Sosyalist Kitaphane  
''Öğretimiz Dogma Değil Eylem Klavuzudur''
Go Back   Sosyalist Kitaphane > TARİHSEL MATERYALİZM VE TOPLUMLAR > Kapitalizm ve Kapitalizm öncesi toplumsal üretim tarzları > Köleci Toplum
''MARX - ENGELS''
Cevapla
 
Bookmark and share LinkBack (1) Seçenekler Stil
  1 links from elsewhere to this Post. Click to view. #1 (permalink)  
Alt 20-10-2010, 21:09
Sosyalist - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Administrator
 
Standart Köleci toplum

KÖLECİ TOPLUM



BİRİNCİ BÖLÜM

ASYA VE AFRİKA'NIN KÖLECİ TOPLUMLARI

İLKEL topluluğa özgü üretim tarzı ve düzeni, kaçınılmaz olarak, sonuna varıyordu. Ama bu zamanı geçmiş düzenin yerini, zorunlu olarak, kölelik düzeninin alması, bu kölelik düzeninin, hiçbir şekilde, birdenbire ortaya çıkacağı ve bir atılımda eski üretim ilişkilerinin yerini alacağı anlamına gelmiyordu. İlkel topluluğun bağrında ortaya çıkan köle sahibi sömürücü sınıf güçlenip sağlamlaştıkça ve kölelik düzeni geliştikçe, giderek kölelik toplumu da kurulmuş oldu.
Yeni üretim tarzı, ilkel topluluk düzeninden daha ilerleyiciydi, çünkü nüfusun bir bölümünün el emeğinden kurtarılması, ilerlemeyi olanaklı kılıyordu.
Köleci toplumlar, insanlık tarihinde, ilkin Asya'da ve Afrika'da ortaya çıktılar. Köleliğin bu kıtalar üzerindeki evrimini inceleyerek, bir yandan kölelik ilişkilerinin oluşumuna önderlik eden genel yasaları günışığına çıkarabilir, öte yandan da Asya ve Afrika ülkelerine özgü özellikleri ortaya koyabiliriz.


1. TOPLULUĞA AİT KÖLELİK VE ATAERKİL KÖLELİK
Uzun süren yaşamı boyunca, kölelik düzeni, birçok aşamadan geçti. İlki topluluğa ait kölelikti. İlkel topluluğun bağrında, henüz orada ortaklaşa mülkiyet biçiminin üstün geldiği bir zamanda ortaya çıktı. Bu çağda, köleler de, bütün topluluğun malı idi. Köleliğin ataerkil biçimi, topluluğa ait kölelik biçimine çok benzer. Ataerkil kölelik biçimi de, ilkel toplulukta belirmiş ve uzun zaman topluluk ilişkileriyle ve onların kalıntılarıyla birlikte bulunmuştur. Köleler, oldukça azdı ve köle emeği, belirleyici bir rol oynamıyordu. Kölelik örtülü bir biçimdeydi ve çok kez, klanın ya da kabilenin içinde yardımcı öğe şeklinde bulunuyordu.
Savaş tutsağı ya da topluluğun yıkıma uğramış üyeleri, topluluğun zengin bir üyesinin (çok kez şef ya da din adamının) kendisine sağladığı bir lokma karşılığında, bütün emeğini vermek zorunda kalıyordu. Mülkiyetin genel ilerlemesi ile birlikte, derece derece, yalnız maddî malları değil, onların üreticilerine de sahip olma "hakkı" kesinleşti. Yıkıma uğramış, malını kaybetmiş üye ya da "kabul edilen" savaş tutsağı, yalnız fiilen değil, hukuken de köle oluyordu, başka bir deyişle efendisinin malı haline geliyordu.
Köle, en güç ve en tehlikeli işi yapıyordu. İlkel topluluk düzeninin tepkisine karşın, kölenin durumu, gittikçe daha güçleşiyordu. Özel mülkiyet, hiç acımaksızın, kan bağlarını koparıyordu. Aslında kabile üyesi olan bir köleyi öldürmek ya da onu satmak, topluluğun üyelerinde büyük bir [sayfa 66] tiksintiye ve hatta klanın zenginleşmiş böyle bir üyesine karşı tepkilere neden oluyordu.
O zamanlar, köle edinmenin başlıca kaynakları, savaşlar, köle alışverişi ve topluluğun malım yitirmiş, batmış üyelerinin, borçları karşılığında, köleleştirilmesiydi.
Bazı değişik biçimler ve bazı ayırımlar dışında, bu kaynaklar, köleci toplumlar tarihinde, bütün kıtalar üzerinde görülür.


2. DEVLETİN ORTAYA ÇIKIŞI
Kölelik düzeni ilişkilerinin gelişmesi, üretici güçlerin gelişmesine koşut olarak ilerlemekte ve onlara bağlı bulunmaktaydı. Tarımsal üretimin artması, tarım ile hayvancılık arasında gittikçe artan ayrılık, madenciliğin ilerlemesi vb., el emeği talebini, yani köle talebini artırıyordu.
Kölelerin sayıca artmasıyla, toplumun başlıca sınıfları olan köleler ile efendiler arasındaki uzlaşmaz karşıtlık keskinleşiyordu.
Kölelerin sömürülmesi, tarihte bilinen sömürü biçimlerinin yalnız ilki değil, aynı zamanda en zalimi oldu. Yoksulluk içinde ve sürekli olarak borçlanıp köleleşmek tehdidi altında sürünerek yaşayan özgür insanların durumu da, o kadar çetindi.
Efendiler, ancak sürekli bir baskı örgütünün varlığı ile köleleri ve topluluğun özgür üyelerini ellerinde tutabilirler ve onları kendi yararlarına, kendi zenginliklerini artırmaya ve doymakbilmez açgözlülüklerini tatmin etmeye zorlayabilirlerdi. Bu kurum, giderek, devlet haline geldi.

DEVLETİN GÖREVLERİ
Köleci devletin ilk görevlerinden biri (ister feodal, ister kapitalist olsun, sömürünün bulunduğu geri kalan bütün toplumlarda da olduğu gibi) sömürülenleri bastırmaktı. Köleci devletler, durmadan fetih savaşları yürütüyor, [sayfa 67] yenilen halkların ülkelerini yağma ediyor ve onları haraca bağlıyor ya da köleleştiriyordu. Devletin ikinci görevi, yani kendi topraklarını genişletmek de, buradan geliyordu. Bu, yalnız köleci devletin değil, bütün sömürücü devletlerin tipik görevidir.
Devlet, bu görevlerini, kendisine uygun bir aygıt ile yerine getirir. İlkin, şimdi artık bütün klan ve kabilenin çıkarlarını değil, soydan gelme zorbalar haline gelen kıdemlilerden ve şeflerden küçük bir grubun çıkarlarını ifade eden bazı kabile ve klan kurumlarını, kendi amaçlarına uyarlar. İlkel topluluk zamanında, askerî güç, topluluğun eli silah tutan üyelerinin yığın halinde toplanmasından oluşurken, köleci devlet, halktan ayrı ve ona düşman olan bir silahlı güç, köle sahiplerinin en dar anlamda ve bencil çıkarlarını korumak amacıyla sürekli bir ordu yaratır. Böylece, eylemlerinde, bütünüyle toplumun çıkarlarından değil, egemen sınıfın çıkarlarından kaynaklanan mahkemelerin ortaya çıktığı görülür. Din adamları sınıfı, bu dönemde, devletin ayrılmaz bir parçasıdır; bu sınıfın ileri gelenleri, yönetim aygıtıyla birlikte bir bütün oluştururlar, ve gözcüler, koruyucular, yazıcılar, denetçiler, "eğitimciler", tahsildarlar ve öbür görevliler, aynı amaca hizmet ederler.
Nüfusun akrabalık ilkesine göre bölünmesinin yerini, toprak ilkesine ve yönetim ilkesine dayanan başka bir bölünme alır.

SINIFLAR VE DEVLET
Toplum ilkin, kölelik düzeninde sınıflara ayrıldı.
Daha önce belirtildiği gibi, bu olayın kökeninde ekonomik nedenler, yani üretim ilişkileri vardı.
Toplumsal sınıfların kesin ölçütünü oluşturan ve toplumsal çalışmadaki yerlerini, gelirlerinin kaynağını, hacmini ve benzeri başlıca çizgilerini belirleyen, onların, üretim araçları karşısındaki durumlarıdır. Demek ki, tarihsel bakımdan [sayfa 68] belirli bir toplumsal üretim sisteminde tuttukları yere, (çoğu zaman yasalar tarafından saptanmış ve doğrulanmış) üretim araçları ile olan ilişkilerine ve emeğin toplumsal düzendeki rolleri ile, bu toplumsal zenginliklerden edinilen payın elde edilişi biçimine ve önemine göre, birbirlerinden ayrılan büyük insan gruplarına, sınıf denir.
Sınıflar, ancak, artı-ürün ile, yani üretici güçlerin gelişmesi, insana, o andaki gereksinmelerini karşılamak için gerekenden fazlasını üretmek olanağını verdiği zaman ortaya çıkar.
Devlet, sömürüye dayanan toplumlarda egemen sınıfın aleti, sömürü ve baskı aletidir.
Sömürücü devletler, tarihsel bakımdan çeşitli biçimler alabilir, ama onların genel nitelikleri aynı kalır: sömürücü azınlık, sömürülen çoğunluğa hükmeder.

TOPLULUKLAR VE KABİLELER BİRLİKLERİ
Kabile birlikleri, en eski ve en ilkel devlet biçimleri oldular. Köle imparatorluklarının çoğunluğu, bu aşamadan geçmiştir.
En güçlü ve en kalabalık kabile, federasyonun çekirdeğini oluşturuyordu. Kabile reisinin kendi klanından bir kral (çok kez askerî şefin görevlerini de yüklenen kabile reisinin kendisi) seçiliyordu. İktidar, babadan oğula geçiyordu. Büyük tapınakların rahipleri, hükümdarın klanından karşılanıyordu. Kabileler federasyonu, kabilelerin kendi isteğiyle olduğu gibi, daha zayıf kabilelerin zorla birleştirilmesi ile de oluşuyordu. Toprakların genişletilmesi, fetihlerle gerçekleştiriliyordu.
Devlet biçimlenmeleri halinde biraraya toplanan kabileler de yanında, ayrı ayrı göçebe kabileler de varlıklarını sürdürüyorlardı. [sayfa 69]

ASYA VE AFRİKA'NIN İLK KÖLECİ DEVLETLERİ
Köleci devletlerin ortaya çıkışı, köle el emeğinin sömürüsüne dayanan yeni üretim tarzının zaferine tanıklık ediyordu. Bu ilk köleci devletler, MÖ 4. ve 2. binyıllarında, Mezopotamya'da (Sümer, Akad, Babil), Hindistan'da ve Çin'de kurulmuştu. Asur Krallığı, MÖ 2. binyılının ilk yarısında kuruldu. Aynı çağda, Küçük Asya'nın merkez yaylasında kudretli Hitit İmparatorluğunun kurulduğu görülür. MÖ 15. yüzyılda, bugünkü Yemen toprakları üzerinde eski Arap devleti Mina Krallığı kuruluyor. MÖ 1. binyıllarında, Transkafkasya'da Urartu Krallığı ortaya çıkıyor. MÖ 7-6. yüzyıllarda, Orta Asya'da, Harzem Devleti, daha sonra da Kusanlar Krallığı doğuyorlar. MÖ 8. yüzyılda, sıra İran'ın batı kesiminde Medi'ye geliyor ki, bunun da yerini, MÖ 6. yüzyılda, Pers İmparatorluğu alıyor. Kölelik düzeni, MÖ 8-6. yüzyıllarda Yunanistan'da, MÖ 6. yüzyılda ise Roma'da görülmeye başlıyor. Amerika'da (Güney ve Orta Amerika'da) köleci imparatorluklar (çok daha önce olan Maya sitelerinin dışında), İspanyol fatihlerinin gelişinden yaklaşık olarak 150-200 yıl önce, ortaya çıkmışlardır.

KÖLECİ DESPOTİZM

Kabile federasyonları, devlet taslağından başka bir şey değildir. Şefin güç ve yetkisinin giderek güçlenmesi, yönetim aygıtının genişlemesi ve sağlamlaşması, federasyonların, Asya, Afrika ve Amerika'nın eski köleci devletlerinin en tipik biçimi olan köleci despotizmlere dönüşmesi sonucunu verdi. Bu devletler, coğrafî ortamın, tarihsel ve ekonomik koşulların değişikliklerine uygun olarak, birbirlerinden ayırdediliyorlardı.
Birçok belge (Mısır papirüsleri, elyazmaları, yazıtlar, eski yazarların tanıklıkları, destanlar vb.) köleci despotizmin başlıca özellikleri hakkında bize bir fikir vermektedir. [sayfa 70] Babil Kralı Hammurabi'nin bıraktığı yasalar, köleci dünyanın tümünün toplum yaşamı üzerinde bir fikir edinme olanağı verir. Bu yasalar, MÖ 18. yüzyılda, büyük bir bazalt taşı üzerine kazılmıştı. Bu, tanıdığımız ilk yazılı yasadır; ve kölelik düzenine, özel mülkiyete ve insanın insan tarafından sömürülmesine yer vermektedir. Hammurabi'nin Babil'i, despotizmin tipik bir düzeniydi, zorbalık rejimiydi. Yüksek iktidar; yasama, yürütme, yargılama ve dinsel yetki, kralın elinde toplanmıştı. Hüküm sürmekte olan ideolojinin en önemli yanlarından biri, krallık iktidarını ve onu elinde bulunduranı putlaştırma, ona tapınma idi; kral, çok kez, tanrılaştırılıyordu. Kral, ülkeyi yönetmek için, karmaşık bir bürokratik aygıttan yararlanıyordu. Özel görevliler, merkezi yönetimin çeşitli kollarını yürütüyorlardı; ötekiler, çeşitli eyaletlerde, genel yönetici olarak hüküm sürüyordu.


3. KÖLECİ TOPLUMDA ÜRETİM İLİŞKİLERİ
Üretim ilişkileri, üretim araçlarının mülkiyet biçimleri, emeğin toplumsal örgütlenişinde sınıfların görevleri ve aynı zamanda ürünlerin üleştirilmesi biçimleri gibi kavramlardan oluşur.

KÖLELER VE KÖLE SAHİPLERİ
Hammurabi Yasaları, yalnız Mezopotamya'da değil, köleci dünyanın tümünde üretim ilişkilerinin özelliklerine ışık tutar.
Babil'de, egemen güç, küçük ve orta köle sahiplerinden oluşuyordu. Hammurabi Yasaları, her şeyden önce, onların çıkarını koruyordu. Yasa metninin birçok paragrafı, doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak, köle sahiplerinin çıkarlarını korumaya ayrılmıştı. Bu yasalara göre, başkasının kölesini yaralayan ya da hayvanına zarar veren, sahibine ödenecek ufak bir para cezası ile cezalandırılıyordu. Bir başkasının kölesinin öldürülmesi halinde, suçlu, ölen kölenin [sayfa 71] sahibine bir köle veriyordu. Köleler, aile durumları hiç hesaba katılmaksızın satılıyor, hiçbir koşula bağlı olmaksızın armağan ediliyor ya da herhangi bir şey karşılığı değiştiriliyor ya da miras konusu oluyorlardı. Köle sahiplerinin mülkiyet hakkına karşı çıkan kimse, ağır bir şekilde cezalandırılıyordu. Bir kölenin çalınması ya da kaçan bir köleye yataklık edilmesi, ölüm cezası ile cezalandırılıyordu. Her köle, kendi sahibini gösteren bir damga taşıyordu. Bu damgayı silecek olan her özgür kişi, ağır bir ceza tehdidi altındaydı. Üretim araçlarından yoksun olan köleler, en ilkel haklardan da yoksundular.
Efendilerin, üretim araçları ve köle el emeği üzerindeki tam mülkiyetleri, köleci üretim ilişkilerinin temelini oluşturuyordu.
Kölelerin sürekli fetih savaşlarından sağlanmalarının yanısıra, Babil toplumunun kendisi de, kölelerin sağlanabildiği önemli kaynaklardan biriydi. Köleci toplumda, egemen olan köle sahibi efendilerin mülkiyetinin yanısıra, küçük köylü ve zanaatçı mülkiyeti de vardı; Babil, bu kural için, bir istisna değildi. Ama şunu da söylemek gerekir ki, özgür köylüler ve zanaatçılar, giderek bağımsızlıklarını yitiriyorlar ve köleleşiyorlardı. Babil'in özgür halkı, kendi aralarında, yurttaşlık haklarından yararlanan yurttaşlar ve yurttaşlık haklarının tümünden yararlanamayan "muşkenu"lar olarak bölünüyorlardı. Yurttaşlık haklarının tümünden yararlanan bir yurttaş sakat bırakıldığı zaman, suçlu da, aynı şekilde sakat bırakılarak, cezalandırılıyordu. Bir "muşkenu"nun sakatlanmasına neden olan ise, yalnızca para cezası ödüyordu. Hırsızlık halinde, "muşkenu" kategorisine giren bir insan, aynı durumda, yurttaşlık haklarından yararlanan bir yurttaşın ödemek zorunda olduğundan birkaç kat fazla para cezası ödüyordu. Yalnız bir kölenin çalınması, toplumun temeline karşı bir suikast sayılıyor ve ölüm cezası ile cezalandırılıyordu. [sayfa 72]
Yurttaşlık haklarından yararlanan yurttaşlar da, kendi aralarında zenginler ve yoksullar olarak ayrılıyorlardı. Yoksullar, yaşamlarını sürdürebilmek için, iş avadanlıklarını, parayı vb. zenginlerden ödünç almak zorundaydılar. Borçların ödenmemesi halinde, eğer borçlu, toprağa sahip bulunuyorsa, toprağı da dahil olmak üzere, mallarına elkonuluyordu. Yoksullaşan yurttaş, borçları yüzünden köle haline geliyordu. Borçlu (hemen her zaman ailesi üyeleri de), belirli bir süre için, biçimsel olarak köleleşmiş kabul ediliyordu. Ama gerçekte, ömrü boyunca köle oluyordu. Kendi yurttaşlarını satınalıp, el emeği arayan köle sahiplerine kiralayan yeni bir tip, köle tacirleri ortaya çıkıyordu.

KÖLECİ DEVLETTE TOPLULUĞUN ROLÜ
Öyleyse, Babil toplumunda, kölelerin yanısıra, aslında eski ilkel topluluğun üyeleri olan bir yığın özgür yurttaşın bulunmasını nasıl açıklamalı?
Devletin kuruluşundan önce, kabaran sularla sulanan toprakların verimliliği, karmaşık ve iyi düzenlenmiş bir sulama sistemine dayanan tarımın doğmasına yardımcı olmuştu. Toprakların ve sulama işlerinin, köleci latifundialar arasında bölünmesi -köleleri, emeklerinin sonuçları hiçbir şekilde ilgilendirmediğine göre-, bu sulama tesislerini tehlikeye sokabilecek, tarımın gerilemesine yolaçabilecekti. Bunun için, devlet, kır topluluklarını muhafaza etmeyi daha yararlı buldu. Ama bu, üyelerinin sömürüyü bilmedikleri o eski zamanın topluluğu değildi artık. Yeni koşullarda, köleci devletin sömürü konusu oluyordu. Eskiden olduğu gibi topluluğun üyeleri, büyük bir emeğe ve çok sayıda el emeğine gereksinme gösteren barajlara, setlere, kanallara bakıyorlardı. Eskiden olduğu gibi gene tohum ekiyorlar, hasat yapıyorlardı, ama ürünün büyük bir bölümü krala, rahiplere veriliyor ya da koruma birliklerinin bakımına ve muhafazama ayrılıyordu. Krallığın gözcüleri, sürekli olarak bu sulama [sayfa 73] sisteminin iyi durumda tutulmasını ve topluluğun üyelerinin harçları, vergileri düzenli ödemelerini denetliyorlar, böylece doğrudan doğruya üreticileri, ürettikleri servetlerin en iyi payından yoksun bırakıyorlardı.
Durum, antikçağın öteki despotik ülkelerindekine -Mısır, Çin, Hindistan, İran, Amerika'daki İnkalar İmparatorluğu, vb.- pek benzemekteydi.
Ama her ne kadar köleci devlet, kır topluluklarının sürdürülmesinde yarar gördüyse de, giderek onun yapısını çökertiyordu. Hükümdar, topluluğun topraklarının zararına sistemli bir biçimde genişlettiği büyük arazileri (domaines) elinde bulunduruyordu. Devletin en yüksek temsilcisi hükümdarın elinde toplanmış olan topraklar, savaşlar sayesinde genişlemişti. Kendi toplumsal temelini güçlendirmek için, hükümdar, çevresindeki bazı köle sahiplerine, devlet görevlilerine, askerlere ve tapınaklara büyük yurtluklar dağıtıyordu. Bu yurtlukları kendi topraklarından veriyor ya da topluluklardan zorla alıyordu. Üstelik topluluk, bazı üyelerinin zenginleşmesi, ötekilerin yoksullaşması sonucu, sürekli olarak dağılıyordu.
Özgür halk, devlete, gerek aynî olarak (tarım ürünleri ve hayvan), gerek nakit olarak büyük miktarda vergi ödüyordu. Vergiler sayesinde sayıları artırılan ve yasaların özel koruyuculuğuna alınan pek çok saray vardı. Hükümdar ve tapmaklar, "tutsaklar evi" denilen özel evlerde yaşayan pek çok köleye sahiptiler.
Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink)  
Alt 20-10-2010, 21:10
Sosyalist - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Administrator
 
Standart

4. ASYA VE AFRİKA'NIN ANTİKÇAĞ
İMPARATORLUKLARINDA ÜRETİCİ
GÜÇLERİN GELİŞMESİ

En eski Asya ve Afrika imparatorluklarında üretici güçler gelişmeye devam ediyordu. Bu arada, Babil tarımında da, tunçtan ve sonra demirden yapılma avadanlıklar yaygın olarak kullanılıyordu. Zanaatçıların aletleri de iyileşmişti. [sayfa 74]
Hammurabi Yasaları, çok çeşitli meslek erbabından: tuğlacılardan, dokumacılardan, demircilerden, dülgerlerden, gemi ve ev yapımcılarından vb. sözediyor.
Zanaatçılık, Mısır'da da çok ilerlemişti. Dokumacılık çok yaygındı. Eski yatay dokuma tezgâhı yerine, dikey dokuma tezgâhı kullanılmaya başlanmıştı. Bakır işleyen demirciler, körük yerine tulumdan yararlanıyorlardı. Saban yetkinleştiriliyor. Camcılık kendi başına bir zanaat kolu oluyor. Tuğlalar pişiriliyor.
Zanaatçılık, genel kural olarak, özgür yurttaşlar tarafından yapılıyor, ama özellikle inşaatçılıkta en güç ve kaba işler, kölelere yaptırılıyor. İlk mekanizmaların, ilkin inşaat işlerinde ortaya çıktığı görülüyor. Eski Mısır'da, piramitlerin yapılması için koca taş blokları kaldırmak amacıyla kurulmuş özel düzenekler vardı. Asya ve Afrika devletlerinde yapılmış olan su depoları, barajlar ve yatak değiştiren kanallarla yapılan sulama sistemleri, kölelik çağındaki teknik ilerlemelere tanıklık ediyor. Nil nehri üzerindeki Assuan tesisleri, en heybetli yapıtlarından birini oluşturur.
Deniz ticaretinin gelişmesi, gemi yapımının yetkinleşmesine yolaçtı.
Silahlar da gelişiyordu. Askerî harekâtlar sırasında, savaş arabaları, koçbaşları kullanılıyordu. Savaş gemileri, mancınıklarla donatılmıştı.

