamasını ustabaşına emretmişti. Bu yüzden ona
danışma gereği görüldü. Gidildi, söylendi. Mösyö Kondoraki daha önce Bihruz Bey'den alması gereken
dört yüz lirayı almış; otuz lira da kâr elde etmişti. Ancak bununla yetinmeyip elindeki bir senede göre
alacağı olan yüz elli lira karşılığında da beyin araba ve hayvanlarını ele geçirmeyi kafasına koymuştu.
Bunların ayağına kadar geldiğini öğrenince çok memnun olmuş; arabanın fabrikaya, hayvanların ahıra
çekilmesini, arabacı Andon'un da gönderilmesini emretmişti. Ustabaşı da aldığı emri hemen yerine
getirmişti. Zavallı Andon çok yalvardı, yakardıysa da kâr etmedi. Batakçı Bihruz Beyin yüz elli altın
borcu olduğundan, bu para gelmedikçe araba ve hayvanların gidemeyeceğini söylediler. Adamcağız
oradan ayrılıp Beyoğlu'na gelerek altıncı daireye girdi. Çavuşlara durumu anlattı. Kondoraki'yi şikâyet
etti. Oysa bu iş dairenin görevi değildi. Mahkemeye başvurmasını söylediler. Andon hukuk
mahkemesini de soruşturup buldu. Mahkeme dairesinden içeriye girerken ne istediğini, kimi aradığını
sordular. Oraya da derdini anlattı. Bir dilekçe gerektiğini söylediler. Akşam olmuştu. Tekrar gitti,
Kondoraki'yi buldu. Bihruz Beyden korktuğunu
191
Araba Sevdası
Fakat ah!... Meleğin, o can sevgilisinin, o vakitsiz solup giden sarı gülün mezarı bilinse de başucuna
gidilip "İlk Pişmanlık" şiiri okunsa, ağlansa... "Siyeh-çerde" münasebetsizliğinden dolayı af dilense!...
Artık Bihruz Beyin dünyadaki tek isteği buydu. Bu da gerçekleşmesi olanaksız olan bir istek değildi.
Ama Keşfi Bey İzmir'e gidiyor... Kimbilir ne zaman dönecek... O zamana kadar nasıl dayanılacak?
Sabahleyin bağa gidildi. Kendisi bulunamadığı gibi uşağından hakaret de görüldü.
-"Saat kaç acaba?... Beş buçuk... Vapura gitmeye daha vakit var. Elbette vapur dokuzdan önce
hareket etmez. Evet!... Artık ne olursa olsun direk sorar, öğrenirim. O yalancı, ofarsör de acaba doğru
söyler mi? Pauvre fille! (Zavallı kızcağız!) On altı yaş, on sekiz, yirmi yaş... Ölmek için çok erken!...
Lâmartin!... Büyük Lâmartin!... Sanki benim başıma geleceğini bilmiş de bu şiiri, bu premier regret (İlk
Pişmanlık)'ı yazmış, bir "siyeh-çerde" ye benziyor mu hiç?... Ah!... Nasıl pardonner (af) ettireceğim
kendimi? Vakit geçiyor. Şimdi bir araba... Yarım saatte Üsküdar... Oradan iki çifte bir kayık... Doğru
İzmir vapuru... Durmayalım."
Bihruz Bey Misel'i çağırmak üzere çana dokunacakken kapıya "tık tık!" diye vuruldu:
-Entrez! (Giriniz!) -Ekselans dejeuner (öğle yemeği)... -Geliyorum... Bahçıvana ya da bağcıya söyle de
gidip temiz bir araba getirsin!... - Tre' bien ekselans...
194
Araba Sevdası
Bihruz Bey yemek odasına gitti. Sabahleyin köşkten Kadıköy'e, Kadıköy'den köşke kadar yaptığı
yolculuk; arkasından da sarı arabadan ve yüz elli liralık borçtan kurtulmasıyla ilgili aldığı memnuniyet
verici haberle üzüntüsü azalmış; iştahı açılmıştı. Sofraya oturdu. Ara sıra içinden gelen gizli ahlar
midesinin feryadına yenik düştü; tıka basa yemeğini yedi. Meyveden de vazgeçmedi. Bu sırada
arabanın hazır olduğunu söylediler. Böyle olunca artık dessertm (tatlı) üstünde pek durmayarak
sofradan kalktı. Bir Frenk sigarası yakıp dudaklarına kıstırdı. Bastonunu aldığı gibi merdivenden indi.
Üsküdar'a doğru hareket etti. Yirmi dakika sürmeden Üsküdar iskelesine vardı. Arabadan inip kayık
iskelesine doğruldu. Otuz kadar kayıkçı, etrafını sararak bilinen o dil dökmeleri ve tavırlarıyla rahatsız
etmeye başladılar. Bihruz Beyi bir gün önce vapurla İstanbul'a yetiştirmek için iki çifte kayığına almış
olan kayıkçı da diğerlerinin içindeydi. Ancak onlar gibi beyefendiyi kolundan tutup çekmek, yanma
sokulup kulağına mırıldanmak gibi hareketlerden uzak durarak yalnızca ona "Sen yine benim kayığıma
geleceksin ya... Hele dur bakalım" anlamını ima eder bir gülümsemeyle bakıyordu. Gerçekten de Bihruz
Bey otuz kadar kayıkçı içinde onu seçti. O da gururla hemen kayığına doğru yürüdü. Arkadaşı da
arkasından gitti. Önce onlar kayığa girdiler. Sonra da beyefendiyi alıp iskeleden açıldılar.
- İzmir vapuruna gideceğim...
- Çok güzel... Götürelim...
- Vapurun nerde olduğunu biliyor musunuz?
- Biz o vapurlara her saat müşteri götürürüz... Hiç bilmez olur muyuz?
- Bugün İzmir'e gidecek vapur var ya!...
195
Araba Sevdası
-Olmaz mı ya? Her hafta İzmir'e vapur var. Daha sabahleyin Kadıköy'den birisini götürdük. -
Kadıköy'den mi? -Evet!...
- Nasıl bir adamdı götürdüğünüz?
- Basbayağı adam. Bir efendi... Bir...
- Bıyıklı mı, sakallı mı? Genç mi, ihtiyar mı?
- Bıyıklı bir efendi. Sakalı da var mı, yok mu dikkat etmedim.
- Adı nedir, adını bilmiyor musun?
- Adını duymadım. Hoşça bir ad; ama akılda kalır mı hiç?
- Keşfi mi? Keşfi Bey mi adı?
- Öyle bir şey.
- Ne olur biraz çabalayın!
- Korkma, daha vapur kalkmaz. O akşama doğru, saat dokuzda gider. Şimdi saat daha altıya geldi mi
ki?
- Altı buçuğu geçiyor.
- Sen merak etme, zamanında varırız. Yolculuk mu var? Yoksa birine mi bakacaksın?
- Birini göreceğim.
- Kısmet olursa akşama yine döneceksin, öyle mi?
- Evet döneceğim.
- Kısmet olursa yine Üsküdar'a mı?
- Üsküdar'a döneceğim.
- Demek ki seni bekleyeceğiz.
- Evet, bekleyeceksiniz.
- İşte İzmir vapuru... Salıpazarı'nm önünde yatıyor.
- Hangisi?
- Nemse vapuru... Dumanı çıkıyor daha. Görüyor musun?
- Hah gördüm. İzmir vapuru mu o?
- Öyle tabiî.
- Nerden biliyorsun?
196
Araba Sevdası
t - Sabahleyin müşteri götürdük dedim ya. Bizim işimiz zaten bu. Biz vapurları hep biliriz. - Aman
gayret!
;¦¦¦
* *
Salıpazarı önünde yatan, dumanı çıkmakta olan vapur Lloyd Kumpanyasının Galata adlı vapuruydu.
Gerçekten de o gün İstanbul limanından hareket edecek olan vapurlardan olduğu için etrafını ticaret
eşyasıyla dolu çeşitli mavnalar, yolcu taşıyan, uğurlamaya gelenleri getirip götüren birçok sandal, kayık
sarmıştı.
Bihruz Beyin iki çiftesi, o kadar kalabalık içinde güçlükle yol bulup vapurun dış tarafındaki asma
merdivene yaklaşabildi. Bihruz Bey merdivenin önünü tutmuş olan bir Karaköy sandalına atlayarak
merdivene çıktı. Bir kısmı merdivenden inmekte, bir kısmı çıkmakta olan on, on beş kişiyi aralayarak
büyük bir zahmetle vapura girebildi.
Vapurda korkunç bir kalabalık vardı. Bir tarafta ağzı açık duran derin ve karanlık ambara vinçle yük
indirmekte olan gemicilerin gürültüsü, patırtısı; bir tarafta ambarın yanındaki en uygun yerleri tutmak
için birbirini kakıştırıp birbirinin eşyasını, kilimini, serilmiş hasırını, şiltesini ileri geri çekiştiren güverte
yolcularının mücadele ve çekişmeleri; bir yandan vapura yeni yetişen kamara ve güverte yolcularının
hücumu; bir yandan yolcuların yanlarına aldıkları sandık, sepet gibi eşyaları taşıyanların çektikleri
eziyet; bir taraftan uğurlama için vapura gelip yolcularını arayanların aşağı yukarı gezinmeleri; bir
yandan ücretlerini alamamış kayıkçı ve sandalcıların müşterilerini aramak için telâşlı bir şekilde ordan
oraya koşuşturması vapurda öyle bir kargaşa, öyle bir uğultu, öyle bir gürültü oluşturuyordu ki, daha
önce vapur yolculuğu yapmamış olanların bu hâli görüp de şaşırmaması imkânsızdı.
Bihruz Bey, rahmetli babasıyla defalarca deniz yolculuğu yaptığı için bu yolun, bu dünyanın yabancısı
değildi. Vapurda
197
Araba Sevdası
Araba Sevdası
gördüğü kalabalık dolayısıyla ne yapacağını asla şaşırmayarak doğruca birinci sınıf yolcularına mahsus
salona girdi. Başkamarotu buldu, yolculardan Keşfi adlı birinin henüz vapura gelip gelmediğini sordu.
Başkamarot, bu konuda bir şey bilmediğini söyleyince vapurun yazıcısını buldu. Aynı soruyu ona da
sordu; ama ondan da bir şey öğrenemeyince birinci kaptanı görmek istedi. Birinci kaptanın,
kamarasında uyumakta olduğunu söylediler. Bunun üzerine aşağı kamaraya inip bakındı. Hizmet eden
garsonlardan sordu, Keşfi Beye dair bir iz, bir haber bulamayınca tâ yukarıya çıktı. Hem denizi hem de
asma merdivenden inip çıkanları görebilecek bir kenarda ayakta durdu. Bu saatlerde bekleyiş hâlinin en
şiddetlisini yaşıyordu.
