Sosyalist Kitaphane  
''Öğretimiz Dogma Değil Eylem Klavuzudur''
Go Back   Sosyalist Kitaphane > EDEBİYAT > Edebiyat - Türkiye > Çocuk Klasikleri Türkiye
''MARX - ENGELS''
Cevapla
 
Bookmark and share LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 12-11-2010, 20:19
Sosyalist - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Administrator
 
Standart Prof.Dr.M. Öcal Oğuz - Masallar

MASALLAR





Editör
Prof. Dr. M. Öcal OĞUZ
Ankara 2008

T. C. KÜLTÜR VE TURĐZM BAKANLIĞI
KÜTÜPHANELER VE YAYIMLAR GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

KÜLTÜR ESERLERİ


MASAL ÜZERİNE

Olağanüstü olayların ve kahramanların konu edildiği sözlü anlatılardan biri olan
masal, kültür arastırmacıları tarafından farklı açılardan ele alınmıs, bunun
sonucunda da farklı tanımlamaları yapılmıstır. Masal üzerine çalısan bilim
adamlarından biri Pertev Naili Boratav’ dır. Boratav 100 Soruda Türk Halk
Edebiyatı (1999) adlı yapıtında masalı, nesirle söylenmis, dinlik ve büyülük
inanıslardan ve törelerden bağımsız, tamamıyla hayal ürünü, gerçekle ilgisiz ve
anlattıklarına inandırmak iddiası olmayan kısa bir anlatı olarak tanımlar(75).
Diğer bir masal arastırmacısı Saim Sakaoğlu ise Gümüshane Bayburt
Masalları(2002) adlı yapıtında, bu tanımın inandırmak iddiası olmayan kısmına
karsı çıkarak, masalın hakiki dinleyicisi olarak kabul edeceğimiz medeni
imkânlardan hemen hemen hiç istifade etmeyen, kültür ve tahsil yönünden zayıf
olan insanlar masalların gerçek olduğuna inanıyorlar, haksızlığa uğrayan masal
kahramanları adına üzülüyorlardı. Masalın iddiası inandırmamak olsa bile, bu
anlatıdan çok dinleyeni ilgilendirir seklinde yorumlamakta ve aynı yapıtta masalı
kahramanlarından bazıları hayvanlar ve tabiatüstü varlıklar olan, olayları masal
ülkesinde cereyan eden, hayal mahsulü olduğu halde dinleyenleri inandırabilen
bir sözlü anlatım türüdür” (4) seklinde tanımlamaktadır.
Bu tanımlara ek olarak masallara farklı bir bakıs açısı getirmeyi hedefleyen Evrim
Ölçer Özünel ise Masal Mekânında Kadın Olmak (2006) adlı yapıtında masallar
üzerine yapılan tanımlar ve tanımlara yönelik elestirilerin tutarlı nedenlere
dayandırılmayısının, arastırmacıları zorunlu bir ön kabule götürdüğünü belirterek,
masal tanımının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini vurgular. Folklor
çalısmalarının temelinde yer alan kavramlardan uzak bir masal tanımının eksik
olacağını belirten Özünel, Sakaoğlu’ nun tanımı su sekilde elestirir:
Sözlü kültür ürünlerinin birçoğunun, Sakaoğlu’ nun sözünü ettiği “sehir görmemis
kadınlar” ve “kültür tahsil yönünden zayıf olan insanlar” tarafından üretildiği ve
anlatıldığı bilinmektedir. Halkbilimini temel dayanağı olan ve çağdas halkbilimciler
tarafından yeniden tanımlanan halk kavramıyla çelisen bu ifade üzerine
düsünmek, söz konusu kabul edislerin kırılması için atılmıs bir adım olarak
değerlendirilmelidir. Bu kırılma arastırmaların “yok” oluslarını nesnel bir “var”
olus boyutuna tasıyacaktır.( 20)
Masal, tanımlarının tüm hızıyla değisen günümüz dünyasında yeniden ele
alınması, eskiyenlerinin yerine hızla yenilerinin üretilmesi gerekliliğinin bir parçası
olarak düsünülmelidir. Yeni tanımlarıyla birlikte farklı bir bakıs açısıyla incelenme
zorunluluğu kazanan masallar üç kısımdan olusmaktadır:
Tekerleme ile baslayan, “masalın bası, masalın kendisi ve masalın sonu.” Masal
bası ve ya baslangıç tekerlemesi adı verilen bölüm “Evvel zaman içinde kalbur
saman içinde\ zaman içinde, deve tellal iken, pire bakkal iken, ben babamın
besiğini tıngır mıngır sallar iken veya “ bir varmıs bir yokmus, …” örneklerinde
olduğu gibi ilgili olmayan sözcüklerin bir araya gelmesiyle olusmaktadır. Masalın
girisinde bu tür söz ve akıl oyunlarının olmasının nedenlerinin hem masal
dinleyicisini istenilenin söylenebileceği bir kurgu dünyasına davet etme hem de
masala hazırlama düsünceleri olduğu söylenebilir.
Masalın asıl bölümünde masalda anlatılacak olan olaylar yer alır. Masalın son
bölümünde ise masalda gelisen olaylar sonuca bağlanarak anlatıcı tarafından
“Onlar ermis muradına biz çıkalım kerevetine” “Gökten üç elma düsmüs, biri
kahramana, biri anlatana, biri de dinleyenlere” seklinde bir sonla bitirilir. Masalın
her üç bölümünde her bölüme özgü tekerlemeler kullanılır.
Boratav, Zaman Zaman Đçinde( 1958) adlı yapıtında masal kahramanları
hakkında su değerlendirmelerde bulunmaktadır:
Masalın kisileri belli bir tarih anında, belli bir yerde yasamıs olan bir topluluğun
fertleri değil de, bir padisah, bir tüccar, bir kocakarı… gibi yersiz adsız kisilerdir…
Bazı bazı kisinin bir adı varsa, bu sadece anlatmayı kolaylastırsın diye verilmis,
ya da sahibinin bir özelliğini, bir halini belirtmek üzere takılmıstır: Sitti Nusret,
Keloğlan, Altın Toplu Sultan… gibi. Đnsanların yerini kimi masallarda aslan, tilki,
horoz… gibi hayvanlar alır ya da maceralarına devler, periler, ejderhalar... gibi
dünyamız üstünde gerçekten yasamamıs ve yasamayacak olan tabiatüstü
varlıklar katısır… Masalların kendine göre bir mantığı, pesin olarak kabul edilmis
imkânları vardır. Hayvanlar konusur, bazıları kılık değistirip insan oluverirler, kimi
insanlarda hayvan kılığına girerler, varlıklar ve olaylar alıstığımız ölçülerin dısına
çıkabilirler.( 13)
Masallarda iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlıs arasındaki mücadeleler sık sık
konu edilir. Masalların sonunda iyi, güzel ve doğru olanlar mutluluğa kavusurken;
kötüler, haksızlar cezalandırılırlar. Masallar kısa ve yoğun anlatım özellikleri
tasıyan anlatılardır. Genellikle kadın anlatıcılar tarafından anlatılan masallarda
anlatım zamanı olarak, mis’li geçmis zaman, simdiki zaman ya da genis zaman
kullanılır.
Türk masalları üzerinde durulması gereken bir diğer özellik ise genel olarak
masallarda yer alan üçlü bakısım kuralıdır. “Olaylar önemlerine göre sıralanarak
üç süreli bir düzen içinde geçerler; kisiler yine önemlerine göre, üç bölüğe
ayrılırlar: örneğin padisahın üç oğlu, her biri bir baska yerde oturan üç kardes
dev v.b…”( Boratav 1999: 76)
Masal üzerine yapılan sınıflandırma çalısmaları arasında yer alan çalısmaların ilki
Antti Aarne’e aitir. Aarne masalları; Hayvan masalları, Asıl masallar, Fıkralar
olarak üçe
ayırmıstır.(Aarne 1919; Oğuz 2004: 125) Stith Thompson ise bu sınıflandırmayı
genisleterek Hayvan Masalları, Asıl Halk Masalları, Güldürücü Hikâyeler, Nükteli
Fıkralar, Zincirlemeli Masallar, Sınıflamaya Girmeyen Masallar olarak
sınıflandırmıstır.(Thompson 1964; Oğuz 2005: 126) Türk masalarını sınıflandırma
denemesi W. Eberdhard ile Pertev Naili Boratav tarafından yapılmıs ve Typen
Türkischer Volkmärchen(1958) adlı bir katalog seklinde yayımlanmıstır. 378
masal tipinin bulunduğu bu çalısma 23 baslık altında toplanmıstır. Buna benzer
bir çalısma ise Warren S. Walker ile A. Edip Uysal’ın Tales Alive in Turkey adlı
sınıflama çalısmasıdır. Bu çalısmada ise masallar 7 baslık atında toplanmıstır.
Masal üzerine yapılan çalısmalar hakkında Umay Günay’ ın Elazığ Masaları (1975)
adlı yapıtında verdiği bilgilerden özetlenirse Türk masalları üzerine yapılan
derleme çalısmaları içinde en eski derleme Fransa kralı XVI: Lui’nin tercümanı ve
sekreteri olan M. Digeon’un eseridir. 1781 tarihini tasıyan Nouveauxs Turc et
Arabes isimli eserin ikinci cildinde 3 Türk masalı vardır.(13)
Diğer bir çalısma ise F. W. Radloff Türk boylarının halk edebiyatı ürünlerini 10
ciltlik bir külliyat halinde yayımladığı yapıttır.1866–1907 yılları arasında çıkan bu
külliyatın ihtiva ettiği zengin malzeme arasında masallar da vardır. Osmanlı
Đmparatorluğu zamanında doğrudan doğruya halk ağzından derlenerek hazırlanan
masal kitabı ise Billur Kösk’tür. Bu kitapta yer alan masalların ne zaman ve kim
tarafından derlendiği ve yayımlandığı belli değildir. Đlk olarak George Jacop 1899
yılında tarihsiz bir Billur Kösk kitabı gördüğünü bildirmistir. Bu kitabın en son
baskısı Tahir Alangu tarafından hazırlanarak nesredilmistir. Türk masallarını
bilimsel bir bakıs açısıyla ele alarak onları bütün özellikleriyle derleyen Macar
Türkolog Ignacs Kunos ‘dur. Kunos muhtelif Türk sehirlerinden derlediği Türk
masallarını 1887–1907 yılları arasında 5 cilt olarak yayımlamıstır. Ziya Gökalp
1922 yılında çıkardığı Küçük Mecmua’da “Masalları Nasıl Toplamalı” isimli
makalesini ve çesitli masal metinlerini yayımlar.(14)
Pertev Naili Boratav’ın, Az Gittik Uz Gittik, Zaman Zaman Đçinde, Mehmet
Tuğrul’un Mahmutgazi Köyünde Türk Halk Edebiyatı(1969), Saim Sakaoğlu’ nun
Gümüshane ve Bayburt Masalları(1973), Bilge Seyidoğlu’nun Erzurum Halk
Masalları Üzerine Arastırmalar,(1975) Umay Günay’ ın Elazığ Masalları,(1975)
Muhsine Helimoğlu Yavuz’un Masalların Đslevi, Esma Simsek’in Yukarı Çukurova
Masallarında Motif ve Tip Arastırması, Evrim Ölçer Özünel’ in Masal Mekânında
Kadın Olmak adlı yapıtları Türk masalları üzerine son dönemde yapılmıs
çalısmalar arasında yer almaktadır.
Dünyanın giderek tek tiplesmesine ve kültürel çesitliliklerin giderek azalmasına
tepki niteliğinde ortaya çıkan Somut Olmayan Kültürel Miras Sözlesmesi de
masallar vb sözlü
anlatıların kusaklar arasındaki aktarımına katkı sağlamaktadır. UNESCO 17 Ekim
2003 tarihinde 32. genel konferansında “Somut Olmayan Kültürel Mirasın
Korunması Sözlesmesi”ni imzalamıstır. Bu sözlesmeye göre sözlü anlatımlar ve
sözlü gelenekler, gösteri sanatları, toplumsal uygulamalar, ritüeller ve festivaller,
halk bilgisi, evren ve doğa ile ilgili uygulamalar, el sanatları geleneği somut
olmayan kültürel miras olarak tanımlanmıstır. Sözlü anlatımlar içerisinde yer alan
ve korunması gereken türlerden birisi de masallardır. Bu çalısma ile Türk
Edebiyatı kaynakları arasında yer alan masalların elektronik ortama aktarılarak
korunması ve daha genis bir okuyucu kitlesine ulasması hedeflenmektedir.
KAYNAKÇA:
AÇA, Mehmet, YILMAZ, A. Müge, SEVER, Mustafa, “Masal Çalısmaları.” Türk Halk
Edebiyatı El Kitabı. Ed. M. Öcal OĞUZ. Ankara: Grafiker Yayınları, 2007, 32–78.
BORATAV, Pertev Naili. Zaman Zaman Đçinde. Đstanbul: Adam Yayınları, 1958.
BORATAV, Pertev Naili. 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı. Đstanbul: Gerçek
Yayınevi, 1999.
GÜNAY, Umay. Elazığ Masalları. Erzurum: Atatürk Üniversitesi Basımevi,1975.
ÖZÜNEL; Ölçer Evrim. Masal Mekânında Kadın Olmak. Ankara: Geleneksel
yayınevi, 2006.
SAKAOĞLU, Saim. Gümüshane Bayburt Masalları. Ankara: Akçağ Yayınevi, 2002.
ALĐ CENGĐZ OYUNU*
Derleyen: Selâmi Münir YURDATAP
Bir varmıs, bir yokmus evvel zamanda, güngörmüs, bir kadının gayet yakısıklı,
boylu poslu, bir delikanlı evlâdı varmıs. Onu kadıncağız saraya hükümdar
maiyetine vermis.
Günün birinde hükümdar, maiyetinin arasında dolasırken hepsine sordu:
“Đçinizde Ali Cengiz oyununu bilen var mı?”
Hepsi sustular, cevap vermediler. Yalnız içlerinden o delikanlı karsılık verdi:
“Emirimiz, eğer müsaade verirseniz, ben gidip Ali Cengiz’i bulayım ondan ders
alayım, geleyim.”
Hükümdar, delikanlının bu cesaret ve atılganlığını takdir ederek, o saat ona
müsaade verdi.
Delikanlı, oradan kalktı, doğru Ali Cengiz’ in evine yollandı.
Yolda giderken bir seyyaha rast geldi. Seyyah ona sordu:
“Nereye gidiyorsun evlâdım?”
Delikanlı su cevabı verdi:
“ Ali Cengiz’den oyununu öğrenmeye gidiyorum.”
Seyyah delikanlının koluna girerek dedi ki:
“Gel evlâdım! Ben sana onu öğreteyim.”
Biraz sonra seyyahla delikanlı dağlara düstüler. Gide gide seyyahın oturduğu
esrarengiz bir mağaraya geldiler. Đçeri girip oturdular. Bir aralık seyyah dısarı
çıktı. Yalnız kalan delikanlı, gayet genis olan mağarada dolasmaya basladı. Orada
bir oda buldu. Kapıdan bakınca ayın on dördü gibi güzel bir kızın gözü iki çesme
ağlayarak nakıs islediğini gördü. Selâm vererek odaya girdi. Kıza sordu:
“Đn misin, cin misin?”
Kız cevap verdi:
“Ne inim, ne de cinim, sizin gibi bir insanım.”
Delikanlının hayretini mucip oldu, kıza sordu:
“Peki, siz buraya nasıl geldiniz?”
“Efendim, beni vaktiyle annem mektebe yollamıstı. Yolda bu seyyaha rast geldim.
Beni alıp buraya getirdi. Okutmaya basladı. Fakat ben onun, okurken
söylediklerini ve bütün marifetlerini öğrendiğim için beni bu odada hapsetti.”
Kız bunu dedikten sonra delikanlıya korkunç bir kuyu gösterdi. Bunun içi hep
insan ölüleri ile dolu idi. Oğlan bunu görünce aklı basından gitti. Bayılmak
derecesine geldi.
Sonra, oğlanı teskin ederek nasihat etmeye basladı:
“Yiğidim, bu seyyah seni doğru olarak okutacak; fakat sen sakın öyle okuma, hep
tersine oku, bu sözlerimi hatırından çıkarma.”
“Bu adam Ali Cengiz’dir.”
Oğlan, bu nasihati dinledikten sona kıza tesekkür ederek, eski yerine gelip
oturdu. Biraz sonra seyyah geldi. Delikanlıya dedi ki:
“Haydi, gel oğlum! Seni okutmaya baslayayım.”
Delikanlı “Peki efendim, hazırım” diyerek seyyahın önüne oturdu, seyyah, kitabı
açarak delikanlıyı okutmaya basladı. Fakat oğlan kızın dediği gibi yapmaya, yani
seyyah, tekne dediği zaman direk, direk dediğinde o tekne deyip, her seyi ters
söylüyordu.
Seyyah, delikanlıya (Ali Cengiz) kitabını okuttu. Delikanlı (Ali Cengiz) oyununu en
ince noktasına kadar öğrendi. Fakat delikanlı her bellediğini yalan yanlıs okumaya
basladı, öyle ki, seyyah ona kızarak:
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1953, sayı: 46
“Sen ne akılsız adamsın! Hiç okuduğun seyin ezberleyemiyorsun!” diyerek, ona
mükemmel bir dayak atıktan sonra dağ basına alıp götürdü, orda bıraktı.
Oradan seyyah savusunca, delikanlı hemen basını alıp yürüye yürüye annesinin
evine geldi. Onu çoktan beri görmeyen kadın öyle sevindi ki, hemen çocuğuna
sarılarak ağlamaya basladı.
Ertesi gün delikanlı annesine:
“Valideciğim! Yarın ben at olacağım. Hemen beni saraya götür sat, fakat sakın
yolda giderken dizginimi kimseye verme,” dedi.
Ertesi gün kadın baktı ki, hakikaten oğlu güzel bir at olmus, hemen onu aldığı
gibi doğru saraya götürüp iyi bir fiyatla sattı.
Gece olunca, kadının kapısı çalındı. Açınca karsısına oğlu çıkmasın mı, hayretler
içinde kaldı, onu eve aldı. Beraber yemek yedikten sonra, delikanlı annesine dedi
ki:
“Anneciğim! Yarın ben bir koç olacağım. Beni saraya götür, hükümdara satıver.”
Sabah olunca, delikanlı seyyahtan öğrendiği hüneri sayesinde kendisini birkaç
dakika içinde koç yaptı. Annesi de onu saraya götürdü, yolda giderken seyyaha
rastladı. Koçu görünce tanıdı, kendi kendine;
“ Vay kâfir enciği çocuk vay, dedi, demek Ali Cengiz oyununu öğrendi.”
Sonra kendisini ates yaparak kadının yolunu kesti, Fakat kurnaz ve hünerli
delikanlı, derhal kus olup uçtu. Bunu gören seyyah bir güvercin olarak onu
arkasından kovalamaya basladı.
Bu esnada bu manzaraya alık alık hayretle bakan kadın buna sasıp kaldı.
Kus olan delikanlı, güvercini görünce hemen saraya giderek, elma olup
hükümdarın kucağına düstü…
Seyyah hemen eski haline dönüp hükümdarın karsısına çıkarak, kucağındaki
elmayı gösterip dedi ki:
“Bu elma benimdir.”
Hükümdar saskınlıkla cevap verdi:
“Nasıl olur… Fakat istersen senin olsun.”
Seyyah tam elmayı almaya hazırlanırken elma darı tanesi olup yere saçıldı. Bunu
gören seyyah hemen tavuk olup, darıyı yemek için gagasını uzattı. O sırada, darı
sansar olup, süratle tavuğun üstüne sıçrayarak tavuğu boğdu, kanını emdi.
Sonra silkinip eskisi gibi delikanlı oldu.
Bunu gören hükümdar, hayretler içinde kalarak:
“Vay sen misin evlâdım?”, dedi.
Delikanlı:
“Evet Emirim!” dedi. “Đste buna Ali Cengiz oyunu derler. O seyyah benim ustam
idi. Beni kıskandı, öldürmeye kalkıstı. Ben ondan üstün çıkarak gördüğünüz gibi
onu helâk ettim.”
Hükümdar bundan fevkalâde memnun olarak onu azat etti. Eline yüz bin akçe
verdi. Delikanlı da bunları alınca hemen mağarada bıraktığı kızı kurtardı. Büyük
bir konak satın alarak mükellef bir düğün yaptı. Yiyip içerek muratlarına nail
oldular. Onlar ermis muradına biz çıkalım kerevetine…
BALIKÇININ OĞLU*
Derleyen: Veysel ARSEVEN
Bir varmıs, bir yokmus, Allahın kulu pek çokmus. Đnebolu, Yanbolu; iki bos bir
dolu, bende bilmece dam dolu.
Evvel zamanların birinde, bir padisahın ülkesinde, fukara1 bir balıkçı vardı. Gün
geldi balıkçı öldü, bir oğlu kaldı arkada. Babasının sanatını eline alarak, o da balık
avcılığına basladı. Gecelerden bir gece, bir düs gördü. Diyordu ki, bir ses. “Yarın
tutacağın balıklar, tılsımlıdır. Sakın ha bunları satma”. Sabah olunca, balıkçının
oğlu, her günkü gibi balığa gitti. Fakat ancak iki tane balık tutabildi. Biri yesil, biri
esmer. Bunları bir kabın içine koyup evine getirirken, sokağın basında, bir
Yahudi’yi, kendini bekler buldu. Meğerse aynı gece Yahudi de bir düs görmüs,
ona da bir ses söyle demisti. “Balıkçının oğlunun bugün tutacağı balıklar,
tılsımlıdır. Tanesine ne isterse istesin, verip al”. Böylece Yahudi, balıkçının
oğlunun gördüğü düsten habersiz, balıklara alıcı çıktı. Delikanlı önce satmam diye
direndiyse de, Yahudi’nin tatlı dilinden ve teklif edilen paranın çekiciliğinden
kendini kurtaramayacak esmer balığı sattı, yesil balıkla evine geldi. Yahudi’ye
satılan balık, her gün bir sarı altın kusuyordu. O altınları kusa dursun, biz gelelim
balıkçının oğluna, gördüğü rüyayı pek önemsememisti. Ertesi gün, her zamanki
isine giderken, kabın içindeki balığı unutmustu bile. Aksam eve gelip içeri
girdiğinde, gözleri değirmen tası gibi açılmıs, dili tutuluvermisti. Evi öylesine bir
tertipli, düzenli ve silinip süpürülmüs buldu ki, buna bir türlü aklı yatmıyordu. Bir
gün böyle, her gün böyle… Günlerden bir gün, bunda bir is var diyerek, evinin bir
yanına saklandı. Biraz sonra bir de ne görsün? Balık, kabından dısarı fırladı.