META-PARA İLİŞKİLERİNİN GELİŞMESİ
Daha ilkel topluluk döneminde, değişimin ilerlemesi sokucu, metaların genel eşdeğeri ortaya çıkmıştı. Önceleri, genel eşdeğer rolünü, hayvan, kürk, deri, fildişi vb. gibi en önemli ürünler oynuyordu. Köleci toplumda, genel eşdeğer rolü, madenlere, önce demir ve bakıra, sonra altına ve özellikle gümüşe geçiyor. Para, genel eşdeğer ve dolaşım aracı olarak ortaya çıktı. Başlangıçta para, madenler gibi külçe halinde, sonra da özel olarak basılmış para biçiminde [sayfa 75] kullanıldı.
Ticaretin gelişmesi, üretime katılmayan, yalnız değerinin bir parçasını kendilerine malettikleri metaların değişimi ile uğraşan tacirlerin doğuşunun nedeni oluyor. Tacirler, ülke ülke dolaşıyorlar, bazan çok uzaklara gidiyorlardı.
Böylece üçüncü toplumsal işbölümü gerçekleşti.
Batı Asya'nın köleci devletlerinde, Yunanistan'da ve Çin'de, para, sikke biçiminde, MÖ 7-6. yüzyıllarda ortaya çıktı. Çin'de, para sikkeleri, 'kare, bıçak, kılıç ya da kürek biçimindeydi; bazan da yuvarlak ve ortaları kare biçiminde delinmiş oluyordu.
Üretim, ticarî bir nitelik kazanıyor, yani doğrudan tüketimden çok, değişime yönelmiş bulunuyor.

KENTLERİN DOĞUŞU
Zanaatçılığın ve ticaretin gelişmesi ile zanaatçıların toplandıkları ve alışverişin yapıldığı yerlerde, kentler beliriyordu. Bu kentler, zanaat ürünlerinin üretim merkezi ve ticarî çekirdekleri haline geldiler. Birçok durumda, kentler, eski konaklama yerlerindeki berkitilmiş yerler yanında, kültür merkezlerinde, kalelerin, su kaynaklarının (şifalı su kaynakları da dahil) yakınlarında, büyük yolların kavşaklarında büyüyordu. Bu arada, MÖ 2. binyıllarında, Mekke kenti, ondurucu özellikleri olan bir su kaynağının yakınında doğdu; hacılar (ziyaretçiler) Kutsal Kara Taşı ululamak için durmadan oraya akıyorlardı. MÖ 1. binyılın sonlarına doğru, coğrafî ortamın elverişliliği ve bol su kaynaklan sayesinde, Suriye çölünün vahalarından birinde, büyük Palmir site-devleti doğdu.

TİCARÎ İLİŞKİLERİN ARTMASI
Ticari ilişkiler, her şeyden önce, deniz kıyılarında ya da nehirlerin kenarlarında yerleşmiş olan ülkeler arasında kuruldu. [sayfa 76]
MÖ 3. binyıla doğru Akdenizin doğu kıyılarının kuzey bölümünde yerleşmiş olan Fenike köleci site-devletleri, hemen hemen yalnız ticaretle uğraşıyorlardı. Fenikelilerin, Küçük Asya, Kıbrıs, Girit, Yunanistan ve aynı zamanda Batı Akdeniz ile ticarî ilişkileri vardı. Küçük Asya'dan gümüş ve kurşun, daha sonra, demir; Kıbrıs'tan bakır vb. ithal ediyorlardı.
Eski dünya, Asya ve Afrika'nın en uzak ülkelerini birbirine bağlayan ticaret yolları ile kaplanmıştı.
"Baharat Yolu", Kızıl Denizi, kuzeye doğru, uzunluğuna geçiyordu; bu, Güney Arabistan'dan ve Akdenizin doğu kıyılarındaki kentlerden gelen bir kervan yoluydu; bu yoldan, Hindistan ve Afrika'dan sağlanan buhur, mürrisafi denilen zamk, baharat, altın ve daha sonra, köle ticareti yapılıyordu.
Başka bir kervan yolu, Güney Arabistan'ı Mezopotamya'ya bağlıyordu. Tacirler, Doğu Afrika'nın ticaret eşyasını, Arabistan'ı Afrika'dan ayıran Babülmendep boğazından geçirerek, kuzeye gönderiyorlardı.
Eski bir kervan yolu, Çin'i, Orta Asya üzerinden İran'a ve Akdeniz ülkelerine bağlıyordu. Çeşitli Çin metaları -madenler, maroken eşya, en çok da ipek-, "Büyük ipek Yolu" denilen bu yolla gönderiliyordu.
Kuşanlar Krallığı çağında, Orta Asya da bir ticaret merkezi idi. Bu ülkenin tacirleri Çin'den özellikle cam eşya ve mücevherat taşıyorlardı. Orta Asya, Hindistan'la, batıda, Akdenizin doğu kıyılarındaki ülkelerde, Doğu Avrupa ve Roma imparatorluğu ile ticaret ilişkilerinde bulunuyordu. Meta-para ilişkilerinin ilerlemesi, servet eşitsizliğini hızlandırıyordu. Yaşamlarını sürdürebilmek için yoksullar, zenginlerden ödünç olarak iş aletleri, para vb. almak zorundaydılar. Çok kez, borçlu, alacaklının kölesi haline geliyordu. Böylece köleler ordusu büyüyordu. Borç verenler gittikçe zenginleşerek, mesleği para biriktirmek ve bu parayı tefeci faizleriyle ödünç vermek olan tefeci haline geliyorlardı. [sayfa 77]


5. SINIF SAVAŞIMI VE ROLÜ
Sınıflı toplumun ortaya çıkışı ile insanlık tarihi, bazı sınıfların yükselişi, ötekilerinin yokoluşu tarihi haline, acımasız bir sınıf savaşımının tarihi haline geldi.
Köleci toplumun bütün tarihi, sınıflar arası kavgalarla, her şeyden önce kölelerle efendileri arasındaki çatışmalarla doludur. Sınıf savaşımı, sınıfların ekonomik durumlarının ve çıkar çelişkilerinin kutuplaşmasının sonucudur. Sınıfların çıkarlarına gelince, bunlar, belirli bir sınıfın, belirli bir toplumsal üretim sistemindeki durumu ile belirlenir. Efendilerinin mülkü olan, kendileri mülkten yoksun bulunan, görülmemiş bir sömürüye boyuneğen kölelerin, kendilerini bu duruma sürükleyen üretim tarzını ve siyasal rejimi ortadan kaldırmakta çıkarları vardı; oysa efendiler, tersine, bu üretim tarzını ve siyasal rejimi koruyorlardı.
Böylece, her ne kadar devrimci anlayışları sınırlı idiyse de, köleler, devrimci bir sınıf oluşturuyorlardı.
Silahlı isyanlar, antikçağın, Asya ve Afrika imparatorluklarındaki kölelerin sınıf savaşımlarının en göze görünür biçimiydi. Bunun gibi, Mısır'da, Orta İmparatorluğun sonuna doğru, büyük bir halk ayaklanması, kölelerden başka pek çok zanaatçı ve mülksüz yoksul köylünün de katıldığı bir ayaklanma patlak verdi.
Eski Çin'de binlerce isyan çıktı. En önemli başkaldırma, MÖ 18. yüzyılda oldu. İsyana katılanlar, birbirlerini tanımak için, kaşlarını kırmızıya boyuyorlardı; onun için, ayaklanmaya, "kırmızı kaşlar" adı verilmişti. İsyancılar arasında köleler, ilkel topluluk üyeleri, zanaatçılar, balıkçılar ve küçük esnaf vardı. Düzenli birliklere karşı bir zafer kazandıktan sonra, isyancılar, başkente yürüdüler ve başkenti ele geçirdiler. Yönetici sınıf, ancak tüm güçlerini seferber ederek ayaklanmayı bastırabildi.
Eğer başkaldırmalar başarısızlıkla sonuçlanıyorsa, bu, [sayfa 78] isyana katılanların örgütten ve gerekli disiplinden yoksun bulunmalarından ileri geliyordu; onların güçleri dağınıktı ve egemen sınıfın iyi silahlanmış güçlerine karşı duramazdı. Bu çağda, insanın insan tarafından sömürüsünün ortadan kaldırılmasının gerçek koşulu yoktu ve olamazdı.
Ama yenilgilere karşın, ilkel topluluklardan kalma varlıklarını hâlâ sürdürmekte olan üyelerin, zanaatçıların ve kölelerin ayaklanmaları, büyük bir rol oynuyordu; çünkü bu ayaklanmalar, sömürünün kaba biçimlerine indirilen darbelerdi.
Bu ayaklanmalar, halkın özgürlük savaşımının ilk deneyimleri oldular; bu savaşımın temellerini atıyorlar ve onun geleneklerini güçlendiriyorlardı. Geçici başarılar bile, doğrudan doğruya üreticilerin durumunda azçok bir iyileşme ile sonuçlanıyordu, bu da, en sonunda, üretici güçlerin açılıp gelişmesine yardım ediyordu.


6. ESKİ KÖLECİ TOPLUMLARDA İDEOLOJİ VE KÜLTÜR

DİNİN ROLÜ
En eski antikçağ köleci devletlerin ideolojilerinin ayırdedici özelliği, dinsel niteliklerdir. Bu, Babil, Mısır, Hindistan, Urartu, İran ve Eski Amerika devletleri için aynı ölçüde doğrudur. Dinlerin biçimleri, ayinleri, efsanelerin konusu değişik olmakla birlikte, dinsel öğretilerin temeli aynı kalıyordu; çalışanlar söz dinlemeli, boyuneğmeliydiler, yoksa, bu dünyada ya da öbür dünyada tanrılar kendilerini cezalandırırdı. Binlerce dinsel öğreti, daha o zamandan, otoritelere boyuneğmemiş olanların tanrısal cezası olan cehennem kavramını; yeryüzündeki acıların, üzüntü ve güçlüklerin ödülü olarak cennet kavramını özünde taşıyordu. Rahipler, kendilerini, halk yığınlarını çeşitli araçlarla, zenginlerin iktidarının tanrıdan geldiğine inandırmaya adıyorlardı. [sayfa 79] Despotik devletlerde, krallık yetkisinin ve kralın kendisinin tanrısallaştırılması, bu rahiplerin çabalarının en belirgin sonucu oldu. Ölümlü dünyamızda bir tek efendinin kutsallaştırılması, dinsel betimlemelerde, tanrılar arasında da bir kral imgesini yaratmalıydı. Çoktanrıcılıktan tektanrıcılığa bu aşamalı geçişi, eski köleci devletlerin çoğunda değişen bir ölçüde ve çeşitli biçimlerde gözleyebiliriz.
Emekçiler, doğa karşısında ve sömürücüler karşısında güçsüzdüler. Bu, halk yığınlarının bilincinde, egemen sınıf ideolojisinin yerleşmesi için uygun bir ortam yaratıyordu. Bununla birlikte, daha o zaman bile, bu idealist dünya anlayışı, artık çok güçlü değildi.

MATERYALİZMİN VE DİYALEKTİĞİN ÖĞELERİNİN GELİŞMESİ
Dinsel anlayışları, başlıca iki etken baltalıyordu. Birincisi, pozitif bilgilerin birikmesidir. Üretici güçlerin ilerlemesi, doğa yasalarının birbiri ardından keşfedilmesine olanak sağlıyordu. Fırat ve Dicle havzalarında oturanlar, o zamana değin su baskınlarını, bilinmeyen doğaüstü güçlerin ani öfkelerinin bir ifadesi olarak düşünürken, giderek su baskınlarının nedenlerini anladılar ve nehirlerin devirli kabarmalarını ve taşmalarını önceden bilebildiler.
Safça (naïve) materyalist görüşler, giderek insanların bilincinde kendilerine bir yol açıyordu ve hatta çok kez ilk materyalist öğretileri doğuruyordu. Örneğin, MÖ 2. binyılının ikinci yarısında evrenin yapısı konusundaki dinsel anlayışları yalanlayan materyalist görüşlerin oluştuğu görülüyor. Antikçağ materyalist filozofları, evrenin "öğelerden" kurulmuş olduğunu öne sürüyorlardı. Her şey -diyorlardı-, hareket halindedir ve iki kozmik gücün, yani Aydınlık ile Karanlığın arasındaki karşılıklı etki sonucunda durmadan değişir. Böylece yalnız materyalizmin değil, diyalektiğin de ilk filizleri beliriyordu. [sayfa 80]
Egemen ideolojinin (efendiler sınıfının ideolojisinin) geniş halk yığınları üzerindeki etkisini azaltan ikinci önemli etken, emekçilerin çetin yaşantısıdır. Sefaletten kurtuluş yolu olmadığı için, haklardan yoksun oldukları için, yalnız köleci devlete karşı değil, rahiplere karşı da ayaklanıyorlardı.

BİLİM VE SANATLAR
Salt ekonomik gereksinmeler, Asya ve Afrika'nın antik köleci devletlerinde soyut düşüncenin ilkel biçimlerine dayanan bilimsel bilgilerin ana çizgilerini yaratıyor. Hesaplar yapma ve tarlaları ölçme zorunluluğu, matematiği (aritmetik ve geometriyi) ve gökbilimi (takvimler sistemini) doğurdu. Daha sonra, kimya ve fiziğin öğeleri de gelişiyor. Babil'de, örneğin matematik gelişmişti ve bir bakıma, Yunanlılarda ve Romalılarda daha sonra ulaşacağı düzeyden ileriydi. Burada, bütün sayıları, minimum işaretlerle ifade etmeye olanak sağlayan bir sayılama sözkonusudur.
Yavaş yavaş, Asya ve Afrika halkları, yazı yazmayı öğreniyorlar. Başlangıçta "tasvirî şekillerle yazı"yı ya da "piktografi"yi kullandılar. Konuşulan dilden bağımsız olan ve figürlerle ifade edilen sahnelerin birleşmesi, eşyanın ve hareketin anlaşılması olanağını sağlıyordu. Piktografi (biçimleri çizerek yazma), yavaş yavaş bir simgesel ideografi (fikirleri çizerek yazma) yazısı haline, desen de simge haline geliyor. Gelişen köleci devlet, yasaları ve yargıları kesinlikle ifade etmek, zenginliklerin sayımını yapmak ve karakterlerini özel olarak belirtmek, satılan, satınalınan ya da depo edilen metaların nitelik ve niceliklerini kaydetmek vb. gereğini duydu. Örneğin Eski Mısırlılar, ideografik yazı ile sessizlerle yazının (yani yalnız sessiz harfleri temsil eden işaretlerle yazının) karışımı olan hiyeroglifi icat ettiler.
Alfabetik yazı, ilkin, Fenikeliler tarafından icat edildi ve kullanıldı. Bugünkü alfabelerimizin çoğunun ilkörneği [sayfa 81] olan Yunan ve Elam alfabelerinin temelinde, Fenikelilerin alfabesi vardır.
Mezopotamya halklarının ideografi ve çiviyazısı, edebiyatın açılıp gelişmesine yardımcı oldu.
Tarihçiler, Babil'in Gılgamış Destanına karşı büyük bir ilgi duyarlar. Yiğitlik dolu kahraman Gılgamış, doğaüstü, hatta tanrısal güçlere kargı savaşım verdi, insanın ölümsüzlük hakkı uğruna savaştı.
Eski Asya ve Afrika halkları, dikkat çekici sanat yapıtları, zengin bir şekilde süslenmiş seramikler, kemikten, taştan, ağaçtan ve başka maddelerden heykeller, tapmak duvarları üzerinde ve mezarların içinde gözalıcı freskler yarattılar.
Londra'daki Britanya Müzesi, Paris'te Louvre, Batı Avrupa'nın ve Kuzey Amerika'nın birçok müzeleri, Asya ve Afrika kültürlerinin, sömürgeciler tarafından çalınmış ya da çok ucuz fiyatlarla satınalınmış değerli yapıtlarını saklamaktadırlar.
Mezopotamya, Mısır, Harzem, Urartu, Hindistan ve Çin gibi antik devletlerin mimarlığı, bize, zengin bir miras bıraktı: çeşitli yapılar, oranlara uymanın klasik örnekleridirler.
Antikçağ Asya ve Afrika halklarının, üretim, bilim, edebiyat, sanat alanında gerçekleştirdikleri şeyler, özellikle Akdeniz ülkeleri ve hele günümüzün Avrupa devletlerini doğuran ülkelerin kültürleri üzerinde büyük etki yaptılar.
Her ne kadar bu evrim, oldukça yavaş olduysa da yeni bir toplumsal düzende Asya ve Afrika halkları, maddî ve manevî kültürün öncüleri oldular. Öte yandan, Asya ve Afrika halklarının deneyimi, Yunanistan'ın ve Roma'nın köleci toplumlarında üretici güçlerin hızla gelişmesine katkıda bulundu. [sayfa 82]

EKONOMİK VE TOPLUMSAL BİÇİMLENME
Üretim ilişkilerinin niteliği, toplumun iktisadî düzenini belirler. Bu düzen esastır, üzerinde çeşitli toplumsal ilişkilerin, fikirlerin, kurumların belirip yükseldiği temeldir, çünkü üretim tarzı, sonunda toplum yaşamının bütün yönlerini belirler. Temel, ilkönce toplumun sınıf bileşimine bağlı olan hukuksal ve siyasal kurumları, yani devlet örgütlenmesini, dinsel örgütlenmeleri, siyasal gruplaşmaları vb., kısaca, toplumun siyasal üstyapısını belirler. Sonra, dolaylı olarak, o belirli topluma özgü olan, toplumun ideolojik üstyapısını oluşturan her şeyi, siyasal, felsefî, dinsel, edebî vb. çeşitli fikirleri belirler.
Temelin yerini başka bir temelin alması, temeldeki değişiklikler, kendilerine uygun olan üstyapıda, siyasal kurumlarda ve ideolojide, kendilerini gösterirler. Ama her ne kadar temele bağlı ise de, üstyapının kendisi de, üretici güçler üzerinde bir etki meydana getirir, onların yerini başka üretici güçlerin almasını hızlandırabilir ya da yavaşlatabilir.
Demek ki, toplumun tümü, belirli bir birim, bir üretim tarzı ve buna özgü bir üstyapı ile tarihsel bir kuruluştur, iktisadî ve toplumsal bir biçimlenmedir.
Köleci toplumun temeli, feodal ya da kapitalist toplumda olduğu gibi, uzlaşmaz karşıttır; üretim araçlarının özel mülkiyet üzerine ve egemen sınıfın, maddî değerleri üretenleri doğrudan doğruya sömürmesi temeli üzerine kurulmuştur. Böylece kölelik, iktisadî ve toplumsal biçimlenme bütünü içinde, sömürüye dayanan uzlaşmaz karşıt bir biçimlenmedir.
Alıntı ile Cevapla
  #3 (permalink)  
Alt 20-10-2010, 21:10
Sosyalist - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Administrator
 
Standart

7. ASYA VE AFRİKA'NIN ÇEŞİTLİ DEVLETLERİNDE
KÖLELİK İLİŞKİLERİNDE GELİŞMENİN ÖZELLİKLERİ


ESKİ MISIR
MÖ 4. binyılın sonlarına doğru, Mısır despotluğunun kuruluşu, insanlığın eski tarihinde, en önemli evrelerden [sayfa 83] birini gösterir. Bu, eski imparatorluk denen dönem (MÖ 3.000-2.400) oldu. Büyük bir orduya sahip olan Mısırlılar, Sina yarımadasını ve Nubya'nın kuzey bölgelerini ele geçirmek için, sistemli olarak savaşlara girişiyorlardı.
Yönetimin tek merkezde toplanması, ülkede tarımın temelini oluşturan sulama sisteminin yetkinleşmesi ve genişlemesi olanağını sağladı. Öteki uğraşlar arasında, balıkçılık ve avcılığa çok büyük bir rol düşüyordu. Hayvan yetiştirme ise, geniş otlakların bulunduğu Nil deltasında özellikle verimliydi.
Mısır'da ilk iktisadî ve toplumsal birimler, köle sahipleri tarafından acımasız bir biçimde sömürülen kır topluluklarıydı. Daha sonra tapınaklara ait olan tarım işletmeleri hızla yayıldılar. Tıpkı Mezopotamya'da olduğu gibi, kır topluluğu kesin olarak sınıflara bölünerek ve köle sahiplerinin, rahiplerin ve tefecilerin, bu topluluğun topraklarına elkoymaları sonunda dağılıp parçalanmaya başladı. Yoksullaşmış özgür köylülerin durumu, kölelerin durumundan hiç de farklı değildi.
Hükümdarlığın ve tapmakların yurtluklarında olduğu kadar, köle sahiplerine ve yüksek görevlilere ait olan büyük mülklerde de, başlıca el emeğini köleler sağlıyordu. Köle sayısı durmadan artıyordu. Firavunlar, efendiler sınıfının yararına yeni köleler, hayvanlar ve başka zenginlikler elde etmek için, sayısız savaşları sürdürüyorlardı.
Mısır Krallığı, köle sahipleri iktidarının sağlamlaştırılmasını başlıca görev sayıyordu. Aşırı merkeziyetçi bir yönetim sistemi kurulmuştu. Büyük zenginlikler, krallık hazinesine akıyordu. Savaş ganimetlerinin yanında devlet gelirinin başlıca kaynağı, kalabalık bir görevliler kitlesinin halktan topladığı vergilerdi. Mahkemeler de köle sahiplerinin çıkarlarına hizmet ediyordu. Eyaletlerde, âdet olduğu üzere, krallığın yargıçlık görevini de, valiler üzerine alıyordu. Yüksek yargıç, ülkenin yönetiminde firavunun başlıca [sayfa 84] yardımcısı idi. Firavunun kendisine gelince, o, ulu, "tanrısal" yargılama yetkisinin temsilcisi olarak görülüyordu. Firavunların, onlarla birlikte bütün efendiler sınıfının şanına, halkın ve kölelerin çabasıyla kocaman piramitler dikiliyordu.
Devlet yapısı, daha sonra, Orta ve Yeni imparatorluklar zamanında da hemen hemen olduğu gibi kaldı.