-"Nerde kaldı bu zevzek? Niçin gelmiyor acaba? Dün, "İşlerimi bugünden bitireyim de yarın boş
kalayım." demişti. Oysa şimdiye kadar gelmiş olması gerekirdi. Off!... Saat sekiz buçuk... Vapur yarım
saate kadar kalkacak!... Şu madamlar nereye gidiyorlar acaba? Şu ihtiyar Mösyö Piyer'e ne kadar da
benziyor! On dirait que c'est le frerel (Sanki onun kardeşi!) Of!... Niçin gelmiyor? Şu gelen kayıktaki
fesli, Keşfı'ye benziyor. Evet, evet o! Elle avait seize ans, c'est bien tötpoıır moıırir! (Kızcağız '6Fn altı
yaşındaydı, ölmek için çok erken!) Off!... Sur la plage sonore oû la mer de Sorrente... (Sorrent
denizinin uğultulu kumsalında...) Anlaşılan gelmeyecek. Öyleyse muhakkak dün gitmiştir. Eyvah! Ben
kimden öğreneceğim? Une pierre petite, etroite, indifferente! (Küçük, ince ve kayıtsız!) Yazık!... Bir
sandal daha geliyor. O da değil. Boşuna... Saat kaç? Ona çeyrek var. Vapur gidecek galiba. Aman
içerde kalmayım da..."
- Pardon monsieur! Est-ce voııs avez â bord un passager nomne Keşfi Bey? (Afedersiniz bayım!
Gemide Keşfi Bey a-dmda bir yolcu var mı?)
- Nayn!
- Est-ce que le bateu part deja? (Vapur kalkacak mı?)
- Ya, ya!
198
¦: - Demek dün gitmiş...
Zavallı Bihruz Bey, Keşfi Beyin aslında İzmir yolculuğunun yalan olduğunu hiç aklına getirmiyordu bile.
Vapurda onun gelişini sabırsızlıkla beklerken o, bağının bir tarafında bir köşk, bir kahve ocağı ve bir de
kameriyeden oluşmak üzere yaptıracağı özel dairesinin temel kazılmasını izliyor; mimarın gösterdiği
resimdeki değişikliklerle uğraşıyordu.
Zavallı Bihruz Bey, içinde İzmir'e gidecek bir adamın gelişini saatlerdir beklediği vapurun İzmir'e değil
de Trabzon'a, Karadenize gidecek bir vapur olduğunu da bilmiyordu!
Boş yere saat on buçuğa kadar bekledikten sonra vapurun neredeyse hareket etmek üzere olduğu bir
anda ileriden emir ve işaretlerini bekleyen kayıkçılara el salladı. Merdivenden indi. O vakit kalabalık
çekilmişti. Kayığa atladı. Kayıkçılar da kayığı Üsküdar'a doğru hızla yürütmeye başladılar.
-Yolcuyu gördün mü?
-Hayır, göremedim. Poıırquoi il me tııtoie cet imbecile? (Bu aptal da bana neden "sen" diyor ki!)
-Dün gitmiş olmasın?
-Dün İzmir'e vapur var mıydı?
-Vardı tabiî. Dün Fransızm postasıydı. Bugün Nemse'nin, yarın da Moskof un...
-Aman geç kaldım!... Biraz çabalasanız...
-İşte gidiyoruz. Bundan çabuk gidilmez ki. Akıntı gelir-kenki gibi değil, şimdi yukarı gidiyoruz.
-"Kimbilir ne zaman gelir? İki ay sonra mı, üç ay sonra mı? Off!... Hava da o kadar sıkıntılı ki!... Pauvre
adore'el... (Zavallı sevgilim!)... Ah! Ben ne kadar da talihsizmişim!... Sur la plage sonore oû la mer di
Sorrente de'roıtle ses flots bleııs
.>¦
199
W,
Fi;
Araba Sevdası
aux pieds del'oranger... (Sorrent kıyısında, uğultulu kumsalda, denizin mavi dalgalarını yaydığı
portakal ağacının dibinde...)
-Aman kürekçi başı! Arkanızdaki mavnayı görüyor musunuz?
-Korkma. O bizi geçer.
-Şu gelen yolcu vapuruna da dikkat et!
-O daha uzakta... O buraya gelinceye kadar biz iskeleye varırız.
-O nereye gidiyor acaba?
-O Karadeniz'e gidiyor.
-Bizim gittiğimiz vapur değil mi o?
-O şimdiye kadar durur mu? O gitti bile... Onun yolu Mar-. mara...
- Öyle ya...
* * *
Yirmi dakika sonra kayık iskeleye yanaştı. Bihruz Bey çıkarken kayığın ambarına bir lira fırlattı. Kürekçi
başı:
- Bereket versin, safa geldin! dedi. Beyefendi biraz uzaklaşınca iki kayıkçı konuşmaya başladılar:
- Bu yalabık adamın parası çok ama telâşı da çoğa benziyor.
- Kimi görecekti acaba?
- İzmir'e yolcusu varmış da.
- O aradığımız vapurda mı?
- Evet!...
- O vapur İzmir'in değil, Trabzon'undu be!...
- Adam, nene gerek! Paraları aldık ya sen ona bak! Zaten onun da bir işi gücü yoktu. Eğlenceye
gidiyor... Gündeliği doğrulttuk. Haydi artık kayığı limana çekelim.
10
Bihruz Bey, yeni bir hayat âlemine girmişti. Sabahleyin yatağından çıktığı gibi geceliğiyle açık
pencerenin önünde bir iki saat kadar düşünceli bir şekilde tabiatı seyrediyor; itinasızca giyinip
haremden dışarıya çıkıyor; biraz çalışma odasında çalışıyor; öğle yemeğinin ardından uzanıp biraz
dinleniyor; saat ona doğru bastonunu eline ve Graziyella'yı koltuğunun altına alarak civar kırlarda
gecenin yarısına kadar dolaşıyor; köşke döndüğünde akşam yemeğini sakince yiyor; Mösyö Piyer varsa
birlikte bir iki saat ders çalışıyor ya da şundan bundan konuşuyorlar; sonra yatak odasına çekilip
bakışlarını yıldızlı gökyüzüne dikerek düşünüyordu. Fakat bu uğraşların, bu düşüncelerin, bu gezintilerin
hiçbirisinde ölen sevgilisinin hüzünlü hayalini gözünden uzak tutmuyordu. Genç adam, yeni dünyasında
tan yerinin ağarmasından hoşlanıyor; türlü türlü renkler içindeki doğuş ve batışı seyretmekten memnun
oluyordu.
Issız gezinti yerindeki ormancıkların sessizliği mizacına çok uygun geliyor; rüzgârın ağaç yapraklarını
titretmesiyle oluşan iniltiler acı çeken ruhuna ağlama isteği veriyordu. Yüksek tepelerden Marmara
Denizine ve o denizi gökle birleştiren ufka baktıkça düşünceleri, sonsuzluk kadar geniş olan başka bir
âleme süzülüp gidiyordu. Kuşların cıvıltısı, suların çağıltısı kulağına başka türlü aksediyor; bulutların
hareketi, yıldızların panldısı coşkularını başka türlü etkiliyor, tabiatın her görüntüsünden, her
cilvesinden bir mana çıkarmak istiyordu.
Bihruz Beyin aklına artık ne sarı araba, ne kır beygirler geliyordu. O, yeni hayatından memnundu.
Düşündüğü tek şey, ölen sevgilinin mezarını öğrenmekti. Böylece onu sık sık ziyaret ederek vicdanını
rahatlatacak, ayrılık acısını biraz olsun hafifletecekti.
w
200
201
Araba Sevdası
Bir akşam çalışma odasında meşgulken Dadı Kalfa, her zamanki gibi başörtüsü başında olarak yanma
geldi ve annesinin kendisiyle biraz görüşmek istediğini söyledi. Bihruz Bey kalktı, doğruca annesinin
odasına gitti. Elini öptükten sonra bir sandalyeye oturdu. Ana oğul konuşmaya başladılar:
-Oğlum, Bihruzum! Ne yapıyordun?
-Hiçbir işim yoktu, kendi kendime lektilr yapıyordum.
-Lektiir nedir?
-Okuyordum.
-Sana bir şey soracağım.
-Sorabilirsiniz.
-Arabanı ne yaptın?
-Hiç! Eskidi... Biraz da borcum kalmıştı. Borca karşılık verdim.
- Hayvanları da mı?
-Evet! Zaten araba yüz elli lira etmez ki... Borcum o kadardı.
-Yağızlar duruyor değil mi?
-Evet, duruyor!
-Onları ne yapacaksın?
-Bir müşteri bulursam satacağım.
-Bana versen olmaz mı? Benim doru beygirler benim gibi çok ihtiyarlamış. Kupayı zor çekiyorlar.
-Siz bilirsiniz. Beğenirseniz alınız.
-Bedava değil ya, parasını vereceğim.
-Parayla da alabilirsiniz, parasız da... Comme vous voudrez... (Nasıl isterseniz...)
-Acaba ne versem memnun olursun?
-Geçen yaz onlara yüz yirmi lira vermişlerdi de ben vermemiştim. Mais pour vous... (Ama sizin için...)
-Yüz yirmi lira çok... Razı olursan seksen liraya alayım? -Tre' bien! Ben de verdim...
202
Araba Sevdası
Annesi beyaz bir ipek mendil içinde ağzı kırmızı kurdelâyla bağlı altın çıkınını yastık üzerinden alıp
oğluna uzattı. Oğlu da kendisine uzatılan şeyi nazlanmadan kabul etti ve konuşmaya devam olundu:
-Bu paralar geçenlerde söz verdiğim yüz elli lira. Hayvanların parasını da konağa taşındıktan sonra
vereyim olmaz mı?
-Konağa mı gideceğiz?
-Evet. İşte Eylül giriyor. Yağmurlar sıklaştı. Havalar serinledi. Bunlar bir tarafa, önümüz Ramazan.
Bilirsin ki ben camiye giderim. Burada nasıl olacak?
-Ramazan o kadar yakın mı? -Surda on gün kaldı.
-Hiç haberim bile yoktu. Fakat buralar da çok güzel, nasıl bırakıp da gidelim? Automne burada çok
güzel olur!
-Automne ne demek?
-Sonbahar demek. İlkbahar, printemps; sonbahar, automne...
-Frenkçe mi bu?
-Fransızca... Fransızcadaki her söz çok güzel. Bizimkiler gibi kaba değil.
- Paşa baban hiç beğenmezdi. Neyse automne'yı bu defa da benim hatırım için İstanbul'da geçirelim,
olmaz mı Bihruzcuğum?
-Ben şimdi a.pied {yaya) gezmekten hoşlanıyorum. Burada promenade (gezinti) yerleri var. Konağa
gidersek yalnız bir Beyoğlu... Orası da artık bana triste (hüzünlü) gelmeye başladı...