Likabından sıyrıldı, ayın on dördü gibi güzel bir kız ortaya çıktı. Balıkçının oğlu
tüm yuttu küçük dilini, Kızı uzun uzun seyre daldı. Sonra aklına ilk gelen sey,
balığın likabına el koymak oldu. O anda kız dilenerek:
“Aman yiğidim, likabıma sakın zarar verme. Belki gün gelir bir sıkıntıya uğrarsın,
ben seni kurtarabilirim o zaman,” dediyse de, balıkçının oğlu likabı atese atıp
yaktı. Komsular, balıkçının oğlunun hallerinden süpheye düsmüslerdi. Bir gün evi
gözetleyen biri, güzeller güzelini görünce, yemedi, içmedi, bunu gidip ülkenin
padisahına yetistirdi.
“Aman padisahım, balıkçı oğlunun evinde öylesine bir güzel var ki, ancak sizlere
yarasır,” deyince, padisah hemen vezirini yanına alıp, balıkçı oğlunun evine doğru
yürüdü, güzeller güzelini gördü. Đçi gitti ama isi yasasına uydurmak için, sarayına
dönüp düsünmeye basladı. Sonrada balıkçının oğlunu huzuruna çağırıp:
“Dünya güzelini nereden getirdin?” diye sordu.
“Bir balığın içinde buldum,” dedi delikanlı.
“Çinihindi’de bir dünya güzeli var. Ben asker çıkardım, onun saçını bile
göremedim. Sen, ya yalancı, ya da sihirbazın birisin. Bu dünya güzelinin saçları
tüm elmastır. Onun saçının bir peliğini bana getirdin, getirdin; getirmezsen,
boynunu cellâda vurduracağım” der padisah.
Balıkçının oğlu saraydan ayrılıp, üzgün üzgün evine geldi. Bunu gören kız:
“Aman efendim, nedir tasan, böyle üzgünsün,” diye sordu.
“Ben üzgün olmayayım da kimler olsun. Padisah benden Çinihindi güzelinin bir
peliğini istedi. Kendisi o kadar asker saldığı halde, onun yüzünü bile görememis,
ben nasıl getiririm. Getirmezsem beni cellâda verecek, onun için üzgünüm.”
“Benim likabımı yakmasaydın. Çinihindi güzelinin saçını getirmek, bir an isi
olurdu. Ama simdi biraz zor olacak. Zorluğunu da sen çekeceksin. Simdi beni iyi
dinle.” Çinhindide,
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1966, sayı: 207
1Fukara: Fakir, yoksul
sarp bir dağın tepesinde, bir saray vardır. Sarayı, iyi yetistirilmis fiiller bekler.
Bahçe kapılarında aslanlar, kaplanlar nöbet tutar. Tam su sırada aslanlarla
kaplalar bes gün için istirahatlıdırlar. Dünya güzeli de su sırada uykudadır.
Hemen ustura ile peliğinin birini keser, arkana bakmadan yürürsün. Arkana
bakacak olursan, tılsım bozulur, o zaman devler seni paramparça ederler. Sözünü
bitirince, hafifçe üfürdü, bir rüzgâr gelip balıkçı oğlunu aldı, göz açıp kapayıncaya
kadar, sarp bir dağın üzerine bıraktı. Delikanlı, oyalanmadan saraya girdiğinde,
Çinhindi güzelini gerçekten de uyur buldu. Peliklerinden birini kesip hemen
gerisin geri döndü. Bir de Çinhindi güzeli uyandı ki, saçları kesilmis. Hemen
“aslanlarım, kaplanlarım, salman “ diye bağırdıysa da, hayvanlar kuyruklarını bile
kımıldatmadılar. Fillere kostu; filler dahi delikanlıyı yakalayamadılar. Bunları
gören güzel:
“Eğlen biraz delikanlı Ben sihirli tarağımı alıp geleyim. Benim burada bulunmamın
bir gerekçesi kalmadı artık. Ben de seninle geleceğim.”
Delikanlı, fillerin tehlikesinden kurtulunca, arkasına bakmadan, oturup kızı
beklemeye koyuldu. Az sonra kız, zehirli tarağı elinde delikanlının yanına geldi.
“Yum gözlerini yiğidim,” dedi. Balıkçının oğlu gözlerini açtığında, kendini evinin
kapısı önünde buldu. Ertesi gün kızın peliğini padisahın önüne bıraktı, dünya
güzelini de birlikte getirdiğini söylemeden, evine döndü. Padisah baktı ki saçlar
tüm elmastan, sevincinden yerinde duramaz oldu. Fakat balıkçı oğlunun isgüzar
komsuları gene yemediler, içmediler, haberi saraya çabucak ilettiler.
“Bre kendini bilmez adam, diye kükredi padisah. Çinhindi güzelini kendine mi
alıkoydum?”
“Fakat padisahım, siz benden saç istediniz, saç getirdim, dedi delikanlı. Kendisini
istemediniz ki, size getireyim.”
Bunun üzerine padisah, bir an düsündü. “Ben bu balıkçı oğlundan, dünyada
bulamayacak bir sey isteyim de, bulamasın. O zaman boynunu cellâda
vurdururum, diye geçirdi içinden. Sonra delikanlıya dönerek:
“Bana üç tane cennet elması getirdin, getirdin. Getirmezsen, boynunu
vurduracağım,” dedi.
Delikanlı saraydan ayrılıp, üzgün üzgün eve geldi. Bunu gören Çinhindi güzeli:
“Neden böyle üzgünsün yiğidim?” diye sordu.
“Padisah benden üç tane cennet elması istedi. Ben cennet elmasını nereden
bulurum. Ben üzülmeyeyim de, kim üzülsün. Cennet elması dünyada bulunur
mu?” dedi delikanlı. “Getirmezsem boynumu cellâda vurduracak.”
“Tasa etme yiğidim,” dedi kız. Ben sana yardım ederim. Sonra her ikisi evden
çıkıp, ıssız bir yere vardılar. Sihirli tarağı söyle bi sıvazladı kız. Delikanlı kendini
Kaf-ı Küf dağının cennet bahçesinde buldu. Bahçenin içinde iki havuz vardı. Biri
altından, biri gümüsten. Türlü çiçekler bahçenin güzelliğini tamamlıyordu.
Delikanlı, kızın dediklerini hatırlayarak, çiçeklerin arasına saklandı. Tam öğle
üzeri, üç tane Zümrüdüanka kusu gelip gümüs havuzun kenarına kondular. Sonra
kuslar esvaplarını çıkarıp birer huri kızı oldular, havuza girip yıkandılar.
Durulanmak için altın havuza geçince, delikanlı, esvaplardan birini çiçeklerin
arasına çekti. Durulanan huri kızları esvabını giyip uçtu. En son kalan esvapsız
kaldı. O zaman delikanlı çiçeklerin arasından kendini gösterdi.
“Bana üç tane cennet elması getirirsen, esvaplarını veririm” dedi. Huri kızı,
elmaları getireceğine söz verdikten sonra esvaplarını giydi, cennete varıp bir
heybenin terkisini elma ile doldurdu, bütün huri kızları ile helâlasıp delikanlının
yanına döndü. Çünkü insanoğlunu gören huri kızlarına artık cennet haramdı.
“Đste yiğidim, dedi. Hem elmaları, hem kendimi getirdim. Ben artık senin esin
oldum. Delikanlı elinde tarağı sıvazladı, bir anda kendini evinin kapısı önünde
buldu. Hiç oyalanmadan heybenin terkisinden üç tane elma alıp padisahın
huzuruna çıktı. Padisah, burcu burcu kokan elmaları görünce, hemen bir tanesini
kesip yedi. Cennet elmasının çekirdeği iki
tane olurmus. Çekirdeklerin ikisini de masanın üzerine koydu, bunlar iki elma
oldu. Cennet taamı2 tükenmez, çoğalır. Padisah bunu görünce:
“Aslanım, cennete nasıl vardın?” diye sordu.
“Allah diledi, vardım. Bunun üzerine padisah yeniden düsünceye daldı. Bu halini
gören veziri:
“Padisahım, ne düsünürsünüz öyle?” dedi.
“Su balıkçı oğlunun kerametlerini düsünüyorum.”
Balıkçının oğlu evine dönmüs, üç güzel kızın yanında oturuyordu. Bunu gören
komsulardan biri, yemedi, içmedi, haberi çabucak saraya iletti.
“Aman padisahım, balıkçının oğlu bu sefer de bir huri kızı getirmis. Böylesi ancak
size yarasır,” dedi.
Padisah hemen balıkçının oğlunu çağırttı ve:
“Üç gün içinde, denizin ortasına, altlı üstlü bir saray yaptınsa, yaptın.
Yapamazsan boynunu cellâda vurduracağım, diye kükredi.”
Balıkçının oğlu evine gene üzgün dönmüstü. Bu sefer huri kızı:
“Neden böyle üzgünsün yiğidim?” diye sordu.
“Padisah benden, üç gün içinde, denizin ortasına, altlı üstlü bir saray yapmamı
istedi. Yapamazsam boynumu cellâda vurduracak. Ben üzülmeyeyim de kimler
üzülsün?”
“Tasa çekme yiğidim, dedi huri kızı. Ben sana yardım ederim.” Sonra kapıya
çıkıp, ellerini birbirine vurunca, bütün huri kızları güvercin olup geldiler.
“Her biriniz bir tas getirip denizin ortasına altlı üstlü bir saray yapacaksınız.”
Güvercinlerden her biri bir yana dağılarak, az sonra birer tasla döndüler, göz açıp
kapayıncaya kadar, denizin ortasına altlı üstlü bir saray yaptılar ki, dille anlatmak
mümkün değil.
“Hadi simdi git, o gözü doymaz padisaha, pek arzuladığı sarayının bittiğini söyle,”
dedi huri kızı, balıkçının oğluna. Gelsin, gezip görsün içini.
Padisah verini alıp deniz kenarına geldi ki, gözleri bir anda sarayın güzelliği
karsısında kamasıverdi. Sonra kayıklara binip saraya girdiler. Đste ne olduysa, o
zaman oldu. Huri kızının bir el çırpması ile binlerce güvercin, koyu bir bulut gibi
üsüsüverdiler.
“Herkes, getirdiği tasını alıp, eski yerine götürsün,” dedi huri kızı. Bir anda, o göz
kamastırıcı saraydan ve o gözü doymaz gaddar padisah ile akıl hocası vezirinden
en ufak bir iz bile kalmadı. Onları doyura doyura ancak engin denizin tuzlu suları
doyurmustu ama hayatları pahasına.
Balıkçının oğlu elli gün sazınan, altmıs gün davulbazınan öylesine gösterisli bir
düğün yaptırdı ki, konanlar göçtü, yiyenler içti, masallah diyen geçti. Darısı öteki
balıkçı oğullarının basına.
2 Taam: yemek, yiyecek
BIYIK BALTA VE SEHZADE*
Derleyen: Hüsnü YILDIZ
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde
bir Padisah varmıs. Büyük basın büyük derdi olur derler. Bu padisahın da bir
derdi varmıs. Su geçici hayat zehir olmus kendine, su darı dünya zindan mı
zindan olmus padisaha. Ne dersiniz ne idi bu padisahın derdi acaba? Kendinizi hiç
yormayın ben söyleyivereyim. Padisahın iki gözü de görmez imis. Göz görmez
olurda hayat, hayat olur mu hiç. Onun hayatı, hayat değilmis iste.Bas vurmadık
hekim, kullanmadık ilaç kalmamıs. Kalmaya kalmamıs ya bi türlü de iyi olmamıs.
Küsmüs hayata, küsmüs dünyaya. O hayata küsmekte olsun günlerden bir gün o
kente bir dervisin yolu düsmüs. Söz sözü açmıs, söz dönmüs dolasmıs Padisahın
durumuna gelmis. Dervis “Kolay o kolay o” demis. Meğerse dervis Padisahın
gözünün nasıl göreceğini, hangi merhemin iyi geleceğini bilirmis. “Beni padisaha
götürün” demis dervis. Padisaha haber vermisler. “Dervisi huzura alın” demis,
padisah. Dervis huzura alınmıs padisah “Söyle bakalım dervis baba, gözüm nasıl
görecek; gözüme hangi ilâç merhem olacak” demis. Dervis “Denizde bir balık
vardır padisahım, bu balık diğer balıklara benzemez. Altın gibi sarı, gümüs gibi
parlak! Sözün kısası güzel bir balıktır. Bu balık tutulacak, havanda dövülerek bir
merhem yapılacaktır. Yapılan merhemden bir parça alıp gözlerinize sürerseniz,
gözleriniz derhal görecektir” demis ve sonra sırra kadem basmıs. Padisah “Ne
dilersen dile benden Dervis Baba!” demis ama vezirler, Dervis sırra kadem oldu
hasmetlim, diyerek padisahın sözünü kesmisler. Padisah dervisin Hızır olduğunu
anlamıs, vezirlerine: “Çağırın oğlumu!” diye emir vermis. Sehzade huzura
çağrılmıs. Padisah. “Oğlum demis sehzadeye. Denizde hiçbir balığa benzemeyen
bir balık varmıs. Bu balığı tutar havanda döğer bundan yapılan merhemden
gözlerime sürersem derhal görecekmisim. Tez elden emir ver, bu balığı tutsunlar,
tutanlara hediyeler vereceğimi halka ilan et.” Bunu duyan sehzade “bas üstüne
babacığım, derhal!” demis ve huzurdan ayrılmıs.
Sehzade yurdun dört bir tarafına ulaklar salmıs. Balığın eskâlini tarif ettirmis
halka. Haberi alan halk adeta sevinçten bayram yapmıs. Bir taraftan
padisahlarının gözleri görecek, bir taraftan da balığı tutarlarsa büyük bahsisler
alacaklar. “Balığı tutan ben olayım” gücüyle elleri kolları sıvayıp açılmıslar denize.
Günlerce uğrasan binlerce balıkçı bir türlü tarif edilen balığı tutamamıslar. Bugün
tutacağız, yarın tutarız hülyalarıyla gece gündüz kürek çekip, ağ atmıslar olta
sallamıslar heyhat bir türlü balık yok. Yok, olunca da ne yapsınlar ümidi
kesmisler. Halk ümidi kese dursun biz gelelim saraya. Padisah “Allah büyüktür bir
gün olur oltanın birinde çıkıverir, ağlardan birine takılıverir demis. Hakikatta öyle
olmus. Tam ümitlerin kesildiği herkesin matemlere daldığı bir günde tarif edilen
balık, ihtiyar, fakir bir balıkçının ağına takılmaz mı? Bu öyle bir balıkmıs ki
balıkçının sevinçten aklını basından almıs. Kosmus balıkçı sehzadeye. Sehzade
balığı görünce hayretten gözleri fal tası gibi açılmıs. Nasıl açılmasın ki balığın
pulları altın gibi sarı, gümüs gibi parlak, gözleri mavi mavi. Kıyılıp da havan da
döğülecek bir balık değilmis meğer. “Ne yapsam, ne yapsam” diye kararsızlık
içinde kalmıs sehzade. En sonunda içinden bir ses gelmis: “Bu güzelim balığa
nasıl kıyılır, bundan iyi olacak gözler görmeyiversin. Sal balığı!”. Bütün gücü
kayboluvermis sehzadenin. Sanki büyülenmis. Elleri gevsemis, gevsemis ve balığı
salıvermis. Balık suya cup, düsüp kaybolmus.
Sehzade saraya dönünce Padisah babasının yanına kosmus. Babası sevinçle
“Getirdin mi balığı oğul?” demis. Sehzade “Babacığım, babacığım beni affet! Balık
o kadar güzel, o kadar güzeldi ki kıyılıp da havanda dövülecek balık değildi.
Kıyamadım salıverdim onu.”, diyebilmis ve olduğu yere yığılıvermis. Gazaba
gelen padisah “demek balık benden kıymetli,
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1961, sayı:148
gözüm iyi olmayıversinmis. Defol karsımdan, senin gibi evlâdım yok benim artık!”
diye bağırıp çağırmaya baslamıs.
Sehzade kulağı kuyruğu kısıp sıvısmıs huzurdan. Maiyetine bir hizmetçi alarak
basını alıp gurbet ele revan olmus. Kâh yürürler, kâh bir pınar basında biraz
dinlenerek epiyce yol almıslar. Dinlenme sırasında hizmetçi yemekleri hazırlamıs
Sehzade sofraya oturur ve usağa “haydi bakalım sen de gel!” dermis. Hizmetçi de
hemen hacetli imis ki hemen sofraya Cezayir dayısı gibi kurulmus. Sehzade ise
buna kızar “böyle usak olmaz” dermis içinden. Buyur etmeyiversin diyeceksiniz
ama sehzade de bir onu yapamıyormus iste. Ne olursa olsun buyur edermis
herkesi. Buyur edermis ama kimsenin de sofraya oturmasını istemezmis.
Yanındaki usak bir türlü durumu ya anlamazmıs yahut da isine öyle gelirmis. Bir
böyle iki böyle derken sonunda yanamamıs usağı basından savmus. Ve yola
yalnız basına devam etmis. Hem yoluna devam eder hem de rast geldiği
köylerden kasabalardan kendine yarayıslı bir usak ararmıs. Fakat gönlünden
geçirdiği usağı bir türlü bulamazmıs. Derken epeyce köyler, kentler geçmis
sonunda karsısına civa gibi bir adam çıkmıs. “Ben sana usak olurum” demis
sehzadeye. Sehzade de beğenmis adamı. Usak olarak almıs yanına. Bu adamın
“Balta Bıyık” mıs adı. Sehzadenin kıyamayıp denize salıverdiği babasının ondan
yapılacak merhemli gözlerinin göreceği, onun yüzünden diyarı gurbete çıktığı ve
bu mesakkatlere katlanmasına sebep olan altın renkli, gümüsleyin parlak, mavi
gözlü o güzelim balık yok mu? Đste Balta Bıyık onun tam kendisi imis. Sehzadenin
yaptığı iyiliği bir türlü unutamamıs meğer. Sehzadenin bir usağa ihtiyacı
olduğunu anlayınca kosmus ona usaklığa. Sehzadenin “Balta Bıyık” ın ne
olduğunu denize salıverdiği balığın insan olacağını nereden bilsin. Gaipten bilici
değilmis ki usağının neyin nesi olduğunu anlasın. Usak mı usak demis ve almıs
yanına o kadar.
Sehzade ve Balta Bıyık yollarına devam etmisler. Yoruldukları yerde dinlenmisler,
dinlendikleri yerde yollarına devam etmisler. Derken bir hana rastlayıp orada
konuklasmıslar. Balta Bıyık hemen sofrayı hazırlayıp efendisini buyur etmis.
Sehzade “Balta Bıyık sen de gel” demis fakat Tanrı’dan olsa da gelmese demis
içinden. Balta Bıyık “Buyurun efendim, afiyet!” demis. Sehzade bir “oh!” çekmis
içinden: “Aradığım usağı yeni buldum” diye sehzade huzur içinde yemeğini
yemis. Biraz sonra da yatak odasına geçip güzel bir uykuya dalmıs. Vakit gecedir.
Balta Bıyık silahlarını alıp nöbete geçmis. Buna sebep ne diyecek olan olur.
Cevabını verelim. Han cinlerin ve perilerin yatağı imis. Hana gelen yabancılar diri
girer, ölü çıkarmıs. Çünkü yabancılar bu hanın cinlerin yurdu olduğunu bilmezler
ve destursuz girerlermis hana. Buna kızan cinler de gece toplanırlar hana gelen
konukları boğarlarmıs. Balta Bıyık bunu bildiği için nöbete geçmis. Sehzadeye bir
zarar gelmesin diye. Filvaki dediği de olmus: gece yarısı olunca cinler toplanmaya
baslamıslar hanın önündeki meydanlığa. Hepsinin toplandığı kanaatına varan
Balta Bıyık nisan alıp bosaltmıs silahı cinlere. Cinler darmadağın olmuslar fakat
içlerinde biri cinleri bası vurulmus. Ve bir kara keçe oluvermis. “Artık uyuya
bilirim” demis Balta Bıyık. Yatağına uzanmıs, rahat bir uykuya dalmıs.
Sabah olunca Sehzade uyanmıs, etrafına söyle bir göz atmıs. Hanın ön
tarafındaki meydanlıkta bir kara keçe seklinde bir yığıntıya gözleri ilismis.
Hayretle “Bu da nedir?” demis içinden. Sonra “Balta Bıyık, Balta Bıyık demis bu
kara keçe nedir.” Balta Bıyık “Gece göçebeler konakladı belki onlardan kalmıstır”
diyerek Sehzadeye durumu çaktırmamıs.
Hazırlanarak tekrar nereye varacağı belli olmayan yollarına revan olmuslar. Az
gitmisler uz gitmisler, dağlar asıp, ovalar geçmisler günün birinde bir büyük
kente vasıl olmuslar. O kentte bir dünya güzel varmıs. Ona kim talip olursa zifaf
gecesine diri girer ölü çıkarmıs. Bizimkilerin vardıkları zamanda “Yok mu talip!”
diye tellallar çağırıyormus. Balta Bıyık ileri atılmıs “Biz varız!” diye. Sehzade önce
sasırmıs ve kabul etmemisse de sonra kabul etmis.
