Sosyalist Kitaphane  
''Öğretimiz Dogma Değil Eylem Klavuzudur''
Go Back   Sosyalist Kitaphane > EDEBİYAT > Edebiyat - Türkiye > Roman
''MARX - ENGELS''
Cevapla
 
Bookmark and share LinkBack (1) Seçenekler Stil
  1 links from elsewhere to this Post. Click to view. #1 (permalink)  
Alt 13-11-2010, 17:10
Sosyalist2 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Moderator
 
Standart Aliyar Dengiz Baba Oğul Ve Hayal




Eşim Mahinur Dengiz'e... Verdiği destek icin muteşekkirim.
Ağustos 1944
ı
Tuna Nehri'nin doğduğu topraklarda, Almanya'nın Ulm kenti yakınlarında uzun yıllar
unutulmaya terk edilmis kucuk havaalanında 19 ağustos gecesi olağanustu bir hareket
vardı. Bu kucuk alana sivil ucakların inmesine uzun bir sureden beri izin verilmiyordu.
Zaten savas basladığından beri Alman semalarında hic sivil ucak da kalmamıstı. Askeri
haritaların buyuk bir kısmında bu alanın yeri gorunmuyordu.
Guvenilir SS birlikleri cevre korumasını yapmıs, kamuflaj tentelerinin altından kucuk bir
havaalanı binası ortaya cıkarılmıstı.
Tum pisti orten kamuflaj ortuleri de kırmızı bir halıymıs gibi yuvarlanarak kaldırılınca, bu
ıssız bolgede kendi haline bırakılan havaalanı yavas yavas canlanmaya basladı.
Havaalanı binasının yanında duran, kapılarının uzerinde gumus rengi kurukafa amblemi
bulunan siyah kamyondaki telsizler cızırdayarak ilk sinyallerini, mesajlarını
gonderiyordu.
Telsiz basında konusmalan dinleyen SS generali bekledikleri ucağın piste yaklastığına
emin olunca yaverine verdiği emir yirmi saniyede yerine getirildi. Pistin ısıklan yandı.
Ardından ormanın otesinden bir ucak sesi gelmeye basladı. Birkac dakika icinde piste
tekerleklerini değdiriyordu bile.
Ucak pistte taksi yaparak havaalanı binasının onune geldi ve motorlarını susturdu. SS
generalinin yeni emri pist ısıklarının kapatılması ve kesin sessizlikti. Pilotlar ucaktan
inmedi, sadece general kokpite girerek onlarla kısa bir konusma yaptı. Ucak pistin
kalkıs noktasına doğru ilerledi ve karanlığa gomuldu.
Simdi yeni bir bekleyis baslıyordu. Gokte ay yoktu ve artık her taraf, tum Almanya
geceleri gibi kapkaranlıktı. Tabii Muttefik bombardımanları dısında...
12
Once ormanın icinden iki motosiklet gorundu, arkasından zırhlı Mercedes'i koruyan
kucuk bir konvoy. Motosikletliler havaalanı binasına gelince buradaki subaylar koyu
karanlık icinde bekleyen ucağın yerini gosterdiler. Konvoy hic duraksamadan
motosikletleri takip etti ve Mercedes gozlerden uzakta duran ucağın kapısına yanastı.
Konvoydaki araclardan inen seckin Alman komandoları goz acıp kapayana dek
ucağın etrafında bir cember olusturdular, yuzlerinde kar maskeleri, arkaları ucağa
donuk cevreden gelebilecek her turlu tehdide meydan okumaya hazırdılar.
Zırhlı Mercedes'te hic hareket yoktu. Ucaktan inen SS generali Mercedes'in kapısını actı
ve cok ozel iki yolcunun karanlığın icinde ucağın kabinine girmesine refakat etti.
Ardından otomobilin bagajında bulunan iki buyucek bohcayı yolcuların yanına goturdu
ve general de ucağa binerek kapıyı arkasından kapattı.
Pist ısıklan ucak kapısıyla senkronize olmus gibi aynı anda yandı. Motorlar calıstı ve
kucuk ucak uc dakika icinde havalanmıstı bile. |*
Ucak havalanır havalanmaz Alman komandolar araclarına binerek geldikleri yone,
yani bilinmeyene doğru hareket ettiler. SS askerleri ise kamuflaj ortulerim yeniden piste
ve kucuk havaalanı binasına ortmeye basladılar.
Olaya sahit olan Alman askerleri, hatta ucağı kullanan pilotlar bile bu ozel yolcuların
kim olduklarını bilmiyorlardı. Sadece pilotlar ertesi gun yolcularını bir baska havaalanına
bıraktıklarında gun ısığında goz ucuyla orta yaslı bir kadın ile uc dort yaslarında bir
cocuğu VIP olarak tasıdıklarını fark edecek, ama kimliklerini omurlerinin sonlanna kadar
oğrenemeyeceklerdi.
SS generalinin de bildiği bu kadardı. Emirlere kayıtsız sartsız riayet etmeyi oğreneli
neredeyse yarım asrı gecmisti, o sadece kendisine verilen emirleri uyguluyordu.
Ucak gerekli yuksekliğe ulasınca pilot yonunu doğuya cevirdi. O gunlerde
Almanya'dan doğuya ucmak hic de akıl isi değildi. Hele de orta yaslı bir kadın ve
kucuk bir cocuk icin, bu dupeduz delilikti. Daha o gun Sovyetler, Doğu Cephesi'nin
guney kanadında Romanya uzerine buyuk bir taarruz baslatmıslar ve hızla ilerliyorlardı.
Almanya'nın Đkinci Dunya Savası'nı kaybedeceğini Hitler'in dısında
hemen herkes kabul ediyordu. Muttefikler, Normandiya'ya cıkartma yapmıs,
Sovyetler Baltık Denizi'nden Karadeniz'e dek genis bir cephede Alman doğu ordulannı
gunden gune eritiyordu.
Almanya'nın Doğu Cephesi'ndeki uc askerden biri cepheye yeniden sevk edilmis
yaralılardan olusuyordu. Yeni alınan bir kararla, Almanya 1926 kurasını yani on sekiz
yasındaki gencleri de silah altına almıstı. Yine de cephede basta asker olmak uzere
silah, cephane, akaryakıt ve aklınıza gelen her sey eksikti.
Ordular Grubu Komutanı Maresal Von Kluge, Hitler'e yazdığı ozel mektupta sadece
merkez ordu grubunda iki yuz bin askerin eksik olduğunu ve felaketi onleyebileceğine
samimi olarak inanan tek bir komutanın olmadığını bildiriyordu. Almanya'nın Doğu
Cephesi cokmek uzereydi.
Hitler ise kendi emirlerinin yol actığı basarısızlıklardan hic etkilenmiyor ve yakın
cevresine, "Benim itibarım hicbir sekilde sarsılmaması gereken, yeri doldurulmaz bir
sermayedir. Generallerin ise yerlerine yenilerini bulabiliriz" diyordu.
Savasın son durumunu gozden geciren ve bundan sonrası hakkında tahminler yuruten
SS generalinin 19 ağustos gecesi doğuya giden ucakta dusunmekten baska
yapabileceği hicbir seyi yoktu.
Generalin gozu kabinin arka bolumundeki genis deri koltuklarda oturan VIP yolculara
takıldı. Beyaz tenli, kumral saclı kucuk oğlan cocuğu coktan uykuya dalmıstı bile.
Cocuğun herhangi bir ozelliği yoktu. Kumral saclarına bakılırsa, san saclı nesiller isteyen
Ari ırk kuramcılarına gore cocuk melez hatta Yahudi bile olabilirdi. Ama o zaman bu
ucakta isi neydi ? General cocuğun yuzune dikkatle baktı, burun yapısını inceledi ve
sonra onun Yahudi olamayacağına kanaat getirdi. Hem zaten bundan generale neydi.
Cocuk ayakkabılarını cıkarmıs, genis koltukta kıvrılmıs yatıyordu iste. Dizlerine kadar
gelen beyaz corapları, pamuklu gomleği ve askılı kısa sortuyla sıradan bir Alman
cocuğuydu o.
Kadın da ilk bakısta sıradan bir insan gibi gorunuyordu. San saclannı topuz yapmıs,
neredeyse ayak bileklerine dek uzanan gri bir etek giymisti. Boğazını kapatan dik
yakalı, yakanın ucları dantellerle bezenmis uzun kollu beyaz keten gomleği ve uc
duğmeli ceketiyle otoriter bir havası vardı. Kadının bu ciddi havası generalin aklına
lisedeki edebiyat oğretmenini getirdi. Frau Hel-ga da aynı bu kadın gibi dıs aleme karsı
otoriter, ciddi ve taviz vermeyen bir insan olarak gorunurdu. Ama Frau Helga'mn ic
dunyasında ne fırtınaların koptuğunu, uniforma gibi giydiği kıyafetin altında terbiye
edilemeyen vahsi bir kaplanın bulunduğunu
kimse bilemezdi, o zamanlar masum bir liseli olan generalden baska. Cunku general ilk
cinsel deneyimi edebiyat oğretmeniyle yasamıstı. Onu, onunla gecen saatleri hic
unutamamıstı. Tum detaylar sanki biraz once yataktan cıkmıs gibi taptaze akhndaydı.
Generalin dusunceleri kadınlara, kadınlarına kaydı. Sevdiği, sevistiği, kıskandığı, sahip
olamadığı, hayal ettiği kadınlara...
Bu gorevi tamamlar tamamlamaz, alacağı ilk izinde Viyana'ya gidip eski sevgililerinden
birini ziyaret etmeye karar verdi general. Viyana'daki sevgili de unutulmazdı, cunku
generalin edebiyat oğretmenine benziyordu Avusturyalı kadın.
General duslerini yeniden bilincaltına itti ve pencereden dısarıya baktı. Gece karbon
siyahlığından sıyrılıyor sabah oluyordu. Ucak da alcalmaya baslamıs, inise gecmisti.
Motorun gurultusunu ve ucus acısının değistiğini farkına varan kadın yarı kapalı 1
gozlerini olası bir tehlikeye karsı atmaca gibi actı, karsısında dalgın dalgın oturan
generalden baskasını gormeyince once kendi koltuğunu, sonra yanmda uyuyan
cocuğun koltuğunu dik duruma getirdi ve inis sırasında cocuğa bir sey olmaması icin
adeta ona kol kanat gerdi.
Ucak suzulerek Kostence Havaalanı'nm pistine doğru alcaldı ve zarif bir kus gibi kondu.
Pilotlar kuleden aldıkları talimat gereği ucağı pistin uzak bir kosesinde bekleyen zırhlı
personel tasıyıcının bulunduğu yere goturduler. Motor susturuldu, pervaneler durdu.
Ancak onları karsılamaya kimse gelmemisti. General ucağın kapısını actı ve zırhlı
personel tasıyıcının geri geri gelerek yanastığını gordu. Tasıyıcının arka kapısı acılmıstı.
Đceride kimse yoktu, ama belli ki bu araca binmeleri bekleniyordu. General VĐP
yolcularını ve bohcalannı zırhlı personel tasıyıcıya gecirdi. Tasıt aniden hareket etti, bu
arada arka kapısını da kapatmıstı.
1933 yılından beri Nazizm'in icinde olan Berlin'de bin bir entrika goren ve yıllar once
artık onu hicbir seyin sasırtmayacağına inanan general soran gozlerle yolcularına baktı.
Kadının kendinden emin hali generalin ilk paniğini gecirdi ve ceketinin ic cebinde
bulunan emir zarfını artık acma zamanının geldiğini dusundu. Orta boy zarfın icinde
kendisine verilen kısa bir emir ve ikinci bir zarf daha vardı.
Generalden yolcularını Kostence 30. U-Boot Filotila Ussu'ne goturmesi ve U-19 borda
numaralı denizaltının komutanı Usteğmen Huber Ferpoorten'e teslim etmesi isteniyordu.
Đkinci kapalı zarfı da usteğmene bizzat verecekti.
General sıkıntıyla zırhlı personel tasıyıcının gozetleme deliğinden
dısanya baktı. Sabahın bu cok erken saatinde parke taslı sokaklarda Alman
devriyelerinden baska kimseye rastlanmıyordu. Đcinde bulundukları arac da meyilli bir
yoldan yokus asağı yavas yavas ilerliyordu. Besbelli aracın surucusu dosdoğru denizaltı
ussune gideceklerini biliyordu.
Arac 30. U-Boot Filotila Ussu'ne varınca dıs kapılar herhangi bir emre gerek
duyulmaksızm acıldı. General sıkıntılıydı, sanki hayalet bir aractaydılar. Dısarıda yine
kimseler yoktu, dolayısıyla onları goren de yoktu. Arac hızını artırmadan ussun
gozlerden uzak rıhtımında tek basına bağlı duran denizaltıya, U-19'a yoneldi. Guvertede
otuz yaslarında genc bir adam onlan bekliyordu. Siyah pantolon, siyah tisort giymis
genc adamın kafasında eğreti duran siperli bir sapka vardı ki, onun subay olduğu
ancak boyle anlasılıyordu. SS generali guvertedeki sarısın adama elestiri dolu gozlerle
baktı. Ardından kızgın bir edayla kendi kendine soylendi: "Denizciler, hele denizaltıcılar
hep boyle disiplinsiz olurlar!" Zırhlı personel tasıyıcı geri geri denizaltıya doğru yanastı.
Arka kapak acılınca generalin dısarı cıkmasına fırsat vermeden genc deniz subayı
araca girdi, alelusul selam vererek konusmaya basladı:
"General, ben Usteğmen Huber Ferpoorten. Yolcuları burada sizden teslim almam dun
Berlin'den gelen sifreli emirle doğrudan bana bildirildi."
Genc subay ardından orta yaslı kadına dondu: "Frauline siz, yanınızdaki cocukla
denizaltıda benim kamaramda kalacaksınız. Yolculuk boyunca her ikiniz de
kamaradan cıkmayacaksınız. Murettebatın sizin U-19'da olduğunuzu bilmemeleri herkes
icin hayati onem tasıyor. Zaten su an denizaltıda benden baska kimse yok. Murettebatın
tumu izinli. Yani iceri girdiğinizi kimse gormeyecek. Umarım yanınızdaki cocuk da yol
boyunca sesini cıkarmaz yoksa onu ilacla uyutmak zorunda kalacağım."
Kadın sesini cıkarmadan verilen talimatları anladığını basıyla onayladı. Cocuğun
elinden tutarak denizaltıya gecmek icin ayağa kalktı. Usteğmen ise onların bohcalarım
almıstı bile. Ama tam adım atacakken generale dondu:
"Bana teslim etmeniz gereken baska bir sey daha yok mu ?" Afallayan general tam
usteğmeni bu laubaliliği yuzunden azar-layacakken, bu eksantrik gorevde bunun
basına is acabileceğini dusundu, ifadesiz bir sekilde kapalı emir zarfını uzattı. Teğmen
zarfı aldı, generale selam bile vermeden yolcuları denizaltıdaki kamaralarına goturmek
icin rehberliğe koyuldu.
General, kadın ile cocuğu son kez denizaltının guvertesinde gordu. Zırhlı personel
tasıyıcının arka kapısı yeniden kapanmıs ve donus yolculuğu baslamıstı.
Generalin zırhlı personel tasıyıcıyla donus yolculuğu baslangıc noktasında yani
Kostence Havaalanı'nda son buldu. Havaalanı binasında generali oranın komutanı SS
yuzbası karsıladı. Tam bir Prusyalı disipliniyle selamını verdi:
"Herr General, ucağınız gerekli ikmali yaptı, pilotlarınız kalkısa hazır bekliyorlar."
Bu gorevi aldığından beri ilk kez generalin yuzu gulumser gibi oldu. Nihayet is bitmisti.
Simdi sırada alınacak izin ve Viyana'da gecirilecek kısa bir tatil vardı. General
yuzbasıya tesekkur etti ve yakında duran ucağa binmek icin apronda yurudu.
Ucak motorunu calıstırınca yuzbası biraz ileride duran bascavusu yanına cağırdı ve ona
emirlerini vererek havaalanı binasından iceri girdi. Ucak havalanırken yuzbası yuz on
kilometre batıda bulunan Bukres Havaalanı'yla konusmaya baslamıstı bile. Generalin
ucağının havalandığını, rotasını ve ucus planını bildirip ahizeyi yerine koydu.
Bukres'te hazır bekleyen iki Stuka avcı ucağı, gelen bu telefondan sonra verilen emirle
havalandı. Avcı pilotları aldıkları emre gore Kostence'den batıya doğru ucan Alman
ucağını hicbir uyan yapmadan dusureceklerdi. Tum Alman ordusunda olduğu gibi
Luftwaffe'de de alman emir tartısılmaz ve yerine getirilirdi. Stuka-lar Bukres'in batısında
gokyuzunde pusuya yattılar. Cok gecmeden de avları gorundu. Generali tasıyan
ucağın pilotları Stukalan gorunce hic suphelenmediler. Kuskusuz Stukalar devriye
gorevin-deydiler. Kısa bir sure sonra da avcı ucaklan geride kalmıslardı.
General donus yolunda Viyana'daki sevgilisini duslerken makineli tufeklerin sesini
duydu. Ucağın pilotlan da sasırmıslardı. Uzerlerine ates ediliyordu. Saskın olmayan iki kisi
ise avcı pilotlarıydı. Onlar verilen emri yerine getiriyorlardı. Cok gecmeden generalin
ucağı bir girdaba girmis gibi done done yere doğru inmeye basladı. Ucağın
motorlanndan dumanlar cıkıyordu. Ve kacınılmaz son da geldi. Generalin ucağı buyuk
bir hızla yere cakıldı ve anında infilak etti.
Hitler'in dediği gibi generallerin yenisi bulunurdu. Gorev sonunda olmek zorunda olan
bu SS generalinin yerine baska bir gizli
gorev icin yeni bir general bulunurdu nasıl olsa.
Avcı ucaklan akbabalar gibi ucağın dustuğu bolgeye saldırdılar. Birkac tur atıp,
kurtulan kimsenin bulunmadığından emin olduktan sonra uslerine gitmek icin gerekli
rotaya donduler.
Kostence'de ise SS yuzbasıdan emir alan SS bascavusu zırhlı personel tasıyıcının
surucusune garnizona birlikte gideceklerini bildirdi. Piyade onbası olan surucuye gore
hava hostu, yanına oturan bascavusla sohbet ederek geri donerlerdi. Ancak
bascavusun sohbet etmeye hic niyeti yoktu. Konusmadan oturuyordu. Surucu de
dikkatini yola vermisti.
Havaalanından cıkıp kent merkezine giden tenha yola saptıkla-nnda surucu sakağında
celiğin soğukluğunu duyumsadı. Onbası ne olduğunu dusunemeden bir simsek caktı,
aynı anda gok gurledi ve bası yana dustu. Soğukkanlılığını kaybetmeyen bascavus
onbasının cesedim iterek aracın komutasını aldı ve yonunu garnizona değil de
Gestapo'nun Kostence merkezine cevirdi. Cesedi ve aracı Gestapo'ya bırakacak ve
sonra havaalanına donup yuzbasıya tekmilini verecekti. Bu onbası kimdi? Onu neden
oldurmustu? Bascavus bu sorulann hicbirinin yanıtını bilmiyordu. Bilmek de istemiyordu.
Sadece kendisine verilen emri yerine getirmisti. O bir askerdi ve emirlere gozu kapalı
uyardı. Yuzbasının ona bu emri neden verdiğini bilmediğini de biliyordu. Yuzbası da
kendisine verilen emri uygulatmıstı. Zaten onbası bu savasta olen Alman askerlerin
arasında okyanusta bir damla gibiydi. Bascavus icinse bir eksik bir fazla adam oldurmek
hic fark etmezdi. Savas suruyordu.
Usteğmen Ferpoorten yolculannı kendi kamarasına goturdu ve kadına son talimattan
verdi:
"Yolculuk boyunca kamaradan cıkmayacaksınız. Yemeklerinizi ben getireceğim.
Nereye gideceğimizi inanın ben de bilmiyorum. Bu aksam saat 21.00'de generalin
getirdiği zarfı acacağım ve emirleri okuyacağım. Su andan itibaren kapınız surekli kilitli
kalacak. Sesiniz de duyulmamalı, cunku murettebat bir saat icinde donecek."
Kadın usteğmenin acıklamalanyla ilgilenmedi bile. Sanki o kapalı zarftaki gizli emri,
gidilecek son noktayı biliyordu.
Usteğmen de gidilecek son noktayı uc asağı bes yukan biliyordu.
Kadın ve cocuktan birkac gun once Berlin'den Kostence'ye gelen Usteğmen Huber
Ferpoorten dosdoğru 30. U-Boot Filotila Ussu komutanına gidip gorev emrinin yazılı
olduğu zarfı bizzat vermisti.
Berlin'den gelen emirdeki imzalan gorunce Filotila Komutanı Yarbay Klaus Petersen'in
tuyleri diken diken oldu. Basit bir atama emrine neredeyse Berlin'in en guclu kisileri imza
koymuslardı. Ama emir aslında basit bir atamanın cok otesinde direktifler veriyordu.
Usteğmen Ferpoorten, Berlin'den gelen bir mufettismis gibi once Filotila Komutanı
Yarbay Petersen'den denizaltı ussunde bulunan U-Boot'lar hakkında detaylı bilgi istedi.
Personelin dosyalarını getirtti, moral durumlarını, sicillerini, gecmislerini ve partiye
bağlılıklarım sorusturdu ve sonra kararını verdi:
"Yarbay Petersen, sanırım U-19'un komutanlığını ustleneceğim."
Yarbay masasından kalktı ve "Heu Hitler!" diye selam verdi. Yapacak baska bir sey
yoktu. Cunku usteğmenin getirdiği emir en tepedekilerden geliyordu.
Usteğmen Ferpoorten gulumsedi ve isteklerini sıraladı:
"U-20 ve U-23 de benimle birlikte birkac gun icinde goreve cıkacaklar. Lutfen bu uc
denizaltının tum ikmalleri yapılsın ve personel de her an goreve hazır beklesin."
Ardından Usteğmen Ferpoorten Yarbay Petersen'le U-19'u denetlemeye gitti ve
denizaltının komutasını aldı.
Yarbay Petersen ofisine donunce U-20'nin komutanı Usteğmen Kari Grafen ile U-23'un
komutanı Usteğmen Rudolf Arendt'i cağırdı. Onlara Berlin'den gelen emri kendi emriymis
gibi acıkladı.
U-19, U-20 ve U-23 birkac gun icinde yeni bir goreve cıkacaklardı. Bu uclu bir gorev
olacaktı. U-19 liderdi ve denize acıldıktan sonra gerekli emirleri bu denizaltıya yeni
atanan komutan Usteğmen Huber Ferpoorten verecekti.
Ondan sonraki birkac gun icinde Usteğmen Ferpoorten U-19' dan dısarı hemen hemen
hic cıkmadı. Birlikte goreve gidecekleri denizaltuann komutanları Usteğmen Kari Grafen
ve Usteğmen Rudolf Arendt'in tum ısrarlanna rağmen Rumen kızlarla felekten bir gece
gecirmeyi dahi istemedi. Hele plajda yapılacak Cingene duğununu de reddetmesine
meslektaslan hic anlam veremedi.
Usteğmen Huber Ferpoorten bu sureyi denizaltı personelim inceleyerek, kimlere
guvenebileceğine karar verme surecini yasayarak
ve en onemlisi kendisini bu yeni goreve, denizaltıya, denize hazırlayarak gecirdi.
Hic kuskusuz denizaltı eğitimi almıstı, nasıl yoneteceğini biliyordu, ama hic denize
cıkmamıstı. Okuldan mezun olacağı gunlerde Berlin'den gelen subaylar, oğrenciler
arasından onu ve iki kisiyi daha secmis, sıradan bir denizaltı gorevi yerine daha onemli
misyonlardan soz etmislerdi.
Usteğmen Ferpoorten'in ilk heyecan verici goreviydi bu. Savas icindeki yıllan onemli
misyon yerine Berlin'in labirentleri icinde gecmisti. Ancak simdi sıra ona gelmis, bu is icin
ozellikle gorevlendirilmisti.
Bu arada Berlin'in burokratik labirentleri icinde, ustleneceği gorev hakkında bilmesi
gerekenden cok daha fazlasını tesadufen oğrenmisti. Bu bilgiden korkuyor, kimseye bir
sey soyleyemiyordu. Cunku tum cephelerdeki yenilgilerin paniği Prusya disiplinini
gevsetmis, iktidan paylasanlar ister istemez kendi geleceklerini daha cok dusunur ve
planlar hale gelmislerdi. Bu kamıasa da Usteğmen Ferpoorten'i cok gizli bilgilerin esiğine
dek goturmustu. Geri donulmez noktayı daha Berlin'deyken gecmisti. Simdi, gizli
gorevini gerceklestirmek icin Kostence'de, bir denizaltıda son birkac saatin gecmesini
bekliyordu.
Artık her sey hazırdı. Almanya'nın saklı bir kosesinden gelen yolculan kamarasında
guvendeydiler ve murettebat da gorev yerlerinde gecenin karanlığını, harekete gecip
Karadeniz'e acılmayı bekliyorlardı.
Gecenin karanlığından once Kostence'deki 30. U-Boot Filotila Ussu'ne kara bir haber
ulastı. Us acıklannda normal devriye gorevine cıkan U-9 borda numaralı denizaltı Sovyet
ucaklarının saldı-nsına uğramıs ve batmıstı. Bu 30. Filotua'mn ilk U-Boot kaybıydı.
Her sey değisiyordu. Savasın seyri, Almanya'nın geleceği...
U-19 murettebatının bozulan moralinin aksine Usteğmen Huber Ferpoorten geleceğe
daha iyimser bakıyordu. Tabii oncelikle gorevini basanyla tamamlaması
gerekmekteydi.
Karadeniz'in kapkara 20 ağustos 1944 gecesi saat tam 21.00'de Kostence'deki 30. UBoot
Filotila Ussu'nden uc dev karaltı sessizce palamarlarını cozerek birbirlerinin pesi sıra
karanlık sulara acıldı.
Acık denizle once U-20 bulustu, ardından U-19 ve U-23 onu izledi. Bilinmeyene,
karanlığa, sona doğru bir baslangıctı bu yolculuk.
Usteğmen Huber Ferpoorten gorev zarfını actı. Uc denizaltı da
20
gece yol alacaklar, gunesin ilk ısıklarını bile beklemeden Karadeniz'in derinliklerine
gomulup motorlarını susturacaklar ve cıt cıkarmadan yemden harekete gecmek icin
gecenin karanlığını bekleyeceklerdi. Ta ki hedeflerine varana dek. Varıs noktalan emir
zarfında 41x41 olarak formule edilmisti. Yani 41° kuzey boylamı ile 41° doğu enlemi.
Ama asıl milimetrik varıs noktası Usteğmen Ferpoorten'in kafasındaydı.
U-19 bu hedefe kararlı bir sekilde ilerlerken U-20 ve U-23 onu koruyacak, ona kalkan
olacak ve gerekirse onun icin kendilerini feda edeceklerdi.
21 ağustos sabaha karsı U-19 Turk kıyılarından pek uzak olmayan bir bolgede tıpkı bir
vatoz gibi denizin kumluk dibine oturdu ve geceyi beklemeye basladı. U-20 ve U-23 de
birer kalkan gibi U-19'un cevresinde dibe oturdular.
Elinde kahvaltı tepsisiyle ses cıkarmadan kamarasına giren Usteğmen Huber
Ferpoorten, yatağmda uyuyan kadın ile kucuk cocuğu gorunce yorgunluğunun etkisiyle
kendini surrealist bir ruyada bulduğunu sandı. Savasın ortasında, dusman sularda, hicbir
kacma sansının olmadığı, anavatana donme umudunun bulunmadığı Karadeniz'de,
denizin yuz yetmis bes metre dibinde hareketsiz yatan bu celikten bir puroyu andıran
denizaltıdaki kamarasında kadm ile cocuk tum kosullara tezat bir goruntu
olusturuyordu.
Cocuk dunyadaki tum cocuklar gibi, sanki bir melek, masum masum uyuyordu. Ama
kapının acılmasıyla yataktaki sarı saclı kadın hemen gozlerini actı.
Usteğmen Ferpoorten kadına gulumsedi: "Birazdan gunes doğacak. Denizin altında
gecenin karanlığına kadar hareketsiz bekleyeceğiz. Onun icin kahvaltı saati one alındı.
Murettebat aksama kadar istirahat edecek."
Sonra da elindeki kahvaltı tepsisini kucuk masaya bıraktı. "Benim icin fark etmez" diye
fısıldayan kadın cocuğu uyandır-mamaya ozen gostererek yavasca yataktan kalktı.
Denizaltıya ilk geldiği andaki goruntusuyle simdiki hali birbirinden yuz seksen derece
farklıydı. Sarı saclan omuzlanna dokulmus, beyaz pamuklu kısa sayılabilecek bir
gecelik giymisti. Yataktan kalkarken de dolgun bacaklan neredeyse kasıklarına kadar
acılmıstı. Usteğmen gozlerini kadının bacaklarından kacırdı,
ama bakısları bu kez de orta yaslı olmasına rağmen kıyafetiyle sakladığı disiliğini
yataktan kalkınca ister istemez sergileyen kadının iri goğuslerine takıldı.
Kadın kamarada bulunan usteğmenin varlığından hic rahatsız değildi. Tum dikkatini
cocuğun sağlıklı bir sekilde uyumasına ve zamanından once uyanmamasına vermisti.
Sabahlığını giyerken, Usteğmen Ferpoorten'e dondu ve "Benim icin gece olmus gunduz
olmus hic fark etmez" dedi ardında uyuyan cocuğu gosterip devam etti:
"Zavallı yavrucak kısa surede cok buyuk değisiklik yasadı. Birkac gune kalmaz tum
yasamı da değisecek!"
Kadının kendisiyle konusmasından cesaretlenen Usteğmen Ferpoorten sorularını
sıraladı:
"Daha adınızı bile bilmiyorum ama, bir daha donmemek uzere anavatanınızı terk etmek
size zor gelmiyor mu ? Bunu cok merak ediyorum."
"Adım Berta" diye kısaca yanıt veren kadın tedirgindi. Konusmanın seyrinden hic de
hosnut değildi. Belli ki kadın usteğmenin patavatsız sorusundan rahatsız olmustu.
Gereğinden cok konusmustu. Bir de birkac gun zorunlu olarak goreceği ardından omru
boyunca bir daha karsılasmayacağı bu genc subayla arkadaslık havasına girmek
istemiyordu.
Kararsız bir sekilde kamaranın ortasında dikilirken imdadma uyanan kucuk cocuk
yetisti. Hemen onu giydirmeye basladı. Usteğmen de bu sıkıntılı ortamdan cıkmak icin
cocuğa donerek, "Gunaydın genc adam. Denizdeki ilk gecen nasıl gecti ?" diye sordu.
Uyku sersemi olan cocuk bir yandan kendisini giydiren Frau Berta'nın kısa talimatlarına
uydu, diğer yandan da usteğmeni yanıtladı:
"Ben denizi ilk kez denizaltıya binerken gordum. Ne olduğunu da hic anlayamadım. Ne
kokusunu duydum ne de denizi hissettim. Bu gecenin en guzel yanı Frau Berta'yla
uyumaktı. Biliyor musunuz kendisiyle uyumama ilk kez izin verdi."
Ardından da kucuk cocuk birbiri ardına usteğmene deniz ve de-nizaltıyla ilgili sorular
yoneltti. Huber Ferpoorten de bıkıp usanmadan kucuk cocuğun anlayacağı bir dille
Karadeniz'i, denizaltıyı, nasıl su yuzune cıkıp daldığını anlattı.
Frau Berta da bu gelismeden oldukca memnundu. Hic değilse kucuk cocuk kendisine
yeni bir arkadas ve sıkılmadan sohbet edip zaman gecireceği ilginc konular bulmustu.
Daha fazla dusunmeden usteğmene teklifini yaptı:
"Bizimle kahvaltı eder misiniz ?"
Usteğmenin yanıtı tabii ki olumluydu. Zaten birkac gunluk denizaltı yasamına bir turlu
tam uyum sağlayamamıstı. O Berlin'in, baskentin sosyal yasamının adamıydı. Bir de
kocaları cephede bulunduğu icin bunalan subay eslerinin dert ortağı, yatak arkadası,
romantik asığıydı.
Baslarda kendi geleceği icin partide soz sahibi yuksek rutbeli subayların esleriyle
arkadaslık etmeyi uygun bulmustu. Nitekim zaman icinde de bunun semeresini aldı.
Savas tum hızıyla surduğunde, denizde, havada, karada buyuk bir subay acığı
doğduğunda bile Usteğmen Ferpoorten'in kıta tayini hep son dakikada talimin edileceği
gibi iptal edilmisti. Cunku ona Berlin'de daha cok ihtiyac vardı. Ta ki bu son goreve
kadar...
Sonraları usteğmen kendisinden yaslı kadınları, yasıtlarına gore daha cekici, daha
deneyimli -tabii hem yatakta hem de yasamda- arkadaslığa daha değer bulmustu.
Nitekim denizaltıam komutanına ait olmasına rağmen uc kisi icin cok kucuk olan
kamaradaki ilk sabah kahvaltısından sonra Frau Berta ile usteğmen kısa surede
birbirleriyle sohbet etmekten hoslandıklarını fark ettiler.
Zaten kucuk cocuk da kahvaltıdan sonra buyuklerle konusmaktan sıkılıp tahtadan tren
istasyonu maketiyle oynamaya baslamıstı. Kucuk cocuk istasyon maketini parcalara
ayırıyor, yeniden yapıp duruyordu. Her defasında da pencerelerinin ve duvar saatinin
yerini değistiriyordu.
Usteğmen ile Frau Berta konudan konuya atlıyor ve ortak bircok noktalarının olduğunu
kesfediyorlardı.
Karadeniz'de gunler ağır ama Frau Berta ile Usteğmen Ferpo-orten icin sasırtıcı bicimde
hızla gecti.
Denizaltı gece karanlığında su yuzune cıkıp bataryalarını sarj ediyor, telsizle diğer
denizaltılar ve onceden saptanmıs saatte Kostence'deki usle kısa bir gorusme
yapılıyordu. Kostence'yle olan telsiz gorusmesinde Usteğmen Ferpoorten kesinlikle
konumunu bildirmiyor, herhangi bir rapor vermiyor, sadece Karadeniz'deki dusman
unsurlann konumlarını ve bunlarla ilgili istihbarat notlarını alıyordu. Gelecek yirmi dort
saat icin hava tahminini de oğrendikten sonra usteğmen hemen suya dalıs emrini
veriyordu. Ardından denizaltı hedefine doğru periskop derinliğinde ilerliyor, gunes
doğmadan refakatci denizaltılarla birlikte Karadeniz'in dibine inerek sessizce geceyi
bekliyordu.
25 ağustos gecesi Usteğmen Ferpoorten, Frau Berta ve kucuk
cocukla son gecesi olduğunu biliyordu. 26 ağustosun ilk saatlerinde kadın ile cocuğu
karaya cıkaracak ve gorevinin onemli bir bolumunu tamamlamıs olacaktı. Bu nedenle
de onceden kararlastırıldığı gibi Kostence'yle telsiz gorusmesini daha onceki gecelere
gore cok daha erken saatte, neredeyse su yuzune cıkar cıkmaz yaptı.
Kostence'den gelen haberler felaketti. O gun Sovyet ucakları usse saldın duzenlemisti.
Usten ayrılıp acık denize cıkmak isteyen U-18 ve U-24 borda numaralı denizaltılar da
fazla uzaklasamadan Sovyet ucakları tarafından batırılmıstı. Boylelikle de 30. U-Boot
Filotilası'nm yansı ortadan yok olmustu.
Kuskusuz Sovyet askeri istihbaratı 1942'de Kostence'de kurulan 30. Fuotila'nm toplam
altı denizaltısı olduğunu biliyordu. U-9, U-18, U-19, U-20, U-23 ve U-24 borda numaralı
denizaltılar Kostence'ye kara ve nehir yoluyla cumle alemin gozu onunde getirilmisti.
Son iki yıldan beri de Karadeniz'de Sovyetlerin en onemli bas ağnsı olmustu.
Simdi tum Muttefik istihbaratı ve Sovyet ucaklan Karadeniz'de varlığını surduren, belki
de savas boyunca en onemli gorevini ustlenen bu uc denizaltıyı, U-19, U-20 ve U-23'u
anyordu. Karadeniz'in karanlık sulannda olumune bir av baslamıstı.
Usteğmen Huber Ferpoorten ile murettebatının, diğer refakatci iki denizaltı gibi tek
sanslan vardı. Dusman onların uslerinden bu kadar uzakta, Turkiye'nin Doğu Karadeniz
sahillerine yakın bir konumda olabileceğim kesinlikle tahmin edemezdi. Buraya kadar
buyuk gizlilikle ve aldıkları bin bir onlemin koruması altında gelmislerdi. Bu da onlara
ancak zaman kazandınrdı. Zaman da gorevlerini dort dortluk yapmak icin en cok
gereksinim duydukları seydi.
5 |
Usteğmen Huber Ferpoorten diğer denizaltılann komutanla-nyla da kısa dalgadan
konustuktan sonra ikinci kaptanına dalıs emri verdi. Bu aksam diğer aksamlara gore
farklı bir planlan vardı. Sabaha karsı iki sulannda bulusma noktasında olacaklardı. O
nedenle su yuzunde cok az kalmıs yeniden dalısa gecmislerdi.
Kamarasının kapısını hafifce vuran usteğmeni hemen iceri aldı Frau Berta.
"Birkac saat sonra bulusma noktasında olacağız..." "Biliyorum, bunun icin ozel bir
kutlama yapmalıyız" diyen Frau Berta esyalannm arasından bir sise sampanya cıkardı.
"Bu siseyi
24
bu gece icin, yeni bir baslangıcı kutlamak icin getirmistim."
Usteğmen Ferpoorten, lavaboda duran iki bardağı aldı ve actığı siseden ickilerini
koydu. Đkisi de bardaklarını "Geleceğe" diyerek kaldırdılar. Yerde oyuncaklanyla
oynayan kucuk cocuk buyuklerin neden kutlama yaptıklarından habersizdi kuskusuz.
Đlk yudumdan sonra Frau Berta biraz hayıflanır gibi oldu:
"Sadece gecmisime değil sampanyaya da veda ediyorum."
"Zaten artık Almanya'da Fransız sampanyası bulmak olanaksız hale gelecek" diye
teselli etti kadını Usteğmen Huber Ferpoorten.
Muttefikler o yılın 6 haziranında Normandiya'ya cıkmıs ve Fransa icinde hızla
ilerliyorlardı. Bundan sonrası Almanya icin yenilgi, kayıp ve yokluklar donemi olacaktı.
Kadın ve cocuğun bu donemi anavatanlarından uzakta atlatmaları kuskusuz cok daha
iyiydi.
Usteğmen konusamadı. Kadının hic sesi cıkmıyordu. Artık konusacak bir seyleri yoktu.
Tıpkı ortak bir gecmisleri ve gelecekleri olmadığı gibi. Savasın sonuna doğru Almanya
onlara bir gorev vermisti ve sadece gorevlerini yapıyorlardı.
Kamara kapısının calmasıyla kadın da erkek de irkudiler.
"Belirlediğiniz koordinatlara vardık, emirlerinizi bekliyoruz Herr Usteğmen."
Kapıda bekleyen denizciye, "Periskopu cıkarın ve beni bekleyin" diye talimatını veren
Usteğmen Ferpoorten, Frau Berta'ya dondu:
"Bulusma noktasına vardık, son hazırlıklarınızı yapmanız gerekiyor. Karaya cıkma
zamanı gelince sizi almaya doneceğim."
Usteğmen Huber Ferpoorten kopruye gitti, periskoptan cevreyi ve Karadeniz gibi
kapkara gorunen sahil seridini inceledi. Adamlarına sahile doğru biraz daha ilerleme
emrini verdi. Bu arada gozunu periskoptan bir an olsun bile ayırmıyordu. Uzaklardan kısa
ve esit aralıklarla bir ısığın uc kez yanıp sonduğunu goren Ferpoorten nefesini tuttu. Đlk
isareti almıstı. Sakin gorunmeye calısarak emrini verdi:
"Cok yavas olarak yukarı cıkıyoruz."
Denizaltının balans tanklarındaki su adeta damla damla dısarı bırakıldı ve gecenin
karanlığı ile sessizliği icinde U-19 cıt cıkarmadan Karadeniz'in yuzeyindeki dalgalarla
bulustu.
Ferpoorten durbununu alarak kuleye cıktı ve ikinci kaptana motorları durdurmasını
soyledi. Hava sakindi, Karadeniz'in denizcileri korkutan dalgalarından eser yoktu. Her
taraf karanlık ve sessizdi. Usteğmen gozunde durbun sahile baktı. Karanlıkların
arasından
bir ısık yandı ve sondu. Kısa bir aradan sonra ısık yeniden yandı, sondu ve yeniden
yandı. Đkinci isaret de gelmisti. Kıyı guvenliydi.
Usteğmen ikinci kaptanına gerekli emri hemen verdi:
"Guverteye bir sisme bot cıkanp denize indirmeye hazır halde bırakın. Ardından tum
murettebat gorev yerlerini bırakıp kamaralarına ya da yemekhanelere gidecek. Đkinci
bir emre kadar ortalıkta tek bir kisi bile gormek istemiyorum!"
Đkinci kaptan cekincesini koydu:
"Komutanım, bu talimnameye aykın !"
"Bu denizaltıda talimnameyi ben yazarım. Ne diyorsam o olacak."
Đkinci kaptan itiraz bile edemedi. Usteğmen emirlerinin yerine getirilip getirilmediğini
gozleriyle kontrol ettikten sonra bombos koridorlardan gecerek kamarasına gitti. Kapıyı
actığında gozlerine inanamadı. Đlk bakısta kamarasındaki kadın ile cocuğu
tanıyamamıstı.
Kadın renkli, cicekli kumastan pantolona benzer bir sey giymis, uzerinde de değisik
renkteki yunlerden birbirlerine eklenerek elde orulmus kazak ve bir hırka vardı. Siyah
lastik ayakkabılar da kıyafetini tamamlıyordu. Frau Berta'nın sarı sacları ise kenarları
oyalı pamuklu bir basortunun icine hapsolmus, tek bir teli bile gorunmuyordu.
Usteğmen cocuğa donunce onun kıyafetinin de tamamen değismis olduğunu gordu.
Kaba kumastan yapılmıs gri pantolon, siyah lastik ayakkabılar sanki buyuk beden
gomlekten kucultulmus izlenimini veren, bembeyaz ama kuması yıpranmıs uzun kollu
gomlek, aynı gorunumde gri ceket ve siperlikli ilginc bir kasket kucuk cocuğu
bambaska bir kimliğe sokmustu.
Ferpoorten saskınlığını belli etmemeye calıstı:
"Her sey planlandığı gibi, sahilde bizi bekliyorlar. Hazırsanız gidelim."
Frau Berta basıyla olumlu yanıt verdi ve bir koluna tum esyalarım sığdırdıkları iki
bohcayı gecirdi, diğer eliyle de kucuk cocuğun elini tutarak kapıya doğru yoneldi.
Tek ses bile duyulmayan denizaltıda, bombos koridorlardan ilerleyerek kopruye
vardılar. Usteğmen kadın ile cocuğun kuleye cıkmalarına yardım etti. Guvertede duran
sisme botu denizaltının dalga almayan tarafından havuz gibi duran suya bırakıp
bağladı. Ferpoorten once bohcalan bota indirdi, ardından kadının binmesine yardım etti
ve sonra cocuğu dikkatle Frau Berta'nın kucağına uzattı.
Usteğmen Huber Ferpoorten de bota bindi, kurekleri hazırladı, ama kendilerini
denizaltıya bağlayan ipi hemen cozmedi. Oturduğu yerden boynunda asılı duran
durbunu bir kez daha gozlerine goturdu ve sahili gozlemeye basladı.
Karanlığın icinde bir ısık parladı, hemen sondu. Ardından yeniden yandı ve sondu.
Birkac saniye sonra tekrar yanıp sondu. Usteğmen cebinden cıkardığı kucuk
sayılabilecek el feneriyle aynı surelere uyarak uc kez ısıkla isaret gonderdi. Artık tum
isaretler tamamdı.
Usteğmen Huber Ferpoorten botu denizaltıya bağlayan ipi cozdu, kureklere asılarak
karanlık sahildeki ısığın kaynağına doğru botu harekete gecirdi.
Operasyonun onemli etabı tam bir gizlilik icinde gerceklesmisti. Kadın ve cocuğun U-
19'da olduğunu murettebattan kimse oğrenememisti. Refakatci denizaltı komutanları
da... Su anda periskoplarından cevrelerini tarasalar dahi gun ısığında bile
gorulemeyecek uzaklıktaydılar. Ki gecenin karanlığında onları kimse fark edemezdi.
Kıyıya doğru tempolu bir sekilde yol alırken usteğmen fısıltıyla kadına planın son
ayrıntılarını anlattı:
"Unutma yetmis iki saat arayla uc kez yine aynı noktaya geleceğim. Yani 29 ağustos
sabaha karsı saat ikide, 1 eylulde ve 4 eylulde yine aynı saatte aynı yerde olacağım."
Kadın tarihleri, saatleri ezberliyormus gibi basını hafif hafif salladı, usteğmen devam etti:
"Umarım sahilde bulustuğun kisilerle isler umduğun gibi gelisir. Ama bir aksilik olursa,
dediğim gunlerde hep aynı saatte buraya gelip beser dakika arayla uc defa arka
arkaya iki kez fenerini yakarsan botla gelip seni alırım."
Usteğmen cebindeki el fenerini cıkarıp kadına uzattı.
Cocuk hic sesini cıkarmıyor, gece karanlığında da olsa ilk kez tanıstığı denizi
duyumsamaya calısıyor, kucuk dalgacıkları gozleriyle izliyordu.
Frau Berta yine fısıltıyla yanıt verdi:
"Umarım isler planlandığı gibi gider ve buna gerek kalmaz. Eğer ucuncu bulusmaya da
gelmezsem o zaman isler yolunda demektir, kamaranda bıraktığımız kıyafetleri ve bazı
esyaları yok etmen gerekecek. Cunku onlara bir daha ihtiyacımız olmayacak."
Artık kıyıya iyice yaklasmıslardı. Usteğmen kadına son kez guvence vermek istedi:
"En ufak bir suphen bile olursa hic dusunmeden geri don. Savasın
gidisatını Sovyetler'in Romanya'ya baslattıkları son saldırıyı filan sakın dusunme.
Senin ve ozellikle cocuğun guvenliği cok onemli. Bir cozum yolu bulur, basımızın
caresine bakarız..."
Botun burnu kumsala değdi ve usteğmenin son kurek darbesiyle kumların uzerine
oturdu. Frau Berta bottan atlayarak kumsalda birkac metre ilerledi ve karanlığa bakarak
hafifce seslendi:
"Burası hep boyle karanlık mı ?"
Karanlıktan kısa bir yanıt geldi:
"Gunesin doğmasına daha birkac saat var."
Kadın devam etti:
"Ya gunes hic doğmazsa!"
"O zaman svastika gunesin yerine gecer."
Kadın bu son yanıt uzerine yeniden konustu:
"Svastikanın olduğu yerde gunese gerek yok. Bir araya gelmenin zamanı..."
Karanlıktan ayak sesleri duyuldu. Sasırtıcı bicimde Frau Berta ile kucuk cocuğa benzer
giyinmis iki erkek ile bir kadın ortaya cıktı. Frau Berta gelenlerle kısaca konustuktan
sonra bota gelerek cocuğu ve bohcaların birini aldı. Cocuk usteğmene veda bile
etmeden Frau Berta'nın elinde gitti. Boylesi daha iyiydi usteğmen icin. Cocuğa gelince,
ileride bu yolculuktan ne kadar az sey aklında kalır, ne kadar az sey hatırlarsa onun icin
de cok daha iyiydi. Hatta en iyisi bu yolculuğu, Almanya'da gecirdiği ilk uc yılını
unutmasıydı.
Frau Berta cocuğu sahildekilere teslim ettikten sonra bota geri dondu.
Veda zamanı gelmisti:
"Keske seninle baska bir yerde, farklı bir zamanda ve değisik kosullarda tanıssaydık."
Usteğmen esefle yanıtladı:
"O zaman her sey daha farklı olurdu!"
Frau Berta uzanıp usteğmenin dudaklarına veda opucuğu kondurdu. Ferpoorten,
kolunu kadının beline atarak onu kendine cekti. Kadının dili simdi usteğmenin ağzının
icindeydi ve opusmesi masum bir vedanın sınırlarını anbean asıyordu. Arkalarından
gelen ayak sesini duyunca istemeyerek ayrıldılar.
Alman kadın uzanıp bottan bohcasını aldı ve donup ayak sesinin geldiği yone doğru
yurumeye basladı.
Birkac adım atmıstı ki Frau Berta durdu, geriye dondu. Usteğmene son bir kez daha
baktı. Bu sıradan bir veda değildi. Kadın
sadece genc bir denizciye değil, tum yasamına, alıskanlıklarına veda ediyordu. Geriye
donmesi olası değildi. Donse bile hicbir sey bıraktığı gibi olmayacaktı kuskusuz.
Kadının duraladığmı fark eden sahildeki adam seslendi: "Bayan biraz acele etmemiz
gerek. Gunes doğmadan emin bir yere ulasmamız lazım."
Frau Berta hızlı adımlarla karanlıklar icinde kayboldu. Usteğmen Ferpoorten sisme botu
denize iterken bir an once denizaltı-sına donmekten baska hicbir sey dusunmuyordu.
Usteğmen bu olağanustu yolculukta, anavatandan bu kadar uzakta, zor anlasılır, bozuk
bir aksanla Almanca konusan bir adama rastlamasına sasırmıstı yalnızca.
6
Usteğmen Huber^Ferpoorten, kısa surede denizaltısına yanastı. Guverteye cıktı. Sisme
botu da cekti ve denizaltıya girerek doğru subay yemekhanesine gitti. Tahmini doğru
cıkmıstı. Đkinci kaptan ve diğer subaylar endiseli yuzle hic konusmadan daracık
bolmede oturuyorlardı. Usteğmen Ferpoorten ikinci kaptanına emrini verdi:
"Lutfen herkes gorev yerine donsun ve dalıs icin hazırlansın."
Subay yemekhanesinde kendine bir fincan kahve dolduran Ferpoorten adamlarının
hazırlanmaları icin birkac dakika bekledikten sonra kopruye gitti.
Usteğmen, yardımcılarına yeni rotanın koordinatlannı verdi. Saatine baktı, harita
uzerinde biraz calıstı. Ardından gorevini yerine getirmis insanlann gonul rahatlığıyla dalıs
emrini verdi. U-19 saat 04.00 sularında diğer denizaltılarla bir sonraki bulusma
noktasında olacak ve zaman gecirecekti. Gorevini tamamlamak icin daha uc kez aynı
sulara gelecek ve kıyıdan verilecek olası bir isareti bekleyecekti. Bu da Karadeniz'de
dusmana yakalanmadan dokuz koca gun daha gecirmekti. Tam 216 saat demekti. 12
960 dakikaydı dusmandan saklı, denizin dibinde gecirilecek sure.
Denizaltıda dakikalar saat hızıyla gecerken ve Sovyet ve Muttefik avcıları onları ararken
Usteğmen Ferpoorten ile arkadaslarının Karadeniz'deki her saniyeleri cehennemi bir
yavaslıkta gececekti.
Bunları dusunurken genc adamın ayakları onu kamarasına goturdu. Karanlıkta
yatağına doğru ilerlerken ayakları bir seye takıldı.
Isığı actı yerde kucuk cocuğun tahta tren maketini gordu. Tam bir tekme atıp
oyuncağı duvara fırlatacakken vazgecti. Ya cocuk tekrar doner ve oyuncağını ararsa...
Ama Ferpoorten'in bu beklentisi 29 ağustos sabahı gerceklesmedi. U-19 diğer
denizaltılar! bırakıp kıyıya iyice sokulmus, usteğmen kuleden, uc gun once kadın ile
cocuğu bıraktığı sahili tam bir saat boyunca durbunuyle taramıstı.
Herhangi bir isaret goremeyince yardımcısına periskop derinliğine dalmasını emretti.
Bulusma bir sonraki randevuda olabilirdi. U-19 sabaha karsı bir daha su yuzune cıktı ve
Kostence'deki 30. U-Boot Filotila Ussu'yle bağlantı kurdu. Kostence panik icindeydi.
Sovyet askerleri kenti kusatmıstı, Kostence her an dusebilirdi. Usteğmen bu son bilgiyi
kendine sakladı. Daha zamana ihtiyacı vardı. Đki bulusmaya daha gitmek zorundaydı.
Kadını yeniden gormek istemesine rağmen bu son gelismeler karsısında onun ve
cocuğun bulusmaya gelmemesine dua etmekten baska yapacak bir seyi yoktu.
Her sey sona yaklasıyordu. Usteğmen gorevinin de sonuna yaklasıyordu, savasın da.
Nitekim o gece Kostence'yle yaptığı gorusme usteğmenin usle son telsiz bağlantısı oldu.
Kostence 30 ağustosta, Bukres ise 31 ağustosta Sovyetler'in eline gecti. U-19, 1 eylul
sabaha karsı ikinci bulusmasına geldiğinde tum Romanya Sovyetler'in elindeydi artık.
Sovyet askerleri Bulgar sınırına ulasmıs ve tum Karadeniz'i Almanlar icin yasak bolge,
kalan uc denizaltı icinse simdiden mezar haline getirmislerdi.
Đkinci bulusma gecesi olan 1 eylul 1944 tarihinde Usteğmen Ferpoorten gozunu sahilden
bir an olsun ayırmıyor, icinden de kadın ile cocuk gelmesinler diye dua ediyordu yine.
Tanrı Ferpoorten'in dualarını duydu ve usteğmen o gece de sahilden bir isaret alamadı.
Daha sonra yaptığı telsiz gorusmesinden ise defalarca tekrarladığı halde Kostence'den
bir yanıt alamadı.
Usteğmen kendini kapana kısılmıs gibi hissediyordu. Kuskusuz kendi murettebatı ile
diğer iki denizaltının murettebatı da aynı durumdaydı. Ama onların cok buyuk bir
avantajları vardı. Simdilik savasın son durumu ve icine dustukleri olum tuzağı hakkında
hicbir sey bilmiyorlardı. Cunku bu gorev boyunca Kostence'yle telsiz gorusmesi yetkisi
sadece Ferpoorten'e verilmisti. Diğer denizaltı kaptanları ve subayları belki birkac kez
BBC yayınlarını dinlemis olabilirlerdi, ama bu yayınların Đngiliz propagandası olduğu
yolunda
Alman askerleri arasında yaygm bir gorus vardı ve pek dikkate alınmazdı.
Diğerlerinin ikinci avantajı da gorevlerinin ne olduğunu, ne kadar onem tasıdığını
bilmiyor olmalarıydı. Yoksa kapana kısıldığını sezinleyen murettebat gorevi yarım
bırakır, once kendi canım kurtarmaya bakardı.
Diğerleri bilmiyor, onun bilmediklerini de bilmiyor, sadece kendilerine verilen emirleri
yerine getiriyor, komutanlarına guveniyor ve huzur icinde yasıyorlardı.
4 eylul sabaha karsı gerceklesen ucuncu bulusmadan sonra Usteğmen Huber
Ferpoorten'in uzerinden adeta buyuk bir yuk kalkmıstı. Kadın ve cocuk yine sahile
gelmemislerdi. Genc subay nese icinde yardımcısına diğer denizaltılarla bulusma
noktasının koordinatlarını vererek harekete gecmelerini istedi.
Kamarasına giren Ferpoorten'in ayağına bir kez daha kucuk cocuğun oyuncağı takıld^.
Ferpoorten gulumsedi ve tahta tren istasyonu maketini tekmeledi. Karsı duvara carpan
oyuncak bu kez parcalanmaktan kurtulamadı. Usteğmen gulumsemeye devam ederek
eline bir denizci torbası aldı. Bir yandan ıslık caldı, bir yandan da kınlmıs oyuncak
parcalarım torbaya attı. Sıra Frau Berta ile kucuk cocuğun kıyafetleri ve kisisel
esyalarına gelmisti. Usteğmen neseyle torbaya esyaları doldurdu. Sadece bir an
durakladı. Genc adamın eline Frau Berta'nın geceliği ile ic camasırları gecmisti.
Parmaklan kasıldı, sonra eli camasırlarla birlikte burnuna yaklastı. Usteğmen derin derin
elindekileri kokladı ve ani bir refleksle torbaya attı. Bu kez kendi haline gulen genc
adam tum esyaların torbaya girdiğinden emin olmak icin kamarasını gozden gecirdi,
ardından ağırlık yapabilecek madeni esyalan, kul tablala-n gibi seyleri de torbaya
doldurdu. Torbanın ağzını sıkıca bağlayan usteğmen, ağırlığını eliyle tartarak esyaların
Karadeniz'in dibini boylayacağından iyice emin oldu. Denizaltıda kadın ile cocuğun
yasadığma iliskin en ufak bir iz bile kalmamalıydı. Kalmamıstı da.
Usteğmen Huber Ferpoorten torbayı sırtladı ve kamarasından cıkarak doğru arka
torpido yuvalanmn olduğu bolume gitti. Burada gorevli astsubay beklenmedik bir anda
karsısında komutanı gorunce sasırdı. Teftise geldiğini sanmıstı usteğmenin ve cevresi de
talimnamelerde verilen direktiflere pek uyulmadığını ilk bakısta belli ediyordu.
Komutanın kaslannı catıp kızacağı yerde gulumsemeye devam etmesi astsubayı daha
da sasırttı.
"Bu torbayı bir torpido yuvasına yerlestir ve suya bırak" emrini alınca saskınlığı daha da
arttı.
Astsubay ikiletmeden kendisine verilen emri yerine getirdi. Eğer yakınlarda bir dusman
denizaltısı varsa torpido yuvasından fırlatılacak torbanın cıkaracağı gurultu dikkat
cekebilirdi, ama itiraz etmek astsubayın haddine değildi.
Đsin tamamlandığını goren usteğmen kopruye yoneldi. Diğer denizaltılarla bulusma
noktasına gelinceye kadar da U-19'u sevk ve idare etmeye koyuldu. Murettebat
usteğmendeki bu değisikliğe hayret etmisti. Cunku denizaltının komutasını aldıktan
sonra sevk ve idareyi hep ikinci kaptana "bırakmıs, zamanının coğunu kamarasında
gecirmisti. Usteğmen birdenbire aska gelmisti sanki.
Huber Ferpoorten de kendince haklıydı. Đlk kez denizaltı komutanlığı yapacaktı, yanlıs
bir karan gorevini tamamlayamama-sma yol acabilirdi. Simdi gorev basarıyla
sonuclanmıs, ama Karadeniz'de hapis kalmıslardı. Son birkac gun denizaltısma komuta
edip eğlenmek onun da hakkıydı.
Sabah 04.00'te tam da usteğmenin hesaplanna uygun olarak U-19 bulusma noktasına
vardı. Ferpoorten riskli olmasına rağmen su yuzune cıkmaya karar verdi. U-19'un su
yuzune cıktığını goren refakatci denizaltılar U-20 ve U-23 de su yuzune cıktılar.
Ferpoorten sonuc alamayacağını bildiği halde bir kez daha Kostence'yle telsiz
bağlantısı kurmayı denedi. Ardından U-20 ve U-23'un komutanlannı kendi denizaltısma
cağırdı.
Usteğmen Kari Grafen ve Usteğmen Rudolf Arendt ile Huber Ferpoorten uzun bir toplantı
yapacaklardı. Bu nedenle U-20 ve U-23 ikinci kaptanlann sevk ve idaresinde denize
dalacak ertesi aksam belirlenen saat ve yerde usteğmenler kendi denizaltılan-na
gececeklerdi.
U-19 yeniden dalısa gecerken, Huber Ferpoorten diğer komutanları kamarasına
goturdu. Birazdan bir kamarot ucune de dumanlan tuten birer fincan kahve getirdi.
Ferpoorten dolabından bir sise konyak cıkardı, biraz kahve dolu fincanına doktu ve
siseyi masanın uzerine bıraktı.
Ev sahibi ve bu gorev boyunca diğerlerinden daha yetkili olduğundan Ferpoorten ilk
sozu aldı:
"Kostence dustu, tum Romanya'yı Sovyetler isgal etti!"
Bu sozler kamarada soğuk bir ruzgann esmesine neden oldu.
Kari Grafen, "Simdi hapı yuttuk" derken, Usteğmen Rudolf Arendt, "Yine de yapacak bir
seylerin olması gerekir" diye konustu.
Usteğmen Huber Ferpoorten, "Dilerseniz size son durumu da-
I
ha detaylı olarak anlatayım" dedi ve devam etti:
"Turkiye 2 ağustos tarihi itibariyle Almanya'yla tum siyasi iliskilerini kesti. Berlin'deyken
Gestapo'nun VI. Subesi'nde yani yurtdısı haber alma servisinde gorevli bir arkadasım
vardı: Otto. Bana Turklerin daha gecen temmuz ayı basında Almanya'ya savas ilan
etmek istediklerini Muttefikler'e bildirdiğini soylemisti. Ancak Sovyetler'in olaya pek
sıcak bakmaması nedeniyle savas resmen ilan edilmedi."
"O zaman Turkiye bizim icin bir umut olabilir" dedi Kari Grafen.
Ferpoorten basını iki yana "bu olanaksız" dercesine salladı.
"Turkiye'de hukumet, sınırlan icinde bulunan tum Almanları gozaltına alıyor" diyen U-
19'un komutanına bu kez de Rudolf Arendt bir soru yoneltti:
"Ama Bulgaristan bizim icin kurtulus yolu olabilir değil mi ?"
"Umarım olur" diyen Ferpoorten arkadaslarına baska carelerinin de kalmadığını
acıkladı. Artık uc genc denizcinin, sorumlulukları altındaki yaklasık iki yuz kisiyi savastan
sağ sağlim kurtarmak icin uygulanabilir ve basarılı bir plan yapmaktan baska cıkıs
yolları yoktu.
Ancak Bulgaristan'a varma hayalleri daha o anlarda bostu. Usteğmenler bilmiyorlardı,
ama aynı saatlerde Sovyetler Bulgaristan'a savas ilan ediyor ve tum hızlarıyla Bulgar
topraklarına giriyorlardı. Yine aynı saatlerde Turkiye de Bulgaristan'a savas ilan
ediyordu.
Turkiye artık savasta tarafsızlığını bırakmıs Muttefıkler'le birlikte hareket etmeye
baslamıstı. Nitekim ağustos ayı icinde topraklan uzerinde yasayan tum Almanlan
gozaltına alan, ardından sınırdısı eden Turkiye 2 eylul 1944 tarihinde Alman diplomattan
da gozaltına alıyordu. Bu bir nevi ilan edilmemis savastı.
Almanya ise tum cephelerde cokerken savası lehine cevirmek veya yenilgiyi
geciktirmek icin o ayın 8'inde Đngiltere'ye unlu V2 fuzeleriyle saldırmaya baslayacaktı.
Ancak hicbir sey Karadeniz'deki uc denizaltının kaderini etki-leyemeyecekti.
Yaslan otuz civannda olan uc genc komutan saatlerce tartıstılar. Gucleri tukenince
kahve ve konyaktan doping aldılar. Ama sonucta ortaya uygulanabilir ve basanlı olma
sansı yuksek iki plan cıktı.
Đlk planlan daha gercekciydi. Kostence'den geldikleri gibi, ama
bu kez mumkun mertebe Turk kıyılanna yakın, sadece geceleri seyrederek, gunduzleri
de saklanarak Varna'ya varmaya calısacaklardı. Bu plan gercekci olmasına
gercekciydi, ama 1944 yılının eylul ayının gercekleriyle pek ortusmuyordu. Cunku onlar
Varna'ya varana kadar bu Bulgar kıyı kenti coktan Sovyetler'in eline gecmis olacaktı.
Đkinci plan biraz hayaliydi ve basanlı olması icin tesadufler zincirinin halkalannm art
arda dizilmesi gerekiyordu. Cunku genc ve gozu pek denizaltıcılar, Varna yolu
kapanırsa, Karadeniz'den Đstanbul Boğazı'na girmeyi, tamamen denizin dibine yakın bir
mesafede seyredip hic su yuzune cıkmadan Marmara'yı da gecip Canakkale
Boğazı'ndan Ege'ye acılmayı planlıyorlardı. Ondan sonra da Yunanistan'daki bir Alman
ussune kapağı atacaklardı.
Ama usteğmenler o eylul ayının kendileri icin ne denli uğursuz olduğundan hala
haberdar değillerdi. Cunku Almanlar ayın birinden beri Guney Yunanistan'dan
baslayarak geri cekiliyorlardı.
Bir mucize olup da denizaltılar Đstanbul Boğazı'nı, Marmara'yı, Canakkale Boğazı'nı
gecebilselerdi bile Alman ussu bulabilmek icin tum Akdeniz'i kat edip Cebelitarık'tan
Atlas Okyanusu'na acılmak ve Baltık Denizi'ne ulasmak zorunda kalacaklardı.
Usteğmenler aralannda karara vardıktan sonra, var olma mucadelesinde de komutanın
Huber Ferpoorten'de olması konusunda gorus birliğine vardılar. Ferpoorten itiraz
edemedi. Arkadasla-n ona guveniyordu, ama simdi sorumluluğu daha da artmıstı.
Ertesi aksam bulusma noktasında denizaltılar birer birer su yuzune cıkarken, Ferpoorten
iki usteğmenle son kez toplandı.
Hayattan sadece iki plana bağlı kalamazdı. Nitekim, "Her turlu olasılığı dusunmemizde
yarar var" diyen Ferpoorten kısaca ucuncu planını da aktardı.
Denizaltılar bir sure su ustunde seyrettiler. Bu arada U-20 ve U-23'un komutanları kendi
denizaltılanna gectiler. Her uc denizaltı da oksijen depoladı, bataryalanm sarj etti ve
gunes doğmadan tekrar Karadeniz'e daldı.
Karadeniz'in Sovyet sulannda ise herkes 30. U-Boot Filotilası'n-dan kalan bu uc
denizaltıyı anyordu. Sovyetler'in Karadeniz donanması, bu uc denizaltıyı etkisiz hale
getirmeden, o gune kadarla tum basarılarına rağmen gorevlerini tamamlamıs
sayılmayacaktı.
U-19, U-20 ve U-23 1944 yılı eylul ayının ilk gunlerinde batıya doğru Karadeniz'in
derinliklerinde seyrederken, sonuncu denizaltının
komutanının kucuk bir dikkatsizliği ya da Sovyet hucumbotunun gozcusunun
sansı her seyi değistirdi.
9 eylul 1944 geceyarısma doğru su ustune cıkmak isteyen U-23'un komutanı Usteğmen
Rudolf Arendt periskopunu erken cıkarmca Karadeniz'in yakamozları arasında Sovyet
hucumbotunun gozcusu tarafından fark edildi.
Oysa U-23 periskop derinliğine cıkınca uzun sure hareketsiz kalmalı ve cevredeki olası
gemilerin motor seslerini dinlemeli, ardından periskopunu cıkarmalıydı.
Sovyet hucumbotu hemen dumenini U-23'un periskopunun gorulduğu noktaya kırdı.
Usteğmen Arendt de hatasının farkına varmıs hemen dalıs emrini vermisti. Sovyet
hucumbotu asla avını kacırmak istemiyordu. Bolgeye onlarca su bombası attı. U-23 ilk
bombalarla yara almıstı, ama durumu simdilik idare ederdi.
Su bombalarının sesini duyan diğer iki denizaltı da yuzeye cıkmaktan vazgecip U-23
gibi Karadeniz'in derinliklerine daldı ve sessizce beklemeye basladı. Uc denizaltının da
son gunlerde en iyi ve en cok yaptığı sey denizin altında sessizce beklemekti.
Alman denizaltuann tek umutlan Sovyet hucumbotunun U-23'un battığına ikna olup
cekip gitmesiydi.
Ama hucumbotun komutanı Yuzbası igor durumu hemen ustlerine iletmis ve takviye
istemisti.
10 eylul 1944 sabahı gunun ilk ısıklarıyla birlikte bu kez iki Sovyet hucumbotu su
bombalarını denize bırakmaya basladı. Bu kez daha genis bir sahada etkili olan Sovyet
hucumbotlarının gozculeri denizin iki ayrı noktasında yağ izlerini gorduler. Hem U-23
yeniden yara almıs hem de U-19 ilk darbesini yemisti.
U-20'nin komutanı Usteğmen Kari Grafen de dusmanı yanıltmak ve battığını sanmalarını
sağlamak icin bir baska bolgede denize yağ ve curuf bırakınca, Sovyet hucumbottan
30. U-Boot Fi-lotilası'nın kalan uc denizaltısını da ele gecirdiklerine ikna olarak
bombalannı daha da ısrarla yağdırmaya basladılar.
U-19'da Usteğmen Huber Ferpoorten artık ucuncu planı yururluğe koymanın zamanı
geldiğine inanarak, ikinci kaptana guneye doğru tam hızla yol almaları emrini verdi.
Ferpoorten bu emri verirken diğer denizaltuann da kendilerinin motor sesini duyarak
ucuncu plana gecmelerini umuyordu.
Kısa sure sonra U-20 ve U-23 de U-19'un arkasına takılarak guneye doğru kacmaya
basladılar. Bu artık bir olum-kalım savasıydı. Onlerindeki birkac saati de atlatabilirlerse
kurtulma umitleri olacaktı. Sovyet hucumbottan da denizaltuann niyetini anlamıs, Karadeniz'in
azgın dalgalan arasında peslerine dusmustu.
Amansız takibin ucuncu ceyrek saati de gectikten sonra Usteğmen Ferpoorten, harita
uzerinde hesaplarını yaptı ve periskop yuksekliğine cıkmalannı istedi. Hem de hız
kesmeden. Yaralı bir denizaltıya verilen bu emir oldukca riskliydi. Ama o anda goze
alınacak en hafif riskti bu.
Periskop cıkanlınca usteğmen hemen gozunu dayadı. Hesapla-n doğru cıkmıstı, Turkiye
sahillerindeydiler. Periskopla son bir hesap daha yaptı. Turkiye hala uc bucuk mil
uzaktaydı. Turk ka-rasulanna henuz girmemislerdi.
Daha en azından bir on bes dakika dayanmaları lazımdı.
Denizaltı tum hızıyla Turkiye sahillerine ilerlerken Ferpoorten de son emirlerini verdi.
Simdi herkes saniyeleri, dakikalan sayıyor, kimileri de dua ediyordu.
Ferpoorten periskop yardımıyla kıyıyla uzaklığını bir kez daha hesapladı. Simdi
Turkiye'ye sadece uc milleri kalmıstı, ama arkasına bakınca Sovyet hucumbotlannın
kendilerini hala izlediklerini gordu. Turk karasulanna girmislerdi, ama hucumbotlar
izlerini hala suruyordu.
Usteğmen artık denizaltının varacağı noktaya değil de arkasındaki hucumbotlara
bakıyordu. Yarım mu daha uerlediler ve usteğmen Sovyet hucumbotlannın
yavasladıklarım ardından da geri donerek Turk karasularının basladığı noktaya
donduklerini gordu.
Ferpoorten'in sevinc cığlığı tum denizaltıyı cınlattı. Yarım mu daha gittikten sonra,
usteğmen Sovyet hucumbotlarının menzilinin dısında olduklarından emin, su ustune
cıkma emrini verdi.
Balans tanklanndaki su denizin uzerinde kopukler olusturarak bosaldı ve U-19
catırdayarak su yuzune cıktı. Murettebat ne yapacağının bilinciyle sağa sola
kosustururken, Huber Ferpoorten kuleye tırmandı, U-20 ve U-23'un de sualtı
bombalanndan hasarlı ancak olum-kalım savasını kıl payı kazanan muzaffer birer
denizaltı olarak su yuzune cıktığını fark etti. Diğer denizaltılardaki murettebatın bir
bolumu guverteye fırlamıstı bile. Cok gecmeden U-19'un murettebatı da guvertede
toplanmaya basladı.
Ucuncu plan gereği U-19, U-20 ve U-23'un murettebatı Turkiye sahillerinden sadece iki
mil acıkta denizaltılanm batıracaktı. Denizaltuann tum vanalan acılmıs su iceri dolarken,
murettebat sisme botlara biniyor, kimileri da daha aceleci davranarak can ye-lekleriyle
suya atlayıp Turk kıyılanna doğru yuzuyordu.
Usteğmen Huber Ferpoorten herkesin U-19'dan tahliye edildiğine emin olunca kendisini
bekleyen sisme bota bindi ve tayfala-
36
ra Karadeniz macerasını bitirmek icin kureklere asılmalarını soyledi. Ferpoorten'in
hesaplarına gore 41.16 kuzey enlemi, 31.26 doğu boylammdaydılar. Denizaltının seyir
defterine en son bu notu almıs, ardından deri kaplı yıpranmıs defteri ceketinin ic cebine
sıkıstırdıktan sonra bota binmisti. Birkac yuz metre ilerledikten sonra Ferpoorten arkasına
soyle bir baktı.
U-19'un ust guvertesi suların altında kalmıs yavas yavas batıyordu tıpkı U-20 ve U-23
gibi.
1935 yılında Kiel'de denize indirilen U-19 daha dokuz yasındaydı ve yirmi devriye
gorevine cıkmıs toplam 39 519 tonluk tam on bes gemi batırmıstı.
U-20'nin de benzer basarılı bir gecmisi vardı. On sekiz devriye gorevinde toplamı 39 637
tonu bulan on altı gemi batırmıstı. 1 846 tonluk bir gemiye de ağır hasar vermisti. Simdi o
da son devriyesine cıkıyor, sonsuzluğa gidiyordu.
Alman denizaltılan arasında U-20 belki de dunyaca en cok tanınanıydı. 1913'te Danzig
doklarında insa edilen U-20, Birinci Dunya Savası sırasında 7 mayıs 1915'te Đngiliz
bandıralı Lusitania transatlantiğini Đrlanda kıyılarında G tipi bir torpidoyla batırmıstı.
Kaptan W. T. Turner idaresindeki Lusitania'da 1 201 kisi hayatını kaybetmisti. Bu Titanic
faciasından altı yıl sonra dunyanın karsılastığı ikinci buyuk deniz felaketiydi.
Usteğmen Walter Schwieger komutasındaki U-20 denizaltısı bir yıl sonra 1916'da
Danimarka korfezinde Đngiliz denizaltılarıy-la giristiği savastan yenik ayrıldı. U-20
Danimarka sahiline suruklendi ve burada karaya oturdu. Murettebat denizaltıyı terk etti.
1919 yılına gelindiğindeyse Danimarka hukumeti U-20'yi halkın ziyaretine actı ve muze
olarak kullanıldı.
U-20 anavatanına ancak 1976'da geri donebildi. Danimarka hukumeti Alman
hukumetine bir jest yaparak efsanevi denizaltıyı ulkesine gonderdi.
U-20 Danimarkalıların eline dustukten sonra Alman donanmasının envanterinden doğal
olarak cıkmıstı.
Karadeniz'de son anlarını yasayan U-20 ise 1 ağustos 1935'te Kiel'de Germaniawerft
Tersanesi'nde denize indirildi. Ertesi yıl da Alman donanmasına U-20 borda numarasıyla
Lusitania'yı batıran denizaltının yerine katıldı. Ancak bu ikinci U-20'nin ilki kadar sansı
yoktu ve anavatanına donemeyecekti.
Keza U-23'un basan grafiğinin de diğerlerinden geri kalır yanı yoktu. On altı devriye
gorevinde toplam 33 726 tonluk on iki gemi batırmıs, 2 911 tonluk da uc gemiye ağır
hasar vermisti. U-23
de batıyordu. Hem de diğer iki denizaltı gibi murettebatı tarafından Karadeniz'in
karanlık sularına gonderiliyordu. Gecmisleri zaferlerle dolu bu uc denizaltı artık
Karadeniz'de balıklara yuva gorevini ustlenecekti.
Uc denizaltıyla birlikte bir donem de kapanıyordu, 30. U-Boot Filotilası'nın sonu gelmisti.
Alman denizaltılannın Karadeniz macerası artık sonsuza kadar bitiyordu.
Huber Ferpoorten sulara gomulen denizaltılara son bir selam verdikten sonra onune
dondu, Turk kıyılarına baktı. Uzaktaki insanları secebiliyordu, kendilerini merak icinde
karsılamaya gelenleri.
Karadeniz Ereğlisi'nde oturan yaslılar icin beklenmedik anda denizden yabancı
konukların gelmesi hic de sasırtıcı değildi. Bu bolgeye yuzyılın baslarında Sovyet
Devrimi'nden kacan Beyaz Ruslar bulabildikleri her turlu deniz tasıtıyla adeta cıkarma
yapmıstı.
Ama bu kez gelenler Rus aristokratları yerine, yorgun ve yenik Alman denizcileriydi.
Uc denizaltının murettebatı kıyıya varınca, jandarma Alman denizcileri henuz ders bası
yapmamıs bir okula goturdu. Ereğli halkı ve yetkililer Alman denizcilere ellerinden
geldiği kadar Turk misafirperverliğini gosterdiler. Sonra bir gun sabahın erken saatlerinde
Alman denizciler jandarmanın esliğinde Ereğli'den ayrılarak Anadolu'nun ic kesimlerine
doğru uzun bir yolculuğa cıktılar.
Bolge halkı yabancıların nereye gittiğini, onlara ne olduğunu asla oğrenemedi. Ama
yıllarca denizden gelen Almanların oykusunu ağızdan ağıza alt kusaklara anlattılar. Tıpkı
Rus aristokratların oykusu gibi.
Nisan 1945
Almanya savası kaybetti. Bunu fark edemeyenler de sadece Hitler ve cocuklardı.
Herkes yaklasmakta olan sonu tedirginlikle bekliyordu. Muttefik ucakları duzenli hava
akınlarıyla Berlin'e bir on felaket yasatıyorlardı. Mahalle mahalle, sokak sokak milimetrik
bir hesapla bombalarını bırakıyorlardı.
Hitler bu yoğun bombardıman altında Berlin'de ulkesinin kaderini bir kez daha
değistireceğine inanıyordu. Ancak ne Muttefik istihbaratı ne de Almanlar Hitler'in
Berlin'de olduğunu biliyorlardı.
Hava akınlarından bir defada elli sekiz bombayla istihkakını alan Berlin'deki yeni
Sansolyelik binasının yuz otuz basamak altındaki bunkerinde Hitler son gunlerini
yasıyordu. Bunkerin ilk iki katında sekreterlerin ofisleri, radyo istasyonu, muhafızların
odası ve luks dosenmis bir yemekhane vardı. Buradan on iki hucreye aynlan bir ucuncu
kata iniliyordu. Hizmetkarlar burada kalıyor ve vejetaryen Hitler'in yemekleri bunkerin bu
katında hazırlanıyordu.
Buradan bir sarmal merdivenle Hitler'in yasadığı asıl bunkere iniliyordu. Hitler'in bunkeri
eski Sansolyelik binasının bahcesinin tam on iki metre altındaydı.
Ortadaki genis koridor gerek duyulduğunda toplantı salonu olarak kullanılıyordu.
Koridorun sağ tarafında telefon santralı, dizel elektrik jeneratoru ve Fuhrer'in ozel doktoru
Morell'in odası vardı. Sol tarafta ise Hitler'in ozel dairesi bulunuyordu.
Hitler mucizelere inanıyordu. 12 nisan gunu Amerika Baskanı Roosevelt'in olum haberini
aldığında da bunu mucizenin ilk isareti olarak kabul etti. Ona gore Amerikalılar Sovyet
tehlikesinin farkına varacak ve Almanlarla birlikte Ruslara karsı savasacaklardı.
Ertesi gun Berlin'i Sovyetler'den kurtarmak icin halk orduları
kurulmaya baslanıyordu. Ancak halk ordularında sadece cocuklar ve yaslılar vardı.
Hitler'e inanan cocuklar akın akın Berlin'i dusman postalından korumak icin silah altına
giriyorlardı. Cocuklara hemen Panzer-faust denilen tanksavar silahı kullanmayı oğreten
Alman subaylar zamanı gelince bu korpe bedenleri Sovyet T-34 tanklarının onune
atacaklardı.
Harabeye donen Berlin sokaklarında "Hitler'e inanan, zafere inanır" pankartları asılıydı.
Ama 15 nisanı 16 nisana bağlayan gece Hitler'in son mucizesi de fos cıkıyordu.
Đngiliz ucakları Berlin'i bir kez daha bombaladılar. Ucaklar gidiyor, bu kez Oder Nehri
kıyılarından yirmi iki bin Sovyet topu Berlin'e olum kusmaya baslıyordu. Berlin Savası
artık baslamıstı.
Gunun ilk ısıklarıyla birlikte Stalin'in orglan da denilen Sovyet Katyusalan gurlemeye
basladı, tanklar arkalarında Rus piyadelerle Berlin caddelerine daldı. Bunu izleyen
gunlerde Berlin'deki tablo değismedi. Kul sağanağı hic bitmedi. Kalabalıklar cılgınlık
derecesinde alev kumeleri ve patlamalar arasında bilincsizce kosup durdu. Sokaklar
olulerle ve hayatlarına son verilmesi icin yalvaran yaralılarla doldu tastı.
Butun bunlar olurken, Berlin'i korumakla gorevli Hitler Gencliği uyelerinden on dort
yasındaki Rudolf bu cehennemden sanki hic etkilenmiyor, buyuk bir azimle elinde
Panzerfaust'u bir caddeden diğerine kosup duruyordu. Berlin'in o gunlerinde Rudolf cok
sanslıydı. Hem de oylesine sanslı ki... Berlin Savası'nda besinci gun de gecmis Rudolf
hayatta kalabilmisti.
20 nisan gunu oğle saatlerinde komutanı ona yepyeni bir uniforma ile bir cift cizme
uzattı. Cocuk bu hediyeyi sevincle kabul edip hemen uzerine gecirdi. Rudolf'a yapılan
surpriz bu kadarla da bitmiyordu. Aynı gun oğleden sonra komutanı Rudolf'u alıp,
yıkıntıların arasından gecirerek Nazi bayraklarıyla suslenmis bir harabeye goturdu ve
orada savasın kilometrelerce uzağında yasıyormus izlenimini veren pınl pınl cizmeli, jilet
gibi utulu uniformalı genc bir subaya teslim etti.
Genc subay, Rudolf u harabelerin arasında bir yer altı sığmağına surukledi.
Merdivenlerden asağı indiler. Kapısının uzerinde "Yemekhane" yazan bir salona girdiler.
Orada onun gibi dort cocuk yani genc savascı daha vardı. Rudolf diğer cocukların
yanma oturdu. Salonda cıt cıkmıyordu. Herkes merakla bekliyordu.
Birazdan kapı acıldı. Rudolf gozlerine inanamıyordu. Fuhreri, Adolf Hitler karsısındaydı.
Hitler'in elli altıncı doğum gununu kutlamak icin secilen Berlinli bes kucuk savascıdan
biri de Rudolf tu.
Fuhrer'le tanısmanın verdiği heyecanla Rudolf, artık insanustu gayretle Sovyet
tanklarının uzerine atıldı. Ancak Rudolfun Sovyet T-34'leri karsısındaki bu goreceli zaferi
ne yazık ki savasın kaderini değistiremedi.
Hitler bunkerinde hapis hayatı suruyordu artık, Berlin'de de sokak savaslan devam
ediyordu.
29 nisan sabaha karsı Hitler son olarak yapması gerekenleri gozden gecirdi. Yıllardan
beri ihmal ettiği bir seyle basladı ise. Hitler, Berlin Savası baslamadan birkac gun once
bunkerine gelen sevgilisi Eva Braun'la evlendi. Nikahı halk ordusundan Walter Wagner
adında bir subay kıydı. Nikah sahitleri ise Propaganda Bakanı Goebbels ile Sansolyelik
Mustesarı Bormann'dı.
Davetli sayısı da sasılacak kadar azdı. Bunkerde yasayan sekreterler ile birkac subay
ve Yahudi kanı tasıdığı halde Hitler'in vazgecemediği kadın ascısı Manzialy.
Nikahtan sonra bir resepsiyon filan yoktu. Yeni evliler dairelerinde bas basa yedikleri bir
duğun yemeğiyle yetinmek zorundaydılar.
Hitler kendi duğun yemeğinde fazla kalamadı ve bunkerdeki ofisine gecerek sekreteri
Frau Junge'ye vasiyetlerini yazdırdı.
Hitler ardından iki vasiyet bırakıyordu: birisi siyasi, diğeri ozel.
Siyasi vasiyetinde Hitler kendini savunuyor, baskalarını sucluyordu. Her zaman yaptığı
gibi... savasa girmekte haklı olduğunu soyluyordu. Buna karsın yenilgiden hain ve
korkak subayları sorumlu tutuyordu. Fuhrer kendinden sonraki Ucuncu Reich yonetimini
de yeniden duzenliyordu. Buna gore kendisinin yerine Amiral Donitz'i seciyordu.
Propaganda Bakanı Goebbels'i sansolye olarak atıyordu. Bormann'ı ise Nasyonal
Sosyalist Parti'nin basına geciriyordu.
Hitler siyasi vasiyetinin sonunda Alman milletine son cağnsını yapıyordu:
"Almanlar Ari ırk yasalarından asla ayrılmamalı ve butun milletler icin zehir kadar
tehlikeli olan Yahudileri kovalamaktan kesinlikle vazgecmemelilerdir."
Hitler ozel vasiyetinde ise sahsi mallarını partiye, parti dağılmıs-sa devlete bırakıyordu.
Ortada devlet de kalmamıssa doğal olarak herhangi bir sahsi tasarrufunun
olamayacağına isaret ediyordu.
Hitler topladığı sanat eserleriyle, doğduğu kent olan Linz'de bir muze kurulmasını
istiyordu. Eva Braun'la evliliğini ve karısıyla birlikte olmeye karar verdiklerini de Alman
halkına acıklıyordu.
Takvimler 30 nisan 1944'u gosterdiği gun Hitler once Alsace ırkı, Blondi adını verdiği
kopeğinin zehirlenmesini emretti. Bu saatlerde Sovyet askerleri Sansolyelik binasına
iyice sokulmuslardı. Jegorov ve Kantariza adlı Sovyet askerleri Reichstag binasının yıkık
kubbesine kızıl bayrak dikiyorlardı.
Hitler saat 14.25'te esi Eva'yla birlikte son yemeği icin yemekhaneye gitti. Onlar oğle
yemeğindeyken Hitler'in soforu Erick Kempka ile dort asker Sansolyelik bahcesine yuz
seksen litre benzin tasıdı.
Yemekten sonra Hitler ve Eva Braun bunkerdekilerle el sıkısarak dairelerine cekildiler.
Cok gecmeden Hitler'in dairesinden bir tabanca sesi duyuldu. Saat tam 15.30'du.
Eva Braun zehirle olmeyi tercih etmisti.
Rusların yuz metre yakınına sokuldukları bunkerde Hitler'in son emri yerine getirildi.
Onun ve esinin cesetleri Sansolyelik bahcesine cıkarılarak yakıldı. Ardından bunker
tamamen bosaltıldı, cunku herkes can derdine dusmustu. Sanslı olanlar Muttefik
mevzilerine ulastı, sanssızlar yolda oldu, daha da az sanssızlar ise Rusların eline dustu.
Hitler'in olum haberi fısıltı hızıyla Berlin'deki sokak cephelerinde yayıldı. Bu habere
inanan da vardı inanmayan da...
Đnanmayanların basında Rudolf vardı.
Rudolf haberi duyunca soluğu Sansolyelik binasında bunkerin girisinde aldı. Yuzu gozu
kir icinde, kendisine bol gelen uniforması birkac gunde tanınmayacak hale gelmis,
yorgun ama inanclı cocuk bunkerin kapısma vardığında iceri giren Sovyet subaylarını
gordu.
Bunkerde Kızıl Ordu isini bitirmis, simdi GRU subayları iceriyi hallac pamuğu gibi atıyor,
dunyadaki hemen herkesin gormek, incelemek isteyeceği belgeleri tasnif ediyordu.
Rudolf bunkerden koliler icinde tasınan belgeleri, esyaları gorunce gozyaslarını
tutamadı. Artık Hitler'in olduğu gerceği kafasına dank etmisti.
Kimsenin duyamadığı ama kucuk dunyasında bir volkan gibi patlayan cığlığı, Rudolf a
Hitler'in olumsuz olduğunu, boyle cekip giderek Alman halkını yalnız bırakamayacağını
haykırıyordu.
Almanya'nın, Almanların Fuhreri gelecek nesillere yol gosterecek, onları aynı amac icin
yeniden bir araya getirecek bir seyler mutlaka bırakmıs olmalıydı...
Birinci kitap
Birinci bolum
8
Hava oylesine sıcaktı ki insan adeta boğuluyordu. Her alınan nefes ciğerleri berbat bir
sigaranın dumanıymıscasına yakıyordu. Sadece insanları değil hayvanları da etkiliyordu
sıcak. Doğu Anadolu'nun uzak bir kosesi de bu sıcaktan nasibini alıyordu. Gunes her
tarafı kavuruyordu. Bu yeryuzu cehenneminde doğa olmustu. Đnsan ister istemez bu
cehennemde hicbir canlının yasayamayacağını dusunuyordu. Ama biraz ileride birkac
bas hayvan otluyor-du. Baslannda bu dunyada yapayalnız kalmıs bir coban vardı.
Neredeyse kemikleri cıkmıs cılız bir inek on dakikadır kıpırdamadan duruyordu. Đneğin
on-on bes metre uzağındaki coban da oyle...
Đnek kocaman, simsiyah gozune konan bir kara sineği kovmak icin basını salladı. O
sırada ineğin gozune yerdeki bir ot kumesi ilisti. Otlar sapsan, kupkuruydu. Đnek otlara
baktı, baktı. Neden sonra ağır ağır kafasını yere eğdi ve kurumus otları yemeye basladı.
Đnek sıcağa aldırmadan otları topraktan cekip koparırken, coban gozlerini uzaklara
dikti. Acelesi yoktu. Sanki gecmisten gelmis, geleceği olmayan tum zamanlann
cobanıydı o. Varılacak bir menzili yoktu, zamanı coktu. Sadece otlayan ineklere
gozculuk yapıyordu. O iyi bir cobandı...
Đstanbul'da da hava cok sıcaktı. Meteoroloji tahminlerinde kullanılan deyimle, hava
sıcaklıkları mevsim normallerinin cok ustunde seyrediyordu. Daha gun ortasında insanlar
sıcaktan bitap dusuyordu. Aksam olması da bir seyi değistirmiyordu. Gece gec
saatlerde insanlar terden yapıs yapıs kendilerini yataklarına pelte gibi atıyorlardı.
Sabaha karsı goreceli serinlikle biraz olsun fe-rahlayanlar gune uykusuz, yorgun ve
bezgin baslıyorlardı. Cehennemi
sıcağa karsın kosusturma gun boyu devam ediyordu.
Đstanbul'da nem oranı son yılların rekorunu kırmıstı. Sehir boğucu, sıcak bir akvaryum
gibiydi.
Bu sıcağa rağmen Đstanbul'da hayat devam ediyordu.
Ağustosun 15'iydi. Sıcaktan boğulan Đstanbullulara bugun gunesin bir mujdesi vardı:
oğle saatlerinde Gunes tutulacaktı. Yuzyılın son buyuk Gunes tutulmasında Gunes ile
Dunya'nın arasma girecek olan Ay Đstanbul'a gun ortasında alacakaranlık yasatacaktı.
Đstanbullular sıcaktan bunalmıs, "Keske Gunes kısa sureli tu-tulmasa da toptan yok olup
gitse" diye dusunuyorlardı.
Asın sıcak da olsa, Gunes de tutulsa Đstanbul'da yasam her zaman olduğu gibi devam
ediyordu.
Đstanbul Gunes'in tutulmasına tanık olduğu sıralarda Ataturk Havaalanı kulesi
Almanya'dan gelen Lufthansa'ya ait Boeing 737 tipi ucağa inis izni veriyordu.
Kule gorevlileri onlerindeki ekrana bakmaya, inise gecen ucağı izlemeye cok kasa bir
sure ara vererek Gunes tutulmasının alacakaranlığını doyumsamayı tercih ettiler. Ancak
bu cok ama cok kısa surdu. Saniyenin onda biri kadar. Ankara'dan gelen THY ucağı inis
icin izin istiyor, pistte sekiz-on ucak kalkıs icin sıra bekliyordu. Tum dunyadaki havaalanı
kule gorevlileri gibi istan-bul'dakilerin de is basındayken bir an olsun dalga gecmeye
haklan yoktu.
Boeing 737'nin piste inisine kule gorevlileri ve apronda koruğe yanastırmak icin
bekleyen teknisyenden baska kimse dikkat etmedi. Herkes Gunes tutulmasıyla
ilgileniyordu.
Uluslararası gelis terminalinde bekleyen kırk yaslanndaki sansın adam bir ruyadan
uyanır gibi oturduğu yerde silkindi. Boeing simdi apronda taksi yapıyor ve koruğe
yaklasıyordu.
Sansın adam ucağın Gunes tutulduğu sırada Đstanbul'a inmesini olumlu bir isaret olarak
algıladı.
Simdi ucak korukle kenetlenmis yolcular birer ikiser pasaport kuynığuna giriyorlardı.
Ucağın yolculan daha Đstanbul'u kasıp kavuran sıcaktan haberdar değildi. Kabinin serin
havasından dıs dunyayla temas etmeden terminalin soğutulmus atmosferine giriyorlardı.
Sansın adam oturduğu yerden kalkmadı. Bu arada Almanya'dan gelen yolculann
pasaport kontrolleri suruyor, pasaportunu damgalatanlar uzerindeki elektronik panoda
Lufthansa'mn o dakikalarda Almanya'dan gelen ucağının ucus numarasının yazılı
olduğu bagaj bandına ilerliyorlardı.
Sansın adam yerinden kalkarak gumruk salonunun kusbakısı gorulduğu camlann
kenanna geldi. Bakıslan salonu taradı. Đki yerde yoğunlastı, ardından ilgisiz tavırlarla
kalabalığı izlemeye devam etti.
Ağustos sıcağına rağmen takım elbise giymis kırklanndaki san-sın adam, beyaz uzun
kollu gomleği ve koyu renk kravatıyla tam bir isadamı havasındaydı. Sıcak hava is
dunyasının kurallannı hic etkilemezdi. Giyimine ozen gosteren isadamları ve ust duzey
yoneticiler yaz kıs utulu pantolon, ceket, uzun kollu beyaz gomlek giyerlerdi, tıpkı sansın
adam gibi. Yazın sıcağında, kısın yağmurunda camurunda pantolonun utusu bozulmaz,
hele gomleklerde tek bir kınsık olmazdı. Sanki bu adamlar surekli ayakta durup hic
oturmuyorlardı ya da her yarım saatte bir gomlek değistiriyorlardı.
Tipik bir isadamı gorunumundeki sansın adamın gumruk salonunda bakıslannı
yoğunlastırdığı uc kisi ise kendisinden oldukca farklı gorunusteydi.
Bunlardan ilki yetmis yasını coktan devirmis, ancak vucudunda herhangi bir
deformasyon olmayan dinamik gorunuslu biriydi. Bagaj bandından sadece askılı buyuk
bir canta aldı ve gumruğe deklare edecek herhangi bir seyi olmayanlann kapısına
doğru ilerledi.
Diğer iki kisi ise yirmi sekiz-otuz yaslarında genc bir kadın ile bir erkekti. Đkisinin de
ayağında yıpranmıs birer blucin, ustlerinde birer tisort, ayaklannda ise sandalet vardı.
Beklendiği gibi bagaj bandından buyucek birer sırt cantası aldılar, omuzlanna gecirdiler
ve tıpkı yaslı adam gibi gumruğe tabi bir seyleri olmayanlar bolumune gidip, buradan
da terminale gectiler.
Sansın adam bu uc kisinin hareketlerini uzaktan dikkatle izledi.
Yaslı olan omzundaki cantasıyla hemen taksi durağına gitti ve sırada bekleyen 1970
model Fiat marka san taksilerden birine binerek terminalden uzaklastı.
Sansın adam yaslı olanın bindiği taksiyi goz ucuyla inceledi ve "Đtalyan turistler
Đstanbul'da 1970 model Fiatlan boylesine gıcır gıcır gorunce ne kadar sasınyorlardır"
diye dusundu.
Aslında o kadar sasılacak bir sey yoktu. Eğer Đtalyan turistler Hindistan'a giderlerse
orada da 1959 model yepyeni Fiatlan gorebilirlerdi. Hindistan'daki yerli sanayi 1959
model, Turkiye'deki yerli sanayi de 1970 model Fiat otomobilleri yıllardan beri imal edip
ic pazarlarına veriyordu. Bu gidisle onumuzdeki yuzyılda da hatta daha sonralan da bu
duzen boyle surup gidecekti.
il
Ucaktan inen sırt cantalı iki genc ise terminalin dısında kent merkezine gidecek
otobuse bindi. Sarısın adam terminalden cıkmadan camların gerisinden otobusun
hareket etmesini bekledi. Ardından sıcak havayla fazla temas etmek istemediğinden
terminalin bir ust katma cıktı, oradan kapalı kopruye ilerleyerek havaalanının
otoparkına gecti. Visnecuruğu 1999 model Renault Mega-ne otomobile binerek
havaalanı yakınlarındaki oteline gitti.
Bes yıldızlı otelin onunde arabasından indi. Kapıcıya yarım saate kadar otelden
ayrılacağını, o nedenle arabasını parka gotur-memelerini soyledi.
Otelin doner kapısından iceri giren adam bir kez daha bunaltıcı sıcağı ardında
bırakarak soğutulmus havanın ferahlığıyla karsılastı.
Fuayede biraz soluklanan adam ne resepsiyona yoneldi ne de odasına cıkmaya
yeltendi. Onun yerine otelin sık kuyumcusuna doğru ilerledi.
Tombul, kırlasmıs kalın bıyıklı kuyumcu sansın adamı akıcı bir Đngilizce'yle dukkanına
davet etti. Almanca yanıt alınca bu kez de aynı akıcılıkta Almanca devam etti:
"Kahvenizi nasıl alırsınız?"
Kuyumcu musterisinin Turk kahvesi isteyeceğini dusunmustu, ama "Bol sutlu, az sekerli
filtre kahve" yanıtını aldı.
Kuyumcunun yardımcısı hemen otelin kafesine giderek siparisini verdi, donus yolunda
da resepsiyona uğrayarak gelen musteri hakkında bilgi aldı.
Yardımcı dukkana donerek siparisleri verdiğini soyledi, bir bas isaretiyle de kuyumcuya
musterinin cok muteber olduğu haberini verdi. Kahveler icilirken kuyumcu ile musterisi
ilk bakısta sıradan gozukebilecek bir konusmaya basladılar. Ancak kuyumcu ince
sorularıyla adamın zevkini oğrenmek ister gibiydi.
Kahveler bitince sıra alısverise geldi.
Kuyumcu birbiri ardına kasasında duran mucevher setlerini tezgaha yaymaya basladı.
Neyse ki musteri fazla muskulpesent değildi. Esi icin altın uzerine pırlanta, yaklasık on
bes bin dolarlık bir gerdanlık seti beğendi. Kuyumcu memnun bir ifadeyle seti kutusuna
yerlestirirken, musterisi ilk kez gulumsedi ve neseyle konustu:
"Sevgilim, kanma bunu aldığımı oğrenirse canıma okur. En iyisi bir tane de onun icin
alayım."
Kuyumcunun tam aradığı turden bir musteriydi:
"Tabii riske girmemeniz gerek!"
Ardından Alman isadamının beğendiği on bin dolarlık ikinci seti de kutusuna koydu.
Sansın adam kuyumcuya cuzdanından cıkardığı Almanya'daki bir bankadan alınma
Visa Gold kartını uzattı. Kuyumcu kartı post makinesine yerlestirdi. Kısa surede olumlu
yanıt geldi ve kuyumcunun hesabına aracı Turk bankası vasıtasıyla yirmi bes bin dolar
aktarıldı.
"Teknoloji ne guzel sey" diye dusundu kuyumcu. Musterisi bu meblağı kart yerine cekle
odemek istese, banka aranacak, provizyon istenecek ve butun bunlar zaman alacaktı.
Nakit odemek istese bu kez de paralar tek tek kontrol edilip sahte olup olmadıklan
arastırılacaktı. Bir banka reklamında olduğu gibi kartlı yasam cok keyifliydi.
Musteri sık paketini alarak kuyumcudan aynldı ve resepsiyona yoneldi.
Kaldığı suitin parasını nakit olarak odedi ve valizlerinin arabasına goturulmesini istedi. Đki
krokodil valiz bagaja kondu ve adam belboya ne goze batacak kadar fazla ne de
arkasından kufrettirecek kadar az, ortalama bir bahsis verdi.
Sarısın adam birkac dakika icinde Yesilkoy balıkcı marinasına varmıstı bile. Arabasını
uygun bir yere bıraktı. Cep telefonunu cıkararak once Almanya'daki bir arkadasını
aradı.
Ona kısaca, "Đslem tamam kartı iptal edebilirsin" dedi.
Sonra bu kez yerel bir numarayı aradı, belirlenen noktada beklediğini bildirdi.
Cok gecmeden arabasının on yolcu kapısı acıldı, iceriye genc bir balıkcı girdi. Genc
hic konusmadan adama bir zarf uzattı. Adam zarfı aldı, icindeki pasaportu cıkardı. Bu
kendi pasaportuydu. Giris damgasının yapıldığı sayfaya baktı. O gunun tarihi vardı.
Adamın resmen Turkiye'ye birkac saat sonra gireceğini yazıyordu pasaportundaki
damga.
Cebinden bir baska pasaport cıkardı. Zarfa koydu ve genc adama uzattı. Balıkcı zarfı
cebine soktu, arabadan indi ve marinada gozden kayboldu.
Sansın adam neseyle ıslık calmaya basladı.
Turkiye'ye kendisine cok benzeyen arkadasının pasaportuyla girmis ve onun kredi
kartını kuyumcuda kullanmıstı.
Biraz once de arkadası kredi kartı ve pasaportunun calındığını Alman bankası ile
polisine haber vermisti.
Sansm adam kendi pasaportunu dun yine bu limanda kendileriyle aynı siyasi gorusu
paylastığını zanneden Turk militanlara
vermis, onlar bugun havaalanından giris damgası alarak kendisine geri getirmislerdi.
Arkadasının pasaportu ise yine aynı siyasi grup tarafından Almanya'ya vize alamayan
bir arkadaslarının Turkiye'den kolaylıkla kacabilmesi icin kullanılacaktı.
Sansın adam torpido gozunden Đstanbul haritasını cıkardı. Bir kez daha goz gezdirdi. Ve
arabasının yonunu havaalanına doğru cevirdi.
Renault Megane havaalanı kavsağından cevre yoluna cıktı, Fatih Sultan Mehmet
Koprusu'ne yoneldi. Kentin Anadolu yakasına gecti. Ama sehir merkezine girmeden
yeniden otoyola cıktı. Bay-ramoğlu sapağından giselere yoneldi. Onunde para
odeyecek bir iki arac vardı. O da fırsattan istifade haritasına bir kez daha baktı. Buradan
0-1 yoluna cıktı, birkac kilometre sonra ise Eskihisar yazılı tabelayı gorunce direksiyonu
sağa kıvırdı.
Feribot iskelesinde kuyruk yoktu. Hic beklemeden arabasını o sırada arac alan feribota
surdu. Kendisine gosterilen yere park etti.
Feribot iskeleden ayrılıp garsonlar ve diğer araclardakuer plart-formu bosalttıktan sonra
ortalıkta pek kimsenin olmadığını goren sarısın adam kuyumcunun paketini saran
janjanlı kağıdı yırttı. Ku-tulardaki mucevherleri ceketinin ic cebine yerlestirdi. Ardından
kutuları feribottaki yağ varilinden bozma cop bidonuna attı.
Kuyumcu birkac gune kalmaz yediği kazığın farkına vanrdı. Alman banka kartın
calındığını Visa merkezine gecer, oradan da tum dunyaya duyurulurdu.
Ama o arada yapılan harcama icin Alman bankası Turk bankasına gerekli transferi
yapmaz, Turk banka da parayı kuyumcunun hesabından geri cekerdi. Kuyumcu doğal
olarak itiraz eder, slip-lerini ibraz eder, ama Turk banka kuyumcuyla yaptığı tum
dunyada gecerli tek tip sozlesmeyi onune koyardı.
Buna gore isletmelerin kredi kartı kullanıcısının kimliğini ve kredi kartının arkasındaki
imza ile slipe atılan imzanın doğruluğunu kontrol etmeleri gerekliydi. Kuyumcu ne
musterisinin kimliğini kontrol etmisti ne de imzasını.
Sansın adam keyifle gulumsedi. Turkiye'ye baska bir is icin gelmisti, ama yakın arkadası
sayesinde kısa surede yirmi bes bin dolar kazanmıstı. Bu biraz riskliydi. Belki su andaki
gorevini tehlikeye atacaktı, ama her sey yolunda gitmisti ve en onemlisi Almanya'daki
organizasyonun adamın bu kucuk uckağıdından haberi olmayacaktı. Yoksa kesinlikle
engel olurlardı.
Feribot Topcular Đskelesi'ne yanastı. Sansın adam feribottan
ORHAN KEMAL ESĐ
inince Yalova istikametine saptı. On bes kilometre sonra Yalova'ya varmıstı. Sehirde hic
oyalanmadan direksiyonu bu kez Termal yazan tabelanın gosterdiği yone kırdı.
Artık kırsal alandaydı, iki yanı ağaclı dar yolda yedi-sekiz kilometre ilerledikten sonra
arkadaslannın beklediği otelin tabelasını gordu.
9
15 ağustos aksamı Yalova Termal yolu uzerindeki, ağaclar arasında gizlenmis kucuk bir
otelde o gun Almanya'dan gelen uc kisi ile Ataturk Havaalanı'nda onların gelisini
izleyen sansın adam bulustular. Otel rezervasyonlan Almanya'dan, Berlin Universitesi'nden
yapılmıstı. Gelenler dağ orkidelerini arastıran Alman bilim adamlanydı, ki bu da
birbirinden değisik eskallerini acıklanabilir kılıyordu. Kuskusuz iki genc arastırma
gorevlisi, orta yaslı adam ile yetmislerindeki ihtiyar delikanlı da profesorduler. Boylece
otelde kimse bu garip dortluden kuskulanmayacaktı. Tabii kimse de Berlin'i arayıp
universite oğretim uyeleri hakkında bilgi alma zahmetine girmezdi.
Sansın adam otelin resepsiyonuna giderek Ernst Kessler adıyla kayıt yaptırdı ve
gorevliden daha once otele gelen sozde akademisyen arkadaslannın oda numaralannı
aldı.
Ernst Kessler, odasına cıkınca once otelde kalan uc Alman'ı aradı ve onlarla yanm saat
icinde toplanmak istediğini bildirdi. Ardından Yalova'daki bir numarayı cevirdi ve
karsısına cıkan adamla cok kısa konusarak aksam yemeğinden sonra otele gelmesini
soyledi. Son olarak da Almanya'yı arayarak ertesi aksam dağa cıkıp orkide
toplayacaklannı haber verdi.
Dus aldı. Ayağına bej bir keten pantolon gecirip cıplak ayakla-nna mokasen giydi.
Kessler'in kıyafetini lacivert Polo bir tisort tamamlıyordu.
Hazırlanması tam bitmisti ki, diğer uc Alman sozlesmis gibi birbiri ardına odasına
geldiler.
Yaslı olanı kendisini Rudolf olarak tamttı. Genc kadının adı Li-na'ydı, erkeğinki ise
Arthur. Rudolf un dısında bunlar onların ger-Cek isimleri değildi. Sadece bu gorev
boyunca kullanacakları kod adlanydı. Tıpkı Ernst Kessler gibi.
Kessler yaslı adama dondu:
"Toplantıya baslayalım mı ?"
Rudolf'un yanıtı konusmaya kulak misafiri olanlara ilginc gelebilirdi:
"Evet baslayalım. Simdi tam sovalyelerin yemin zamanı." Kessler ilk parolayı
doğrulamıstı. Ardından genc adama seslendi: "Peki, burada guvende miyiz ?" Uzun saclı
ve sakallı genc adamın yanıtı da ilgincti: "Sovalyelerin kılıclan bizimle birlikte.
Korkulacak bir sey yok!" Kessler son olarak genc kadına dondu ve azarlarcasına sordu:
"Peki sen, senin ne isin var burada?"
"Jeanne d'Arc Fransa'yı Đngilizlerden kurtarmıstı. Almanya'nın yeniden yukselisi icin bir
kadının yapacağı seyler de var!" Parolalar doğrulanmıstı. Artık toplantıya gecebilirlerdi.
Kessler Yalova'da beraber calısacakları arkadaslarını daha once tanımamıstı. Sadece
sovalyeler kendisine fotoğraflarını gostermislerdi. Burada adeta bir konsorsiyumun
temsilcileri gibiydiler. Ernst Kessler sadece yaslı adamın eski bir savascı olduğunu
biliyordu. Genc kadın ile erkek ise buyuk ihtimalle Neonazilerin operasyondaki
adamlarıydılar.
Tanısma faslı bittikten sonra Kessler, "Biliyorsunuz Yalova'daki bu kucuk isi ben
yoneteceğim. Almanya'dan ayrılmadan once bu konuda sizlere talimat verilmis olması
gerekir" diye soze basladı. Karsısından olumlu jestler alınca devam etti: "Đs kucuk
olmasına kucuk. Ama kesin olarak aradığımızın ne olduğunu, neye benzediğini
bilemiyoruz. Yarın aksam bir evde gizlice arastırma yapacağız. Đğneden ipliğe evdeki
her seyi arayacağız. Anavatanla bağlantılı bir sey bulunca onu ya yanımıza alacağız ya
da belgeyse mikrofilmini cekeceğiz." Genc hippi kılıklı adam sordu: "Evde oturan var
mı?"
"Maalesef, yaslı bir kadın oturuyor. Ama her aksam dısarı cıkıp esini dostunu ziyaret
ediyormus. Onun evde olmadığı saatlerde arastırmamızı yapacağız. Bu is acil olduğu
icin kadının uzun sureli evden ayrılıp tatile gidisini vs bekleyemedik." Yaslı adam soze
karıstı:
"Zamanımız kısıtlı ve tam olarak ne aradığımızı bilemiyoruz. Bizden mucize yaratmamız
bekleniyor galiba." Kessler ellerini iki yana actı: "Yapacak daha iyi bir seyimiz yok!"
Ardından ekip arkadaslarına ilk direktifini verdi: "Simdi birkac saat istirahat edelim. Saat
dokuzda restoranda
aksam yemeği icin bulusuruz. Yemekten sonra Yalova'dan gelecek bir misafirimiz
olacak. Onunla son detayları konusacağız."
Herkes odasına dağıldı. Birkac saat sonra yeniden bir araya gelecek ve bir Turk'le
birlikte son planlarını yapacaklardı.
10
Oteldeki Alman grubun Yalova'dan beklediği kisi o saatlerde huzursuzluk icinde
kıvranıyordu. Kemal Bey sigarasından derin bir nefes cekti, esinin getirdiği orta sekerli
kahveden bir fırt aldı ve oturduğu balkondan gelip gecenlere bakmayı denedi.
Faydasız. Hic yararı olmuyordu. Orta boylu, zayıf, esmer, bıyıklı biri olan Kemal Bey
altmıslanndaydı. Birkac yıl once devlet memuriyetinden emekli olarak Yalova'ya
yerlesmis ve yasamının geri kalan bolumunu bu sahil kentinde sakin, huzurlu bir sekilde
gecirmeyi planlamıstı.
Kemal Bey'in bu planı birkac gun oncesine kadar da gayet guzel islemisti. Ta ki
Almanya'dan gelen o telefona kadar.
Yine boyle bir aksamuzeriydi. Kemal Bey her zamanki gibi sahile yuruyuse cıkmaya
hazırlanırken telefon calmıstı. Ahizeyi kulağına goturunce uzaklardan gelen "Baba" sesi
her zamanki gibi yureğini titretmisti. Arayan oğlu Hasan'dı. Oğlu neredeyse kırk yasına
gelmisti, ama Kemal Bey ona yıllardan beri hasretti.
Kemal Bey'in biricik oğlu Hasan onu yıllardan beri hep uzmustu. Atlatılan her badireden
sonra oğluna olan sevgisi daha da artmıstı. Oysa yaptığı hicbir seyi onaylamıyordu.
Kucuk bir devlet memuru olarak yasam mucadelesi veren Kemal Bey kendini bildi bileli
sosyal demokrat bir insandı. Bugune kadar sağ partilerin birine bile oy vermemisti. Favori
partisi Đsci Partisi'ydi. 1965 secimlerinde Đsci Partisi meclise girince bayram yapmıs, parti
kapanınca karalar bağlamıstı.
Oğlu ise siyasal yelpazenin oteki ucundaydı. Hasan liseye giderken, o yıllarda Kemal
Bey'in gorevli bulunduğu kucuk Orta Anadolu kasabasında sağ gorusu paylasan
genclerle arkadaslık etmeye baslamıstı. Babasının bunu oğrenmesi cok uzun
surmemisti. Kemal Bey oğlunu karsısına alarak uzun uzun nasihat etmisti. Ama yaran
yoktu. Hasan "Nuh" diyor, "Peygamber" demiyordu. Hatta bir konusmalarında sinirlenen
Kemal Bey kendisine hakim olamayıp oğluna bir tokat bile atmıstı. Sonra da bu siddet
girisiminden utanmıstı. Bu olayı hatırladığında hala ici burkulur Kemal Bey'in.
O kucuk Anadolu kasabasında Hasan'ın bos zamanlarını değerlendirebileceği bir
mesgalesi yoktu. Herhalde Hasan bu bosluğu asın sağcıların bulustuğu lokale takılarak
dolduruyordu. Kemal Bey yine oğluna toz kondurmadı ve tayinini istanbul'a istedi. Gerci
Đstanbul'da gecinmek kucuk olcekli Anadolu kasabasına gore cok daha zordu ama
olsun. Hasan, Đstanbul'da daha değisik cevreler edinir, sağcılarla arkadaslık yapmaktan
kurtulurdu. Hem ertesi yıl Hasan universiteye de baslayacaktı.
Kemal Bey'in tayini Đstanbul'a cıktı. Hasan Edebiyat Fakulte-si'ni kazandı, ama planda
kucuk bir aksaklık olmustu. Hasan buyuk kentin kalabalığı arasından kendisine yine
sağcıları arkadas olarak secmisti. Kemal Bey artık ipin ucunu kacırmıstı. Hasan da coğu
aksam eve bile gelmiyor kendisiyle aynı siyasi gorusu paylasanlarla birlikte oğrenci
yurtlarında kalıyordu. Bu arada Hasan tabanca tasımaya da baslamıstı.
Kemal Bey Hasan'ın eylemlere karıstığından supheleniyor, zaman zaman bunun
delillerini goruyor, ama inanmak istemiyordu.
Đstanbul'da kendisi gibi birkac arkadasıyla gorusen Kemal Bey onlara oğlundan, onun
yasam biciminden hic soz etmiyordu. Ancak bir gun her zaman bulustukları kahveye
arkadasının oğlu da gelmisti. Genc adam Hasan'ın tam aksine devrimci bir militandı.
Kemal Bey arkadasının oğluna soyle bir baktı ve "Hasan madem siyasetle boylesine
ilgilenecekti bari solcu olsaydı" diye aklından gecirdi.
Kemal Bey'i daldığı bu hulyadan genc adam uyandırdı:
"Sizin oğlunuzu gecen gun universitedeki bir tartısmada tanıdım Kemal Amca; Hasan
sağcıların en cok korkulan militanlarından biri!"
Kemal Bey biliyor ama hala inanmak istemiyordu. Kahroluyor, biricik oğlunu yitirmekten
kokuyordu.
12 Eylul 1980'de ihtilal olunca, sosyal demokrat Kemal Bey askeri darbeyi hararetle
alkıslamaya basladı. Kendi siyasi dusuncesi acısından darbe kesinlikle
benimsenmeyecek bir olguydu, ama anarsi ortamından cıkıs, her ne sebeple olursa
olsun oğlu Hasan'ın hayatının kurtulması, yasama sansının artması demekti.
Đhtilalden sonraki gunler ulkede adeta cıt cıkmıyordu. Sokaktaki eylemler bıcakla
kesilmis gibi durmustu.
Kemal Bey endiseliydi, cunku oğlu Hasan'dan da bir haber yoktu. Bir gece sokağa
cıkma yasağının basladığı dakikalarda Kemal Bey'in kapısı calındı. Hasan'ın geldiği
dusuncesiyle kapıya giden Kemal Bey karsısında polisleri gordu. Polislerin arkasında
ise askerlerin miğferleri ve tufeklerinin namluları merdiven bosluğunu dolduruyordu.
Hasan'ı arıyorlardı. Kemal Bey doğruyu, oğlunu gunlerden beri gormediğini soyledi.
Polisler evi aradılar, ama bir sey bulamadılar.
O gece Kemal Bey sabaha kadar gozunu kırpmadı. Đse giderken belediye otobusunde
yanına yaklasan genc bir adam fısıltıyla Kemal Bey'e bir adres verdi ve o aksam saat
19.00'da Hasan'ın orada kendisini bekleyeceğini soyledi. Bu polislerin bir tuzağı da
olabilirdi, Hasan gercekten babasıyla gorusmek icin olanak yaratmıs da olabilirdi.
Her seyi goze alan Kemal Bey verilen randevuya gitti. Đstanbul'un kenar
mahallelerinden birinde bir gecekonduda Hasan'la karsılastı.
"Oğlum" diyerek Hasan'ı bağnna bastı.
Hasan babasının sevgi gosterilerine karsılık veremeyecek kadar telaslı hatta korku
icindeydi.
"Baba acele paraya ihtiyacım var."
"Benimle eve gel. Yarın bir avukatla birlikte savcılığa teslim olursun. Seni korumak icin
tum gucumu kullanırım."
Hasan basını olumsuz anlamda salladı:
"Bu imkansız baba. Bir an once yurtdısına gitmeliyim. Her sey ayarlandı bile. Sadece
biraz paraya gereksinimim var."
Kemal Bey hic dusunmeden iki gun icinde gerekli parayı bulacağını soyledi. O sabah
otobuste kendisine mesaj veren genc iki gun sonra Kemal Bey'in isyerine gelecek ve
parayı alacaktı.
O gunden sonra Kemal Bey yıllarca oğlunu gormedi. Sesini bile duymadı.
12 Eylul doneminin kapandığı yıllarda bir aksam Hasan eve telefon etti. Sağdı,
yasıyordu. Almanya'ya yerlesmisti. Siyasi sığınmacı olmus, Almanya'da kendi politik
gorusundeki kisilerle birlikte kurdukları yasal dernekte calısıyordu. Kendisi gibi insanlara
yardım ediyorlardı.
Kemal Bey bu ilk telefondan birkac yıl sonra Almanya'ya giderek oğlunu gordu. Hasan
basından gecenleri babasına anlattı. Đstanbul'da bir gemiye gizlice bindirilmis Đtalya'da
kendisini Alman Neonaziler ile Đtalyan fasist militanlar karsılamıstı. Ardından Almanya'ya
gecmisler ve asın sağcı Hasan'a asın sağcı Almanlar sahip cıkmıstı. Ona sığınma hakkı
sağlamıs, ikamet izni almıslar ve yeni bir yasama baslamasına yardımcı olmuslardı.
Bu acıklamalan Kemal Bey'in kafası almadı. Oğlunun anlattık-lannı dusunurken olaya
duz bir mantıkla bakmak istedi. Alman
asın sağcıları icin en buyuk tehlike bir baska ulusun asın sağcıları olmalıydı.
Ancak sol orgutlerin uluslararası dayanısmasının karsısında sağ orgutler de kendi
aralarında dayanısma yolunu secmislerdi. Nitekim daha sonraki yıllarda Kemal Bey
Almanya'da radikal Turk milliyetciler ile Neonazilerin karsılıklı cıkarlara dayanarak coğu
konuda paralel hareket ettiklerini gordu. Hatta yakın gecmiste yine oğlunu ziyaret ettiği
sırada Almanya'da yasayan Turklere karsı girisilen Neonazi eylemlerde, bu ulkedeki
milliyetcilerin suskun kalmasına bile tanık oldu Kemal Bey.
Artık Kemal Bey bu konulara kafa yormak istemiyor, tam aksine Yalova'da emekliliğinin
tadını cıkarmak istiyordu.