ESKİ HİNDİSTAN
İndüs vadisinde yapılan arkeolojik kazılar kanıtlıyor ki, MÖ 3. ve 2. binyıllarda, Hindistan halkları, yüksek bir uygarlık düzeyine ulaşmışlardır.
1. binyılın başlangıcından başlayarak birçok Hint kabile federasyonları, ilk köleci devletleri kurdular. Toplumsal farklılaşma belirginleştikçe, askerî şef -raca-, giderek kabileye egemen oluyor ve topluluğun yönetim örgütlerini buyruğu altına alıyor. Kabile aristokrasisi, onun çevresinde gruplaşıyor. Daha sonra yönetim örgütleri, devlet aygıtının halkalarını oluştururken, racanın görevleri, babadan oğula geçmeye başlıyor. Aynı zamanda, brahmanların durumu da sağlamlaşıyor. Kısa bir süre önce, basit birer dinsel elçi olanlar, rahipliği uğraş haline getiriyorlar.
Ama Hindistan'ın despotik devletî, daha sonra ortaya çıktı; Moryalar hanedanının kralları olan Çandragupta ve Azoka tarafından temelleri atıldı. Moryalar İmparatorluğu, MÖ 4. yüzyılda, kesin olarak kuruldu.
Kölelik, Hindistan'da oldukça yaygındı, ama bazı özellikleri vardı. Başka yerlerde olduğu gibi, burada da, köleler, savaş tutsakları ve borcunu ödemeyen borçlulardan oluşuyordu. Özgür yurttaşlar da eşit değillerdi, iki değil, dört gruba bölünüyorlardı; bu gruptan "varna"lar, "cati"lerin (daha sonra ortaya çıkan kastların) ilkörnekleri oldular. Köleleşenler, her zaman alt-varnaların temsilcileriydiler, oysa onların efendileri üst-varnalara ait bulunuyordu. [sayfa 85]
Köleler aynı zamanda devlete ve topluluğa da ait olabiliyorlardı. Köle "dvi-pada" (iki-ayaklı mülk), evcil hayvan ise "çatuş-pada" (dört-ayaklı mülk) idi.
Köleler, ileri gelenlerin ve kralların hesabına, ayrıca kamu yapılarının yapımında çalışıyorlardı. Bununla birlikte, eski Hindistan'da, büyük toprak mülkiyeti yaygın değildi. Kölelerin emeğinden daha çok ev ekonomisinde yararlanılıyordu. Demek ki, köleler, çoğunluğu ile efendilerinin hemşerileri olduklarından, kölelik, hafif ataerkil izler taşımaktaydı. Köleler arasında kadınlar ağır basıyordu. Onların çocukları da, aynı şekilde, efendinin mülkü sayılıyordu.
Kölelik ilişkilerinin zayıf gelişmesi, özgür nüfusun ekonomik ve toplumsal örgütlenme biçimi olan Hint kır topluluğunun özel dengesi ile açıklanıyordu. Sulama sistemini sürdürmek ve geniş cangıl alanların değerlendirme gereksinmesi, çabalarının birleştirilmesini zorunlu kılıyordu. Topluluk üyeleri, aynı anda tarıma ve zanaatçılığa atılıyorlardı. Böylelikle topluluk, yalnız başına kalmaya mahkûm oluyordu, ülke içindeki ekonomik ilişkilerin gelişmesi de gecikmiş bulunuyordu.
Toprak, en yetkili kurum olan devlete ait bulunuyordu. Bu mülkiyet biçimi, ileri gelenlerin yalnızca köleleri sınırsız olarak sömürmelerine değil, vergiler aracılığıyla özgür yurttaşları soymalarına da izin veriyordu. Geniş ve karmaşık bir devlet aygıtı, ileri gelenlerin çıkarlarını savunuyordu.
Asya ve Afrika'nın öteki devletlerinde olduğu gibi, Hint despotizminin ayırdedici özelliği, krallık iktidarının tanrılaştırılmasıdır. Kral, tanrının yeryüzündeki temsilcisi idi. Rahipler topluluğu, bu inanışı, sürdürmekle yükümlüydüler. Hindistan'da, bu dönemde, eski köleci toplumun dini olan brahmanlık, yerini, yavaş yavaş yeni bir dinsel akım olan budizme bıraktı. [sayfa 86]
Budizm de, sınıflı toplumlardaki bütün öteki dinler gibi, ezilenleri manen silahsızlandırmak ve egemen olan sömürücüler sınıfının durumunu sağlamlaştırmakla yükümlüydü.

ESKİ ÇİN
Çin'de Şang (Yin) denilen ilk köleci devlet, MÖ 18. yüzyılda kuruldu. Kölelik düzeni, ancak çok sonra, MÖ 5. ve 3. yüzyıllar arasında açılıp gelişti. 3. yüzyılın sonunda koskoca bir imparatorluk, eski Çin İmparatorluğu kuruldu.
Bu dönemde, köle emeğinin rolü önem kazandı. Köleler, özel kişilere olduğu kadar devlete de aittir. Komşu kabilelerle yapılan bitmez tükenmez savaşlar, ayrıca iç savaşlar (imparatorluğun kuruluşundan önce) bol sayıda köle sağlıyordu. İşlenen suç ve cinayetlerin cezalandırılışı da, önemli bir köle kaynağıydı. Bu, egemen sınıf için çok etkili bir toplumsal baskı aracıydı. Yasalara ve eski geleneklere küçük bir karşı koyma, ağır suç olarak nitelendiriliyordu. Klan aristokrasisinden gelme büyük köle sahipleri, ilkel topluluk kalıntılarının sürdürülmesinde yarar görüyorlardı. Köle haline gelen mahkûmlar, devlete ait oluyordu.
Köle alışverişi, özellikle köken bakımından Çinli olmayan kölelerin alım-satımı, büyük ölçülere ulaşmıştı. Köle emeği, her yerde kullanılıyordu. Büyük çapta köleci özel işletmeler ortaya çıkıyordu. Sahip olunan kölelerin sayısı, büyük mülk sahiplerinin zenginlik ve kudretinin ölçütü haline geldi.

URARTU, HARZEM, KUŞANLAR KRALLIĞI
MÖ 2. binyılın sonları ile 1. binyılın başlarında Transkafkasya'da ve Ermenistan yaylası üzerinde pek önemli olmayan birçok köleci devlet ortaya çıktı. Bunlar arasında, MÖ 9. ve 8. yüzyıllarda büyük bir gelişmeye ulaşmış olan Urartu devletini belirtelim. Asurlu fatihlere karşı savaşımda Urartu, antikçağın en eski, en önemli devletlerinden biri oldu. [sayfa 87] Urartu devleti, bugünkü Transkafkasya Sovyet Cumhuriyeti topraklarının bir bölümünü içine alıyordu.
İlkel topluluk düzeninin önemli kalıntıları ile kölelik ilişkileri, Urartu'yu niteliyordu. Köleler, özel kişilere ve topluluğa ait bulunuyordu. Köle emeği, sulamaya dayanan tarımda geniş olarak kullanılıyordu.
Orta Asya'da, özellikle bugünkü Sovyet Cumhuriyetleri topraklan üzerinde, gene MÖ 1. binyılın başlarında, köleci devletler (özellikle Harzem) kuruldu. Bunlar, MÖ 1. yüzyılın başlangıcında, daha sonra egemenliğini Kuzey Hindistan'a ve Sin-Kiang'a kadar genişleten güçlü Kuşanlar Krallığını oluşturdular. Kuşanlar Krallığı, toplumsal ilişkilerin birbirinden farklı olduğu bölgelerden oluşuyordu, ama yavaş yavaş gelişmiş köleci bölgeler egemen duruma geçtiler. Ensonu, köleci düzen, krallığın bütün toprakları üzerinde yerleşti.

MİNALILAR KRALLIĞI
Eski Arabistan'da, Minalılar Krallığı Yemen'i, Batı Hadramut'u ve Kızıldeniz kıyılarını içine alıyordu.
Burada, klan ve kabile düzeninin güçlü kalıntılarına karşın, kölelik ilişkileri gelişiyordu. Köleler, en çok Afrikalı idiler: Habeş, Nubyalı vb.. Devlet, önemli bir gelişme düzeyine ulaştı; büyük sulama kanalları, bentler, saraylar ve başka yapılar yaptılar.
MÖ 7. ve 6. yüzyıllarda, köleci başka bir Arap devleti olan Saba Krallığı, Mina Krallığını yuttu. Saba Krallığı da, çok gelişmiş bir tarıma sahipti. Saba Krallığının başkenti Maryaba kentinin yakınlarında eski dünyanın ünlü bir bendi bulunuyordu. Bent, yüzyıllar boyunca, Güney Arabistan sulama ağının merkezî yapıtı oldu.
Bazı eski devletlerin tarihinden çıkarılan bilgiler, toplumsal evrim yasalarının evrensel ve dokunulmaz olduklarına tanıklık etmektedir. Her yanda üretici güçlerin gelişmesi, [sayfa 88] ilkel topluluğun parçalanmasına, köleliğin ortaya çıkmasına ve genel olarak despotik, olan köleci devletlerin kuruluşuna neden olmaktadır.

DEVLETLERARASI İLİŞKİLERİN KURULMASI
Çeşitli köleci devletler arasındaki çıkar çatışması, kendi öz ülkesinin köle sahipleri hesabına başka halkların içişlerine karışılması, müdahaleye uğrayan devletleri karşı-önlemler almaya zorladı. Bunun üzerine, en tehlikeli düşman devleti ezmek için, müttefikler aranmaya başlanıyor. Devletin çıkarlarının tanınmasını güven altına alan ya da çıkarlarına zarar getiren ve sonuç olarak da devletler arasında egemenlik ve bağımlılık ilişkileri yaratan devletlerarası anlaşmalar ortaya çıkıyordu.
Bununla birlikte, o çağda, diplomatik ilişkiler henüz çok az gelişmişti. Genel olarak, devletlerarası ilişkiler, devlet başkanları arasındaki yazışmaların ötesine geçmiyordu. Kural olarak, sürekli diplomatik temsilciler yoktu. Elçiler gönderilmesi, henüz düzene girmemişti.
Alıntı ile Cevapla
  #4 (permalink)  
Alt 20-10-2010, 21:11
Sosyalist - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Administrator
 
Standart

İKİNCİ BÖLÜM
AMERİKA'NIN KÖLECİ DEVLETLERİ

BURJUVA bilginleri, özellikle Amerikalı bilginler, Güney ve Kuzey Amerika halklarının özel bir evrim yolu izlemiş olmaları gerektiğini ileri sürerler. Bununla, toplumsal evrim yasalarının evrensel niteliğini, hatta bu yasaların varlığını çürütmeye çalışırlar. Gerçekte, bu iki Amerika kıtası, ilkel topluluğun parçalanışında ve sınıflı toplumun oluşumunda, bir gecikme ile ötekilerden ayrılırlar; bunun, Amerika yerlilerinin fizik ve manevî bakımdan sözde aşağı olmalarıyla hiçbir ilgisi yoktur. Amerika'da insanların yaşamaya başlayışı çok daha sonra olduğundan, yerleşik yaşama geçilmesinden ve üretici güçlerin geliştirilmesinden önce, koskoca iki kıtanın değerlendirilmesi, binlerce yılı gerektirdi. [sayfa 90] Öte yandan, hayvanlar âleminin özel niteliği dolayısıyla, tarım ile hayvancılık arasındaki işbölümü, Amerika'da son derece zayıf oldu, bazan hiç olmadı.
Amerikan toplumunun ağır gelişmesi öyle oldu ki, İspanyollar, Yeni Dünya'da (Avrupalılar Amerika'yı böyle adlandırmışlardı), ilkel düzeni, kabile federasyonlarını ve köleci despotizmi buldular, oysa öte yandan, kapitalizmin kanlı şafağı Avrupa'nın üzerine doğmak üzereydi.
İlk federasyonlar arasında, bugünkü Şili toprakları üzerinde, dört Arokan {mapuches) kabilesinin birliğini belirtelim. Kopolikan ve Lotaro adlı şeflerinin yönetiminde güçlenmiş olan bu kabileler birliği, istilâcıları şiddetli bozgunlara uğrattılar. İspanyollar, Arokanların direnişini kırmayı başaramadılar.

MAYA TOPLUMU
Maya kabileleri, MS 1. yüzyılın hemen başlarında, Yükatan yarımadası ve çevresindeki bölgelerde yüksek bir uygarlık yaratmışlardı. Bu, bir site-devletler kümelenmesi oldu.
Her Maya devleti, bir kent ile ona bitişik bölgelerden oluşuyordu. Devlet başkanı, bütün iktidarı: yasama, yürütme, yargılama ve dinsel yetkiyi elinde toplamıştı. Rahipler ve askerî şefler, en yakın yardımcıları idiler. Kölelik, yaygın bir biçimde uygulanmaktaydı. Köleler, savaşlarla, köle ticaretiyle ve borç yüzünden köleleştirmeyle sağlanıyordu. Eski Çin'de de olduğu gibi, insanlar, işledikleri her çeşit "suç"tan dolayı köleleşebiliyordu.
Tacirler, önemli bir tabaka oluşturuyorlardı. Yükatan'da, maden cevherleri yoktu, bu da. Mayaların, kendi aralarında ve komşu halklarla yaptıkları değişime canlılık veriyordu. Kakao taneleri, para yerine kullanılıyordu.
Bitki örtüsünün yakılması ile açılan tarlalar üzerinde yapılan gezici tarım, ekonomik yaşamın temelini oluşturuyordu. [sayfa 91] Mayalar, mısır, meyve ağaçları, baklagiller, pamuk, kakao vb. yetiştiriyorlardı. Çok usta tarımcılar, mısır gibi bir tahıldan çeşitli türler yaratmasını bildiler. Bu türlerden biri, en turfandası, "horoz ötüşü" diye adlandırıldı.
Maya zanaatçıları yetkin ustalardı: dokumacılar, kuyumcular, silah yapımcıları, taş yontucuları, kemik, ağaç ve taş üzerinde çalışan heykelciler, kuş tüyleri ile süsler yapanlar vb.. Madenlere sahip olmadıklarından Mayalar, avadanlıklar, iş aletleri, silahlar yapmak için obsidiyen (yanardağ camı) denilen, çok sert ve dayanıklı doğal bir cam kullanıyorlardı.
Dinsel ayinler çok karmaşık ve zengindi. Çok sayıdaki kudretli ve korkunç tanrılar, durmadan yeni yeni insan kurbanlar istiyorlardı; bu da, basit çiftçiler ve köleleri korkutuyor ve onları bağımlılık altında tutuyordu. Bununla birlikte, bazı bulgular, sınıf savaşımının zaman zaman kızıştığına inanmamızı sağlıyordu.
Bilgilerin birikimi, tarımsal uygarlığın pratik gereksinmeleri, matematik, gökbilim, tarih gibi bilimlerin ana çizgilerini ortaya çıkardı. Mayalar, yirmi sayısına dayanan bir sayma sistemi yarattı ve sıfırı tanımlamak için özel bir işaret kullandılar. Maya takviminin bir yılı, dakikası dakikasına hesaplanmıştı ve bugünkü takvimimizden çok daha büyük bir kesinlikteydi. Maya halkı, hiyeroglif yazısını icat etti ve geniş ölçüde kullandı. Her jatön dönemi (Maya takviminde genel olarak 20 yıla eşit olan bir zaman dönemi), üzerine geçen dönemin önemli olaylarını anlatan yazıların kazıldığı, taştan bir duvar dikiliyordu. Maya kitapları, akordeon gibi katlanmış özel kâğıttan ve uzun şeritlerden yapılmıştı. Bu kitapların binlercesi, İspanyol papazı Diego de Landa'nın emri üzerine yakılmıştır.
Mayalar önemli mimarlık, heykelcilik ve duvar ressamlığı anıtları bıraktılar.
Maya halkının dağılması, sürekli iç savaşlar, İspanyol [sayfa 92] istilâcılarına, Yükatan'ı ve komşu bölgeleri ele geçirmek, özgün ve zengin bir uygarlığı yoketmek fırsatını verdi.

AZTEKLER DEVLETİ
Birkaç yüzyıl boyunca Meksika yaylası üzerinde, Yükatan'ın kuzeyinde Tenoşkalar ya da Aztek kabileleri tarafından kurulmuş başka bir köleci devlet yaşadı. Dağlık Texcoco gölünün güçlükle erişilebilir adaları üzerine çıkan Tenoşkalar, akraba kabilelere kendileriyle birleşmeyi zorla kabul ettirdiler; ki bu birleşme ilerdeki devletin çekirdeği oldu.
İspanyollar geldikleri zaman, bu birleşmenin bir köleci despotik devlete dönüşmesi tamamlanma yolunda idi. Kabile yönetimi hâlâ vardı, ama çok değişmiş bir biçimdeydi, görevleri de değişmişti. Meksika ovasına, nispeten geç yerleşmiş olan Aztekler, Meksika'nın öteki halkları olan Olmekler'in, Toltekler'in, Mikstekler'in vb. zengin kültürlerini kendilerine malettiler. Ve hızla, çok ileri bir uygarlık olan kendi öz uygarlıklarını yaratabildiler.
Bütün iktidarı elinde tutan devlet başkanı, çok dallanmış yönetim aygıtına, orduya ve rahiplere dayanıyordu. Sürekli savaşlar sırasında, Aztekler, pek çok tutsak ele geçiriyorlardı. Bu tutsakların bir bölümü tanrılara kurban ediliyor, bir kısmı ise köle oluyordu. Köle alım-satımı yanında, borç yüzünden köleleşme de, başka bir kölelik kaynağı idi. Köleler, en yorucu işleri yapmak zorundaydılar; çok kez de bedenî cezalara, ölüm cezasına çarptırılıyorlardı.
Özgür yurttaşlar, Hindistan'daki varnalara ve Babil'in bütün yurttaşlık haklarına sahip olanlar ile "boyuneğen" yurttaşlar arasındaki bölünmeye benzeyen birçok gruplara ayrılıyorlardı. Kabilelerin özgür üyeleri, alt gruplardan birini oluşturuyorlardı. Bunların emeğiyle yaratılan ürünün ilk önemli bir bölümüne, devlet tarafından, ordunun bakımı ve beslenmesi için elkonuyor ve bu, hükümdarın, aristokrasinin [sayfa 93] ve rahiplerin zenginlik kaynağını oluşturuyordu.
Tarım, uygarlığın temeli oldu. Meksika, özellikle Aztekler, dünyaya, kakao, kauçuk, domates, mısır gibi çok değerli bitkileri verdiler. Ekilebilir topraklardan yoksun olan Aztekler, göl üzerinde yapay adalar yaptılar ve bunlar üzerinde yüzen bahçeler, tarım işletmeleri (plantasyonlar) kurdular. Hayvancılık yaygın değildi.
Zanaatçılık çok gelişmişti. Kuyumcular, silah yapımcıları, madenciler, çömlekçiler, pek usta zanaatçılardı. Müzelerde, onların yaptıkları nesneler, bugün bile hayranlıkla seyredilebilmektedir.
Ticaret, dış ticaret de dahil olmak üzere, çok parlaktı. Altın tozu ile dolu çeşitli uzunluklardaki telek sapları, para olarak kullanılıyordu.
Aztekler, kendi piktografik (resimlerle anlatan) yazılarını yarattılar. Bazı kavramları betimlemek için, kuşkusuz, öteki halkların yazılarından aldıkları hiyeroglif işaretlerini de kullanıyorlardı.
Aztek sanatı, özellikle mimarlık, heykelcilik yapıtları, piktografik yazı ile yazılan edebiyat yapıtları, yağlıboya resimler, Azteklerin başkenti Tenoştitlan'ın (bugünkü Meksiko'nun) İspanyol serüvencisi Cortez'in askerleri tarafından barbarca tahrip edilmesi sırasında, hemen hemen tümüyle yakılıp yıkıldı, yokedildi. Korunabilen pek az yapıt, Aztek uygarlığının yüksek düzeyine tanıklık eder.

ŞİBŞA DEVLETLERİ
Hintli (kızılderili) Şibşaların küçük devletleri, bugünkü Kolombiya toprakları üzerinde bulunuyordu. Bilginlerin sahip oldukları bilgiler, bizce, Şibşa toplumunu doğru olarak değerlendirecek ölçüde değildir. Bununla birlikte, az ya da çok, kesinlikle, bunun, köleliğin gelişme yolunda bulunduğu sınıflı bir toplum olduğu söylenebilir. [sayfa 94]