Aksam olunca dünya güzel ile sehzadeyi gerdeğe katmıslar. Balta Bıyık kapıyı
sağdıs olarak beklemis. Onlar derin bir uykuya dalınca Balta Bıyık anahtar
deliğinden gözlemeye
baslamıs. Acaba taliplerin ölümüne sebep nedir diye. O anda bir evran1 kızın
ağzından çıkmaya baslamaz mı? “Tamam demis Balta Bıyık, ölüme sebep budur.
Talipleri bu evran sokup öldürüyor” Nisan alıp bosaltmıs silahı evrana. Evran
derhal ölmüs. Kosmus Balta Bıyık evranı çekip almıs. Çıkarken evranın kuyruğu
Sehzadenin yüzüne dokunu vermis. Sehzade sıçrayarak uyanmıs. Balta Bıyık’ı
görünce “Ne var Balta Bıyık, nedir yüzüme dokunan o soğuk sey?”. Bir sey
olmamısçasına “Bir sey yok efendim, kedi sıçrayı verdi de onu dısarı çıkardım”
demis Balta Bıyık. Sehzade tekrar dalmıs uykusuna. O uyumakta olsun Balta
Bıyık tekrar beklemeye baslamıs. Ne duru durmaz bir evran daha çıkmaya
baslamıs kızın ağzından. Hemen nisan almıs ve tetiğe basmıs Balta Bıyık. Fakat
tüfek ates almamıs. Bir daha, bir daha tetiğe basar amma bir türlü ates
aldıramamıs tüfeğe. Bakmıs ki yılan sehzadeyi sokacak, aniden kararı vermis.
Bıçağı çekip fırlatmıs yılana. Bereket versin ki bıçak yılanın tam can evine tesadüf
etmis de yılan derhal ölmüs. Değilse Sehzade de diri girecek zifaf gecesine, ölü
çıkacaklardan olacakmıs. Yılanın öldüğünü gören Balta Bıyık, kosmus yılanı
çıkarmıs kızın ağzından. Götürürken aksilik olacak ya yine yılanın kuyruğu bu
sefer de sehzadenin burnuna dokunmaz mı? Sıçrayıp kalkmıs Sehzade. “Aman
Balta Bıyık, bu da nedir?” demis. Balta Bıyık: “Yok bir sey efendim fare
atlayıverdi de” demis. Sehzade tekrar uykusuna dalmıs: Balta Bıyık da nöbetine
geçmis. Sabaha kadar beklemis ama bir yılan daha çıkmamıs.
Sabah olunca halk yollara, meydanlara, akın etmis, durumu öğrenmek için.
Bakmıslar ki sehzade sağ. Hayretten ağızları açık kalmıs, sehzade, dünya güzeli
ve Balta Bıyık sehre elveda deyip yollarına revan olmuslar. Git bunda gel bunda
derken bir pınar basına varmıslar. “Azıcık dinlenelim” demisler. Bu sırada Balta
Bıyık: “Eee! Sehzadem demis simdiye değin hiç ses çıkarmadan, sen de
aldırmadın. Bu kadar vurdumduymazlık olmaz: Bu kadın ikimizin olacak”
Sehzade: “nasıl olur, Balta Bıyık? Lâzımsa al senin olsun.”, demisse de o, “olmaz
illâki ikimizin olacak diye tutturmus. Sonunda da Sehzade hık mık etmeye
baslayınca “Yo o kadar değil deyip kızı tuttuğu gibi bas asağı etmis ve kızı
silkmeye baslamıs. Bu o kadar kısa bir zamanda olmus ki sehzade de ne
yapacağını sasırmıs. Kız da. Tir tir titremeye baslamıs kız. Balta Bıyık silktikçe kız
tamamen korkmus ve ağzından bir torba “Pat!” deyip düsmüs. Balta Bıyık kosup
torbayı açmıs. Bakmıs ki durum çok fena. Torbanın içi evran yavrularıyla
doluymus: Sehzadeye isaret ederek: “Đste Sehzadem çıkarmak istediğim su
melunlardı. Bunların büyüklerini gerdek gecesinde öldürdüm. Bu güzelin talipleri
öldürdüğüm evranlara kurban gitmislermis. Muhakkak siz de onların akibetine
uğrayacaktınız: Fakat ben meydan vermedim. Đlkinde kedi atladı diye size
çaktırmadım. Sonrakinde fare atladı diyerek durumu sezdirmedim. Düsündüm
tasındım bunların gerisi de vardır diye. Ne yapayım da gerisini çıkarsam dedim ve
sonunda biraz önceki usule basvurdum. Görüyorsunuz ya dünya güzelinde zere
kadar da olsa gözüm yok. Zaten olamaz da. Çünkü iyilik edene kemlik mi edilir?
Siz benim hayatımı kurtardınız, bağısladınız. Ben de bu iyiliğinize karsılık sükran
borcumu ödedim. Haydi, dostum, ülkeniz, anneniz, babanız sizi bekliyor. Bir
millet sizi bekliyor. Lütfen su pulu alınız Padisah babanızın gözlerine sürünüz, o
zaman göreceksiniz babanızın gözü derhal açılacak ve görecektir, demis pulları
sehzadeye vermis. Sonrada : “Alik bilmezse balık bilir” demis ve sırra kadem
olmus.
Sehzade ve dünya güzeli bu olay karsısında donup kalmıslar. Neden sonra akılları
baslarına gelmis. Birbirlerine sarılmıslar. Bilmem ne kadar zaman geçmis. Sonra
ne içinde memleketlerine dönmek üzere yollarına revan olmuslar. Günlerce yol
tepmisler. Yoruldukları yerlerde dinlenmisler. Derken günün birinde ülkelerine
gelip ana ve babalarına kavusmuslar. Balta Bıyığın verdiği pulu padisahın
gözlerine sürmüsler. Pul gözlere değer değmez padisahın gözüne, gönlüne bir ısık
huzmesi doluvermis. Yeniden umut dolu bir hayat baslamıs padisahta.
1 Evran: Yılan
Bu hayırlı haberi duyan bütün ülke sevinmis, düğün bayram yapmıslar. Bu
sevinçli mutlu günlere bir gün daha eklenmis. O da dünya güzeli ile sehzadenin
düğünleri. Padisah oğlu ile gelinine kırk gün kırk gece devam eden bir düğün
yaparak onları da muratlarına erdirmis.
Onlar ermis muradına biz çıkalım kerevetine.
CĐHANSAH’ A SÖYLENMEYEN SIR*
Derleyen: Mehmet GÖKALP
Vakti zamanın birinde büyük bir diyarın padisahı vardı. Padisahın Cihansah
adında yüzü nurlu, içi sürurlu, dal gövdeli, güler yüzlü, neseli bir oğlu vardı.
Cihansah, bos zamanlarında babasının vezirinin oğlu Ahmetsah ile bulusur,
konusurdu. Đki arkadas birbirilerine pek ısınmıslardı. Ava beraber giderlerdi.
Beraber cirit oynarlar, ok atarlar, keyiflerini ağır pahaya satarlardı.
Đki arkadas bir bahar günü atlarına binip, uzak ülkelere doğru gezmeye çıktılar.
Vara vara indiler bir hana. Han da nasıl han, duvarlarına bakınca heybet verirdi
insana… O gece yattılar, sabahleyin kalktıkları zaman gözlerini ovusturan
Cihansah basını kaldırıp duvara baktı. Duvarda bir nevcivanın resmi vardı ki
gören yiğidin gözünü ondan ayırması naçardı. Gözleri ceylân, dudağı mercan,
görünüsü gılman amma yaradan yaratmıs o suretle bir insan… Cihansah resme
iyice baktıktan sonra hancıyı çağırdı ve bu kızın kimin neyi olduğunu sual eyledi.
Hancı içini bir çekip, Aman oğlum, bu kız Anlas padisahının kızıdır. Ona göz
koyayım deme, onun yüzünden nice canlar kurban, nice kanlar revan olmustur.
Cihansah hancının sözlerine aldırmadı. Ahmetsah ile atladığı gibi atına, düstü
yolun katına.
Vara vara Anlas Padisahı’nın oturduğu sehre vardılar. O sehirde bir kocakarı
buldular, ondan birer kat kız elbisesi tedarik edip Anlas padisahının sarayına
çıktılar. Cariyelere padisahın kızını görmek istediklerini söylediler. Onlar da
Cihansah’ı alıp Anlas’ın kızının yanına götürdüler. Cihansah, kız ile uzun müddet
konustu, sonra söz arasında: Sultanım “siz hiç evlenmek, saadete konmak
istemez misiniz?” diye sordu, kız içini kavuran bir ah çekti ve “ben çok kötü bir
rüya gördüm. Rüyada, sözde evlenmisim, iki oğlum olmustu. Çay kenarında
oynarlarken su onları alıp götürdü. Ben de peslerinden gözlerim giryan, yüreğim
kızıl kan bakakaldım. Onun için bir daha bu rüyadan sonra evlenmemeye karar
verdim.” Cihans, “vah vah. Sana sabır versin ulu Allah, haydi eyvallah.” deyip
oradan kocakarının yanına geldi. Tekrar erkek elbiselerini giydi, saraya bir haber
ve haberciye padisahın kızına “çok meshur bir nakkas gelmis.” diye
müjdelemesini söyledi. Kız derhal o meshur nakkası yanında görmek istediğini
cariyelere söyledi. Bir müddet sonra Cihansah, saraya vardı. Padisaha dedi ki
“ben yalnız selamlık tarafına resim yapacağım.” Padisah bu teklifi kabul eyledi.
Selamlık tarafının nakıslanması bitince padisahın kızı topal cariyeyle haber
gönderdi ki gelip haremlik kısmını da nakıslasın… Cihansah kızın karsısına gidip
gül cemaline baktığında aklı fikri tarumar olup cesedini tasıyamaz hale geldi,
kuvvetli tükenip kendisini yerde buldu. Cariyeler, keklik gibi kosustular ve
Cihansah’ı ayılttılar. Cihansah, gözlerini açınca bas ucunda sevdiğini gördü, ay
doğmus zannetti, gözleri kamastı. Bir yudum suyu altın kâseden içtikten sonra
padisahın kızı dedi ki “nakkas efendi senin gizli bir derdin olsa gerektir. Hele
söyle, bizi meraktan ırağ eyle.” Cihansah dedi ki, “ben bir gece rüyamda
evlendiğimi gördüm, iki çocuğum olmus. Çay kenarında oynarlarken suda bir
elma gördüler, elmayı almak için seğirdince akıntı onları alıp götürdü. Sizi
görünce aklıma o hatıra geldi, ondan perisan oldum.” diyen de kız dedi ki “aynı
rüyayı ben de görmüstüm. Demek ki ikimizin mukadderatı birmis, babama
söyleyeyim bizi evlendirsin.”
Cihansah kızdan bu haberi alınca sevincinden melek olup uçmak istedi, hemen
nisanlandılar. Sonra üç gün üç gece büyük bir düğün yapıldı. Gerdeğe girecekleri
gece Ahmedsah Cihansah’a haber etti ki “sana bir ejder sihir yaptı. Ejderha, kıza
âsık olduğundan seni öldürmek istiyor.” Cihansah bu habere aldırıs etmedi.
Güveyi odasına girdi. O sırada bir hısırdı duydu, sevgilisinin yüzüne bakanda
mercimek kadar bir kan lekesi gördü. Süphelendi ve etrafı arastırdı. Bir de baktı
ki arkadası Ahmedsah, karyolanın altında. Ahmetsahı oradan
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1954, sayı: 62
çıkardı ve zindancılara vererek hapsetmelerini emiretti. Haddi zatında,
Ahmedsah, padisahın kızına âsık olup onu öldürmek isteyen ejderhayı
öldürdüğünü söyleseydi o anda tas kesilecekti. Çünkü ejderha sihir yapmıstı.
Ertesi gün hâdise padisahın kulağına gitti. Ahmedsah’ı padisahın huzuruna
çıkardılar. Dedi ki: Padisahım, kafesteki kusu bana emanet veriniz, ona bir
söyleyip bırakacağım. Üç gün müsaade ediniz, o kus dönsün, sonra beni astırın.
Padisah bu teklifi kabul etti. Ahmedsah ya Allah deyüp kusu eline aldı, kulağına
bir seyler söyleyip bıraktı. Üç gün sonra kus ağzında üç elma çekirdeği olduğu
halde saray avdet etti. Ahmedsah dedi ki:
Bu elma çekirdeklerini bahçeye dikiniz, üç yıl sabrediniz, elmalar bar verince o
elmaları her hangi ihtiyar yerse kudreti ilahı sayesinde gençlesip, dinçlesecek.
Cenabı Allah, Zülcelâl onun ömrünü uzun, bahtını açık, muradını lâyık eyleyecek.
Padisah, Ahmedsah’ ın dediğini yaptı, elma çekirdeklerini bahçıvanlara verdi,
bahçeye ektirdi. Üç yıl sonra hikmetli ilâhi elmalar bar verdi. Bahçıvan iki elmayı
altın tabağa koyup kapıcıya verdi. Kapıcı elmaların birine zehir katmıstı. Padisah
elmalardan birini önce vezirine yedirtti, vezir vefat etti. Elmanın ötekini
bahçıvanın karısı ve kendisi yeyince, iki ihtiyar damarlarında yirmi yasındaki
delikanlının kanı varmıs gibi gençlestiler, yüzlerinden nur akmaya basladı. Bunu
gören padisah bu iste bir hile olacağını düsündü. Cihansah, padisaha: Sultanım,
bir elma da siz yeyin, gençleseceksiniz. Yalnız Ahmedsah’ın hayatını bana
bağıslayın, diye yalvardı. Ahmedsah bunu reddetti ve günahsız olduğunu söyledi:
Benim ricam sudur ki “Cihansah’ ın kızının kanını benim üzerime akıtırsanız ben
tekrar hayata kavusacak, dirileceğim.” Ahmedsah’ ın “gidip güveyi odasındaki
karyolanın altına bakın.. Hikmeti ilâhiyi görün.” demesiyle tas kesilmesi bir oldu.
Cariyeler gidip güveyi odasını açtılar ki içerisi cehennem kokusuna bürünmüs…
Karyolanın altına bakanıca, büyük bir canavarın lesini gördüler… Hepsi hayret ve
dehset içinde kalıp kör sıçan gibi kaçacak delik aramaya koyuldular.
Padisaha haber verdiler ki Ahmedsah, Cihansah’ ın güveyi girdiği gece büyük bir
canavar öldürmüs. Ahmedsah’ın günahsız olduğunu bu canavarın lesi gösteriyor.
Kader böyle imis… Aradan bir sene daha geçti, elma ağaçları yeniden bar verdi.
Bir de Cihansah’ ın nur topu gibi evlâdı oldu. Bütün saray halkının gözü, göynü bu
kızdaydı. Ama ne yazık ki Ahmedsah’ a vaad etmislerdi. Bu kız ona kurban
edilmeliydi ki dirilsin. Kader ne denir, gelir basa, bulasır ise… Cihansah’ ın yeni
doğmus kızını, Ahmedsah’ ın tas bedeni taze kana kavusunca Allah’ın lütfuyla
damarlarına, dizlerine derman geldi, yerinden doğruldu. Bundan sonra padisah
Ahmedsah’ ı da vezir yaptı. Hepsi mesut ve bahtiyar günlere kavustular.
ÇOBANLA KÖPEĞĐ*
Derleyen: Numan KARTAL
Bir varmıs, bir yokmus, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit
oynarken eski hamam içinde. Vay neler varmıs vay neler varmıs. Yeller eser,
sular çağlarmıs. Aptallar top oynar, akıllılar ağlarmıs. Allah’ın kulu da çokmus.
Kimisi akıllı imis, baslarında kavak yeleri esermis, kimisi akılsızmıs, genç kızlara
türkü söylermis. Böyle zamanlardan birinde, bir varmıs, bir yokmus, taaaa… Alnı
kırısık, yüzü burusuk, yüreği ak, gönlü pak, saçlarına karlar yağmıs ak saçlı bir
kocakarının bir oğlu varmıs… Đsi yokmus, bir asağı, bir yukarı dolasır da yolları
ölçermis. Oğlan büyümüs, büyüdükçe gelisip serpilmis. Can bu demis, sıkıldı
gayrı, bir kesere sap olmak istemis, hele bir bos gezenin kalfası olmaktan
kurtulayım diye, anasına seslenmis. Sonunda iki koyun, bir keçi almıs, kırlara
gütmeye gitmis. Bu tarla benim, su tarla senin demis de sonunda bir çobana rast
gelmis. Bir de bakmıs çoban, tek değilmis, iki arkadası ile birlikte değil miymis?
Üç çoban tutmuslar köpeği, durmadan döverlermis.
Yufka yürekliymis, dayanamamıs, kalbi bir iyicene yanmıs. Đleri atılıp, “bre
çobanlar niçin döversiniz köpeği” demis? Ekmeğimizi yedi, diye karsılık vermisler.
Delikanlı sasırmıs, bir ekmek için de köpek dövülür mü diye dert yanmıs… Canı
var, dili yok cancağızın, ekmek vereyim de dövmeyin, diye yalvarmıs… Çobanlar
razı olmus, dövme durmus, köpek delikanlıya bakmıs kurtulus sevincini, parlayan
gözleri ile anlatmıs. O gün öyle geçmis, ertesi gün gelmis. Delikanlı yine aynı
yere gitmis. Bu sefer de çobanlar, bir kedi dövermis… Delikanlı yine
dayanamamıs, içi yanmıs, neden dövdüklerini sormus. Aynı karsılığı almıs.
Kediye acımıs, ekmek verip, kediyi kurtarmıs. O da parlayan gözleriyle
delikanlıya bakmıs, sevincini bakısları ile anlatmıs.
Gün böylece bitmis, delikanlı eve gelmis. Ertesi gün gelmis, delikanlı yine aynı
yere gitmis. Çobanlar bu sefer bir yılan dövermis. Sormus, Soğuk hayvandır,
hem de koyunlarımızı emdi, karsılığını almıs. Ne de olsa yürek bu, tas olsa erir.
Delikanlının yüreği yine erimis, içinden bir acıma gelmis. Koyun vereyim, bırakın
dövmeyi demis. Çobanlar razı olmuslar, koyunları almakla dövmeyi bırakmıslar.
Delikanlı rahatlık duymus, evine doğru dönüp yola koyulmus.
Az gitmis uz gitmis, dere tepe düz gitmis, bir de bakmıs arkasına ki yılan süzüle
süzüle gelirmis. Delikanlı sasırmıs, olduğu yerde duraklamıs. Yılan dile gelmis,
babasının evine davet etmis. Delikanlı kabul etmis, yola düzülmüsler, süzüm
süzüm süzülmüsler. Az gitmisler, uz gitmisler, giderken biraz dertleselim
demisler. Delikanlı yılana, babasının evinde ne yapacaklarını sormus, yılan;
iyiliğin karsılığını vermek gerek, dilekte bulunacaksın demis. Đlle de bir yüzük
dilemesini salık vermis. Delikanlı kabul etmis, derken efendime söyliyeyim
varmıslar Hindistan’a, dolasıp gelmisler evin kapsına… Kapı birden açılmıs,
muhafız yılanlar sasırmıs Açmıslar ağızlarını, kosmuslar delikanlıya Saskınlık
sırası delikanlıya gelmis. Kaçsam mı kaçmasam mı diye düsünmüs! Yandım
öldüm demeye zaman kalmamıs, diğer yılan öne fırlamıs. Basından geçenleri
anlatmıs bir bir, beni ölümden o kurtardı, demis. Çekilmisler muhafız yılanlar
kenara, dösenmis yerlere halılar, durmus muhafızlar, buyur etmisler içeri
delikanlıyı.
Baba yılan divana kurulmus, oturmus, keyif edermis. Delikanlıyı görünce, dile
benden ne dilersen, demis. Delikanlı yüzük dilemis. Baba yılan yüzüğü vermis,
delikanlı tesekkür edip oradan ayrılmıs. Az gitmis, uz gitmis, gelmis kendi evine.
Bak ne getirdim sana demis, anasına da gönlündeki söylemis. Meğer gönlündeki,
padisahın kızı imis. Muradım, padisahın kızıdır, var git iste demis.
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, sayı: 205
Ak saçlı anacığı, oğlum biz kimiz ki bize padisah kız verecek, herkes dengini
aramalı, diye seslenmis. Ama gönül bu, ferman dinler mi? Oğlan yanmıs bir kere
ahına, Ana ana; ak pülçekli canım ana, beni anlasana, yandım kızın ahına, demis.
Ana bu, ak pülçekli, ak yürekli ana dayanamamıs, kalkmıs, padisaha gitmis.
Önünde diz çökmüs, Allah’ın izni, Peygamberin kavli ile sizin kızı, bizim oğlana
istemeye geldim, demis. Padisah söyle bir bakıs, kızında gözlerinde simsek
çakmıs, kızmıs, hızını alamamıs, kadıncağızı merdivenden asağı atmıs. Kara
yazgılı ana ağlamıs, kanlı yaslar gözlerini dağlamıs, boynu bükük eve gelmis,
olanları bir bir oğluna anlatmıs. Beni elin maskarası ettin, diye de biraz dert
yanmıs. Oğlan iç geçirmis, bire padisah, ben sana gösteririm demis. Yüzüğü
cebinden çıkarıp yalamıs. Hemencecik iki Arap çıkagelmis. Boylu poslu,
vurduklarını çökertecek cinstenmis Araplar. Oğlan emretmis, anneme ceviz
kabuğu içinde elbise getireceksiniz, demis. Elbiseleri Araplar getirmis, anacağı
oğlanın giymis, olmus bir hanım. Oğlan geçmis anasının karsısına, simdi seni
beğenir demis korkma. Anacığı boynunu bükmüs, padisahın sarayına kalkıp
gitmis. Buyur etmisler içeri, izzet-i ikramda bulunmuslar, dert yanıp derman
dilemisler de sözü evliliğe getirmisler. Öyle ya ağlamayana meme vermezler
derler, doğru söze ne denilir? Aklı basında olan ana da, bunu böyle bilir.