Ama oğlundan gelen bir telefon Kemal Bey'i bir kez daha huzursuz etmisti. Hasan
telefonda, "Baba Almanya'dan arkadaslarım Yalova'ya gelecekler, onlar ne isterlerse
hic soru sormadan yerine getir lutfen!" demisti.
Kemal Bey, "Bu da ne demek oluyor simdi?" diye biraz terslenmis ama Hasan lafını
ağzına tıkmıstı:
"Baba ne olursun. Buradaki yasamım senin isbirliğine bağlı. Yalova'da isler ters giderse
beni burada yasatmazlar baba!"
Bu son sozler Kemal Bey'i iyice huzursuz etmis, birkac gun sonra Yalova yakınlarındaki
bir otelden gelen ikinci telefon ise karnına sancıların girmesine neden olmustu. Kemal
Bey Almanya'ya gide gele oğrendiği ve emeklilik gunlerinde hobi olarak calısıp
gelistirdiği Almanca'sıyla karsısındaki sese o gece oteldeki randevuya mutlaka
geleceğini soylemisti.
11
Kemal Bey otelin bahcesindeki restoranda kendisini bekleyen Alman grubu kolayca
buldu. Kendisini tanıttı, hemen bir bira soylediler. Yeterince aydınlatılmamıs bahcenin
otel binasına en uzak masasında Kemal Bey'in duymaktan hic hoslanmayacağı bir dizi
konusma baslayacaktı simdi.
Garsonların iyice uzaklasmasını bekleyen Ernst Kessler Kemal Bey'e bir kağıt uzattı.
Uzerinde bir isim ve adres yazıyordu. Kessler, "Senden oncelikle burada yazılı adreste
oturan kadın hakkında bilgi istiyorum" dedi ve devam etti:
"En gec yarın aksama kadar kadının evinin bulunduğu bolgenin
krokisini cizmeni istiyorum. Aynca kadının alıskanlıklarım da oğrenip bize bir rapor
vermelisin."
Kemal Bey tam, "Bu kadından ne istiyorsunuz?" diyecekti ki aklına oğlunun kendisine
yaptığı uyarı geldi. Sakinlesmek icin biraz durdu:
"Yarma kadar beklemenize gerek yok, krokiyi hemen cizebilirim. Cunku bu kadın
benim komsum. Evimden bir sokak ileride oturuyor. Kendisi emekli bir oğretmendir. Esi
de emekli oğretmendi, ancak birkac yıl once vefat etti. Simdi kadın evde yalnız yasıyor,
ama iki kızı da evine cok yakın yerlerde oturuyor. Hemen hemen her aksam kızlarına
gider, boyle sıcak yaz gecelerinde ise sahildeki Oğretmenler Derneği lokalinde kendisi
gibi emekli arkadaslarıyla bulusur. Malum Yalova kucuk yer ve herkes birbirini tanır!"
Kessler bu bilgiden memnun kalmıstı. Yaslı Rudolf soze karıstı:
"O zaman yarın aksama kadar beklemeye gerek yok. Bu gece ise baslayalım."
Arthur saatine baktı, on bire geliyordu. "Bu gece olmaz, geciktik. Operasyonu
planladığımız gibi yann yapalım."
Lina kıkırdadı:
"Arthur haklı. Hem bizim bu gece yapacak baska bir isimiz var."
Kessler kararsız kaldı. Kısa bir duraklamadan sonra, "Evet yann aksam daha uygun"
dedi ve Kemal Bey'den bolgenin krokisini cizmesini istedi.
Kemal Bey masanın uzerinde bir yandan kroki cizerken, bir yandan da yasadığı yer
hakkında bilgiler veriyordu. Masadakiler Kemal Bey'i dikkatle izliyor, arada ufak
aynntılarla ilgili sorular yoneltiyorlardı.
Cizim isi bittiğinde saat geceyansını coktan gecmisti. Kessler, Kemal Bey'e son
talimatlannı verdi:
"Evini ziyaret edeceğimiz kadının yann aksamki programını mutlaka oğrenmelisin.
Sonra saat 20.00'de buraya gel. Yemekte son detaylan gorusur, sonra harekete geceriz."
Kemal Bey basıyla anladığını isaret etti ve herkesle vedalasa-rak Yalova'ya geri dondu.
Arthur ile Lina hemen odalanna cıkmak istediler. Kessler ile Rudolf bahcede biraz daha
kaldılar. Đki adam aynı dava icin calısıyorlar, aynı operasyonda bulunuyorlardı, ama
konusacak pek fazla bir seyleri yoktu. Kessler biraz dolasıp hava alacağını soyleyerek
bahceden aynldı.
Rudolf ise kapanmadan once otelin banna gidip bir bira daha icti. Arkasından odasına
cıkarak yatağına elbiseleriyle uzandı.
Ama Rudolf u bir turlu uyku tutmuyordu. Belki de Almanya'nın kaderini değistirecek bir
bulusun arifesinde olmak Ru-dolf'u her gecen dakika daha da heyecanlandırıyordu.
Uyumaya calısmanın yararı yoktu.
Kalktı ve odasındaki mini bara giderek bir bira daha aldı. Buz gibi birayı bardağına
doldurdu. Bardağın terlemesini izledi ve kocaman bir yudum aldı. Kendisini Yalova'ya
getiren bilgiyi sindirmek icin kısa sureli soluklandı. Tıpkı birkac ay once Munih'teki bir
birahanede eski savas arkadasıyla bira icerken olduğu gibi...
Kari Muller de tıpkı Rudolf gibi daha cocuk yastayken silahı eline alarak Berlin'in
savunmasında Ruslara mermi sıkmıstı. Savastan sonra Rudolf, Berlin'in Amerikan
bolgesinde kalırken, Kari Muller Sovyet bolgesinde yasamaya baslamıstı. Rudolf, zaman
icinde Karl'la sık sık gorusmus, ancak aralarındaki samimiyet giderek azalmıstı.
Cunku Kari Đkinci Dunya Savası'ndan sonra Sovyetler'le entegre olan Doğu Almanya'da
gizli servis Stasi'ye girmis, hatta Rudolf a birlikte calısmalarını bile onermisti. Rudolf
sonuna kadar nasyonal sosyalizme bağlı biriydi ve oneriyi reddettiği gibi Karl'la
gorusmesini de kesmisti. Zaten 1961 yılında kenti ikiye ayıran Berlin Duvarı orulunce de
Kari ile Rudolf un bir araya gelme sansları kalmamıstı.
Ancak Rudolf zaman zaman dolaylı olarak Karl'dan haber aldı. Aralarına girdiği eski
savascılardan olusan nasyonal sosyalist orgut doğudaki eski savascılarla da bağlantısını
koparmamıstı. Demokratik Almanya'da da tıpkı batıda olduğu gibi Nazi orgutleri ortaya
cıkmıstı. Doğu ve batıdaki benzer orgutler de yeraltına birlikte calısır hale gelmislerdi.
Kari da zaman icinde Stasi'de yukselirken eski dava arkadaslarına bir iki kez yardım
etmisti. 1980'lerin ikinci yansında ise yaklasan sonu gormus ve tum yetkilerini para
kazanmak icin kullanmaya baslamıstı.
1989'da Berlin Duvarı yıkıldığında Rudolf da yeraltındaki orgutun birkac onemli
yoneticisinden biri olmustu. Ve yıllar sonra Kari ile Rudolf'un bulusmaları da kacınılmaz
hale gelmisti. Đki eski arkadas ara sıra bir araya geliyor ve bilgi alısverisinde
bulunuyorlardı.
Kari eski bağlantılarını kullanarak dağılmıs Sovyetler Birliği'nin burokrasisinden onemli
bilgiler getiriyor, para edenleri de satıyordu. Birkac ay once Kari kendisinden bir
bulusma isteyince Rudolf sıradan bir bilgi alısverisi sanmıstı. Ama yanılmıstı.
12
Yeni Rusya'daki asırı sağ partilerden birinin lideri olan Virinovs-kiy, yandaslarının Sovyet
arsivlerinden cıkarıp getirdiği belgeleri gorunce yıllardan beri beklediği fırsatın ayağına
geldiğini hemen fark edip daha fazla bilgi istedi. Coktan yağmalanmaya baslamıs
Sovyet arsivinin en gizli kasalarından birinde Hitler'in sığmağından ve SS arsivlerinden
elde edilen "top secret" belgeler vardı.
Virinovskiy adamlarından konuyla ilgili daha detaylı belgeler istedi. Her gelen belge
elindeki bilginin değerini artıracaktı. Ancak Virinovskiy istediği sonuca ulasamadı.
Elindeki dosyaya bir kez daha baktı. Savas sonrasında ele gecen ilk bilgiler oldukca
sınırlıydı. KGB daha sonra bu bilginin izini surmus, her yeni edinilen bilgi dosyaya girmis,
ama bir turlu amaca ulasılamamıstı.
Olayı bilebilecek tanıklar KGB onlan daha bulmadan doğal nedenlerle ya da bir
kazada hayatlarını kaybediyorlar ve hep gec kalınıyordu.
Đpuclarının hepsi Turkiye'ye uzanıyordu. Gerci KGB Turkiye'de yeterince rahat hareket
edemiyordu, ama yine de onemli sayılabilecek arastırmalar yapılmıstı. KGB bir seferinde
olayla ilgisi olduğuna inanılan eski bir Alman subayını Turkiye'de kıstırmıs, onu
Almanya'ya kadar adım adım izlemis, ama tam operasyon yapılacağı sırada adam ağır
hastalığından dolayı komaya girmis ve bir daha cıkamamıstı. Bu kez Alman subayın
Turkiye'deki bağlantılarını izlemeye baslamıstı KGB.
Ama cok gecmeden Soğuk Savas hızını artırmıs, Hruscev ile Kennedy restlesmisti.
Sovyetler Kuba'ya fuze yerlestirmeye baslayınca Amerika Turkiye'deki usleriyle
misilleme yapmaya kalkısmıs, bu donemde Berlin Duvan orulmus, Soğuk Savas
tırmanmıstı. Gerci fuze krizi atlatılmıstı, ancak KGB ajanları artık Turkiye'de hic rahat
calısamıyordu. Đster istemez arastırmaya ara verilmis, sayılan giderek azalan
Turkiye'deki KGB ajanlan daha oncelikli islere yonelmisti.
Virinovskiy onundeki dosyayı incelerken, yakın gecmisin onemli kilometre taslan da
ortaya cıkıyordu. Daha sonraki yıllarda KGB Turkiye'de daha rahat kosullar bulunca
arastırma unutulmus ve adeta arsivin tozlu atmosferinde kaybolmaya terk edilmisti.
"Votka icmekten hepsinin kafalan salamura olmus" diye soylendi KGB ajanlarına,
elindeki dosyayı tamamlayamayacağından emin olunca. Onu bu haliyle satmaya karar
verdi. Daha fazla oyalanırsa, bu bilgiler sağa sola yayılabilir, dosya elinde patlayabilirdi.
Kararını veren Virinovskiy, ilk is olarak Kari Muller'i Moskova'ya cağırdı, dosyadaki
bilgilerin bir bolumunu ona gosterdi ve fiyatını acıkladı. Tam yuz elli milyon dolar
istiyordu. Muller'e de binde bes komisyon verecekti.
Bu satıs tam Muller'in isiydi. Virinovskiy de elde edeceği parayla partisini Rusya'da
iktidara tasımayı planlıyordu.
Kari Muller, Munih'teki bira bahcesinde Rudolf a Rus lider Vi-rinovskiy'in elindeki
dosyadan bahsedince yaslı adamın bu bilgiyi sindirmesi uzun zaman almıstı. Muller'e
konuyla ilgileneceklerini soyleyen Rudolf, "Bu bilgiyi baskası duyarsa oleceğini
biliyorsun değil mi?" diye eski arkadasını doğrudan tehdit etmekten de geri kalmadı.
Ondan sonraki haftalar Rudolf icin yasamının en heyecanlı donemiydi. Ya da o oyle
sanmıstı. Hele simdi sonuc almaya bu kadar yaklasmısken, yaslı adamın heyecanı daha
da artıyordu. Yakın gecmiste yasadıkları bugunle kıyaslanamazdı bile.
Rudolf satıs onerisini hemen hala yeraltında olan orgutune goturdu. Onde gelen birkac
kisiyle yapılan toplantıda herkes dosyanın satın alınmasını istedi. Ama bir sorun vardı. Bu
kadar parayı kesinlikle bir araya getiremezlerdi.
Para onemli bir sorundu ve sovalyelere gitmeye karar verdiler. Sovalyelerin
temsilcileriyle yaptıkları ilk toplantıda Rudolf hayal kırıklığına uğradı.
Kendilerini Toton Sovalyeleri'nin son temsilcileri olarak kabul eden bu gizli orgut onlarla
aynı heyecanı paylasmıyordu.
Hatta iclerinden biri, "Burada bir dolandırıcılık kokusu alıyorum, Hitler'in anılarının sahte
cıkabileceğini unutmayalım" demisti.
Bu fiyaskoyu kim unutabilirdi ki!
1980'li yıllarda Almanya'nın populer dergilerinden Stern Hitler'in anılarını yayımlamaya
baslayacağını duyurunca tum dunya bu olağanustu gazetecilik basarısı karsısında
sapka cıkarmıstı. Yıllarca karanlıkta kalan Hitler'in anılan birileri tarafından Stern'e
satılmıstı. Saygın bir adı olan dergi anılan uzmanlara inceletmis, Hitler'in el yazısıyla
yazdığı anılan yayımlayacağını tum dunyaya duyurmustu.
Buyuk paralar karsılığı satın aldığı anılan yayımlamadan once yaptığı reklam
kampanyasında Stern, Hitler'in el yazısıyla doldurduğu sayfalardan kupurleri dergi
sayfalannda okurlannın karsısına cıkarmıstı. Bunun gibi bin bir tantanadan sonra dergi
anılan yayımlamaya baslamıstı. ilk birkac haftadan sonra unutulmaz bir gelisme oldu.
Hitler'in anılarını yazdığı kağıtların imal tarihlerinin birkac yıl oncesi olduğu ortaya cıktı.
Anılar sahteydi. Dolandıncılar Hitler'in el yazısını taklit ederek sayfalar doldurmus ve
parayı kapmıstı.
Dolandıncılann atladığı tek bir nokta vardı ve bu onların foyasını ortaya cıkarmıstı.
Kullandıklan kağıdın filigranı Nazi doneminde ust duzey yoneticilerin kullandığı
kağıtlarmki gibiydi. Bunu goren uzmanlar kağıt uzerinde yaptıklan cesitli testlerden
sonra kağıtlann o doneme ait olduğu yolunda karar vermislerdi. Ancak anılar
yayımlanmaya baslayıp da iceriği hayal kmklığı yaratınca, uzmanlar daha da supheci
oldular ve kağıtlan bir kez daha ama daha detaylı incelediler, fıligranlann yapıldığı
kimyasal maddenin birkac yıl once icat edilen bir madde olduğunu gorduler.
Anılar sahteydi. Stern, okurlarından ozur dileyip yayımı kesti. Dolandıncılar milyonlarca
markla sırra kadem basmıs, dergi buyuk prestij yitirmisti.
Daha sonralan bu dolandıncılığın altında Stasi'nin de parmağı olduğu anlasılacaktı.
Sovalyeler Virinovskiy'in teklifiyle ilgilenmediklerini bildirince, Rudolfun hayal kınklığı
had safhaya ulastı. Tabii Kari Muller'in de.
Muller alelacele Moskova'ya gitti. Virinovskiy elindeki malı satmakta ısrarlıydı. Piyasada
bulabileceği baska bir musteri de yoktu. Bu nedenle belgelerin uc sayfasını Muller'le
Almanya'ya gonderdi, fiyatını da yuz milyon dolara kadar cekebileceğini soyledi.
Sovalyeler bu kez belgelerle ilgilenmeye razı oldular. Sovalye zincirindeki guvenilir bilim
adamlan belgelerin orijinalliğini doğ-rulayınca bu kez Kari, Rudolf ve oldukca kalabalık
bir grup Moskova'ya gittiler.
Moskova'da Rudolf kendini figuran gibi hissetti. Bilim adamla-n belgelerin tamamım
incelerken, sovalyelerin temsilcileri de Vi-rinovskiy'le sıkı bir pazarlığa tutustular. Sonucta
on bir milyon dolar vererek dosyayı alıp Almanya'ya donduler.
Sovalyeler, dosya hakkında gereğinden cok kimsenin bilgi sahibi olduğunu soyleyerek
hemen harekete gecmeyi istediler. Kaybedilecek bir gun dahi yoktu. KGB ajanlannın
bıraktığı noktadan ele alınıp ise devam edilecekti.
KGB'nin Alman subay oldukten sonra izlemeye aldığı Turk'un birkac yıl once olduğu
biliniyordu. O nedenle once onun evi, bıraktığı evrak arastınlacaktı.
Hemen operasyon timi olusturuldu. Dosyanın iceriğini bilmeyen
sovalyelerin temsilcisi operasyonu yonetecek, konuyu en iyi bilen Rudolf
arastırmayı yonlendirecekti. Sovalyeler gerekli guvenliği alacak, gerektiği zaman silahlı
catısmaya girip operasyonun basansı icin kendilerini feda edebilecek iki genc
Neonazi'yi de time kattılar.
Rudolf mini bardaki son sise birayı da actı.
Sonunda Yalova'daydı iste.
Davaları icin, Almanya icin mukemmel bir sonuc doğuracak arastırmanın tam
ortasındaydı. Đsler yolunda giderse; kim bilir belki de ertesi sabaha karsı bu saatlerde
Dorduncu Alman Re-ich'ının doğumunu tum dunyaya mujdeleyebuecekti.
Rudolf bu hayalle ve aldığı alkolun de etkisiyle uykuya daldı.
13
Gunlerden pazartesi, tarih 16 ağustos 1999. Yalova haftaya sakin baslamıstı ve dingin
bir yaz aksamı daha yasıyordu. Hava bile cok sakindi. Yaprak kımıldamıyordu.
Kemal Bey, otelde Ernst Kessler, Rudolf, Lina ve Arthur'la bulustu. Grup havanın
kararmasını beklerken birer bira soyledi ve Kemal Bey bir ilkokul oğrencisi gibi
heyecanlı gunun raporunu verdi:
"Evine gireceğimiz emekli oğretmen hanımın komsum olduğunu soylemistim. Đkimiz de
aynı bakkaldan alısveris yapanz. Butun gun bakkalın cevresinde oyalandım. Amacım
kadınla konusma fırsatı yaratabilmekti. Aksamuzeri eve donerken bakkala uğrayınca
hemen dukkandan iceri girdim. Fırından yeni gelen ekmeklerden neden almadığını
sorunca, komsu kadın aksama kucuk kızına yemeğe gideceğini, o nedenle ekmeğe
ihtiyacı olmadığını soyledi. Bu gece kadın evde yok. Boylesine sıcak bir aksamda da
eve erken geleceğini hic sanmıyorum..."
Bu iyiye isaretti. Kemal Bey raporunu verirken biralar da bitmisti. Kessler artık yola
koyulma zamanının geldiğini belirtti. Hep beraber onun kiralık Renault Megane
arabasına binip hava kararırken Yalova'ya doğru hareket ettiler.
Kessler arabada o aksamki eylem planlarını bir kez daha tekrarladı:
"Kemal Bey apartmanın kapısında gozculuk yapacak. Biz dordumuz daireye gireceğiz.
Isıkları acmak yok. Sistemli bir sekilde
evdeki kitapları ve belgeleri tarayacağız. Bir Turk'un evinde oyle fazla kitap veya yazılı
kağıt bulacağımızı sanmıyorum. Olsa olsa biraz fotoğraf, biraz da brosur turunden cep
kitabı vardır. Almanya'yla ilgili bulduğunuz her seyi Rudolf'a getireceksiniz. Cunku
icimizden bir tek o ne aradığımızı biliyor. Đsimizin fazla uzun sureceğini sanmam. Kim bilir
belki de aradığımızı hemen bulur, yarın sabah Almanya'ya donus yolculuğuna cıkarız
bile."
Sehre giriyorlardı. Kemal Bey Kessler'e yolu tarif etmek istedi, ama Alman oralı olmadı.
Belli ki krokiyi iyi calısmıstı. Kadının evine yaklastıkları sırada Kessler yavasladı. Kemal
Bey Almanlara kose basındaki apartmanı gosterdi. Ucuncu kattaki panjurları kapalı
daireyi isaret etti. Bu da cok iyiydi. Yaslı kadının gunes ısınlarını engellemek icin
panjurları kapalı tutması bu gece islerine cok yarayacaktı. Đceride kullanacakları el
fenerlerinin ısığı dısarı sız-mayacaktı boylece.
Kessler arabayla apartmanın cevresinde bir tur attı. Đkinci turda arabayı daha once
gozune kestirdiği karanlık bir sokağın icine bıraktı. Kessler arabadan inmeden once
Kemal Bey'e bir cep telefonu ile son talimatlarını verdi:
"Sen apartmanın kapısında bekleyeceksin. Kadının eve geldiğini gorunce cep
telefonunun T no'lu tusuna ardından da 'yes' tusuna basacaksın. Boylelikle beni arayıp
isaret vermis olacaksın."
Almanlar birer birer apartmanın kapısından suzulduler. Kemal Bey elinde cep
telefonuyla kapıda oylece kalakaldı.
Apartmana ilk giren Kessler ucuncu kat ile dorduncunun arasındaki merdivenlerde
Arthur'u bekledi. Genc Alman yanına geldiğinde, Kessler ona kadının daire kapısını
isaret etti. Arthur kapının kilidine soyle bir baktı ve cebinden cıkardığı maymuncukla
sanki kendi evinin kapısını acıyormus gibi cabucak actı, sinsice iceri suzuldu. Bir dakika
icinde Arthur yeniden daire kapısında gorundu. Evde kimse yoktu girebilirlerdi.
Bu sırada merdivenlerden ucuncu kata cıkan Rudolf ve Lina daireye girdiler. Ardından
Kessler de onları takip etti. Buraya kadar isler iyi gitmisti. Hicbir sorun cıkmamıs, meraklı
bir komsuya da rastlanmamıstı.
Once evin odalarını dolastılar. Her sey normal gorunuyordu. Salonu incelediler, oturma
odasını, mutfağı, kadının yatak odasını, misafir yatak odasını ve sıra son odaya gelmisti.
Kapıyı acıp feneriyle odayı inceleyen Kessler, "Kahretsin" diye soylendi. Burası sıradan
bir oda değil sanki kasaba kutuphanesiydi.
Hepsinin morali bozuldu.
Evi kadın gozuyle daha detaylı inceleyen Lina gruba katıldı ve ikinci mujdeyi verdi:
"Salonda bir suru fotoğraf albumu var. Bir de kadının yatak odasında adeta belediye
arsivi bulunuyor!"
Hemen inisiyatifi ele alan Kessler iki calısma grubuna ayrılmalarını soyledi. Lina ve
Arthur once salondaki albumleri inceleyecek, ardından kadının yatak odasına
gececeklerdi. O ve Rudolf ise evin kutuphanesini arastıracaklardı.
Kessler kapının sağındaki kitap raflarının ilk sırasına yonelirken Rudolf, "Hani bir Turk'un
evinde kitap bulunmazdı" diye ona satastı. Kessler yanıt yerine hırsla soludu.
Salonda ise Lina ve Arthur orta sehpanın altında yığılı bulunan albumleri birer birer
incelemeye basladılar. Hepsi yakın zamanda cekilmis renkli fotoğraflardı, ailenin,
yakınlarının değisik pozlarıydı. Rudolf onlan ozellikle siyah beyaz fotoğraflar konusunda
uyarmıstı. Cunku arastırdıkları donemde henuz renkli fotoğraf Turkiye'de kullanılmıyordu.
Kessler ile Rudolf buyuk ciddiyetle sistemli bir sekilde kitapları elden geciriyor,
ciltlerinden tutup sayfa aralarında herhangi bir not kağıdı var mı diye silkeliyorlardı. Eve
girdiklerinden bu yana bir saate yakın zaman gecmisti, ama onlar daha ilk raftaki
kitapları incelemeyi bitirememislerdi.
Lina ile Arthur'un fotoğraf albumu inceleme isi daha iyi gidiyordu. Hic değilse
albumlerdeki resimlere goz atmıs ve islerine yarayacak bir sey olmadığına karar
vermislerdi.
Genc ikili, kadının yatak odasına gectiler. Onlar da odayı sistemli bir sekilde
arastırmaya basladılar. Once kapının arkasında bulunan kucuk bir tahta sandığa el
attılar. Sanslarına yine fotoğraflar cıkmıstı sandığın icinden. Ama bu kez fotoğraflar siyah
beyazdı. Đlgilerini ceken her kareyi kutuphanede calısan Rudolf'a gosteriyorlar, zaman
kaybetmemek icin Arthur da mikrokamera-sıyla fotoğrafları kopyalıyordu. Yarın bunları
otelde tabedip detaylı olarak inceleyeceklerdi.
Dakikalar su gibi aktı, saatlik nehirlere ulastı. Kessler ile Rudolf kutuphanenin birkac
rafını elden gecirmis, ama dise dokunur bir sey bulamamıslardı.
Yatak odasında Lina ile Arthur siyah beyaz fotoğrafların bulunduğu sandığı yerine
kaldırdılar, hemen yanında bulunan koliyi ortaya tasıdılar. Kolide bir suru gazete kupuru
vardı. Once tek tek incelemeye basladılar. Turkce bilmedikleri icin anlamsız bir cabaydı
bu. Ama bu sırada Lina'nm dikkatini bir sey cekti:
"Arthur, baksana kupurlerin sağ ust koselerinde hep aynı el yazısıyla atılmıs tarihler var."
Bu kucuk bir ayrıntıydı, ama islerine cok yarayacaktı. Kolinin icini daha da hızla
karıstırmaya basladılar. Yeni tarihli kupurleri koliden cıkarıp bir kenara koydular.
Kolinin dibi gorunmustu, ama kupurlerin tarihleri 1980 oncesine gelmemisti.
Koli tamamen bosalınca Arthur umutsuzlukla ellerini iki yana actı.
Lina muzip bir gulumsemeyle genc adama yaklastı, dudaklarından hırsla opmeye
basladı.
Arthur gozlerini kapayarak kendisini Lina'nm yonlendirmesine bıraktı.
Bir tıkırtı duyunca Arthur gozlerini actı, dudaklannı Lina'nın-kilerden uzaklastırdı. Tıkırtı
onemsizdi, ama on sevismenin korluğunden cıkınca Arthur'un gozune biraz once
bosalttıklarına benzer ikinci bir koli carptı. Sevismeye devam etmeyi sabırla bekleyen
Lina'yı durtukledi. Genc kadm once isteksizce koliye baktı, sonra yerinden doğrularak
Arthur'u takip etti. Bu koliyi de ilkinin yanına cekip actılar. Bekledikleri gibi icinden yine
gazete kupurleri cıktı. Kupurler yine titizlikle aynı el tarafından tarihlen-dirilmisti.
Bu kez tarihler daha eskilere gidiyor, gazete kağıtları da giderek saranyordu. Amma da
boktan isti. Kupurlerin tumu Turkce'ydi ve iki Alman genc de bu lisandan tek kelime
bilmiyorlardı. Kupurlerin tarihleri 1960'lara geldi. Lina ile Arthur her yazıya anlamsızca
goz atıyor ve diğerlerinin yanına bırakıyorlardı. Arthur 1961 tarihli bir kupure goz
gezdirirken birden tanıdık bir seyler buldu.
Yazıda birkac kez U-20 adı geciyordu, birkac kez de bir Alman ismi olan Ferpoorten.
Arthur heyecanla bulduklarını Lina'yla paylastı, yerinden kalkarak kosar adım
kutuphaneye yoneldi. Yazıyı Rudolf'a gosterdi. Yaslı adamın gozunde adeta simsekler
caktı. "Đste bulduk" diye bağırmaya basladı. Kessler hemen elini Rudolf'un ağzına
goturerek onu susturdu. Butun Yalova'yı ayağa kaldırmalarına hic gerek yoktu.
Ucu hemen yatak odasına gittiler. Mutlaka baska bir seyler daha vardı. Cılgın gibi yaslı
kadının yatak odasını arastırmaya basladılar. Artık arastırma disiplinleri kalmamıstı.
Arkalarından iz bırakıp bırakmayacakları umurlarında bile değildi.
Kessler kadının gardırobunu talan ederken cep telefonu caldı.
Arayan Kemal Bey'di. Ve kadın evine donuyordu.
Yaslı kadın gecenin bir yansında tedirginlik duymadan evine yuruyerek donuyordu. Bu
sıcak yaz gecesinde eve girmek istememisti. Kızında yedikleri aksam yemeğinden
sonra hep birlikte dolasmaya cıkmıslar ve Yalovalıların coğu gibi onlar da evlerine
girmek istememislerdi o gece.
Evdeki Alman grup kararsız kalmıstı. Evi hic beklemedikleri kadar cok dağıtmıslardı.
ipucuna da cok yaklasmıslardı.
Rudolf, "Neden burada bekleyip kadının isini bitirmiyoruz? Ondan sonra sabaha kadar
arastırmamıza devam edebiliriz" dedi.
Lina telasla sağa sola dağılmıs kupurleri toplamaya calısıyordu. Arthur ise kayıtsızlık
icinde verilecek karan bekliyordu. Kessler, "Olmaz!" diye kestirip attı. "Bu, oyle bir anda
verilecek bir karar değil. Yannı bekleyelim. Simdi herkes dısan." Bu emri hemen yerine
getirildi. Dairenin kapısını kapattıklan sırada kadının bindiği asansor birinci katı gecmis
yavas yavas yukarı cıkıyordu.
Arthur ile Lina merdivenlere yonelerek sessizce asağı inmeye basladılar. Rudolf ve
Kessler ise dorduncu kata cıkan merdivenlerde kadının gelisini bekliyorlardı.
Yaslı kadın merdiven otomatiğini yakmadan asansor kabininden gelen ısığın yardımıyla
evinin kapısını actı. Đceri girdi, kapıyı kapadı. Uykusunu kacırmamak icin dairesinde de
herhangi bir ısığı acmadan yatak odasına yoneldi.
Đceriden ses gelmeyince Rudolf ile Kessler kadının hicbir seyin farkına varmadığına
hukmederek asağıya indiler. Kadın bu gece bir sey fark etmemisti, ama yarın sabah
mutlaka evine birilerinin girdiğini anlayacaktı. Planda değisiklik kacınılmazdı.
Rudolf ile Kessler asağı iner inmez arabanın bırakıldığı sokağa gittiler. Ekip orada
toplanmıstı. Kessler durum değerlendirmesi yapmak icin otele gitmeyi onerdi Kemal
Bey'e. Kemal Bey caresiz kabul etti. Saat 02.00'ydi, tarih ise 17 ağustosa donmustu bile.
Yine otelin bahcesinde ana binaya uzak bir kosede oturdular. Arthur gece gorevlisini
bulup bira soyledi.
Oldukca kucuk denebilecek otelde gece bir kisi calısıyordu. Tek basına hem
resepsiyona bakıyor, hem lobi ve bahcede garsonluk yapıyor, fırsat bulursa oda servisini
bile ustleniyordu. Bi-ralan bir tepsiye koyan gorevli soylenerek bahceye cıktı. Bu Alman
bilim adamlan hem bahsis vermiyor hem de gecenin bir yansında otele gelip
siparislerini sıralıyorlardı.
Gunduz resepsiyona bakan arkadası soylemisti. Almanlar Yalova dağlannda yabani bir
cicek anyorlarmıs. "Hıyarlann dağ bayxr
dolasmalanna hic gerek yok, aynaya baksalar aradıklannı bulurlar, cunku hepsi de
got lalesi" diye dusunen gorevlinin keyfi yerine geldi, yuzune bir tebessum yerlesti.
Garson masalanndan uzaklastıktan sonra Rudolf onemsiz bir seymis gibi cebinden yaslı
kadının evinden aldıklan gazete kupurunu cıkardı ve Kemal Bey'e vererek, "Bir bak
bakalım burada neler yazıyor?" diye sordu. Hemen ardından da, "Oyle kelime kelime
tercume etmene gerek yok, iceriğini soyle bir aktarsan yeterli" diye ekledi.
Kemal Bey'in Almanca bilgisi zaten bir gazete makalesini kelime kelime tercume
edecek seviyede değildi. Yakın gozluklerini cıkaran Kemal Bey yıllar once Anadolu'nun
bir kosesinde bu aksam evini aradıklan oğretmen kadının esinin yazdığı makaleyi
okudu:
"Burada Đkinci Dunya Savası'nda Turkiye'de zorunlu olarak misafir kalmıs, Turk dostu bir
Alman subayın olum haberi var" diyen Kemal Bey'in sıradan acıklaması Rudolf icin cok
sey ifade ediyordu. Eksik bilgilerin o evde olduğuna artık tamamen emindi. Kess-ler'e
donerek, "Yann bu evi cok iyi aramamız gerek" dedi.
"Evet ama nasıl ? Kadın yann sabah evine birilerinin girdiğini anlayacak ve daha
dikkatli davranacak."
"Kadını ortadan kaldınnz olur biter" diye yanıtladı Rudolf.
Kessler yaslı adamın onerisini kabul etmek zorunda hissediyordu kendini. Kemal Bey
saskınlıktan iki adama bakakalmıs, bir kabusun ortasında olduğunu sanıyor, bir an once
uyanmayı diliyordu.
"Ama kadın ansızın kaybolursa ailesi, yakınlan onu arar ve biz de evde rahat
calısamayız" diye zaman kazanmaya calısan Kessler, Rudolfun yaslı kadını bertaraf
etme planını kabul etmek zorunda kaldı. Rudolf planını Kemal Bey'in de iyice anlaması
icin yavas yavas, tane tane anlattı:
"Sabah erkenden Kemal Bey'le kadının kapısını calanz. Kemal Bey kadını oyalarken,
ben yanımda getirdiğim ilaclardan hazırlayacağım kansımı kadının damanna enjekte
ederim. Bunun icin belki biraz zor kullanınm. Kansımın icinde ensulin var ve kısa surede
kadında kalp krizine yol acar. Bu az gelismis ulkede kimse tıbbi olarak bu kalp krizinin
bizim isimiz olduğunu cozemez. Kriz baslayınca kadını dairenin kapısına gotururuz. Ben
ortalıktan toz olurum, Kemal Bey kadını kapının girisine yatınr. Karsı komsunun kapısını
calar ve o da kacar. Ama bu arada komsulara yakalanırsa kadının kalp krizi gecirdiğini
soyler, orada bulunmasıyla ilgili bir de hikaye uydurur."
Rudolf'un planına gore komsular ambulans cağıracak, kadın hastaneye kaldırılacaktı.
Cocukları da yaslı kadınla birlikte hastanede olacakları icin ev kendilerine kalacak ve
yeterince arastırma yapabileceklerdi.
Kemal Bey, "Olmaz, yapamam, bir cinayete ortaklık edemem" diye haykırınca
diğerlerinin kasları catıldı.
Rudolf, "Boyle olacak, baska caremiz yok" diye kestirip attı.
Arthur ile Lina, "Gerekirse Kemal Bey'i hemen oldururuz, ama yann sabah plan aynen
uygulanır" diye son sozlerini soylediler ve odalarına cıktılar.
Rudolf, Kessler'e "Planı uygulamaya koymak senin sorumluluğunda. Kemal Bey'le veya
onsuz. Sıra sende" diyerek ikisini bahcede yalnız bırakıp odasına cıktı.
Kessler ile Kemal Bey hic konusmadan bir sure oturdular. "Biliyorsun Hasan Almanya'da
bizim yardımımızla yasıyor. Ona bu desteği vermeseydik daha Turkiye'den kacamadan
olurdu. Almanya'ya ulassa bile, bizim desteğimiz olmasa sol militanların kucağına duser
ve kendisini yine aynı akıbet beklerdi" diye soze baslayan Kessler, Kemal Bey'den ses
cıkmaması uzerine cep telefonunu gostererek devam etti:
"Hasan'ın yasamı bir telefonuma bağlı. Simdi Almanya'yı ararsam oğlun yarına cıkmaz!"
Kemal Bey, "Yapamam" diye yineledi. Kessler konusmasına devam etti...
14
Lina ve Arthur hemen odalanna cıktılar. O gece yarım kalmıs bir isleri vardı. Saat 02.30
olmustu, ama gerekeni yapmadan gozlerine uyku girmeyeceğini ikisi de biliyordu.
Odaya girdiler, ısığı acma gereği duymadılar. Lina genc adamın elinden tutarak onu
odanın ortasına surukledi. Yavas hareketlerle adete dans eder gibi Arthur'un tisortunu
cıkardı. Parmaklarım oksarcasına adamın omuzlarında, goğuslerinde gezdirdi.
Lina comeldi. Parmakları bu kez adamın blucininin duğmele-rindeydi. Metal duğmeleri
tek tek actı. Elini iceri soktu. Onun hazır olduğunu hissedince gulumseyerek Arthur'un
pantolonunu indirdi. Lina ayağa kalkınca Arthur ona sarılmak istedi. Ama genc kadın
gulerek uzaklastı, bu arada adamın elini tutarak onu yatağa goturdu.
Simdi Arthur yatakta sırtustu yatıyordu. Ellerini basının arkasına kavusturmus, cırılcıplak
sevgilisinin yanına gelmesini bekliyordu. Ancak Lina'nın hic de acelesi yoktu. Bluzunu
sıyırıp attı. Đri ama dimdik goğusleri gecenin karanlığıyla kavustu. Gozleri karanlığa
alısan Arthur Lina'nm iri goğuslerini gorunce inledi. Burnuna kadınm kendine ozel cinsel
kokusu doldu. Lina parmağını ağzına soktu, biraz emdi sonra ıslak parmağını goğus
uclarında gezdirdi. Bu hareketinin adamı cok tahrik ettiğini biliyordu. Lina'nm goğus
ucları birer kara uzum tanesi gibi biraz otesinde duruyordu, ama Arthur caresiz kadının
sovunun bitmesini bekliyordu.
Pantolonunu cıkaran Lina gerindi. Adamın onunde doğal sarısınlığım butunuyle
sergiliyordu. Arthur kendisine sunulanı bir an once almak istiyordu. Lina'nın dili
dudaklarında gezindi. Nihayet yatağa yaklastı ve Arthur onun yanına gelmesini
beklemeden ayağa kalkarak genc kadını kendine doğru cekti.
Arthur basını kadının goğuslerinin arasına soktu, elleri ise Lina'nın kucuk, sert kalcalarını
oksuyordu. Genc adam dakikalarca iri goğusleri optu, uclarım emdi, ısırdı. Lina'nın
yatağa uzanıp, genc adamı da kendisine cekmesiyle Arthur iri goğuslerden ayrılmak
zorunda kaldı ve bu kez elleri, dili kadının tum vucudunda gezindi.
Arthur'un kol saati bipleyerek saatin sabahın ucu olduğunu haber verdi. Yataktaki kadın
ile adam dıs alemden gelen hicbir uyarıyı algılayamıyorlardı.
Artık ikisinin de dayanacak gucu kalmamıstı. Arthur kadının icinde yavasca ilerledi.
Lina bacaklarını havaya kaldırmıs, erkeğe yardımcı oluyordu. Arthur durdu. Kadm daha
istiyor, kalcalarını kıpırdatıyordu. Arthur hızla sonuna kadar yuklendi. Lina cığlık attı. Đkisi
bir an kenetlendiler, ama hemen arkasından karsılıklı olarak ritmik hareketlere
basladılar. Lunaparklardaki gondol gibi giderek hızlandılar. Hızlarına yatakları da ayak
uydurdu. Lina cığlıklar atıyor, Arthur inliyordu.
Tam bu sırada bir gumburtu koptu. Her ikisi de gok gurultusune benzer sesin
beyinlerinde olustuğuna inandılar. Simdi adam sarsılıyordu, kadın sarsılıyordu, yatakları,
odaları tum dunya sanki onlarla aynı sarsıntının icindeydi.
Muhtesem bir sevisme, muthis bir finaldi. Sanki yuzyılın sevis-mesiydi. Đkisi de aynı anda
orgazma ulastı. Ama hareketleri kendi iradeleri dısında suregeliyordu. Lina tek bir
defada hic olmadığı kadar doyuma ulastı. Yıldızlar gozlerinin onunde dans ediyordu,
beyninin zevk merkezi infilak etmek uzereydi.
Yuzyılın sevismesinin boyle bir orgazmla sona ermesi ikisine de doğal geliyordu
sarsıntılar surerken. Lina son orgazmını yasarken oleceğini sandı. Arthur'un iliği kemiği
kurumus zevkin sınır tanımaz labirentlerinde yolunu kaybetmisti. Arthur ile Lina
orgazmlarının son demini yasarken ilki kadar olamasa da buyuk bir gumburtuyle taban
ile tavanın aynı anda cokmesi karsısında kesinlikle sasırmadılar. Boyle bir sevismenin
sonunda her sey olabilirdi...
Rudolf odasına cıktığında mini bardan bir bira aldı. Yatağına uzandı. Cebindeki gazete
kupurunu cıkardı. Sanki Turkce'yi sular seller gibi anlıyormus gibi yazılan okudu.
Sonunda amaca ulasacaklardı.
Birasından buyuk bir fırt cekti. Kendi kullerinden doğan "Pho-enix"in XX. yuzyıldaki
doğusuna tanıklık edecekti.
Ancak yıkıntılar ve kullerin arasından efsanenin geri donusu yanm yuzyıl gecikmeyle
gerceklesecekti. Bu cok yakındı ve Rudolf buna inanıyordu.
Rudolf un hayallerini bir gumburtu kesti. Yatağından fırladı, ama ayakta duramıyordu.
Oda cevresinde donuyor, duvarlar catır-dıyordu. Sanki sanzımanlı bir camasır
makinesinin icindeydi. Odanın icinde bir o yana bir bu yana savrulup duruyordu. Guc
bela odasının kapısına ulastı, koridora cıktı. Sallantılar bitmek bilmiyordu. Merdivenlere
doğru ilerledi. Birdenbire onune birkac Japon cıktı. Rudolf bir kabus gorduğunu
dusunmek istedi. Japonlar surekli bir seyler soyluyorlar, elleriyle ust katı isaret
ediyorlardı.
"Salak adamlar su Japonlar" diye hırladı Rudolf. Herkes asağıya inmek icin
hamlederken onlar yukarı tırmanmaya calısıyorlardı. Bir de kendisinin onları takip
etmesini istiyorlardı.
Japonlardan biri Rudolf'un kolundan tutarak onu ust kat merdivenlerine cekmek istedi.
Bu kadan da fazlaydı. Rudolf orta yaslı Japon'u iterek asağıya inen merdivenlere
yoneldi. Pis sarı derili, cekik gozlu onun kolunu ne curetle tutmus, surukleyerek goturmek
istemisti. Olacak sey değildi bu. Yıllarca Ari ırkın dunya iktidarı icin savassın, sonra
Yalova'da kucuk bir otelde sarı ırkın mensupları kendisine boyle terbiyesizlik yapsınlar!
Rudolf merdivenleri birer ikiser atlamaya calıstı. Bir alt kata indi. Sarsıntı hızını giderek
artırıyordu. Ama yaslı adamın daha inmesi gereken merdivenler vardı. Bir basamak
daha indi. Bir daha... Bu kez uc basamak birden atlamayı planladı. Sıcradı. O havadayken
bir gumburtu koptu. Basamaklar ortadan yok oldu. Rudolf bir an havada
oylece asılı kaldı. Tum fizik kuralları altust oldu. Rudolf havadaydı, yere dusmesi
gerekiyordu, ancak dusmeden cevresini bir toz bulutu kapladı ve bedeni molozların
arasına hapsoldu.
Daha birkac saniye once indiği ust katın basamakları birer birer Rudolf'un ustune
yığılarak yaslı askerin tabutuna son civileri caktı.
Depremde yıkılan otelden sağ kurtulan Japonlar ise birkac gun sonra kendileriyle
roportaj yapan yerel basın mensuplarına olay anını soyle anlattılar:
"Deprem baslayınca odalarımızdan fırladık ve dort katlı otelin catısına cıkmayı
basardık. Bu, bizim hayatımızı kurtardı. Cunku asağı inerseniz, bina yıkıldığında altında
kalırsınız. Catıya cıkarsanız uzerinize en fazla birkac kiremit duser ki onlar da sizi
oldurmez."
Japonlar, deprem anında bağırarak herkese aynı sekilde davranmasını soylediklerini,
ama lisan farklılığı nedeniyle kimsenin kendilerini anlamadığını uzulerek anlattılar. En
cok da yaslı Al-man'a uzulmuslerdi. Nitekim depremden sağ kurtulan Akino Mi-koyabici
sunlan soyledi:
"Yaslı adam merdiven basında bir an duraladı. Sanki soylediklerimizi anlamıs ve bizimle
birlikte yukarı cıkmak ister gibiydi. Ama nafile, alt kata inen merdivenlere yonelince
kolundan tutup bizimle gelmesini istedim. Beni iterek bildiği yone doğru ilerledi ve
olumle bulustu..."
Kemal Bey ile Ernst Kessler otelin bahcesinde surdurdukleri konusmalarını tamamladılar.
Kemal Bey oğlunun hayatına karsılık yaslı kadının ortadan kaldırılmasında rol almayı
istemeye istemeye kabul etti. Kessler, "Her konuda anlastığımıza gore seni artık evine
gotureyim. Yann erkenden yapacak cok isimiz var" dedi.
Artık Kemal Bey'i uykusuz geceler bekliyordu. Ama burada durmak da faydasızdı.
Kessler'in teklifini kabul etti. Masadan kalkarak arabasına ilerleyen Kessler'i takip etti.
Kessler'in Ataturk Havaalanı'nda kiraladığı Renault Megane saat tam 03.00'te Kemal
Bey'in evinin onunde durdu. Kemal Bey yine de tereddut icindeydi. Kessler onunla tam
iki dakika konustu. Bu iki dakika Kemal Bey'in tereddutlerini silip supurdu. Kessler
giderek daha acımasız oluyordu.
Kemal Bey apartmanın kapısından iceri girdi. Asansor bozuktu. Yavas yavas
merdivenlere yonelerek basamakları cıkmaya basladı.
Kessler arabada bir sigara yaktı, ilk nefesini cekti. Sigarasının dumanını dısarı verirken
hayatında daha once hic duymadığı siddette bir gumburtu kulak zarını titretti. Kessler
saskınlıkla baka-kaldı. Arabasının kaputuna bir bilgisayar monitorunun gum diye
dustuğunu gordu. Bir anlam veremedi. Ardından sağanak yağmur gibi kaputunun
uzerine kiremitler, ev esyaları yağmaya basladı.
Kemal Bey depreme merdivenlerde yaklanmıstı. Đste bir mucize olmustu ve birkac saat
sonraki cinayet girisiminden kurtulması icin bir fırsat cıkmıstı. Kemal Bey koskoca
apartmanın altında kalırken aklına anlamsızca bir fıkra geldi. Hani su tavla oynayan
Yahudi fıkrası:
"Yahudi komsusuyla dukkanının onunde tavla oynuyormus. Son elde rakibinin
toplamadığı birkac pulu kalmısken, Yahudi pullarını daha kendi onune getirememis bile.
Ancak oyunu bırakmaya hic niyeti yok, ciddi ciddi zar atıyormus. Oyunu izleyen bir
baska dukkan komsusu Yahudi'ye takılmıs:
- Yahu Mois Efendi partiyi kaybettiğin artık belli oldu. Niye boyle direniyorsun ?
Mois Efendi gozlerini oyundan ayırmadan aceleyle yanıtlamıs:
- Kuzum sonuna dek oynamak gerek. Hic belli olmaz deprem filan olur da oyun yanda
kalır, ben de yenilmemis olurum!.."
Depremin ilk sokundan sonra ayakta kalan evlerinden fırlayanlar Kemal Bey'in
oturduğu yerle bir olmus apartmanından kalan moloz yığınlarının icinden bir otomobil
klaksonu duydular. Molozlann altındaki arabanın surucusu selektor yaparak yardım
istiyordu. Deprem sonrası ilk anlarda tum Yalovalılar saskınlık icindeydi, kimsenin
kimseye yardım edecek hali yoktu.
Cevredekiler molozların icinde selektor yapan otomobile anlamsızca bakarken, elektrik
kontağından cıkan alevler cok gecmeden Renault Megane'ın benzin deposuna ulastı
ve buyuk bir patlamayla gelen yangm Ernst Kessler'den geriye hicbir iz bırakmadı.
Yangın yıkılan apartmana sıcradı. Herkes bezgin, umutsuz, etraf ana baba gunuydu.
Yalovalılar artık hicbir seye sasırmıyordu.
Depremden gunler sonra enkaz kaldırma calısmalan sırasında Kemal Bey'in oturduğu
apartmandan kalan molozlann arasından arabanın sadece yanmıs sasisi cıktı. Sasiye
bakılarak arabanın
markasının Renault olduğu belirlendi. Ama plakası neydi, arac kimindi, kim
kullanıyordu? Bu sorulann yanıtı bugune kadar sırn-nı korudu.
Yaslı kadın ise depremden sağ kurtulmustu. Depremin ilk anında uyanmıs. Zorlukla
dairesinin kapısma ulasmıstı. Apartman sanzımanlı camasır makinesi gibi sağa sola
donup arada bir de hoplarken dısanya cıkmayı basarmıstı.
Sokaktaki insan seline katılan yaslı kadın kızlarını bulmak, on-lann hayatta olup
olmadıklannı oğrenmek icin cırpınıyordu. Herkes can derdindeydi.
Yaslı kadın farkında değildi ama o gece son derece sanslıydı, cellatlannm elinden son
dakikada kurtulmus bir de deprem felaketinde sağ kalmıstı. Ertesi sabah kapısını
calacak Azrail de ca-basıydı.
Deprem evdeki arama izlerini silmis, olum fermanını yazdıran kanıtları yok etmisti. Hem
zaten tum cellatları da depremde olmustu.
ikinci bolum
15
17 ağustos 1999
"Ne garip" diye dusundu.
Yıllardan beri bir gazeteci olarak sayısız deprem haberi yapmıs, ozellikle dıs haberler
servisinde calısırken tum dunyadan deprem haberlerini Turk okurlarına duyurmustu. Hic
mi hic etkilenmemisti. O, olaylara bir gazeteci gozuyle bakar, haber olarak
değerlendirirdi.
Ama bu kez depremi cok yakından yasamıstı ve etkilenmisti. Ustelik^bu deprem
sırasında gazetecilik de yapmıyor, calısmama hakkını kullanarak yasamını
surduruyordu.
"Yasamıstı" derken sakın yanlıs anlasılmasın. O, depremin ilk anından bilmem kacıncı
saniyesine kadar artan, yavaslayan, ardından yine cılgınca yoğunlasan sallantıları hic
duymamıstı. Cunku saat 02.30'da kafayı iyice bulmus bir durumda yatağa girmisti. O
gece genc bir cift onları ziyarete gelmis, malum Turk adetlerine gore tıka basa yenilmis,
icilmisti.
Genc adamın o gece son hatırladığı sey arkadaslarını uğurlarken muzik setine koyduğu
mehter marslan kasetiydi. Genc adam sarhos kafayla, bir televizyon programı
esprisinden yola cıkarak bir hosluk yapmak istemis, misafirlerini mehter marsıyla yolcu
etmisti.
Kafasını yastığa koyar koymaz da uyumustu. Ruyasında kendini birkac gun once gittiği
Edremit Korfezi'nde oğlu ve enistesiyle balık tutarken gormustu. Havada hic ruzgar
yoktu, bulundukları kucuk koydan bakınca acık deniz de carsaf gibiydi. Ama sahilden
birkac yuz metre acılınca motorlu sandal bir besik gibi sallanmaya baslamıstı. Dalgalar
dipten vuruyordu. Once bir denizaltının gectiğini ve dalgasına yakalandıklarını sandılar.
Ama dalgalar inatla devam ediyordu. Hic ruzgar yoktu.
Oğlu ve enistesi keyifle capari sallarken genc adam soğuk terler dokuyordu.
Cocukluğundan beri denizle ic ice yasayan, kendini bildi bileli mutlaka kucuk bir
sandalı olan genc adam zor durumdaydı. Utanmasa kusacaktı.
Sahile donduklerinde balıkcılardan bu esrarengiz dalgaların sırnnı oğrendiler. Bunlar
deprem dalgasıydı. Bir gun once Balıkesir merkezli orta olcekli bir deprem olmustu ve
onun artcı sarsıntıları denizde bu dalgayı yapıyordu. O gun deniz dalgalı olsa bir sey
anlamayacaklardı, ama durgun, ruzgarsız denizde deprem dalgaları kendini iyice
hissettirmisti.
Đste Marmara Bolgesi'nde deprem olurken, genc adam da ruyasında kendini balığa
cıkmıs olarak goruyordu ki, esi ağlayarak ona seslendi:
"Akın, uyan uyan, deprem oluyor!"
Akın Dedel ruyasındaki sandalda sallanırken esini yanıtladı:
"Sacmalama kızım, istanbul'da deprem olmaz!"
"Baksana avizeler sallanıyor."
"Ruzgardandır!"
Ancak genc kadının ağlaması kesilmiyordu. Akın yavas yavas gozlerini actı. Deprem
bitmisti. Uyandığı icin doğal olarak ruyası da! Bu nedenle hicbir taraf sallanmıyordu.
Ama ote yandan yatak odasındaki ferforje avize gercekten sallanıyordu. Hazret
sonunda yataktan kalktı. Yatak odasından cıkılan koridorun ısığını yaktı. Burada avize
sallanmıyordu. Muzaffer bir edayla esine dondu ve kıpırtısız duran avizeyi gosterdi.
Kadın hala deprem olduğunu iddia ediyordu. Birlikte salona ilerlediler, buradaki iki avize
de sallanıyordu, ama hemen kendini haklı cıkarmaya calıstı Akın Bey: "Yaz gunu butun
pencereler acık, bu avizeler de mutlaka ruzgardan sallanıyordur!"
Esi artık sinirlenmeye baslamıstı. Caresiz sesini yukseltti:
"Dısarı baksana herkesin ısıkları yanıyor, sanki ramazan ayındayız ve herkes sahura
kalkmıs."
Evet bir anormallik vardı. Aynı anda herkesin cisi filan gelmis olamazdı. Hos gecenin bir
yarısından sonra tum komsulan aynı anda tuvalete kalksalar bu da cok anormal olurdu.
Akın Dedel bunlan dusunurken tum sehir karanlığa gomuldu. Elektrikler kesilmisti. Đste
alın size bir anormallik daha.
Kankoca salonun ortasında kalakalmıslardı. Akın hala deprem konusunda kesin
kararım verememisti ki, apartmanın merdiven bosluğundan giderek artan ayak sesleri
duyuldu. Kapıyı actılar, komsulan ellerinde mumlar, fenerler, "Ne kotu sallandık
değil mi ?" diyerek yalın ev halleriyle asağı iniyorlardı.
Artık deprem olduğuna Akın'ın da kafası yatmıstı. Kankoca ilkokula giden oğullanm
uyandırdılar. Giyindiler, "gungormus ailesi" olarak karanlık merdivenlerden asağıya
indiler ve komsularıyla deprem muhabbetine basladılar.
Cok gecmeden Akın Bey'in canı kahve istedi. Cunku rakısını icmis, yatmıs, uyumus ve
uyanmıstı. Organizması her zamanki sabah kahvesini istiyordu.
El fenerini aldı, dairesine cıktı. Su ısıttı, bol bir neskafe yaptı, termosa doldurdu, bes altı
tane de fincan alarak yeniden apartmanın bahcesine indi.
Mis gibi kokan kahvesinden kendisine bir fincan dolduran Akın Dedel, deprem
saskınlığını uzerlerinden atamamıs komsulanna da kahve ikram etmeye basladı.
Komsular meraklı olacaklar ya sordular:
"Kahveyi nereden buldun ?"
Gerinerek yanıtladı:
"Eve cıkıp yaptım. Elektrikler kesik, su ısıtıcısı calısmıyordu, o nedenle suyu ocakta
ısıtmam gerekti, biraz geciktim."
Sanki millet ondan kahve bekliyordu!
Kahvesini, keyif sigarasını icti, ama Akın'a yine rahat yoktu. Bu kez organizması yine
harekete gecmis ve bağırsaklan burularak "bosalt" emrini beynine ısrarla yollar olmustu.
Genc adam yine apartmanın girisine yoneldi. Esi ve komsuları bu kez onu fark ettiler ve
uyarma gereğini duydular:
"Artcı sallantılar suruyor, bir muddet eve girmesen daha iyi değil mi?"
"Ben hic sallantı duymadım" diye yanıtlayan Akın Dedel kıs kıs gulmeye basladı. Cunku
ona gore bu tur sallantılan sadece sezgileri daha duyarlı olan hayvanlar duyardı,
insanlar değil. Tabii bu yuce fikrini sabahın o saatinde esi ve komsulanyla da paylasmak
istemedi.
Đsini bitiren Akın Dedel yemden bahceye dondu.
Az sonra da her Turk vatandası gibi bu gibi durumlarda stok yapması gerektiğinin
farkına vardı. Yine dairesine cıktı. Elektrik kesik olduğu icin apartmanın hidroforu
calısmıyordu, gece sebeke suyunun basıncı dusunce dairesine su cıkmayacaktı. Once
su depoladı. Yeniden sokağa donunce havanın iyice aydınlanmıs olduğunu gordu. Tam
da mahalle bakkallannın dukkanlannı actık-lan saatti.
Akın Dedel oğlunun elinden tutarak yakındaki mahalle bakkaĐma
gitti. Dukkan kapalıydı, gazeteler daha gelmemisti, bakkal ise oralarda
dolanıyordu. Genc adam, bakkala seslenerek dukkanı acmasını ve her ihtimale karsı
kendisine birkac paket sigara vermesini soyledi.
"Abi dukkana girmeye korkuyorum. Hasar var mı diye bakmaya geldim, kafamı
kapıdan uzatmamla geri cekmem bir oldu."
Bu yanıta gulen Akın Dedel:
"Đlhan ver anahtarı, ben kendi sigaramı kendim alayım."
Bakkal korkuyla yanıtladı:
"Abi gozunu seveyim iceri girme, bu is cok tehlikeli..."
Yaklasık bir saat sonra evlerinin yıkılmadığını goren Đstanbullular evlerine, bakkal da
dukkanına girdi.
Đlk sok atlatılmıstı. Sadece elektrikler kesikti, ki buna da Đstanbullular alısıktı.
Esi ve oğlu kaldıkları yerden uykularına devam ederlerken, Akın Dedel radyodan
haberleri dinlemeye calısıyordu. Deprem Sakarya, Kocaeli ve Yalova'da olum kusmustu.
Aklma Yalova'da oturan ailesi geldi genc adamın. Saatlerden beri onlara ulasamamıstı.
Cep telefonları depremin ilk saniyelerinden itibaren susmustu. Ulasılamıyordu. Annesinin
ve ablalarının ev numaralan da yanıt vermiyordu.
Akın Dedel buyuk bir gazetenin haber merkezini aradı. Oradaki arkadaslarından
depremin Yalova'ya etkisini sordu. Aldığı yanıt Yalova'ya ulasılamadığıydı. Sadece
Bursa polisinin telsizine Yalova'dan acil yardım istenen bir anons gelmisti ve ondan sonra
neler olduğu bilinmiyordu.
Arkadasları son olarak, "Akın hemen Yalova'ya gitmelisin, ailenin senin kol gucune
gereksinimi olabilir!" dediler.
Zor karardı.
Esi ve oğlu iceride uyuyordu ve artcı sarsıntılar devam ediyordu. Bundan sonra ne
olacağım kimse bilemezdi. Ote yandan depremin merkezinde yasayan ailesinden bir
haber alamamıstı Akm Dedel.
Oturduğu koltukta caresizlik icinde kalakaldı. Depremden etkilenmeye baslıyordu
yavas yavas. Bir saat sonra Yalova'ya gitmeye karar verdi.
Akın Dedel deniz otobusunden indiğinde ilk bakısta Yalova'nın sahilden gorulen
siluetinin değismemis olduğunu gorunce derin bir nefes aldı. Kentin ic kesimlerine doğru
ilerledikce yıkılan ilk apartmanı gordu. Kosar adım annesinin oturduğu apartmana ilerledi.
Apartman yerindeydi, ama her iki yanındaki de yıkılmıstı. Depremin uzerinden
birkac saat gecmis, ama Yalova'ya herhangi bir yardım eli henuz uzanmamıstı. Đnsanlar
caresizdi. Kimi kayıplarını anyor, kimi enkaz altında kalan yakmlannı kurtarmak icin
yardım dileniyordu.
Annesinin evi ile buyuk ablasının oturduğu apartman arasında tozdan bir bulut sis gibi
cokmustu caddenin uzerine. Ablasının apartmanı da sağlamdı.
Akın Dedel'in bakması gereken son bir adres kalmıstı. Babadan kalan apartman ve
orada oturan kucuk ablasını kontrol etmesi gerekiyordu. Sokak arasından hızla baba
evine doğru yol alırken apartmanların arasından kendilerininkinin golgesini goremedi.
Sokağa girince bes katlı apartmanın yan yarıya coktuğunu ve yandaki apartmana
yaslanmıs olduğunu fark etti.
Đste o anda depremin etkisi Akın Dedel'de en ust noktaya cıktı. Đlk karsısına cıkan kisiye
soğukkanlılığını korumaya calısarak sordu:
"Burada kurtarma calısması yapıldı mı ?"
Yanıt olumsuzdu. Genc adam olduğu yere coktu.
Omzuna dokunan bir el ve "Akın sen yeni mi geldin ?" sorusu genc adamı kendine
getirdi. Cok eski bir komsulanydı genc adamın yanına gelen ve iyi haberleri vardı.
Kucuk ablası ailesiyle birlikte coken apartmandan sağ salim cıkmıs, annesiyle
bulusmustu.
Yıkılan apartmanın onunde daha fazla kalamadı. Yeniden annesinin oturduğu
apartmana yoneldi.
Yolda annesinin bir komsusuna rastladı Akm Dedel. Ondan gelen haberler daha iyiydi.
Tum yakınları kayıpsız bulusmuslar ve daha guvenli olacağını dusunerek Yalova'nın dağ
koylerine acık araziye cıkmıslardı.
Akın Dedel annesinin apartmanına gelince ister istemez merdivenlere yoneldi. Ucuncu
kattaki dairenin kapısı kapalıydı. Anah-tanyla actı. Đceri girdi. Deprem evi hallac
pamuğu gibi atmıstı.
Yerinde duran tek bir esya yoktu. Dolaplann kapılan acılmıs, cekmeceler ortalığa
sacılmıstı. Buzdolabı bile kocaman mutfağın tam ortasına suruklenmisti. Kutuphane ise
bir kitap yığınından baska bir sey değildi.
Dairenin manzarasına bakınca Akın Dedel'in aklına Amerikan filmlerinde sıkca gorduğu
bir sahne geldi. Hani su dedektiflerin bir zanlının ya da mafya elemanlarının paralarını
calan kisinin evinde yaptıkları arastırmadan sonra ortaya cıkan dağınık manzara...
16
Tamamen ahsap bir salon. Yerde kullanılmaktan asınmıs tahta doseme, duvarlarda ve
tavanda da ahsap lambri var.
Kapıdan girince tam karsıda oymalı buyuk bir masa ve arkasında yuksek arkalıklı deri
bir koltuk. Koltuğun arkasında ise uzerine boydan boya siyah hac resmedilmis buyuk bir
dikdortgen bayrak asılı.
Buyuk masanın sağında ve solunda ikiser oymalı masa var. Ama onlar daha kucuk
ebatlarda. Bu dort masanın her birinin arkasında da buyuk koltuğun daha kucuk modeli
olan deri koltuklar bulunuyor.
Bes masanın karsısında ise arkalan salonun giris kapısma donuk dokuz kucuk oymalı
kursu ve yarım ay seklinde dizilmis deri sandalyeler var.
Salonun duvardan veya tavandan aydınlatması yok. Sadece birkac tahta abajur
mekanda tatlı bir losluk sağlıyor. Dikdortgen salonun dort bir kosesinde dort tane devasa
demir kılıc duvara dayalı duruyor.
Salonda zerre toz yok. Derinlerden bir yerden gizlenmis havalandırma cihazının vızıltısı
duyuluyor.
Salonun yuksek kapısının iki kanadı birden gıcırdayarak acıldı.
Kısa boylu, hafif tombulca, kır sacları artık sadece sakaklarında ve ensesinde kalmıs
tonton bir ihtiyar ağır ağır salonun ortasına doğru yurudu. Tam ortaya gelince dort
kosede duran kılıclara donerek dort kez selam verdi ve kapının tanı karsısındaki buyuk
masanın arkasına gecerek ayakta beklemeye basladı. Gri takım elbisesinin uzerinde
cuval gibi kafadan gecirilerek giyilen beyaz bir tunik tasıyan yaslı adam, ardından
salona girenlere gulumseyerek baktı. Teker teker salonun ortasına gelenler aynı yaslı
adam gibi dort kosedeki kılıclara selam vererek yerlerine gectiler. Hepsi de takım
elbiselerinin uzerlerine yaslı adam gibi beyaz uzun tunik giymislerdi. Hepsinin tuniğinin
on yuzunde aynı duvara yaslı duran kılıclar gibi kocaman birer antik kılıc resmedilmisti.
Ancak yaslı adamın tuniğindeki kılıcın rengi mor, diğer-lerininki ise siyahtı. Tıpkı yaslı
adamın beline sardığı kalın ip kusağın mor, kalanlarmkinin siyah olması gibi.
On dort kisinin hepsi de masalarının arkasındaki yerini alınca, tonton ihtiyar ellerini iki
yana actı:
"Oturalım kılıcların temsilcisi Toton Sovalyesi lordlanm."
Herkes yerine oturdu.
Tonton ihtiyar kursulerin en solunda oturan adama dondu ve soyle konustu:
"Bu olağanustu toplantının nedenini diğer sovalyelere anlatınız Buyuk Toton Kalem
Sovalyesi."
Buyuk Toton Kalem Sovalyesi yerinden kalktı ve tonton ihtiyara bakarak konusmaya
basladı:
"En Buyuk Toton Sovalyesi ve buyuk Toton Sovalyeleri... Daha onceki toplantılarımızdan
birinde aldığımız karara gore, bildiğiniz gibi Turkiye'de bir arastırma yurutuyorduk.
Ancak bu ulkenin Yalova adındaki kentinde gorevli arastırmacılarımızın tumunun
hayatını kaybettiği yolunda dun bir haber aldık!"
Salonda kimseden ses cıkmadı.
Kısa bir sure sonra kucuk kursulerden birinde oturan Buyuk Toton Savas Sovalyesi ayağa
kalktı:
"Đntikamımızı hemen alalım! Bana yetki verin sorumluları cezalandırayım."
Buyuk Toton Para Sovalyesi telasla sordu:
"Bu arastırmalar icin yaptığımız yatırım bosa mı gidecek?"
En Buyuk Toton Sovalyesi oturduğu yerden ağır ağır konusmaya basladı:
"Arastırmacılarımız hayatlarını depremde kaybettiler. Đntikam alınacak bir fani yok.
Buyuk Toton Para Sovalyesi merak etmesin, harcadığımız tonlarca parayı sokağa
atmayacağız. Bu isin sonuna kadar gideceğiz. Sonuca ulasabilirsek dunyanın tarihini
değistirebiliriz. Bundan umudunuzu sakın kesmeyin ve o muthis an geldiğinde
yapacaklarınız icin hazırlıklı olun. Biliyorsunuz onumuzdeki yılın sonunda insanlık tarihi
buyuk bir değisim yasayacak. Yeni bir binyıla gireceğiz. Dunyayı etkisi altına alan
astrolojik burc değisiklik yapacak ve yeni binyıl bizim binyılımız olacak. Bundan onceki
tum girisimler basarısızlığa mahkumdu. Gerek tarih sahnesinde yer alan girisimlerimiz
gerekse dunyanın haberi olmadan yuruttuğumuz cabalarımız... Simdi sozu Buyuk Toton
Girisim Sovalyesi'ne vereceğim. O bizlere yeni harekat planımızı anlatacak."
Buyuk Toton Girisim Sovalyesi konusmak uzere ayağa kalktı, ama sozune
baslayamadan En Buyuk Toton Sovalyesi bir hatırlatma
yaptı: *
"Buyuk Toton Kalem Sovalyesi, lutfen bu toplantının notlarını eksiksiz alın ve "Gizli Buyuk
Toton Sovalye Tarihi"nde yer almasını sağlayın."
Buyuk Toton Kalem Sovalyesi ayağa kalkarak anladığını belirtti
ve ardından Buyuk Toton Girisim Sovalyesi konusmasına basladı: "En Buyuk Toton
Sovalyesi, buyuk Toton Sovalyeleri... Bu planı Buyuk Toton Teskilat Sovalyesi'yle birlikte
hazırladık. Uygun gorurseniz, zaman gecirmeksizin uygulamaya koyacağız."
Salonda oturanlar bas hareketleriyle dinlemeye hazır olduklarını belirttiler. Buyuk Toton
Girisim Sovalyesi sozlerinin kelime kelime gizli tarihte yer alacağını oğrendiği icin
heyecanlanmıstı ve kayıtlarda daha fazla yer almak icin konunun genis bir ozetini
yaparak sozune devam etti:
"Bildiğiniz gibi Ruslardan onemli paralar odeyerek bazı bilgiler satın aldık. Bu bilgiler bizi
doğru adrese gotururse, yıllardan beri hazırlıklarını yaptığımız Dorduncu Reich'm
kurulması icin ilk kıvılcımı cakmıs olacağız. Đlk kıvılcımı cakarsak, olusacak ates orman
yangını gibi tum Avrupa'ya yayılacaktır. Ruslann verdiği bilgiler tum suphelerimizi dağıttı,
inanclarımızı doğruladı. Dorduncu Alman krallığını kurmak icin atalarımızın da gizli
tarihte bizlere aktardığı adrese ulasmamız lazım."
Salondakuer de heyecanla kafa salladılar. Ulasılacak adresi herkes biliyordu, ama
kimse soze dokemiyordu. Bu simdilik onlar icin hayati onem tasıyan bir tabuydu.
Buyuk Toton Girisim Sovalyesi konusmasını surdurdu: "Đkinci buyuk savasın sonundaki
kaos ortamında ne yazık ki gizli tarihimiz kesintiye uğradı. O zamanlarda Turkiye'deki
operasyonu yoneten sovalyeler guvenlik nedeniyle adresi tam olarak gizli tarihe
yazamadılar. Buyuk sovalyelik guvenlik ağı yeniden kurulduğunda ise operasyondan
hepimizin haberi vardı, ancak hangi ulkede yapıldığını bilemiyorduk. Uzun yıllar
operasyonun Guney Amerika'da yapıldığını zannettik. Arastırmalarımızı bu kıtadaki
ulkelere yonelttik."
Buyuk Toton Para Sovalyesi oturduğu yerden soze karıstı: "Yuz milyonlarca markı da
bosu bosuna harcadık!" Buyuk Toton Girisim Sovalyesi bu satasmaya cevap vermeden
konusmasına devam etti:
"Ruslardan gelen bilgiler bize doğru ulke adını verdi. Ruslar Sovyet rejimi altında doğru
adrese ulasmak icin Turkiye'de cok calıstılar. Ama bildiğiniz gibi Soğuk Savas donemiyle
birlikte bu ulkedeki calısmaları azaldı, ardından dunya konjonkturundeki gelismeler
Ruslara arastırmayı unutturdu. Simdi Ruslann bıraktığı yerden biz devam ediyoruz.
Ruslann arastırmalarını kestikleri noktada gozaltında tuttuklan, yaklasmaya calıstıkları
kisi birkac yıl once oldu. Once onun evinde arama yapmaya karar verdik.
Ama kotu talih bizim arastırmalarımızla Turkiye'de yasanan depremi cakıstırdı.
Elemanlanmız oldu."
Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi elini kaldırdı ve En Buyuk Sovalye'nin onayıyla bir soru
yoneltti:
"Peki yeni arastırmamızda yine Neonaziler ve eski savascılarla birlikte mi olacağız?"
Bu soruyu En Buyuk Toton Sovalyesi yanıtladı:
"Tabii ki. Unutmayın bu bilgiyi almamıza eski savascılar aracılık etti. Neonaziler ise bizim
sokaktaki gucumuz. Biz simdilik perde arkasında ipleri elimizde tutacağız ve zamanı
gelince Dorduncu Reich'ı bizler kuracağız... Emekli askerler ile sokak serserileri değil."
Buyuk Toton Girisim Sovalyesi kaldığı yerden devam etti:
"Hedef kisinin sakladığı belge ve bilgilere ulasmak icin bu kez doğrudan arastırma
yapmayacağız. Bunu bizim icin bizzat kendi yakınları yapacak. Bu amacla once
Đstanbul'da bir haber ajansı kuracağız. Ajansın basına besinci derece sovalyelerimizden
birinin guvenilir kızı gececek. Brigitte Diels adındaki, kendisini davamıza adamıs bu
genc bayana talimatlar hepimizin yakından tanıdığı Sovalye Frank Neurath tarafından
verilecek. Neurath sizin de fark ettiğiniz gibi duzenli olarak toplantılarımıza katılamıyor,
cunku son bir yıldır Đstanbul'daki Alman Botanik Enstitusu'nun direktorluğunu yapıyor.
Ancak bugun burada planımız kabul edilirse, sizden alacağım yetkiyle Brigitte Diels'e
yemin ettirerek, aradığımız sonuc icin sınırlı ama arastırmalarda ona yardımcı olacak
bilgileri de vereceğim. Adamlanmızın guvenliği icin sokaktaki gucumuzden Eduard
Raeder buroda fotoğrafcı kimliğiyle gorev alacak. Eduard, depremde hayatını
kaybeden Arthur'un kardesi. Bunu oğrendiğimde onun programa katılmasını istemedim.
Cunku hisleriyle hareket edebilir. Ancak Neonaziler Eduard'ın Turkiye'yi iyi bildiğini,
cesitli kontaklan olduğunu belirterek onun ismi uzerinde ısrar ettiler. Kabul etmek
zorunda kaldım."
"Peki bu is bize kaca patlayacak?"
Soruyu yonelten tabii ki Buyuk Toton Para Sovalyesi'ydi. En Buyuk Sovalye araya girerek
operasyonun limitsiz butcesi olacağını duyurdu.
Diğer sovalyeler de plan hakkında detaylı sorular yonelttiler. Herkes tatmin olunca En
Buyuk Toton Sovalyesi oylamaya gecti. Karar oybirliğiyle alındı. Ve Toton Sovalyeleri
Turkiye'deki ikinci operasyon icin sessiz sedasız duğmeye bastı.
17
Depremin ustunden birkac hafta gecmisti. Turkiye yaralarım sarmakla mesguldu. Akın
Dedel de depremden en fazla etkilenenlerden biri olarak hayatını duzene koymaya
calısıyordu. Bu buyuk felaketten ailece can kaybına uğramadan cıktıklan icin
sukrediyor, adeta gizli bir sevinc duyuyorlardı.
Eylul ortalarında bir aksam yine aynı saatte evine gelen Akın Dedel her zamanki gibi
apartman kapısını actıktan sonra posta kutusunu kontrole gitti.
Kutuda her zamanki gibi banka ekstreleri, faturalar vardı. Arada bir de Akın ve esine
uye oldukları derneklerden duyuru ve cağrılar gelirdi. Gunumuz Turkiyesi'nde posta
kutusundan mektup cıkma ihtimali neredeyse yuzde sıfırdı.
Bu durum Akın'ın oğlunun da dikkatini cekmisti. Bir sure once kucuk cocuk babasına
onlara neden mektup gelmediğini sormustu. Akın'm yanıtı ise "Oğlum ne mektubu! Senin
bile cep telefonun var. Mail adresin var. Artık kimse kimseye mektup yazmıyor.
Telefonlasıyor ya da mail'lesiyor" olmustu.
Ardından da oğluna, "Yahu sen hayatında hic mektup gormedin. Peki nereden cıktı bu
mektup ilgisi?" diye karsı sorusunu yoneltmisti.
Kucuk cocuk gururla o hafta okulda nasıl mektup yazılacağını, zarfının nasıl
doldurulacağını oğrendiklerini anlatmıstı.
Hos okulda bilgisayar dersleri de vardı, ama olsun elektrikler kesilir ya da deprem
gunlerinde olduğu gibi telefonlar susarsa cocuk mektupla haberlesebilirdi. Hatta
okullarda Kızılderililerin dumanla haberlesmeleri de oğretilse Turkiye gerceğinde bu bilgi
islerine ilerde cok yarayabilirdi.
Akın Dedel posta kutusundakileri alırken oğluyla arasında gecen bu muhabbeti
dusunuyordu. Mutat zarflan bir kenara ayıran Akın Dedel'in elinde adına gelmis, ağır
gramajlı kağıda basılı bir davetiye zarfı kaldı. Asansorde dairesine cıkarken davetiyeyi
acan Akın Dedel bir cağnyla karsılastı:
Alman Ozgur Haber Ajansı'nm Đstanbul burosunun acılıs kokteylinde sizi de aramızda
gormekten mutluluk duyacağız.
Brigitte Diels Buro Sefi
Kokteyl Gayrettepe'de bes yıldızlı bir otelde, ertesi hafta yapılacaktı.
Akın'ın burosuna da oldukca yakındı. O halde gitmemesi icin bir neden yoktu.
Genc adam davetiyeyi zarfına koyarken mı-nldandı: "Davete icabet sunnettir."
Nasılsa Akın Dedel'in oldukca bol bos zamanı vardı. Calısmama hakkını kullanan bir
gazeteciydi Akın. Esinin burosunda arka odalardan birine yerlesmis, uye olduğu değisik
haberlesme grup-lanyla Đnternet'ten yazısıyor, ofisinde akla hayale gelmeyecek ama
para da kazandırmayacak her turlu isle uğrasıyor, ne yaptığını soranlara ise tek
kelimeyle yanıt veriyordu:
"Masturbasyon!"
Zaten hayatın tumu masturbasyon değil miydi ? Akın da bunu iyi yapıyordu hani. Cunku
o yasamaktan zevk alıyordu.
Davetiye Akın'ın masasının uzerinde duruyordu. O aksam genc adamın iki programı
vardı. Ya mezun olduğu lisedeki arkadasla-nyla mezunlar cemiyetindeki olağan aylık
yemeğe gidecek ya da Almanlann kokteyline.
Kısa bir durum muhakemesi yaptı. Arkadaslanyla ertesi ay da bulusabilirdi. Almanlann
gelecek ay yeni bir kokteyli yoktu. Cemiyete gitse uzerine para verecekti. Kokteyle
gitse bedavaya gelecekti. Nihai karan kokteylden yana oldu. Arabasını ofiste bıraktı.
Otel yurume mesafesindeydi ve hem de park parası vermeyecekti. Kararından dolayı,
"Bundan iyisi Sam'da kayısı" diyerek kendini kutladı.
Kokteylin yapıldığı salon kucuktu, ama neyse ki pek fazla katılan yoktu. Akm bir iki
tanıdık gazeteciyle sohbet etti, sonra saatine bakarak havanın kararmıs olabileceğini
hesapladı ve gecenin ilk ickisini almak icin bara yoneldi.
Akın Dedel'in sağlam prensipleri vardı. Mesela hava kararmadan ickiye baslamazdı. Bu
prensibi baskalanna sacma da gelse onun icin boyle sacma prensiplere sahip olmak
prensipsiz yasamaktan cok daha iyiydi. Ama nedense Akın'ın bircok prensibi
baskalanna hep sacma gelirdi.
Akın ilk rakısını alırken, "Bu rakı da ne mubarek icki yahu! Hem aperitif olarak
alabiliyorsun hem de yemekte icebiliyorsun. Yemek sonrası kahvenin yanında ise
mukemmel bir dijestif" diye dusundu.
Rakının ilk fırtıyla birlikte yanında durup barmene ickisini siparis eden orta yaslı bir
adam gulerek Akın'a, " Wie geht es Ihnen" dedi.
Akm tek kelime Almanca bilmiyordu. Once bu "Đhnen" kelimesi uzerinde kafa yormaya
kalkıstı, ama ardından adama donerek aynı kibar gulumsemeyle once, "Sorry, I can't
speak German" ve
hemen ardından "Monsieur je ne peux pas parler l'auemagne" diyerek Almanca
konusamadığını bir de Fransızca olarak aktarmaya calıstı.
Adam hemen Đngilizce konusmaya donerek kendini tanıttı:
"Merhaba ben Frank Neurath, istanbul'daki Alman Botanik Ens-titusu'nun direktoruyum."
Caresiz Akın da kendini tanıttı ve adamla sohbete basladılar. Birkac cumleden sonra
konusacak bir seyleri kalmamıstı, ama adam sohbeti surdurmek icin buyuk caba
harcıyordu. Akın da dayanamadı ve adama yardımcı olmaya karar verdi:
"Birkac yıl once Alman Buyukelciliği Kalkınma Mustesarlığı'nın duzenlediği bir basın
gezisine katıldım. Batı Karadeniz Bolgesi'n-deki dağlarda Almanların onderliği ve
sponsorluğunda yuksek irtifada genis yapraklı ağac yetistirme projesini inceledim."
Bu tam da Frank Neurath'ın konusmaktan zevk alacağı bir konuydu. Akın ve Herr Frank
uzun uzun iğneyapraklı ağaclar yerine genis yapraklı ağacların dikilmesi gerektiğini ve
bunun getireceği ekonomik değerleri tartıstılar. Adam halinden cok memnundu.
Oysa Akın bu geziye ceza olarak gonderilmisti. O sıralar calıstığı gazetede yaptığı
sımarıklıklar haber mudurunun gozune batmıs ve onu Almanlarla birlikte Karadeniz'de
genis yapraklı ağaclar ile daha fazla sut veren inek projelerini incelemeye gondermisti.
Akın gunlerce Alman disiplini ve dakikliğiyle dağlara tırmanmıs, Samsun civarındaki
koylerin ahırlarını dolasmıstı.
Frank Neurath heyecanla, "Sizi mutlaka ajansın buro sefi Bri-gitte Diels'le tanıstırmalıyım"
diyerek Akın'ı kolundan cekip surukledi.
"Brigitte sana Turkiye'deki Alman projeleriyle yakından ilgilenen, bu konuda buyuk bilgi
sahibi gazeteci Akın Dedel'i tanıstırmak istiyorum" deyince Alman kadın da Đngilizce
yanıt vererek buna cok memnun olduğunu soyledi.
Brigitte Diels bir yandan Akın'ın elini bırakmıyor, iki avucunun icine almıs bir eski siyasi
parti lideri gibi kofte yaparmıscasına yoğuruyor, diğer yandan da genc adamın
gozlerinin icine bakarak konusuyordu:
"Herr Akın sizinle ortak projeler yapmak bana ve ajansıma buyuk onur verecek. Lutfen
bağlantımızı kesmeyelim ve birlikte calısalım."
Akm Dedel bu alakasız ilgi ve samimiyetten sıkılarak gozlerini kadının deniz mavisi
gozlerinden kacırdı. Ancak bu defa da Brigitte Diels'in kocaman goğuslerine takıldı
gozleri.
Deniz mavisi gozler, koca goğusler ve beklenmedik is teklifi Akın'ı hic de sasırtmadı.
Cunku ikinci kadeh rakıdan sonra her an her sey olabilirdi. Đcmesini bilen kisi icin ise
olanlar hep iyi olurdu.
Tanısma toreni karsılıklı kart alısverisiyle son buldu. Brigitte Diels ve Akın Dedel mutlaka
birbirlerini arayacaklarını soyleyerek ayrıldılar. Genc kadının ilgilenmesi gereken
konukları vardı. Akm da o gecenin rakı istihkakından kalan son dubleyi almak icin
aksam yemeğine evine gitmeliydi.
18
Frank Neurath bilgisayarının basına oturdu. Kısa bir mail attı: "Bulusma sağlandı!"
Cok gecmeden Neurath'ın ekranının sol alt kosesinde bir yazı baloncuğu goruldu. Ona
yanıt gelmisti. "Gelen" kutusunu tıkladı:
"Daha fazla gelisme sağlayınca haber verin, Đnternet uzerinden konferans ayarlamamız
gerekebilir."
Frank Neurath mesajı okudu, cope attı ve ardından cop kutusunu bosalttı. Mail'i
tamamen yok etti. Haberlesmek ve mesajları yok etmek ne kadar kolaylasmıstı.
Akm Dedel de kokteylin birkac gun sonrasında bilgisayarının basında cop kutusunu
tıklıyordu. Lise arkadaslarıyla sohbet ettikleri haberlesme grubundaki mesajları ayıklamıs
simdi de cop kutusunu bosaltıyordu.
"Tamam benim isim gucum yok, ama baksana bizimkilere, onların da isi yok, sabahtan
aksama kadar herkes herkese mail gonderiyor" diye dusunurken telefonu caldı. Ahizeyi
kulağına goturdu, mekanik cızırtılar duydu. Kendisini aradıkları kesindi, telefona bakan
esinin yardımcı avukatı suratsız kız tek kelime etmeden hattı ona bağlamaya
calısıyordu.
Akm Dedel'in prensiplerinden biri de ofiste telefonlara bakmamaktı. Cunku gelen
telefonların ezici coğunluğu esinin isiyle ilgiliydi ve o da beyninin gri hucrelerini telefona
yanıt vererek harcamak istemezdi doğal olarak. Telefonu acan esinin suratsız yardımcısı
konusmadan hattı bağlar, diğer yardımcılar ise daha medeni davranırlardı. Her sey
karsılıklıydı. Hem Akın da "suratsız"
dediği asistana hic de medeni bir tavır icinde değildi ki.
Sonunda ahizeden cın cın bir ses geldi.
Akın once toparlayamadı. Herhalde karsı tarafta Mireille Mat-hieu vardı ve sakıyordu.
Ama arayan kisi sarkı soylemiyor, senli benli konusarak Akın'a ne zaman
bulusacaklarını Đngilizce olarak soruyordu. Arayan Brigitte Diels'ti. Alman Ozgur Haber
Ajan-sı'nın yeri Zincirlikuyu'da Akın'ın ofisine yurume mesafesindey-di. Akın boyle
yurume uzaklığındaki yerleri severdi. Đstanbul'da yuruyerek bir yerden bir yere gidip isini
halletmenin keyfine doyum olmazdı. Ama Akın Dedel o gun ajansa gidemezdi, cunku
iki gunluk sakal tırasıyla geziyordu. Bir berbere gidip tıras olup da sonra gitmek hic mi
hic hosuna gitmezdi.
"Kusura bakma Brigitte bugun doluyum. Yann istersen ajansa gelebilirim" diyen Akın
Dedel'e genc kadının yanıtı beklediğinden farklıydı:
"Ajansı bos ver Đstanbul'a geleli kac hafta oldu, ama meshur Bo-ğaz'a gidip balık yiyip
rakı icemedim. Oysa Almanya'dayken bana bunu hararetle onermislerdi. Yarın aksam
isin yoksa beni Boğaz'a balık ve rakıya goturur musun?"
"Tabii benim icin buyuk zevk. O zaman seni yarın aksam saat sekizde ofisinden alırım."
Brigitte tesekkur ederken hesabı kendisinin odeyeceğim, cunku bunun ajansı adına bir
is yemeği olacağını soyledi.
Akın da telefonu kapattıktan sonra kendi kendine soylendi:
"Ulan ne is be! Đs yemeğiyse neden Boğaz'da balık ve rakıyla aksam yapılıyor?"
Ertesi aksam Akın tam saat sekizde Alman Ozgur Haber Ajan-sı'nın Đstanbul burosunun
kapısının onundeydi. Brigitte Diels de oyle. Genc kadın bekletmeden Akın'ın arabasına
bindi.
Akın, "Bunca zamandır Đstanbul'dasın, Boğaz'a gitmediysen, Anadolu yakasına da
gecmemissindir" dedi.
Brigitte fırsat bulamadığını belirtince, Akın bir oneri getirdi:
"O zaman bu aksam sana kıtalar arası bir yolculuk yaptırayım, once Đstanbul'un Asya
yakasına gecelim ve Boğaz'ın obur yakasında balığımızı yiyelim, ardından Avrupa'ya
geri doneriz."
Aslında Akın'ın genc kadına turistik bir hosluk yapma gibi bir niyeti yoktu. Evli bir erkek
olarak, cekici bir Alman kadınla ortalıkta gorunmek istemiyordu. Boğaz'm Anadolu
yakasında Avrupa yakasına gore gozden uzak icebilecekleri daha uygun yerler vardı.
Brigitte gibi kısa kızıl saclı, deniz mavisi gozleri olan ve dekolte
bluzuyla iri goğuslerini sergileyen, hafif tombul ama diri kalcalı, mini eteğiyle
bacaklarının guzelliğini ortaya koyan bir kadınla Boğaz'da rakı icerken gorulmesi Akın'ı
yanıtlaması cok guc sorularla karsı karsıya bırakacaktı.
Boyle cekici bir hatunla bas basa icki icerek is gorusmesi yaptığına mezardaki babası
bile inanmazdı. Kaldı ki bu is gorusmesini esine nasıl acıklayacaktı ?
Aksam trafiğinde yavas yavas Fatih Sultan Mehmed Kopru-su'nden Asya yakasına
gectiler. Akm arabasını Beykoz cıkısına yonlendirdi. Beykoz'dan Anadoluhisan'na
giderken sağ kolda bir balıkcı meyhanesine gittiler. Masalan sanki denizin uzerindeydi.
Once otuz beslik Kulup rakısını soyledi Akın Dedel.
Đste alın size Akın'ın ilginc prensiplerinden biri daha. Hazret, Turkiye'de rakı icenlerin
yuzde 99,9'una karsın Yeni Rakı değil de Kulup Rakısı'nı tercih eder. Eğer gittiği yerde
kulup bulunmazsa komilerden birini en yakın Tekel bayiine gonderip aldırır.
Akm deniz mahsullerinden cesitli mezeler soyledi. Kendisi icin de yaprak ciğer ve beyin
salatası. Aslında bir yabancıyla yemeğe gittiğinde masaya sakatattan yapılmıs mezeler
getirtmesi dupeduz hıyarlıktı, cunku ozellikle Avrupalılar ağızlarına koymazlardı. Ama
Akın'a gore bu mezeler rakının pezevengiydi.
Đlk kadehlerini ictiler. Brigitte, Boğaz'ın renklerine, ısıklarına hayran kalmıstı, Akın ise
genc kadının deniz mavisi gozlerine...
"Akın seninle cok iyi projelere imza atacağımızdan eminim."
"Ortak bir nokta bulabilirsek neden olmasın?" diye yanıtladı Akm Dedel ikinci kadehleri
doldururken.
Brigitte Diels devam etti:
"Ajansımız Almanya'da yeni kuruldu. Yurtdısında actığımız ilk burolardan biri de
Đstanbul. Biz diğer ajanslarla rekabet edebilmek icin değisik bir politika uygulamak
istiyoruz. Senin dediğin gibi bu projelerde ortak noktalarda bulusabilmek icin bana biraz
kendinden, mesleki gecmisinden bahsetsene."
Butun insanlar gibi Akm da kendisinden bahsetmeyi oldum olası sevmistir. Hele hosaf
gibi tatlı bir eylul aksamında, Boğaz kıyısında deniz mavisi gozleri olan guzel bir kadına
bakarak buzlu rakının esliğinde insanın kendini anlatmasından guzel ne olabilirdi ? Bu
arada unutmadan eklemek gerek. Yukarıdaki sorunun yanıtı: "Tabii gecenin devamı..."
olacak.
Dorduncu kadeh rakısı bitince Akın Dedel ozgecmisini tamamlaması gerektiğini anladı.
Ama karsısındaki kadın gozlerini dikmis oyle tatlı dinliyordu ki!
Turk kahvesi icerlerken, Brigitte uzun bir aradan sonra ilk kez konusma fırsatı buldu:
"Akın senden bayağı etkilendim. Turkiye'deki doğru adamı bulduğumuzu sanıyorum."
Akın boburlendi. Hem fizik olarak hem de mesleki ve kulturel altyapı olarak kendisini,
bulunduğu ulkenin ortalamasından cok yukarıda goruyordu. Kumral saclı, beyaz tenli,
orta boylu, "yakısıklı" sayılabilecek bir tipi vardı. Tek falsosu hafif rakı gobeğiydi, ama
tatlı diliyle yılanı deliğinden cıkarabilirdi.
Akın bunlan dusunurken Brigitte konusmasını surdurdu:
"Biliyorsun Almanya'da iki milyonu geckin Turk var. Her yıl da Turkiye'ye milyonlarca
Alman turist geliyor. Bu da Alman kamuoyunda Turklere ve Turkiye'ye olan ilgiyi her
gecen gun artırıyor. Almanlar artık Turk insanı hakkında, Turkiye gerceği hakkında daha
cok seyler bilmek istiyor. Mesela, ne bileyim sıradan Turk nasıl yasar, ne yer, ne icer,
korkulan ne? Beklentileri var mı?
Daha dune kadar Almanlar icin Turkler sokaklanndaki copcu, fabrikalarında ucuz
isciydi. Yani bir makine gibi, robot gibi yabancı yaratıklardı. Ama bir yandan Turklerin
Almanya'daki gelisen sosyal konumlan diğer yandan da artan turizm ilgisi artık Alman
kamuoyuna Turkleri daha iyi tanıtma zamanının geldiğini haber veriyor..."
Brigitte ne kadar guzel konusuyordu.
Akın bir ara bu kadının gercekten Alman olup olmadığını merak etti.
19
Alman Ozgur Haber Ajansı'nm Đstanbul burosuna gelen Alman Botanik Enstitusu
Direktoru Frank Neurath, Brigitte Diels'e merakla sordu:
"Akın Dedel bizim icin calısmayı kabul etti mi ?"
Kadın alaycı bir yanıt verdi:
"Prensip olarak benim icin calısmaya karar verdi, bizim icin değil!"
Frank Neurath usteledi:
"Ekim ayına geldik hala fazla bir ilerleme kaydedemedik. Anavatandaki sovalyeler
beni sıkıstınyor ve bir an once sonuc almak istiyorlar. Turk gazeteciyi saflanmıza
cekmek icin elinden ne geliyorsa yap. Hatta Doğu toplumlannda acgozlulukle kabul
goren
disilik faktorunu de kullanmaktan cekinme!"
"Merak etme" diyerek Alman sovalyesini susturan Brigitte Di-els ertesi gun Akın Dedel'in
cesitli projelerle kendisine geleceğini soyledi ve hemen ekledi:
"Ama bu adam oldukca zeki. Yemimizi hemen yutacağını sanmam."
Buronun bir oturma grubu ve on iki sandalyeli toplantı masasının bulunduğu salonunun
kapısından kafasını uzatan ajansın sozde fotoğrafcısı Eduard Raeder, "Benim biraz isim
var. Cıkıyorum" diye deklare etti. Surekli aynı blucini giyen, kazıttığı kafasını bir yun
berenin altında saklayan Eduard Raeder postallannı suruye suruye dairenin kapısına
doğru ilerledi.
Brigitte Diels yakınmaktan cok Frank Neurath'a bilgi vermek amacıyla konusmaya
basladı:
"Tamam Eduard'ın patronu değilim ve ondan bir is de beklemiyorum, ama olur olmaz
saatlerde ortadan kayboluyor. Dısanda ne yaptığı beni kesinlikle ilgilendirmez ancak
herhangi bir hata ya da yanlıs yaparsa bizim isimizi sekteye uğratmasın."
"Telaslanma ben Almanya'daMlerle konusunun. Onlar Eduard'm kulağını cekerler"
diyen Frank Neurath, kızıl saclı genc kadına icki icmek icin bir bara gitmelerini onerdi.
Hava kararmıstı ve cevredeki isyerleri yavas yavas bosalıyordu. Caddeler
kalabalıklasmıs herkes bir yerden bir yere gitme te-lasmdaydı. Yani aslında tam bara
takılma saati ve havasıydı. Ama Brigitte Diels havasında değildi. Karsısındaki adama
guldu:
"Peki bir bara gittik diyelim, sonra ne yapacağız?"
Frank Neurath heyecanını belli etmedi:
"Đstanbul bize cok genis bir mutfak yelpazesi sunuyor. Cin mutfağından Kaliforniya,
Fransız, Japon hatta Hint mutfağına kadar. Turk saraplanyla nefis bir yemek yiyebiliriz."
"Ya sonra?"
"Sonra mı? Sonra butun gece bizim Brigitte, ne istersen yapabiliriz. Ben bu konularda hic
tutucu bir adam değilimdir."
Brigitte Diels gulerek ayağa kalktı:
"Kusura bakma Frank, sana yann Akın Dedel'in geleceğini soylemistim sanınm. Bu gece
yarınki dersim icin calısmalıyım. Hem senin de onerdiğin gibi derslerimden biri de
disiliğimi kullanmak olacak."
Frank Neurath da ister istemez ayağa kalktı ve genc kadın adamı buronun kapısına
kadar goturerek yolcu etti. Frank Neurath merdivenlerden inerken kendi kendine
soylendi:
"Lanet kadın, teklifimi duymazlıktan geldi. Benimle değil de o pis Turk'le beraber olmak
istiyor anlasılan."
Akın Dedel, hakkındaki spekulasyonlardan habersiz ertesi gun oğleden sonra masum
bir sekilde ajansın kapısını caldı. Kapıyı acan Eduard Raeder'le gulerek selamlastılar. Bu
onların ortak lisanıydı. Eduard Đngilizce ve Fansızca Akın da kesinlikle Almanca ve Rusca
bilmiyordu. Đkisinin bir baska ortak noktası daha vardı. Her ikisi de artık baska bir lisan
oğrenmek istemiyordu.
Neyse ki Brigitte Diels cok gecmeden imdatlarına yetisti ve ikisi gulumseyerek kafa
sallamayı bıraktılar.
Salona girdiler Brigitte sere serpe kanepeye oturdu. Oysa Akın toplantı masasında ciddi
ciddi calısacaklarını sanıyordu.
Akın Dedel ajans icin haber onerilerini sıralamaya basladı:
"Almanlar, Guneydoğu Anadolu ve Kurt sorunuyla yakından ilgili. Bu konuda yuzlerce
roportaj konusu uretebiliriz..."
Brigitte elini cırptı:
"Evet guzel bir proje, yapabiliriz."
Akın aldığı bu cesaretle devam etmeye yeltenirken, genc kadın yerinden kalktı ve
onun sozunu kesti:
"Kahvenin yanına bir icki de alır mıydm ?"
Sonra gulerek ekledi:
"Unuttum. Sen hava kararmadan ickiye baslamıyorsun."
Brigitte kahvelerle salona geri dondu. Akın ciddiyetle proje calısmasına devam etmeyi
bir kez daha denedi:
"Yıllar once Alman Stern dergisinde bir Alman gazeteci Turk copcu kılığına girerek
yasamıs ve izlenimlerim 'En Alttakiler' baslığıyla aktarınca olumlu yankılar almıstı. Biz de
Turkiye'de yasayan bir Alman'ın hayatından kesitler aktaralım. Veya koylerdeki Alman
gelinlerle konusalım. Almanya'ya Turkiye'den ihrac edilen bir urunun hammadde
halinden kargoya verilene dek gecen asamalarının foto-roportajını yapalım.
Turkiye'deki Alman yatırımlarının oykusunu yazalım. Alman okulları ve eğitim kurumlanın
unutmayalım."
' Coskuyla sıraladığı onerilerini iceri giren Eduard boldu. Genc kadınla Almanca bir
seyler konustular ve adam cekip gitti. Yine gulerek Akın'a basıyla selamım vermeyi
unutmadı. Akın merakını yenemedi ve Brigitte'ye sordu:
"Bu Eduard neden Đngilizce veya daha gecerli bir lisan oğreneceğine gitmis de Rusca
oğrenmis."
"Yanılıyorsun Rusca simdi cok gecerli bir lisan. Kuba'dan Vietnam'a,
Kuzey Kore'ye kadar etkili bir coğrafyada konusuluyor. Hem Eduard isteyerek
değil zorunlu olarak oğrendi."
"Nasıl yani?" diye soran Akın iyice meraklanmıstı.
"Aslında cok karmasık gorulen soruların yanıtlan oldukca basittir. Eduard zorunluydu,
cunku ortaoğrenimini Doğu Almanya'da tamamladı. Tum Sovyet peyki ulkelerde olduğu
gibi Doğu Almanya'da da Rusca zorunlu dersti!"
Akm gulerek Brigitte'nin zekasına hayran olduğunu acıklamaktan kendini alamadı. Bu
iltifatından sonra Brigitte havanın karardığını ilk ickilerini buroda mı yoksa baska bir
yerde mi alacakla-nnı sordu Akın'a.
Bu teklif Akın Dedel'in cok zor reddedeceği bir oneriydi. Ama genc kadını geri cevirdi:
"Daha onceden verilmis bir sozum var. Arkadaslarla meyhaneye gidip Turk usulu
iceceğiz."
Aslında Akm'm esini ofisinden alıp birlikte eve gitmekten baska bir isi yoktu. Zaten cesitli
toplantılan nedeniyle haftanın en az iki gecesi tek basına dısan cıkan Akın boyle ekstra
programlardan esini kızdırmamak, oğlunu da gucendirmemek icin kacınıyordu.
Brigitte Diels somurtmaya basladı:
"Oysa ben bu gece cıkıp bir seyler yapanz diye ummustum."
Akın ellerini iki yana caresizce actı.
Brigitte pes etmek niyetinde değildi:
"O zaman ben de oturup seninle urettiğimiz projelerin raporunu yazayım ve
Almanya'dan onay isteyeyim. Yanıt gelince seni aranm ve beni de Turk usulu icmeye
goturursun."
Akın memnuniyetle kabul etti. Kapıda vedalasırken Brigitte uzanıp Akın'm yanağı ile
dudağı arasına masum bir opucuk kondurdu.
Ucuncu bolum
20
Doğu Anadolu dağlarındaki gozlerden uzak bir kosede kucuk bir ates yanıyordu.
Gunduz hukum suren cehennem sıcaklarından sonra havanın karamiasıyla birlikte insan
usumeye baslıyordu. Gunes tepedeyken kavrulan coban yaktığı kucuk atesi surekli
besleyip ısınmaya calısıyordu. Coban bu ıssız dağlarda gunduz de yalnızdı, gece de...
Cevresindeki inekler soğuktan etkilenmiyor keyifle gevis getiriyorlardı. Konusacak
kimsesi yoktu cobanın. Durmaksızın atesi kucuk calı cırpıyla besliyor ve yukselen
alevlere bakarak hayal kuruyordu. Sabır cobanın en yakın dostuydu, cunku o tum
zamanların cobanıydı sanki.
Gece karanlıktı ve coban karanlıklar icinde yapayalnızdı. Gozlerini alevlerden
uzaklastırarak yıldızlarla dolu gokyuzune baktı. Artık atesi beslemeyi bırakmıs yıldızlan
izliyordu. Sanki yıldızların parlaklığı cobanı ısıtıyordu. Birden uzaklarda bir yıldız kaydı.
Coban hipnotize olmus gibi kayıp giden alev topunu izlemeye basladı. Ardından da
hayale daldı. Kendi kucuk dunyasında mutluydu ve kendi kendine yetiyordu, ama
duyguları yeryuzune sığmıyordu. Coskusu tum insanları alıp goturecekti yepyeni
alemlere. Ama karanlık gecede coban yalnızdı. Gozlerini yıldızlara dikmis hayal
kuruyordu. Hulyalı cobana sadece gevis getiren inekler tanıktı.
Akın Dedel bilgisayarının basında Đntemet'ten cep telefonlarına bedava mesaj atma
konusundaki calısmasını buyuk ciddiyetle surdururken telefonu tatlı tatlı caldı. Cunku
sadece romanlarda telefonlar acı acı calardı.
Arayan Brigitte'ydi:
"Akın sana iyi haberlerim var. Almanya'dan ortak calısmamızı onayladılar. Hemen
istedikleri bir roportaj da var."
Akm Dedel konuyu yuz yuze gorusmenin daha iyi olacağını eğer isterse ajansın
burosuna hemen gelebileceğini soyledi.
Ancak genc kadının farklı ama değismeyen, istikrarlı bir planı vardı:
"Akm, bu aksam Turk usulu icmeye gidelim. Hem de projemizi konusuruz."
Bu oneriyi kabul etmemek imkansızdı. Aksam saat yedide Esentepe metro girisinde
bulusmayı kararlastırdılar. Ve Akm Dedel tum oğleden sonrasını Đnternet'ten cep
telefonlarına mesaj yazma mesaisiyle gecirdi.
Yaklasan gecenin karanlığıyla iyice yumusayan gun ısığında Brigitte Diels tam
anlamıyla nefes kesiyordu. Kısa kızıl sacları sampuan reklamlanndaki gibi yakamozlar
sacıyor, hafif makyajı deniz mavisi gozlerini ortaya cıkarıyordu. Strec siyah pantolon ve
onden duğmeli bir bluz giyen Brigitte'nin iri goğuslerinin ihtisamını uzerine aldığı kısa
pardosu bile saklayamıyordu.
Akm'ın metro girisinde beklediğim goren Brigitte kosarak genc adamın yanma gitti.
Vucudunu onunkine bastırarak dudaklarından optu. Hic de masum bir opucuk değildi.
Sanki ıslak Fransız opusmesiydi bu.
Akm'ın burnuna genc kadının parfumu dolup, goğsunde onun iri goğuslerinin baskısını
hissederken aklı bambaska bir yerdeydi: "Ulan buradaki sirketlerin tam da is cıkıs saati.
Umarım beni goren kimse olmamıstır."
Taksim'e gitmek icin metroya bindiler. Kalabalık vagonda havadan sudan
konusurlarken Brigitte genc adama iyice sokuldu, bu da onun uyarılmasına neden oldu.
"Ulan sapık mı oldum ne? Metroda bir kadın surtundu diye uya-rıldım..." diye dusunen
Akm Taksim'e ulasmalanyla bu zor durumdan kurtuldu. Ama biraz sonra daha da zor bir
pozisyona gireceğini henuz bilmiyordu.
Taksim Meydanı'ndan Đstiklal Caddesi'ne doğru yururlerken Akm'ın karsısına esi
cıkıverdi. Akm'ın aksam is yemeği olduğundan, kadıncağız bir an once evine
gidebilmek icin dolmus durağına doğru yuruyordu.
Her kosulda medeni olmayı basarabilen Akın hemen Brigitte'yi esine tanıstırdı:
"Bebek bak sana Alman Ozgur Haber Ajansı'nın buro sefini tanıstırayım."
Đki kadın zoraki el sıkısırken, Akın da Brigitte'ye durumu Đngilizce
aktardı. Brigitte karsısındaki kadının Akın'ın esi olduğunu anlayınca gulerek bir
seyler soylemeye cabaladı, ama yorgun ve asabi bir yuz gorunce girisimi yanda kaldı.
"Bebek, sana telefonda soylediğim gibi Brigitte'yle Nevizade'de-ki meyhanelerden
birine gideceğiz sen de gelsene" diyen Akın buz gibi bir yanıt aldı:
"Đs yemeği icin bir kadınla meyhaneye gideceğini soylemeyi unuttun galiba. Hic
havamda değilim, siz meyhaneye gidin, ben de eve gec kalmayayım!"
Orada oylece ayrıldılar. Akm ile Brigitte Đstiklal Caddesi'ne yoneldi, genc adamın esi ise
Ataturk Kultur Merkezi'nin yanındaki dolmus duraklarına doğru yurudu.
Akm'ın canının sıkıldığı yuzunden belli oluyordu. Đstiklal Caddesi'ne girince Brigitte genc
adama destek olmak istercesine onun koluna girdi.
Yavas yavas yuruduler. Cadde-i Kebirin vitrinlerine bakıp, ısıklarının dansıyla
sakinleserek Galatasaray'a kadar gittiler. Buradan Balık Pazarı'na saptılar. Rengarenk
tezgahlar cevrelerini sarmıstı. Biraz daha ilerleyerek pazann sonlarına doğru bir manav
ile midye tavacının arasından sağa saptılar. Đki tezgahın daralttığı kucucuk gecit
meyhaneler sokağına acılıyordu. Havanın serin olmasına rağmen dısarıda bir masaya
oturdular. Hemen bir kucuk Kulup geldi, ardından da meze tepsisi.
Akm kendisi icin klasik beyin salatası aldı, arnavutciğeri soyledi ve tepsiden gozunun
kestiği mezeyi alması icin Brigitte'yi yureklendirdi. Bu meyhanelerin mezeleri her zaman
taze ve kalitelidir. Mudavim olanlar bilir.
Brigitte mezelerini soylemisti ki, Akın bir acgozluluk yaptı. Coktan beri Nevizade'de
unutulan bir sıcak mezeyi garsona tarif etti:
"Abicim simdi bir beyin alıp soyle dikdortgen prizma olarak parcalara ayınn. Yumurtaya
bulaym ve yağda kızartıp sıcak sıcak getirin."
Garson masadaki beyin salatasına baktı ve siparisi mutfağa bildirmek icin giderken,
"Adam kolesterol komasına girmek istiyor galiba" diye kendi kendine soylendi:
Đlk kadehlerini icerlerken Brigitte mujdesini verdi:
"Akm sana telefonda iyi haberlerim var demistim ya, hangisinden baslayacağıma karar
veremiyorum."
"Basından basla."
"Peki o zaman biz Almanlar icin para en onemli konulann basında gelir. Đstersen maddi
kosullan acıklayayım."
Akın umursamadı bile. Onun icin para her zaman geri plandaydı. Onemli olan yaptığı
iste maksimum tatmine ulasmasıydı.
Brigitte konusmasını surdurdu:
"Ajansım her ay senden bir roportaj alacak. Bunun icin sana ayda iki bin bes yuz dolar
odenecek. Eğer bu roportajın birden fazla dergi veya gazetede yayımlanırsa her biri icin
artı bin dolar daha alacaksın. Bu arada unutmadan soyleyeyim her roportaj icin yedi
yuz elli dolara kadar masraf butcen olacak. Eğer butceni asarsan projene gore masraf
butceni buyutmek benim elimde..."
Akın boyle bir anlasma beklemiyordu. Bir an sevindi, masadan kalkıp kadını ictenlikle
optu.
Brigitte yaptığı etkiden memnundu:
"Bu anlasmayı, deneme suresi olarak baslangıcta uc aylık imzalayacağız. Ardından
senelik hale getireceğiz."
Akın Dedel kabul ettiğini soyledi, ikinci kadeh rakılarını anlasmanın serefine ictiler. Bu
arada ikinci kadehle birlikte Akın calısmama ozgurluğunden Alman Ozgur Haber Ajansı
lehine vazgeciyordu.
Brigitte icin cingenepalamudu, kendisi icin ise cinakop tava soyleyen Akın'ın keyfine
diyecek yoktu. Hem Boğaz'da tutulan cinakopu da baska hicbir balığa değismezdi.
Ucuncu kadehte Akm karsısında oturan deniz mavisi gozlu kadının guzelliğini daha iyi
duyumsamaya baslamıstı. Kadınla is icin doğru yer ve zamanda karsılasmıslardı, ama
ask icin kosullar acaba doğru muydu? Arap'm derdi kırmızı pabuc misali Akın kadının
deniz mavisi gozlerine bakarak bunlan dusunurken sessizliği Brigitte bozdu:
"Akın, merkezdekiler ilk roportajın icin bir konu da onerdiler. Hatta biraz ısrarcı bile
davrandılar."
Genc adam daldığı dusuncelerden sıyrıldı:
"Tamam hemen baslayalım o zaman."
Onun icin konunun onemi yoktu, yılların deneyimiyle gazetelerdeki kucuk ilanlardan
bile buyuk haberler cıkarabilirdi.
Kısa kızıl saclı cekici kadm devam etti:
"Akın senden sıradan bir Turk vatandasının yasamoykusunu yazmanı istiyorlar!"
Akm boyle bir oneri beklemiyordu:
"Turkiye'de yetmis milyon sıradan insan var. Hepimiz sıradan insanlar değil miyiz ? Al
sana yetmis milyon sıradan roportaj konusu."
"Haklısın ama daha onceki konusmamızda Almanların sıradan
Turk insanını tanıyıp onların da tıpkı kendilerine benzediğini, kendileri gibi umutları,
gerginlikleri, duyguları olan insanlar yani kendileri gibi birer insan olduğunu
anlatmamızın gerekli olduğu konusunda gorus birliğine varmıstık" diyen Brigitte genc
adamı ikna etmek icin pek fazla zorlanmayacağını hissediyordu.
Akm rakısından bir fırt daha aldı:
"Tamam, kabul ama yetmis milyon sıradan insan arasından kimi sececeğiz ?"
Đste can alıcı soru buydu. Brigitte omuz silkti:
"Su an cevremizde bulunan herkes olabilir. Etrafına baksana herkesin mutlaka bir
hikayesi vardır."
Bu saptamanın altına Akın da imzasını koyardı.
Brigitte, Akın'ın ilk roportajında basarılı, daha basarılı olması icin cok iyi tanıdığı sıradan
birinin yasamoykusunu yazması gerektiğini de sozlerine ekledi. Bu da makul bir oneriydi.
Ama yine de asıl sorun cozulmeden duruyordu. Kimin yasamoykusu yazılacaktı?
Brigitte Diels, hamamda Yercekimi Kanunu'nu bularak elinde hamam tası, yan cıplak
sokağa fırlayan Arhimedes gibi "Evreka" yani "Buldum" diye bağırdı.
Ardından da bu onemli kesfim Akın'la paylastı:
"Akm gecen aksam yasamoykunu anlatırken gecmisin cok ilgimi cekti. O gece, daha
gec saatlerde konusmalarımızı dusunurken aklımda en canlı olarak baban kalmıstı.
Neden babanın yasamoykusunu yazmıyorsun? Hem cok iyi tanıyorsun hem de benim
ilgimi cekip aklımda kaldığına gore, Alman kamuoyu da aynı beğeniyi gosterebilir."
Akın Dedel duyduklarına inanamıyordu. Herhalde ickiyi kacırmıs, sarhos olmustu. Ya da
Brigitte'yi rakı carpmıstı.
"Bak seri" diye soze basladı ve genc kadının sozunu kesmesine fırsat vermeden devam
etti:
"Babam bir oğretmendi. Gencliğinde annemle birlikte Anadolu'nun bircok bolgesinde
gorev yapmıs, binlerce oğrenci yetistirmis. Gorev yaptığı yerlerde kulturel yasamı
canlandırmak icin elinden geleni yapmıs, yerel gazetelerde surekli yazılar yazmıs. Adı
birkac kez de ulkeyi aydınlatan idealist oğretmen diye ulusal basında cıkmıs, kendi
halinde bir insandı. Emekli olup Yalova'ya yerlesti, evinin bahcesinde tavuk besledi,
domates yetistirdi ve bes yıl evvel vefat etti. Babamın oykusu cok ama cok sıradan. Ben
bu malzemeden Almanya'da ilgi uyandıracak bir oyku nasıl cıkarayım ?"
Brigitte hic de aynı fikirde değildi. "Sıradan ama evrensel bir
yasam surmus baban" dedi ve Akın'a yarın sabah bu fikrin cok daha ilginc
geleceğinden emin olduğunu sozlerine ekledi.
21
Brigitte Diels eve dondukten sonra Alman Botanik Enstitusu Direktoru Frank Neurath'a
telefon actı. Kısa cumlelerle raporunu verdi, Akın Dedel'in, babasının yasamoykusunu
arastırmaya hazır olduğunu bildirdi. Telefonu kapattı ve giysilerini cıkarmadan kendini
yatağa attı. Biraz sonra melekler gibi uyumaya baslamıstı bile.
Akın Dedel eve geldiğinde Almanlar hesabına babasının yasamoykusunu yazacağını
esi ve oğluna soylemek istiyordu, ama ikisi de coktan uyumustu.
Akın yatağa girdi uyumaya calıstı. Ama uyku tutmuyordu. Kafasında enine boyuna
tarttı. Dusundukce uykusu acılıyordu. Kalktı kendine bir kahve yaptı, bir sise de soda
actı. Kahveyle ikisi iyi gelmisti.
Brigitte'nin onerisini yeniden dusundu. "Neden olmasın?" diye mırıldandı. Madem
Almanlann boyle bir siparisleri vardı, Akın da profesyonel bir gazeteciydi, oyleyse
istediklerini yapacaktı.
Ama diğer yandan da biraz urkuyordu. Baskaları boyle bir is karsısında objektif
olamayacakları konusunda korkardı. Ama Akın'ın boyle bir endisesi yoktu. Đsini
yaparken gercekler dısında bir seye, ozellikle de duygularına prim vermezdi.
Ama yine de Akın urkuyordu. Her ne kadar babasının hayatı cok sıradan bile olsa olen
adamın gecmisini kurcalayıp sorgula-yınca kırk yıllık babasının bilinmeyen bazı sırlarıyla
karsılasmaktan urkuyordu. Hangimizin boyle sırlan yoktu ki? Hangimiz oldukten sonra
ister masum ister sarsıcı olsun oğlunun bu sımm acığa cıkarmasını isterdi ?
Babası iyi adamdı. Duzgundu. Durusttu. Yasamıs, gorevlerini yapmıs ve ebediyete intikal
etmisti. Bu kadar basit iste. Acaba Akın'ın, olen babasının hayatını kurcalamaya hakkı
var mıydı ?
Akın Dedel kafasında bu dusuncelerle sabahın ilk ısıklannı karsıladı. Oğlunu uyandınp
onun kahvaltısını hazırladı ve kargalar daha sabah kahvaltılanm yapmadan onu okula
gonderdi. Tıpkı yıllar once yatılı mektebe giderken pazartesi sabahlan babasıe
"^r saban kahvesi hazırladı ve ofise gidene
ĐL HALl^cIW?iflutIlisfeiIı
kadar kafasında serseri dusuncelerle dolandı durdu.
Ofise gittiğinde Akın'a sabahtan iki kez Brigitte Diels'in aradığını soylediler. Brigitte'ye
telefon etti. Genc kadın Akın'ı burosuna sozlesme imzalamak icin davet ediyordu.
Genc adam ofisten cıktı, kuzu kuzu Alman Ozgur Haber Ajan-sı'nın burosuna yollandı.
Brigitte, Akın'ı operek karsıladı. Toplantı masasında anlasmanın taslağı duruyordu.
Akın kağıtlara soyle bir goz gezdirdi. Kalemini cıkanp imzaladı. Brigitte genc adama
sanldı ve kulağına, "Đcimde bir his var. Seninle cok iyi seyler yapacağız" dedi.
Đzin isteyip salondan cıkan Brigitte birazdan soğutulmus bir sise sampanya ve uc
bardakla geri geldi. Ajansın foto muhabiri Eduard Raeder'in de aralarına katılmasıyla
sozlesmenin imzalanmasının serefine kadeh kaldırdılar.
Akın prensibini bir kez bozmus ve hava kararmadan icki icmeye baslamıstı. Sonra
Eduard fotoğraf makinesine film taktı. Brigitte Akın'a ajansın kimlik kartı cıkarabilmesi ve
insan kaynaklan departmanı icin Eduard'ın birkac kare fotoğraf cekeceğini soyledi.
"Acaba neden vesikalık fotoğraf istemiyorlar da kendileri cekiyorlar" diye dusundu
Akın." Eduard pes pese flas patlatırken baska bir dusunce geldi aklına: "Babamın
yasamoykusunu yazmak icin sozlesme imzalıyorum, bunu buyuk bir olay olarak
sampanyayla kutluyorlar. Bu Almanların islerine akıl sır ermiyor vallahi..."
Akın fotoğraflannın cok ilgisiz birine, Alman Botanik Enstitusu direktorune verileceğini
bilmiyordu tabii. Frank Neurath'ın da sovalyelere ileteceğini...
Brigitte bir kez daha izin isteyerek arkaya gecti. Geri geldiğinde bu kez elinde bir zarf
vardı:
"Akın burada ilk yazının avansı bin dolar var. Aynca masrafla-nn icin de bes yuz dolar."
Doğrusu Akın bunu hic beklemiyordu. Zarftaki para kadayıfın kaymağı gibi gelmisti.
Akın Dedel zarfı buyuk memnuniyetle kabul etti, ama tam cebine koyarken bambaska
bir gercekle de yuz yuze geldi: artık Brigitte patronu oluyordu!
Brigitte Diels'in patron olarak ilk onerisi de hemen geldi:
"Akın, dilersen ajansın burosunu us olarak kullanabilirsin. Đster salondaki toplantı
masasında calıs, istersen sana bir oda hazırlayalım. Yazıyla ilgili tum belgelerini getir,
daha rahat edersin." Akın bu oneriyi kabul ederse, Brigitte, Eduard ve hatta Frank Neurath,
Akın buroda yokken onun belgelerini diledikleri gibi inceleyebilecek ve belki de
aradıkları sonuca onsuz varabileceklerdi.