TİAHUANAKO
Amerika'nın en geniş devleti, Tiahuanako ya da yanlış olarak adlandırıldığı gibi "İnkalar İmparatorluğu" oldu.
Tiahuanako tarihi, son derece tahrif edilmektedir. Güney Amerika'nın birçok devletlerinde ve başka yerlerde, okullarda ve üniversitelerde, Tiahuanako'nun "sosyalist", hatta "komünist" düzeninin teorisi öğretilir. Bu tür anlatımların toplumsal nedenini anlamak kolaydır. Bu teorinin temel direklerinden biri olan Fransız Louis Bodin, hemen hemen sosyalist olan bu sistemde, özgür insan ile köle arasındaki ayrım bazan çok güçlükle görülüyordu, diye yazıyordu.
Öyleyse gerçek toplumsal Tiahuanako düzeni hangisidir?
Tiahuanako devleti, hemen hemen bugünkü bütün Peru ve Ekvator toprakları üzerinde, Bolivya'nın, Arjantin'in ve Şili'nin de büyük bir kısmı üzerinde yayılıyordu. Kendilerine, Güneşin ve Ayın torunları diyen İnkalar, ülkede, egemendiler. Başlarında Sapa İnka ("mutlak yönetmen İnka") unvanını taşıyan otokrat bir şef bulunuyordu. Sapa İnka, milyonlarca uyruğunun, kabilelerin ve halkların yazgısını elinde tutuyordu. Askerî şeflerden, sayısız görevlilerden ve rahiplerden oluşan köleci sınıfın çıkarlarını kişileştiriyordu. Sonu gelmez savaşlarda, İnkalar, komşu Hintli kabileleri ve halkları, egemenlikleri altına alıyorlardı. Kimi zaman bunlardan bazılarını yeni topraklar üzerine doğru sürüyorlardı ve onları, yanakonas ("kara adamlar") dedikleri kölelere dönüştürüyorlardı. Eski bir efsaneye göre, ilkin, altıbin Hintli, büyük şefe karşı bir ayaklanmaya katıldıkları için köleleştirilmişti. Kölelerin çocukları da gene köle oluyorlardı.
Asya ve Afrika'da olduğu gibi, toplumun toplumsal ve ekonomik hücresi olan topluluk üyelerinin koşulları, kölelerinkinden çok az ayrım gösteriyordu. Topluluk üyeleri, [sayfa 95] ürünün üçte birini İnka'ya, öteki üçte-birini Güneşe, yani rahiplere teslim etmek zorundaydılar; bundan başka, yerel şeflerin geçimlerini de sağlamak zorundaydılar. Böylece çiftçi emek ürününün üçte-birinden azını elinde tutabiliyordu. Topluluklar, sulama sistemlerinin iyi halde tutulmasına gözkulak olmalı, onarmalara girişmeli, yeni kanallar açmalı, madenler için el emeği sağlamalı, yollar yapmalı ve onarmalıydılar.
Topluluk üyeleri, serbestçe yer değiştirme hakkına sahip değillerdi, görevlilerin ve şeflerin kendilerine verdiklerini yiyebiliyorlar, birörnek giyiniyorlardı. Sapa İnka, İnka aristokrasisi, rahipler, İnkalardan yana geçmiş olan bellibaşlı kabilelerin ileri gelenleri, büyük bir bolluk içinde yaşıyorlardı. Köleler ve topluluk üyeleri, onlar için, görkemli saraylar, altınla ve değerli cisimlerle zengin bir biçimde süslenmiş tapmaklar yapıyorlardı.
İnka köleci devletinin sahip çıktığı topluluklar ve köleler tarafından yaratılan koskoca maddî mallar yığını, kalabalık bir ordu ve bir devlet aygıtının gereksinmelerini karşılamaya yarıyordu.
Tiahuanako tarihi, zorlu sınıf savaşı oluntuları ile doludur. Yenik kabilelerin despotizme karşı başkaldırısı, Keşua dilinde yazılmış "Apu Ollantay" halk dramı gibi ilginç bir edebî yapıtta ifadesini bulmuştu.
Tiahuanako'nun maddî ve manevî kültürü, büyük bir üstünlüğe ulaşmıştı. Sulamak tarım, İnka uygarlığının temelini oluşturuyordu. Usta emekçiler, sayısız kanallar açıyor, sağ yamaçlarını, sulanabilir geniş teraslar haline getiriyorlardı. Bazı bilgilere göre, Tiahuanakolar, otları bile suluyorlardı. İnkalar, kinoa (bir darı çeşidi), mısır, patates, biber, tıbbî bitkiler vb. gibi on kadar bitkinin tarımını yapıyorlardı. Guano (bir çeşit kuş gübresi), verimi artırmak için tarlalarda kullanılıyordu.
Hayvancılık, Amerika'nın başka bölgelerinden farklı [sayfa 96] olarak daha çok gelişti, İnkalar, lama ve aynı cinsten hayvanlar, kümes hayvanları yetiştiriyorlardı. Sürülerin büyük bir kısmı, Sapa İnka'nın malı sayılıyordu.
Önemli sürü sözleşmesine (ceptel) sahip bulunan İnkalar, yük hayvanı olarak lama kullanıyorlardı. Öteki Amerikan halkları gibi, çemberin geometrik tasarımını bölmekle birlikte tekerleği bilmiyorlardı.
İnka zanaatçıları, özellikle dokumacılar, inşaatçılar, çömlekçiler ve madenciler, daha yetkinleşmişlerdi.
İnkalar tarafından yapılan yapılar sağlamdı. Altın, kurşun, kalay ve bakır madenciliğini biliyorlardı. Göktaşlarından demir elde ettikleri, demir cevherini de kullanmak üzere oldukları sanılıyor. Geniş yollar (5-6 metre), araziyi yarıp geçiyordu. Birçok akarsu ve uçurum üzerine asma köprüler kurulmuştu. Su yolu ile taşıma, önemli ulaştırma araçlarından biriydi. Hintliler, akarsular ve göller üzerinde, kürekli ya da yelkenli teknelerle yolculuk ediyorlardı. Özel sallarda, açık denizlerde uzak yolculuklar yapılıyordu. İnka denizcilerinin Orta Amerika'ya ve Meksika'ya değin gittiklerine inanılmaktadır. Bu yolculuklar, ticarî amaçlarla yapılıyordu. Bununla birlikte, iç ve dış ticaret, çok az gelişmişti. Değiş-tokuş, egemen durumdaydı. Bazı kabuklu hayvanların kabukları, para olarak kullanılıyordu.
İnkaların da, Mayalar gibi, hiyeroglif bir yazıları vardı. Ama yazı. Sapa İnka'ya, görevlilere ve yüksek mevkili rahiplere özgü bir şeydi. Hiyerogliften başka, yazışmalar ve çeşitli hesap sistemleri için, kipu, yani "düğümler yazısı" yaygın bir şekilde kullanılıyordu.
Sözlü edebiyat, danslar, müzik, heykelcilik çok zengindi. Dram temsilleri çok yaygındı.
İnkalar takviminde, 12 ay ve 365 gün vardı; ve bu takvim, aralık ayındaki gündönümünden başlıyordu. Her ay, dört "haftaya" ayrılıyordu.
Tiahuanako devleti ve yüksek uygarlığı, Hintli kabilelerin [sayfa 97] aralarındaki çekişmelerden yararlanan İspanyol istilâcılarının darbeleri altında yıkıldı.
Burada, İspanyol silahlarının üstünlüğünü de ihmal etmemek gerekir. Hintlilerin tanımadıkları atlar ve ateşli silahlar, özellikle ilk çarpışmalar sırasında, Hintli savaşçılara dehşet saçıyordu.
Alıntı ile Cevapla
  #5 (permalink)  
Alt 20-10-2010, 21:11
Sosyalist - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Administrator
 
Standart

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
ESKİ YUNAN'DA KÖLECİ DÜZENİN ÖZELLİKLERİ

1. EKONOMİ VE TOPLUMSAL İLİŞKİLER SİYASAL BİÇİMLER
Eski Asya ve Afrika devletlerinden farklı olarak, Yunan'da ve Roma'da kölelik, gelişiminin en yüksek düzeyine varmıştı. Köleci üretim tarzı, burada, despotik ülkelerde olduğundan çok daha çabuk başarı sağladı.
Yunanlılar, sınıflar halinde farklılaşmaya ve devletlerini yaratmaya, MÖ 8-6. yüzyıllarda, yani Asya ve Kuzey Afrika'daki köleci toplumların daha önce önemli bir yolalmış bulundukları bir zamanda başladılar. Yunanlılar ve Romalılar. Mısırlı, Çinli, Babilli ve Hintli tarımcıların ve zanaatçıların binyıllar boyunca yaptıklarını, çok daha çabuk gerçekleştirdiler.
Bir başka deyişle, Doğu ülkelerinde, üretici güçler düzeyi [sayfa 99] ve bunlara uygun düşen üretim ilişkileri ve gene köleci toplumun bütün kurumları, bütünü içinde, köleci oluşumun gelişme temposu üzerinde yansımaktan geri kalamazdı.

YUNAN SİTE-DEVLETİ
Merkezileşmiş despotizmlerin yayılması, genel kural olarak, Asya ve Afrika köleci toplumlarının bir özelliği idi. Toprak ve su üzerindeki devlet mülkiyeti, özgür emekçi topluluklarına bağlanmıştı.
Eski Yunan'da, durum, başka türlü oldu. Orada egemenliğini sürdüren köleci mülkiyet biçimi, eski site-devletine dayanıyordu. Orada, topluluk kavramı, site kavramı ile karışıyordu. Ama, bu, artık Doğuda olduğu gibi emekçilerin bir birliği {association) değil, köle sahiplerinin topluluğuydu. Bütün yurttaşlık haklarına sahip olan bu topluluk üyeleri, ayrıcalıklı bir azınlık oluşturuyorlardı. Onların dışında kalanlar, yalnızca köleler değil, aynı zamanda, haklardan yararlanamayan özgür halktı. Bunlar arasında, her şeyden önce, başka bölge ya da sitelerden gelmiş olan yabancıları söyleyelim.
Site, surlarla çevrili, çevredeki vadinin ya da adanın halkını da içine alan bir kentti. Tehlike halinde, halk da, surların içine sığınıyordu. Halk, aynı şekilde, yönetici organları seçmek, en önemli işleri düzenlemek, bayramlara katılmak vb. için de kentte toplanıyordu.
Bir sitenin toprakları büyük değildi. Korent'in toprakları 880 km2, en büyük Yunan devleti Isparta'nın toprakları 8.400 km2 idi.

SİTELERİN KURULUŞU, ESKİ YUNAN'DA İLKEL TOPLULUĞUN DAĞILIŞININ SONUCU
MÖ 2. binyılın sonları ile 1. binyılın başları arasında, eski Yunanlılarda egemen olan ilkel topluluk düzeni, parçalanmaya, [sayfa 100] dağılmaya başlar. Servetler arasındaki farklılaşmanın etkisi ile, daha sonra tarım topluluklarını oluşturacak olan büyük aileler halinde klanlara ayrışırlar. Tarım toplulukları, babadan oğula geçen mülk haline gelen toprağı aralarında paylaşırlar. Toprağın yalnız bir bölümü hâlâ ilkel topluluğa ait bulunmaktadır. Kabile içindeki yüksek otorite, Yaşlılar Konseyi ve Yetişkinler Meclisidir. Hazineler ve köleler ele geçirmek için yapılan savaşlar, kabile yaşamının bütünleyici bölümüdür. Çözülme evresinde, ilkel topluluk düzeninin ayırdedici özellikleri bunlardır.
Savaşların ve ticaretin, tarım ve zanaatçılık temeli üzerinde gelişmesi, servet eşitsizliğini daha çok belirginleştirdiler.
Paranın ortaya çıkışı, yüksek bir değişim düzeyine tanıklık ediyor. Borçlanma, tefecilik ve ipotek, hepsi birden ortaya çıkıyordu. Yeni ekonomik koşullar, kaçınılmaz olarak, yeni toplumsal biçimler yaratıyordu, ilkel topluluk çağından miras kalan kabilesel birlikler, yani füliler ve kabileler (phratries), özgür insanların borç yüzünden köleleşmeleri, topluluk toprakları üzerinde Yunanistan'ın başka bölgelerinden gelmiş yabancı ya da göçmen köleler yığınının ortaya çıkışı sonunda dağılıyorlardı.
Dağınık klan toplulukları, varlıklarının ekonomik temelini gittikçe daha çok yitiriyorlardı. Gelişmek için birleşmek zorundaydılar. Burada, synnoecisme denilen, toplulukların birleşip kaynaşmaları sürecine tanık olunmaktadır. Servet ve toprak ilişkilerine dayanan yeni bölünmeler, klan biçimlerinin yerini almaya başladılar. Sınıf kurumları, yavaş yavaş eski klan kurumlarının yerini aldı. Halk Meclisi, Yaşlılar Konseyi, aristokratik bir niteliğe, yani bir sınıf nine bürünür. Bu sürecin başlıca çizgileri, MÖ 8-6. yüzyıllarda beliriyor. [sayfa 101]

BORÇLAR YÜZÜNDEN KÖLELEŞMENİN KALDIRILMASI
Sınıf kurumları, nüfusun geniş tabakaları "demos"un (halkın), köle sahiplerine ve aristokratlara karşı savaşımı sırasında oluştular. Bu savaşım sayesinde, halk yığınları, borçlar yüzünden köleleşmenin kaldırılmasını elde edebildi: bu, eski Yunan'da, köleci düzenin başlıca özelliklerinden biri oldu.

ESKİ YUNAN'DA TİRANLAR
Tiranlık eski Yunan'da siteden önce gelen devlet biçimlerinden biri oldu. Kişi iktidarı tiranlık, "demos"un (halkın) klan aristokrasisine karşı zaferi sayesinde oluştu. Ama iktidar, "demos"un en varlıklı tabakalarının ellerinde toplanıyordu, tiran da bu tabakaların temsilcisi idi. Bu tiranlıklar, MÖ 7-5. yüzyıllarda, özellikle Korent, Megare ve Sicyone ve daha başka yerlerde ortaya çıktı.
Sakız adası tiranlığı MÖ 6. yüzyılın ikinci yarısında, Polyrat'ın yönetiminde, en güçlü devrini yaşadı.
Ama tiranlık, köle sahiplerinin oluşturduğu sınıfın çıkarlarını tam olarak karşılayamadı. Çok yayıldığı halde geçici oldu. Site, toplumun ve köleci devletin geçici olmayan başlıca biçimi olarak kaldı.

SİTELERİN ÇEŞİTLİ BİÇİMLERİ
Sitelerin kuruluşu iki yol izledi diyebiliriz. Birinci yolu izleyen sitelerde, bütün köle sahipleri sınıfının iktidarı kurulmuştu - köleci demokrasi denen düzen. Öteki sitelerde, devlet yönetimi, küçük bir grup aristokratın elinde toplanıyordu - oligarşik denen iktidar. İkinci durumda, yurttaşlık halklarından yararlananlar, yurtluklara sahip olanlardı.
Birinci tip devletin klasik örneği; Atina'dır; ikinci tip ise, Isparta'dır. [sayfa 102]

SİTENİN OLİGARŞİK BİÇİMİ (İSPARTA)
Isparta'nın tüm nüfusu, üç büyük gruba bölünmüştü: bütün haklardan yararlanan Spartiatlar (Ispartalılar), özgür ama siyasal haklardan yararlanamayan Preiekler, en-sonu, durumları Spartiatların kölelerinin durumlarına yakın olan İlotlar. Spartiatlar topluluğu üyelerinin mülkü sayılan toprak, tasarruf hakkı olarak, paylar halinde İlotlara verilmişti. Isparta'da site haklarından yararlanabilmek için, toprak sahibi olmak gerekiyordu. Toprağı işleyen ilotlar, üründen ancak küçük bir pay alıyorlardı. Spartiatlar, onları, korku ve buyruk altında tutabilmek için, zaman zaman kanlı baskınlar düzenliyorlardı.
İlotlar, işledikleri toprak gibi, Spartiatlar topluluğuna aitti. Onun için Spartiatlar, İlotları satamıyor ya da başkasına devredemiyordu.
İlotlar sık sık başkaldırıyorlardı. MÖ 464'teki büyük isyanda, nerdeyse Spartiatların iktidarı düşecekti.
Kişi olarak özgür olan Periekler, zanaatçı ya da tacirdiler. Spartiatlardan farklı olarak özel mülkiyet hakkına sahiptiler ve Isparta milislerine katılıyorlardı. Ama Periekler siyasal haklardan yoksundular ve Spartiatlara vergi ödemek zorundaydılar.
Spartiatlar, nüfusun ancak küçük bir bölümünü oluşturuyorlardı. Bununla birlikte kendi içlerinde de daha nüfuzlu ve daha varlıklı bir grup vardı. Spartiatlar topluluğuna başkanlık eden iki kral da, bu gruba aitti. Krallar, ancak Yaşlılar Konseyinin, Jeruzya'nın, iktidarın en yüksek organının, topluluğun oligarşik hükümetinin üyeleri idiler.
MÖ 7. yüzyılın sonunda, Isparta, yarımadanın bellibaşlı kentlerini içeren Peloponez birliğinin başına geçmişti.Geri kalmış köleci devlet Isparta, Yunanistan'da, gericiliğin kalesi oldu; Spartiatlar, köleci aristokrasinin iktidarının kurulmasına ve sürdürülmesine hizmet ediyorlardı. [sayfa 103]

KÖLECİ DEMOKRASİ (ATİNA)
Atina devleti, başka türlü kuruldu ve gelişti. Verimli topraklara sahip olmayan, ama gümüş, iyi cins kil, büyük mermer yatakları bakımından zengin olan Atina, zanaatçılık ve ticaretini çabuk kurdu. İyi limanlara sahip oluşu, denizciliğin ortaya çıkmasını kolaylaştırdı.
Başlangıçta, yargıçların, rahiplerin ve askerî şeflerin görevlerini de kral (basileus) üzerine alıyordu. Başkenti Atina olan Attika'yı yönetiyordu. Ama ekonomi geliştikçe iktidar, Öpatridlere, yani ileri gelen toprak sahiplerine geçiyordu. Halkın, demosun, bu değişiklikten kazanacağı bir şey yoktu. Öpatridler, Attika'nın en iyi topraklarını ele geçirdiler. Değişim genişliyor, tefecilik ortaya çıkıyor, borç karşılığı köleleşme yaygınlaşıyor. Toplumsal savaşım keskinleşiyor.
Efsaneye göre, MÖ 621'de, Drakon, aşırı bir gaddarlığın yasalarını yayınlıyor. Bu yasalar, özel mülkiyeti savunacak, ona zarar verenleri hiç acımadan cezalandıracaktı. Ama MÖ 6. yüzyılın başlarında, köleleşmiş olan halk içindeki karışıklıklar ciddileşiyor. Aristokrasi, ödün vermek zorunda kaldı, çünkü hoşnut olmayanlar arasında zengin tüccarlar ve zanaatçılar da vardı. Bunlar, serveti ellerinde tutuyorlardı, ama pratikte, Areopaja (bilginler, yargıçlar meclisine) ve Yaşlılar Konseyine ait bulunan iktidardan uzaklaştırılmışlardı.
Areopaj, her yıl, aristokratlar, yani öpatridler arasından seçilen ve 9 üyeden oluşan kurulların başkanları olan arkontlarla yenilenmekteydi.

SİTENİN EVRİMİNDE BÎR AŞAMA SOLON REFORMLARI
594'te, Solon, arkont seçildi. Toplumsal kargaşalıklar devresinde hakem seçildi ve demosun yararına olan reformları [sayfa 104] kabul etmek zorunda kaldı. Toprak ipoteği yürürlükten kaldırıldı, eski borçlar hükümsüz sayıldı ve borçlu yurttaşların köle olarak satılmaları yasaklandı.
Solon tarafından alınan öteki önlemler, zanaatçılığın ve ticaretin hızla ilerlemesine yardım etti. Miras özgürlüğü, klan geleneklerini zedeledi. Askerî demokrasi döneminde olduğu gibi, bütün erkek yurttaşların katıldıkları, Genel Yurttaşlar Meclisi, yeni baştan, Atina'nın siyasal yaşamında önemli bir rol oynadı. Bununla birlikte, yurttaşlar, servetlerine göre dört sınıfa bölünmüşlerdi.
Yalnız birinci sınıf (pentacosiomedimnes) ve ikinci sınıf (cavalier-atlılar) yurttaşlar, bütün siyasal haklardan yararlanıyorlardı. Örneğin, yalnız onlar arkont seçilebilirlerdi ve, bunun sonucu olarak, areopaj üyesi olabilirlerdi. Üçüncü sınıf, yani zöjitler ve dördüncü sınıf, yani tetler, areopaj üyesi olamazlardı. Mecliste bu son iki sınıfın üyeleri seçici idiler, ama kendileri seçilemezdi.
Areopaja paralel olarak, bir başka siyasal kurum olan Dörtyüzler Konseyi de vardı. Bu, daha demokratik bir kuruluştu; yalnızca ilk iki gruptaki yurttaşlar değil, üçüncü gruptaki yurttaşlar da bu konseye girebiliyordu. Areopaj, işlerin genel yönetimini üzerine alıyor, en yüksek mahkemenin görevlerini yapıyordu; Dörtyüzler Konseyi ise, meclisin toplantı dönemleri arasında, günlük yönetim işlerini, geciktirmeden yürütüyordu. Tetlerin katıldıkları halk mahkemesi helie de kuşkusuz aynı dönemde yaratılmıştı.
Solon reformları servet ilkesini öne çıkardı ve böylece, Yunan sitesinin temeli olarak, köleci mülkiyetin evriminde önemli bir aşama yaptı. Bununla birlikte, bu reformlar, melez reformlardı.
Demosun bağrındaki zengin tabakalar, devlet yönetimine katılma olanağını elde ettiler. Klan aristokrasisinin egemenliği, her ne kadar ortadan kaldırılmadı ise de, tehlikeye düştü. Fililer (Phulai) biçimindeki eski bölünme kaldırılmadı. [sayfa 105] Aristokratlar, bu zorunlu ödünleri verdi, ama yıkılan toplumsal düzeni yeniden kurmak planlarını da elden bırakmadılar.

KÖLECİ SİTE KESİN BİÇİMİNİ ALIYOR
Köleci sitenin bellibaşlı çizgileri, MÖ 6. yüzyılın sonunda ve 5. yüzyılın başında kesin olarak biçimleniyor. Klana özgü bölünmenin yerine, toprağa özgü bölünmeyi koyan Klisten (Clystène) reformları sözkonusudur. 30 yönetim bölgesi-trittyes, kuruldu. Bundan böyle üç trittyes, toprağa özgü yeni bir filiyi oluşturuyordu. Bu fili de kendi içinde demeslere, en küçük toprak ve yönetim birimlerine bölünüyordu. Areopaj, eski önemini yitirdi. "Dörtyüzler Kon-seyi"nin yerini, fililer tarafından nispî temsil şeklinde (fili başına 50 konsey üyesi olmak üzere) seçilen "Beşyüzler Konseyi" aldı.
"Beşyüzler Konseyi", Meclis görüşmelerinden önce başvurulması gereken yer oldu. Komutanlar kollegyumu, daha sonra en yüksek yürütme organı oldu. Her filiden bir temsilciyi içeriyordu.
Atinalı yurttaşların sayısı, dışardan gelen ve kişi olarak özgür, ama siyasal haklardan yararlanamayan meteklerin zararına olarak arttı.
Klan aristokrasisi dağılmış bulunuyordu. Artık fililer tarafından oylama yapılan Meclis, eski önemini yitirmişti.
Ensonu, köleci ilişkilerin en net bir sistemi oluştu. Köleler ve köle sahipleri, uzlaşmaz-karşıt başlıca iki sınıf oldular. Köleler, bütün yurttaşlık haklarından ve siyasal haklardan yoksundular.
Köle sahipleri sınıfı, büyük toprak sahiplerinin, zanaat atelyeleri sahiplerinin, tacirlerin ve tefecilerin oluşturduğu özgür nüfusla özdeş değildi. Ama çoğunluğu oluşturanlar, emekçiler, küçük zanaatçılar, çiftçiler, emekçi nüfusun diğer başka kategorileriydi. [sayfa 106]
Atina'da köleci aristokrasinin sağlamlaşması, Isparta da büyük bir tepki yarattı. Teb ve Öbe aristokratlarının müttefiki Ispartalılar, Atina Cumhuriyetine saldırdılar. Köleci demokrasi kazandı; Atinalılar, yalnız kendi düzenlerini sürdürmekle kalmadılar, etkilerini Attika'nın ötelerine kadar genişlettiler.
MÖ 5. yüzyıl, Atina'nın ve demokratik düzenin açılıp gelişmesi dönemi oldu. Demokrasi düzeni, Perikles'in yönetiminde en yüksek gelişme düzeyine vardı. Halk Meclisi, düzenli olarak, her ay dört kez toplanıyordu ve bütün yurttaşlar Meclise katılıyorlardı. Mecliste tartışılacak konuları hazırlayan, "Beşyüzler Konseyi" idi. Konsey, günlük siyasal, yönetsel ve askerî işleri yürütmeye devam ediyordu.
Bütün yurttaşlar seçme ve seçilme hakkına sahipti; yalnız Atina'nın herhangi bir kurumuna değil, mahkemeye, "Beşyüzler Konseyi"ne, komutanlık görevlerine de kabul ediliyorlardı. Ama bu, daima, bir köle sahipleri demokrasisi idi. Yalnızca özgür erkek yurttaşlar, yani küçük bir azınlık, Meclise katılıyordu. Zaten, bütün özgür yurttaşlar, yurttaşlık haklarından pratik olarak, yararlanamıyorlardı. Attika köylüleri, Meclise seyrek olarak katılıyorlardı; onlar, Atina'ya iki-üç günlük yolda oturuyorlardı. Her ne kadar Atina'nın nüfusu 30.000-35.000 idiyse de, gerçekte Halk Meclisine katılanlar, yalnızca 2.000-3.000 kişiydi.
Köleleri ve kendi sitesinin özgür yurttaşlarını sömürürken, Atina köleci aristokrasisi, giderek, Atina'ya bağlı siteleri de sömürüyordu.
Alıntı ile Cevapla
  #6 (permalink)  
Alt 20-10-2010, 21:12
Sosyalist - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Administrator
 
Standart

ESKİ YUNAN KOLONİLERİNİN KURULMASI
Siteler azçok kurulunca, kolonilerin kurulması da başladı. Kolonlar (Koloni kuranlar) en başta, Yunanistan'ın, klan aristokrasisinin iktidarı ele geçirdiği bölgelerinden geliyorlardı. Klan aristokrasisi, toprağı kendi ellerinde toplayarak ve topluluk üyeleri yığınını yoksulluğa mahkûm ederek, onları, [sayfa 107] yurtlarını bırakmaya zorluyordu. Göçenlerin arasında, hem yoksullaşmış yurttaşlar, hem de köle emeğinin rekabeti karşısında iflâs eden zanaatçılar, küçük ve orta çiftçiler vardı. Kolonlar arasında, siyasal nedenlerle göçen aristokratlar da bulunuyordu.
Tacirlere gelince, onlar, buğday, tuz, çeşitli madenler ve köle edinmek için, uzun yolculuklara çıkıyorlardı.
MÖ 8-6. yüzyıllarda, Yunan kolonileri, Fransa'nın, İspanya'nın, İtalya'nın Akdeniz kıyılarında, Nil deltasında, Karadeniz ve Azak denizi kıyılarında görünüyorlardı. Böylece metropolle sıkı ekonomik ve kültürel ilişkiler sürdüren bağımsız siteler kuruldu.
Yunan kolonilerinin kurulması, Yunanlıların kendi yazgısı üzerinde ve Yunanlıların sıkı ve sürekli ilişkiler kurdukları halkların yazgısı üzerinde ağır basan bir rol oynadı.