Ağlamasını bilmek de bir hünerdir. Ana ağlamıs, dert yanıp dermanını aramıs.
Allah’ın izni ile sizin kızı, bizim oğlana istemeye geldim diye sözü bağlamıs.
Padisah razı olmus, yalnız sart kosmus. Bahçemde saray kurulacak, evinizden
saraya altından yol dösenecek. Olursa bunlar veririm, olmazsa sizi ters yüz
ederim, anladınız mı bilmem, demis. Razı olmus ana, selâm durmus padisaha.
Sevinçle gelmis eve, anlatmıs olanları oğluna. Oğlan sevinmis, dünya benim oldu
demis de yine yüzüğü yalamıs. Đki Arap çıkagelmis, emriniz sehzadem demisler…
Delikanlı, sehzade değilim ama padisah damadı olmaktır muradım demis. Su
andan tezi yok, varın padisahın bahçesine, kurun sarayı, döseyin yola altınları
diye buyurmus…
Gece bitmis, gün doğmus. Safakla birlikte padisahın hatunu kalkmıs. Pencereye
gidip açmıs gözleri kamasmıs. Günes gökten indi sanmıs! Saskınlık içinde
padisaha kosmus, durumu anlatmıs. Padisah meraklanmıs da kalkıp bakmıs.
Hatun hatun, oğlan sarayı yaptırmıs, saray hem de altındanmıs. Yolu da
dösenmis, günes gibi parlarmıs. Simdi ne yapacağız, kız gitti elden, can koptu
yürekten, ama hatunun bir bildiği varmıs, çatlarcasına kahkahayı basmıs. Derken
kapı çalınmıs, gelenler içeri alınmıs. Đstediğiniz tamam, kız hazır demisler. Düğün
dernek kurmuslar, oğlanı bas göz etmeye koyulmuslar. Davullar çalmıs, sofralar
kurulmus. Đçkiler su gibi akmıs ta ortalık sarhos olmus. Basına geleceklerden
habersiz delikanlı, murada erdim diye sevinmis, gönlü dolu dolu zifaf odasına
girmis.
Kız, saray ile yolu, oğlanın nasıl yaptırdığını merak etmis, sormadan edememis. A
tatlım, karıcığın değil miyim? Söyle, ben de bileyim demis. Oğlan gülmüs, be
hatun, karının fendi erkeği yendi, derler ama haydi söyliyeyim demis. Yüzüğü
gösterip hikâyesini anlatmıs. Olan olmus. Vakti saati gelmis, uyku zamanıdır
denmis. Yatmıslar yatağa, dalmıslar uykuya Ama kız uyumamıs, almıs yüzüğü,
yalamıs, dili ile… Gelmis Araplar, demis onlara, “götürün beni sevgilime”. Meğer
sevgilisi varmıs, ona kavusmak muradıymıs. Araplar emredileni yapmıslar, saray
ile kızı denizin ortasına götürmüsler, sevgilisini de oraya getirmisler…
Ne var ki yerin kulağı vardır, derler. Sarayın da karsıya, denizin ortasına
geçirilisini köpek gömüs, kediyi bulmus ona durumu anlatmıs. Kediye seni
denizden karsıya geçireceğim, o kızın evine gideceksin demis. Sonra da orada bir
sıçan tut, gövdesini ye, ama kuyruğunu yeme, o kızın burnuna sok, diye tembih
etmis. Köpek kediyi karsıya geçirmis, kedi sözünü tutmus. Sıçanı yakalamıs,
gövdesini yiyip, kuyruğunu kızın burnuna sokmus. Kız pıskırmıs, biraz da aksırıp
öksürmüs. Yüzük ağzından yere düsmüs. Kedi yüzüğü kapıp dörtnala kosmus,
köpeğin yanına gelmis yüzüğü aldım demis. Bu sefer köpek zorluk çıkarmıs,
yüzüğü bana vermezsen, seni karsıya geçirmem demis. Kedi yüzüğü vermis,
köpek kediyi sırtına alıp denize girmis. Karsı kıyıya geçmek için yüzmeye
koyulmus. Aksili olunca olur, bu defa yine öyle olmus, bir balık köpeğe hücum
etmis. Köpek kendimi koruyayım derken,
yüzüğü denize düsürmüs. Balık yüzüğü yutmus, köpek ile kedi kedere bürünmüs.
Keder içinde çıkmıslar kıyıya, baslamıslar sayıklamaya. Baslamıslar bir asağı, bir
yukarı denizin kıyısında dolasmaya. Derken bir balıkçı sergisi basına dikilmisler,
balıkçının balık kestiğini görmüsler. Kedi miyav diye bağırmıs, köpek hav hav
diye havlamıs, balıkçı da bir balığı kesip kedi ile köpeğe atmıs, kedi söyle bir
koklamıs, gözleri parlamıs. Meğer yüzük o balık parçasının içindeymis. Kedi
köpeğe bakmıs, dostum arama, gel ben buldum demis.
Köpek sevinmis, kedinin yanına gelmis. Koyulmuslar yola, kosmuslar dörtnala.
Varmıslar Hindistan’a. Hindistan derler var olan ülke uzakmıs, ortalık sıcakmıs,
güller de açarmıs. Oturmuslar bir söğüt gölgesine, almıslar derin bir nefes. Sonra
baslamıslar konusmaya. Hindistan nere, bizim memleket nere diye. Tekrar
kalkmıslar, yola düzülmüsler… Az gitmis, uz gitmis, dere tepe düz gitmis, altı ayla
bir güz gitmisler de gelmisler oğlanın evine. Bakmıslar ki, ak pülçekli yufka
yürekli anacığı basına kara yazmalar bağlamıs, kara kara düsünürmüs.
Oğlan kösede oturmus, hüngür hüngür ağlarmıs. Kız gitti gideli hiç yemez, dili
söylemezmis. Ana oğluna döner, a benim kara bahtlı yavrum ağlama, basımıza
gelen bu haller bir gün düzelir diye söylenirmis ama oğlan anacığına; ana ana,
beni anlasana, ben onun nârına yandım, muradımı almadım, ona yanarım diye
dert yanarmıs. Bu öylesine bir olaymıs ki. Leyla’nın askı bile bunun yanında hiç
kalırmıs. Bu acıya bütün tabiat da katılmıs. Açan güller açmaz, akan pınarlar
akmaz, öten kuslar ötmez olmus. Esen rüzgârlar da esmez olmus. Kedi atılmıs
ileri, hey dertlim, melek yüzlüm ağlama gayrı ananın kara gününü ak yap, gayrı
diye seslenmis. Köpek de kösede oğlan ile anacığını süzermis. Oğlan basını
kaldırmıs, ana kasının altından bakmıs. Gördükleri bir kedi ile köpekmis ama
oğlan, “aaa… siz benim çobanın dayağından kurtardıklarım, burada ne
arıyorsunuz” demis? Karsılık vermemis “kedi ile köpek, çünkü ağlarmıs o anda
sevinçten iç çekerek. Çıkarmıs kedi yüzüğü uzatmıs oğlana. Oğlan sasırmıs.
Yüzüğü sevinçle almıs. Gülmüs de gülen yanaklarında güller açılmıs. Oğlan
yüzüğü yakalamıs, çıkagelmis Araplar… Ferman buyurmus, denizin ortasında
saray tekrar padisahın bahçesinde kurulmus. Çocuk padisaha gitmis, kızı sikâyet
etmis. Padisah kızı aramıs, sevgilisi ile kendisinin canını öbür dünyaya yolcu
etmis. Đkisine de kırk satır vurmus. Razı olursan büyük kızımı veyim demis. Oğlan
razı olmus, düğün dernek kurulmus. Kırk gün, kırk gece düğün yapmıslar, kırk
sofra kaldırıp kırk sofra kondurmuslar. Kırk davul da çaldırmıslar. Kedi ile köpeği
yanlarına almıslar. Ana sevinmis, oğlan murada emis. Gökten üç elma düstü,
onlar erdi muradına. Biz çıkalım kerevetine.
DEĞĐRMENCĐ ĐLE TĐLKĐ*
Vakti zamanında bir değirmenci varmıs. Bu değirmencinin de pek çok tavuğu
varmıs. Tilkinin biri bu tavuklara müptelâ olur. Bir gün değirmenciye der ki:
“Değirmenci, eğer bana bir tavuk verirsen sana ömrünce unutamayacağın bir
iyilik yapacağım.”
“Yahu sen benim tavuklarımdaN ne istersin, bırak benim yakamı. Seni vurup
öldürürüm, eceline mi susadın?”
Değirmenci yakayı kurtaramayacağını anlayınca tilkiye bir tavuk verir. Tavuğu
yiyen tilki yola koyulur. Az gider, uz gider, doğruca bir padisahın yanına gider.
Buna:
“Tilki kardeslik, tilkiler tekin değildir, sen ne isle geldin?”
“Padisahım sorma, sana büyük bir haber getirdim.”
“Neyin nesi?”
“Bir ‘çak çak padisahı’ var, bütün askerini topladı, geliyor. Seni berhava edecek.”
“Yahu, ben ona ne yaptım da beni berhava edecek?”
“Ya kızını ona vereceksin, yoksa kökünü kesecek senin.”
Padisah hemen vezirleri toplar, bu isi konusmaya baslar.
“Gelin bakalım arkadaslar, bu ‘padisah ama ‘Çak çak’ı ne oluyor acaba?
Kimse bilemez. Sonunda kızı vermeye razı olurlar.
“Peki, tilki kardeslik, bir kere damadımızı görelim, sonra kızımızı vereceğiz.
Tilki oradan doğruca değirmencinin yanına gelir “değirmenci, değirmenci!”
“Ne var tilki kardeslik, niye geldin?”
“Arkadas, tavuğunu yedim ama sana büyük bir insanlık yaptım.” Ne yaptın?”
“Seni ‘padisah’ diye filancı padisaha duyurttum, simdi seni oraya götüreceğim.
Kızını sana alacağız.”
“Olur mu yahu, kızını bana verir mi? Üstüm basım unlu, saç sakal birbirine
karısmıs. bırak yakamı benim.”
“Yahu senin neyine gerek, haydi.”
Tilki değirmenciyi kandırıp yola çıkarlar. Padisahın sarayına yaklasınca tilki
değirmenciye derki:
“Sen burada dur, ben gidip padisahtan sana bir kat elbise alıp geleyim.”
Tilki saraydan içeri girer, padisahla karsılasırlar:
“Tilki kardeslik, hani bizim damat, neye gelmedi?”
“Efendim gelirken harıktan atlarken ayağı kayıp düstü. Eee...
Ne de olsa bu da padisah, üstü bası perisan. Öyle gelemez ya, ona bir kat
elbise.”
* Sakaoğlu, Saim; Gümüshane Bayburt Masalları. Ankara: Akçağ Yayınevi, 2002.
Tilkiye çok güzel bir kat elbise verirler. Tilki bu elbiseyi değirmenciye giydirir,
bunu süsleyip püsleyip alıp gider. Yolda da tembihlerde bulunur.
“Sen böyle elbise giymemissindir. Sakın elbiselere bakma; yoksa değirmenci
olduğunu söylerim.”
Sarayda yerler, içerler, konusurlar, değirmenci boyuna elbiselere bakar, zavallı o
güne kadar öyle elbise giymemis de görmemis de. Padisah gizlice tilkiyi dısarıya
çağırır:
“Yahu, bizim damat neyin nesi, boyuna elbiselere bakıyorlar.”
“Efendim, onun elbiseleri çok kıyak idi, bunları beğenmedi de onun için bakıyor.
Siz ona kötü elbise verdiniz.”
Tekrar bir kat elbise getirmeye giderler. Tilki de değirmencinin yanına gidip bir
daha tembih eder:
“Bu sefer de elbiselere öyle bakarsan senin değirmenci olduğunu söyleyeceğim.”
Yeni elbiseleri giyen değirmenci bir daha elbiselere bakmaz.
Korku cana fayda vermez. Padisah kızını veremezse harp var geride. Kendisinin
de fazla askeri yok, muhakkak basına bir belâ çıkaracak. Kızını buna verir.
Yanlarına biraz asker verip bunları yolcu eder.
Tilki daima önden gider, yolda rastladığı davar sürüsünün çobanına der ki:
“Çoban kardeslik, sürüyü yolun kıyısına indireceksin, padisah geliyor, o gelince :
“Ey padisahım, sen sağol, malın davarın sağolsun.” diye bağıracaksın.”
Tilki bu isleri böyle yapa yapa bir büyük saraya yaklasır. O sarayda da yedi tane
dev kalıyormus. Devler tilkiyi görünce sorarlar:
“Niye geldin tilki?”
“Size bir haber getirdim.”
“Ne haberi getirdin?”
“Çak çak padisah geliyor, bütün ordusunu topladı, sizin kökünüzü kesecek.”
“Tilki kardeslik, ne edelim?”
“Sizin ot mereğiniz yok mu?”
“Var, ne olacak?”
“Siz otların içerisine sokuluverin, ben padisaha sizin kaçıp gittiğinizi söylerim.”
Devler ot mereğine girerler, tilki bunların üzerinden kapıyı kilitler. Dama çıkıp üç
dört teneke gaz döker. O mereğinde devleri cayır cayır yakar.
Padisah gelir, saraylara girerler. Kızın babasında ne öyle halı var, ne öyle esya
var.
Asker orada bir hafta kaldıktan sonra geri döner. Değirmenci padisahın kızı ve
tilki orada kalırlar. Tilki bir gün değirmenciye der ki:
“Ey ağa sana ne isler yaptım. Gidip su değirmende kalan tavukların diğerlerini de
yiyip geleyim mi? Müsaaden var mı?”
“Git ye bakalım!”
Tilki tavukları yer gelir. Bir gün değirmenciye der ki:
“Ağa, ben sana bu kadar insanlık yaptım, ölürsem beni ne yaparsın?”
Bir gün tilki yalandan ölür. Değirmenci de avdaymıs. Gelince karısını ağlar bulur,
sorar:
“Ne oldu, niye ağlıyorsun?”
“Bu tilki ile gönlümü eğliyordum, o da öldü.”
“Adam sen de, ben de bir sey var zannettim.” diye değirmenci tilkiyi pencereden
asağı atar. Tilki kurnaz, yere düser mi, ayakları üzerine düser?
“Ya, bosuna ‘Đnsanoğlunun bası kılıdır.’ dememisler, ettiğin iyiliği bilmez ki. Simdi
söyleyeyim mi senin aslını, neslini?”
“Tilki kardeslik, ben seni sınamak için attım.” Tilkiyi zorla inandırır.
Birkaç yıl sonra tilki hakikaten ölür. Bunu zembile koyup tavandan asarlar. Bir
müddet sonra tilki kokmaya baslayınca tilkinin hakikaten öldüğünü anlarlar.
Ölüsünü kaldırıp kapı dısarı atarlar.
Onlar da yeyip içip muratlarına ererler.
DERVĐS*
Derleyen: Hüsnü YILDIZ
Evveli bir varmıs bir yokmus bir dervis ile bir kocakarı varmıs. Dervis her gün
kocakarının evine gelir: “Koca nine! Herkes eder, kendi kendine eder, yine kendi
kendine eder” der dururmus. Kocakarı bu dervisten bıkmıs usanmıs. “Usandım su
dervisten! Bir kurtulsam!.” dermis. Günlerden bir gün bir katmer yapmıs. Đçine
ağu koymus: “Sunu su dervis müsveddesine yedireyim de görsün böyle tak tak
ötmesini.” demis.
O gün dervis yine gelmis: “Ben geldim koca nine. Herkes eder kendine eder, yine
kendine eder.” demis. Kocakarı ağulu katmeri dervise vermis. Dervis yine: “Koca
nine herkes eder, kendine eder, yine kendine eder.” demis ve çıkıp gitmis. Gide
gide bir yere varmıs. Orası askerlerin geldiği yer imis. Oysaki kocakarının askerde
bir oğlu varmıs. Tezkere ile geliyormus. O kadar acıkmıs ki, açlığından karnı zil
çalıyormus. Karsısına eli çıkınlı gelen dervise: “Ne olur dervis amca?” çok açım,
elindeki ekmeği ver.” diye yalvarmıs. Dervis de ağulu katmeri vermis.
Oğlan ekmeği yedikten sonra vücuduna bir fenalık gelmis. Kendisini eve zor
atmıs. Eve gelince “sırı dikme” gitmis. Anası “Ne oldu oğlum, sana ne oldu?” diye
dövünmeye baslamıs. Oğlan: “Çok acıkmıstım. Karsıma bir dervis geldi. Elindeki
katmeri istedim. O da verdi. Katmeri yedim. Oysaki katmer zehirli imis.
Ölüyorum.” cevabını vermis Anası: “Ah benim yavrucuğum! O katmeri ben
yaptıydım, dervisi zehirleyem diye. Simdi ne oldu” diye çırpınmaya baslamıs.
Oğlan ölmüs. Kocakarı dizlerini dövmeye, saçını basını yolmaya baslamıs. Fakat
elden ne gelir? Olan olmus bir kere Dervisin dediği doğru değil mi imis? Dervis
ona: “Koca nine!” Herkes eder, kendine eder, yine kendine eder.” Dememis mi?
Koca nine kendi kendine etmis. Ebu cehil kazdığı kuyuya kendi düser derler. Koca
nine de kendi kazdığı kuyuya kendisi düsmüs.
· Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1961, sayı:138
DÖRT ÖĞÜT*
Derleyen: Muhsin KÖKTÜRK
Bir varmıs, bir yokmus. Vaktin birliğinde bir adam, yohsul bir adam varmıs. Gün
olmus evlenmek istemis. Güzel bir gız almıs. Evini geçindirecek parası yohmus.
Gurbete çıhmıs. Güney illerine gitmis. Bir ırgat gapısına durmus. Günlüğüm gaça
dememis, heç sormamıs, tam yirmi yıl çalısmıs. Nihayet ayrılmaya garar vermis.
Ağanın yanına çıhmıs:
“Ağam, tam boğön1 yirmi yıldır gapında çalısıyam. Hakkım neyse ver. Sılama
gidecem. Anamı avradımı özledim gayri,” demis.
Ağa da çıharmıs çalısmasının garsılığı ona üç lira vermis. Adam almıs cebine
goymus. O sıra orada bulunan Ağa’nın garısı adama acımıs. Adama:
“Dur da sana bir çörek yapayım,” demis.
Gadın getmis, çöreği yapmıs. Çöreğin birinin içine de bes altın lire goymus.
Adama vermis.
“Bu çöreği sakın yolda yeme, garına benden hediye olsun,” demis.
Adam çöreği heybesine goymus, helâlasıp yola düsmüs. Yola düsmeden bir daha
ağanın yanına varmıs.
“Ağam, epey eyilik2 ettin. Hakkını helal et,” diye söylemis. Ağa da:
“Oğlum dur sana diyeceklerim var, hele bi yol otur,” diye karsılık vermis.
“Hayırdır insallah.”
“Bana bir lira ver sana bir öğüt vereyim”. Adam çıkarıp bir lira vermis.
“Đyi dinliyon mu? Sakın geceleyin yola çıhma.”
-…
—Bana bir lira ver bir öğüt söyleyim. Adam çıharmıs, bir lira daha vermis.
—Sakın dibi görülmedik sudan geçme. Anadın mı?
-…
“Bir lira daha ver bir öğüt daha vereyim.” Adam cebindeki son lirayı da vermis.
“Aslını bilmediğin iste söz sahibi olma.” Adam tam gideceği sırada. Ağa:
“Dur bi de sana bedava bir öğüt vereyim,” demis.
Adam durmus.
“Aslını bilmediğin ise burnunu sohma.”
Adam sağol demis, goyulmus yola. Yolda bir kervana rastlamıs. Kervancıbasına:
“Nereye gidiyonuz?”diye sormus.
Kervancı:
“Yozgat’a.” diye cevap vermis.
“Ben de Yozgat’a gidiyom. Beni de alın Kervana.”
Kervancı bası kabul etmis. Adam kafileye katılmıs. Epey yol gitmisler. Nihayet
gece olmus. Adam:
“Ben artık gitmiyeceğim,” diyince, Kervancı:
“Neden?” diye sormus.
“Gidemem.”
“Biz bu kadar değerli seyler götürüyok da gorkmıyok. Sen niye gorhıyon?”
“Ben gidemem, siz gidin.”
Adam böyle cevap verince kervancıbası fazla üstelememis. Devam etmisler
yollarına.
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1975, sayı: 314
1 Bugün
2 Đyilik
Adam sabahleyin gün ağarınca yola revan olmus. Bir de bahmıs ki yolda
kervancıların hepiciği ölmüs yatıyo. Kiminin kellesi bir yanda kimininki bir yanda.
O zaman kendi kendine: “Liranın birini bulduk” demis.
Yine giderken yolda bir atlıya rastlamıs. Birlikte yola düsmüsler. Yollarını yalçın
bir ırmak kesmis. Adam bakmıs ki suyun dibi görünmüyo. Gorkmus. Atlı:
“Hadi terkime bin de garsıya geçelim.” demis.
“Yoh, gardas ben binemem.”
“Hadi canm ne gorkuyon. Bin geçek garsıya.”
“Yeminim var, geçemem,” diye cevap vermis adam.
Atlı dibi görünmedik suya girmis. Girdiği o an olmus. Bir batmıs, bir daha
çıhamamıs. Adam kendi kendine: “Liranın birini daha bulduk” diye sevinmis.