-Ramazanda Bayezıt, Şehzâdebaşı, Direklerarası çok güzel olur. Oralarda gezersin. Hem
İstanbul'dayken senin misafirlerin gelirdi. Burası uzakta; besbelli onun için gelmiyorlar.
203
Araba Sevdası
-İstanbul'a gitmemiz şart mı? -Benim hatırım için...
-Ben Reşkidil'le, Dadı Kalfa'yla aralıkta buraya gelebilirim, değil mi?
-Olur... Ne zaman canın isterse kalkar; buraya gelir; bir iki gece kalırsınız.
-Peki... Demek hemen demenager edeceğiz öyle mi?
-Demenager ne demek? Niçin benimle Türkçe konuşmuyorsun?
-Demenager taşınmak demek.
-Evet. Bugün pazar. Önümüzdeki perşembe gidelim. Ben Memiş'e söyledim, iki araba ısmarlayacak.
Çok eşya gitmeyecek. Sadece kızlarla benim sandıklarımız, sepetlerimiz, biraz da öte beri gidecek, o
kadar...
-Öyleyse ben de Misel'e söyleyim de benim gidecek eşyamı emballer etsin (paketlesin).
-Herhalde sen de çok şey götürmezsin. -Çok şey götürmeyeceğim. Birkaç kitap, biblo filân. -Memnun
oldum oğlum. Allah senden razı olsun! -Merci chere merel...
-Benimle konuşurken araya Frenkçe karıştırmasan daha çok sevineceğim.
-Dilim alışmış da... Au revoir (görüşürüz) anneciğim! -Yine mi? Neyse zarar yok, gidiyor musun?
-Evet, yatma vakti geldi. Sabahleyin biraz erken kalkıp ders çalışacağım.
-Allah rahatlık versin. Git yat. Sabahleyin de sağlıklı bir şekilde kalkarsın inşallah!
-Merci!...
204
Araba Sevdası
Bihruz Bey, ölen sevgilisinin hüzünlü hayalini her saat, her dakika başka bir şekille, ruhu dinlendiren
başka bir duruşla kendisine gösteren sonbahar manzaralarını Küçük Çamlıca'da bırakıp da İstanbul'a
taşınmak istemiyordu. Ne çare ki mevsim değişikliği sebebiyle Terzi M/r'in, ayakkabıcı HeraV'in,
tuhafiyeci Alber GürCün hesapları birbiri ardından geleceği; Süleymaniye'deki konağa bir talip
çıkmadığı; yağız hayvanların baştan atılmasına çare arandığı bir zamanda yüz elli lirayı minnetsiz
bağışlayıp seksen lirayı da esirgemeden ödeme sözü veren annesinin hatırını kırmak uygun olmayacağı
için kışlığa taşınmaya ister istemez razı olmuştu.
Bunun üzerine dersle ilgili kitaplarını, Biyanki ve Hançerli sözlüklerini, Redhanse'nin önemli Lûgat-i
Osmaniye'sini ve Graziyella'yı bizzat kendisi götürmek üzere hazırladı. İsimlerini sevdiği romanlardan
ayırmış olduğu elli beş, altmış kadar kitabın ve özellikle de Mösyö Piyer'in kırk Frank karşılığında
kendisine almış olduğu resimli kitabın; konsolların, trapezlerin, yazı masasının üzerlerinde duran
presse-papier (uçmaması için kâğıt üstüne konulan ağır şey), coupe-papier (kâğıt bıçağı) gibi gereçlerle
bazı hediyelerinin ve hoşuna giden bazı ufak tefek eşyalarının taşınma sırasında kırılmayacak,
bozulmayacak şekilde paketlenmesi işini Misel'in sorumluluğuna bıraktı. Çamaşır ve elbiseyle ilgili
olarak konağa gitmesi gereken şeylerin meşin sandıklara yerleştirilmesi konusunda da Dadı Kalfa ile
Reşkidil'in, Nâlişger'in yardımlarına başvurdu. Kendisi ise perşembe gününe kadar üç gün boyunca
Küçük Çamlıca'nın güzel kırlarını dolaşıp veda görevini yerine getirmeye karar verdi.
';¦¦!
VB i1':
', ''ı'/ı
;>:¦'¦
205
11
İstanbul'a taşınma, Bihruz Bey için manen çok hayırlı oldu. Konaktaki salonunu, çalışma odasını,
kütüphanesini düzenleme işiyle birkaç gün meşgul olması kalp acısını azıcık unutturur gibi olmuştu.
Taşınmanın üçüncü günüydü. Konağın yazları bekçilik görevini de yapan bahçıvanı, bahçeye ne kadar
güzel baktığının güzel bir örneğini göstererek hem bir aferin almak; hem de beş, on kuruş bahşişe
konmak ümidiyle mevsime has ayva güllerinden çok güzel ve zarif bir deste yapıp çalışma odasında
dersle meşgul olan Bihruz Beye götürdü. Ümit ettiği şeylerden birincisini göremediyse de ikincisini
fazlasıyla elde etti. İki altın bahşiş aldı. Bihruz Bey ise o güzel boııgueti (demeti) salona göndermeyerek
eski madenden yapılmış bir vazoya kendi eliyle yerleştirdi. Vazoyu da yazı masasının bir kenarına
koydu. Karşısına geçip oturdu. Düşünmeye başladı. Sonbaharın -verem ateşiyle sararmışken bile genç
ve güzel; ani bir ölümün gelişini beklerken gülümseyen Zühre yüzleri andıran- bu hüzün veren
ürününü; bu masum, bu temiz çiçekleri; bu alçakgönüllü, bu utangaç gül goncalarını; tabiatın bu hoş
kokan sarışın kızlarını bir müddet seyretmeye daldı. Ayrılık acıları uyanmaya, yüreği hafif hafif yanmaya
başladı. Ölmüş olan sevgilisi bütün varlığıyla gözünün önüne geliyordu. Bakışlarını üzerinden
ayıramadığı zarif demeti oluşturan sarı güllerden biri ona o kadar da benziyordu ki!...
Bu güzel gül demetini ölen sevgilisinin mezarına götürüp bırakmanın çok iyi olacağım düşündü. Ancak
ne yazık ki o mezarın nerede olduğunu öğrenememişti.
207
Araba Sevdası
Bu gerçekleştirilemeyen istek üzerine Bihruz Bey Graziyella'yı tekrar okumak istedi. Konağa
geldiği akşam, kitabı nereye bıraktığını unutmuştu. Aradı, aradı, buldu. Fakat
Graziyella'daki Premier Regref den artık bıkmıştı. Bu Regret'm ikincisi, üçüncüsü, dördüncüsü ve
bir de sonuncusunun olması gerektiğini düşünerek onları bulup okuma hevesine düştü. Bu
düşüncelerin ardmdan eldivenlerini giyip, bastonunu alarak konaktan çıktı. Yayan olarak köprüye indi.
Ordan Gala-ta'ya geçti. Bir araba buldu. Doğruca Tekke'ye, Beyoğlu'na çıktı. Terzi Mir'e, ayakkabıcı
HeraFa, tuhafiyeci Alber Gün'z uğrayarak yirmi, otuz, kırk liralık ödemeler yaptıktan sonra Tekke
civarındaki kitapçı ViK'ın dükkânına gitti. -Bon soir mösyö!
-Bon soir mösyö! Ne arzu ediyorsunuz? -İkinci, üçüncü, dördüncü ve sonuncu Pişmanlıkı
istiyorum.
-Yazarı kim mösyöi -Yazarı Dö Lâmartin, meşhur şair. -Dö Lâmartin'in öyle bir eseri var mı bilmiyorum.
-Evet, var. -Aklıma gelmiyor.
-Ne demek? Graziyella'yı okumadınız mı? -Gençken belki okumuşumdur, ama hiç hatırda kalır mı? -Siz
bana, Graziyella'yı bulunuz... -İşte efendim!...
-Bakınız: Lö Premier Regret... Elbette bunun ikincisi, ü-çüncüsü ve bir de sonuncusunun olması
gerekir.
-Olabilir... Burada Dö Lâmartin'in eserlerinin tamamı var. Belki onların içinde aradığınız şeyler de
mevcuttur, fakat ayrıca basılmamıştır.
208
Araba Sevdası
-Eserlerinin tamamı mı?
-Evet efendim.
-Göreyim.
-Buyrunuz. Bu yedi cilttir.
-Güzel!... Kaç para?
-Yedi cildi altmış dokuz frank.
-Pahalı değil... Baskısı da güzel...
-Hem de içinde güzel gravürler vardır.
-Peki... Şu dört liranın üstünü veriniz.
-Hayır efendim, dört liranın biri fazla. Ciltlerin parası tam üç lira.
-Ha!... Haklısınız... Kitapları sarınız, bağlayınız da Beyoğ-lu'nda (...) numaralı Mösyö Alber Gim'ün
dükkânına gönderiniz, olmaz mı? Oradan bana gönderirler.
- Pekâlâ...
Kitapçı Mösyö Vik, Lâmartin'm eserleri içinde Deuxieme Regret (İkinci Pişmanlık), Troisieme Regret
(Üçüncü Pişmanlık), Dernier Regret (Son Pişmanlık) olmadığını çok iyi biliyordu. Fakat Bihruz Beyin
bilgisizliğini yüzüne vurma nezaketsizliğinde bulunmamak için o konuda bilmezlikten gelmeyi uygun
görmüştü. Bu sırada şairin eserlerinin tamamını ortaya sürmesi, o gün sabahtan beri altmış paralık bile
bir alışveriş yapmamış olduğundandı. Önemli bir tutarla siftah etmek istiyordu. İsteği gerçekleşti. Bir
kitapçı olarak tek düşüncesi, tek isteği kitaplarını satmaya yönelik olduğu için o da kendine göre
haklıydı
Bihruz Bey ordan çıktıktan sonra tekrar Alber Gün'e uğrayarak gelecek kitapların hemen konağa
gönderilmesini tembihledi. Kendisi ise Taksim bahçesine kadar yayan bir tur yapmak üzere yürümeye
başladı. Bahçeye gelmesine bir yüz adım kadar kalmıştı. Öteden tozu dumana katarak bir arabanın
gelmekte
11
Araba Sevdası
olduğunu görünce olduğu noktada durup bekledi. Araba kendi arabası, hayvanlar kendi kır beygirleri,
arabacı da Andon'un ta kendisiydi. Bey, onları tanımış; ancak arabadaki genç beyi tanıyamamıştı.
Arabasını ve Andon'u o hâlde görüp tanıyınca büyük bir şaşkınlık yaşadı. Önce olduğu yerde kalakaldı.