YUNAN SİTESİNİN EKONOMİK TEMELİ
Yunan devleti, sayıları epeyce artmış olan kölelerin acımasızca sömürülmesi sayesinde gelişiyor, gönence erişiyordu. Köleler, savaş tutsakları arasından seçiliyor ya da köle tacirlerinden sağlanıyordu. Zanaatçılık, denizcilik, ticaret, sanatlar, gelişmelerini, köle sömürüşüne borçluydular.
Atina'da, köle çalıştıran birçok atelye {ergasteries) beliriverdi. Bunların çoğu küçük atelyeydi, ama bazı durumlarda, çalıştırdıkları kölelerin sayısı, yüzü geçiyordu. El emeğinin bu basit elbirliği, emeğin üretkenliğini artırıyordu.
Yunan ekonomisinin özel niteliği, toplumsal işbölümünün belirginleşmesidir, ki bu da, meta üretimini geliştiriyordu. Atina büyük bir ticaret merkezi haline geldi.
Köleci ekonomi, üretici güçlerin ilerleyişini büyük ölçüde kolaylaştırırken, daha sonra ilerlemenin engeli haline geldi. Kölenin, kendi emeğinin üretkenliğini artırmakta, aletleri ve çalışma alışkanlıklarını geliştirmekte bir çıkarı yoktu. Avadanlıkları özenle kullanmıyor, sık sık da kırıyordu. [sayfa 108] Onun için, efendisi, ona, çok kez en ilkel aletleri veriyordu. Köleler, çağın, başlıca üretici gücünü oluşturuyorlardı. Ama onlar, o denli çetin koşullarda yaşıyorlardı ki, çok kez pek genç yaşta ölüyorlardı. Ekonomi geliştikçe, köleler daha çok artıyor ve onların varlıkları dayanılmaz bir durum alıyordu. Böylece, Yunan köleci toplumu, bir yandan açılıp gelişirken, bir yandan da kendi başlıca üretici gücünü daha çok tahrip ediyordu.

EL EMEĞİ İLE ZİHİNSEL EMEK ARASINDAKİ KARŞITLIK
Yunanistan'da ve daha sonra Roma'da köleci ilişkilerin genişlemesi, ta Asya ve Afrika köleci despotizmlerine değin varan zihinsel emek ile el emeği arasındaki karşıtlığın güçlenip belirginleşmesine yardımcı oldu. Bu karşıtlığın belirginleşmesinin nedeni, yalnızca, fizik olarak çalışmak zorunluluğundan kurtulmuş olan köle sahiplerinin kendilerini zihinsel uğraşlara, yönetime, hukuk bilimine, mahkemelere, sanatlara ve edebiyata vb. verebilmeleri olgusunda yatmamaktadır.
Önce Yunan'da, daha sonra Roma'da, geniş halk yığınlarını saran her çeşit el emeğinin horgörülmesi, el emeği ile zihinsel emek arasındaki uçurumun derinleşmesinin başlıca nedeni oldu.
Köle sayısının daha önce görülmemiş bir biçimde artması, el emeğini, özgür bir insana yakışmayan, onur kırıcı bir uğraş sayan özgür köylü ve zanaatçıların gitgide yıkımına neden oluyordu.
Kölelik çağında doğmuş olan bu açık karşıtlık, insanın insan tarafından sömürülmesi üzerine kurulan sonraki bütün ekonomik ve toplumsal biçimlerde sürüp gitmiştir.

YABANCILARIN SALDIRISINA KARŞI SAVUNMA
Yunan siteleri, birçok kez, yabancı saldırıları püskürtmek zorunda kaldılar. [sayfa 109]
Perslerin saldırısı, MÖ 6. yüzyılın sonundan 5. yüzyıla değin, büyük bir tehlike oluşturdu. Hindistan'dan Mısır'a değin yayılan büyük köleci Pers İmparatorluğu, MÖ 6. yüzyılda kurulmaya başlamıştı. Bu yüzyılın ikinci yarısında, Persler, Küçük Asya'nın Akdeniz kıyılarındaki Yunan sitelerini ele geçirdiler ve burayı satraplıklarından (valiliklerinden) biri yaptılar. Persler, MÖ 512 yılında, kuzeyde, İskitler e karşı yenilgiyle sonuçlanan bir sefer açtılar. Yunanlıların gözünde, Perslerin saygınlığı, bu yenilgiden sonra azalmış oldu.
MÖ 500 yılında, Küçük Asya'nın çok büyük bir Yunan kenti olan Milet'te, öteki Yunan kentleri tarafından da desteklenen, bir isyan patlak verdi. Başlangıçta zafer kazanan isyancılar, Pers ordusunu yendiler ve satraplığın başkenti Sardes'i ele geçirdiler. Ama ellerinde, ancak önemsiz kuvvetler bulunan Küçük Asyalı Yunanlılar, öteki Yunan devletlerini yardıma çağırdılar. Yalnız Atina ve bazı Öbe kentleri, birkaç gemi yollayarak, çağrıya karşılık verdiler. Bu arada Persler, kalabalık bir ordu topladılar ve karşı-saldırıya geçtiler. Yunanlıların zorlu direncini kırdıktan sonra Milet'i aldılar, yaktılar ve böylece kentin bütün sakinlerini ya öldürdüler ya da köle yaptılar. Pers kralı Darius, "toprak ve su" istemek (yani egemenliği altına girmelerini istemek) üzere bütün Yunan devletlerine, elçiler gönderdi. Birçok Yunan kenti teslim oldu. Yalnız Atinalılar ve Ispartalılar, Darius'un teslim çağrısına, elçileri katlederek karşılık verdiler. Dev bir donanmanın koruduğu Pers ordusu, Çanakkale'yi geçmeye başladı. Ama şiddetli bir fırtına sonunda, Pers gemileri battı ve ordu geri dönmek zorunda kaldı.
İki yıl sonra (MÖ 490'da) Persler, Attika'ya çıktılar, Atina büyük bir tehlikeyle karşı karşıyaydı. Isparta aristokrasisi, demokratik cumhuriyete yardım etmek için, hiç ivmedi. Yalnız, küçük Plate kenti, zayıf bir yardımcı birlik [sayfa 110] gönderdi. Maraton çarpışmasında, Persler, şiddetli bir saldırıya uğradılar ve savaş alanı üzerinde 6.000 ölü bıraktılar. MÖ 480'de, Persler yeniden askerî saldırıya giriştiler, Kalabalık bir ordu, koskoca bir donanmanın desteği ile Trakya'dan geçerek, Balkan yarımadasına doğru yöneldi. Sitelerin çoğunluğu, Perslere karşı koymaya cesaret edemediler. Atina ve Isparta gibi birkaç Yunan devleti, kendilerini korumak için birleştiler.
Pers birlikleri, Orta Yunanistan'a geçit veren Termopil boğazına geldikleri zaman, müttefiklerin elinde, henüz, örneğin 300'ü Ispartalı savaşçı olmak üzere önemsiz bir kuvvet vardı. Ispartalılar ve kralları Leonidas, son neferlerine kadar savaş alanında öldüler; ama bu sayede, müttefiklerinin kuşatılmasını önlediler.
Yunanlıların dişediş karşı koymasına karşın, Persler, Termopil'i zorladılar ve merkezî Yunanistan'a akın ettiler. O zaman savaş iyice kızıştı. Atinalılar, kadınları, çocukları, yaşlıları ve değerli şeylerini, Salamin ve Egde adalarına taşıdılar. Sonunda, Pers donanmasını ezici bir bozguna uğratmayı başardılar. 479'da Yunanlıların birleşik ordusu, Pers kara ordusunu yendi.
Perslere boyuneğmiş olan siteler, yabancı boyunduruğunu sarstılar ve ayaklandılar. Son çarpışma, 449'da, Milet ayaklanmasından yarım yüzyıldan fazla bir zaman sonra oldu. Persler, Kara Yunanistan'dan, adalardan ve Küçük Asya'nın Akdeniz kıyılarından çekilmek zorunda kaldılar.
Yunanlılar, özgürlükleri ve bağımsızlıkları için savaşmışlardı. Onların zaferlerinin başlıca nedeni işte buradadır. Pers ordularına gelince, bunlar, özellikle ele geçirilmiş topraklar üzerindeki kabileler ve topluluklar arasından toplanmışlardı ve Pers kralları için savaş kazanmakta hiçbir çıkarları yoktu ve savaşın sonucu onları ilgilendirmiyordu.
Med savaşları sırasında, Yunan siteleri, pek çok savaş [sayfa 111] tutsağı ele geçirdiler ve bunları, köle haline getirdiler. Bu, bütün yarımada üzerinde, özellikle köle akınının çok güçlü olduğu Atina'da, köleci ilişkilerde yeni bir ilerleme ile sonuçlandı.
Perslerin Akdenizdeki egemenliklerinin yıkılması gibi, bu geniş bölgede Yunan tacirlerinin durumunun sağlamlaşması da, Yunanistan'ın geleceği üzerinde büyük bir etki yaptı. Askerî zafer, sitelerin bu zaferi izleyen açılıp gelişmelerinin belirleyici koşullarından biri oldu.

SİTELER SİSTEMİNİN BUNALIMI

Eski Yunanistan'ın köleci site-devletleri sisteminin bunalımı ile sonuçlanan olaylar, MÖ 5. yüzyılın sonuna ve 4. yüzyılın başına değin uzanır.
Bunalım, özellikle ekonomik ilişkilerin, sitelerin siyasal sınırlarını pek çok aşmasından ileri geliyordu. Şimdi sitelerin ekonomisi, köle emeğinin gittikçe daha çok sömürülmesine dayanıyordu. Özgür insanlar olan köylülerin ve zanaatçıların daha önce ağır basan bir rol oynamış olan emekleri, kısa zamanda önemini yitirdi. Kölelerin sayısı, ticaret ilişkilerinin genişlemesi, aynı zamanda Yunan devletleri arasında pek sıklaşan çatışmalar ve savaşlar nedeniyle artıyordu. Sonu gelmez askerî ve siyasal kargaşalar, özgür köylülerin durumunu tehlikeye atmaktan başka bir işe yaramıyordu. Toprak, köle sahiplerinin elinde toplanıyordu. Yoksullasmış köylüler, kentlere gelip, kentlerin aşağı tabakalarının saflarına katılıyor; özellikle işsiz-güçsüz tabakasını, "lumpenproletarya"yı artırıyordu. Yoksullar ve zenginler arasındaki çelişki, durmadan büyüyordu. Yurttaşlar arasındaki eski göreli birlik, artık geçmişe ait bir şeydi. Yapıtlarından birinde, Platon, kentin, zenginlerin ve yoksulların kenti olmak üzere, ikiye bölünmüş olmasından yakınır.
Özgür köylülerin mülklerinin, yetersizliğinin, köleliğin [sayfa 112] genişlemesi sonucu, zanaatçı emeğinin derece derece azalmasının, ekonomi üzerinde, daha başka kötü etkileri de oldu. Köle emeğinin gittikçe daha geniş ölçüde kullanılması, tekniğin yetkinleşmesini ve, bütünü içinde, üretimin gelişmesini engelliyordu. Sonunda, siteler sistemi de bundan etkilendi.
Büyük yurttaş yığınlarının yoksullaşması, sitenin askerî gücünü baltaladı ve ücretli askerliğin geniş ölçüde yayılmasının nedeni oldu. Her ne kadar bütün içinden bazı kentler ve bazı adalar (örneğin Tebler tarafından yönetilen Attikobeosya ittifakı) yükselip ortaya çıkıyorsa da, Helen ülkesi tümüyle zayıflıyor ve çökmeye başlıyordu.
Siteler sisteminin bunalımının siyasal nedenleri arasında, başında Isparta ve Atina Konfederasyonu olmak üzere, Peloponez Birliğini birbirine düşüren Peloponez savaşları (MÖ 431-404) sonunda, sitelerin kuvvetten düşmelerini ve zayıflamalarını da saymalıyız.

MERKEZİLEŞEN KÖLECİ DEVLETİN BİLLURLAŞMASI
Sitelerin zayıflaması dönemi, Balkan yarımadasının kuzeyinde yeni bir köleci devlet olan Makedonya'nın doğuşu ve hızla ilerlemesi ile aynı zamana raslar. Köleci toplumun içindeki çelişkiler, Makedonya'da, Yunanistan'da olduğu kadar belirgin olarak kendilerini ortaya koymamışlardı. Makedonya ordusunun temelini oluşturanlar, özgür köylüler, topluluk üyeleriydiler. Askerî seferlerle siyasal manevraları da birlikte yürüterek Kral Filip II, iç çelişkilerle parçalanmış olan Yunan site cumhuriyetlerini kendi egemenliğine boyuneğdirmeyi başardı. Filip'in MÖ 377'de Korent'te topladığı kongre, bütün Yunan devletleri arasında barış ilân etti, aralarında savaşmalarını yasakladı ve Perslere karşı savaş açtı.
Böylece Yunanistan (Isparta'yı saymazsak) birleşmiş oldu. Meta üretiminin artışının ve siteler sistemindeki bunalımın önceden belirlediği bütün evrim, birleşmeyi zorunlu [sayfa 113] kılıyordu. Ama birlik, zorla kabul ettirildi ve yabancılar tarafından gerçekleştirildi.

YUNAN-MAKEDONYA FETİHLERİ
Nesnel olarak, Yunan devletlerinin birleşmelerinde ve aralarında barış yapmalarında, geniş yığınların da çıkarları vardı. Savaşlar ve bitmez tükenmez çatışmalar, onlara çok pahalıya maloluyordu.
Bu birleşmenin gerçekleştirilme biçimi, gene de açık bir hoşnutsuzluk yarattı. Bu yüzden Korent kongresi, 337'de İran'a savaş ilân etti; halk yığınlarının hoşnutsuzluğunun yönünü değiştirecek olan bu savaş, aynı zamanda Makedonyalı şeflere, Doğunun sayısız hazinelerine sahip olmayı, yabancı ülkelerin ele geçirilmesini, kalabalık bir nüfusun kulluk ve köleliğini vaadediyordu.
Pers İmparatorluğuna karşı seferleri yöneten, antikçağın ünlü askerî ve siyasal şefi Büyük İskender oldu.
Onun komutasındaki Yunan-Makedonya orduları, kısa zamanda (MÖ 334'ten 327'ye kadar) Küçük Asya'yı, Suriye'yi, Filistin'i, Fenike'yi, Mısır'ı, Mezopotamya'yı, İran'ın tamamını, Orta Asya'nın, Hindistan'ın bir bölümünü ele geçirdiler.
İskender'in yenilmez ordularının ilerleyişi, ancak, Orta Asya'da, bugünkü Sovyetler Birliği toprakları üzerinde, yerel kabileler tarafından durduruldu.
Askerî üstünlük ya da büyük askerin dehası, Yunan-Makedonya birliğinin başarısını açıklayan tek neden değildir. Başta gelen neden, Perslerin boyunduruk altına aldığı ve Pers aristokrasisi hesabına savaşmak istemeyen birçok kabile ve halkların hoşnutsuzluğuydu. Çok kez, bu kabile ve halklar bile, İskender'in ordusuna yardım ediyorlardı. Öte yandan, sınıf egemenliğini elinde tutmak kaygısında olan yerel aristokrasi de, fatihlerle, kendi isteğiyle uyuşup anlaşıyordu. [sayfa 114]
İskender, Babil'i, boyutları bakımından tarihte daha önce eşi görülmemiş büyüklükteki koskoca devletinin başkenti yaptı.

SİTELER SİSTEMİ İLE DOĞU DESPOTİZMLERİ REJİMİNİN SENTEZİ
YUNAN-MAKEDONYA-HELEN DEVLETLERİ

Yunan-Makedonyalılar, Asya ve Kuzey Afrika ülkelerinde Yunan uygarlığının gerçekleştirmelerini yaydılar, öte yandan kendileri de Doğu halklarının kuvvetli etkisi altında kaldılar.
Yunan dünyası ile Doğu dünyası arasında daha MÖ 2. binyıllarından beri kurulmuş olan ilişkiler, artık iktisadî, toplumsal, siyasal, ideolojik vb. gibi çeşitli alanlara yayılıyordu. Yunan dünyası ile Asya ve Afrika'nın eski monarşilerinin bu karşılıklı etkileri, içice girmeleri, birbirlerini zenginleştirmeleri, özet olarak, helenizm kavramını belirler. Bu terim, genellikle Büyük İskender'in fetihleri çağını ve Roma fetihlerine değin süren helenistik devletlerin gelişme dönemini belirtir.
Yunan-Makedonyalılar gittikleri yerlere, kökleşen siteler sistemini de götürdüler. Ama Doğuda, site, bağımsız köleci bir cumhuriyet olmadı. Bazı ayrıcalıklara sahip olmakla Birlikte, hükümdar (monark) tarafından denetlenen bir kent oldu. Bir yandan, siteler sistemi, oldukça dar bir ilanı kaplıyordu. "Hora" topraklarının büyük bir bölümü üzerinde, köleci despotizm düzeni egemendi. Hora, kırlık elleri ve ayrıcalıklardan yararlanmayan kentleri içine alıyordu. Öte yandan, İskender tarafından ele geçirilen devletlerde, köleliğin eski biçimleri ile Asya'da varlığını sürdürmüş olan daha ilkel biçimleri birbirine karışıyorlardı. Fatihlerin ardısıra giden Yunan ve Makedonya zanaatçıları, kendi deneyimlerini ve sanatlarını da birlikte götürdüler ve karşılığında Doğulu meslektaşlarının sanatlarını öğlendiler. Zanaatçılığın gelişmesiyle birlikte, ürünlerin değişmesinde [sayfa 115] ve ticarette bir artış görüldü. Yunan-Makedonyalılar ile Asya ve Afrika halkları arasında gelişen ilişkiler, yerel aristokrasi ile yeni gelenler arasında dereceli bir kaynaşmanın oluşmasına yardım etti; "helen" terimi etnik (ırkî-kavmî) karakterini yitirdi ve bir sınıf anlamı kazandı. Her aristokrat, milliyetinden bağımsız olarak, bir "helen"di.
İlk bakışta, İskender'in bıraktığı koskoca imparatorluk sağlam gibi görünür. Ama, köleler ile efendiler arasındaki, yenenler ile yenilenler arasındaki, siteler ile hora arasındaki, köle sahiplerinin çeşitli grupları arasındaki çelişkiler ve özellikle ekonomik birliğin bulunmayışı, bu imparatorluğu kısa ömürlü, geçici bir varlık haline getiriyordu.
323 yazında, bu büyük başkomutan kendi yerine birini seçmeye zaman bulamadan öldü. Koskoca imparatorluk, önem bakımından birbirinden farklı bir sürü bağımsız krallıklara bölündü; bu krallıkların bağrında az önce söylediğimiz çelişkiler ağırlaşmaya ve şiddetlenmeye devam ediyordu.
Alıntı ile Cevapla
  #7 (permalink)  
Alt 20-10-2010, 21:12
Sosyalist - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Administrator
 
Standart

2. İDEOLOJİ VE KÜLTÜR

Köleci ilişkiler kurulup geliştikçe, eski Yunan'da, özel bir ideoloji oluşuyordu. Bu, bazı dinsel ve felsefî görüşlerden yararlanarak, kendi egemenliklerini sürdürmek isteyen köle sahiplerinin ideolojisi oldu. Köle sahiplerinin egemen sınıfı arasında ortaya çıkan toplumsal ve siyasal çatışmalar çeşitli felsefî anlayışlar arasındaki savaşımda yansıyordu.
Yunan halkının göz kamaştırıcı gerçekleştirmeleri, kültürde, özellikle Avrupa kültüründe çok büyük bir rol oynadı.

EGE UYGARLIĞI DENİLEN GİRİT-MİKEN UYGARLIĞI
Eski Yunan'ın zengin kültürü, kökenlerini, MÖ 3. ve 2. binyıllarının eski köleci toplumlarının kültüründen, Miken, [sayfa 116] Kara Yunanistanı, Girit, Ege Denizi adaları ve Batı Küçük Asya (Truva) kültüründen alır. Girit-Miken ya da Ege uygarlığı denen uygarlık, sonraki kuşaklar tarafından benimsendi, yeniden canlandırıldı ve zenginleştirildi. Yunan edebiyatının ilk örnekleri, MÖ 2. binyıllarına uzanır.
Eski dünyanın mimarlık ve plastik sanatları (çok renkli seramik ve yağlıboya duvar resmi), doğuşlarını, Ege uygarlığına borçludur. Müzik ve şiir hakkında da, aynı şey söylenebilir. Arkeolojik kazılar, Giritlilerin, Miken'de oturan Aşenlerin ve Truvalıların yaptıkları büyük sarayları, heybetli kaleleri, yolları, sulama tesislerini ortaya çıkarmaktadır. Bu kazılarda, süslü kakmalarla işlenmiş silahlar, altın ve gümüş mücevherler ve avadanlıklar bulunmaktadır.