Suyun basında galan adam, sağa bahmıs, sola bahmıs sonunda bir yol bulup
garsıya geçmis. Aksamüzeri bir koye gelmis. Koy odasına gonuh olmus. Bahmıs
ki bir hatun boğazına bir ip bağlanmıs duvarda asılı duruyo. Bir köpek de yatak
üzerine yatmıs, uyuyo. Yemek getiyolar. Önce it yiyo, artığını da hatuna
veriyolar. Adam heç aldırıs etmemis. Yemeğini yemis yatmıs. Sabah kalkmıs yola
düsmüs. Arkasından ağanın adamları gelmisler. Adamı ağanın yanına
götürmüsler.
Adam gorha gorha:
“Ağam benim suçum ne ki, palas pandıras getirdiniz,” diye sormus.
“Bak burada köpek yatıyo. Orada bir hatun bağlı duruyo. Đtin artığını hatun yiyo.
Be hey adam, senin ağzıyın içinde dilin yoh mu? Niye bir defa nedendir bu cefa
diye sormuyon?”
“Benim ağam bana bir öğüt verdi. Aslını bilmediğin iste söz zahabı olma” dedi.
Ağa adamın bu sözünü çoh beğenmis. Arhasından:
“Hele bi yol sorsaydın senin de kellen bu keller arasına garısacaktı, diyerek bir
gapı açmıs ve içinde yatan kelleleri göstermis.”
Adam: “Eh liranın birini daha bulduk” diye sevinmis. Ağa adama bir heybe gözü
altın vermis. Adamlarını tembihlemis. “Bu adamı köyüne kadar götürün” demis.
Adam köyüne gelmis. Evinin penceresinden bir de bahmıs ki ne görsün? Đçerde
genç bir adam garısıyla doğusuyo, çağırıp bağırıyo. Adam dayanamamıs, tüfeği
doğrultmus, tam tetiği çekeceği sırada ahlına ağanın öğüdü gelmis. “Aslını
bilmediğin ise burnunu sohma” Bunun üzerine gapıyı çalmıs. Garısına:
“Beni tanıdın mı? Ben senin kocanım,” demis.
Gadın bir bahmıs iki bahmıs. Sonunda gocasını tanımıs. Sarılmıs boynuna. Adam
bi yandan yan gözle yabancı adama bakıyormus. Bunu fark eden garısı:
“O kim biliyon mu?” demis.
-…
“Yirmi sene evvel sılaya gittiğin sırada garnımda bıraktığın oğlun.”
Garısı böyle diyince adam sevinçten ağlamıs. O zaman ağasının kendisine
paradan da değerli öğütler verdiğini anlamıs. Böylece muratlarına ermisler.
DÜRÜMCEKLĐ KADIN MASALI*
Derleyen: Feyyaz CANER
Bir varmıs, bir yokmus. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir Kara Böcü
(böcek) varmıs. Bu böcü, aklına nerden esmisse esmis, evlenmeye karar vermis
ve er aramaya çıkmıs. Uzun süre gezmis, dolasmıs, nihayet karsısına bir tilki
çıkmıs. Kara Böcü’nün yanına varmıs ve sormus:
“Merhaba Kara Böcü. Nereye gidiyorsun böyle kendi basına?”
Bizim Kara Böcü’nün buna fena halde canı sıkılmıs ve tilkiyi paylamıs:
“Halt etmissin sen, ne diye Kara Böcü oluyum? Dürümcekli dürcen kadın,
bürümcekli bürcen kadın, nere giden hay can kadın, desene,” demis.
“Pekâlâ,”demis tilki ve sorusunu yeni bastan sormus:
“Dürümcekli dürcen kadın, bürümcekli bürcen kadın, nere giden hay can kadın?”
Kara Böcü cevap vermis:
“Er aramaya.”
“Bana varır mısın?”
“Sana varsam sen beni neyle döversin?”
“Tekmeyle, tekmeyle canını çıkartırım.”
“Haydi, öyleyse ben sana varmam demis bizim dürümcekli dürcen kadın ve
tekrar yollara düsmüs. Az sonra da karsısına parlak tüyleriyle pek güzel bir horoz
çıkmıs.”
“Nere gidiyorsun kara böcü?”
“Halt etmissin, ne diye Kara Böcü oluyum? Dürümcekli dürcen kadın, bürümcekli
bürcen kadın, nere giden hay can kadın desen olmaz mı?”
“Pekâlâ. Dürümcekli dürcen kadın, bürümcekli bürcen kadın, nere giden hay can
kadın?”
“Er aramaya.”
“Bana varır mısın?”
Kara Böcü yine aynı suali sormus:
“Sana varsam sen beni ne ile döversin.”
“Dıktığımınan dıktığımınan (gagam ile) gözlerini oyarım.”
Bunun üzerine dürümcekli dürcen kadın yine:
“Haydi, oradan, ben sana da varmam,” demis ve yoluna devam etmis. Bir süre
sonra karsısına bu sefer de bir fare çıkmıs.
“Nere giden Kara Böcü?”
“Halt etmissin, ne diye Kara Böcü oluyum? Dürümcekli dürcen kadın, bürümcekli
bürcen kadın, nere giden hay can kadın desene.”
“Dürümcekli dürcen kadın, bürümcekli bürcen kadın, nere giden hey can kadın?”
“Er aramaya.”
“Bana varır mısın?”
“Sana varırsam sen beni neyle döversin?”
Fare cevap vermis:
“Kuyruğumunan kuyruğumunan gözüne sürme çekerim.”
Dürümcekli dürcen kadın buna pek sevinmis.
“Öyleyse, ben de sana varırım” demis.
Đkisi de memnun bir sekilde, ileride akıp gitmekte olan derenin kenarına
oturmuslar. Bu sırada canı sıkılan Sıçan Süleyman Bey:
“Surada bir bey konağı var. Ben oradan biraz seker çalıp getireyim de beraber
yiyelim,”demis.
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1975, sayı: 310
Dürümcekli dürcen kadın da bunu kabul etmis ve sıçan Süleyman Bey, seker
çalmak üzere. Bey konağına doğru yola çıkmıs.
Sıçan Süleyman Bey gidince canı sıkılan dürümcekli dürcen kadın, “Bari biraz su
içeyim” diye dereye eğilmis ve eğilmesiyle de “cupp” diye suya yuvarlanması bir
olmus.
Ne yapacağını sasıran dürümcekli dürcen kadın, bir iki debelenmis ama bir türlü
derenin kenarına ulasamamıs.
Bu sırada Bey’in konağına yiyecek götüren deve kervanları o taraftan
geçiyorlarmıs. Devecilerin konağa gitmelerinin muhtemel olduğunu düsünen
dürümcekli dürcen kadın bağırmaya baslamıs:
“Deveci emmi, deveci emmi, Beyin konağına varırsan, sıçan Süleyman Beyi
görürsen, dürümcekli dürcen kadın, bürümcekli bürcen kadın, suya düsmüs hay
can kadın” diyiverin.
Deveciler bu sesi duymuslar, fakat nerden geldiğini bir türlü anlayamamıslar.
Sağa, sola bakınmıslar kimseler yok. Fazla vakit kaybetmeyip yola koyulmuslar.
Beyin konağına varıp, mallarını indirirlerken devecilerden biri:
“Yahu yolda bir ses “Deveci emmi, deveci emmi: bey konağına varırsan, Sıçan
Süleyman Beyi görürsen, dürümcekli dürcen kadın, bürümcekli bürcen kadın,
suya düsmüs hay can kadın, diyiverin” diye bağırdı. Etrafı aradık, amma
kimseleri bulamadık. Kim bu Sıçan Süleyman Bey” demis.
O sırada Sıçan Süleyman Bey de mutfak dolabında seker asırmakla mesgulmus.
Sekerleri falan hemen bırakıp, derenin kenarına kosmus:
“Agel (al gel, uzat) ellerini dürümcekli dürcen kadın” demis.
Ama dürümcekli dürcen kadın oralı olmamıs:
“Haydil, ben sana küskülü püsküllü (küstüm, darıldım)” demis.
Sıçan Süleyman Bey yalvarmaya baslamıs:
“Canım, benim ne kabahatım vardı? Kendin düsmüssün. Ellerini uzat da seni
kurtarayım.”
Fakat dürümcekli dürcen kadın her seferinde “Ya! Ben sana küskülü püsküllü”
diyormus. Bir yalvarmıs olmamıs, iki yalvarmıs olmamıs, nihayet Sıçan Süleyman
Bey sabrı tasmıs. Bir değnek uzatarak dürümcekli dürcen kadını sudan çıkarmıs
ve:
“Sen bana küskülü püsküllü ise, ben de sana depmeli depmeli (tekmeli) diyerek,
oracıkta ezip atıvermis.”
FATMACIK ĐLE YUSUFÇUK*
Derleyen: Numan KARTAL
Bir varmıs, bir yokmus. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit
oynarken eski hamam içinde. Vay neler varmıs vay neler varmıs. Develer tellallık
yapar, pireler davul çalarmıs. Cinler cirit oynar, periler sarkı söylermis. Sonra
efendime söylüyeyim. Allah’ın kulu çokmus. Nar gibi kızaran, ahına yanan kızlar,
delikanlılar pınar gibi kaynarmıs.
Böyle bir zamanda, bir Fatmacık ile Yusufçuk derler ala gözlü, yay kaslı, ahu
bakıslı iki kardes varmıs. Bunların da zalim mi desem zalim, Azrail’den beter bir
üvey anaları varmıs, baslarına yapmadığını bırakmamıs. En sonunda kızmıs,
çocukları yok etmenin yollarını aramıs. Kıymaya karar vermis bu canlara da,
tutmus, Fatmacık ile Yusufçuğu bir kafese atmıs. Meğer insan eti yermis bu
canavar kadın. Aklına esmis, besliyeyim bunları da olsunlar semiz, yedikçe etleri
doyursun midemi bir temiz diye, düsünmüs. Çocukları kaz gibi her gün kafeste
haplıyarak bir iyice beslemis. Zaman geçmis, çocuklar gelismis. Gayrı kesilir,
etleri yenir duruma geldi demis üvey anaları da, önce bir yuvmak istemis onları
Salmıs pınara çocukları.
Fatmacık ile Yusufçuk, serbest kalınca kosmuslar kırlara. Dere dememisler,
geçmisler. Dağ tas dememisler kus gibi uçup pınara gelmisler. Bir avuç su
yüzlerine alıp derinden bir oh çekmisler. Tabiattır dert ortağımız, akan
gözyaslarımız; sevinç gözyaslarımızdır demisler. O sırada da nur yüzlü, saçlarına
ak düsmüs ihtiyar, yaslı bir kadıncağız görmüsler. Kadıncağız hafiften doğrulmus,
bakmıs çocuklara, gözler yaslı. Dayanamamıs, ağlamıs, yüreği bir iyice
dağlanmıs. Kosmus çocuklara, almıs onları yanına. Ey kara gözlü, yay kaslı
yavrular, duydunuz mu sizin evde neler oldu demis de çocukların ilgilerini iyice
çekmis. Baslamıs bir bir anlatmaya. Anlattıkça ağlamıs, dağ tas yerinden
oynamıs. Canavar ananın plânı iyice anlasılmıs. Çocuklar sasmıslar, kanlı
gözyasları dökmeye baslamıslar. Bu sırada bütün ağaçlar eğilmis, kuslar gelmis
de çocukların dert ortağı olmus. Ak saçlı ihtiyar kadın onlara üç yol göstermis.
Ama hep geyik izinin olduğu yoldan gideceksiniz demis. Yola çıkmadan önce de
bir iğnelik, baltalık, usturalık, tarlalık, bir de susak su almayı unutmayın demis.
Babanızın size ermesini istemiyorsanız gün batıncaya kadar bunları yapın diye de
sıkı sıkı tenbih etmis. Çocuklar söyleneni yapmıslar.
Eee… Hayli zaman geçmis. Dünya bu etme bulma dünyası derler, eskiler böyle
söylerler. Eden bulurmus, zalim anayı yavrularının basına musallat eden baba da
bulmus Babaları kosarak arkalarından gelirmis. Fatmacık susaktaki suyu dökmüs,
dökülen su deniz olmus. Baba da bu denizde boğulmus. Đki kardes az gitmisler,
uz gitmisler, dere tepe düz gitmisler. Bakmıslar arkalarına da bir arpa boyu yol
gittiklerini görmüsler. Sel olup dağları asmıslar, yel olup okyanusları geçmisler,
kan ter içinde bu ulu düzlüğe gelmisler. Oturmuslar, konusmuslar, konan kuslara
bakmıslar. Gidecekleri yolu bir iyice kararlastırmıslar. Sona kalkıp yola
koyulmuslar. Yedi yılla bir gün gitmisler, varmıslar Hindistan’a. Sıcak bir ülke imis
Hindistan, yanmıslar, iyice de susamıslar. Yusufçuk dayanamamıs, “su su” diye
Fatmacığın yüzüne bakmıs. Fatmacık ne yapacağını sasırmıs, aman kardesim
burada geyik izlerinden baska yerde su yok, sakın içeyim onlardan deme, diye
öğüt vermis. Arkasından da geyik izinden içersen geyik olursun, hayvan izinden
içersen hayvan olursun demis. Ama Yusufçuk çok küçük bir çocukmus, fazla
dayanamamıs, geyik izinden su içmis, geyik olmus. Fatmacık yalnız kalmıs,
saskınlık içinde oturmus ağlamıs, kara tasa dert yanmıs da derdine yanan
olmamıs. Ağaçlara, ağaçların dallarına, dallara konan kuslara seslenmis de yine
ses veren olmamıs. Bağrı yanmıs, saçını yolmus, ak günün aklığında, kara
gecenin belirtileri baslamıs. Gecedir bu, yalnız korkulur, tas yürekli olsa bile kisi,
yüreği burkulur. Fatmacığın
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1966, sayı: 204
da yüreği burkulmus, içine bir korku iyice dalmıs. En sonunda bir kavak ağacının
tepesine çıkmıs. Geceyi uykusuz gözlerle geçirmis. Yıldızlar arkadası, ay dert
ortağı olmus.
1 Tüvana: Kuvvetli, dinç, canlı
Sabahın alaca karanlığında içi dolmus. Uykulu gözlerle olduğu bir sırada, on
sekizinde nevcivan bir delikanlı gelmis. Pembe yanaklarında güller açar,
pazularında yaylar kırılırmıs. O sırada bir deniz olmus. Suyu berrak mı berrakmıs.
Delikanlı oltayı denize atmıs. Fatmacık da denize düsüp oltaya takılı kalmıs.
Delikanlı oltayı çıkarmaya baslamıs, iste o sırada Fatmacık heyecanla uyanmıs,
meğer bu gördüğü bir rüya imis. Rüya olmasaydı da gerçek olsaydı diye yanmıs.
Hayırdır insallah, hayırlı sabahlara Allah’ım diye dua etmis. Sabırsızlıkla beklemis
safağı. Sökmüs gün, tepeler al kızıl olmus. Fatmacık gözlerini ufuklara dikmis.
Simdi ne yapmalıyım diye kendi kendine kuramlar kurmaya baslamıs. O sırada da
gözün alabildiğine uzaklardan bir atlının doludizgin geldiğini görmüs. Atlı
doludizgin gelirken tozu dumana katarmıs. Meğer her sabah atını bu kavağın
altındaki pınarda sularmıs.
Atlı delikanlıymıs. On sekizinde ya varmıs ya yokmus. Nevcivan, tuvana1 bir
delikanlıymıs. Gözleri güler, kızaran yanaklarında güller açarmıs. Ağzında
dudakları bir gül goncası gibi imis. Karanfil bıyıkları yeni terlemis, elâ gözleri
sanki sürmeli gibi imis. Kirpikleri ok gibi olup, görenlerin kalbinde yara açarmıs.
Sürmeli keklik gibi hop hop hoplar, kanı kaynarmıs. Fatmacık bakmıs, rüyasında
gördüğü delikanlı değil mi? Bakmıs bakmıs da sevdasına yanmıs. Kanı delikanlıya
bir iyice kaynamıs. Bu sırada da delikanlı atı pınara sürmüs. At kafasını eğmis,
birden bire ürkmüs.
Delikanlı sasmıs, hayvana da ne oldu diye kızmıs, sonra da basını bir yukarıya ne
var diye kaldırmıs. Bir de ne görsün. Sasırmıs, atına desene be atım, havaya
bakan al, yere bakan mal bulur; sen de malı bulmussun da benim haberim
yokmus, diye seslenmis. Kız da güzel mi güzelmis. Yay kaslı, elâ gözlü, ayın on
dördü gibi bir kızmıs. Yanakları kızarmıs, al atlastan ates olmus. Oğlan kıza, kız
oğlana vurulmus da dönmüsler Leyla ile Mecnun’a.
Fatmacık hemen asağı inmek istemis ama nasıl ineceğini bilememis. Bu sırada
gökten bir kus gelmis, hey delikanlı, kavağı kes demis. Fatmacığın aklına bu
sırada balta gelmis, atmıs baltayı asağı. Delikanlı almıs baltayı, sallamıs kavağa
da balta kırk demis, kırkıncı balta da kavağı yerle bir etmis. Fatmacık kosmus
delikanlıya, delikanlı basmıs Fatma’yı bağrına, sarmıs kolları ile incecik belinden
de atmıs atına almıs getirmis kızı bir kus gibi anası ile babasının yanına. Ama
isler bitmemis, o sırada bir çingene kızı çıkagelmis. Aklına Fatmacığın iğne
gelmis. Bakmıs olmıyacak, karanfil bıyıklı delikanlısından olacak, çıkarmıs iğneyi,
batırmıs çingene kızına. Çingene kızı yere serilmis, iki dakika geçmeden bir kus
olup uçup gitmis. Delikanlı ile Fatmacık saskınlık içinde bakısmıs.
Aradan bir zaman geçmis, kus her sabah gelip evin penceresine konmaya
baslamıs. Her konusta da bir kerecik Yusufçuk diye seslenirmis. Böylece kanayan
kalbini yanık yanık öterek dile getirmis. Aradan yine bir müddet geçmis, bu sefer
kus iyice dile gelmis. Her sabah gelir, delikanlının penceresinde söyle seslenirmis:
Hey bey oğlu bey oğlu, akıttın kanımı, narıma yanasın dermis. Delikanlı hem
sasırmıs, hem de süpheye düsermis. Derken canına tak demis, kusu yakalatıp
kesmis. Ne var ki akan kandan bir söğüt bitmis. Etrafı tarlalık olmus. Fatmacık
oradan geçerken dalları eğilir, yüzüne serinlik verirmis. Delikanlı geçerken yukarı
kalkar, sıcak bir alev saçarmıs. Neden sonradır ki Fatmacığa yol gösteren ak saçlı
ihtiyar ninecik çıkagelmis. Đste o sırada delikanlı kaval yapmak istemis. Fatmacık
usturayı delikanlıya vermis. Delikanlı söğüten bir dal kesmis, kesilen dal güzel bir
kız olmus.
Kalan söğüt gövdesine nine bakmıs gövde yerinden oynamıs, Yusufçuk olmus
Herkes sasmıs bu ise, bas göz etmek düsmüs delikanlı enisteye. Delikanlı eniste,
onları basgöz etmis. Yusufçuk da onları af etmis. Fatmacığın düğünü de o zaman
birlikte olmus. Düğünler çifter kurulmus, davullar çifter vurulmus. Sofralar çifter
konulmus misafirler çifter çifter sofraya oturmus da bu düğünler kırk gün kırk
gece sürmüs.
Gökten üç elma düsmüs, bir atesmis, asklarını dile getirmis. Biri muratmıs, evlilik
demekmis. Biri hayat demekmis, yasamaya delâlet edermis. Bunlar da ancak
Tanrı’nın sevgili kullarına gelirmis. Bunlara da böyle kisilermis ki, bu üç elma
onlara gelmis. Onlar ermis muradına, biz çıkalım kerevetine…
FELEK*
Derleyen: Mehmet SÜRMELĐ
Vaktiyle zengin bir ağanın bir de ailesi varmıs. Ağa, hizmetkâr tutup çalıstırırmıs.
Herkesin hayran olduğu yasantıya sahipmis. Yıllar sonra zenginliğini kaybetmis.
Köy halkı üzerindeki nüfuzu da azalmıs.
Bir gün evinin ocak basında hanımıyla oturuyormus. Yanlarına hizmetçileri gelmis
oturmus. Ağa içini çekerek:
“Ah Felek,” demis.
Hizmetçi hemen Ağa’ya dönerek:
“Sana bir sey mi oldu, bir yanlıs is mi yaptık Ağa?”
“Sen ne yapacaksın oğlum. Ne yaptıysa Felek yaptı bana.”
Đki gün sonra hizmetçi ağanın hanımına diyor ki:
“Yenge, dağarcığımı ekmek doldur, bana ver.”
Hizmetçinin nereye gideceğini ne yenge soruyor, ne de kendisi söylüyor.
Dağarcığını alıp yola koyuluyor. Kurduğu hayal, feleği bulup ağasının hakkını
alacak. Köy, ilçe, kent dolasıp duruyor. Günlerden bir gün bir ilçeye varıp bir
kahveye gidiyor. Kahvede yanındaki masada oturan birisi çay dağıtan garsona
dönerek:
“Felek, su garip adama bir çay ver.”
Garson da hizmetçiye çayı getiriyor. Hizmetçi durmadan çay içiyor ve hem de
seviniyor. Đçinden diyor ki: “Yarabbi, sükür feleği buldum”. Vakit geç. Kahvede
oturanlar evlerine gidiyorlar. Hiç kimse kalmıyor. Yalnız hizmetçi ile Felek kalıyor.
Felek diyor:
“Konağın verse konağına buyur. Yoksa buyur ben misafir edeyim.”
Hizmetçi kalkıyor. Kahvenin kapısını içeriden kilitliyor. Anahtarı cebine koyuyor.
Garsonun yakasına yapısıyor:
“Ulan Felek! Tez ağanın hakkını ver.”
Felek saskına dönüyor.
“Kardesim sen nasıl adamsın. Ne ağası, ne hakkı, ben bir sey bilmiyorum.”