Ancak Akın'ın hesabı baskaydı. Calısmama ozgurluğunden vazgecmis, beğendiği,
daha durust olmak gerekirse sevismek istediği bir kadın patronu olmustu. Bir de ustune
Brigitte'nin patronu olduğu buroya tıkılıp iskenceye maruz kalamazdı.
"Brigitte, evde ve kendi ofisimde calısmam daha iyi olacak. Zaten pederin belgelerini
ve kitaplanm depremden sonra evime getirdim. Bir kısmı da ofiste. Hem sonra telefon
bağlantıları vesaire de var. Burada aynı duzeni kurmak icin zaman kaybedeceğimize
ben haftada bir uğrasam nasıl olur?" diyen Akın'a genc kadın itiraz edemedi.
Brigitte Diels, Akın'ın mazeretlerini kabullenmisti, ama yine de bir sartı vardı:
"Gorusmelerimizi haftada iki kez yapalım. Bir gun buroya gelirsin. Haftada bir aksam da
yemeğe cıkarız!"
Bu oneriye de Akın itiraz edemedi.
Akın buroya donduğunde uykusuzluğunun uzerine iki kadeh de sampanya binmis genc
adamı sersemletmisti. Masasına gecti, "Bok varmıs gibi tum gece uyanık kaldım, ince
eleyip sık dokumanın tek yaran oldu, o da uykusuzluk" diye dusundu ve ayaklarını
uzatarak kendini uykuya teslim etti.
Alman Ozgur Haber Ajansı'nm Đstanbul burosunda yine uc kisi vardı. Yine sampanya
iciliyordu. Akın'ın yerini Frank Neurath almıs ve ondan sonraki hareket planlarını
tartısıyorlardı.
Frank Neurath, "Keske buroda calısması icin ısrar etseydiniz" diye hayıflandı. Brigitte bir
ara bunu dusunduğunu, ancak deneyimli bir gazeteci olan Akın'ın birkac gun icinde
burodaki faaliyete bakarak, tek islerinin genc adamın elindeki konu olduğunu gorup
supheleneceğini dusunduğunu soyledi ve ardından da ilave etti:
"Suphe cekmemek icin burasını faal bir haber burosu haline getirmek hem cok
zahmetli, hem cok daha pahalı hem de cok daha az guvenli olurdu."
O ana kadar konusmalara katılmayan Eduard Raeder, "Dilerseniz Turkiye'deki
bağlantılarımdan Akın Dedel'i gozaltında tutma-lannı isteyeyim" dedi. Bu ilk bakısta
cazip bir fikir olarak gorundu. Sonra Frank Neurath bu isin sakıncalarını dusundu. Ya Turk
gazeteci izlendiğini fark edip suphelenmeye baslarsa. Bu fikrini odadakilerle paylastı.
Brigitte Diels kendisinden beklenmedik bir saptamada bulundu:
"Bizden suphelenmez. Bu Turkiye garip bir ulke, herkes herkesi
1
takip ettiriyor, telefonlarını dinletiyor. Herkes buna alısık galiba."
Brigitte'den daha uzun sureden beri Đstanbul'da yasayan Frank Neurath da genc
kadının dusuncesini kabul etti.
Karar verilmisti. Akın Dedel Eduard'ın Turkiye'deki bağlantıla-n tarafından gozaltında
tutulacak, genc adam Đstanbul'dan aynl-maya kalktığı ya da alıskanlıklannı
değistirdiğinde haber verilecekti. Eduard gazeteciyi izleyecek gruba onun ozelliklerini,
adreslerini aktaracaktı.
Eduard Raeder planı kabul etti:
"Yann buradaki arkadaslarla bir toplantı ayarlar, durumu iletirim. Bu arada
Almanya'dan aldığım bir talimata gore, Đstanbul'dan bir hafta kadar ayrılmam
gerekiyor. Umarım yokluğumda bana ihtiyac duyulmaz."
Bu arada Akm Dedel'in durumunda bir anormallik olursa, Đstanbul'daki ortaklan Eduard'ı
mutlaka uyaracaklardı ve sozde foto muhabiri de anında Brigitte'ye aktaracaktı. O
Đstanbul'da yokken Eduard'ın bilek gucune ihtiyaclan olursa, onu da telefonla
ayarlayacak, onun yerine birkac guvenilir Turk gereken isi yapacaktı.
Frank Neurath, Eduard'a gerekli onayı verdi. Ne Brigitte Diels ne de Frank Neurath,
Eduard'ın Đstanbul'daki bağlantılannı bilmek istiyorlardı, tıpkı ne is icin nereye gittiğini
bilmek istemedikleri gibi...
22
Eduard Raeder Taksim Meydanı'nda metro istasyonundan cıktığında yağmur baslamıstı.
Yağmurun ustune Taksim'in ruzgan da binince genc Alman'ın ici urperdi. Montunun
yakalannı kaldırarak yapıs yapıs bir Đstanbul gecesinde Beyoğlu'na doğru yurumeye
basladı. Đstiklal Caddesi'nde yuz metre kadar ilerledikten sonra anacaddenin ısıklanın
bırakarak ara sokaklara saptı. Daha once de buraya defalarca gelmisti. Turku barlann
dizili olduğu bir sokakta barlardan birine girdi. Eduard'ı goren, Orta Anadolu turkuleri
dinlemek icin buraya girdiğini sanırdı, onun Alman olduğunu oğrense sasardı.
Ancak genc Alman kulağım tırmalayan bu teksesli muziğe zor tahammul ediyordu.
Barmenden bir sise bira istedi ve sahnede turku soyleyen genc kızı incelemeye basladı.
Aslında kızın guzel, tok busesi vardı, ama ne yazık ki o bir turkucuydu ve Eduard bu tur
muziği
kesinlikle sevmiyordu. Neyse ki yarana gelen genc esmer bir adam Eduard'ı bu
eziyetten kurtardı. Esmer adam akıcı bir Alman-ca'yla ona herkesin arka odada hazır
olduğunu ve toplantıya baslayacaklarını bildirdi.
Barın arkasındaki oda ses gecilmiyordu, ama burada da Edu-ard'a zor gelen bir seyler
vardı. Kucuk odada hic mobilya yoktu. Yerde minderler vardı ve herkes bağdas kurarak
yerde oturuyor, ortadaki buyuk sinide bulunan mezelerden atıstırıp rakısını yudumluyordu.
Eduard buraya defalarca gelmesine rağmen bir Turk gibi bağdas kurarak
oturmada hep basarısızlık gostermis, bes-on dakika sonra da bacaklanmn uyusması
uzerine sıkıntılı dakikalar yasamıstı.
Bu kez de caresiz kalan Eduard kosedeki minderlerden birinin uzerine coktu. Odadaki
herkes sonradan gelen Eduard'ı birer birer selamladı.
Selam faslından sonra Eduard isteğini acıkladı. Gazeteci Akın Dedel izlenecekti. Eduard
odada bulunanlara Akın Dedel'in adreslerini, ozelliklerini vererek, onların yapması
gerekenleri anlattı. Odadakiler de bunun cok kolay olacağını, hic endiselenmemesi
gerektiğini bildirdiler.
Bu is bittiğine gore Eduard Raeder artık toplantının asıl gundem maddesine donebilirdi:
"Guney Afrika'dan yola cıkan gemi belirli yukuyle Canakkale Boğazı acıklarında
uluslararası sularda bizden gelecek talimatı bekliyor."
Eduard'a toplantıda tercumanlığını yapan esmer genc yanıt verdi:
"Peki geminin oylesine beklemesi dikkat cekmiyor mu ?"
"Hayır, cunku gemi, acentesine ve sahil radyoya ana saftının kırıldığını, acık denizde
kendi imkanlarıyla tamirat yaptıklarını bildirdi."
Odadaki Turkler kendi aralarında konustular ve ardından yine esmer genc soze basladı:
"Cecenler gerekli elması topladıklarını bildirdiler. Silahlar teslim edilince, onlar da
odemeyi yapacaklar."
"Bunu kabul etmemiz imkansız" dedi Eduard. "Almanya'daM ustlerimin kesin emirleri
var. Once ben gidip elmasları teslim alacağım. Rusya dısına sorunsuz cıkıp, tasların
değerlerinin ekspertizi yapıldıktan sonra gemi Boğaz'dan gececek ve teslimat
yapılacak. Cecenler de ilk anda anlasmamıza uyacaklarını acıklamıslardı."
Odadaki Turkler yine kendi aralarında konustular, tartıstılar ve
Eduard'ın farkına varamadığı ama Cecen gruplarının orada bulunan bir liderinin
onayından sonra Alman'ın aktardığı planın aynen uygulanacağını bildirdiler.
Esmer adam Cecen liderden aldığı son talimatları Eduard Ra-eder'e aktardı:
"Yarın Turk Hava Yollan'yla Moskova'ya ucacaksın. Moskova'da havaalanında seni bir
genc kız karsılayacak ve vereceği ic hat ucak biletleriyle sana soyleyeceği aktarmaları
yapacaksm. Gideceğin son kentte iki gece kalacaksın. Bu sırada elmaslar sana
verilecek. Ardından Cecen dostlarımızın gozetiminde havayoluyla Moskova'ya
doneceksin. Moskova'daki havaalanında gozetim kalkacak. Ondan sonra kendi
basmasın."
Eduard programı onayladığını bildirdi. Esmer genc bunu oda-dakilere aktannca,
iclerinden biri cep telefonunu cıkarıp bilinmeyen bir numarayı aradı ve Eduard'a en az
Turkce kadar yabancı gelen ve hic anlayamadığı bir lisandan konusmaya basladı.
Odanın kapısı bir kez daha acılınca hemen herkes servis yapan guvenilir garsonlardan
birinin geldiğini dusundu. Ancak iceriye giren garson değil, takım elbiseli orta yaslı
biriydi.
Eduard'ın dısında herkes kapıdan giren adamı gorunce saygıyla ayağa kalktı. Kimi
adamın elini opuyor, kimisiyle de adam ku-caklasıyordu. Eduard'ı da "Ağabey"
dedikleri adama tanıttılar.
Ağabey aksansız bir Almanca'yla konusmaya basladı:
"Đstanbul'a adım attığınız anda gelisinizin haberi verildi. Sizinle karsılasmayı hic
dusunmuyordum, ama bu iyi bir tesaduf oldu. Dostlarımız icin yine dostlarımızla
calısmaya devam ederseniz, ikimizin de bası ağrımaz."
"Bundan emin olabilirsiniz" diyen Eduard kafasından Rusya seferinin son planlarını
geciriyordu.
Ağabey ve Turkler serefe kadeh tokustururken Eduard da "Umarım her sey gecen
partideki gibi puruzsuz olur" diye dusundu.
Gecen defa da Eduard elmas dolu bir torbayla havaalanında bırakılmıstı. Bir sure sonra
adının anons edildiğini duymus ve danısma bankosuna gidince kendisini bir Rus
diplomatın beklediğini gormustu. Daha onceden satın alınan diplomat Eduard'dan
cantasını vermesini istemisti. Elmas dolu kucuk cantayı buyuk bond cantasına
yerlestirdikten sonra Eduard'a, "Artık dıs hatlar terminaline gecip Amsterdam ucağına
yetismeliyiz" demisti. Rus diplomatın cantası ne Moskova'da ne de Amsterdam'da
aranmıstı. Tam bes saat sonra da tasların ekspertizi baslamıstı.
Eduard Raeder artık turku barın arkasındaki odadan ayrılma
zamanının geldiğini dusunuyordu ki, kapı bir kez daha acıldı. Once iceriye mis gibi
kebapların kokusu girdi. Koskocaman bir tepside tepeleme kebap vardı.
Gidip gitmemek arasında bocaladı. Karnı aclıktan gurulduyor-du, ama kokusu ve de
yemesi nefis bu kebaplar daha sonra Edu-ard'ın midesinde rahatsızlık yaratıyordu. Ertesi
sabaha karsı cıkacak mide ağrılarını akimin kosesine iten Eduard Raeder kebapların
konduğu siniye yanastı, lavas ekmeğinin arasına cop sisleri doldurdu, bol da sumaklı
soğan ekleyip aksam yemeğine basladı.
23
Akın Dedel'in annesinin Yalova'daki evi coktan bosaltılmıstı. Akın da babasına ait
bircok belge ve fotoğrafı tek erkek cocuk olduğu icin evine getirmis, bir baska deyisle
onlara sahip cıkmıstı.
Đlk bakısta bir suru ıvır zıvır olarak gorunen kağıt parcalan, defterler ve albumler simdi
genc adamın para kazanmasına, verdiği uzun aradan sonra tekrar mesleğe donmesine
neden oluyordu.
Akın pazartesi gunleri Alman Ozgur Haber Ajansı'nın Zincirli-kuyu'daki ofisine gidiyor ve
haftanın ilk gunu dunyadaki milyonlarca calısan kisi gibi ise baslamanın sıkıntısını
yasıyordu. Hos pazartesileri ajansa gitmesi icin kimse zorlamamıstı, ama Akın yeniden
para karsılığı calıstığını iyice icsellestirmek icin kendini bu cendereye sokuyordu.
Ardından haftanın sonuna doğru, genellikle persembe geceleri de Brigitte Diels'le
yemeğe cıkıyorlardı.
Ajansın ofisinde fazla takılmadığı icin Brigitte'yle hazırladığı yazıyla ilgili fazla
konusamıyorlardı. Ama persembe aksamları rakı esliğinde uzun uzun sohbet imkanı
buluyorlardı.
Yine bir persembe aksamı Akın, Brigitte'yi ofisinin kapısından aldı ve Beyoğlu'nda
yemek yerken insanı rahatsız etmeden fasıl yapılan kucuk bir meyhaneye goturdu.
Yolda gidecekleri meyhanenin adını soran Brigitte masaya oturduklarında hayal
kırıklığına uğramıstı:
"Ben de adına bakarak daha Bizans havası soluyacağımız bir yere gideceğimizi
sanmıstım."
Akın durdu, dusundu. Deniz mavisi gozlu kadın haklıydı. Ama ne yanıt verecekti?
Sonunda masaya dizilen ufak meze tabaklarını Brigitte'ye gosterdi:
"Bak burada da coğu sey Bizans'tan gunumuze gelmis, diyar-ı
Rum'un temelleri uzerine kurulmus. Hem su duvarlar da Bizans zamanından kalmıs..."
Dam ustunde saksağan. Ama Akın'ın Anadolu'nun kultur gecmisini, Đstanbul'un
kozmopolit dehlizlerinden suzup entelektuel bir solene cevirmek gibi bir niyeti yoktu o
aksam. Sadece dort kadeh rakısını icip, mezelerin tadına bakmak ve bet sesiyle fısıltı
halinde fasıla eslik etmek istiyordu.
Zaten Brigitte de ısrarcı olmadı ve konusmayı en cok sevdiği konuyu actı. Akın'ın
babasının yasamoykusu nasıl gidiyordu? Bri-gitte'nin heyecanına bakılırsa, Alman
kamuoyu Akın'ın babasının olağan ve sıradan yasamoykusunu dort gozle bekliyordu.
"Bu hafta babamın bıraktığı tum belgeleri, fotoğrafları tasnif ettim" diyen Akm'a Brigitte
"Bravo" diye tezahurat yaptı ve alkısladı. Akın alcakgonullulukle bunu kabullendi ve
devam etti:
"Ancak son iki gunden beri kafamı kurcalayan bir sorun var. Babam Đstanbul'da doğdu,
altmıs sekiz yıl yasadı ve Yalova'da oldu. Yasamoykusunu yazmaya nereden
baslayacağıma karar veremiyorum. Acaba oğretmenlik tarafım mı on plana cıkarsam
yoksa ozel yasamını mı ?"
Brigitte onunde duran mezeleri biraz eseledi. Rakısından bir yudum aldı ve ilginc bir
oneride bulundu:
"Babanın yasamoykusunu sen yazdığına gore, bence senin doğumundan itibaren onun
hayalını anlatmaya basla Gerektiğinde geri donuslerle senin doğumundan onceki
donemi de anlatabilirsin."
Aslında guzel bir fikirdi, ama Akın'ın bir cekincesi vardı:
"Đyi ama ben doğduğum kasaba ve orada ailemin surdurduğu yasam hakkında hicbir
sey bilmiyorum ki ! Doğduktan bir iki yıl sonra babam ile annemin tayinleri bir baska
kasabaya cıkmıs. O kasabayı ve oradaki yasamımızı da hatırlamıyorum. Bence baska
bir dayanak noktasından hareket etmeliyiz."
Anlasılan Brigitte o aksam yemeğe hazırlıklı gelmisti:
"Bana Beysehir'de doğduğunu soylemistin. Neden birlikte Beysehir'e gidip orada
arastırma yapmıyoruz ?"
Bu da iyi fikirdi, ama Akın'ın itiraz etmesi gerekiyordu:
"Sana biraz once soyledim ya. Beysehir hakkında hicbir sey bilmediğim gibi orada ne
bulacağımı, ne arastıracağımı da bilmiyorum. Sen ne bulacağımızı sanıyorsun ?"
"Canım mutlaka orada babanın tanıdıklarına rastlarız. Onlardan birkac anekdot alırız.
Boylece yazm daha da renklenir. Beysehir'de aradığımızı bulamazsak, babanın gorev
yaptığı diğer kasaba ve sehirlere de uğrarız. Amac yazının dort dortluk olması değil mi?"
Brigitte'nin ısran karsısında Akın'm kafası iyice karıstı. Zaten babasının yasamoykusunu
siparis etmelerinden dolayı bu Alman gazetecilerin mesleki yeteneğinden suphe
ediyordu, bir de onca masraf yapıp Anadolu'ya arastırmak icin gitmek istemeleri
durumu acıklanmaz kılıyordu. En azından objektif gazetecilik kriterlerine gore.
Akın durup biraz dusundu. Brigitte'nin ısrarına bakılırsa, ikisi birlikte Beysehir'e
gideceklerdi. Bunun icin karsısındaki kadının sınırlarını denemeye karar verdi:
"Bak ben Beysehir'e kadar araba kullanamam. Buradan ucakla Konya'ya gider orada
bir araba kiralarız. Hem baska bir zorluk daha var. Sen daha Đstanbul'u tanımıyorsun.
Anadolu'yu gezmek istiyorsun. Kalacağımız oteller, yiyecekler sana surekli sorun
cıkarabilir. Kimi otellerde ise ikimiz aynı odada gecelemek zorunda kalabiliriz."
Brigitte gulerek, "Dert ettiğin seylere bak" dedi ve devam etti:
"Senin dilediğin araclarla dolasırız. Nasılsa ekstra harcamaları ben onaylayacağım.
Bulabildiğimiz en iyi otellerde konaklarız. Hem zaten bilmediğim yerlerdeki otellerde tek
basıma kalmaktan cekinirim. Seninle gecelemek bana her seyden once cok cazip
gelecektir. Birbirimiz hakkında oğreneceğimiz daha cok seyin olduğuna inanıyorum."
Evet Brigitte burada yuzde yuz haklıydı. Akın ile Brigitte'nin birbirlerini daha iyi tanıması
gerekiyordu.
Son kadehlerini icerken Brigitte ertesi hafta Konya ucusu icin ve orada kiralayacakları
araba icin gerekli rezervasyonları yapacağını soyledi.
Akın'ın bu sure icinde yapacağı iki is vardı: bir kadına, esine seyahate gideceğini
soylemek ve bir baska kadından, Brigitte'den haber beklemek.
24
Akın, Brigitte'yle bulustuğu aksam eve cok gec gidebildi. Ertesi sabah erkenden oğlunu
okula gonderdi ve esine gezi hikayesini ne zaman acacağını dusunup durdu. Esi
babasının yasamoykusunu Almanlar icin yazdığı gerceğini hic ciddiye almıyordu. Hos
normal bir insan aklı da bunu ciddiye almazdı. Akın'ın esi de tamamen normal biriydi.
Sık sık Alman kadın gazeteciyle yemeğe cıkmasını simdilik kaydıyla sorun etmiyordu.
Esinin bu uyumlu
tavrı genc adamı mutlu etse de Akın'ın bilmediği bir gercek vardı. Artık esi onu
umursamıyor, davranıslarını sorgulamıyordu. Kurtulma umidi olmayan bir hastaya
doktorun, "Artık ne yersen ye" dediği gibi Akın'ın esi de evliliğinin son asamaya girdiğini
hissederek zımni olarak genc adama, "Ne yaparsan yap. Đp inceldiği yerden kopacak
nasıl olsa" demisti.
Ama kadınların bu gibi ince planlarını hicbir erkeğin fark etmediği gibi Akın da bu
tutumun neler getireceğinden habersiz hayatının yazısını hazırlamak icin debelenip
duruyordu.
Esiyle her zamanki gibi sabah kahvesini icti. Sabah sabah esine konuyu acmamaya
karar verdi, cunku sabah saatlerinde ikisi de "ak" denileni kara anlayacak kadar huysuz
olurlardı.
Her zamanki saatte evden cıktılar. Esinin Akm'a tek tepkisi, "Kravat takıp takım elbise
giymissin Akın, yine toplantın mı var?" seklindeki sorusu oldu. Evet o aksam Akın'ın bir
toplantısı vardı. Once bir konferans dinleyecek ardından da yemeğe katılacaktı.
Akın esini gideceği sirkete bıraktı, ardından buroya dondu. Esi arabadan inerken
sadece "Bebek, biliyorsun bu aksam toplantım var, gec kalabilirim" demisti.
Oysa ertesi aksam da liseden aynı yıl mezun olduğu arkadaslarıyla Cemiyet'te yemek
yiyecekti. Akın ertesi aksamın programını esine soylemekten kacınmıstı. Hem zamanı
da değildi.
Arabasını ofise doğru surerken esiyle ortak yasamlarının garipliğini dusundu. Aynı evi ve
aynı ofisi paylasıyorlardı, ama sanılanın aksine birbirlerini hemen hemen hic
gormuyorlardı.
Sabahlan Akın esini musaviri olduğu sirketlerden birine bırakıyor, oradan ya ofise ya da
o gunku programını gerceklestirmeye gidiyordu. Esi ofise geldiğinde o kendi odasında,
Akın da kendi odasında calısıyordu. Sonra eve birlikte gidiyorlardı. Tabii Akın'ın o aksam
icin bir programı yoksa. Evde de herkes kendi kafasına gore hareket ediyordu. Akın'ın
aksam yemeği rakı esliğinde saatlerce uzarken oğlu erkenden yatıyor, esi ise televizyon
izliyor, kitap okuyordu.
Akın Dedel o aksam toplantısına gitti, ertesi aksam da lise arkadaslarıyla yemeğini
yedi, gecmiste yasananların geyiğini yaptı. Bu arada Brigitte de genc adamı arayarak
cuma gunu Konya'ya ucacaklannı soylemisti.
Persembe aksamı eve donerlerken arabada esine cekine cekine, "Bebek, yarın
Konya'ya gitmem gerekiyor" dedi. Esi nedenini bile sormadı. Kısa suren bir suskunluk
sonrasında Akın Konya gezisinin nedenini anlattı, ama esi oralı değildi. Eve geldiklerinde
arabadan inerken sadece, "Akın sen gezideyken ikimiz de kafamızı dinleriz, iyi olur. Ara
sıra ayrı kalmanın yaran var" dedi.
Akın icin bir sakıncası yoktu. Brigitte ne dusunurse dusunsun bu gezi Akın icin salt bir is
gezisiydi. Ancak is ile eğlence coğu zaman birbirine karısmaz mıydı ?
Brigitte Diels, Akın'ı aradıktan sonra Frank Neurath'a telefon ederek cuma gunu
Konya'ya gideceklerini bildirdi. Neurath bu habere sevinmisti ve "O zaman persembe
gecesi saat onda evime gel sovalyelerle ortak bir toplantı yapalım" dedi.
Brigitte sasırdı. Sovalyeler Đstanbul'da mıydı? Yoksa Frank onu evine cağırmak icin mi
boyle bir numara yapıyordu? Ama ne olursa olsun sovalyeler soz konusuysa, Brigitte'nin
Frank'ın evine gitmesi kacınılmazdı.
Brigitte persembe aksamı Frank Neurath'ın Ayazpasa'daki evinin kapısını caldı. Kapıyı
acan Frank'm uzerinde rahat ev kıyafetleri yerine takım elbise goren Brigitte, "Gercekten
de toplantı olacak" diye dusundu.
Frank Neurath genc kadını evinin salonuna goturdu. Uclu bir kanepeye oturması icin
isaret eti. Kanepenin biraz onunde ise kare bir sehpanın uzerinde genis ekran bir
bilgisayar monitoru, hemen yanı basında ise server'ı duruyordu. Frank genc kadına ne
ikram edebileceğini sordu. Brigitte bir kadeh konyak istedi. Frank Neurath ickileri
hazırlamak icin mutfağa gidince Brigitte gecmise dondu ve sovalyelerle ilk
karsılasmasını hatırladı.
Brigitte babasının da bir sovalye olduğunu biliyordu. Ama tum ısrarına karsın babası
ona sovalyeler hakkında en ufak bir sey anlatmamıstı. Sovalyeler Đstanbul'daki gorev
icin kendisini secerken, kuskusuz davaları icin sarsılmaz inancını ve bağlılığını goz
onune almıslardı, ama babasının sovalye olmasının da katkısı vardı. Tabii bir de Turkce
bilmesinin bu operasyon icin cok onemi vardı.
Brigitte Turkce bildiğim Akın'dan saklamıstı. Genc kadının yabancı dil oğrenme
konusunda yeteneği vardı. Daha kucuk bir kızken mahallede ve okuldaki Turk
cocuklarından Turkce'yi oğrenmisti. Turkce bilmesi Turkiye'deki operasyon icin
onemliydi, ama bu gerceği Akın'ın bilmesine simdilik gerek yoktu.
Brigitte'nin sovalyelerle ilk ve son iliskisi Almanya'da beklediğinden de sıradan bir
sekilde olmustu. Babası bir aksam, ona Herr Schmidt adıyla birinin telefon edeceğini
soylemis ve vereceği randevuya gitmesi gerektiğini vurgulamıstı.
Cok gecmeden de Herr Schmidt Brigitte'nin calıstığı halkla iliskiler
sirketini aramıs, genc kadınla iki gun sonra bulusup bir is gorusmesi yapmak
istediğini soylemisti. Đs gorusmesi icin de randevuyu Alman Sansolyelik binasına yakın bir
barda is cıkıs saatinde vermisti. Brigitte bara girdiğinde, orta yaslı guven telkin eden bir
adam onun koluna girerek salonun arkalarındaki bir masaya goturmustu.
Bar henuz yukunu almamıstı ve Schmidt boyle bulustukları icin ozur diledi. Ardından
genc kadını uzun sureden beri izlediklerini ve davaları icin kendisine ihtiyacları
olduğunu anlattı. Brigitte eğer kabul ederse, birkac ay Turkiye'de yasayıp hayati onemi
olan ama tehlikesiz bir operasyonda kilit noktada bulunabilir miydi?
Genc kadın tereddutsuz oneriyi kabul etti.
Schmidt buna memnun olmustu. Ertesi gun oğleden sonra ikide genc kadına yine aynı
barda randevu verdi. Gerekli islemler yapılacak ve Brigitte Diels resmen yeni isine
baslayacaktı.
Brigitte de memnundu. Ertesi sabah ise gidince hic hoslanmadığı escinsel patronunun
karsısına dikilecek ve buyuk keyifle istifasını verecekti. Oğleden sonra ise davasına
hizmet icin faal gorevine baslayacaktı.
Brigitte Diels ertesi gun bara gittiğinde Bay Schmidt'i kendisini bekler buldu. Adam genc
kadım gorunce masasından kalktı ve Brigitte'ye kendi burosuna gitmelerinin daha iyi
olacağını soyledi.
Schmidt genc kadını Alman Sansolyelik binasına goturdu. Kapıdaki gorevliler adamı
besbelli tanıyorlardı. Selam verdiler ve Brigitte'nin de Herr Schmidt'le iceri girmesine ses
cıkarmadılar. Brigitte Diels bina icinde yeni isvereniyle birlikte uzun uzun yurudu.
Sonunda uzun los bir koridordaki kapılardan birini actı.
Kapıdan girince bir sekreter masası vardı. Bay Schmidt sekreterine filtre kahve
getirmesini soyledi ve kendisine telefon bağlamamasını, ziyaretci kabul etmeceğini
kesin bir dille belirtti. Ardından ikinci, ancak bu kez deri kapitone bir kapıyı acarak
oldukca genis bir odaya soktu genc kadım.
Bay Schmidt, Brigitte Diels'e oturması icin deri koltuklardan birini isaret etti. Sekreter
kahvelerini getirdi. Kahvelerini bitirene kadar hemen hemen hic konusmadılar.
"Dun verdiğin kararda bir değisiklik var mı?" diye sordu Herr Schmidt.
"Hayır, kesinlikle yok" dedi Brigitte kararlı bir ifadeyle. "Biraz once calıstığım sirkete
buyuk bir zevkle istifamı verdim. Artık gecmisi kapıyor, yıllardan beri hayal ettiğim bir
misyona baslamak icin can atıyorum."
"Buna sevindim. Yeni gorevine baslamadan once senden yemin etmeni isteyeceğim."
Brigitte hazır olduğunu soyledi. Heri" Schmidt masasına gecti, cekmecesinden ozenle
katlanmıs uzerinde gamalı hac olan bir bayrak cıkarardı ve masaya yaydı. Onun
uzerine yine cekmeceden cıkardığı bir minyatur kılıcı yerlestirdi ve Brigitte'ye yanma
gelmesini isaret etti.
Brigitte masaya yaklastı. Schmidt genc kadının sol elini bayrağın uzerine koydu, sağ
eline de minyatur kılıcı verdi. Sonra genc kadının elini minyatur kılıcın sivri ucu gırtlağını
bastırıncaya kadar yukan kaldırdı.
Schmidt yemin metnini okuyacağını, genc kadının da tekrar etmesini istedi. "En Buyuk
Toton Sovalyesi'nin himayesinde, ozel yetkili sovalyenin huzurunda yemin ederim ki"
diyerek baslayan yemin metnini tekrarlarken Brigitte zaman zaman gırtlağına dayalı
kılıcın sivri ucu yuzunden zorlandı.
Yemin toreni bittikten sonra Herr Schmidt bayrağı katladı, kılıcla birlikte cekmecesine
değil de deri cantasına koydu ve genc kadınla karsılıklı deri koltuklara oturarak ondan
beklediklerini ve gorevin icyuzunun bir bolumunu anlattı. Duyduklan karsısında Brigitte
hayrete dustu ve kendisinden bekleneni oğrenince de gururlandı.
Herr Schmidt'in odasından cıkarken uyurgezer gibiydi Brigitte. Binanın cıkıs kapısını
birkac kez sorarak buldu.
Frank Neurath'ın, elindeki tombul kadehi uzatıp, "Đste ickini getirdim" demesiyle genc
kadın yakın gecmisin anılarından sıyrıldı. Evet sovalyelerle ilk teması cok sıradan
olmustu. Her gun binlerce Alman vatandasının yaptığı gibi Sansolyelik binasına gitmis,
birbirine benzeyen odalardan birinde sovalyelere yemin ederek misyonunu ustlenmisti.
Sovalyeler hakkında aysbergin su yuzunde kalan kısmı kadar bilgisi vardı. Tıpkı
kendisine verilen gorevde acıklanan veriler gibi. Ne yazık ki sovalyeler hakkında daha
fazla sey oğrenemeyecekti. Cunku o bir kadındı ve sovalyeler aralarına kesinlikle kadın
almazlardı. Bu gibi durumlarda guvenilir kadın yandasların yardımına basvurulurdu
sadece, o kadar.
Brigitte'nin ici biraz buruldu. Ama biraz sonra ikinci kez sovalyelerle karsılasacağı
dusuncesiyle rahatladı. Bu arada ickisini de bitirmisti. Frank Neurath saatine baktı:
"Almanya ile Turkiye arasındaki saat farkını hesaba katarsak sovalyeler yeni
toplandılar. Birazdan bizi de toplantıya cağırabilirler,
hazırlığımızı yapsak iyi olur."
Genc kadm olacakları heyecanla beklerken Frank Neurath bilgisayarını calıstırdı. Ekran
ısıldamaya basladı. Bilgisayar ekranında asama asama Neurath'a parolalar soruldu.
Adam hepsini yanıtladı ve ekranda mor bir zemin uzerinde sovalye kılıcının goruntusu
belirdi.
Ardından Neurath bilgisayarın arkasında bulunan değisik acılarda yerlestirilmis iki spotu
yaktı. Brigitte'nin oturduğu kanepe ısığa boğuldu.
Sovalyelerin Đstanbul'daki temsilcisi kucuk bir mikrofonu genc kadının yakasına tutturdu.
Bir tane de kendi yakasına takarak Brigitte'nin yanma oturdu ve monitorun yanında
yılan bası gibi uzanan aparatı gostererek, "Bu bizim kameramız. Goruntumuzu Đnternet
uzerinden Almanya'ya gondereceğiz. Orada cok daha gelismis bir teknoloji var.
Teknisyenler Đntemet'ten aldıkları goruntu ve sesi toplantı salonuna kurulan dev ekrana
tasıyacaklar. Salonda kurulu kameralardan elde edilen goruntu de buraya bizim
bilgisayarımıza gelecek, bir nevi telekonferans yapacağız."
Brigitte kendisine aktarılanları anladığını belirten bir bas isareti yaptı. Neurath devam
etti:
"Bu anın tadım cıkar. Sovalyeler ancak cok onemli hallerde bu sekilde kabuklarını
aralarlar. En son bir Guney Amerika operasyonu sırasında boyle bir uygulama olmustu."
Neurath son bir uyanda bulunmayı da ihmal etmedi:
"Konusurken hep kameraya bak. Tabii sana bir sey sorarlarsa. Konusmam sakın
uzatma, cunku buyuk sovalyeler uzun soylevlerden ve de ukalalıktan hic
hazzetmezler..."
Cok gecmeden bilgisayar ekranında bir uyarı yazısı goruldu:
"Uc dakika icinde bağlantıya gecilecek."
Frank Neurath kravatını duzeltti. Brigitte kanepede daha dik oturmaya ozen gosterdi ve
hic konusmadan sehpa uzerindeki monitore bakmaya basladılar.
Yavas yavas ekrandaki sovalye kılıcının goruntusu silindi ve hemen ardından da yeni
bir goruntu yuklenmeye basladı. Sovalyeler tapınaktan bağlantıya gectiler. Brigitte
merakla ekranın tam olarak aydınlanmasını bosu bosuna bekledi. Salon ozellikle los
yansıtılıyordu. Genc kadın masalarında oturanlann sadece siluetlerini gorebiliyordu.
Oysa en azından Herr Schmidt'i gorebileceğini sanıyordu.
Frank Neurath kıpırdamadan duruyor ve buyuk sovalyelerden birinin kendisine soru
yoneltmesini bekliyordu. Ancak o da hayal
kırıklığına uğradı. En Buyuk Toton Sovalyesi direktifini verdi:
"Bağlantıyı kısa tutmamız gerek. Onun icin genc bayan bugune kadar yaptıklarını
ozetlesin."
Brigitte Diels ilk kez isverenlerinin karsısındaydı. Heyecanlandığını belli etmek istemese
de herkes onun ruh halini anladı. Genc kadın o gune kadar Akınla yaptığı gorusmeleri
ve Turk gazetecinin yazısında geldiği yeri ozetledi. Buyuk Sovalyeler Diels'in anlattıklarını
ses cıkarmadan dinlediler.
"Yarın Akın'la Konya'ya gideceğiz oradan da Beysehir'e gececeğiz. Akın'm babasının
gorev yaptığı yerleri de gorup, biraz da oralarda arastırma yapacağız. Bu arastırma cok
ilginc olabilir" diyen Brigitte Diels'in cumlesi yarım kaldı. Soze karısan bir erkek sesi genc
kadına umut asıladı:
"Bana kalırsa aradığınızı Beysehir ve Konya'da bulacaksınız." Bu sesin sahibi Buyuk
Toton Girisim Sovalyesi'ydi, ama bunu Brigitte'nin tahmin etmesine imkan yoktu. Bir
baskası konusmaya basladı:
"Simdiye kadar cok zaman yitirdik. Sizden bu isi en kısa surede bitirmenizi bekliyorum.
Gerek duyarsanız size dilediğiniz kadar yardımcı yollayabilir veya maddi kaynaklarımızı
sonuna kadar acabiliriz. Ama bu is kısa surede tamamlanmalı, cunku elimizdeki
bilgilerin bir kısmının baskalarına sızma ihtimali gun gectikce artıyor. Bu da yanm
yuzyıllık cabamızı bosa cıkanr."
Bu konusan En Buyuk Toton Sovalyesi'ydi, ama Đstanbul'da bilgisayar monitoru
karsısında oturanlar hoparlorden gelen sesin sahibinin kim olduğunu bilmiyorlardı.
Bu sozlerden sonra bağlantı kesildi. Brigitte Diels ile Frank Ne-urath bir sure tek kelime
etmeden, hatta kıpırdamadan dusunduler. Brigitte Diels sovalyeler icin ustlendiği ilk isin
basansızlıkla sonuclanmasını kesinlikle istemezdi. Hele zaman yitirilip nihai sonucun
baskalan tarafından ortaya cıkarılmasına hic tahammulu yoktu. Boyle bir sey olursa,
kendini bildi bileli yasamını adadığı davada lanetli bir insan olurdu. Kafasında, "Sonuca
daha kolay nasıl gidebilirim?" diye planlar yaptı.
Frank Neurath ise tam bir hayal kınklığı yasıyordu. Buyuk Sovalyeler arasında birkac
kisiyi yakından tanıyordu. Onlar bile kendisiyle tek kelime etmemislerdi. Bir de
sovalyelerin Đstanbul'daki temsilcisi ve operasyonun yoneticisi olacaktı.
Dorduncu bolum
25
Nereden nereye ? Daha birkac ay oncesine kadar issiz bir gazeteci olan Akın Dedel
Almanlar hesabına calısmaya baslamıs ve ilk arastırma gezisine de cıkmıstı. Đnsan kus
misaliydi, Akın cuma sabah saatlerinde Đstanbul'dan ucağa binmis ve daha oğle
olmadan Konya'ya inmisti. Her ne kadar "Gez dunyayı gor Konya'yı" demislerse de Akın
ve yanındaki kısa kızıl saclı, iri goğuslu hatunun bu etapta Konya'yı gorecek halleri
yoktu.
Havaalanı terminalinde bulunan kiralık araba ofisine giden ikili Đstanbul'dan
rezervasyonunu yaptırdıklan arabanın anahtarla-nnı teslim aldı.
Sanslarına sirketin elinde tek bir Renault 12 Station kalmıstı. Yani demode kamyonlar
gibi ağır direksiyonu olan ve bu benzerliği yuk tasımada kendini gosteren, bir rivayete
gore de yuzyılın baslarında ilk defa Ford'un T serisine rakip olarak imal edilen, ama
Turkiye'de her yeni yılla birlikte nedense "son model" oluve-ren Renault 12'yi kabul
etmekten baska careleri yoktu.
Son model arabanın direksiyonuna gecen Akın havaalanından cıkarak Beysehir yoluna
yoneldi.
Doğduğu beldeye gidiyordu genc gazeteci, ama orayla ilgili tek bir sey bilmiyordu.
Olsun.
Akın "Orda bir koy var uzakta, gitmesek de gormesek de o koy bizim koyumuzdur"
sarkılanyla buyumustu. Simdi gormediği koye, pardon sehre hem de sehirlerin beyine
Beysehir'e gidiyordu. Kafasında hicbir fikir, yureğinde hic heyecan olmadan.
Hava kararmaya basladığında Beysehir'e varmıslardı. Oncelikle otel sorununu
halletmeleri gerekiyordu. Kasaba merkezinde gorduğu bir belediye zabıta memurunun
yanına arabasını yanastıran Akın kalabilecekleri bir otel onermesini istedi. Soyle gurultusuz,
sakin sakin konaklayabilecekleri ve iyi bir restoranı olan. Zabıta memuru Ustunler
Plajı'nda gol manzaralı bir oteli onerince Akın'ın cok hosuna gitti. Hele oteli gordukten
sonra hosnutluğu daha da arttı. Allah biliyor ya Akın burada boyle bir otel bulacağını hic
tahmin etmiyordu.
Akın ve Brigitte odalarına yerlestikten sonra erken bir aksam yemeği icin otelin
lokantasına indiler. Hava kararmıstı. Rakı saati gelmisti. Yemeklerini erken yemeleri
gerektiğinin bilincindeydi ikili. Cunku o aksam yapacak cok onemli ve ozel bir isleri
vardı. Bunu ikisi de biliyordu. Tek kelime bile konusmadan telepatik bir anlasma
yapmıslardı. Đkisi de bunun icin cok gec kaldıklarının farkındaydı.
Cam kenarında bir masaya oturdular. Kıs mevsiminde olduklarından otel neredeyse
bos sayılırdı. Guler yuzlu genc bir garson daha masaya oturur oturmaz onlara yetmislik
bir Kulup rakısı getirdi.
"Abi Beysehir'de tek bir sise Kulup bulabildik. Yann Seydisehir'den getirteceğiz. Umarım
bu aksam bu sizi idare eder" diyen garsona pesin bahsis vermek artık farz olmustu. Hem
de okkalı tarafından. Akın otele adım atar atmaz resepsiyonda kaydını yaptırırken rakı
siparisini de vermisti.
Akın kadehlere rakı koyarken genc garson da bol soğanlı bir coban salata getirdi. Biraz
beyazpeynir, biraz kısır, oktangecme, cokratma, papazyahnisi gibi yoresel
yemeklerden tadımlık geldi. Uzaklarda karaltılar ve ısıklar vardı. Sessiz, sakin bir ortamdı.
Đstanbul'dan, sorunlardan yuzlerce kilometre uzakta kaybolmus bir gecede Akın
karsısında deniz mavisi gozlu kadınla huzur dolu bir aksama rakısından bir yudum alarak
basladı.
Genc garson masanın etrafında pervane gibi donuyor. Masaya surekli bir seyler
tasıyordu. Ana yemek olarak ne yiyeceklerini sorunca Akın hic dusunmeden golde
tutulan sazan balığından istedi. Masada zaten sazandan yapılmıs papazyahnisi vardı.
Akın bu kez balığın kızartmasını tercih etti. Genc garsonun baska bir onerisi vardı:
"Đyi bir secim, bu mevsimde tutulan sazanlar cok lezzetli olur, ama ben biraz da sarı
bıyıklıbalık da denilen sırazbalığının tadına bakmanızı tavsiye edeceğim. Beysehirlilere
gore bu golun en lezzetli balığıdır."
Akın bu oneriyi coskuyla kabul etti ve Brigitte'ye gecenin geyik konusunun ipuclarını
verdi:
"Bir yerlerde okumustum. Bu aksam yiyeceğimiz sazan balıklarının cok değisik bir
oykusu var. Dinlemek ister misin?"
Boyle abes bir soru olmazdı. Kızıl saclı genc kadın zaten Akın'ın ağzının icine bakıyor,
anlatacağı her seyi sanki dunyanın en onemli konusuymus gibi dinliyordu. Kısaca
Brigitte de gecenin havasına girmisti. Akın anlatmaya basladı:
"Vaktiyle buralardaki dağlarda disi savascılar, Amazonlar yasarmıs. Buyuk Đskender,
MO 300'lu yıllarda Anadolu'ya yaptığı seferde Beysehir yakınlarında konaklamıs. Hatta
konakladığı bolgeye bugun de Đskender Bağlan deniyor. Neyse lafı uzatmayayım
Đskender kadın savascılann kendisine boyun eğmesi icin elciler gondermis. Ancak
Amazonlar bunu kabul etmemisler. Ardından Đskender onlann uzerine bir birlik
gondermis, ama Amazonlar onlan tuzağa dusurmus. Buyuk Đskender daha buyuk bir
orduyu ustlerine yollayınca Amazonlar esir olmaktansa olmeyi yeğlemis, toplu halde
gole atlamıslar. Kendilerini gole atan Amazonlar olmeyip balık olmuslar. Bu balıklara
once Amazon, ardından nesiller sonra Amazan, cok daha sonra da kısaltarak sazan
demisler."
Ucuncu kadehe gelmislerdi ve Akın hayatından memnundu. Kafasından cılgın
dusunceler gecerken biraz once anlattığı oykunun etkisiyle cazip bir fikrin beyninin gri
hucrelerine yerlestiğini hissetti. Bunu hemen Brigitte'yle paylasmalıydı:
"Brigitte, bak guzelim. Gazeteciliğin boku cıktı. Zaten Turkiye'de yıllar once cıkmıstı, son
gelismelerden sonra bakıyorum da Almanya'da da isin cılkı cıkmıs. Yoksa durup
dururken yıllar once olen babamın hayat hikayesi icin bunca cırpınır durur muydunuz ?"
Brigitte deniz mavisi gozlerini Akın'dan ayırmadan konustu:
"Daha once sen demistin, kucuk islerden buyuk haberler cıkar diye. Kim bilir belki de
biz bu iste hic de tahmin edemeyeceğin seylerle karsılasınz."
Brigitte birden durdu. Đckinin rehavetiyle gereğinden cok konustuğunu fark etmisti. Yine
ickinin rehavetiyle Akın da karsısındaki kadının tedirginliğinin aynmına varamadı.
Aslında o an Akın icin en onemli olay kafasındaki fikri karsısındakine aktarmaktı. Sozune
devam etti:
"Brigitte, buyuk ikramiye cıkacak değil ya! Bak ben diyorum ki, bu isi burada bırakalım.
Đstanbul'a da donmeyelim. Baska bir yere de gitmeyelim. Beysehir golundeki ıssız
adalardan birine yerleselim."
Brigitte de sarhos muhabbetine katıldı:
"Yani Adem ile Havva gibi mi yasayacağız?"
"Yok be kızım. Daha uretken olacağız. Golde sazan yetistirecegiz.
Boylelikle de Amazonların sonsuza dek yasamalarına katkıda bulunacağız..."
Fikir cok guzeldi. Tam da Akın Dedel'den beklenecek bir seydi. Tam o sırada masaya
yanasan guler yuzlu garson Akın'ın tam aradığı bilirkisiydi. Hemen ondan goldeki
adaların konumlarını, ozelliklerini oğrendi. Hemen karannı verdi. Mutlaka Kızkulesi
Adası'na yerlesmeliydiler. Bu bes altı bin metrekarelik toprak parcasının da kendine
gore bir oykusu vardır ve Akın bunu kesinlikle bulacaktır. Bu arada deniz mavisi gozlu ve
tabii ki iri goğuslu Brigitte'yle golun uzerindeki cennette kendilerine yeni bir yasam
kuracaklardı.
Kahvelerini ictiler. Akın bir kez cosmustu. Brigitte'yi dısarı surukledi. Gol kıyısında biraz
dolasıp sazan muhabbetine devam etmek istiyordu.
Kapıdan dısarı adım atar atmaz Akın elini Brigitte'nin omzuna attı. Genc kadın da
Akın'ın beline sarıldı. Gecenin soğuğunda usumemek icin birbirlerine sarılmıs bir halde
gol kıyısında yuruduler. Akın'ın gozleri ilerdeki karaltılarda yerleseceği adayı ararken,
Bri-gitte genc adama iyice sokuldu. Đki beden arasındaki mesafe kısa-lınca Akın'ın eli
Brigitte'nin sağ goğsunun uzerine dustu. Genc kadın bosta kalan eliyle Akın'ın elini
goğsune bastırdı. Birden gol kıyısında durdular.
Once dudakları kacamak bir hızda birlesti. Ardından bir kez daha ama bu sefer
susamıscasma kenetlendi. Uzaklardaki bir otomobilin karanlığı delen farları bir an
sahilde opusen cifti aydınlattı. Aralık ayının o soğuk gecesinde etraf karanlığa teslim
olurken, Akın ile Brigitte'nin beyinlerinde havai fisekler patlıyordu. Đkisinin de daha fazla
bekleyecek halleri yoktu. Tek bir kelime soylemeden gerisin geriye otele doğru
yurumeye basladılar. Birkac adım atmıslardı ki, Brigitte durdu. Basını Akın'a doğru uzattı
ve dudaklarını opmeye, emmeye basladı. Yemden otele doğru yola koyuldular. Bu kez
Akın opusme molası aldı.
Fizik olarak neredeyse donmus, ama fizyolojik olarak kan dolasımları hızlanmıs,
tansiyonları cıkmıs, soğuktan mı zevkten mi titrediklerini bilemeden otele donup
odalarına cıktılar.
Brigitte kabanını cıkarıp yatağın kenarına oturdu. Akın genc kadına yaklastı. Kısa kızıl
saclı, deniz mavisi gozlu kadın Akm'ı kendine cekti. Kollarını genc adamın beline doladı.
Oylece Akın ayakta, Brigitte yatağın kenarında oturur vaziyette kaldılar.
Brigitte bir sure Akın'ı goğuslerinin arasında hapsetti. Sonra yavas yavas genc adamın
pantolonunu asağı indirdi ve yeniden
onu goğuslerinin arasma sıkıstırdı.
Akın'ın dayanacak hali kalmamıstı. Brigitte bir eliyle de alttan alta Akın'ın apıs arasını
oksamaya baslayınca genc adam kendini saran cendereden kurtuldu. Brigitte'nin
kazağını tek hamlede cekip cıkardı. Muhtesem goğusler iste tam karsısındaydı.
Dizlerinin uzerine comelerek kısa kızıl saclı kadının iri ve diri goğuslerini koklamaya,
opmeye basladı. Brigitte patlayacakmıs gibi duran sutyeninden kurtulduğunda, Akın'ın
gozlerinin onune o muhtesem goğuslere yakısan koyu kahverengi buyuk meme basları
serildi. Akın'ın tum dikkati artık sertlesmis meme baslarındaydı.
Daha fazla beklemek imkansız hale gelince, Akın ile Brigitte vahsi bir sekilde
birbirlerinin oldular. Coktandır bekledikleri odulu alan cocukların aceleciliğiyle doyuma
ulastılar ve o anda da bu rahatlamanın etkisinin hemen gectiğini fark ettiler. Ancak bu
kez her ikisi de birbirlerini tanımak icin isi daha ağırdan alıp, daha yumusak davranarak
vucutlarının tadına varmaya calıstılar.
Sabaha karsı birbirlerine sarılıp uyumaya calısırlarken Akın, "Ne sanslı herifim yahu" diye
dusunuyordu. Brigitte hem yatakta mukemmel bir partnerdi hem de gercekten kızıldı.
26
Akın ve Brigitte butun hafta sonunu Beysehir'de gazetecinin babasını tanıyan kisileri
arastırmakla gecirdiler. Ancak aradan kırk yıl, neredeyse yaklasık iki nesil gectikten
sonra fi tarihinde kasabada gorev yapan oğretmeni hatırlayacak kimseler pek
kalmamıstı. Babasının oğrencilerinin coğu ise coktan kasabayı terk edip buyuk sehirlere
veya memuriyetleri nedeniyle ulkenin dort bir yanına dağılmıslardı.
Akın'ın da Beysehir'le ilgili hatırladığı hicbir sey yoktu ki, bu bilgileri nirengi noktası
olarak kullanıp daha ilerilere gitsin. Tamamen bulanık suda balık avlıyorlardı. Hem ne
aradıklarını da yani ne avlayacaklarını da bilmiyorlardı. Daha doğrusu Akın bilmiyordu.
Brigitte elindeki ipuclarının birazını gazeteciyle paylassa belki de bu bilgiden geriye
donulerek aranan sey bulunabilirdi.
Cumartesi aksamı otelin lokantasına oturduklarında Akın'm canı iyice sıkılmıstı. "Operim
ben bu isi yahu" diye dusunuyordu. Brigitte de ilk heyecanım kaybetmisti, ama kendini
genc adama moral vermekle yukumlu hissediyordu. Masaya rakı sisesi ve mezeler
gelince, Akın ilk kadehlerini doldurdu ve o anki ruh halini
karsısındaki kadına anlattı:
"Bak Brigitte bence bir donum noktasındayız. Đki yoldan birini secelim. Ya pilimizi
pırtımızı toplayıp Đstanbul'a donelim ya da burada kalıp bir adada yasama ve sazan
balığı yetistirme fikrinin etutlerini yapalım. Hic değilse iki sıkta da zaman kaybetmemis
oluruz."
"Akın seninle burada sonsuza kadar kalırım, ama once geride bıraktığımız isleri bir hale
yola koymamız gerek. Bu roportajı teslim edelim. Ben buroda yerime gelecek kisiye
devir islemlerini yapayım. Ondan sonra seninle istediğin yere giderim. Hem senin de
yeni bir yasama baslamadan cesitli duzenlemeler yapman gerekecek."
Bu kadın oldukca mantıklı konusuyordu. Akın bu oneriyi dusunurken Brigitte gulerek,
"Benim bir sartım olacak ama" dedi. Akın kosulu sordu. Brigitte yanıtladı:
"Her gece cırılcıplak yatacağız!"
Masalarına yanasan guler yuzlu garson her ikisine de gunlerinin nasıl gectiğini sordu.
Yanıt tabii ki tatsızdı. Garson, "Abi ben de bos durmadım biraz arastırma yaptım"
deyince masada oturanlar ilgiyle dinlemeye basladılar:
"Abi babanızı tanıyan birini buldum. Bu aksam lokantaya gelecek. Dilerseniz sizi
tanıstırayım."
Bu garson ilk andan beri aldığı bol bahsisleri tam olarak hak ediyordu hani. Đlk aksam
bulup bulusturmus masaya Kulup rakısı getirmisti. Birazdan da Akm'ın babasını tanıyan
birini getirecekti.
Artık rakı daha tatlı gelmeye baslamıstı. Akın babasını tanıyan bu adamı merak
ediyordu. Bakalım babasının Beysehir'deki gunleri hakkında ne anlatacaktı ?
Tam kahvelerini icerken guler yuzlu garson bekledikleri kisinin geldiğini soyledi. Akm
garsona, "Hadi adamı bekletmeyelim, bizim masaya davet etsene" dedi.
Gelen kisinin kendinden birkac yas buyuk olduğunu gorunce hayal kırıklığına uğradı
Akın. Garson gelen adamı "Can Bey" diyerek tanıttı. Akın Dedel, Can Bey'e ne ikram
edeceğini bile sormadan damdan dusercesine sordu:
"Bana babamı tanıdığınız soylendi."
Can Bey gulerek basını "evet" anlamında salladı.
Brigitte durumun anormalliğini anlamıs gibi Akın'ı Đngilizce uyardı:
"Akın once Can Bey soluklansın. Bir icki mi alır yoksa bizimle birlikte kahve mi ?"
Kahveler geldi, sigaralar yakıldı ve Can Bey anlatmaya basladı:
"Aslında babanızı hayal meyal hatırlıyorum. Babanız Beysehir'deyken
ben de kucuk bir cocuktum. Babam kasabanın ilk diplomalı eczacısıydı. Ve
koyu bir Halk Partisi taraftarıydı. O yıllarda ulke hepimizin bildiği ve sonradan detaylarını
oğrendiğimiz gibi Demokrat Parti tarafından yonetiliyor ve muhaliflere baskılar
uygulanıyordu. Oğleden sonraları ben babamın eczanesine giderdim. Babanız da coğu
gun gelir ve babamla siyaset konusurlardı. Tabii ben ne konustuklarını anlamazdım.
Ama bizim rahmetli peder ile babanız iyi ahbaptılar."
Akm babasından buna benzer oykuleri cok dinlemisti. Vatan Cephesi, iktidann kuklası
yerel ve merkezden atanan yoneticiler, Halk Partisi'ne oy verenlere uygulanan baskılar,
sosyal demokrat aydınların tutuklanmaları, memurların surgune gonderilmeleri... Zaten
babası da Beysehir'e bir nevi surgun olarak gonderilmisti. Beysehir'e tayin olması icin
baskılara boyun eğmeyip, yoneticilere saf saf, "Kanun var!" demisti babası. Yonetici de
kutuphanesindeki bir rafı isaret etmis ve "Evet kanun var ama rafta" demisti babası. O
gunden bugune değisen neydi? Akın dusundu ve kendi kendine "Koskocaman bir hic"
dedi.
Akm Dedel yeniden masadaki konusmalarla ilgilenmeye basladı. Can Bey'in babasını
hatırlaması islerine pek yaramamıstı. Ama yine de karsısındaki adamın konusmalarını
takip etti:
"Bizim peder ile babanız her zaman siyaset konusmazlardı. Bazen de edebiyattan,
sanattan, Beysehir'den bahsederlerdi. Kasabamızdan soz acılınca ben de konusmaları
dinlemeye calısırdım, ama daha once de dediğim gibi yasım kucuktu. Bazı zamanlar
babanız eczaneden cıktıktan sonra, kasabamızla ilgili neler konustuklarını babamın
anlatmasını isterdim. Bizim peder bana doner ve 'Can, bu amca Beysehir'le ilgili cok
onemli arastırmalar yapıyor. Bir gun tum ulke kasabamızı tanıyacak' derdi. Belki de
babanızı cocukluk yıllarımın sisleri arasında hatırlamamın nedeni babamın bu sozleri
oldu."
Akm konusmalan kelime kelime Brigitte'ye tercume etti. Daha sonra genc kadının
yonlendirmesiyle Akın, Can Bey'i sıkıstırdı. Ama adamcağız Akın'ın babası hakkında
daha fazla bir sey ne yazık ki bilmiyordu.
Pazartesi sabahı ilk is olarak Akın'ın babasının gorev yaptığı okula gittiler. Doğal olarak
babasını hatırlayan kimseler yoktu. Ama okulun muduru buyuk bir iyi niyet gostererek
kırk yıl oncesinin kayıtlarının saklandığı defterleri cıkardı. Akın babasının el yazısını ve
imzasını hemen tanıdı. Bugun bile babasının imzasının
aynısını atabilirdi genc gazeteci. Cunku yatılı okuduğu yıllarda, okula bazı belgeleri
vermek icin babasının imzasını kusursuz taklit etmeyi oğrenmisti.
Daha sonra kasabanın kutuphanesine gittiler. Ama bu caba da bosunaydı. Beysehir'de
eskileri hatırlayan kimseler yoktu. Bir de Turklerin klasik alıskanlığı, her seyi akılda
tutarlar, yazıya dokmez-lerdi, ki kasabanın kutuphanesinde filan bazı belgelere
rastlasınlar.
27
Basarısız arastırmalardan sonra, Akın otelin lokantasında garsonlarla sazan ciftliği geyiği
yaparken, Brigitte daha sonra genc adama katılacağını soyleyerek odada kalmıstı.
Telefonu kaldırdı ve Đstanbul'u aradı. Đstanbul'daki Alman Botanik Enstitusu'nun direktoru
Frank Neurath genc kadının sesini duyunca gercekten memnun olmustu. Kadına ilgisi
vardı ve bunu her davranısıyla belli ediyordu, ama ne yazık ki karsılık goremiyordu.
Brigitte Di-els operasyondaki amirine Beysehir'deki gelismeleri daha doğrusu pek fazla
bir sey bulamadıklarını aktardı. Frank Neurath genc kadını ustunkoru dinledi. Biraz acele
etmesini onerdi. Ardından Turk gazeteciyi sordu. Adam Brigitte'ye bir kabalık yapıyor
muydu ?
Brigitte suh bir kahkaha attı ve soyle devam etti:
"Merak etme Frank, Akın tam bir centilmen. Ancak yatakta bazen bana kaba
davranmasını istiyorum. Adam bir anda değisiyor ve benimle vahsi bir sekilde sevisiyor.
Kısacası Akınla gecelerim cok renkli geciyor. Simdi kapatıyorum. Seni Konya*dan
ararım..."
Brigitte yeni bir numara cevirirken Frank Neurath Đstanbul'daki ofisinde kıskanclıktan
adeta kuduruyordu. Bir an Akın ile Bri-gitte'nin sevismesini hayal etti. "O pis Turk'un
yerinde ben olmalıydım" diye dusunurken uyarıldığının farkına vardı. Hırsla telefona
sarıldı. Karsısına cıkan aracıya o kızıl saclı orospuyu bir saat icinde evine getirmesini
soyledi. Hırsını Brigitte'ye benzeyen genc Turk mankenden alacaktı artık.
Ajansın numarasını bes altı kez caldırdıktan sonra Brigitte tam kapatıyordu ki karsı
taraftan acıldı. Brigitte, Eduard Raeder'in sesini duyunca dostca konustu:
"Senin donup donmediğini bilmiyordum. Ama yine de bir denemek istedim. Nasılsın ?"
"Birkac saat once Đstanbul'a dondum. Đstersen hemen yanma
gelebilirim..." dedi ajansın fotoğrafcı kadrosundaki Eduard.
Brigitte Diels buna gerek olmadığım soyleyince Eduard biraz usteledi:
"Bu is cok uzadı gibime geliyor. Almanya'dakiler bana isin ne zaman sonuclanacağını
sordular. Bir sey bilmiyorum ki doğru yanıtı vereyim. Eğer istersen ben de oraya geleyim
ve sorunu kendi yontemlerimle cozmeye calısayım. Đnan bana birkac saatte o
gazetecinin bildiği her seyi ağzından alırım..."
Brigitte buna gerek olmadığını bir kez daha tekrarladıktan sonra telefonu kapattı. Bu
serseri Neonazi kendini ne sanıyordu ki ? Almanya'daki Nazi bozuntusu ustleri de merak
ederlerse et-sinlerdi. Brigitte bu sokak serserilerinin hicbirini sevmiyordu artık.
Sovalyelerle tanıstıktan sonra davasında sınıf atladığını dusunuyordu. Genc kadın
kendini zirvedeki guclere daha yakın hissediyordu. Ona bu is teklifi yapılmadan birkac
ay once Frank Ne-urath'la tanıssa ve onun bir sovalye olduğunu oğrenseydi, Botanik
Enstitusu direktorunun sıradan bir sovalye olduğunun ayrımına bile varamazdı. Hele bu
efsanevi orgutun bir uyesinin kendisiyle ilgilendiğini gormek genc kadını adeta cılgına
cevirir, kendisini hemen orta yaslı adama teslim ederdi. Tek kelime etmeden, ama
buyuk bir hayranlık duyarak.
Ama simdi Frank Neurath'la hic mi hic ilgilenmiyordu.
Brigitte otelin restoranına indiğinde Akın'ın garsonlarla gulerek bir seyler konustuğunu
gordu. Sessizce arkasından yanasarak genc adamın boynunu optu. Aynı anda Akın'ın
sağ eli Brigit-te'nin sağ baldırını oksamaya basladı. Brigitte genc adamın mini etek
giydiğinde bacaklarını oksamaktan hoslandığını coktan oğrenmisti. Kıpırdamadan
durarak Akın'a biraz zaman tanıdı.
"Đste aksam oldu. Hava karardı ve rakı zamanı ile sen aynı anda geldiniz. Ne sanslıyım
ben" diyen Akın'a sevgiyle bakan Brigitte genc adamın karsısına oturdu. O andan
itibaren isle ilgili bir sey dusunmek istemiyordu. Onundeki saatler kuskusuz cok keyifli
gececekti.
Sabah otelden ayrılmadan once gol kıyısında yuruyus yaptılar. Brigitte balık ciftliği isini
ilk kez ciddi ciddi dusundu. Akın ise genc kadınla balık ciftliği kuracağı dusuncesine
inanmak istiyordu o kadar.
Beysehir'den elleri bos ama beyinleri dolu olarak donduler. Vucutlarının susuzluğunu
gidermislerdi. Akın'ın aklına da sazan ciftliği kurmak gelmisti. Olaya bu acıdan bakınca
Beysehir seyahati epeyi verimli gecmisti.
28
Simdi de Konya'daydılar iste. Attığı her adımı onceden planlayan Akın Dedel, Sebi Arus
toreni nedeniyle Konya otellerinde yer bulamayacağını hesaplamıs ve uygun bir otelde
rezervasyon yaptırmıstı.
Otele yerlestikten sonra o geceki torenlerin yapılacağı spor salonunun adresini
resepsiyondan alan Akın saf saf, "Biletleri kapıdan alabilirim değil mi ?" diye sordu.
Ancak bu olanaksızdı. Cunku topu topu uc gece sergilenen torenin biletleri cok
onceden tukeniyordu. "Keske otel rezervasyonu yaptırırken bilet de ayırt-saymısım cok
iyi olurmus! diye dusundu.
Tipik bir Akın Dedel davranısı, bir sonraki adımını hesaplarken yine hesabı eksik
yapmıstı. Yanında bekleyen Brigitte merakla sordu:
"Akın bu aksam torene gidebileceğiz değil mi ?"
Canı sıkılan Akın, Turkce olarak, "Demokrasilerde careler tukenmez" dedi. Brigitte bu
Turkce cumlenin anlamını sorunca Akın ister istemez onu Đngilizce'ye cevirdi ve gerekli
acıklamaları yaptı:
"Bak guzelim, bu buyuk lafı cok buyuk bir Turk buyuğu etti. Kendisi bildim bileli Turkiye'yi
yonetir. Đktidara kac kere gelip gittiğinin hesabını kimse tutamadı. Bir rivayete gore,
Hıristiyan inancındaki Olumsuz John'un Turkiye versiyonudur. Yani hic olmez ve hep
Turkiye'yi yonetir veya yonetmeye taliptir. Hakkını yememek lazım. Bu ulkeye cok sey
yaptı. Ama hala tamamlanmamıs bir isi var bana kalırsa. Bir kez daha iktidara gelirse,
bir yasayla soyadının Babaturk diye değistirmeli..."
Kuskusuz bu acıklamadan hicbir sey anlamadı Brigitte, ama sesini de cıkarmadı. Akın
yine devam etti:
"Hadi gel gidelim, demokrasi icinde care bulalım."
Otelden cıkıp bir taksiye bindiler. Cunku Akın efendi kent merkezinde araba kullanmak
ve park yeri aramak istemiyordu.
Taksiye Konya'daki yerel bir gazetenin adresini veren Akın bir yandan da Brigitte'ye soz
verdi:
"Merak etme, bu aksam mutlaka torene gideceğiz."
Gazeteye geldiklerinde danısmaya giden Akın kendini tanıttı ve Sezai Bey'le bir sey
gorusmek istediğini soyledi. Danısmadaki gorevli kısa bir telefon gorusmesinden sonra
Sezai Bey'in kendisini beklediğini haber verdi ve odasını tarif etti.
Brigitte ise buraya neden geldiklerini, Sezai Bey'in kim olduğunu
oğrenmek istiyordu. Akın kısaca acıkladı:
"Sezai Bey bu gazetenin sahibi. Yıllar once babam da bu yerel gazetede yazılar
yazarmıs. Rahmetli bana Sezai Bey'le cok iyi dost olduklarını anlatmıstı. Aklımda kalmıs
iste. Simdi Sezai Bey'den toren icin nereden bilet bulabileceğimizi ya da salona nasıl
gireceğimizi oğreneceğiz."
Sezai Bey onlan cok candan karsıladı. Zaten Akın'ı soyadından dolayı kabul etmisti ve
gercekten de kadim dostunun oğlu olduğunu anlayınca cok memnun oldu. Bir ayağı
aksayan, kısa boylu, gobekli, saclan iyice dokulmus, sise dibi gibi gozlukleri olan Sezai
Bey uzgun bir ifadeyle, sıkıntı yuklu konusmasına basladı:
"Yıllar babanla yollarımızı ayırdı. Beysehir'den ayrıldıktan sonra ancak bir kez Konya'ya
gelip beni ziyaret etmisti. Ben ise onun olum ilanını gazetede gorduğum halde
cenazesine bile gidemedim. Yıllar ve kosullar eski dostları ayn dusuruyor iste. Eh benim
de bir ayağım cukurda, yakında babanla yeniden bulusuruz. Bu kez zaman ve mekan
kavramı olmadan o eski sohbetlerimize devam edebileceğimizi umuyorum."
Kahveler soylendi. Akın, Sezai Bey'e Brigitte'yi tanıttı. Sezai Bey'in genc kadına kanı
kaynadı. Hele Akın'ın da kendisi gibi gazeteci olduğunu oğrenince iyice keyiflendi.
Brigitte'nin de gazeteci kimliği acıklanınca yaslı adam sanki bir anda genclesti ve
"Cocuklar beni cok mutlu ettiniz, dileyin benden ne dilerseniz" dedi.
Akın mahcup bir sekilde sebebi ziyaretlerini acıkladı:
"Sezai Amca Sebi Arus torenleri icin nereden bilet bulabileceğimizi soylerseniz cok
memnun oluruz."
Sezai Bey yuzunden gulumsemesini hic eksik etmeden masasına oturdu ve
cekmecesini actı, cıkardığı bir suru bileti Akın ile Brigitte'ye doğru salladı:
"Yılın bu gunlerinde Konya'ya gelen es dostun kapımı bilet icin calmasına uzun bir
suredir alıstım. Onun icin her yıl tomarla bilet alırım. Ama bu gece sizinle ben de
geleceğim. Torenden sonra da hep birlikte bir seyler yeriz."
Bilet bulmaları gayet guzeldi de aksam Sezai Bey'le oturup yemek yemeleri pek
cekilecek bir sey değildi. Ama yaslı adamın teklifini Brigitte'ye aktarınca genc kadın
bunu coskuyla karsıladı.
Akın da "Basa gelen cekilir" diye dusundu.
Zaten torenin baslamasına birkac saat vardı. Akın ve Brigitte gazetede Sezai Bey'in isini
bitirmesini beklemeye basladılar. Gazete ortamına girince Akın bos duramadı ve
kollarım sıvayarak yazı islerine yardıma kostu. Eksik resim altlarını yazdı, bir iki spot
cıkardı
ve kendi de hayret etti, ama bu sure icinde hic ukalalık yapmadı.
Hava karardıktan sonra torenin yapılacağı spor salonuna gittiler. Ortalık ana baba
gunuydu. Dunyanın dort bir yanından Mev-lana'nın cağrısına uyanlar, bin kere tovbe
edenler vs herkes Konya'ya gelmisti.
Toren basladı. Dervisler birer birer gelerek dedeyi selamladılar ve donmeye basladılar.
Akın dilinin donduğu kadarıyla Brigit-te'ye dervislerin salt estetik kaygıyla
donmediklerini, sergilenen torende insanın yasarken olup yani dunyevi hırslarından,
gudulerinden kurtulup Mevlevilerin sevdikleri deyisle iclerindeki firavunu olduruslerini
temsil ettiklerini anlatmaya calıstı. Ama ne yazık ki bir Alman olan Brigitte Đslam ve Doğu
tasavvufundan hicbir sey anlamıyordu. Hos anlaması da beklenemezdi.
Akın yine de acıklamalarını surdurdu:
"Đnsanlar yasarken olmeyi basanrlarsa, Tanrı'ya giderek yaklasırlar. Kamil insan olmayı
basardıkları anda ise kendilerinin Tan-n'nın bir parcası olduklarını gorurler. Yani guzelim,
tıpkı Budizm'deki samsaradan sonra Nirvana'ya ulasıp orada Om'u yani kisinin kendini
bulması gibi. Hem Hallacı Mansur ne demis ? "Ene'l Hak" yani "Ben Hakk'ım, Tann'yım"
demis. Yobazlar Hallacı'nın Allah'a sirk kostuğunu yani kendisini Tanrı'yla esit kıldığını,
hasa, Tanrı'nın yerine gectiğini dusunup canlı canlı ateste yakmıslar. Sizin Hıristiyanlıktaki
Engizisyon'un cadılara verdiği cezalar gibi. Tabii bu Engizisyon'dan neredeyse bin yu
once olmus..."
Brigitte'nin kafası iyice karısmıstı. Bir yandan Akm'ı dinlemek istiyor, diğer yandan tum
konsantrasyonunu dervislere yoneltmek istiyordu. Akın da daha fazla ustelemedi ve son
olarak sevgilisine dervislerin ellerini gosterdi:
"Bak bir kolları yukarıda elleri havaya donuk, diğer kollan ise asağıda, elleri de yere
donuk. Bu, yukarıdan yani 'Tann'dan, Hak'tan aldığımı halka veririm' demek. Dervislerin
temsil ettikleri oğretinin onemli unsurlarından biri de bu..."
Brigitte buyulenmis gibi toreni izledi. Toren bittikten sonra genc kadın uzun sure yerinden
kalkmadı. Salon bosalmıs gibiydi ki, Sezai Bey Akm'a artık gitmeleri gerektiğini soyledi.
Hep birlikte Konya'nın Genclik Parkı icinde bulunan bir restorana gittiler. Burası kentin
alkol servisi yapan ender lokantalarından biriydi.
Sezai Bey garsona rakıyı soyledi. Masa mezelerle donatıldı, tadımlık etli pide geldi,
ardından tandır. Kadehler bosaldı, tazelendi ve soz dondu dolastı o geceki torene,
Mevlana'ya, Mesnevi'ye.
Mevlana'nm Mesnevi'de hayvanlar aleminden ornekler gostererek
insanları doğruya yoneltmek istediğini anlatan Sezai Bey'in sozlerini Akın genc
kadma aktarınca, Brigitte, "Ezop Masalları gibi mi? Hani su La Fontaine'in ilham aldığı
hatta arakladığı hayvan masallarını yazan adam gibi mi ?" diye sordu. Akın
dayanamadı:
"Pek o kadar da masum sayılmaz Mesnevi'deki oykuler. Ama insanı hemen yakalar.
Dilersen sana hemen bir tane anlatayım"
Brigitte dinlemeye meraklıydı, Akın da anlatmaya. Sezai Bey'e gelince hafiften kafayı
bulmus halinden hosnuttu. Akın hemen basladı "Esek Hikayesi"ne:
"Vaktiyle genc yasta dul kalan bir kadın yeniden evlenememis ve talihine kusup evinde
tek basına yasamaya baslamıs. Bir sure sonra kendisine yardımcı olması icin bir genc
kız bulmus ve hayatını huzur icinde surdurmeye baslamıs. Ancak gunlerden bir gun
evde dolasırken yardımcı kızın ortadan kaybolduğunu fark etmis. Seslenmis bir yanıt
alamamıs. Evin icinde baslamıs kızı aramaya. Sonra ahırın yanından gecerken iniltiler
duymus. Tahtaların aralığından iceriye bir goz atmıs ki yardımcı kız orada. Kız ahırdaki
tahta sıraya uzanmıs, eteğini yukarı kaldırmıs, eseği de uzerine cekmis keyiften inliyor.
Dul kadın once sinirlenmis, ardından genc kızın aldığı keyfi gorunce de vucudunu ates
basmıs. Kızı kıskanmıs ve de hırslanmıs. Dul kadın, 'Esek benim eseğim, ama keyfini kız
cıkarıyor, bu buyuk haksızlık' diye dusunmus. Ahırın kapısının ardından kıza seslenerek
cabuk odasına gelmesini soylemis. Zavallı kız hanımının emrini duyunca eseği uzerinden
itmis ve eteklerini toplayarak alı al moru mor dul kadının yanına seğirtmis. Kadının
kendisini gorduğunu anlamıs, korkudan tir tir titri-yormus. Ancak ahırdaki olayla ilgili
ağzını acmayan dul kadın, yardımcısı kızı carsıya gondermis ve en azından birkac saat
eve gelemeyeceği kadar cok is buyurmus. Kız kapıdan cıkar cıkmaz dul kadın da
hemen ahıra kosmus, aynen tahtaların aralığından gorduğu gibi sıraya sırtustu uzanmıs,
eteğini kaldırmıs ve eseği de uzerine cekmis. Zaten alısık olan esek de hemen
kendisinden bekleneni yapmaya koyulmus. Saatler sonra carsıdan gelen genc kız
bakmıs evde hic ısık yanmıyor. Odaları dolasmıs hic ses yok. Evin icinde hanımını
aramaya baslamıs. Sonunda ahıra gidince feci manzarayla karsılasmıs. Dul kadın sıranın
uzerinde kıpırdamadan yatıyor ve ustu bası kan icindeymis. Hemen yanına kosan genc
kız dul kadının kısa bir sure once olduğunu anlamıs ve yakınmaya baslamıs: 'hanımım
neden bana sormadan bu isi tek basına yapmaya kalktın. Ben esekle arama susak
koyuyordum. Boylece eseğin alabileceğimden fazlasının girmesini onluyordum.
Tahtaların
arasından bakınca esekle aramdaki susağı goremedin ve yanılgıya dustun. Bunun
bedelini de hayatınla odedin!"
Hikaye bitince Akın Brigitte'ye baku. Genc kadın kısık kısık soluyordu ve yanakları da
kıpkırmızıydı. "Hadi bakalım Brigitte, kıssadan hisse cıkar" dedi. Kızıl saclı iri goğuslu
kadın adeta tısladı:
"Daha sonraki saatlerde odamızda neler anladığımı sana gosteririm.
29
Masadaki keyifli atmosferden oldukca memnun Sezai Bey uzun suren suskunluğundan
sonra soze girdi:
"Cocuklar biliyor musunuz bu gece cok mutluyum. Yine masada uc kisiyiz. Đki Turk ve
bir Alman. Tıpkı yıllar oncesi gibi. Tabii masada bulunanların ikisi bu dunyaya veda edip
gittiler. Babana Allah rahmet eylesin Akın, simdi onun yerine masada sen varsın. Toprağı
bol olsun Alman dostumuzun yerinde de Brigitte'nin bulunması bana bu aksam yıllar
oncesini bir kez daha yasatmıs oldu." Brigitte masada mayısmıs bir sekilde oturuyor ve
yemeğin bir an once bitmesini diliyordu. Ama yine kendilerini davet eden yaslı adamın
neler anlattığını sevgilisine sordu. Akın bu yeni bilgiyi sindirmek icin bir yudum rakı icti ve
bir an dusundu. Babasının hayat hikayesi icin onemli bir aynntı yakalamıstı. Babasının
yıllar once Konya'da bir Alman'la ahbaplık etmesi yazısını bir parca olsun Alman
kamuoyu icin cazip kılabilirdi.
Akm son oğrendiği bilgiyi Brigitte'ye tercume etti. Bir sureden beri kalkmak icin masanın
altından bacaklannı sıkıstıran ve taciz eden Brigitte, Akın'ın soylediklerinden sonra
birdenbire canlandı: "Akın bu hikayenin tumunu dinlemek istiyorum." Sezai Bey zaten
dunden hazırdı anlatmaya. Sezai Bey anlattı, Akın tercume etti:
"Akm baban Beysehir'de gorev yaparken onu daha eski donemden tanıdığım emekli
Alman subayı Huber'le tanıstırdım. Sanıyorum sene 1959'du. Huber yine tatilini Sebi Arus
torenlerine denk getirmisti. Baban ile Huber'i ilk kez yine bir torenden sonra birlikte
yemeğe gittiğimizde tanıstırdım. Sonra Huber'le birlikte Beysehir'e gidince babana
uğramadan edemedik. Ben aksam Konya'ya dondum, ama Huber Beysehir'de kaldı. Bir
de baktım ki Huber ile baban canciğer kuzu sarması olmuslar. Aralarından su sızmıyor."
Brigitte yaslı adamın sozunu kesti:
"Peki siz Huber'i nereden tanıyordunuz ?"
Sezai Bey gevrek gevrek guldu: "Benim Herr Huber'i tanımam cok daha onceki yıllara
dayanıyor. Buradaki yerel gazete babamındı. Ben de Konya Lisesi'nde okurken kanıma
gazetecilik girdi. Tum bos zamanlarımı matbaada geciriyor ve babama yardım
ediyordum. Zaman zaman da muhabirlik yapıyordum. Đste daha stajyer muhabirken
Huber Ferpoorten'le bir roportaj yapmıstım ve bu vesileyle tanısmıs olduk."
Brigitte yine atladı:
"Sıradan bir Alman subayıyla roportaj yapmanın ilgincliği ne olabilirdi ki!"
Bu Brigitte'nin soylediklerini kulakları duymuyordu galiba. Akın kıs kıs guldu. Alemdi bu
Alman kadın yahu. Sanki Akın'ın babasının yasamoykusu cok ilgincti de ajans bu yazıyı
yazması icin genc adamı sıkıstmyor, suruyle masraf yapıyordu. Aynı kisi simdi sıradan bir
Alman subayının yerel gazetede yayımlanan roportajını ilginc bulmuyordu! Ama isin en
ilginc yanı Akın'ın Sezai Bey'in Alman subayıyla ilgili sozlerinin tercumesini yapmadan
Brigitte'nin hemen Đngilizce olarak buna tepki vermesiydi. Bu ayrıntı kafası dumanlı
Akın'ın o anda pek dikkatini cekmedi.
Sezai Bey sakin bir sekilde yanıtladı:
"Ama ben bu roportajı Đkinci Dunya Savası yıllarında yapmıstım."
Akm, "Simdi konu biraz ilginclesiyor" diye dusundu.
Brigitte yine dayanamadı ve Sezai Bey'in sozunu kesti. Akın aracılığıyla sordu:
"Peki bu sıradan Alman subayının Đkinci Dunya Savası sırasında Turkiye'de ne isi vardı ?"
"Esirdi!" dedi Sezai Bey...
Masaya bir sessizlik coktu.
Brigitte acık verdiğini dusunuyordu. Đkinci kez Akın'm tercume etmesine izin vermeden
tepki gostermisti.
Mesleğe ilk basladığı yıllarda tecrubeli muhabirler Akın'a "Kucuk ilanlardan bile buyuk
haberler cıkar" derlerdi. Haklıydılar nitekim. Babasının hayat hikayesini arastınrken
Akın'ın karsısına Đkinci Dunya Savası'nda Turkiye'de esir olan bir Alman subayı cıkıyordu.
Bu arada Brigitte akıllılık etmis garsona sade Turk kahvesi ıs-marlamıstı.
Simdi kahvelerini icerken daha sakin kafayla oykunun devamını dinleyebilirlerdi.
Sezai Bey de onları daha fazla bekletmedi, bir fırt kahvesinden bir fırt da sodasından
ictikten sonra anlatmaya basladı:
"Huber Ferpoorten bir denizaltı komutanıydı. 1944 yılının eylul ayı sonlarına doğru bir
grup Alman askeriyle birlikte Beysehir'e getirilmisti. Ferpoorten'in denizaltısı Karadeniz'de
batmıs ve o murettebatıyla Turk topraklarına cıkmayı basarmıstı. O donemde Turkiye'nin
artık yenilgisi kesinlesen Almanya'yla flortu bitmisti. Siyasi iliskileri kesilmisti. Tam bu
sırada Turk topraklarına cıkan Alman denizciler genc Cumhuriyet'in basma sorun
olmaya adaydı. Almanya tarihsel dostluğunu one surerek denizcilerin iadesini istiyordu.
Gerci Turkiye Almanya'yla siyasi iliskisini kesmisti, ama resmen savas da ilan etmemisti.
Bu durumda halen tarafsız bir ulke konumunda olan Turkiye'den denizcilerini istiyordu
Almanya. Ote yandan Muttefikler de Alman denizcilere savas esiri muamelesi
uygulanmasını istiyordu. Turkiye iki taraftan da baskı altındaydı. Savas kosullan
yuzunden denizcileri Almanya'ya gondermenin olanağı yoktu. Ama resmen savasta
olmadığınız icin size karsı herhangi bir askeri harekat yapmamıs yabancı askerleri savas
esiri olarak da tutamazdınız. O zaman ne sis yansın ne kebap misali Turk hukumeti
baska bir formul gelistirdi. Buna gore Alman denizciler savas bitene ya da Almanya'ya
gonderilmelerine olanak cıkıncaya kadar Beysehir'de zorunlu ikamete tabi tutuldular. Bu
tam anlamıyla savas esirliği değildi belki, ama Almanların da Beysehir'de her hareketleri
kısıtlama ve gozetim altındaydı. Đste Frau Brigitte bu durumda yanı basımıza getirilen
Alman denizcilerle roportaj yapmam doğal bir gazetecilik isiydi, değil mi?"
Akın'ın tercumesinden sonra Brigitte onaylarcasına basını salladı ve garsondan birer
kahve daha getirmesini soyledi. Sezai Bey biraz soluklandıktan sonra oykusune devam
etti: "Beysehir'deki Alman denizciler arasında bana en sempatik geleni Huber
Ferpoorten'di. Cat pat Turkce oğrenmeye baslamıstı. Biraz Turkce, biraz Konya Lisesi'nde
okuduğum Fransızca'yla arkadaslık kurduk. Benden Mevlana'yla ilgili Almanca kitaplar
istedi. O zamanlar simdiki gibi Mesnevi ve Mevlana'nın diğer eserleri dunyanın tum
lisanlarına cevrilmemisti. Ancak bir Đngilizce brosur ile Fransızca Mesnevi bulabildim.
Kitabı Huber'e goturmek icin Beysehir'e bir daha gittiğimde Alman subay Turkce'yi
bayağı sokmustu. Saatlerce sohbet ettik. Birkac hafta sonra Beysehir'e yeniden
gittiğimde brosur ve kitabı bitirmisti. Benimle Mevlana uzerine tartısmak istedi. Cok
utanmıstım. Cunku ben Mevlana hakkında yeterince sey bilmiyordum. Konya'ya
donunce ben de
Mevlana'yı incelemeye basladım. Đnceledikce bilgim ve hayranlığım arttı. Artık hemen
her hafta sonu Beysehir'e gider olmustum. Her seferinde de Huber Ferpoorten'le
saatlerce Mevlana hakkında sohbet ederdik. Kimi zaman da bana savasın
anlamsızlığından yakınırdı."
Brigitte bir kez de Akın'dan anlatılanı dinleyince sordu: "Ne o, yoksa Huber Ferpoorten
savas karsıtı mıydı ?" "Tam aksine denizaltısı batana kadar koyu bir nasyonal sosyalist
olduğunu bana sık sık tekrarlamıstı. Ancak sanınm, Mevlana'yı ve Doğu tasavvufunu
tanıdıkca savas ona abes gelmeye baslamıstı. Ama yine de bana savasta uzerine
dusen vazifeyi tam anlamıyla yaptığını bu bakımdan musterih olduğunu soylemisti.
Savastaki en buyuk basarısını da denizaltısım batırmadan kısa sure once
gerceklestirdiğini bir kere soz arasında anlatmıstı."
Brigitte heyecanına hakim olamıyordu. Eliyle Sezai Bey'i susturdu. Ardından yutkundu ve
son anda kendini toparlayarak Akın'dan anlatılanları tercume etmesini istedi ve genc
adam vasıtasıyla sorusunu yoneltti:
"Peki bu gorevinin ne olduğunu size acıkladı mı ?" "Ne gezer! Zaten laf arasında
soylemisti. Daha sonra defalarca son gorevinin ne olduğunu sordum, ama cevap
alamadım" diye yanıtladı Sezai Bey.
Akın bu iste bir yanlıslık olduğunu dusunmeye baslamıstı, ama aklına ilk gelen sey
nedense Brigitte'nin boyle kabaca Sezai Bey'in sozunu kesip onu adeta sorgulamasıydı.
Konuyu biraz olsun değistirmek istedi:
"Sezai Amca sizin bu anlattıklarınız ile babamın alakasını anlayamadım. Aynı yıllarda
babam da oğrenciydi herhalde. Ama Konya'da değil Đstanbul'da!"
"Haklısın" diye soze basladı Sezai Bey ve devam etti: "Baban ile Huber Ferpoorten'in
daha sonraki yıllarda benim vasıtamla tanısıp arkadas olduklarını daha once
anlatmıstım. Huber Konya'ya en son 1960'ta geldi. Sağlığı oldukca kotuydu. Đyice
zayıflamıstı. Fazla zamanının kalmadığının bilincindeydi. Hic unutmam onu son kez
Konya'dan uğurlarken kulağıma kanser olduğunu ve birkac ay omrunun kaldığını
fısıldadı. Babanla birlikte onu Konya'dan otobuse bindirdik. Bu Huber'i son
gorusumuzdu..."
Brigitte bir kez daha Akın'ın tercumesini beklemeden genc adam vasıtasıyla sorusunu
sordu:
"Peki adam oleceğini biliyordu ve yine size son gorevinden bahsetmedi oyle mi ?"
.Đli I
"Kızım o yıllarda ben de senin gibi genctim. Adamın son gunlerini yasadığını duyunca
bir saygısızlık yaptım ve ona bu soruyu sordum."
Akın ters ters Brigitte'ye baktı.
Neyse ki Sezai Bey durumun farkına vardı ve hemen soze basladı:
"Bana sırrının kendisiyle birlikte mezara gitmeyeceğini ve elbet bir gun gun ısığına
cıkacağını soylemekle yetindi."
Kendisini kontrol edemeyen Brigitte bir kez daha Akın'ın tercumesini beklemeden Sezai
Bey'in sozunu kesti ve sorusunu ortaya Đngilizce olarak yoneltti. Akın Sezai Bey icin
Turkce'ye cevirdi:
"Peki bu sırn oğrenemediniz mi ?"
Sezai Bey ellerini iki yana actı ve "Ne gezer" dedi. Ardından ağır ağır konusmaya
basladı:
"Akın, bu mesele benim de kafamı kurcaladı. Son gelislerinde Huber Ferpoorten
babanla cok sıkı fıkı olmustu. Ben de babanı sıkıstırdım. Ama mubarek adam cok ketum
davrandı. Akın, babanı Huber'in sırrını bana soylemesi icin gercekten cok zorladım.
Cunku bana laf arasında Huber'in kendisine cok onemli bir seyler soylediğini belirtmisti.
Ama babanı bilirsin. Kesinlikle ağzını acmıyordu. Ortaya arkadaslığımızı koydum. Bana
sadece sunları soyledi: 'Yahu Sezaiciğim Huber'in anlattıklarını duymak isteyeceğini
sanmıyorum. Bana soyledikleri kafamı cok kurcaladı. Acaba ilerlemis hastalığı beynine
zarar mı verdi, diye dusundum. Ama anlatırken cok ciddiydi. Ancak soylediklerinin
sağlamasını yapacak durumda da değiliz. Đnan bana geceler boyu uykum kactı. Kimi
zaman Huber sacmaladı, diye dusundum. Ardından bir dostumuz hakkında boyle
dusunduğum icin huzursuz oldum. Simdi sana anlatacak olursam, Huber'e verdiğim sozu
tutamamıs olacağım ki, sozunu tutmayan bir insan zaten senin dostluğuna layık değildir.
Sana soylesem dostluğumuz iki kere bozulacak. Benim dustuğum ikilemleri sen de
yasayacaksın. Bu kez seninle fikir yurutmeye baslayacağız ve dipsiz bir kuyuya
duseceğiz. Đnan bana Huber'in anlattıklarını biriyle paylasmayı ben de istiyorum, ama
biraz once soylediğim nedenlerle bunu yapamıyorum. Ama bu sırrı artık tasıyamaz
duruma gelirsem, inan sadece seninle paylasacağım..."'
Sezai Bey'in sozlerinin tercume edilmesini nezaketle bekleyen Brigitte, "Ne yazık. Ben
olsam bu sırrı oğrenmek icin her seyi ama her seyi yapardım. Peki Huber Ferpoorten'in
sinim oğrenemediniz, bu sizin uykunuzu kacırmıyor mu ?" diye sordu. Đlk tep-
I
II
ki Sezai Bey'den once Akm'dan geldi:
"Brigitte aklının ermediği islere kansma ve sakın bir daha fikir yurutme!"
Genc kadın bozulduğunu saklayamadı. Đtiraz edecek gibi oldu, ama sonra hemen
vazgecti.
Sezai Bey masada ortamın gerginlestiğini hissetmekte gecikmedi ve son sozunu
soyledi:
"Cocuklar artık cok gec oldu. Benim gitmem lazım. Malum sabah erken kalkacağım.
Siz de yarın bir ara gazeteye uğrayın. Akın belki arsivi karıstırıp babanın eski yazılarını
okumak istersin..."
30
Akın, Brigitte'ye cok kızmıstı. Sezai Bey'i evine bırakıp otele donduklerinde de kızgınlığı
gecmemisti. Odaya cıkınca soyunup hemen yattı. Brigitte'nin hic acelesi yoktu. Odanın
ortasında yavas yavas soyunmaya basladı. Once kazağını cıkardı. Akın ister istemez
gozlerini siyah dantel sutyenin zorlukla zaptettiği iri ve sert goğuslere dikti. Brigitte
eteğinin fermuarını yavasca actı. Her hareketinde goğusleri hareketleniyor ve
sutyenden fırlamak icin atağa geciyordu. Genc kadın Akın'ın ilgisini cekmekten
memnun, ama kendisini izlediğinin farkına varmamıs gibi eteğini santim santim asağıya
indirdi.
Akın'ın gozlerinin onune once kızıl saclı kadının gobeğinin bir karıs altında baslayan
siyah slipinin dantel borduru geldi. Etek asağıya doğru kaydıkca dantel kulot tatlı bir
eğimle Brigitte'nin apıs arasına doğru iniyordu. Sonunda kulot ince bir ip seklinde
asağıda birlesti. Akın'ın ici titredi. Gozleri tam ortaya odaklandığı icin Brigitte'nin dantel
tangasmm basladığı yerden asağıya doğru devam eden jartiyeri ilk anda fark edemedi.
Siyah corapları kızıl saclının aksesuarlarını tamamlıyordu. Akın kızgınlığının gectiğini
hissetti. Yatakta yana cekilerek Brigitte'ye yer actı. Genc kadın sanki Akın'ı odada ilk
kez goruyormus gibi baktı ve fısıltıyla konustu:
"Bu aksam beni cok uzdun. Onun icin cezalısın. Bana kesinlikle dokunmayacaksın.
Simdi sırtustu yat ve her seyi bana bırak. Ama bana elini surersen yataktan ceker
giderim."
Akın'ın kızgınlığı oylesine gecmisti ki, bu cezayı seve seve kabul etti.
Bir sure sonra Akın ellerine kollarına hakim olmak icin kendiyle ciddi bir mucadele
icindeyken telefon caldı. Su munasebetsiz
telefon da calacak zamanı bulmustu.
Akın telefona uzanamazdı. Brigitte, Akın'ın ustunden kalktı, genc adama biraz daha
eziyet cektirmek icin yavasca telefona uzandı, ahizeyi kulağına goturdu. Almanca bir
seyler konustu ve geri geldi.
Saatler sonra uyumaya hazırlanırken Akın sevgilisine kimin telefon ettiğini sorduğunda,
"Ne bileyim ben, bir kadın Turkce konusuyordu. Sadece birkac kez 'Akın' diye
seslendiğini duydum. Herhalde seni arıyordu" yanıtını aldı.
Sabah kahvaltısını bir onceki gecenin getirdiği mahmurlukla yavastan alan Brigitte ile
Akın ancak oğleye doğru Sezai Bey'in gazetesine gidebildiler. Danısmadaki gorevli artık
onları tanımıstı, Sezai Bey'in yazı isleri masasında olduğunu soyledi. Salona girdiklerini
gorunce yaslı adam gulerek yerinden kalktı, Brigitte ile Akın'ı odasına goturup birer Turk
kahvesi soyledi. Kahveler icildi. Sezai Bey'in o gun programı vardı, mahcup bir ifadeyle
mazeretini bildirdi:
"Cocuklar benim kusuruma bakmayın. Bugun oldukca doluyum. Sayfaları cattıktan
sonra vilayette bir toplantıya katılacağım, ardından vali beyin birkac koye yapacağı
inceleme gezisini izleyeceğim. Burası sizin yeriniz sayılır. Keyfinize bakın. Akın babanın
eski yazılarını okumak istiyorsan sekreterime soyle, diğer tum ihtiyacların gibi sana
arsivden eski gazete koleksiyonlarını da getirir."
Sezai Bey gittikten sonra Akın yaslı gazetecinin sekreterinden kendisine 1960 ve 1961
yıllarının gazetede koleksiyonunu getirtmesini rica etti. Birazdan danısmadaki gorevli
koca bir ciltle Sezai Bey'in odasına girdi ve iki yıllık gazeteyi toplantı masasına bırakıp,
baska bir isteklerinin olup olmadığını sordu.
Vardı tabii ki! Birer az sekerli Turk kahvesi daha. Akın Turk kahvesini cok severdi, ancak
kendisi pisiremezdi. Dısanda icilenlerin coğu da adabıyla yapılmamıs olur ve bir seye
benzemezdi. Bu nedenle genc adam iyi Turk kahvesi bulduğu zaman tıpkı Sezai Bey'in
gazetesinde olduğu gibi fincanları art arda devirmekten buyuk keyif alırdı.
Akın masanın basında 1960 yılının gazetelerini karıstırırken, Brigitte de kanepeye
oylesine yayılmıs televizyonda bulduğu bir Alman kanalındaki tartısma programım
izliyordu.
Gazete koleksiyonunda 1960 yılının ilk aylannda Akın'ın dikkatini ceken bir sey yoktu.
27 Mayıs 1960 Darbesi'nin yerel basındaki yankılarını okudu bir sure, ardından babasının
ihtilalle ilgili
yazılarına gecti ve "Babam da ihtilali sıkı destekliyormus yahu" diye soylendi.
1960 yılının kalan gunlerinde gazetenin sayfalarına Akın'ın ilgisini cekecek bir sey
yansımamıstı. Yine de iki uc gunde bir babasının imzasını gormek genc adamı mutlu
etmisti.
Koleksiyonda 1961 yılına gelmisti ki, odanın kapısı acıldı ve yine danısmadaki gorevli
geldi. Bu kez elinde kocaman bir tepsi vardı. Tepsiyi masaya bıraktı.
"Size etli ekmek ile ayran getirdim. Umarım beğenirsiniz."
Yemekten sonra Akın ictiği yaklasık bir litre ayranın etkisiyle mahmur mahmur gazete
sayfalarını karıstırırken, 11 mart 1961 tarihli nushanın birinci sayfasında mansetin hemen
altından verilmis bir haberi gordu:
Beysehir'in zorunlu konuğu, Konya'nın dostu, Mevlana asığı Huber Ferpoorten vefat etti.
En kadim dostumuzu kara toprağa verdik
1944'te, Đkinci Dunya Savası sırasında denizaltısını Turk karasularında batınp ulkemizin
topraklarına murettebatıyla birlikte cıkıp sığınan Usteğmen Huber Ferpoorten Beysehir'e
zorunlu ikamete geldiği zaman yirmi dokuz yasında gencecik bir denizciydi.
Savasın sonuna kadar Beysehir'de kalan Ferpoorten bu sırada incelediği Mevlana'nm
asığı oldu. Savas sonrasında hemen her yıl Konya'ya gelen Ferpoorten Turk dostu
olduğunu her fırsatta ispatlamıstı. O Almanya'da Turkiye'nin ve Mevlana'nm bir elcisiydi.
Son yıllarda vucudunu kemiren bir illetle savasan eski dostumuz iyice zayıflaması
sonucu ecele bir kalp kriziyle yenildi. Cenazesi gectiğimiz hafta doğduğu yer olan
Almanya'nın Hamborn kentinde toprağa verildi. Ferpoorten'in toprağı bol olsun.
Akın kanepede televizyon izleyen Brigitte'yi yanma cağırdı ve haberi ona tercume
etmeye basladı. Genc kadın Akın'ın arkasından masaya doğru eğildi ve gazeteye
bakarken goğusleri sevgilisinin omzuna surtundu. Akın, Brigitte'yi kendine cekti ve
bacaklarını oksamaya basladı. Eli kısa surede kızıl saclı kadının eteğinin altına girmisti
bile. Haberin tercumesi bitince Akın tek elle sayfalan cevirmeye basladı.
Brigitte'nin aklı ise Akın'ın elinin hareketlerine paralel baska noktalara kaymıstı.
I
"Akın, hadi gel otele donup Sezai Bey'le bulusana dek odamızda dinlenelim. Hem
bugun senin cezanı da kaldırmayı dusunuyorum."
Ancak genc adam bu cazip teklifi kabul etmedi.
"Brigitte su gazeteleri incelemeyi bitireyim ki, bir daha buraya gelmek zorunda
kalmayalım." Akın, konusurken bir yandan da sevgilisinin bacaklannı oksamaya devam
ediyordu.
Keyfine diyecek tek kelime olmayan Akın, Huber Ferpoor-ten'in olum haberini bir kez
daha okudu. Omzunda kızıl saclı kadının iri goğuslerini hissediyordu. Elinin altında ise
genc kadının bacakları vardı. Bir an otele donmeyi dusundu. Ama bu fikrin cazibesine
kapılmamak icin birinci sayfadaki diğer haberlere bakmaya basladı. Đhtilal sonrası
kurucu meclis calısıyordu. Konya'yı temsilen Ankara'ya gidenler yeni Anayasa
calısmalan hakkında yerel gazete aracılığıyla hemserilerine bilgi veriyorlardı. Akın
birinci sayfa haberlerini okumayı bitirince diğer sayfalara gecti. Đki sayfa sonra Huber
Ferpoorten'in olum ilanıyla karsılastı:
VEFAT VE BASSAĞLIĞI Konya'nın dostu, Mevlana asığı 1915 Almanya Hamborn doğumlu
E. Denizaltı Usteğmen
Oberleutnant zur See
HUBER FERPOORTEN
3 mart 1961 tarihinde Almanya'da vefat etmistir. Merhumun kederli ailesine, yakınlarına
ve onu sevenlere bassağlığı dileriz.
Turkiye'deki dostları
Olum ilanını hemen yanı basındaki Brigitte'ye tercume etti. Ardından takip eden diğer
sayılan incelemeye basladı. Akın aradığını iki gun sonraki sayıda buldu. Babasının yazısı
talimin ettiği gibi Alman subayla ilgiliydi. Hemen okumaya koyuldu:
Sizler sağolun
Bugun sıkıntılıyım dostlar. Sizlere Beysehir'in doğal guzelliklerinden, turizm
potansiyelinden bahsetmeye kalemim gitmiyor. Keza ulkemizde hazırlanan yeni
Anayasa'mn kisi hak ve ozgurluklerini Batı standartlarına cıkarma amacını guttuğunden
de soz edip sizlere mujdeler veremeyeceğim.
Bugun guzelliklere uzanamıyor gonlum.
Bugun kederliyim.
Bugun sanki gunes hic doğmadı.
Bugun bir dostumun olum haberini aldım.
Sizler sağolun dostlar.
Vefat eden dostum Turk değildi, Musluman değildi. Dilimiz farklı, dinimiz farklıydı. Bizi
birbirimize bağlayan tek ortak nokta ise Hazre-ti Mevlana sevgisiydi.
Huber Ferpoorten'di vefat eden dostumun adı. Gazetemizde olum haberini ve ilanını
mutlaka okumussunuzdur. Onu tammadıysanız bile hakkında en azından bir fikir sahibi
olmussunuzdur.
Huber, Đkinci Dunya Savası'nm son donemini Beysehir'de gecirmis. Onunla o zaman
tanısma imkanımız olmamıstı. Ben Đstanbul'da Vefa Lisesi'nde bir oğrenciydim, o ise
savastan yeni cıkmıs yorgun bir asker.
Kader bizi yıllar sonra Beysehir'de karsılastırdı. Sanki yıllardan beri tanısıyor gibiydik.
Cok iyi dost olduk. Tıpkı birlikte yaslanacak iki dosttuk.
Ama kader bir kez daha yapacağını yaptı. Huber olume mahkum oldu.
Yasamının son yıllarında yureğinde iki yara vardı: ilki vucudunu istila eden illet, ikincisi
ise beyninde dolasıp duran bir turlu acıklayamadığı, acıklamak, paylasmak istemediği
ve bu nedenle beyninin suzgecinden gecip dudaklarına dokulemeyen sırrı...
Huber simdi Almanya'da kara toprak altında. Sırrım kendisiyle birlikte toprağa gomdu
mu ? Yoksa Almanya'da biriyle paylastı mı ? Ya da bu "sır" dediği sey hastalığının
getirdiği bir hayal miydi ? Bilinmez. Nevi sahsına munhasır dostum kabrinde rahat uyu,
sırrım kimse oğrenemez nasıl olsa. Bırak her seyi bir kenara, dunya sorunları dunyada
halledilsin. Sen sonsuza kadar huzur icinde kal. Cunku artık yureğini ve beynini
kemirenler ebedi yasamda onemini yitiriyor.
Dilimiz, dinimiz ayrı ama Tanrımız bir. Sevgili dostum toprağın bol olsun.
Akın yazıyı Brigitte'ye tercume ederken babasının yazdıklannı bir kez daha dusundu.
Tıpkı Sezai Bey'in dediği gibi Huber Ferpoorten'in bir sırn olduğu, babasının yıllar once
yazdığı yazıyla ortaya cıkmıstı. Ama bu sır neydi ? Genc adam kafayı yiyecekti.
Almanlar icin hazırladığı babasının yasamoykusu ilk baslarda Akm'a cok sıradan ve
haber niteliği olmayan bir uğras gibi gorunmustu. Ama Konya'ya gelip de babasının bir
Alman subayıyla arkadaslığmı
oğrenince, yazdığı yazının en azından bir seye benzeyeceğini ve Alman
kamuoyunun ilgisini cekebileceğini dusunmeye basladı.
Simdi de bu Alman'm bir sırrı ortaya cıkmıstı. Muhtemelen babası da bu sun biliyordu.
Akın kafayı yiyecekti. Simdi yazısını, "Babam bir Alman subayıyla dost oldu. Bu subay
Đkinci Dunya Sa-vası'nda denizaltı komutanıydı. Cok onemli bir sırrı biliyordu. Ama sırrını
sadece babamla paylastı. Alman subay da, babam da sırrı mezarlarına goturduler" diye
yazarsa tum dunya ona gulerdi.
Akın yazının tercumesini bitirdi.
Brigitte heyecanlanmıstı ve Akın'a ne yapmayı dusunduğunu sordu. Genc adam da
dusunduklerini anlattı:
"Bu sırn oğrenmeden yazıyı tamamlayamam. Bunu mutlaka oğreneceğim, isterse
Alman subayının bir sacmalığı olsun."
Kızıl saclı kadın gulumsedi. Akın'ı uzun ve ıslak bir opusle odullendirdi.
"Ben de senden bunu duymak istiyordum."
Brigitte ardından Akın'a Huber Ferpoorten'le ilgili gazete haber ve yazılarının
fotokopilerini cekmelerini onerdi. Ama bir takım da Brigitte kendi arsivine istiyordu.
Akın genc kadının bu isteğine sasırdı. Brigitte tek kelime Turkce bilmiyordu ki, bu
fotokopileri ne yapacaktı ? Ama yine de uzerinde fazla dusunmeden Sezai Bey'in
sekreterinden ikiser fotokopi istedi.
Birdenbire Akm'ın kafasında bir ısık caktı!!!
Bir gece once Sezai Bey'le sohbet ederlerken, Brigitte sanki Turkce anlıyormus gibi tepki
vermisti.
Brigitte masanın yanında eski gazeteleri inceliyordu. Akın ayağa kalktı ve heyecanla
Turkce konusmaya basladı:
"Sevgilim, galiba babamın sırrının ne olduğunu buldum..."
Bos bulunan Brigitte Turkce olarak yanıtladı:
"Akın, ne buldun cabuk soyle..."
Odaya derin bir sessizlik coktu.
Sessizlik, havadaki oksijeni emdi bitirdi.
Akın'ın yasama sevinci sondu...
Brigitte onu kandırmıstı. Dakikalar sonra Akan sordu:
"Neden bana Turkce bildiğim soylemedin?.."
Brigitte gulerek Akın'a yaklastı. Ona sarılıp opmek istedi. Akın kendini cekti. Brigitte
daha onceden kurguladığı hikayesini aksanlı Turkce'yle anlatmaya basladı:
"Sevgilim, Almanya'da is idaresi yuksek lisansı yaptım. Orada bize yabancı bir ulkede,
yabancılarla calısırken onların yerel dillerini
bilsek bile bunu belli etmememiz oğretildi. Eğer yerel lisanı bildiğimizi belli etmezsek
cevremizdeki islerin kontrolunu daha iyi ele alırmısız. Ben de Almanya dısında ilk defa
buro sefi olunca universitede bana hocalarımın dediklerini uygulamak istedim. Đnan
baska bir amacım yoktu..."
Brigitte'nin anlattıkları akla yakındı.
Ama Akın kırılmıstı. Brigitte'yi bir patron olarak değil de bir arkadas olarak gormek
istemisti. Ama genc kadın onun patronuydu.
Brigitte Akın'ın bozulduğunu anlamıstı. Ona bir daha babasının sırrının ne olduğunu
sormadı bile. Hos sorsa bile Akın'ın bulduğu bir sır yoktu ki. Sırf genc kadını denemek,
onun Turkce bilip bilmediğini oğrenmek icin oyle konusmustu. Belki de Brigitte genc
adamın bu tuzağım sezmis ve onun icin sırrının ne olduğunu sormamıstı.
Otele donduklerinde hava kararmıs, rakı vakti yaklasmıstı. Resepsiyondan anahtarlarını
alırlarken resepsiyonist Akın'a "Esiniz sizden acil telefon bekliyor" dedi.
Akın odaya cıkmadan telefonu lobiden acıp acamayacağını sordu. Yanıt olumluydu.
Brigitte aksam yemeğine hazırlanmak icin odaya cıkarken, Akm merakla telefonun
bağlanmasını bekledi.
Esinin sesi son donemde olduğu gibi hic de sevecen değildi. Akın'ın sağlığını filan
sormadan soze basladı:
"Akın, anneni hastaneye kaldırdık. Ameliyat olacak. Bir an once Đstanbul'a donsen iyi
olacak."
Akın daha fazla bilgi almak istedi ve "Anneme ne oldu? Ne zaman hastaneye
kaldırdınız ? Bana daha once neden haber vermedin ?" diye sorularını sıraladı.
I
Besinci bolum
31
Akın ve Brigitte Đstanbul Ataturk Havaalam'ndan ayrı taksilerle kente hareket ettiler.
Đkisinin de acelesi vardı. Brigitte son bulguları Frank Neurath'la, daha doğrusu dolaylı
olarak buyuk Toton Sovalyeleriyle bir an once paylasmak istiyordu. Akın'ın ilk yapması
gereken ise hastaneye gidip annesini gormekti.
Hastaneye gittiğinde esi ve aile fertlerinden son gelismeleri oğrendi. Annesi kalcasını
kırmıstı. Kadın emekli olduğu icin once devlet hastanesine gidilmisti. Orada ilk tanı
konmus, ama on-on bes gun sonrasına ameliyat gunu verilmisti.
Akla saibeli vakıf hastanesi Lezbiyen Hemsire gelmisti. Akın bu vakfa da "saibeli"
diyordu, cunku Turkiye'de saibesiz vakıf bulmak zordu. Tıpkı Diyojen'in gunduz saati
elinde fener adam aradığı ve bulamadığı gibi.
Vakıf hastanesi devletten emekli olanları hemen ameliyat ediyordu, ama emekli
yataklarının hepsi doluydu. Akın'ın ailesi zorunlu olarak onerilen ozel odayı kabul etmek
zorunda kalmıstı.
Hemen tum hastanelerde olduğu gibi bu ozel oda da ucuncu sınıf otellerdeki standart
oda kalitesindeydi, ama nedense fiyatı bes yıldızlı otelin standart odasının iki misliydi.
Akın hastaneye gittiğinde esi ve aile fertleri annesini ameliyat edecek tıp fakultesi
hocasının istediği parayı tartısıyorlardı. Son durumu Akın'a ozetlediler. Koy imamı kılıklı
profesor Akın'ın annesinin ameliyatına girmek icin yaklasık iki bin bes yuz dolar istiyordu.
Oysa annesi devlet emeklisiydi. Ameliyatta takılacak protez ve Sağlık Ba-kanlığı'nın
ongorduğu ameliyat masrafları, ilaclar vs devlet tarafından odenecekti.
Akın yine Turkiye'de yasadığını unuttu ve soylendi:
"Yahu bu para neden verilsin? Bu hastane yerine baska bir hastaneye
gitseydik, oranın cerrahları ameliyatı yapmayacak mıydı? Burada da hoca
değil de gorevli baska bir cerrah yapsın."
Hemen soruldu, ama gelen habere gore Đmam Karaimamoğlu adlı hoca ozel odada
yatan hastalanıl ameliyatını kendisinin yapmaya zorunlu olduğunu acıklıyordu. Efendim,
Lezbiyen Hemsire Hastanesi'yle yaptığı protokol bunu gerektiriyormus. Yahu emekli
yatağı yok diye hastanenin ozel odasını oneriyorlar, sonra da zorla ameliyat parası
alıyorlardı.
Akın'ın cebinde bes kurus para yok. Annesi ameliyat olacak ve para lazım. Oysa Akın
Đstanbul'a donduğunde bir an once arastırmasını tamamlayıp Ozgur Haber Ajansı'ndan
parasını almayı dusluyordu.
Turkiye mucizeler ulkesi. Gerekli para bulundu, Akın'm annesi ameliyat oldu. Kadın
yoğun bakımdan cıkar cıkmaz ikinci bir mucize daha gerceklesti ve emekli odasına
yerlestirdiler. Hic değilse bundan sonra cepten para cıkmayacaktı.
Akın'ın yasadığı sıkıntıların aksine Brigitte'nin ici icine sığmıyordu. Ozgur Alman Haber
Ajansı'nın burosuna vardığında kapıyı acan foto muhabiri Eduard Raeder'in yanağına bir
opucuk konduracak kadar kendini iyi hissediyordu. Eduard bu ani tavır değisikliği
karsısında sasırmıstı ve genc kadına soran gozlerle bakıyordu.
Brigitte sadece, "Đsler cok iyi gitti" demekle yetindi. Cunku Eduard'a herhangi bir
acıklama yapmasına gerek yoktu. Operasyonun icyuzunu bilmeyen, Đstanbul'da yalnız
kaba guce gereksinim duyulduğunda on plana cıkacak destek elemanı Eduard'ın da
sormaya hic niyeti yoktu.
Kızıl saclı genc kadın buyuk keyifle masasına oturdu. Ayaklarını masaya uzattı ve
telefonu alıp Đstanbul'daki Alman Botanik Enstitusu Direktoru Frank Neurath'ın numarasını
cevirdi. Karsı taraf telefonu acınca da Brigitte, "Herr Direktor" diye soze basladı. Bu
adamla geyik muhabbeti yapmayı hic istemiyordu, hemen devam etti:
"Bugun sizinle bir toplantı yapmamız gerek. Onemli asamalar kaydettik."
Frank Neurath otomatiğe bağlanmıs gibi yanıtladı:
"Bu aksam bana gel, hem bir kadeh konyak iceriz hem de konusuruz."
Bu Brigitte'nin isteyeceği en son seydi. Frank Neurath'a hemen gorusmek istediğini
soyledi, ya Alman sovalye Brigitte'nin ofisine gelmeliydi ya da genc kadın onun
burosuna gidecekti. Neurath
genc kadını cağırdı ve telefonu kapattıktan sonra kendi kendine soylendi:
"Haspa biraz yorulsun, ayağıma gelsin."
Brigitte zaman gecirmeksizin Đstanbul'daki Alman Botanik Ens-titusu'nun binasına gitti.
Neurath her zamanki gibi onu cok iyi karsıladı ve genc kadını gorur gormez sarılarak
yanaklarından optu. Biraz sonra Neurath'm odasında kahvelerini icerken Brigitte son
gunlerde Akınla ulastıkları verileri aktarmaya basladı. Frank Neurath ciddi ciddi bu ikili
toplantıyı tutanağa gecti. Konustuklarını kelimesi kelimesine kaydetti. Ardından
Brigitte'nin getirdiği fotokopileri de aldı ve kağıtların hepsini bir dosyaya yerlestirdi.
Brigitte raporunu tamamlamıstı. Neurath'a aklına takılan bir sey olup olmadığını sordu.
Alman Botanik Enstitusu direktoru genc kadının sorusunu bir sure yanıtlamadı. Bir seyler
dusunuyordu, sonra ağır ağır konusmaya basladı:
"Bu bilgiler cok onemli. Telefonda aktaramam. Đnternet vasıtasıyla da iletemem.
Kimsenin bunlara ulasmaması gerek. Kargoyla yollamayı dusunemem bile. En iyisi ben
Almanya'ya gideyim ve buyuk sovalyelere brifing vereyim. Aslında bu brifingi senin
vermen gerekirdi, ama senin su sıralar Đstanbul'dan ayrılman, Akın'ı basıbos bırakman
dusunulemez bile."
Buyuk sovalyelere brifing verileceğini duyunca Brigitte'nin ici sızladı, aslında bu brifingi
kendisi vermeliydi. Cunku bu bilgilere Brigitte ulasmıstı, Frank Neurath değil. Bu
haksızlıktı!
Frank Neurath karsısındaki kadının yuzunun bulutlandığını gorunce konusmasına kaldığı
yerden devam etti:
"Ama buyuk sovalyeler seni de dinlemek isterlerse sen de hemen Almanya'ya gelirsin.
Onumuzdeki gunlerde Noel var. Akın senin Noel tatili icin evine gitmenden suphelenmez
ve senin yokluğunda uslu oturması icin de elinden geleni yaparsın."
Brigitte kendisini avutan bu sozler karsısında biraz olsun teselli buldu. Belki buyuk
sovalyeler kendisini cağırırlardı.
Ancak Brigitte'ye bu davet hic gelmedi. Gelmesine de imkan yoktu zaten.
Frank Neurath brifing icin buyuk Toton Sovalyelerinin kapısında beklerken Brigitte Diels'i
dusunuyordu. Genc kadın Toton Sovalyelerinin tapınağına kadınların giremeyeceğini
bilmiyordu. Resmi brifing ancak tapınakta verilirdi ve burası kadınlar icin yasak
bolgeydi.
Neurath kapının onunde umduğundan daha cok bekledi. O da tum Toton Sovalyeleri
gibi takım elbisesinin uzerine kafadan gecirilen ve on yuzune hac gibi kırmızı kılıc
resmedilmis uzun beyaz cuppe giymisti. Cuppesindeki kırmızı kılıc ve kırmızı kusağı onun
yeteri kadar ust rutbede bir sovalye olduğunu acıklıyordu. Kırmızıdan sonra ulasılacak
mertebe siyah olacaktı. Yani ancak buyuk sovalye secilenlerin tuniğinde siyah hac
olurdu ve bellerine siyah kordon bağlarlardı. Frank Neurath cuppesindeki bu kırmızı kılıcı
elde edebilmek icin yıllarını vermisti.
Neurath sovalyelikte gecirdiği yılların hesabını yaparken tapınağın kapısı ağır ağır
acıldı. Dısarı cıkan Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi, Frank Neurath'ın yanma gelerek
ondan Toton Sovalyelerinin yıllık ve o gune ait parola ve isaretini sordu.
Aslında buna gerek yoktu, cunku Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi Neurath'ı cok iyi
tanıyordu. Frank Neurath bu brifingi vermek icin once Buyuk Toton Kalem Sovalyesi'ni
isyerinde ziyaret etmisti. Đsteği kabul olununca da ona bizzat Buyuk Toton Kalem
Sovalyesi bu toplantıya ozgu parola ve isareti vermisti. Ama olsun her seyin kitabına
uygun olması gerekiyordu. Sınavdan gecen Toton Sovalyesi Frank Neurath tapınağın
kapısına ilerledi. Bu arada Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi Frank Neurath'ı En Buyuk ve
diğer buyuk Toton Sovalyelerine tanıttı. Frank Neurath salonun ortasında durdu ve
selamını verdi. Yanı basında bekleyen Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi Frank Neurath'ı
karsılıklı yarım ay seklinde dizilmis masalar grubunun kapıdan giriste sağ taraftaki
konusmacı kursusune goturdu ve donup masasına oturdu.
Frank Neurath heyecanlıydı, cunku bu brifingin "Gizli Buyuk Toton Sovalye Tarihi"ne
kaydedileceğini biliyordu. Artık Neurath da gizli tarihe gececekti.
"En Buyuk Toton Sovalyesi ve buyuk Toton Sovalyeleri sizleri saygıyla selamlıyor ve
bağlılığımı sunuyorum" diyen Frank Ne-urath'a tonton ihtiyar En Buyuk Toton Sovalyesi
gulumseyerek yanıt verdi:
"Calısmaların icin seni kutluyoruz Sovalye Neurath, bize gelismeleri bir kez daha
tekrarlamana gerek yok, cunku Buyuk Toton Kalem Sovalyesi getirdiğin toplantı
tutanağını ve fotokopilerin tercumesini bizlere dun aksam dağıttı. Hepimiz ne olduğunu
biliyoruz. Simdi neler yapabileceğimizi tartısalım." Frank Neurath hayal kırıklığına
uğramıstı. "Ne yani benim raporum "Gizli Buyuk Toton Sovalye Tarihi"ne
gecmeyecek mi?" seklinde istemi dısında ağzından bir cumle cıktı.
Bunlan soyler soylemez de yaptığı hatanın farkına vararak kıpkırmızı kesildi. En Buyuk
Toton Sovalyesi'nden ozur dilemeye calısırken yaslı adam onun sozunu gulumseyerek
kesti:
"Merak etme calısmaların tarihimizin en verimli sayfalarında yerini alacak!"