HOMEROS TOPLUMUNUN KÜLTÜRÜ
Homeros'un ilyada ve Odiseus destanları, antikçağın baş yapıtlarıdır. Homeros, kendisinden önce halk ozanları tarafından yaratılmış olan türküleri derledi ve yeniden canlandırdı. Başlangıçta sözlü yapıtlar olan ve 6. yüzyıldan başlayarak Atina'da kaleme alman Homeros'un şiirleri, MÖ 11 -8. yüzyıllarda, Ege Denizi havzasında, ilkel topluluk evresinde bulunan kabilelerin büyük akını sonunda yıkılan, daha eski köleci devletlerin kalıntıları üzerinde kurulmuş Yunan toplumunun anıtıdır. Bu yapıtlarda yansılanan genç Yunan toplumu, homerik toplum adını almıştır. 19. yüzyılın Rus eleştirmeni V. Bielinski'nin benzetmesine göre, "Homeros'un sanat dehası, işlenmemiş efsane ve halk türküleri filizlerinin içinden geçerek, işlenmiş altın biçiminde aktığı bir yüksek fırın oldu".

YUNAN MİTOLOJİSİ
Homeros'un şiirlerinde ve eski Yunan'ın öteki manzum yapıtlarında, somut yaşamı yansıtan gerçekçi konular, efsanelerle [sayfa 117] içice giriyordu. Yunan efsaneleri, kökenlerini, ilkel topluluk dönemindeki Ege Denizi havzası sakinlerinin dinsel betimlemelerinden alır. Ama, Yunan mitolojisi, bunların tek mirasçısı olmadı. Eski halklarının dinsel anlayışları, eski Yunan folkloruna, daha sonra edebiyat ve sanatına damgasını vurdu. Dine benzeyiş bakımından, mitoloji, doğanın çevrelediği ilkel insanların ve insan yaşamının gerçeksiz betimlemesi idi. Bu, suyun, havanın, ateşin ve toprağın mitolojik anlatımında da böyleydi.
Açılıp geliştiği ölçüde, mitolojinin dinsel temeli açığa çıkıyordu. Eski Yunanlıların Olimpos dini başlıyordu.

MİTOLOJİK OLİMPOS DİNİ
Olimpos dini, Yunanlıların oturduğu bütün bölgelerde azçok türdeş dinsel inançların oluştuğu MÖ 6. yüzyıla doğru ortaya çıktı. Bu inançlar, en büyükleri Zeus olan tanrılar ailesinin oturduğu kabul edilen Olimpos dağından ötürü, Olimpos dini diye adlandırılan dini oluşturdu. Olimpos dininde, herhangi bir örgütlenme, dogmalar ya da sistem halinde kurulmuş ayinler yoktu. Çeşitli tanrılara adanan tapmaklar, din yaşamında önemli rol oynuyorlardı; ama türdeş bir sistem oluşturmuyorlardı. Özel bir rahipler kastı da yoktu. Rahiplerin görevi, Meclisin seçtiği kişiler tarafından görülüyordu.
İnsan-biçimcilik (antropomorphisme), tanrılara yüklenen insansı görünüş, Olimpos dininin, halk yığınlarının derinliklerine kök salmasına yardımcı oldu. Olimpos tanrılarına tapınma, giderek, Yunan sitelerinin resmî dini haline geldi. Olimpos dini, kölelerin ve yoksul emekçilerin sömürüsüne adanmıştı. Haklardan yoksun halk yığınları, sık sık, resmî dine karşı kendi koruyucu öztanrılarına tapma dinini çıkarıyorlardı. Örneğin, tarımın koruyucu tanrısı Diyonizos'a tapma böyle oldu, onun onuruna halk şenlikleri düzenleniyordu. Resmî dine karşı çıkan bu dinsel heterodoksi [sayfa 118] (hak tanınan mezheplere aykırılık) geleceğin dinsel mezhep sapkınlıklarının ilkörneği oldu.

MÖ 8. YÜZYILDAN 6. YÜZYILA DEĞİN KÜLTÜRÜN AÇILIP GELİŞMESİ
13-6. yüzyıllarda Yunanistan'ın ekonomik başarıları, kültürel yaşamın açılıp gelişmesi ile birlikte gidiyordu.
8. yüzyılda, Fenikelilerin harflerinin kullanılmasına dayanan Yunan alfabesi ortaya çıkıyor. Edebî yaratıcılık yeni bir döneme giriyor, ilyada ve Odiseus'a "nazire manzumeler" ve "Homeros türü ilâhiler" eklendi. Bu yapıtlar, mitolojiye daha derinden bağlıydılar, ama, ozan Hesiodos'-un Çalışmalar ve Günler adlı manzumesi, Yunan toplumunun günlük yaşamını yansıtır. Yazar, zenginler ve güçlüler tarafından ezilen basit bir çiftçinin yaşamını anlatır.
İlk edebî nesir yapıtları görünmeye başlıyor. Önceleri ağızdan ağıza dolaşan masallar, yavaş yavaş, yazılıyor. Hayvanlar üstüne masallar büyük bir ilgi görüyor; bunlar, hep hayvanların canlandırıldığı halk masallarıdır. Bu masal anlatıcıları arasında eski bir köle olan Ezop'u belirtelim.
MÖ 8. yüzyıldan 6. yüzyıla değin süren dönem, sanatların, özellikle mimarlığın gelişmesinde önemli bir aşama gösterir. Bir önceki çağın ayırdedici özellikleri olan ağaçtan tapınakların yerini, taş yapılar aldı. Dorik ve İyonik biçimlerin oluştuğu görülüyor. Plastik sanatlarda gerçekçilik üstün geliyor. Heykelcilik, kapların süslenmesi yetkinleşiyor.

DOĞANIN BİLİMSEL ARAŞTIRILMASININ BAŞLANGICI
Kültürel yaşamın açılıp gelişmesi, doğa bilimlerinin dorusu ile birlikte yürüdü. Doğan bilimsel bilgiler, henüz kollara ayrılmamıştı. Özelleşmiş herhangi bir bilim kolu yoktu. Yaşamın bütün alanları, gökbiliminden tıbba değin, hepsi birlikte, Yunan bilginleri için gözlem konusu idi. Doğayı [sayfa 119] bilimsel olarak keşfetmek girişimleri, aynı zamanda, doğanın materyalist anlayışının bir belirtisi oldu. İnsanın tanrısal güçlerin bir yaratığı olmadığına, tersine, tanrıları insanın hayalgücünün yarattığına inanılmaya başlanıyor. Doğa olaylarının gözlemi, materyalist anlayışların biçimlenmesine katkıda bulunuyor.

MATERYALİST İYON OKULU
Küçük Asya'nın, Akdeniz kıyıları üzerinde kurulmuş kentlerin, en başta Milet, Efes, Foça'nın hızla gelişmesi, kültürel yaşamın çiçeklenmesine olanak verdi. Materyalist filozofların ilk okulları (İyonya doğa felsefesi) burada ortaya çıktı. İyon filozofları, sonsuz çeşitlilikler içinde görülen kendilerim çevreleyen dünyanın maddî temelinden başkasını kabul etmiyorlardı. Başka bir deyişle, ilkel materyalizmin kendiliğinden yorumcuları oldular. En büyükleri Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes idi (MÖ 7. yüzyılın sonu ve 6. yüzyılın başları).
İyon okulunun temsilcileri, doğa üzerine felsefelerinden ayrılamaz; geniş bilgilere sahiptiler. Bununla birlikte, onların görüşleri, hâlâ mitolojinin etkisi altında bulunuyordu.
6. yüzyılın sonunda, İyon materyalist felsefesi, Efesli Herakleitos'la yeni bir gelişme gösterdi. Herakleitos'a göre, varolan her şeyin temeli ateştir. İnsanlık tarihinde, ilk olarak Herakleitos, evrensel devinme fikrini, karşıtların savaşımı ve birliği fikrini ortaya attı: "aynı ırmağa iki kez girilemez", "canlı ve ölü, uyanık olan ve uyumakta olan, genç ve yaşlı, bizde, tek ve aynı şeydir", "çekişmekte olanlar birleşeceklerdir, birbirlerinden ayrılanlar yüksek bir uyum oluşturacaklardır ve bütün bunlar, savaşımla tamamlanırlar". Dâhice sezgisine karşın, Herakleitos, karşıtların birliğinin göreli bir değeri olduğu halde, savaşımın mutlak bir niteliği olduğunu anlamıyordu. Herakleitos'un görüşlerinde [sayfa 120] diyalektik materyalizmin ana çizgileri, başverip kendilerini belli ediyorlardı. İnsan bilgisinin niteliği sorununu ilk ele alan Herakleitos oldu; ona göre, insan bilgisi, konu olarak, doğayı almalıydı.

FELSEFEDE İDEALİST EĞİLİMLER
Matematiğe, en üstün derecede soyut bir düşünce biçimini gerektiren bu bilime tutkusu olan bazı filozoflar, idealist eğilimi temsil ediyorlardı. Bunlar, çeşitli idealist anlayışlarını kurmak için matematikten yararlandılar; örneğin, sayılar üzerine gizemli bir teori geliştirdiler. Bu ilk idealist filozoflar, Pitagoras ve onun öğretilileri (MÖ 6. yüzyıl) oldular. Sayılara ve matematik kavramlara gizemli bir nitelik veriyorlar ve örneğin, 1 sayısının kötülüğü, 2 sayısının iyiliği, 10 sayısının yetkinliği açıkladığını, vb. ileri sürüyorlardı.
Güney İtalya'da bir Yunan kolonisi olan Elea'daki idealist okulun temsilcileri, kendilerini, varolan her şeyin değişmezliğini kanıtlamaya adıyorlardı.

FELSEFEDE MATERYALİST VE İDEALİST GÖRÜŞLER ARASINDA SAVAŞIM
Felsefede materyalist görüş, dinsel, idealist eğilime karşı amansız bir savaşım içinde gelişiyordu. Materyalist filozoflar, mitolojik efsanelerin doğa üzerine gözlemleri yansılan bölümünden yararlanmaya çalışıyorlardı; vardıkları sonuçlar, Asya ve Kuzey Afrika halklarının birikmiş bilimsel bilgilerine dayanıyordu.
İdealist filozoflar ise, Yunan mitolojisinin tanrıbilimsel, dinsel bölümüne dayanıyorlardı. Asya ve Afrika halklarından çeşitli dinsel öğretiler alıyorlardı.
Bütün eski Yunan ve helenizm tarihi boyunca sürüp giden iki felsefe eğilimi arasındaki savaşım, bu döneme değin uzanır. Bu, ideolojik savaşımda yansıyan, toplumsal ve [sayfa 121] siyasal gruplaşmaların savaşımıydı. Yunan toplumu geliştikçe, bu savaşım da çeşitleniyordu.

BİLİMİN KOLLARA AYRILMASININ BAŞLANGICI
KÜLTÜRÜN AÇILIP GELİŞMESİ

MÖ 5. yüzyıl Yunanistan'ında, iktisadî ve siyasal yaşamın hızla ilerlemesi, kültürün gelişmesine katkıda bulundu. 4. yüzyılda, iç çelişkilerin keskinleşmesi, bu ilerlemeyi yavaşlatmadı. Artık, matematik, gökbilim ve tıp ilerliyordu.
Antikçağ matematikçileri, büyük bir pratik ve teorik önemi olan fikirler ileri sürdüler. Bunlar arasında, sonsuz küçüklükler fikri ile, akla-uygun olmayan (irrasyonel) sayılar hakkındaki çağdaş teorinin ilkörneği olan, sonsuz (ortak ölçüleri olmayan) büyüklüklerin birbirleriyle ilişkisi konusundaki Knidoslu Evdoksus'un teorisini belirtelim.
Gökbilimde bilimsel varsayımların, özellikle yeryüzünün ve öteki gökcisimlerinin yuvarlaklığı konusunda varsayımların doğduğu görüldü. Meton, 365 1/2 günlük bir güneş takvimi yarattı. Bu takvimi, ilkçağ Roması'nın Jelyen takviminin kabulüne kadar korundu.
Hippokrates, tıbbın her alanında, önemli pratik gözlemlerde bulundu, bu gözlemlerini birkaç cilt içinde topladı. İnsan, insan yaradılışının (mizacının) dört öğesi teorisini Hippokrates'e borçludur.
Heredot ve Tukidides gibi bu çağın bazı yazarları, yapıtlarını, tarihsel olaylara ve çağlarının olaylarına ayırdılar.
MÖ 5. ve 4. yüzyıllarda, edebiyat ve plastik sanatlar, ileri bir düzeye ulaştılar. Eski dinsel bayramlar, tiyatro oyunlarına kaynak oldu. Trajedi yazarları, Ahileos, Sofokles, Euripides, güldürü ozanı Aristofanes, evrensel kültürü etkilemekten geri durmadılar.
Bu çağda, ünlü heykelci Miron, Fidias ve Polikletes, daha sonra Praksiteles, sanatlarını yarattılar. Yunan mimarisinin [sayfa 122] dikkate değer anıtları, zamanımıza değin korunmuştur.
Eski Yunanlılar müziği çok seviyorlardı. Telli, nefesli ve vurmalı çalgılara sahiptiler.

MATERYALİZM İLE İDEALİZM ARASINDAKİ SAVAŞIMIN
BELİRGİNLEŞMESİ


DEMOKRİTOS'UN ÇİZGİSİ

İdealist ve materyalist filozoflar arasındaki savaşım belirginleşiyor. Bu, köleci Yunanistan'ın iki eğiliminin, siyasal yaşamın iki kampının temsilcileri arasındaki kavga oldu. Materyalist filozoflar, demokratik biçimi içinde köleci toplumun, yani Atina tipindeki demokratik sitenin ideologları idiler. İdealistler ise, Isparta tipindeki oligarşik siteyi temsil ediyorlardı.
Materyalist filozoflar, yaşamın getirdiği sorulara yanıt bulmak istiyorlardı. Bu sorulardan bir tanesi, maddenin yapısı sorunu idi. Maddenin yapısı, Anaksagoras (MÖ 500-428'e doğru), Empedokles (483-423), Demokritos (MÖ 460-370'e doğru) gibi büyük doğa bilginlerinin inceleme konusu oldu. Anaksagoras'a göre, varolan her şey, "homeomeriler" ("türdeş parçalar"), bütün cisimlerin "tohumları" dediği maddî parçacıklardan (particules) oluşmaktadır.
Empedokles'e göre, dünya, dört maddî öğenin ("kökler"in), yani toprak, hava, su ve ateşin bir bileşimidir. Bu "kökler", sonsuza değin bölünebilirler. Aşk ve kin gibi iki maddî güç tarafından harekete getirilirler. Empedokles'in, organik dünyanın bu "kökler "den başlayarak doğuşu konusundaki fikrine değinelim. Bu fikrin daha sonraki gelişmesi, bir ölçüde, en uygunların kalımlılığını sağlayan doğal seçme kavramına bağlanıyordu.
Demokritos, daha önce öncellerinden biri olan Lökipos tarafından ortaya atılan atomlar, bölünmez maddî parçacıklar fikrini geliştirdi. Bütün doğal olayların temeli olan [sayfa 123] atomlar, bu teoriye göre, nitelik bakımından türdeş olan öğelerdir ve birbirlerinden ancak nicelikleri, uzay içindeki durumları ve bileşim düzenleri ile ayrılırlar. Demokritos'a göre, maddenin kendinden ayrılmaz devinme zorunluluğu, bütün olayların nedeni, maddenin en önemli özelliğidir. Demokritos, maddenin öncesizliği ve sonrasızlığı fikrini ileri sürüyordu: "Hiçbir şey yoktan varolmaz, hiçbir şey yokolmaz." Demokritos, hayvanlar âleminin kökenini materyalist bir biçimde açıklamaya ve insan "ruh"unun maddî niteliğini ve beden gibi ölümlü olduğunu kanıtlamaya çalıştı. MÖ 5. ve 4. yüzyıllarda, Demokritos'un, en göze çarpan temsilcisi olduğu materyalist eğilim, güçlenerek ilerliyordu. Demokritos'un uyandırdığı eğilim, idealist anlayışlara karşı savaşımda dayanıklılık kazanıyordu.

MATERYALİST FİLOZOFLARIN TANRITANIMAZLIĞI
Materyalist felsefe ilerledikçe, tanrıtanımaz dünya anlayışı da gelişiyordu. Köleci demokrasinin ilerleyip gelişmesi de, bu dünya anlayışının siyasal temeline hizmet etti.
Filozoflar, materyalizmi tutkuyla salık verirken, "tanrısal neden"e hiç yer vermiyorlardı. Herakleitos, çevresindeki dünya hakkında, evren hakkında: "Dünya birdir, ne bir tanrı, ne de bir insan tarafından yaratılmıştır, bir yasaya göre yanan, bir yasaya göre sönen, başı ve sonu olmayan canlı bir ateş olmuştur, ateştir ve ateş olacaktır." diye yazıyordu.
Materyalist filozoflar, ruhu, maddî bir ilke sayıyorlardı. Toplumsal olaylar alanında ise, tanrıların iradesi yerine, insan usunu koydular.

İDEALİST EĞİLİMLERİN GELİŞMESİ
PLATON'UN ÇİZGİSİ

İdealist, çizginin temsilcileri, her çareye başvurarak, materyalist filozofların etkisini gidermeye çalışıyorlardı. [sayfa 124] Atina, onların savaşımının başlıca arenası oldu.
İdealist görüşler, sofistleri, "bilgelik ustalarını", her ne kadar bunlar hâlâ bazı tanrıtanımaz ve materyalist fikirler taşıyorlarsa da, karakterize ediyorlardı. Sicilya'nın dikkate değer sofisti Gorgias (MÖ 483-376'ya doğru), dünyayı, genel olarak nesnel gerçekliğin (verite) varlığını tanıma olanağı olduğunu kabul etmiyordu. Felsefî öğretiler ile yaşam arasındaki bağı yadsıyarak, felsefeyi güzel söz söyleme oyunu yapan sofistler pek çoktu. Sokrates (MÖ 469-399), sofistlerin idealist ilkesini geliştirdi, "ben"i, bilginin kaynağı yaptı. "Kendi kendini tanı" diyordu. Sokrates, doğa olaylarının ve toplumsal yaşamın materyalist açıklamasına karşı koyuyordu. İdealist eğilim, Sokrates'in öğretilisi Platon (MÖ 429-347'ye doğru) ile, doruğuna vardı. Bu, bize, "Platon'un çizgisi"ni, "Demokritos'un çizgisi" ile karşı karşıya koyma olanağını verir. Platon, duyulabilen maddî dünyayı "gerçek dünyanın gölgesi", "genel fikirlerin", kavramların, olayların ve nesnelerin yansısı gibi anlıyordu. İnsan, bu genel fikirleri, "ölümsüz ruh"unun anımsamaları sayesinde bilebilir. İşte bu, sık sık savunulan nesnel bir idealizmdir.
Mistik fikirleri, Platon'da çok kuvvetli olarak belli olmaktadır.

ARİSTOTELES
Eski dünyanın büyük düşünürü Aristoteles (MÖ 384-322), Demokritos ile Platon arasında, ortada yer tutar. Fikirlerin duyular-üstü dünyası hakkındaki Platon'un öğretisini, eleştirici bir gözle inceliyordu. Bizim dışımızda, nesnel bir dünyanın varlığını kabul etmekle birlikte, duyusal algıları, dünyanın kusursuz bir betimlemesinin kaynağı gibi görüyordu. Bu en önemli felsefe tezi, Aristoteles'in materyalizme yaklaştığına tanıklık etmektedir. Aristoteles'e göre, platoncu "fikirler", görüngülerin ve algılanan nesnelerin, ne [sayfa 125] ortaya çıkış nedenlerini, ne de evrim nedenlerim açıklayabilecek yetenekte idi.
Ama Aristoteles, varlık (duyusal algılar) ve düşünce arasındaki ilişki sözkonusu olduğundan, idealist konumda kaldı. Bilgi süreçlerinde, anlayan, kavrayan ruh, maddî bedenden bağımsız olarak kesin bir rol oynar. Ona göre edilgin (pasif) ve biçimsiz madde, etkin (aktif) bir güç tarafından devindirilmiştir. Bu gücün çıkış noktası ve aynı zamanda evrensel evrimin son amacı, bir çeşit "bütün biçimlerin biçimi", yani Tanrı idi.
Ünlü bilgin Aristoteles, doğal bilimler, özellikle zooloji konusunda, tarih, edebiyat, mantık ve edebiyat teorisi konularında pek çok yapıt yazdı. Aristoteles'in siyasal sorunlara ayrılmış yazıları, çok ilgi çekicidir. Çeşitli devletlerin siyasal düzenlerine özgün bir toplu bakış olan Atinalıların Politikası adlı kitabında, "politika" terimini de, ilkin Aristoteles kullandı.

HELENİZMİN İDEOLOJİSİ VE KÜLTÜRÜ
Helenistik dünyanın kültürü, eski Yunan'da yaratılmış olan şeylerin en iyisini kendine maletti. Helenistik devletlerin oluşmuş bulunduğu geniş bölgelerin herbirinde, helen kültürü ile yerel kültürler gibi, çeşitli bilimsel eğilimler, sanat ve edebiyat eğilimleri de birleşip kaynaşıyordu. Üretimin gelişmesi, doğa bilimlerinin ilerlemesine yardımcı oluyordu. Doğanın, doğru ve özenli araştırılması bu çağa değin uzanır.
Bilimsel bilgi dalları, kesin olarak felsefeden ayrılırlar ve hızla ilerlerler. Bununla birlikte, bazı düşünürler, bilimin birçok dallarında, aynı zamanda, önemli sonuçlar elde ederler.
Eratostenes (MÖ 276-193), matematik, fizik, gökbilim, tarih ve özellikle coğrafya ile uğraşıyordu. Yeryüzü yuvarlağının (aşağıyukarı 40.000 km olan) en geniş enlem çizgisini [sayfa 126] 39.700 km olarak ilk kez o hesapladı. Çağına göre, Eratostenes'in hesapları çok açık ve kesindi.
MÖ 3. yüzyılın başlarında Öklid'in ünlü geometrik "öğeleri" ortaya çıktı.
Sicilya'da matematikçi ve mekanikçi Arşimides (MÖ 285-212) yaşıyordu. Hidrostatiğin temel ilkesini ("Arşimides ilkesi"ni) buldu; tarlaların sulanmasında kullanılan aygıtları ("Arşimides vidası"nı) yetkinleştirdi, başka teknikler icat etti.
Gökbilimde, Aristarkos (MÖ 3. yüzyıl), heliosantrizm (güneş merkezcilik) denen, gökcisimlerinin güneşin çevresinde döndükleri fikrini, ilk kez ortaya attı.
İskenderiye'de Homeros metinlerinin eleştirel incelenmesi, filolojinin başlangıcı oldu.
Mutlu bir yaşam üzerine ilk ütopyacı edebî yapıtların ortaya çıktıkları görüldü. Örneğin Yambul, Güneş Devleti adlı kitabını yazdı.
İdealizm ile materyalizm arasındaki savaşım devam ediyordu. Stoacıların anlayışları, materyalist öğeler taşımaktaydı. Bununla birlikte, onların görüşlerini bütünüyle nitelendiren, evrenin anlayıp kavrayan yapısı ilkesini (logosu) kabul etmeleriydi. Canlı bir bütün olarak varsayılan, dünya olaylarını yöneten, yasaları koşullandıran, işte bu lodostu. Stoacılar ve idealizm ile dinin öteki savunucuları, bilimsel materyalizmin yayılmasına kesinlikle karşı koyuyorlardı. Materyalist Epiküros (MÖ 341-270), insanı, çevresindeki doğanın bir parçası sayıyor.
Demokritos gibi, Epiküros'a göre de, bölünmeyen parçacıklar, atomlar ve bunların mekanik devinmelerinin yer aldığı boşluk, her şeyin temelini oluşturuyordu. Epiküros'a göre, bütün doğa görüngüleri atom bileşimleri idiler. Ama Demokritos'tan farklı olarak, Epiküros, atomların birbirlerinden yalnız büyüklükleri ve biçimleri ile değil ağırlıkları ile de ayrıldıklarını kabul ediyordu. Epiküros'un, atomların [sayfa 127] düşey devinmelerinin, onların ağırlıkları nedeniyle, ve kendiliğinden varolan bir iç güç nedeniyle doğru çizgiden çok küçük bir sapma (declinaison) ile birlikte oluştuğu fikri, dünyanın materyalist tanınmasının hazırlanışı için büyük bir önem taşır. Maddî dünya öncesiz ve sonrasız, insan bilincinden bağımsızdı. İnsan, diyordu, dünyayı duyuları sayesinde tanır. Epiküros, eski dine açıkça saldırıyordu. Onun fikirleri, tanrıtanımazlığın gelişmesinde önemli bir rol oynadı

Alıntı ile Cevapla
  #8 (permalink)  
Alt 20-10-2010, 21:13
Sosyalist - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Administrator
 
Standart

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
ESKİ ROMA'DA KÖLECİ DÜZENİN BELLİBAŞLI ÇİZGİLERİ

ESKİ Yunanistan, Kuzey Afrika ve eski Asya devletlerinden farklı olarak, Roma, en üstün derecedeki köleci devleti kurdu: Roma'da, köleler, maddî servetlerin başlıca üreticileridirler. Köleler ile köle sahipleri arasındaki sınıf savaşımlarının özellikle en acımasız biçimleri Roma'da ortaya çıkmıştır.
Roma tarihi, köleci toplumun iktisadî, toplumsal ve siyasal süreçlerini, en ayırdedici çizgileri ile gösterir.