Hizmetçi sopayı atıyor. Feleği dolandıra dolandıra dövüyor. Felek ne kadar yemin
ediyorsa fayda etmiyor. Hizmetçi, ağasının hakkını istiyor. Felek bakıyor, bu beni
öldürecek, bir kurnazlık düsünüyor:
“Dur ağanın hakkını vereyim diyor.”
“Ver bakalım.”
Kahveden dısarı çıkıyorlar. Herkez yatmıs. Yarı gece olmus. Felek:
“Bana bak hemserim, diyor. Karsıda üç kavak var. Birinci değil, ikinci değil,
üçüncünün dibinde ağanın hakkı. Đste sana kazma kürek. Git, kaz çıkar.”
Hizmetçi gidiyor. Felek ise Kahveye girip kapıyı kitliyor. Masaları, sandalyeleri
kapının arkasına yığıyor. Yatıyor. Fakat uykusu gelmiyor. Kırıklarına,
morartılarına baktıkça ağlıyacak oluyor ağrıdan, sızıdan. Hayret ediyor bu nasıl
isti, nasıl belâydı diye.
Biraz sonra bakıyor, kapı vuruluyor. Feleğin korkusu çoğalıyor.
“Hemseri, ben kapıyı açmam, yatmısım” diyor.
“Yahu Felek bana ya bir heybe, ya da bir çuval ver.”
“Git baska yerden al.”
“Vallahi, billahi bir sey yapmıyacağım. Allah bir bildiğin gibi inan bana. Bir çuval
veya bir heybe alacağım.”
Felek kalkıp kapının arkasından masayı, sandalyeyi kaldırıp yerine koyup kapıyı
aralıyor ve bir heybe veriyor. Felek kapı aralığından bakıyor ki hizmetçi çabuk
çabuk gidiyor. Kapının
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1970, sayı: 246
önünde biraz bekliyor. Düsünüyor: “Yahu, ben rüya mı görüyorum. Böyle ne
oluyor”. Az sonra hizmetçi heybeyi zorla getiriyor. Felek heybeye bakıyor ki
hakikaten altın dolu. Đkisi de o gece kahvede yatıyorlar. Felek korkusundan
heybedeki altına yan bile bakamıyor. Hizmetçi kendi kendine der ki: “Bu bir
hırsız. Ağamın hakkını çalmıs. Buna biraz versem iyi olur amma, kimin hakkını
kime vereyim. Bu altınlar Ağamın”.
Sabah olur. Kahveden ayrılır. Düser yola. Günlerce yol aldıktan sonra ağasının
köyüne varır. Eve gelince ağasıyla, yengesini ocağın basında bulur.
“Oğlum, hayrola nerelere gittin, nerede kaldın. Zorla getirdiğin heybe ne dolu?”
Hizmetçi heybeyi ağanın önüne bırakır.
“ Ağa! Feleği bulup, hakkını almak benim vazifemdi. Simdi Ağalık da senin
vazifen.
Ağa gözlerine inanamaz altınları görünce. Altının birazını da hizmetçiye verir.
Hizmetçi vedalasır, kendi köyüne döner. Ağa yengeye döner:
“Biz bunu kaçmıs biliyorduk. Aylardır yoktu. Hangi söze uydu gitti. Evimizde de
hülüslü çalısırdı. Sonunda o da taksimattan kısmetini aldı.
Dünyada ne sadıkane insanlar varmıs. Herkez böyle tertemiz kalpli olsa yasamak
çok iyi ve zevkli, kolay olur. Allah ocağına bağıslasın
GÖZ AÇAN BABANIN KIZI*
Derleyen: Đsmet BARLOK
Çok eski yıllarda Bağdat’tan göç etmis bir bey varmıs. Sehir sehir dolasırmıs.
Macera meraklısı, kahraman, nükteci ve zekâ oyunları yapmaktan hoslanırmıs.
Gel zaman git zaman Türkiye’ye yerlesmis. Asiret kurmus, boylar yetistirmis,
nesiller üretmis. Ege kıyılarında yıllarca hüküm sürmüs.
Bu beyin torunlarından Ali Sah, dedelerinin buyruğunu aynen yasatan, kahraman,
atılgan, cengâver bir delikanlıymıs. Vezirleriyle beraber bir gün ormanlık bir
yerde geziye çıkmıs. Yol kenarından geçerken bir yaslı adamın basını eğdiği
süpürgeleri üzerinde dikkatle çalıstığını, duyduğu nal seslerine dahi basını
kaldırmadığını görmüs. Arkasındaki maiyetini durdurarak bu çalıskan adamla
konusmak istemis. Yaklasmıslar…
“Baba, orada ne yapıyorsun?” demis Sah. Neden sonra yaslı adam basını
kaldırmıs. Hiç durumunu değistirmeden söyle, kalın kasları altından zekâ fıskıran
bakıslarıyla Saha bakmıs:
“Göz açan dikiyorum oğul” demis. Sah adamın zeki biri olduğunu görerek, suna
birkaç sual sarayım, demis içinden.
“Baba, sana birkaç sual soracağım, benimle konusur da bunlara doğru cevap
verirsen seni mükâfatlandırırım, eğer cevap veremezsen bir zaman veririm,
bunun sonunda da yine cevap veremezsen seni asarım” demis.
Đhtiyarı bir düsüncedir almıs. Ne yapsın? Fakat hazır cevap olduğu için hemen
cesaretlenerek:
“Olur, oğul” demis.
Sah, askerlikle ilgili birçok sual sormus Göz açan baba bunların hepsini
cevaplandırmıs. Bu sefer Sah onu zekâca denemek istediğinden:
“Eeee baba, biraz da havai seyler soracağım sana, altın kime denir, gümüs kime
denir, bakır kime denir? Bunun cevabı için sana kırk gün müsaade, eğer
bilemezsen basını uçururum” demis.
Đhtiyarı almıs bir düsünce. Zira hemen bulup cevap verememis. O devirlerin
kudretli Sahların elinde olduğundan, biricik kelleciğini düsünüp durmus. Sah atını
mahmuzlayıp, bilmeceyi bulduğun zaman sarayıma gelir bildirirsin, demis, bir
rüzgâr gibi oradan uzaklasmıs. Göz açan baba dikmekte olduğu süpürgeleri
toplamıs. Düsünceli düsünceli evine dönmüs. Bir karısı ile üç kızı varmıs.
Babasının düsünceli halini gören küçük kızı babasının bir derdi olduğunu sezerek:
“Babam, babam, dertli babam, söyle ne düsünürsün?” demis. Đhtiyarcık kızının
bileceğine hiç ihtimal vermeyerek:
“Derdimle dertlenirsin kızım, hiç sorma daha iyi” demis. Kız durur mu? Babasına
ısrar etmis, sonunda niçin kederli olduğunu öğrenip,
“Đlâhi baba, bundan kolay ne var ki, demis, altın Sahlara, krallara denir, gümüs
ise onun veziri vüzerası, bakır da bizler gibi fakir fukaradır git kendisine söyle”
demis. Göz açan babanın sevinçten etekleri zil çalmıs. Doğru Sahın sarayına.
Sah demis ki:
“Ey Göz açan baba, bunu sen bilmedin, gel de doğrusunu söyle, eğer bilseydin,
diğer bildiklerin gibi sorduğum zaman bana söylemez miydin, doğrusunu de
bana, bunu kimden öğrendin?”
Saha yalan söylenir mi hiç. Göz açan baba deyivermis:
“Sahım, sahım gül yüzlü sahım, üç kızım var, en küçüğü bildi bunu”. Sah mânalı
mânalı gülmüs. Bir kese altın vererek babayı göndermis. Aklı kızda. Zekâsı
hosuna gitmis. Tayası1
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1965, sayı: 189
1 Taya: Dadı
ile lalasını kızın evine göndererek, bir kaç gün sonra hatırını sordurmus. Otuz
altını da bu Araplarla beraber göndermis. Kız misafirleri buyur etmis, altınları alıp
odadan çıkarak saymıs ki yirmi sekiz tane, içeri girmis.
Misafirler kıza evde kim olduğunu ve kendisinin ne isle mesgul bulunduğunu
sormuslar. Kız demis ki:
“Annem biri iki yapmaya gitti, ablamın biri has bahçeye gül serpmeye, diğeri de
çirkinleri güzel yapmaya gitti. Beni sorarsanız ben de ufak tefecik Cennet evleri
yapıyorum. Bir taraftan da mutfakta bas asağı bas yukarı yemeği pisiriyorum
demis. Misafirler kalkmıslar. Kızın söylediklerini unutmamak için tekrarlamıslar.
Kız tam kapıdan çıkacakları zaman demis ki:
“Benden selâm edin gül yüzlü sahıma öldürmesin toyla toygarı, herkesin ayı
otuzun da doğar, benimki acaba neden yirmi sekizinde doğdu?”. Tayalar bunun
ne olduğunu anlamadan gidip, konusulanları Saha anlatmıslar.
Sah hiddetle üzerine yürümüs. Size itimat ettim, gönderdim, demek yolda
altınlardan ikisini çaldınız? Demis. Arapların korkudan dudakları sark diye
çatlamıs. Af dilemisler. Sah diğer konusmaları sormus. Söylemisler. Annesi ebe
imis, ablasının biri nakıs hocasıymıs, diğeri de gelin yüzü süslermis, kendisi de
yazı yazıyor ve mutfakta kuru fasulye pisiriyormus” demis. Sah, eğer “öldürmesin
toyla toygarı” demeseydi, sizi hemen öldürürdüm, bereket sizin canınızı yine o
kurtardı, demis.
Aradan günler geçmis Sah zeki Göz açan babanın kızını unutamamıs. Bir gün
babası ile annesine durumu açmıs. Valide sultanoğlunun üzülmesine
dayanamamıs, gidip kızı babasından istemis. Evlenmeye karar verilmis. Fakat
Sah kıza ayrıca haber göndererek birkaç gün içinde dokuz aylık hamile olarak üç
kız kardesin de huzuruna gelmelerini istemis.
Küçük kız, düsünmüs. Kardeslerinin karınlarına birer yastık bağlayarak sahın
huzuruna çıkarmıs. Kendisi de bir yastık bağlayıp Sahın huzuruna çıkmıs. Sah
büyük kıza sormus:
“Kızım sen neye as eriyorsun?”
“Pirzola, köfte, hamur tatlılarına.”
“Pekiy seni ahçı ile evlendiriyorum.” “Ya sen” diye ikinci kıza sormus. O da.
“Ben giyim kusam istiyorum, atlaslar, ipek dibağlar, ipek kumasları canım istiyor”
demis. Sah “Seni de terzi basına veriyorum” deyip onları göndermis. Sonraaa,
dönmüs küçük kıza:
“Ya sen neye as eriyorsun bakalım” demis.
Kız:
“Mercandan hosaf, inciden pilav, buzdan sis kebabına as eriyorum.” demis. Sah
söyle bir düsünmüs:
“Küçük hanım, haydi kudretim var, inciden pilav yaptırırım, mercandan hosaf da
yaparım, fakat buzdan sis kebabı nasıl yapayım, piserken erimez mi? Hiç bu
olacak sey mi?” demis. Kız gülmüs:
“Sahım, birkaç gün içinde genç bir kız dokuz aylık yüklü nasıl olur?” demis. Sah,
mağlup olduğunu anlayarak, kızı hemen annesine götürmüs. Kırk gün kır gece
düğün yaparak evlenmisler. Kıza da sah tembih etmis kimseye akıl
öğretmeyeceksin diye. Kız annesi ile babasını kendi sarayının karsısına aynı sahın
biçiminde bir saray yaparak oturtmus.
Aradan günler geçmis. Bir gün kız pencereden dısarısını seyrederken penceresi
altın da iki fakir kadının dövünerek ağlastıklarını görmüs. Merak ederek çağırıp
sormus. Đki oğlumuz da askere gitti, bize bakacak kalmadı aç biilâç kaldık. Saha
anlatmak istiyoruz içeriye bırakmıyorlar, halimize ağlıyoruz demisler. Kız akıl
vermis:
“Sarayın güney tarafına dönün, kösedeki pencere altında, deve uçtu pire kaçtı
diye bağırın. Sah sizin sesinizi duyar içeriye alır”,demis. Đhtiyarlar aynen
yapmıslar. Gerçekten Sah istediklerini yapmıs ve kimden akıl aldıklarını sormus,
söylemisler. Bu benim hanımdır diyerek kızmıs. Belli etmeyerek karısına bir daha
yapmamasını tembih etmis. Günlerden bir gün sah çok sıkılıyormus. Kuyumcu
basısını çağırmıs:
“Bana bir yüzük yap, üzerine bir marka isle, bakınca hosuma gitsin güleyim”
demis ve kırk gün müsaade vermis. Kuyumcu basıyı bir düsünce almıs. Tam otuz
dokuz gün düsünmüs. Bulamamıs. Bir gün tasalı tasalı sarayın civarında
dolasırken kızın penceresin altından geçmis. Kız bu dertli adama yardım etmeyi
aklına koymus.
“Baba, derdin nedir?, Anlatsana” demis. Durumu öğrenince,
“Bunu bilmiyecek ne var demis, yüzüğün üzerine söyle bir yazı kaz: Gam gelir
keyf gider, keyf gelir gam gider.” Kuyumcu sevinçle saraya kosmus. Hazırladığı
yüzüğü Saha vermis. Sah ise derhal anlamıs. Bu sefer çok kızarak, kimin akıl
verdiğini sormus. Öğrenince hemen karısının yanına gelmis. Derhal saraydan
çıkmasını, burada en çok neyi seviyorsa onu da birlikte alıp gitmesini söylemis.
Kız son defa bir isteği olduğunu, bunu sah yaparsa çıkıp gideceğini söylemis. Sah
kabul etmis. Son defa bir yemek yemeği, fakat kızın odasında ve bas basa
olmasını istemis.
Aksam olmus. Kız sofrayı hazırlamıs, iki bardak koymus. Sahınkinin içine bir
parça o zamanlar kullanılan afyon parçası atmıs. Gece olmus Sah yemeğe gelmis.
Yemek sonunda uykusu gelerek sedir üzerinde uyuya kalmıs. Kız hemen, birkaç
usak çağırarak sedirle beraber sahı, sarayın aynı biçimdeki, babasının evine
nakletmis.
Sabah olmus. Sah uyanmıs. Bakmıs güler yüzü ile karısı karsısında. Hiddete
gelmis. Bağırmıs.
“Sen yine burada mısın? Çık git demedim mi?”
“Kız yine gülmüs, Sahın dizi dibine oturmus.
“Sahım demis, burası babamın sarayı, siz bana en sevdiğin seyi al git demediniz
mi? Sizin sarayınızda sizden baska sevdiğim bir sey yok. Ben de bu en çok
sevdiğim seyi, siz uyurken usaklarla babamın evine getirdim. Ferman sizin”
demis.
Sah gülmüs. Karısın affetmis. Bu çok zeki kadını veziri yaparak devlet islerinde
ondan pek çok faydalar sağlamıs. Onlar ermis muratlarına, biz de çıkalım
kerevetlerine.
HIZIR’I BULAN KELOĞLAN*
Bir varmıs, bir yokmus. Memleketin birinde bir padisah varmıs. Bu padisah bir
gün demis ki:
“Hızır’ı bana kim bulup getirirse dünyalığını verip ahiretliğine karısmayacağım.
Getirmezse cellât edeceğim.
Tellâllar çıkarmıs, fakat kimse oralı olmuyor. O memlekette bir de yoksul bir
Keloğlan varmıs. Bu düsünmüs, tasınmıs, padisaha gitmeye karar vermis.
“Ne olursa olsun. Ben gidip karnımı doyuracağım, isterse assın. “Kalkıp padisahın
huzuruna çıkmıs.
“Padisahım, Hızır’ı ben bulacağım.” demis. Bu Keloğlan’ın da bazı sartları varmıs,
onları da padisaha söylemis:
“Beni kırk gün beslersiniz, ben kırk gün ibadet edeceğim. Bu kırk günün üzerine
ben Hızır’ı sana tutup getireceğim.”
Padisah kırk gün bu adamın evine yemek gönderilmesini emreder.
Kırk gün bunun evine saraydan yemek gider, yer, içer keyfine bakar. Son gün
baslar düsünmeye. Karısı ne düsündüğünü sorunca:
“Hanım, otuz dokuz gün oldu, yarın beni asmaya götürecekler. Ben ne Hızır’ı
buldum ne de ibadet ettim.”
Hanımı ile helâllesir. Sabah olur, muhafızlar kapıya dayanır:
“Haydi, Hızır’ı götüreceğiz Haydi.”
Bunu tutup götürdüler, ne Hızır var, ne de bir sey. Elini ayağını bağlayıp doğru
padisahın huzuruna götürdüler. Padisahın kapısından içeri girerken bir de baktı ki
taze bir delikanlı pesine takıldı. Keloğlan onun kim olduğunu bir türlü anlayamaz.
Beraberce doğru padisahın huzuruna çıkarlar:
“Keloğlan hani sen bize Hızır’ı bulacaktın, niye bulamadın?”
“Padisahım, ben aç idim, beni kırk gün yedirdin. Allah sende razı olsun, Beni
affet, ben karnımı doyurmak için mahsustan öyle dedim.”
“Sen koskoca padisahla oynuyorsun ha!” Padisah vezirlerini toplar:
“Buna ne çesit bir ceza verelim?”
Bas vezir der ki: “Padisahım, müsaade edersen evvel keselim, sonra derisini
yüzelim. Bu böyle ölsün, bir padisah oyalatmak nedir, anlasın.”
Đkinci vezir de: “Bunu asalım.” diye cevap verir.
Üçüncü vezir: “Bence zindana atalım, aç susuz zindanda ölsün.” cevabını verir.
Padisah aynı seyi dördüncü vezirine de sorar ve su cevabı alır:
* Sakaoğlu, Saim. Gümüshane Bayburt Masalları. Ankara: Akçağ Yayınevi, 2002.
“Padisahım, bu bir Keloğlan’dır. Padisahların isi aftır. Bunu affedin. Bunu öldürüp
de ne olacak, kanına dokunacaksınız da elinize ne geçecek?”
Dördüncü vezir böyle der demez, kenarda oturan delikanlı ayağa kalkıp padisaha
der ki:
“Padisahım, müsaade ederseniz size bir seyler söyleyeceğim. Senin birinci
vezirinin aslı kasaptır, anasından öğrendin; o, vezir çocuğu değildir, kasap
çocuğudur. Đkinci vezirin de çingen çocuğudur; üçüncü vezirin ise zindancıdır.
Senin esas vezirin dördüncü vezirindir. Bunu bas vezir yap, ötekileri at dısarıya.
Ben de Hızır’ım.” der demez, o delikanlı kaybolur.
Padisah toplantıyı dağıttıktan sonra hemen vezirlerin analarını bulup sorar. Önce
bas vezirin anasına der ki:
“Sen bu çocuğu nerden aldın?”
“Hık mık...”
“Doğru söyle, yoksa seni öldüreceğim.”
“Ben doğruyu söyleyeyim de sen ne yaparsan yap. Ben bu çocuğu sarayın kasap
basısından aldım, vezir oğlu değildir.”
Đkinci vezirin anasına sorar, o da der ki:
“Buraya bir çingene gelmisti, ondan almıstım.”
Üçüncü vezirin anası da zindancı basından aldığını söyler. Sıra dördüncü vezirin
anasına gelir. Padisah sorar:
“Ya sen nerden aldın bu çocuğu?”
“Esas babasından aldım, kimseden aldığım yoktur.”
Padisah, dördüncü veziri bas vezir yapar, diğerlerini çıkarır, yerlerine baskalarını
alır.
HÜSNÜ YUSUF*
Derleyen: Veysel ARSEVEN
Bir varmıs bir yokmus, bir padisahın bir tek kızı varmıs. Bu kız her gün has
bahçenin içinden akan bir derenin kıyısına oturur serinlermis. Günlerden bir gün
yine bu derenin kıyısında serinlerken, kolundaki bileziğini çıkarıp bir tasın üstüne
koymus, derede ellerini yıkarken kırk bir tane beyaz güvercin gelip yesil
çimenlerin üzerine konmuslar. Bunlardan kırkı bir silkiniste kız, bir tanesi de
yakısıklı bir delikanlı oluvermis. Bütün bu olan bitenleri hayran hayran seyreden
padisahın kızı, bileziğini koluna takmak için, dere kenarından kalkınca, yakısıklı
delikanlı yeniden bir güvercin oluvermis, tasın üzerinde duran bileziği boynuna
geçirip uçup gitmis. Kırk kızın kırkıda güvercin olup onun pesinden pırradak uçup
gitmisler.
Ondan sonraki günlerde kız yine has bahçedeki derenin kenarında oturmus,
güvercinleri beklemis ama ne gelen, ne giden olmus bir daha. Delikanlıya
gönlünü kaptırmıs olan kız derdinden hastalanarak yataklara düsmüs. Babası
ülkenin en ünlü hekimlerini çağırtmıs ama kızın derdine derman bulan olmamıs.
En son kızına bir hamam yaptırmıs; her gelen, önce basından geçen ilginç bir
olayı anlatır, ondan sonra yıkanırmıs.
Günlerden bir gün hamama genç ve güzel bir gelin gelmis ve basından geçen su
olayı anlatmıs:
“Bir gün çayın kenarında çamasır yıkarken, isimi bitirmek üzereydim ki, odunum
bitti. O sırda otuz katır yükü odun geçiyordu yakınımdan. Peslerine düserek
yürümeye basladım. Gittiler, gittiler, kayalık bir yerde bir kapının önünde
durdular. Biraz sonra kapı açıldı ve katırlarla birlikte ben de içeri girdim.