Buyuk Toton Girisim Sovalyesi kurumlanarak ayağa kalktı ve soz aldı:
"Buyuk Toton Teskilat Sovalyesi'yle yaptığımız plan meyvelerini vermeye basladı.
Umarım bundan sonra siz değerli kurulun da katkılarıyla nihai hedefimize ulasırız."
Buyuk Toton Kalem Sovalyesi konusulanların kelimesini atlamadan hani harıl not
almaya koyulmustu bile.
Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi elini kaldırdı ve ortaya bir soru yoneltti:
"Bu Brigitte Diels denen kadına ne kadar guveniyoruz ? Bundan sonra nereye kadar
guvenebiliriz ?"
Salonda kısa bir sessizlik oldu. Sonunda Buyuk Toton Teskilat Sovalyesi ayağa kalkarak,
"Brigitte Diels'e operasyonumuz hakkında sınırlı bilgi verdik. Nihai hedefi ve amacın ne
olduğunu bize rapor sunan Sovalye Frank Neurath da bilemez. Bu bilgi sadece buyuk
sovalyelere aittir" dedi ve devam etti:
"Ozgur Alman Haber Ajansı Đstanbul buro sefi olarak kimliğini kamufle ettiğimiz Brigitte
Diels, uzun bir arastırma sonunda bu gorev icin secildi. Bu kadının babası da bir sovalye
ve davamıza gonulden bağlı olduğuna eminim, ancak Turkiye'deki davranısları
hakkında, guvenimizi sarsabilecek derecede gelismeler olduysa ya da guvenimizi haklı
cıkaran olgular, onu bilemem, eğer En Buyuk Toton Sovalyesi izin verirse bizlere Sovalye
Frank Neurath acıklasın."
Baskosede oturan tonton ihtiyar basıyla isaret etti. Simdi herkesin bakısları Frank
Neurath'a cevrilmisti.
Neurath bir kez daha hata yapmamak icin dusunerek konusmaya calıstı:
"Bugune dek Brigitte Diels attığı her adımı bana bildirdi. Turk gazeteciyle yaptıkları
arastırma planlarını da onaylattı. Ben de tum gelismeleri zaten zaman gecirmeksizin
sizlere bildirdim. Ancak dikkatimi ceken bir sey var."
Salonda sinek ucsa duyulacaktı. Frank Neurath kelimeleri dikkatle secmeye ozen
gostererek devam etti:
"Brigitte Diels Turk gazeteciyle sanıyorum umduğumdan daha
Đ4O
fazla samimi oldu. Ozel bir iliskiye girdiklerini sezinledim. Bu durum umarım planlarımızı
aksatmaz."
Basta Buyuk Toton Teskilat Sovalyesi olmak uzere hemen herkes derin bir "Oh" cekti.
Saskına donen Frank Neurath'a En Buyuk Toton Sovalyesi bir acıklama getirdi:
"Merak etmeyin Sovalye Neurath, bu da planımızın bir parcası. O halde Turkiye'deki
islerin istediğimiz gibi ilerlediğini goruyoruz."
Frank Neurath "Pezevenkler" diye dusundu. Hemen ardından da eğer Brigitte, Akın
Dedel'le gorev icabı yatıyorsa sıranın kendisine de gelebileceğini varsayarak
heyecanlandı.
Buyuk Toton para sovalyeleri genellikle tutumlu davranıslarıyla gizli tarihte yer alırlardı.
Su andaki Buyuk Toton Para Sovalye-si'nin de selefleri gibi eli sıkıydı, ama bu kez
kendisinden hic beklenmeyen bir hovardalık yaptı:
"Madem Turk gazeteci icin is sıradan bir roportaj yazmaktan cıkıp sadece kendi
babasının bildiği bir sırn acığa cıkarmak haline geldi, o halde ona prim adı altında daha
iyi bir para teklif edelim." Diğer buyuk sovalyeler gulustuler. Ancak Buyuk Toton Guvenlik
Sovalyesi soz aldı:
"Onereceğimiz artı para Turk gazeteciyi suphelendirmez mi ?" Uzun muzakerelerden
sonra buyuk sovalyeler gazetecinin suphelenmeyeceği kadar az, ama onu
heveslendirecek kadar da iyi bir miktar teklif etmeye karar verdiler.
Son olarak da Buyuk Toton Savas Sovalyesi'nin Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi'yle
isbirliği yaparak Turkiye'de harekete hazır bir vurucu tim bulundurmasına karar verildi. En
Buyuk Toton Sovalyesi toplantının cok verimli gectiğini belirterek Frank Ne-urath'ın
salonun dısına cıkmasını istedi.
Neurath Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi'nin esliğinde kapıya ilerlerken, "Bunlar
operasyon hakkında en gizli bilgileri tartısacaklar herhalde" diye dusunuyordu.
32
Akın Dedel gunler sonra buroya gitti. Faks masasına bakınca birikmis cok isi olduğunu
gordu. Keyiflendi. Fakstan gelen yazılan aldı, odasına gecti ve hepsini tek tek inceleyip
uzerlerine notlar almaya koyuldu.
Bu is Akın'ın yaptığı en duzenli isti. Hem de cok keyifliydi. Her sey buroya alınan yeni
telefon numaralarıyla baslamıstı.
147
Akın'ın burosuna alınan numaralar birkac ay oncesine kadar Turkiye'nin en buyuk
bankalarından birinin krediler mudurluğune aitmis. Akın bu numaralan bizzat torpille
almıstı. Cunku burosunun bağlı bulunduğu bolgenin telefon muduru gazetecinin lise
arkadasının enistesiydi. Telefon muracaatım mudur beyin makam odasında caylannı
icerlerken yapmıs ve ona akılda kolay kalan seri telefon numaralan verilmisti.
Ama maalesef o numaralann eski torpilli sahibi de bankaydı.
Faks bağlanır bağlanmaz yağmur gibi mesajlar yağmaya baslamıstı. Malum bankanın
yurdun dort bir yarımdaki subeleri musterilerine kredi vermek icin veya yasal takibata
gecmek icin belgeleri yolluyor ve onay istiyordu.
Faks kağıttan su gibi akıp gidiyor, makineye bobin yetismiyordu. Akın bankaya telefon
edip yanlıslığın duzeltilmesini istedi, ilgilendiler, ama her sube eski numarayı faks
makinesinin hafızasına kaydettiği icin yanlıslığın duzelmesi zaman alacaktı.
Akın caresiz gelen fakslan okumaya basladı. Đzmir subesi kredi vermek istediği firma ve
sahipleri hakkında gercekten cok iyi istihbarat yapmıstı. Adamlann cinsel yasamlan ve
alıskanlıklan bile iyice arastınlmıstı. Akın bu basanh calısmayı takdir etti ve faks
kağıdının uzerine kisisel tesekkurunu yazıp geri yolladı.
Ondan sonra okuduğu belge Kahramanmaras subesinin bir kredi kartı musterisine
yaklasık 100 dolarlık borcunu tahsil icin merkeze yolladığı yasal yollara basvurma izni
isteğiydi. Akın bu kez sinirlendi. Hemen mesajın uzerine dokturdu:
Pabuclarımın Muduru,
100 dolarlık tahsilat icin merkezden izin istersen, sen hangi yetkiyi nasıl kullanacaksın ?
Bir de koskocaman bankacı olmussun. Annen baban sağsa, oğulları bankacı hem de
mudur diye gurur duyuyorlardır !
Yahu kardesim, bu devirde yazık gunah, bak borclu isciymis, garibanı zorlamasana.
Hem uc kurus maas alan isciye kredi kartı veriyorsun hem de boğazına sarılıyorsun.
Bunun hesabını bir gun sana sorarlar. Yani durumun kritik.
Gozlerinden operim.
Akın Dedel
Ve her sey iste boyle basladı. Akın boğazına kadar ise gomuldu ve fakslara yanıt
vermekte zorlanmaya basladı. Bir ara ciddi ciddi bir yardımcı tutmayı bile denedi.
148
Akın bu sorunla boğusurken, bir ara aynı bankada calısan bir avukat arkadasına
danıstı:
"Koskoca banka, neredeyse her kasabada subeniz var. Ancak yerel birimlerin
yoneticileri neredeyse cise giderken bile faksla genel merkezden onay alıyorlar. Bu
sistem isleri yavaslatıp karıstırmaz mı ?"
Arkadası yanıt yerine bir fıkra anlattı:
"Uluslararası bir bankacılık konferansına bizim bankadan da iki kisi gidiyormus. Fıkra bu
ya tum bankacılar aynı ucaktaymıs ve her bankadan bir kadın ve bir erkek bankacı
varmıs. Ucak okyanus uzerinde arızalanmıs ve ıssız bir adanın kumsalına zorunlu inis
yapmıs. Bankacılar sağ salim kurtulmuslar. Fakat haftalar gecmis yardım gelmiyor. Issız
adada unutulmuslar. Bunun uzerine bankacıların arasında elektriklenme olmus ve
sevismeye baslamıslar. Doğal olarak da aynı bankanın elemanları cift olmuslar. Ancak
bir tek bizim bankanın gorevlilerinde hic hareket yokmus. Diğerleri merak edip
sormuslar. Ve su yanıtı almıslar: 'biz de sevismek istiyoruz, ama ucağın telsizinden
merkeze durumu anlatıp izin icin mesaj cektik, simdi gelecek emir faksını bekliyoruz...'"
Akın bu fıkrayı dinledikten sonra kafasını daha fazla yormadı ve tum hızıyla faks mesajı
yanıtlama isine devam etti. Zaman icinde banka subeleri uyanıp fazla hataya
dusmezken Akın'm imdadına salak bir sekreter yetisti. Bu kez bir pizza ve kızarmıs tavuk
lokantaları zincirinin değisen faks numarası yerine geri zekalı sekreter bir rakam
yanlısıyla Akın'ın faks numarasını vermisti. Banka isleri yavaslamıstı, Akın bu fast food
zincirine mudahil oldu ve bol bol bedavaya danısmanlık yapmaya basladı.
Akın bir yandan bankanın diğer yandan pizzacı ile tavukcunun mesajlarını yanıtlarken
hic beklemediği bir telefon aldı.
Arayan askerdeki komutanıydı. Akın asteğmenliğini onun yanında yapmıs, o terhis
olurken komutanı da binbasılıktan emekli olmustu. Daha sonra tesadufen aynı spor
kulubune uye olduklarını oğrenmislerdi. Komutanı telefonda Akm'a bir aksam yemeğe
gitmelerini onerdi. Akın da bu oneriyi sıcak karsıladı ve ertesi aksam uyesi bulundukları
kulubun lokalinde bulusmak icin randevulastılar.
Akın'ın niyeti eski komutanıyla kısa bir yemek yiyip sohbet ettikten sonra Brigitte'nin
evinde kahvesini icmekti. Genc kadını cok ozlemisti. Bilinci Brigitte'nin deniz mavisi
gozlerini ozlediğini soyluyor, ama bilincaltı "Genc kadının iri goğusleri ile sehvetini
ozledim" diye bir duzeltme yapıyordu. Akın bilincaltıyla kavga etmiyor ve yazacağı yazı
hakkında fikir teatisi yapacağını tekrarlayarak
o geceki randevu icin kendini ve esini kandırıyordu. Ya da kandırdığını
sanıyordu.
Akın lokalin Halic manzaralı salonuna girdiğinde eski komutanı kosedeki yuvarlak
masada oturuyordu. Ama yalnız değildi. Yanında yine bir subay emeklisi vardı. Hasan
Pasa, Akınla calısmıstı bir sure. Akın yazı isleri muduruyken, Hasan Pasa da gazetenin
genel muduruydu. Đlginc bir uclu olusturmuslardı o aksam.
Akın'ın askerdeki komutanı bir acıklama yapma gereği duydu:
"Hasan Pasa kulubumuze uye değil, bu aksam seninle yemek yiyeceğimi oğrenince
bize katılmak istedi."
Akın memnuniyetini dile getirdi. Rakılar soylendi, mezeler geldi ve Hasan Pasa anılarını
anlatmaya koyuldu. Hasan Pasa'nm anıları oyle sıradan askerlik anıları değildi. Devletin
ust kurumları adına gizli gorevler yapmıstı, ama bunları dostlarına anlatmaktan hic
cekinmezdi. Akın da Hasan Pasa'nın anılarını dinleyince hep sasırır, "Yahu bu adam cok
konusuyor. Sıradan bir pasa, suvari pasası falan olsa bu kadar konusmasını
anlayacağım, ama adam ordudaki yıllarını hep devlet menfaatini ilgilendiren gizli
operasyonlarla gecirmis ve dilini tutmayı oğrenememis ya da bana cok guveniyor" diye
dusunurdu.
Hasan Pasa'nın o aksamki oykusu yine cok ilgincti. Akın ister istemez Brigitte'yle olan
randevusunu iptal etme olasılığıyla karsı karsıya olduğunu anlamıstı.
Đkinci kadehle birlikte Hasan Pasa da cosmustu. "Azizim hic unutmam" diye yeni bir
oykuye basladı ve devamını getirdi:
"Turkiye'deki faaliyetlerini Avrupa'dan yoneten terorist bir grup hakkında muhbirlik
yapacak birini bulmuslar. Benden de bu adamla bulusup istediği parayı teslim etmem
ve bilgi akısının koordinasyonunu sağlamam istendi. Hemen diplomatik bir pasaport
cıkarıldı ve bir canta dolusu dovizi teslim alarak Belcika'nın baskenti Bruksel'e gittim. Soz
konusu muhbirle bulustum. Ama bana guven vermedi. Bruksel'de birkac bulusma daha
ayarladıktan sonra adamın dolandırıcı olduğunu anladım ve Ankara'ya donerek
komutanlarıma bilgi verdim. Uyanıklığım onların da hosuna gitti. Zaten cok gecmeden
adamın tam bir dolandırıcı olduğu iyice kanıtlandı ya neyse. Simdi elimde bir canta
dolusu dovizle kalakalmıstım. Komutanıma bu parayı ne yapacağımızı sordum. Bana
paranın Basba-kanlık'tan alındığını oraya iade etmemi soyledi. Canta elimde eve gittim.
Ertesi gun Basbakanlık mustesarına telefon ederek randevu istedim. Đki gun sonrasına
randevu verildi. Canta basıma dert olmustu.
Dile kolay icinde dunya kadar para vardı. Artık cantayla tuvalete gider,
cantayla uyur olmustum. Neyse uzatmayayım, sonunda randevu gunu ve saati geldi.
Basbakanlık mustesarının odasına girdim, durumu anlattım ve parayı geri getirdiğimi
soyledim. Ancak mustesar parayı alamayacağını belirterek, 'Biz bu parayı ortulu
odenekten verdik. Ortulu odenekten cıkan para geri girmez, usulu oyle. Zaten aslında
ortulu odeneğin kaydı da tutulmaz. Ama benim devlet anlayısıma gore, cıkan paranın
miktannı ve kime odendiğini bir deftere not alır ve mali yılın sonunda sayın Basba-kan'a
gosterir ve sonra imha ederim. Siz bu parayı alın bir baska operasyonunuz icin
kullanırsınız' dedi. Caresiz canta elimde geri dondum, durumu komutanıma anlattım.
Kabul etmedi. Đleriki bir operasyon icin baska prosedurlerin isleyeceğini ve o prosedure
gore de kaynak sağlanacağını belirterek parayı yeniden geri goturmemi istedi. Artık
cantayla ayrılmaz bir ikili olmustuk. Basbakanlık mustesarından yeniden randevu aldım
ve bir kez daha burosuna gittim. Tabii canta yine elimde. Bana, yine mi sen geldin der
gibi baktı, son durumu ozetledim. O da bana daha once anlattıklan-nı aktardı. Cantayla
ortada kalmıstım ki, imdadıma o sırada odaya giren bir devlet bakanı yetisti. Olayı
dinledi ve mustesara akıl verdi: 'Simdi sen bu parayı al, bilmem ne fonuna yatır. O fonu
zaten ben kullanıyorum ve bazı projelerimiz icin de bu paraya ihtiyacımız var. Nasılsa
diğer fonlar gibi bu fon da genel butceye dahil değil, dolayısıyla Sayıstay tarafından
denetlenmiyor, o nedenle senin yatırman ve benim harcamam fark edilmez. Para zaten
ortulu odenekten cıktı, devlet icinde millet yaranna oyle de kullanılsa olur boyle de...' Bu
fikir sayın mustesarın aklına yattı. Cantayı bırakabileceğim soylendi. Ben saf saf makbuz
istedim. Bu kadar parayı teslim ettiğime iliskin bir belge istememin en doğal hakkım
olduğuna inanıyordum. Hem bakan hem de mustesar aynı anda cıkıstılar: 'Ortulu
odeneğin kaydı olmazken makbuzu nasıl olsun?' Boynumu buktum, dısan cıktım. Đci
para dolu canta sehpanın uzerinde duruyordu. Donup komutanıma tekmilimi verdim.
Olayı olduğu gibi anlattım. Komutan hic ses cıkarmadan beni dinlemekle yetindi..." Akın
dayanamadı:
"Yahu pasam ben olsam parayı bir bankanın kiralık kasasına koyardım. Devlet
bakanının yerine de millet icin ben harcardım." Hasan Pasa tereddutsuz yanıtladı:
"Akın o zaman ben bu rakıyı gonul rahatlığıyla icemezdim ki!" Ardından bardağından
bir fırt aldı ve ağzına bir parca tam yağ-. attı.
. O&ttAlfc##J||j(fĐria
ĐL HALK KUTUPHANESĐ
151
Akın'ın komutanı uzun sureden beri suskundu ve can kulağıyla Hasan Pasa'yı dinliyordu.
Masada sessizlik olunca bunu fırsat bildi ve Akm'a donerek son gunlerde neler yaptığını
sordu.
Akın da sazı eline alınca anlattı da anlattı. Hasan Pasa da komutanı da ilgiyle dinliyorlar
hatta arada gazetecinin Alman is arkadasları hakkında ahret soruları yoneltiyorlardı.
Masadakilerin Almanlarla bu denli ilgilenmesi Akın'ın dikkatini cekmedi.
Bu arada o sezon Đstanbul'da bol tutulan palamut ızgaralarını bitirmislerdi. Mubarek
balık yağlıydı ve ızgarası da iyi oluyordu.
Akın saatine baktı. Gitme zamanı gelmisti, artık kahvesini kısa kızıl saclı, deniz mavisi
gozlu ve de iri goğuslu sevgilisi Brigit-te'nin evinde icerdi.
Gazetecinin kıpırdandığını goren komutanı konusmaya basladı:
"Akın seni sevdiğimi bilirsin. Askerlikten sonra efendilik yapıyor ve bana yine
'komutanım' diyorsun. Bir komutanın en buyuk gorevi askerlerini savas sırasında da bans
halinde de korumak, onlann canlarına bir sey gelmesini engellemektir. Sen benim
meslek yasamında tanıdığım astım olan en basarılı subaylardan biriydin, bu nedenle
seni korumak ve kollamak benim gorevim."
Akın sasırmıstı. Bu dıs destek acaba neden gelmisti ? Soran gozlerle komutanına baktı
ve su yanıtı aldı:
"Birlikte calıstığın insanlar belki sana kendilerini tanıttıkları kisiler değildirler ve baska
amaclan olabilir. O nedenle bu kisilere karsı dikkatli ol ve aklında bir soru isareti
olduğunda veya basın sıkısınca hemen beni ara!"
Akın'ın saskınlığı iyice artmıstı. Boğazında dokuz yerine bir boğum olan Hasan Pasa da
lafa karıstı:
"Akın, bizim teskilattan biri, adı sana lazım değil, ama hemen herkes onu Ağabey diye
tanır, senin is arkadaslarınla coktan tanısmıs bile. Bir defa Ozgur Alman Haber Ajansı'nda
calısanların hicbirinin gazetecilikle ilgileri yok. Foto muhabiri olarak kendini yutturan
genc adam ise uluslararası mafyanın bir kuryesi. Pek sağlam pabuc değil. Kendine
dikkat et!"
Akın saskınlıktan donakaldı. Komutam bu arada kahveleri soylemisti. Bu iyiydi, cunku
yemek artık sona ermisti. Gerekli mesajlar ve de guvenceler verilmisti.
Simdi Akın'ın kafası allak bullaktı, ickinin tum uyusturucu etkisi gecmisti, bası
catlayacakmıs gibi ağrıyordu.
Yemekten sonra Hasan Pasa'nın yanında, Akın komutanına, anormal bir seyle
karsılasınca mutlaka onlan arayacağına dair soz vermek zomnda kaldı. Ardından
vedalastılar ve-Akın bir taksiye
binerek Brigitte'nin evine gitti.
Yolda aklından eve vannca Brigitte'den hesap sorma senaryoları gecti durdu. Ancak
kapıyı acan genc kadını gorunce aklı hemen hemen her Turk erkeği gibi zaman
gecirmeksizin belinden asağıya icini titreterek akıp gitti.
Deniz mavisi gozlu, kızıl kısa saclı ve de tabii ki iri goğuslu genc kadın Akın'a tatlı bir
surpriz yapmıstı.
Deri bir body giyen Brigitte'nin rugan sivri burunlu cizmeleri de kasıklarına kadar
uzanıyordu. Elinde kısa suvari kamcısı olan Brigitte'nin makyajında ise kırmızı tonlar
hakimdi. Tıslar gibi konusan genc kadın bir yandan Akın'ı iyice los salona suruklerken
diğer yandan da onu azarlıyordu:
"Beni bu kadar ihmal etmenin cezasız kalacağım sanmıyordun değil mi?"
Akın kendini genc kadına teslim etti. Aklı oylesine basından gitmisti ki, Brigitte'nin birkac
saatliğine kulu kolesi bile oldu.
Saatler sonra hayat normale donup de Akm'ın aklı basına geldiğinde o aksam
konusulanlar beynine bir kez daha hucum etti.
Sahi Brigitte kimdi?
Hic kuskusuz heyecan veren, hatta haddinden fazla heyecan veren bir sevgiliydi. Ve
Akın Brigitte'yi kaybetmeyi kesinlikle goze alamazdı.
Ama ya Hasan Pasa haklıysa!
Akın Brigitte'nin buro sefi olduğu Ozgur Alman Haber Ajan-sı'nı daha once hic
duymamıstı. Ajansın yoğun bir calısma icinde olduğunu da sanmıyordu.
Galiba Hasan Pasa haklıydı. Foto muhabiri gecinen Eduard'ın doğru durust fotoğraf
cektiğini bile gormemisti.
Off, bunlar bu saatte dusunulecek seyler değildi. Hele yanında nefis bir hatun yatarken
hic dusunulemezdi...
33
Son birkac gunden beri Akın'm canı hic evden cıkmak istemiyordu. Evi adeta bir
sığınak gibiydi. Dıs aleme acılınca duymak istemediklerini duyacak, gormek
istemediklerim gorecekti. Gerceklerden kacmak her zaman icin cok daha iyiydi.
Can sıkıntısını gidermek, zaman oldurmek ve belirli bir konudan baskasını dusunmemek
icin Akın babasının evraklannı bir kez daha kanstırmaya basladı. Eski kağıtlar arasındaki
yolculuğu
sırasında, babasının cuzdanından cıkan bir takvim yaprağı tekrar Akın'ın eline gecti.
Saatli Maarif Takvimi'nin 19 aralık 1969 cuma gunku sayfasıydı. Akın yeniden dikkatle
okudu:
SEVVAL 9
AR/U.IK
Yıl 1969, Ay 12, dun S6S, Kasım 42
ARALIK
7 19 Gune] 2 31
12 II oğle 7 29
14 30 ikindi 9 48
VB 43 Ak ≫an 12 00
18 21 Yat≫. 1 39
S 34 Inuak 12 52
CUMA
(Pırtına)
(Đnsan Hakları Bvremel Beyannamesinin _____________ilam: 1948) ___________
Đktisadi ve sosya! hayat, adalete, tam calısma esasına, ve herkes icin insanlık
haysiyetine yarasır bir yasayıs seviyesi sağlanması amacına gore duzenlenir.
(T. C. Anayasası - M. 41)
Saatli Maarif Takvimi F:24
Akın belki de yuzuncu kez okuyordu bu takvim yaprağını. Kucuk kağıdın arkasını
cevirdi ve burada yazılı olanlara tekrar goz attı:
ERKEĞĐME — Sevgili Esime Sefkatin gurunu nen sende gordum, Bir omur kendimi
cevrende gordum Askımla, askına bir hale ordum Erimsin, canımsm, her seyimsin aen
Destecim, temelim direglmsin sen...
Guzide Taranoğlu T. listesi: 35S •|— Borek, aysekadın, pelte.
8BS — ES KUZGAB, ES!... Bir Cingene, yaz mevsiminde gttgsu, bağrı asık gezerken, tatlı
tatlı esen ruzgar, cıplak tenine vuranca, gogsunu ;!;!-lip soyle soylendi: "Ey mubarek
ruzgar es!... Sn aralan goğsune es!..." Kısın da fakir Cingenenin incecik elbise icinde titfcyoB
goğsune karayel acı acı esince, Cingene soyle soylenmeye basladı: "Es zalim
ruzgar, es! Buldon ya duskun Cingeneyi!'*
MUNECCĐMBASI AHMET DEDE Devrinin butun ilimlerini biien bir Mevlevi idi.
Muneccimbası tarihini yazmıstır. Ifi97'de olmustur. Su kıta onundur: Bezm ehline sakl
bugun amade mi geldin Ya b! kadeh u bade neman sade mi geldin Her huha esir
olmada sad kayde dusersin Asık nicesin aleme azade mi geldin 303 — TERBĐYE -
NEZAKET Kuralları Mukabelede bulunamayacağımız davetleri kabul etmemek caizdir.
edecek zamana malik olursam ki, olacağımı tahmin ediyorum, cihanın gozlerini ka-
Takvim yaprağı Akın icin bir sey ifade etmiyordu. Dun de etmemisti, bugun de
etmiyordu. Kuskusuz yarın da bir sey ifade etmeyecekti. Ama babası 1997 yılında
olmustu. Peki adamcağız bu takvim yaprağını neden on sekiz yıl cuzdanında tasımıstı ?
Burada bir anormallik vardı. Belki de anormal olan babasıydı. Ama babası anormalse,
bunu Akın'dan ve ailesinden saklamayı iyi bilmisti. Bir sigara yaktı. "Bu isin icinden nasıl
cıkacağım ?" diye dusunurken telefonu caldı. Arayan Brigitte'ydi ve Akın'a iyi haberleri
vardı:
"Sevgilim seni cok ozledim. Bir daha ne zaman goruseceğiz ? Sana yine guzel bir
surprizim olacak!"
Akın birkac gundur evden dısan hic cıkmadan babasının kağıtları arasında bir
arastırma gezisi yaptığını soyleyince Brigitte hemen konuya girdi:
"Akın, biraz once Almanya'dan aradılar. Senin telif ucretini iki katına cıkarıyorlar ve
dilediğin, gereksinim duyduğun kadar arastırma masrafı da verilecek, ama yazım en
gec dort hafta sonra gormek istiyorlar..."
Almanların bu acelesi neydi ki? Akın konusmayı kısa keserek, eğer verilen zamanda
arastırmasını bitirmesi isteniyorsa calısmasına hic ara vermemesi gerektiğini soyledi. Ve
tabii en kısa zamanda Brigitte'yle de bulusacaktı.
Akın telefonu kapattı. Brigitte'nin bir sonraki surprizinin ne olacağını dusunmeye
calısırken ici urperdi. Ama telif ucretinin ikiye katlandığım anımsayınca buz gibi oldu.
Hasan Pasa kuskusuz haklıydı. Almanlar soyledikleri kimseler değildiler. Ama olmus
babasının gecmisinden ne istiyorlardı ? Ne bulmaya calısıyorlardı ?
Baska bir sey dusunmemek icin yeniden babasının kağıtları arasına gomuldu. Bir sure
sonra Akın takvim yaprağı gibi abuk subuk seyleri okumaktan sıkıldı ve babasının
sevdiği siirleri el yazısıyla yazdığı defterlerin sayfalarını karıstırmaya basladı. Hic değilse
kafası dağılırdı.
Siirleri okudu. Kimi populer kimi de pek tanınmayan sairlerin dizeleri arasında dolasmak
cok daha iyiydi kuskusuz.
Saatler gecti, siir yolculuğu devam ediyordu. Akın gerceklerden kacmak icin saatlerini
siir defterlerinin arasma gomuyor, baska bir boyutta yasıyordu.
Pek bilinmeyen ama Akın'ın sevdiği bir siir olan "Bursa Kadısı Tahir Molla" siiriyle
karsılasınca genc adam eski bir dosta rastlamıs gibi sevindi. Siiri okumaya koyuldu.
Defterin toz kokusu burnuna doluyor, sanki sandık odasından cıkan eski gunlerin sıradan
yasam tarzı odayı dolduruyordu.
Birkac satır okuyunca irkildi. Bu eski dost Akın'ın bildiği eski dost değildi. Siir Akın'ın
hatırladığından daha değisikti. Belki de ona oyle gelmisti, ama her neyse dizelerde o
eski tadı bulamamıstı.
Akın suratını eksitti. "Once ekmekler bozuldu, ardından da siirler galiba" diye dusundu.
Belki de bozulan, değisen kendisiydi.
Daha fazla kafasını yoramadı. Vakti kerahat gelmisti. Gecenin karanlığı cokmus ve
uzerinde ciylerin olustuğu ilk kadeh rakısını icme zamanı gelmisti.
Sıradan bir cekirdek aile gibi sofraya oturdular. Anne, baba ve cocuk. Akın, "Hic de
sıradan değil" diye dusundu. Cunku yemeğin ilk bolumunde sofrada pek ses cıkmazdı.
Akın da ilk kadehini icerken serseri dusuncelere dalar ve kendi kendine eğlenirdi.
Evet o aksamın gundemi sıradan gorunen bir sofrada oturan sıradan cekirdek ailenin
yasadığı coğu kisiye sıradısı gelecek yasamdı. Cekirdek aile ancak aksam
yemeklerinde bir araya geliyor ve hemen hemen hic konusmuyordu. Aksam
yemeğinden sonra aile fertleri gunun ve gecenin diğer saatleri gibi tek baslarına kendi
programlarını uyguluyorlardı.
Akın esiyle yasadığı ya da yasayamadığı seyleri dusundu. Adını bir turlu koyamıyordu.
Ama yoğun bir sekilde hissediyordu. Kuskusuz esi de kim bilir neler hissediyordu ? Ama
bunu bir turlu konusmuyorlardı. Zaten herkesin bir araya geldiği sessiz aksam
yemeklerinde de kimse ağzını acmıyordu.
Kısacası yurumeyen bir seyler vardı. Bir değil cok seyler vardı. Akm yine kacak
guresiyor ve bu seyleri bir turlu adlandırmıyordu.
Akın esini seviyor muydu? Kuskusuz seviyordu. Herhalde o da genc adamı seviyordu!
Peki gitmeyen neydi? Cok seydi... Ama nelerdi? Bos ver gitsin...
Akın rakısından bir yudum aldı ve dusunceleriyle mutat masturbasyonuna basladı.
Hayal aleminde once Beysehir Golu'nde balık ciftliği kurdu. Sazan yetistirdi.
Ardından Turcs and Caicos adalanna kadar uzandı ve orada bir Turk lokantası actı.
Tam monuyu hazırlıyordu ki, esi yemeğini bitirdi ve sanki lokantadaymıs gibi tabağını ve
bardağını masada oylece bırakarak kalktı. Akın'ın gomlek cebine elini uzattı, sigara
aldı, cakmakla yaktı ve salona gecti. Akın arkasından seslendi:
"Hayatım kahveni simdi mi icersin, yoksa beni mi beklersin ?"
Uzaklardan gelen ses bekleyeceğini soyluyordu.
Simdi gundemin ikinci maddesine geciliyordu. Akm, "Hayat zaten baslı basına bir
masturbasyon" soylemiyle yasam felsefesini ozetledikten sonra oğluyla geyik
muhabbeti yapmaya hazırlandı.
Konu, ilkokuldaki veledin beğendiği kıza nasıl cıkma teklif edeceğiydi. Đkinci kadeh icin
gayet yerinde bir konuydu. Ama Akın'ın oğlu kızı nasıl cıkaracaktı ? Cunku duygulan
erken gelisen cocuk arkadaslannın doğum gunu partilerine bile tek basına
gidemiyordu. Akın oğlunu partinin yapıldığı yere goturuyor, ardından belirlenen saatte
de gidip alıyordu. Tıpkı diğer veliler gibi. Bu da cok doğaldı. Đlkokul cocukları on
milyonluk koca kentte değil tek bas-lanna dısan cıkmak yollarını bile bulamazlardı ki!
Evden okula servisle giden cocuk simdi beğendiği kıza nasıl cıkma teklif edecekti?
Herhalde Akın'dan soforluk yapmasını beklemiyordu.
Kim bilir Akın belki de evlat hatınna bu gorevi de kabul ederdi. Once cocuklan bir fast
food lokantasına gotururdu, ama onla-nn masasında oturmazdı tabii ki... Sonra ellerine
birer sinema bileti tutusturur, ama sinemaya girmez cıkısta beklerdi. Arkasından da
onlan sık bir kafeye yonlendirirdi.
Tamam bu sorun cozulmustu, ama oğlu kıza nasıl cıkma teklif edecekti?
Uzun uzun tartıstılar. Oğlu Akm'm onerilerini kabul etmiyordu. Belki de reddedilmekten
korkuyordu. Alan bu konuyu da actı. Her erkek gibi oğlu da reddedilebilirdi ve bunu
normal karsılamalıydı.
Akın'a gore doğrudan kızı bir kenara cekmeli ve kızla konusmalıydı. Bu en doğrusuydu.
En doğru diye bir sey varsa tabii...
Ama oğlu bulduğu diğer yontemler gibi bunu da beğenmemisti. Cocuk karsısında
kıvranıyordu. Akm da sabnnm sonuna gelmisti:
"Bak oğlum, sana bir Cin atasozu soyleyeyim. Cinliler, parmak gokteki ayı gosterir,
ahmak parmağa bakar, derler. Sen de ahmakca parmağa bakıyor ve olayı
gormuyorsun. Kız senin teklifini kabul etmezse o pisman olur, sen değil. Onun icin kıza
derdini soyle ve kıvranmaktan kurtul..."
Oğlu icerlemis bir sekilde bakarken Akın'ın kafasında Cin atasozu yankılanıyordu:
"Parmak gokteki ayı gosterir, ahmak parmağa bakar!"
Beyninin gri hucrelerinden muthis bir akım geciyor, kısa aralıklarla enerji acığa cıkarak
simsekler yıldıranlara donusuyordu.
Ahmak kimdi ?
Hic kuskusuz Akın'dı. Su kendini beğenmis Akın Dedel...
Akm saatlerden beri elinde olan kanıtı ve babasının yıllardan beri sakladığı anahtarı
gorememisti. Tipik bir ahmak gibi parmağa bakmıs durmustu.
Akın fırladı ve doğru calısma odasına gitti. Calısma masasının
ustunde babasının siir defteri, daha doğrusu bir bankanın promosyonu olan buyuk boy
ajanda duruyordu. Ajandanın kapağına baktı 1969 yılma aitti.
Akın'ın heyecanı son safhaya cıkmıstı. Hemen aralık ayını buldu ve tahmin ettiği gibi
babasının cuzdanında sakladığı 19 aralık 1969 takvim yaprağının ajandadaki
izdusumunde "Bursa Kadısı Tahir Molla" siiri vardı.
Tamam anlasılmıstı. Babası takvim yaprağı ve ajandadaki siirle bir seyler anlatmak
istiyordu. Akın koltuğa oturdu. Bir sigara yaktı ve sakin olmaya calısarak siiri bastan sona
okudu, tekrar okudu. Bir kez daha okudu.
Siir Akm'a o eski tadı bulamamanın dısında yeni bir sey anlatmıyordu. Sinirleri gerildi.
Kendini siiri bir kez daha okumak icin zorladı. Yine babasının gostermek istediği mesajı
algılayamamıstı.
"Ahmak! Ahmağım ben, yine parmağa bakıyorum..." diye soylendi. Eline aldığı ama
goremediği bir seyin sıkıntısı genc adamı sardı.
Kolay pes etmeyecekti.
Babasının baska siir defterleri de vardı. Akm kitaplığını talan etmeye basladı. Sonunda
birkac tanesini buldu. Sayfalan adeta yırtarcasına cevirmeye basladı. Ama aynı siiri
bulamıyordu.
Sakinlesmesi gerekecekti. Bir sigara daha yaktı. Koltuğuna oturdu. Baska seyler
dusunmeye zorladı kendiini.
Bir sure sonra ilk siir defterini aldı. Bu kez yavas yavas sayfa-lannı cevirdi. Aradığını
bulamamıstı. Ama ikinci defterin ilk sayfalarında yine aynı siiri buldu ve korkarak
okumaya basladı:
TAHĐR MOLLA
Rize'nin Fındıklı kasabası Nara koyunde, Daha mahalle mektebinde okurken Kız
kacırmıs.
Babası, "Usaklar, burası Karadeniz, isler sarpa sarar!" demis. Tahir'i Đstanbul'a asırmıs.
Mektep, medrese derken, Kadı olmus, molla olmus. Hafızam onu tanır oldu Edirne'de,
Bursa'da daha renkli kavradım. Koca bir rakı sisesi eve oncu gelirdi, Bursa Kadısı Tahir
Molla eve gelmeden.
Aksam cilingir sofrası kurulur,
Basından cıkarıp koca sarığı karsısına kor,
Yavas yavas demlenirdi.
Bir yandan laterna calınır,
Rum kızları Polka oynar,
Mezelerden yenilenirdi.
Annem mutfakta balık kızartır,
Peder dislerini bakıslarına takardı,
Dilberlere oylesine bakardı...
Yıllar gecti ben delikanlı oldum, o yaslı,
Yakın dost olduk birbirimize.
"Oğul" dedi. "Biz sarkı tanıdık, bizim devir bitti
sen Avrupa'lara git."
Gittim.
Maceralı bir hayatı vardı, anlatmakla bitmez.
Kasaba kasaba, vilayet vilayet kadı,
Yangınlar icinde Anadolu'nun ilk temyiz azası.
Baska dusunurdu, bizden baska:
"Mademki yuce Tanrı beğenmis yaratmıs,
Kadının guzeli cirkini olmaz,
Olsa olsa en coğundan,
Đktisadi olanla olmayanı vardır.
Birini insan gorunce sarhos olur,
Diğerini insan icince hos olur.
Guzeli herkes sever,
Yiğitlik cirkini sevmektir" derdi.
"Tanrı insanı yaratırken,
Birkac ton rakı rızk ihsan eder,
Bazı insanlar toptan icer biter.
Bir kısmı benim gibi omrun sonuna dek icer" diye gulerdi.
Bes yıl gecti aradan!
Cebeci Mezarlığı'nda ebedi sukunundadır.
Bayram olur, seyran olur,
Gece gozlu, keklik sekisli guzeller cevrenden gecerken
Buyurduğun gibi babacığım!
Kemikciklerin titrer mi mezarda ?
Ebet Mahir YALNIZ
Bu siir Akın'a aradığı tadı vermisti ve bir solukta okudu. Sonra yeniden ajandanın 19
aralık sayfasını actı. Burada aynı siir bazı farklı
kelimeler kullanılarak kaydedilmisti. Edebiyat oğretmem olan babası acaba neden
siiri kopyalarken uzerinde tahrifat yapmıstı?
Bos gozlerle iki siiri karsılastırdı. Sonra dikkatlice tekrar tekrar okudu. O aksam besbelli
Akm'm salaklığı uzerindeydi.
Ama yine bir anda beyninde bir kıvılcım caktı. Eski alıskanlığıyla yine parmağa
bakıyordu anlasılan. Ajandadaki siire emin olmak icin bir kez daha goz gezdirdi ve
kelimelerin değistirildiği ilk satırları bir kez daha okudu:
TAHĐR MOLLA
Hatay'ın Fındıklı kasabası Nara koyunde,
Đlk mektepte okurken
Tutmus kız kacırmıs.
Lakin babası, "Usaklar, burası Karadeniz,
Eğlenmeyin isler sarpa sarar!
Riyam yoktur" demis.
Đlk vapurla Tahir'i Đstanbul'a asırmıs.
Nazlanmadan okumus, mektep medrese derken,
Oğlu kadı olmus, molla olmus.
Galiba hafızam onu tanır oldu Edirne'de,
Lakin Bursa'da daha renkli kavradım.
Ufak bir rakı sisesi eve oncu gelirdi,
Yaya olarak Bursa Kadısı Tahir Molla eve gelmeden.
Aksam cilingir sofrası kurulur,
Sapkası yoktu, basından cıkarıp koca sarığı karsısına kor,
Isıtılmıs odada yavas yavas demlenirdi.
Yan tarafta laterna calınır,
Ohrili kızlar Polka oynar,
Roka ve diğer mezelerden yenilenirdi...
Tamam bulmustu iste. Simdi mısralann ilk kelimelerinin ilk harflerini yukarıdan asağıya
okumaya basladı: "HĐTLERĐN OĞLU YASIYOR"
Nereden cıkmıstı simdi bu ? Akın'ın aklına gelecek en son seydi, babasının bir siirin
mısralarını değistirerek akrostisle yıllar sonrasına boyle bir mesaj gondermesi...
Đlk anda formel dusundu. Cumlenin anlamını tam kavrayamadan.
"Babam bana, yani oğluna Hitler'in oğlunun yasadığı mesajını bir oğulun babasını
anlattığı bir siirle verdi" diye dusunen Akın birden zınk diye kalakaldı.
Babası neler sacmalıyordu yahu!
Adolf Hitler'in kemikleri bile kalmamısken, bu yasayan oğul sacmalığı da nereden
cıkmıstı ? Hadi tamam "Hitler'in oğlu yasıyor" diyelim. Peki bundan babasına neydi ?
Veya bugune kadar su yuzune cıkmayan bu gerceği babası nereden biliyordu ?
Yoksa babası kafayı mı yemisti ?
Akın gidip yarım bıraktığı kadehini alıp tekrar calısma odasına dondu. Bir fırt cekti. Ama
rakı ona aksamın ilk saatlerindeki gibi tatlı gelmiyordu.
Dusunceleri birkac ay oncesine kaydı ve olayları yeniden gozden gecirdi. Đssiz bir
gazeteciyken Ozgur Alman Haber Ajansı diye bir ajansın Đstanbul burosunun kurulus
kokteyline davet ediliyordu. Orada Alman Botanik Enstitusu Direktoru Frank Neurath ona
kene gibi yapısıyor ve Akın'ı Brigitte'yle tanıstırıyordu.
Sonra Brigitte gayet iyi bir para karsılığında babasının yasamoy-kusunu yazmasını
istiyordu.
Sahi bu olayda Frank Neurath'ın rolu neydi ? Akın bir daha onunla karsılasmamıstı.
Rakısından bir fırt daha cekti ve olayları yeniden toparlamaya calıstı.
Konya'ya yaptıkları gezide, babasmın Đkinci Dunya Savası'nda Beysehir'de zorunlu
ikamete mecbur tutulan bir Alman denizaltı subayıyla dostluğunu duyuyor ve bir sekilde
onun sırrım paylastığını da oğreniyordu.
Herhalde babasının bildiği sır Hitler'in oğluyla ilgiliydi ve Almanlar da bunun icin Akm'la
temasa gecmislerdi. Akın babasının gecmisini eselemis ve kendisine yıllar once bir siirle
gonderdiği mesajla karsılasmıstı:
"HĐTLER'ĐN OĞLU YASIYOR..."
34
Akın yıllar oncesinden babasından gelen mesajın soku icindeydi. Gercekten de Hitler'in
bir oğlu var mıydı? Varsa yasıyor muydu? Hem de Turkiye'de mi yasıyordu?
Elinden geldiğince kitap okuyan, film izleyen her dunya vatandası gibi Akm da o gune
kadar Hitler'in olası cocuklarının konu
olduğu birkac kitap okumus ve film izlemisti.
Ama butun bunlar romanlarda oluyordu ve hayal gucunun zorlanmasının urunuydu.
Adolf Hitler'in değil.
Ote yandan Hitler de sıradan bir insandı. Her insan gibi yemek yer, sevisir ve uyurdu.
Yasamının son dakikalarına kadar evlenmemis de olsa hayatında coğu kuzeni ya da
yeğeni olan kadınlar vardı.
Tarih kayıtlarına gore, Hitler baba olmaya en cok 1931 yılında yaklasmıstı. O donem
Hitler icin oldukca guc gecmisti. Avusturyalı onbası bir yandan Nasyonal Sosyalist
Parti'nin yonetimini tam anlamıyla eline gecirmeye calısıyor, muhaliflerini yolundan
uzaklastınyordu. Diğer yandan da Alman halkının kaderine hukmetmek icin iktidara
yuruyordu.
Đste boyle bir donemde Hitler bekar yasamında evini cekip cevirsin diye uvey kız
kardesinin kızı Geli Raubal'ı Munih'e getirdi.
Ama coğu kisiye ve tabii ki partideki muhaliflerine gore, Adolf ile Geli bu evde buyuk
bir ask yasıyordu. Cok gecmeden Geli Ra-ubal'ın hamile olduğu duyuldu.
Bu buyuk bir skandaldi. Hitler'in muhalifleri bu skandali sonuna kadar kullanmaya
kararlıydılar.
Zaten yeğeni bile olsa Hitler'in genc bir kadınla aynı evi paylasmasına muhafazakar
Alman cevreler karsı cıkıyordu. Ki bu cevreler Hitler'in ve partisinin en buyuk
destekleyicisiydiler. Bu ortamda Geli'nin hamile kalması muhafazakarlar ve parti
cevreleri icin tam bir skandaldi.
Bekar bir kadının 1931 yılında hamile kalması hemen tum dunyada olduğu gibi
Almanya'da da hos karsılanmazdı.
Geli'yi hamile bırakan bir yabancı ise bu bir skandaldi. Cunku Hitler'in yeğeni Hitler'in
evinde bir yabancıdan hamile kalmıstı.
Hemen herkesin inandığı gibi, Geli'yi hamile bırakan Hitler ise bu cok daha buyuk
skandaldi. Olayda siyaset vardı, seks vardı, ensest vardı. Yani gunumuz medyasının
hoslanacağı bir konuydu.
Soylentilerin ayyuka cıkmasından sonra Nasyonal Sosyalist Parti'nin onde gelenleri
Hitler'e ultimatom vererek adının etrafında dolasan soylentileri, siyasi geleceğini
gormesini engelleyen kara bulutlan bertaraf etmesini onerdiler.
Bu gelismelerden haberdar olan Geli Raubal heveslendi. Adolf un kendisiyle
evleneceğini sanıyordu saf saf...
Ama kader ağlannı ormustu bir kere. 1931 yılının eylul ayında Geli Raubal esrarengiz bir
sekilde olu bulundu. Olay resmi tarihe
ve yakınların ifadesine gore, Hitler'in o sıralarda tanıstığı ve olumune dek
vazgecemediği Eva Braun'un yazdığı bir mektubun eline gecmesinden sonra Geli'nin
intihar ettiği seklindeydi.
Geli'nin olumuyle birlikte Hitler'in ozel sorunları bir anda yok oluyordu, ama bu
esrarengiz olum olayı aynı zamanda da onemli bir faili isaret ediyordu.
Bu olum olayının arastırılması gorevi Munih'teki polis mufettislerinden Heinrich Muller'e
verildi. Muller vasıtasıyla istenmeyen kanıtlar yok edildi, olayın gosterdiği adresler yok
sayıldı ve herkes yoluna gonul rahatlığıyla devam etti.
Hitler iki yıl sonra iktidara geldi. Hitler'in iktidara gelmesinden iki yıl sonra ise Heinrich
Muller, Munih'ten baskent Berlin'e cağrıldı ve Gestapo'nun en onemli gorevlerinden
birine, Alt Bolum II lA'nın yoneticiliğine atandı.
Heinrich Muller kendisini bu goreve atayanları hic mahcup etmedi. Bir zamanların kısa
boylu tıknaz Munihli polis mufettisi kısa surede Gestapo Muller olarak adlandırıldı.
Hitler'in baba olmaya aday olduğu bir fırsat da yok olup gitmisti boylece...
Adolf Hitler'in birlikte intihar etmeden once evlendiği son yıllarında ozel yasamını
paylastığı kadın olan Eva Braun'dan da cocuğu olmadığı biliniyordu.
Peki o zaman bu cocuk nereden cıkmıstı ? Akın Dedel bilgisayarının basına oturdu ve
Đkinci Dunya Savası yıllarında toplama kamplarında Ari ırk yaratmak icin cesitli tıbbi
deneyler yapan Dr. Mengele'nin izini surmeye basladı.
Cunku coğu kimse Dr. Mengele ve benzerlerinin toplama kamplarından sectikleri
denekler uzerinde calısarak tup bebek yontemini yıllar once bulduklarına ve Hitler'in bu
veya buna benzer bir yolla cocuk sahibi olduğuna inanıyorlardı.
Olum Meleği olarak da adlandırılan Dr. Josef Mengele 1911'de Bavyera'nın Gunzburg
kentinde doğmustu. Ailesi cok zengindi ve sanayiyle uğrasıyordu. Felsefe ve tıp eğitimi
yapan Mengele siyasetten uzak kalmıyordu. Daha yirmi yasındayken eski Alman
savascılarının kurduğu Celik Kasklar orgutune katılmıstı. Uc yıl sonra yani 1934'te SA'ya
(Sturmabteilung) yani Nazi hucum kıtasına katıldı. Dr. Josef Mengele'yi dort yıl sonra
Nasyonal Sosyalist Parti'ye uye olarak goruyoruz. Hemen ardından da seckin SS
birliklerinde (Schutzstaffel) yani koruma boluğu adı verilen Hitler'in ozel koruması olarak
kurulan ama daha sonra elde ettiği sınırsız yetkilerle devlet icinde devlete donusen
siyah kıyafetli
ozel birliklerde goreve basladı.
Dr. Josef Mengele 1935'ten itibaren yaptığı arastırmalarda, Nordik tipli Avrupalıların Ari
ırkın en iyi temsilcileri ve ustun ırk olduğu sonucunu cıkardı.
Bu sonuc Nazi ileri gelenlerinin cok ilgilendiği, beklediği bir olguydu, ama Mengele
arastırmalarım daha da buyutemeden SS birlikleriyle cepheye gitti. 1940-1943 yılları
arasmda bulunduğu Doğu Cephesi'nde yaralanması sonucunda Hauptsturmfuhrer yani
yuzbası rutbesi ve dort madalyayla ordudan ayrılan Dr. Josef Mengele otuz iki yasında
Frankfurt'taki Irk Arastırma Laboratuvan'nı yonetmeye basladı. Aynı yıl yani 1943 yılının
30 mayıs gunu Ausch-witz Toplama Kampı'na gelerek sef doktor unvanıyla "bilimsel"
arastırmalarını rahatlıkla yapabileceği istediği ortama kavustu.
Mengele toplama kampında ozellikle ikizler uzerinde arastırma yaptı. Binlerce kisiyi
kobay olarak kullandı. Akla hayale gelmedik iskenceleri bilimsel calısma olarak
uyguladı. Binlerce kisiyi oldurdu, otopsi yaptı. Amacı Ari Alman ırkının uremesini
kolaylastırmaktı, ancak bir sonuca ulasamadı. Ama yine de katliamlarına devam etti.
Mengele Auschwitz'deki laboratuvar calısmalarından bilinen bir sonuc alamadı. Tabii ki
Dr. Mengele tup bebek vs metotlarla Hitler'in cocuğunu uretemedi. Değil Hitler'e
geleneksel yontemlerle kendisine bile bir cocuk yapamadı. Oysa Auschwitz gunlerinde
sadist gardiyan Đrma Gerza her gece Mengele'nin yatağını paylasmıstı. Muthis ikili
ellerindeki bol malzemeyle muazzam fanteziler gerceklestirdi, ama bunca uğrasları
sonunda bir cocuk sahibi olamadı.
Dr. Josef Mengele Nazilerin toplama kamplannda yaptıkları tıbbi arastırmalar
konusunda simge haline geldi. Bunda bir yandan Mengele'nin bilimsel arastırma kisvesi
altında gerceklestirdiği vahset ve katliam etkendi, diğer yandan da savastan sonra
kacıp Guney Amerika'da saklanması. En fazla aranan savas sucluları arasında
gosterilen ve yerini bulmak icin yoğun caba harcanan Mengele 1979 yılında Brezilya'da
oldu.
Kuskusuz Nazilerin tıbbi arastırmalarında Dr. Josef Mengele sadece bir alt baslıktı. Nazi
Almanyası'nm Đcisleri Bakanı ve Gestapo sefi SS Reichsfuhrer Heinrich Himmler parti
icinde iktidan paylasmaya baslayınca elindeki sınırsız gucun bir bolumunu de Ari ırkı
yaratma ve koruma arastırmalarına ayırdı.
Bunu da Nazilerin iktidara geldiği yıl olan 1933'te baslattı: Himmler o yıl "Ataların Mirası"
da denilen Ahnenerbe Derneği'ni
kurdu. Derneğin merkezi Puckler Caddesi No 16, Berlin adresin-deydi. 1 ocak 1939'da
toplama kamplarında yeterli sayıda vatan haini, homoseksuel, Cingene vs birikince
derneğe buralarda tıbbi arastırma yapma izni verildi. Dernek 1 ocak 1942'de SS'lerin bir
birimi haline geldi.
Himmler bir taraftan Ari ırkı yaratmaya, kolayca uretmeye calısırken, diğer taraftan da
Ahnenerbe aracılığıyla Naziler tarafından asağılık kabul edilen ırklara uremelerini
engellemek icin kitle halinde kısırlastırma operasyonları uyguluyordu.
Yıl 1942'ydi ve Naziler henuz Yahudileri toplu halde oldurmuyorlardı.
Bu arada aykırı fikir uretmede uzman sayılan Akın Dedel'in Nazilerin gerceklestirdiği
soykırıma iliskin değisik bir yorumu vardı.
Akın'a gore, Adolf Hitler son nefesini verirken bıraktığı vasiyetinde Yahudileri hedef
olarak gosterse de Nazilerin amacı ilk baslarda bir soykırım gerceklestirmek değildi.
Her sey masum isteklerle basladı. Once Almanlar Yahudileri tren vagonlanna yukleyip
sımrdısı etmeye basladılar.
1938'de Almanya'dan sımrdısı edilen ilk grupta isyerine el konulan bir terzi olan Zindel
Grynszpan da vardı. Nazilerin ilk yontemi Yahudilerin mallarına el koyup onları sımrdısı
etmekti anlasılan. Zindel Grynszpan Polonya ile Almanya sınırı arasındaki tampon
bolgede mekik dokurken aclıktan ve soğuktan donarak oldu. Babasının olum haberini
alan Paris'te yasayan terzinin oğlu bir tabanca edinerek Almanya Buyukelciliği'ne
Buyukelci Kont Johan-nes von Welczek'i oldurmeye gitti. Ancak karsısına buyukelciliğin
ucuncu katibi Ernst von Rath cıktı. Genc adam onu oldurdu.
Kimi tarihcilere gore, Ernst von Rath muptezel bir homoseksueldi ve terzinin oğluyla
iliskisi vardı. Ona vize ve pasaport sağlama sozu vermis, ama oyalıyordu. Kullanıldığmı
anlayan genc adam salt bir "ask" intikamı almıstı.
Nazilerin Eğitim ve Propaganda Bakanı Goebbels bu cinayeti kullanarak Alman halkına
bu kanlı olayın ocunu almasını onerdi. Đlk asamada tum Yahudilerin isyerleri ozel
tabelalarla yeniden belirlendi. Ardından 9 kasım 1938 tarihinde geceyarısmdan itibaren
Yahudilerin isyerleri tahrip edildi, yaklasık iki yuz elli sinagog yakıldı. Tabii yakılmadan
once sinagoglarda bulunan değerli esyalara Reich adına el kondu.
Ardından Yahudilere ait tum isyerleri ellerinden alınmaya baslandı. Bu arada Nazi
yonetiminin tepesindeki Maresal Goering 12
kasım 1938'de Yahudilere ozel bir vergi koydu. "Alman halkına ve Reich'ma karsı
takındıkları dusmanca tutumun kefaretini odemek uzere, Alman yurttaslığındald
Yahudilerin toplam bir milyar mark odeme yapmaları" istendi.
Yahudiler bu parayı odediler ve Reich butcesini ihya ettiler.
Đs bununla da kalmadı. 8, 9 ve 10 kasım 1938 tarihlerindeki olaylarda evleri ve isyerleri
zarar goren Yahudilerin onarımlarını kendi ceplerinden derhal yapmaları istendi.
Yahudilerin sigorta hak-lannaysa Nazi devleti coktan el koymustu bile.
Henuz Yahudiler toplu halde toplama kamplarına gonderilmi-yordu.
Akın her zamanki gibi konuyu dağıtmıs ve Hitler'in bir oğlu olup olmadığına kafa
yorarken toplama kamplarına kadar uzanmıstı.
Evet Yahudiler kefaret vergilerini odeyip, ev ve isyerlerini tamir ettirdikten sonra Alman
yonetimi onların elindeki gayrimen-kulleri, para ve mucevherleri ile ticari sermayelerini
ele gecirmek icin bu vatandasları toplama kamplarına tıkmaya basladı.
Kamplara sevk edilen Yahudilerin kıyafetlerine el kondu, saat ve gozlukleri madeni
dağlar olusturdu. Hele Yahudilerin ağızlarındaki altın disleri hem devlet kasasını rahatlattı
hem de burok-ratik-askeri zincirin halkalarının gozunu doyurdu.
Bu arada Yahudi kadınların saclarına bile el koydu Almanlar. Đnsan sacından yapılan
coraplar Alman denizaltılan U-Boot'lann personelinin ayaklarını sıcak tuttu.
Tam burada Aktn'ın serseri fikirleri babasının Alman arkadasına odaklandı. Acaba
Usteğmen Huber Ferpoorten de Yahudi sacından yapılan coraplar giymis miydi ?
Adolf Hitler, Yahudileri toplama kamplarına tıkarken kendisine en yakın Yahudi'yi, ozel
ascısı olan Manzialy'yi bu uygulamadan muaf tutuyordu. Hitler sıkı bir vejetaryendi ve
Manzialy'nin elleriyle hazırladığı karbonhidrat yuklu otobur yemekleri afiyetle yiyordu.
Hitler madem Yahudilerden bu kadar nefret ediyordu, neden Yahudi bir ascısı vardı ?
Evet Almanlar Đkinci Dunya Savası yıllarında Yahudilerin her seyine el koyup onları
toplama kamplarına kapattı ve birer kole gibi calıstırdı. Aclık sınırında beslediği bu
insanları kole isci olarak sanayisinin hizmetine verdi. Diğer yandan da onların uzerinde
her turlu tıbbi deneyi yaptı.
Yahudi sorununa kesin cozum ancak 1942'den sonra konusulmaya baslandı. Savas
sonrasında ele gecirilen Alman belgelerinde ve savas suclularının ifadelerinde Yahudi
soykırımı hakkında
Hitler'in doğrudan bir emrine rastlanmadı. Bunun uzerine bazı tarihciler Yahudi soykırımı
konusunda Hitler'in sucsuz olduğunu iddia etmeye basladılar ve bu iddialarını bugun de
surduruyorlar. Akın tarihe yukarıdaki kucuk notlan dustukten sonra asıl konusuna geri
dondu.
Yahu sahiden Hitler'in bir cocuğu, daha doğrusu babasının bıraktığı mesajdaki gibi bir
oğlu var mıydı?
Arastırmaları Akm'ı yine Ari Alman ırkı yaratmada bası ceken Heinrich Himmler'e
goturdu. Su Gestapo sefi ve Nazilerin unlu icisleri bakanına.
Himmler'e gore Ari Alman ırkı uzun boylu, sarı saclı, mavi gozlu olmalıydı. Ve tabii kemik
yapısının da bazı ozellikler tasıması gerekmekteydi. Boyle ısmarlama insan yaratmanın
bir kolayını buldu Himmler. Đnsan ciftlikleri kurdu.
Nazilerin Almanya'da iktidarda kaldıkları on iki yıl boyunca once ulkenin dort bir
yanında "hayatın kaynağı" anlamına gelen Lebensborn evleri kuruldu.
Burada fiziği duzgun Alman kızları SS askerleriyle birlesiyor ve doğan Ari ırkın temsilcileri
cocuklar genellikle yuksek rutbeli SS'ler ya da devlet ve parti gorevlileri tarafından evlat
ediniliyordu. Tabii seckin SS birliklerine kabul edilen askerlerin sağlam Nazi ideolojilerinin
yanı sıra sarısın, uzun boylu ve mavi gozlu olduklarını eklemeye gerek yok.
ilki 1936 yılının ağustos ayında Munih yakınlarındaki Steinho-ring'de hizmete giren
Almanya'daki Lebensborn'larda resmi kayıtlara gore dunyanın gozlerinden uzak on bin
bebek dunyaya geldi. Acaba bunlardan birinin babası Hitler olabilir miydi ? Ari bebekler
sadece Almanya'da uretilmedi! Himmler Norvec ırkına ve kulturune de hastaydı. Bu
nedenle 1940 yılında Naziler, Norvec'i isgal edince bu ulkede de ivedilikle
Lebensborn'lar kuruldu. Bu kez Norvecli kızlarla yani Viking kanı tasıyan kadınlarla
Alman askerleri ciftlestirildi ve yine resmi verilere gore yaklasık on bin Norvec-Alman Ari
bebek elde edildi.
Himmler, Norvec'teki bebek ciftliklerinin durumunu hemen her gun takip ediyordu.
Burada secilen damızlık Alman askerlerinin sağlıklı nesillere babalık yapmaları icin
protein ağırlıklı diyet yapmaları emrini bile vermisti.
Yoksa Hitler Norvecli bir kadından mı cocuk sahibi olmustu ? Norvec'in yanı sıra
Belcika'da, Fransa'da ve Luksemburg'da da Le-bensborn'ların varlığı kanıtlandı. Oysa
Almanya'nın 8 mayıs 1945'te teslim olmasıyla birlikte SS'ler Lebensborn'ların kayıtlarının
cok
I
I
onemli bir bolumunu yok etmeyi basarmıslardı.
Ama gunumuze, insanlık tarihine yirmi bin kadar Lebensborn bebeği miras kaldı.
Yoksa Hitler, Nazi Almanyası'nın ust duzey yoneticilerinin onerdiği bir sekilde mi baba
olmustu ?
1943 yılının subat ayında, Munih ve Yukarı Bavyera Eyalet Valisi Giesler Munih'te
universite oğrencilerine yaptığı konusmada, "Erkek ve ise yarar oğrencilerin hepsi
bundan boyle savasa katılmalıdır. Kız oğrenciler ise bu konudaki gorevlerini Ucuncu
Reich yaranna her yıl bir cocuk yaparak yerine getirmelidir" diyordu.
Giesler, kız oğrencilerden kendilerine es bulamayanlara yaverlerini onerebileceğini
soyledi. Ve utanmadan kız oğrencilerin yaver-leriyle ask yapmaktan buyuk zevk
alacağını da sozlerine ekledi.
Eyalet Valisi Giesler'in bu soylevi universite oğrencilerini infiale surukledi. Oğrenciler
once valinin korumaları ve yaverleriyle kapıstılar, ardından kendi aralarındaki Nazi
yanlısı oğrencileri dovduler, sonra sokağa cıkarak buyuk bir gosteri duzenlediler.
Universite oğrencilerinin vali beye genel tepkisi boyleydi, ama belki birkac saf kız
oğrenci vatan millet askına, ust duzey Nazilerin, kucuk bir ihtimal ama kim bilir belki de
en ust duzeyin altına yatmıs olabilirdi!
35
Gunun ilk ısıklarıyla birlikte tum zamanların cobanı gozlerini actı. Alacakaranlıkta
cevresindeki hayvanları saydı. ici gecivermis-ti. Uykuya teslim olduğu saatlerde
hayvanlarının calınacağını ya da onların baslarını alıp gideceklerini hic sanmıyordu,
ama alıskanlıkla sabah ictimasmı yaptı. Burası sanki dunyanın sonuydu. Ne bir hırsız ne
de bir Allah'ın kulu vardı kilometrelerce yakınında.
Coban hemen atesi canlandırdı. Hayvanları kuru otların uzerinde olusmaya baslayan
sabah ciyini emerek susuzluklarını gidermek istiyorlardı. Coban da susuzluktan
yanıyordu. Ama kana kana su icse bile susuzluğunun gecmeyeceğinin de bilincindeydi.
Az kalmıstı. Bugunlerde en azından bir yoldasla karsılasacağını biliyordu. Cobanın
saatle isi yoktu. Takvimle ise hic isi yoktu. Gelip gecen mevsimler, gece-gunduz onun
tek kullandığı zaman olcusuydu. Kimi zaman ise gokteki ayın konumuna bakarak
yasadığı anı daha belirgin hale getirebiliyordu, ama genelde buna hic ihtiyacı olmazdı.
Cunku o tum zamanların cobanıydı.
Akın hala Hitler'in oğlunun olup olamayacağına karar verememisti. Doğal bir icguduyle
elde ettiği mesajı kimseyle paylasmıyordu. Gidebileceği yere kadar gitmis ve tıkanmıstı.
Ne yapacağını bilemiyordu.
Evde bos bos oturmakla da isler yurumezdi. Bulduğu belgeye de bos vermek olmazdı.
Akın liseden bir arkadasını aradı. Mustafa ilginc bir cocuktu, tıp fakultesini bitirmis diğer
mezunlar para getirecek dallarda uzmanlık yapmaya cabalarken Mustafa, Adli Tıp Ana
Bilim Dalı'nı secmisti, ihtisasını bitirip Đstanbul Adli Tıp Kurumu Baskanlığı'nda calısırken de
bos durmamıs, Đstanbul Universitesi Hukuk Fakultesi Ceza Hukuku Ana Bilim Dalı'nda
kriminoloji yuksek lisansı yapmıstı.
Tıp fakultesindeki donem arkadasları paraya para demezken bizim Mustafa kuru maas
karsılığı akla hayale gelmeyecek konularda arastırma yapıyor ve doğruları buluyordu.
Hos calısmalarının karsılığını da hic değilse makam olarak almıstı. Bir iki yıl once bir
mudurluk kapmıstı ve simdi kendisine bağlı ekibi yonetiyordu.
Sekreteri telefonu bağlayınca Mustafa samimi bir ses tonuyla konustu:
"Akın oğlum ne isin var, soyle bakalım. Beni isi olmayan kimse aramaz!"
Mustafa haklıydı. Akın da hemen yanıtını verdi: "Ulan seni zevk icin arayan manyaktır
be! Ne bicim is tutturdun kendine. Tabii ki isim var hocam. Seni ne zaman ziyaret
edeyim?" "Oğleden sonra uc gibi bosum. Daha sonra bizim lisenin mezunlar cemiyetine
gidelim mi? Đki tek atar kafamızı buluruz."
"Aksamki programımın ne olacağına soz veremem, malum zurnada pesrev olmaz. Hele
ben sana bir geleyim, daha sonrasının programını senin buronda yaparız."
Akın babasının siir defteri olarak kullandığı ajandayı aldı, 19 aralık gununu actı ve
babasının mesaj verdiği siirin alt satırlarını yani değisiklik yapmadığı bolumunu kesti.
"Hitler'in oğlu yasıyor" mesajı ajandada kaldı.
Ardından kağıdı bir zarfa koydu ve bir kez daha telefona uzandı. Az sonra kısa kızıl saclı
Brigitte karsısındaydı.
"Selam guzelim. Bu oğleden sonra bir isim var. Aksamuzeri burona geleyim mi? Seni
cok ozledim."
Genc kadının yanıtı Akın'ın beklediği gibiydi: "Ben de seni cok ozledim. Ama bugun
burodan erken cıkacağım. Sen en iyisi evime gel..."
Akın tam saatinde Adli Tıp binasından iceri girdi. Danısma memurları Mustafa'nın
sekreteriyle konustuktan sonra Akın'a bir ziyaretci kartı verdiler ve mevcutlu olarak
arkadasının odasına goturduler. Sekreter bekletmeden Akm'ı mudurunun odasına aldı.
Mustafa masasında oturmus onundeki kağıtları inceliyordu. Akm'ı gorunce ayağa kalktı.
Đki arkadas kucaklastılar. Alan, Mustafa'ya takılmadan edemedi:
"Oğlum boyle gomulmus basını kağıtlardan alamazsan, tabii gozune gozluk takarlar..."
Mustafa'nın sacları coktan beyazlamıs, tepesi acılmıs, keli gorunmustu. Sise dibi
gozluklerinin ardından gozlerindeki genclik ısıltısı okunuyordu, ama gorunusu yarım
asırlık bir bilim adamını andırıyordu.
Bir sure gecmis gunlerden konustular. Caylarını ictiler, ardından Mustafa konuyu actı:
"Akın hadi dilinin altındaki baklayı cıkart. Sen buraya salt beni ziyaret icin gelmedin.
Ulan keske bir dostum sırf beni gormek icin gelse diye bekliyorum, ama nerede o
gunler..."
Akın arkadasını yalancı cıkarmadı:
"Evet Mustafa, senden ilgilenmeni istediğim bir konu var. Đlginc bir arastırma
surduruyorum ve ilginc bir belgeyle karsılastım. 1969 yılında yazılmısa benziyor, ama
konu cok onemli, bu yazının o yıllarda mı yoksa daha yakın gecmiste mi yazıldığını
oğrenmek istiyorum. Stern dergisinin dustuğu hataya dusmek istemiyorum."
"Bu cok kolay" dedi Mustafa ve devam etti:
"Coğu kimse bizim burada sadece otopsi yaptığımızı samyor. Cok yanılıyorlar. Senin
istediğin cocuk oyuncağı. Ve simdi senin getirdiğin ornekleri bizim cocuklara yollarım.
Bakalım neler bulacaklar. Ama bu is birkac gun alır. Yahu bu Stern'in dustuğu hatayı
hatırlar gibiyim, ama ne olduğunu su an cıkaramadım."
Akın ilk genclik gunlerinden kalan bir espriyi yapmadan edemedi:
"Mustafacığım yan donersen cıkarırsın. Boyle kazık gibi otu-rursan tabii cıkmaz..."
Kısa bir sureliğine bir kez daha eski gunlere donduler, ardından Akın anlatmaya
koyuldu ve Adolf Hitler'in anılarını yayımlamak uğruna Almanya'nın onde gelen haftalık
haber dergilerinden Stern'in dolandırıcıların oyununa nasıl geldiğini ozetledi.
Stern'in bu gafleti tum dunyadaki gazeteciler icin cok iyi bir ders olmustu. Nitekim bu
olaydan sonra prestiji sarsılan Stern artık giderek sonen bir yıldıza donmustu.
Akın, bulduğu mesaja bir yandan inanamıyor, diğer yandan da inanmak istiyordu. Ama
isini sağlama almaya da kararlıydı. Bu nedenle eski arkadasını ziyaret etmisti.
Biraz daha sohbet ettiler, Akın babasının siir yazdığı ajandadan kestiği ornek mısraların
bulunduğu kağıdı arkadasına teslim etti ve sevgilisiyle olan randevusuna gitmek icin
hareketlendi.
"Ulan isin bitti gidiyorsun. Hani bu aksam kafa cekecektik" diye takıldı Mustafa.
Ancak Akın'ın yanıtı hazırdı:
"Hocam bu aksam ince bir is var. Evdekiler seninle iceceğimi sanıyorlar, ama ben
baska bir yerde olacağım."
Akın'ın aklına Brigitte gelince heyecandan ici titredi, ama hemen ardından aldatılmanın
verdiği hayal kırıklığı sardı benliğini.
Brigitte'nin evine boyle karmakarısık duygularla gitti. Ama her seyden once yorgundu.
Son donemde yasadıklan genc adamı iyice yormustu.
Kapıyı acan Brigitte parmak uclarında yukselerek Akm'ı yumusak, yavasca ve uzun
uzun optu. Akın, Brigitte'nin parfumunden sarhos olmustu bile. O da sevgilisine aynı
sekilde karsılık verdi.
Bu aksam Brigitte'nin kahverengi aksamıydı. Koyu kahve kısa bir etek yine kahverengi
bir gomlek giymisti. Kahverengi corapları ve sivri burunlu, yuksek topuklu
ayakkabılanyla, kahve tonla-rındaki makyajı genc kadını her zamanki gibi cok cekici
yapmıstı.
Sadece birkac mumun aydınlattığı salona giren Alan kendisini ikili koltuğa yığılırcasına
bıraktı. Brigitte, Akın'ın onundeki sehpaya iki kadeh ile icinde koyu kırmızı sarap olan
cam bir karaf getirdi. Belli ki sevgilisi sarabı coktan acmıs ve havalandırmıstı.
Akın kadehleri doldurdu. Brigitte de kanepenin obur kosesine oturdu. Hafif bir muzik
mum ısığı ve sarabın etkisini artırıyordu.
Brigitte bacaklarını Akın'ın kucağına uzattı. Bir sure hic konusmadılar. Akın kadehinden
bir yudum aldı. Sarap yoğundu ve sanki tanıdık bir aroması vardı, ama sıradan
saraplarda pek bulunmayan hem de uzumle hic alakası olmayan bir aroma.
Bir elinde kadehi, diğer eliyle de Brigitte'nin bacaklarını oksayan Akın tam dinlenme
moduna girmisti. Brigitte de iyice gevsedi. Kanepede biraz daha kaykıldı ve artık
neredeyse baldırları Akın'ın kucağındaydı. Akın'ın elleri yavasca yukarılara doğru
ilerledi, oksamasını surdururken, "Brigitte cok yorgunum" diye dert yandı.
Sevgilisinin yanıtı ise cok yalındı:
"Đyi ya dinlenmek icin buradasın. Dıs dunyaya kapımızı kapattık,
sadece sen ve ben varız."
Akın sevgilisine birlikte balık ciftliği kurma projesinden vazgecip gecmediğini sordu.
Yanıt ise zaten belliydi:
"Sevgilim sen yazını bitir, ben yerime birisini bulmaları icin merkezi coktan uyardım bile.
Sahi yazın ne alemde ?"
"Az kaldı canım. Onemli bulgulara ulastım. Bir iki haftaya kadar tamamdır..."
"Neler bulduğunu benimle paylasmayacak mısın ?"
Brigitte bu sozleri soylerken Akın'ın kucağındaki bacaklarım ritmik bir sekilde
oynatmaya basladı. Akın iyice tahrik olmustu. Sadece "Bana guven sevgilim, cok az
kaldı" dedi ve elleri genc kadının kasıklarına doğru ilerledi.
Corabın bittiği yerde kadının cıplak kasıklarına ulastı. Kadehini sehpaya bıraktı ve yana
doğru eğilerek sevgilisini opmeye basladı. Brigitte bacaklarım Akın'ın kucağından cekti,
vucudunu genc adama yaklastırdı. Đri goğuslerinin baskısını hissetmeye basladı Akın.
Yavas yavas opusmeye devam ettiler. Sonra Brigitte bu kez basını Akın'ın kucağına
bıraktı. Genc kadın basıyla Akın'a adeta masaj yaparken gazetecinin bir eli yine
sevgilisinin kasıklarına gitti, diğer eli ise o muhtesem iri goğuslerine. Sadece goğusler
değil her sey muhtesemdi, ama Brigitte sevgilisinin kucağından kalktı. Bardağına sarap
doldurdu. Akın oylece kalakalmıstı. Sarabını sehpaya bıraktı ve yavasca soyunmaya
basladı. Eteğini cıkardı. Kahverengi coraplarını tutan ten rengi jartiyerleri muazzam bir
goruntu veriyordu. Ardından yine aynı yavaslıkta gomleğinin duğmelerini cozdu. Ten
rengi sutyenin icindeki iri goğusleri ateslenmeye hazır roketler gibi gorunuyordu.
Brigitte sarap kadehini eline aldı ve yuzu Akın'a gelecek sekilde genc adamın
kucağına oturdu. Kısa kızıl saclı, deniz mavisi gozlu kadın Akın'a bu pozisyonda sarap
icirmeye basladı.
Akın mutluluktan ucuyordu. Sehvet ile sefkat arasında gidip geliyordu. "Đste benim
kadınım" diye mırıldandı. O an Brigitte sadece onun sevgilisiydi, genc kadının kim
olduğu, neden boyle bir oyun oynadığı ve Akm'ı aldattığı genc adamın aklından
uzaklasmıstı bile.
Brigitte vucut masajıyla karaftaki sarabı bitirdi ve ayağa kalktı, Akın'ın elinden tutarak
onu yatak odasına goturdu. Burada Akın'ın kıyafetlerini yavasca cıkardı. Sanki Akm'ı
incitmeye korkar gibiydi. Genc adamı yatağa yatırdı, uzerine cıktı, vucut masajına
devam ederken kulağına fısıldadı:
"Sana guveniyorum, sevgilim ama fazla zamanımız kalmadı."
"Guven bana" diyerek inledi Akın ve kendisini bıraktı. Sanki bulutların uzerinde
ucuyordu. Birden sarabın icindeki aromanın ne olduğu aklına geldi. Bu Afgan malı
birinci kalite esrarın unutulmaz kokusuydu. Aynı tadı bir daha ozumsedi ve kendini Brigitte'ye
bıraktı.
Altıncı bolum
36
Akın once telefonun calıs sesine benzer bir ses duydu. Ardından uzaklardan konusma
sesleri gelmeye basladı. Ama konusulanları anlayamıyordu. Kendini yeniden uykunun
kucağına bırakmaya hazırlandı. Gozlerini kapadı, ama uyku yerine bilinci yerine
gelmeye basladı. Neredeydi ?
Yavas yavas bir gece onceyi hatırlamaya basladı. Once yuzune bir gulumseme yayıldı,
ardından suratı eksidi.
"Kahretsin, ben geceyi burada gecirmeyi planlamamıstım ki!"
Bu ekstra kacamak basına epeyi is acacaktı. Ama artık yapacak bir sey yoktu. Sırtustu
dondu ve gerindi. Telefon konusmasını bitiren Brigitte tam o sırada yatak odasından iceri
girdi. Kızıl saclarıyla aynı renkte kısa ve dantellerle suslu geceliği genc kadını sabah
mahmurluğunda bile cekici kılıyordu. Brigitte uzandı, Akın'ı optu. Genc adam kollarıyla
sevgilisini sardı ve yatağa, yanına cekti.
Oğleye doğru evden birlikte cıktılar. Sokakta opustuler ve herkes kendi yoluna gitti.
Akın yan sarhos burosunun yolunu tuttu. Brigitte ise cok onemli diye nitelediği is
toplantısına.
Sabah arayan Alman Botanik Enstitusu Direktoru Frank Ne-urath, Brigitte'yi acil olarak
toplantıya cağırmıstı. Ama genc kadın Neurath'ın cağnsma kulak asacağı yerde
yataktaki Akm'la daha hos zaman gecirmeyi yeğlemisti. Neurath kuskusuz
bekleyebilirdi.
Brigitte Đstanbul'daki Alman Botanik Enstitusu'ne geldiğinde doğrudan Neurath'ın
odasına gitti. Sekreterine selam vererek iceri girdi. Neurath, Brigitte'yi gorunce kızgın bir
sekilde ayağa kalktı.
"Ooo kucukhanım saatlerdir sizi bekliyorum ve toplantının
cok onemli olduğunu soylemistim sanırım."
Brigitte hınzırca guldu, koltuğa otururken yanıtını verdi:
"Sizden de toplantınızdan da daha onemli bir isim vardı. Beni aradığınız zaman
yatağımda Akın bekliyordu..."
Kıskanclıktan Frank Neurath'm karnına bir sancı girdi. Bu orospu boylesine buyuk bir
davanın icindeydi, ama Hitler'in, Alman halkının Fuhreri'nin yasalarına acıkca karsı
geliyordu. Hitler vakti zamanında Alman Irk Yasası'nı cıkardığı zaman Almanların
Yahudiler basta olmak uzere yabancılarla beraberliklerini yasaklamamıs mıydı?
Gecen bu zamanda ne değismisti ki ? Yine buyuk dava uğruna bir araya gelmislerdi.
Hitler yasasaydı Irk Yasası'na mutlaka bir ilave yapar ve beraber olunmayacak ırkların
basına Turkleri de koyardı. Hele hele Almanya'daki Turk iscileri, yasam tarzlarını
gordukten sonra Fuhrer buyuk ihtimalle daha da radikal onlemler alırdı.
Buna karsın bu Brigitte orospusu gecmisten, tarihinden ders almıyor, her fırsatta Turk
gazetecinin altına yatıyordu ve bundan zevk aldığı da her halinden belliydi.
Frank Neurath'a en cok dokunan ise buyuk sovalyelerin bu iliskiyi onaylar tavır
almasıydı.
Derin bir soluk aldıktan sonra Frank Neurath sakinlesmeye cabaladı ve karsısındakini
asağı gorur bir tarzda konusmaya basladı:
"Size verilen gorevde basarısız oldunuz. Bu nedenle buyuk sovalyeler bizzat Đstanbul'a
gelerek duruma el koyuyorlar. Yazık tarihi bir fırsatı kacırdınız."
Brigitte sok olmustu.
"Hayır, ben basarısız olmadım. En gec bir hafta-on gun icinde hikayenin tumunu elde
edeceğim. Bunu bizzat buyuk sovalyelere de soylemek istiyorum."
Frank Neurath kibirle guldu:
"Bu isteğinizi yerine getireceğim. Oğleden sonra buyuk sovalyelerle toplantımız olacak.
Sizin basarısızlığınıza ortak olmaya hic niyetim yok. Sovalyelere karsı kendinizi
savunurken, sizi kurtaracak tek bir soz etmeyeceğim..."
Brigitte buyuk sovalyelerle karsılasmaya can atıyordu. Onlara Akın'ın isbirliğini
anlatacak ve sonuca ulasmak uzere olduğunu soyleyecekti.
"Hadi cıkalım" dedi Frank Neurath.
"Sovalyelerle simdi mi bulusacağız ?" diye sordu Brigitte.
"Hayır once havaalanı yakınlarındaki fuar merkezine gideceğiz"
dedi Frank. "Oradaki enerji fuarını gezeceğiz. Bu arada fuar merkezinde bir seyler
atıstırırız. Daha sonra sovalyelerle bulusacağız..."
Fuar merkezine doğru yol alırken, boylesine onlem alınmasının nedenini sordu Brigitte.
Neurath acıkladı:
"Buyuk sovalyeler Đstanbul'a Alman firmalarının fuara katılan temsilcileri kimliğiyle
geldiler. Unutma sen gazetecisin ve Alman isadamlarıyla roportaj yapmak istiyorsun.
Ben de Đstanbul'da oturan bir Alman vatandası olarak sana eslik ediyorum ve fuarı
gezmeye gidiyoruz. Fuarda sana soyleyeceğim Alman firmasının stan-dında urettikleri
jeneratorler hakkında bilgi alacaksın ve buyuk tesaduf eseri sirketin genel mudurunun
de Đstanbul'a geldiğini oğreneceksin. Tabii doğal olarak onunla roportaj yapmak
isteyeceksin. Firma yetkilileri sana oğleden sonra icin bir randevu ayarlamaya
calısırken, ben de oflayıp puflayıp senin Đstanbul'a yeni geldiğini kenti tanımadığını,
mecburen soz konusu randevuya benim goturmem gerektiğini soyleyip, tabii ki tum
programımın altust olduğundan yakınacağım."
Brigitte neden boyle dolambaclı yollardan randevuya gittiklerini sordu. Alaylı bir yanıt
aldı:
"Kızım sen daha cocuksun. Đstanbul neredeyse dunyadaki tum gizli servislerin kavsak
ussu. Boyle bir fuar olunca, basta Turkler olmak uzere tum istihbaratcılar gelenle gidenle,
yapılanlarla ilgilenir. Buyuk sovalyelerin de Almanya dısına seyahat etmeleri cok riskli;
ancak boyle bir olayı bahane edip kimlik değistirebilirler. Sovalyeler otellerinde kalıp
fuarla ilgilenmezlerken bizim elimizi kolumuzu sallaya sallaya gitmemiz kusku uyandırır.
O nedenle toplantımızı kamufle etmemiz gerekecek. Boyle ortamlarda neredeyse
herkes herkesi kontrol edebilir. Hem unutma, Turkiye uzun zamandan beri Đsrail'le cok
dostane iliskiler icinde. Buyuk sovalyelerin Đstanbul'a geldiklerini fark eden bir Turk
gorevli bunu Mossad'a cıtlatırsa Đsraillilerin ne denli sevineceklerini tahmin edemiyor
musun ?"
Brigitte sessizce basını sallamakla yetindi. Daha fazla konusmadı. Zaten fuar alanına da
gelmislerdi.
Fuar fazla kalabalık değildi. Brigitte'ye acayip gorunen makinelerin arasında dolastılar.
Ardından Frank Neurath genc kadını bir firmanın tanıtım yaptığı bolume soktu. Guler
yuzlu bir genc kız yanlanna gelerek Đngilizce olarak urunlerin tanıtımını yapmaya
basladı. Neurath kızın sozunu kabaca kesti ve Almanca soylendi:
"Bu ne bicim is, Alman sirketinde Đngilizce tanıtım yapılıyor.
Burada Almanca bilen kimse yok mu ?"
Yanlarında hemen genc bir Alman beliriverdi. Frank Neurath ile Alman gorevli ilginc bir
diyaloga basladılar:
"Guclu jeneratorleriniz var mı?"
"Dilediğiniz gucte imal edebiliriz..."
"Peki gunes hic doğmasa, her taraf karanlığa gomulse, cevreyi aydınlatacak gucte bir
jenerator yapabilir misiniz?"
"Đnsan boylesine guclu bir sey imal edemez. Karanlığı sadece svastika aydınlatabilir..."
"Svastikanm olduğu yerde gunese ihtiyac yok..."
Alman gorevli son olarak, "Ortalık aydınlandı ve karsımda sozune guvenilir bir kisi var"
dedi ve oğleden sonraki randevu yerini ve saatini fısıldadı.
Randevuya daha birkac saat vardı. Brigitte ile Frank Neurath yavas yavas fuarı gezdiler.
Fazla dikkat cekmemek icin birkac firmanın daha urunleriyle ilgilendiler, brosur aldılar.
Fuardaki self servis restoranda oğle yemeği yediler ve randevu saati geldi cattı.
Frank Neurath arabasını havaalanına yakın deniz kıyısındaki otelin yer altı parkına
bıraktı ve buradan Brigitte'yle asansore binerek randevunun gercekleseceği odanın
bulunduğu kata cıktı.
Đkili lobiden gecip de gorunmek istemiyordu. On dorduncu katta asansorden inince
tam karsılarına gelen oturma grubunda uc kisinin oturduğunu gorduler. Birisi altmıslı
yaslardaydı, diğer ikisi ise ilkinin aksine atletik vucutlu ve yirmuerindeydiler.
Brigitte heyecandan yerinde duramıyordu. Kabinin kapısı acılır acılmaz genclerin
oturdukları koltuktan kalkarak sanki asansore binecekmis gibi yuruyup arkalarına
gectiklerini fark edemedi. Frank Neurath ise gozlerini koltukta oturan yaslı adama sabitlemis,
gulumseyerek ona doğru ilerliyordu. Onu hemen tanımıstı. O Buyuk Toton
Guvenlik Sovalyesi'ydi. O da gulerek ayağa kalktı ve elini Neurath'a uzattı:
"Dostum tam zamanında geldiniz. Yolda canınızı sıkan bir sey oldu mu?"
Bu sozler uzerine stresten gerilmis genc adamlar dikkatlerini koridora yonelttiler ve
grubun biraz uzağında durdular.
Neurath her seyin yolunda olduğunu belirtti. Yaslı adam da bunu doğruladı:
"Zaten sizi izleyen ekip de aynı doğrultuda rapor vermisti." Frank Neurath, Brigitte'yi yaslı
adama tanıttı. Tabii ki eski dostunu tanıtırken sovalyeler arasındaki unvanını değil, sosyal
yasamda tanındığı ismini soyledi. Genc kadının heyecanlı olduğunu hisseden
yaslı adam ortamı yumusatmak icin konusma gereği duydu:
"Bu resmi bir toplantı değil, dostlar arasında kucuk bir sohbet olacak."
Frank Neurath, "Zaten resmi bir toplantı olsa, bu kadının burada isi olur muydu ?" diye
dusundu.
Uclu yavas yavas gorillerin arasından gecerek koridorun sonuna doğru ilerledi. Brigitte
Diels ile Frank Neurath, Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi bir odanın kapısını calarken
biraz geride beklediler. Kapıyı iceriden yine orta yasın sonlarındaki bir adam actı.
Brigitte Diels odaya girerken gorillerin de tam arkalarında olduğunu gordu. Ama onlar
iceri girmeyip dısarda nobet tutmayı yeğlediler.
Brigitte Diels aceleyle etrafına goz gezdirdi. Burası klasik bir bes yıldızlı otelin orta
buyuklukteki suitiydi. Đceride altı kisiydiler. Berjer koltukta oturan tonton ihtiyarın dısında
hepsi ayaktaydı.
Frank Neurath saskınlıkla sovalye selamı vermeye kalkınca, Buyuk Toton Kalem
Sovalyesi onu hemen uyardı:
"Frank, bu ozel bir gorusme. Resmi toplantı değil!"
Frank Neurath yaptığı aptallık yuzunden kızardı. Koltukta oturan tonton ihtiyar ayağa
kalkarak Brigitte'ye doğru ilerledi. Genc kadını ona tanıttılar. En Buyuk Toton Sovalyesi,
tam bir Orta Avrupalı centilmen olarak Brigitte'nin elini optu ve "Calısmalarınızdan
memnunluk duyuyoruz" diye iltifat etti.
Frank Neurath zaten yaptığı aptallık icin kendine kızıyordu, bir de En Buyuk Toton
Sovalyesi'nin Brigitte'ye yaptığı iltifatı duyunca kızgınlığı iyice arttı.
Brigitte ise belli belirsiz bir hayal kırıklığı icindeydi. Sovalye efsanesini dinleyerek
buyumustu ve onları birer masal kahramanı olarak kabul ediyordu, ama gercekle yuz
yuze gelince onların da sıradan birer fani olduklanm fark etmisti. Hepsi de orta yasın
sonunda birer isadamı gorunumundeydiler. Hele elini open ve diğerlerinin buyuk saygı
gosterdiği tonton ihtiyar kadife pantolonu, pamuklu ekose gomleği ve yun hırkasıyla
emekli universite profesorune benziyordu.
En Buyuk Toton Sovalyesi'nin, "Son gelismeleri bir de birinci ağızdan dinleyelim" demesi
uzerine Brigitte Diels dusuncelerinden sıyrıldı ve anlatmaya basladı.
Buyuk Toton Kalem Sovalyesi hemen not almaya basladı ve odada bulunanlar genc
kadının sozunu kesmeden anlattıklannı dinlediler. Brigitte Diels'in sozu bitince En Buyuk
Toton Sovalyesi konusmaya basladı:
"Buraya kadar onemli asamalar kaydettik. Sizin garantiniz uzerine sonucu bir hafta-on
gun icinde alacağız, ama korkanm ki zamanımız cok daraldı."
Brigitte Diels bir seyler soyleme ihtiyacı hissetti:
"Akın Dedel de bir an once bu isi bitirmeyi istiyor. Umarım Akın'dan gerekli tum bilgileri
alana kadar zamanımız olur..."
Yaslı adam gulumseyerek baktı. Bu Brigitte Diels oldukca sempatik bir kadındı ve
yeniden konusmasına devam etti:
"Kucukhanım yıllarca bekledikten sonra birkac gunun hic onemi olmazdı, ama inanın
cok sıkıntılı durumdayız. Zaten yeterince gec kaldık ve Ruslann da calısmamızı
sızdırdıklarından supheleniyoruz. Dunyanın dort bir yanında alarm durumuna gectik bile.
Turkiye'nin olağanustu konumunu goz onune alarak buradaki alarm duzenlemesini bir
de yerinde gormek icin geldik. Simdi sizden tek bir isteğim olacak: ne yapın edin, ama
mutlaka Akın De-del'in elindeki bilgileri ele gecirin. Değil gunlerin saatlerin bile
oneminin olduğunu unutmayın."
Brigitte Diels anladığını belli etmek amacıyla basını salladı. Frank Neurath ise toplantının
gidisatından hic memnun değildi. Sovalyelerin Brigitte'nin ipini cekeceklerini umuyordu.
Aylar gectiği halde genc kadın Turk gazetecinin altına yatmaktan baska bir sey elde
edememisti. Ama buyuk sovalyeler Brigitte'ye kızacakları yerde neredeyse
yalvanyorlardı. Hem de Buyuk Toton Kalem Sovalyesi'nin "Gizli Buyuk Toton Sovalye
Tarihi" icin not tuttuğu bir ortamda.
En Buyuk Toton Sovalyesi'nin kendisine seslenmesiyle Frank Neurath daldığı
dusuncelerden sıyrıldı.
"Sevgili Frank" diye soze basladı tonton ihtiyar ve ardından devam etti:
"Sizin de calısmalarınızdan cok memnunuz. Ancak durum cok kritik bir asamaya geldi.
Bu yuzden Turkiye'deki operasyonu kontrol etmeleri icin buyuk girisim, teskilat ve
guvenlik sovalyeleri Đstanbul'da kalacaklar. Sizin de Brigitte Diels gibi bundan sonra
talimatları Buyuk Toton Girisim Sovalyesi'nden alacağınızı hatırlatırım. Bu arada yarın
sabahtan itibaren Đstanbul'a uc Neonazi timi gelecek ve haber ajansındaki fotoğrafcı
kılığında dolasan genc dahil bu yeni guc Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi'nin emrinde
olacak." En Buyuk Toton Sovalyesi ertesi sabah erkenden Almanya'ya doneceğini
soyleyerek, Brigitte Diels ve Frank Neurath'ın son olarak kendisine yoneltecekleri bir
sorularının olup olmadığını sordu. Frank Neurath'ın yuzlerce sorusu vardı, ama hicbirini
sormaya
cesaret edemedi. Kendisine karsı bir haksızlık yapıldığına inanıyordu. Bu
operasyonda bastan beri tana yetki kendisine verilseydi, sonucu coktan almıs
olacağına inanıyordu.
Ama kerametleri kendilerinden menkul buyuk sovalyelerin iki operasyonu da berbat
ettiklerini dusunuyordu orta yaslı sıradan sovalye.
Bu konuyu Almanya'ya donunce kendi derecesindeki sovalyelerle tartısmayı dusundu
Frank Neurath. Bu fikir giderek hosuna gitti. Tabii ya bu prostatlı ve baypaslı buyuk
sovalyeler cağın hızına ve dusunce yapısına ayak uyduramıyorlardı. Đktidar artık
genclerin eline gecmeliydi.
Neurath'ı tatlı dusunden Buyuk Toton Girisim Sovalyesi sırtına dostca vurarak uyandırdı:
"Frank dostum. Bugun cok dalgınsın. Artık gitmeniz gerekiyor. Biz En Buyuk Sovalye'yle
birkac ayrıntıyı daha konusacağız. Biliyorsun ki En Buyuk Sovalye cok yorgun ve
erkenden yatması gerekiyor. Ben Đstanbul'da kalıyorum. Bundan boyle daha sık konusur
ve dertlesebuiriz."
Brigitte Diels'le otelden ayrılırken sovalyeler arasındaki darbe fikrini Buyuk Toton Girisim
Sovalyesi'ne acıp acmamayı dusunmeye baslamıstı bile Frank Neurath.
Otelde ise En Buyuk Toton Sovalyesi kurmaylarıyla son durumu gozden geciriyordu.
Buyuk Toton Teskilat Sovalyesi, Turk kaynaklarından aldığı son bilgiyi aktardı:
"Mossad ajanları akın akın gelmeye basladılar. Turkler Đsraillilerin bu hareketinden
supheleniyorlar, ama yaptıkları ikili anlasmalar da ellerini kollarını bağlıyor. Atik ve
tetikte olmalıyız."
En Buyuk Toton Sovalyesi sordu:
"Peki, Turkler Mossad'm olası bir operasyonuna izin verebilirler mi?"
Aldığı yanıt netlikten uzaktı:
"Prensipte Turkiye'deki tum operasyonların Turkler ile ortak olması gerek. Bu durumda
da biz onceden haber alabiliriz. Ancak bağlantıda bulunduğum yetkililer yukarılardan
ozel izin alınması halinde Đsraillilerin tek baslarına da hareket edebileceklerini
soylediler."
Buyuk Toton Girisim Sovalyesi soylenmeye basladı:
"Benim fikirlerime onem vermediniz. Ben Turkler ile Đsraillilerin bu denli yakınlasmalarının
engellenmesinin gerekli olduğunu
defalarca tekrarlamıstım. Hatta Fransız dostlarımız o zamanlar iktidara yuruyen asn
dincilerle ilk teması baslatmıstı bile. Bu temasları kestirmeseydiniz, asın dincilere
Almanya'da daha fazla serbestlik karsısında Đsrail ile Turkiye'nin iliskisinin en aza
indirilmesini onerecektim. Đlk sondajlarımda bunun gerceklesebileceğini gormustum.
Simdi ensemizde Mossad'ın nefesini hissetmezdik."
En Buyuk Toton Sovalyesi gulerek kısık sesle konusmaya basladı:
"Umarım bu odanın temizliği dediğiniz gibi titizlikle yapılmıstır ve bizi dinleyen gizli
mikrofonlar yoktur."
Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi'nden gerekli teminatı aldıktan sonra konusmasına
devam etti:
"Evet sizin planınız ilginc bir yaklasım iceriyordu, ama Turkler ile Đsraillileri uzak tutmak
icin anavatanımızda asın Muslumanlara daha fazla taviz veremezdik. Zaten siyasi
iktidarlar gereğinden fazlasını verdiler. Đsbasına gectiğimizde tum bu pislikleri bizim
temizleyeceğimizi unutmayın. Simdi onemli olan soru su: acaba Đsrail bizim bilgilerimizin
ne kadarına ulastı? Ruslardan aylar once aldığımız ham bilgiler ellerindeyse biz oldukca
onde sayılınz ve kimseyi uyandırmadan isimizi tamamlar ve emanetimizle birlikte
Turkiye'den ayrılınz. Bu arada ben Almanya'ya donunce iktidara gecmeden once son
hazırlıklan yapacağımız olası uslerin tamamlanması isine oncelik vereceğim. Cunku
sizin burada isinizi bir an once bitirip Dorduncu Reich'ın Fuhreri'yle birlikte bana
katılacağınıza yurekten inanıyorum."
37
"Akın bu is artık yurumuyor, senden aynlmak istiyorum." Hadi buyurun buradan yakın.
Akın esinin bu cumlesini uzun zamandan beri bekliyordu, ama yine de bu sozleri
duymak icin hazır değildi. Hem madden hem de manen...
Oysa o aksam Akın ile esinin programlan oldukca doluydu. Once Akın'ın liseden bir
arkadasına yemeğe gidecekler, gecenin ilerleyen saatlerinde ise ortak bir
arkadaslarına kahve icmeye uğrayacaklardı.
Aksam yemeğe gitme vakti gelince, esi once Akın'a arkadasına gelmeyeceğini yalnız
gitmesini soyledi. Ardından Akın ısrar edince de kendisim hicbir sey icin zorlamamasını,
cunku artık bu birlikteliği yurutemeyeceğini acıkladı.
ısı
Alan arkadasına telefon ederek gelemeyeceklerini bildirmek zorunda kaldı. Doğal
olarak arkadası nedenini oğrenmek isteyince, "Yahu kanm beni bosuyor, biraz once
deklare etti" dedi. Arkadası da piskin piskin, "Siktir et sen yalnız gel. Hic değilse iki satır
icer konusuruz" diye fikrini soyledi.
Evet buyurun buradan yakın. Akın'ı karalar bastı. Ulan ne bok yiyecekti. Đs yok guc yok,
para desen hic yok. Takılmıstı Brigitte'ye bir hayale doğru gidiyordu. Yok efendim
Hitler'in oğlu yasıyormus da, Akın onu bulacakmıs da, yapacağı roportajdan para
kazanacak-mıs da, hayatım idame ettirecekmis. Olme eseğim, olme...
Akın kendini kansını dinlemeye zorladı. Dinledikce de kadına hak vermeye basladı.
Tamam kadın haklıydı ve de hazırlıklıydı. Cocuğun velayetini kendisinin alacağını
soyledi. Akın tereddutsuz kabul etti.
Kansı haklıydı, ama Akm ne halt yiyecekti ?
Sonunda Akın yine parlak onerilerinden birini ortaya attı:
"Canım!"
"Bana canım deme, ben senin bosanacağın kadınım."
"Hayatım! Bak bu bosanma kelimesi bircok olumsuz anlam iceriyor. Hem oğlumuz da
bundan olumsuz etkilenir..."
Esinin yanıt vermemesi uzerine Akın daha da cesaretlendi:
"Sevgilim! Bak biz bu isi evlerimizi ayırmak diye dusunelim. Ama bu kıs kıyamette
tasınmak akıllı isi değil. Hem oğlanın okulu da etkilenir. Gel bu isi birkac ay erteleyelim.
Yaza bırakalım. Okullar tatil olur, ev bulmak daha kolaylasır. Hem ben de bu arada
duzenli geliri olan bir is bulur ve kendime bakabilirim..."
"Sen bir is bulana kadar ben sana nafaka vereyim, hemen ayn-lahm!"
Yoo bu kadar da olmazdı. Tamam Akın serserinin biri olduğunu kabul ediyordu, ama
hicbir zaman evliliğini bozmayı dusunmemisti.
Nafaka meselesine gelince, bunu da kabul edemezdi. O kadar sahsiyeti olsundu yani.
Hos son uc yıldır Akın'a kansı bakıyordu, ama bosandıktan sonra eski esinden maas
almayı kendine yedi-remezdi.
Akın sonunda esiyle anlastı. Kadın birkac ay daha beklemeyi kabul etti. Akın icten ice,
"Bu surecte ben onu bu fikrinden vazgecilirim diye dusunuyordu.
Evet, Akın haftaya kotu baslamıstı. Canı hicbir sey yapmak istemiyordu. Evde kos kos
oturmus televizyonda eski siyah beyaz Turk filmleri izliyordu.
182
Aksam olmak uzereydi ve Turk filmi kanalındaki filmler hic tukenmiyordu. Akın da
televizyonun karsısında bos gozlerle onlan izliyordu. Telefon caldı. Arayan Doktor
Mustafa'ydı. Akın arkadasına hal hatır sorarken bir yandan da Mustafa'nın kendisini
neden aradığını dusunuyordu.
Mustafa, "Bana bıraktığın ornekleri inceledim. Anormal bir sey cıkmadı" deyince Akın'ın
aklı basına geldi. "Ama sonuclan sana vermem icin mutlaka bir meyhanede
bulusmamız gerek" deyince Akın da Turk filmi izleyerek bir yerlere varamayacağını
anladı ve arkadasıyla lisedeyken gittikleri ocakbasıda bulusmak icin soz-lesti. Akın
esiyle yaptığı protokol gereği onu arayarak aksam cıkacağını haber verdi. Bu gecici
surede aynı evi paylastıklan on aynlık devresinde birbirlerine gecikeceklerini ya da
dısanda ka-lacaklannı onceden haber vereceklerdi.
Akın Beyoğlu'na cıktı, arka sokaklardan birinde birkac basamakla cıkılan ocakbasına
girdi. Salon yine aynı salondu. Garsonlar da oyle, ocaktaki usta da. Masa ve
sandalyeler de değismemisti. Zaman buraya fazla bir tahribat yapmamıstı. Sadece
herkes biraz daha yaslanmıstı. Akın da, Mustafa da...
Monu yine aynıydı. Suzme yoğurttan cacık, sumaklı soğan, maydanoz ve soğus turptan
olusan mezeleri cop sis izliyordu. Eğer daha sonra tavuk kanat veya beyti yiyecekseniz,
masaya oturur oturmaz ayırtmanız gerekiyordu tıpkı eski gunlerdeki gibi. Garson hemen
komiyi yandaki tekel bayiine yolladı ve Kulup rakısı aldırdı. Bu aksam Akın'a ilac gibi
gelmisti. Her seyin değistiği bir donum noktasında değismeyen bir seylerin arasında
değismeyen bir arkadasla ve değismeyen tatlarla -cop sis ve Kulup rakısı gibi- Akın
mutluydu.
Đkinci kadehlerini icerken Mustafa cantasından birkac kağıt cıkardı ve onlan Akın'a
uzattı. "Oku ama bilimsel terimlerden pek bir sey anlayacağını sanmıyorum. Onun icin
dilersen, sana ozetleyeyim" diyen arkadasını onaylayınca Mustafa anlatmaya basladı.
"Bu bizim icin oldukca basit bir is oldu. Bir siirden birkac mıs-ranın yazılı olduğu kağıt da
kullanılan murekkep de eski Doğu Avrupa malı. Kağıt 196O'lı yıllarda Romanya'dan,
murekkep ise simdi Cek Cumhuriyeti olan Cekoslovakya'dan ithal edilmis. 1973 petrol
krizinden sonra Turkiye ithalatını kıstığı icin bu iki maddenin de Turkiye'de kullanılmasına
son verilmis. Zaten kısa sure sonra Cekoslovakya'daki murekkep fabrikası kapanmıs,
daha sonra da kağıt fabrikası. Bizim cocuklara iyice detaylı arastırma-lannı soylemistim.
Onlar da kağıt ve murekkebin 1969-1970 yıllan
arasında kullanıldığım soylediler. Umarım bu bilgiler sana yeterli olur."
Olmaz mıydı hic ? Akın simdi babasının, Hitler'in oğlunun yasadığına iliskin mesajını
gercekten de otuz yıl oncesinden kendisine gonderdiğini anlıyordu.
Babası ciddiydi galiba. Kuskusuz kafasını da yememisti. Hadi Hitler'in oğlunun
yasadığını omrunun son yıllarında soyleseydi, Akın babasının nefes darlığı ve diğer
hastalıklan nedeniyle her seyi birbirine karıstırdığını, akli melekelerinin ona ihanet ettiğini
dusunecekti, ama bu mesajı kırk iki yasındayken yazmıstı. Yani tum melekeleri yerli
yenlideyken. Hem Akın'ın babası ciddi bir adamdı boyle esek sakalan da yapmazdı.
Akın ve Mustafa ocakbasının tek tatlısı olan uzerine ceviz serpilmis ballı kaymaklı muzla
son kadehlerini icerlerken issiz gazetecinin dingin hali giderek dalgalanıyordu.
Yıllann değistiremediği bir mekanda değismeyen bir arkadasıyla iki kadeh icerken cok
mutluydu. Ama simdi esinden, oğlundan aynlmak zorunda kalacağını anımsamıstı
sarhos kafasıyla. Hem de Hitler'in oğlunu bulmusken.
"Yahu ben oğlumdan ayn yasamak zorunda kalacağım, ama Hitler'in oğlunu
buluyorum. Bu ne yavsak bir trajedi" diye dusunen Akın, Mustafa'yla ocakbasının
kapısında vedalastı. Taksim'e doğru yurudu ve oradan bir dolmusa binerek sayılı
gunlerinin kaldığı evine gidecekti. Hic değilse birkac hafta daha sabahlan oğlunu
kaldmr ve okula yollardı. "Bana ne Hitler'in oğlundan, ben kendi oğluma bile sahip
cıkamıyorum..." diye mınldandı Akın.
Ertesi sabah her sey normale dondu. Klasik bir manik depresif olan Akın yine
televizyonun basına oturdu ve eski siyah beyaz Turk filmlerini izlemeye basladı. Gercek
bir sanatcı duyarlılığına sahip Akın icin bugunler siyah beyaz gunlerdi herhalde!
Calan kapı zili siyah beyaz dusuncelere dalan Akın'ı gercek renkli dunyaya dondurdu.
Akın gozlerine inanamıyordu. Kapıda guler yuzlu bir postacı ona bir mektubunun
olduğunu soyluyordu.
Postacılann son mektuplan getirmelerinin uzerinden sanki yuzyıllar gecmisti. Simdi
kimse kimseye mektup yazmıyordu ki...
"Cok fazla eski Turk filmi izledim, herhalde bunun yuzunden halusinasyon goruyomm"
diye dusunen Akm'ı postacının rahat bırakmaya hic niyeti yoktu.
Bu postacı da tıpkı Turk filminden cıkmıs gibiydi hani. Pınl pı-nl utulu uniforması, yakalan
yukan kıvrılmayan jilet gibi gomleği
ve parlamayan duzgun bağlanmıs kravatıyla deri cantasından bir mektup cıkardı,
ciltli bir defterde adının yazdığı sutunun yanındaki bosluğa imza attırdı ve "Posta
idaresinin 1980 yılında gerceklestirdiği 2000 yılma mektup projesi kapsamında size bir
mektup var efendim" dedi.
Akın zarfa baktı. Uzerindeki yazıyı hemen tanıdı. Babasının el yazısıydı bu. Zarfta sadece
Akın Dedel yazıyordu.
Akın da gozlerine inanamıyordu. "Benim adresimi nasıl buldunuz ?" diye kekeledi.
Postacı boyle ahmakca bir soruyla son gunlerde sıkca karsılasmıstı, sakin bir sekilde
acıkladı ve izin isteyerek ayrıldı.
Akın elinde mektup salona dondu, siyah beyaz Turk filminin oynamaya devam ettiği
televizyonun karsısındaki koltuğa coker-cesine oturdu. Sabit gozlerle elindeki zarfa
bakıyordu. Zarfı yavasca actı. Đcinden dorde katlanmıs birkac dosya kağıdı cıktı.
Kağıtları actı ve babasının el yazısı yine karsısındaydı:
1 ocak 1980
Sevgili oğlum,
Umarım yeni yuzyıla sağlık ve mutluluk icinde birlikte gireriz.
Ve sen o zaman yetiskin bir erkek, ben ise hayatımın sonbaharında olacağım.
Sunun surasında ne kaldı ki ? Topu topu yirmi yıl var yeni binyılm baslangıcına.
2000 yılında dunyanın ne hale geleceğini inan cok merak ediyorum.
Daha yirmi sene once 1960'ta Amerika'da bir anket yapıp, "Gelecek on yılda insanoğlu
aya gidecek mi ?" diye sormuslar.
Hemen hic kimse buna ihtimal vermemis. Ama insan aya on iki yıl once ayak bastı.
Onumuzdeki yirmi yılda kim bilir ne değisiklikler olacak ?
Tabii bu değisikliklerin hepsinin olumlu olmasını da beklemiyorum.
Bilim ve teknolojide gun gectikce guzel seyler olurken, insanlar da buna paralel olarak
gariplesiyorlar.
Herhalde 2000 yılında dunya iyice cılgmlasır.
Cılgınlıklar gunumuzde de eksik değil. Gecmiste de değildi kuskusuz.
Buna bir ornek vermek icin sana Beysehir'de oğretmenlik yaparken tanıdığım eski bir
Alman subayının bana anlattığı oykuyu aktarmak
istiyorum. '|
Bu Alman'ın adı Huber Ferpoorten'di. Đkinci Dunya Savası'nm son yıllarını zorunlu olarak
Beysehir'de gecirmisti. Yıllar sonra onu tanıdığımda
ağır hastaydı ve olume yaklasmıstı. Bana yasamı boyunca sakladığı sırrını
acıkladı.
Huber Ferpoorten, Đkinci Dunya Savası yıllarında denizaltısmı ba-tırıp Turkiye'ye
sığınmadan birkac gun once Adolf Hitler'in oğlunu ulkemizin Doğu Karadeniz sahillerine
bıraktığını anlattı.
Tabii inanmadım. Đnanmakta zorluk cektim. Hitler'in oğlunun Doğu Karadeniz sahilinde
ne isi vardı ?
Bana o zamanlar iki uc yasında olan cocuğu Alman murebbiyesiy-le birlikte sahile
bıraktığını, onları Almanca'yı kotu bir aksanla konusan koylulerin karsıladığını soyledi.
Huber savastan sonra Turkiye'ye gelme fırsatı yakalayınca arastırma yaptığını ve o
koylulerin Alman asıllı kisilerin yasadığı Kars'a bağlı bir koyden olduklarını soyledi.
Ama o koye gidememis.
Cunku o koyu arastırmasının tek nedeni Hitler'in cocuğunun raii-rebbiyesi Frau
Berta'ymıs.
Denizaltıda yaptıkları yolculuk sırasında iyice yakınlasmıslar ve Huber genc kadına asık
olmus. Ama tam koye gidip Frau Berta'yı bulacağı zaman amansız hastalığa
yakalandığını, fazla zamanının kalmadığım oğrenmis. Nasıl hikaye, tıpkı Turk filmi gibi
değil mi ?
Bu hikayeye inanmak istemedim. Ama bir yandan da Kars'ta gorev yapan bir oğretmen
arkadasımı aramaktan kendimi alamadım.
Evet gercekten de Kars'ta Alman asıllı insanların yasadığı bir koy varmıs.
Birkac gun sonra Huber Ferpoorten'le sohbet ederken soz dondu dolastı yine aynı
konuya geldi. Ben bu olaya inanmadığımı soyledim.
Eğer Hitler'in oğlu yasasaydı, gercek o gune kadar mutlaka ortaya cıkardı ?
Huber ona inanmamama bozuldu.
Konuyu daha da detaylı anlatmaya basladı.
Sen bu mektubu okuduğunda yetiskin bir erkek olacağından Hu-ber'in anlattıklarını
seninle paylasmakta bir sakınca gormuyorum.
Huber tam anasının gozu bir insan. Savas yıllarını hep Berlin'de gecirmis ve olup biten
her seyden haberdarmıs. Savasta yaptığı ilk ve son aktif gorev sozunu ettiği cocuğu
Turkiye'ye getirmekten ibaret-mis. Ve bu cocuk da Hitler'in oğluymus.
Yine pek inanamadığımı soyledim. Usteledi.
Coğu kimse Hitler'in laboratuvar ortamında cocuk sahibi olduğuma inanmak istiyormus,
ama aslında Almanların Fuhrer'i doğal yontemlerle baba olmus.
Bu operasyonu duzenleyen sivil ve askeri orgut Hitler'in onayını
aldıktan sonra cocuğunu doğuracak ideal bir kadın aramaya koyulmuslar.
Bulunan ilk ideal kadın birkac denemeye rağmen hamile kalama-mıs ve sessiz sedasız
ortadan kaldırılmıs.
Đkinci kadın biraz daha balık etindeymis, ki bunun onemli bir faktor olduğunu soyledi
sevgili dostum Huber Ferpoorten.
Neyse cocuk doğduktan sonra Almanya'nın Kara Ormanlar bolgesinde gozlerden uzak
yetistirilmeye baslanmıs.
Hitler hayattaki tek cocuğunu bir kez, oğlu iki yasındayken ve uyurken gormus. Bu sır
oylesine gizli tutuluyormus ki dadısı bile cocuğun gercek kimliğini bilmiyormus. Tek
bildiği cocuğa Herman adının verildiği ve ust duzey bir Nazi liderinin gayrimesru cocuğu
oldu-ğuymus. Resmi kayıtlarda ise cocuğun adı Herman A. olarak geciyormus.
Kuskusuz Huber'in Frau Berta'yı bulmak istememesinin bir nedeni de buydu. Kadına
sadece savastan sonra gelip cocuğu alacaklarını soylemisler, Karadeniz sahiline
bırakırken. Tabii kadının iyice ezberlediği parola soylendikten ve uzerinde kendi imzası
da bulunan bir belge ibraz edildikten sonra.
Ama savas umulmadık bicimde sonuclanıp da bu isi organize eden orgutun kilit
adamları hava saldırıları sırasında olunce, zaten ustu kapalı sekilde kayda giren olayın
arsiv belgeleri de savas yangınlarıyla kul olmus.
Aynı orgut Hitler'in oğlunun yasadığından eminmis, ama hangi kimlikle hangi ulkede
bulunduğunu bilmiyormus. Bu sırrın tamamını bilen tek kisi ise Huber Ferpoorten'mis. O
da olmeden once sırrını bana actı. Keske acmasaydı.
Once inanmadım. Ama ya doğruysa ?
Huber'in korkulan bu sırrın ortaya cıkmasıyla gerceklesirse ? Huber Ferpoorten'e gore,
bu cocuğun ortaya cıkmasıyla Almanya yeni bir maceraya girer ve Hitler'in yarım
bıraktığını tamamlamaya girisebilirmis.
Bu da bana pek inandırıcı gelmedi, ama sevgili dostumun olumunden sonra bana
anlattığı sır icimi kemirmeye basladı.
Arastırma yapamıyordum. Konuyu kimseyle paylasamıyordum. Birkac yıl once siir
defterime cocukca bir yontemle Hitler'in oğlunun yasadığım yazdım. Bunu yapmak bile
beni biraz olsun rahatlattı. Simdi de 2000 yılma yazdığım bu mektupla seni sırdasım
olarak goruyor ve uzerimdeki yuku hafifletmeyi umuyorum.
Umarım 2000 yılı tum bu gizemi ortaya cıkarmıs olur ve sen de benim gibi kuruntularla
yasamak zorunda kalmazsın.
I
Sevgili oğlum, sana pek belli etmiyorum, ama seni cok seviyorum. Yeni binyılda
gorusmek uzere.
Baban
Akın bir kez daha soka girdi. Okuduklarına inanamıyordu. Yeniden okudu. Bir kez daha
okudu. Hayal aleminde yasıyor gibiydi. Bu gercek olamazdı. Ama babasının mektubu
bircok seyi de acıklıyordu.
Artık Hitler'in bir oğlu olduğu ve Turkiye'de yasadığı ve de onu sadece Akın'ın
bulabileceği gerceğine alısması gerekiyordu.
Sonra birden durdu. Babası mektubunun baslangıcında 2000 yılma birlikte girmekten
soz ediyordu. Ama babası coktan olmustu. Akın babasının duygusal mesajlarını ikinci
plana itmis "cılgınlık" olarak nitelediği Hitler'in oğlunun yasadığı gerceğine dort elle
sarılmıstı. Bir an babasının mektubuna duygusal acıdan yeterince değer vermediği
hissine kapıldı ve bu duygudan utandı.
Sonra bambaska bir duygu benliğini sardı. Aldatılmıstı. Bundan da buyuk ofke duydu.
Almanlar ilk basından beri babasının anılarıyla bu sır icin ilgileniyorlardı.
Akın'a ilk is teklifini yaptıklarında genc adam ne kadar da ono-re olmustu halbuki.
Đssizdi ve Ozgur Alman Haber Ajansı'nın mesleki niteliklerini istediğini sanmıstı.
Ardından Brigitte'yle yakınlasmalarında genc kadının da kendisiyle aynı hisleri
paylastığını sanmıstı.
Ama ne Almanlar Akın'ın gazeteciliğiyle ilgileniyorlardı ne de Brigitte genc adamın
kisiliğiyle. Demek her sey yalandı. Tıpkı son gunlerde izlediği siyah beyaz eski Turk
filmlerinin senaryolarında hakim olan tema gibi...
38
"Akın, bu aksam isin yoksa seni yemeğe goturmek istiyorum." Bu sozleri telefonda
Hasan Pasa soyluyordu. Bir davetten ote sanki bir emir gibiydi.
Emir demiri keserdi ve Akın, Hasan Pasa'nın bu davetini kabul etti.
Akın babasının gecmisten gelen mektubunu aldıktan sonraki iki gun yine evine
kapanmıs, sağa sola telefon etmisti. Bu arada Brigitte Diels surekli genc adamı anyor ve
yazısını bir an once
teslim etmesi icin kendisini sıkıstırıyordu. Akın surekli plan yapıyor, bir yandan Đnternet'te
cesitli bilgilere ulasmaya cabalıyor, diğer yandan da telefonla bağlantılarını tazeliyor,
ileriki gunlerde atacağı adımlar icin zemin hazırlamaya calısıyordu. Ama yine de ne
yapacağını kesin olarak bilmiyordu.
Bu nedenle Hasan Pasa'nın davetine icabet ederken kafasını biraz olsun dağıtacağına
seviniyordu. Malum Hasan Pasa'da hikaye boldu ve Akın da rakısını icip bunları
dinlerken hic değilse biraz olsun sorunlarından uzaklasırdı.
Akın arabasıyla Hasan Pasa'nın dediği saatte Kızıltoprak otobus durağından yaslı adamı
aldı. Gidecekleri yeri Hasan Pasa tayin edecekti.
Ama nedense Hasan Pasa gidecekleri yerin adını ve tam adresini soyleyeceği yerde
Akm'a "sağa don, sola don" diyerek kısa komutlar vermeye basladı. Birkac kilometre
sonra bir nizamiyenin onunde durdular. Hasan Pasa nobetci subaya kimliğini gosterdi.
Askerler selam durdular ve Akın arabayı ileriye doğru surdu. Artık nereye gideceğini,
daha doğrusu arabayı nereye park edeceğini biliyordu. Buraya birkac defa gelmisti.
Burası askeri bir sosyal tesisti.