Sonra döndü, arabayı Taksim Caddesi'nin köşesini dolaşıp gözden kaybolun-caya kadar bakışlarıyla
takip etti. Araba gidince takrar yüremeye devam ederek bahçeye girdi, kendi kendine söylenerek
tarhların arasında dolaşmaya başladı:
"Kesköse kö sa?... Arabayı, hayvanları diyelim ki o beyefendi Kondoraki'den satın almış; Andon'u
nerden bulmuş? O da beraberinde mi satıldı? Yoksa benzettim mi? Benzetme değildi; hatta lanet
olasıca Andon, beni gördüğü zaman bıyık altından gülerek başını öteye çevirmedi mi? İnanamıyorum!
Markaya dikkat edemedim. Acaba benim initial (baş harf)lerim duruyor mu? Duruyorsa bana hakaret
değil mi? Maladroait (beceriksiz) şık beyefendi kimdi acaba? Ne kadar da zıptrcasma araba
kullanıyordu! Vay alçak Kondoraki! Vay lanet olasıca Andon! Demek ki bunlar bizim arabayı kaçırıp ele
geçirmek için birleşmişler. Enfin (sonunda) ben debbarrasse (kurtulmuş) oldum ya! Zaten araba berbat
olmuştu. Hayvanlar da öyle... Acaba kaç liraya satıldı bunlar? Neme lâzım!... Üste benden para
istemesinler de... Amma garip şey!... Andon ha!... Şimdi anlaşıldı ki "Arabanın dingili eğrildi, yaptırmak
için Kondoraki'nin fabrikasına götürdüm, filân, filân..." demesi hep yalanmış. Neyse, ben kurtuldum ya.
Gelecek yaz istersem daha güzellerini getirtebilirim. Konak sağ olsun!"
Bu şekilde söylene söylene bahçenin içini üç, beş kere dolaştıktan sonra kapıdan çıktı. Epeyce
yorulmuştu. Beyoğlu'nu yayan geçmeyi göze alamadığı gibi sarı arabaya tekrar rast gelmeyi de
istemiyordu. Bu yüzden orada müşteri bekleyen kupalardan bir tanesine girdi. Arabacıya:
Araba Sevdası
-Dolmabahçe, oradan İstanbul'a, Süleymaniye'ye! emrini verdi.
Gerçekten de Bihruz Bey sarı arabayı, kır hayvanlarını yanlış görmemiş, Andon'u da benzetmemiş,
hepsini de doğru görüp tanımıştı. Fabrika sahibi komisyoncu Kondoraki, Bihruz Beye Andon'un eliyle
gönderdiği mektubunda bildirmiş olduğu gibi sarı arabayla bakla kırı beygirleri üç gün fabrikasında
beklettikten sonra dördüncü gün, bunları zaten Bihruz Beyden görüp beğenmiş, satın almaya epey
heveslenmiş ve bu konuda Kondoraki'nin aracılığına başvurmuş olan zamane mirasyedilerden Balcızâde
Nisbetî Beye yüz kırk beş liralık bir senetle, yüz doksan altı buçuk liraya satmıştı. Arabacı Andon'un
Bihruz Beyin yanından ayrılarak açıkta kalmasına kendisi sebebiyet verdiğinden onu da mağdur etmiş
olmamak için o mirasyedi beye tavsiye ederek iş sahibi etmişti.
210
211
12
Bihruz Bey, konağa geldiği zaman saat yarıma gelmişti. Merdivenlerden çıkarken karşısına çıkan
Misel'e kitapların gelip gelmediğini sordu.
-Geldi, ekselans! Salondadır. Mösyö Piyer de orada... cevabını alınca hemen salona girdi.
-Bon suar, mon şer profesör!... , -Bon suar, Bihruz Bey! Nasılsınız?
-Çok iyiyim... Siz?
-Ben de iyiceyim. Fakat sizden şikâyetim var. ' -Neden?
-Buraya göç edeceğinizi bana haber vermeliydiniz.
-Geçen defa, salı akşamı söylemiştim sanıyorum.
-Hayır! Öyle bir söz geçmedi.
-Unutmuş olmalısınız.
-Ben mi unutacağım? Öyle bir söz geçmedi ki unutayım. ; -Neyse, affedersiniz!
-Affetmek önemli değil. Fakat başıma gelenleri bilseniz. .' -Ne oldu; başınıza ne geldi?
-Cuma akşamı... Evet, cuma akşamı ve gecesi çok rahatsız oldum!
-Vah vah!...
-Evet!... Alaturka saat on ikide köşke gittim.
-Ee?
213
6 t
er St
» o-
& O &
3 v
3 &
p.> ^- *~
a. S- a
C 2
,_, P N C
03 3 ö- ^
3 3
p D-
03
3 3
3 ON
2* P S=
P
P
N -r
1. 8 §. I «
C. 2 d
i lifi § i İlli
O c/î 03 "" P
c/î 1^ -O £f> O
O) 55 su 3 ^
IIII I.
~- ^ c.
p. -c/î
5" S
o o-
W {fi
£ vs - P
8
o- s w
9 B- 2". q2. fi
< p -ı 3,' ES
11
S- rî
3. <
2 S
SU P
& " 5 5-5-
% < <
İ1 e. I
3.- - 3
CO
'i 03
gf
sl
__ ----- C/î
P
Ct fî Oı o
P g-
0Q
0<3
E*0 S"
3 s a
m 3
I! *
m er ro c/ı
1 S:
P
03
p.
O
C- p
? g
a- o. w
p -o '-
& 2
o
P.
âi»^1 ^
3 5
o
&• =r
& er
O) »
er 3 C!
1—• • (T)
c^
3 Ol
Cu
o n
Cü.
3
>-! 3
31 î
0Q< H
^ O
3 3
P^ O:
HT £
S; p o. U. 9-
~ -w p.
-*• s*
rt p irt
O r4 0Q< —
^3 3 3
JB 0Q< O 0Q
P £3
^ 5
R p tr.
p _,
¦o
s 3
SL 3
2 3
a" o-
$S P
ö ?.
S r+ ^
S 3
v;
0Q D- vs on 0Q £ •
2- 2 P 3 vs' T3
& 3 3- P g oq
•-* . , tî. q_ ta-* m.*
^ ^ 5
Eno, -o 3 a
—' ¦ —• ¦ y->
3> *¦•„ P
" o- r
* 3 p m
3
a
p p
BIİ-¦2. 3
S-v-
E"
vs
B E.

s s s
>! n> Q
-;• O- P
k §
^ 3
D- PN
N
3- 3 CTQ a>
O: O- 3 -r< O- Q:
" 3
Î
oa.
vs
SL a-
3- >
O
0Q<
Araba Sevdası
-Altmış dokuz Franga aldım.
-Bedava! Cildi enfes, kâğıdı enfes, gravürleri enfes!... Hele içindekiler... Büyük şair!... C'est l'une des
gloires de la France! (Fransa'nın övündüğü meşhur şairlerden...).
-Beranger ile Dö Lâmartin'den hangisi daha büyük şairdir?
-Beranger başka genre (ekol)den, Dö Lâmartin başka... Aralarında ilgi yok. Öteki buna nazaran
güneşin yanında ay gibi kalır! Güneş varken de ay görünmez! N'est-ce pas (Öyle değil mi) beyefendi?
-Demek Beranger hiçbir şey... Ben öyle bilmiyordum. -Dedim ya o ay, beriki de güneş! (ciltlerden birini
karıştırarak) La chute d'un ange... Bunu okumalı... Oh, Comme c'est beu! Comme c 'est sublime! (Ne
güzel! Ne yüce!) ,
-La chute d'un ange!... Bir meleğin düşüşü... Ne güzel!... Aman biraz okur musunuz? -Okuruz tabiî. -
Yemekten sonra okuyalım. Fakat ikinci, üçüncü regrefleri
de okumak istiyorum. -Onlar nedir?
-Premier Regrefi (İlk Pişmanlık) bitirdim. Belki elli defa okudum. Türkçeye de neredeyse tamamen
tercüme ettim. Öbürlerini de göreyim, bakayım nasıl şeyler? -Premier Regref yi bilmiyorum.
-Canım, Graziyella'nm sonundaki poeziyi, Çamlıca'da bir gece siz okumadınız mı?
-Ha, evet! Bildim o poeziyi, güzeldir. Şair ona Premier Regret adını vermiş, fakat Deuxieme Regret,,
Troisieme Regret diye başka şiirler yazmamış. Öyle bir eseri yok.
-Ya!... Ben var sanıyordum. Öyleyse La chute d'un ange'yi okuruz.
Araba Sevdası
-Bu sırada Misel, yemeğin hazır olduğunu haber verdi. Hocayla öğrencisi yemek odasına gidip sofraya
oturdular. Şuradan buradan konuşarak bir saatte yemeklerini yediler. Tekrar salona girdiler. Kahveler,
ilk sigaralar içildikten sonra, Bihruz Beyin teklifi ve ricası ile Mösyö, La chute d'un ange'yi eline aldı;
yüksek sesle okumaya başladı.
Meşhur Fransız şairinin bu eseri, insanlık ruhunun başlangıç ve sonundaki oluşumları şairin
düşüncelerine göre tasvir eden, ağır konulu, zor anlaşılır şiirlerden oluşan kocaman bir kitaptı. Ancak
Bihruz Bey, "Bir Meleğin Sessizliği" adından çıkardığı anlama bakarak bu eseri de Graziyella'daki şiir gibi
ölmüş genç ve güzel bir kıza yazılmış bir ağıt sandı. Mösyö Piyer'in okumasına kulağını ve zihnini
verdiği ve bazı mısraları tekrar ettirdiği hâlde hiçbir şey anlayamayınca hocasına "Artık bırakınız!"
demeye cesaret edemediği için yorulup da kendi kendine kitabı elinden bırakıncaya kadar onu
dinlemeye karar verdi.
Mösyö Piyer ise çoktandır böyle güzel şiirler okumaya vakit bulamadığından bu fırsattan yararlanarak
coşkuyla okumaya devam ediyordu. Bu şekilde eserden bir on sayfa kadar okudu. Biraz dinlenmek, bir
de sigara yakmak üzere kitabı geçici olarak elinden bıraktığı zaman, Bihruz Beyi mışıl mışıl uyuyor
görünce onu o tatlı uykusundan uyandırmaya kıyamadı ve kitabı kapadı. Yavaşçacık yerinden kalktı,
potinlerinin burnuna basa basa yürüyerek salondan çıktı. Hemen yatak odasına gitti, o da öğrencisi gibi
tatlı bir uyku âlemine dalmak niyetiyle yatağına girdi, yorganı başına çekti. Üç dakika geçmeden horul
horul uyumaya başladı. Halbuki daha salonun kapısını bulmadan Bihruz Bey, onun ayak sesiyle
uyanmış ve dışarıya çıkar çıkmaz belki tekrar gelir diye beriki hareme geçip yatak odasına çekilmişti!