1. KÖLECİ TOPLUMUN VE KÖLECİ DEVLETİN YAPISI

ROMA TOPLUMUNUN İLK AŞAMASI
(İMPARATORLUK ÇAĞI)

İlk aşamada, Roma'da, köleci ilişkilerin hızlı evrimi [sayfa 129] daha çok gelişmiş başka toplumların etkisi ile açıklanır, İtalya'da (Sicilya'da), köleci düzenin egemen olduğu Fenike kolonileri ve Yunan kolonileri vardır. Etrüsklerin köleci toplumu, Apenin yarımadasının kuzeyinde yerleşmişti. Bu toplum, MÖ 6. yüzyılda gelişmesinin doruğuna ulaştı ve sonra geriledi.
Roma'daki ve Yunanistan'daki köleci devletlerin biçimlenmelerinde, pek çok ortak noktalar vardı. Bu çağda, Romalılar, klanlar (gentes) halinde, efsaneye göre, 300 klan, küriler (10 klandan kurulu eski Roma boyları) halinde ve kabileler halinde toplanmışlardı. Kabileler, Roma halkı denilen topluluğu oluşturmakta olan kabile federasyonları halinde birleşmişlerdi.
Kral (federasyon şefi), bu federasyonların başı idi. Kral comices (halk meclisleri) tarafından seçilmekteydi. Yaşlılar Konseyi, giderek, kralla birlikte, en yüksek iktidarı elinde bulunduran senato haline dönüşecektir. Yaşlılar ve onların aileleri, Roma aristokrasisinin, patrisyenlerin çekirdeğini oluşturdu.
Nüfusun büyük bir bölümü bu klan ilişkilerinin dışında kaldı. Bunlar, plebyenler, eski savaş tutsakları, Roma'nın ele geçirdiği toprakların sakinleri ve göçmenlerdi; bunların kişisel özgürlükleri vardı, ama bütün siyasal haklardan yoksundular. Yavaş yavaş plebyenler, yoksul düşmüş Roma yurttaşları ile kaynaştılar.
Roma toplumunda, köleler, az sayıdaydı. Kölelik, ataerkildi. Sınıf çatışmaları henüz başlangıcındaydı.

KLAN ARİSTOKRASİSİNE KARSI HALKIN SAVAŞIMI
Yoksul düşmüş yurttaşların desteklediği plebyenler, doğuştan aristokrat olanlara, patrisyenlere karşı acımasız bir savaş yürütüyorlardı. Servet eşitsizliklerinin artmasına sıkı sıkıya bağlı olan bu savaşım, sonunda, klan ilişkilerinin çökmesi sonucunu doğurdu. Topluluk, bütün toprak sahiplerini, [sayfa 130] plebyenleri olduğu kadar patrisyenleri de biraraya toplamaya başlıyordu. Toplumsal farklılaşmanın ölçütü servet durumu oldu.
Efsaneye göre, MÖ 6. yüzyılda, sondan bir önceki Roma Kralı Servius Tullius tarafından gerçekleştirilen reform, Umun topluluğunun yeniden örgütlenmesinde önemli bir aşama oldu. Bu reform, bütün Roma nüfusunu servet durumlarına göre birçok gruplara ("sınıflara") bölüyordu. En zengin sınıftan olan yurttaşlar, askerî birliklerin (santüri"ler - yüz kişilik takımlar) en büyük bir miktarını sağlıyordu. Daha az zengin ama sayıları daha çok olan yurttaşlar, daha az santüri veriyorlardı. Yeteneği olmayan, yoksul tabakalar, proleterler, yani zürriyetlerinden başka bir şeyleri olmayan kişiler, bir tek santüri oluşturuyorlardı.
Toplumun bu bölünme düzeninin büyük bir siyasal anlamı vardı. Halk Meclislerinde yurttaşlar, santüri (yüzde, yüzdelik) hesabıyla oy veriyorlardı; her sınıf, çıkardığı santüriler sayısı ile orantılı bir oy miktarına sahipti.
Artık, mülk sahiplerinin maddî malları, onların toplum indeki yerlerini, nüfuzlarını, etkilerini, ve rollerini belirliyordu. En zengin plebyenler, patrisyenler arasına karışmaya başlıyorlardı. Pleblerin başlıca yığınına gelince, onların sefaleti gittikçe artıyordu. MÖ 509'da, krallık iktidarının düşüşü ve cumhuriyetin kuruluşu, bu durumda hiç değişiklik yapmadı.

CUMHURİYETİN BAŞLANGICI
Roma toplumunun, zanaatçılıkla toprak işinin birbirinden ayrılmasına bağlı olan ekonomik gelişmesi, köle emenin rolünün derece derece güçlenmesi sonucunu doğurdu. Bu da, devletin, köle sahipleri sınıfının ve nüfusun öteki varlıklı tabakalarının siyasal egemenliğinin aygıtı olarak güçlenmesi sonucunu verdi.
Senato, Roma Cumhuriyetinde en yüksek kurumdu. [sayfa 131] Krallık iktidarı, yerini, önceleri pretörler (eski Roma yargıçları), sonraları da konsüller denen iki majistranın (yüksek görevlinin) iktidarına bıraktı. Bu majistralar, senatoya başkanlık ve askerî birliklere de komutanlık ediyorlardı. Yavaş yavaş daha aşağı kademede majistralık görevleri, meclislerde idare amirlikleri, belediye meclis üyelikleri kuruldu. Bu görevler, ücret karşılığında olmadığı için gene varlıklı sınıfın temsilcilerine düşüyordu. Yüksek görevler gibi senatoya seçilmek hakkı da patrisyenlere özgü bir ayrıcalıktı.
Patrisyenler ile plebyenler arasında hiçbir zaman sönmeyen savaşım, başlıca iki sorunun çevresinde dönüyordu: özellikle borçlar yüzünden köleliğin yasaklanmasına bağlı olan toprakla ilgili sorun ve plebyenlerin siyasal hakları sorunu. Ekonomik durumları ve borçları ağırlaşmış olan küçük toprak sahipleri plebyenler, büyük toprak sahiplerine, patrisyenlere karşı çıkıyorlardı. Bu savaşım, bizzat halkın (plebin) bağrında oluşmakta olan toplumsal farklılaşma ile daha karmaşık bir hal almıştı.
Sonunda, plebyenler, en başta geleni borç yüzünden köleleştirmenin yasaklanması olan çeşitli ödünler kopardılar. Kendilerine yüksek görevlerin kapısını açtırdılar ve halk mahkemelerinin kurulmasını elde ettiler. Halk mahkemeleri, patrisyen majistraların kararlarını, eğer halkın çıkarlarına aykırı ise ertelemek hakkına sahip bulunuyorlardı.
Patrisyenler ile plebyenler arasındaki savaşım, toplumun servete göre bölünmesini tamamladı. Eski patrisyen ailelerin ve zenginleşmiş plebyenlerin çocukları, birbirinden ayrılmamacasına kaynaştılar, yeni bir ayrıcalıklı kastı, yani soyluluğu oluşturdular. Pleb (halk) terimi, ilk anlamını yitirdi ve nüfusun sömürülen aşağı tabakalarını belirtmeye başladı.
Dış siyaset alanında MÖ 5. ve 3. yüzyıllar arasındaki dönem, Romalıların, İtalya yarımadası üzerindeki egemenliklerini [sayfa 132] sağlamak için hemen hemen aralıksız sürdürdükleri savaşlarla belirlenir.
İşte o zamanlardadır ki, Roma köleci toplumunun ve devletinin billurlaşması, tamamlanmış oldu.


2. KÖLECİ TOPLUMUN EN YÜKSEK AŞAMASI

AKDENİZİN ROMALILAR TARAFINDAN FETHİ
Köleci ilişkilerin gelişmesi ve bunun gibi egemen simin toprak sorununu, koloniler kurarak çözümleme isteği, Roma'yı, askerî bakımdan İtalya yarımadasının dışına yayılma siyasetine yöneltti. MÖ 3. yüzyılın ilk yarısının sonlarında, Roma, Kuzey Afrika'nın büyük bir köleci devleti olan Kartaca'ya karşı savaşa giriyor. Bunlar, Kartaca'nın çökmesi (MÖ 146) ve Batı Akdenize Roma egemenliğinin yerleşmesi ile sonuçlanan (birinci, ikinci, üçüncü) Kartaca savaşlarıdır. Aynı sıralarda, Romalılar, Balkan yarımadasını da ele geçirdiler. Daha sonra, egemenliklerini, Doğu Akdenize, Küçük Asya'ya, İzlanda'ya, bugünkü Belçika topraklarına, vb. değin genişlettiler. Ele geçirilen ülkeler, Roma eyaleti haline getiriliyor ve bu eyaletler, iktidarda bulunan sınıfın sürekli zenginleşme kaynağı oluyordu.
Zaferle biten bu savaşlar, Roma'ya çok ucuz bir köle el emeği sağladı. Örneğin, Sardinya'ya yapılan tenkil (terleme) seferinden sonra, 80.000 kişi köleleştirildi; Yunan paleti Epir'in (MÖ 167'de) ele geçirilişi sırasında, 150.000 kişi satılmıştı. Köle akını, Roma devletinin ekonomisinde, ile emeği payının artmasına yardım etti.

KÖLE EMEĞİNİN AĞIR BASMASI
Köle emeği, özgür yurttaşların emeğinin yerini alıyordu. Bir tarım ülkesi sözkonusu olduğu için, bu olgu, güçlü şekilde, tarımda kendini gösterdi. Yığın halinde köle el emeğine başvurulması, büyük toprak yurtluklarını, özellikle [sayfa 133] pazar için üretim yapmakta olan latifundiaları doğurdu. Büyük malikâneler, yalnız, köle sahiplerinin, latifundiacıların, "komünal" denen tarlaları kendilerine maletmelerinin değil, aynı zamanda küçük ve orta işletmelerin yıkılışının da sonucu oldu. Eski gelir kaynakları ellerinden giden köylüler, büyük toprak sahiplerinden aldıkları tarlanın yarıcısı haline dönüştüler ya da kentlere sürülmek zorunda kaldılar. Bazıları kentlerde zanaatçı oluyorlardı, ama çoğu düşkünleşiyor ve ancak iktidardaki sınıfın kendilerine attığı sadakalarla yaşayabilen alt-proletarya saflarına katılıyorlardı.
Kent zanaatçıları, kölelerin de yavaş yavaş yerlerini aldıkları loncalar halinde birleşiyorlardı.
MÖ 2. yüzyıl, köleci toplumda, bir dönüm noktası oldu. Bu andan başlayarak, köleler, gittikçe, maddî servetlerin başlıca üreticileri haline geldiler.

TİCARET VE TEFECİLİKTE HIZLANIŞ
Köleci düzenin gelişmesi, gerçek bir köle alışverişi sisteminin kurulmasına vardı. Roma'da ve başka yerlerde, köle pazarları ortaya çıktı.
Dış ticaret, iç ticarete üstün geliyordu. Tarım ürünleri ve lüks eşya, pek çok eyaletlerden, yani ele geçirilen ya da bağımlı ülkelerden Roma'ya akıyordu: Roma da, karşılık olarak, onlara, madenî eşyalar, şarap ve zeytinyağı veriyordu. İthalât, ihracata üstün geliyordu. Ama ihracat açığı, ele geçirilen ülkelerin yağma edilmesi ve özellikle büyük paraların Roma'ya akması ile kapatılıyordu. Gümüş ocaklarıyla, İspanya'nın ele geçirilmesi, Roma devletine para basmak için sürekli kaynak sağladı.
Ticaretin ve para dolaşımının gelişmesi, tefeciliğin açılmasının, genişlemesinin nedeni oluyor; kesenek karşılığında vergi tahsilini üzerlerine alan ve aynı zamanda tefecilik yapan aşarcı-sarraf ortaklıklarının kurulduğu görülüyor. [sayfa 134]
Roma'da, geniş bir sarraf dükkânları ağı vardı. Sarraflar, değiş-tokuş dışında, para saklama, onları transfer etme ve aynı zamanda faizle ödünç verme işlerini de görüyorlardı.
Tacirler ve tefeciler, yavaş yavaş egemen sınıftan ayrı bir tabaka haline geliyor ve soylu şövalyeler kategorisini oluşturuyorlar.

ROMA TOPLUMUNDA ÇELİŞKİLERİN YEĞİNLEŞMESİ
Kölelerin aşırı derecede sömürülmesi, köle sahipleri ile maddî malların doğrudan üreticisi köleler arasındaki temel çelişkileri gittikçe ağırlaştırıyordu. Kölelerin ayaklanmaları gün geçtikçe daha sık oluyordu.
Bu isyanların en büyüğü Spartaküs isyanı oldu.
Bir gladyatör olan Spartaküs, MÖ 74 yılında, Kapu (Capııe) kenti gladyatörleri arasında bir suikast düzenledi. Suikast açığa çıkarılınca, kentten, ancak birkaç düzine köle kaçabildi ve şefleri ile birlikte Vezüv yamacına varmayı başardılar. Bu bir avuç insanın çevresinde, İtalya'nın güneyinde ve kuzeyinde, kölecilerin birliklerini ezen 60.000 kişilik bir ordu toplandı. Ancak 71 yılında, Roma kölecileri, büyük çabalar harcayarak, isyanı bastırdılar. Kölelik düzeni henüz sağlamdı ve köleler bu düzeni yıkamayacak durumdaydı. Ama 74-71 ayaklanmasının tarihsel bir önemi oldu: o zamanın toplumsal düzenine korkunç bir darbe indirdi. Bu ayaklanmanın başka bir değeri de, özgürlük uğruna savaş geleneklerini güçlendirmiş olmasıdır. Spartaküs adı, sömürücülerin baskısına karşı, amansız savaşımın bir simgesi olarak kaldı.
Bu arada, Roma ile eyaletleri arasındaki gerilim artıyordu. Köleleştirilmiş halkların isyanlarının biri bastırılmadan öteki alevleniyordu. Latifundiaların efendileri ile onların iflâsa sürükledikleri küçük özgür köylüler arasındaki çelişkiler şiddetleniyordu. Köleciler tarafından elkonulmuş [sayfa 135] topluluğa ait toprakların yeniden üleştirilmesini isteyen Roma plebinin toprak hareketi, MÖ 2. yüzyılın sonuna doğru, önemli bir genişlik kazandı.
Ama toplumsal çelişkilerin bu genel derinleşmesi, henüz köleliğin rejim olarak bunalım içinde olduğu anlamına gelmiyordu. Eğer bir bunalım sözkonusu idiyse, bu, ancak Roma Cumhuriyetinin köleci devletinin içinde bulunduğu bunalımdı. Ama bu bunalım da, kölelerin emeği üzerine kurulu toplumsal sistemin gelecekteki parçalanışının bir belirtisinden başka bir şey değildi,

CUMHURİYETİN DÜŞÜŞÜ VE İMPARATORLUĞUN GELİŞİ
Cumhuriyetin bunalımı, MÖ 1. yüzyılın yarısına doğru, egemen sınıfın başka başka gruplarını tehlikeye koyan gerçek bir iç savaşa doğru gitmeye başladı.
Bu bunalım gösteriyordu ki, site-devletin geleneksel kuruluşlarını koruyan Roma Cumhuriyeti, artık, kurmuş olduğu koskoca koloniler imparatorluğu içinde, köle sahiplerinin egemenliğini sürdürecek güçte değildi. Bu yüzden, köle sahipleri, kendi durumlarını sağlamlaştırmak için bir askerî diktatörlükten başka çare göremiyorlardı. Bundan sonra, taşranın büyük toprak sahipleri de devlet yönetimine katıldılar, İmparatorluk, köleci devletin bu yeni biçimi, gerek Romalı, gerek taşralı köle sahipleri sınıfının egemenlik aracı olmaktan başka bir şey değildi.
Roma devletinin yeni yapısı, genel çizgileri ile, Jül Sezar'ın (MÖ 1. yüzyılın ikinci yarısı) ve manevî oğlu ve resmî ardılı Oktavius Ogüstus'un (MÖ 1. yüzyıl) diktatörlüğünde ifadesini buldu. Gerçi biçimsel olarak, senato, devletin en yüksek gücü sayılmakta idiyse de, Oktavius, imparatorluğun biricik ve karşı konulmaz efendisi idi. Halkın koruyucusu olmak iktidarı yanında, Ogüstus, yüksek askerî iktidarı da kendi elinde topladı. İlk olarak Roma'da, zafer kazanmış bir generale, belirli bir süre için verilen imparator [sayfa 136] unvanı, Ogüstus'tan başlayarak Roma İmparatorluğunun şef hükümdarı tarafından taşınan bir unvan oldu.
İmparatorların, desteğini kazanmaya çalıştıkları ordu, şimdi artık, büyük bir toplumsal ve siyasal güç olmuştu.
İmparatora bağlı ve az sonra cumhuriyetçi kuruluşların yerini alacak olan bir yönetim aygıtının doğduğu görüldü.
MS 1. yüzyılın ikinci yarısında ve bütün 2. yüzyılda, Roma İmparatorluğunun, kudret ve zenginliğinin doruğuna vardığı ve toprakların en büyük genişliğe ulaştığı görülür.
Alıntı ile Cevapla
  #9 (permalink)  
Alt 20-10-2010, 21:13
Sosyalist - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Administrator
 
Standart

3. KÖLECİ ROMA DEVLETİNİN ÇÖKÜŞÜ
Hangi toplum olursa olsun, bir toplumun parçalanışı ve yıkılışı, hiçbir zaman, birdenbire olmaz. Bu, zaman içinde yayılmış, yoğunluğu bir dönemden ötekine değişen yoğun bir olgudur. Roma İmparatorluğunun gerileyişinin belirtileri, hiçbir şeyin bu koskoca yapıyı sarsamaz gibi göründüğü bir çağda ortaya çıktı.

BÜYÜK İŞLETMELERİN ÇÖKÜŞÜNÜN BAŞLANGICI VE KOLONLUĞUN DOĞUŞU
MS 1. yüzyılın sonu ve 2. yüzyılın başında günışığına çıkan bu belirtilerden biri, çalışmalarının sonuçları ile hiç bir biçimde ilgilenmeyen kölelerin zarar verdiği büyük işletmelerin rolünün gitgide azalması oldu. Latifundia sahipleri, köleleri gözetlemek ve çalışmaya zorlamak için karmaşık bir baskı aygıtını hazır bulundurmak zorunluluğu duyuyorlar, bu da üretimi daha pahalı kılıyordu.
Bunun için, büyük toprak sahipleri, çok kez latifundia çerçevesi içinde küçük özel işletmeleri korumayı daha kârlı buluyorlardı. Gerekli malzemeyi efendilerinden sağlayan köleler, bu küçük işletmeleri işletiyorlar ve emek karşılığı olarak da, üründen bir parça alıyorlardı. Bu arada kolon denilen özgür yarıcıların da ortaya çıktığı görülüyor. Bunlardan [sayfa 137] bazıları para olarak kira ödüyorlar, bazıları ise (ki bunlar hep çoğunluktaydı) ürünün bir bölümünü mülk sahibine veriyorlardı, Kolonlar, derece derece, bağımlı çiftçiler durumuna geçtiler. Yoksullaşmış özgür köylülerin ve azat edilen kölelerin kolon saflarına akım sonucunda saflar kalabalıklaşıyordu.
Kolonluk sistemi, üreticilerin, çalışmalarının sonuçlan ile doğrudan doğruya ilgilenmelerine yardımcı oldu.
İkramiye yöntemi de aynı amaca hizmet ediyordu. Burada, efendi, mülkünün bir parçasının tasarruf hakkını kölesine veriyor, karşılığında gelirden belirli bir pay alıyordu.