Buyuk yemek salonuna gectiler, Hasan Pasa daha once rezervasyon yaptırmıstı ve
masaları kendilerini bekliyordu. Hem de "general bolumunden" bir masa.
Asker garsonlar "Komutanım" diye hitap ederek servise basladılar. Otelcilik okulu
oğrencisi ya da mezunu genc kızlar masaya bir seyler tasıdı durdu.
Akm'ın keyfi yerindeydi doğrusu. Hele asker garsonların kendisine "Komutanım" diyerek
servis yapmaları cok hosuna gitmis, sanki yedek subaylık gunlerine donmustu.
Đlk kadehlerini yudumlayıp havadan sudan sohbet ederken Hasan Pasa'nın gozu hep
salonun giris kapısındaydı. Bu durum Akın'ın gozunden kacmamıs hatta genc adamı
rahatsız etmisti.
Bir sure sonra yine kapıya bakan Hasan Pasa gulumsemeye basladı, bir yandan da
eliyle kapıdan giren orta yaslı bir adama isaret ediyordu.
Orta yaslı adam da gulumseyerek masalarına doğru yoneldi. Hasan Pasa ayağa kalktı
ve yeni gelenle opustu, onu Akın'a tanıttı:
"Cok eski bir dost. Gercek adını kimse kullanmaz, onu tanıyan coğu kisi de bilmez. Bu
eski dostum Ağabey olarak tanınır..."
Akın, Ağabeyle tokalastı. Asker garsonlar yine "Komutanım" hitabıyla Ağabey'e de
servis yaptılar.
ikinci kadehlere baslandı. Artık daha ciddi konulara gecilebilirdi ya da Hasan Pasa yine
eski bir oykusuyle geceye renk katabilirdi. Ama ilk hareket Ağabey'den geldi:
"Eee Akın sen neler yapıyorsun bakalım ? Hos Hasan Pasa bana son gunlerde uzerinde
calıstığın projeden soyle bir bahsetmisti, ama bir de sen anlat..."
Akın serbest gazeteci olarak calıstığını yineledi ve Ozgur Alman Haber Ajansı icin bir
yazı hazırladığını, hatta tamamlamak uzere olduğunu soyledi.
Ağabey, "Bu yazını ben de okumak isterdim" deyince Akın'ın yanıtı otomatiğe
bağlanmıs gibi dudaklarından dokuldu:
"Yazının Turkiye'de yayımlanıp yayımlanmayacağım bilmiyorum. Bunu Almanlar icin
yazdım. Parasını da aldım. Simdi meslek ahlakına aykırı olduğundan yazıyı kimseye
okutamam..."
Ağabey durmak istemiyordu:
"Senin iyi bir gazeteci olduğunu biliyorum, ama karsındakileri iyi tanıyor musun ?"
Akın Almanları tanımaya baslamıstı. Soyledikleri kisiler olmadıklarını biliyordu, ama kim
olduklarım kesin olarak bilemiyordu. Tıpkı Ağabey'in kim olduğunu bilmediği gibi. Akın
ne yanıt vereceğini dusunurken Ağabey devam etti:
"Ne uzerinde calıstığını tam olarak bilmiyorum. Askerdeki komutanın ve Hasan Pasa
senin ulkeye zararlı bir faaliyette bulunmayacağına iliskin kefil oldular. Bu arada biz de
senin hakkında ve son zamanlardaki ilgi alanların konusunda cesitli arastırmalar yaptık.
Gozumuze batan pek fazla bir sey cıkmadı..."
Akın sasırmıstı:
"Ben sıradan arastırmacı gazetecilik yaptım ve cok sıradan olaylarla ilgilendim. Her
seyimi kontrol etmissiniz bari evimi arayıp, telefonlarımı da dinleseydiniz" diye cıkıstı.
Ama Ağabey hic istifini bozmadı:
"Telefonlarım tabii ki dinledik, bu bizim en doğal hakkımız!"
"Benim telefonlarımı dinleme hakkını size kim verdi?"
"Ulkenin korunması soz konusu olunca, her turlu hak bizlere daha doğduğumuz andan
itibaren verilmistir. Son nefesimize kadar da bu hakkı kullanırız."
Akın, "Haberlesme ozgurluğu, calısma ozgurluğu" gibi bir seyler geveleyecek oldu,
ama hemen vazgecti. O Turkiye'de yasıyordu ve bir gazeteci olarak Turkiye
gerceklerine sokaktaki adamdan daha fazla tanık olmustu.
Devletin derinlerinden gelen guc hemen her ulkede olduğu gibi
Turkiye'de de dilediği gibi davranırdı. Peki ama bu guc neden onunla bir askeri
sosyal tesiste yenecek aksam yemeğinde bir araya gelmek istemisti ? Akın'a gore asıl
sorun buradaydı.
Hasan Pasa hemen araya girdi ve kadehini kaldırdı. Ağabey ile Akın da aynı hareketi
tekrarladılar. Masada biraz once gerilen hava yumusamaya yuz tutmustu. Ağabey de
uzerine duseni yaptı:
"Bak Akın ben senin dusmanın değilim, hatta dostun sayılırım. Saha elemanları evinin
arastırılmasını da istediler, ama ben karsı cıktım. Kimse senin evine girmedi. Cunku
topladığım istihbarata gore sana guvenebileceğimi biliyordum. Tabii seni izledik. Ama
bu davranısımız inan seni kontrol etmek icin değil, guvenliğini sağlamak icindi."
Cenesi hic durmayan Hasan Pasa sus pus konusulanları dinliyor, Akın ise son
anlatılanları algılamakta zorluk cekiyordu:
"Fakat ben hicbir sey fark etmedim ki!"
Ağabey yanıtladı:
"Tabii bir seyden suphelenmeyecektin. Bu arada pesinde sadece biz yoktuk ki! Ama
hepimiz profesyoneliz ve isimizi iyi yaparız. Son gunlerde pesine Alman dostların da
adam taktı. Đsrailliler ise uzun zamandan beri seninle ilgileniyorlar. Allah biliyor ya
pesinde biz olmasaydık, Đsrailliler seni coktan paket bile yaparlardı. Ama bizim
adamlarımızı da pesinde gorunce her defasında geri adım atmak zorunda kaldılar."
Akın'ın saskınlığı buyuyordu. Ağabey ise ağzı kurudukca rakısından bir fırt iciyor ve
anlatmaya devam ediyordu.
"Cozemediğin bir sorun olduğunda askerdeki komutanına gitmeye soz verdiğini unuttun
mu ? Komutanın sana bizim mesajımızı getirmisti. Demek ki biz fark etmeden kimse seni
zorlamamıs. Simdi konumuza gelelim. Almanların senden onemli bir beklentisi var, ama
ne olduğunu cozemedim. Đsrailliler de buna ilgi duyuyorlar. Ama merkezdeki
analizcilerimin en iyi tahmini senin Almanları dolandırdığın yolunda oldu. Hele o Alman
hatunu sık sık goturmeye baslayınca, ben de bu hikayeye inanacaktım az daha. Ama
bana gore konu bu kadar basit değil. Ote yandan zararlı bir faaliyet de değil. Simdilik
seni uzaktan izleyerek korunmanı sağlayıp bu oyunun bitmesini bekleyeceğiz. Eğer
senin dediğin gibi konu basit bir roportajsa kaynaklarımızı bir hic uğruna kullandığımız
icin benimle dalga gececekler, istihbaratcı sezgimle alay edecekler..."
Akın gulumseyerek kadehini kaldırdı:
"Vallahi basit bir serbest gazetecilik olayının boyle sorunlar yaratacağım bilseydim, bu
ise hic girmezdim..."
Ağabey hemen yanıtladı:
"Ooo, bir ara olay hızla tırmandı. Hatta Ankara'da Amerikalılarla birlikte Đsraillilerin de
katıldığı bir toplantı bile yaptık. Bu toplantıda Đsraillilere bir Turk vatandasına
anavatanında bir sey yapamayacaklarını hatırlattık. Ama adamlar cok inatcı. Buradaki
istasyon sefini uzun yıllardır tanırım, gecen gun gelip bana ne dedi biliyor musun ?"
Akın doğal olarak bilmediğini bir mimikle belli etti. Ağabey ise devam etti:
"Adam gelip seninle onlar arasında arabulucu olmamı istedi. Eğer sen elindeki bilgileri
onlara verirsen, onlar da sana bunun karsılığında Eski Ahit'in Yesu Kitabı'nın yirminci
babında yazılı olanları vereceklermis. Benim kafam boyle islere ermez, ama sana bir
aktarayım dedim... Sen onemli bir sey bulursan, once bizimle paylasırsın değil mi ?"
Yemeğin bundan sonraki bolumu oldukca sakin gecti. Kahvelerini ictikten sonra Hasan
Pasa, kendisini Ağabey'in bırakacağını soyleyince, Akın yemek salonunda onlarla
vedalastı. O uzaklastığında Hasan Pasa ve Ağabey muhabbete baslamıslardı bile.
Hasan Pasa o aksam konusulanlardan pek fazla bir sey anlamamıstı ve yine de
Ağabey'e soramadan edemedi:
"Azizim bizim Akın'ın buyuk bir is pesinde olduğunu soyluyorsun, ama bu isi oğrenmek
icin pek de bir sey yapmıyorsun!"
Ağabey gulerek Hasan Pasa'yı yanıtladı:
"Bu Akın sağlam cocuk. Đlkelerinden kesinlikle vazgecmez. Bu konuda denenmis biri.
Hani Đstanbul polisi ile Ankara'daki guvenlik birimleri arasında yasanan gizli savas
sırasında birtakım raporlar basma sızdırılmıstı ya. Đste bu raporlar once Akın'a gitti. Adam
raporların doğruluğunu arastırdı. Aslında iki taraf da onu kullanmak istiyordu. Bunun
farkına vardı. Đki taraftan birine yanassa muazzam avantajı olacaktı, ama o oyle
yapmadı. Raporları da yayımlamadı. Ketum davrandı. Mesleğinin ilkelerinden taviz
vermedi. Zaman zaman bizim elemanlarla tesriki mesaisi oldu. Ama kendisini kesinlikle
kullandırtmadı. Sadece isinin gereğini, haberciliğini yaptı. Yurtdısına haber yapmaya
gittiğinde Turkiye'nin menfaatine olan konularda bizimkilerle birkac kez isbirliği yaptı.
Yani Akın bizim teskilatta bilinen sağlam bir cocuk. Ona biraz zaman vermek gerek..."
Ote yandan Akın, Ağabey'in, ki denildiği gibi alanında bir numara olan bir insanın
boyle cocukca yaklasımlarda bulunmasını anlayamamıstı.
Bir yandan kendisini kontrol altında tuttuklarını soyluyor, diğer yandan Đsraillilerin teklifini
iletiyor, ote yandan da onemli bir sey bulursa ona da haber vermesini istiyordu. Akın'ın
kafasının almadığı tek sey ise bu oyunda sadece basit bir yem olduğuydu.
Butun bunlara karsın Đsraillilerin Eski Ahit'ten getirdikleri teklif genc adamı muazzam
meraklandırmıstı. Tabii yemekten sonra ilk durağı evindeki kitaplığı oldu. Eski Ahit de
denilen Tevrat'ı actı Yesu Kitabı'nm yirminci babını buldu ve okumaya basladı:
BAP 20
Ve Rab Yesua soyliyip dedi: Đsrail oğullarına soyliyip de: Musa vasıtası ile size soylemis
olduğum sığınacak sehirleri kendinize secin, ta ki, bilmiyerek yanlıslıkla bir canı vuran
katil oraya kacsm; ve sizin icin kan ocunu alandan sığınacak yer olacaklar. Ve o, bu
sehirlerden birine kacacaktır, ve sehir kapısının girilecek yerinde duracak, ve davasını o
sehrin ihtiyarlarına anlatacak; ve onu sehre, kendilerinin yanına alacaklar, ve ona yer
verecekler, ve onlarla oturacak. Ve eğer kan ocunu alan onun ardım kovalarsa, o
zaman adam oldureni onun eline vermiyecekler; cunku komsusunu bilmiyerek
vurmustur, ve ondan evelce nefret etmiyordu. Ve cemaatin onunde hukum icin duruncıya
kadar, o gunlerde olan buyuk kahinin olumune kadar, o sehirde oturacak; o
zaman adam olduren donecek, ve kendi sehrine, ve kendi evine, kactığı sehre
gelecektir.
Ve Galilede, Naftali dağlığında Kedesi, ve Efraim dağlığında Seke-mi, ve Yahuda
dağlığında Kiryat-arbayı (o Hebrondur) ayırdılar. Ve Erden otesinde, Eriha karsısında
sarka doğru, Ruben sıptmdan, ovadaki colde Betseri, ve Gad sıptmdan Gileadda
Ranıotu, ve Manasse sıptmdan Basanda Golanı ayırdılar. Yanlıslıkla can vuran herkes
oraya kacsın, ve cemaatin onunde duruncıya kadar kan ocunu alanın eli-le olmesin
diye, butun Đsrail oğulları icin, ve aralarında misafir olan garip icin tayin olunan sehirler
bunlardı...
39
Akın, Tevrat'taki kendisine onerilen bolumu okuyunca, her zaman olduğu gibi oncelikle
gozu yazım hatalarına takıldı. Ama Kutsal Kitap'm yazımı boyleydi. Herhalde kadim
Đbranice'den tercume edilirken Turkce'de kendilerine uygun bir fonetik yaratmak
istemislerdi. Aman neyse, Akın simdi bu konuya kafasını takamazdı. Zarfı bırakıp
iceriğine baktı. Demek ki Đsrailoğulları kendisinden Hitler'in
oğlunun kimliğini acıklamasını istiyor, karsılığında da sığınma hakkı tanıyorlardı. Onlara
gore, guzel ve akılcı bir alısveristi. Ama Akın'a coldeki yerlesim yerlerinden hicbiri cazip
gorunmuyordu.
Akın'm aklına o anda bambaska bir sey geldi. Casus romanlarının bazılarında, aynen
Tevrat'ta bahsedildiği gibi ajanların dokunulmaz olduğu cesitli dinlenme merkezleri
vardı. Bu alanın dısında kıyasıya savasan ajanlar bu sığınma bolgesine geldikleri andan
itibaren barıs icinde belirli bir donem gecirebiliyorlardı. Hatta daha birkac gun
oncesinde vurustuğu dusman ajanıyla karsılastıklarında medeni insanlar gibi havadan
sudan sohbet edebiliyorlardı. Ama oradan cıktıklarında dusmanlıklar bırakıldığı yerden
devam ediyordu.
Sığınma bolgesinde bir ajanın basına bir sey gelmesi yazılı olmayan en onemli kuralın
ihlaliydi ve sorumlusuna her iki dunyada da yer yoktu.
Ama butun bunlar casus romanlarında olurdu.
Akın'm casuslukla ne ilgisi vardı ki!
Ama Ağabey'in dediğine gore, pesinde cesitli uluslardan casuslar vardı ve Akm'a
Tevrat'tan alıntı yapılarak casus romanlarında gecen bir alternatif sunuluyordu.
Simdi Akın ne halt yiyecekti ?
Etik kurallara gore Ozgur Alman Haber Ajansı adına calısıyordu ve onlann
sponsorluğunda yaptığı arastırmadan cıkan sonucları onlara teslim etmeliydi...
Ama Almanlar kendisini kandırmıslardı. Her seyden once onlar gazeteci değildiler ve
Ozgur Alman Haber Ajansı da naylon bir sirketti.
Ote yandan Almanların sabrı tasmak uzereydi. Bulduklarını bugun yarın teslim etmesini
bekliyorlardı.
Teslim etmezse bası Almanlarla buyuk derde girebilirdi.
Belki de Almanlara her seyi acıklayıp, Ağabey'e de bilgi vermek en kolay yoldu. Daha
sonra Brigitte'yle Beysehir'e gider ve sazan balığı ciftliği kurardı. Aklına Brigitte gelince ici
titredi. Her seye rağmen genc kadını, kızıl saclı sevgilisini ozlemisti. Ama Brigitte de
dediği kisi değildi. Su anda Brigitte'yle ilgili hayal kurmak, geleceğe yonelik planlar
yapmak abesle istigaldi.
Peki Akm ne yapmalıydı ?
Elindeki bilgi cok onemliydi. Eğer gerceğe yani Hitler'in oğluna ulasabilirse, bu muthis
bir sey olurdu ve dunya capında bir gazetecilik olayına imza atabilirdi. Bu da kendisine
hem un hem de aklının alamayacağı kadar para getirirdi.
Akm hayale daldı.
Hitler'in oğlu Herman A.'yi buluyordu. Hemen onunla bir anlasma yapıyor ve basın
danısmanlığını ustleniyordu. Ardından Herman A.'yi alıp bilinmeyen bir yere goturuyor,
fotoğraflı ve goruntulu ilk roportajını gerceklestiriyordu. Sonra da bu roportajı acık
artırmaya cıkarıyordu.
Acaba dunya medyası Hitler'in oğlunun tek kare fotoğrafı icin kac para oderdi?
Akıllı davranıp Hitler'in oğlunun goruntu ve roportaj tekelini eline almalıydı.
Bu da pek zor olmazdı herhalde. Cunku adam kimin oğlu olursa olsun, Anadolu'nun
ucra bir kosesinde buyuyup yasayan bir koyluydu. Buyuk olasılıkla dıs dunyada olup
bitenlerden haberdar değildi ve kendisiyle ilgili boylesine ufak tefek seylerin buyuk
paralar getireceğini bilemezdi. Zaten bundan sonra da bu basit koylu Hitler'in oğlu
olarak refah icinde yasayacaktı. Bu basit koylu hayatta sahip olamayacağı serveti
kendisine kazandıran adama gelirinin dortte birini herhalde seve seve verirdi. Akın da
kendisine dusen hisseyi almalıydı. Cunku gerceği ortaya cıkarmıs, sıradan bir koyluye
Hitler'in mirascısı olarak tarih sahnesinde basrol vermis olacaktı.
Tamam, bu koylu babasının siyasi mirasıyla yasamını değistirecekti, ama Akın da
babasından kendisine miras kalan bilgiyle aynı değisikliği yapmaya hak kazanacaktı.
Sonunda bilgi para kazanabilecekti. Oysa genc adam o gune kadar bildiği luzumlu
luzumsuz milyonlarca seyi bir turlu paraya tahvil edememisti.
Dusundukce bu fikir aklına daha cok yatıyordu.
Hitler'in oğlunun ortaya cıkmasıyla hem Ari ırkın genetik geleceği garanti altına
alınıyordu hem de Akın'ın ekonomik geleceği. Evet bu guzel bir paylasımdı. Akın ile
Herman A. bundan boyle babalarından kalan mirasla mutlu ve mureffeh
yasayacaklardı. Adil bir paylasım olacaktı.
Ote yandan sahtekar Ozgur Alman Haber Ajansı'yla bir sozlesmesi vardı Akm'ın. Evet bu
sozlesme gereği yazacağı yazı icin bir de avans almıstı. Ama bu avans babasının
yasamoykusunu yazması icindi, yoksa babasının yasamındaki sırlan satması icin değil.
Evet Akın yaptığı anlasmaya uyardı. Babasının yasamoykusunu yazıp Brigitte'ye teslim
edecekti. Zaten hemen her sey bilgisa-yannda kayıtlıydı. Cilasını ceker ve bir diskete
yukleyip sevgilisine teslim ederdi. Akm sozunu tutardı.
Bir baska acıdan ise Hitler'in oğlunun bulunması kimseyle
paylasılmayacak bir gazetecilik basansıydı. Almanların bu bilgiyi ne icin istediklerini
bilmiyordu. Ama herhalde roportajı dunyaya satıp para kazanmak akla en son gelecek
olasılıktı. Tıpkı Đsraillilerin aynı bilgiyi istedikleri gibi.
Her iki durumda da Akın gazetecilik basarısını dunyaya sunamayacaktı. Belki pazarlık
yapsa gerek Đsraillilerden gerekse Almanlardan bu bilgiye karsılık tatmin olabileceği
paralar kazanabilirdi, ama Akın ticaret yapmak bir yana hala icten ice kendisini bir
gazeteci olarak hissediyordu.
Belki de Ozgur Alman Haber Ajansı da salt gazetecilik gudusuyle hareket ediyor ve
rakiplerini uyandırmamak icin bu naylon sirketle kamuflaj sağlıyordu. O zaman da Akın
Hitler'in oğluyla ilgili malzemenin Almanya yayın haklan icin bu ajansla anlasabilirdi. Bu
cozum genc gazeteciyi rahatlattı.
Simdi harekete gecme zamanıydı. Once Brigitte'ye telefon ederek yazısını
tamamladığını ve ertesi gun oğle saatlerinde ajansın burosuna getireceğini haber verdi.
Ardından birkac telefon gorusmesi daha yaptı ve,bilgisayannm basına gecerek
babasının ya-samoykusunde son rotusları yaptı. Tabii ki Herman A. alt baslığını
atlayarak...
Ertesi sabah Akm evindeki bilgisayardan babasının yasamoykusunu sığdırdığı on iki
sayfalık yazının cıkısım aldı. Ardından bos bir diskete de yazıyı kopyaladı ve hem
kağıtlan hem de disketi ozenle bir poset dosyaya koydu. Ardından bunu buyuk boy
saman kağıttan bir zarfa koydu. Artık evden cıkmaya hazırdı.
Gorevini tamamlayan insanlara ozgu gonul rahatlığıyla evden aynlan Akın once
Taksim'e Turk Hava Yolları'nın bilet satıs ofisine gitti. Telefonla rezervasyonunu yaptırdığı
bileti nakit odeyerek aldı. Sonra da bir taksiye atlayarak sevgilisinin, daha doğrusu
isvereninin burosuna gitti.
Brigitte, Akm'ı her zamanki gibi buyuk coskuyla karsıladı. Genc adamın kolunun
altındaki zarfı gorunce de coskusu arttı.
Brigitte'nin masasının bulunduğu buyuk salona gittiler. Akın uclu kanepeye oturdu.
Brigitte hemen yanına sokuldu, genc adamı uzun ve ıslak optu. Hani su tam Fransız
opucuğu denilen cinsten.
Akın gulerek elinde tuttuğu zarfı uzattı:
"Sonunda bitti ve herhalde ajanstan aldığım parayı hak ettim."
Brigitte yerinden kalktı ve masasına giderek sağ alt cekmeceyi actı. Simdi onun da
elinde bir zarf vardı. Boyu Akın'ın getirdiği zarftan daha kucuktu, ama kalınlığı cok daha
fazlaydı. Brigitte gulumsedi:
"Sevgilim sana bir surprizim var. Ajans yazını teslim ettiğinde yuklu bir prim vermeyi
kararlastırdı."
Sonra gelip Akm'ın kucağına oturdu ve genc adama bir Fransız opucuğu daha verdi.
Akın zarfını cebine koydu. Brigitte de heyecanla zarfı acarak kağıtları cıkardı. Akın'ın
Đngilizce yazdığı yazıyı hızla okumaya basladı.
Brigitte kendisini okumaya kaptırmısken Akın da serseri dusuncelerle dolmaya basladı.
Hayalinde Herman A.'yı buluyordu.
Brigitte de bu arada okumasını bitirmisti, ama genc kadının coskusu kaybolmustu.
Akın gulumseyerek, "Beğendin mi ?" diye sordu.
Brigitte kekeledi:
"Cok guzel olmus da ama biraz eksik değil mi ?"
Akın isi piskinliğe vurdu:
"Sevgilim bu yazıyı neredeyse seninle birlikte yazdık sayılır. Elimdeki bilgilerin hepsini
sen de biliyorsun. Daha baska yazacak ne var ki ? Seni hayal kırıklığına uğrattım galiba,
ama unutma babamın yasamoykusunu yazma fikri senindi ve ben bu fikre hep
muhalefet ettim. Sıradan bir insanın yasamoykusunden ne bekliyordun ki!"
"Evet Akın korkarım hayal kırıklığı icindeyim. Sıradan bir yasamdan olağanustu bir
hikaye cıkar, ama bana kalırsa sen bu olağanustu detayı yazmak istememissin..."
Hayda, sinir harbi baslamıstı iste. Oysa Akın daha kısa sure oncesine kadar Brigitte'yle
balık ciftliği kurmayı dusluyordu. Genc kadının ilgisi demek ki iyi ya da kotu yazıyı alana
kadarmıs.
Akm altta kalmaya hic niyetli değildi. Hemen ceketinin cebindeki zarfı cıkardı:
"Đstersen basarı primini geri al. Seni memnun edemedikten sonra patronların hic mutlu
olmazlar."
Brigitte taktik değistirmisti:
"Hayır zarf sende kalsın. Ama bu yazının eksik olduğunu ikimiz de biliyoruz. Yazının eksik
unsurlarını tamamla, dilediğin miktarda basarı primini sen tayin et. Patronlarım mutlu
olduktan sonra onlar icin paranın hic onemi yoktur..."
"Brigitte sorun para değil. Bunu sen de biliyorsundur eğer beni biraz olsun tanıdıysan.
Ama elimdeki malzeme bu. Neden bahsettiğini bilemiyorum..."
Bir sure ikisi de sustu.
Ardından Akın konuyu değistirmek icin damdan duser gibi,
"Yarın Adana'ya gideceğim" dedi.
Brigitte hemen nedenini sordu. Artık iki eski sevgilinin birbirlerine guvenmedikleri gun
gibi asikardı. Akın nedenini soyledi:
"Liseden bir arkadasım evleniyor ve duğununde mutlaka beni gormek istiyor. Ben de
soz verdim."
"Ben de seninle geleyim."
"Bak Brigitte seninle Adana'ya gitmeyi cok isterdim, ama duğun kent merkezinde
yapılmayacak arkadasımın ailesinin eski geleneklerine gore bir dağ koyunde
duzenlenecek."
Brigitte pes etmeye niyetli değildi:
"Olsun boyle folklorik bir duğunu kacırmak istemem..."
Akın kıvırmaya devam etti:
"Yahu, dağ basında bir koy evinde kalacağım. Orada cok muhafazakar bir yapı
olacak. Simdi seni ne sıfatla gotureyim ? Bazı unsurlar geleneksel Turk aile yapısı icinde
değerini sandığından daha cok koruyor. Sevgilim zaten uc gun kalıp doneceğim. Hem
bu arada yazımı bir kez daha gozden geciririm ve sen donuste havaalanında beni
karsılarsın..."
40
Brigitte sinirden yerinde duramıyordu. Akın kendisine kazık atmıstı. Akm'ın Toton
Sovalyelerinin ulasmak istediği bilgiye sahip olduğunu adı gibi biliyordu. Ama genc
adam bu bilgiyi kendisine saklamayı secmisti.
Brigitte yediği kazığın acısıyla ofisinde dort donup duruyordu.
"Keske sovalyeleri engellemeseydim. Keske kendi bildikleri yontemlerle bu onemli
bilgiyi Akm'dan alsalardı" diye dusunen Brigitte intikam arzusuyla yanıp tutusmaya
basladı. Akm'la her seyi paylasmıstı ve genc adam cekip gitmisti iste.
Biraz olsun sakinlesmeye calıstı. "Acaba Akın bana bildiklerini anlatsaydı onunla kalır
mıydım ?" diye kendi kendisine sordu.
Yanıtı olumsuzdu. Fazla dusunmesine gerek yoktu bile. Bir Turk'le Turkiye'de yasamak,
hele o aptal balık ciftliği projesini hayata gecirmek, ona simdi cok aptalca geliyordu.
Eğer Akın'dan Hitler'in oğlunun nerede ve hangi kimlikle yasadığı bilgisini alabilseydi,
herhalde anavatanına zaferle donmekten baska bir sey dusunemezdi. Ve Almanya'da
kurulacak yeni duzende zaferine uygun bir konuma sahip olmak da hakkıydı.
Henuz bu imtiyazdan vazgecmemisti.
Yapılacak bir seylerin olması lazımdı. Brigitte telefona uzandı ve Buyuk Toton Guvenlik
Sovalyesi'nin kaldığı otelin numarasını cevirdi. Otelin otomatik santralı cıkınca da oda
numarasını tusla-dı. Karsı taraftan ahizenin acıldığını duydu, ardından kulağına "Ja" diye
bir ses geldi. Brigitte kendini tanıttı ve acil durumlar icin kullanması gereken parolayı
soyledi.
Simdi Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi telefondaydı. Brigitte onemli gelismelerin
olduğunu ve en kısa surede yuz yuze gorusmeleri gerektiğini bildirdi. Buyuk Toton
Guvenlik Sovalyesi genc kadından hemen oteline gelmesini istedi.
Brigitte cantasını kapıp caddeye indi. Bir taksiye atladı ve havaalanı yakınlarındaki
otele gitmesini soyledi sofore.
Yolda icini sıkıntı bastı. Akınla yasadığı fiyaskoyu sovalyelere nasıl acıklayacaktı ?
Ama bunun pek onemi yoktu. Kus kacmak uzereydi. Simdi Akın'ı yakalayıp elindeki
bilgiyi soke soke almanın zamanıydı. Akın onu kandırmıstı. Đntikamını mutlaka almalıydı.
Ancak Brigitte madalyonun diğer yuzunu hic dusunmuyordu. Bu oyunda herkes birbirini
aldatıyordu.
Brigitte otele varınca hemen Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi'nin suitine cıktı. Kapıyı
hafifce caldı. Korumalardan biri kapıyı araladı. Brigitte'nin yalnız olduğunu gorunce
genc kadını iceri aldı.
Salonda Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi dizustu bilgisayarını acmıs, kamera ve
mikrofon teskilatını da kurmus, Đnternet uzerinden gorusme yapıyordu. Brigitte'nin iceriye
girdiğini gorunce eliyle oturmasını soyledi ve isine devam etti.
Koruma kapıyı kapatıp dısarıya cıktı. Brigitte etrafına bakındı. Buyuk Toton Girisim
Sovalyesi'nin de salonda bulunduğunu gordu. Orta yaslı adam gulumseyerek genc
kadına selam verdi. Brigitte ise Đnternet ortamında konusulanlara kulak kabartmaya
basladı.
Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi karsısındaki kisiye bir seri rakam soyledi. Karsıdan
"anlasıldı" diye bir yanıt geldi. Brigitte bu sesi tanıyordu. En Buyuk Toton Sovalyesi'nin
sesiydi. Yasadığı bozgunu En Buyuk Sovalye'yle doğrudan paylasacağını hic
dusunmemisti. Soze nereden baslayacağına karar vermeye calısırken hoparlordeki ses
devam etti:
"Size iyi haberlerim var. Konuğumuzu ağırlamak icin Hırvatistan ve Ukrayna'da birer tesis
kurduk. Hemen hemen tum hazırlıklar bitti. Simdi sizden gelecek haberleri beklemekten
baska bir isimiz kalmadı."
Brigitte'nin yureği ağzına geldi. Ama Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi hemen lafa karıstı:
"En Buyuk Sovalye, her iki ulke de riskli değil mi? Hırvatistan surekli mercek altında.
Almanya'nın Yugoslavya ic savasını baslatıp koruklemesinden sonra bağımsızlığına
kavusan Hırvatistan komsu ulkelerin ve Avrupa'nın lider devletlerinin gozetimi altında.
Hırvatistan'daki calısmalarımız goze batabilir. Ote yandan, Hırvat yetkililer
bağımsızlıklarını Almanya'ya borclu olduklarının bilincindeler. Eğer calısmalarımızdan
Hırvatların haberleri olursa hemen Almanya'ya iletmeyi kendilerine bir borc bilecekler.
Ben, Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi olarak Ukrayna'daki tesisin kullanılmasını
oneriyorum ve bunun kayda gecmesini istiyorum."
En Buyuk Toton Sovalyesi yanıtladı:
"Tamam isteğin kayda gecti, ama bazı sovalyeler de Ukrayna hakkında supheliler..."
Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi'nin bu konudaki cevabı hazırdı:
"Evet, Sovyet resmi tarihinin yazdıklarının aksine Ukraynalılar Đkinci Dunya Savası'nda en
onemli muttefiklerimizden biriydiler. Bu tarih eğitiminden gecen yeni nesil bizimle isbirliği
yapmaktan kacınacaktır. Eski Ukraynalı dostlarımızın coğunu da Stalin'in kendine ozgu
yontemlerle yok ettiğini biliyoruz, ama gerek devlet kademelerindeki gerekse sosyal
yasamın onemli noktalarındaki sağlam dostlarımız dilediğimiz her turlu ayarlamayı
yapıp gizliliğimizi sağlayacaklardır. Bunun da kayda gecmesini istiyorum."
En Buyuk Toton Sovalyesi sıkıntıyla mırıldandı:
"Tamam, unutma ki Hırvatistan'da eski dostlarımız hem sayıca cok fazla hem de su anki
devlet kademesinde daha etkin."
Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi'nin soyleyecek bir seyi kalmamıstı, onun yerine sozu
Buyuk Toton Girisim Sovalyesi aldı:
"Umarım misafirimiz icin entelektuel hazırlıklar da yapılmıstır."
En Buyuk Toton Sovalyesi hemen yanıtladı:
"Tabii ki. Yalnız entelektuel ekip bir tane. Hangi ulke secilirse, oraya harekete hazır
bekliyor. Dil uzmanlarından tutun da tarihcilere, stratejistlere kadar Almanya'nın elindeki
en iyi bilim adamlarını topladık. Hepsi de buyuk yeminle bize bağlılar. Zaten hepsi de
sovalye, boyle onurlu bir gorevi bekliyorlar. Konuğumuz secilecek tesise gelince,
uzmanlarımız aradan gecen yılların bosluğunu dolduracaklar. Bana gore en onemlisi
hitabet. Once konuğumuzun Almanca konusmasını duzelteceğiz. Ardından babası gibi
cok iyi bir hatip olacak. Babasının yeteneği doğustandı, ama oğlununki gunumuzun
teknikleriyle mukemmel hale gelecek. Bu konuda bana guvence verildi. Tabii ki
tarih vs anlatılacak, ama devlet yonetimi gibi konularda derine inilmeyecek. O sadece
bizim istediklerimizi halka aktaran bir arac olacak. ilk basta soylediğim gibi merkezde
bizler olacağız. Dorduncu Reich'ı biz sekillendireceğiz..."
"Eğer babasının oğluysa her seyi cabuk kavrar ve kolay oğrenir" dedi Buyuk Toton
Girisim Sovalyesi.
En Buyuk Toton Sovalyesi de bundan hic kuskusunun olmadığını vurgulayarak
Đnternet'te yapılan konferansa son verdi.
Sahne sırası Brigitte Diels'e gelmisti. Genc kadın Buyuk Toton Girisim Sovalyesi'ne
dondu:
"Herr William Hoepner" diye soze basladı. Ama karsısındaki adam onun sozunu kesti:
"Bana sadece William diyebilirsin."
Ne fark ederdi ki. Burada karsısındakine nasıl hitap edileceği genc kadının
anlatacaklarının yanında hic onemli değildi.
Brigitte derin bir nefes aldı. Gucunu topladı ve "Turk gazeteci Akın Dedel aradığımız
bilgiyi bize vermeyi reddediyor. Yann da istanbul'dan ayrılıyor..." dedi.
Sonra da karsısındakilerin kendisine soru yoneltmesine fırsat vermeden gelismeleri bir
cırpıda anlattı. Akın'ın Hitler'in oğluyla ilgili sırrı cozmus olduğuna inandığını sozlerine
ekledi.
Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi ya da toplum icinde bilinen adıyla Kari Krenchel,
"Kahretsin" diye mırıldandı. Ardından da "Frank Neurath haklıymıs" dedi.
Salondakilerin bu sozlere onem verecek halleri yoktu.
William Hoepner, "Ne yapacağız ?" diye sordu.
Kari Krenchel yanıtladı:
"Gazeteciyi cehenneme bile gitse takip edeceğiz. Ya bize bulduğu bilgiyi guzellikle
verir ya da Đspanyol Engizisyonu'nu aratmayan yontemlerle ben almasını bilirim."
Hemen bir eylem planı yapıldı. Buna gore, Buyuk Toton Girisim Sovalyesi William
Hoepner ertesi sabah Almanya'ya donup gelismeleri tum buyuk sovalyelerle birlikte
tartısacak ve Turkiye'deki ekiple koordinatorluk gorevini ustlenecekti.
Eğer Turkiye'deki operasyon basarısız olursa, sovalyeler ciddi bir bicimde kendilerini,
yonetici kadroları tartısmaya acacaklardı ki, bu da yuzlerce yıllık geleneklerin yıkılması
demekti.
O nedenle William Hoepner'in burada ustlendiği gorev cok onemliydi. Operasyonun
olası basarısızlığına karsın Frank Neurath gibi "devrimci" ga^jılaJp Je|slHlk|evalyelerin
geleneklere zarar vermelerini
onleyecekti. Hele En Buyuk Toton Sovalyesi'nin tartısılması affedilecek bir sey olmazdı.
Ama operasyonun basarısızlığı halinde, onlarca yıllık beklentinin, mesainin ve
milyarlarca markın sokağa atılması karsısında sovalyeleri zaptetmek de dusunulenden
zor bir isti.
William Hoepner, Buyuk Toton Girisim Sovalyesi olarak ustune dusen vazifeyi basarıyla
yapmalı, cıkabilecek catlak sesleri daha ses tellerine ulasmadan elimine etmeliydi.
Hem operasyon basarısız olursa, belki de en Buyuk Toton Sovalyesi tum sorumluluğu
ustlenir ve gorevinden affını isterdi. Bu olasılık Hoepner'in hosuna gitti. Boylelikle olası
sorunlar daha basından bertaraf edilirdi. Ama Hoepner simdilik operasyonun
basarısızlığını dusunmek bile istemiyordu. Yine de aksi bir sonucla karsılasırlarsa her turlu
olasılığa karsı onlemini almalı ve bu isi de kendi acısından karlı kapatmalıydı. O bosu
bosuna Buyuk Toton Girisim Sovalyesi olmamıstı.
William Hoepner bu hesaplan yaparken, Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi ya da bilinen
adıyla Kari Krenchel zamanı bir seri telefon gorusmesiyle gecirmisti. Simdi ilk sonuclan
almaya baslamıstı. Turk bağlantılan bir calısan aracılığıyla kolaylıkla Turk Hava Yollan
bilgisayarına girerek Akın Dedel'in hangi sefer icin bilet aldığını oğrenmislerdi.
"Adamın sana yalan soylemis Brigitte, Alan yann sabah Ada-na'ya değil de Trabzon'a
gidiyormus" diyen Kari Krenchel'in bu sozleri genc kadını hic sasırtmadı. Akın tabii ki
Karadeniz sahiline gidecekti. Huber Ferpoorten denizaltısını son seferinden sonra, yani
Fuhrer'in oğlunu bıraktıktan sonra Karadeniz'de batırmıstı. Bilmecenin yanıtı mutlaka o
coğrafyada yer almalıydı.
Kari Krenchel, Akın'ı surekli izleyen Turk bağlantılan aradı ve gazetecinin Brigitte'den
aynldıktan sonra ofisine gittiğini ve oradan aynlmadığını oğrendi.
Tam o sırada kapı calındı. Alman koruma Kari Krenchel'in cağırdığı Turkiye'de isbirliği
yaptıklan grubun liderlerinden Gaf-far'ın geldiğini duyurdu.
Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi yuzunu eksitti. Simdi dostluk gosterisi yapmak uğruna
bu Turk'le birbirlerine sanlacaklardı. Hem de bu Turk sapur supur iki yanağından
opecekti.
"Allahım ne hallere dusuyoruz" diye dusunen Krenchel, Gaffar iceriye girince kırk yıllık
dostuymus gibi bu esmer, kısa boylu, bıyıklan cenesine doğru inen, sıska adamı
karsıladı. William Hoepner ile Brigitte Diels, Gaffarla karsılasmamak icin suitin salonunu
coktan terk etmislerdi.
Birkac sene Almanya'da kalan ve cat pat Almanca konusan Gaffar
ile Kari Krenchel daha once de ortak toplantılar yapmıslardı. Birbirlerini iyi tanıdıkları
bile soylenebilirdi.
Kari Krenchel zaman gecirmeksizin ilk isteğini soyledi. Akın Dedel, Karadeniz'de de
surekli izlenmeliydi.
Gaffar bunu halledebileceklerini soyledi. Sonra Akınla aynı ucakta bir Turk'un de
gitmesi kararlastırıldı. Bu kisi Akın'ı izleyecek ve gorevini Kari Krechel ile Neonazi time
bıraktıktan sonra Đstanbul'a donecekti. Bu da kolay halledilecek bir seydi.
Ardından Kari Krenchel, Gaffar'dan Karadeniz'de yardıma ihtiyac duyarsa
sağlayabileceği Turk bağlantılar olup olmadığını sordu. Gaffar'ın yanıtı yine olumluydu.
Krenchel gerekli irtibat numaralarını aldı. Simdi cozmesi gereken tek bir sorun vardı. O
da Trabzon'a Akın'dan once mi yoksa sonra mı gitmeliydi ? Gaffar'la kısa bir teatiden
sonra, Turk gazetecinin son dakikada bir oyun oynama olasılığını goze alarak Akın
Dedel'den sonra yola cıkacaktı. Nasılsa Akın'ın arkasında onu izleyecek birisi vardı.
Kari Krenchel ile Gaffar Turk gazetecinin Karadeniz seferine kafa yorarken, Akın Dedel
evine gelmis, cantasını hazırlamaya baslamıstı bile.
Fotoğraf makinelerini, objektiflerini, iki flasını, kucuk teybini ve filmlerini omuz cantasına
alacaktı. Afgan isi, deve derisinden sık ama yıllar gectiği halde iğrenc kokusunu
kaybetmemis buyucek bir cantaya da kıyafetlerini koyuyordu.
Akın bu hummalı calısması sırasında esinin eve geldiğini fark etmedi bile. Kafasını
kaldırınca karsısında esini gordu. Esi ne yaptığını sordu. Akın kısaca, "Yarın sabah
gidiyorum" dedi.
Esinin buna yanıtı ise tek kelimeydi:
"Sonunda!"
Ardından mutfağa giderek aksam icin ciğ krema, mantar, sarımsak ve maydanoz soslu
tortellini yapmaya koyuldu. Akın bu aksam rakısını buzdolabında bulabileceği peynir ve
sarkuteriyle icecekti. Genc adam esi ve oğlunun cok sevdiği tortelliniyi ağzına bile
koymazdı.
Đkinci kitap
ı
Birinci bolum
41
Akın sabah ilk ucakla Trabzon'a hareket etti. Evden cıkıp ucağa binene kadar birkac
cift gozun takibi altındaydı. Ucakta bile bir cift goz surekli onu kolluyordu.
Hasan Pasa'nm tanıstırdığı devletin bilinmeyen bir kadrosundaki gizli gorevli Ağabey
izlendiğini soylemesine rağmen Akın bu konuyu yeterince ciddiye almamıstı. Ama
zaman zaman cevresini kuskulu bakıslarla tanyor ama goze carpan bir sey goremiyordu.
O sabah da Akın'ın cevresindeki her sey olağandı.
Turk Hava Yollan'nın Boeing 737 ucağı denizin uzerinde karaya paralel alcaldı ve
lebiderya havaalanına kusursuz bir inis yaptı. Oysa Akın yol boyunca huzursuzdu. Daha
once birkac kez onun da bindiği Trabzon ucağı hava muhalefeti nedeniyle alana
inememis ve Ankara'ya donmustu. Akın'ın onunde yorucu gunler ve uzun yollar vardı.
Doğal olarak ucağın alana hava muhalefeti yuzunden inememesi durumunda
Ankara'dan Trabzon'a karayoluyla gitmek zorunda kalacak ve bu da yolculuğunun
basında kendisine ekstra bir yuk getirecekti.
Neyse Fransızların dediği gibi iyi biten her sey iyiydi ve Akın Trabzon'daydı. Dahası
ucaktan terminale yururken lise arkadası Selim'i gordu. Sıkı cocuktu su Selim. Telefonda
fazla soru sormadan Akın'ın dediklerini dinlemis, yapacağına dair soz vermis ve simdi de
kendisini havaalanında bekliyordu.
Đki eski arkadas kucaklastılar. Sonra Selim'in kulustur Fransız malı otomobiline binerek
kent merkezine doğru yola koyuldular. Akın, hemen arkalarından bir taksiye binen
kahverengi takım elbiseli, mavi gomleğine lacivert kravat takan gunes gozluklu adamı
fark etmedi bile. Selim arabasını kent icindeki Bağımsız Otel'e surdu. Arkadası otelde
Akm adına rezervasyon yaptırmıstı. Resepsiyonda
gerekli formları doldurdu, odasının anahtarını aldı, Selim'le vedalasarak
asansore bindi. Bu islemler boyunca Akın'la aynı ucakta gelen yolcu elinde bond
cantasıyla sırasının gelmesini bekliyordu. Tabii bu arada Akm'a verilen odanın
numarasını aklına kaydetti. Akın'm oda numarası 428'di.
Ucaktan inen yabancı adamın kafası Akın'ın oda numarasıyla mesgul olduğundan
kucuk bir ayrıntıyı gozden kacırmıstı. Akm otele giris yaparken yanında hicbir bagaj
yoktu. Akın'ın cantaları Selim'in arabasının bagajındaydı.
Kahverengi kıyafetli adam Akm asansore bindikten sonra resepsiyona yaklastı ve cok
muskulpesent bir musteri olduğunu hemen belli etti. Once odasını dorduncu kattan
istedi. Oysa resepsiyon gorevlisi ona ikinci kattan 226 numaralı odayı onermisti.
Ardından odanın meydana mı arka sokağa mı baktığını sordu.
Gorevli kibarca yanıtladı:
"Efendim arka sokağa bakıyor. Ama on cephedeki odalara nazaran cok daha sakindir.
Trabzonspor maclarının olduğu gecelerde on odalarda uyumakta cidden zorluk
cekersiniz. Ve yarın aksam da mac olduğu icin size bu odayı onerdim."
Ama muskulpesent musteri mutlaka dorduncu katta ve meydana bakan bir oda
istiyordu. Sonunda 427 numaralı odanın anahtarını aldı ve kendisine yol gosterecek bir
belboy falan istemeden asansore yoneldi.
Asansor dorduncu kata varınca koridor boyunca ilerledi. Odasının kapısında durdu.
Cevresine bakındı. Kimseyi goremeyince tam karsısındaki odanın kapısma kulağını
yanastırdı. Đcerden Akın'ın bet sesi geliyordu. Sarkı soyluyordu gazeteci ve cok
gecmeden de sifonu cekti.
Kahverengili adam durumdan memnun odasına girdi ve hemen cep telefonundan bir
Đstanbul numarasını cevirerek durum raporu verdi.
Akın, Trabzon'da Bağımsız Otel'e yerlesmisti ve gozeticisinin haberi olmadan adım bile
atamazdı.
Birkac dakika icinde bu haber Kari Krenchel'e ulastı. Krenchel zaten Đstanbul'daki otel
odasında hazır bekliyordu. Brigitte Diels, Eduard Raeder ve korumasına donerek gitme
zamanının geldiğini soyledi. Neonazi timi havaalanında onları bekliyordu. Bir gun
onceden kiraladıkları ozel ucak ve murettebatı da...
Akın odasında kendisine cekiduzen verdikten sonra, arka sokağa bakan pencereye
doğru gitti ve etrafa bakındı. Ardından pencereyi actı, dikkatlice pervaza cıktı. Asağıya
bakmamaya calısarak
sağa doğru birkac adım attı. Durdu. Sırtı duvara yapısmıs bir vaziyette soluklandı.
Ama dengesini kaybedecek diye neredeyse nefes almaktan bile korkuyordu. Birkac
adım daha attı. Yine durdu. Sanki kilometrelerce yurumus gibiydi, ama goz ucuyla
soluna doğru bakınca odasının penceresinden ancak bir metre kadar uzaklastığını
gordu. Yine soluklandı. Ardından birkac kucuk adım daha atmaya cesaret etti ve
sonunda sağ eli bir demir parmaklığı kavramıstı. Kendini daha da guvende hissetti.
Simdi sol eli de parmaklığı tutuyordu.
Titizlikle yangın merdiveninin girisini arastırmaya basladı. Ya Selim'in arkadasları yangın
merdiveninin kapısını acmayı unut-muslarsa... Akın odasına da donemezdi. Usulca her
parmaklığı tek tek ileri geri oynatmaya calısıyordu. Tam umudunu kesmisti ki one doğru
savruldu. Heyecandan dikkati dağılmıstı. Elindeki parmaklık one doğru acılmıs ve Akm
kafası onde beline kadar yangın merdiveninin icine dalmıstı. Kafasını bir basamağa
carpmaktan son anda kurtarabildi. Simdi yangın merdiveninin icindeydi. Birden odasının
penceresini dısarıdan cekmediğini fark etti. Bu soğuk gunde acık pencereye dısandan
bakanlar odada olmadığını anlayabilirlerdi. Olan olmustu bir kere. Bu kez yangm
merdiveninin kapısını iceriden kapattı ve surguledi.
Gurultu yapmadan basamaklan indi. Merdivenin bittiği noktadan kaldırıma olan
yaklasık bir bucuk metrelik bosluğu yavasca atladı.
Selim karsı kaldırımda onu bekliyordu. Bir yandan da kıs kıs guluyordu:
"Akm oğlum kedi gibisin" diyen Selim'e genc adamın yanıtı "Has-tir" oldu. Ardından da
soylenmeye devam etti:
"Ulan cok fazla polisiye film seyrettik, simdi acısını cekiyoruz. Ne vardı sanki boyle
numaralar yapmaya."
Selim'in yanıtı gayet mantıklıydı:
"Akm bana telefon edip, bir dizi talimat veriyorsun. Tamam hepsini harfiyen yerine
getiriyorum. Ama unutma bu isler icin biraz da zahmete giriyorum. Buna karsılık biraz
eğlenmek de benim hakkım. Yahu sen benden Bağımsız Otel'den yer ayırtmamı istedin.
Tamam eyvallah. Sonradan otelde kalmayacağını, seni soranlara gorevlilerin sanki
orada kalıyormussun gibi yanıt vermelerini de talimatına ekledin. Ardından da otelden
gizlice cıkıp gitmek istedin. Dediklerini harfiyen yerine getirdim. Uc gunluk oda paranı
pesin odedim. Orada calısan cocukların kulağını buktum. Senin otelde olmadığını
kesinlikle caktırmayacaklar. Ama tum bunlara karsılık
otelden sıvısmanın senaryosunu biraz ilginc hale getirdim. Heyecan oldu fena mı ? Hem
otelin bodrumuna inip arka kapıdan da cıkabilirdin, ama boylesi cok daha ilginc ve
daha da onemlisi komik oldu. Karsı kaldırımda seni beklerken gulmekten kriz
gecirecektim..."
Ardından Selim, Akın'ın bir sey soylemesine fırsat vermeden eski arkadasını demir bir
kapıdan iceri soktu.
Akın sinirlenmisti, ama simdi girdiği karanlık yerde Selim'in baska bir surprizinin olup
olmayacağını beklemekten baska caresi de yoktu. Karanlıkta Selim'i kaybetmisti.
Birazdan "cıt" diye bir ses duyuldu ve cılız bir ampulun yardımıyla karanlık
alacakaranlığa donustu. Akın cevresini inceledi. Burası sıradan bir depoydu. Sağ
tarafındaki duvar boyunca koliler dizilmisti. Karsısındaki duvarda ise bir kapı vardı.
Bakıslarını sola cevirince Selim'i gordu. Elektrik duğmesini acmıs ve Akın'a pismis kelle
gibi sırıtıyordu. Akın sarladı:
"Ulan senin isin gucun yok galiba, canının sıkıntısını benimle eğlenerek gecirmeye
calısıyorsun."
"Yok be Akın, burası bizim mağazanın deposu. Mağazanın, giris kapısı da obur tarafta,
on caddeye acılıyor. Arka sokaktan binaya girip, on caddeden cıkacağız. Sen ne
haltlar karıstırıyorsun bilmiyorum, ama belki takip edilirsin diye dusunup bu ufak onlemi
aldım. Simdi mağazanın burosuna gecelim de sana bir yorgunluk kahvesi
ısmarlayayım..."
Akın gevsedi:
"Tamam, ama Turk kahvesi olsun. Cay ocağına da tembih edeceksin, kahveyi
sisirmeyecek. Sıcak suyla değil soğuk suyla kısık ateste yapacak kahveyi. Az sekerli
olacak ve bir fincan icin yarım kesmesekerden fazlasını kesinlikle kullanmayacak..."
"Hastir oğlum, bir fincan kahve icin oyle ince eleyip sık dokuyorsun ki, elin gariban
caycısı istediğin gibi yapamaz. Sen iyisi mi kahveni karma yaptır..."
"Hocam devir değisti artık, karılar kocalarına kahve yapmıyorlar. Ulan ben de
yapmasını bilmiyorum vallahi. Sadece tarifini veriyorum..."
Selim'in mağazadaki burosuna girdiler. Selim hemen tezgahtar cocuklardan birini cay
ocağına kosturdu. Đki eski arkadas kahvelerini beklerken havadan sudan sohbete
koyuldular. Selim birkac kez Akın'ın bu esrarengiz ziyaretinin nedenini oğrenmek istedi.
Akın her defasında Selim'in sorusunu gecistirdi. Sadece Trabzon'da kalmayacağını
otobusle Kars'a gideceğini soyledi.
Selim, Akın'ın bu guzergahına sasırmıstı:
"Yahu madem Kars'a gidecektin. Neden Erzurum'a ucakla gidip, oradan Kars'a
gecmedin? Sen mi Lazsın yoksa ben mi, karıstırdım vallahi..."
"Laz olan sensin oğlum. Benim Erzurum'da senin gibi arkadasım yok ki! Hem Laz
fıkrasındaki gibi biraz sasırtmaca yapayım dedim."
Kahveler icildi. Uzaktan oğle ezanının sesi geliyordu. Selim ayaklandı:
"Hadi yemek zamanı. Seninle eskisi gibi gidip bir oğle rakısı icelim, ardından otobuse
biner, nereye gitmek istiyorsan gidersin..."
Bu onun prensibini bozuyordu, ama yine de cok cazip bir fikirdi. Yıllar once Akın sık sık
Trabzon'a gelir, burada Selimle oğle rakısı ictikten sonra Hopa'ya giderdi. Geceyi
Hopa'da gecirdikten sonra da Sarp sınır kapısından Gurcistan'a giris yapardı. Akın'ın
gazetecilik gunleri geride kalmıstı, ama Selim'le yeniden bulusup oğle rakısı icmenin
keyfi hic kacmamıstı.
Selim'in arabasına bindiler. Kentin dısına cıkarak geldikleri yone, havaalanına doğru,
yani doğuya doğru denize paralel yola koyuldular. Birkac kilometre sonra, yolun
sağındaki ocakbasılar-dan birinin onunde durdular.
Selim kosusturan garsonlara iki kilo pirzola, bir kilo Akcaabat koftesi, cobansalatası ve
bir de ufak rakı soyledi.
Hava serin ve hafif yağmurlu olmasına rağmen iki arkadas lokantanın onundeki kucuk
masalardan birinde oturmayı tercih ettiler.
Bu bolumun ustu kapalıydı ve onları yağmurdan koruyordu. Birazdan aralarına
kocaman dikdortgen biciminde bir de mangal gelince usume sorunu da halledilmis
oldu.
Rakılarını koydular, mangala da pirzola ve kofte attılar. Etler pisinceye kadar
ekmeklerini salatanın yağlı suyuna banarak rakılarına meze yaptılar.
Akın'ın keyfine diyecek yoktu doğrusu. Yıllanmıs arkadasıyla rakısını yudumluyor,
kelimenin tam anlamıyla kebap yapıyordu. Yağmur bir yağıyor, bir diniyordu. Tipik
Karadeniz havası iste.
Selim mangaldaki etleri ceviriyor, Akın arada rakısından bir fırt cekiyor ve Karadeniz'e
bakarak, "Ulan basbayağı mavi bu deniz. Acaba neden Karadeniz deniyor?" diye
dusunurken, kucuk bembeyaz bir ucak gozunun onunden suzulerek havaalanına doğru
inise gecti.
Bu arada ilk parti etler pismis, Akın ve Selim ac kurtlar gibi tabaklarına saldırmıslardı.
Kan sekeri yukselip aclık hissi gectikten sonra ikinci kadehler kondu, demlenme ve
sohbet faslı basladı.
Selim ikinci parti etleri mangala koydu. Ancak ates gecmek uzereydi. Lokantanın
demirbas yelpazelerinden birini alarak mangalı koruklemeye basladı. Atesin
canlanmasıyla birlikte ızgaranın uzerindeki pirzolanın yağlan korlara dustu ve etraf
dumana boğuldu. Akın sandalyesini masanın biraz gerisine cekti, Selim'in isini bitirmesini
beklerken onunden gecen karayoluna tren seyreder gibi bakmaya koyuldu. Yağmur
yolu kayganlastırmıstı ve araclar fazla surat yapamıyorlardı. Selim mangalı yeniden
koruklemeye basladı. Bir kez daha etrafı duman kapladı. Akın onundeki duman bulutu
icinden yoldan gecen araclara bakarken, bir cipin arka koltuğunda oturan kısa kızıl
saclı kadınla bir an goz goze gelir gibi oldu. Bu kadını tanıyordu. Bu Brigitte'ydi. Akın
hemen sandalyesinden kalktı bilincsizce yolun kenarına yurudu. Cip coktan uzaklasmıstı
bile. Akın cipin plakasını okumak istedi. Her ne isine yara-yacaksa. Ama Brigitte'nin
bindiği arac Trabzon yonune doğru giderek uzaklasıyordu.
Akın, planında değisiklik yapması gerektiğini hissetti. Brigitte ve Almanlar, Akın'ın
numarasını yutmamıslardı. Buraya kadar onu izlemislerdi, ama Trabzon'dan sonra onu
kolay kolay bulamayacaklarını tahmin ediyordu.
Bir an once yemeği bitirmek icin masasına donerken Akın bir baska tanıdık Alman'ın
kendisini gorduğunu fark edemedi. Đlk cipte Brigitte ile Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi
Kari Krenchel ve Neonazi timinden uc kisi vardı. Đlkinden daha kucuk olan ikinci cipte
ise timin geri kalanları ile ajansın fotoğrafcı kadrosunda gorulen Eduard Raeder
bulunuyordu ve bu Neonazi Akm'ı gormus ve direksiyondaki arkadasına arabayı
yavaslatmasmı soylemisti.
Akın lokantaya donerken Raeder'in bulunduğu cip yavasca yolun sağına yanastı.
Surucu cift yonlu trafiği kontrol ettikten sonra U donusu yaparak aracın yonunu gerisin
geriye havaalanı istikametine cevirdi.
Eduard Raeder yol kenarındaki lokantanın yanından daha yavas gecerlerken Akın'a bir
kez daha baktı. Yanılmadığını gorunce direksiyondaki arkadasına lokantayı
gozleyebilecekleri, ama dikkat cekmeyecekleri bir yerde park etmesini soyledi.
Ardından cep telefonundan Kari Krenchel'i arayarak gozlemlerini aktardı.
Akm'ın son gelismeden sonra yine arkadası Selim'e ihtiyacı vardı:
"Selim hic beklemediğim bir sey oldu. Yol planımı değistirmem gerek. Bir kez daha
senin yardımını istiyorum..."
Selim hafif cakırkeyif soylendi:
"Oğlum sen de eseğin kulağına su kacırdın. Peki ne istediğini soyle, ben de buna
karsılık sana bir pustluk dusuneyim."
"Her seyden once kimsenin beni goremeyeceği bir yere ve telefona ihtiyacım var. Artık
Trabzon'a donemem. Bana buralarda bir sey ayarlayabilir misin? Bir de bu oğleden
sonra bana Gurcistan vizesi alabilir misin ?"
"Ulan bu dediklerin icin ne istersem yaparsın değil mi ?"
Akın basıyla olumlu yanıt verdi. Selim devam etti:
"Anlasıldı. Koseye sıkıstın sen. Ama ben delikanlıyım. Bunlar icin bir sey istemeyeceğim
senden. Aslında ikisi de kolay. Parayı bastırdın mı acil vize alabilirim. Sana telefon da
buldum. Simdi bizim Arakh'daki yazlığa gideriz. Bu mevsim kimsecikler yoktur orada,
ama sen yine de dua et, bizim birader oraya kan falan atmamıs olsun.
Sen yazlıkta guzellik uykunu uyurken ben vizeni alırım. Arada zaman bulursan istediğin
yere de telefon edebilirsin..."
Akın, Selim'in bu kıyaklarını unutmayacaktı. Son bir sey daha istedi:
"Bu aksam Hopa'ya giden son otobus kacta kalkıyor bir de onu oğrenirsen sevinirim.
Tabii o sefer icin bana bir bilet alacaksın. Unutmadan, otobuse otogardan değil de sizin
yazlığın oradan binmem icin yazıhanedekilerin sofore tembih etmelerini de soyle."
"Yahu iyi ki Đstanbul'da yasıyorsun. Trabzon'da yasasaydın hic cekilmezdin dostum. Beni
kole gibi calıstırıyorsun. Neyse bu aksam kesin gidiyorsun değil mi ? Ben de onumuzdeki
gunleri sulh ve sukun icinde gecireceğim demektir. Ne haltlar ceviriyorsun bilmiyorum,
ama umanın bu numaraların sonunda umduğunu bulursun..."
42
Bağımsız Otel'in 427 numaralı odasında o sabah Đstanbul'dan gelen kahverengi takım
elbiseli adam kapının dibine cektiği suni deri koltuğa oturmus koridordan gelecek
sesleri dinliyordu. Odasına cıkalı birkac saat olmustu ve adam değil ceketini cıkarmak,
kravatını bile gevsetmemisti. Pur dikkat dinlemedeydi. Bir ara tuvalete gitmis alelacele
cisini yapmıs, ama sifonu bile cekmemisti. Ola ki akan suyun gurultusunde Akın
odasından cıkar ve halı kaplı koridorda ayak sesleri kayboluverirdi.
Kahverengi takım elbiseli adam bir ara enayilik yaptığını dusundu.
Otelin kucuk lobisinde oturup beklese belki daha iyiydi. Nasılsa Akın otelden
cıkmak icin lobiden gececekti ve onu daha kolay izleyebilirdi. Ama artık her sey icin
cok gecti. Vahim bir hata yapıp yapmadığını dusunurken, cep telefonu caldı. Arayan
Gaffar'di. Daha selam sabah demeden okkalı bir kufur bastı, ardından fırcasını attı:
"Ulan kereste, beni alemin Almanlanna rezil ettin! Ama hata bende, hangi akla uyup da
sana guvendim bilemiyorum. Gozunun onunden bir an bile ayırmayacağın adam kus
olup otelden ucmus, bir meyhanede demleniyormus. Sen ne bok yedin orada?"
"Ama Gaffar Ağabey adam odasından hic cıkmadı yemin ederim..."
"Ulan teres, ben yalan mı soyluyorum ?"
"Yok Gaffar Ağabey, peki simdi ne yapmamı istersin ?"
"Ulan durzu ne yaparsan yap, ama gozume gozukme !"
43
Aynı anda Trabzon'da baska bir otel odasında, resepsiyona tur operatorleri olarak kayıt
yaptıran bir grup Alman son kez durum değerlendirmesi yapıyordu. Kari Krenchel'in cep
telefonu caldı. Arayan Eduard Raeder'di. Krenchel karsı tarafı birkac dakika sureyle
dinledi. Yuzunden anlatılanlardan memnun olduğu anlasılıyordu. Telefonu kapadı ve
odadakilere bilgi verdi:
"Akın havaalanından birkac kilometre daha doğuda kucuk bir ilcedeki ıssız bir villaya
gitmis. Arkadası, Akın'ı villaya bıraktıktan sonra oradan ayrılarak Trabzon yonune doğru
uzaklasmıs."
Brigitte Diels bir an icin Akm'ı dusundu. Đcinin urperdiğini hissetti, ama hemen kendini
toparladı:
"Peki simdi ne yapmamızı oneriyorsun ?"
Kari Krenchel her seyi kafasında planlamıstı bile:
"Brigitte, sen ve ben burada kalıyoruz. Yeni merkezimiz bu otel olacak. Cocuklar cipi
alıp Eduard'la bulusacaklar. Akm nereye giderse biz de arkasında olacağız. Bu arada
senden resepsiyona gidip iki araba kiralamanı istiyorum. Oyle goze batmayacak
cinsten Turk malı arabalar olsun. Cipler dikkat cekerse, bu aracları takip icin
kullanabiliriz..."
Krenchel'in bu sozleri uzerine odadaki iki genc Neonazi hareketlendi. Buyuk Toton
Guvenlik Sovalyesi onlara Eduard Rae-der'le nasıl bulusacaklarını anlattıktan sonra
ekledi:
"Yola cıkmadan once yanınıza birkac gunluk kumanya, sigara alın. Ama kesinlikle bira
yok, tamam mı ?" Gencler anladıklarını soyleyip odadan cıktılar.
Akın ise Selimin onerdiğini yapıyordu. Birkac telefon gorusmesi yaptıktan sonra
kanepeye uzanmıs, guzellik uykusuna dalmıstı. Aslında Akm oğle rakılarını hic
sevmezdi. Bir kadeh bile ic-seniz alkolun uyarıcı etkisiyle once buyuk bir canlılık
yasıyordunuz ardından uyusturucu etki baslıyordu ve insanın yaptığı hicbir isten hayır
gelmiyordu.
Neyse ki Akın islerini bitirmis sadece beklemek kalmıstı. Kanepede gozkapaklan
yavasca kapandı. Kapının acılma sesiyle gozlerini actığında ise hava kararmaya yuz
tutmustu. Gelen Selim'di. Pasaportunu Akm'a uzattı:
"Vizen tamam, pasam aksam yemeği icin ne arzu ederler acaba?"
"Yahu Selim dalga gecmeyi bırak da Hopa'ya kacta hareket edeceğim onu soyle."
"Tabii isin bitti benimle. Onun icin boyle ters konusuyorsun. Saat 20.15'te seni buradan
alacaklar. Đste biletin. Bu arada sana yolluk getirdim."
Selim elindeki poseti masaya koydu ve icindekileri bosaltmaya basladı. Biraz cerez ve
iki sise kırmızı sarap almıstı. Tıpkı yatılı lisedeki gibi muhabbete basladılar. Aradan yıllar
gecmisti.
Akın değismisti, Selim değismisti, ama dostlukları o eski sohbetleri hic değismemisti.
Sanki aradan bunca zaman gecmemis gibi kaldıkları yerden devam ettiler. Tabii bu
arada değisen ufak bir sey daha vardı. Đctikleri sarap en ucuzundan değildi.
Akm ve Selim evden cıktıklarında hava iyice kararmıstı. Sayfiye beldesinde sokak
lambaları bile yanmıyordu. Đki arkadas Trab-zon-Rize karayoluna cıktılar. Yine hafiften
yağmur baslamıstı. Gecenin rutubeti de iclerine islemeye baslamıstı ki, Akın'ı Hopa'ya
goturecek otobus geldi.
Akın, Selimle vedalastı ve arac karanlıkların icine doğru hareket etti.
Otobusun arkasından karayoluna cıkan iki cipi ne Akın fark etti ne de Selim.
Akm hafif sallayan koltuğuna kurulmus tıngır mıngır yol alırken Kari Krenchel'in telefonu
caldı. Eduard Raeder son gelismeyi bildiriyordu. Krenchel, her ne pahasına olursa olsun
Akın'ı gozden
kacırmamalarını soyledi. Akın cehenneme bile gitse ekip onu takip edecekti.
Brigitte Diels, gunlerdir suren tedirginliğinden kurtulmak icin Kari Krenchel'e doğrudan
sordu:
"Ben bu operasyonda basarısız mıydım ?"
Genc kadının ici icini yiyordu. Sovalyeler ona guvenmis, ama o bir turlu istediği bilgiyi
genc adamdan alamamıstı. Acaba bu, sovalyelerin gozunde itibannı cok zedeler miydi
? Dava icin bundan sonra herhangi bir geleceği olabilecek miydi ?
Kari Krenchel yanıt vermeden once uzun sure dusundu. Kuskusuz Brigitte Diels bir
onceki ekibin basına gelenleri bilmiyordu. Bu ilk basarısızlık değildi ki. Kaldı ki
operasyon tamamlanmamıstı. Đz uzerindeydiler. Yıllardır harcadıkları emeği ve parayı
dusunen Krenchel konusmaya basladı:
"Hayır yavrum basarısız olmadın. Akın bizi hedefimize goturuyor iste. Bir aksilik olmazsa
ve aradığımızı bulursak bundan gereken san ve sohreti sen de alacaksın. Ama aksi
olursa, Allah hepimizin yardımcısı olsun."
Brigitte rahatlamıstı. Simdi butun is Akın'm kendilerini doğru hedefe goturmesiydi.
Đsbirliği yapmadığı, hatta isi zora soktuğu icin operasyonun sonunda Akın'm basına
gelecekler simdi Brigit-te'yi hic ilgilendirmiyordu. Gerekirse bu isi Brigitte gozunu
kırpmadan yapabilirdi.
Akın ise eski sevgilisinin hakkındaki dusuncelerinden habersiz keyif icinde Hopa'ya
doğru ilerliyordu. Bir kez daha yırtmıstı iste. Artık onu takip edemezlerdi. Ertesi gun
tamamen kayıplara kansacaktı.
Aksam 23.00 sulannda Hopa'ya varan Akın kendini amacına biraz daha yaklasmıs
hissetti. Aclıktan olebilirdi. Hemen Papila Otel'in restoranına giderek otel sahibinin
ciftliğinden gelen alabalıklardan ısmarladı.
Đki kadeh rakıyla iki iri alabalığı midesine indiren Akın elinde cantasıyla otelden cıkarak
hemen yan taraftaki taksi durağına gitti. Sıradaki taksiye binerek gideceği yeri soyledi:
"Sarp koyune cek..."
Taksi soforu, hemen ucretini bildirdi. On bes kilometrelik bu yol icin istediği para
Đstanbul'da daha kısa mesafe icin taksimetrenin yazdığından daha azdı, ama sofor
sonradan problem cıkmaması icin uyarısını yapmıstı.
Karnı tok, sırtı pek Akın efendi Sarp'a doğru yol alırken, pesindekileri
yine fark edemedi doğal olarak.
Sarp'a vardıkları sırada vakit geceyansına yaklasıyordu. Akın taksi soforune koyun
girisindeki iki katlı kahvenin onunde durmasını soyledi. Parasını odedi, cantalarını aldı ve
kahveden iceri girdi. Kahve fazla kalabalık değildi. Bir masada kağıt oynanıyor, diğer
bir masada ise birkac genc sohbet ediyordu. Akın cevreye goz gezdirirken genc bir
adamla goz goze geldi. Đste Hayati karsısındaydı. Hayati yerinden kalkarak Akın'ın
yanına geldi, kucaklastılar.
"Ağabey seni merak ettim" diyen Hayati'ye Hopa'da yemek yediğini soylemedi. Yoksa
genc adam alınabilirdi. Đyi kotu Akın'ı kendisi ağırlamak isterdi. Akın yolda arabanın
lastiğinin patladığı yalanını uyduruverdi. Hayati bu arada cay ocağına gitmis, Akın'a
tavsankanı bir cay getirmisti.
Hopa'nın Sarp koyundeki bu kahvehanede kahve istemek abes kacardı. Cunku
neredeyse dağa tasa cay ekilmisti ve Sarplılann en onemli gecim kaynağıydı cay.
Akın Hayati'yi yine yıllar once duzenli olarak yaptığı Gurcistan seferleri sırasında
tanımıstı. Daha doğrusu Hayati'nin ağabeyini tanıyordu. Đstanbul'da bir icki muhabbeti
sırasında laf arasında Sarp'a gideceğini soyleyince arkadası orada kardesini bulmasını
rica etmisti.
Akın da arkadasını kıramayıp soz vermisti. Ancak Gurcistan'a gecerken değil de
donuste Hayati'yi bulmustu. Hayati, Akın'ı Hopa'ya bırakmamıs ve gece konuk etmek
icin elinden geleni yapmıstı.
"Hayati sana zahmet vereceğim. Yarın sabah kapı acılır acılmaz karsı tarafa gecmem
gerekiyor ve bu gece de Hopa'da kalamazdım" diyen Akın'a Hayati'nin yanıtı cok
candandı:
"Ağabey hic lafı olur mu ? Annem de senin gelmene cok memnun oldu. Seni birkac
gun burada tutmaya kararlı, simdiden haberin olsun..."
"Yok Hayati yarın mutlaka gecmem lazım. Ama soz donuste mutlaka birkac gun
kalırım."
Oğleden beri aralıklarla icen Akın o gece melekler gibi uyudu. Sabahın ilk ısıklarından
once de gozunu actı. Kahvaltı hazırdı. Hayati'yle caylarını ictikten sonra zaman
gecirmek icin cay bahcesine yuruyuse daha doğrusu tırmanısa cıktılar.
Vadinin karsı tarafında, karsı yamaca kurulu Sarpi koyunun evlerinde de canlılık
baslamıstı. Sarp ve Sarpi koyleri eskiden tek bir koymus. Vadinin iki yamacına kurulu
evlerin arasından, vadi tabanından gecen bir dere, Sarp Deresi de koye ayrı bir canlılık
katarmıs.
Ama 1921 Moskova Antlasması'yla birlikte bu mutevazı Sarp Deresi Turkiye ile
Sovyetler Birliği arasındaki sının olusturdu.
Koyun batı yamacı Turkiye'ye, doğu yamacı ise Sovyetler'e kaldı. 1954 yılma kadar
koyun iki yamacında oturan akrabalar birbirlerini gorebiliyorlardı. Ancak Soğuk Savas'm
tırmanmasıyla birlikte sınır tamamen kapatıldı.
Akın daha once de bu cay bahcelerini Hayati'yle gezmisti. O sırada Hayati'nin karsı
yamacta bir evi gosterip, "Bak Akın Ağabey bu amcamın evi. Kapının onune cıkan su
ihtiyar da amcam" demesini unutamıyordu.
Hayati daha sonra karsı koy ve buradaki akrabaları hakkında bilgi vermeye baslamıstı:
"Su evde de teyzem oturuyor. Gecenlerde kuzenim evlendi. Kerata guzel bir gelin almıs.
Damatlığıyla, yanına gelinliği icindeki karısını alıp evin balkonuna cıktı. Dakikalarca poz
verir gibi orada durdular. Tabii bizim koydekuer onlan izleyip uzaktan duğune alkıs
tuttular. Annemi gorecektin, ağlayıp durdu kadın. Yeğeninin duğunune gidememek ona
cok koydu."
Akın'ın kafası almamıstı. Buradan tas atsan karsı taraftaki evin camını kırardın.
"Peki balkondan balkona konusup dertlesmiyor musunuz ?" diye sorunca da Hayati'nin
yanıtı ozlem yukluydu:
"Yok Akın Ağabey ne gezer. Karsı taraftakileri zor duruma sokmamak icin el bile
sallayamıyoruz, ama buradan bakınca halamın, yengemin, teyzemin ne yemek
pisirdiğini bile gorebiliyorum, onlar da bizi izliyorlar ve bu bize yetiyor."
Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonraysa artık iki sınır koyun ahalisi birbirlerini daha
medeni cercevede gorur olmuslardı.
Zaman da ilerlemis sınır kapısının acılıs saati gelmisti. Akın Hayati'yle koy kahvesine
indi, kapı acılır acılmaz da pasaport islemlerine baslamak icin arkadasına veda etti.
Sarp sınır kapısı neredeyse kalabalık bir pazar yerine donmustu birden. Yetmis iki
milletten insan bir anda ortaya cıkıvermisti. Pasaport kuyruğundayken, Akın bu sınırdan
ilk gecisini dusundu.
Turk tarafında sadece alelacele kondurulmus prefabrik bir bina vardı. Uzaktan Sovyet
tarafının binası ve onundeki tel orguler goruluyordu. Dar bir kıyı seridinde olan sınırda in
cin top oynuyordu. Turk ve Sovyet tarafındaki yuksek gozetleme kulelerinde bulunan
askerler gozle gorulen tek canlılardı.
Akm prefabrik binaya girerek pasaport islemini hemen yaptırdı. Sıra yoktu. Daha
doğrusu o ana kadar kimse karsı tarafa bu kapıdan
gecmemisti. Akın daha onceleri yuruyerek bircok sınır gectiği halde bu ıssızlıkta ne
yapacağını sasırmıstı. Binada bulunan gumruk muhafaza memurunun yanma gitti.
"Karsı tarafa nasıl gececeğim ? Baksanıza orada da tek canlı gozukmuyor..."
"Sen merak etme, ben seni karsıya kadar gotureceğim."
Akm onde, resmi uniformalı memur arkada binadan cıktılar. Birkac adım sonra memur,
"Artık buradan tek basına gideceksin" dedi ve hemen binaya geri dondu.
Akm tek basına kalmıstı. Gozetleme kulelerine baktı. Hem Turk hem de Sovyet askerleri
kuleye sabitlenmis sahra durbunle-riyle kendisini izliyorlardı.
Đster istemez elindeki pasaportu bir bayrak gibi havaya kaldırıp, kendisini izleyen
askerlere gostererek koca alanı ağır ağır yuruyerek gecti. Sonunda Sovyet kapısına
gelmisti. Tam da demirperde deyimine uygun demir parmaklıklar ardında buyuk bir
alan uzanıyor, ardında da gumruk binası goruluyordu. Ama yine etrafta tek bir Allah'ın
kulu yoktu. Akın caresiz kapının onunde beklerken gozune bir zil butonu carptı. Zili caldı
ve bekledi. Neden sonra arkadaki binadan resmi uniformalı bir Kızıl Ordu sınır subayı
gorundu. Yavasca kapının yanma geldi. Parmaklıktan Akın'ın pasaportunu alıp inceledi.
Vizesi tamamdı. Etrafına bakındı ve kapıyı aralayarak Akm'ı iceri aldı.
Akm resmen demirperdenin kapısını calarak iceri girmeyi basarmıstı. Ama simdi bu
kapının da cılkı cıkmıs, etraf ana baba gunuydu. Kalabalığa kansıp Gurcistan tarafına
ilerlerken doğal olarak kendini izleyenleri fark edememisti.
Akın'ın Gurcistan tarafına gectiğini goren Brigitte klasik sorusunu yoneltti:
"Simdi ne yapacağız ?"
Kari Krenchel yorgunluk ve uykusuzluktan perisan olmus kadına cesaret vermek ister
gibi gulumsedi ve onu yanıtladı:
"Her seyi dusunduk. Merak etme. Eduard Raeder'in pasaportunda Gurcistan vizesi vardı.
Turkiye'den cıkıs islemlerini yaptırdı bile. Bak o da yanımıza geliyor..."
Ajansın sozde foto muhabiri elinde pasaportuyla yanlarına geldi. Kari Krenchel ona
hemen talimatlarını iletmeye basladı:
"Akm'ı bir saniye bile gozden kacırmayacaksın. Surekli haberleseceğiz. Sen sının gecer
gecmez iki gruba aynlacağız. Timdeki gencler burada kalacaklar, ben Brigitte'yle
Trabzon'a donup Gurcistan
vizesi alacağım. Genclerin yansı sınırda nobete devam ederken, diğer yarısı da
bizimle gelecek. Herhalde bu aksam ya da en gec yarın sabah seninle bulusuruz."
Brigitte bir yandan Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi'ni dinlerken, diğer yandan da
"Eskiden yani yuzyılın basında yasam daha kolaymıs. Bir ulkeden diğerine gecmek icin
vizeye hatta daha onceleri pasaporta bile gerek yokmus" diye dusunuyordu ki, Eduard
Raeder'in sert konusması genc kadını daldığı hayalden ayırdı:
"Fakat sizler bana ayak bağı olursunuz. Biliyorsunuz karsı tarafta cok sağlam
bağlantılarım var."
Bu ne kustahlıktı. Sıradan bir Neonazi serserisi operasyonu tek basına yonetmek
istiyordu. Kari Krenchel sinirlerine hakim olmayı basardı:
"Seni tek basına bırakamayız. Mutlaka bizim yardımımıza gereksinim duyacaksın."
"Ama fazla kalabalık olursak dikkati cekeriz."
Eduard Raeder geri adım atmıyordu. Kari Krenchel onun Cecenlerle olan bağlantısını
biliyordu ve bu bağlantıya simdi cok ihtiyacı vardı. Sinirlerine bir kez daha hakim oldu.
Orta yolu bulmayı denedi:
"Tamam sadece Brigitte'yle ben sının gececeğiz. Bize gerekli gucu nasılsa senin
bağlantıların sağlayacaktır."
Eduard Raeder'in kabul etmekten baska caresi yoktu. Son kez diklendi:
"Tamam, ama Turk gazeteci cok hızlı hareket ederse sizi bek-leyemem, gideceği yere
kadar onu izlerim."
44
Gurcistan'a giris yaptıktan sonra Akm'ın keyfi yerine geldi. Artık izini kaybettirdiğine
inanıyordu. Sarp kapısından Batum'a olan yaklasık on bes kilometrelik yol icin bir taksi
ararken, Sarpi koyunden asağıya doğru inen otobusu gordu. Ve pintilik yaptı. Taksiyle
gitmek yerine birkac kapik vererek otobuse binmeyi yeğledi.
Akın otobusu beklerken, pesindeki Eduard Raeder'e kendisini izlemesi icin bilmeden
zaman tanımıs oldu. Akın otobuse zorlukla binebildi. Otobusun sabah seferi olduğu icin
cok kalabalıktı.
Akm otobuste itis tıkıs Batum'a doğru yol alırken Eduard Raeder ise arkadan Zil marka
siyah bir taksiyle takip ediyordu.
Otobus Batum'a vardığında Akm kendi kendisiyle dalga gecti
ve "Tamam birkac manat kar ettik, ama sabah sabah da otobuste midem ağzıma
geldi" diye soylendi.
Akın otobusten indi ve kaldınmda gelisiguzel yuıiimeye basladı. Saatine goz attı.
Gurcistan saatiyle sabah 08.40'tı. Zamanı vardı. Cevreye goz attı. iki sokak otede bir
park gordu ve oraya doğru yurumeye basladı. Aradığını bulacağını biliyordu. Parka
gelince ahsap bir bufe ve onunde birkac masa ile sandalye gordu.
Bu kez kendisiyle iftihar etti ve cardak altındaki bir masaya cokerken, bufedeki ak saclı
kadına "Kahve, sok" diye siparisini verdi.
Kahve nasılsa az sekerli gelirdi. Komunist rejimden gelen alıskanlıkla seker oyle bol
kepce tuketilmezdi. Zaten sekerinin nasıl olacağını tarif edecek kadar bile Gurcuce
bilmiyordu. Kahve beynelmilel bir kelimeydi. Zaten "sok" demese de yaslı kadın
kahvenin yanında mutlaka bir bardak meyve suyu getirecekti. Bu "sok" denen meret,
meyve suyu, daha doğrusu konsantre tozdan yapılan tatlı bir suydu. Akm'ın hic hosuna
gitmezdi, ama buralann adeti de boyleydi.
Akın kahve keyfi yaparken, Eduard Raeder taksinin icinde Turk gazetecinin yaptığı seyi
cozmeye calısıyordu. Gorunuse bakılırsa, Akın'ın hic acelesi yoktu. Turk gazeteci keyifle
sigarasını tutturuyor, kahvesini yudumluyordu.
Ancak bindiği taksinin soforu huzursuzlanmıstı. Eduard Raeder, cebinden birkac
banknot cıkanp sofore uzattı. Taksi soforu hızla parayı cebine attı ve usulcacık
beklemeye devam etti.
Akın kahvesini bitirdi. Yaslı kadına parasını odedi ve yerinden kalkarak parkın karsı
kaldınmına gecti ve sabah yuruyusune basladı. Eduard Raeder tam taksi soforune
ilerlemesini isaret edecekti ki, Akm bir vitrinin onunde durdu. Sergilenen ahsap surahi ve
vazoları dikkatle incelemeye basladı. Arada bir saatine bakıyordu. Gurcu saatiyle
09.00'a birkac dakika vardı. Yine acele etmeden vitrinin onunden aynldı, yan sokağa
saptı ve deniz kena-nndaki genis parkı hedefleyerek yurumeye basladı. Biraz ileride
ağaclar ve deniz gorunuyordu.
Akın sokağın kosesine gelince duraladı. Anacaddeye gelmisti. Caddeyi gecti ve parka
doğru ilerledi.
Onu arkadan sinsice takip eden Eduard Raeder taksiyi durdurdu ve Akın'ın parka
girdiğini gorunce arabadan atlayarak onu yaya takip etmeye basladı.
Akın sabah gezisine parkta devam ediyor ve doğuya doğru ilerliyordu. Turk gazeteci
saatine baktı. Dokuzu birkac dakika geciyordu. Yavas yavas parktan cıkarak
anacaddenin kaldırımına ulastı. Tam karsısında Đntourist Oteli vardı. Otele doğru caddeyi
gecti.
Arkasındaki Eduard sasırmıs, Akın'ı takip ediyordu.
"Bu adam madem otele gidecekti, neden sokaklarda bu kadar oyalandı?" diye
dusunen Raeder tabii ki Akın'ın keyfinin kahyası değildi.
Akın tam karsı kaldırıma adımını atmıstı ki, once kulakları sağır eden sirenler duyuldu,
ardından kaldırıma nereden cıktıkları belli olmayan iki polis arabası art arda yanastı.
Ondeki arabadan fırlayan iki polis Akın'ı karga tulumba arabaya tıkıp cılgın siren sesleri
arasında uzaklastı.
Eduard Raeder saskınlıktan donakalmıstı. Acaba Akın'ı polisler neden tutuklamıslardı ?
Simdi ne yapacaktı ? Đlk saskınlığı gectikten sonra hala otelin onunde bekleyen ikinci
polis arabasına doğru ilerledi ve polislere Almanca olarak bağırarak biraz once
tutuklanan kisinin arkadası olduğunu ve onu nereye goturduklerini sordu.
Arabadan bir polis gulumseyerek indi. Eduard rahatladı. Herhalde bu polis Almanca
biliyordu ve derdini anlamıstı. Adam otomobilin arka kapısını actı ve eliyle Eduard
Raeder'e binmesini isaret ederek sadece "Bitte" diyebildi. Zaten polisin Almancası da
sadece bu kelimeden ibaretti.
Eduard Raeder'in bindiği polis aracı bu kez gurultu cıkarmadan, tepe lambalarını
acmadan ve sirenini calmadan Batum sahilinden aynldı ve kentin icindeki polis
merkezine doğru yol almaya basladı.
Akın Dedel'in bindirildiği polis aracı ise sirenlerini calarak Ba-tum'dan cıkmıs. Kent
dısına cıkar cıkmaz da sirenlerini kapatmıstı. Polis arabası Batum'dan sonra on bes-yirmi
kilometre doğuya doğru yol aldı. Sonra bir kavsaktan sola donerek bu kez kuzeye
ilerledi. Kısa bir sure sonra yeniden Karadeniz kıyısına paralel ilerleyerek kuzeye doğru
gidiyordu. Sol taraflarında Karadeniz, sağ taraflarında ise Tonya Ovası uzanıyordu.
Ovanın bitiminde dağlar bir duvar gibi yukseliyordu.
Polisler Akın'la tek kelime konusmuyorlardı. Akm arabaya ilk bindirildiğinde biraz
heyecanlanmıstı, ama Batum dısına cıktıklarında
heyecanı gecmis bu yolculuğun bitmesini bekliyordu.
Yol kenarındaki trafik isaretine gore Kobuleti kentine bes kilometre kalmıstı. Polis
arabası yavasladı, sonra sağa donerek dar bir yola saptı. Artık deniz arkalarında kalmıs,
Tonya Ovası'nın iclerinde dağlara doğru ilerliyorlardı.
Ova bitti, dağın yamaclarına vardılar. Artık ormanlık bir arazideydiler. Polis arabası hızını
iyice dusurdu. Birkac kilometre sonra bir dinlenme alanı gozuktu. Alanda bir cardak,
birkac bank ve piknik masasından baska kırmızı eski bir Lada otomobil vardı. Polis
arabası parka girdi. Lada'dan orta boylu otuz bes-kırk yaslarında tıknaz, sacları biraz
dokulup alnı acılmıs genc bir adam indi. Meraklı gozlerle polis arabasının icine baktı.
Arka koltukta oturan Akın'ı gorunce yuzunun sert ifadesi yumusadı. Bu arada polis
arabası da durmus polisler asağıya inmislerdi. Kendilerini bekleyen adama Gurcuce
"Emaneti getirdik" dediler.
Bu arada Akın da arabadan inmis ve kendisini bekleyen kisiyle kucaklasmıstı. Polisler
tekrar arabalarına bindiler ve Akın'a tek bir kelime soylemeden gerisingeriye donduler.
Herkes ne kadar az sey bilirse o kadar iyiydi.
Akm kendisini karsılayan adama dondu:
"Seni tekrar gormek cok guzel Lazisvili."
Lazisvili bir polisti. Ama Batum'da değil Kobuleti'de gorev yapıyordu. Akm daha
Gurcistan'a ilk gelisinde Lazisvili'yle tanısmıs ve iyi arkadas olmuslardı. Đyi kotu Turkce
konusan Lazisvili'nin bazı akrabaları da Turkiye'de Samsun'da yasıyorlardı.
"Lazisvili, Gurcistan'da da izleneceğimi sanmıyorum, ama bana bu kucuk ayarlamayı
yaptığın icin cok tesekkur ederim."
"Benim adım Lazisvili yani Gurcuce'de Lazoğlu anlamına geliyor. Sana soz verdim. Ne
zaman basm sıkıssa yardım ederim. Bugun ben Batumlu meslektaslara bir is yaptırdım.
Yarın onlann isi bana duser. Arkadaslar arasındayız. Bunların lafı olmaz..."
"Tamam lafı olmaz, ama doğru yerde, doğru zamanda, doğru insanları tanımak bana
buyuk mutluluk veriyor."
"Sen doğru insan olmasaydın doğru kisileri tanıyamazdın zaten. Hadi felsefe yapmayı
bırak da koyden bizi bekliyorlar."
"Umarım koydekileri fazla telasa vermemissindir."
"Sen Turkiye'de kadınların isine karısıp, onlara soz gecirebiliyor musun ?"
"Hayır."
"Ben de burada akıllılık yapıyorum ve kadınların isine hic karısmıyorum."
Đki arkadas kırmızı Lada'ya bindiler. Lazisvili arabanın yonunu dağlara cevirdi. Virajlı
yolda dağm doruklarına tırmanmaya basladılar. Cok gecmeden de Lazisvili'nin koyu
gorundu. Aslında sınırın iki tarafında fazla bir farklılık yoktu. Lazisvili'nin koyu, Turkiye'nin
Doğu Karadeniz bolgesindeki bir dağ koyune tıpatıp benziyordu. Koyde Akın'ı candan
karsıladılar. Once bir kahve ikram ettiler, ardından mukellef bir kahvaltı. Sonra da
Lazisvili Akın'ı evine goturdu ve Turk arkadasına iyice dinlenmesi icin odasını gosterdi.
Akın hic uyumak istemiyordu, ama dağ havası, mukellef bir kahvaltı, ustune ustluk
bembeyaz carsafların sarmaladığı yun yatak ve yastıklar bir araya gelince Akın'ın
gozleri kapanmaya basladı. Odasının penceresini acarak dağ havasını ciğerlerine cekti
ve soyunup yun yorganın altına girdi.
Akın uyandığında hava coktan kararmıstı. Giyindi, alt kata indi. Lazisvili mutfakta kahve
iciyordu. Akın'ı gorunce hemen ona da bir fincan verdi. Mutfak masasında Lazisvili'nin
cocukları ders calısıyorlardı. Kahveleri bitti.
"Hadi Akın, kalk aksam yemeğine bizi bekliyorlar. Gec kalmayalım."
Akın ve Lazisvili koy odası benzeri ortak kullanıma acık meydandaki binaya gittiler.
Kadınlar mutfakta harıl hatıl calısıyorlar, erkekler ise buyuk yemek masasına oturmus
yemeğin baslamasını bekliyorlardı.
Akın yemek odasında oturanların coğunu tanıyordu. Tanıdıkla-rıyla kucaklastı.
Tanımadıklarıyla tanıstı ve herkes sofraya oturdu. Uzun dikdortgen masanın bir ucunda
koyun en yaslısı Mehmet Amca oturdu. Mehmet Amca'nın sağma masanın uzun
kenarının basına Akın'ı oturttular. Sonra herkes koyun protokolune gore masadaki yerini
aldı. Akın masaya bir goz attı. Atmasıyla da ağzının suları aktı. Cesit cesit peynir, tursu,
cerkeztavuğu, dolmalar, salatalar, soğuk etler ve balıklar ve de en onemlisi balık tursusu
masayı tamamen kaplamıstı. Unutmadan ekleyelim, Akın'ın cok sevdiği soğus domuz
pacası sofranın bas kosesini almıstı. Hemen icki servisine gecildi. Herkesin onunde
kucukten buyuğe uc kadeh vardı. Kucuk kadeh votka, orta boy sarap ve buyuk olanı
ise su icindi. Akın daha onceki deneyimlerine dayanarak votka kadehine yani en
kucuğe sarap koydurdu. Akın'ın bu isteği masada gulusmelere yol actı. "Votka kadehi"
dediklerine bakmayın, bu kadeh de basbayağı sarap kadehiydi, ama Gurculer votkayı
bu boya uygun gormuslerdi.
Herkesin bardağı doldu. Mehmet Amca elinde kadehiyle ayağa
kalktı. Misafirlerinin serefine yani Akın'ın serefine iceceklerini bildirerek yemeği baslattı.
Akın da ayağa kalkarak kadehindeki-ni fondip yaptı. Hemen yeni sarap kondu.
Ardından Mehmet Amca bu kez ayağa kalkmadan, Akın'ın sağında oturan kisinin
serefine kadeh kaldırdı. Herkes kadehinden birer fırt icti, ancak serefine kadeh kaldırılan
kisi geleneklere gore bardağmdakinin tamamım icti.
Boylelikle bir tur atıldı masada oturanların hepsinin serefine kadeh kaldırıldı. Kadehler
doldu, bosaldı, tekrar doldu, ama yemek toreni daha bitmedi.
Bu kez Akın'dan baslayarak babasının serefine kadeh kaldırıldı. Tabii babasının serefine
kadeh kaldırılan fondip yapmaya zorunluydu.
Bu arada masaya ara sıcaklar gelmeye basladı. Borek cesitleri masayı oylesine
doldurdu ki, Gurcu kadınları masanın goruntusunden biraz memnun oldular. Cunku
Gurcu adetlerine gore dolu tabaklar masayı oylesine doldurmalıydı ki, masa ortusu
gorunmez olmalıydı. Ama bu kez de isi biraz abartmıslardı, masada tabaklardan bir dağ
yukselmeye baslamıstı.
Balıklar gelmeye basladığında masadaki herkesin annesinin, kardeslerinin,
komsularının da serefine icilmisti.
Akın'ın lokma alacak hali yoktu, ama tereyağında kızartılmıs cevizli alabalıkların tadına
bakmak icin kendini zorladı.
Tatlı servisiyle birlikte kadınlar da yemek salonuna gelip ayrı bir masada yerlerini
aldılar. Mehmet Amca ayağa kalktı, tabii onunla birlikte masadaki tum erkekler de.
"Gurcu kadınlarının serefine" diye kadeh kaldıran Mehmet Am-ca'ya herkes canı
yurekten katılarak kadehlerindekini son yudumuna kadar ictiler.
Gurcu kadınlardan baska kim boylesine masallardaki gibi bir ziyafet hazırlayabilirdi ki ?
Kadınların yemek yemesine fırsat tanıyan Mehmet Amca bu kez tum salondakilerin
kadehini kaldırmasını istedi. Once Turkiye'nin ardından Gurcistan'ın, sonra komsuluğun
serefine kadehler bosaldı.
Akın sarhostu ve cok mutluydu. Cunku dostlar arasındaydı. Cunku ne zaman sarhos
olsa hep mutlu olurdu.
O aksam herkesin, her seyin serefine kadeh kaldırılmıstı.
Ama bir eksiklik vardı.
Akın, "Herman A.'nın serefine de kadeh kaldırmalıydım, cunku beni buraya bir bakıma
o getirdi" diye dusundu.
Ama hemen bu dusunceden vazgecti. Cunku Herman A. icin de kadeh
kaldıracaklarsa, geleneklere gore mutlaka onun babasının serefine de icmek zorunda
kalacaklardı.
Đkinci bolum
,
45
Toton Sovalyeleri tarihlerinde ilk defa genis kapsamlı olarak olağanustu toplanıyordu.
Hamburg cevresinde bir sovalyeye ait olan ve coktan beri kullanılmayan bir fabrikanın
idari bolumu bu tarihi toplantı icin birkac gun oncesinden hazırlanmıstı. Fabrika sahibi
sovalye konferans salonunu Toton satosu haline getirmek icin kısa surede harikalar
yaratmıstı. Almanya'nın hatta dunyanın dort bir yanından gelen sovalyeler kendilerini
yerel satolannda hissediyorlardı.
Tum sovalyeler elbiselerinin uzerine beyaz tuniklerini giymislerdi. Ancak bu beyaz
tuniklerin uzerine resmedilen kılıclar ren-garenkti. Tıpkı bellerine kemer niyetine
bağladıkları kaim kordonlar gibi. Salonun duzenlemesine gore, on bolumlerdeki kursu
gibi masalarda siyah kılıclı buyuk Toton sovalyeleri oturuyordu. Daha sonra kırmızı,
lacivert, san ve kahverengi kılıclı sovalyeler.
Bu olağanustu toplantının duzeni konusunda Buyuk Toton Girisim Sovalyesi ile Buyuk
Toton Kalem Sovalyesi cok caba harcamıslardı. Normal bir toplantı olmadığı icin normal
kurallar gecerli olamazdı. O nedenle toplantı duzenine biraz sadelik getirmislerdi.
Simdi herkes toplantının acılmasını beklerken, salonun kapıya gore tam karsı duvannda
cıplak gozle belli olmayan gizli bir kapı acıldı. Mor kılıc resmedilmis beyaz tuniğiyle En
Buyuk Toton Sovalyesi ağır adımlarla salona girdi, kendisi icin hazırlanan toplanmıs
bulunan herkese cepheden bakan buyuk koltuğun yanına gitti.
En Buyuk Toton Sovalyesi kapıda gorunur gorunmez de salonda bulunan tum sovalyeler
ayağa kalkarak liderlerini selamladılar ve beklemeye basladılar.
En Buyuk Toton Sovalyesi, "Kılıclann temsilcisi Toton Sovalyesi
lordlanm oturabilirsiniz" deyince de salonda bulunanlar once onun oturmasını
beklediler.
Buyuk Toton Kalem Sovalyesi toplantının gundemini bildirdi. Gundemde tek madde
vardı. O da Fuhrer'in yasal varisinin bulunması icin yapılan cabaların değerlendirilmesi.
Evet, bu olağanustu bir toplantıydı. Buyuk Toton Kalem Sovalyesi toplantının notlarını
tutmak icin sabırsızlanıyordu, cunku Gizli Buyuk Toton Sovalye Tarihi'nde boyle bir olay
hic yasanmamıstı.
O gune kadar tum kararlan buyuk sovalyeler alırdı. Tabii son soz En Buyuk Toton
Sovalyesi'nindi ve diğer sovalyeler hic itirazsız bu karara boyun eğerlerdi. Ama artık
sovalyeler sabırsızlık gosteriyor, kendi aralarında buyuk sovalyelerin kararlarım
elestiriyorlardı. Hatta elestiri dozunu gorulmemis bicimde artıranlar bile vardı.
Buyuk Toton Girisim Sovalyesi bu huzursuzluğu bastırmak, icin olağanustu toplanmayı
onermisti. En Buyuk Toton Sovalyesi itiraz etmis, ama diğer buyuk sovalyelerin de aynı
kanıda olduğunu gorunce tarihte ilk kez yumruğunu masaya indiremeyen, son sozu
soyleyemeyen lider konumuna dusmustu.
Birazdan gorulmemis bir sey yasanacak ve her seviyeden sovalye buyuk sovalyelerin
yuksek politikasını elestirebilecekti.
En Buyuk Toton Sovalyesi gundemin okunmasından sonra sozu yine Buyuk Toton Kalem
Sovalyesi'ne verdi ve "Sovalye lutfen bugune kadar olan gelismeleri bize ozetleyin" dedi.
Buyuk Toton Kalem Sovalyesi ayağa kalktı Turkiye'de surdurdukleri operasyonu
ayrıntılarıyla ozetledi ve sozlerine soyle son verdi:
"Sovalyeler, su anda Fuhrerimizin yasal varisinin nerede yasadığını bildiğini
ongorduğumuz Turk gazeteci onu aramak uzere Turkiye'yi terk etti ve Gurcistan'a
gecti..."
Salonda bir uğultu yukseldi. Gurcistan'ı sovalyelerin coğu ilk kez duyuyorlardı. Hemen
hepsi operasyonun Turkiye'de bitme asamasında tıkandığını biliyordu.
Buyuk Toton Kalem Sovalyesi yeniden konusmaya baslayınca uğultular hemen kesildi:
"Sovalyeler, Turk gazetecinin pesindeyiz. Neonazi timinden bir eleman onunla aynı
anda sının gecti. Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi ve bir baska timin de biraz once
Batum'a ulastıklannı oğrendim. Turk gazeteci nereye giderse onu izleyeceğiz ve bize ya
tatlılıkla ya da zorla yeni Fuhrerimizin yerini soyleyecek." Bu kez uğultu daha yuksekti.
Buyuk Toton Girisim Sovalyesi hemen ayağa kalkarak soz aldı:
"Sovalyeler, lordlanm, lutfen sabırlı olun. Yıllardan beri suren cabalarımızın meyvesini
almak uzereyiz. Eğer bu operasyonda da basarılı olamazsak, o zaman yontemlerimizi
tartısır, yeni cozum yollan ararız. Simdi onerileriniz varsa lutfen, teker teker soz alarak
konusun."
Salondakiler ikna olmus gibiydi, ama En Buyuk Toton Sovalyesi, Buyuk Toton Girisim
Sovalyesi'nin bu konusmasını hic mi hic beğenmemisti. Bu kendini bilmez sovalyeye bir
ceza vermeyi aklından gecirdi. Ama bunun artık olanaksız olduğunu da fark etti. Boyle
bir toplantıya izin vererek tum otoritesini zedelemisti.
Arka sıralardan biri kalktı. Yuksek sesle konusmaya basladı:
"Sovalyeler, Turkiye'deki operasyonun sizler adına koordinasyonunu yuruttum. Daha
doğrusu bana verilen talimatlar cercevesinde herhangi bir inisiyatif kullanamadan
sozde koordinatorluk yaptım. Size sunu acık yureklilikle soyleyebilirim ki, bu
operasyonda bir değil bircok hata yapıldı. Eğer ilk bastan bana yetki verilseydi, simdiye
kadar amacımıza ulasabilirdik !"
En Buyuk Toton Sovalyesi, "Seni kendim bilmez Frank Neurath, nerede hata yaptık onlan
anlat, ama senin kafan doğru durust calısmaz ki" demek istedi, ama bu sozleri
soylemesinin kalan otoritesinin tamamım gotureceğini sezerek sustu. Đsin garibi kimse de
hatanın ne olduğunu sormadı bile. Sanki hemen tum sovalyeler buyuk sovalyelerin hata
yaptıkları konusunda hemfikirdiler.
En Buyuk Toton Sovalyesi sanki bir anda yaslanmıs gibiydi. Cevresindeki buyuk
sovalyelere baktı, hepsi kafalannı one eğmis ses cıkarmadan oturuyorlardı.
Sonunda bir seyler yapma ihtiyacı duyan En Buyuk Toton Sovalyesi herkesi susturdu ve
Buyuk Toton Kalem Sovalyesi'ne dondu:
"Bundan sonra not tutmanıza gerek yok. Bu olağanustu toplantı olağanustu kosullarda
suruyor. Herkes dilediğini soyleyebilir, ama kesinlikle not almak yok."
Hic değilse yasanan bu rezillikler "Gizli Buyuk Toton Sovalye Tarihi"nde olumsuzlesmezdi
ve En Buyuk Toton Sovalyesi tarih onunde onurunu biraz olsun koruyabilirdi.
Bundan sonra konusulanlar En Buyuk Toton Sovalyesi'nin koltuğunda iyice kuculmesine
yol actı.
Buyuk Toton Kalem Sovalyesi de not tutmadığı icin "Gizli Buyuk Toton Sovalye Tarihf'nde
yer almadı, ama tum sovalyeler buyuk bir değisimin icinde olduklannın bilincine
vardılar.
En Buyuk Toton Sovalyesi eski geleneklere olan son bağlılığını
toplantı tutanağını tutturmamakla yapmıstı. Eğer konusmalar "Gizli Buyuk Toton
Sovalye Tarihi"nde yer alsaydı, gelecek kusaklar geleneklerin boylesine kolaylıkla ayak
altına alındığını okuyabileceklerdi.
Birkac saat sonra En Buyuk Toton Sovalyesi daha fazla dayanamadı:
"Kılıcların temsilcisi Toton sovalyesi lordlarım, toplantı burada sona ermistir. Buyuk
sovalyelerin her zamanki gibi sizin onerilerinizin ısığı altında en doğruyu yapacağından
lutfen emin olunuz."
Ardından yaslı adam dolduramadığı kocaman koltuğundan kalktı ve arka taraftaki gizli
kapıdan gecerek gozden kayboldu.
Sovalyeler ne yapacaklannı bilemediler.
Kısa bir tereddutten sonra Buyuk Toton Girisim Sovalyesi Wuli-am Hoepner ayağa kalktı,
salonu susturdu ve konusmaya basladı:
"Sovalyeler cok verimli bir toplantı oldu. Sizin dusunceleriniz bundan sonraki
politikalarımızda kuskusuz hak ettiği yeri alacak. Ama simdi bize biraz izin verin, buyuk
sovalyeler kendi aramızda durum değerlendirmesi yapalım. Bu toplantılarımız devam
edecek. Bir hafta sonra sizi yine burada bekliyor olacağız ve o zaman sizlere daha guzel
haberlerimiz olacak."
46
Akın akıllılık yapmıstı votka kadehiyle sarap icerek. Ama ya yeterince akıllı değildi ya
votka kadehi sandığından buyuk cıkmıstı ya da ickiyi artık zor kaldırıyordu. Kısacası
Akm cok icmisti. Sabah korkarak gozlerini actı. Hareketsiz oylesine yattı. Cesaretini
topladı, saatine baktı, neredeyse oğle olmustu. Biraz daha yattı, sonra yavasca
yataktan kalkarak giyindi. Son kez Gurcu sofrasına misafir olmasından bu yana yıllar
gecmisti. Besbelli Akm artık daha dikkatli icmek zorundaydı.
Alt kata evin mutfağına inince Lazisvili'yi gordu.
"Sen ise gitmedin mi? Benim yuzumden isinden olmanı istemem."
"Hayır Akm, sabah once Kobuleti'ye gittim, sonra Batum'a. Sana haberlerim var. Daha
doğrusu iki haberim var. Biri iyi, diğeri kotu. Simdi sana once hangisini soyleyeyim gibi
klasik bir soru yoneltmeyeceğim. Once birer kahve icelim."
Lazisvili kahveyi kendisi yaptı. Esi iste, cocuklar ise okuldaydı. Kahvenin yanında sok
değil de evde yapılmıs bir kucuk kadeh
konyak getirdi. Akın itiraz etti:
"Yok Lazisvili ben ayakta zor duruyorum, konyak monyak ice-mem!"
"ilac gibi icmelisin. Zaten sana kahvaltı da verecek değilim. Once kahvelerimizi icip
sonra tatlı yiyeceğiz. Kendini daha iyi hissedeceksin."
Akm kahvesinden bir yudum aldı. Ardından fazla dusunmeden kucuk kadehteki
konyağı dudaklarına goturdu. Đcki midesine inerken hafif bir yanma hissetti, ama
ağzındaki distile uzum tadı bu yanmanın etkisini cabucak sildi goturdu.
Kahvesini bitirdiğinde Akm kendisini gercekten daha iyi hissediyordu. Aksamdan
kalmanın nahos etkisi mucizevi sekilde gecmisti.
Lazisvili kadehlerine yeniden konyak doldurdu ve once iyi haberi soyledi:
"Azeri arkadasların aksamuzeri gelecekler. Kardesim onları koye getirecek. Bu aksam
yemeği yine coskulu gececek."
Akın, "Bu aksam daha az icmenin yolunu bulmalıyım" diye dusundu. Kadehinden biraz
konyak aldı ve artık kotu haberi dinleyebilirdi:
"Hadi Lazisvili, simdi kotu habere hazırım."
"Tamam sıkı dur. Đyi ki seni koye getirtmisim, cunku Batum'da-ki Đntourist Oteli'ne kadar
izlenmissin dostum!"
"Nasıl olur? Cok da dikkatli davranmıstım. Peki izlendiğimi nasıl anladın?"
"Her ihtimale karsı seni karsılamaya iki polis arabası geldi. Đlki bildiğin gibi seni apar
topar aldı. Đlk araba hareket eder etmez bir Alman ikinci polis arabasına gidip seni
nereye goturduklerini sormus. Arkadasın olduğunu ve mutlaka seni bulmak zorunda
olduğunu soylemis."
Lazisvili Alman'ın Batum'daki polis merkezine goturulup kimlik tespiti yapıldığını da
anlattı. Akm, bu Alman'ın adının Eduard Rae-der olduğunu oğrenince panikledi, kısa
surede kendini toparladı.
"Peki bu Alman nerede simdi ?"
"Senin yalnız geleceğim bildiğim icin Alman'ın dostun olmadığını, seni izlediğini hemen
anladım. Batum'daki arkadaslara sen buradan ayrılıncaya kadar Eduard Raeader'i
gozaltında tutmalarını istedim."
Akın birden rahatladı. Kalan konyağını da bitirdi.
"Lazisvili, arkadasım benim. Sana ne kadar tesekkur etsem azdır."
"Dur tesekkur etmek icin bu kadar acele etme. Kotu haberim
daha bitmedi. Akın sen ne haltlar karıstırıyorsun bilmiyorum, ama bu is giderek benim
canımı sıkıyor. Cunku bu Alman da yalnız değil. Onun da guclu dostları var!"
"Kimler?" diye sordu Akın.
Lazisvili cevapladı:
"Cecenler Akın, Cecenler..."
"Seni temin ederim ki, Cecenlerle ne bir isim var ne de alıp veremediğim."
"Bunu duyduğuma sevindim Akın. Cecenler bastınnca bizimkiler Alman'ı serbest
bırakmak zorunda kaldılar."
"Lazisvili, umarım senin dostluğunu istismar etmemisimdir. Madem bu aksam Azeri
arkadaslanm geliyor, onlar gelir gelmez yola cıkayım."
"Maalesef bu mumkun değil Akın. Cecenler, Alman'ın seni aradığını biliyorlar ve ikinizin
de Gurcistan'dan sınırdısı edilmenizi istiyorlar. Sorununuzu bu toprakların dısında
halletmeniz gerekecek ! Ama daha kesin cozum uretilmedi. Yarın sabah bir toplantı
yapılacak. Ondan sonra alınacak karara gore hareket edeceğiz."
"Benim Alman'la alıp veremediğim yok. Sadece beni takip etmesini istemiyorum."
"Merak etme Akın, burası Acara Ozerk Bolgesi ve biz Acarlar bize sığman dostumuzun
kılma zarar verilmesine musaade etmeyiz."
"Mutlaka Acara Ozerk Bolgesi'nden cıkmamız gerekiyorsa, ben Turkiye'ye geri donmeyi
tercih ederim..."
Đki adam bir sure suskun kaldı.
Ardından Akın aklına takılan soruyu Lazisvili'ye yoneltti:
"Dostum, burası Gurcistan Cumhuriyeti'nin Acara Ozerk Bolgesi. Cecenistan ise Rusya
Federasyonu'na bağlı bir baska ozerk, bolge. Peki, nasıl oluyor da Cecenler burada,
Acara'da soz sahibi oluyorlar ve gozaltına alınan Alman'ı serbest bıraktırıp, beni
Gurcistan'dan smırdısı etmeye kalkıyorlar?"
Lazisvili gulumsedi. Biraz dusundu ve anlatmaya basladı.
"Akın senin de iyi bilmen gerekir. Hemen her ulke iki bolumden olusur: yer ustundeki ve
yer altındaki ulke. Yer ustundeki ulkede senin dediğin gibi uluslararası kurallar, yasalar
vardır. Ve bunlara uygun olarak yonetilirler. Ama yerin altına indin mi bambaska bir
ulkeyle karsılasırsın. Yer altındaki ulkenin de yasaları ve uluslararası kuralları vardır.
Yer ustundeki ulkede yasalara, kurallara karsı gelirsen, islediğin suca gore ceza alırsın.
Yer altında ise en hafif kural ihlalinin cezası bile olumdur..."
Akın soze kanstı:
"Tıpkı mafya filmlerindeki gibi değil mi?"
Lazisvili devam etti:
"Keske her sey filmlerde kalsaydı ve ben bu islere bulasma-saydım..."
Akın arkadasını teselli etmek istedi, ama soyleyecek bir soz bulamadı.
Đki adam bir sureliğine sessizliği korudu. Lazisvili bosalan kadehleri yeniden konyakla
doldurdu.
"Akın, yer altındaki ulkede Cecenler ile Acarlar cok sıkı isbirliği icinde. Burası bir bakıma
dort bir yanı dağlarla cevrili Cecenistan'ın dunyaya acılan limanı. Yer altındaki
Gurcistan ve Acara Ozerk Bolgesi Cecenlerle birlikte is yapıyor. Tabii bundan herkesin,
hepimizin karlı cıktığını soylememe hic gerek yok. Doğal olarak da Cecenler yer
altındaki dunyamızda kazanca ortak olduğu gibi karar verme asamasında da soz
sahibi. Senin sorunun yer altındaki ulkeye sıcradı ve yer altındaki kurallara gore
cozumlenecek."
Akın'ın eli boğrunde kaldı. Hitler'in oğluna, paraya ve une bu kadar yaklasmısken belki
de her seyden vazgecmesi gerekecekti. Cok değil birkac gun sonra her seyi kontrol
altına almıs olacaktı.
Doğrusu Almanları kucumsemisti. Onlara kazık atarken bu denli zorlanacağını hic
dusunmemisti.
Yoksa Almanlarla sonuna kadar calıssa mıydı ?
Bu fikir de Akın'a sacma gorundu. Almanlara istedikleri bilgiyi teslim ettiği anda Akın'ın
yasamasına ve bulusunun kıyısından kosesinden nemalanmasına izin vereceklerini hic
sanmıyordu.
Belki de Hasan Pasa'nın tanıstırdığı Ağabey'in sozunu dinlemeli ve elindeki bilgiyi
devletin derin gucleriyle paylasmalıydı. Bu daha onurlu olurdu hic kuskusuz, ama para
ve mesleki basarı Akın'ın gozlerini kamastırmıstı.
Alan bu isin icinden nasıl cıkabileceğini ciddi olarak merak ediyordu.
En kotu ihtimalle Turkiye'ye doner ve Ağabey'e sığınırdı. Dusundukce bunun en kotu
değil en iyi ihtimal olduğunu gormeye basladı. Yarınki toplantının sonunda mutlaka
Ağabey'e ulasmalı ve Turkiye'ye donuste guvenliğini sağlamasını istemeliydi.
Lazisvui'nin once bir motor sesi duyup tedirgin olması, ardından pencereye giderek
dısarı bakması ve sonra "Hadi gozun aydın Akın, Azerbaycan'dan arkadasların geldi"
demesi Akın'ı bu karamsar dusuncelerden sıyırdı. Simdilik dostlar arasında olmanın
keyfini yasamak varken, yarını dusunmenin kimseye bir yararı dokunmazdı.
Akın hemen dısarı fırladı. Turk Sinan ve Kenan'ın geleceğini biliyordu, ama Lacin'i
karsısında gorunce hem cok sasırmıs hem de cok sevinmisti.
Gelen grupta en yaslı olan Turk Sinan'dı. Felsefe docentiydi. Azerbaycan'ın
bağımsızlığını kazanma surecinde teorisyen olarak onemli gorevler ustlenmisti. Turk
dunyasını, Turkluğu oylesine seviyordu ki arkadasları kendisine "Turk" lakabını gozu
kapalı vermislerdi.
Turk Sinan Sovyetler Birliği doneminde askerliğini Batum'da yaptığını, Baku'deki evinde
bir icki muhabbeti sırasında Akm'a soylemisti. Bu donemde her sabah erkenden kalkıp
Karadeniz kumsalında yuruduğunu ve kimselere caktırmadan Turkiye tarafından oraya
suruklenen kibrit kutusu gibi ufak copleri topladığını anlatmıstı. Hemen ardından Akm'm
elinden tutup bu gizli koleksiyonunu gosteren Sinan Bey gozyaslarını tutamamıstı.
Akın icin bir sey ifade etmeyen bu cercop Sinan Bey'e direnme gucu vermisti.
Kenan ilk andan itibaren Azerbaycan Ozgurluk Hareketi'nin icindeydi. Lacin ise daha
farklı bir cephede Dağlık Karabağ'da savasmıstı. Akın genc kadının bu savasına bizzat
tanıklık etmisti.
Aslında genc kadının gercek adı Lacin değildi. Ne olduğunu da kimse bilmiyordu.
"Lacin" Azeri Turkcesi'nde "guzel kız" anlamına geliyordu ve aynı zamanda Dağlık
Karabağ'daki bir kasabanın adıydı. Genc kadına hem guzelliği hem de bu topraklar icin
yaptığı mucadele nedeniyle bu ad verilmisti.
Ozgurluk mucadelesi coktan bitmis, bu uğurda mucadele verenler arka plana
itilmislerdi. Tıpkı Sinan Bey, Kenan ve Lacin gibi. Azerbaycan'da komunist donemin
yoneticilerinin isbasında olmasını hazmedemeseler bile biraz olsun ozgurluğun tadını
cıkarıyorlardı.
Hem Napolyon ne demisti?
"Đhtilallerde iki tip insan olur: ihtilali yapanlar ve ihtilalden yararlananlar..."
47
Herkes beklemedeydi. Batum'a bir gun once gelebilen Brigitte Diels ile Kari Krenchel
otel odasında toplantının sonucunu bekliyorlardı. Akın ve Azeri arkadasları ise dağ
koyunde.
"Bu kez hergeleyi kıstırdık" diyen Kari Krenchel'in keyfine diyecek
yoktu. Bu isi bir an once bitirmeli ve Fuhrer'in yasal vari-siyle birlikte ongorulen
tesislerden birine gitmeliydi. Krenchel artık zaman kaybetmeyi kesinlikle goze alamazdı.
Almanya'dan son aldığı haberler yuzlerce yıllık Toton geleneğinin catırdamaya
basladığına isaret ediyordu.
Simdi Almanya'da olup bu gidisatı duzene sokmak vardı ya, o zaman Akm'ın izini kim
surecekti? Đnsan aynı anda iki yerde birden olamıyordu ki.
Kapı calındı. Gelen Eduard Raeder'di. Yanında bir Cecen arkadası vardı. Krenchel
Kafkasyalı misafire kucumseyerek baktı, ama hemen yuzunun ifadesini değistirdi. Akm'ı
bu adamlar sayesinde kıstırmıslardı ve Turk gazeteci kendilerine teslim edilirse hikayenin
gizli kalan yanlarını ağzından almak birkac saati bulmazdı bile.
Kari Krenchel, Eduard Raeder'e her zamankinden daha multe-fıt davrandı:
"Azizim Eduard sana bir ozur borcluyum. Allah biliyor ya seni ilk gorduğumde sokaktaki
serserilerden biri sanmıstım. Ama boylesine iyi iliskileri olan ve politik davranabilen
birisin. Đleriki gunlerde anavatanda senden cok daha verimli isler beklemek artık
hakkımız oldu."
"Herr Krenchel bu bolge benim uzmanlık alanım. Burada hemen hemen
yapamayacağım bir sey yok. Cecen dostlarımız bana her kapıyı acıyorlar."
Brigitte Diels ise oturduğu yerde bu konusmaları dalgın dalgın dinliyordu. Daha dune
kadar operasyonun kilit adamıydı, simdi ise sıradan bir figuran olmustu.
Aynı otelin ozel bir salonunda ise mukellef bir kahvaltı hazırlanmıstı. Kahvaltıya
katılanlar konyak esliğinde tatlısından tuzlusuna envai cesit yiyecekten atıstırıyordu.
Kahvaltıya ne Akın Dedel ne de Eduard Raeder davetliydi. La-zisvili bile katılamıyordu.
Kahvaltı faslı sona erdikten sonra katılanlar salonun diğer kosesini kaplayan L seklindeki
uzun kanepeye yerlestiler. Herkes takım elbise giymis, kravat takmıstı.