217
216
13
Çâker Bey, Talip Bey, Sahban Bey ve Mâlik Efendi, Bihruz Beyin konak komşularından ve teklifsiz
görüştüğü gençlerdendir. Bunlar kışın çoğu akşam Bihruz Beyin konağında toplanıp sohbet eder; kâğıt
oynar; beşlere, altılara kadar hoşça vakit geçirirlerdi. Fakat yaz gelince Bihruz Beyin Küçük Çam-lıca'ya
geçmesi gibi Çâker Bey Beykoz'a, Talip Bey Mirgûn'a, Sahban Bey de Sarıyer'e yazlıklarına giderler;
içlerinden yalnızca Mâlik Efendi kalırdı. Bu yüzden beş, altı ay kadar birbirlerini ya hiç göremezler ya da
nadiren sokakta, vapurda filân görebilirlerdi. Bu yıl Eylül'le beraber mübarek Ramazan ayının da gelişi,
yazlıkçıları sonbahar bitmeden önce kışlıklarına dönmeye zorlamıştı. Bu yüzden Bihruz Bey'in Küçük
Çamlıca'yı bırakıp konağına gelmesi gibi, isimlerini söylediğimiz beyler de yazlıklarından kışlıklarına
gelmişler ve birbirlerinin gelişini çarçabuk haber almışlardı. Konağa geçişin üçüncü akşamı komşu
beylerden ikisi, ertesi akşam diğer ikisi Bihruz Beyi ziyarete gelmiş, üç gün sonra bir akşam da bu
beylerin dördü birden konakta birleşmişti.
O akşam saat dört buçuğa kadar oturuldu. Komşuların hepsi de büyük bir neşe ve canlılıkla
konuşuyordu. Bihruz Bey ise genellikle söze karışmıyor, söylenenleri dinlemekle yetiniyordu. Yaz âlemi,
kayık-sandal eğlenceleri, kır gezintileri ve başka şeylerle ilgili olan sohbetin sıcaklığı eksik gelince genç
beyler, otuz bir oynamak istediler. Oyun masası ortaya geldi. Beyler, masanın başına üşüştüler.
Kâğıtlar hazırlandı, fakat Bihruz Bey, baş ağrısı bahanesiyle Mâlik Efendi ile dışarıdan ortak olmayı, yani
onun sermayesine eşit bir miktarda kendisi ekleyerek oyunun dışında kalmayı beylerden rica etti. Onlar
oyun oynarken
219
Araba Sevdası
Bihruz Bey, kâh bir köşede sigara içerek sessizce oturuyor; kâh Dö LâmartirCm La chute d'un ange'sini
karıştırıyordu. Bir ara salondan kaybolunca, oyuncular, aralarına şu şekilde konuşmaya başladılar:
- Bihruz Beye dikkat ediyor musunuz? Hiç eski neşesi kalmamış, siz kâğıt çektiniz miydi?
- Evet, evet! Geçen akşam benim de dikkatime çarptı. Bilmem ne var; çok düşünüyor.
- Yalnız düşünceli değil, üzüntülü de görünüyor. Siz dav mı dediniz? Kaç kuruş?
- Ben öyle üzüntü filân anlamam.
- Rahatsız olduğunu söyledi ya. Başı ağrıyormuş. Bu da yandı.
- Öyleyse biz de bir taraftan rahatsız etmesek... Bir an önce gitsek...
- Bu el bitsin de sonra düşünürüz. Siz yandınız. Siz yatıyorsunuz, öyle mi?
- Bana kalırsa, Bihruz Beyin hiçbir şeyi yok, oyunda bulunmak istemedi. Baş ağrısını bahane etti.
- Oyun mu oynayacağız, yoksa... Geliyor, geliyor; susunuz!
- Bihruz Bey! Sizin şans Mâlik Efendiye fena yaradı. Hepimizin paralarını çekiyor.
- Gerçekten mi Mâlik Efendi?
- İşte bakınız, dört liralık sermayeden şu dört buçuk mecidiye ile şurada birkaç kuruş bakır para kaldı.
- Zarar yok, devam ediniz. Gerekirse ikişer lira daha koyarız.
- O benim işim değil. Eeee beyefendi! Talip Bey, size söylüyorum. Biz hiç otuz bir yapmayacak mıyız?
- Siz de yapın!... Kâğıtlar meydanda, benim gibi on beşe önce bir dokuzlu, sonra da bir altılı
çekerseniz, paralan alırsınız.
220
Araba Sevdası
- Bende o şans nerede? Elime on dört, filiz filiko geliyor da yine bir şey yapamıyorum. Her seferinde
kaybediyorum. Mösyö Piyer olmalı ki, sizi yenebilsin.
* *
Evet! Komşu beylerin dikkatlerinden kaçmadığı gibi Bihruz Beyin hâlinde bir değişiklik vardı. Eski
neşesi, eski canlılığı kalmamıştı. Beş, altı ay öncesine kadar koşup gezmekten, konuşmaktan,
kumardan, kendi söyleyişine göre sosyeteden çok hoşlanan Bihruz Bey, şimdi sakin sakin
düşünmekten, yalnız kalmaktan hoşlanıyordu.
Bir akşam yine tek başına yemeğini yedikten sonra çalışma odasına gitti. Mişel'i çağırdı. Biraz işi
olduğunu, kim gelecek olursa olsun kendisi için "Rahatsızdır, haremdedir." denilmesini tembihledi.
Kendi kendine kâh düşünmek, kâh Premier Regret tercümesini biraz daha düzeltip geliştirmek, kâh
Lâmartirf'm bütün eserlerini -içinde kendi hâline uygun bir şiire, bir hikâyeye rastlamak arzusuylakarıştırmak;
kâh La chute d'un ange'den birkaç mısra okuyup anlamaya çalışmakla meşgul olmak
istiyordu. Kulağına uzaktan uzağa davul sesleri gelmeye başladı. Gerçekten de o akşam aym
görünmesiyle Ramazan başlamış olduğu için mahalle bekçileri mübarek ayın gelişini, şehrin
geleneklerine uyarak davullarla ilân etmeye çıkmıştı.
Bihruz Bey Ramazan ayının gelişini anlayınca bu şehirdeki, özellikle de on beşinden sonra
Kalpakçılarbaşf ndaki, Beyazıt Meydanı'ndaki, Divanyolu'ndaki, Şehzâdebaşı'ndaki kalabalığı ve gezinti
âlemlerini anımsayıp mutlu olacağı yerde bir üzüntünün içine düşmüştü. Çünkü o âlemleri seyretmenin
artık kendisine bir haz ve neşe veremeyeceği inanandaydı. Evet! Sarışın hanım sağ olaydı, elbette o da
oralarda sık görülürdü. Halbuki o zavallı kız, gençliğine doyamadan ölüp gitmişti. O, kimbilir hangi ıssız
bir mezarın hangi bir köşesinde garip bir
221
Araba Sevdası
şekilde yatıyorken kendisi bu kalabalık âlemlerde dolaşıp gönül eğlendirse büyük bir vefasızlık olurdu.
İşte Bihruz Bey, bunları düşünüp duruyor ve bu düşünceler dolayısıyla acı çekiyordu. Acıları gittikçe
derinleşince Fener'deki gibi düşüncelere dalıp gitti. Bir buçuk, iki saat kadar öylece kaldı. Aklı başına
geldiği zaman, kendi kendine:
-"İnşallah Ramazan boyunca oruç tutarım, camilere gider, ibadet ederim. Kalpakçılarbaşı'na gitmem,
Beyazıt Meyda-nı'ndan geçmem, Şehzadebaşı'na çıkmam. Buralara gidersem de kimselere bakmam!..."
dedi.
Bihruz Bey o gece sahur vaktine kadar bekledi. Davul tekrar çıkınca yemek istedi. Yemeğin ardından
imsak zamanına kadar oturdu. Sonra hareme gitti.
Beyin bu şekilde sahur yemeği istemesinden oruç tutmak niyetinde olduğunu anlayan Dadı Kalfa, bey
hareme girince hemen koşup geldi. Sevine sevine konuşmaya başladı:
- İnşallah yarın oruç var beyim, öyle mi?
- Nereden anladın?
- A!... Sahur yemişsin... Ben haber almaz mıyım? Çok sevindim. Hanımefendi de çok sevindi.
- Niyetim hiç bozmamak, otuz gün boyunca tutmak...
- Aferin beyim! Allah kabul etsin. Gördün mü, ben demez miydim benim beyim elbette bir gün uslanır
diye? Fakat namaz da kılmak gerek. Namazsız oruç olmaz. Hanımefendiyi görmek ister misin?
- Annem daha oturuyor mu?
- Namaz kılıyor. Şimdi biter; istersen biraz görüş. Akşamdan beri sana çok dua etti.
- Anık yarın sabah görürüm. Şimdi çok uykum var, yatacağım.
222
Araba Sevdası
Bihruz Bey sözünde durdu. Ramazanın birinci, ikinci, üçüncü günü oruç kendisine çok zor geldi. Ama
bir hafta sonra alışıverdi ve hâlinden memnun olmaya başladı. Geceleri genellikle sahura kadar
oturuyor; dersleriyle meşgul oluyordu. Sahur yemeğini yedikten sonra gidip yatıyor, gündüz saat beşe
kadar uyuyordu. Uyanınca Dadı Kalfa'mn da iteklemesiyle abdestini alıyor, giyinip saat sekize doğru
konaktan çıkıyordu. Bazen Bayezıt Camiine, bazen Ayasofya'ya, bazen de Şehzade
Camiine gidiyor; güzel sesli hafızların etkileyici Kur'an okuyuşlarını, doğru sözlü vaizlerin
vaazlarını dinliyordu. İkindi vakti büyük cemaatla namazını kıldıktan sonra camiden çıkıyor, sergileri
dolaşıyordu. Bir ara da Bayezıt, Şehzâdebaşı kalabalıklarını, gezintilerini şöyle uzaktan seyrettikten
sonra konağa dönüyordu. Genellikle akşamları konudan komşudan davetli davetsiz olarak gelen
misafirlerle iftarını ediyor ve misafirler içinde kendisine uygun bir arkadaş bulduğu geceler, yakınındaki
Süleymâniye Camiine teravih namazına gidiyordu.
223
14
Ramazanın on ikinci cuma günü Bihruz Bey, saat dokuz buçuktan on buçuğa kadar Beyazıt sergisinde
gezinip eğlendikten sonra avludan çıktı. Meydanın o tarafı simitçi, çörekçi, hardala, pideci gibi esnafın
tabla ve küfelileri; fincan, tabak ve çanak çömlek satan yaymacıların sergileri; ayak berberlerinin
sandalyaleri, mangalları; başlarında daima bulunan yirmi, otuz kadar seyircisiyle beraber tanınmış
ressamların kocaman sandığı; ayakkabı boyacılarının kutuları, dolmacı, mumcu zenci kadınların
tencereleri; hurdacı Hintlilerin, tespihçilerin sundurmaları ve kuskusçuların çadırları ile kuşatılmıştı.