KÖLECİ TOPLUMUN BUNALIMININ YEĞİNLEŞMESİ
Parçalanıp dağılmanın ilk belirtileri MS 1. yüzyılın ikinci yarısında kendisini göstermeye başladı. 3. yüzyılda daha da belirginleşti ve Roma toplumu, derin bir bunalım içine düşmüş oldu.
Uzlaşmaz karşıt başlıca sınıfların durumu çok değişmişti ve aralarındaki ilişkiler de artık aynı değildi. Köle emeğinin üretkenliğinin düşüklüğü, köle sahiplerini, köleleri azat etmeye itiyordu. Köleler ya bir ikramiye (bir parça toprağın tasarruf hakkını) alıyorlar ya da kolon oluyorlardı. Kölelerin emeklerinin ürünü, onları ilgilendirmediği için, efendiler, köleler üzerine baskı yapmaktan vazgeçmek zorunluluğunu duyuyordu. Bununla birlikte, kolonların, mülk sahipleri karşısındaki bağımlı durumları, sürekli olarak, daha belirli bir durum alıyordu. Başka bir deyişle, özgür küçük çiftçiler ile kölelerin koşulları birbirine yaklaşıyordu. Çok kez yoksul ya da az varlıklı köylüler, kolon durumuna düşüyorlardı; sonuçta, Roma, bütün öteki eski kentler gibi, mülk edinmiş bir özgür yurttaşlar toplumu oluyor ve köleliğin kalesi olma rolü tehlikeye girmiş bulunuyordu.
Zanaatçı loncalarının üyeleri de, gittikçe yoksullaşıyordu. Zanaatçılar tarafından ödenen vergilerin düzenli oluşu, [sayfa 138] devleti, artık, bütün çarelere başvurarak, zanaatçı loncalarını güçlendirmeye yöneltti.
Vergilerin sürekli olarak ağırlaşması, topluluğa ait toprakların yağma edilmesi, kentlilerin çoğunun yıkımını çabuklaştırıyordu ve kent yapısının gittikçe artan ön çatlaklarını derinleştiriyordu.
3. yüzyılın ekonomik bunalımı, toplumsal çelişkileri daha çok derinleştirdi. Kolonlar ve yoksul yurttaşlar, şimdi kölecilere karşı ortak cephe kuruyorlardı.
3. yüzyılda isyan eden köleler ve kolonlar, Galya'yı ve İspanya'yı ele geçirdi. Köleciler de birlik halinde değillerdi: büyük toprak sahipleri, daha önemsiz olan köle sahiplerini ezmeye çalışıyorlardı.
Toplumsal çelişkiler, siyasal çelişkilerle birbirine karışıyordu. Bazı eyaletlerin ayrılma eğilimleri, aynı şekilde çeşitli grupların taht için savaşımı, gittikçe artıyordu. Bu iç çekişmeler sırasında ordu gittikçe artan bir rol oynuyordu.
193-197 yıllarında, iktidardaki sınıfın çeşitli grupları arasında bir iç savaş patlak verdi; bu savaş, 3. yüzyılın yarısında, çok ağır bir siyasal bunalımın nedeni oldu.

KÖLECİ ÜRETİM TARZININ KESİN OLARAK DAĞILIP PARÇALANMASI
Köleci üretim ilişkilerinin dağılıp parçalanmasının belirtili kanıtlarından biri, kolonluğun gelişmesi oldu. 4. yüzyılda, Konstantin'in hükümdarlığı zamanında, kolonlar, çalıştıkları toprağa bağlandılar. Bundan sonra kolonlar, kendi toplumsal kökenlerinden bağımsız olarak toprak sahiplerinin kendilerine gösterdiği tarla parçasını sürekli olarak işlemek zorunda tutuluyorlardı. Kolon, ne kendisinin, ne de çocuk ve torunlarının terketmeye hakları olmadıkları Roma yurtluğunun {domaine romain) temel öğesi oldu. Pratik olarak, bu, kolonun köleleşmesi demek oluyordu. Ama kolonluk, [sayfa 139] bir feodal ilişkiler sistemi kuracak ölçüde gelişemiyordu. Köleci düzen, bu evrimin önüne aşılmaz engeller çıkarıyordu.
Kolonun ağırlaşan koşulları, gittikçe köleninkine yaklaşıyordu. Öte yandan, egemen sınıfın temsilcileri, kölelere gittikçe daha acımasızca davranıyordu. Önceleri kölelerin isyan etmeleri korkusu, Roma devletini, kölelerin öldürülmesini yasaklamaya zorlamıştı; şimdi bu "hak" yeniden tanınmıştı. Yoksullar, çocuklarım köle olarak satma "iznini" elde ettiler.
Toprağa bağlananlar, yalnızca kolonlar değildi. Bağımlılık, gerçekte, zanaatçılığa değin yayılmıştı. Lonca, tümüyle, bütün üyelerinin davranışından devlete karşı sorumlu idi. Lonca üyesi zanaatçılar, loncalarından ayrılamıyorlardı, başka loncadan olan biriyle evlenmeye de hakları yoktu. Hatta belediye sınırları içine girmiş olan ruhaniler, kent nüfusunun zengin tabakasının temsilcileri bile, kente bağlandılar. Köleci devlet, bu önlemlerle, nüfusun, kentten kaçmasını engellemeye çalışıyordu. Ama kentlerin yoksullaşması her şeye karşın sürüyor ve kent topraklarının özel kişiler tarafından aşırılması ve vergilerin ağırlaşması, bu yoksullaşmaya yardım ediyordu.
Köleci üretim biçiminin çürümesinin, egemen sınıf içindeki ilişkilerde de etkileri oldu. Köle sahipleri sınıfının tümünün sözcüsü olarak devletin sağlamlaşması, yerini, siyasal ayrılmalara bıraktı. En büyük toprak sahipleri, merkezî iktidara gittikçe daha aldırmaz oluyorlardı. Tam yıkımdan kurtulmak amacıyla, küçük özgür çiftçiler, büyük senyörlerin koruyuculuğu altına giriyorlar ve böylece daha bağımlı bir duruma düşüyorlardı.
Güçlü halk ayaklanmaları, köleci yapıyı gittikçe daha çok sarsmaya başladı. Artık, siyasal bunalım ile toplumsal bunalım, bir tek bunalım halinde birleşiyordu. Bu bunalımın belirtilerinden biri, Roma İmparatorluğunun, 385'te İmparator [sayfa 140] Teodosius'un ölümünden sonra, resmî olarak onaylanan Doğu Roma İmparatorluğu ve Batı Roma İmparatorluğu biçiminde ikiye bölünmesiydi.
Daha sonraları Bizans adı ile tanınan Doğu Roma İmparatorluğu, karışık bir süreç sonunda, 15. yüzyılın yarısına değin varlığını sürdüren feodal bir devlete dönüştü.


4. İDEOLOJİ VE KÜLTÜR
Eski Roma'nın köle sahipleri, egemenliklerini sürdürmek için, ideolojik yollara da başvurdular. Bu ideolojik yollar, Roma devleti varolduğu sürece Roma köleci toplumunun siyasal, ekonomik ve toplumsal yapısındaki değişikliklere uygun olarak değişti.

ESKİ CUMHURİYET
Bu dönemde egemen rol, sitede, bağrında gentes aristokrasisinin hüküm sürdüğü toplulukta idi. Roma ideolojisinin aşırı tutuculuğu, buradan geliyordu. Özet olarak, bu ideoloji, topluluk düzeninin, sitenin diniydi; başka bir deyişle, patrisyen, yani aristokrat bir hükümete bağımlılıktı.
Özel hukuksal kurallarla düzenlenen mülkiyet ilişkileri gelişmekteydi.
Sözlü halk türetmeleri yanında, Roma nesir ve şiirinin ilk anıtları da ortaya çıkıyordu.

CUMHURİYETÇİ DÖNEM
Sitenin siyasal sisteminin bunalımı, aynı zamanda, site ideolojisinin de bunalımı oldu. Roma'nın Küçük Asya'da Balkan yarımadasında yönettiği savaşlar sonunda, cumhuriyetçi dönemin ideolojisi, Yunan toplumunun ideolojisinin etkisi altında biçimlendi. Roma'da da, Yunanistan'da olduğu gibi, iki ideolojik ilke arasında savaşım başlamıştı. Dinsel [sayfa 141] idealist eğilim, Yunan mitolojisinin etkisi altında oluşmuştur.
O zamana değin, devletlerin kuruluşu çağında Romalılar, birçok tanrıya tapıyorlardı. Onların gözünde, her şey ve her görüngü, bu tanrıların ruhuna ve tanrısallığına sahipti. Örneğin, çocukluğun kırküç tanrısı vardı: yeni doğan çocuğun ilk çığlığının tanrısı, bebeğin ilk adımlarının tanrısı vb.. Penat (ev bark tanrıları), lar (aile ocağı tanrıları) gibi iyi ruhlar, aile ocağının ve ailenin koruyucuları idiler.
Birçok rahip kolegyumları (kurulları) vardı. Yüksek rahipler kolegyumunun üyeleri, dinsel ayinleri düzenliyorlar; başka bir kolegyumun üyeleri, kâhinler, kendilerini, geleceği haber verme işlerine veriyorlardı vb..
Gitgide, Yunan etkisi altında, Roma ve Yunan panteonları (tanrılarının tümü) birbirine karıştılar. Roma tanrıları, insan biçimleri aldılar. Daha sonra, Roma imparatorları en büyük din adamları sayıldılar ve Roma kilisesinin başı oldular.
Materyalist eğilim, Epiküros'un öğretisinin etkisi altında gelişiyordu. Lukretius (MÖ 98-55) bu öğretinin üstün bir temsilcisi oldu. Şeylerin Doğası Üzerine adlı yapıtında, doğanın ve insanlığın kökeni ve evrimi hakkındaki fikirlerini geliştirdi. Bölünmez, yaratılmamış ve yokedüemez atomlardan sözediyordu.
Gerçeğin materyalist bir açıdan yorumlanması. Yunanlılardan öğrenilenlerin ve kendi öz bilimlerindeki ilerlemenin sonucu olan bilimsel bilgilerin birikimini kolaylaştırıyordu. Marcus Terentius Varron (116-28), zamanının bilgi düzeyine uygun, gerçek bir bilimsel ansiklopedi ortaya koydu.
Meta-para ilişkilerindeki gelişme ve özel mülkiyetin evrimi ile köleci Roma hukukunun yetkinleşmesi, aynı hızla yürüyordu. Konuşma sanatı ve güzel söz söyleme sanatı, başarı ile ilerliyordu. Çiçeron bu sanatın en güzel süsü oldu. Toplumsal, siyasal ve tarihsel alanda yazılı yapıtlar [sayfa 142] çoğalıyordu (Jül Sezar'ın notları, Salluste'un yapıtları). Özgün ozanlar ortaya çıktı. Bu arada Livius Andronikus (MÖ 3, yüzyılın ilk yarısı), Catulle (MÖ 87-54), dramaturg Planutus (254-184) ve Terensius (190-159) gibi mimarları ve heykelcileri de sayalım.

İMPARATORLUK
İmparatorluğun siyasal kurumları, bazı ideolojik olaylar ile birlikte oluşuyordu. Egemen köleciler sınıfı, halk yığınları üzerinde etki yapmak için, daha büyük bir kararlılıkla dinden yararlanıyorlardı. İmparator, onların iktidarının tanrısal kökenini belirtmek, güçlendirmek görevini yükleniyordu. Doğu eyaletlerinde, egemen sınıftan olanlara, tanrı gibi saygı gösteriliyordu.
İmparatorluğun ululaştırılması, yayılmakta olan stoacılığın başlıca amacı oldu. Stoacılığın temsilcileri Seneka, Epiktetos oldular. Stoacılara göre, insan, tek büyük organizmanın bir parçasıydı ve onun bütün eylemi, bu organizmanın, yani toplumun, devletin iyiliğine adanmalı idi. Stoacılar, her şeyin durmadan yinelendiğini, hiçbir zaman yeni hiçbir şey olmadığını ve olamayacağını söylüyorlardı. Bu fikirler, imparatorluğun ve kurulu düzenin sonsuzluğuna uygun düşüyordu.
Yeni pitagorasçılar, Pitagoras'ın, Platon'un ve Aristoteles'in felsefî fikirlerini gizemcilikle dopdolu yeni bir öğreti kurmak üzere birleştirdiler; bu öğretiye göre tanrısal ilke iyi, madde ise kötü idi.
Egemen sınıfın ideolojisine karşıt olarak halk yığınları, kendi öz ideolojilerini kendiliklerinden oluşturuyorlardı. Bu, keyfe bağlı yönetime karşı bir protestonun ideolojisi, emeğin ve küçük kişilerin ululaştırılması ideolojisi oldu. Halk arasında, yalnız krallar ve aristokratların değil, basit emekçilerin de ölümünden sonra tanrılarla eşit olabilecekleri düşünülüyordu. [sayfa 143]
Edebiyat ve sanatlar da, egemen sınıf tarafından imparatorluk iktidarının sürdürülmesi ve ululanması için kullanıldı. İmparator Ogüstus'un hükümdarlığı zamanında Virgilius, Horacius, Properceus, Tibullus, Ovideus gibi ozanlar, Tite-Live adlı nesir yazarı vb., yapıtlarını verdiler.
Genç Pline'in, tarihçi Plutarkhos Appien'in, Suetones'un yazmaları daha sonraki çağla ilgilidir. Bize dikkate değer yapıtlar bırakan mimarlık, henüz kesin biçimini almakta olan Roma hukuku, hep imparatoru ululamaya hizmet ediyordu.
Öte yandan, edebî yapıtlar ve siyasal yazmalar -özellikle tarihçi Tacitius, ozan Lucain, nesir yazarı Petroneus, imparatorluğa karşı köleci sınıfın bir fraksiyonuna bağlı olan öteki satirik yazarlar Juvenal ve Lucien'de-, eleştirici fikirler içeriyorlardı.
İmparatorluğun başlangıcında, Roma'nın, Yunanistan'ın ve ele geçirilen Doğu eyaletlerinin kültürel gerçekleştirmelerinin sentezi olan tek bir Roma-Helen kültürü oluşmaya başlıyor. Bu, her şeyden önce, doğa bilimleri için doğrudur. Yaşlı Pline'in Doğal Tarih'i, özellikle derleme bir yapıttı. Ama daha ciddî bilimsel yapıtlar da ortaya çıktı. Bu yapıtlar, eski yazarlar tarafından incelenmiş olan maddeleri, eleştirici bir gözle dikkate alıyorlardı. Strabon, önemli coğrafya yapıtları verdi. Ptolemeus, kendi adını alan bir gökbilim sistemi ortaya koydu.
Bergam'lı hekim Galienus, büyük bir üne ulaştı. Hekimlik üzerindeki etkisi büyük oldu.

HIRİSTİYANLIK
Hıristiyanlık, 1. yüzyılda, Roma İmparatorluğunun Doğu eyaletlerinde ortaya çıktı. 2. yüzyılın başlarında Yunanistan'a girdi ve az sonra İtalya yarımadasında yayıldı.
Halk yığınlarının her gün daha güç olan durumu, keyfî yönetim, yeryüzündeki varlığın geçici niteliği yolundaki [sayfa 144] gizemli fikirlerin yayılmasının nedeni oldu ve öteki dünyada daha iyi bir gelecek umudu uyandırdı.
Bu fikirlerin yayılması, hıristiyan dininin gelişini hazırladı. Hıristiyanlık, Asya ve Afrika'nın birçok dinsel tapınmaları; insanları kötücül güçlerden korumak ve ölümsüzlüğe ve aydınlığa götürmek uğruna insanlar için kanını akıtan, öldüren ve dirilten bir tanrıya tapınmaları içeriyordu. Hıristiyanlık, kurban vermelerden ve her çeşit ayinlerden vazgeçti. Hıristiyanlığın vaizleri, başka dinlerin yandaşlarından farklı olarak hiçbir etnik ve toplumsal ayrılık tanımıyorlardı. Bu, onlara, bahtsızların ve horlananların sevgisini kazandırıyordu.
Başlangıçta, özellikle yoksulları içine alan hıristiyan topluluklarda, eşitlik hüküm sürüyordu. Ama rahatı yerinde olmakla birlikte, mevcut düzenden hoşnut olmayan çevrelerin temsilcileri hıristiyanlara katılınca, ilişkilerin yalınlığı ve topluluğun demokratik niteliği yavaş yavaş kayboldu.
Din gereksinmeleri, daha karmaşık hale geldi; ve zengin bağışlar, ortak malları yönetenlerin ve ayinlere başkanlık eden diyakosların, papazların, eveklerin etkilerini güçlendirdi. Topluluğun yönetici çevreleri olan din adamları kastı, hıristiyanlar sürüsünden ayrıldılar, hıristiyan kilisesi ortaya çıktı. Böylece, evrim geçirerek, hıristiyanlık, egemen sınıfı yanına çekmekte kendisine yardım eden özellikleri ve yeni çizgileri aldı.
Eski dinsel tapınmalar, yığınları boyuneğme durumunda tutma yeteneğinde değillerdi. Emekçileri, sömürücülere karşı toplumsal savaşımdan caydıran hıristiyan öğretisi, kölelerin çıkarlarına, daha iyisi düşünülemeyecek şekilde pek güzel karşılık veriyordu. Bu sınıfın ideologları, kısa zamda anladılar ki, hıristiyanların itirazları, sömürücüler için yararlı olan bir doğrultuya kolaylıkla çevrilebilir. Hıristiyanlığa özgü tam bir bağımlılık, boyuneğme ve yumuşakbaşlılık vaizi, yerleşmiş dogmaların tanınması, köle sahiplerinin [sayfa 145] hoşuna gidiyordu. Ensonu, egemen sınıfın temsilcileri, hıristiyanlığa karşı tutumlarını değiştirdiler. 4. yüzyılda. İmparator Konstantin zamanında, hıristiyanlık resmî din ilân edildi. Hıristiyan kilisesi, önemli ayrıcalıklar elde etti. Ezilmişlerin dini, kölecilerin halk yığınları üzerindeki manevî baskısının aleti haline geldi.

İMPARATORLUĞUN EVRİMİ
İmparatorluğun, ilkin iktisadî ve toplumsal alanlarda patlak veren bunalımı, ideolojiye de uzandı. Egemen sınıfın temsilcileri arasında yayılmış olan felsefî ve dinsel sistemler, artan bir kötümserliğin damgasını taşır. Örneğin stoacıların görüşleri evrim geçirir. İmparatorluğun açılıp gelişmesi çağında, başkasının iyiliği için kendim feda etmek gerekliliğini öneren stoacı öğreti, kölecilerin iktidarını güçlendirmeye yardım etmiştir. Ama bu öğreti, imparatorluğun çöküşünde kötümserlik ve umutsuzluk fikirlerini vurguluyordu.
3. yüzyılda, Plotin'in gizemli felsefesi, yeni-platonculuk geniş bir alana yayıldı. Plotin'e göre, kötü ile madde birbirine karışıyorlardı. İnsanın amacı, zekâ için anlaşılmaz olan en yüksek iyi ile manevî bir kaynaşmadır.
Edebiyat da, aynı şekilde, felsefî-dinsel bir nitelik gösteriyordu; o çağda en yaygın tarz olan roman da böyleydi (Apule'nin Metamorfozlar ya da Altın Eşek'i, Heliodores'in Edmonika'sı).
4. ve 5. yüzyıllarda, imparatorluğun kesin çöküşü sırasında, hıristiyanlığın kabul etmediği payen (puta tapıcı) felsefe öğretileri, cincilik, büyücülük, müneccimlik (yıldız falcılığı), hıristiyanlık içinde eridiler. Hıristiyan kilisesini zaferi ile birlikte payen kültürünün sayısız anıtlarının tahrip edildiği görülüyor, ama aynı zamanda halkı incitmemek için hıristiyanlık paganizmden (puta tapıcılıktan) çok şeyler alıyor. Böylece Milât (İsa'nın doğuşu) bayramı, Noel, [sayfa 146] zamanla Mithra, Güneş Tanrısı bayramı ile karışır. Doğu eyaletlerinde çok yaygın olan bereket tanrıçalarına -Isis, Astarte, Kybele- tapınma, Meryem Anaya tapınma halinde gelişti. Edebiyat, dar bir saraylılar çemberinin beğenilerine uymaya çaba gösteriyordu. Bunlar, özellikle imparatorun onuruna düzülen övgüler oldu. Kültürün genel düzeyi hissedilir ölçüde düştü.
Alıntı ile Cevapla
  #10 (permalink)  
Alt 20-10-2010, 21:14
Sosyalist - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Administrator
 
Standart

5. ROMA İMPARATORLUĞUNUN DÜŞÜŞÜ

Köle emeği, gittikçe, teknik ilerleme ve toplum evrimi için bir engel haline geliyordu. Üretici güçlerin düzeyi, başka üretim ilişkilerini gerekli kılıyordu. Daha ileri bir ekonomik ve toplumsal biçimlenmeye, feodal düzene devrimci bir geçiş, kendini zorla kabul ettiriyordu. Bununla birlikte Batı İmparatorluğunun, Roma köleci devletinin bu en yüksek biçiminin düşüşünde, yalnız iç etkenler değil, dış etkenler de rol oynadı.
Pek çok komşu kabileler, imparatorluğun topraklarını durmadan istilâ ediyorlardı. Bu akınlar, MS 2. yüzyılda, çok önemli yakıp yıkmalarla sonuçlanıyordu.
Orta Avrupa'daki tam ilkel topluluk düzeninin dağılma dönemini geçirmekte olan Cermen kabile birlikleri, tehlikeli komşular oldular. Karpatlar'da Karadenizin kuzeyinde de, Got, Dak, Sarmat ve Slav kabilelerinin güçlü federasyonu kuruluyordu.
"Barbar" kabileler (Cermenler ve ötekiler) arasında paralı askerler toplanması, Roma devletinin gerilemesinin belirtilerinden biri oldu. Bir yandan aşiretler arasında, öte yandan da köleler ile kolonlar arasında bir yakınlaşma beliriyordu. İç çelişkiler, kölelerin, yoksullaşmış köylülerin ve zanaatçıların başkaldırmaları Cermenlerin, Gotların, Sarmatların ve köleci Roma devletini sarsan öteki halkların indirdikleri darbelerin üstüne ekleniyordu.
Batı İmparatorluğunun toprakları durmadan daralıyordu. [sayfa 147] 5. yüzyılın ortalarında, Roma imparatorları yalnız İtalya ve Galya'nın bir parçası üzerinde hüküm sürmekteydiler. Roma'nın 410'da Batı Gotları tarafından alınışından sonra imparatorluğun başkenti bile İtalya'nın kuzeyine, Ravenne'e nakledildi.
Köleler ve kolonlar, imparatorluğa saldıran kabileleri destekliyorlardı. Batı imparatorluğunun tacı, paralı Cermen askerlerinin şeflerinin elinde bir oyuncak haline geldi. 476 yılı, şeflerden biri olan Odoakr'ın, son Roma İmparatorluğunu devirdiği zaman, Batı Roma İmparatorluğunun kesin yıkılış tarihi olarak kabul edildi. İlk "barbar" devleti, o zaman, İtalya'da kuruldu.
Roma İmparatorluğunun düşüşü, öte yandan, köleci düzenin de son bulması anlamına geliyordu.
Köleci düzenin yıkılması ile sonuçlanan bu iç ve dış etkenlerin birleşmesi, daha ileri ekonomik ve toplumsal bir biçimlenmeye doğru, yani feodal düzene doğru devrimci geçişi oluşturdu.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Haberi Paylaş


LinkBacks (?)
LinkBack to this Thread: http://www.solkitap.net/koleci-toplum/206-koleci-toplum.html
Konuyu Başlatan For Type Tarih
21. yüzyıl sosyalizmi tartışıldı - Sayfa 8 - Sosyalist Forum This thread Pingback 15-11-2010 22:44

Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Zubritski,Mitropolski,Kerov,Kuznetsov,Gretski,Lozo vski,Kolossov - Kapitalist Toplum Sosyalist Kapitalist Toplum 0 09-04-2011 17:58
Rolf Cantzen - Daha Az Devlet Daha Çok Toplum Sosyalist Anarşist Teori 0 02-04-2011 06:44
Kapitalist Toplum Sosyalist Kapitalist Toplum 13 20-10-2010 22:19
Feodal Toplum Sosyalist Feodal Toplum 8 20-10-2010 21:38
İlkel Komünal Toplum Sosyalist İlkel Komünal Toplum 7 20-10-2010 20:50


16:57


Powered by vBulletin® Version Kapalı
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.