Girmemle kapının kapanması bir oldu. Yürüyerek bir merdivenden yukarı çıktım,
bir odaya girdim. Girmemle kapının kapanması bir oldu. Yürüyerek bir
merdivenden yukarı çıktım, bir odaya girdim. Burası bir mutfaktı. Nefis yemekler
pisiyordu tencerelerin içinde. Birinin kapağını açtım. O sırada bir ses; “ bırak onu,
açma kapakları. Onu peri padisahımızın oğlu yiyecek” diye seslendi. Kapağı
kapattım, mutfaktan çıkıp bir baska büyük odaya girdim. Đste o zaman ne
olduysa oldu. Tam kırk bir tane beyaz güvercin doldurdu odayı. Kanatlarını çırpar
çırpmaz, kırkı birer genç kız, biri de aslan gibi bir yiğit oluverdi. Delikanlı bir
odaya girdi, elindeki kamçıyı yere vurarak saklatınca, odanın her bir yanı tiril tiril
titredi.” Bunun üzerine:
“Sizler nasıl titriyorsanız, sevgilim de böyle titreyip inlesin” dedi ve odadan çıkıp
gitti. Ertesi gün katırlarla birlikte ben de bu garip yerden çıkıp evime döndüm.
Bunu duyan padisahın genç kızı:
“Bütün hamam senin olsun, yeter ki beni oraya götür,” demis.
Ertesi gün katırların pesine düsen genç kız, açılan kapıdan içeriye giriyor, tencere
kapaklarını kaldırıyor, karnını bir güzelce doyuruyor ve güvercinlerin gelmesini
beklemeye koyuluyor. Görünmemek için de büyük odadaki dolaplardan birinin
içine saklanıyor. Biraz sonra gelen güvercinlerden kırkı kız, biri de erkek
oluyorlar. Bir de ne görsün? Delikanlı, gönül verdiği genç değil mi? Elindeki
kamçıyı yere vurarak saklatınca, her yer titreyip inlediği halde, kızın saklı olduğu
dolapta ne bir hareket görülür, ne bir ses duyulur.
“Ey dolap, kaç senedir kahrını çekiyorum da, sen niçin inlemiyorsun?” diye sorar
delikanlı.
“Ya Hüsnü Yusuf, içinde sevgilin saklı, onun için inlemiyorum,” diye dile gelen
dolap karsılık verir. Dolabı açan delikanlı sevgilisin karsısında görünce,
sevincinden deliye döner.
Gel zaman git zaman, kız, sevgilisine, bir çocukları olacağını müjdeleyince;
delikanlı:
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1964, sayı:178
“Simdiye kadar periler, senin burada olduğunu anlamadılar. Fakat anlarlarsa seni
öldürürler. Ben seni, Padisah babamın sarayına götürüp, kapının önüne bırakırım.
Sen de: Hüsnü Yusuf’un bası için beni içeri alın” dersin. Ben her gün seni
görmeye gelirim, diye kızın gönlünü alır, sonra da onu kanadına bindirip
babasının sarayı önüne bırakır: O gece kız bir erkek çocuk doğurur.
Bir gece, saraya gizlice giren Hüsne Yusuf’la kızın konustuklarını hizmetçiler
görüyor ve gidip padisaha haber veriyorlar. Padisah kızı huzuruna çağırtınca, kız
olan biteni bir bir anlatıyor. Ertesi gece Hüsnü Yusuf gelince yakalanıyor.
“Serbest bırakmalarını, bırakmadıkları takdirde perilerin hepsini öldüreceklerini
söylüyorsa da, gene bırakmıyorlar. Padisah beyaz bir güvercin satın aldırıyor.
Sarayın fırınlarından birini de yaktırıyor. Periler gelip Hüsnü Yusuf’u istiyor,
üstelik de padisahın üstünü basını parçalıyorlar. Bunun üzerine Padisah elindeki
beyaz güvercini havaya kaldırıyor ve:
“ Hüsnü Yusuf’un yokluğuna yıllarca katlandım, bundan böyle de katlanırım ama
sizin yanınıza da bırakmam artık onu,” diyor. Sonra elindeki güvercini yanmakta
olan fırının içine fırlatıyor. Fırlatılanın Hüsnü Yusuf olduğunu zanneden kırk
perinin kırkıda fırına dalar ve hepsi de yanarlar. Böylece kötülük perilerinin
elinden kurtulan iki gencin düğünü yeniden yapılır, yenilir, içilir, muratlarına
geçilir.
ĐNATÇI HORUZ*
(OCAKBASI MASALI)
Derleyen: Veysel ARSEVEN
Bir varmıs bir yoğmus Allahın gulu çoğmus, çok dimesi günâmis. Bir horuz
varımıs; küllükte esiniken ayağına diken batmıs. Bunu çıkarmamıs bir eve
varmıs, o evin sahibine yavralmıs, avrada tikeni çıkartmıs. Horuz, Yasa nine,
demis. Aradan zaman geçmis. Bir gün horuz gelmis.
“Ayağımdan çıkardığın tikeni verin mi?” demis. Kadın kızmıs, horuzu kovalamıs,
horuz gitmemis Avrat dimis ki:
“O zaman mangala atımdı, yandı” dimis. Horuz da:
“Ya mangalı alırım ya da dikeni” dimis. Avradın kafası sismis, mangalı virmis.
Horuz mangalı sırtlamıs, baska bir eve gelmis. O evin sahibi inek sayoğmus1.
Horuz ona dimis ki:
“Teyzeciğim su mangalı, dimis, dönünce alırım,” dimis. Kadın mangalı ahıra
koymus. Sona horuz gelmis.
“Teyze ben geldim. Ben mangalın sahibiyim.” Kadın dimis ki:
“O aman ahıra koydumdu, inek kırmıs” dimis. Horuz:
“Ya mangalı ver, ya inâge2 alırım” dimis. Kadının bası ağırmıs, evdeki inâge
horuza vermis. Horuz inâge üne3 katmıs, onu bir baska eve teslim etmis. Horuz
gine gitmis. Türkiye’yi, dünyayı bütün gezmis gelmis. Evde de düğün oluyormus.
Ev sahibi nerde diye sormus horuz. Ev sahibi gelince dimis ki:
“Đnâgeni de kestik nasıl ideciyik4” dimis. Horuz da dimis ki:
“Gelinini görüyüm” demis. Gelini getirmisler, horuzun hosuna gitmis. Gözünü
yummus, demis ki:
“Amanete hıyanetlik olmaz, gelininizi alırım” demis. Ev sahibi çok altın vermis
horuzun gönlünü idememis. Aksama çene çalmıslar, nihayet gelini almıs dağa
doğru gitmis, bir çobana rastlamıs, Çoban da kaval çalıyormus. Kaval horuzun
hosuna gitmis, gelini vermis kavalı almıs, kömese gelmis, tavuklara dimis ki:
“Tikeni verdim, mangal aldım, mangalı verdim inek aldım, inâge verdim, gelin
aldım, gelini verdim kaval aldım, düüüüt…” diye kavalı çalmıs, Yimis içmis mıraza
geçmisler.
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1955, sayı:72
1 Sağmak
2 Đneği
3 Önüne
4 Edeceğiz
ĐNCĐLĐ ÇADIR*
Derleyen: Veysel ARSEVEN
Bir varmıs, bir yokmus, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Allahın kulu
çok, çok demesi pek günahmıs. Bir padisahla karısının büyük bir derdi varmıs.
Günlerden bir gün padisah odasına oturmus derin düsüncelere dalmıstı. Sultan
yanına gelerek:
“Ne yapalım” der; derdini veren, dermanını da verir. Sen hele bir yolculuğa çık.
Bunun üzerine padisah vezirlerini alarak atlara binip yola düsmüsler. Saatleri
günler, günleri haftalar, haftaları aylar kovalar. Bir de arkalarına bakarlar ki bir
çuvaldız boyu yol yürümüsler. Oturup dinlenmek için bir yerde konaklamıslar. Bir
de bakmıslar ki karsı tepeden garip bir sey uçup geliyor. Beklemisler, beklemisler
bir de görmüsler ki yaklasan ates topacı, nur yüzlü ak sakaklı bir ihtiyar.
Yanlarına yaklasınca: “Merhaba padisahım” der. Padisah hemen ayağa kalkar ve:
“Mademki benim padisah olduğumu bildin,” derdimin de ne olduğunu bilirsin,
diye sorar.
“Evet, senin derdini biliyorum.” Sonra cebinden bir elma çıkarır: yarısını sen,
yarısını da sultan yesin. Dualarınızı da eksik etmeyin, der, ortadan kaybolur.
Dokuz ay, dokuz gün sonra nur gibi bir kız bebekleri dünyaya gelir. Çocuk iki üç
yasına gelince, vezirler ilk olarak görmeye gelirler. Đçlerinden en yaslısı,
padisahın kulağına eğilerek:
“Bu kız çok güzel, büyüyünce basınıza dert açabilir,” der. Bunun üzerine padisah,
yeraltında bir saray yaptırır. Dısarı ile bağlantısı olmayan, dısarıdan içeriye ısık
sızmayan bu saraya küçük kız ile nedimesi yerlesir. Nedime ona okuma yazma ve
daha birçok faydalı seyler öğretir ama doğadan söz açmaktan bilhassa kaçınır.
Aradan uzun yıllar geçmis, kız on bes yasında bir dünya güzeli olmustur. Bir gün
et yemeği yerlerken nedime:
“Aman” der; sakın kemiği boğazına kaçırma. Bu söz üzerine kız, tutar kemiği
pencereden fırlatır, cam kırılır, pencereden içeriye ısık girer. Isığın ne olduğunu
unutmus olan genç kız, onu yakalamak için saatlerce uğrasır. Kan ter içinde kalır.
Aksam olur, yatarlar ama kızı bir türlü uyku tutmaz. Isığın geldiği yerleri merak
eder. Ertesi gece dadısı uykuya yatınca, bir yolunu bulup yeraltı sarayından
kaçar, dısarı çıkar. Bir de ne görsün, saraya yakın tepelerin eteğinde yumak
yumak ısıklar. Kosa kosa oraya gider, bakar ki bir sürü çadır. Kapısında iki
nöbetçinin uyuya kaldığı, her tarafı inci ile donatılmıs en süslü çadırın içine girer.
Yatakta, çok güzel bir delikanlı yatmaktadır. Bir tarafında dürülü bir gömlek,
basucunda altın, ayakucunda gümüs samdan yanmakta, sofrada bir kisilik yemek
ve bir bardak su durmaktadır.
Kız, tül gömleğin dürüsünü bozar, samdanların yerini değistirir, yemeklerden yer
yarım bardak ta su içer ve eve döner. Bakar ki dadı horul horul uyuyor, o da
yatar uyur.
Delikanlı sabahleyin kalkınca, bakar ki yemeklerden yenmis, gömlek bozulmus,
su içilmis, nöbetçilere bağırıp çağırır. Aksam dağdan bir torba kar getirtip basının
üzerine asar. Kar eridikçe, torbadan akan soğuk su damlaları yüzüne düser,
uyumasına engel olur.
Kız gene gelir, bir önceki gece yaptıklarının aynını yapar, fakat tam gideceği
sırada delikanlı kolundan tutar. “Sen kimsin is misin cis misin?” diye sorar. Kız
da: “Ne isim ne de cis, seni yaratan Allahın bir kuluyum” der. Geceyi incili çadırda
geçirir. Sabahleyin uyanır ki günes doğmus, etrafta da ne incili çadır ne de bir
kimse var. Meğerse bir baska ülkenin padisahının oğlu evlenecekmis. Adet olduğu
üzere güveyi ile arkadasları kırk gün kırk gece dağa çıkar eğlenirlermis. Bugün de
kırkıncı gün olduğu için, çadırlar toplanılmıs, incili çadırda yatan padisahın oğlu
da arkadaslarını alıp memleketine dönmüs. Kız baslar ağlamaya. Neden sonra,
oradan geçen bir çobandan, çadırların bulunduğu yerin, “Sehvaneli” olduğunu
öğrenir. Bunun üzerine kız, çobana:
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1967, sayı: 221
“Ne olur çoban, üzerimdeki altınların hepsi senin olsun, bana arkandaki elbiseyle,
bir koyun karnı ver,” der. Çoban kızın isteklerini yerine getirir. Partal elbiseleri
sırtına, koyun karnını da basına geçirince, olur bir keloğlan bizim kaçar kız, düser
yola. Padisahın oğlu da gider, bir arkasına bakar, iç çekermis. Keloğlan yanına
yaklasınca, adın nedir diye sormus. Keloğlan da “Abdal” demis.
“Nereden gelirsin?”
“Sehvanilinden.”
“Orada ne gördün?”
“Đncili çadır kurulu gördüm. Tül gömleği dürülü gördüm, gümüs samdan döner
gördüm, içinde bir güzel ah edip ağlar gördüm,” deyince delikanlı:
“Ne deyip ağlıyordu?” diye sorar. Abdal da:
“Uyudum, nittim,
Ben bana ettim,
Gülünen nerkis,
Yârimi nittin,” deyince abdalın, çadırına gelen genç ve güzel kız olduğunu anlar,
bir birlerine sarılıp muratlarına ererler.
KABAK GELĐN*
Derleyen: Nesrin TAĞIZADE
Bir varmıs, bir yokmus, evvel zaman içinde, kalbur saman içindeyken köylerin
birinde bir Keloğlan ile anası yasarmıs. Anası saçını süpürge yapar, orda burada
çalısarak günlük nasiplerini çıkarırmıs. Oğlu Keloğlan, tembelin tekiymis. Bütün
gün hiçbir ise bakmaz, miskin miskin oturur veyahut da yatarak zamanını
geçirirmis. Kadın bakar ki olacak gibi değil!
“Keloğlum, keles oğlum, elâlemin oğlu analarına bakıyor. Git sen de çalıs, para
kazan…” diyerek oğluna yolluk ekmek pisirip yola salar.
Keloğlan az gide uz gide bir tepenin yamacında sürülerini otlatan bir çoban görür.
Hosbesten sonra:
“Ekmeğim sende kalsın. 3 güne kadar geldim geldim, gelmedimse helâl-hos
olsun” diyerek, çekip gidiyor. Geri döndüğünde, çobanın ekmeğini yediğini
görünce:
O yanına geçerim, bu yanına geçerim
Koyununu aldığım gibi kaçarım deyip koyunu kucaklayıp kaçıyor. Gel zaman git
zaman yolda bir kervana rast geliyor. Kervancıbasına koyunu verip 3 gün içinde
gelmezse kendilerinin olmasını söylüyor ve çekip gidiyor. Döndüğünde koyunun
yerinde yeller estiğini görüp iyice sinirlenen Keloğlan:
“O yanına geçerim, bu yanına geçerim,
Halılarını aldığım gibi kaçarım”
Deyip halıları alıp kaçıyor. Tepeler asırı yol yürüdükten sonra bir köye geliyor.
Bakar ki ne görsün? Herkes gülüp eğleniyor, davullar zurnalar çalınıyor. Bunun
bir düğün töreni olduğunu öğrenen Keloğlan düğün sahibine halıları emanet edip
yine “3 gün içinde gelmezsem helâl-hos olsun” diyerek kayboluyor. Geldiğinde
halıları bulamayınca hiddetlenip:
“O yanına geçerim, bu yanına geçerim, gelinini aldığım gibi kaçarım”,deyip
gelinin elinden tuttuğu gibi geldiği yollardan, tepelerden asarak köyüne geliyor.
Evlerine vardıktan sonra gelini kapını arkasına dayayıp annesine:
-“Ana, Keloğlun sana bir gelin getirdi. Git de elini eteğini öpsün” diyerek, gelinin
yanına yolluyor. Kadıncağız, gelinin duvağını açtığında ne görsün! , kası, gözü
oyulmus, süslenmis bezenmis bir kabak durmuyor mu karsısında!
Meğer o köyde her yıl mevsimi gelince kabak senlikleri yapılır, eğlenilirmis. Gelini
kaptığı gibi, Keloğlan’ın basına fırlatan anası, oğlunu bir güzel benzetmis. Kabak
Keloğlan’ın basında parçalanmıs…
Onlar orada kaldı; safalarını süpür, muratlarını ersinler.
· Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1978, sayı: 358
KAPLUMBAĞA KABUĞU*
Derleyen: Hüsnü YILDIZ
Evvel evvel iken, deve tellâl iken, pire bakkal, kedi berber iken, ben babamın
besiğini tıngır mıngır sallar iken masal dinleyen çok, anlatan hiç yokmus. Derken
efendim bir padisah ile üç oğlu varmıs. Oğlanların üçü de evlenme çağına
gelmisler. O memleketin âdeti evlenecek olan bir kimse “Cop”1 atar, “Cop” kimin
evine düserse, o evin kızını alırmıs. Padisahın oğulları da bu âdet üzerine “Cop”
atmaya baslamıslar. Đlk önce büyük oğlan atmıs. “Cop” bas vezirin konağına
düsmüs. Bas vezirin kızını alıp konağın birine kasılmıs. Sonra ortanca oğlan
atmıs. O’nun “Cop”u da küçük vezirin konağına düsmüs. O’nun kızını alıp, o da,
bir konağa kurulmus. Sıra küçük oğlana gelmis. O da diğerleri gibi “cop” u
fırlatmıs. “Cop” gide gide bir çesmenin yanındaki kumluğa saplanmıs. Kosup
“cop”u almaya gitmis. “Cop”un yanına varınca bir de bakmıs ki bir kaplumbağa
kabuğu, “Eh bu da bizim nasip.” deyip, kabuğu almıs. Eve gelince bir bakraca
koyup, evin bir tarafına asmıs. Ferdası2 gün kalkıp, isine gitmis. Aksam eve
dönünce bir de bakmıs ki ne görsün? Ev tertemiz süpürülmüs. Esyalar yerli
yerine konmus. Evin içine öyle bir güzellik gelmis ki görenlerin bir daha göresi
gelecek Yemekler o kadar lezzetli pismis ki yiyenlerin tadı damağında kalacak.
Padisahın oğlunu almıs bir düsünmek. “Acaba bu evi böyle tertip eden kim, bu
yemekleri bu kadar lezzetli pisiren kim” diye. Ne kadar düsünmüs ise de bir türlü
bu muammayı çözememis. Sabah olunca yine isine gidiyor. Aksamüzeri eve
dönünce aynı sekilde evin süpürüldüğünü yemek takımlarının temizlendiğini,
yemeklerin pisirildiğini görmüs. O zaman kendi kendine “Dur bakalım, yarın ne
olacak.” demis. Üçüncü gün de aynı hadise ile karsılasınca hayreti son raddeye
varmıs. “Ben bunu, bir kocakarıya açayım. Bakalım o ne diyecek.” demis.
Kalkmıs, bir kocakarıya gitmis. Ona her seyi anlatıvermis. Kocakarı da “Sen
sabah olunca falan yere gideceğim der, evden çıkarsın. Sonra gelir evin bir
tarafına gizlenirsin. Böylece eve kimin geldiğini, söylediğin isleri kimin gördüğünü
(yaptığını) öğrenirsin.” demis. Padisahın oğlu da kocakarının nasihatini tutmus.
Sabahleyin yataktan kalkıp, giyindikten sonar “falan yere gideceğim” demis ve
evden çıkıp gitmis. Biraz sonra eve gelmis ve evin bir tarafına gizlenmis. Tam bu
sırada ay tekeri (aynı on dördü) gibi kız kabuktan çıkmıs. Eli kolu sıvayıp,
temizlik yapmağa baslamıs. Her seyi temizleyip, yerlestirdikten sonra yemeği
pisirmis. Đsi bitince kapıları kapatıp, kabuğuna girmek istemis. Fakat oğlan
hemen yetismis Kapıda ikisi de karsı karsıya gelmis. Kız ne tuttuğunu bilememis.
Oğlan: “Sen miydin o?” deyip kızı kucaklamıs. Bir taraftan da bakraca kosmus.
Kabuğu alıp atese atmak isteyince, kız: “Yakma kabımı basın belâdan kurtulmaz,
yakma kabımı basın belâdan kurtulmaz, Yakma kabımı basın belâdan kurtulmaz”
diye üç kere söylemisse de O dinlememis, kabuğa aldığı gibi atese attığı bir
olmus.
Sabahleyin gelin güveyi Padisah babalarının elini öpmeye gitmisler, Padisah gelini
görünce aklı basından gitmis. Nasıl aklı basından gitmesin ki? Onun gibi bir
güzele ömrü hayatında rastlamamıs. Onun gibi bir güzelin varlığını cihan
duymamıs bile. Hemen gönlünü kaptırmıs. O’na âsık olmus. Ne yapıp, Onu
oğlundan almaya karar vermis. Bunun için de bir bahane bulmus, Maksat oğlunu
öldürmek. Oğluna: “Sen kal gelin gitsin. Sana söyleyeceklerim var.” demis. Gelin
eve dönmüs. Baba oğul bas basa kalmıslar. Padisah: Oğlum annen öldüğü zaman
parmağında altın bir yüzük gitti. Onu alıp geleceksin. Alıp geldin iyi, alamazsan,
basını cellâtlara vurdururum.” demis. Oğlan ne yapsın. Padisah bu. Oğul mu
dinler? Astığı astık, kestiği kestik. Karsı gelinmez ki. Boynunu büküp huzurdan
ayrılmıs. Eve
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1959, sayı:121
1 Cop: Kalın, kısa değnek
2 Ferda: Yarın,ertesi
gelince kara kara düsünmeye baslamıs. Bunu gören karısı: “Ne düsünürsün,
yoksa baban bir sey mi söyledi?”demis. Oğlan da : “Sorma demis. Babam,
annem öldüğü zaman parmağında altın bir yüzük gitti. Onu alıp geldin iyi, alıp
gelmezsen basını cellâtlara vurdururum diyor.” demis. Karısı ise: “Ben sana
söyledim mi” Yakma kabımı basın belâdan kurtulmaz diye. Dinlemedin, yaktın.
Görün mü simdi? Neyse, bir kere olan oldu. Sen hiç üzülme, çaresini buluruz.”
demis ve ilâve etmis. “Kabuğu aldığın çesmeye gidersin, analık, analık dersin.