Bunlarla alışveriş yapan, bunların önünde saatlerce durup bakmaktan zevk alan birkaç yüz kadar ayak
takımı bu inanılmaz kalabalığı daha fazla arttırmıştı. Camiden ve sergiden çıkacak sahiplerini alıp
götürmek üzere bekleyen bir sıraya dizilmiş yüzlerce konak arabasının bu kalabalığa eklenmesi ise
orayı geçilmez bir hâle getirmişti.
Bihruz Bey, güçlükle Kökçüler kapısı tarafına geçerek Basmacılar'in önünden Kâğıtçılar'a doğru ağır
ağır yürümeye başladı.
Birkaç gündür oruçluları rahatsız eden lodosun sıkıntılı havası o sabah poyrazla yer değiştirince
ortalığa tatlı bir serinlik yayılmıştı. İkindiye yakın sokaklara çıkan erkek-kadm binlerce insan, camileri,
meydanları, büyük caddeleri doldurmuştu. Konak ve kira arabalarının birçoğu da kendilerini süsleyen
süslü hanımları taşıyarak birbiri ardınca meydanı dolaşmaktaydı.
Birtakımı gidip, birtakımı gelen ve izdihamın sökülmez bir hâlde olmasından dolayı birkaç adımda bir
durmak zorunda
225
Araba Sevdası
kalan binlerce halkın içinde siyah çuhadan düz yakalı, bir önlü sakoları veya koyu renk kazmirden
yakası kadifeli iki önlü paltoları yukarıdan aşağıya kadar ilikli, büyücek, tablalıca fesleri iki yandan
kulaklarının büyük kısmını örtmüş, keçi derisi potin-leriyle parlak ve sustalı ayakkabıları çamur
lekesinden ve tozdan tamah ile âzâde, ellilik, elli beşlik, altmışlık efendilerin sol ellerinde altın veya ipek
kamçılı, nadiren narcıl, yüz sürü kuka birer tespih olduğu halde; sağ ellerindeki gümüş kakmalı, kabzası
kanca şeklinde abanozdan bastonlarına dayanarak hatevât-ı mütesâviye ve kemâl-i temkin ve vakar ile
yürüyüşleri -kolalı Frenk gömleklerinin dimdik yakalan aşağıdan yukarıya doğru kulaklarını yarı yerine
kadar saklamış koyu renk ve püskülü, dâima yan tarafta bulunur ufacık kalıpsız fesleri kaşlarının
üzerine kadar inmiş, siyah redingotlu, dar pantolonlu, parlak potin-li, tek gözlüklü, eldivenli şık beylerin
ellerinde bazan altın, bazan gümüş veya bağa saplı birer baston bulunduğu hâlde, ekseriya ikişer ikişer
ve kol kola gezerken, nerede bir temiz araba veya bir süslü hanım görürlerse gözlerini ona açıp veche-i
cevelânlarını o tarafa tevcih etmek suretiyle izhâr-ı hıffetten çekinmeyişleri- ekserisi ipekli parlak
kumaşlardan rengârenk şemsiyeleri, ferâciyeleriyle ve gâzden rakîk ve nâzik, gâzden lâtif ve şeffaf
yaşmaklarıyla öbek öbek kenarları tutmuş olan işvekerân benât-ı Havva'nın, tetâvül-i eydi-i teadîden
vareste bulunmak için meşâcir-i baharın kıyı bucak yerlerinde topluca bulunmaya meyyal olan hassas
çiçekleri andırırcasına âleme kendilerini hem göstermek, hem de göstermemek gibi iki muâ-mele-i
mütezâdeyi hüsn-i cem' etmek hususundaki nümayiş ve bâzişleri elleri, koltukları yeşil salata, soğan ve
yağlı ve susamlı simit hevenkleri, Ramazan pidesi çıkınları ile dolu olduğu hâlde baklava, börek
tahayyülâtı ve kahve, tütün tahassürâtı ile bîsabr ü ârâm kalan ve iftar dakikasına yetişmek için saatin
saniyelerini adımlarıyla saymak itiyadında bulunan şikemperverlerle tiryaki babaların o sökülmez,
geçilmez izdihamın için-
226
Araba Sevdası
de bunalıp, hesaplarını şaşırdıkça lâhavl-gûyân baş sallayışları şâyân-ı dikkat temaşalardandı.
* * *
Oruç tuttuğu için Ramazan günlerini çok iyi saymakta olan Bihruz Bey, mübarek ayın on beşi
gelmeden sokakları hınca hınç dolduran bu kalabalığa şaşkınlıkla bakarak ağır başlı bir beyefendiye
yakışır tavırlarla yoluna devam etti.
Meydanı bin güçlükle geçerek Sabuncu Hanı köşesini de dolaşacağı sırada, belki yirminci kez olmak
üzere bir daha durmaya mecbur oldu. Zira Vezneciler tarafından gelmekte olan iki sıra hâlindeki
arabalar, ilerisi tıkanmış olduğu için orada duruyorlardı. İki taraftan saldıran halk ise birbirinin
geçmesine engel oluyordu. Bir de süslü hanımlara açık saçık lâf atarak sırnaşmak için böyle uygun bir
mekân ve zaman arayan hafif mizaçlı iki erkek, adi bir kira arabasına kurulmuş; boyalı iki hafif meşrep
kadına kur yapmak için türlü maymunluklar, türlü maskaralıklar ediyor; kadınlar da aynı davranışlarla
onlara karşılık veriyordu. Bihruz Bey, bulunduğu noktadan ne ileri ne de geri gidebildiği için bu durumu
ister istemez görüyordu. Ancak araba biraz ilerde olduğundan, içindeki kadınları -ki biri Periveş Hanım,
diğeri Gülşeker Hanım'di.- seçemiyordu.
Zavallı Bihruz Bey ne kadar çirkin olduğunu görebildiği an, bu durumdan fazlasıyla nefret ederek kendi
kendine şu şekilde söylenmeye başladı:
-"Comme c'est de goûtant! (Ne iğrenç!) Bir kadına böyle de kur yapılır mı? Aman yarabbi! Ne bayağı
insanlar! Ne adi kadınlar! Ben de çapkınlık yaptım; ama hiç böyle rezil hareketlerde bulunmadım.
Benim baktığım kadın... Hâşâ!... O kadın değil; bir kızdı! Kız da değil; bir melekti. Yazık, zavallı kız
şimdi sağ olaydı, o da buralarda olurdu. Evet, o da çıkar gezerdi ama nasıl? Asil bir hanıma yakışacak
şekilde. Şimdi benim nişanlım olmuş olacaktı. Belki de... Oooh!... Madam Bihruz
227
Araba Sevdası
olacaktı! Yazık, a seize ans, c'est bien tötpoıtr mourirl (On altı yaş ölmek çok erken!) Ah, o şimdi soluk
kefeniyle kara topraklarda yatıyor, bense geziniyorum. Niçin mezarının başında ağlamıyorum? O mezar
nerde? Of! Comme c'est triste! (Ne kadar acı!) Sevdiğini kaybet de toprağım bilme! Malheureıa gueje
suis! (Ne kadar talihsizim!) Aman şuradan gideyim de şu durumu gözüm görmesin!"
Bihruz Bey, birdenbire yüreğini saran nefret ve hasret duygularıyla hareket etmesine engel olan kadın,
erkek kim varsa hepsini itip kakarak kendini oradan kurtardı. Ruhunu yeniden kaptırmış olduğu özlem
dolu düşünceler içinde hiçbir tarafa bakmayarak doğruca konağa gitti. İftar vaktine daha yarım saatten
fazla bir zaman vardı. Salona çıktı. Orada annesinin iftar için davet ettiği akrabadan birkaç kişi
oturuyordu. Onlarla biraz ilgilendikten sonra geri döndü; çünkü düşünmek için yalnız kalmak istiyordu.
Çalışma odasına gitti. Oysa orda da Mösyö Piyer vardı. Artık sevgili hocasından kaçamadı; ancak ona
bile ilk önce soğuk davranmaktan kendini alamadı.
-Bon soir Mösyö Piyer!
-Bon soir beyefendi! Nasılsınız?
-Çok iyi değilim. Siz nasılsınız?
-Ben oldukça iyiyim, size bir kitap getirdim. Biraz eskice ama... Kitaplarımın arasında elime geçti.
-Teşekkür ederim. Nasıl bir kitap bu?
-Manon Lesko. Çok mükemmel bir eserdir. Bunu okumadınız zannederim.
-Hayır, görmemiştim.
-Aşk, ama bu ateşli bir aşk, Pol e Virjini, Lâ Dam o Kamelya filân değil. Çok ilginç.
-Öyleyse hemen okuyalım.
-Siz kendiniz okuyun. Ne kadar garip, ne kadar özgün, ayrıca ne kadar fedakârca ve ne kadar acı biten
bir aşk olduğunu görün!
228
Araba Sevdası
-Rica ederim siz başlayın da sonra ben kendi kendime okurum.
-Tre'bien! Fakat vakit var mı? Şimdi yemeğe gitmeyecek miyiz?
-Daha yarım saat var. Başlayın siz. -Öyleyse beş, on sayfa okuyabiliriz.
Konağa gelindiğinden ve özellikle de Ramazanın başlamasından beri Bihruz Beyin hareketlerinde
beliren durgunluk ve aşkla ilgili konulara gösterdiği isteksizlik, Mösyö Piyer'in dikkatini çekiyordu. Gerçi
genç bey, dersleriyle öncekinden daha çok meşgul oluyordu; ama bu gidişle bu derslerden de usanma
ihtimali vardı. Eğer öyle olursa yumuşak yüzlü dostu yüz otuz altı Frank, elli sentten sonsuza dek
ayrılmak gerekeceği düşüncesi Mösyö Piyer'i epey üzüp duruyordu. Özellikle de Bihruz Beyin arabasının
ne sebeple ortadan kalktığım Mişel'den gizlice sorup öğrendikten sonra daha çok üzülmeye ve kendini
hoca konumunda tutmak için başka türlü bir yaranma çaresi düşünmeye başlamıştı. Bu çare ise ara
sıra bazı kışkırtıcı romanlar getirerek genç adamın -her ne sebepleyse- kırılmış olan aşk heveslerini
canlandırmak ve ders geceleri aşkla ilgili tatlı konular açarak onu bunlara alıştırmaktı. Fakat değerli
öğrencisinin maddi durumu şüphe ve endişe verici bir durumdayken dışarıdan parayla kitap alıp
getirmek uygun değildi. Bu yüzden Mösyö Piyer bazı dostlarında da bulabileceği o tür kitapları ödünç
alıp öğrencisine getirmeyi düşünüyordu. Evinde çoğu politikayla ilgili bir sürü kitapçık; gereksiz kâğıt ve
mektupla dolu eski bir sandık vardı. Bir akşam bir kâğıt aramak için sandığı açıp içindekileri karıştırırken
eline cildi dağılmış, kapağı yırtılmış bir kitap geçti. Kitabı inceleyip Manon Lesko hikâyesi olduğunu
görünce alıp bir tarafa koydu ve cuma günü konağa gelirken kitabı da sakosunun cebine yerleştirmeyi
unutmadı! İşte o parça parça, sayfaları bükülüp yırtılmış, ele alınamayacak kadar kirlenmiş kitabın
konağa getirilmesindeki niyet buydu. Burası anlaşılınca beyefendinin o kitap için "Öyleyse hemen
okuya-
229
Araba Sevdası
hm!" diyerek gösterdiği isteğin, Mösyö Piyer'i ne kadar memnun ettiğini anlatmaya gerek yok.