Sovyetler doneminde Batum'da emniyet mudurluğu yapmıs olan simdi de kendisine
hala "Golge Emniyet Muduru" denilen Mikvasi toplantıyı actı:
"Suna eminim ki aramızda kavga cıkması hepimizin en son isteyeceği sey."
Cevresinde oturanlar olumlu manada baslarını salladılar.
"Tamam, buna sevindim. Simdi sorunumuzu cozelim. Ben sizlere sorunun hic
yasanmamıs olmasını dileyerek birkac gun oncesine donmemizi teklif ediyorum."
"Nasıl yani ?" diye sordu Cecen temsilci.
Mikvasi yanıtladı:
"Cok basit. Herkes geldiği yere geri doner, sorun yaratanları bu topraklara sokmayız ve
bizler eskisi gibi huzur icinde islerimize devam ederiz..."
Lazisvili'yi temsil eden Gurcu hemen ayağa kalktı:
"Bunu kabul etmemiz imkansız, cunku Turk bize daha onceden haber vererek geldi. Su
anda bizim konuğumuz ve kendisine Acara Ozerk Bolgesi'nde guvenle bannma ve
istediği zaman dilediği yere ozgurce gitme sozu verdik. O nedenle konuğumuz
uzerindeki baskılara son verilmesini istemek en doğal hakkımız."
Almanları temsil eden kisi buna karsı cıktı:
"Đyi ama simdi kosullar değisti. Hatırını laramayacağımız Alman dostlarımız da bu
Turk'un hemen ardından geldiler ve onunla gorulecek bir hesaplan var. Đsin doğrusunu
oğrenmek isterseniz, Turk Almanlara kazık atıp buraya geldi ve sizlerin korumasına layık
değil. Siz geri cekilin, Turk kendi basınm caresine baksın."
Mikvasi sozu aldı:
"Bu adamların hesapları bizi ilgilendirmez. Biz burada barıs icinde yasayıp, bans icinde
isimizi yurutuyoruz. Unutmayın ki her birimizin bir diğerine ihtiyacı var. Onun icin bu
Almanlar ve Turk yuzunden ahengimizin bozulmasına kesinlikle izin veremeyiz."
Salonda bulunanlar baslannı salladılar.
Mikvasi haklıydı. Kısa bir sure once aralarındaki bans bozulmus ve yer altında kan
govdeyi goturmustu. Gruplar birbirleriyle savasmaktan is yapamaz olmuslardı. Onca
insan ve para kaybından sonra herkesin aklı basına gelmis ve yapılan anlasma sonunda
barıs icinde yasamayı kararlastırmıslardı.
Toplantıya katılan hemen herkesin beyninin bir kosesinde kur-duklan duzenin
bozulmaması icin caba harcamak vardı.
Ardından daha yapıcı cozumler uretilmeye baslandı. Saatlerce suren tartısma sonunda
noktalandı.
Varılan anlasmayı Batılılar gibi sampanya patlatarak kutladılar. Sonuctan hemen herkes
memnundu. Bolgede isleyen bir cark vardı ve bu carka sopa sokulması herkesin isini
bozacaktı. Aralarında cıkabilecek bir kavgada ise herkesin mağlup olacağını, kazanan
kimsenin olmayacağını toplantıdakiler cok iyi biliyorlardı.
t
48
Lazisvili koye nese icinde dondu. Akın ve Azeriler hemen cevresini aldılar ve toplantının
sonucunu oğrenmek istediler.
Lazisvili once soluklanmak istedi, ardından esinden kendisine ve konuklanna kahve
yapmasını. Ve ev yapımı o harika konyağını da ortaya cıkardı.
Akın daha fazla dayanamadı:
"Lazisvili soyle ne karar alındı?"
"Đslem tamam dostum, sen merak etme !"
Turk Sinan atıldı:
"Bey bey tamam sana guvendik, bizi yan yolda bırakmayacağını biliyorduk, hadi anlat
artık."
Kahvesinden son yudumunu icen Lazisvili kucuk kadehteki konyağını da bir dikiste
yuttu ve simdi anlatmaya hazırdı:
"Oncelikle Akın, burada istediğin kadar guven icinde kalabilecek ve dilediğin zaman
dilediğin yere ozgurce gidebileceksin."
"Ne yani Almanlar beni takip etmekten vaz mı gectiler ?"
"En azından Acara Ozerk Bolgesi'nden cıkana kadar kimse sana dokunmayacak. Ama
karsı tarafın da bir kosulunu kabul etmek zorunda kaldık. Senin ne zaman ve nasıl
gideceğini onlara bildireceğiz. Seni sadece hemen arkandan sının gecen Alman cocuk
izleyecek. Acara'dan cıktıktan sonra kozunuzu aranızda paylasacaksınız. Bundan daha
iyi bir anlasma elde edemedik."
Akın dusunceye daldı. Eduard Raeder'le kozunu paylasmak zorunda kalacaktı demek
? Ama Raeder'le bir alıp veremediği yoktu ki. Đstanbul'da ender karsılasmıslardı ve hep
birbirlerine mesafeli davranmıslardı.
Ne demekti bu koz paylasmak ? Akın kimseyle kavga etmek istemiyordu.
Ama hic yoktan iyi bir anlasmaydı. Simdi gerisine baka baka Turkiye yolunda da
olabilirdi.
Turk Sinan, Akın'ın dusunemediği bir soruyu Lazisvili'ye yoneltti:
"Peki bey, bizim burada olduğumuzdan haberleri var mı ?"
Akm hemen kulak kesildi, Lazisvili yanıtladı:
"Anlasmamızın en iyi tarafı da bu ya. Sizin varlığınızdan kimse haberdar değildi, o
nedenle siz anlasmaya dahil değilsiniz. Canınız ne isterse onu yapabilirsiniz, ama lutfen
Acara'dan cıkana kadar Akm'la birlikte gorunmeyin. O zaman anlasmayı bozduğumuzu
gorup pesinize bir suru adam takarlar..."
Turk Sinan keyiflenmisti:
"Bey bey sana kim Lazisvili yani Lazoğlu derse yanılır. Sen konukseverliğinle,
dostluğunla Lazoğlu değil Lazbey'sin..."
O zamana kadar hic konusmaya katılmayan Kenan sordu:
"Peki buradan hangi yolla ayrılacağız ?"
Akın cok zaman kaybettiğini dusunuyordu, onun icin hemen yanıtladı:
"Tabii ki ucakla..."
Lazisvili karsı cıktı:
"Akın ucak olmaz. Biliyorsun Batum'dan gideceğin yone hep kucuk dolmus ucaklar
kalkıyor. Bilet bulmak cok zor. Senin icin biz buluruz, Alman icin de onlar. Ama Azeri
dostlarımızı ne yapacağız? Onlar bu kucuk ucakta son dakikada bizim vasıtamızla
aldıkları biletlerle dikkat cekerler."
Turk Sinan fikrini soyledi:
"Otobus veya ozel arabayla gitmemiz dusunulemez bile."
Herkes Turk Sinan'ın sozlerini onayladı. Sinan devam etti.
"O zaman trenle gitmekten baska caremiz yok."
Evet tek yol trendi. Lazisvili hemen yan odaya gitti, donduğunde elinde bir tarife vardı.
Hep birlikte incelediler. Sonunda ertesi sabah Batum'dan Tiflis'e hareket eden ve
Gurcistan'ın baskentinde bir saat mola verdikten sonra Azerbaycan'ın baskenti Baku'ye
devam eden tren seferinde karar kıldılar.
Lazisvili ceketini aldı:
"Ben Batum'a gidip hareket planını konsorsiyuma bildireyim. Bu arada biletlerinizi de
alırım."
Turk Sinan atıldı:
"Bey, iki ozel kompartıman olursa daha rahat ederiz !"
Lazisvili gulerek basını salladı ve odadan cıktı. Turk Sinan ise yan tarafa gecerek cep
telefonundan Azerbaycan'daki dostlarına hareket saatini bildirdi ve olası bulusma tarihi
ile saatini kararlastırdı.
Artık beklemekten baska yapacak sey yoktu. Akın ve Azeri dosttan sanki tatile cıkmıs
gibi koy cevresini saran ormanda yuruyus yaptılar. Birkac saat sonra bulundukları
noktadan kusbakısı koyu seyrederken Lazisvili'nin arabasının geldiğini gorunce telasla
eve donduler.
Haberler bir kez daha iyiydi. Lazisvili anlatmaya basladı: "Tamam yann sabah gitmen
konusunda herkes mutabık. Akın seninle birlikte trene bir tek Alman binecek. Đkinizin
kompartımanı
da aynı vagonda olacak. Tabii ben bu arada Azeri dostlarımız icin aynı vagonda bir
baska kompartıman bileti daha aldım. Kimse bir sey fark etmedi. Akın sen vagonun
ortasındaki kompartımandasın. Alman iki kompartıman sağında, Azeri dostlarımız ise iki
kompartıman solunda olacak."
Akın, Lazisvili'ye tesekkur etti. Turk Sinan Gurcu polisin sırtını sıvazlayarak memnuniyetini
gosterdi. Ancak Lazisvili'nin anlatacakları daha bitmemisti:
"Turk Sinan Bey, sen ve Kenan ile Lacin tren ganna bizden daha erken gidip
bekleyeceksiniz. Peronda birbirimizi tanıdığımıza iliskin en ufak hareket yapmayacağız
ki, suphelenen olmasın. Tiflis'e kadar gun ısığında yol alacaksınız ve Akınla kesinlikle bir
araya gelmeyeceksiniz. Tiflis'te hem benim arkadaslarım hem de Alman adamın dostları
trenin orada kalacağı sure icinde iki tarafın da anlasmaya uyup uymadığım kontrol
edecekler. Ve tabii trene her iki tarafın guc dengesini bozacak birilerinin binmesine de
engel olacaklar. Ben Tiflis'te boyle bir girisim olacağına pek ihtimal vermiyorum zaten.
Cunku herkes sizin fazla sorun cıkarmadan sessizce cekip gitmenizi istiyor. Yarın
geceyansmdan sonra tren Gurcistan topraklannı terk edecek ve ondan sonra her iki
tarafın da koruması kalkacak, bu sorunu sonsuza kadar unutacak."
Turk Sinan atıldı:
"Tamam bey, dediklerin cok guzel. Biz kendimizi belli etmeyeceğiz, ama Akın herhangi
bir tehlikeyle karsılasırsa kimseyi dinlemem onu korurum."
Lazisvili gulumsedi:
"Seni cok iyi anlıyorum. Akın benim de dostum. Ama siz iyisi mi tren Tiflis'ten aynlana
kadar bir sey yapmayın. Yoksa beni zor durumda bırakırsınız."
Herkes mesajı anlamıstı. Lazisvili devam etti.
"Hadi simdi biraz dinlenelim ve aksamki yemeğe hazır olalım.
Bu kez Akın itiraz etti:
"Lazisvili dostum, eğer sizinkiler alınmazsa bu aksam Gurcu soleni yerine biz bize yemek
yiyelim. Hem hepimiz sabah cok erken kalkacağız..."
Lazisvili bu oneriyi zorla kabul etti. Acara Ozerk Bolgesi'ndeki son aksam yemeğini
Lazisvili'nin evinde onun ailesiyle birlikte cok daha dar bir kadroyla yediler. Tabii her
zamanki gibi koca yemek masasında ust uste konan tabaklardan sofra ortusu
gorulmedi ve yine herkesin her seyinin serefine icildi.
49
Tum zamanların cobanı varacağı yere artık biraz daha yaklasmıstı. Turkiye-Ermenistan
sınırının unutulmus bir bolgesinde hayvanlarıyla gunesin batısını izledi. Etrafı saran
karanlık cobanın yaktığı kucuk atesle biraz olsun canlanmıstı. Coban oturdu, gecenin
renklerini seyretmeye basladı. Pek kimse bilmezdi, ama karanlık basınca gecenin
renkleri de ortaya cıkardı. Hem de oyle bir cıkardı ki, renkler cumbus yapardı. Bu renk
cumbusunu kimse bilmezdi. Ama isterse hemen herkes gorurdu. Yapılması gereken tek
sey gecenin icine soyle rahatca uzanıp, renklerini gormek istemekti.
Coban renklerin gosterisine dalmısken hayvanlarında bir kıpırdanma hissetti. Hemen
gittiği renkli alemden geri donerek kulak kabarttı. Civarda baska kucuk bir suru vardı.
Cobanın yuzune belli belirsiz bir gulumseme yayıldı.
Artık yalnız değildi. Giderek coğalacaklardı ve gunesin doğduğu yone doğru bolgenin
gorduğu en buyuk suruyle ilerleyeceklerdi.
Ertesi sabah erken saatlerde Akın zorlukla yatağından kalkıp mutfağa indiğinde
gozlerine inanamadı. Mukellef bir kahvaltı sofrası ve Lazisvili ailesi kendisini bekliyordu.
Kahvaltı yapmadan evden cıkmak imkansızdı. Oysa Akın'ın midesi ağzmdaydı. Bir gece
once tatlı tatlı yiyip ictikleri simdi ona ıstırap veriyordu. Lazisvili halden anlıyordu. Hemen
esine birer kahve yapmasını soyledi, ardından Akın ile kendisine birer kucuk kadeh
konyak koydu. Mucizevi ilac etkisini birkac dakika icinde gosterdi. Eh, atalarımız bosu
bosuna "Civi civiyi soker" dememislerdi.
Akın, Azeri arkadaslarım sordu.
"Sinan Beyler erken saatlerde koyden Batum'a giden otobuse bindiler. Bu sabahtan
itibaren, bineceğin tren Tiflis'ten ayrılana kadar siz birbirinizi tanımayacaksınız" diye
yanıtladı Lazisvili.
"Lazisvili sana ve ailene cok zahmet verdim."
"Bırak simdi bunlan, arkadaslar boyle gunler icindir. Simdi kahvaltımızı adam gibi
yapalım yoksa esim cok uzulur."
Lazisvili ile Akın Batum Gan'na gittiklerinde trenin kalkmasına daha yarım saat vardı.
Lazisvili, Akın'ı gardaki kahveye soktu ve birer kahve soylediler. Akın goz ucuyla
peronlar arasındaki hareketliliğe bakıyordu. Cok gecmeden Sinan Bey ile Kenan'ı
gordu. Trenden indiler, kendi aralarında heyecanlı heyecanlı konusuyorlardı. Durdular.
Konusmaya devam ettiler. Kenan en yakın telefon
kulubesine doğru ilerlerken, Sinan Bey de kahveye girdi, etrafa soyle bir goz attı ve Akın
ile Lazisvili'nin masasından uzakta bir yere oturdu.
Birazdan Kenan ve ardından Lazisvili'nin polis arkadasları kahveye girdiler. Polisler
Akın'ın masasına, Kenan ise Sinan Bey'in masasına oturdu.
Akın kahveden dısarıya bakarken bir grubun daha gara girdiğini gordu.
Đlk anda Brigitte Diels'i gordu. Bağırsakları duğumlenir gibi oldu. Ardından gruptaki
Eduard Raeder'i tanıdı. Diğerleri Akın icin yabancıydı.
Grup Akın'ın da bineceği trenin yanında durdu. Raeder ile orta yaslı bir Alman
durmaksızın konusuyor, Brigitte Diels ve diğerleri ise birer robot gibi duruyorlardı.
Akın bir zamanlar sevgilisi olan genc kadına alıcı gozle baktı. Đci titredi. Genc kadın
yine Akın'ın sevdiği gibi giyinmisti. Pardo-susunun duğmelerini acmıs, mini eteği ve
goğuslerini ortaya cıkaran bluzuyla Akın'ı uzaktan bile etkileyebiliyordu.
Kahveler icildi. Trenin hareket saati gelmisti. Hep birlikte kahveden cıkıp Tiflis uzerinden
Baku'ye gidecek olan trenin yanma doğru ilerlediler. Akın kahveden cıkarken, Sinan
Bey ile Kenan'ın buyuk keyif alarak sakince kahvelerini hopurdettiklerini gordu.
Simdi Akın'ın bineceği vagonun bir kapısının onunde o, Lazisvili ve arkadaslan
duruyordu. Diğer kapının onundeyse Eduard Raeder ve avenesi vardı.
Akın, Batum'a ilk geldiğinde kendisini tutuklayıp Lazisvili'nin koyune goturen polislerle
vedalasarak, onlara yardımları icin tesekkur etti. Polislerden biri Akın'm eline bir poset
tutusturdu:
"Adetlerimize gore misafirimizi eli bos yolcu edemeyiz."
Akın bu Gurcu adetini biliyordu, onun icin nazlanmadan poseti aldı.
Lazisvili elini alnına vurarak, "Tuh! Az kalsın unutuyordum. Esim de senin icin bir paket
hazırlamıstı" deyip kosar adım gann cıkıs kapısına doğru yoneldi.
Lazisvili ile Sinan Bey kahvehane ile trenin arasında tam ortada karsılastılar. Lazisvili
aceleyle Sinan Bey'e carparak elindeki sigara paketinin yere dusmesine neden oldu.
Đkisi aynı anda yere eğildiler. Herkes Lazisvili'nin Sinan Bey'den ozur dilediğini sanırken o
aceleyle fısıldadı:
"Sinan Bey, adamımız vagonun diğer kapısındaki grubun ortasında duran yakası kurklu
san deri montlu genc."
Ardından Lazisvili kapıya doğru seğirtirken, Sinan Bey ağır adımlarla vagona yaklastı ve
Akın'ın onunde durduğu kapıdan iceri girdi.
Lazisvili elinde bir posetle geri geldiğinde trenin kalkmasına cok az sure kalmıstı. Akm'la
alelacele vedalastılar. Genc adam arkadasına yeterince tesekkur edemeyeceğinin
bilincindeydi-.
Akın vagonun merdivenlerine adım atar atmaz tren yavas yavas ilerlemeye basladı.
Genc adam hemen kompartımanına giderek pencereden kendisine konukseverlik
gostermis bu iyi insanlara el sallayarak son defa veda etmek istedi.
Tren perondan uzaklasırken Akın'ın gozleri Brigitte Diels'inkiler-le bulustu. Genc kadın
peronda oylece duruyordu. Gozleri Akm'a dikilmis, bir an bile baska yere
odaklanmıyordu.
Akın'ın ici bir kez daha titredi. Ama bu kez sevgiden, ozlemden değil, Brigitte Diels'in
buz gibi bakıslarından...
50
Akın kimsenin onem vermediği bazı luzumsuz bilgilere sahip olmaktan gurur duyardı.
Nitekim eski Sovyetler Birliği ve demirperde ulkelerinin demiryollarının ray aralıklarının
demokrasiyle yonetilen Batılı toplumların demiryollarına gore daha genis olduğunu
sıradan insanlar pek bilmezdi. Ama Akın sıradan bir vatandas değildi!
Konu acılınca hemen anlatmaya baslardı:
"Efendim, Đkinci Dunya Savası'nda Alman katarlarının Sovyet demiryollarını babalarının
yollan gibi kullanmaları sonucunda Almanya'dan neredeyse Moskova onlerine kadar
kesintisiz bir hat olusmustu. Savas sonrasında ise Stalin tum ulkede demiryolu raylarının
Batılı ulkelerdeki standart raylardan daha genis dosenmesini istedi. Tabii demirperde
ulkelerinde de aynı uygulama yapıldı. Boylelikle Sovyetler ve uydularının demiryolları
kendi iclerinde kesintisiz bir ağ olusturdu. Ne Batılı trenler perdenin gerisinde ne de
Sovyet katarları Batı ulkelerinde demiryollarını kullanabildiler. Ama sonra ne oldu ? Đki
tarafın demiryoluyla yaptıkları ticari faaliyete kolaylık getirmek icin vagonlann yukunun
sınırlarda bosaltılıp karsı tarafın vagonlanna yuklenmesi yerine pratik bir cozum
kesfettiler. Sınırlar arası calısacak vagonlann tekerleklerinin arasına bir mekanizma
yerlestirdiler ve sınır gecerken vagonlann tekerleklerinin arası kullanılan demiryoluna
gore
acıldı veya daraldı. Stalin bunu ongorememisti anlasılan. Havacılık teknolojisinin
ilerlemesiyle birlikte kurulan hava kopruleri demiryolu tasımacılığını stratejik olarak ikinci
plana dusurdu."
Karsısındaki bu luzumsuz verilerden sıkılırken Akın devam ederdi:
"Sadece Stalin değil. Mesela Enver Hoca da Đkinci Dunya Savası tecrubesini ulkesi
Arnavutluk'ta baska bir alanda kullandı. Ulkenin her kans toprağına mantar biciminde
betondan iki katlı ev yuksekliğinde korugan yaptırdı. Enver Hoca bir sonraki cete savası
ya da klasik savasta bu koruganlarla ulkesini koruyacağını dusundu. Ve inanır mısınız,
birbirlerine gozle gorulebilir uzaklıkta olan koru-ganlar tum ulkeyi kapladı. Her
Arnavut'un da hangi koruganda gorev yapacağı belliydi. Dusman topla tufekle gelirse
koruganlar gecit vermeyecekti. Ama gunumuzde Arnavutluk'un hangi bolgesinde
olursanız olun, televizyonu acınca karsınıza ya Đtalyan ya Yunan ya da Yugoslav
televizyonu cıkıyor. Enver Hoca ulkesini demir ko-ruganla kaplayacağı yerde elektronik
perdeyle kaplasaydı daha iyi olurdu. Hic değilse "yıkıcı" televizyon yayınlanndan halkını
uzak tutardı. Hem de onca beton korugan yerine konut insa etseydi ulkesi dunyaya
mesken konusunda ornek olurdu..."
Bu luzumsuz bilgiler kimi zaman Akın'ın isine de yarardı.
Nitekim de Batum'dan bindiği tren hareket eder etmez Akın neden cok sarsıldığını
biliyordu. Cunku vagonun tekerlek aralıklan daha genisti ve cok sarsıyordu.
Kompartımanda yapayalnızdı. Azeri arkadasları yanına gelemi-yordu. Akın da onların
yanına gidemiyordu. Bu cok sıkıcıydı.
Bir de Eduard Raeder'in aynı vagonda olması Akın'ı cileden cı-kanyordu.
"Kozlanmzı yalnız paylasacaksınız" ne demekti? Akın'ın paylasacak bir kozu yoktu ki!
Tren sarsıla sarsıla ilerliyordu.
Akın'ın canı sıkılıyordu. Yan koltukta duran posetlere baktı. Birini Lazisvili getirmisti,
diğerini onun polis arkadaslan.
Polislerin getirdiği posetten iki karton Amerikan sigarası ile bir sise viski cıkmıstı.
Ama Akın gunduz icki icemezdi. Canı iyice sıkılmıstı.
Diğer poseti actı. Đki sise ev yapımı konyak Lazisvili'nin hediyesiydi, yanındaki nefis
yiyecekler de esinin...
Yemek yemeye basladı. Kompartımanda yalnızdı. Tren sarsıla sarsıla ilerliyordu.
Sarsıntılann arasında kompartımanın kapısı acıldı, bayan konduktor bilet kontrolune
gelmisti. Đste tam da Akın'ın canı sıkılıyordu.
Gelen konduktor hic değilse ona arkadaslık edebilirdi.
El kol isaretleri ve tarzancayla kadına beraber yemek yemeyi teklif etti. Kadın anlamıstı
galiba, bir seyler soyledi. Akın sadece "Rabote" kelimesini cıkarabildi. Kadın calıstığını
anlatmak istiyordu besbelli.
Akın el kol isaretleri ve her zaman guvendiği tarzancasıyla daha sonra gelmesini
soyledi. Kadın gulerek dısan cıktı.
Akın yine yalnızdı. Tren, sarsmasına hic ara vermiyordu. Aradan birkac saat gecti.
Kompartımanın kapısı bir kez daha acıldı. Once bir kadın ayağı iceri girdi. Daha sonra
kadının govdesi. Sırtı Akın'a donuktu. Ellerinde bir seyler vardı. Akın birden kendini
tehlikede hissetti. Ama hemen sonra konduktor kadının gulen yuzunu gordu. Ellerinde
birer fincan cay vardı.
Akın tehlikede değildi. Serseri kafasına gelen ilk dusunce, "Yahu ben bu kadına neden
konduktor diyorum ki! Fransızca dilbilime gore konduktris demem lazım" diye dusundu.
Sonra "Ukalalığın alemi yok" diye mırıldandı ve gulerek kadının elindeki cay fincanını
aldı.
Karsılıklı oturdular. Kompartıman penceresinin hemen altındaki katlanır masaya
fincanlarını koydular. Akın sigara ikram etti, kendi de bir tane yaktı.
Đste simdi canının sıkıntısı gecmisti. Kadını alıcı gozle inceledi. Fena değildi. Hani derler
ya, "Cami yıkılmıs, ama mihrap yerinde" diye. Ancak bu kadında cami henuz yıkılmaya
baslamıstı, ama mihrap daha uzun yular ayakta kalacaktı.
Akın ile kadın karsılıklı oturmus, bir yandan caylarını iciyor, diğer yandan da birbirlerine
gulumsuyorlardı.
Dil bilmemek ne kotuydu yahu.
Fincanlar yanlanmıstı ki, Akın'ın aklına caylarını konyakla karıstırmak geldi. Dısan baktı,
hava kararmaya baslamıstı, yani vakti sarap gelmisti. Veya Akın'a oyle geliyordu. Ne
olursa olsun Akın biraz icmek istiyordu.
Siselerin bulunduğu posetlere el attı. Bir an durdu. Ev yapımı konyaklara kıyamamıstı.
Cayı viskiyle sulandırmayı dusundu. Yine pintiliği tutmustu iste. Sonunda hem konyak
hem de viski sisesini kucuk masaya koydu ve karsısındaki kadına isaretle hangisini
tercih ettiğini sordu. Kadın viskiyi yeğlemisti. Akın nedense derin bir "Oh" cekti.
Fincanlan bosaldı, Akın tekrar tekrar koydu. Aradan saatler gecti. Akın kadının sadece
karsısında oturmasıyla yetindi. Tuhaf
Z45
bir sey, artık trenin sarsılmasını hissetmiyordu. Bu arada kadınla enikonu sohbet
ettiklerinin de farkına vardı. Kadının adı Đrvina'ydı, kendisini bildi bileli trenlerde
calısıyordu. Đsinin en sevdiği tarafının ise değisik insanlarla karsılasmak olduğunu soyledi
Akın'a.
Garip ama Akın Đrvina'nm ne dediğini anlıyordu. Kadın ise onun-kileri.
Birazdan Đrvina toparlandı. Ustunu basını duzeltti. Trenin bir saat sonra Tiflis Gan'na
gireceğini ve calısması gerektiğini soyledi. Akın ayağa kalktı. Đrvina'ya Tiflis'ten sonra da
trende olup olmayacağını sordu. Yanıt olumsuzdu.
Oysa Akın Đrvina'yla cok mutluydu. Hic değilse son saatleri dusunmeden gecirmisti.
Đrvina Akın'ın aynlmasına uzulduğunu se-zinlemisti. Sanldı genc adamı optu.
Akın da kadına sanldı. Onu bırakmak istemiyordu. Birkac saat once tanısmıslar, sadece
sohbet edip biraz icmislerdi, ama simdi sanki vedalasan kırk yıllık sevgiliydiler.
Đrvina kompartımandan cıktı. Akın koltuğa uzandı. Tuhaf trenin sarsıntısı ona ninni gibi
geliyordu.
Akın sanslıydı. Yine karsısına iyi bir insan cıkmıstı. Gurcu "konduktris" canının sıkıntısını
unutturmustu. Đyi anlasmıslardı da. Ama yine her zamanki gibi bu da yanm kalmıstı.
Olsun Akın mutlaka bir yerde bir isi yarıda bırakmayacak tamamlayacaktı.
Hatta bunun icin yoldaydı. Hitler'in oğlunu bulduğunda yasamındaki yarım kalmıs
mozaiklerin bir bolumunu tamamlamayı umuyordu.
51
Akın gozlerini acmadan trenin sarsıntısını hissetti. Ne kadar zamandır uyuduğunu merak
etti. Yattığı yerde gerindi. Koridordan los bir ısık geliyordu. Kafasını kaldırarak
kompartımanın penceresinden dısarıya baktı. Etraf zifiri karanlıktı.
Basını sola dondurdu. Karsı kanepede bir kadın oturuyordu. Bir an irvina'nm geri
donduğunu sandı. Sevindi.
Gozleri karanlığa alısınca karsısındaki kadının cok daha genc olduğunu fark etti.
"Demek uyandın. Isığı acabilir miyim?"
"Tabii" diye yanıtladı Akın.
Bu genc kadın Turkce konusuyordu yahu. Kompartımanın lambası yandı ve Akın
karsısında Lacin'i gordu.
"Neden buraya geldin ?" diye sordu Akın.
Lacin yanıtladı:
"Sinan Bey Gurcu kadınla saatlerce kompartımanına kapanmana cok sinirlendi. O
kadın sana bir seyler yapabilirdi!"
Akın yanlıs anlamıs gibi lafa daldı:
"Evet yapabilirdi, hatta yapmaya da cok istekliydi. Ama ben konusacak bir arkadastan
baska bir sey istemiyordum!"
"Buna cok sevindim. Eğer kadın sana bir seyler yapsaydı, inan cok uzulurdum."
Akın afalladı. Kelime oyununu surduren Lacin'in gercekte ne demek istediğini
anlamaya calıstı. Lacin konusmasına devam etti:
"Tren Tiflis'ten kalkar kalkmaz Sinan Bey beni yanına yolladı. Kapıyı icerden kapatmamı
ve kimseye acmamamı soyledi. Đster istemez sabaha kadar bana katlanacaksın. Bu
arada karnın acıkmıstır diye yiyecek bir seyler de getirdim."
Akın karsısındaki genc kadına minnetle baktı.
Yemek yerlerken Akın bir yandan da Lacin'i inceledi. Simsiyah sacları omuzlanndan
asağıya dokuluyordu. Biraz abartılı sekilde makyaj yapmıstı, ama Azeri modası boyleydi
iste. Makyajı siyah gozlerini on plana cıkarıyordu. Bol cuppe gibi siyah bir elbise
giymisti. Omuzlanndan siyah bir esarp sarkıyordu. Akın neden siyahlara burunduğunu
sordu genc kadına.
"Dağlık Karabağ ozgurluğune kavusana kadar siyahtan ann-mayacağım" yanıtını aldı.
Akın, Lacin'e hak verdi. Hem siyah genc kadına yakısıyordu.
Akın'ın keyfi yerindeydi. Oğleden sonrasını Đrvina'yla sohbet ederek gecirmisti, gecesini
de Lacin'le gecireceğe benziyordu ve bu arada her gecen dakika amacına daha cok
yaklasıyordu.
Aynı amac icin yola cıkan Eduard Raeder ise onun kadar sanslı değildi. Dostları yapılan
anlasma gereği onu Batum'da terk etmislerdi ve genc Alman bir bilinmeze doğru
ilerliyordu. Eduard Raeder buyuk hayal kınklığı icindeydi. Turkiye'deki bu operasyon
onun icin cok pahalıya mal olmustu.
Eduard'ın ağabeyi operasyonun ilk bolumunde Akın'ın annesinin evini arastırma
surecinde meydana gelen depremde hayatını kaybetmisti.
Eduard ağabeyini cok ozluyordu.
Kompartımanında yalnız basına oturan Eduard Raeder sabahtan beri ağzına tek lokma
koymamıstı, ama votka siselerini birbiri ardına devirmeyi basarmıstı.
"Ne yapıyorum? Nereye gidiyorum?" diye dusundu genc Alman.
Vakit geceyansını gecmisti. Birazdan Azeri topraklanna varacaklardı ve Akın
kendisinden daha avantajlı konuma gececekti. Kafkaslar'ı bırakıp bu operasyon icin
Turkiye'ye geldiğinde tek amacı ağabeyinin olumunun kendisinde yarattığı acıyı
dindirmekti. Eğer ağabeyini herhangi biri oldurmus olsaydı, katilini dunyanın neresinde
olursa olsun yakalar ve intikamını alırdı.
Ama Eduard Raeder doğa guclerinden nasıl intikam alırdı ki!
Đyice sarhos olmaya baslamıstı ve nereye gittiğini bilmiyordu genc Alman.
Akın ise kompartımanında guvendeydi. Lacin'le konustukca ortak noktalannın ne denli
cok olduğunu anlıyordu.
Ancak Akın'ın aksamuzeri ictiği konyak, ardından kısa uyku molası beraberinde bas
ağnsını getirmisti. Ustune ustelik trenin sarsıntısı da bas ağnsını siddetlendiriyordu. Akın'ın
sadece bası değil kasıklan da ağnyordu. Kolay değildi, aynı gun iki kadınla flort etmisti
ve ikincisiyle de devam ediyordu.
Lacin, Akın'ın rahatsız olduğunun farkına vardı ve nedenini sordu.
"Basım ağnyor guzelim..."
Tabii diğer ağn bolgesinden bahsetmedi.
"Sana biraz masaj yapayım iyi gelir. Simdi soyle uzan bakalım..."
Akın uzandı. Lacin bas ucuna gelerek iki eliyle genc adamın alnına masaj yapmaya
basladı. Daha sonra elleri biraz asağıya indi. Akın'ın boynuna masaj yapmaya basladı.
"Akın cok gerginsin, kendini biraz rahat bırak. Tum vucudunun masaja ihtiyacı var."
Lacin haklıydı. Akın cok gergindi ve gercekten masaja ihtiyacı vardı. Hem de
Tayland'daki Turk hamamlarında yapılan vucut masajlanna!
Lacin genc adamın gomleğinin duğmelerini yavas yavas actı. Genc kadının elleri
Akın'ın goğuslerini yoğururken, iri goğusleri de bir sarkac gibi ritmik bir sekilde genc
adamın dudaklarını, yuzunu yalayıp geciyordu.
Đkisinin de soluklan hızlanmıstı. Akın derin bir nefes aldı. Lacin'in goğusleri hakikaten gul
kokuyordu. Bu doğal kokusu muydu, yoksa parfum marifetiyle mi elde edilmisti ?
Lacin'in elleri Akın'ın karnına indi. Genc adamın bas ağnsı gecmisti, ama kasıklanndaki
siddetlenmisti.
Lacin'in hic acelesi yoktu. Nasılsa onlerinde koskocaman bir
gece uzanıyordu.
Genc kadının elleri yine Akın'ın alnına cıktı. Yuzunu de Akın'a iyice yaklastırdı. Usulca
alnını optu. Optu, yine optu...
Anlasılan dudak masajı baslamıstı. Lacin'in dudakları Akın'ın gozkapaklanna indi. Bu
arada diri goğusleri genc adamın vucuduna yapısmıstı.
Lacin'in dudakları Akın'ın dudakları uzerinde masumca gezindi ve hemen boynuna indi.
Sonra da goğuslerine. Simdi genc kadının iri goğusleri Akm'm kasıklarına basınc
uyguluyordu. Akm'm daha fazla dayanacak gucu kalmamıstı, ama Lacin isini yavas ve
usulca surdurmeyi yeğliyordu.
Akın keyif catarken, Eduard Raeder de sarhosluktan ve sıkıntıdan patlama noktasına
giderek biraz daha yaklasıyordu. Genc Alman kompartımanın duvarlanyla konusmaya
baslamıstı.
Duvara sorular yoneltiyor, ama yanıtını alamıyordu. Tıpkı kendine sorduğu sorular gibi.
Kompartımanın penceresinden dısan baktı. Coktan Azeri topraklarına girmis
olmalıydılar. Butun isi Turk gazeteciyi takip etmek, bulunduğu yeri Toton Sovalyelerine
bildirmekti. Aylarını Turkiye'de harcamıstı, ama bu koduğumun sovalyelerinin neyin
pesinde olduğunu bir turlu oğrenememisti. Hos sovalyelerin kimler olduğunu, ne yiyip ne
ictiklerini ne halt karıstırdıklarını da bilmiyordu zaten. Sırf Eduard değil, sokaktaki
arkadasları da bu konuda bilgisizdiler.
Eduard'ın aklına yine ağabeyi geldi. Bosu bosuna olup gitmisti. Peki bu isin sorumlusu
kimdi? Sinirleri aldığı asın alkolle kopma noktasına gelmisti. Ağabeyinin intikamını
almak zorundaydı.
Kafasını saran bulutların arasından bir ısık belirmeye basladı. Ağabeyi bu Turk
gazetecinin bildiği ve sovalyelerin istediği sey icin olmustu. Kafasındaki dusunceler
giderek berraklasıyordu. Bu bilgiler olmasaydı, ağabeyi neden Turkiye'ye gelmis
olsundu ki ? Hem de Turk gazetecinin ailesinin evini arastırmak icin gittiği kucuk kentte
depremle karsılasmıstı. Olanların tum sorumlusu Turk gazetecinin elindeki bilgiydi. Yani
bir baska deyisle ağabeyinin olumunden Turk gazeteci sorumluydu.
Eduard Raeder kendi kendine gulmeye basladı. Sonra da aptallığına kızdı. Bu sonuca
neden daha once varamamıstı ki ?
Ama yine zamanı vardı. Turkiye'de baslayan, aylarını alan ve Gurcistan'dan sonra
Azerbaycan'da devam eden bu operasyondan sıkılmıstı artık.
Simdi intikam zamanıydı. Ağabeyinin katili Turk gazeteciyi ol-durmeliydi.
Aklına sovalyeler geldi. Peki onlara ne diyecekti?
Akın'ın ortadan kaybolduğunu iddia edebilirdi. Ona inanmazlarsa daha genis bir
arastırma grubu kurup Turk gazeteciyi ve sırrını arastırabilirlerdi. Bu noktadan sonra artık
bu olay Eduard Raeder'in sorunu olmaktan cıkardı.
Sarhos kafayla yaptığı plan genc Alman'in giderek hosuna gitmeye basladı.
"Simdi bunu kutlamalıyım" diye soylenen Eduard Raeder yeni bir votka sisesi actı ve
kendi serefine bir fırt cekti.
Akın da sarhos olmustu. Ama onun sarhosluğu alkolden değil de zevktendi. Lacin
dudaklarını genc adamın tum vucudunda gezdirdikten sonra kompartımanın ortasında
bir an hareketsiz durdu. Akın merakla bakıyordu. Lacin elbisesinin askılarını asağıya
doğru sıyırdı. Elbisenin ust kısmı beline dokuldu. Akın kompartımanın los ısığında bir
sutun gibi duran genc kadına hayranlıkla bakmaya basladı. Lacin sık ve hızlı bir
hareketle siyah sutyenini de sıyırdı. Simdi muhtesem iri goğusleri Akın'm tam
karsısındaydı.
Lacin, Akın'm yanma geldi yumusak hareketlerle onu da tum kıyafetlerinden kurtardı.
Akın'ın keyfine diyecek yoktu. Kendini dunyanın en sanslı adamı olarak kabul ediyordu.
Son donemde hayatına giren iki kadının da iri ve diri goğusleri vardı. Akın hayattan
daha baska ne bekleyebilirdi ki ?
Lacin yavasca Akın'ın uzandığı yere yaklastı ve genc adama bir kez daha masaj
yapmaya koyuldu. Ama bu kez ellerini değil de goğuslerinin giderek buyuyen birer
fındık tanesine donusen uclarını kullanıyordu.
Akın'm vucudunda uyanlmamıs tek bir nokta kalmamıstı. Lacin'in goğus ucları masaja
Akın'm alnından basladı, gozlerine indi, yanaklarında kısa bir mola verdi. Akın hemen
sol goğsunu dudaklarıyla yakalayıp emmeye basladı. Ama Lacin buna pek fazla izin
vermedi. Kadının goğusleri Akm'm basından boynuna, karnına ve kasıklarına indi. Kadm
tek kelimeyle Akın'm vucudunda goğus dansı yapıyordu. Lacin'in goğusleri Akın'm
kasıklarından asağıya indi. Akın elinden oyuncağı alınmıs cocuk gibi bir anda mutsuz
oldu. Ama cok gecmeden o iri goğusler yine geri geldi. Lacin goğus-leriyle Akm'm
kasıklarına yaptığı masajda harikalar yaratıyordu.
Akın baska seyler dusunmeye calıstı.
"Batı'da dans ayakla, Ortadoğu'da gobekle, Uzakdoğu'da ellerle yapılır. Bu Lacin ise
goğuslerine dans ettiriyor" diye dusundu, ama bu bile fayda etmedi ve Akın daha fazla
dayanamadı. Aklına son gelen sey ise Niagara Selalesi'ydi nedense...
Ama Lacin'e soyleyecek bir soz bulamadı. Dili damağına yapısmıs, sanki vucudunun
tum suyu cekilmisti.
Đlk konusan Lacin oldu:
"Elimden kolay kurtulamazsın..."
Eduard Raeder artık harekete gecmesinin zamanı geldiğini hissediyordu. Geceyarısını
gecmisti. Birkac saat sonra gun ısıyacak-tı ve hızla Azerbaycan topraklarına
ilerliyorlardı. Cok gecmeden Turk gazeteci umduğundan da guvende olacaktı.
Votkasından son bir fırt daha cekti. Artık bu hikayeye bir nokta koyma zamanı gelmisti.
Eduard Raeder trenin sarsıntısından, aldığı asırı alkolden ve de dikkatsizliğinden
kompartımanın kapısını acarken sandığından da fazla gurultu cıkardı. Kapıdan cıkarken
de basını pervaza vurunca kendini tutamadı ve okkalı bir kufur savurdu.
Normal kosullarda Eduard Raeder'in cıkardığı bu gurultu Tiflis-Baku seferini yapan
trende kimsenin dikkatini cekmezdi. Trendeki yolcuların neredeyse yandan coğu da
sarhoslukta Raeder'i sollardı ve hemen herkes derin bir uykudaydı.
Ama Turk Sinan ile Kenan tilki uykusundaydılar. Sık sık ikisinden biri vagonun dar
koridorunda turlamıs ve yolculuğun normal gectiğinden emin olmak istemislerdi.
Gurultuyu ve Almanca kufru duyduklarında Turk Sinan ile Kenan yarı kapalı gozlerini
acarak bakıstılar.
Konusmaya gerek yoktu. Turk Sinan kasıyla Kenan'a isaret etti. Genc adam sessizce
kompartımanın kapısını acarak los koridora suzuldu. Az ileride Alman'ı gordu. Eduard
Raeder'in sırtı Kenan'a donuk Akın'ın kompartımanının kapısını acmaya calısıyordu.
Kenan once fazla telaslanmadı. Lacin Akın'la birlikteydi ve genc kadına kapıyı
kilitlemesi sıkı sıkı tembih edilmisti.
Ama ya kapıyı kilitlemeyi unutmuslarsa ?
Kenan hızla dusunuyordu. Sovyetler'den kalan bu eski vagonların kompartımanlarında
kilitten baska surgu de yoktu. Eğer Alman genc kapıyı acabilirse ya da Lacin kilitlemeyi
unuttuysa Akın'ın bası beladaydı.
Oysa Akın yanı basındaki tehlikeden habersiz keyfine keyif katıyordu. Bu Lacin
gercekten de ilac gibi gelmisti ona. Simdi yine sırtustu yatmıstı. Kucağında Lacin bir ileri
bir geri sallanıyordu. Hareket etmelerine bile gerek yoktu. Trenin sarsıntısı gerekli ritmi
sağlıyordu.
Kapının hemen dısındaki Eduard Raeder'in hareketlerini dikkatle izleyen Kenan, "Keske
Sinan Bey de yanımda olsaydı, bana ne yapmam gerektiği konusunda talimat verirdi"
diye dusunuyordu. Ancak Sinan Bey'i cağırmak icin hic zamanı yoktu.
Koridorun penceresinden iceri giren ay ısığı Eduard Raeder'in elindeki bir seyin ısıltılar
sacmasına neden oldu. Alman genc cebinden bıcağını cıkarmıs, Akın'ın
kompartımanına girmeye hazırlanıyordu.
Kenan'ın dusunecek ve kaybedecek zamanı yoktu. Đcgudulerinin talimatına uyarak
ceketinin sol kolunda gizlediği sis gibi ince bıcağını sağ eliyle cıkardı. Sessiz, uzun bir
adım attı ve kendisine oğretildiği gibi bıcağını Alman'ın ense kokune indirdi. Kenan bu
vurus icin cok calısmıstı. Đnce bıcak Eduard Raeder'i bir anda felc etti. Alman Neonazi
boğurmek istedi, ama gırtlağından ses cıkmadı.
Kenan tam, "Temiz bir is oldu" diye kendi kendisiyle ovunecekti ki, vagonu bir arkadaki
vagona bağlayan kapmm acıldığını duydu.
Akın ve Lacin dıs dunyayı unutmuslar, trenin hızıyla doğru orantılı zevkin doruklarına
cıkıyorlardı. Zirve yolunda ikisi de inlemeye basladı ve bas uclarından gelen Eduard
Raeder'in hırıltısı birbirlerine doymak istemeyen sevgililerin gurultulerine karıstı.
Kenan ise bir anda ter icinde kalmıstı. Hemen kurbanının kolunun altına girerek
Neonazi'yi omuzladı. Đkili yalpalaya yalpala-ya koridorda ilerlemeye basladı.
Kenan her ihtimale karsı elini Eduard Raeder'in boynuna, bıcakladığı noktaya koydu.
Kenan'ın kullandığı bıcağın ozelliği nedeniyle, bıcaklama tekniğine gore kan cıkma
ihtimali hemen hic yoktu, ama Azeri savascı herhangi bir risk almak istemiyordu.
Arkadan gelen adım sesleri giderek yaklasıyordu. Kenan arkasına bakmaya cesaret
edemedi. Daracık koridorda arkadan gelen adama yol vermeleri gerekiyordu. Kenan,
omuzladığı Alman'la birlikte koridorun camına sırtını dayadı. Arkadan gelen adamı da
gordu. Kıpkırmızı burunlu sisman bir Azeri'ydi bu.
Adam da sarhostu ve yurumekte zorluk cekiyordu. Kenan'la goz goze geldi:
"Kompartımanımı kaybettim. Bu meret trende tum kapılar birbirine benziyor" dedi peltek
bir dille.
Kenan dort vagon ileride konduktorun olduğunu ve ondan yardım istemesini soyledi.
Sarhos Azeri'nin aklı bu fikre yatmıstı. Yalpalayarak bir sonraki vagona giden kapıya
ulastı. Biraz zorlanarak kapıyı actı ve gozden kayboldu.
Kenan tasıdığı Alman'a baktı. Adam daha olmemisti. Gozlerini fal tası gibi acmıs sarhos
Azeri'nin ardından bakıyordu. Ve yavas yavas Alman'm gozlerindeki ısık sondu. Hayatta
kalabilmesi icin son fırsatı da gozlerinin onunden cekip gitmisti. Konusmak istemis, ama
felc olan sinirleri tek kelime etmesine olanak vermemisti.
Kenan da yorulmustu. Alman'ı bir cuval gibi tasıyarak vagonun kapısına kadar getirdi.
Vagonun kapısını actı ve Eduard Raeder'i hızla giden trenden gecenin karanlığına attı.
Vagonun kapısını kapatırken kendi kendine mırıldandı:
"Umarım bu pislik Gurcu topraklarına dusmustur, cesedinin Azeri topraklarını kirletmesi
hayatta en son isteyeceğim sey."
1
Ucuncu bolum
ORHAN KEMAL
ĐL HALK KUTUPHANESĐ
52
Beyaz cuppelerinin uzerinde cesitli renklerde kılıclar ve bellerinde yine aynı renklerde
kordonlar bağlı olan Toton Sovalyeleri, olağanustu toplantı nedeniyle Hamburg
yakınlarında alelacele kurulan satonun toplantı salonuna birer ikiser girmeye basladılar.
Sovalyeler boyle sık toplanmaya alısık değillerdi. Onlar tıpkı Amerika'daki kadro
partilerinin yoneticileri gibi gerek duyulduğu zaman bir araya gelir ve gerekli politikalan
olustururlar ya da buyuk sovalyelere ortaya cıkan sorunları aktarırlardı. Kimi zaman da
buyuk sovalyeler yerel satolardaki sovalyelere belirli bir konunun arastırılması ya da
yine belirli bir konuda politika uretilmesi gibi odevler verirlerdi.
Yurutme erki buyuk Toton Sovalyeleri ve En Buyuk Toton So-valyesi'nin elindeydi. Diğer
sovalyeler bu gizli orgutun yer altındaki parlamentosu gibiydi.
Kuskusuz tum sovalyelerin profesyonel birer meslekleri vardı. Nitekim son toplantıdan bu
yana zamanlarının onemli bir bolumunu profesyonel yasamlarında ve evlerinde
aileleriyle gecirmislerdi.
Ama yine de hafta boyunca bos buldukları zamanlarda, aksam is cıkısı uğranılan
barlarda, iki is arasındaki kısa telefon gorusmelerinde veya bilgisayarın basında
kacamak bir mail'le karsılastıkları sorunları yeterince tartısmıslardı. Tabii bu arada
olağanustu bir dedikodu trafiği de yasanmıstı.
Hos sovalyelerin dedikodusu boldu ve bunlar coğu zaman gerceklerle tamı tamına
ortusmezdi, ama yine yayılan soylentilere kimse inanmazlık edemezdi.
Toplantıya katılan sovalyelerin tamamı onemli değisikliklerin arifesinde olduklarına
inanıyordu.
Cuppelerinin onlerine siyah kılıclar resmedilmis, bellerinde siyah
kordonlar bağlı buyuk sovalyeler salona girip yuksek platformdaki yerlerini alınca
salondaki uğultu bir anda kesildi.
Buyuk sovalyeler koltuklarında onlerine bakıyor ve sanki bir sey soylemekten, hareket
etmekten cekinir gibiydiler.
Salonda bulunan sovalyeler ise gozlerini platformun arkasındaki gizli kapıya dikmisler
En Buyuk Toton Sovalyesi'nin gelmesini bekliyorlardı.
Dakikalar gecti. Salondaki sessizlik bunaltıcı bir hal almaya basladı. En Buyuk Toton
Sovalyesi bir turlu gizli kapıyı acıp iceriye girmiyordu.
Sonunda Buyuk Toton Girisim Sovalyesi usulca ayağa kalktı ve konustu:
"Kılıcların temsilcisi Toton sovalyesi lordlanm... Hepinizin En Buyuk Toton Sovalyesi'nin
toplantıya baskanlık yapmasını beklediğinizi biliyorum. Ama bu maalesef mumkun
değil. Cunku ge- | leneklerimize ters duserek En Buyuk Toton Sovalyesi gorevinden istifa
etti..."
Salonda uğultu yeniden basladı. Herkes yanında oturanla bu haberi tartısıyor kimileri de
"Ben dememis miydim?" gibilerinden boburleniyordu.
Toton Sovalyelerinin cok katı kuralları vardı. Orgute alınırken ettikleri yeminde hicbir
zaman kendilerine verilen gorevden, sonu olum bile olsa kacmayacaklarını
vurguluyorlardı. Hicbir gorevin yarıda bırakılması bile dusunulemezdi.
Gerci Toton Sovalyelerinde hicbir gorev omur boyu surmezdi. Secimle isbasına gelenler
gorev surelerini doldurduklarında yine secimle giderler veya bir sonraki secim
sonuclarına gore de devam ederlerdi. Sovalyelerin ana dusturu disiplin ve kayıtsız
kosulsuz itaatti.
"Gizli Buyuk Toton Sovalye Tarihi"nde yazılana gore, bir kez 1671 yılında, En Buyuk Toton
Sovalyesi, kuzeni olan Prusya prenslerinden birinin o zamanki politikalarının aksine
oldurulmesine karsı cıkmıs ve gorevinden ayrılmıstı. Bu kararım acıklayıp, koltuğundan
kalkar kalkmaz da daha bir iki adım atamadan salonda bulunan diğer buyuk Toton
Sovalyeleri tarafından kılıc darbeleriyle oldurulmustu.
Gunumuzde boyle bir ceza vermeyi Toton Sovalyeleri bile dusunemezdi.
Ote yandan, En Buyuk Toton Sovalyesi kendi isteğiyle gorevinden ayrılmamıs, diğer
buyuk sovalyeler ve Alman derin devletinden gelen uyarılar sonunda istifa etmek
zorunda kalmıstı.
Yoksa En Buyuk Toton Sovalyesi'ne kalsa yıllardan beri para ve mesai harcadığı
projesinin tamamlanmasından baska bir sey istemezdi.
Ama artık devir değismisti.
Salonda uğultular yerini sessizliğe bıraktı ve simdi sovalyelerin gozlerinde geleceğe
iliskin merak acık secik okunuyordu. Kimi sovalyeler, hani "Ben size soylemistim"
diyenler adeta sıkılarak bu formalite toplantının sona ermesini bekliyorlardı. Ama onlar
da toplantının sonunda hic akıllara gelmeyen bir surprizle karsılasacaklarını
bilmiyorlardı.
Toplum icinde bilinen adıyla William Hoepner ya da sovalye protokolune gore Buyuk
Toton Girisim Sovalyesi ayağa kalktı. Salondaki sovalyeler pur dikkat onu dinliyorlardı.
"Sovalyeler, bu durumda hic zaman gecirmeksizin yeni En Buyuk Toton Sovalyesi'ni
secmek durumundayız. Secimden sonra onumuzu daha net olarak gorebileceğiz. Simdi
sozu Buyuk Toton Kalem Sovalyesi'ne bırakıyorum..."
Buyuk Toton Kalem Sovalyesi ayağa kalktı ve acıklamalarına basladı:
"En Buyuk Sovalye adayı olmak icin aranan tek kosul var. Halen veya daha once en
azından bes yıl boyunca buyuk sovalye unvanını tasımıs olmalı. Birden fazla En buyuk
Sovalye adayı cıkarsa secim kapalı yapılacak, aksi halde acık gerceklesecek. En
Buyuk Toton Sovalyesi secildikten sonra, buyuk Toton Sovalyelerini kendisi belirleyecek
ve siz sovalyelerin onayına sunacak. Eğer onerilen buyuk Toton Sovalyesi sizlerin
yannızdan daha az olumlu oy alırsa, yeni adayı siz sovalyelerin olusturacağı bir alt kurul
belirleyecek ve bu adaya En Buyuk Toton Sovalyesi'nin itiraz etme hakkı
bulunmayacak. En Buyuk Toton Sovalyesi secilebilmek icin gerekli niteliğe sahip olanlar
ya kendileri doğrudan aday olabilir ya da bir baskası onlan aday gosterebilir..."
Buyuk Toton Girisim Sovalyesi yeniden ayağa kalktı, salonu soyle bir suzdukten sonra
konusmaya basladı:
"Kılıcların temsilcisi Toton Sovalyeleri, secim gundemini yeni oğrendiniz. Tarihten gelen
sağduyunuzla en doğru secimi yapacağınızdan eminim. Kendi aramzdada son durumu
değerlendirmek isteyebilirsiniz ya da biz buyuk Toton Sovalyelerinden daha fazla bilgi
almayı arzulayabilirsiniz. Bu nedenle toplantıya iki saat ara vermeyi uygun gorduk.
Unutmayın ki, biz her sıkıntıdan sonra daha guclenmis olarak tarih sahnesinde yerimizi
aldık. Bu bugun icin de yarın icin de gecerlidir..."
53
"Akın kalk artık!" Uyku sersemliği icindeki Akın sasaladı. Vucudu gevsemis ve melekler
gibi uyumustu. Ama kim kendisine boyle sesleniyordu ? Mutlaka bir yere gec kalmıstı ki
onu uyanyorlardı.
Trenin sarsıntısını hissetti. Bir gece once olanlar geldi aklına. Gozlerini acmadan
muzipce gulumsedi.
"Kalk cok gec oldu!"
Kim keyfini bozuyordu yahu ?
Akın istemeye istemeye gozlerini actı. Tam karsısında Lacin oturuyordu. Ciddi bir sekilde
yuzune bakıyordu. Akın kollarını iki yana actı. Bekledi ki Lacin kollan arasına gelsin ve o
da guzel kadını doyasıya opsun. Ama Lacin hic oralı olmadı.
Akın'ın kolları bombos kaldı. Acaba bir gece oncesini yanlıs mı hatırlıyordu ? Belki
icmeye erken baslamıstı, ama yanılmasına imkan yoktu.
"Sana neler oluyor Lacin" diye soylendi.
"Konusmayı bırak da bir an once giyin" yanıtını aldı.
Daha da sersemlemis sekilde ayağa kalkan Akın, trenin sarsıntıları arasında Lacin'in
kompartımanın dort bir yanından bulup topladığı kıyafetlerini acemice giymeye
basladı. Aklı olan biteni almıyordu.
Lacin'in karsısına oturdu, bir sigara yaktı ve dusunmeye basladı.
"Bu kadar dusunmene gerek yok Akın, dun gece yasandı ve bitti..."
"Nasıl olur, daha birkac saat oncesine kadar iki sevgiliydik, simdi yıllar sonra gorusen iki
eski arkadas mıyız yani ?"
Lacin gulmeye basladı.
"Evet tam senin dediğin gibi iki eski arkadasız. Dun gecenin yasanması gerekiyordu ve
yasandı. Simdi aklımızdan dun geceyi cıkaralım istersen..."
"Nasıl olur Lacin ? Ben sokak kopeği değilim ki, onume cıkan ilk disiyle duzusup arkamı
donup gideyim!"
Akın bu sozlerini cok beğendi. Simdi kendisinin ne olduğu onemli değildi. Bu arada
unutmadan eklemeli, Akın'da da biraz sokak kopekliği durumu vardı. Hatta oldukca
fazla diyebiliriz. Ama Akın yattığı kadınları sevdiğine kendisini inandırırdı. Kadınlar ise
sevilmeye inanma eğilimi gosterirlerdi. Mademki bir kadını koynuna alıp yatmıstı, o
zaman onu bir daha gormese bile sevmeye devam ederdi.
"Bak Akın bunun normal bir davranıs olduğunu sanmıyorum. Dun gece yoğun duygular
icindeydim. Senin baska bir kadınla kompartımanda kapalı kapılar ardında olmanı
kıskandım. Zaten seni ilk gorduğum anda beğenmistim. Dun gece sen cok yalnızdın,
ben de oyle. Ama ne yazık ki benim iliskilerim boyle cok kısa surer. Yarın ne olacağımızı
kimse bilemez. Bu alıskanlık bende cephedeyken basladı. Beğendiğim kisilerin birer
ikiser olmesinden sonra belki de ecelden kacmak ya da beğendiğim insanlan
uzaklastırmak icin tek gecelik asklarla yetindim."
"Allahım ne olur bir kere de normal birini karsıma cıkar!" diye icinden yakaran Akın,
Lacin'in soylediklerini anlamıs ve onaylamıs gibi kafasını salladı.
Akın'ın kafasını sallamasıyla birlikte kompartımanın kapısı da aynı ritimle vurulmaya
baslamıstı. Turk Sinan'ın sesi geldi kapının ardından:
"Bey bey hadi hazırlan birazdan ineceğiz..."
Akın sasırmıstı. Baku'ye gideceklerini sanıyordu ve hesaplan-na gore de daha birkac
saatlik yol olmalıydı onlerinde. Kapıyı actı, onde Turk Sinan, arkasında Kenan gulerek
genc adama bakıyorlardı.
"Bey, Baku'de değil biraz sonra trenin duracağı kucuk bir istasyonda inip once Maraza
kentine gideceğiz" dedi Turk Sinan. Sonra da her zamanki gibi gulumsemeye devam
etti: "Bey dun geceyi iyi gecirdin mi?"
Dun gece olanlardan Turk Sinan ve Kenan haberli miydiler acaba ?
Akın bu konuda en kucuk bir ipucu vermemeyi yeğledi ve kapının onunden geri
cekilerek Turk Sinan ile Kenan'a iceri girmeleri icin yol verdi.
Turk Sinan oturur oturmaz ne yapacaklannı anlatmaya basladı:
"Bey bundan sonra rahatsın, cunku Azerbaycan topraklarında-sın, dostlar arasındasın...
Simdi bizi istasyonda karsılayacaklar ve iki arabayla Maraza'daki bir dostumuzun daha
doğrusu eski dava arkadasımızın evinde bir sure dinleneceğiz. Ardından da Nahcıvan'a
gececeğiz."
"Tamam Turk Sinan, dostlar arasında olduğumu zaten biliyorum da pesimdeki su
Alman'ı nasıl ekeceğiz ?"
Turk Sinan'ın yerine Kenan yanıtladı bu soruyu:
"Bey, sen merak etme, Alman pici artık seni izleyemeyecek !"
"Peki bu nasıl olacak ?"
Turk Sinan gayet soğukkanlı bir sekilde araya girdi:
"Dun gece trenden indi!"
Akın bir onceki gece ne kadar cok seyin olduğunu dusundu. Kenan pis pis sırıtarak
devam etti:
"Tren son suratle giderken, Alman'ın inmesine bizzat ben nezaret ettim bey!"
"Kenan yoksa adama bir sey mi yaptın?"
Turk Sinan yeniden araya girme ihtiyacı duydu:
"Akın dun gece sen fark etmedin, ama Alman cocuk az daha senin kompartımana
girecekti. Gerci Lacin yanındaydı ve seni koruyabilirdi, ama Kenan hicbir seyi sansa
bırakmaz biliyorsun. Adam elinde bıcakla senin kompartımana girerken, Kenan
durdurdu onu. Tabii doğal olarak bir baskasının kompartımanına habersizce girmenin iyi
aile terbiyesi almayan cocuklara ozgu bir davranıs olacağını anlatacağı yerde, Kenan
Alman'ın anlayacağı lisandan konustu. Baska caresi de yoktu. Sizi gafil avlayabilirdi..."
Akın kıpkırmızı kesildi. Su Sinan Bey devamlı "gafil avlanmaktan" bahsediyordu. Onu
korumak icin kompartımanına gelen kadınla yatması hic yakısık alır bir davranıs değildi.
Lacin'i onun bastan cıkardığını, hatta zorladığını dusuneceklerdi. Bu da karizmasının
sarsılmasına neden olurdu.
En iyisi bu konuyu daha fazla desmemekti. Akın, Kenan'a candan tesekkur etti.
"Bir sey değil bey, bugun sana yarın bana! Susa'da sen de benim hayatımı kurtarmıstın.
Sana bir turlu dilediğim gibi tesekkur etme fırsatım olmamıstı. Kısmet buguneymis. Simdi
odestik, ama yine aynı durumla karsı karsıya kalsam, seni korumak icin aynı sekilde
davranınm bey..."
Akın yıllar oncesine donup, Dağlık Karabağ'ın Azeri baskenti Susa'da yasadıklarını
hatırlamak istemiyordu. Hos zaten Susa da elden gitmisti, Ovalık Karabağ'daki Akdam
da. Lacin de...
Lacin'in sozleri Akın'ı dalmak istemediği hayallerin karabasanından kurtardı:
"Ve savas devam ediyor, hayat suruyor. Bizler de yasamaya calısıyoruz, hepsi bu. Yani
bu kadar basit!"
Keske bu kadar basit olsaydı...
54
Ağabey'in makam odasında celik bir masa, celik dosya dolabı, iki suni deri misafir
koltuğu ve arasında da celik bir sehpa vardı.
Yani otuz yıl oncesinden kalma bir burokrat odasıydı. Suni deri makam koltuğunun
arkasındaki gri yağlıboya duvarda da bir Ataturk posterinden baska bir sey asılı değildi.
Masasının uzerindeyse eski model bir telefondan baska ne bir sumen ne de kalem
takımı vardı. Kisiliksiz mobilyaların suslediği kisiliksiz bir odaydı.
Ağabey, masasının basında koltuğunda kaykılmıs, ellerini basının arkasına kenetlemis
hafifce sallanıyordu. Hicbir is yapmıyor, sadece zaman olduruyor gibi gorunuyordu.
Kapının calınmasıyla birlikte toparlandı ve sert bir sesle, "Gir" diye bağırdı.
Kapıdan once asker tıraslı bir delikanlı girdi, ardından Hasan Pasa. Ağabey bir el
isaretiyle delikanlının dısarı cıkmasını istedi, ardından ayağa kalkarak Hasan Pasa'yla
kucaklastı:
"Pasam coktandır sizi gormek istiyordum. Kısmet buguneymis."
"Ben de sizi ozledim, ama bu kez karsılasmamız sizce de biraz resmi olmadı mı ?"
"Hele bir oturun pasam size anlatacaklarım var..."
Ağabey masasındaki telefonu actı karsısına cıkan kisiye iki Turk kahvesi soyledi.
Besbelli bu telefon baska bir is icin kullanılmıyordu. Kahveler gelene kadar havadan
sudan konustular. Sonunda Ağabey bu bulusmanın ardında yatan gayeyi acıkladı:
"Pasam size ihtiyacımız var. Sizi yeniden aramızda gormek istiyoruz..."
"Yahu ben bu islerden aynlalı yıllar oldu. Oğrendiklerimi unutmaya baslamısken, siz
beni yeniden goreve cağırıyorsunuz."
"Bunu hepimiz biliyoruz pasam, ama kritik bir operasyon icin size ihtiyacımız var. Ulkenin
ihtiyacı var, en onemlisi devletin var."
"Bak boyle konusunca akan sular durur. Anlat bakalım ne yapacağız."
Ağabey kahvesinin son yudumunu ve hemen ardından yanında duran buz gibi soğuk
bir bardak suyu soluksuz icti. Eliyle ağzım soyle bir sildikten sonra gerekli acıklamalara
basladı:
"Pasam biliyorsunuz, Kuzey Irak'ta kritik bir konumdayız. Devletin cıkarlarını sonuna
kadar savunmamız gerek. Bu konuda sizin yardımınıza ihtiyacımız var."
Hasan Pasa keyifle kıpırdandı. Ağabey devam etti:
"Yıllar once Paris'te gorevliyken Kuzey Iraklı bir elemanla temasa gecmistiniz. Sizin
kontrolunuze girmeyi kabul ediyordu, ama bu is icin Ankara'dan onay cıkmamıstı."
Hasan Pasa bahsedilen kisiyi hemen hatırladı ve "Bana bu adam isimize yaramaz
denmisti" diye konustu.
"O zamanlar merkezde gorev yapanlar cok yanılmıs pasam. Sim-
J
di o eleman Kuzey Irak'ta kilit bir pozisyonda. Bizimkiler kendisiyle temasa gectiler. Tabii
adam fiyatını cok yukseltmis. Bu artısı kabul ettik, ama bir baska sartı daha var. Yine
sizin kontrolunuze girmek istiyor. Sizden baska kimseye guvenmeyeceğini soyluyor."
Biraz burulmasına rağmen Hasan Pasa oneriyi kabul etti. O mesleğe geri donerse,
kuskusuz onemli bir operasyonu yonetmeliydi, basit bir kontrolorluk egosunu pek tatmin
etmezdi. Ama yine de kıyısından kosesinden de olsa mesleğe geri donmek emekli
yasamından cok daha iyiydi.
Ağabey ayağa kalktı:
"Tamam resmi gorusmemiz burada tamamlandı. Ayrıntılar daha sonra teknisyenler
tarafından size bildirilecek pasam. Simdi bu sıkıcı odadan kendimizi dısarı atmaya ne
dersiniz ? Gelin yeniden birlikte calısmamızı kutlayalım."
Hasan Pasa ile Ağabey Boğaz'da kucuk bir balıkcı meyhanesine gittiler. Birkac kadeh
rakıdan sonra gecmis gunlerden konusurlarken Hasan Pasa aklına gelen soruyu yoneltti:
"Bizim Akm'dan bir haber var mı ?"
"En son aldığım bilgiye gore, Akın Azerbaycan'da rejim muhalifleriyle birlikte ortadan
yok oldu. Biz son darbe girisiminden sonra Azerbaycan'daki muhaliflerle bilgi alısverisi
icin bile olsa gorusmediğimiz icin Akm'ın izini de kaybettim."
Ağabey biten bardağını yeniden rakıyla doldurdu ve "Pasam, sana bir sey itiraf etmek
istiyorum" dedi.
Hasan Pasa merakla karsısındakinin yuzune baktı, Ağabey devam etti:
"Ben bu Akm konusunu hic ciddiye almadım. Herifin gercekten bildiği ve takip ettiği bir
sey varmıs. Đstihbaratcı sezgilerim beni cok yanılttı. Kısaca ben bu olayı atladım. Devre
dısı kaldım. Đsin komik tarafı, benim boyle atalet icinde kalmamı yanlıs yorumlayan dost
istihbarat orgutleri de isin pesini bıraktı. Bakalım bomba ne zaman ve nasıl patlayacak ?
Umarım bombanın patladığı anda Akın'ı kontrol etmeyi basarabiliriz."
Hasan Pasa bir sey biliyormus gibi mırıldandı:
"Akın konusunu bana bırak..."
55
Akın ve Azeri dostlarının bulunduğu tren giderek yavasladı ve kucuk bir istasyonda
durdu. Onlann perona atlamasıyla tren yeniden
hareket etti. Program dısı bu kucuk duraklama ya yuklu bir rusvete mal olmustu
ya da Turk Sinan'ın nufuzunu kullanmasına. Tren uzaklasana kadar ıssız peronda
beklediler. Kimse onlann inmesini fark etmemisti.
Tren gozden kaybolur kaybolmaz aniden yerden bitmis gibi dort genc Azeri ortaya cıktı.
Sinan Bey, "Ooo bizim civanlar gelmisler bile" diyerek onları kucakladı ve tek tek Akınla
tanıstırdı.
Hep birlikte istasyon binasının arkasında duran kulustur iki Lada marka arabanın yanına
gittiler. Akın ve Sinan Bey yesil arabanın arka koltuklarına gectiler, Lacin ile Kenan da
arkadaki arabaya. Azeri gencler de ikiser ikiser araclara bindiler.
Yesil Lada roket gibi fırladı. Akın arkasına baktı, toz bulutundan baska bir sey goremedi.
Koy yoluna benzeyen bir yolda hızla ilerlemeye basladılar. Yarım saat kadar sonra
Akın'ın bulunduğu arabanın soforu sert bir fren yaparak aracı sağa yanastırdı. Sinan Bey
uyukluyordu. Soforun yanında oturan gencin inmesiyle birlikte araba yeniden hareket
etti. Azeri sofor arabayı cok sert kullanıyordu. Akın'ın midesi ağzına geldi. On-on bes
dakika sonra biraz once arabadan inen genc Azeri yine yolun kenarındaydı. Araba
durdu. Genc iceri atladı ve araba yine roket gibi fırladı.
Bu son sarsıntıyla birlikte Sinan Bey de gozlerini actı ve Akın'a donerek, "Bey, dun gece
hic uyuyamadım. Simdi icim gecmis iste" dedi.
Yorgunluk Sinan Bey'i olduğundan da yaslı gosteriyordu. Zaten adam ellili yaslarını
suruyordu, ama o sabahki goruntusu kendi halinde bir dede gibiydi.
Akın eski dostunu da maceraya suruklediği icin vicdan azabı duydu. Sonra da bu
duygudan kurtulmak icin hemen dusuncelerini değistirdi.
"Sinan Bey onumde oturan genc yarım saat once arabadan indi, on bes dakika once
de yeniden bindi. Bu nasıl oldu ? Biz dumduz yolumuza gitmiyor muyuz ?"
"Bey bey, bunu biz Ruslardan oğrendik. Sovyetler doneminde KGB tarafından
izlenmemek icin bu yontemi kullanırdık. Yani done done gider, arada arkaya bir gozcu
bırakır, izlenip izlenmediğimizi anlardık. Hos simdi bu onlemlere pek gerek yok, ama
bizim civanlar biraz oyun istiyorlar anlasılan. Boyle davranarak sanki o eski gunlerdeki
gibi macera yasadıklarını sanıyorlar. Ama onlann yası o olaylan hatırlayamayacak
kadar kucuk. Bırakalım da biraz eğlensinler bey..."
Akın'ın soyleyecek bir sozu yoktu. Herkes kendi hesabına bir
seyler yapıyor, daha doğrusu kendine masturbasyon yapıyordu.
Done done ilerlerken Akın da Sinan Bey'e uymaya calıstı ve gozlerini kapayarak
uyumayı denedi. Bunda da basarılı oldu.
Bir sure sonra, Sinan Bey'in omzunu durtmesiyle gozlerini actı Akın.
"Bey bey uyan, geldik !" diyordu Sinan Bey.
Nereye gelmislerdi ? Hava kararmaya baslamıstı ve Akın nerede olduklarını bilmiyordu.
Sinan Bey'in arkasından arabadan indi ve bahce icindeki tek katlı eve yurudu.
Bahcedeki kopek havlamaya baslayınca kapıya cıkmıs, ev sahibi olduğu anlasılan
genc adam bağırarak hayvanın susmasını sağladı.
Ev sahibi ile Sinan Bey kucaklastılar. Tabii ardından Akın da... Evden iceri girip salona
gectiler. Akın, kendilerini bekleyen Lacin ile Kenan'ı gorunce sevindi. Daha doğrusu
Lacin'i gorunce sevindi.
Ev sahibi Kamil otuz-otuz bes yaslarında yumusak baslı bir gencti. Akın'dan ozur
dileyerek soze basladı:
"Bey, bu Sinan Bey konak getireceğini soylemedi. Benim evim senin evin, ama
yeterince ağırlayamazsak kusura kalma."
"Kamil Bey, madem senin evin benim evim, o zaman ben konuk değilim. Kendi
evimdeyim."
Kamil, Akm'ın bu sozlerine bir cocuk gibi sevindi ve iceriye seslenerek esinden cay
getirmesini istedi. Kamil'in esi bir kuğu gibi suzulerek salona girdi once masaya kaseler
dolusu recel, marmelat, bal ve bonbon seker tasıdı. Ardından koskoca bir semaverle
buyuk boy cay bardaklarım getirdi.
Herkes cayını aldı, icine de zevkine gore seker yerine recel, marmelat veya bal kattı.
Ya da Kenan gibi isteyen once ağzına bir bonbon sekeri attı, sonra cayını ağzındaki
sekerden suzdurerek tatlandırdı.
Cay keyfiyle birlikte herkes gevsedi. Saatler akıp gecti. Bir gece once yasananlar
tamamen unutulmus gibiydi. Bahcedeki kopeğin yeniden havlamaya baslamasıyla
birlikte basta Akın olmak uzere hemen herkes irkildi. Kamil kapıya gitti. Đceri
donduğunde yanında kısa boylu, gobekli ve ağzı alkol kokan bir adam vardı.
Sinan Bey ayağa kalkıp bu yeni gelenle kucaklasmadı. Tabii Akın da. Adam
kafasındaki kasketi ve uzun pardosusunu cıkarmadı, elindeki spor cantasını da hic
bırakmadı.
Sinan Bey ayağa kalktı ve bir bas isaretiyle Akın'm kendisini izlemesini istedi. Salondan
arkadaki bir odaya gectiler. Yeni gelen yabancı da Sinan Bey ile Akm'ı takip etti.
Diğerleri salonda kaldı.
Odaya girince yabancı adam duvarları inceledi. Odadaki divanın
uzerine cantasını koyup actı. Cantadan rulo haline getirilmis gri bir kumas topu
cıkardı. Sonra yine cantasından cıkardığı tel zımbayla kuması duvara iyice sabitledi.
Ardından kumasın onune bir tabure cekti ve yaptığı ise hayranlıkla baktı.
Bu sırada Sinan Bey dısarı cıktı. Akın olan bitene bir anlam veremiyordu. Yabancı adam
cantasından kirlenmis bir havluya sanlı bir paket cıkarıp ozenle divanın uzerine koydu.
Ardından yine ilkine benzer bir paket daha cıkardı.
Yeni gelen adam bir sihirbazdı sanki. Yine spor cantasının icine eğildi. Yeni bir seyler
cıkarırken metalin metale surtunmesinden doğan sesler geldi. Cantadan metal cubuklar
cıkınca Akın icin bilmecenin son parcası da cozulmus oldu. Adamın son cıkardığı sey
Sovyet yapımı ilkel bir sehpaydı. Adam ozenle sehpayı kurdu. Ardından havluya sarılı ilk
paketi actı. Havlunun icinden Akm'ın tahmininin aksine eski bir Asahi Pentax fotoğraf
makinesi cıktı. Oysa Akın Sovyet malı bir Zenith bekliyordu.
Makineyi sehpaya sabitleyen adam Akın'ı bir kez daha sasırttı. Đkinci havlunun icinden
ise Metz 45 CT5 profesyonel bir flas cıkardı.
Sinan Bey de elinde beyaz bir gomlek, kırmızı kravat ve lacivert kadife bir ceketle
odaya girdi.
"Akm bunları giy de bir vesikalık fotoğrafını cekelim."
Akın Sinan Bey'in getirdiklerini giyerken, "Bu flasla vesikalık fotoğraf iyi cıkmaz. Yabancı
adam beni iyice sasırtmak icin cantasından bir de paraflas cıkarmalıydı" diye
dusunuyordu.
56
Brigitte Diels Batum'da kaldıkları otelin teras barında gozleri Karadeniz'e dalmıs
oturuyordu. Akın Dedel'i bir turlu aklından atamıyordu. Turk gazeteciye karsı
karmakarısık duygular icindeydi. Ondan nefret mi ediyordu ? Yoksa cekimine mi
kapılmıstı ?
Batum Garı'nda son karsılastıkları aksam gozleriyle onu adeta yiyip bitirmisti. O an Akın'ı
Brigitte'nin eline verseler ne yapardı bilemiyordu. Brigitte'nin davranısı mutlaka uclarda
olurdu. Ya genc adamı elleriyle parcalardı ya da hemen kollarına atılır cılgınca
sevismelerinin ardından hic yasamadığı kadar muazzam bir orgazma ulasırdı.
Akm'la sevismeleri aklına gelince, Brigitte urperdi. Đci bir hos oldu ve Karadeniz'e daha
hulyalı bakmaya basladı.
Brigitte Diels'i daldığı bu ruyadan Kari Krenchel'in sesi uyandırdı:
"Yok. Kimseden haber yok. Sanki yer yarıldı da yerin altına girdiler..."
Brigitte ilk anda afalladı ve kimden bahsedildiğini anlayamadı:
"Kimler kayboldu yine ?"
Krenchel, Diels'e "Sacmalama" der gibi baktı ve genc kadının yanına oturdu:
"Kim olacak Turk gazeteci ile Eduard Raeder'den bahsediyorum. Simdiye kadar bir
haber cıkması lazımdı, ama her tarafta sessizlik hakim."
"Cecenler ne diyorlar bu ise ?"
Kari Krenchel barmenden bir bira istedi ve servis yapılana kadar bekledikten sonra
konustu:
"Cecenler Eduard ile Turk gazetecinin anlasma kurallarına uygun olarak Gurcistan'ı terk
ettiklerinden eminler. Onlara kalırsa her iki taraf da anlasmaya uymus ve sorun
cozulmus."
Akın ile Eduard Raeder'in Gurcistan sınırlarını terk etmeleri hic kuskusuz Cecenler ile
Gurculere derin bir nefes aldırmıstı. Gerisi onları ilgilendirmezdi. Az daha kendi topraklan
uzerinde gerceklesebilecek bir kavga son anda onlenmis ve simdi herkes kendi isine
bakıyordu. Yer altındaki dunyanın carklan eskisi gibi kusursuz donuyordu.
Brigitte Diels ile Kari Krenchel'e ise Karadeniz uzerinde gunbatımını seyretmekten baska
bir is kalmamıstı anlasılan.
ikili hic konusmadan giderek kararan denizi izlemeye devam etti.
Brigitte Diels'in icini huzun kaplamıstı. Bir daha Akm'ı gorup goremeyeceğini
dusunuyordu. Bu hikaye boyle bitemezdi.
Kari Krenchel'in tipik Alman beyni ise gecenin romantizmiyle ilgilenmiyor, kafasından
olasılıklan geciriyordu. Aklına biraz da gec gelen soruyu genc kadınla paylastı:
"Bizim Alman gencler nerede ?"
Đkisi de birbirlerine bos gozlerle baktılar.
Anlasılan Eduard'ın trene binmesinden sonra, Turkiye'den ca-ğırdıklan Neonaziler yine
bos oturmaktan sıkılıp Batum'un batakhanelerini turluyorlardı.
"Bu adamlarla da basımız dertte !" diye soylendi Krenchel.
Genc kadın, Krenchel'in yakınmasıyla hic ilgilenmedi. Bu onun sorunu değildi.
Kari Krenchel, kendi kendine konusmaya basladı:
"Bu genc Neonaziler basımıza is acacaklar. Hem bir ise yaramıyorlar hem de gerekli
oldukları zaman onlan bulabileceğim supheli...."
Brigitte Diels hic oralı değildi. Karanlıklar icinde Karadeniz'i seyrediyordu.
Krenchel bir an durdu, genc kadına baktı. Acaba gozlerini ufka dikmis zifiri karanlıkta
ne gormeyi amaclıyordu ki ?
"Brigitte ne dersin, burada beklemekten sıkılmadın mı ? Belki de yeniden Turkiye'ye
donmek en iyisi..."
Genc kadın urperdi, gozlerini Karadeniz'den ayırmadan yanıtladı:
"Bilmem. Sen nasıl istersen ?"
"Ben diyorum ki Turkiye'ye donelim. Ama bolgeden fazla uzaklasmayalım. Bu arada
Neonazilerin de icabma bakmak gerek tabii."
"Neonazilere ne yapacaksın ?"
Bu sorunun yanıtı Kari Krenchel'in kafasında olusmustu. Hemen cevap verdi:
"En aklı basında goruneni olan su uzun boylu sansını burada nobetci bırakalım. Tek
basına olursa simdiki kadar dağıtamaz. Diğerleri de bizimle birlikte geri donsun."
"Peki neyin nobetini tutacak ki ? Sen Akın'ın buraya doneceğine ihtimal veriyor musun
?"
"Hic belli olmaz. Batum'u bos bırakamayız. Aslında ben de pek ihtimal vermiyorum,
ama Akın burada gorunurse zaten Cecenlerle bası belaya girer. Adamımız da bize
haber verir ve gelip duruma el koyabiliriz."
Brigitte Diels icin hava hostu. Genc kadın tuhaf bir yorgunluk icindeydi. Cevresinde olup
bitenleri umursamayacak kadar yorgundu hem de. Ama karsısındakine ayıp olmasın,
onun planlannı paylasmak istiyor gorunsun diye oylesine bir soru yoneltti:
"Bizim ne yapmamız gerekiyor ?"
Kari Krenchel biraz dusundu ve bir onceki geceden bu yana kafasında gelistirdiği
plana son seklini verdi.
"Biz hep birlikte Turkiye'ye donus yapanz. Neonazileri Đstanbul'a yollayacağız. Onlar
oradaki dostlarımızın himayesinde bizden bir haber bekleyecekler. Biz de seninle
Brigitte, Turkiye'nin doğusunda hem is ziyareti hem de turistik gezi yapacağız !"
Brigitte'nin kafası karısmıstı.
Kari Krenchel barmenden isaretle birer bira gondermesini istedi. Biralar gelip de bir fırt
ictikten sonra anlatmaya koyuldu:
"Brigitte, benim bugunlerde Turkiye'nin doğusunda bir ise baslamam
gerek. Bu bolgede koylulerin organik tarım yapması icin bir konsorsiyum
kuruldu ve Alman sirket adına bu organizasyonu ben yuruteceğim."
Sasırmamak elde değildi. Daha dune kadar orta yaslı adam Hit-ler'in varisini bulup
Dorduncu Reich'ı kurmayı amaclıyordu. Bugun ise kalkmıs Turkiye'nin doğusunda
organik tarım yapmaktan bahsediyordu. Brigitte derin bir soluk aldı ve hemen aklına
Akm Dedel geldi. Belki de Akın'm sozunu dinleyip, onunla Beysehir'de balık ciftliği
kurmak icin mucadele etseydi daha iyi olurdu diye dusundu. Biraz daha dusundu. Bu
fikir ona giderek cok cazip gorundu.
Ama fırsat bir kere kacmıstı. Turkiye'ye gitmek iyi fikirdi. Brigitte Diels, Akın'ın bir daha
Batum'a donmeyeceğinden neredeyse emindi. Onunla bir kez daha karsılasırsa, bu
bulusma kuskusuz Turkiye'de gerceklesecekti. Đste o zaman ak koyun kara koyun
ortaya cıkacaktı. Brigitte Akınla ne yapacağına onu ilk gorduğu an karar verecekti.
Simdilik Batum'da bos bos oturacağına, Doğu Anadolu'da gezmek genc kadın icin cok
daha cazipti. Bu kez Kari Krenchel'e coskuyla bir soru yoneltti:
"Turkiye'ye ne zaman geciyoruz ?"
"Yarın Batum'da gerekli duzenlemeleri yaparız. Bir sonraki sabah da Turkiye'ye
doneriz..."
57
Akın da bir an once Turkiye'ye donmeyi dusunuyordu. Batum'da onemli bir badire
atlatmıs, yolda da pesindeki Alman'ı ekmisti.
Simdilik misafir olduğu Kamil'in evinde tanımadığı adama poz vermekle mesguldu.
Yarın ne olacağı belirsizdi. Ama Turk Sinan sozunu tutar ve mutlaka onu bir an once Turk
topraklarına gecirirdi.
Akın'la isi biten yabancı adam titizlikle esyalarını topladı, cantasına yerlestirdi ve geldiği
gibi sessizce cekip gitti. Adam gittikten sonra Akın onun tek bir kelime bile
konusmadığını fark etti. Garip bir adamdı. Her sey garip değil miydi zaten ? Akm neden
vesikalık fotoğraf cektirdiğini bile bilmiyordu.
Akın'ın bilmediği daha cok sey vardı. Ama simdilik Azerbaycan topraklannda pesinde
Almanların olmadığına neredeyse emindi. Ve bu da ona kısmi bir rahatlık veriyordu.
Sinan Bey'le yeniden salona donduklerinde Lacin ile Kenan'ın masada yerlerini almıs
beklediklerini gorduler. Kamil de elinde bir tepsiyle onların hemen arkasından iceri girdi.
I
"Siz gelmeden baslamadık. Ama acımızdan da olduk, icerde biraz daha fazla
kalsaydınız ne yapardık bilemiyorum" dedi Kenan.
Sinan Bey ters ters baktı:
"Abuk sabuk konusma iceride oyun oynamadık ya. Onemli bir is hallettik."
Akın'ın kafası da hala bu onemli ise basmıyordu.
Ev sahibi Kamil ise olan bitenle hic ilgilenmiyor, masaya bir seyler tasımaktan kendini
alamıyordu.
Kamil'in isi bitince masa bir ilkbahar bahcesine benzedi. Birbirinden değisik otlar, taze
soğan, turp gibi kokler masayı tam anlamıyla donatmıstı. Sinan Bey herkesin kadehine
votka koydu. Daha doğrusu boğma rakı koydu.
Sovyetler Birliği'nin son doneminde halkı alkolizmden korumak icin yonetim votka
fiyatlarını anormal artırmıstı. Vatandas da bu pahalılıkla basa cıkamayınca evlerde
yapılan boğma rakıya yonelmisti. Yonetim değistikten sonra her ne kadar icki fabrikaları
ozellesse de fiyatlar asağıya dusmemisti doğal olarak. Halk da votka niyetine boğma
rakı icmeye devam etti.
Akın boğma rakıyı sevmezdi, ama bu Azeriler de isi biliyorlardı canım. Kucuk bir fırt rakı,
ardından bir tutam yesillik insanın ağzında her defasında değisik bir aroma bırakıyordu.
Her fırtla birlikte değisik bir tat ve birkac kadeh sonra insan sarhosluğun ilk belirtilerini
hissetmeye baslıyordu. Akm, "Ulan inek gibi otla rakı icersem olacağı bu !" diye
dusunurken Kamil'in esi yine bir kuğu gibi suzulerek salona girdi.
Ellerinde birer caycı askısı tasıyor gibiydi. Tepsileri dikkatle masaya yerlestirdi. Tepsilerin
altlarında koz haline gelmis komurler vardı ve birbirinden guzel terbiye edilmis etler
sislere gecirilerek bir piramit gibi tepsilere dikilmisti. Tabii ki etler pismisti. Tepsideki koz
sadece sıcak durmalarını sağlayacak kadardı.
Kamil'in esi tepsileri tasıdı durdu. Tum ısrarlara karsın masaya oturup onlarla yemedi.
Saatler saatleri kovaladı. Azerbaycan'da da adabıyla yenen aksam yemeği insanı
yoruyordu. Akm gibi diğerleri de pestile donmuslerdi.
Sonunda Kamil, Akm'a odasını gosterdi.
Akın sızmak uzereydi. Ama yine de uyumamak icin direniyor, Lacin'in bu gece de
yanına gelmesini umuyordu. Ve sonunda Akın, Lacin'i hayal ederken sızdı kaldı.
Sabah erken saatte Turk Sinan'ın isaretparmağıyla omzunu durtmesi uzerine uyandı
Akın.
J
"Bey bey, hadi sabah oldu. Bugun yolumuz uzun" diyordu Sinan Bey.
Akın hayal kırıklığı icinde gozlerini actı. Lacin yanma gelmemisti iste. Yine aynı ruh hali
icinde giyindi ve kendisini kahvaltıya bekledikleri salona gecti. Lacin burada da yoktu.
"Sinan Bey, Lacin ile Kenan neredeler ?"
"Akın onlar sabah erkenden gittiler, bundan sonra kalan yolu birlikte yapacağız."
Belki bu daha iyiydi. Akın artık yolculuğunun sonuna yaklasmıstı ve tamamen Hitler'in
oğlu uzerine konsantre olmalıydı.
"Sakın unutma, benim evim senin evin" dedi Kamil vedalasırken. Akın da yeni tanıdığı
bu Azeri gence icten tesekkur etti.
Sinan Bey, Akın'ı yeni suruculeri ve korumalarıyla tanıstırdı. Ardından bu iki gencle bir
kenara cekilip kısa bir sure gorusen Sinan Bey Akm'ın yanına geldiğinde yuzu
guluyordu.
"Bey bey, tamamen izin kayboldu. Senin burada olduğunu kimse bilmiyor. Pesinden
gelen kimse de olmamıs."
"Sinan Bey, Đstanbul'dan yola cıktığımdan beri pesimde kimseyi goremedim, ama onlar
beni her defasında buldular. Umarım artık izimi tamamen kaybetmislerdir."
"Bundan hic suphen olmasın. Ama yine de biz bundan sonrası icin de onlemimizi aldık.
Hadi arabaya binelim."
Hep birlikte arabaya dolustular ve yola cıktılar. Yol boyunca Akın'ın bası dondu durdu.
Yine aynı metotla genis daireler cizerek gittiler. Yolda iki kez araba ve surucu
değistirdiler. Sanki oyun oynuyorlardı.
Sonra sabaha karsı bombos bir arazide durdular. Akın neden burada durduklannı
sordu.
"Uyumana bak bey, sabaha kadar burada beklemeliyiz" yanıtını aldı Sinan Bey'den.
Akın'ın biraz ici gecer gibi oldu. Gozlerini actığında onunde tel orgulerle cevrili genis bir
duzluk uzanıyordu. Etrafına baktı, sol tarafta birkac kilometre ileride bir kasabanın ilk
evleri gorunuyordu.
Akın'ın uyandığını goren Sinan Bey arabanın yanına geldi.
"Bey, gunaydın. Biraz daha beklememiz lazım."
"Neredeyiz Sinan Bey ?"
"Fizuli kentinin yakınındaki havaalanındayız. Unutmadan, sana vermem gereken bir
emanet var."
Sinan Bey cebinden kucuk kırmızı bez ciltli bir defter cıkararak Akm'a uzattı.
"Nedir bu Sinan Bey ?"
"Senin pasaportun Akın. Sen yıllardan beri bizden biri gibiydin. Artık senin de bir Azeri
pasaportunun olması gerekiyordu. Onceki aksam fotoğraflannı ceken adamı
hatırlıyorsun değil mi ? Đste bu pasaportu sana o hazırladı."
"Sinan Bey bu sahte değil, değil mi ?"
"Akın, maalesef sahte, ama kimse gerceğinden ayırt edemez. Pasaport defteri,
kullanılan soğuk damgalar vesaire hepsi de gercek. Ama ne yazık ki biz iktidarda
değiliz, onun icin sana gerceğinden ayırt edilemeyecek bu pasaportu veriyoruz. Eğer
iktidarda olsaydık, seni hemen vatandasımız yapar, hatta diplomatik pasaport bile
verebilirdik..."
Akın bu pasaport jestine cok memnun olmustu. Gelecek gunlerin neler getireceği belli
olmazdı. Sayfalarını actı. Kamil'in evinin arka odasında cekilen resmine baktı. Sonra yeni
Azeri adını ezberledi ve pasaportu cantasına koyarken Sinan Bey uyardı:
"Bey, pasaportunu hemen kaldırma. Birazdan kullanacaksın !"
Akın sasırdı. Sinan Bey devam etti:
"Akın, pasaportunu iyice incelersen doğum yerinin ve resmi ikametgahının
Nahcıvan'da olduğunu goreceksin. Birazdan helikopterle Nahcıvan'a gececeğiz.
Biliyorsun Dağlık Karabağ'ı Ermeniler isgal ettikten sonra Nahcıvan'la karayolu
bağlantımız tamamen kesildi. Ancak helikopterlerle hava koprusu kurabildik. Ama
olanaklar sınırlı olduğu icin bazı kısıtlamalar da var. Sen Nahcıvanlı olarak gorunduğun
icin evine giderken helikoptere binebilirsin. Ben de Baku Universitesi'nden bir
gorevlendirme yazısıyla sozde oraya ders vermeye gidiyorum."
Cok gecmeden gokyuzunden helikopter sesleri gelmeye basladı. Akın ile Sinan Bey'in
bulunduğu yer birden kalabalıklastı. Hava koridorunun ilk seferi birazdan baslayacaktı.
Sovyet yapımı cift pervaneli hantal helikopter yavasca alanın ortasına kondu. Nereden
cıktığı belli olmayan uniformalı gorevliler tel orgulerdeki uzaktan fark edilmeyen kapıyı
actılar. Alana girmek isteyenler hemen kuyruk olusturdular.
Akın ve Sinan Bey de kuyruğun ortalanndaydı. Kapıdaki gorevli elindeki listeyle
yolcuların kimliklerini karsılastırıyor ve iceri gecmelerine izin veriyordu.
Sıra Akın'a geldiğinde gorevli bir elindeki listeye baktı bir de Akın'ın Azeri
pasaportundaki isme ve isminin yanına bir isaret koyarak iceri gecmesine izin verdi.
Akın kendisinden oncekilerin yaptığı gibi pervaneleri tamamen durmus helikopterin
yanına gitti.
Birazdan Sinan Bey de yanma gelmisti.
"Sinan Bey bu helikopter rezervasyonunu ne zaman yaptırdınız ?"
"Bey, iktidarda değiliz, ama yine de her yerde dostlarımız var."
Yolcuların tamamı tel orgulerden iceri gecince gorevli kapıyı kapattı ve bekleyenlerin
yanına geldi. Her seyin normal olduğunu goren pilot da bu sırada helikopterin kapısını
actı. Yolcular yaklasık yirmi kisiydi. Birer ikiser helikoptere bindiler.
Herkes yerini almıstı, ama helikopterde hareket etmeye yonelik herhangi bir emare
yoktu. Akın huzursuzlandı. Acaba kapıdaki gorevli herkesin adının yanına isaret koymus
muydu ? Yoksa sadece Akın'ı mı isaretlemisti ?
"Keske kağıda daha dikkatli baksaydım" diye dusunurken, pencereden bir toz
bulutunun helikoptere yaklastığım gordu. Akın yanında oturan Sinan Bey'e baktı. Orta
yaslı oğretim uyesi gayet sakin sanki evinin salonundaymıs gibi oturuyordu.
Toz bulutu biraz daha yaklasınca Akın bunun bir kamyonet olduğunu gordu. Bir iki
dakika icinde kamyonet helikopterin kapısına yaklasmıstı bile. Kasadan atlayan sivil
kıyafetli Azeriler buyuk telas icinde yanlarında getirdikleri cuvalları helikoptere
yuklemeye basladılar. Kısa surede yukleme tamamlanmıstı. Kamyonetle gelenlerden
biri de iceri girdi ve helikopterin kapısını kapattı. Simdi dev pervaneler donmeye
baslamıstı.
Helikopter de Akın'ı getiren araba gibi done done gidiyordu. Bir sure sonra ufak bir
yerlesim biriminin uzerindeydiler. Helikopter alcalmaya basladı. Akın bu kadar kısa
surede Nahcıvan'a varacaklarını sanmıyordu.
Helikoptere cuvalları tasıyan gruptan olan son binen adam kapıyı actı. Helikopter
yerden sekiz-on metre yukarıda asılı kalmıstı. Akın merakla bakınırken, adam cuval
yığınından bir tanesini secti ve acık duran kapıdan dısan attı. Akın'ın dısında helikopterdekiler
bu olayla hic ilgilenmiyorlardı. Sinan Bey usulca kulağına fısıldadı:
"Posta, ilac ve yiyecek atıyorlar."
Đster inanın ister inanmayın !
Helikopter, Noel Baba'nın kızağı gibi sağa sola uğrayıp yukarıdan cuvallar atarak
Dağlık Karabağ'ı asıp Nahcıvan'a ulastı.
Su Sinan Bey de muthis bir organizatordu doğrusu. Helikopterin indiği alanda Akın ile
Sinan Bey'i bir araba bekliyordu.
Sinan Bey'in Nahcıvanlı dostlan Akın'ı misafir etmek istediler. Mademki Sinan Bey'in
dostuydu Akın, o zaman onlann da dostu
sayılırdı ve birkac gun orada eğlenmeliydi.
Akın Nahcıvanlılara laf anlatamayınca Sinan Bey'den medet umdu:
"Sinan Bey uzun bir sureden beri size yuk oldum. Bir an once Turkiye'ye gecip oradaki
isimi halletmek istiyorum."
"Bey bey, kafamın tasını attırma. Sen bize yuk olmadın. Seninle eski gunlerdeki gibi
biraz dolastık iste. Ne zaman istersen kapımız sana acık. Đster Azeri pasaportunla gel
ister Turk, ekmeğimizi seninle paylasmaktan buyuk mutluluk duyacağız."
Akın kendisine yapılan bu iyilikleri hicbir zaman unutmayacağının bilincindeydi. Hele
bir Hitler'in oğlunu bulsun, paraya kavussun, karınca karannca bu iyiliklere karsılık
verecekti. Aklına Lacin geldi birden. Đci buruldu.
Sonunda Nahcıvanlılar da ikna olmuslardı. Hep birlikte arabaya doldular ve son surat
Nahcıvan'ı Turkiye'ye bağlayan Sederek sınır kapısına doğru yol almaya basladılar.
Akın'm ici icine sığmıyordu. Turk tarafında kendisini kotu bir surpriz beklemiyorsa, cok
kısa bir sure sonra Hitler'in oğluyla karsı karsıya gelecekti.
Olacakları dusununce heyecanla titredi...
Dorduncu bolum
58
Kılıcların temsilcisi Toton Sovalyesi lordlarım ! Lutfen yerlerinizi alın..."
Buyuk Toton Teskilat Sovalyesi yukarıdaki cumlesini birkac kez tekrar etmek zorunda
kaldı. Sonunda sovalyeler yerlerini aldılar ve salonda sessizlik sağlandı.
Bu olağanustu secim toplantısında verilen ara umulandan daha fazla olmus, ancak bu
calısmanın karsılığı da alınmıstı. Salonda bulunan sovalyelerin hemen hepsi ust
yonetimde bir değisikliğin olmasına sıcak bakmıslardı. Simdi is formalite secime ve yeni
En Buyuk Toton Sovalyesi'nin belirleyeceği yeni politikanın oğrenilmesine kalmıstı.
Buyuk Toton Kalem Sovalyesi salondakilerin tumumun dikkatini cektiğine emin olarak
yavasca ayağa kalktı.
"Simdi En Buyuk Toton Sovalyesi'nin secimine gececeğiz. Toplantının ilk bolumunde
duyurduğum niteliklere sahip adaylan onerebilirsiniz..."
Salonda kesin bir sessizlik vardı. Bilineni kimin ilan edeceği merak konusuydu. Orta
sıralarda oturan Frank Neurath ayağa kalkarak soz istedi:
"Cok zor bir donemden gectiğimizin farkındayım. Son yapılan yanlıslar da zaten
darboğaza girmis olan politikamızı icinden cıkılmaz hale getirdi. Yeni bir baslangıc
yapmalıyız. Tabii daha dinamik kadrolarla. Ancak bu hicbir zaman geleneklerimizi terk
edeceğimiz anlamına da gelmemeli. Bugun yaptıklarımızla, geleceğe karsı da sorumlu
olduğumuzu unutmayalım. Bu bağlamda bana gore, En Buyuk Toton Sovalyesi adayı
olarak en doğru secim Buyuk Toton Girisim Sovalyesi William Hoepner'i gostermektir.
Benim adayım Hoepner'dir."
Buyuk Toton Para Sovalyesi ayağa kalkarak soz istedi:
"Evet cok sey değisiyor. Hatta zamanla geleneklerimizde bile bazı sapmalar oluyor ve
biz bunu olağan karsılıyoruz. Simdi sizlere iki mesajım olacak. Đlki artık yoruldum.
Yeniden gorev almak istemiyorum. Bu sozlerim geleneklerimizden kucuk bir sapma
olarak nitelendirilebilir, ama artık yaslandım ve yerimi dinamik bir sovalyeye bırakmak
istiyorum. Đkinci ve en onemli mesajım da su olacak: En Buyuk Toton Sovalyesi olarak
ben de William Hoepner'den daha uygun bir kisiyi dusunemiyorum. Tabii siz sovalye
lordlanm her seyi cok daha iyi değerlendirirsiniz..."
Baska soz almak isteyen cıkmadı. Baska bir aday da...
Birkac dakika sonra Buyuk Toton Kalem Sovalyesi yerinden kalkarak konusmaya
basladı:
"Buyuk bir mutlulukla tum sovalyelerin tek bir aday uzerinde karar verdiklerini
goruyorum. Bu durumda geleneklerimize gore, secimi acık oylamayla yapacağız.
Buyuk Toton Girisim Sovalyesi William Hoepner'i En Buyuk Toton Sovalyesi olarak
secenler lutfen kılıclarını kaldırsınlar."
Salondaki tum sovalyeler, ilk sovalye oldukları an kendilerine verilen minyatur kılıclan
havaya kaldırarak oylamaya katıldılar.
Buyuk Toton Kalem Sovalyesi salona kabaca bir goz gezdirdi ve hukmunu bildirdi:
"Kılıcların temsilcisi Toton Sovalyesi lordlanm, yeni En Buyuk Toton Sovalyesi olarak
William Hoepner'i ilan ediyorum."
Salonda bulunan sovalyeler bunun uzerine hemen esleserek minyatur kuıclanm
birbirlerine vurmaya basladılar. Kılıc sakırtı-lan arasında Buyuk Toton Kalem
Sovalyesi'nin, "Kılıcların temsilcisi Toton Sovalyesi lordlanm, toplantıdan cıkarken secim
mazbatasını imzalamayı sakın unutmayın" sozleri gurultuye kurban gitti.
William Hoepner henuz koltuğundan kalkmamıstı. Kılıc sakır-tılan kesilince, Buyuk Toton
Teskilat Sovalyesi yanına geldi ve ayakta beklemeye basladı. Hoepner salondakilerin
tum dikkatini uzerinde topladığını hissedinceye kadar bekledi. Sonra ayağa kalktı ve
Buyuk Toton Teskilat Sovalyesi'nin refakatinde yeni koltuğuna, En Buyuk Toton Sovalyesi
makamına ilerledi. Salondakileri uc kez selamladıktan sonra da yerine oturdu.
Buyuk Toton Kalem Sovalyesi ayağa kalktı ve "Simdi de buyuk sovalyelerin secimine
geciyoruz" dedi.
Yeni En Buyuk Toton Sovalyesi konusmaya basladı: "Oncelikle benim yerimin yani
Buyuk Toton Girisim Sovalye-
I
si'nin yerinin doldurulması gerek. Bu gorev icin sovalye Frank Neurath'ı oneriyorum."
Salondaki sovalyeler kılıclarını sakırdatarak bu atamayı onayladıklarını bildirdiler.
William Hoepner bu tercihiyle tek tasla birkac kus vuruyordu. Her seyden once Neurath
kontrol edilmesi kolay biriydi. Sonra bir nevi Neurath'a diyet odemesi soz konusuydu.
Đstanbul'dayken sovalyelerin huzursuzluğu konusunda kendisini ilk uyaran kisi oydu. Bu
uyanların sonunda Hoepner yeni pozisyon almıstı.
En Buyuk Toton Sovalyesi, gorevden aynlacağını ilan eden Buyuk Toton Para Sovalyesi
yerine de bir aday gosterdi ve oybirliğiyle kabul edildi.
"Kılıclann temsilcisi Toton Sovalyesi lordlanm. Halen Turkiye'de bulunan ve son aldığım
bilgiye gore, bizim projemizle ilgilenmek icin yıllık iznini kullanan Buyuk Toton Guvenlik
Sovalyesi'ni calıstığı sirket Turkiye'de gorevlendirmeye karar vermis. Profesyonel
yasamını uzun bir sure daha o ulkede surdurecek, toplantılarımıza yeterli sıklıkta
katılamayacak olan Guvenlik Sovalyesi'ne geleneğimizde olan bir unvan ve gorev
veriyorum. Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi Kari Krenchel bundan boyle Toton Dorduncu
Reich Fuhreri unvanını alarak eski En Buyuk Toton Sovalyesi'nin yıllarını verdiği projenin
sonuclanması icin calısacaktır. Projenin nasıl sonuclanmasını istediğimizi de daha sonra
acıklayacağız."
Salondakiler bu yeni atama karsısında biraz sasırmıslardı. Ama bu toplantıya gelmeden
once de kendilerini sasırmaya hazırlamıslardı.
William Hoepner, Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi yerine de bir aday onerdi ve adayı
oybirliğiyle kabul edildi.
"Diğer buyuk Toton Sovalyelerinin de gorevlerine devam etmelerini istiyorum" diyen En
Buyuk Toton Sovalyesi'nin bu onerisi de kabul edildi.
Simdi sıra, yeni En Buyuk Toton Sovalyesi'nin mor kılıc resmedilmis cuppesini giyme
torenine gelmisti.
59
Alman ekibi, Brigitte Diels ile Kari Krenchel ondeki cipte, iki Neonazi de arkadaki cipte
olmak uzere Batum'dan aynldı.
Brigitte Diels geri donduklerine seviniyordu. Turkiye'de, Akınla bir kez daha karsılasma
sansını yakalayabilirdi. Arkadan gelen cip-
^
teki gencler somurtuyorlardı. Batum'da yasadıkları tatlı hayatı bırakmak onlara cok zor
gelmisti.
Kari Krenchel ise kendini yeni baslayacağı ise vermis, yol boyunca genc kadına
yapacaklarını anlatıyordu:
"Once Doğu Anadolu'da pilot koyleri sececeğiz. Sonra bu koylerde aklımıza yatan
koylulerle uzun sureli anlasma yapacağız. Onlar Turk bankalarına borclanarak planlarını
bizim hazırladığımız ahırları insa edecekler. Đlk asamada Almanya'dan inek ithal
edeceğiz. Alman inekleri hamile olacak ve Turkiye'de doğum yapacaklar. Turkiye
kosullarına uyum sağlayan inekler yine Almanya'dan ithal edeceğimiz damızlık
boğalarla ciftlesecek ve Turk meralarında yuzde yuz Alman ırkı inekler otlayacak..."
Brigitte Diels ilgilenmis gozukmek icin sordu: "Peki sizin sectiğiniz koylulere Turk bankaları
kredi verecek mi?"
"Krediyi veren aslında Alman hukumeti. Turk hukumeti bu parayı kamu bankaları
aracılığıyla bizim belirlediğimiz kisilere aktaracak. Kredinin garantoru Turk hukumeti.
Yani Almanya hem malını satacak hem de bunu satmak icin Turklere borc vererek faiz
kazanacak."
Tam bu sırada Aras Nehri'nin uzerindeki kopruden geciyorlardı. Kari Krenchel kendini
yeni projeye iyice kaptırmıstı, altlarından akan suyu Brigitte Diels'e gostererek
acıklamasına devam etti:
"Bak bu nehrin doğduğu topraklarda bizim ineklerimiz otlayacak, nehrin kaynağından
su icecekler."
Brigitte Diels sıkıldığını belli etmek istemiyordu. Nehrin denize dokulduğu noktaya
gozlerini dikti, dusuncelere daldı. Krenchel ise anlatmasını surdurdu:
"Daha sonra Turk ortaklarımızla birlikte bir sut isleme fabrikası kuracağız ve urettiğimiz
sutun tamamını her gun ucakla Almanya'ya gondereceğiz..."
Brigitte yarım kulak kendisine anlatılanları dinliyordu ve kafasına takılan soruyu yoneltti:
"Almanya'da sut mu yok da bu kadar zahmete giriyorsunuz ?" "Sutu burada uretmek
daha ucuz. Hem de inekler burada tamamen doğal ortamda doğal yiyeceklerle
besleniyor. Bu olanak artık Almanya'da kalmadı. Tabii ki uretilen sut de daha kaliteli
oluyor. Turk koyluler calısacak, Almanlar kendi kaynaklarını tuketmeden gunluk kaliteli
sut icecek. Projemiz bununla da sınırlı kalmayacak. Yine aynı yontemle seralar kurup
organik sebze ureteceğiz. Turk halkı hormonlu sebze yerken, Almanlar doğal mey-
275
ve ve sebzeyle beslenecek..."
Kari Krenchel anlattıkca keyifleniyordu. Brigitte Diels ise ilgisiz, camdan dısan
bakıyordu. Cok gecmeden Gurcu-Turk sınınna geldiler. Sının bir sorunla karsılasmadan
gectiler. Đki cip arka arkaya Trabzon'a doğru zaman gecirmeksizin hareket etti.
Brigitte Diels, Akın'ı dusunuyordu yine. Aynı dakikalarda Akın'ın da Turkiye'ye giris
yaptığını ise bilmiyordu.
60
Akın, Nahcıvan'dan cıkarken Turk pasaportunu kullandı. Sede-rek Sınır Kapısı'ndaM
gorevliler hemen islemlerini yaptılar. Zaten yanında fazla bir bagaj, yani gumruğe
deklare edilecek bir sey de yoktu. Sınır ticareti yapan kamyonların ve mazot tasıyan
tanker kuyruklarının arasında egzoz gazı yutarak yurudu, Turk tarafına gecti. Akın sınırlan
yuruyerek gecmesini severdi. Oyle bir ulkeden bir ulkeye ucakla gidip havaalanmdan
giris yapmak yerine her adımda yeni bir değisiklik yasayıp yuruyerek sınır asmak
neredeyse bir hobi haline gelmisti. Oyle ki Turkiye'den cıkıp, sınırları yuruyerek asıp
Vietnam'a kadar kesintisiz gitmisti. En cok da Hindistan'ın Assam bolgesinden
Banglades'e girerken cangılın icinden gecerek sının asmak keyif vermisti.
Akın daldığı hayallerden sıynldı. Dilucu Sınır Kapısı'ndan Turkiye'ye girerken hangi
pasaportunu kullanması gerektiğini dusundu. Gerci sınır kapısı yeni acılmıstı, ama
pasaport polisinin bilgisayar bağlantısı var mıydı acaba?
Sınırda bilgisayar bağlantısı varsa ve Turk pasaportunu kullanırsa ulkeye giris yaptığı
bircok yerden oğrenilebilirdi.
Eğer bilgisayar bağlantısı yoksa bir sorun yoktu. Giris ve cıkıslarda polisler aranan ve
tahditli kisilerin listesiyle pasaporttaki adı karsılastınp oyle damga vururlardı ve Akın'ın
Turkiye'ye geri donduğu o kendini gosterene kadar anlasılmazdı.
Akın bir karar verememisti. Montunun sağ ic cebine Turk pasaportunu koydu, sol ic
cebine de sahte Azerbaycan pasaportunu.
Pasaport polisinin onune geldiğinde bilgisayar basında oturduğunu gordu. Sol cebinden
sahte pasaportunu cıkararak uzattı. Ve sonra yaptığı hatanın farkına vardı. Azeri
pasaportunda cıkıs damgası yoktu.
Akın hic yoktan basına is acmıstı.
Genc pasaport polisi Akın'ın sahte pasaportuna bak^ı, sonra da
Akın'a... Ardından bilgisayarının klavyesindeki tuslara hızla vurdu. Saniyeler gecmek
bilmiyordu.
Akın sesi duyduğunda karsısındaki polise bakmaya cesaret etti. Genc memur Akın'ın
sahte pasaportuna giris damgasını vurmus dostca soruyordu:
"Sınır ticareti icin mi geldin, yoksa Ankara ya da istanbul'a mı gideceksin?"
Sadece "Đstanbul" diye yanıtladı Akın.
Polis pasaportunu vermeden once konusmasına devam etti:
"Uc aydan fazla kalacaksan ya da Đstanbul'da calısacaksan, vize veya calısma izni
alman lazım."
"Beli beli" diye yani "Evet evet" diye cevap veren Akın polisin elinden sahte
pasaportunu aldı ve "Mutesekkurem" diyerek ağdalı bir tesekkuru de ihmal etmedi.
Akın arkasını doner donmez genc pasaport polisi masasında duran telefonun ahizesini
kaldırdı ve Đğdır'daki merkezini aradı.
Akın artık Turkiye'deydi ve amacına cok yaklasmıstı.
Gumruklu sahadan cıkar cıkmaz kendisini Đğdır'a goturecek bir arac bakan Akın
zaman kaybetmemek icin hemen bir taksi soforuyle pazarlığa oturdu.
Đğdır'a doğru yol alırlarken taksi soforunun tum sohbet etme girisimlerini basarıyla
engelleyen Akın dusuncelere daldı.
Her seyden once su Adolf Hitler oldukca akıllı bir adamdı. Ya da kurmayları,
danısmanları islerini cok iyi biliyorlardı.
Yıllardan bu yana Hitler'in varisini bulmak icin ardından gelenler milyarlarca mark
harcamıs buyuk operasyonlar yapmıslardı. Hemen herkes de bu olası varisi Guney
Amerika'da aramıstı.
Tum buyukbas Nazi SS'leri Đkinci Dunya Savası sonrasında Guney Amerika
diktatorluklerinde kendilerine yer bulmus, coğu izini kaybettirmis, kimileri de Yahudilere
ebelenmislerdi.
Hitler'in varisini arayanlar da doğal olarak rotalarını Guney Amerika'ya cevirmislerdi.
Ama herkesin yaptığım tekrarlamak Hitler'den beklenecek bir davranıs bicimi değildi.
Tamam o yıllarda Guney Amerika'daki bircok ulkenin siyasi rejimi Almanlara kucak
acmaya hevesliydi ve bu tum dunyanın gozu onunde olmustu.
Đktidarlar değisebilir, kurulan duzen tepetaklak olabilirdi. Hem Nazi avcıların av
sahalarının da Guney Amerika olacağını unutmamak gerekti.
Tum bunları goz onune alan Hitler, kucuk oğlunu Kuzeydoğu Anadolu'da saklamaya
karar vermisti.
Tarihte "93 Harbi" diye bahsi gecen Osmanlı Đmparatorluğu ile Rusya arasında 1877-
1878 yıllarında yapılan savasın sonu Osmanlılar acısından kotu olmustu. Osmanlılar Kars,
Ardahan ve cevresini Ruslara bırakmak zorunda kaldılar. Bu toprakları daha Cumhuriyet
ilan edilmeden Turkiye Buyuk Millet Meclisi hukumeti, Rusların Birinci Dunya Savası'nı terk
etmelerinden sonra 1920'de Ermenilerle yaptığı Gumru Antlasması ve 1921'de
Bolseviklerle yaptığı Moskova Antlasması sonunda geri aldı. Ve aynı yılın sonunda
Sovyetler Birliği'yle yapılan Kars Antlasması sonucunda da bugunku sınırlar kesin olarak
cizildi.
Rusların isgali altındaki yaklasık yarım asırlık surede bu bolgeye Alman kokenli yuz aile
yerlestirildi. Alman aileler kimliklerini kesinlikle unutmadılar, alt soylarına da
unutturmadılar.
Bulundukları coğrafyadaki diğer ırklardan kendilerini soyutlayan ve kimliklerini koruyan
bu Alman nufus kuskusuz Hitler'in oğluna da guvenli bir barınma sağlayacaktı.
Nitekim yuzyılın sonuna kadar da buralara bakmak kimsenin aklına gelmemisti.
Almanya'dan kus ucusu dort bes saatlik mesafede olan bu bolgede Hitler'in oğlu huzur
icinde yasamıstı.
Akın, "Acaba kendisi Hitler'in oğlu olduğunu biliyor mu ?" diye dusundu. Sonra bu
dusuncesinin cok sacma olduğunu fark etti.
Oğlunu dunyanın gozunden boyle basarıyla saklamasını bilen Hitler zamanı gelince
onu ortaya cıkarmak icin de mutlaka bir plan yapmıs olmalıydı. Belki de milyonlarca
kisiyi olume goturen Fuhrer kendi oğlu soz konusu olunca onun barıs ve huzur icinde
yasamını surdurmesi icin bunu yapmıstı. Akın'ın kafası yuzlerce soruyla uğrasırken,
bozuk yoldaki otomobilin sarsıntısı ona besikte sallanıyormus hissi verdi ve uyuyakaldı.
61
Mor kılıc resmedilmis beyaz cuppesini giyip, beline mor kordonu bağlayan yeni En
Buyuk Toton Sovalyesi William Hoepner ilk konusmasını yapacak ve sovalyeleri yeni
politikaları hakkında bilgilendirecekti. Ardından secimlerin de yapıldığı toplantı sona
erecek, isler eskisi gibi buyuk sovalyelerin inisiyatifinde tabii ki En Buyuk Toton
Sovalyesi'nin tartısılmaz otoritesi altında yuruyecekti.
Sonunda buyuk an gelmisti:
"Kılıcların temsilcisi Toton Sovalyesi lordlarım, sizlere buyuk
bir mujde vermek istiyorum" diye basladı yeni En Buyuk Toton Sovalyesi Wuliam
Hoepner.
Salondakiler huzursuz bir suskunluk icindeydiler, herkes mujdenin ne olduğunu merak
ediyordu. Neyse fazla beklemek zorunda kalmadılar. Hoepner damdan duser gibi
haberi tum cıplaklığıyla verdi:
"Sovalyeler sizlere Dorduncu Reich'ın kurulduğunu mujdeliyorum."
Salona sessizlik yıldırımı dusmustu sanki. Bu buyuk haberi algılamaya, hazmetmeye
calısırken kimsenin gıkı cıkmıyordu. En Buyuk Toton Sovalyesi devam etti:
"Evet yarım yuzyıldan beri hayalini kurduğumuz, uğruna mucadele ettiğimiz Dorduncu
Reich kuruldu. Bugunun gelmesinden zerre kadar suphe etmiyorduk. Nasyonal
sosyalizm Đkinci Dunya Savası sonunda komunist ve kapitalist ittifaka yenilince, Ucuncu
Reich'ın tarihin cop sepetine gonderildiği dusunulmustu. Hatta dusunceler oylesine uc
noktalara kayıyordu ki, yuzlerce yıllık birikimimizden vazgecip yeni duzende Almanların
Dorduncu Re-ich'ı akıllarına bile getirmemeleri isteniyordu. Bunun icin de savasın sozde
galipleri ellerinden geleni yaptılar. Ancak biz bilincli sovalyeler bu yuce amacımızdan
bir an bile sapmadık. Zaman icinde sabırla Dorduncu Reich'a adım adım ilerledik. Tabii
hicbir sey tek bir gunde olmuyor. Tanrı bile dunyayı altı gunde yarattı. Bize dusen on
yıllar suren bir sabırla amacımıza ulasmaktı. Tıpkı ipekbo-ceğinin kozasını ormesi gibi
bizler de Dorduncu Reich'ı sekillendiriyorduk. Dorduncu Reich kuruldu. Bu bir gunde
olmadı, ama bugun de kurulmadı. Tarihsel gelisim ve bizim de ongoruslerimiz
doğrultusunda davranmamız sonunda Dorduncu Reich kuruldu."
Salondaki sovalyelerin kafası karısmıstı. Ama En Buyuk Toton Sovalyesi tarih dersi
vermeyi bırakmaya hic de niyetli değildi.