Evet, Mösyö Piyer kitabı eline alarak büyük bir heyecanla dışından okumaya, Bihruz Bey de can
kulağıyla dinlemeye başladı. Fakat ne yazık ki romandan daha on beş sayfa bile okunamadan top atıldı.
Emektar Memiş Ağa, kapıdan görünerek azarlıyormuş gibi bir tavırla:
-"Misafirler oruç açacaklar, sofra başında bekliyorlar!" dedi. Çaresiz yemek odasına gidildi. Bihruz Bey,
hocasının getirdiği bu yeni romanı merak etmeye başladığı için kafasını oraya vermişti. Bu yüzden
sofrada kimseye yakınlık göstermiyordu. İftarcılar da onun suskunluğu karşısında ağızlarını açmaya
cesaret edemediklerinden, odada ara sıra kaşık ve çatalların tabaklara yanlışlıkla dokunmasıyla oluşan
hafif bir tıkırtı ile Mişel'in öteye beriye hareket ettikçe ayakkabılarından çıkan gıcırtıdan başka ses
işitilmiyordu.
Neyse, yemek yenildi, salona geçildi. Bihruz Bey birinci kahve ve sigaralar içilinceye kadar salonda
bulunmaya güç belâ tahammül etti. Sonunda misafirlere:
-"Affedersiniz, hocamla ders yapacağız. Siz keyfinize bakınız." dedi. Mösyö Piyer'e de bir işaretle
derdini anlattı ve ikisi birlikte salondan çıkıp ders odasına gittiler. İçeriye girer girmez Bihruz Bey
Manon Lesko'yu Mösyö Piyer'in eline tutuşturdu:
- Lütfen okumaya devam eder misiniz?
- Tres volontiers! (Memnuniyetle!) Bu hikâye bana da yeniden merak verdi. Gençliğimde beş, altı kere
okumuştum. Kitabın eskiliğinden de anlaşılıyordur. Ne kadar okusam bıkmıyorum. Bunlar...
- Rica ederim... Onları sonra konuşuruz. Romanı bu akşam bitirsek diyorum.
- Bilmem... Bitirebilir miyiz?
-Hele siz okuyun, saat yediye kadar nasıl olsa oturacağız.
230
Araba Sevdası
Mösyö Piyer sadece arada bir sigara yakıp, Mişel'in getirdiği kahveyi içecek kadar nefes almaya fırsat
bularak beş saat kadar uzun bir zaman okumaya devam etti. Romanın yarısından fazlasını okudu,
öğrencisine dinletti; fakat zavallı ihtiyarın gücü kuvveti de kesildi.
Bir taraftan sahur vakti gelmiş olduğu için sokaktan gelen davul sesleri, işitmeyen kulaklara da
kendisini işittirecek şekilde gürültüler koparıyor, diğer taraftan emektar Memiş'in yine kapıdan
görünerek soğuk bir ses tonuyla:
-"Misafirler sofraya inecekler. Yemekler de soğuyor!" diye mırıldanması, hoşgörüye meydan
vermiyordu. Ve özellikle Bihruz Bey, Mösyö Piyer'in:
- Nous allons manger, n 'est-ce pas? Oh! J'aifaim! Je veux faire un bon soıtper! (Yemek yiyeceğiz
değil mi? Ah! Öyle de acıktım ki! Tıka basa yiyeceğim!) diye yemekten çok, çektiği işkenceden
kurtulmaya yönelik gösterdiği isteğe bir şey diyemediği için yemek odasına gidildi. İftardan daha
sessiz, daha hüzünlü bir şekilde yemekler yenildi, sofradan kalkıldı. Bu sırada Mösyö Piyer hemen
Bihruz Beyin yanma giderek:
- "£ bien mon cher, (O hâlde azizim) bu akşam da ders yapamadık. Siz de yoruldunuz, ben de. Yarın
sabah siz geç çıkarsınız. Benim biraz erken gitmem gerek." dedi. Bunu söyleme amacı, artık yatak
odasına çekilmek için beyden izin istemekti. Bihruz Bey ise romanın tamamım o gece dinlemek istediği
için, Mösyö Piyer'i tekrar çalışma odasına götürmek üzere davrandığı sırada, ihtiyar hemen cebinden
saatini çıkarıp bakarak:
- Oooo!... Saat sekize gelmiş. Benim için çok geç. Sabah Galata'da birisiyle buluşacağız. Pardon a
mardl (Afedersiniz, Salı'ya...) deyip kurtuldu.
Bihruz Bey, romanı bu gece mutlaka bitirmek istiyordu. Onun için çalışma odasına tek başına gitti.
Kitabı kaptığı gibi hareme girdi. Yatak odasına çıktı. Soyunup oda kapısını sürme-ledi. Şezlongun
üzerine uzandı. Mösyö Piyer'in bıraktığı yerden romanı okumaya başladı.
231
15
Romanın alt taraflarını okudukça merakı artıyor, merakı arttıkça okuma isteği de artıyordu. Hikâyenin
kahramanı olan genç âşığın, sevgilisi Manon ile Amerika'da New Orleans'a gelişlerinden sonraki
maceraları; iki sevgilinin beklenmedik bir belâdan kurtulmak için vahşilerin bulunduğu yere doğru
kaçmaları; kumluk bir çölün tam ortasında yorgunluktan ve açlıktan bitkin düşen zavallı kızın ölmesi;
zavallı âşığın da sevgilisini gömdüğü çukurun üzerinde yaralı ve güçsüz olarak bir gün bir gece yatıp
kalktıktan sonra yakalanıp New Orleans'da hapsedilmesi, Manon'un ölüsünün de şehre getirilmesi ve en
sonunda ümitsiz âşığın Fransa'ya dönüşü çok etkili bir biçimde anlatılmış olduğu için Bihruz Bey, kitabı
bitirmeden elinden bırakamamıştı. Hayalleri birdenbire canlanmış; olayları ve onların doğurduğu
duyguları kendi durumuna benzetmişti. Bu yüzden sabahın saat dördüne kadar uyanık kalmıştı. Bu
arada kendi kendine sönünceye kadar yanan mumların isi odayı doldurmuştu. Bey, kitabı kapayıp epey
zaman düşünceye daldıktan sonra yerinden fırlayıp bir pencere açtı. Odanın içindeki duman
pencereden baca dumanı gibi çıkıyordu. Ayakta duramayacak kadar yorgun olduğundan, odanın
havasını çabucak değiştirip hemen yatağına düşmek için kapıyı açtı. Dadı Kalfa ise sofada bulunuyordu.
Kapı açılınca hemen geldi, odaya girdi. Yatağı bozulmamış bir hâlde, odayı ise duman içinde görünce
meraklı bir şekilde beyinin yüzüne yaktı. Beyin, birer siyah halka içine girmiş ve küçülüp çukura kaçmış
fersiz gözleri, uykusuzluktan ve heyecandan asıl rengini kaybetmiş olan yüzü, dermansızlıktan tir tir
titreyen dizleri, hâlinde büyük bir perişanlık gösteriyordu. Dadı Kalfa sevgili beyinin bu yorgun ve
perişan hâlini üzgün bir şeklide seyrettikten sonra şöyle söylenmeye başladı:
233
Araba Sevdası
-Vah vah!... Bu koca papaz ne zaman gelse benim beyimde böyle bir hâl görülüyor! Hınzır herif, böyle
ders okutulur mu? Zavallı beyciğim, sabahlara kadar gözlerini kırpmamış! O pis kitap için mi böyle
harap ettin kendini? Buna hanımefendi de razı değil, ben de razı değilim, Allah da razı değildir. Bari gir
yatağına da biraz rahat et! Vah vah!... Bugün oruç da tutulmaz! Biraz uyu bakalım da, sana bir çorba
yaptırayım. Hadi yat. Ben pencereyi filân kaparım. Vay hain herif. Ne oluyor ayol, bu kadar çok ders
verilir mi? Sanki bir gecede hepsini okuyup öğrenecek...
Bihruz Bey Dadı Kalfa'mn bu sözlerini dinlemeyerek kendisini yatağa fırlattı. Dadı Kalfa ise bir yandan
pencereyi kapayıp, sigara tablasını, şamdanı filân kaldırmakla meşgul olurken bir yandan da şu şekilde
mırıldanıp duruyordu:
-Vallahi bu kadarı günah! El âlemin evlâdım okutacaksan adam gibi okut! Bu kadar zora koyacak ne
var? Hele gelsin de bir, söylemediğimi bırakmayım. Frenkçe öğretecek de sanki ne olacaksa...
Dadı Kalfa, dayanacağından daha fazla ders vererek Mösyö Piyer'in Bihruz Beyi sıktığını düşündüğü
için bu kadar söyleniyordu. Hocanın, öğrencisine tahrik edici, cinsel istek uyandıran hikâyeler getirip
okuttuğunu ve bunu da şahsî menfaati için yaptığını bilseydi acaba daha neler söylemeyecekti?
Bihruz Bey yatağına girdikten sonra uyumaya çok çalıştıysa da başaramadı. Romandaki acıklı olayları
aklından ve bunların kendi durumu bakımından doğurduğu özlemleri de gönlünden çıkaramıyordu.
Uykuya dalacak olsa, gözlerinin önüne hemen iki mezar geliyordu. Birisi, ıssız bir çölün ortasında
kabarmış bir topraktan yapılmışken üzerine genç bir insan kapanmış ağlıyordu. Diğeri, iki sıra servilikle
gidilen bir kabristanın bir kenarında sandukah, sütunlu, yaldızlarla donanmış bir mezar olduğu hâlde
yanından bir kuş bile geçmiyordu. Hayal âleminde gördüğü bu yaldızlı mezarın kime ait olduğunu
bildiği için kendi kendini kınayıp eleştirmekten de geri kalmıyordu.
234
Araba Sevdası
Bu hâl içinde dört, beş saat uğraştı. Nihayet, derin bir uykuya daldı. On bir buçuğa doğru Dadı
Kalfa'mn odaya girip seslenmesi üzerine gözlerini açtı. O birkaç saatlik uyku ile sinirleri biraz düzelmiş,
acıkmaya başlamıştı. Dadı Kalfa'mn hazırlattığı çorba ile kebabı iştahlıca yedi. Kahve ve sigarasını da
içip tekrar yattı. Ara ara uyanıp tekrar dalarak o gece sekiz, dokuz saat uyuduktan sonra, sabah
yatağından çıktı. Bir pencere açıp geceliğiyle önüne oturdu, düşünmeye başladı.