"Tarihte dunyaya hukmetmis iki ulus kalıcı bansı getirmisti. Bunlardan ilki Pax Romana,
yani Roma barısıydı. Roma'nın dunya duzeninde barıs icinde yasamak icin
imparatorluğun esiri olmanız lazımdı. Roma barısının nimetlerinden de doğal olarak
Roma vatandasları yararlanıyordu. Yani ya Roma'yla savas halinde olacaktınız ya da
barıs icinde yasamak istiyorsanız, Roma'nın kolesi olacaktınız. Dunyaya hukmeden
ikinci kalıcı barıs Pax Otto-man'dı, yani Osmanlı barısıydı. Bu duzende barıs icinde
yasamak istiyorsanız, Osmanlı imparatorluğu'nun egemenliğini kabul edecektiniz ve
duzenli olarak vergi odeyecek, gerektiği zaman ordusuna asker, yiyecek
sağlayacaktınız. Romalıların aksine Osmanlı
barısında imparatorluk, egemenliği altında olan uluslara buyuk tolerans gosterdi, kendi
dillerini korumalarını sağladı, inandıkları dinde ibadet yapmalarını da. Egemenliği
altındaki ulusların ust duzey yonetimini o ulusun soylularına bıraktı. Tabii bu yoneticilerin
cocuklarını Đstanbul'da alıkoyup kendi kulturuyle eğitti. Ama aynı zamanda onları birer
rehine olarak da tuttu. Đkinci Dunya Savası'ndan sonra ise ortaya bir Ucuncu Dunya
duzeni, bansı cıktı: Pax Americana, yani Amerikan Barısı. Amerikan barısında gercekten
barıs icinde yasamak istiyorsanız kayıtsız kosulsuz Amerika'nın muttefiki, dunyada
Amerikan cıkarlarının koruyucusu olmanız gerekliydi. Bu konuda uzun uzun konusmak
istemiyorum. Her gun bir gazete okuyan sıradan biri bile yasamı boyunca Amerikan
barısının yuzlerce orneğini gormustur. Amerikan barısında diğer ikisinin aksine egemen
olmak icin diğer bir ulkeye asker gonderilip fetihler yapılmıyor. Cunku Kore ve Vietnam
savaslarından sonra Amerikan kamuoyu ulke dısında evlatlarının olmesine daha fazla
tahammul edemeyeceğini acıkca gosterdi. Bu nedenle fetihler ekonomik, sosyal ve
politik alanda yapılıyor. Tabii ulke ekonomisinin can damarları Amerika ve onun
desteklediği, yonettiği uluslararası para kuruluslarında olunca hedef ulkeler kolay birer
yem oluyor. Bu arada hedef ulkelerin savunmaları da zaman icinde Amerikan
silahlarına bağlı hale geliyor. Sozde egemen bu ulkeler Amerikan silahlarını Amerika'nın
izin verdiği olcude kullanabiliyorlar. Đsin siyasal boyutuna gelince, kimi zaman Amerika
kendi menfaatlerini korumak uzere sectiği, eğittiği kisilerin ulkelerindeki devlet
kademelerinde isbasına gelmesini destekliyor, kimi zaman da silahlarını sağladığı
ordularla hukumet darbesi yaptırıyor."
Sovalyeler huzursuzlanmıs kıpırdanmaya baslamıstı. Olağanustu toplantının sonunda
onlara "Dorduncu Reich kuruldu" diye bir parmak bal verilmis, ama simdi bir suru ıvır zıvır
anlatılıyordu. En Buyuk Toton Sovalyesi de salondaki konsantrasyonun dağıldığını fark
etmisti. Asıl konuya girmesinin tam zamanıydı.
"Evet sovalyeler, sizlere Dorduncu Reich'ın kurulduğunu mujdeledim" diyerek tekrar
soze basladı ve devam etti:
"Bu kurulusun bir anda olmadığını sizlere soylemistim. Yeni dunya duzeninin
kurulacağına yonelik ilk somut hareket 1985'te Sovyetler Birliği'nin dağılma surecine
girmesiyle basladı. Đkinci Dunya Savası'ndan bu yana ayn yasayan iki Almanya birlesti.
Ve doğal olarak Avrupa'nın daha doğrusu dunyanın yeni devi oldu. Daha sonra
Avrupa'nın sınırlan değisti. Kuzeyde Estonya, Letonya
ve Litvanya Avrupa'nın yeni devletleri oldu. Doğuda Moldavya, Ukrayna ve Beyaz
Rusya Avrupa'ya egemen bir devlet olarak katıldılar. Cekoslovakya ikiye bolundu. Cek
Cumhuriyeti ile Slo-vakya adını aldı. Yugoslavya bese bolundu. Slovenya, Hırvatistan,
Bosna-Hersek, Makedonya ve Yugoslavya Cumhuriyeti haline geldi. Avrupa'nın
ekonomik yapısı değisti. Yukanda saydığım yeni bağımsız olan ulkelerin yanı sıra
Macaristan, Polonya, Romanya, Bulgaristan gibi Sovyet uydusu ulkeler ile Arnavutluk
kolek-tivist ekonomik sistemden cıkarak kapitalist duzene gectiler. Siyasal yapı değisti.
Her ulkede cokpartili demokrasi yasanmaya baslandı. Diğer yandan da Avrupa
Birliği'nin daha sağlamlastırılması ve ortak paraya gecis gibi onemli asamalar
gerceklestirildi. Bu gelismeler icinde Almanya buyuk bir zorluğu astı. Đki Almanya
birlesince once bu birlesmenin sancılan, ekonomik yuku giderildi. Avrupa Birliği'nin
tartısmasız liderliği ele gecirildi ve en onemli asamaya gecildi. Pax Germania'in yani
Alman bansının kurulmasına gecildi. Yani Dorduncu Reich'ın kurulmasına..."
En Buyuk Toton Sovalyesi derin bir nefes aldı. Salondakilerin tum dikkatini yeniden
ustunde toplamıstı. Sonra konusmasına devam etti:
"Birinci ve Đkinci Dunya savaslarında Almanya cok yanlıs bir strateji izledi. Daha doğrusu
gunumuzden bakınca yanlıslığı goruluyor, ama o zaman dilimlerinde savasmaktan
baska cıkar yol yoktu. Her seyden once savasmaya yeni somurgeler elde etmek icin
basladık. Đsgal ettiğimiz ulkelerin doğal kaynaklarını, isgucunu bedelsiz kullandık. Bunu
sağlamak icin savastık. Milyonlarca Alma-n'ın hayatma ve dunyanın nefretini
kazanmamıza mal oldu bu savaslar. Her iki savasın sonunda da yenildik. Sermayemiz
yok oldu, tıpkı genc nesillerimiz gibi... Avrupa yeniden yapılanırken, hic kuskusuz ilk iki
girisimimizden yani iki dunya savasından ders aldık. Artık cephede savasmayacaktık.
Bizden onceki uc dunya bansının oğrettiklerinin uzerine biz kendi duzenimizi kuracaktık.
Bir avuc stratejist olarak ise basladık. Size memnuniyetle duyurmalıyım ki, bu amac icin
caba harcayan herkes istisnasız sovalyeydi. Yani bugune gelmemiz bizlerin basansı
oldu. Kuskusuz derin devletle isbirliğine gittik. Ekonomi liderleriyle de. Her seyden once
ortaya koymamız gereken bir kural vardı. Avrupa'nın yeni devletlerinin hamisi Almanya
olacaktı. Alman Merkez Bankası aracılığıyla yeni ulkelerin ekonomilerine el attık, onları
yonlendirdik. Tabii siyasal yasamlarını da. Ancak bunlann detaylarını acıklamam
imkansız. Bunlar acıklanırsa o zaman gercekten de buyuk bir savas cıkar.
Yeni ulkelerin seckinlerine buyuk onem verdik. Bu ulkelerde Skal, Rotary ve Lions
kuluplerini bizler kurduk ve oralara elit kesimi topladık. Kızılhac gibi insani kuruluslann
yeniden yapuandınlma-sında da buyuk payımız oldu. Tabii bunlarla da yetinmedik.
Eğitim alanına da el attık, basına da... Yani ulkelerin atardamarlarının neredeyse tumunu
kontrol altına aldık. Avrupa'yı bir nevi isgal ettik. Ama bu askeri anlamda olmadı.
Ekonomik, kulturel, politik ve sosyal bir isgal oldu. Buna karsılık gelismelerden ne
dunyanın haberi oldu ne de amaca giderken tek bir silah kullanıldı. Amerika'nın
dunyaya yaymaya calıstığı kendi duzeninin daha mukemmelini biz Avrupa'da yaptık.
Calısmalanmız sadece yeni ulkelerle sınırlı kalmadı doğal olarak. Avrupa Birliği'nde de
yoğun caba harcadık, Turkiye gibi cevre ulkelerde de aynı calısmaları tekrarladık. Simdi
sizlere Dorduncu Reich'ın kurulusunu ilan ederken, Almanya'nın savasmadan Avrupa'nın
nemasından faydalanmaya basladığını da mujdelerim. Bu ulkelerin ekonomileri bizim
icin calısmaya basladı. Zaten 1960'larm basından beri pis islerimizi gocmen iscilere
yaptınyorduk. Simdi gocmen iscilerin Almanya'ya gelmelerine gerek yok. Bu arada
sizlere cok onemli bir sır da vermek istiyorum. Gocmen iscilerden uzunca surebilecek bir
surec sonunda kurtulmak icin calısmalarımıza basladık. Đsciler bulunduklan ulkelerde
bizim icin calısıyorlar. Bizim icin tekstil urunleri uretiyorlar. Sanayimizin cevreyi kirleten ve
verimli olmayan yan urunlerini ucuza yapıyorlar, topraklarını atıklanmızı bosaltmak icin
acıyorlar. Kendi marketlerinde bizim sattığımız hormonlarla sisirilen meyve ve sebze
tuketirken bizler icin organik tarım yapıyorlar. Nitekim eski Buyuk Toton Guvenlik
Sovalyesi de onumuzdeki yıllarda Turkiye'de Kuzeydoğu Anadolu'da baslatılan organik
tarım girisiminde koordinatorluk yapacak. Tıpkı bir zamanların somurge isadamları gibi.
Simdi soranm size. Doğal tarım yontemleriyle uretilen domatesi yemek, en iyi pamuklu
gomlekleri giymek, yurtdısına sattığımız pahalı ileri teknoloji urunlerinin pis yan islerini
ucuza yaptırmak, dilediğimiz kadar ucuz enerji elde etmek icin bu ulkeleri isgal etmeye
gerek var mı ? Hic yok. Hem zaten boyle bir isgal bize cok daha pahalıya mal olur. O
ulkeleri isgal etmek icin harcayacağımız cephane ve insan gucunun maliyetini bir
dusunun. Bir de o ulkelerde uretimi sağlamak icin bulundurmamız gereken asker, silah
ve isgucu sayısını. Ya da isgal ettiğimiz ulkede Almanya'ya benzer bir duzen
kurmamızın, gerekli altyapının, yeni kurumlann maliyetini... Ki biz iki Almanya'nın
birlesmesinde bunun bize cok pahalıya mal olduğunu gorduk. Đsgal yoluyla elde
edeceğimiz bir kilo domatesin Berlin'e maliyeti yuz binlerce markı bulur. Simdiki
maliyetimiz ise birkac kurus..."
Salonda bulunanlar ortak bir heyecana kapılmıslardı. Geleneklerinde hic olmamasına
rağmen var gucleriyle En Buyuk Toton Sovalyesi'ni alkıslamaya basladılar.
En Buyuk Toton Sovalyesi'nin bu onemli konusması en cok da Buyuk Toton Kalem
Sovalyesi'ni heyecanlandırmıstı. Bu konusmanın her kelimesi mutlaka "Gizli Buyuk Toton
Sovalye Tari-hi"nde yer alacaktı ve Buyuk Toton Kalem Sovalyesi kan ter icinde not
alıyordu. Kısa alkıs molasından sonra En Buyuk Toton Sovalyesi devam etti:
"Buyuk bir paradoks yasıyorduk. Bir yandan eski En Buyuk Toton Sovalyesi ve fikir
arkadaslarının dusuncesi vardı ki, onlar Hitler'in oğlunun bulunup onun manevi
liderliğinde Dorduncu Reich'ın kurulmasını istiyorlardı. Hitler'in varisinin Alman toplumunu
harekete gecireceğine inanıyorlardı. Evet bu doğruydu. Ama Hitler'in oğlunu bulmak
icin gec kalmıstık. Ya da Almanya'nın kurduğu yeni duzenin sureci erken baslamıstı.
Almanya'nın dinamizmine set cekemezdik. Daha once soylediğim gibi yeni duzeni
kuranların hemen hepsi sovalyeydi. Hitler'in oğlu birkac yıl once bulunsaydı, belki
Almanya'nın bu yeni dinamizmi ile onun arasında bir sinerji yaratılabilirdi. Ama bir turlu
senkronizasyon sağlanamadı. Gelinen noktada ise Dorduncu Reich'ın kurulması icin
Hitler'in oğluna ihtiyac kalmamıstı. Zaten Dorduncu Reich kurulmustu. Ancak eski En
Buyuk Toton Sovalyesi ve onun temsil ettiği geleneksel gucler mutlaka Hitler'in oğlunu
bulmak istiyorlardı. Belki de onunla birlikte Almanya'yı eski gunlerde olduğu gibi bir
maceraya surukleyebileceklerdi. Đste bu gerceklerden yola cıkarak, Toton
Sovalyelerinin politikasını değistirmeleri gerektiği ortaya cıktı. Sizlerin onayıyla artık
Almanya'da yeni bir sayfa acıyoruz. Bundan sonra en onemli amacımız Dorduncu
Reich'ı korumak olacaktır. Tabii yine de yuce Fuhreri-mizin oğlu ortaya cıkarılırsa, ki
bunu en az bizler de sizler kadar istiyoruz, onun yeni Pax Germania'da atalanna layık bir
yeri olacaktır."
En Buyuk Toton Sovalyesi'nin konusması yine alkıslarla kesildi. O da Buyuk Toton Kalem
Sovalyesi'ne isaret ederek konusmasının bittiğini bildirdi.
Salona yeniden sessizlik hakim olunca Buyuk Toton Kalem Sovalyesi ayağa kalktı:
"Sovalyeler, En Buyuk Toton Sovalyesi'nin tarihi soylevi bitti.
Onumuzdeki gunlerde yeni politikamızın programlanması icin En Buyuk Toton Sovalyesi
baskanlığında, buyuk Toton Sovalyeleri ve yerel satoların buyuk temsilcilerinin
katılımıyla Berlin'deki merkezimizde bir toplantı olacaktır. Toplantı tarihini daha sonra
bildireceğiz. Siz sovalyeler de bundan sonra geleneklerimize uygun olarak, yerel
satolarda buyuk temsilciler aracılığıyla gelismeleri oğrenecek ve talimatları
alacaksınız..."
62
Siyasi ve stratejik bir kararla Đğdır il olmustu. Kasabayken bir gecede vilayet olan
Đğdır'da kaydedilen değisiklik de hemen goze carpmaya baslamıstı.
Once Hukumet Konağı'ndaki tabela değismis, kabartma pirinc harflerle "ĐĞDIR
VALĐLĐĞĐ" yazılmıstı. Kaymakamın yerine vali gelmis, vali muavinleri de onun yanındaki
yerlerini almıslardı. Bakanlıkların il mudurlukleri acılmıs, emniyet teskilatına kadro
takviyesi yapılmıstı. Eskiden bir ilce emniyet muduru varken, simdi Đğdır Emniyeti
neredeyse mudurden gecilmez olmustu.
Kısaca, Đğdır il olur olmaz hemen altı yuz devlet memuru kadrosu da yanında sanki
promosyonmus gibi sunulmustu.
Tabelalarda yapılan değisikliğe karsın halkın yasamında hemen hicbir değisiklik
gozlenmemisti doğal olarak.
Đğdır'ın yeni mudurluklerinden birinde, yeni tayin olmus yetkilinin telefonu caldı. Yetkili
cay bardağında kalan son yudumu icti, genzini temizledi ve ahizeyi kulağına goturerek
kendini tanıttı.
Karsı taraf polis memuru olduğunu belirtti. Adını ve sicil numarasını acıkladıktan sonra
mesajını iletti:
"Amirim sınır kapılarına fotoğrafı ve eskali dağıtılan Akın De-del adındaki sahıs biraz
once Dilucu Kapısı'ndan Azerbaycan pasaportuyla yurda giris yaptı."
Yetkili tesekkur edip telefonu kapattı.
Ardından kendisine verilen talimat gereği, Đğdır'da baska bir telefon numarasını cevirdi
ve doğrudan Basbakanlığa bağlı olan kardes sayılabilecek kurumdaki yetkili kisiye
tekmil verdi.
Yetkili isini yapmıstı, ama huzursuzdu. Odacısına bol sekerli bir Turk kahvesi siparis etti.
Sigarasını yakarak dusunmeye basladı. Yetkili dusunurken Đğdır'dan baslayan telefon
zinciri Ankara ve
Đstanbul uzerinden Antalya'ya kadar ulasmıstı. Son telefonu acan Ağabey'di. Haber
kısaca ona da iletildi.
Ağabey hic dusunmeden talimatını verdi:
"Malum sahsı takip edin. Her hareketinden haberdar olmak istiyorum. Doğrudan bana
rapor verilecek."
Ağabey, telefonu kapattıktan sonra, "Akın efendi, oynadığın oyuna sonunda beni de
dahil ettin. Bakalım bu isten ne cıkacak ?" diye soylendi. Ardından telefona cağrıldığı
odadaki aynada kıyafetini kontrol etti ve bulunduğu otelin balo salonunda yapılan
Akdeniz Ulkeleri Guvenlik Konferansı'na katılmak icin dısarı cıktı.
Ağabey kararını anında verirken Đğdır'daki yetkili kahvesini ve sigarasını bitirmisti, ama
hala kararsızdı. Bir sigara daha yaktı. Dumanını ciğerlerine cekti, sanki aynı anda
kararsızlığından sıyrılmıstı. Telefonun ahizesini eline aldı ve Đstanbul'daki bir numarayı
tusladı.
Kısa konusmasından sonra yetkili adeta rahatlamıstı.
O sabahki telefon trafiğindeki son nokta, Đstanbul'dan Doğu Karadeniz yollannda
bulunan Kari Krenchel'in cep telefonuna gelen bir mesajla kondu.
Mesaj geldiğinde Kari Krenchel, Rize'yi gecmis Trabzon'a doğru yol alıyordu. Hızını
azalttı. Yol tabelalarını okuya okuya cipi surmeye devam etti. Ofa geldiklerinde
Krenchel direksiyonu "sehir merkezi" yazan tabelanın gosterdiği yone kırdı. Cok
gecmeden kasabanın merkezindeydi.
Gozleriyle cevreyi taradı ve duvarında "PTT" yazan binanın onunde cipi durdurdu.
Kontağı kapattı ve tam dısarıya adımım atacaktı ki, bir trafik polisi cipin yanına geldi ve
oraya park yapmanın yasak olduğunu anlatmaya calıstı.
Kari Krenchel polisin uyarısını anlamıs olmasına rağmen, "Telefon telefon..." diye
durmaksızın papağan gibi tekrarlıyordu. Sonunda trafik polisi pes etti ve Krenchel'e
cipini park edebileceği resmi plakalı araclara mahsus park yerini isaret etti.
Neonazilerin bulunduğu cip de hemen arkasına yanastı. Krenchel Brigitte'ye ve
arkadakilere kendisini aracta beklemelerini soyledi, ardından postaneye girerek bir
telefon kartı satm aldı.
Binadan dısarı cıktı, cevresine bakındı ve karsı kosede bir umumi telefon kulubesi
gordu. Oraya doğru ilerledi, kabine girdi ve cep telefonuna gelen mesajda yazılı
Đstanbul numarasını tusladı.
I
Karsı taraf telefonun ikinci calısında ahizeyi kaldırdı. Telefona bakan kisi kulağına gelen
konusmaları dinledikten sonra karsı tarafa yanıt vereceğine odada oturan birine dondu
ve "Reis herhalde seni arıyorlar, adamın teki gavurca konusuyor" dedi.
Gaffar ağır ağır yerinden kalktı ve ahizeyi kulağına goturdu. Sokakta oğrendiği
Almancası'yla kendini tanıttı.
Kari Krenchel sonunda Almanca konusan biriyle irtibatı sağlayabilmisti:
"Neler oluyor Gaffar ? Bu onemli gelisme nedir ?"
Gaffar once Krenchel'in nereden telefon ettiğini oğrendi ve umumi telefondan aradığım
oğrenince de "Guten... Guten..." diyerek memnuniyetini belirtti. Cunku umumi
telefonlardan yapılan konusmaların izlenmesi cep telefonlannınkine gore cok daha
zordu. Zaten mesajını dinleyecek bir ucuncu kisinin de fazla bir sey anlaması
beklenemezdi. Sonunda Gaffar haberini verdi:
"Beklediğiniz misafir bu sabah Turkiye'ye girdi..."
Krenchel birden heyecanlandı. "Peki simdi nerede ?" diye sordu.
Gaffar, Nahcıvan'dan Dilucu Sınır Kapısı'ndan Turkiye'ye girdiğini soylemekle yetindi.
Krenchel bu yanıttan tatmin olmamıstı. Israrla daha fazla bilgi istedi. Gaffar da tum
bildiğini anlatmaya koyuldu:
"Adam Azerbaycan pasaportuyla giris yapmıs. Đğdır'a gittiğini tahmin ediyoruz."
Krenchel, Gaffar'a "Đğdır" kelimesini harf harf soyletti ve not aldı. Daha kesin bilgi
istiyordu, ama o an icin Gaffar da daha fazla bir sey bilmiyordu. Ancak ilerleyen
saatlerde bir seyler oğrenmeyi umuyordu.
Krenchel adeta yalvanr gibiydi:
"Gaffar yardımına cok ihtiyacım var !"
Gaffar kibirli bir ses tonuyla cevap verdi:
"Yardım kolay. Yeter ki elimizden bir seyler gelsin..."
Daha sonra iki adam telefonda Akın Dedel'in nereye gideceği konusunda fikir
yuruttuler. O gune kadar izlediği yola bakarak Akın'ın Trabzon-Batum-Iğdır ucgenindeki
Turk topraklannda bir yere gitmesi gerektiğine karar verdiler.
Gaffar, Krenchel'e Erzurum'da bulusmayı onerdi. Kendisi iki adamıyla en gec ertesi
sabah Erzurum'a gidebilecekti. Krenchel ve beraberindekiler de ciple hemen Erzurum'a
hareket etmeliydiler. Đki grubun bulustuğu yer, Akın'ın gidebileceği ucgenin
hipotenusunun tam ortasındaydı.
Krenchel, Gaffar'ın onerisini kabul etti ve en gec ertesi sabah Erzurum'da bulusmak
uzere telefonu kapattı. Cipe geri dondu.
Brigitte Diels olanları oğrenince ici yine urperdi. Akın'la bir daha karsılasma ihtimali
giderek artıyordu.
Krenchel'in ise aklı baska yerdeydi. Erzurum'a nasıl gidecekti? Cipin arka koltuğunda
duran cantasındaki karayolu haritasını almak isterken, arkada duran araca gozleri
takıldı. Neonaziler biralarını acmıs gevezelik ediyordu. Hiddetle yanlarına gitti, teker
teker ellerindeki bira kutularım topladı ve cop bidonuna attı. Tek bir kelime bile
etmemisti. Ardından haritasını aldı ve Brigitte'nin yanına oturdu. Yakın gozluklerini taktı,
haritada once Erzurum'u, ardından Trabzon'u buldu. Đki kentin arasında kırmızı cizgiyle
isaretlenmis karayoluna baktı ve Brigitte'ye donerek, "En iyisi once Trabzon'a gidelim,
oradan da Gumushane uzerinden Erzurum'a" dedi. Bu arada parmağının ucuyla genc
kadına yolu gosteriyordu.
Krenchel'in arkasından, acık duran kapıdan bir ses geldi:
"No no..."
Đkili dısarıya baktı. Guler yuzlu trafik polisi isaretparmağını yukarı kaldırmıs, iki yana
sallıyor ve "No no..." diye soyleniyordu.
Polis memuru direksiyon ile Krenchel arasına govdesini sıkıstırdı ve isaretparmağıyla
haritadan bulundukları Of u gosterdi. Daha sonra parmağı Bayburt'a doğru ilerledi,
ardından Erzurum'da durdu.
Besbelli trafik polisi onları yakından izlemis ve buyuk bir isguzarlıkla kestirme yolu
gosteriyordu.
Kari Krenchel polisin elini sıkarak tesekkur"etti ve onun gosterdiği yone doğru hareket
ettiler.
63
Akın bulmayı umut ettiği malın, değerinden cok sey yitirdiğinden habersiz uyuklaya
uyuklaya Đğdır'a ulastı. Đlk is olarak da taksi soforunden oğrendiği bir esnaf lokantasına
gitti ve karnını tıka basa doyurdu. Son gunlerde Akın'm tum oğunleri istisnasız bir solen
havasında ve kalitesinde gecmisti, ama soyle guzel bir kuru fasulye ile pilavın yerini de
hicbir sey tutamazdı.
Đğdır'da yemek yemekten baska yapacak bir isi yoktu Akın'ın. O da yemeğini
bitirdikten sonra kentin otogarına giderek Kars otobusundeki yerini aldı. Evet artık isin
iyice sonuna gelmisti. En
gec birkac gun icinde dunya kamuoyunun onune cıkacaktı. Tabii yanında da Hitler'in
oğlu olacaktı. Karnı doymus, uykusunu da almıs bulunan Akın yol boyunca Hitler'in
oğlunun prezarıtasyonu-nu planladı durdu.
Once Đstanbul'da buyuk bir basın toplantısı duzenleyerek Hitler'in varisini dunyaya
tanıtacak, ardından onu saklayacaktı.
Sonra onun hakkında bilgileri gıdım gıdım verecek elindeki malın değerini surekli
yuksek tutacaktı.
Tabii ilk kosul olarak Hitler'in oğlunun basın danısmanlığını almalı, ona ajans hizmeti
vermeliydi. Oyle bir sozlesme yapmalıydı ki, Herman A.'yla yapılacak her haberden,
roportajdan mutlaka nemalanmalıydı. Bu arada film haklarım da unutmamalıydı. Sonra
Akın uzun bir sure bu islerden ne kadar komisyon alacağını dusundu durdu. Sonunda
hizmetlerine karsılık yuzde yirmiyi uygun buldu. Đlk baslarda yuzde yirmi bes diye
dusunmustu, ama simdi nedense yuzde beslik bir ıskonto yapmıstı. Aslında tok gozlu
adamdı Akın Dedel.
Otobusun Kars'a varmasıyla Akın daldığı hayallere veda etmek zorunda kaldı.
Otogardan cıkınca gozune ilk takılan otel panosuna doğru ilerledi. Bir oda tuttu. Vakit
iyice gec olmustu, ama Akın esyalarını bıraktıktan sonra resepsiyona donerek
gorevlilerden en yakın nobetci meyhanenin adresini ve yolun tarifini aldı.
Akın'ın midesi bugun bayram yapıyordu. Oğlen yediği kurufa-sulye pilavdan sonra
simdi de rakıyla hasret giderecekti. Ancak meyhanede Akın'ı kotu bir surpriz bekliyordu.
Garson ezile buzu-le, "Beyim Kulup rakısı yok, vakit gec oldu, bir yerlerden tedarik
edemeyiz" diyordu.
Akın bu aksamlık Yeni Rakı'yla idare edecekti, ama cebinden para cıkanp garsona
uzattı:
"Tamam, ama yarın mutlaka Kulup rakısı al e mi ?"
Garson hemen tahta ayaklı mermer masayı kucuk tabaklarda tasıdığı mezelerle
donattı. Akın rakısından ilk yudumu alınca keyifle bir "Oh" cekti.
Đkinci kadehinden sonraysa yine hayallere dalmıstı.
Ertesi sabah Akın otelin resepsiyon gorevlilerinden aldığı bilgiyle bir korsan taksi
kiraladı. Cunku normal taksi plakalı araclar cok daha pahalıya gelecekti. Korsan
taksiye vereceği gunluk parayla Đstanbul'da evinden havaalanına gidip gelemezdi.
Artık son etaptaydı. Kars'tan biraz kuzeye doğru hareket ettikten
iki saat sonra aradığı koy uzaktan gorunmustu bile.
Akın neseyle cocukluğunun bir sarkısını soylemeye basladı: "Orda bir koy var uzakta, O
koy bizim koyumuzdur. Gitmesek de, kalmasak da, O koy bizim koyumuzdur..."
Koye varınca Akın soforden kendisini koy kahvesine bırakmasını istedi.
"Selamunaleykum" diyerek kahveye girdi ve gozune kestirdiği bir masaya oturdu.
Kahvedekilerin tum dikkati yeni gelen bu yabancıya cekilmisti. Akın yavasca
cantasından fotoğraf makinesini cıkardı. Daha da etkili olması icin 70-210 milimetrelik
uzun objektifini ve flasını takarak masaya bıraktı. Kahvedekilerden biri "Hos geldin" dedi
Akın'a. Sonra sırayla diğerleri de aynı sozu tekrarladılar. Akın da her birine ayrı ayrı yanıt
verdi. Susamıstı. Kahveciye seslendi: "Usta bana bir cay versene." Kahvedekiler hemen
itiraz ettiler:
"Kusura bakma, biz ısmarlayalım. Koyumuze fazla yabancı gelmez, onun icin sasırdık.
Yoksa misafirimize cay da kahve de ikram etmeyi biliriz."
Cayla birlikte kapı acıldı ve orta yaslı bir koylu girdi iceriye. Kahvedekiler yeni geleni
saygıyla buyur ettiler: "Hos geldin muhtar..."
Belli ki koye bir yabancı geldiği hemen muhtara haber verilmisti. Muhtar doğruca
Akın'm masasına geldi ve onunla tokala-sırken kendini tanıttı:
"Ben koyun muhtarı Cahit. Hos geldiniz beyim." Bir sandalye cekerek Akm'ın yanına
oturdu ve ona sigara ikram etti. Caylar icildikten sonra muhtar Akm'a ziyaretinin
nedenini sordu. Akın once kendini tanıttı:
"Adım Akın Dedel, Đstanbul'dan geldim. Gazeteciyim. Sınır ticaretini ve sorunlarını
aktaran bir roportaj yapmak icin bu bolgeye gelince sizin koye de uğramayı dusundum.
Cunku uzun sure once tesadufen sizin koyunuzle ilgili ilginc seyler duymustum. O
nedenle sizlerle bir tanısayım istedim."
Muhtar hemen Đstanbullu gazeteciyi yanıtladı: "Bizler sıradan koyluleriz. Koyumuz de
Anadolu'da gorduğun binlerce koyden biri. Đstanbul gazetelerinin ilgisini cekecek hicbir
sey bulamazsın burada."
"Eskiden olsaydı belki haklı olabilirdin muhtar, ama artık zaman değisti. Đnsanlar sizin
koy gibi yerlerle cok ilgileniyorlar. Ben zaten
sizin koyun binaları, meralarıyla değil, sizlerle ilgileniyorum."
Kahvedekiler gibi muhtar da Akm'ın daha neler soyleyeceğini merakla bekledi.
"Sizin koye gelmemin nedeni, atalarınızın Alman olması muhtar. Onun icin sizlerin ve
koyunuzun haber değeri var."
Herkes muhtara bakıyordu. Kahvedekilerden hic ses cıkmıyordu. Sonunda koylulerin
sozcusu muhtar konustu:
"Cok zaman once atalarımız değisik yerlerden gelmisler, ama ben bu koyde doğdum.
Koyun en yaslısı da burada doğdu. Bizler gecmisi unuttuk. Simdi sade Turk koylusuyuz."
"Oyle deme muhtar, etnik kokeninizi ortaya koyup kendinizi tanıtırsanız bundan siz de
yararlı cıkarsınız."
"Nasıl yani ?"
"Mesela Đstanbul'un yakınlarında Polonezkoy diye bir koy var. Zamanında Polonyalılar
yerlesmis. Kendi kulturleriyle yasamaya calısmıslar. Simdi Đstanbul'un onemli bir turistik
merkezi. Koyluler evlerini otele, pansiyona donusturmusler. Gerek Turkler gerekse
turistler Polonezkoy'u ziyaret ediyor ve bundan koyluler para kazanıyor."
Belli ki bu is muhtarın kafasına pek yatmamıstı:
"Burası dağ bası, buraya hic turist gelir mi ?"
"Gelir muhtar, gelir. Hatta cumhurbaskanı bile gelir."
Koyluler iyice meraklanmıstı. Arkalarda oturan ak saclı bir dede soze karıstı:
"Sen ne diyorsun, bizim koye kaymakam, vali bile gelmedi de cumhurbaskanı mı
gelecek ?"
Akın cektiği ilgiden memnun devam etti:
"Polonya cumhurbaskanı Turkiye'ye geldiğinde Polonezkoy'u ziyaret etti. Alman
cumhurbaskanı yapacağı bir Turkiye gezisinde neden buraya uğramasın ?"
Koylulerin kafası iyice karısmıstı. Bunun farkında olan Akın duraksamadan devam etti:
"Muhtar, gelismelerin onune set cekemezsiniz."
"Atalarımızın Alman asıllı olması bize ne gibi ozellik kazandırır ki ?"
"Muhtar sana dediğim gibi burası turistik bir merkez olur. Siz de iyi para kazanırsınız.
Yabancı turistler Ermenistan sınırındaki Ani Harabeleri'ne kadar geliyor da sizin koye
neden gelmesinler? Sen hele anlat bakalım bana koyunuzun tarihini..."
Kahvedekiler sandalyelerini Akın ile muhtarın oturdukları masaya yaklastırdılar. Herkese
cay servisi yapıldı. Bir muddet dusunen
muhtar sonunda konusmaya basladı:
"Kaderin garip bir cilvesiyle atalarımız Almanya'dan kopup gelmisler ve Rus carının
iradesiyle burada iskan edilmisler. Bir muddet Rus egemenliğinde yasamısız. Ardından
bolgeye Turkler egemen olmus. Atalarımız da anavatanlarına donmekten tamamen
umut kesip buradaki topraklanna dort elle sarılmıslar. Biz, sonraki nesiller bu olayı hep
bir masalmıs gibi dinledik."
"Peki Almanca konusan yok mu koyde ?"
"Yok, daha doğrusu gunluk konusmamızda birkac kelime var, ama kimse doğru durust
bilmez Almanca."
Muhtarın doğru durust Turkce bildiği de supheliydi ya !
"Peki muhtar, Alman hukumeti sizinle hic ilgilenmedi mi ? Biliyorsun iki Almanya'nın
birlesmesinden once ulusal politikalarına gore anavatan dısında yasayan Almanların
ulkeye kazandırılması icin caba harcanıyordu."
"Biz burada unutulduk. Kendi yağımızla kavrulup gidiyoruz. Halimizden de memnunuz."
Bu muhtar cetin ceviz cıkmıstı. Ama Akın'ın mutlaka bir seyler yapması lazımdı. Kalkıp
muhtara sigara ikram etti. Sonra kahve-dekilere de.
"Muhtar, beni sizin koyunuze Alman bir yetkilinin ya da Almanya'dan birilerinin
gelmediğine inandıramazsın."
Muhtar sasalamıstı. Yaslılardan biri soze karıstı:
"Sen de hic laftan anlamıyorsun yeğenim. Đstanbul'dan, Ankara'dan, Almanya'dan
kalkıp bu koye gelmek icin insanın senin gibi kafadan kontak olması lazım..."
Kahvedekilerle birlikte Akın da guldu. Tam bu sırada kahvenin kapısı acıldı, boyundan
buyuk bir tepsiyle bir cocuk girdi iceri. Herkes bu guzel mola sayesinde rahatlamıstı.
Muhtar masada yer actı, cocuk tepsiyi uzerine yerlestirdi. Ocakcı cayları tazeledi. Akın
farkına varamamıstı, ama kurt gibi acıkmıstı. Taze lavas ekmeklerine peynir, tereyağı ve
bal koyarak durum yaptı ve birbiri ardına yuttu.
Keyif cayları da icildikten sonra herkes koydeki yabancının gitmesini beklerken, Akın
hic oralı değildi.
"Muhtar, siz benden cok sey saklıyorsunuz..."
"Nerden cıkarıyorsun boyle seyleri, bizim saklayacak neyimiz olabilir ki ?"
"Yok oyle deme, ben bu koye bosu bosuna gelmedim. Đstanbul'da yaptığım
arastırmalar bana koyunuze onemli Alman misafirlerin geldiği gerceğini gosterdi."
Kahve olum sessizliğine burundu.
Akın, "Acaba cok mu ileri gittim ?" diye dusundu. Olur ya bu koyluler sırlarını saklamak
icin onu ortadan kaldırabilirlerdi. Sonra, "Cok fazla macera filmi seyretmenin sonucu
boyle marjinal fikirler aklıma geliyor" diye dusundu.
Kahvedeki sessizliği acılırken gıcırdayan kapının sesi bozdu. Akm'ın tuttuğu arabanın
soforu cep telefonuyla konusarak iceri girdi. Telefonda, "Tamam erken gelmeye
calısacağım. Đstanbullu gazeteciye bir sorayım bakayım, isi ne zaman bitecek ? Hadi
gorusuruz" dediği duyuldu. Ardından Akın'a donerek, "Beyim aksama onemli misafirler
gelecekmis. Evden haber verdiler. Đsin ne zaman biter ? Gec kalmak istemem" dedi.
Basta Akın olmak uzere herkes rahatladı. Akm'ın bu saatte bu koyde ve sağ olduğu
Kars'ta birileri tarafından biliniyordu. Bu da Akın'a guvenlik, artı bir guvenlik sağlamıstı.
Ayağa kalktı, kahvedekilerle vedalastı, kapıdan cıkarken muhtara dondu:
"Yarın yine geleceğim muhtar. Umanm daha iyi anlasırız. Ben size daha somut oykuler
anlatacağım, siz de benim oykumu tamamlayacaksınız.. ."
Muhtar yanıt vermedi. Yumruklarını sinirden sıkmakla yetindi. Kahvedeki yaslılar ise
duyduklarına inanamıyormus gibi Akın'ın yuzune bakıyorlardı.
Besinci bolum
ı
ıı
64
Buyuk Toton Sovalyelerinin Berlin'deki olağan toplantısı satafattan ve protokolden
uzaktı. Toplantı salonuna gizli kamera so-kulsa bir buyuk sirketin yonetim kurulunun
calıstığını sanırdınız. Duvarları tamamen deri ciltli kitaplarla kaplı salonun ortasında
duran devasa dikdortgen masanın etrafına sıralanmıs takım elbiseli, coğu yasını basını
almıs adamlann kendi aralanndaki konusma kapının acılmasıyla kesildi. Herkes ayağa
kalktı.
Kursuni takım elbise giymis ve beyaz gomleğine buz mavisi kravat takmıs adam ağır
ağır masanın etrafında dolasarak kendisine saygı gosterenlerin ellerini sıktı. Masanın
etrafındaki turu tamamladıktan sonra dikdortgenin kısa kenannda tek basına duran
diğer koltuklardan daha buyuk deri makam koltuğuna gecti.
En Buyuk Toton Sovalyesi William Hoepner makamına otururken, eliyle diğerlerinin de
oturmasını isaret etti ve "Kılıcların temsilcisi Toton Sovalyesi lordlanm hos geldiniz" dedi.
Ardından Buyuk Toton Kalem Sovalyesi'ne donerek, "Buyuk sovalyelere ve sato
temsilcilerine toplantının gundemini acıkladınız mı ?" diye sordu. Olumlu yanıt alınca da,
"Lutfen toplantımızın notlarını alın ve 'Gizli Buyuk Toton Sovalye Tarihi'nde yer almasını
sağlayın" diye son direktifini verdi. Ve onunde duran bardaktan bir yudum su icerek
tarihi konusmasına basladı:
"Sovalyeler, olağanustu toplantımızda Almanya'nın Avrupa'da nasıl bir super guc haline
geldiğini anlattım. Tabii eksik kalan bazı noktalar vardı. Bu hassas konular genisletilmis
toplantılarda dile getirilemez. O nedenle bazılannızın bildiği, kimilerinizin ise hic
duymadığı onemli hususlan masaya yatıracağız ve yeni politikamızı saptayacağız.
Burada konusulanların cok azı yerel satolarda sovalyelerle paylasılacaktır, ama bizler
bundan boyle yeni politikamız
cercevesinde cevremizi, Almanya'yı yonlendireceğiz."
Yerel satoların temsilcilerinden biri elini kaldırarak En Buyuk Toton Sovalyesi'ne bir soru
yoneltti:
"Bu tarihi toplantıda bizler de not alabilir miyiz ?" Yanıt olumsuzdu ve William Hoepner
kaldığı yerden konusmasını surdurdu:
"Sizlere Almanya'nın Avrupa'ya egemen olma surecini sovalyelerin baslattığını
anlatmıstım. Buraya ilave edeceğim husus ise bu sureci bizler kontrol ettik ve etmeye de
devam ediyoruz. Bizler kamuoyunda cismen bilinmiyoruz, ama tum ipler bizim elimizde.
Bunu bırakmaya da hic niyetimiz yok. Yarım asırlık ulkumuzu hayata gecirdik ve ulkeyi
kapalı kapıların ardından bizler yonetiyoruz. Bundan hic kuskunuz olmasın. Ote yandan
Almanya da cok değisti. Yeni nesiller bizi zaman zaman hayal kırıklığına uğrattı. Nerede
yarım asır oncesinin ideallerine sıkı sıkıya bağlı Alman gencliği, nerede bugunkuler ! Her
insan emeğinin karsılığını almak ister. Bizim gibi, bir ideali hayata gecirmek isteyenlerin
emeklerinin karsılığı da onur, san ve saygıdır. Ama bizler gizli kalmaya zorunluyuz.
Almanya icin yaptıklarımızı, yapacaklarımızı kamuoyuna acıklarsak, kendini bilmez bazı
Alman gruplarından ve uluslararası platformdan buyuk tepki alırız. Bu nedenle
gizliliğimizin altını bir kez daha cizmek istiyorum."
En Buyuk Toton Sovalyesi'nin bu sozleri uzerine masada oturanlar hemen ceplerinden
minyatur kılıclarını cıkararak ucu kendilerine gelecek sekilde onlerine bıraktılar. Bu,
sovalyeler arasında sırların gizli kalacağını gosteren hareketti.
William Hoepner bu sadakat gosterisinden memnun konusmasına devam etti:
"Bildiğiniz gibi eski politikamız Alman kamuoyunu harekete gecirmek, bizim ulkumuzu
onların da paylasmasını sağlamak icin buyuk olcude ikinci bir Fuhrer uzerinde
yoğunlasmıstı. Ama ne yazık ki gecen bu surede bizler ikinci bir Fuhrer yaratamadığımız
gibi Hitler'in yasal varisini bulma girisimlerimiz de surekli cıkmaza girmisti. Sovyetler
Birliği'nin dağılması bize Almanya'yı super guc yapma fırsatını getirirken Hitler'in oğlunu
bulabilme umidini coğaltan onemli veriler de verdi. Ama olağanustu toplantımızda
acıkladığım gibi, Almanya'nın super guc olma sureci son hızıyla surerken, Hitler'in
oğlunu bulup ortaya cıkarma eszamanlılığını bir turlu yakalayamadık. Simdi geldiğimiz
noktada sizlere butun acık yurekliliğimle soylemek zorundayım ki, Hitler'in oğluna
ihtiyacımız yok !"
Toplantıdakilerin yarısından coğu En Buyuk Toton Sovalyesi'nin bu son sozleri uzerine
donup kalmıslardı. Sasırmayanlar ise William Hoepner'in ic kabinesi yani cok yakın
calısma arkadaslarıydı.
Hoepner kendisine olası bir soru yoneltilmemesi icin aceleyle konusmasına kaldığı
yerden devam etti:
"Simdi Hitler'in oğlu ortaya cıkarsa, Alman kamuoyunun onemli bir kesimi gibi
sovalyelerin de coğunluğu onun liderliğinde Dorduncu Reich'ı seklen kurmak
isteyecektir. Buna ne gerek var? Biz zaten Dorduncu Reich'ı fiilen kurduk. Artı, Alman
kamuoyunun bir bolumu de Hitler'in oğlunun cıkıp Almanya'nın liderliğini ele
gecirmesine sıcak bakmayacaktır. Tıpkı uluslararası finans ve siyaset cevreleri gibi. Bosu
bosuna suları bulandırmaktan baska bir sey olmayacaktır bu. Tarihsel gelisim sonunda
Dorduncu Reich ancak bizim kurduğumuz sekilde gerceklesebilirdi. Eski En Buyuk Toton
Sovalyesi ve fikir arkadaslarının politikasına gore hareket edersek, tarihi tekrarlamaktan
oteye gecemeyeceğiz ve sonuc da cok buyuk ihtimalle husran olacaktır. Yıllar once,
sovalyeliğimin ilk yıllarında boyle bir konusma yapacağım ongorulseydi, kesinlikle karsı
cıkardım. Ama gelismeler bizi bugun bu noktaya getirdi. Hitler'in oğluna ihtiyacımız
olmadığı gibi, onun ortaya cıkması bize cok onemli sorunlar getirecek. Simdi sovalyeler,
hepimizin sorması gereken soru sudur: ne yapmalıyız ?"
Kuskusuz En Buyuk Toton Sovalyesi'nin bu soruya verecek yanıtı vardı, ama toplantıya
katılanların ağzından duymak istiyordu. Bu daha politik olurdu. Hem sorumluluğu tek
basına almaz hem de fikir babası olarak baska bir sovalye tarihe gecerdi.
Yerel satoların, gozu yukselmekte olan hırslı bir temsilcisi soz istedi:
"O zaman onu ortadan kaldırmamız lazım."
Buna en cok En Buyuk Toton Sovalyesi sasınyormus gibi tavır takındı:
"Akla ilk gelen fikir belki de en iyi fikir değildir. Biraz daha beyin jimnastiği yapmanızı
istiyorum sizden."
Cok gecmeden yeni secilen Buyuk Toton Guvenlik Sovalyesi soz aldı:
"Baska bir cozum yolu yok. Bugune kadar dunya Hitler'in oğlundan habersizdi.
Haberdar olmalarına hic gerek yok. Ortaya cıkarsa elimizi kolumuzu bağlar. Onu yok
edelim."
Buyuk Toton Savas Sovalyesi de bir once konusanı destekledi:
"Bu buyuk amac icin herkesi feda edebiliriz. Biz mademki Dor-
I
duncu Reich'ı kurduk ve bunun uğruna gerekirse tum onderlerimizi bile feda edebilirdik,
simdi de etmeliyiz. Fuhrer'in yasal varisi de super guc Almanya icin feda edilmelidir."
Buyuk Toton Girisim Sovalyesi secilen Frank Neurath da soz istedi:
"Bildiğiniz gibi uzun sayılabilecek bir sure Turkiye'de yasadım. Turkiye'yi ve Turkleri
hepinizden daha iyi tanıyorum. Elimizdeki bilgilere gore, Fuhrer'in oğlu uc dort
yaslarında Turkiye'ye goturulmus ve ulkenin doğu kesiminde bir yere bırakılmıs. Buyuk
bir ihtimalle kırsal alanda buyudu ve oralarda yasıyordu. Takip ettiğimiz Turk gazeteci de
bizleri o bolgeye surukledi. Belki de yasal varis Doğu Bloku'nda buyudu. Cunku Turk
gazeteciyi Gurcistan'a kadar takip ettik. Eğer Doğu Bloku'nda buyumusse sıkı bir
komunist eğitim almıstır ki, biz onu bu saatten sonra ideallerimize uygun biri haline
getiremeyiz. Eğer Turkiye'de kırsal kesimde buyumusse kaba saba bir koylu olmustur.
Onu da ideallerimize uydu-ramayız. Sizlere Turkleri iyi tanıyorum dedim. Onlardan
duyduğum bir atasozunu nakletmek isterim. Turkler 'Ağac yasken eğilir' derler, biz o
coğrafyada yasamıs, elli yasını asmıs bir adamı nasıl eğitir ve kendimize lider yaparız ?
Salt Hitler'in testislerinden dustu diye onu kendimize onder secemeyiz..."
En Buyuk Toton Sovalyesi, Neurath'ın sozunu burada kesti ve Buyuk Toton Kalem
Sovalyesi'ne dondu:
"Lutfen testis bolumunu notlarınızdan cıkarın."
Ardından konusmanın kıvamına geldiğini goren En Buyuk Toton Sovalyesi baska bir
konuya dikkat cekti:
"Hitler'in yasal varisi Turkiye veya Gurcistan'da evlenmis de olabilir. Bu durumda esi ve
cocukları da ayrı bir sorun haline gelir..."
Evet bu da cok onemli bir sorundu. Yazarlar ve senaristlerin kaleme aldığı gibi
sovalyeler de Hitler'in oğlunu hep aklı basında, ustun insan ırkının tum ozelliklerini
tasıyan, bekar, yakısıklı ve iyi eğitimli biri olarak hayal etmislerdi.
Gerci sovalyeler iki ulkede, Hitler'in oğlunu o gunku Almanya'ya, Alman yasam tarzına
ve politik, ekonomik, sosyal beklentilerine uyarlamak icin birer tesis kurmuslardı, ama
karsılasacakları kisinin hep vasatın ustunde bir insan olacağını hayal etmislerdi.
En Buyuk Toton Sovalyesi'nin kesin bir kararla, masaya vurarak konuyu kapatmasının
zamanı gelmisti:
"Evet bize kalan tek secenek bu sorunu kokunden halletmek oluyor. Bu durumda Turk
gazeteciyi her zamankinden daha dikkatli izlemeliyiz. Turkiye'de evi, isi, esi dostu surekli
kontrol altında tutulmalı.
Eğer Hitler'in oğlu olduğundan suphelendiğimiz biriyle ortaya cıkarsa, daha
ağızlarını acmadan susturulmaklar. Gazetecinin konuyla ilgili yazdığı tum notlar da yok
edilmeli. Tabii bu olayla bağlantımız da hicbir zaman ortaya cıkmamalı. Unutmayın,
Dorduncu Reich'ın geleceği buna bağlı. Bu operasyon icin Buyuk Toton Para Sovalyesi
istenildiği kadar butce sağlayacaktır. Operasyonu Buyuk Toton Savas Sovalyesi idare
edecek ve gerektiği kadar adam kullanabilecektir. Tabii Turkiye'de gorev yapan Kari
Krenc-hel'e de en kısa zamanda bilgi verilmeli. Bu is icin bolgedeki tum kaynaklarımızı
kullanmalıyız. Hatta Đstanbul'da kurduğumuz haber ajansım ve orada bizim icin calısan
Turk gazeteciyle yakın iliskide olan kadını da..."
Sovalyeler En Buyuk Toton Sovalyesi'nin soylediklerini onaylarken, tam anlamıyla allak
bullak olmuslardı. Masada yaptıkları beyin jimnastiği Hoepner'in demir yumruğuyla
ivedilikle yerine getirilmesi gereken emirlere donusmustu.
Daha dune kadar Hitler'in oğlunu bulmakla yoğunlasmıs orgut, artık onu yeryuzunden
silmekle uğrasacaktı.
Dunya değisiyordu.
En Buyuk Toton Sovalyesi konu uzerinde daha fazla spekulasyona girilmemesi icin
hemen gundemdeki ikinci maddeye gecti:
"Buyuk sovalyeler ve yerel satoların temsilcileri, asıl isimiz bundan sonra baslıyor.
Tarihsel gelisim bizlere Dorduncu Reich'ı kurmak icin olanak sağladı, ama bunu
korumak inanın cok daha zor. Simdiye kadar dunyanın dikkatini cekmeden dilediğimizi
yaptık ve guclu konuma geldik. Ancak onumuzde buyuk bir savas var ve bizler bu
savasa hazır olmalıyız. Bu savas tankla tufekle yapılmayacak. Sıcak catısma olursa
eğer, bu bizim topraklarımızın cok otesinde olacak ve hicbir Alman genci bu savasta
olmeyecek. Đste bu savasa hazırlıklı olmalıyız..."
Toplantıda bulunanlar coktan Hitler'in oğlu sorununu unutmus, yaklasmakta olan savas
haberleriyle ilgilenmeye baslamıslardı. En Buyuk Toton Sovalyesi ise durumdan memnun
devam etti:
"Yugoslavya'nın parcalanması ve Korfez Savası surecinde Amerika'nın dunya duzenine
karsı geldik. Bu belki ihtiyatsızca yapılmıs bir hareketti, ters tepebilirdi, ama Almanya'nın
cıkarlarıyla guclu konuma gelmesi icin bu iki oyun da tarafımızdan oynanma-lıydı.
Simdi onumuzdeki donemde ister istemez Amerikan cıkarları ile Alman cıkarları
catısacaktır. Ozellikle Ortadoğu'da. Ardından da Orta Asya'da... Artık bu konuya
eğilmeliyiz. Somut onerilerinizi bekliyorum..."
Sovalyeler bu yeni soruna kafa patlatmaya cabalarken, Buyuk Toton Savas Sovalyesi
izin isteyerek toplantı salonundan dısarı cıktı. Bes dakika sonra geri geldiğinde ise
William Hoepner'e kimsenin anlamadığı bir isaret vererek Turkiye'deki operasyonun
basladığı haberini getirdi.
65
Kari Krenchel operasyon emrini, Erzurum'da tıpkı bir onceki gun Gaffarla haberlestiği
gibi once cep telefonuna gelen bir mesaj, ardından umumi telefonla yapılan ustu kapalı
bir emirle aldı. Toton Sovalyesi olduktan sonra oğrendiği en onemli sey verilen emrin
tartısılmamasıydı. Orgutteki koklu değisikliği biliyor ve bunu dusunduğunde kendi
kendine, "Her an her sey olabilir" diye mırıldanıyordu.
Dorduncu Reich konusunda yeni secilen En Buyuk Toton Sovalyesi William Hoepner'le
aynı dusunuyordu. Yeni emirle birlikte surdurduğu insan avının nihai amacı da
değismisti. Krenchel kendisine bile itiraf edemedi, ama bu değisiklikten hoslanmıs gibi
gorunuyordu.
Bu haberi paylasabileceği, gelecekteki stratejisini tartısabileceği bir tek Brigitte Diels
vardı. Neonazi moronlann kafası boyle seylere basmazdı. Almanya sokaklarından gelen
bu serseriler Krenchel'e yuk olmustu, ama ileriki gunlerde belki bir ise yararlardı.
Kari Krenchel, Brigitte Diels'e haberi kaldıkları otelin odasında verdi. Genc kadının ilk
tepkisi "Neden ?" demek oldu.
Krenchel karsısındakine once kendileriyle isbirliğine giderken ettiği yemini hatırlattı.
"Brigitte, bu yemine bağlı kalmalısın, beni anlıyor musun ?" Bu soz genc kadını biraz
gerilere goturdu. Kısa bir sure once Alman Sansolyelik binasının bir odasında Herr
Schmidt'in nezaretinde gamalı haclı bayrak ve kuıc uzerine ettiği yemini anımsadı. Evet
orada her kosulda sovalyelere kesin itaat edeceğine soz vermisti. Ama o gunden bu
yana gecen sure cok kısa olmasına rağmen yasananlar sıradan bir insanın tum
yasamını dolduracak yoğunluktaydı. Evet, sovalyelere itaat etmeliydi. Bu nedenle yeni
Fuhrerlerini ve Akın'ı neden ortadan kaldırmaları gerektiğini Kari Krenchel'e sormadı bile.
Sorsaydı da onun genis acıklamalarda bulunmasını beklemiyordu.
Brigitte Diels butun bunları dusunurken icinin urperdiğini hissetti. Artık figuranlıktan
cıkmıstı. Akın ele gecirilmek isteniyorsa mutlaka genc kadına da onemli bir rol
dusecekti. Ve elbette Brigitte değisen konumuyla birlikte biraz olsun pazarlık yapma
sansını ele gecirmisti. Zaman gecirmeksizin Krenchel'e sorusunu yoneltti:
"Haklısın Krenchel, sovalyelere ve buradaki tek temsilcileri olan sana mutlak itaat
edeceğim. Ama simdi senden kucuk bir istekte bulunmamı umarım mazur gorursun !"
Kari Krenchel duraladı:
"Tabii ki Brigitte, anavatanımıza dondukten sonra sovalyelerin elleri surekli omuzlarında
olacak. Hic farkına varmadan sovalyelerin yardımıyla onemli mesafeler kat edeceksin."
"Anavatana donunce unutulmamak guzel bir sey tabii ki. Ama ben senden simdi
yapabileceğimiz bir sey istiyorum."
"Seni dinliyorum Brigitte."
"Akın'ı bulduğumuzda onun ortadan kaldırılması isini ben ustlenebilir miyim ?"
Kari Krenchel gulumsedi. Bu kız sandığından da cetin ceviz cıkmıstı. Eğer bu isi de
basarıyla yapabilirse, hic kuskusuz sovalyeler arasında iyi une sahip olacaktı.
"Tamam Brigitte o an gelsin. Turk gazeteci senindir. Ama oncelikle onu bulmalıyız. Bu
kez de elimizden kacmasına izin veremeyiz."
Brigitte aldığı yanıttan tatmin olmustu. Sustu ve Akın'la karsılastığında olacakları bir kez
daha merak etti. Ardından da hayale daldı.
Kari Krenchel de dusunuyordu. Bundan sonra neler yapabileceklerini planlamaya
calısıyordu, ama elindeki veriler o kadar azdı ki sağlıklı bir plan yapamıyordu. En iyisi
Gaffar'ın gelisini beklemekti. Belki Gaffar daha fazla bilgiyle gelirdi ve elindeki verileri de
coğaltırdı. Simdilik Akm'ın binlerce kilometrekarelik bir ucgenin icinde olduğunu
biliyordu.
Bu bilginin dısında her sey onların aleyhinde gorunuyordu. Bir defa tarayacakları alan
cok genisti. Đkincisi bolgeyi hic bilmiyordu. Ne coğrafyasını, ne yore halkının dillerini, ne
de gelenek ve goreneklerini. Operasyonun basansı bir bakıma Gaffar'ın becerisine
kilitlenmisti ki, bu da Kari Krenchel'i rahatsız ediyordu.
Evet Gaffar'a mahkum olmuslardı. Kari Krenchel saatine baktı. Oturduğu koltukta gozleri
kapalı uyuklayan Brigitte'ye seslendi:
"Hadi havaalanına gitmemiz gerek. Gaffar'ı karsılayalım. Bakalım
bizim icin iyi haberleri var mı ?"
Brigitte Diels silkindi. Kurduğu hayalin en guzel anında dusler aleminden cıkarılmıstı.
Đsteksizce Krenchel'i takip etti.
Gaffar Erzurum'a iki adamıyla birlikte gelmisti. Havaalanından donerken hemen Kari
Krenchel'in yanma oturmus, Brigitte Diels de iki adamla arka koltuğa sıkısmıstı. Krenchel
ile Gaffar yol boyunca havadan sudan konustular. Brigitte ise tek kelime bile etmedi.
Otele gelince Gaffar adamlarını Krenchel'in ayırttığı odalara gonderdi.
Krenchel, Gaffar'ı kendi odasına goturdu. Bir an once yeni haberleri almak istiyordu.
Ama Gaffar onu hayal kırıklığına uğrattı. Yeni bir sey yoktu.
Kari Krenchel, Gaffar'ın kendisine soylediğinden daha fazlasını bildiğine emindi, ancak
bu inatcı adamı nasıl konusturacaktı ?
66
Unutulmus bir kosede tek basma bir cobandı. Birkac bas hayvandan olusan mutevazı
bir surusu vardı. Kentte yasayan birine gore, uzun sure oylesine beklemisti. Ama tum
zamanların cobanına gore gecen sure hic de uzun değildi. Once yanma bir baska
coban ve kucuk bir suru geldi. Onu bir baskası izledi. Onu da bir baskası.
Bu unutulmus kosede buyuk bir suru olustu. Tam on dort coban hayvanları yurutuyordu
gunese doğru. Artık beklemeye tahammulleri yoktu.
Ne sıcak etkiliyordu onları ne de aclık. Cobanlar zaman zaman gozlerini kısarak
gunese bakıyor ve gunun batmasına daha ne kadar vakitlerinin kaldığını anlamaya
calısıyorlardı. Buyuk suru tozu toprağa katarak hızla ilerliyordu. Gunese doğru
ilerliyordu...
Akın sabah otelden cıkarken, sivil giyimli ama sanki izne cıkmıs genc subay goruntusu
veren iki kisi de otele giriyordu. Akın bu karsılasmayı onemsemeyerek ve de hemen
unutarak kendisini bekleyen arabaya bindi. Bu kez daha basarılı olacağını umuyordu.
Đnatcı muhtarla neler konusacağını kafasında kurarken, aynı anda otele gelen iki
gencten biri daha somut bir sey yapıyordu. Cep telefonundan bir numara tusladı,
karsıdan yanıt gelince de hemen raporunu verdi:
"Evet efendim, malum sahısla temas kurduk. Ancak birkac da-^WKfeWg o
cıkıyordu. Otel gorevlileri aksama
geri doneceğini soylediler. Talimatınızı bekliyorum efendim."
Telefondaki ses:
"Sadece uzaktan izleyin, yanına kimseyi yaklastırmayın. Bakalım neler yapıyor ?"
Genclerden biri otelde kalırken, diğeri otel gorevlisinden aldığı taksicinin adresine
doğru yola koyuldu.
Akın arabanın camından değisen doğal guzelliklere bakarken sansının daha yaver
gitmesini diliyordu.
Sofor koye girdiklerinde bir onceki gunku alıskanlığıyla hemen kahvenin onune park
etti. Akın arabadan indi. Cevresine bakındı, ortalıkta kimseler gorunmuyordu. Kahveden
iceri girdi. Sadece bir masa doluydu. Muhtar ve iki yaslı adam sohbet ediyorlardı. Akın
onlann masasına yoneldi:
"Merhaba!"
Masadan kimse Akm'ın yuzune bile bakmadı. Nice sonra muhtardan ses geldi:
"Merhaba, ama hos geldin diyemeyeceğiz. Yine neden geldin ?"
"Muhtar bugun cok aksisin. Biraz sohbet ederiz diye dusundum. Ama bu kahvede değil.
Dun cay ice ice midem kaynadı vallahi. Gelirken bir benzin istasyonunda guzel bir
lokanta gordum. Saat de neredeyse oğlene geliyor. Hadi gelin, hem bir seyler yer hem
de laflarız..."
Masadakiler birbirlerine baktılar. Karar vermekte zorlanıyorlardı. Muhtar bu yabancı
gazeteciyi koyden uzaklastırmanın iyi olacağını dusundu ve Akın'ın teklifini kabul etti.
Hep birlikte arabaya doldular ve gerisingeriye yol almaya basladılar. Cok gecmeden
yol kıyısında genellikle kamyonlara hizmet veren bir benzinliğe vardılar. Kucuk
lokantada yemek cesitleri azdı, ama kamyoncuların yeri olduğundan bol miktarda rakı
vardı.
Sofor aceleyle bir seyler yedikten sonra utana sıkıla civardaki bir koyde kuzeninin
yasadığını ve birkac saat onu gormeye gidip gidemeyeceğini sordu.
Akın ve koyluler daha ilk kadehlerindeydiler ve onlerinde uzun sayılabilecek bir zaman
vardı. Soforun uzaklasması Akın'ın da isine geldi.
Đkinci kadehte hemen herkesin dili cozuldu. Akın yine aynı konuya girdi:
"Muhtar seninle dun anlasamadık. Sen de bir seyler sakladın benden. Ben de senden.
Dilersen once ben sana sakladıklarımı anlatayım. Sonra da sen..."
"Benim saklım gizlim olmaz, ama hele sen anlat bakalım." "Yok oyle deme muhtar,
senin de saklın gizlin olduğunu sen de biliyorsun, ben de. Hele koyun yaslıları daha da
coğunu biliyorlar" diyen Akın masadaki iki yaslının meraklı bakısları altında yenilediği
oykusunu anlatmaya basladı:
"Ben sizin koyde yasayan birini arıyorum. Dun bu yuzden sizin ağzınızdan laf almaya
calıstım. Benim aradığım kisinin adı Her-man A. Sizin koyde doğmadı, ama buyudu.
Yıllar once Almanya'dan bu koye getirilmisti. Onun icin sizin koyle Almanya'nın
bağlantısını arayıp durdum. Ama siz de ser verdiniz sır vermediniz." "Kimdir be Herman A.
? Neden onu arıyorsun ki!" Akın bosalan kadehlere rakı doldurdu ve anlatmaya devam
etti: "Muhtar, simdi sıkı dur. Ancak filmlerde olabilecek bir sey gerceklesti ve Herman
A.'nın basına talih kusu kondu. Ona buyuk bir miras kaldı..."
Bardağını ağzına goturen yaslılardan biri bu sozler uzerine dondu kaldı. Muhtar hemen
inisiyatifi ele aldı:
"Sen ne diyorsun be hemserim. Bizim koydekilerin Almanya'yla bir bağlan yok ki, boyle
bir miras dussun. Hem Herman A. adında kimseyi tanımıyoruz biz."
"Hemen kestirip atma muhtar. Sana Herman'ın basına buyuk bir miras kondu diyorum."
"Tamam senin dediğin Herman'ın basma talih kusu konmus olabilir, ama bundan bize
ne ?"
"Muhtar sen anlamak istemiyorsun. Herman yıllar once Almanya'dan sizin koye getirildi,
simdi ellili yaslarında olmalı. Mutlaka coluk cocuğu vardır. Kendisine kalan miras buyuk
para, isine cok yarar."
Masadaki yaslılardan biri soze karıstı:
"Benim anlamadığım sey su. Sen gelip bizim koyde yasayan birine Almanya'daki
yakınlarından miras kaldığını mujdelemek istiyorsun. Sozunu ettiğin kisiyi sen
tanımıyorsun ki, bize soruyorsun. Peki sana ne bu mirastan ? Senin ne cıkarın var ?"
Yaslı adam tam da "carıklı erkanıharp" denilen tiplerdendi. Evet konuya cok guzel
nester atmıstı. Akın kısa bir sure dusundukten sonra yanıtladı:
"Almanya'daki akrabalan bir tesaduf sonucu benimle karsılastılar. Uzun zamandır bu
Herman A.'yi arayıp bulamıyorlarmıs. Eğer onu bulursam mirasın yasal islemleri
tamamlanacak ve diğer hissedarlar da kendi paylarını kullanabilecekler. Ancak
Herman ortaya cıkmadığı icin bu buyuk mirastan kimse yararlanamı-
I
svs
yor. O nedenle Herman'ı bulma isini bana verdiler. Bu is icin elli bin dolar onerdiler. Ama
Herman'ı bulamazsam elli bin yerine nasihat alacağım. Oysa ben seve seve bana
dusen paranın yarısını yani tam yirmi bes bin doları beni ona goturecek kisiye
verebilirim. Yoksa ben de bir sey kazanamayacağım. O nedenle ortaklık teklif etmek
benim de isime gelir."
Akın sustu ve rakısından bir fırt cekti. Sonra masadakilerin yuzlerine baktı. Konusmasının
etkisini değerlendirmek istiyordu. Yaslılar dusunceli dusunceli, "Cok para !" diye
mırıldandılar. Muhtar hic oralı değil gibiydi. Ama sonunda o da yaslıları onaylama
gereği duydu:
"Evet, yirmi bes bin dolar buyuk para..." Akın hemen akına gecti:
"Evet kucuk bir bilgi icin bana dusen paranın yansını veriyorum. Oysa ben buraya
kadar gelebilmek, izleri sizin koye dek surebilmek icin cok zaman ve para harcadım."
Muhtar konuyu kapamaya kararlıydı:
"Sen de haklısın, ama yanlıs iz uzerindesin. Bizim koyde aradığın kisi yok. Keske olsaydı.
Comertliğin sayesinde iyi para kazanırdık. Senin icin uzgunum, ama yapacak bir seyimiz
yok..."
Akın pes etmeye niyetli değildi. Biraz daha usteleyecek oldu. Muhtar kesip attı:
"Sen hic laf anlamıyorsun. Đstersen gel koye muhtarlıktaki belgeleri incele. Oyle birisi
yok bizim koyumuzde. Benim belgelerime guvenmezsen nufus idaresine git, koyun
kutuğune bak. Ama bizi de rahat bırak."
Akın'ın tum sarhosluğu bir anda gecti. Nasıl oldu da bunu atlamıstı. Koyun resmi nufus
kayıtlannı kontrol etmeyi akıl edememisti. Elin koylusu ona guzel bir arastırmacı
gazetecilik dersi veriyordu.
Masada herkes dusunceliydi. Bu sırada Akın'ın kiraladığı arabanın soforunun gelmesi
herkesi rahatlattı. Akın hesabı odedi ve muhtara, "Kahveleri de koyde iceriz artık"
diyerek gitme sinyali verdi.
Koye doğru yol alırlarken Akın'ın ilk paniği gecti. Bu insanlar herhangi birini saklamak
isteselerdi, onun ya kaydını tutmazlardı ya da yanlıs kayıt tutarlardı. Ama yine de Akın
ertesi gun nufus idaresini de bir kolacan edecekti.
Belki de Akın yaralıyordu. Belki de babası onu yanıltmıstı. Babasını da o Alman subay.
Yanılmalar zinciri sonunda Akın bu koyde belki de cok buyuk bir hayal kınklığı
yasayacaktı. Ancak Akın'ın
hemen pes etmeye niyeti yoktu. Muhtardan bir sey oğrenemeyeceğini anlamıstı. Bu
nedenle ozellikle yaslılarla teke tek konusmalıydı. Masada parayı duyunca yaslılardan
biri nasıl da donup kalmıstı. Araba kahvenin onunde durunca Akın dusuncelerinden
sıyrıldı. Etrafına bakındı. Koy bir onceki gelisine gore cok daha hareketliydi. Kahveye
girince icerisinin de kalabalık olduğunu gordu. Muhtar ocakcıya birer kahve soyledi.
Kahvedekiler merakla yeni gelenlere bakıyor ve anlatılacakları bekliyorlardı. Akın aynı
hikayeyi bir de koylulere anlatmaya karar verdi, ama bu kez cevresindekilerin yuz
ifadelerini daha dikkatli inceleyecekti.
Herkesle koy usulu selamlattıktan sonra, yani herkese teker teker "Merhaba" deyip, her
seferinde de sağ elini sol goğsunun uzerine koyup selamladıktan sonra Akın konusmaya
basladı:
"Tamam arkadaslar dun sizlerden cok sey sakladım. Simdi olayın icyuzunu
anlatacağım...." Akın'ın sozunu muhtar kesti:
"Buradaki herkesin aklını karıstırmaktan ne zevk alıyorsun? Hadi kahveni ic de efendi
efendi geldiğin yere don."
"Muhtar size yemekte anlattığımı burada arkadaslara tekrarlayacağım. Benim senin
gibi gizlim saklım yok !"
Muhtar kıpkırmızı oldu. Kahvedekiler de meraklanmıslardı. Mırıltılar basladı. Akın bu
fırsattan istifade revize edilmis hikayesini anlatmaya baslayınca kahvedeki gurultu
kesildi. Muhtar bir kosede oturmus pis pis Akm'a bakıyordu.
Akın tam sozde Herman A.'nın Alman akrabalarının kendisine vaat ettikleri elli bin
dolarlık odulu anlatırken kahvenin kapısı gurultuyle acıldı. Đriyarı, sacı sakalı birbirine
karısmıs, lastik cizmelerinden dısarı beyaz islemeli yun corapları cıkan, gri kapusonlu
kaban giymis birisi iceri daldı. Selama sabaha gerek duymadı:
"Dun koye Đstanbul'dan bir gazeteci gelmis. Bu sabah dağda avlanmaya giden iki
gencle karsılastım, onlar soyledi. Koyun yakınlarındaki tepelerde suruyu otlatırken
kahvenin onundeki yabancı arabayı gorunce daha fazla dayanamadım ve merakıma
yenilip koye geldim..."
Anlasılan bu yeni gelen koyun cobanıydı. Akın'ın geldiğini oğrenince surusunu tepede
bırakıp bir kosu asağıya inmisti.
Akm koyun cobanına da o ana kadar anlattıklarını ozetledi ve soyle devam etti:
"Herman A.'nın yerini bana gosterecek olana odulumun yansını yani yirmi bes bin doları
vereceğim..."
Kahvedekiler ikinci kez sasılıyorlardı, ama olan bitenden habersiz
cobanın bu tatlı surprizle ilk karsılasmasıydı. ister istemez ağzından sozcukler
dokuldu:
"Vay be, bizim Herman icin yirmi bes bin dolar ha !"
Muhtar hemen ayağa kalktı ve cobana cıkıstı:
"Butun koy mallarını sana emanet ediyor, sen de utanmadan onları bırakıp kanlar gibi
dedikodu yapmak icin kahveye geliyorsun. Utan be !"
Coban herkesin ortasında azarlanmaktan fena halde bozulmustu. Kekeleyerek ozur
diledi ve kacarcasına kahveden cıkıp uzaklastı.
Kahvedekiler de bu tatsız ortamdan uzaklasmak icin birer ikiser ortadan kayboldular.
Geriye hiddetli muhtar ile Akın kaldı.
Muhtar, Akın'a doğru birkac adım attı:
"Yeter artık sabnmı tasırdın. Sen gelmeden once koyumuzde kıs aylarının gecmesini
bekleyip huzur icinde yasıyorduk. Yakında tarlalarımızı, bahcelerimizi surup ekmeye
hazırlanacaktık. Atalarımızdan, babalarımızdan gorduğumuz gibi. Ama sen ortaya cıkıp
abuk bir hikayeyle herkesin huzurunu bozdun. Boyle giderse anlattığın masala inananlar
bile cıkacak. O zaman ne olur bu koylunun hali. Hadi simdi koyden defolup git. Bir daha
da ayak basma !"
Akın hic oralı değilmis gibi yanıtladı:
"Bir daha gelirsem ne olacak yani. Beni tehdit mi ediyorsun ?"
"Evet ulan tehdit ediyorum. Bir daha koye ayak basarsan, sana hos geldin kahvesi
yerine mermi sıkacağım."
"Muhtar, burası ozgur bir ulke, dilediğim yere giderim. Gideceğim yere de kimse
sınırlama getiremez. Boyle kabadayılıkla bir yere varamazsın. Ben istediğim zaman
koye gelirim. Gerekirse jandarmayla gelirim, ama yine gelirim."
Kabadayılıkla bir sey olmayacağı gibi boyle ağız kavgasıyla da bir yere vanlamazdı.
Akın cantasını omzuna aldı. Tokalasmak icin sağ elini muhtara uzattı. Ama yanıt
alamadı. Donup arkasını kahveden cıktı.
67
Akın o aksam sehirdeki nobetci meyhanede gereğinden cok icti. Tabii ertesi sabah da
uyanmakta ve ayılmakta zorluk cekti. Đsin sonunda basansız olma fikri Akın'ı cok
korkutuyordu. Son ayla-nnı hep Hitler'in oğlunu bulma umidiyle gecirmisti, ama simdi
tıkanıp kalmıstı.
Baska bir is olsaydı, Akın pes eder gerisingeriye donerdi, ama bu olay farklıydı. Akın ya
basarılı olacak ya da basanlı olacaktı. Baska seceneği kalmamıstı.
Bir Turk kahvesiyle kendine gelmeye calıstı. Ardından otel gorevlilerinden nufus
idaresinin adresini ve yolunun tarifini aldı ve yuruyerek gitti.
Nufus idaresi iki katlı bir binaydı. Giris katındaki ic karartıcı salona baktı. Ardından
calısanları tek tek incelemeye basladı.
Đnsan sarrafı Akın, sonunda orta yası gecmis ama giydiği canlı renkler ve yaptığı biraz
fazla makyajla genc gorunmeye calısan bayan memurun masasına tum sempatikliğiyle
yaklastı. Kendini tanıttı:
"Adım Akın Dedel, Đstanbul'dan geliyorum. Gazeteciyim. Bir sorunum var, umarım
cozersiniz..."
Belli ki kadın bu sempatik tavırlardan hoslanmamıstı. Sertce yanıtladı:
"Ne istiyorsunuz ?"
Akın ayakustu hikaye yazmaya basladı:
"Sormayın basım dertte. Bir is icin kentinize geldim. Buraya geldiğimi oğrenen bizim
gazetenin yazı isleri muduru ailesinin so-yağacını cıkanyormus da buyuk dedesinin
merkeze bağlı bir koyden Đstanbul'a goc ettiğini oğrenmis. Bana mutlaka onun
kayıtlarını bulmamı, bulmadan da Đstanbul'a donmememi bildirdi. Bu angarya yuzunden
yardımınıza muhtacım..."
Kadın ilgilenmemisti bile, catık kaslarla Akın'a dondu:
"Sizin angaryanızı halletmek benim icin ne denli buyuk angarya olacak farkında değil
misiniz ? Her onune gelen boyle sudan bahanelerle memurları oyalarsa burada hic is
yapamayız."
Akın biraz ısrar edecek oldu. Kadının hic yanıt vermeden masasını topladığını gordu.
Masasının altındaki cantasını eline alan bayan memur ayağa kalkarken Akın'ı azarladı:
"Đstanbul'dan gelen gazetecisiniz diye angaryanızı yapmaya mecbur değilim. Hem de
yemek saatinde hic değilim. Đyi gunler beyefendi..."
Kadın cekip gitti. Akın once kadının arkasından baktı, sonra saatine baktı. Evet yemek
zamanıydı. Caresiz binadan dısarı cıktı.
Zaman hızla geciyordu ve Akın bir sey yapamıyordu.
Sağda solda dolasıp, bir kahve ictikten sonra Akın oğle tatilinin bittiğini ongorerek yine
kasvetli devlet dairesine dondu. Memurlar calısmaya baslamıstı. "Acaba sansımı baska
bir memurla mı deneyeyim ?" diye dusunurken oğle oncesi konustuğu bayan
memurla goz goze geldi. Tabii ister istemez ayaklan bir kez daha onun masasına gitti.
Yalvanr bir ses tonuyla isteğini tekrarladı. Hayret kadın bu kez onu terslemedi. Herhalde
yemek oncesi kan sekeri dustuğu icin keyfi yerinde değildi. Simdi Akın'a tatlı tatlı
bakıyor ve acıklama yapıyordu:
"Biliyorsunuz nufus kayıtlan halka acık değildir. Herhangi bir arastırma yapmanız icin
ozel izin almalısınız, ama mademki Đstanbul'dan geldiniz, size bir ayncalık yapayım.
Benimle arsive gelirseniz, oradaki gorevli arkadas size istediğiniz kayıtlan cıkanr."
Akın bayan memuru izlerken, "Đste vahsi cazibeme dayanamayan bir kadın daha" diye
kendi kendine boburleniyordu.
Bayan memur bir kapıyı actı. Sonradan yapıldığı belli dik demir bir merdivenden
asağıya indiler. Besbelli burası eskiden binanın bodrumuymus. Simdi de arsiv olarak
kullanıyorlardı. Cıplak ampuller genis bir alanı aydınlatmaya calısıyordu. Yıkılacak-mıs
gibi duran raflarda ciltleri yıpranmıs buyuk defterler vardı. Arsivle zıt goruntu cizen iyi
giyimli, cana yakın genc bir adam on-lan karsıladı. Bayan memur arsiv sorumlusu olan
genc adamı Akm'a tanıttı ve ne istediğini aktardı. Genc adam bayan memurun
yardımıyla raflann birinden tozlu bir cilt cıkarıp masanın uzerine koydu. Bayan memur
yukan cıkarken, Akın defterin ilk sayfasını acmıstı bile. Evet istediği buydu. Merkez nufus
idaresine bağlı koyde yasayan herkesin kaydı buradaydı.
Genc memur da buyuk gayretle Akm'a yardım etmek istiyordu. Akın ona da bayan
memura uydurduğu hikayeyi tekrarladı, yardıma gereksinimi olmadığını soyledi. Ama
nedense memur kendi isine bakacak yerde masada Akın'ın karsısına oturmus sanki onu
kontrol ediyordu.
Akın nufus kayıtlarında Đkinci Dunya Savası yıllanna, az oncesiyle sonrasına bakıyordu.
Gozune ilginc bir aynntı carptı. Bu koyde savas yıllarında hemen hemen yok denecek
kadar az cocuk doğmustu.
Genc memurun, "Bu cok doğal savasa katılmadık, ama o yıllarda askerlik uc dort yıl
suruyordu. Gencler evlenememistir, evli olanlar da koylerine izne gidememistir"
demesinden dusuncelerini sesli dile getirdiğini anladı. Daha dikkatli olması gerekiyordu.
Nufus kayıtlarından bir sey cıkmamıstı. Akın'ın bunu anlaması da birkac saatini almıstı.
Yine canı sıkıldı. Genc memurla vedala-sıp yukan cıktı. Bayan memura cok tesekkur
etti. Ardından ka-carcasma kasvetli binadan cıktı. Aksam ayazında bir sigara yaktı ve
otele kadar yurudu. Soğuk ve yuruyus Akın'ı sakinlestinnemisti.
Otelde fazla oyalanmadı. Kiraladığı arabanın soforune telefon etti. Ertesi sabah
erkenden gelecekti. Akın'ın yapacak bir isi yoktu. Mecburen nobetci meyhanenin
yolunu tuttu.
Akın demlenirken, oteldeki iki genc adamdan biri cep telefonundan gunluk raporunu
veriyordu:
"Malum sahıs bugun nufus idaresinde daha once gittiği malum koyun nufus kayıtlarını
inceledi. Ancak ne aradıysa bulduğunu sanmıyoruz. Simdi civardaki bir meyhanede, ne
yapmamızı emredersiniz."
"Etrafında supheli kimseler var mı ?"
"Hayır efendim."
"O zaman onu bir dakika bile gozden kacırmayın. Her an her seye de hazırlıklı olun.
Simdilik onun kılına zarar gelmesini istemiyorum."
"Anlasıldı efendim."
68
Kari Krenchel yanılmamıstı. Gaffar soylediğinden daha fazlasını biliyordu. Ama lafları
ağzında geveliyor ve ise yarar tek kelime konusmuyordu. Sabahlan gun doğarken
gozlerini acan Krenchel can sıkıntısını Brigitte'yle paylasmak icin daha horozlar otmeden
genc kadınm odasına telefon ederek onu uyandırdı. Uykularını tam alamamıs
garsonların servis yaptığı salonda kahvaltılannı ettiler.
"Brigitte, bu Gaffar'm herhalde bizden artı bir beklentisi var. Baksana adam
konusmuyor."
"Operasyondaki değisiklikten ona bahsettin mi ?"
"Hayır. Bu değisikliği oğrenirse korkup kacmasından endise ediyorum. Onun icin bir sey
soylemedim."
"Herr Krenchel bana kalırsa, once bu değisikliği acıklayalım. Ondan sonra da
beklentisini oğrenelim. Burada bos oturmakla bir sey elde edemeyiz."
Kari Krenchel biraz dusundu. Brigitte haklıydı. Belki de yasının getirdiği performans
yetersizliğiyle bu kovalamaca oyunundan yorulmustu. Kimi zaman sağlıklı
dusunemiyordu. Evet, Bri-gitte'nin onerisini yerine getirmeliydi.
Tam bu sırada "Guten morgen... Guten morgen" diye salonun kapısında bağınp duran
Gaffar'ı gorduler. Gaffar hemen masala-nna yanastı ve ac bir kurt gibi garsonun
getirdiklerine yumuldu.
309
Herkesin karnı doyduktan sonra Kari Krenchel ozel konusmak icin Gaffar'ı odasına
cağırdı. Brigitte Diels de ikiliyi takip etti.
"Herr Gaffar, Turk gazeteciden bir haber var mı ?"
"Yok Herr Krenchel. Kahvaltıya inmeden once tum bağlantıla-nma teker teker telefon
ettim. Yeni bir gelisme yok."
Brigitte Diels ilk defa soze karıstı:
"Bakın Herr Gaffar burada bos oturmakla hicbir sey olmuyor. Kimsenin beklentisi
gerceklesmiyor. Ne sizin ne de bizim !"
Gaffar'ın gozleri parlar gibi oldu:
"Biliyorsunuz gazeteciyi aradığımız coğrafya oldukca genis bir bolge. Mutlaka
buralarda bir yerde olmalı. Tek bildiğimiz bolgeyi kesinlikle terk etmediği."
Kari Krenchel, "Tam zamanı" diye dusundu ve soze girdi:
"Herr Gaffar planlanmızda kucuk bir değisiklik oldu !"
Genc adam irkilir gibi oldu, ama renk vermemeye calıstı:
"Nasıl yani ?"
"Simdi size daha fazla gereksinim duyacağız. Tabii bunun karsılığını da katbekat
alacaksınız !"
Gaffar'ın yuz hatlan yumusadı. "Balık tava geliyor" diye dusundu ve tek kelime
konusmadan karsısındakinin devam etmesini bekledi.
Kari Krenchel sanki midesi ağnyormus gibi yuzunu eksitti ve adeta fısıldar gibi
konusmaya basladı:
"Turk gazeteciyi bir an once bulmalıyız."
Bunu Gaffar isin basından beri biliyordu. Krenchel devam etti:
"Yanında buyuk ihtimalle bu yorede yasayan bir baska kisi daha olacak..."
Đste bu Gaffar icin yeni haberdi.
"Herr Krenchel, gazetecinin yanındaki adam kim ?"
Kari Krenchel kısa bir sure dusundu:
"Sıradan bir adam."
"Peki bu sıradan adamın tarifini bize verir misiniz ? Arama ca-lısmalannda isimize
yarayabilir."
Kari Krenchel, Brigitte'ye baktı. Genc kadının gozlerinden bir ısık alamadı. Hayatında
hic gormediği bir adamın tarifini veremezdi. Ama doğru iz uzerindeyseler ve bu sıradan
adam genetik olarak babasına benziyorsa, hic değilse hayalinde cizdiği portreyi
Gaffar'a anlatabilirdi. Acaba anlatmalı mıydı ?
"Azizim Gaffar, inanın gazetecinin yanında olması gereken kisi hakkında hicbir sey
bilmiyorum. Bana da emirler Almanya'dan geliyor. Soylenen sadece bu !"
Brigitte derin bir nefes aldı. Bir ara Kari Krenchel'in cozulup her seyi Gaffar'a
anlatmasından korkmustu. Gaffar onune gelen fırsatı kacırmadı:
"Demek ki simdi iki kisi arıyoruz. Tamam, tum kaynaklarımı seferber edeyim, ama inanın
bu is sandığınızdan daha mesakkatli ve pahalı..."
Kari Krenchel doğru yolda olduğunu anladı: "Adamları bulmakla da isimiz bitmeyecek.
Onları bulunca sanırım cok daha guc bir sorunla karsı karsıya kalacağız."
Gaffar bu cumleyi hazmetmeye calısırken suskunluğunu surdurdu. Krenchel devam etti:
"Bu iki kisinin yok edilmeleri gerekecek ?" Gaffar vurgun yemis balık gibi oldu, ama kısa
surede kendini toparladı.
"Burası babanızın ciftliği değil. Đstediğiniz kisileri bulup yok edemezsiniz !"
Kari Krenchel anlayıslı bir sekilde gulumsedi. Karsısındaki adamın damarına basmak
istemiyordu.
"Tabii burası bizim ciftliğimiz değil. Sizin ulkeniz. Ama bu sorun bizim icin cok muhim.
Mutlaka halletmemiz gerek. Bunun icin sizinle daha sıkı isbirliğine girmemiz lazım.
Almanya'daki dostlarımız sizin isbirliğiniz karsısında her turlu masrafı odemeye hazırlar..."
Odaya tam bir olum sessizliği coktu. Herkes dusunuyordu. Kari Krenchel Gaffar'la
konusmasında bir hata yapıp yapmadığını dusunuyordu.
Gaffar da kendisine onerilen bu is icin ne kadar isteyeceğini
dusunuyordu. '
Brigitte Diels ise, "Kartlar ortaya acıldı. Bakalım bu eli kim kazanacak ?" diye
dusunuyordu.
Gaffar'ın konusmaya baslaması odadaki sessizliği bozdu: "Tamam sizinle her turlu
isbirliğine giderim, ama bu biraz pahalıya mal olur." "Ne kadara ?"
"Uc yuz bin Amerikan dolarına..." Kari Krenchel derin bir nefes aldı ve gulumsedi: "Ama
dostum sen de talimin edersin ki, bu kadar parayı yanımda tasıyamam ve istediğin
anda cıkarıp sana veremem."
Gaffar bozulur gibi oldu. Bu adam onunla dalga mı geciyordu ? Yoksa gorunduğunden
daha mı acemiydi ? Sert bir sesle karsısındakini yanıtladı.
"Bu para sizin yanınızda olsa bile alıp cebime sokmamı beklei
311
miyorsunuz herhalde. Simdi size Almanya'da yasayan bir arkadasımın adını ve adresini
vereceğim. Para ona nakit olarak teslim edilecek."
Kari Krenchel'e gore hava hostu. Hemen Gaffar'dan arkadasının adını, adresini ve
telefon numaralarım aldı ve izin isteyerek Brigitte'nin odasına gitti. Oradan sakin kafayla
telefon ederek gerekli ayarlamaları yapacaktı.
Gaffar ile Brigitte karsılıklı oturmus, tek kelime etmiyor Krenchel'in donusunu beklerken
dusunuyorlardı.
Brigitte, "Cok basit. Đki cumleyle Akın'ın olumu icin anlasma sağlandı. Đnsan hayatı
uzerine pazarlık yapmak hep boyle basit mi oluyor acaba ?" diye dusunuyordu.
Gaffar'ın aklı ise paradaydı. Krenchel kendisiyle pazarlık etmediğine gore az istemisti
anlasılan. "Ulan keske bes yuz bin dolar isteseydim" diye aklından gecirdi. Sonra da,
"Belki Almanya'dakiler pazarlık yapacaklar benimle. Anlasılan Krenchel'in fazla yetkisi
yok. Neyse en fazla iki yuz elli bine duserim" diye dusundu.
Kari Krenchel'in odaya geri donmesi uzadıkca Gaffar pipirik-lenmeye basladı. Ayağa
kalktı sıkıntıyla odada volta attı. Yeniden koltuğa oturdu. Pazarlık yapılırsa iki yuz bin
dolara kadar dusmeye karar verdi. Sonra da iki yuz bin dolan nasıl harcayacağıyla ilgili
hayal kurmaya basladı.
Krenchel'in odaya girmesiyle Brigitte ile Gaffar dusuncelerinden sıyrılıp sonucu
oğrenmek icin sabırsızlandılar.
Krenchel geciktiği icin ozur dileyerek soze basladı. Tamam Al-manya'dakiler istenen
parayı kabul etmislerdi. Gaffar rahatlamıstı. Ama hemen ardından kendi kendine
hayıflanmaya basladı: "Ulan eseklik ettim. Bes yuz bin isteyecektim..."
"Bu arada Almanya'daki merkezimiz sizin arkadasınızla da hemen telefonla temas
kurdu Herr Gaffar. Altı saat icinde para hazırlanıp arkadasınıza teslim edilecek."
Gaffar tesekkur etti. Birkac telefon gorusmesi yapmak icin odasına gitmek istediğini
soyledi. Krenchel, "Umarım Turk gazetecinin izini surmeye gidiyorsunuz ?" dedi.
Gaffar odadan cıkarken piskince yanıtladı:
"Hayır Herr Krenchel, once Almanya'daki arkadasımı arayacağım. Parayı teslim alınca
neler yapması gerektiğini anlatacağım. Sonra da birkac ozel isim icin sağı solu
arayacağım."
"Peki ya Turk gazeteci ?"
"O is kolay. Once paranın teslim edilmesini bekleyelim de..."
69
Bir gece once olculu icmesinin yararını sabah kahvaltısında goren Akın, onune konan
her seyi silip supurdu. Sonra keyif kah-vesiyle sigarasını icti. Kiraladığı arac da gelmisti.
Akın yola cıkmaya hazırdı.
Meyhanede tek basına icki icerken plan uzerine plan yapmıs ve sonunda anlattığı
oykuye tepki veren kisilerle teke tek gorusmeye karar vermisti. Koyun muhtanyla kotu
papaz olduğundan koye gitmesi simdilik sakıncalı olabilirdi. Muhtar sorununu daha
sonra cozmeye karar vererek, ilk is olarak koyun cobanını bulmaya karar verdi.
Ancak bu da cok zor olacağa benziyordu. Dağ basında cobanı nasıl bulacaktı ? Hele
koye bir yaklassınlar, sansını deneyecekti. Baska bir care goremiyordu.
Koy yolunda cobanı bulursa, ona nasıl yaklasması gerektiğini dusundu durdu. Dusundu,
dusundu ve sonra katıla katıla gulmeye basladı.
Sofor Akın'a baktı, bir daha baktı. Đstanbul'dan gelen adam herhalde kafayı yemisti:
"Hayrola beyim ne oldu ? Neye guluyorsun ?"
"Hic, koyun yakınlarına gidip, dağ tepe cobanı arayacağız ya..."
"Evet beyim bunun komik tarafı ne ?"
"Simdi cobanı bulunca onunla dostluk kurmak icin ne yapmalıyım diye kendi kendime
dusunurken, aklıma bir fıkra geldi. Belki o fıkrayı cobana anlatırsam, o da benim gibi
guler ve cekinmesi falan kalmaz herhalde dedim. Sonra dağ basında bir coban bulup
ona dağ basında yasayan bir coban fıkrası anlatmanın ne kadar absurd bir olay
olacağını dusundum ve guldum."
Sofor pek bir sey anlamamıstı, ama Akın'ın cok gulduğunu dusunduğu fıkrayı anlatması
icin ısrar etti. Akın da konusmazsa rahat edemez ya basladı fıkrayı anlatmaya:
"Bak simdi Amerika'dan bir dil uzmanı gelmis ve bu dağlarda tek basına dolasmaya
cıkmıs. Bakmıs dağ basında bir coban, gitmis yanına ve ona selam vermis. Coban dil
uzmanının yuzune anlamsızca bakmıs ve Turkce bilmediğini soylemis. Uzman o za-urtce
konusmus, ama coban bu dili de bilmiyormus. Dil uz-jildiği diğer lisanları deneye
deneye ortak bir dil bulmus ve mıslar konusmaya. Sohbet soyle surmus:
313
- Beyim boyle dağ basında ne yapıyorsun ?
- Dil uzmanıyım. Dunyada konusamayacağım canlı yok. Buralara geldim, bakalım
bilmediğim bir lisana rastlayacak mıyım ?
- Nasıl dil uzmanısın yani?
- Basbayağı iste. Yeryuzundeki tum canlılarla konusurum.
- Atıyorsun !
Amerikalı dil uzmanı bozulmus. Cobana ilmini nasıl kanıtlayacağını dusunurken, gozune
coban kopeği carpmıs. Cobana donup sormus:
- Bu kopek konusur mu ?
- Konusmaz beyim.
- Bak bakalım nasıl konusacak ? Hav... Hav... Hav...
- Hav... Hav...
- Ne dedi beyim.
- Dedi ki, senin surune dun bir kurt saldırmıs. Ben olmasaydım, coban olecekti surusu de
telef olacaktı, dedi.
- Đnanmam beyim. Sen dağda tek basına geziyorsun. Dun bizi uzaktan izlemis olmalısın.
Uzmanın gozune bu kez bir koc takılmıs.
- Bu koc konusur mu ?
- Konusmaz beyim.
- Dinle bak. Me... Me... Me... -Me... Me...
- Ne dedi beyim.
- Bu koc baska bir suruden gelmis. Surudeki diğer koclar ona hic rahat vermiyormus.
Canının cok sıkıldığını soyledi.
- Beyim hayvanın postundaki yaralan gorunce boyle bir tahminde bulundun.
Uzmanın canı iyice sıkılmıs. Birden cobanın eseğini gormus.
- Peki bu esek konusur mu ? Coban kıpkırmızı kesilmis:
- Konusur konusur, ama cok yalan soyler beyim." Sofor hic gulmedi. Akın'ın canı bir kez
daha sıkıldı.
Zaman geciyor, ama Akın'ın canının sıkıntısı gecmiyordu. Koye yaklasmıslardı. Akın
sofore koye girmemesini, cevresindeki tali yollarda dolasmasını soyledi. Bir iki saat
koyun cevresinde amacsızca donup dolastılar. Akm tam umidini kesiyordu ki, surusunu
otlatan cobanı gordu. Sofor cobana en kısa mesafede arabayı durdurdu. Akm
arabadan indi, cobana el salladı. Karsılığını aldı ve iri kayalarla dolu tepeyi tırmanmaya
basladı. Asağıdan bakınca mesafe daha kısa gibi gorunuyordu, ama cobanın yanına
ulasana ka-
14
dar oldukca zaman gecmisti ve Akın nefes nefese kalmıstı.
Biraz soluklandı. Aklından bir ara coban fıkrasını anlatmak gecti. Ama bu fikir o anda
ona pek iyi gelmedi. Coban merakla Akın'a bakıyordu. Soze baslamak gerekiyordu:
"Seninle gecen gun koyun kahvesinde karsılastık. Ama iceri ruzgar gibi girdin, sonra
fırtına gibi dısarı cıktın. Adım Akın De-del, gazeteciyim. Đstanbul'dan geldim."
"Biliyorum beyim. Ben de bu dağlarda gezen bir garip cobanım. Hayrola neden
benimle konusmak icin bu zahmete girdin ?" Akın gulumsedi. Daha doğrusu gulmesini
zor tuttu. Az daha, "Ey coban sana bir fıkra anlatmak icin yanma geldim" diyecekti. "Her
ne kadar dağda gezsen de bir adın ve bir hikayen olmalı, değil mi ?"
"Adım Mikail. Cobanım, dağda gezerim. Baska bir is yapmam. Oyle Đstanbul'dan gelen
bir gazeteciye anlatacak kadar ilginc bir hikayem de yok."
Mikail ellili yasların baslarında olmalıydı. Gunesten yanmıs yuzunde birkac gunluk
sakalı olan dinc bir adamdı. En onemlisi de konusurken Akın'ın yuzune bakmıyor, ondan
bir seyler saklıyor gibiydi. Akın cebinden sigara paketini cıkardı, cobana ikram etti. Bir
sure ikisi de konusmadı. Dağın sessizliğini dinlediler. Ardından Akın soze basladı:
"Bak Mikail, gecen gun dikkatimi ne cekti biliyor musun ?" Coban kafasını salladı. Akın
devam etti:
"Herman A.'nın adını duyduğun zaman sasırdın ve bence onu tanıdığını belli ettin.
Sadece sen değil, sizin koyde birkac yaslı daha Herman'ı tanıyor. Bundan eminim. Ama
muhtar sizi muthis bir baskı altında tutuyor. Oysa bilmeden Herman'a kotuluk yapıyor.
Sen de aynı kotuluğu yapıyorsun..."
Coban telaslandı. "Yok beyim, ben Herman'a bir kotuluk yapamam" dedi. Ardından da
kıpkırmızı kesildi. Ağzından onemli bir sey kacırmıstı. Herman'ı tanıdığını bir kez daha
acıklamıstı. Akın •'man gecirmeksizin dil dokmeye basladı:
boyle sessiz kalarak, tabii ki Herman'a buyuk kotuluk *n. Adama Almanya'da buyuk bir
miras kaldı. Sen ve sekenler onun bu mirastan yararlanmasını istemiyor-senin dostun
olduğuna inanıyorum. Đnsan dos-,y yapar mı ? Hem Almanya'da kalan miras oy-^
cg yarlarca mark. Herman bundan sonra artık dun-^ oy adamlarından biri
olacak. Hem sadece Herman'a lW ocuklarına da haksızlık yapıyorsun !"
ı mib-
^ £
31b
Mikail sert bir ifadeyle Akın'ın sozunu kesti:
"Herman'ın coluk cocuğu yok."
Mikail bir kez daha Herman'ı tanıdığını hem de iyi tanıdığını itiraf etmisti. Akın usteledi:
"Anladığım kadarıyla gormus gecirmis birisin. Ama bu muhtarın elinde anlasılmaz bir
guc var ki, seni azarlayıp kahveden bile kovabiliyor. Sen de cocuk gibi itaat ediyorsun.
Oysa muhtar senden cok daha genc ve senin tecruben onda yok. Simdi de muhtarın
baskısı yuzunden Herman'a yardım etmekten kacınıyorsun..."
Coban Mikail afallamıs bir halde bakıyordu. Akın konusmasını surdurdu:
"Mikail bak Turkiye'de on binlerce koy var. Tabii on binlerce de koy muhtarı. Ama
sizinkinde nasıl bir guc var ki, Herman'ın geleceğiyle oynayabiliyor. Sizleri de ilkokul
cocukları gibi yonetiyor. Oysa sen bu dağlarda basına buyruk geziyorsun. Ozgursun
ama muhtarın izin vermediği icin benden gercekleri saklıyorsun."
"Herman'ı bosu bosuna arama beyim."
"Ne demek bosu bosuna arama ? Ben aylardır Herman'm izini suruyorum. Bu amac icin
dunya kadar para harcadım. Hem kahvede de soyledim. Beni Herman'a goturecek
kisiye odulumun yansını vereceğim."
"Herman'ın parayla hic ilgisi olmadı. Parayı hic sevmedi. Bundan sonra da seveceğini
sanmam. Ben ise dağdaki garip bir cobanım. Parayı ne yapayım !"
"Buna sen değil Herman karar vermeli. Cunku para ona miras kaldı."
"Herman'ı hic arama beyim. Onu bulamazsın."
"Ne demek bulamazsın ?"
"Herman gitti beyim."
Alan kalakaldı. Herman gitmis miydi gercekten ? Yoksa Almanlar onu kendisinden
daha once mi bulmuslardı ? Heyecanla sordu:
"Peki nereye gitti ?"
"Uzaklara!"
"Sana inanmıyorum. Once tum koy halkı olarak bana Herman'ın hic yasamadığını
yutturmaya kalktınız. Simdi de sen onun gittiğini soyluyorsun."
"Gitti beyim. Đnan bana..."
"Sana inanmıyorum."
"Yalan mı soyluyorum ?" '
"Evet, sen ve tum koy halkı yalan soyluyorsunuz."
Coban Mikail sinirlenmisti. Akın dağ basında bu adamı boylesine
sinirlendirmekle iyi yapıp yapmadığını dusundu. Ortalığa yine sessizlik hakim
olmus, hava kararmaya baslamıstı. Suru yavas yavas ahırlarına, ağıllarına doğru
yuruyuse gecmisti. Mikail cebinden tutun cıkardı. Akın'a ikram etti. Akın sigara sarmasını
bilmiyordu, onun icin ikramı geri cevirdi. Mikail sigarasını sardı ve konusmaya basladı:
"Tamam bana inanmıyorsun. Belki de haklısın. Ama yarın yine buraya gel. Sana
kanıtlarımı gostereyim."
Akın boyle bir teklifi hic beklemiyordu. Cobanın onerisini kabul etti. Mikail surunun
ardından koye doğru yururken, Akın da tepeden asağıya kendisini bekleyen arabaya
doğru ilerledi.
70
Gaffar Erzurum'da otel odasında yatağa uzanmıs, elinde uzaktan kumanda televizyon
kanallarını geziyordu. Đki yardımcısı Alman genclerle birlikte kentte tek tuk bulunan
birahanelerin birine sozum ona yemeğe gitmislerdi. Gaffar'ın canı sıkılıyordu. Kuskusuz
Kari Krenchel ile Brigitte Diels'in de canları sıkılıyordu. Herhalde grupta canlan
sıkılmayanlar iki yardımcısı ile Alman genclerdi. "Onlar da coktan kafayı bulmuslardır.
Bari bir olay cı-karmasalar" diye dusundu Gaffar.
Odada birden oynak bir turku melodisi duyuldu. Gaffar ağır ağır yerinden doğruldu,
elini beline attı ve kemerine bağlı kılıfından cep telefonunu cıkarıp kulağına goturdu.
"Aloo."
"Merhaba Gaffar Ağabey, ben Cemal !"
"Umarım hayırlı haberlerin vardır Cemal."
"Var ağabey. Senin emaneti teslim aldım. Simdi ne yapayım ?"
Gaffar, Almanya'dan telefon eden arkadasına parayı ne yapması gerektiğini anlattı.
Rahatlamıstı. En kısa surede Avrupa'ya gidip parasına kavusmayı istiyordu. Ama once
halledilecek isleri vardı.
Odasından cıktı. Otelin resepsiyonuna postanenin yolunu sordu. Islık calarak yola
koyuldu. Postanenin dısında kuytu bir yerde kalan telefon kulubesine girdi ve doğrudan
Đğdır'ı, yetkiliyi aradı.
Yetkili, Gaffar'ın bizzat aradığını oğrenince telaslandı. Mutlaka onemli bir sey olmalıydı
ki, Gaffar onu mesai saatleri icinde isyerinden
anyordu. Tamam Gaffar'ın kendisine cok iyiliği dokunmustu, ama boyle aleni
araması yine de canını sıktı. Bir duyan, oğrenen olursa durumu nasıl acıklayacaktı. Yine
de bozuntuya vermedi:
"Sevgili kardesim gozlerinden operim. Ozletmistin kendini..."
"Kusura bakma ağabey, seni boyle rahatsız ettim..."
"Yok guzelim rahatsızlığın lafı mı olur."
"Ağabey hani gecen gun sana sorduğumuz kisi vardı ya ! Hani su Nahcıvan'dan
gelen... Bu arkadas yakın arkadasım oluyor da simdi acaba nerede onu oğrenmek
istiyorum."
Yetkili duraladı. Sozu edilen kisiyi zaten resmi makamlar izliyordu. Acaba Gaffar'ın
onunla alıp veremediği neydi ? Adamın Gaffar'ın arkadası olması palavrasını da
yutmamıstı. Karsısındakine bir soru yoneltecekken vazgecti. Konu hakkında ne kadar az
sey bilse o kadar iyiydi.
"Ağabey hatta mısın ? Sesin soluğun cıkmıyor."
"Buradayım Gaffar, dusunuyordum." /
"Umanm fazla bir sey istemedim senden."
"Yok Gaffarcığım arkadaslıklar bugunler icindir. Ancak biraz arastırma yapmam gerek.
Beni daha sonra ara istersen."
Gaffar yetkiliye cep telefonunun numarasını verdi ve o aksama kadar bilgiyi istediğini
nazik bir dille soylemeye calıstı.
Đsini bitirmisti. Yakınlardaki bir kahveye girdi. Simdilik zaman oldurmesi gerekiyordu.
Erzurum'u cok severdi ve kendisini burada rahat hissederdi Gaffar. Tabii bunda bası
sıkıstığı zaman Erzurum'da arayabileceği cok arkadası olmasının da rolu vardı. Ama bu
ise arkadasları karıstırmak olmazdı. Kahvede masaya oturur oturmaz garson hemen
demli bir bardak cay getirdi. Gaffar masada duran sekerlikten bir parca seker aldı ve
cayını kıtlama icmeye basladı.
Gaffar Erzurum'da cay keyfi yaparken, yetkili Đğdır'da durum muhakemesi yapıyordu.
Gaffar'a yardım etmek boynunun borcuydu. Ama kendi durumunu da tehlikeye
atamazdı. Gaffar'ın aradığı sahsın ulkeye giris yaptığı haberi ilk ona ulasmıs, o da verilen
talimat uyarınca baska bir kurumu aramıstı. Acaba o kurumda arastırma yapsa mıydı ?
Kuskusuz sonuca cabuk ulasırdı.
Ama o kurumda samimi olduğu ve sır alabileceği kimse yoktu ki. Adamlar ice kapalı
bir yapı olusturmuslardı. Resmi kimliğini
kullansa bu kez de basına is acar, amirleri bu arastırmayı neden yaptığını sorarlardı.
Yetkili sonunda sınır illerinde kendisiyle aynı gorevi yapan meslektaslarını aramaya
karar verdi. Bu yetkililerin coğunluğuyla hukuku cok eskilere dayanıyordu. Telefon
rehberini cıkardı ve diğer yetkilileri aramaya basladı.
Gaffar otele donduğunde hava coktan kararmıstı. Kari Krenc-hel ile Brigitte Diels'i
yemek salonunda buldu. Đkili bir masaya cokmus onlerindeki tabağı adeta eseliyordu.
Gaffar neseyle onlara katıldı. Garsona yemeğini ısmarladı. Kari Krenchel'in sorusunu,
"Cok yakında izini bulacağım" diye yanıtladı ve onune gelen yemekleri silip supurdu.
Gaffar yemeğini bitirmisti, ama Kari Krenchel ile Brigitte Diels onlerindeki tabakla
mucadelelerinden yenik cıkmıslardı. Gaffar garsonu yanına cağırdı, kahvesini soyledi.
Tam sigarasını yakmak icin elini cebine goturup cakmağını ararken ortaya yine o oynak
turku melodisi doldu.
Krenchel ile Diels sasırmıslardı. Gaffar'ın da sanki elleri birbirine dolandı. Once
cakmağını mı cıkarsın yoksa telefonunu mu yanıtlasın karar veremedi. Telefon yurttan
sesler korosunun saz heyeti gibi calarken, Gaffar once sigarasını yaktı, ardından cağrıyı
yanıtladı.
Kari Krenchel ile Brigitte Diels saskın saskın bakarken, Gaffar'ın iyi haberler aldığı
yuzundeki gulucuklerden anlasılıyordu. Sonunda telefonunu belindeki kılıfına koydu ve
kendisini merakla bekleyen ikiliye, "Tamam adamımızı bulduk" diye mujdesini verdi.
Đkisi de aynı anda "Nerede ?" diye bağırdılar. Salonda yemek yiyen birkac kisi donup
bu ilginc ucluye baktı.
Gaffar sakin bir sesle konusmaya basladı:
"Ben size adamımızın bolgeden cıkmadığına emin olduğumu soylemistim. Bakın iste
yanılmamısım !"
Kari Krenchel dayanamadı:
"Tamam ama, peki nerede ?"
Gaffar istifini bozmadan devam etti:
"Yakınlarda bir yerde. Kars'ta !"
Brigitte Diels atıldı:
"Peki yalnız mıymıs ?"
"Kaynaklarım aradığımız adamın birkac gunden beri Kars'ta olduğunu, bir otelde
kaldığını ve hemen her gun kiraladığı arabayla cevreyi dolastığını haber verdiler."
Kari Krenchel, "O zaman daha aradığını bulamadı" diye dusundu. Brigitte Diels ise
Krenchel'in yerine karar verdi:
"Hemen Kars'a gidelim."
Ancak Gaffar aynı fikirde değildi:
"Erzurum-Kars arasında karayolu cok bozuktur. Hem de her ihtimale karsı sabah yola
cıkmakta yarar var."
Krenchel de soze karıstı:
"Herr Gaffar haklı. Bu arada hem bizim cocukları hem de Gaffar'ın yardımcılarını bulup,
onlara bir cekiduzen vermek gerek. Kim bilir ne haldedirler ?"
Gaffar karsısındakilere garanti verdi:
"Siz onları merak etmeyin. Girdikleri delikten cıkarıp otele getiririm. Yola cıkmak icin
sabah beste lobide bulusalım."
Altıncı bolum
71
Coban Mikail bir gun once soz verdiği gibi aynı tepede bekliyordu. Akın sofore
kendisini yolun basında bırakmasını ve aksamuzeri gelip almasını soyledi. Tepeyi
tırmanırken soluk soluğa kaldı ve kendi kendine bir kez daha sigarayı bırakmayı ciddi
olarak dusunmeye soz verdi. Havadaki ayaza rağmen terlemisti. Sonunda Mikau'in
yanına ulastı.
Konusmaya baslamadan once biraz dinlenmesi gerekmisti. Coban da Akın'in haline
gulumseyerek bakıyordu.
"Hele bir otur, soluklan" diyen Mikail heybesinden beyaz bir bohca cıkardı. Akın
heyecanla bohcaya bakıyordu. Mikail bir gun once kendisine kanıt getireceğini
soylemisti, herhalde kanıtlar bu bohcadaydı.
Mikail de Akın'm karsısına oturdu ve bohcasını yavasca actı. Akın heyecanlı ve
aceleciydi, ama coban hic oralı değildi. Bu dağ basında tum zamanlar sanki cobanındı.
Mikail de adeta tum zamanların cobanıydı.
Sonunda bohca acıldı ve icinden sac ekmeği, turp, taze beyaz-peynir ve kuru soğan
cıktı. Mikail, Akın'a dostca seslendi:
"Karnın actır. Hadi bir seyler yiyelim."
Boyle teklifleri ikilettirmeyen Akın bu konuda haklı bir un kazanmıstı. Acık havada
muazzam bir piknik oldu. Sac ekmekleri taze olsaydı piknik Akın icin daha zevkli hale
gelecekti, ama genc adam birazdan oğreneceklerinin heyecanıyla bunu fazla dert
etmedi.
Mikail karnını doyurduktan sonra tutun kesesini cıkardı. Sigarasını sardı. Akın bir mektep
cocuğu gibi cobanın karsısında oturmus, onun ağzından cıkacakları bekliyordu. Coban
Mikail sigarasından derin bir nefes cekti. Dumanım keyifle dısarıya bırak-
YZ2
ti. Ardından konusmaya basladı:
"Evet genc adam sen haklısın. Herkes gibi benim de bir oykum var. Bunu sana
anlatacağım. Sen bir kez daha haklısın. Herman A.'yi tanıyorum. O bu koyde
yasıyordu..."
Akın hemen atıldı:
"Yasıyordu dedin. Peki simdi nerede ?"
"Biraz sabırlı ol. Sana once Herman'ı anlatacağım, sonra da oykumu. Bakalım hangisi
sana daha ilginc gelecek ?"
Akın her seyi dinlemeye hazırdı, kucuk teybini cıkardı ve duğmesine bastı. Coban
Mikail, Herman A.'yı anlatmaya basladı:
"Evet, Herman kucuk bir cocukken bizim koye gelmis. Geldiği zamanı hatırlamıyorum,
cunku ben o zamanlar bebekmisim. Ama Berta Yenge'yle yani Herman'la koye gelen
Alman kadınla bizim eve yerlesmisler. Dıs dunyayı tanımaya basladığımda Herman'ı da
tanımıs oldum. Onceleri ağabey-kardes gibi aynı evde buyuduk, sonralan ise Herman'la
sıkı arkadas olduk."
Akın hemen araya girdi:
"Peki Herman'ın gercek ağabeyin olmadığını ne zaman oğrendin ?"
"Askere giderken babam beni bir kenara cekti. Herman'ın onemli bir konuk olduğunu
anlattı. Ve bana koye yabancılar geldiği zaman Herman'ı uzaklastırmam gerektiğini
iyice belletti. Tabii her gelen yabancıdan kacamıyorduk. O zaman Herman'a Turk adıyla
yani Erman diye sesleniyorduk. Bu arada Berta Yen-ge'nin de gercek yengem
olmadığını oğrendim. Onun Herman'la bir yakınlığı yoktu. Babamın anlattığına gore,
Herman'ı korumak ve kollamak icin koye gelmisti. Allah icin Herman'ı oz co-cuğuymus
gibi de buyuttu ve olene kadar da ondan anne ilgisini esirgemedi."
Bugune dek inanılması guc gorunen olaylar en yakın gorgu tanığı tarafından
seslendiriliyordu. Akın'ın ici icine sığmıyordu. Aklına gelen ilk soruyu yoneltti: "Berta
Yenge ne zaman oldu ?" "Askeri ihtilalden birkac yıl once onu kaybettik." Đhtilal 1980
yılında olmustu. Demek ki Berta Yenge 1970'lerin sonunda bu dunyadan gocmustu. Akın
bu konuyu biraz desmeye karar verdi:
"Peki Berta Yenge evlendi mi ? Coluk cocuğu var mıydı ? Yazılı bir vasiyet bıraktı mı ya
da anılarını falan yazdı mı ?"
Bu soruların hepsinin yanıtı olumsuzdu. Akın bir baska soruya gecti:
\
"Herman tum yasamını sizin koyde gecirmek icin mi gelmisti, yoksa bir gun geri
donecek miydi ?" \
"Bunu kimse bilmiyordu. Hatta Herman bile. Zaten Herman kendisiyle ilgili gercekleri
hicbir zaman oğrenemedi."
Akın soluğunu tutmus bekliyordu. Acaba dağ basındaki coban gercekleri ne kadar
biliyordu ? Sustu ve cobanı dinledi.
"Herman bu koyde doğduğuna inanıyordu. Ona anne ve babasının olduğu soylenmisti.
Berta Yenge'yi de oz halası olarak biliyordu. Koyluler de bu konuda tek soz etmediler.
Herman koy icin tabuydu, emanet edilen bir misafirdi. Onlar da daha fazlasını
bilmiyorlardı."
"Sen bunlardan daha fazla ne biliyorsun ?"
"Ben Herman'ın Almanya'dan geldiğini, er gec ulkeye geri doneceğini biliyordum."
"Nasıl yani ?"
"Babamın benimle askere giderken konustuğunu ve Herman hakkındaki gercekleri
anlattığını soylemistim ya. Her neyse bana bir gun Herman'ı almaya geleceklerini ve
hazırlıklı olmamı tembih etti."
Akın cobanın daha neler bildiğini mutlaka oğrenmeliydi:
"Almanya'dan kimler gelecekti ?"
"Bunu da kimse bilmiyordu. Yalnız gelenler ozel bir parola soyleyecekler ve biz de
karsılığını verecektik. Tum isaretler acık secik ortaya cıkınca, gelenler kendilerini
tanıtacaklardı biz de onları Herman'la tanıstıracaktık..."
"Biz dediğin kimler ?" .
"Ben ve koyun simdiki muhtarı. Babam gerekli parola ve isareti ben daha askere
gitmeden once iyice ezberletti. Ben askerdeyken kendisinin olup de konunun sahipsiz
kalmaması icin kendince bir onlem almıstı."
Olaylar karmakarısık hale gelmisti. Akın anlamakta zorlanıyordu:
"Mikail bu gerekli parola neydi ?"
"Beyim ben babama yemin ettim, bunu kimseye soylemem. Sen zaten doğru adam
olsaydın, once parolayı soylerdin."
"Seni anladım da muhtar bu parolayı nereden biliyor?"
"Ona da babası olmeden once soylemis. Đkimizin babalan Herman'ı koye getirmisler ve
onun hamiliğini yaptılar. Onlardan sonra bu gorevi bizim almamız gerekiyordu ve oyle
de oldu. Koylu zaman icinde Herman'ın koye nasıl ve ne sekilde geldiğini unuttu. Olayı
hatırlayanlar da birer birer bu dunyadan goctuler. Bu
Herman'ın guvenliği icin de daha iyi oldu ?"
"Peki koylulerin bilmediği ama senin bildiğin baska bir sey var mı?"
Mikail yemin ederek daha fazla bir sey bilmediğini soyledi. Akın bu cobana inanmıstı
ve Herman hakkında her seyi oğrenmek istiyordu:
"Herman askerliğini yaptı mı ?"
"Hayır. Herman'ın hicbir yerde kaydı yoktu. Tabii askerlik subesinde de. O, ulke
yasalarına gore burada yasamayan biriydi. O nedenle askere de gitmedi..."
Akın nufus kayıtlarım incelemisti, bu konuyu yakından biliyordu. Bir soru daha yoneltti:
"Herman evlendi mi ?"
Coban Mikail'in yuzu keder bulutuyla kaplandı. Biraz dusundu, sonra konusmaya
basladı:
"Evet beyim evlendi. Ben askerden geldikten hemen sonra Herman'ın duğunu oldu.
Duğun sırasında ben de gozume komsunun kızını kestirdim. Cok gecmeden ben de
evlendim. Koy yerinde bilirsin hemen cocuk isterler. Buyusun de ise yardım etsin diye.
Allah'a sukur senesine kalmadan bir oğlum oldu. Sonra da bir kız, ardından iki oğlan.
Tam dort cocuk babası oldum."
Akın tam "Bana ne senin cocuklarından bana Herman'ı anlat" diyecekti ki, coban
Mikail konusmasını surdurdu:
"Herman'ın karısı ise bir turlu hamile kalamıyordu. Buna herkes bozuluyordu. Koyun ileri
gelenleri sucun Herman'ın karısında olduğu konusunda hemfikirdiler ve elbirliğiyle onu
ikinci kez evlendirdiler. Bilirsin bizim buralarda erkekte kusur aranmaz. Đkinci gelin
Herman'ın evine ilk karısına kuma geldi. Aradan zaman gecti, ama Herman'ın yeni
karısının da karnı sismedi. Ben o zamanlar ucuncu kez baba olmustum."
Mevzu giderek ilginclesiyordu.
Akın, Mikail'i susturdu ve teybin kasetini yeniledi. Her kelimeyi mutlaka kaydetmeliydi.
Coban konusmasını islem bittikten sonra surdurdu:
"Herman'ın ilk karısı kendisine kuma gelince adeta cıldırdı. Kısır olmadığını komsu
kadınlara soyledi, ama derdini kimseye anlatamadı. Yıllar gecip gelen kuma da hamile
kalamayınca haklı olduğu ortaya cıktı, ama kadıncağızın da sinirleri iyice bozulmustu.
Herman bir sabah ahıra gidince karısının cesediyle karsılastı. Kadın iple kendini ahırın
kirisine asmıstı." "Kotu kader" dedi Akın.