Düşündüğü şey, ölen sevgilisinin mezarını öğrenmenin çaresini bulmaktı. Düşüne düşüne bu çarenin
bulunamayacağını anlayınca hiç olmazsa sevgilisinin gezip dolaştığı yerlerde, özellikle de Çamlıca
bahçesinde kendi kendine gezinip ağlayarak bir teselli bulmaya çalışmak üzere Dadı Kalfa ile konaktan
bir-iki hizmetkâr daha alarak Küçük Çamlıca'daki köşke beş, on gün için gitmeye karar verdi. Bu
kararını Dadı Kalfa'ya açtığı zaman, ancak iki gün sonrası için olumlu bir cevap aldı. Bu karar üzerine
kalben biraz rahatladı. O gün saat ona kadar yatak odasında kaldıktan sonra Dadı Kalfa'mn:
-"Beyim, iyisin maşallah! Giyinip de azıcık hava almaya çıksan olmaz mı? Hava güzel, sokaklar adam
almıyor; gezer, eğlenirsin. Haydi beyim, hazırlan!" şeklindeki teşvikleri üzerine giyindi. Bastonunu alıp
konaktan çıktı. Direklerarası'na doğru ağır ağır yürümeye başladı.
O gün Direklerarası çok kalabalıktı. Gelen ve gidenlerin iki sıra hâlindeki arabalarından oluşan hareketli
zincirin bir ucu Şehzade Karakolu'na, diğer ucu Beyazıt Meydanı'na ulaşıyordu. Meydanın çaycılar
tarafını erkekler, cami tarafını ise kadınlar tutmuş, karşıdan karşıya geçmek mümkün olamadığı gibi
bulunulan noktadan ileriye gitmek de çok zordu.
Bihruz Beyin Süleymaniye'den Vezneciler'e geldiği yol, kendisini kadınlar tarafına getirmişti. Yolun öbür
tarafına geçmek isteyip başaramayacağını anlayınca, kenardan Direklerarası'na gitmek üzere güçlükle
biraz ilerleyebildiyse de oradan
235
Araba Sevdası
öteye gidemedi. Orada durmuş olan birkaç adamın yanma giderek mecburen kalabalık çekilinceye
kadar durmaya karar verdi. Önündeki rengârenk şemsiye '61layının bir kısmı aşağıya, bir kısmı yukarıya
doğru dalgalana dalgalana gidiyordu.
Bihruz Bey, düştüğü reh-i nârefte üzerinde câlib-i nazar-ı hayreti olan yaşmak derya-yı hurûşânmı ister
istemez temaşaya dalmıştı. Önünden gelip geçen hanımlara dalgın dalgın bakıp duruyorken, yüreği
birdenbire şiddetle oynamaya başladı. Zavallı gencin reng-i sıması uçuyordu. Yanından aşağıya doğru
giden iki hanımın kırmızı şemsiyelisini mâşuka-i fâniyeye benzetmişti. Hanımın kalınca yaşmağı altındaki
çehresine dikkatli baktığı zaman, Üsküdar vapurunda uzaktan gördüğü hanım; yani mâşuka-i fâniyenin
hemşiresi olduğunu tanıdı. Artık, iki aydan beridir merak ettiği mezarın mevkiini öğrenmek için ele
geçen bu fırsatı kaçırmamak lâzım olduğunu düşündü.
Binâenaleyh, kırmızı şemsiyeyi takibe karar vererek, harekete mübâderet etti. Kırmızı şemsiye
durdukça bu da durdu; o ilerledikçe bu da ilerledi; nihayet hanımlar Şehzade karakolunun köşesinden
sağa saptılar; bey de saptı. O sokak her ne kadar berileri kadar kalabalık değilse de, bütün bütün
tenha olmadığından, bey şemsiyeye pek yaklaşmak istemiyordu. Kırmızı şemsiye bir hayli gittikten
sonra tekrar sağda bir sokağa saptı. Bu sokak da gelenden geçenden hâli değildi. Hanımlar önde,
Bihruz Bey arkada biraz daha gidildi, yine sola sapıldı; burası tenhâcaydı. Beyin de artık daha ziyâde
beklemeye tahammülü kalmamıştı. Hızlı hızlı gitti, kırmızı şemsiyelinin yanına vardı. Kırmızı şemsiyeli
ise takip edildiğinden haberdâr olduğundan, beyin ayağının sesini alınca döndü, kendisine baktı. Bu
dakikada Bihruz Bey artık kırmızı şemsiyeli hanımın yüzüne bakmıyordu. Gözleri yerde olduğu
hâlde meramını arzetmeye başladı; hanımı da mukabeleye mecbur etti:
- Ah, pardon efendim!... Mil pardon!...
- Niçin?... Ne var pardon diyecek?...
Araba Sevdası
-Ah! Nasıl söyleyeyim?... Dilim varmıyor... Lâkin mecburiyet... Ah!... iki aydır ne kadar sııfrans içinde
olduğumu bilseniz, bana merhamet edersiniz...
- Ne istiyorsunuz?... Adamlar geliyor, çabuk söyleyiniz...
Ah! Nasıl söyleyeyim?... Hemşirenizin... Of.... Söyleyemiyorum... Ah!... Mezarını nerede ise bana
söylemenizi rica ederim... Affedersiniz... Lâkin emin olunuz ki hemşireniz... Ah!... Bir anj gibi şast
olarak gitmiştir...
- Ne söylüyorsunuz, anlamıyorum ki!...
- Ah!... O zavallı meleği görmüş, sevmiş idim... Benim bahtsızlığım... Aman affediniz!...
- Ne istiyorsunuz diyorum size?
- Hemşirenizin mezarını öğrenmek isterim...
- Benim hemşiremin mezarım?...
- Evet!... Pardon... Kusurumu affedin... Ne yapayım... Zât-ı seniyyenizi te'min ederim ki...
- Siz hemşiremi nerede gördünüz?...
- Çamlıca bahçesinde gördüm... Lâkin sizi te'min ederim ki... Ah!... Hemşireniz bir anj idi...
- Konuştunuz, görüştünüz müydü?
- Evet!... Lâkin ma par ol donör namus dâiresinde konuştuk... Ah!... Kom se tristl... Mil pardon,
efendim!... Ne söylediğimi, ne söyleyeceğimi de bilmiyorum... Evet!... Topu bir defa
konuştuk!...
- Bahçede konuştunuz, öyle mi?
- Evet efendim, bahçede... Ah!...
- Havuz başında olacak...
- Evet, evet!... Ah!... Siz neden biliyorsunuz?
- Siz ona bir çiçek verdiniz galiba...
- Ah, evet!... Bir çiçek... Mapovrflört...
- O da size teşekkürler etti, çiçeği aldı, göğsüne iliştirdi,
öyle mi?
237
236
Araba Sevdası
-Ah!... Öyle oldu... '
- Azıcık geri kaim, şu adamlar geçsin...
- Peki efendim...
-Eeee sonra? Bir defa kendisine bir mektup da verdiniz miydi?
-Ah!... Pardon efendim. Mektup evliliğimiz için bir tekliften başka bir şey değildi.
-Kız kardeşimi beğendiniz, sevdiniz miydi?
-Ah! Bilemezsiniz, hayal edemezsiniz ne kadar sevmiştim.
-Vefat ettiğini nereden duydunuz?
-İki ay. Tam iki ay gezdim, aradım. Bir yerlerde görmek nasip olmadı. Birdenbire kayboluşuna bir
anlam veremiyordum, korkuyordum, kimseye soramıyordum. En sonunda o felâketi öğrendim. Ah!
Neler çektim!
-Besbelli çok sevdiğiniz için öldürdünüz.
-Ah!... Ben mi öldürdüm? Onun için ben her dakika ölmeye hazırdım. O gideceğine keşke ben
gideydim. Hayat bana haram oldu. Gözüm dünyayı görmüyor. Zavallı meleğim...
-Şimdi görseniz kız kardeşimi tanırsınız değil mi?
-Ah!... Ne demek efendim, ne demek? Hiç tanımaz mıyım?
-Hele yüzüme biraz bakınız! Sakın kız kardeşim sandığınız ben olmayayım?
-Ah! Ne kadar benziyorsunuz!
-Beyefendi, beni anam bir tane doğurmuş, ne kız kardeşim var, ne de erkek kardeşim.
-Ah! Doğru mu söylüyorsunuz? İmkânsız!
238
Araba Sevdası
-Bahçede kız kardeşimle beraber gördüğünüz hanım da bu hanım değil miydi?
Periveş Hanımın önünden giden Çengi Hanım bu sırada arkasına dönüp bakarak ve alay edercesine
gülümseyerek:
-Küçük bey ihtiyarlamadan benim gibi bunamış gali-badedi. Bihruz Bey de Çengi Hanım'm Çamlıca'daki
karşılaşma gününden kulağında kalan sesini çok iyi tanıdı. Bunun üzerine kadınların yanında
mahcubiyetini hafifletecek bir mazeret aradı ve tekrar söze başladı:
-Ah! Özür dilerim, çok özür dilerim! Kabahat benim değil. Keşfi Bey söyledi. İşte, işte o beni aldattı.
-Zararı yok! Bari bundan sonra sevdiklerinizi çabuk çabuk mezara göndermeyin.
-Ah! Pardon!... Fakat niçin lândonuzla gezmeyip de böyle yayan geziyorsunuz?
-Ne lândosu?
-Sizi bahçede ilk gördüğüm günkü güzel arabanız, süslü arabanızla gezmiyor musunuz?
-Ha! O araba bizim değildi. Biz onu kiralamıştık.
-Vah vah!...
-Peki sizin sarı faytonunuz ne oldu?
-Ona alacaklı el koydu. Şey... Mösyö Kondoraki'ye bıraktım.
-Yazık!
* *
Bihruz Bey, bir süredir sarhoş gibi dolaştığı hayal ülkesinin baharından birdenbire gerçeğin katı
toprağına düşmüştü. Bir dakika öncesine kadar gözünün önünü saran hüzünlü seherler,
239
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Haberi Paylaş


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Yrd.Doç.Dr. Mustafa SARIBIYIK Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Mahmut Sosyalist2 Araştırma 0 18-12-2010 22:17
Doç. Dr. Mahmut TEZCAN - Kültür ve Kişilik (Psikolojik Antropoloji) Sosyalist Psikoloji 0 24-11-2010 20:19
Recaizade Mahmut Ekrem _ Araba Sevdası Sosyalist Roman 0 10-11-2010 20:19


14:27


Powered by vBulletin® Version Kapalı
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.