Coban Mikail basıyla onayladı. Bir sigara daha sardı ve kaldığı yerden devam etti:
"Bu olaydan sonra Herman iyice icine kapandı. Koyde de onun emanet olduğu
unutulmaya yuz tutmustu artık, Herman'la dalga bile geciyorlardı. Herman giderek
herkesten uzaklasmaya basladı. Bu ruh haliyle evinde de mutlu olamadı. Koyde zaten
mutlu değildi. Ama o benim en iyi arkadasımdı."
Akm usumeye baslamıstı. Bunu Mikail de fark etmisti:
"Dur simdi hemen bir ates yakarım. Biraz ısınırsın" dedi.
Coban Mikail'in anlattıklarının doğru olduğunu Akın biliyordu. Daha doğrusu
hissediyordu. Mikail yıkılan baraj duvarından sel olup akan azgın sular gibiydi.
Anlatmaya devam da edecekti. Akın bunun nedenini sordu. Mikail hic dusunmeden
yanıtladı:
"Bir insan bir sırrı ne kadar saklayabilir? Babamın bana anlattıklarını kimseye
anlatamadım. Dağda cobanlık yaparken davarlara masal gibi aktardım. Sırrımı bu
dağlarla, taslarla paylastım. Ama artık ben de yaslandım ve bu buyuk sırrı daha fazla
tasıyamazdım. Tam patlama noktasındaydın! ki, karsıma sen cıktın. Anlatıyorum, cunku
anlattıkca yılların yuku omuzlarımdan kalkıp gidiyor..."
72
Erzurum'dan Kars'a gelmek Kari Krenchel'in sandığı kadar kolay olmamıstı. Harita
uzerinde yol birkac yuz kilometre gorunuyordu. Alman otobanlarına gore birkac saatlik
bir yolculuktu, ama Turkiye karayollarında mesafe sanıldığından daha guc kat
ediliyordu.
Yolda karsılastıkları birkac aksilikten sonra, ikindi saatlerinde trafik levhası Kars'a on
kilometre kaldığını gosterdi.
Bu tabelayı gecip birkac kilometre ilerledikten sonra Gaffar cipi kullanan Kari
Krenchel'den ilk benzin istasyonuna girmesini istedi. Hem araclarına yakıt alıp ne olur ne
olmaz diye depolarını dolduracaklardı ve hem de planlarını son kez gozden
gecireceklerdi.
Cipler pompalara yanastı. Gaffar'ın adamlan ve Alman Neona-ziler baslarında
beklerken, Krenchel ve Brigitte Diels ile Turk ortaklan istasyonun kafeteryasına girdiler..
"Herr Krenchel burada ikiye ayrılmamız gerekiyor. Ben yardımcılarımla birlikte Turk
gazetecinin kaldığı otele gideceğim. Siz Alman grubu ise baska bir otele..."
JZO
Bu arada iceri Gaffar'ın yardımcılarından biri girdi ve masaya yaklastı, ama bir
sandalye cekip oturmadı.
"Gaffar Ağabey, istasyondaki gorevlilerle konustum. Malum sahsın kaldığı otel kentin en
iyi oteliymis. Rahat edilebilecek bir baska otelin adını ve adresini de aldım."
Gaffar, "Aferin" diyerek yardımcısını dısarı yolladı.
"Đste sizin kalacağınız otelin adı ve adresi. Siz bizden once yola cıkıp otelinize gidin."
Brigitte Diels yakındı:
"Peki otelde ne yapacağız ?"
Genc kadına yanıtı Krenchel verdi:
"Gunlerden beri yaptığımız seyi. Daha doğrusu en iyi yaptığımız seyi. Oturup
bekleyeceğiz."
"Ama ben beklemekten sıkıldım artık !"
Krenchel, Brigitte Diels'i buraya getirmekle iyi yapıp yapmadığını dusundu bir an.
Zaman zaman sorun cıkarsa da her halukarda genc kadının zarardan cok faydası
dokunuyordu. O nedenle sakin bir uslupla genc kadını yanıtladı:
"Biz avdayız ve avda en onemli unsur beklemektir. Beklemesini bilmeyen avı kacırır.
Bekleyeceğiz ve cok iyi zamanlama yapa rak avımızı ele gecireceğiz."
Gaffar bu sozler uzerine Kari Krenchel'e saygı duymaya basladı. Adam sandığı gibi bir
amator değildi. Đsini biliyordu yaslı hergele.
"Cok haklısınız Herr Krenchel. Zaten sizinle surekli temas halinde olacağız. Ve gunde
birkac kez otelinize gelip size gelismeleri bildireceğim. Tabii bu arada sizin otelden dısarı
adım atmamanız gerek. Kars kucuk bir yerdir, Turk gazeteciyle karsılasıp sizi tanıma
riskini goze alamayız değil mi ?"
Brigitte Diels'in kafasına bir soru takılmıstı. "Peki otelden dısarı hic cıkmazsak dikkat
cekeriz, bunu hic dusundunuz mu ?"
Kari Krenchel kendi kendine mırıldandı: "Brigitte haklı. Bir grup Alman turist geliyor ve
otelden dısarı adım atmıyor. Bunun bir acıklaması olabilir, ama ne ?" Gaffar planı
yumusatma gereği duydu.
"Siz bu aksam otelden cıkmayın. Aldığım bilgiye gore, Turk gazeteci her gun Kars dısına
cıkıyormus. Yarın nasılsa biz ensesinde olacağız. Kent dısına cıkar cıkmaz size haber
veririm. Suphe cekmemek icin etrafta dolasırsınız. Kars'a geri gelirken de yine ararım.
Otele donersiniz. Boylece Turk gazeteciyle karsılasma sansınız en aza iner."
Krenchel bu fikri beğenmisti:
"Zaten Kars'ta fazla oyalanmayacağız. Đlk fırsatta bu isi bitirmek istiyorum."
Brigitte Diels ise yeniden figuran konumuna dusmek istemiyordu. Bos bulunup Gaffar'ın
yanında Krenchel'e sordu:
"Umarım bana verdiğiniz sozu unutmadınız. Akın Dedel'i bana teslim edeceksiniz. Onun
icabına ben bakacağım."
Krenchel genc kadının bu isteğini kafasını sallayarak bir kez daha onayladı.
Gaffar ise pur dikkat ikilinin konusmalarını izlemeye calısıyordu. Ona gore hava hostu.
Hatta Alman kadının isteği isine bile gelirdi. Tamam Almanlar icin calısıyordu. Đsin
sonunda iyi para da kazanacaktı, ama elini kana bulamaya hic de hevesli değildi.
Đzledikleri adam bir Turk'tu ve elin Almanları icin bir Turk'u oldurmeyi icine
sindiremiyordu. Hem cinayet islemek baska bir seydi, cinayet isleyeceklere yol
gostermek ise daha baska bir sey. Hem de aksi bir durum olur yakalanırlarsa her seyi
inkar edip yutabilirdi. En isguzar savcı bile yardım ve yataklıktan dava acardı ve isin
icyuzunu kanıtlayamayacakları icin de olaydan sıyrılıp giderdi.
Uzun sure sessiz kalmasının hos karsılanmayacağına inanan Gaffar bir oneride bulundu:
"Madem bu aksam otelden cıkmayacaksınız. Kente biz once gidelim. Akın'ın kaldığı
otele yerleselim. Adamımız geldikten sonra size telefon ederim ve siz de otelinize
gidersiniz. Hic değilse kotu bir ilk dakika surprizinden sakınırız."
Gaffar'ın onerisi akla yakındı. Kari Krenchel cipin anahtarlarını Gaffar'a uzattı. Brigitte
Diels hemen araya girdi:
"Durun once cipten valizimi alayım !"
Bu arada Kari Krenchel'in derdi baskaydı. Đlerleyen gunlerde Neonazileri hep goz
onunde, ayık ve disiplin icinde tutmalıydı.
Brigitte Diels kafeteryadan Gaffarla birlikte cıktı. Cok gecmeden yanında Neonazilerle
dondu. Kendileriyle icki muhabbeti yapan Turklerin yanlarından ayrılmaları Alman
genclerin canlarım sıkmıstı. Yuz ifadeleriyle bunu belli ederek, Kari Krenchel'den
mumkun olduğu kadar uzak bir masaya oturdular.
Brigitte yanma gelince Kari Krenchel ona dusuncelerini acıkladı:
"Burada fazla oyalanmayalım. Yarın Akın'ın ne yaptığına bakar ve ona gore hızla
hareket ederiz."
"Fuhrerimizin varisini bulmasını beklemeyecek miyiz ?"
"Yıllardan beri onu aradık. Ama bulamadık. Bu son operasyonda Turk gazeteci de
bulamazsa, bırakalım da tarihin karanlıklannda
gomulu kalsın. Hem sana bir sey itiraf edeyim: Fuhrer'in varisini once bulup hemen
ardından yok etmek kolay kolay ustesinden gelinecek bir sey değil."
"Haklısın" dedi Brigitte sadece.
Bir sure sonra Krenchel yeniden konustu:
"Bu arada Turk gazeteciye dikkat etmemiz gerek. Onu ortadan kaldırmadan once
yaptığı arastırmayla ilgili tum ipuclarını yok etmeliyiz."
Brigitte Diels hemen ilgilendi:
"O isi bana bırakıyorsun ya gerisini merak etme."
73
Coban Mikail kucuk bir ates yaktı. Ates kucuktu ama ikisinin de ısınmasını sağladı. Akın
artık daha fazla bekleyemedi ve sordu:
"Mikail, Herman nerede ?"
"Ben sırrımı kimseye anlatmadan on yıllarca bekledim. Ama sen birkac saat bile
dayanamıyorsun. Bekle ve sabırlı ol. Seninle ilk tanıstığımızda bana herkesin bir oykusu
olduğunu hatırlatmıstın. Haklıydın. Benim de guzel bir oykum var. Simdi sen bu oykumu
dinleyeceksin."
Akın caresiz dinleyecekti. Pesindekilerin yanı basına kadar geldiğinden habersiz son bir
cırpınısla sonuca, basarıya, paraya ulasmak icin dinleyecekti.
Mikail anlatmaya basladı:
"Sene 1995. Sonbahar aylarındayız. O zamanlar cobanlık yapmıyorum. Koyde kendi
isime bakıyorum. O donemde bizim hayvanlar Ermenistan'da iyi para ediyor, ama
arada sınır yoktu ki sınır ticareti yapalım. Mecburen sınırdan kacak gecirilecekti
hayvanlar. Diğer tarafta satmak icin buyuk bir suru olusturuldu. Herman da, ben de
birkac hayvanımızı kattık suruye."
Akın keyiflenmisti. Oyku giderek ilginclesiyordu. Kendini tutamadı:
"Ooo bakıyorum da karsımıza kacakcılık da cıkıyor".
Mikail ters ters Akm'a baktı, bir yanıt vermeden oykusune devam etti:
"Suru sınıra yakın bir merada iki gun otladı. Sonunda sınırdan gecme vakti geldi. Herkes
tedirgindi. Her sey ayarlandı, ama yine de sınırda mayınlara basma olasılığı vardı. Karsı
tarafta bizleri nelerin beklediğini tam olarak bilemiyorduk. Her sey ayarlandı:
Akın dayanamayıp sordu:
"Nasıl ayarladınız ?"
"O gece sınırdan buyuk bir suru gecirileceğini bolgede herkes biliyor. Ama kimse
bilmiyordu. Đste isin ayarlanması boyle oldu. Sen bizi Đtalyan mafyası mı sandın ? O gece
herkes bulunması gereken yerde olacaktı. Biz suruyle sınırda olacaktık, alıcılar da sınırın
karsısında. Yani herkes olması gerektiği yerde. Dediğim gibi bu ortak bir kacakcılıktı.
Herkes suruye kattığı hayvan kadar pay sahibiydi. Kara da zarara da payı oranında
ortaktı. Ve tabii suruyu sınırdan gecirmek icin coban tutulmamıstı. Biz kendi
hayvanlarımızı kendimiz goturecektik."
Akın, "Adamlar sanki kooperatif kurmus, oyle organize kacakcılık yapıyorlar" diye
dusundu. Ama bu dusuncelerini karsısındakine soylemedi. Bıraktı Mikail dilediği gibi
oykusunu anlatsın. Sonunda nasılsa Herman'ın yerini soyleyecekti. Coban Mikail de
zaman zaman konusmasına ara veriyor, yuzunu sınıra ceviriyor, sanki o gunleri yeniden
yasıyordu.
"Her sey olması gerektiği gibi oldu. Sının kazasız belasız ve kayıpsız gectik. Alıcılar
durust cıktılar. Soz verdikleri gibi bizi bekliyorlardı. Suruyu yakındaki bir koye goturduk.
Koye varana kadar sabah olmustu. Gunduz gozuyle suru kontrol edildi, sayıldı ve daha
once kararlastırılan ucret odendi. Ortalıkta fazla gorunmememiz gerekiyordu, o nedenle
ahırın ustundeki tavan arasında tum gunu gecirdik. Herkes suruye kattığı hayvan kadar
parasını aldı. Herman'ın da benim de ceplerimize iyi hatta cok iyi para girmisti. Ertesi
aksam donus yolculuğu icin bize rehberlik yapacak olan alıcıların adanılan geldi.
Ancak biz ikimiz yani Herman ile ben donmeyecektik. O ana kadar bu kararımızı
saklamıstık. Cebimizde para ve aklımızda bambaska bir plan vardı."
"Neydi planınız ?"
Coban Mikail atese birkac calı cırpı daha attı ve Akın'a yanıt vermeden oykusunu
kaldığı yerden surdurdu:
"Geri donmeyeceğimizi oğrenince beraber geldiğimiz arkadaslar buna cok sasırdılar.
Ardından Herman'ın mutlaka geri donmesi gerektiğini soylediler. Ama Herman kararım
coktan vermisti bile. Bazıları onu zorla geri goturmeye kalktı, ama Herman direndi."
Cok hassas bir noktaya gelinmisti. Acaba koyluler Herman'ın mutlaka koylerine
donmesi gerektiği konusunda ısrar ederken onun gercek kimliğini bildikleri icin mi boyle
davranıyorlardı? Akın bunu uygun bir bicimde sordu. Mikail de hemen yanıtladı:
"Hayır, koyluler Herman hakkında bir sey bilmiyorlardı. Ama
bazıları babalarından Herman'ın omur boyu koyde kalması gereken bir konuk
olduğunu duymuslardı. Onun icin ısrar ediyorlardı. Ben de onu aramaya geleceklerini
biliyordum, ama bunca yıldır kimse arayıp sormamıstı, bari istediği gibi bir macera
yasasın diyordum. Herman diretince koyluler bu kez bana yuklendiler. Onlara gore
Herman'ın aklını ben celmistim. Ancak gercek tam tersiydi."
"Nasıl yani ?"
Mikail derin bir ic cekti. Sigara sardı. Atesten ucu koz olmus bir dal alarak sigarasını
yaktı. Bir seyler saklamak icin sının coktan gecmisti. Anlatacak, anlattıkca da
rahatlayacaktı:
"Cocuğu olmaması, ilk esinin olumu Herman'ı cok sarsmıstı. Koyde kalmak istemiyordu.
Koyun kısır yasamı Herman'ı bunaltmıstı. Cok yakın olduğumuz icin kimi zaman derdini
bana acardı. Bende de ona yol gosterecek akıl yoktu. Gun gectikce Herman yasama
sevgisini yitiriyordu. Aksamlan kahveye gelir, kağıt oynamaz, sohbet etmezdi. Gozunu
televizyona diker ve hangi program varsa onu izlerdi. Son yıllarda Avrupa'daki
gelismelerle yakından ilgilenmeye baslamıstı. Ozellikle Yugoslavya'daki olaylar onu cok
ilgilendirir oldu. Bana heyecanla anlatıp dururdu. Ben de ona garip bir koylu olduğunu,
kendi isine bakmasını soylerdim. Ama Herman bu, laf dinler mi ? Doğru durust tahsili bile
yokken uluslararası politika konusunda ahkam kesmeye basladı. Bana gelip de
Yugoslavya'ya savasmaya gideceğini soyleyince, Herman'ın delirdiğini sandım. Adamın
nufus kağıdı bile yokken Yugoslavya'ya gitmekten bahsediyordu. Đste tam bu sırada
Ermenistan'a suru gecirme isi cıktı. Herman aradığı fırsatı bulmustu. Beni de kandırdı. Ve
Ermenistan'dan geri donmemesi karannı aldık, ama bunu son dakikaya kadar sakladık."
"Ermenistan'dan Yugoslavya'ya gitmek zor olsa gerek."
Coban Mikail "Hem de nasıl" der gibi basını salladı. Ve oykusunu anlatmayı surdurdu:
"O gece de aynı koyde kaldık. Bizimle beraber gelenlerin kazasız belasız sınınn ote
tarafına gectiğinin haberini aldık. Ertesi sabah suruyu alan kisiye derdimizi anlattık.
Gulumsedi, bunu halledeceğini soyledi ve bizi arabasıyla sınıra en yakın Ermeni
kasabasına goturup orada bir binaya soktu. Derdimizi oradaki dostuna anlattı. O bizi
bina icinde baska birine yollarken bizi oraya getiren kisiyle vedalastık. Gittiğimiz kisi tek
kelime Turkce bilmiyordu, biz de baska lisan. Adam el kol isaretleriyle derdini anlattı ve
ustumuzu aradı. Ceplerimizde ne varsa bosalttı. Suru satısından
gelen parayı da verdik ister istemez. Ardından bizi pencere-siz bir odaya sokup
kapıyı arkamızdan kilitlediler. Gozlerimiz karanlığa alısınca odada iki somya olduğunu
gorduk ve oturup beklemeye basladık. Bekleyisimiz yirmi dort saatten fazla ac ve susuz
surdu. Karanlıkta oturduk, uyuduk, kimi zaman da fısıltıyla sohbet ettik. Ben basımıza is
actığımızı soylerken, Herman kararlı bir sekilde sonunda amacımıza ulasacağımızı
tekrarlıyor ve buna beni de inandınyordu. Sonra odanın kapısı acıldı. Turkce bilen bir
gorevli iceri girdi. Bizimle sohbete basladı. Kimi zaman arkadasca konustu, kimi zaman
sorgular gibi. Sonra her gunumuz aynı sekilde surup gitti. Aradan haftalar gectikten
sonra bize inandılar."
Akın'ın aklı fikri Herman A.'daydı. Ermeniler onun kimliğini oğrenmisler miydi acaba?
Mikail genc adamın bu sorusuna, "O anda konumuz Herman'ın koyumuze gelisi değildi.
Zaten Herman bile bu olayı unutmustu. Ben de hic kimseye soylemedim. Simdi
dusunuyorum da Her-man'la beraber gitmeye macera yasamaktan cok onu korumak,
yani babama verdiğim sozu tutmak icin karar vermistim galiba" diye yanıt verdi.
Coban Mikail konusmaya baslayacaktı ki bir klakson sesi sessiz tepeyi cınlattı. Akın'ın
kiraladığı araba onu goturmeye gelmisti. Konusurken zamanın nasıl gectiğini
anlayamamıslardı. Hava kararmaya baslamıstı. Akın, Mikail'i bırakmak istemiyordu.
Oykunun sonunu oğrenmek icin daha fazla bekleyemezdi. Sofore biraz sonra geleceğini
bağırarak duyurdu. Mikail de onunla aynı fikirdeydi ve dusuncesini "Zaten oykunun
sonuna geldik sayılır, biraz daha sabırlı ol" diyerek belirtti. Mikail bu kez Akın'ın ikram
ettiği sigarayı alarak, hızla oykusune dondu:
"Ermeniler bize inandıktan sonra kisisel esyalarımızı ve paramızı geri verdiler. Bu kez otel
gibi bir yere goturulduk. Tum masraflarımızı biz odedik, yine parasını verdiğimiz ucak
biletlerini aldık. Herman'ın ongorusu doğrulanmıstı ve Yugoslavya'ya gidiyorduk.
Cebimizde Ermenilerin verdiği pasaport vardı. Belgrad'da bizi Ermenilerle bağlantısı olan
bir grubun temsilcileri karsıladı. Goz acıp kapayana kadar savasın icine girmistik bile. Bu
savasa katılmak icin Turkiye'den daha cok kisinin oraya gelmis olduğunu zaman icinde
oğrendim. Ama biz onlarla karsı cephelerdeydik, Sırp milislerle birlikte savasıyorduk.
Bana sorarsan, ben savası hic sevmedim. Ama Herman bayılıyordu. Tarihi bir gorev
ustlendiğimizi soyleyip duruyordu. Sozde Avrupa'nın yeniden yapılanmasında
soz sahibi olacakmısız. Ama ben coktan pisman olmustum bu maceraya
atıldığıma. Ama Herman canla basla savasıyordu. Kısa surede rutbe bile aldı ve onbası
oldu."
Akın, "Babasının oğlu" diye dusundu. Mikail devam etti:
"Herman nasıl koyde bunaldıysa ben de savasmaktan bunalmıstım. Geri donmek
istiyordum ve bin bir zahmet cekerek dondum, iste benim oykum bu. Donmekle iyi
yapıp yapmadığımı hep dusundum durdum. Cunku koye dondukten sonra herkes bana
sırt cevirdi. Cobanlık yapmaktan baska care bulamadım."
Akın'ın ağzı kurumustu. Oykuyu dinlemisti, ama hala Herman A.'dan haber yoktu.
Heyecanla sordu:
"Herman'a ne oldu peki ?"
Coban Mikail'in gozleri doldu. Konusmakta zorlanmaya basladı:
"Geri donme kararımı Onbası Herman hic de hos karsılamadı. Ama ben kararlıydım.
Turk vatandasıydım, bunu kanıtlayabilirdim ve kapağı Belgrad'daki Turk buyukelciliğine
atınca donus icin onemli bir mesafe kaydetmis olurdum. Ama Onbası Herman'm boyle
bir seyi yoktu. Koyde onu bekleyen de yoktu... Herman savası o kadar sevmisti ki, hep
on cephede ve siperdeydi. Ona veda etmek icin cepheye gittim. Siperinde buldum
Onbası Herman'ı. Kararından donduremeyeceğimi biliyordum. Karsılıklı birer sigara ictik.
Sonra birbirimize sarılıp veda ettik. Ben siperden cephe gerisine donerken arkama
baktım. Herman ayağa kalkmıs bana el sallıyordu. Ben de ona el salladım. Birden cok
tanıdık bir ses duydum. Hemen kendimi yere attım, ama Onbası Herman'm kulakları bu
sesi duymuyordu galiba. Ses yaklastı, yaklastı ve Herman'm siperine bir havan mermisi
olarak dustu. Patlamanın ilk saliselerinde bile Herman gulerek el sallıyordu. Toz bulutu
dağılmaya baslayınca hemen sipere kostum. Siper yerine koskocaman bir kraterle
karsılastım. Hava barut ve kan kokuyordu. Hava umutsuzluk kokuyordu."
Đkili uzun bir sure sustu. Herkes kendi hesabına bir seyler dusunuyordu. Aksam cokmeye
baslamıstı.
Suskunluğu Mikail bozdu ve cebinden solmus birkac fotoğraf cıkardı. Hayret, hemen
her fotoğrafta olan iki kisiyi Akın tanıyordu. Bunlardan biri coban Mikail'di. Diğeri de
Akın'a sanki tanıdık geliyordu. Ama yine de Mikail'e doğrulatmak istedi:
"Bu Herman mı ?"
Yanıt olumluydu. Akın fotoğraflara bir kez daha baktı. Coğu siyah beyazdı. Son cekilen
ise renkliydi ve Mikail ile Herman yeni uniformalarıyla poz vermislerdi.
Fotoğraflar, Mikail'in hikayesini doğruluyordu. Aynı zamanda
Herman'm da babasının oğlu olduğunu. Cunku Herman babasını andırıyordu. Nitekim
fotoğraflara ilk baktığı zaman da Akın'a tanıdık biri gibi gelmisti.
Akın, Mikail'den fotoğrafları kendisine verip veremeyeceğini sordu. Cobanın yanıtı
olumsuzdu.
Akın adeta cokmustu. Aylardan beri pesinde kostuğu, para ve un kazanmak icin
umutla mucadele ettiği haber artık bos cıkmıstı. Coban Mikail'le o tepede adeta
kaybolmustu. Bundan sonra nereye gidecekti ? Ne yapacaktı ? Asağıda arabanın
soforu iyice sabırsızlanmıs, bir yandan kornasına basıyor, diğer yandan farlarını acmıs
selektor yapıyordu. Coban Mikail'le vedalasan Akın biraz kendini biraz da onu teselli
edebilmek icin, "Hayat bir masturbasyondur" dedi.
Mikail anlamadı:
"Af buyur, ne dedin ?"
Akın kendini birkac kelime daha soylemeye zorunlu hissetti:
"Bos ver be Mikail kardes. Hayat boyle. Hepimiz yasam boyunca hayaller, amaclar
pesinde kosarız. Kimi zaman da hayallerimize kavustuğumuzu, amaclarımızı
gerceklestirdiğimizi sanırız. Ama sonunda bir bakarız ki hicbir sey yapamamısız. Elimize
hicbir sey gecmemis. Ya da uğruna savas verdiğimiz amacın pseudo yani sahte bir
amac olduğunu anlarız. O zaman kendi kendimize neden bu kadar cok cabayı bos
yere gosterdiğimizi, hayatımız boyunca neden durmaksızın cabaladığımızı soranz. Bu
sorunun yanıtı ise yasamımız boyunca hep masturbasyon yaptığımız, bir kez bile olsun
gercek doyuma ulasamadığımızdır. Kısaca hayat bir masturbasyondur. Bunu sen de
yaptın, ben de. Tabii baskaları da. Hem de milyarlarca baska insan da yaptı..."
Mikail, Akın'ın soylediklerinden pek bir sey anlamamıstı, ama karsısındakinin yıkıldığını
gormustu. Su dunyada ondan baska biri de Herman icin kaygılanıyordu demek. Bir
baska kisi daha, bir yabancı Herman icin uzuluyordu.
Mikail ani bir kararla Akın'a bir soru yoneltti:
"Simdi sen benim soruma yanıt ver. Herman'm Almanya'daki akrabalarının ortaya
cıktığını ve ona miras kaldığını soyluyorsun. Herman yasasaydı, her sey daha mı iyi
olurdu ?"
Akın dusundu dusundu. Durustce dusundu. Eğer Herman sağ olsaydı yasanabilecek
olayları analiz etmeye calıstı. Ardından kendini dusundu, ofkelendi. Ofkesi kabardı ve
Mikail'in sorusunu yanıtladı:
"Tabii ki iyi olurdu. Kendisi icin iyi olurdu, benim icin iyi olurdu.
Senin icin iyi olurdu. Burada dağ basında dikilip durmazdık o zaman..."
Mikail sevgiyle, sefkatle ve safca baktı Akm'a. "O zaman kardes" dedi ve devam etti:
"Yarın sabah erkenden gel yine bu dağ basına !"
Omuzlan cokmus Akın, Mikail'in dediğini algılayamadı. Mikail soylediklerini tekrarladı.
"Neden ?" diye sordu Akın.
"Sen gel kardes" dedi Mikail ve surusunun yanına gitmek uzere uzaklastı.
Hava giderek karanyordu. Akın Dedel dağ basında cokup kalmıstı. Asağıdan, yoldan
taksinin kornası ve soforun avazı cıktığı kadar bağrısı Akın'ı kendine getirdi. Ağır ağır
tırmandığı tepenin yamacından asağıya inmeye basladı.
74
Gaffar cipin sefasını surerek Kars'a gitti. Yolda iki kisiye sorarak gideceği oteli buldu.
Gaffar'ın umduğu gibi otelde bos oda vardı. Resepsiyonda kaydını yaptırdı, iki adamını
belboyla birlikte odaya cantalarını tasımak icin yolladı. Ardından da resepsiyon
gorevlisiyle sohbete basladı:
"Bakıyorum da odalar bos..."
"Maalesef beyefendi, buralara turist pek gelmez. Đsi dusen kisiler de, islerini tamamlar
tamamlamaz geri donerler."
"Halbuki bu bolge cok onemli bir turistik merkez olabilir. Belki biraz tanıtımı yapılmalı.
Ne bileyim ben gazeteciler ve televizyoncular yorenin turistik ve tarihi guzelliklerini
halka aktarmalı falan."
Resepsiyon gorevlisi Gaffar'ın attığı yemi yutmustu:
"Otelimizde Đstanbul'dan gelen bir gazeteci kalıyor. Her gun Kars dısına cıkarak
roportajlar yapıyormus. Bu roportajlarında umarım bizim otelin de adını gecirir de sizin
dediğiniz gibi turizm biraz hareketlenir ve doluluk oranımız artar."
Gaffar ile resepsiyon gorevlisi bu minvalde konusurken, otelin kucuk lobisinde oturan
kısa saclı, atletik yapılı genc bir adamın onlann konusmalarını kelime atlamadan
dinlediğinin farkına varamadılar.
Kısa surede Gaffar, Akın Dedel'in Kars'taki programını oğrenmisti bile. Tabii ki aksamları
gittiği meyhaneyi de. Adamlan asağıya
indikten sonra otel civarında biraz volta atmak icin onlarla dısarı cıktı. Akın Dedel
otele geldiğinde cevrede olmak istiyordu.
Akın dağ basında cobanla piknik yaparken oteldeki kısa saclı genc adam cep
telefonunu cıkardı ve Ağabey'e Akın'ı aramaya gelenlerin haberini verdi. Daha sonra da
Akm'ın pesinde olan arkadaslarım uyardı.
Ağabeyin talimatında değisiklik yoktu. Simdilik onu izleyecekler ve basına gelebilecek
bir belayı bertaraf etmek icin hazır bekleyeceklerdi.
Ağabey, Akın'la ilgili son telefonu aldıktan sonra bu isin sonuna geldiklerini hissetti.
Yakında Akın Dedel'in foyası ortaya cıkacaktı ve Ağabey de son birkac gunden beri
gosterdiği cabanın sonucunu alıp alamayacağını gorecekti.
Hava kararmıstı. Kars'a giderken arabanın soforu gec kaldıkları icin soylenip duruyordu.
Akın her sey icin gec kalmıstı. Un, basarı, para ve yasamak...
Simdi ne yapacaktı ? Bilemiyordu. Yol boyunca hicbir sey bilmediğini dusundu durdu.
Otele geldiler. Sofore parasını odedi, artık ona ihtiyacı yoktu. Bir dus alıp nobetci
meyhaneye gitmekten baska bir fikir gelmemisti aklına.
Nobetci meyhanede Akın'ı bir surpriz bekliyordu. O gun Karadeniz'den Kars'a
kamyonlarla taze hamsi gelmisti. Akın da bir sureliğine sorunlarını unutup Kulup rakısı
esliğinde hamsiye daldı. Buğulamasından girdi, tavasından cıktı. Dorduncu kadehin
sonunda Akm'ın keyfi biraz olsun yerine gelmisti. Garsondan biraz tahin helvası
getirmesini istedi ve yanında da bolca limon. Đsteği hemen yerine geldi. Akın tahin
helvasının uzerine limon sıkıp pure yaparken, garson da ona baktı ve "Ne garip adam
balığa limon sıkmadı, tahin helvasına sıkıyor" diye dusundu.
Eğer garson bu dusuncesini ona soyleseydi, Akm'dan hemen sanki kırk yıllık
Karadenizliymis gibi yanıtını alırdı: "Taze hamsiye limon sıkacağına kursun sık daha iyi!"
Akın bu guzel yemeği taclandırmak icin besinci kadehi de icmeye karar verdi.
Etrafına bakındı. Nobetci meyhane her zamankinden daha kalabalıktı. Cevresinde
meyhanenin mudavimlerinin yanı sıra yeni ve yabancı cehreler de goren Akın, "Vay
ballılar, biz kac aksamdır buraya geliyoruz, siz daha ilk aksamda hamsi yediniz" diye
dusundu.
Saf Akın efendi meyhanedeki iki masada oturanların onu izleyen kisiler olduğunu tabii
ki bilmiyordu. Lokantanın camekanlı yatay buzdolabına yakın masada oturan iki kisi
Ağabey'in adamlarıydı. Kapıya yakın bir masada oturan da Gaffar ve iki arkadasından
baskaları değildi.
Akın kahvesini icerken ertesi gun ne yapacağını dusunuyordu. Ve daha sonraki
gunler... Aklı Mikail'in sozlerindeydi: "Yarın sabah erkenden gel yine bu dağ basına !"
Gidip ne yapacaktı ?
Gitse de gitmese de ne kaybedecekti ki ?
Peki ne kazanacaktı ?
Kafası dumanlı Akın ertesi sabah yeniden Mikail'le bulusmak icin gitmeye karar verdi.
En kotu ihtimalle zaman kaybederdi, ama oyle gorunuyordu ki, elinde zamandan baska
bir sey yoktu. Hatta ileriki gunlerde ve aylarda, hatta yıllarda kullanacağı zamanlan ne
yapacağını bilemiyordu. Onun icin, bol miktarda sahip olduğu zamanın birazını da
Mikail icin harcamaya karar verdi. Simdi en azından ertesi gun ne yapacağını biliyordu.
Kendine az sekerli bir Turk kahvesi soyledi. Ardından karnı tok sırtı pek ama geleceği
muğlak Akın ağır ağır otelinin yolunu tuttu. Otele varır varmaz soforun evine telefon edip
ertesi sabah yine gelmesini istemeyi de aklının bir kosesine not etti.
Akın meyhaneden cıkınca Gaffar hemen yanındakilerden birine dondu ve onu
caktırmadan takip etmesini soyledi.
Gaffar'ın masasındaki hareketlenme Ağabey'in adamlarının gozunden kacmadı. Ama
onlar profesyoneldi. Yemeklerine devam ettiler. Bir sure sonra masadan birisi kalktı
lavaboya gitti. Geri donerken sanki biraz hava almak istiyormus gibi dısarı cıktı.
Gaffar hemen telefona sarıldı ve Kari Krenchel'e gunluk raporunu verdi. Daha sonra
Krenchel'le diğer Almanların otelinde bulusmak icin anlastılar.
Bir sure sonra Gaffar'ın adamı paldır kuldur meyhaneye geri geldi ve masaya oturup
heyecanla bir seyler anlatmaya basladı.
Ağabey'in elemanı ise cıktığı gibi kimseye fark ettirmeden iceri girdi ve oturup
meyvesini yemeye basladı.
Cok gecmeden Gaffar hesabı istedi ve adamlarıyla birlikte meyhaneden ayrıldı. Daha
once Akm'ı izleyen eleman masada kalırken, diğeri bu kez Gaffar ve adamlarının
pesinden meyhaneden cıktı.
Gaffar adamlarını otele yolladı. Akın'a goz kulak olmalarını tembih etti, kendisi Kari
Krenchel'le bulusmaya gitti.
357
Krenchel ile Diels Gaffar'ı otelin lobisinde bekliyorlardı. Gaffar gulerek iceri girdi:
"Tamamdır. Artık adamımız bizden habersiz nefes bile alamaz."
"Sonunda" diye mırıldandı Kari Krenchel.
"Bir an once harekete gecelim. Akm'ı bir daha elimizden kacırırsak ne yaparız ?" dedi
Brigitte.
Krenchel, "Kız haklı" diye dusundu ve Gaffar'a dondu:
"Evet bir an once harekete gecelim."
"Nasıl isterseniz Herr Krenchel. Simdi dilerseniz malum kisinin hemen her gun yaptığı
isleri size anlatayım. Kars'ta bulunduğu sure icinde bir gun haric her gun kiraladığı bir
arabayla sabah saatlerinde kent dısına gitmis ve aksam geri gelmis. Her aksam da
yemeğini bir meyhanede yiyip oteline geri donmus. Anlasılan adam burada oldukca
mazbut bir yasam surmus."
"Yarımda birisi gorulmus mu ? Kent dısında nereye gidiyormus ?"
"Her iki sorunuza da olumsuz yanıt vereceğim Herr Krenchel, ancak yarın onu takip
ederek nereye gittiğini oğreneceğiz."
"O zaman isimizi yarın muhakkak bitirmemiz lazım. Fazla oyalanmayalım."
Gaffar biraz dusunceliydi. Kari Krenchel nedenini sordu.
"Gazeteciyi ortadan kaldırma isini burada yapmamızın sakıncası olabilir. O nedenle isi
Erzurum civannda bitirelim diyorum" dedi Gaffar.
Buna Kari Krenchel ile Brigitte Diels'in bir itirazları yoktu. Gecenin ilerleyen saatlerine
dek uclu ertesi gunun planını yaptılar. Gaffar gittikten sonra Brigitte ortağına sordu:
"Anlasılan Akın daha Fuhrerimizin oğlunu bulamadı!"
"Aslına bakarsan bulamaması isime geliyor. Bize verilen emre gore onu da ortadan
kaldırmamız gerekecek. Yıllarca bir mesih gibi beklediğimiz kisiyi oldurmek inan bana
cok zor gelecek."
"Ben seninle aynı fikirde değilim. Belki de Fuhrer'in bir oğlu olduğunu yeni
oğrendiğimden ve onun gelmesini yıllarca bekleyip, bu amac icin caba
harcamadığımdan onun yeryuzunden silinmesi beni senin kadar etkilemez. Ama ben
uzerime duseni yapacağım ve Turk gazeteciyi kendi ellerimle oldureceğim."
75
O gece Akın'in keyfi yerindeydi. Hatta oteline giderken yolda kendi kendine bir turku
bile tutturdu:
"Haydi guzelim, seker ezelim, Bu sene de bekar gezelim."
Oysa Akın'ın o gece bekar gezmesine belki de gerek kalmayabilirdi. Lacin'i
saymazsak, ki Azeri kadın yasamına ruzgar gibi girip fırtınayla cıkmıstı, son sevgilisi
hemen yanı basındaydı.
O gece Akın'ın sinirleri yalama olmustu. Haftalar suren buyuk beklentisi sona ermis ve
bir hicle noktalanmıstı. Daha doğrusu basladığı noktaya geri donmustu. Bu maceraya
atılırken elinde sadece "hic" vardı ve sonunda yine bir hic olmustu.
Sabah olduğunda ise Akın Dedel'de bir gece onceki hosluk yoktu. Yine depresif
donemine girmisti. Otelden dısarı adımını atar atmaz kiraladığı taksiyi ve soforunu gordu.
Birden aklına Mi-kail'in sozleri geldi. Onu yine aynı dağ basında bekliyordu. Yapacak
hicbir seyi yoktu ve otelden cantasını alıp hemen arabanm on koltuğuna kuruldu.
Akın'ın kentten ayrılması bu kez daha sasaalı oldu. Kucuk bir konvoy Akın'ı takip
ediyordu. Gaffar ve adamları Akın'ın arkasından, Ağabey'in ekibi ise onların arkasından
geliyordu.
Yola cıktıktan hemen sonra Akın pisman oldu. Mikau'le bir kez daha bulusması icin hic
neden yoktu. Ama yapacak bir isi de yoktu. Kars'tan sonra nereye gideceğini bile
bilmiyordu. Cebindeki para da suyunu cekmisti. O aksam nobetci meyhanede en
azından bes haftalık bir yasama planı yapmaya soz verdi. Ne yiyip ne icecek ve ne
yapacaktı ? Bu sorulara yanıt bulması gerekiyordu.
Kuyruğunu bacakları arasına kıstırıp Đstanbul'a evine donmeyi ise hic aklına bile
getirmiyordu. Galiba o hikaye de bir sure once bitmisti. Dusunceleri yakın gecmise gitti.
Esyalarını toplarken eve gelen esine tek kelime soylemisti:
"Gidiyorum."
Aldığı yanıt da tek kelimeydi:
"Sonunda!"
Kısaca Đstanbul'da "evi" diyebileceği basını sokacak bir yeri yoktu.
Akın'ı kara dusuncelerinden arabanın motorunun stop etmesi uzaklastırdı. Malum dağ
basına yine gelmisti iste. Uzaktan Mika-il ona el sallıyordu. Dik yamacı yeniden
tırmanmaya basladı. Nefesi yine kesildi, ama bu kez sigarayı bırakmayı dusunmedi bile.
Mikail onu gulerek karsıladı, Akın'a sarıldı ve "Đyi ki geldin kardesim" dedi.
Tamam, Akın iyi yapıp gelmisti de Mikail'deki bu samimiyet neyin nesiydi ?
339
"Akın kardesim, gelmeyeceksin diye cok korktum !"
Akın iyice sasırmıstı. Mikail bir sigara sardı, Akın'a verdi ve konusmaya basladı:
"Kac gunden beri gozume uyku girmedi. Doluya koydum almadı, bosa koydum
dolmadı."
Peki tum bunlardan Akın'a neydi ?
Mikail konusmasına devam etti:
"Su dunyada Herman'ı seven, onu korumak isteyen iki kisi kaldık. Bir sen, bir de ben !"
Mikail yamlıyordu. Akın'ın Herman'ı sevdiği asla soylenemezdi. Đnsan tanımadığı birini
nasıl sevebilirdi ki? Onu korumaya gelince, Akın tam aksini yapmayı planlamıstı.
Herman'ı dunya medyasında aslanların onune yem diye atacak ve para kazanacaktı.
Mikail'in sozunu kesmedi, sacmalıklarını dinlemeye karar verdi.
"Akın kardesim, ben Herman'ın iyiliğini istedim yasamım boyunca. O bizim icin kutsal bir
emanetti. Ama bugune kadar onu hatırlayıp arayan cıkmadı. Bir tek sen aradın. Sen de
doğru kisi değildin. O nedenle sana hep ihtiyatlı yaklastım. Simdi bakıyorum da sen de
Herman'ın iyiliğini istiyorsun. Onun icin iyi ve guzel olanı yapacağından eminim."
Tum bunlar ne demek oluyordu ? Herman olmemis miydi? Akın ruya mı goruyordu,
sarhos muydu ? Bu garip coban Mikail sacmalamasının dozunu giderek artırıyordu. Akın
hemen sordu:
"Herman olmedi mi ?"
"Hayır Akın kardesim, olmedi!"
Akın sanki yeniden doğmustu.
"Nasıl yani ?"
Mikail yeni bir sigara sardı ve oykusunun en can alıcı bolumunu anlatmaya basladı:
"Havan mermisi Herman'ı ağır yaralamıstı. Siperdeki bir baska asker bir sarapnel
parcasıyla yaralanıp onun uzerine yıkılmıs ve Herman'a kalkan olmustu. Onu hemen
sahra hastanesine goturduk. Tabii ben de bu arada Turkiye'ye donus planımı erteledim.
Herman'ı orada yaralı ve yalnız bırakamazdım."
"Herman sağlığına tamamen kavustu mu ?"
"Evet kavustu. Ama dur, acele etme, anlatacaklarım daha bitmedi. Herman iyilesince
de artık onu dinlemedim. Kolundan tuttuğum gibi Turkiye'nin Belgrad Buyukelciliği'ne
goturdum. Benim nufus kağıdım yanımdaydı. Orada Almanya'daki akrabalarımızın
yanından gelirken Sırp milisler tarafından soyulduğumuzu ve benim nufus kağıdımdan
baska gecerli bir belgemizin kalma-
34U
dığı yalanını uydurdum. Bu arada Sırp milislerin Herman'ı olduresiye dovduklerini ve bizi
olume terk ettiklerini de sozlerime ekledim. Bana inanmayan gozlerle bakan elcilik
gorevlisine Her-man'ın yara izlerini gostererek ikna olmasını sağladım."
Akm keyiflendi:
"Yaman adamsın be Mikail" dedi.
"Almanya'da yasanan hayali yakınlarımızın adlannı ve adreslerini de elcilik gorevlisine
yazdırdım. Sonra Turkiye'deki adresimiz olarak, Đzmir'de yine hayali bir adres verdim.
Elcilik gorevlileri bize yurda donus icin birer tane izin kağıdı doldurdu ve bir miktar para
da vererek Turkiye'ye donusumuz icin tum kolaylığı sağladı."
Demek Herman yasıyordu. Akın'ın keyfi yerine gelmisti. Aylardır pesinde olduğu
hikayeye son noktayı koyabilecekti. Mikail devam etti:
"Kapıkule'ye geldiğimizde kağıtlarımızı gosterip, gecip gideceğimizi sanıyordum, ama
olmadı. Pasaport polisi bizi kapıdaki polis karakoluna gonderdi. Zabıt tutuldu ve bizi
orada alıkoyup, bize kefil olacak kisilerin gelip almasını istediler."
"Bu isi de halletmissindir sen Mikail" dedi Akın neseyle.
"Đsin bu kısmını Herman halletti sayılır. Kapıkule'de kaldığımız aksam atesi cıktı.
Sayıklamaya basladı. Polisler telaslandı. Uydurduğum hikayeyi yineledim ve hastaneye
gitmek icin yalvardım. Orada kalıp bize kefil olacak kisileri bekleyip, baslarına bela
olacağımıza bizi salıverdiler. Tabii yeniden pasaport almak icin resmi dairelerin istediği
tum belge ve bilgileri ikmal etmemiz gerekecekti. Benim zaten bir daha yurtdısı
macerası yasamaya niyetim yoktu. Herman'ın bu ulkede nufus kağıdı bile olmamıstı. O
resmen yasamıyordu bile."
"Peki Herman simdi nerede ?"
Akın'ı gulerek yanıtladı Mikail:
"Acelen ne ? Su ana gelene dek sayısız sınavdan gectin. Sonunda benim sınavımdan
da basarıyla cıktın. Sabredemeseydin bu sınavları gecemezdin. Biraz daha beklemesini
oğrenmelisin."
Akın sasırdı, "Bu adam coban mı yoksa filozof mu ?" diye dusundu. Mikail devam etti:
"Sonunda koye donduk. Ama Herman koye girmedi bile dağlara vurdu. Ben ise koyde
hic hos karsılanmadım. Yasadığım macera sonunda paramı ve itibarımı kaybetmistim.
Hele muhtar, Herman'ın bu maceraya atılmasına izin verdiğim icin beni affetmedi.
Koylunun hayvanlarına cobanlık yapmaya basladım."
Akın, "Ya Herman ?" diyecekti ki Mikail onun sozunu kesti:
"Herman da dağda kimi zaman cobanların kaldığı kulubeye yerlesti. Đhtiyaclanm ben
karsıladım. Herman'ın ortada olmayısı basta muhtar olmak uzere hemen herkesi
rahatlatmıstı. Muhtara kalsa Herman'ı arayan cıkmayacaktı ve olene kadar bu dağlarda
yasayıp gitse herkes icin daha iyi olacaktı."
"Hadi Herman'ın yanına gidelim."
Mikail heybesini acmaya basladı.
"Bizim gitmemize gerek kalmayacak, oğle saatlerinde o buraya gelecek" dedi ve
Akın'a birlikte yemek yemeyi onerdi.
Akın'ın sinirleri altust olmustu. Her seyi kaybettiğini dusunduğu anda Herman A.'yi
bulmustu. Eli ayağı titriyordu. Mikail'in ısrarıyla yiyeceklerin yanına yanastı. Bu kez sac
ekmeği tazeydi, ama Akın bunun farkına varamadı. Tıpkı sinir krizinin esiğindeki bir
insanın belirtilerini gostererek, gozleri fıldır fıldır uzakları tarıyor ve Herman A.'yi
bekliyordu.
Yedinci bolum
76
Akın, Herman A.'yi dort gozle beklediği halde adamın yanlarına gelisini fark edemedi.
Đste Herman A. karsısındaydı, Mikail'e sevecen Akın'a ise kuskulu gozlerle bakıyordu.
Coban Mikail ikisini tanıstırdı. Akın heyecandan kekelemeye basladı, sacma sapan
sozcukler cıktı ağzından.
Herhalde Herman actı. Hemen Mikail'in hazırladığı yiyeceklerin basına coktu ve karnını
doyurmaya basladı. Fırsattan istifade Akın biraz sakinlesmeye calıstı ve yeni geleni
inceledi.
Yıllarca resimlerini kitaplarda gorduğu, televizyonda ve beyazperdede izlediği adam
etten kemikten karsısında duruyordu. Herman hık demis babasının burnundan dusmustu
adeta. Yuzu daha karısık, sacları ağarmıs ve elleri ağır isler yapmaktan nasırlasmıstı,
ama babasının yaslı bir modeliydi sanki. Tabii kıyafetlerinin babasının sık uniformasıyla
uzaktan yakından ilgisi yoktu.
Ama yine de kıyafetleri tam askeri olamasa da sanki bir gerilla kıyafeti gibiydi.
Ayaklarında yıpranmıs postallar vardı. Yesil kalın fitilli bir pantolon ve boğazlı kazağının
ustune kalın yesil bir parka giymisti Herman A. Kıyafetini yesil cadır bezinden yapılmıs,
yemek yerken yanına bıraktığı sırt cantası tamamlıyordu. Kafasında ise yun bir bere
tasıyordu.
Akın, "Kars'a gider gitmez ilk is olarak bir giyim mağazasına gidip Herman A.'ya biraz
cekiduzen vermem gerekir" diye dusundu. Ardından parasının neredeyse bitmek uzere
olduğu aklına geldi. Sonunda karısıyla ortak kullandıkları kredi kartını akıl edebildi. Ama
bu da iyi bir cozum değildi. Cunku karısı coktan kredi kartını iptal ettirmis olmalıydı.
Đsin tam da bu asamasına gelmisken, Akın parasızlık cekeceğini hic dusunmemisti.
Herman A. karsısmdaydı ve onemli bir para sorunu
vardı. Ama bunu da asardı herhalde. Herman yemeğini bitirmisti. Akın'a dondu:
"Mikail bana atalanmdan buyuk miras kaldığını anlattı. Bu ise sen aracılık ediyormussun,
doğru mu ?"
Bu, Akın'ın rahatlıkla yanıtlayabileceği bir soruydu. Gunlerdir herkese anlattığı hikaye o
kadar gercekciydi ki, kendisi bile inanacaktı neredeyse.
Ama Herman A. kuskulu yaklasıyordu olaya. Neden akrabaları bizzat gelmemislerdi ?
Neden Akın bu iste aracıydı ?
Akın Herman A.'yi ikna etmek icin anlattı durdu. Herman'ı kayıp olarak biliyorlardı.
Onun icin dunyanın dort bir yanında arastırma yapılıyordu. Arastırmanın Turkiye ayağı
da Akın'a dusmustu.
Herman A. birbirinin pesi sıra sorular sordu. Akın belirli bir tutarlılık icinde yanıtlamaya
calıstı. Aradan saatler gecmisti. Herman A. dusuncelere daldı. Herkes susmustu. "Bana
atalanmdan cok buyuk servet mi kaldı ?" Akın dalgınca yanıtladı: "Parayla
olculmeyecek bir guc !"
Bu yanıt Herman A.'yi cok mutlu etti. Ayağa kalktı ve konusmaya basladı:
"Peki oyleyse genc adam, seninle geliyorum. Once parayı ve gucu elime gecireyim
yapacak cok isim olacak ?"
"Neler yapacaksınız ?" diye sordu Akın. Herman A. costu, anlatmaya basladı:
"Kafkasya ve Orta Asya'da yapılacak cok is var. Bu bolgenin doğal kaynaklarına sahip
olup yoneten gelecekte dunyayı yonetir. Oncelikle bu bolgelerde yasayan bizim
koydekiler gibi Alman asıllı insanları bir araya getirmemiz gerekir. Tıpkı Đsrail'in Filistin
topraklarında kendine bir devlet kurması gibi, bizim de Alman ırktaslarımızla tam
Kafkasya ile Orta Asya'yı bağlayan coğrafi bolgede kendimize bir devlet kurmamız
gerek. Sarkalmanya adı alacak bu devlet tum doğal kaynaklan kontrol etmeli ve
bolgedeki tum Alman asıllıları aynı catı altında toplamalı... Bana atalanmdan miras
kalan parayı ve gucu bu amac uğruna harcayacağım !"
Ardından Herman sustu ve bulundukları tepenin yamacına giderek, ellerini arkasına
kavusturdu ve Ermenistan dağlarını seyretmeye basladı.
Akın'ın kafası allak bullak olmustu. Simdi soru sorma sırası ondaydı:
"Mikail, hani Herman kendi halinde yasayan biriydi ? Atalanndan
habersizdi ? Doğru durust eğitim almadığını soyledin, ama adam sanki universite
profesorunun bilgisine sahip ve gelecek icin hic de yabana atılamayacak bir vizyonu
var."
Mikail gulmeye basladı:
"Akın kardes, ben sana Herman'm bir acayip olduğunu soyledim durdum. Koyde
yasadığımız son yıllarda kahvede gozunu televizyondan ayırmaz, dunyada olup
bitenleri izlerdi. Eski Yugoslavya'ya savasmaya gittiğimizde de Sırp milislerin siyasi
okulunda okudu. Buna okul bile denemezdi. Ama her aksam bir yerde toplanıp sozde
siyasi eğitim alıyorlardı. Dondukten sonra da dağdaki kulubede yasamaya baslayınca
benden bir radyo istedi ve radyo-suyla dunya kanallannı gezerek ilgi cekici haberleri
dinledi surekli. Ben de bulduğum tum gazete ve kitapları Herman'a tasıdım durdum.
Senin de dediğin gibi bizim Herman cok sey biliyor."
Akın ne diyeceğini sasırmıstı. Aslında Hitler'in oğlunun boyle ağzının kalabalık olması ilgi
toplardı ve ilginin olduğu yerde para da olurdu. Bu da tabii Akın'ın isine gelirdi. Biraz
dusununce sansına sukretti. Simdi is Herman A.'yla bir sozlesme yapmaya kalmıstı. Akın
dunyadan habersiz bir koyluyle karsılasacağını sanıyor ve onunla istediği gibi sozlesme
yapacağına inanıyordu. Ama karsısına cıkan bu canklı erkanıharp onu zorlayabilirdi.
Herkes kendi dusuncelerine daldığından havanın kararmaya basladığını fark
etmemislerdi. Yolun kenannda, arabanın arka koltuğundaki guzellik uykusundan
uyanan sofor kornaya basarak Akın'ı uyarmaya ve taciz etmeye basladı. Akın bu kez
soforu bekletmeye niyetli değildi. Mikail ve Herman'a gitmeleri gerektiğini soyledi. Mikail
ile Herman vedalastılar.
Akın, Mikau'e veda ederken cobanın yerinde bir sorusuyla karsılastı:
"Herman'ın hicbir belgesi yok Almanya'ya nasıl gidip mirasını alacak ?"
Akın'ın ayakustu bir seyler uydurması gerekiyordu:
"Sen hic merak erme Mikail. Alman Buyukelciliği devreye girip Herman'a hemen bir
Alman pasaportu verecek..."
Sahi ya, Akın bunu hic dusunmemisti. Ama bir Đstanbul'a varsınlar, mutlaka bir hal caresi
bulurdu.
Bu sırada aklına Mikail'de bulunan Herman'ın fotoğrafları geldi. Bunlar Herman'la ilgili
yazacağı haberler icin iyi birer gorsel malzeme olacaktı ve cok para ederdi.
"Mikail kardes, sendeki fotoğraflan bana versene. Herman'ın akrabalanna kimliğini
ispat etmem icin onlan gostermem gerek !"
Fedakar Mikail iclerinden bir tanesini hatıra olarak secti, diğerlerini genc adama teslim
etti. Akın fotoğrafları hemen cantasına ozenle yerlestirdi.
Yola doğru ilerlerken Mikail arkalarından bağırdı:
"Akın kardes, Herman artık sana emanet..."
Arabanın yanına varınca sofor alıskanlık haline getirdiği sekilde soylenmeye basladı
yine:
"Beyim, bu yollar karanlık basınca fazla tekin değildir. Ne olur azıcık erken gelseydin de
vaktiyle yola cıksaydık."
Ama Akın'ın dunya umurunda değildi ki soforun soylediklerini dinlesin. Herman arka
koltuğa, Akın ise soforun yanına oturdu, Kars'a doğru yola cıktılar.
Akın yolda Herman'la konusmamayı yeğledi. Adam yine sacmalamaya baslarsa
soforun dikkatini cekebilirdi. O aksam mecburen Kars'ta kalacaklardı ve yine dikkat
cekmemeleri gerekiyordu. Ertesi sabah bulabildikleri ilk aracla Đstanbul'a doğru yola
cıkmalı ve Akın bir an once une ve paraya kavusmalıydı.
Akın on koltukta oturmus yola bakıyor gorunse de cevresinde olup bitenleri fark
etmeden hayal alemine dalıp gitmisti. Soforun kufru ve fren sesiyle kendine geldi. Tam
onlerinde bir cip yolu enlemesine kesmisti. Cipin yanında bir kisi herhalde patlayan
lastiği değistirmeye calısıyordu. Yerde yedek lastik ve kriko gorunuyordu. Adamın lastiği
cok bicimsiz bir yerde patlamıstı anlasılan. Cunku yolun bir yanı derin ucurum, diğer
yanıysa kayalıktı. Daha hızlı gitselerdi yolda duran cipe carpmaları isten bile değildi.
Lastik değistiren adam da gerekli guvenlik isaretlerini koymamıstı. Oysa bu son model
cipte boyle aletler bulunmalıydı. Ama durum hic de sasırtıcı değildi. Burası Turkiye'ydi,
adam yuz milyarlarca liralık cip kullanır ama bes milyon liralık ısıldak kullanmaktan aciz
olabilirdi. Bu her seyden once kultur sorunuydu.
Akın bunları dusunurken, cipin yanındaki adam soforun kapısından eğildi. Elinde bir
tabanca vardı. Diğer elini iceri uzatarak kontağın uzerinde duran anahtarı aldı. Akın,
"Neler oluyor?" derken kendi kapısının da acıldığını fark etti. Bir baskası tabancasını
Akın'a doğrultmus asağı inmemesini soyluyordu. Arkaya donunce bir ucuncu kisinin de
Herman'ı kontrol altına aldığını gordu.
Herman'ın basında duran adam diğer ikisine seslendi:
"Bu lavuklar bir yere kıpırdamasın. Gozunuzu uzerlerinden ayırmayın."
Ardından cipe gitti. On koltuğa oturdu ve cep telefonuyla birkac dakika kadar konustu.
Sonra geri geldi ve sofore teklifini yaptı:
347
"Bak arkadasım, seninle bir isimiz yok. Seni dilersen serbest bırakacağım. Ama bu gece
olanlardan kimseye bahsetmeyeceksin. Karına bile anlatmayacaksın tamam mı ?"
Sofor korkudan neredeyse altına yapacaktı. Bu teklife balıklama atladı. Yemin etmeye
basladı.
Adam elini cebine goturdu, bir tomar banknot cıkardı ve sofore uzattı.
"Bak sana para da veriyorum susman karsılığında. Ama eğer simdi ya da daha sonra
konusmaya kalkarsan da yemin ediyorum, seni coluk cocuğunla birlikte oldururum,
ailece faili mechul olursunuz."
Sofor yeminler etti. Cok korktuğu belliydi. Parayı almak istemedi, ama karsısındaki ısrar
etti.
Adam Akın ile Herman'a arabadan inmelerini soyledi. Silahların golgesinde gecenin kor
karanlığına indiler. Adam yanmdaki-lerden birine seslenerek cipi yoldan cekmesini
istedi. Sofore arabasının anahtarını uzattı ve son tembihini yaptı:
"Bana kazık atacak olursan basına gelecekleri biliyorsun, değil mi ?"
Sofor son kez yeminlerini tekrarladı ve kacar gibi gaza basarak karanlığın icinde yok
oldu.
"Hadi siz de cipe gecin bakalım."
Akın saskındı. Kimdi bu adamlar ? Ne istiyorlardı ?
Cipe bindiler ve Kars istikametine doğru hareket ettiler.
Akın bu ıssız dağ basında kapana kıstınlmıstı. Olayları cozmeye calısıyordu, ama bir
yanıt bulamıyordu. Cok uzak olmayan bir yerde karanlık minibusteki iki kisi de neler
olduğunu merak ediyordu. Gece gorus durbununu elden ele geciriyor ve herhangi bir
yorum yapmaktan kacmıyorlardı.
Đclerinden biri cip hareket edince arkadaslarına minibuse binmelerini ve Akın'ın
bulunduğu aracı takip etmelerini soyledi. Bu arada cep telefonundan bir numarayı
aradı. Karsısındakine olup biteni ozetledikten sonra, bir sure verilen talimatları dinledi ve
"Anlasıldı efendim" diyerek gorusmeyi sonlandırdı.
Cipte elebası olduğu anlasılan adam cep telefonundan bir numara tusladı ve Almanca
konusmaya basladı. Akın tek kelime Almanca bilmiyordu, ama elebasının kiminle
konustuğunu anlamıstı. Neler konustuklarını da.
Onde oturan elebası arkaya dondu ve Akın'a neler yapması gerektiğini acıkladı:
"Simdi otele telefon edeceksin ve acilen ayrılman gerektiğini
soyleyeceksin. Otel hesabını bizim adamlarımızdan biri odeyecek ve esyalarını o kisinin
alacağını soyleyeceksin."
Boylelikle Akm'ın otelden apar topar ayrılmasından kimse suphelenmeyecekti. Parası
odenip, esyaları alındıktan sonra otelci bu ise neden kafa yorsundu ki ?
Akın kendisine soylenenleri yaptı. Bu arada Kars'a gelmislerdi. Sehir merkezine yakın bir
yerde cip durdu. Cipi kullanan kisi asağıya indi. Elebası direksiyona gecti ve
yardımcısını uyardı:
"Bu lavuğun hesabını ode, esyalarını bizim odaya tası. Otelden dısan cıkma. Ben en
gec yann gelirim. Ondan sonrasını dusunuruz."
Adam basıyla anladığını isaret etti, sonra da emir tekrarı yaparak elebasının takdirini
aldı. O otele doğru yururken cip hareket etti. Kısa surede sehir dısına cıktılar. Elebası
yine telefonla Almanca konustu ve bir sure daha ilerlediler. Terk edilmis bir benzin
istasyonuna gelince cipi kullanan elebası direksiyonu sağa kırdı karanlığın icindeki
binanın sundurmasının altına girerek yoldan gorunmeyi engelleyecek bir pozisyon aldı.
Arkadan gelen minibus metruk benzin istasyonunu gecti. Yolun kenannda bir kayalığın
arkasında durdu. Ekipten biri direksiyon basında kalırken, diğeri gece gorus durbunuyle
kayalığa tırmanarak, metruk benzin istasyonunu gozlemeye basladı. Bu arada yine cep
telefonuyla son durum hakkında bilgi verdi.
Terk edilmis benzin istasyonundaki cipte oturan elebası arkaya dondu ve burada
oturan Akın, Herman ve yardımcısına bilgi verdi:
"Biraz bekleyeceğiz."
Akın da hemen konusmaya basladı:
"Kimsiniz ? Kimi ve neyi bekliyoruz ? Bizi neden kacırdınız ?"
Ama elebasının, Akın'm sorularına vereceği tek yanıtı vardı:
"Bekleyeceğiz ve goreceksin."
77
Karanlığın icinde sessizce beklemeye basladılar. Cok gecmeden metruk benzin
istasyonuna bir cip daha girdi. Akın'ın bulunduğu aracın biraz uzağına park etti. Đkinci
cipten iki genc adam inerek Akm'ın bulunduğu araca geldiler ve elebasıya Almanca
bir seyler soylediler. Elebası ikinci cipe giderken, iki Alman genc de Akın ile Herman'a
gozculuk yapmak icin kaldılar. Alman gencler
349
cipteki elebasının yardımcısıyla sakalastuar ve ardından sustular.
Gaffar ikinci cipe gecerek Kari Krenchel ve Brigitte Diels'le to-kalastı ve tebrikleri kabul
etti.
"Sizin aradığınız Turk gazetecinin yanında bir de orta yaslı koylu bulunca onu da
getirdim. Bilmem iyi mi yaptım ?"
Krenchel ile Diels'in bu soruyu yanıtlamaları zordu. Ama her seyden once bu kez
gorevlerini verilen talimata uygun olarak eksiksiz yapma sansları vardı.
Benzin istasyonunun az ilerisinde yolun karsı tarafındaki kayalığın uzerinden karsıdakileri
gozetleyen eleman cep telefonundan bir numarayı aradı. Ciplerin plaka numaralarını
karsı tarafa verdi. Bir sure bekledi, aldığı cevaba hic sasırmadı. Karsı tarafa tesekkur etti
ve duyduğu son cumle "Đyi gorevler" oldu.
Aynı genc adam telefonunu bir kez daha tusladı ve bu kez karsısında Ağabey vardı.
"Terk edilmis benzin istasyonuna ikinci bir cip daha geldi. Plaka numaralarını kontrol
ettirdim. Her ikisi de kiralık. Arkadaslar kime kiralandıklarını oğrenmeye calısıyorlar.
Malum sahsın yanında bir koylu var. Đkinci ciple biri kadın dort kisi geldi. Talimatınız nedir
?"
Ağabey sinirlerine son derece hakimdi. Bulunduğu mevkie kolaylıkla gelmemisti. Đstifini
bozmadan, "Đzleyin ve her gelismeyi bana bildirin" diyerek gorusmeyi sonlandıltiı.
Karsı taraftaki cipte Gaffar, Kari Krenchel ve Brigitte Diels son durumu gozden
geciliyorlardı.
Kari Krenchel izin isteyerek cipten indi. Diğer aracın yanına gitti. Cipin ic ısığını yaktı.
Once Akm'ı inceledi. Kendisini pesinden kosturan, defalarca atlatan genc adamı
yakından gormek istemisti. Akın ile Kari Krenchel tek soz etmeden birbirlerini suzduler.
Yuzu golgede kalan Herman basını cevirince Kari Krenchel dondu kaldı. Đste
karsısındaydı. Bu kuskusuz Fuhrer'in oğluydu. On yıllarca suren arama sonunda etten ve
kemikten karsısındaydı.
Adolf Hitler'in kendisi canlanıp Krenchel'in karsısına cıksaydı bu kadar
heyecanlanmazdı. Bir an nasıl davranacağını kestiremedi.
Ama hemen kendisine verilen kesin emirler aklına geldi. Bir Prusyalı disipliniyle tek
kelime etmeden cipin yanından ayrıldı. Gaffar ile Brigitte'nin yanına kendini
toparlamadan donmek istemiyordu. Metruk istasyon binasının duvarına gitti uzun uzun
isedi. Biraz zaman kazandı, toparlandı.
Ancak Gaffar ile Brigitte'nin yanına gittiğinde allak bullak olmus yuzunden genc kadın
onun kiminle karsılastığını anladı. Gaffar ise kendi havasında neler yapılacağını anlattı
durdu.
Kari Krenchel kafasını icinde bulundukları somut soruna verdi ve ikilinin surdurduğu
konusmaya katıldı:
"Tamam Gaffar, gazeteciyi Erzurum'a goturup orada caresine bakanz, ama bu koyluyu
de ortadan kaldırmamız gerekiyor !"
Kari Krenchel'in sozleri Gaffar'ı dusundurdu. Simdi Kars yakınlarında yasayan koyluyu
Erzurum'a goturup orada oldurseler, cesedi bulununca kafalarda soru isareti olusurdu.
Akm'la birlikte oldurseler soru isaretleri kafaları daha da cok karıstırırdı. Hemen o an
aklına gelen pratik bir cozumu onerdi:
"Bu ikisini aldığımız yerde derin bir ucurum vardı. Gazetecinin yanında olan koyluye
once zorla icki iciririz, ardından da ucurumdan asağıya atanz. Cesedini bulanlar sarhos
halde koye donerken ucuruma dustuğunu sanırlar."
Bu guzel bir cozumdu, ancak hemen o gece halledilmesi gerekiyordu. Bu durumda da
guclerini ikiye ayırmaları gerekiyordu.
Kari Krenchel, Herman'm olumune bizzat tanıklık yapmak icin ekipten ayrılmak
zorundaydı. Akın'ın isini de nasılsa Brigitte bitirecekti. Peki bu is nerede ve nasıl olacaktı
? Kari Krenchel, Gaf-far'a bu konuyu sordu.
"Merak etmeyin Herr Krenchel, Erzurum'a giderken Sarıkamıs'ı gectikten sonra bir
arkadasımın yasadığı bir koy var. Koyun dısında da harabe halinde bir değirmen. Orada
in cin top oynar. Yardımcım Ali yolu biliyor. Değirmene gidince gazetecinin isini sessizce
bitirir ve civarda yine Ali'nin bildiği yore nallanın girmeye korktuğu bir mağara var,
cesedi oraya gomerseniz vahsi hayvanlardan baska kimsenin ruhu duymaz. Birkac yıl
icinde de gazeteciden geriye toz zerresi bile kalmaz..."
Brigitte Diels huzursuzdu:
"Herr Gaffar tarif ettiğiniz yerde rahatsız edilmeyeceğimize emin misiniz ?"
Gaffar kendinden emindi:
"Konuyu bana actığınızda isin ancak Erzurum civarında bitirilebileceğini soylediğimi
hatırlıyorsunuz umarım. Bu yer ilk andan itibaren aklımdaydı. O koyde yasayan
arkadasımı aradım. Bilgilerimi teyit etti. Onun bu isten haberi yok, ama her ihtimale karsı,
basınız sıkısırsa onu arayabilmeniz icin telefon numarasını size vereceğim."
Kari Krenchel, "Gaffar aldığı parayı hak ediyor" diye dusundu.
ORHAN KEMAL
351
Gaffar oyalanmadan harekete gecmeleri gerektiğini soyleyince Kari Krenchel talimatını
verdi:
"Brigitte simdi ben Gaffar'la koyluyu alıp geri doneceğim. Koylunun isini bitirdikten sonra
Kars'a donup Gaffar'ın orada bıraktığı adamıyla bulusacağız. Akın'ın esyalarım teslim
alacağım. Sen iki Neonazi ve Gaffar'ın diğer adamı Ali'yle birlikte Akın sorununu
cozmeye gideceksin. Biz gece Kars'ta kalacağız. Umarım en gec yarın gun doğmadan
sorunu cozer ve beni ararsın." "Peki daha sonra ne yapacağım ?" diye sordu Brigitte.
"Hemen Erzurum'a gideceksin. Havaalanında cipi kiraladığımız sirkete bırakacaksın ve
ilk ucakla istanbul'a gideceksiniz. Bu arada Gaffar senin icin sakıncası yoksa senin
adamın Ali ile bizimkiler Erzurum'da ayrılsınlar."
"Đyi dusundunuz Herr Krenchel. Bizim Ali'yi Erzurum'a girer girmez arabadan indirsinler. O
bir otobusle Đstanbul'a gelir. Ali'nin sizinkilerle bir arada gorunmemesi daha doğru olur."
Krenchel basını salladı ve Brigitte'ye dondu: "Đstanbul'da havaalanından cıkmadan iki
delikanlının ucak biletini al ve onlan hemen Almanya'ya postala. Seninle daha sonra
Đstanbul'da bulusur ve değerlendirmemizi yaparız. Simdi Gaffar, biz diğer cipe gecelim
ve su koyluyle isimize bakalım."
Kari Krenchel uzaklasırken donup Brigitte'ye son uyarısını yaptı: "Turk gazetecinin
yanındaki belgelerinin tamamını al, uzerinde bu isle ilgili tek bir cop bile kalmamalı..."
Kari Krenchel ile Gaffar diğer cipin yanına gittiler. Gaffar alcak sesle Ali'ye son
talimatları verdi, Akın'ın kolundan tutup cipten dısarı cekti ve "Sen burada kalıyorsun"
dedi. Akın'ın oturduğu yere, Herman'ın yanına tek kelime etmeden Gaffar oturdu. Kari
Krenchel direksiyona gecti ve cip hareket etti.
Cip motorunu calıstırır calıstırmaz kayalıktaki adam cep telefonundan Ağabey'i aradı.
Durumu anlattı. Ağabey bu kez direktifini hemen veremedi. Sesli olarak dusundu:
"Simdi siz orada iki kisisiniz ve tek aracınız var. Diğer ciple giden koyluyle Akın bugun
karsılastı ve Kars'a giderlerken yolda kacınldılar değil mi ?"
Ağabey biraz daha dusundu:
"Bırakın koyluyu gotursunler. Siz Akın'ın pesinden ayrılmayın. Gelismeleri anında bana
bildirin."
"Anlasıldı efendim."
Akın, Herman'ı goturen cipin ardından bakakaldı. Kacan balık
buyuk olurdu. Peki kendisine ne olacaktı ? Bu adamlar herhalde onu yolun kıyısında
bırakıp gitmeyeceklerdi. Akın olumu dusundu bir an. Olum yasanılması gereken bir
duyguydu ve tum canlılar gibi bu duyguyu Akın da yasayacaktı. Ama hemen yasamak
istemiyordu. Olmek istemiyordu Akın.
"Hadi sallanma daha yapacak cok isimiz var" diyerek kendisini itekleyen adamın
talimatı doğrultusunda Akın diğer cipe doğru yurudu.
Adam cipin arka kapısını actı. Akın'ı iceriye itti. Akın'ın yanma hemen Alman
genclerden biri oturdu ve kapıyı kapattı. Diğer kapıdan ise ikinci Alman girdi. Akm'ı
ortaya sıkıstırdılar. On koltukta oturan karaltıyı Akın secemedi. On koltukta oturan elini
tavana goturup cipin ic ısıklarını yakan duğmeyi cevirince Akın'ın ici titredi.
Deniz mavisi gozleriyle bakan Brigitte, Akın'da hep aynı duyguları harekete geciriyordu.
78
Kari Krenchel bir yandan cipi suruyor, diğer yandan da kaderin kendisine oynadığı
oyunu dusunuyordu. Arka koltukta oturan Herman'a bir goz attı. Fuhrer'in varisi tek
kelime etmeden oturuyordu. Anlasılan olanlara pek bir anlam verememisti. Krenchel,
Herman'la konusmaya calıstı, ama besbelli adam Almanca bilmiyordu. Gaffar'ın
tercumanlık yapmasını istemek de bu paragoz adamın basına bela olması demekti.
Her seyi tarihe gommek daha iyiydi. Ama yasadığı bu anı unutamazdı. Fuhrer'in oğluna
makam soforluğu yapıyordu. Hem de onun son yolculuğunda...
Tum bu yasadıklarının "Gizli Buyuk Toton Sovalye Tarihi"nde yer almasını diledi. Ama
bundan da yeterince emin değildi. Yeni En Buyuk Toton Sovalyesi belki tum bu olup
biteni "Gizli Buyuk Toton Sovalye Tarihi"ne kaydetmekten kacınırdı. Krenchel boyle bir
durum olması halinde ne yapacağını dusundu. Sonunda yasadığı macerayı her ne
pahasına olursa olsun sovalye dostlarıyla resmi ya da gayriresmi paylasmaya karar
verdi.
Kars'a geldiler. Gaffar, Krenchel'e gordukleri ilk tekel bayinin onunde durmasını soyledi.
Gaffar dukkana girince Krenchel ile Herman arabada yalnız kaldılar. Krenchel yasıtı
olan adama gulumsedi. Hayret adam da ona gulumsedi. Krenchel birden karsı-
353
sındakine ozel bir yakınlık duydu. O da kendisi gibi orta yasm sonlanndaydı. Kuskusuz o
da kendisi gibi bu yasta olmeyi istemiyordu. Onun da mutlaka planlan, yapacağı isler
vardı. Kari Krenchel bir an onu ozgur bırakmayı dusundu. Đlk anda bu cok iyi bir fikir gibi
geldi. Koyune gitsin, yasamının sonuna kadar kim olduğunu bilmeden huzur icinde
yasasındı. Belki babası da bunun boyle olmasını istiyordu. Ve belki de bu nedenle onu
Turkiye'nin doğusunda bir yerlerde saklamıstı.
Akın'ın ona neler soylemis olabileceğini dusundu. Acaba gercek kimliğini ona
acıklamıs mıydı ? Krenchel bundan emin olamazdı. Verilen emri yerine getirmek en
iyisiydi. Daha fazla dusunmesine fırsat kalmadan da Gaffar elinde siyah naylon bir
posetle cipe dondu ve Krenchel'e gidecekleri yeri tarif etti.
Herman'ın koyune birkac kilometre kala Gaffar Krenchel'den durmasını istedi. Kari
Krenchel merakla cevreyi inceliyor, Fuh-rer'inin oğlunun yasadığı coğrafyayı incelemek
istiyordu, ama kor karanlıktan baska bir sey yoktu etrafında.
Arka koltukta Herman'ın yanında oturan Gaffar siyah posetten bir sise rakı cıkardı.
Herman olan biteni anlamıyordu. Gaffar siseyi actı ve Herman'a uzattı. Adam siseyi
elinin tersiyle itti. Gaffar guler yuzle konusmaya basladı:
"Bak bu siseyi iceceksin. Ya seve seve iceceksin ya da dove do-ve, karar senin..."
"Hayır" dedi Herman.
Gaffar daha fazla konusmaya gerek gormedi, elini arkasına goturdu, ceketinin altında
kuyruksokumunda tasıdığı 14'luğu cıkardı ve namlusunu Herman'ın iki kasmın tam
ortasına dayadı.
Herman sası gibi iki gozbebeğini tabancanın namlusuna odaklamaya calıstı. Neler
oluyordu boyle ? Kekelemeye basladı: "Sen benim kim olduğumu biliyor musun ?"
Gaffar maco tutumunu kaybetmedi:
"Babamın oğlu değilsin. Baska kim olursan ol benim icin fark etmez. Hadi ic sunu."
Herman korktuğunu iyice belli etti. "Beni bırak, cok param var !" "Git dalga gececek
baska birini bul."
Kari Krenchel meraklanmıstı. Neler olduğunu, adamın ne soylediğini sordu. Gaffar
sadece, "Sacmalıyor iste" dedi ve rakı sisesini tabancanın namlusunu karsısındakinin
alnından cekmeden zorla Herman'ın ağzına dayadı ve yukarı kaldırdı.
Herman boğulmamak icin ağzına dolan kırkbeslik distile alkolu
yutmaya basladı. Ama her yudum dilinden baslayarak boğazını yakıyor ve alev
kutlesi halinde midesine iniyordu.
Herman'm haline acıyan Krenchel'i sordu:
"Herr Gaffar gorduğum kadarıyla Turkler rakıyı suyla karıstırıp oyle iciyorlar. Siz boyle
sek vererek adamı fazla zorlamıyor musunuz ? Keske sarap alsaydık !"
Bu sozler uzerine Gaffar once kendi kendine Turkce bir seyler mırıldandı. Ardından
Krenchel'i yanıtladı:
"Burada operasyondan once anestezi yapıyorum. Adam iyice kafayı bulmalı ki fazla
acı hissetmesin."
Kari Krenchel anladığını belli etmek icin kafasını salladı. Gaffar devam etti:
"Hem oyle bol icmeli ki rakıyı, gariban koyluyu bulduklarında midesi rakı dolu olmalı. Bir
sise daha var. Onu da asağıya atmadan once elbiselerine dokeceğim. Rakıda bulunan
anason kokusu cok keskindir, uzerinden cıkmaz. Tasradaki yetkililer sarabın izini nasıl
arayıp bulacaklar da sonra adamın olumune kaza raporu verecekler. Oysa rakının
kokusunu tanırlar. Otopsi yaparlarsa midesinin de rakı dolu olduğunu gorecekler. Ve
olay kapanacak."
Gaffar haklıydı. Krenchel bir daha ağzını acmadan onun yaptıklarını izledi. Bir buyuk
rakı bitmisti. Gaffar, Herman'ı rahat bıraktı ve herkes beklemeye basladı. Gaffar ile
Krenchel Herman'da rakının etkisini gostermesini bekliyorlardı. Herman ise neyi
beklediğini bilmiyordu. Belki de seziyordu, ama beyni olume isyan edeceği yerde aldığı
her nefesle biraz daha alkolun etkisine giriyordu.
Biraz daha beklediler. Cevreleri zifiri karanlıktı. Pek ihtimal vermiyorlardı, ama herhangi
bir arabanın gelmesi planlarında kucuk bir değisiklik yapmalarına neden olabilirdi.
Gaffar cipten indi, etrafı biraz turladı. Daha sonra Krenchel'in yanına gelerek, "Bu isi
bitirmenin tam zamanı" dedi.
Krenchel isteksizce arabadan indi. Gaffar, sarhosluğu iyice belli olan Herman'ı da
indirdi. Krenchel durmus Gaffar'ın ne yapacağına bakıyordu, ama Turk isbirlikci
harekete gececeği yerde konustu:
"Herr Krenchel bundan sonrası size ait. Ben gerekli kosulları sağladım !"
Krenchel, "Hani anlasmamız" diyecekti, ama vazgecti. Boylesi daha iyiydi. Fuhrer'in
varisi bir Turk tarafından değil de Ari ırktan birinin elinden olumu hak etmisti. Cevresine
bakındı. Yolun kenarında iri bir tas parcası gordu. Eğildi. Tası yerden aldı ve Her-man'ın
arkasında sinsice ilerleyerek tası tam ense kokune indirdi.
Herman inledi, sendeledi ve yuzukoyun yere yuvarlandı. Bu
355
asamada Gaffar devreye girdi. Herman'm vucudunu ucurumun kenanna tasıdı. Herman
elinde tas oylece kalakalmıstı. Gaffar ona isaret etti. Sersemlemis haldeki Krenchel elini
bir kez daha havaya kaldırdı, tası bir kez daha Herman'ın ensesine indirdi. Bir daha
kaldırdı, bir daha indirdi...
Bir sure sonra Herman'm iniltileri kesildi. Gaffar yerde yatan adamın nabzını tuttu.
"Ruhunu teslim etmek uzere" dedi. Ayağa kalkıp cipe gitti. Đkinci sise rakıyı getirdi ve
Herman'm ustune bosalttı.
Gaffar once siseyi ucuruma attı. Sisenin carpma sesinin gelmesinin uzaması uzerine, "Bu
iyi iste, ucurum sandığımdan da daha derinmis" dedi. Ardından Krenchel'in elindeki tası
ucuruma atmasını istedi. Daha sonra ikisi Herman'ı iterek son yolculuğuna uğurladı.
Krenchel ucurumun kenarında dikilip duruyordu. Gaffar kolundan tutarak onu cipe
goturdu, yolcu koltuğuna oturttu, kendisi direksiyona gecti. Hareket etmeden once
Krenchel'in sağ elini ellerinin arasına aldı, inceledi ve memnun bir ifadeyle konustu:
"Đyi is cıkardın, elinde oyle fazla yara bere yok. Ustune de kan sıcratmadın, ama yine
de otele gitmeden once bir yerde duralım da kendine cekiduzen ver."
Gaffar'ın bu sozleri Krenchel'i daldığı alemden cekip cıkardı. Evet isi tamamlamıstı...
79
Akın Brigitte Diels'in deniz mavisi gozlerine bakarken cip hareket etti, anayola cıkarak
Kars'tan uzaklasmaya basladı. Gozlerini genc kadının gozlerinden ayırmayan Akın
konustu: "Yoksa Beysehir'e balık ciftliği kurmaya mı gidiyoruz ?" "Keske oyle olsa. Ama
iyi bilirsin ki, aynı suda iki kez yıkanılmaz !"
Brigitte Diels cipin ic ısıklanın kapadı ve onune dondu.
Daha sonra kimse tek kelime etmedi. Birkac saat sonra yol kenarında bir bufenin
onunde durdular. Cipi kullanan bufeye girdi, bir kasa birayla dısan cıktı. Biralan bagaja
yerlestirdi ve yeniden yola koyuldular. Sinir bozukluğu, yorgunluk ve cipin sarsıntısı
Akın'ın gozlerinin kapanmasına neden oldu. Gariptir ama huzurlu bir uykuya daldı.
Cipi takip eden minibusten ise her kavsakta telefon edildi ve gidilen istikamet birilerine
bildirildi.
356
Cip anayoldan cıktı. Bir koy yoluna saptı. Ne yoldaki sarsıntılar ne de gidilen yere
vardığında motorun stop etmesi Akın'ı uykusundan uyandırdı. Akın, Brigitte Diels'in
omzunu durtmesiyle uyandı. Gozlerini actı. Yine o deniz mavisi gozler. "Beni operek
uyandırmanı tercih ederdim." "Beni aldattın. Đhanetinden sonra bir de opmemi mi
bekliyorsun ?"
"Asıl sen beni aldattın. Beni kullanmak istedin." Brigitte gulumsedi:
"Simdi bunlan tartısmanın ne yeri ne de zamanı. Hem bu tartısma ikimize de bir sey
kazandırmaz artık."
Akın omuz cantasını aldı ve cipten indi. Brigitte onde, Akın arkasında, iki Alman ise birer
bekci kopeği gibi en arkada metruk binaya girdiler. Turk isbirlikci Ali ise cipin bagajını
acıp bira kasasını indirmeye koyuldu.
Brigitte binanın ikinci katına cıktı. Diğerleri de arkasından. Merdivenin sonunda kısa bir
koridor, koridorun sonundaysa bir kapı vardı. Kapıyı acan Brigitte, Alman genclerden
birine bir seyler soyledi. Genc merdivenlerden asağı indi.
Akın cevresine goz gezdirdi. Đlk once duvara dayalı bir değirmen tasını gordu. Odada
hemen hemen bir sey yoktu. Yer yer curumus taban tahtaları goze carpıyordu. Pencere
olacak yere ise caprazlama tahtalar cakılmıstı. Kuskusuz burası herkes tarafından
unutulmus bir .yerdi. Akın, Brigitte'nin onu buraya neden getirdiğini dusundu. Đlk aklına
gelen Brigitte'nin onu oldureceğiydi. Ama bu cok sacma bir dusunceydi. Hemen
aklından cıkardı.
Belki de saklamak icin getirmislerdi. Tabii bu cok daha mantıklıydı. Nasılsa Herman'ı
ellerine gecirmislerdi. Onu yurtdısına cıkarıp guvenli bir yere goturene kadar Akın'ı
burada enterne edeceklerdi.
Akın bunları dusunurken kapı acıldı. Brigitte'nin biraz once talimat verdiği Alman genci
iceri girdi. Elinde buyuk bir canta ile torba tutuyordu. Brigitte esyalarını getirene tesekkur
etti ve kapının dısında beklemelerini soyledi.
Alman gencler dısarı cıkıp kapıyı arkalarından kapayınca Brigitte Akın'ın boynuna
sarıldı ve gazeteciyi opmeye basladı. Hayır opmuyor adeta yiyordu.
Brigitte bir sure sonra Akın'ın yanından ayrıldı. Akın genc kadının pesini bırakmadı. Elleri
Brigitte'nin her yerindeydi. Akm'a karsılık vermeyen Brigitte biraz once gelen gri buyuk
torbayı aldı. Đpini cozdu ve bir uyku tulumu cıkararak yere serdi.
357
"Hadi ne bekliyorsun soyun ve uyku tulumunun icine gir."
Akın boyle bir isteği de ikiletmezdi. O soyunurken Brigitte cantasını actı, icinden bir kutu
cıkardı. Kutudaki mumlan tek tek yakarak odanın dort bir yanına, pencerenin
pervazına, değirmen tasma yerlestirdi. Akın yattığı yerden keyifle Brigitte'yi izliyor ve
"Acaba daha ne surprizleri olacak ?" diye dusunuyordu.
Gercekten de surprizlerle doluydu Brigitte. Metruk değirmenin ust kattaki odası birkac
mumun sayesinde ısık oyunlannm dans ettiği saraya donmustu. Ve gecenin yıldızı
Brigitte sovuna basladı.
Ağır ağır soyunan Brigitte uyku tulumunda kuzu gibi bekleyen Akın'ı cıldırtıyordu. Gerci
Brigitte'nin sovuna, cıkardığı botlar, pamuklu corapları ve kadife pantolonu gibi yol
kıyafetleri biraz golge dusuruyordu, ama Akın bir sure sonra goreceği ve cok ozlediği
genc kadının vucudunun hayaliyle bu tur detayları kafasına takmıyordu. Zaten mum
ısığı istenmeyen detayları saklamakta ustaydı.
Brigitte cantasından otomobillerin cekme halatına benzer celik bir tel cıkardı, bir de
kelepce. Akın artık heyecanla Brigitte'nin fantezisine baslamasını bekliyordu. Genc
kadın teli değirmen tasının ortasındaki delikten gecirdi, iki ucunu birlestirdi. Telin
uclarındaki celik halkaları ust uste getirdi ve kelepcenin bir ucunu bu- -raya kilitledi,
diğer ucunu ise Akın'ın sol ayak bileğine. Daha sonra cantasından torba bağlamaya
yarayan bir ikinci plastik kelepce cıkardı ve bununla Akın'ın ellerini de birbirine
kelepceledi.
Akın Dedel sağlam bir kazığa değil, ama bir değirmen tasma bağlanmıstı. Akm'm
yerinde Herkul bile olsa değirmen tasıyla birkac adım atamazdı.
Brigitte kapıdaki Almanlara seslenerek her seyin kontrol altında olduğunu soyledi ve
gitmelerini istedi. Đki Alman telasla merdivenden asağıya indiler. Turk arkadasları Ali ve
bir kasa bira onları bekliyordu.
Metruk değirmenin biraz ilerisinde duran minibusteki elemanlardan biri cep
telefonundan Ağabey'i aradı. Ancak Ağabey'in telefonu kapalıydı. Sıkıntısını yanındaki
arkadasıyla paylastı.
"Sen Ağabey'in huyunu bilmiyorsun galiba. Her gece sadece dort saat uyur ve bu sure
icinde kıyamet kopsa yatağından kalkmaz."
Yeni talimat almak icin Ağabey'in uyanmasını bekleyeceklerdi caresiz.
Akın uyku tulumunda cırılcıplak hem merakla hem de tedirgin bir sekilde Brigitte'nin
yanına gelmesini bekliyordu.
358
Tedirgindi, cunku daha onceki sevismelerinin birinde de genc kadın kendisinden
ellerini kullanmamasını istemis tum inisiyatifi kendisinde toplamıstı. Ancak ellerini
bağlamamıstı. Hem bu kez icinde bulundukları kosullar cok daha farklıydı.
Akın merak icindeydi. Acaba Brigitte kendisine ne numaralar
yapacaktı ?
"Bu gece senin karadulun olacağım" dedi Brigitte yanına gelerek kısık sesle.
Akın ask sarhosluğu icinde Brigitte'nin dediğini anlamaya calıstı. Ne demekti bu
"karadul"!
Kuskusuz cevrede bir suru orumcek vardı. Brigitte acaba bu orumcekleri mi
kastediyordu ?
Akın kendini sevismeye kaptırdığı an Brigitte yeniden konustu:
"Mumlar tukenene kadar seviseceğiz..."
Tamam, Akın icin bir sakıncası yoktu. Hatta daha uzun sure sevisebilirdi. Cunku
Brigitte'yi cok ozlemisti. Sırtustu yatan Akın uzun suren ozlemini gidermek icin kollarıyla
sevgilisini sarmalamak istiyor, ama kelepcesi izin vermiyordu. Neyse ki Brigitte ustunde
iki kisilik caba harcıyordu da mukemmele yakın haz alıyordu.
Brigitte uzun uzun Akın'ı Fransız usulu optukten sonra yeniden konustu:
"Mumlar sondukten sonra seni oldureceğim..."
Akın sasırdı:
"Ne diyorsun sen? Artık oyun oynamayı bırak..."
Brigitte, Akın'm uzerine oturdu, tırnaklarıyla genc adamın goğuslerini cizerken
mırıldandı:
"Evet seni oldureceğim ve arkandan gozyası dokeceğim. Cunku seni sevdim Akın. Tıpkı
o orumcek gibi, sevistikten sonra erkeğini olduren orumcek gibi, seni oldurdukten sonra
karadul olacağım. Senin dulun olacağım Akın..."
Akın, "Bu kadın cıldırmıs" diye dusundu.
Sonra tum konsantrasyonu bozuldu. Akın'ın konsantrasyonunun bozulmasına Brigitte
daha cok bozuldu.
"Bana bak Akın, bu son sevismemiz, adam gibi davranırsan olumun kolay olur. Beni
memnun edemezsen, sana buyuk acılar verdikten sonra bana oldurmem icin
yalvarırsın..."
Akın iyice panik oldu. Brigitte ciddiydi galiba. Olumu dusunmeye calıstı.
Dusunemiyordu. Daha yasamak istiyordu.
Brigitte ise ustunde birbirinden ilginc numaralar sergiliyor, Akın'ı yeniden bastan
cıkarmaya calısıyordu.
"Atın olumu arpadan olsun der dalga gecilirdi. Simdi bunun an-
359
lamını oğrenmeye basladım" diye dusunen Akın ister istemez kendini Brigitte'nin emrine
bıraktı. Ancak bunu kolay bir olumu yeğlediğinden değil, onun karsısında iradesinin her
zaman zayıf olmasından yaptı.
Ote yandan değirmeni gozetleyen adamlardan biri daha fazla bekleyemeyeceğini
soyleyerek metruk binayı yakından incelemeye gitti. Bu gibi arastırmalar icin onceden
sağlam bir eğitim aldığı anlasılan adam cıt cıkarmadan değirmenin kapısına kadar
ulastı. Kapıdan dısarıya suzulen zayıf ısık demetine gozunu dayadığında iceride Ali ile
Alman genclerinin birbiri ardına bira ictiklerini gordu. Almanlardan biri elinde bira
sisesiyle adamın gozlerinin onunde sırtı duvara dayalı oturur halde sızıp kaldı.
Adam orada yeterince inceleme yapmıstı. Binanın arka tarafına dolandı. Buradan
bakınca ikinci kattan ısık sızdığını gordu. Arastırma tamamlanmıstı. Yine ses cıkarmadan
arkadasının yanına dondu.
Arkadası ona tek kelime sormadı, o da bir sey soylemedi. Cep telefonundan Ağabey'i
aradı. Ağabey'e raporunu verirken, arkadası da nasılsa olan biteni oğrenirdi.
Ağabey her zaman olduğu gibi gun doğmadan cok once kalkmıs, kendine bir Turk
kahvesi yapmıs, gunun ilk sigarasıyla birlikte keyif yapıyordu. Telefonu caldı. Karsı
tarafta Akın'ı izleyen timin lideri vardı. Ağabey kendisine anlatılanları dinledi.
Artık daha fazla beklemenin alemi yoktu. Harekete gecmenin tam zamanıydı.
Talimatını verdi:
"Asağıda icki icenleri sessizce alıp bir sorgulayın, ona gore planımızı yaparız."
80
Ağabey'in iki elemanı kısa bir fikir teatisinden sonra değirmenin kapısına yaklastılar.
Đyice silahlanmıslardı ve kafalarına da birer kar maskesi gecirmislerdi. Lider konumunda
olan yine aynı delikten iceriyi gozetledi. Diğer Alman genci de sızmıs, Turk yardakcı Ali
ise son kalan siseleri bitirmekle mesguldu. Arkadasıyla goz goze geldi. Aralarında birkac
kez isaretlestiler ve ikisi aynı anda sessizce iceriye suzulduler.
Ali bira sisesini acmaya calısırken ensesinde soğuk bir metal hissetti. "Ne oluyor?" diye
arkasını donmek uzereyken sol isaret-parmağını dudaklarına goturerek "sus" isareti
yapan diğer eleman elinde makineliyle Ali'nin burnunun dibinde bitiverdi.
Ali ve eleman gozleriyle anlastılar. Ali'nin sesini cıkarmayacağına ikna olan eleman
tabancasını elinden bıraktı. Otomatik silah omzundaki askı sayesinde her an kullanıma
hazır halde salınmaya basladı.
Ali gozlerini acmıs olanlara anlam vermeye calısırken, eleman yeleğinin cebinden
cıkardığı ozel koli bandından bir parca keserek ağzına yapıstırdı. Sonra ona sessizce
ayağa kalkmasını isaret etti, binadan dısarı cıkardı. Diğer arkadası da onları takip etti,
ancak o kapıdan uzaklasmadan icerde sızan iki Alman'ı goz hapsinde tutmaya devam
etti.
Eleman Ali'yi minibusun yanma goturdu. Yine koli bandıyla once ellerini arkadan
bağladı. Daha sonra sırtustu yere yatırarak bu kez ayak bileklerinden sağlamca
minibusun tamponuna bağladı. Ardından arkadasının yanına değirmenin kapısına gitti.
Toplam altı dakika icinde, sızmıs olan iki Alman gencini de tıpkı Ali gibi sessizce icerden
alıp minibusun tamponuna bağladılar.
Asağıda tum bunlar olup biterken, Akın Brigitte Diels'e yalva-nyordu:
"Ne olur sevgilim ellerimi coz. Sana doyasıya sarılayım." Akın'ın bu sozlerini hic dikkate
almayan Brigitte sevismenin son demlerinin tadını iyice cıkarmaya bakıyordu.
Aklının ucundan ellerini cozdurup kacma dusuncesi gecmeyen Akın yalvarmalarını
surdururken, Ağabey'in timi on dakikada Ali'nin dilini cozdu.
Timin lideri bir kez daha telefonla Ağabey'i aradı:
"Efendim konusturduğumuz kisi uc Alman'a rehberlik yaptığını soyledi. Đfadesine gore,
Almanlar burada malum sahsı oldurmeyi planlamıslar."
Ağabey once okkalı bir kufur savurdu, ardından, "Ulan bunlar tavuk mu keseceklerini
sanıyorlar ?" dedi.
Timin lideri Ağabey'in yeni talimatını bekledi. Biraz dusunen Ağabey konusmaya
basladı:
"Bu isi bugun bitirelim. Siz malum sahsı alın, yola cıkın ve daha sonra bildireceğimiz
yerde mulaki oluruz."
"Buradakileri ne yapalım efendim."
362
Ağabey dusundu. Tamam adamların niyeti Aton'ı oldurmekti, ama bunu kanıtlamak
zordu. Hem gruptaki uc kisi yabancı uyrukluydu. Adamları jandarmaya teslim etse,
neyle suclayıp nasıl kanıt sunacaktı. Simdi bir de onlarla uğrasamazdı.
"Diğerlerini sıkıca bir ağaca bağlayın da anlasınlar, Turkiye'de tavuk kesmenin
sandıklarından zor olduğunu."
"Anlasıldı efendim."
Timdekiler once Ağabey'in talimatı uzerine ele gecirdikleri uc kisiyi kalın bir ağac
govdesine bağladılar. Malum sahsın yanındaki kadın icin de yer ayırdılar. Sonra artık
gozleri kapalı halde bile ses cıkarmadan gidebilecekleri alanı gecip metruk binaya
ulastılar. Ne kadar dikkatli tırmansalar da ahsap merdiven iki yerde gıcırdadı. Adamlar
bir sure sessizce bekledikten sonra yeniden yollarına devam ederek ust kata ulastılar.
Ardından ısık sızan kapının onunde gozleriyle anlastılar. Đclerinden biri odaya once girdi,
diğeri ise hemen arkasından arkadasını korumak icin ilerledi.
Sessiz davranmaları nedeniyle iceri girdikleri birkac saniye fark edilmediler. Đste o
saniyelerde gordukleri her iki adamı da gulumsetti.
Brigitte değirmen tasma yaslanmıs gozleri kapalı onunde co-melen Akın'ın saclarını
oksuyordu. Akın Dedel ise elleri kelepceli dizlerinin ustunde debelenip duruyordu.
Odaya giren yabancıları once Brigitte hissetti. Gozlerini actı ve kendine yoneltilen iki
otomatik tabancayı gorunce cığlık attı.
Tim lideri Brigitte'ye, "Sallanma da bir an once kıyafetlerini giy" diye emir verdi.
Ama Brigitte sok olmus, kendisine Turkce soylenenleri anlamıyor, elleri iki yanda oyle
saskın bakıyordu. Kendini uyku tulumuna atan Akın ise ister istemez tercumanlık yaptı:
"Sevgilim giyinmeni istiyorlar."
Brigitte kendini toparladı.
"Kimsiniz ? Ne istiyorsunuz ?" dedi Almanca, sesini yukselterek.
Bu soruların yanıtım Akın da merak ediyordu. Gelenlere tercume etti, ama herhangi bir
yanıt alamadı. Brigitte giyinirken ağır davranıyordu. Zaman kazanmaya calısıyordu.
Belki de her an Ne-onazilerin yardımına gelmesini umuyordu. Ama gelen giden olmadı.
Zaten odaya giren iki kisi de arkalannı kollama zahmetine girmiyorlardı. Baslarını
utangacca eğmis genc kadının giyinmesini bekliyorlardı.
Sonunda Brigitte giyinebildi. Tim lideri ikinci emrini verdi:
"Bu adamı coz !"
Akm gonullu tercumanlığına devam etti:
"Sevgilim bu gecelik fantezimiz sona erdi galiba, cunku beni serbest bırakmanı
istiyorlar."
Brigitte baskına gelenlerin sakası olmadığını anladı ve ikiletmeden Akm'ın kelepcelerini
cozdu. Elemanlar Brigitte'yi dısarı cıkanrken biri Akın'a dondu:
"Siz de giyinin efendim ve sonra asağıya inin."
Akm artık olanlara sasırmıyordu, ama elemanların kendisine neden "efendim" diye
hitap ettiklerini de merak ediyordu. Hemen giyindi, icinde Herman'la ilgili teyp kasetleri
ve resimleri olan cantasını kaptığı gibi asağıya indi.
81
"Biraz dolasmaya cıkacağız. Bu minibuse biner misiniz ?"
Akın minibuse baktı. Ankara plakalı bir Ford Transit'ti. Minibusun ici gorunmuyordu.
Herhalde camlara ozel film takılmıstı. Biraz bankaların para tasımakta kullandığı zırhlı
araclara da benziyordu. "Đsimiz acele efendim."
Akın karsısındaki genc adamın cok ciddi olduğunu anladı. Efendimli mefendimli
konusuyordu, ama onu bir an once minibuse bindirmeye kararlıydı. Gozleri Brigitte'yi
aradı, ama onu goremedi. Belki Brigitte de minibusteydi. Biraz caresizce biraz da
merakla minibuse bindi. Yola cıkmak ona her zaman iyi gelmisti.
Minibusun ici sıcaktı. Koltukları da ozel yapılmıstı. Hic değilse rahat bir yolculuk
olacaktı. Arkasından iceri giren refakatcisi minibusun yolcu kapısını kapattı. Kucuk bir
ayrıntı Akm'ın dikkatini cekti. Kapı icerden acılmıyordu. Cunku gerekli mekanizma
yoktu. Kısa bir sure sonra bir baska kapmın daha kapandığını duydu Akm. Kapanan
kapıyı ararken sofor mahallini goremediğini, cunku arada celik bir duvar olduğunu fark
etti. Kucuk bir ayrıntı daha.
Minibus hareket etti. Akın sofor mahallinde kim ya da kimlerin olduğunu bilmiyordu.
Direksiyondaki adamın minibusu trafik kurallarım hice sayarak kullandığını, bir yandan
da cep telefonundan bilinmeyen bir numarayı arayıp tekmil verdiğini de goremiyordu
doğal olarak. Genc adam karsısındaki kisiye raporunu veriyordu:
"Biraz once malum sahsı aldık efendim. Simdi yoldayız efendim."
Ağabey bulusma noktasını soyledi. Direksiyondaki adam emir tekrarı yaptı:
"Anlasıldı efendim. Dediğiniz saatte kararlastırdığımız yerde olacağız."
Arka tarafta Akın camdan dısarısını seyrediyordu. Yol arkadasının fazla konuskan
olmadığını anlaması icin birkac dakika yetmisti. Gerci minibuse biner binmez
karsısındaki gizemli adam kafasındaki kar maskesini cıkarmıstı, Akın'dan yuzunu
saklama ihtiyacı duymuyordu, ama samimiyet de kurmuyordu.
Yorgundu, umutsuzdu, minibusun ici cok sıcaktı, gittikleri yol ise aracı gereğinden fazla
sarsıyordu, Akın uyuyakaldı.
Gun doğduktan cok sonra da uykusunu almıs bir halde uyandı. Yol arkadası yine tam
karsısında oturuyordu ve yine guler yuzluydu. Akın'a iyi uyuyup uyumadığını sordu.
Yanıtı olumluydu. Sonra yine sessizlik basladı.
Akın dısarısını dikkatle incelemeye ve nerede olduklarını anlamaya calıstı. Ama
anlayamadı. O uyurken minibus once Erzurum istikametinde yol almıs, ardından guneye
inerek Mus, Bitlis ve Si-irt'i gecmisti.
Bir sure daha yol aldılar ve Akın karsısına cıkan dağı birden tanıdı. Ama adını o an
anımsayamadı. Kucuk bir kentten gectiler, o da tanıdık bir yerdi. Kentin dısına cıkıp
rampa asağıya inmeye basladıkları zaman Akm dağın da adını hatırladı gectikleri
kentin de. Cudi Dağı'ydı. O kucuk kent de Sırnak'tı.
Akın yol arkadasına nereye gideceklerini sormaya tesebbus dahi etmedi. Yuz kilometre
otede Turkiye bitiyor, guney sının baslıyordu. Yolda bir kontrol noktasından gectiler.
Askerler hemen araca yol verdiler. Bir ayrıntı daha.
Simdi bir yol ayrımındaydılar. Sola giderlerse Nusaybin'e, sağa saparlarsa Cizre'ye
gideceklerdi. Akm buraları iyi biliyordu. Minibus sağa dondu. Demek ki istikamet
Cizre'ydi.
Ama Cizre'ye gelmeden, Dicle Nehri'ni gecince minibus yuksek duvarlarla cevrili iki
katlı bir binanın bahcesine girdi. Yolculuk buraya kadardı anlasılan.
Minibus durunca karsısındaki genc adam Akın'a gulumsedi:
"Once biraz yemek yiyelim, sonra sizinle gorusmek isteyen kisinin yanına gideceğiz."
Akm yemek sozunu duyunca en son bir onceki gun dağ basında
coban Mikail'le yemek yediğini hatırladı. Garip, hic acıkma-mıstı. Yine cok gariptir,
yolculuğun sonunda kendisini neler beklediğini hic merak etmiyor, hatta
umursamıyordu.
Celik buro mobilyaları olan sade bir odada yemek yediler. Akın binanın bahcesinde ve
girdikleri odaya kadar ilerledikleri binanın koridorlarında kimseleri gorememisti.
Yemekleri tepsi icinde gizli bir el tarafından getirilmis ve guler yuzlu genc adam kapıyı
aralayıp almıstı. Tıpkı simdi ictikleri tavsankanı keyif caylan gibi.
Kapmın pat diye acılıp iceriye birilerinin girmesine genc adam Akm'dan daha cok
sasırdı. Đlk gireni Akın tanıdı. Bu nufus idaresinde kendisine yardımcı olan genc
memurdu. Peki ama o burada ne arıyordu ?
Ardından Akın'm gozleri bir baska tanıdık simayla bulustu. Gelen Ağabey'di.
Ağabey Akın'ın yanına geldi. "Gorusmeyeli uzun zaman oldu" diyerek onunla tokalastı.
Ardından odadaki iki guler yuzlu gence donerek, "Sağolun cocuklar. Artık istirahate
cekilebilirsiniz" dedi. Genc adamlar kapıdan cıkarken de arkalarından seslendi:
"Cocuklar bize birer kahve de soyler misiniz ?"
Kahveler geldi, icildi. Bu sure zarfında ne Ağabey konustu ne de Akın. Đki adam sadece
birbirlerini tarttılar.
Sonunda Ağabey soze basladı:
"Eee anlat bakalım, neler yaptın ?"
"Siz daha iyi bilirsiniz Ağabey. Nufus idaresinde bana yardımcı olan genc adam sizin
icin calısıyormus. Ne yaptığımı mutlaka izlediniz."
Ağabey guldu, Akın devam etti:
"Đdareye sabahtan gidince tum kapılar yuzume kapanmıstı. Ama oğleden sonra kapalı
kapılar acıldı. Ben de bu değisikliğin bayan memurun uzerinde bıraktığım vahsi
cazibemden kaynaklandığını sanmıstım !"
"Akın sululuğu bırak. Sahte pasaportla Turkiye'ye girdiğinden beri seni izliyorum.
Biliyorsun bu ciddi bir suctur! Bir seyler yaptın, ama hicbir sey yapamadın. Hic değilse
bunu biliyorum. Hadi isin icyuzunu anlat."
"Ağabey anlatacak bir sey yok. Bir haberin pesinde kosturdum, ama haber fos cıktı.
Ben de kos kos Đstanbul'a donecekken sizin adamlar beni buraya getirdi. Sahi beni
buraya neden getirdiniz ?"
Ağabey ayağa kalktı, kapıyı acarak dısarıdakilere seslendi. Birer kahve daha soyledi.
Sonra da Akın'ın Cizre'de bulunma nedenini anlattı:
365
"Oğlum sen boyundan buyuk isler cevirdin. Sonunda ne olacağını da dusunmedin.
Arada hatırlı dostlarımız olmasa gozumu kapar seninle ilgilenmezdim, ama yapamadım.
Akın oğlum al kahveni ic ve uyan artık. Seni o metruk değirmenden cıkarmasay-dım,
simdi coktan olmustun ?"
Ağabey devam etti:
"Seni tam ebeleyeceklerdi ki, buraya getirttim. Cunku ben de bir toplantı icin Cizre'ye
gelecektim. Yuz yuze gorusmemizin iyi olacağını dusundum."
Akın tum bildiklerini Ağabey'e anlatmaya basladı. En basından baslayarak bir onceki
aksama kadar basından tum gecenleri aktardı. Ağabey, Akm'ı dikkatle dinliyordu.
Duydukları karsısında hic sasırmadı. Akın'a hic de soru sormadı. Akın'ın anlattıkları
bitince ondan elindeki tum kanıtlan ortaya cıkarmasını istedi. Akın odaya getirilmis
cantasını acarak elindeki belgeleri, fotoğrafları ve teyp kasetlerini teslim etti.
Ağabey fotoğrafları dikkatle inceledi. Akın, Herman'ı merak ediyordu:
"Ağabey, Almanlar Herman'ı alıp goturduler, acaba ona ne yaptılar ?"
O ana kadar benzin istasyonundan Almanlarla giden kisinin sıradan bir koylu olduğunu
dusunen Ağabey telaslandı. Akın'dan izin isteyerek odadan cıktı ve binanın operasyon
merkezine gecerek tum Turkiye'yi ayağa kaldırdı.
Toton Sovalyelerinin yıllardır, Akın'm aylardır aradığı Herman'ı simdi Ağabey arıyordu.
Hitler'in oğlunu burnunun ucundan kacırmak Ağabey'i cılgına cevirmisti.
Birkac saat sonra Ağabey odaya geri dondu. Simdi anlatma sırası ondaydı:
"Değirmende bıraktığımız kadın ile uc erkek koyluler tarafından kurtarılmıs. Hemen
Đstanbul'a hareket etmisler. Almanlar simdi Ataturk Havaalanı'ndalar. Ulkelerine
donecekler ve biz de onları engellemeyeceğiz."
"Peki ya Herman ?"
"Senin Herman dediğin koyluyu benzin istasyonundan iki kisi goturmus. Turk olan bizce
malum bir kisi. Almanların sadece seni istediğini o nedenle koyluyu Kars'ta serbest
bıraktıklarını soyledi. Adamlarım uzerine gitti, sıkıstırdı, ama herifin ifadesi değismedi. Biz
de adamı bırakmak zorunda kaldık. Diğer kisi ise Turkiye'de calısan bir Alman gıda
muhendisiymis. Alman'ın oturma ve calısma izni var. Onu da sıkıstırmaya calıstık, hemen
Alman Buyukelciliği'nin
avukatları devreye girdi. Anında Alman Dısisleri Bakanlığı, bizim Dısisleri
Bakanlığı'na nota verdi. Anlasılan bu Alma-n'm arkası cok sağlam. Uzerine gidemedik,
bir de ustune ozur dilemek zorunda kaldık."
Akm merakla sorusunu yineledi:
"Peki ya Herman ?"
Ağabey bir sure sustu, daldı gitti. Ardından konustu:
"Senin tarifini ve fotoğraflarını verdiğin koylu bu sabah koyunun yakınlarında bir
ucununun dibinde olu bulundu. Ama isin ilginc tarafı cenazeye kimse sahip cıkmamıs.
Koyluler olu bulunan kisiyi tanımadıklarını beyan etmisler. Yapılan otopsi sonunda da
adam tepeden tırnağa rakıyla doluymus. Savcılık kaza kanaatine vararak dosyayı
kapatmıs. Cenaze belki bir yakını cıkar diye Kars'ta morgda bekletiliyordu. Talimat
verdim, belediyenin kimsesizler mezarlığına gomulecek."
Akm mırıldandı:
"Herman resmen yasamadığı gibi resmen olmedi!"
Akın aklına takılan bir soruyu hemen Ağabey'e yoneltti:
"Almanlar, Herman'ı bulmam icin bin bir turlu numara cevirdiler, onu bulduktan sonra
neden oldurmek istesinler ki ?"
"Bu sorunun yanıtını simdi veremem. Ama mutlaka nedenini oğrenirim. O zaman senin
verdiğin belge ve bilgiler, otopsi raporu ve de morgdaki fotoğraflar buyuk onem
kazanır..."
Akın verdiği belgeler sayesinde Ağabey'in hayatını kurtarmasının bedelini de odemis
oldu boylece.
Kuskusuz zamanı gelince Ağabey bu bilgileri kullanacaktı. Akın bu bilgilerin pesinde
para icin kosmustu, ama Ağabey bunları onun gibi paraya tahvil etmeyi aklından bile
gecirmezdi. Bu bilgiler zamanı geldiğinde Ağabey'e artı bir guc verecek ya da cok
onemli baska bir bilgiyle değistirecekti. Bu onun dunyası ve dunyasındaki kuraldı.
Ağabey bir seyler dusundu ve Akın'a dondu:
"Simdi ne yapacaksın ? Bu adamlar Hitler'in oğlunu oldurduler-se olayın tum gorgu
tanıklarını da yok etmek isteyecekler. Belgeleri bana teslim ettiğini bilemezler ve onları
herhangi bir sekilde yayımlamaman icin seni de en kısa zamanda temize havale
ederler. Bilirsin bu Prusya disiplinini, isi tamamlamadan pesini bırakmazlar. Ben de omrun
boyunca sana dadılık yapamam. Devlet olanaklarını artık senin icin kullanamam."
Akın zor durumdaydı ve en onemlisi Ağabey yerden goğe kadar haklıydı.
"Ağabey, bir telefon edebilir miyim ?"
Ağabey, masadaki telefonu gosterdi. Akın esinin numarasını cevirdi. Karsı tarafta
telefon caldı, caldı, nice sonra acıldı.
"Merhaba canım ben Akın, nasılsın ?"
"Akın ne cehennemdesin ? Haftalardır seni arıyoruz !"
Hoppala. Akın'm kansı da onu arayanlara dahildi demek. Hem bu "arıyoruz" kelimesi
de neyin nesiydi ? Karısı onu kimlerle birlikte arıyordu ? Ama kafası bunlarla uğrasmak
icin cok fazla yorgundu, tek kelimeyle yanıt verdi:
"Neden ?"
"Bosanmak icin. Ortak avukat arkadasımıza vekalet ver de bu is bir an once bitsin !"
Akm'ın ust uste gelen sorunlarla boğusmaya hic niyeti yoktu. Sadece, "Teker teker gelin
ulan" diye bağırmak istedi.
Tamam bosanacaktı, ama o an Akın'ın cok onemli bir baska sorunu daha vardı:
"Hayatım tamam, hemen sana vekaleti gondereyim. Benim biraz buralardan
uzaklasmam gerek. Hani diyorum, babamdan kalan evi satıp parasını en kısa surede
alabilir miyim ? Sen yardımcı olabilir misin ?"
"Tamam sen bana bir de satıs icin vekalet gonder, ilk fırsatta caresine bakarım."
"Ama hayatım, benim fazla zamanım yok. Acil paraya ihtiyacım var."
"O zaman sen bana vekaleti gonderince ben de sana on-on bes bin dolar havale
ederim. Sonrasını hesaplasırız. Vekalet ne zaman burada olur ?"
Akm, Ağabey'e baktı, durumu anlattı. Aldığı yanıt kısaydı:
"Yarın sabah parayı hazır etsin, vekaleti elden yollarız !"
Akm telefon ahizesine aynı sozleri tekrarladı, vekaletleri getiren kisiye parayı vermesini
soyledi. Kuru bir vedayla telefonu kapattı.
Ağabey odaya genc bir gorevliyi cağırdı, Akın derdini anlattı. Yarım saat sonra noter
onaylı iki vekaletname de hazırdı.
Artık Ağabey'in gitme zamanıydı. Akın'a iki kelimelik son bir soru yoneltti:
"Ne yapacaksın ?"
"Para elime gecer gecmez yurtdısına gitmek istiyorum. Buralarda kalmam icin hem bir
neden yok hem de cok tehlikeli."
"Senin ortalıklarda gorunmemen gerek. Bu binadan dısarı cıkmayacaksın. Ne lazımsa
bizim adamlar sana sağlar. Yarın aksam
icin hazırlıklarını yap. Paran aksamuzeri gelir. Cocuklar seni ya-nn aksam Kuzey Irak'a
gecirir ve oradan da nereye istersen gidersin. Nasılsa cebinde cift pasaport var."
Akın, Ağabey'e yardımları icin tesekkur etti.
"Keske isin en basında bildiklerini benimle paylassaydın, o zaman belki sonuc daha
farklı olurdu!" diyen Ağabey, Akınla toka-lastı ve odadan cıktı.
Meraklısına son not
Her ne kadar dunya yirmi dort saatte bir kendi cevresinde donup dursa ve her sey ama
her sey değisse de bazı alıskanlıklar insanların son nefesine kadar yakalarını bırakmıyor.
Nitekim Ağabey ile Hasan Pasa da ayda bir aksam yemeğinde bir araya gelip iki kadeh
rakı icmekten dunya savası cıkacak olsa vazgecmiyorlardı.
Yine boyle bir aksamda laf dondu dolastı Akın'dan acıldı. Hasan Pasa sordu:
"Yahu bizim Akın'dan hic haber var mı ?"
Ağabey guldu:
"Ben de simdi sana sunu verecektim" diyerek cebinden bir kağıt cıkardı.
Hasan Pasa kağıda bakarken Ağabey acıklamada bulundu:
"Akm bu mesajı gecen ay Đnternet'ten Turkiye'de uyesi olduğu haberlesme grubuna
gondermis."
Hasan Pasa okumaya basladı:
Selam millet,
Tamam, uzun zamandır sesim soluğum cıkmıyordu, ama buna zorunluydum. Size gecen
bu surede neler yaptığımı anlatayım. Ama ne yazık ki sizlerden haber alacak kadar
uzun sure Đnternet'te kalamayacağım. O isi de umarım baska zaman hallederiz.
Son iki yıldan beri Hindistan'daydım. Bombay'ın biraz guneyinde Goa'nm kuzeyinde
Umman Denizi kıyısında kucuk bir kasabada yasadım. Sahilde kucuk bir evim vardı.
Arkasında karabiber ağaclan, onunde ise palmiyeler kumsala eğiliyordu.
Sandığınız gibi orada sadece kebap yapmadım, calıstım da.
O kasabaya ilk gittiğimde ne kadar kalacağımı bilmiyordum. Sahil-
370
de uzun balıkcı kayıklarını izlerken yerlesmeye karar verdim. Ben de bir tekne aldım.
Teknemin adını tahmin bile edemezsiniz. Adı Kari Manc'tı. Belki de bu yuzden on bes
yasında, ama sıkı denizci olan tekneye kanım kaynadı ve bes bin dolara ağ takımlarıyla
birlikte aldım. Ve iki yıl boyunca Umman Denizi'nde karides avladım. Gecen hafta
teknemi sattım. Artık yeni denizlere yelken acmanın zamanı gelmisti. Cunku hic
ummadığım halde Hindistan'dan bile sıkıldım. Eee ne yapayım, hayat nasılsa bir
masturbasyon ve hep aynı yerde cekilmiyor. Simdi yeni bir hayata baslıyorum, pardon
masturbasyona. Unutmayın yasamak sadece bir masturbasyondur."
Esentepe, temmuz 2004
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Haberi Paylaş


LinkBacks (?)
LinkBack to this Thread: http://www.solkitap.net/roman/1052-aliyar-dengiz-baba-ogul-ve-hayal.html
Konuyu Başlatan For Type Tarih
Otobuste Ford Goruntusu | 724saglik.com Şifali bitkiler, kalp krizi, saç şekilleri, güzellik bilgileri This thread Refback 30-04-2011 15:25

Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Elif Şafak - Baba ve Piç Sosyalist Roman 0 13-12-2010 19:50
Mario Puzo Baba Sosyalist2 -Çeviri Roman 0 10-11-2010 02:37
Orhan Kemal Baba Evi Sosyalist2 Roman 0 06-11-2010 06:42
August Strindberg - Baba Sosyalist -Çeviri Tiyatro 0 30-10-2010 16:23
Honoré de Balzac - Goriot Baba Sosyalist -Çeviri Roman 1 28-10-2010 01:19


05:30


Powered by vBulletin® Version Kapalı
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.