Analık demeye utanırsan “Göden Kurbağası” dersin. Kızının selamı var, büyük
kutuyu değil de küçük kutuyu vereceksin dersin. O, getirip sana verir. Sen de
mezarlığa gidersin. Kutuyu açınca bütün mezarlar açılır. Gider annenin
parmağındaki yüzüğü alırsın. Sonra da kutuyu kapatırsın. Kutu kapanınca
mezarlar da kapanır. Sen de gelir, yüzüğü babana verirsin.” demis. Oğlan da,
ferdası günü kalkıp, çesmeye gitmis. Etrafına bakınmıs. Kimseler yok. Kendi
kendine utanmıs. Sonra cesaretlenerek, “Analık analık, Kızının selâmı var, büyük
kutuyu değil de küçük kutuyu vereceksin.” demis. Tasların arasından lark lark
ederek bir “Göden Kurbağası” çıkmıs. Kutuyu getirip vermis. Kutuyu alan oğlan,
soluğu mezarlıkta almıs. Kutuyu açmıs. Bütün mezarlar birdenbire açılıvermis.
Oğlan da mezarlığa girmis. Karsısına bir kadın çıkmıs. Dağlar kadar ekmek
pisirdiği halde durmadan “acıktım acıktım acıktım!” dermis. Ses çıkarmadan
oradan geçmis. Bu sefer karsısına bir kadın daha çıkmıs. Önünden buz gibi soğuk
bir arık3 geçtiği halde o da “susadım susadım susadım!” diye inlermis. Onu da
geçmis. Karsısına bir kadın daha çıkmıs. Bez dokuyormus. Bez topları dağ gibi
yığıldığı halde yine “Üsüdüm üsüdüm üsüdüm!” dermis. Onu da geçmis. Anasının
mezarına gelmis. Anasının parmağından yüzüğü almıs. Bez dokuyan kadının
yanına gelmis. “Aman teyze! Habire üsüdüm üsüdüm üsüdüm diyorsun. Üsüdüm
diyeceğine su toplardan bir tanesini al da, bir kat çamasır dikin giy.” demis.
Kadın: “Ah oğlum! Ben dünyamda bir kuloğluna bir parçacık olsun bir yamalık
dahi vermezdim. Simdi burada da bana dağlar gibi bez dokudukları halde bir
parçasını vermiyorlar.” cevabını vermis. Oğlan: “Ya!” deyip ondan ayrılmıs.
“Susadım” diyen kadının yanına varmıs. Kadına: “Aman be teyze! Habire susadım
susadım susadım diyorsun. Susadım diyeceğine eğiliversen de su buz gibi akan
arıktan kana kana su içsene.” demis. Kadın: “Ah oğul demis. Ben dünyamda bir
kuloğluna bir yudum su vermezdim. Simdi burada da bana vermiyorlar.” Cevabını
vermis. Ona da “Ya!” deyip geçmis. Sıra ekmek pisiren kadına gelmis. Yanına
varınca: “Aman be teyze! Habire acıktım acıktım diyeceğine pisirdiğin
ekmeklerinden alıp da yesen olmaz mı?.” demis. Kadın: “Ah oğlum! Demis. Ben
dünyamda bir kuloğluna bir parça olsun yanık ekmek dahi vermezdim. Đste
burada da bana vermiyorlar” demis. Oğlan da: “Ya!” deyip mezarlıktan çıkmıs.
Kutuyu kapatmıs. Bütün mezarlar da kapanmıs. Yüzüğü getirip babasına vermis.
3 Arık: Đçinden su akıtmak için toprağı kazak yapılan oluk seklinde su yolu
Oğlunun, yüzüğü getirdiğini gören Padisah, baska bir bahane bulmus. “Oğlum
demis. Devler ülkesinde dedelerinden kalma altın bir eyer var. Onu alıp
geleceksin. Alıp gelmezsen basını cellâtlara vurdururum.” demis. Oğlan ne
yapsın. Emir bu. Mutlaka olacak. Yine boynunu bükmüs ve huzurdan ayrılmıs.
Eve gelince yine kara kara düsünmeye baslamıs. Karısı sormus : “Niye böyle
düsünürsün, yoksa baban bir sey daha mı söyledi?” demis. Kocası da: “Babam bu
kez de devler ülkesinde dedelerinden kalma altın bir eyer var. Onu alıp
geleceksin. Alıp gelmezsen basını cellâtlara vurdururum, diyor. demis. Karısı da:
“Ben sana demedim mi? Yakma kabımı basın belâdan kurtulmaz. Neyse sen
merak etme. Bunun çaresini de buluruz. Buradan çıkarsın, gide gide bir çesmeye
varırsın, kanla irin akar. Ne güzel çesme, ne güzel çesme, ne güzel çesme der, üç
yudum içersin. Ondan sonra karsına bir armut ağacı gelir. Ne güzel armut, ne
güzel armut, ne güzel armut der, dalını incitmeden bir tane alır cebine korsun, bir
tane alır, onu da yersin. Yine yoluna devam edersin. Derken karsına büyük bir
kapı gelir. Ne güzel kapı, ne güzel kapı, ne güzel kapı dersin. Kapı ardına kadar
açılır. O zaman eyeri alır kaçarsın.” demis. Oğlan yola devam olur. Az gider, uz
gider, dere tepe düz
gider. Günün birinde bir çesmeye rast gelir. Öyle bir çesme ki su yerine kanla irin
akar. Değil içmek, yüzüne bakmaya bile insan iğrenecek. Fakat oğlan, bu kadar
tiksinilecek olan seyi burnunu kırıstırmadan: “Ne güzel çesme, ne güzel çesme,
ne güzel çesme.” diyerek üç yudum içmis. Tekrar yoluna devam etmis, git bunda,
gel bunda derken meyvesinden dalları yıkılacak raddeye varan bir armut ağacına
rast gelmis. “Ne güzel armut, ne güzel armut, ne güzel armut.” diyerek iki armut
almıs. Birini yemis, birini de cebine koymus ve yoluna devam etmis. Gide gide
kocaman bir kapıya rastlamıs. “Ne güzel kapı, ne güzel kapı, ne güzel kapı.”
deyince kapı birden bire ardına kadar açılıvermis. Oğlan da etrafına bakmayarak
ileriye atılmıs. Elma ağacının dibindeki eyeri aldığı gibi arkasına döndüğü bir
olmus. Eyerin alındığını gören devler kosmuslar. Kapıya “tut kapım!” demisler.
Kapı: “Neye tutayım. Simdiye kadar gelip geçtiniz de bir kerecik olsun, ne güzel
kapı demediniz.” demis. Oğlanın kapıdan geçtiğini göre devler “Tut armudum!”
demisler. Armut da “Neye tutayım. Simdiye kadar yiyip içtiniz de bir kerecik
olsun beni incitmeden ne güzel armut deyip armudumu yemediniz.” demis. Oğlan
armuttan da geçmis. Devler bu sefer çesmeye: “Tut çesmem!” demisler. Çesme
ise: “Ne tutayım. Bunca zamandır suyumu içtiniz. Hâlbuki bir kerecik olsun ne
güzel çesme demediniz “ demis. Oğlan çesmeyi de geçmis. Eyeri getirip babasına
teslim etmis.
Padisah oğlunun eyeri de getirdiğini görünce baska bir hile daha düsünür. Der ki:
Oğlum bu kıs mevsiminde yemyesil yapraklı, üzeri çiğli, yeni devsirilmis, bir
sepet üzüm bulacaksın. Bulamazsan basını kestireceğim.” Oğlan buna da ağzını
açmamıs. Boynunu büküp, huzurdan ayrılır. Eve gelince kara kara düsüncelere
dalar. Karası: “Ne düsünürsün, yoksa baban bir sey daha mı söyledi?” demis. O
da: “Bu kıs mevsiminde yesil yapraklı, üzeri çiğli bir sepet üzüm getireceksin.
Getirmezsen basını kestireceğim diyor.” demis. Karısı: “Ben sana demedim mi?
Yakma kabımı basın belâdan kurtulmaz. Korkma bu sefer de kurtuldun. Yine
çesmeye git. Analık analık de. Kızının selâmı var. Yesil yapraklı, üzeri çiğli, bir
sepet üzüm toplayıvereceksin dersin onlar üzümü toplar sana verir. Sen de alırsın
doğru babana dost edersin.” demis. Oğlan da çesmeye varmıs. “Analık analık
demis. Kızının selâmı var. Yesil yapraklı, üzeri çiğli, bir sepet üzüm
toplayıvereceksin.” demis. Hemen üzüm toplanıp gelmis. Oğlan da üzümü aldığı
gibi babasına dost etmis. Üzümü gören padisahın yapacağı hile kalmamıs. Ne
kadar uğrastı ise de oğlunu öldürememis.
Üzüm padisaha verilmezden evvel gelin memleketin dört bucağına haberler
salmıs. O gün bütün halk meydanda toplanmıs. Sanki kıyamet kopmus. Yer
karınca gibi insan. Đğne atsan yere düsmeyecek imis. Herkes ölüm sessizliği
içinde, ne olacak diye merak ediyormus. Derken gelin görünmüs. Padisahı da
orta yere çağırmıs. Halk iyiden iyiye toplanınca gelin baslamıs konusmaya:
“Dinleyin ey cemaat! Bu adam oğlunun karısına sülük etti. Onu almak istedi.
Bunun için bir bahane buldu. Bundan yıllarca önce oğlunun anasının parmağında
bir altın yüzük gitmis. Onu getirtmek istedi. Getiremezse oğlunun basını kesip,
gelinini alacaktı. Bu olmadı, yüzük getirildi. Aha Babalıcağım beline kadar tas ol.”
Beline kadar tas olmus.
“Dinleyin ey millet! Mezarlıktan yüzüğü getirtmekle kalmadı. Oğlunu mutlaka
öldürtmek için dedelerinden kalma devler ülkesindeki altın eyeri getirmesini
emretti. Getirmezse oğlunun basını kestirecekti. Bu da olmadı. Eyer de geldi. Aha
babalıcağım boynuna kadar tas ol.” Boynuna kadar tas olmus.
“Dinleyin ey ahali! Gelini almak sevdası altı eyerle de bitmedi. Bu kıs mevsiminde
yesil yapraklı, üzeri çiğli sepet üzüm istedi. Bu mevsimde üzümün bulunmayacağı
belli bir sey. Fakat O istedi. Getirmezse oğlunu öldürecek, gelinini alacaktı. Bu da
olmadı. Đstediği üzüm geldi. Aha babalıcağım basına kadar tas ol!” demis.
Padisah da basına kadar tas olmus. Simdi de herkes onu binek tası yapar, üç
kere de üstüne tükürürmüs.
Gelinle oğlan da konaklarına çekilmis, rahat ve mesut olarak yasıyorlarmıs.
Gökten üç elma düstü, biri onlara, biri size, biri de kendime.
KELOĞLAN MASALI*
Derleyen: Salih SAN
Vakti zamanında bir karının bir keloğlan varmıs. Bir gün zibillikte oynarken bir
tane nohut bulmus, bunu alarak hesaplamaya baslamıs: Bir nohuttan on nohut,
on nohuttan bir ölçek, bir ölçekten on ölçek olur deyip ölçek nohudu almıs ve
zengin bir adamın kapısı önüne gelerek durmus.
Zengin ev sahibi kapıdan çıkarken kapının önünde Keloğlan’ı görmüs.
“Ne istiyorsun?” diye sormus. Keloğlan, zengin adama:
Benim bes yüz deve yükü nohudum vardı, Halep’e giderken yolda harabeler bizi
soyarak nohutlarımı aldılar, adamlarımı öldürdüler, elbiselerimi soyup kötü
elbiseler giydirdiler, gözümü bağlayıp bir dağa koydular. Ben de kaçıp buraya
geldim, demis. Zengin adam, bunu hemen evine götürmüs, bir kat yeni elbise
giydirmis; bes on gün oturduktan sonra Keloğlan,
“Bana izin verin gideyim?” demis. Zengin adam, Keloğlan’a bir at vermis.
Keloğlan yola revan olmus. Günün birinde Halep’e varmıs. Halep de tüccarlardan
“bes yüz deve yükü nohudum geliyor” deyin para almıs. Bu adam söyle zengin,
böyle zengin diye herkes methetmeye baslamıs. Bir gün Haleb’in valisi de bunu
yemeğe davet etmis. Bu da daveti kabul etmis.
Keloğlan hizmetçisine yirmi lira vererek:
“Bu paraları Valinin hizmetçilerine dağıt,” demis. Kendi önde, hizmetçisi arkada
Valinin evine gitmisler. Davetten dönerken Keloğlan’ın hizmetçisi valinin
hizmetçilerinden birine bes lira, diğerine on lira ve ötekilerine de ikiser buçuk lira
vermis. Bir iki gün sonra vali haber salmıs. “Kızımı alıyorsa hiçbir mesarif
etmeden kendine veririm,” demis. Bu da kabul etmis. Düğünleri kırk gün kırk
gece sürmüs. Valinin kızını Keloğlan almıs. Bir gün Valinin kızı hamama gitmek
için kocasından bes lira istemis; kocası da hangi tüccara haber salmıssa kimse
para vermemis. Gayri Keloğlan bu zamanlarda iyiden iyiye fakir düsmüs; odunları
bile kalmamıs. Evlerinin içindeki büyük tut ağacı keserek idare ediyorlarmıs. Bir
gün yine ağacı keserken ağacın içinden altın akmaya baslamıs. Hemen bir
değnek alarak duvara vurmus. Değnek senini duyan Vali hemen “Ne oluyor?”
diye damadının evine kosmus. Keloğlan,
“Benim bes yüz deve yükü nohudumu satmıslar da karsılığı bana bu kadar altın
getirmisler, onun için dövüsüyorum,” demis. Parayı toplayarak içeri almıslar.
Keloğlan bir mağaza açıp ticarete baslamıs. O tek nohudu sakladığı yerden
çıkartarak “Beni zengin eden bu nohuttur” deyip ağzına atmıs.
Yiyip içip muradına geçmis.
· Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1954, sayı:54
KELOĞLAN VE ALTIN BÜLBÜL MASALI*
Derleyen: Osman SAYGI
Bir varmıs, bir yokmus; evvel zaman içinde kalbur saman içinde, deve tellâl iken,
horozlar berber iken; Bir padisah varmıs. Bu padisah, her tarafı camdan bir cami
yaptırmıs.
Bir Cuma günü namazdan çıkarken, eli yüzü pak aksakallı bir ihtiyar görmüs.
Đhtiyar padisah’a demis ki:
“Padisahım, eğer Kafdağı’nın ardındaki, “Altın Bülbül’ü getirir camiin bitisiğine
koyarsan, eserin tamamlanır” demis ve gözden kaybolmus.
Padisah, günden güne üzülmüs. Bir gün çocuklarına demis ki:
“Evlâtlarım: Kafdağı’nın ardındaki, Altın Bülbül’ü nasıl getireceğimi
düsünüyorum.”
Çocukların hepsi bir ağızdan babalarına, söz vermisler.
Atlarına binip; yola düsmüsler. Gel zaman, git zaman bir pınarın basına
varmıslar. Yemisler, içmisler tekrar yola koyulmuslar. Giderken önlerine üç yol
gözükmüs. Büyük oğlan haykırmıs; Ben birinciden gideceğim. Ortancası ben
ikinciden gideceğim. Küçük oğlana da bataklık yol düstü, deyip bir birinden
ayrılmıslar. Büyük oğlanla, ortancası giderken, yolları birlesmis ve bir sehre
varmıslar. Paraları kalmayınca da biri hancıya biri de lokantacıya çırak olmuslar.
Biz gelelim küçük oğlan’a;
Küçük oğlan, bin bir zorluk içinde yoluna devam etmis.
Çalı ve çırpılardan geçerken eli yüzü kan içinde kalmıs. Nihayet bir pınara varmıs.
Pınarın basında eli yüzü nurlu, aksakallı bir ihtiyar görmüs. Selamlasmıslar.
Suyunu içtikten sonra nereye gittiğini niçin gittiğini anlatmıs. Đhtiyar çocuğu
yolundan çevirmek istemis. Oğlan:
“Ben babama söz verdim. Ölmek var, dönmek yok.
Đhtiyar, oğlanın sırtını üç defa sıvazlamıs. Çocuk yine ıssız çöllere düsmüs.
Açlıktan, susuzluktan bitkin bir hale gelmis. Yedi canlı devin sarayına varmıs.
Devi öldürerek saraydaki peri kızı ile tanısmıs. Oradan yoluna tekrar devam
etmis. Gide gide sekiz canlı devin sarayına varmıs. Bu devi de öldürerek oradaki
peri kızı ile tanısmıs. Kız onun nereye gittiğini sormus; o da “Altın Bülbül’e” diye
cevap vermis. Kız, buraya nasıl gidileceğini, dokuz canlı devden nasıl
korunacağını anlatmıs. Çocuk, tekrar yola koyulmus ve dokuz canlı devi de
haklamıs. Fakat devin sarayında hangi odaya dalacağını sasırmıs. Çünkü 99 odası
varmıs.
Sarayda bir kedinin isareti üzerine “Altın Bülbül”ü alarak yola koyulmus ve önce,
rastladığı ihtiyarın yanına gelmis. Saraydan getirdiği esyaları ihtiyarın yanına
bırakarak, kardeslerini aramak üzere, yeniden yola devam etmis.
Sehrin birinde kardeslerini bularak onların her birine birer at almıs. Đhtiyarın
yanına giderek Altın Bülbül’ü almıslar. Eve gelirlerken, ağabeyleri,
kıskandıklarından küçük kardeslerini suya atmıslar. Fakat Altın Bülbül babalarının
yanında bir defacık olsun ötmemis. Suya atılan kardesleri ölmemis, sırsıklam gide
gide bir çobana rastlamıs. Bir altın vererek bir koyun almıs. Koyunun iskembesini
basına geçirmis olmus tam bir “Keloğlan”.
Gide, gide, bir kasabaya varmıs. Bir hancıya çırak olmus. Han sahibi bir gün öyle
hasta olmus ki. Kasabanın tabipleri hiçbir çare bulamamıs. Bir aksakallı ihtiyar,
“filan padisahın camiinden bir yudum su getirirsen efendin iyi olur” demis.
Küçük oğlan kosarak, o camie varmıs. Buradaki Altın Bülbül baslamıs, ötmeye.
Bu olayı padisaha müjdelemisler. Padisah bütün halkı geçirmis, ötmemis Keloğlan
gelince yine ötmüs. O zaman basındaki iskembeyi çıkararak, babasına kendisini
tanıtmıs.
Ertesi gün, çayıra kırk çadır, kurdurmus, Altın Bülbülü küçük oğlanın getirdiğini
anlamıs; diğer oğullarını saraydan kovmus.
Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1969, sayı: 240
KELOĞLAN ĐLE YILAN, KÖPEK, KEDĐ VE BALIK*
Derleyen: Dr. Saim SAKAOĞLU
Vakti zamanında fakir bir kadınla bir Keloğlan varmıs. Bir gün Keloğlan odunları
satıp parasıyla eve dönerken bir tellâlın bağırdığını görür. Tellâlın elinde kapalı bir
kutu vardır:
“Bir alan pisman, bir almayan pisman.” diye bağırmaktadır. Keloğlan düsünür,
tasınır, bu kutuyu almaya karar verir ve “öyle de battık, böyle de; su yüz parayı
vereyim de bu kutuyu alayım.” der. Kutuyu alıp evine gelir. Annesi de acıkmıs,
oğlunun ekmek getirmesini bekliyormus:
“Keloğlan, ekmek getirmedin mi? Ben acımdan öldüm, kel doz doz, kafası boklu.”
“Anne ben bugünkü parayı buna verdim.”
Keloğlan o kutuyu evin tereğine koyar, kutu orada bir müddet durur. Bir müddet
sonra o kutu “pat” diye yere düser, kutunun içinde bir yılan yavrusu. Kadın
bağırarak kapıya kosar. Gidip Keloğlan’a haber verirler, Keloğlan gelir. Bu sırada
yılan yavrusu dile gelip konusur:
“Ey insanoğlu, beni babama götürürsen sana büyük bir mükâfat verir.”
“Yahu ben senin babanı nerede bulacağım?”
“Sen beni götür, ben sana isaret ederim, sen de o tarafa gidersin.”
Bunlar yola çıkarlar. Az giderler, çok giderler, azını çoğunu Allah bilir, bir arpa
boyu yol ancak gedebilirler. Öyle bir yere gelirler ki hiç insan yok, her tarafta
yılanlar var, insanoğlunu görür görmez yılanlar Keloğlan’a hücum ederler. Fakat
Keloğlan’ın yanındaki yılan yavrusunu görünce hepsi geriye çekilip bunları
selâmlamaya baslarlar. Keloğlan yılana sorar:
“Ne oldu, bu ne hal?”
“Đste bunlar benim babamın askerleri. Benim babam bunların padisahıdır, falanca
yerde de babamın köskü vardır.”
Köske doğru giderlerken yılan Keloğlan’a tembih eder:
“Eğer babam sana “Ey insanoğlu, dile dileği, vereyim muradını.” derse sen
diyeceksin ki “Su dilinin altındaki yüzüğü bana vereceksin.” Sakın baska bir sey
isteme, sadece o yüzüğü al.”
Yavru yılanın babasının yanına varırlar. Çok sevinen baba der ki:
“Dile dileğini, vereyim muradını.”
“Dilinin altındaki yüzüğü bana ver.”
Bunun elinden yüzüğü alan Keloğlan tekrar memleketine döner. Fakat yolda
Keloğlan’da bir pismanlık belirir. “Yahu ben ne yaptım, adam bana dünya kadar
altın verdi de almadım. Bu bir yüzük için altı aydır yoldayım.” O arada nasıl
olursa olur, dilini yüzüğe çalar (yüzüğü yalar). Hemen zebella gibi iki arap peyda
olur:
“Ey ağa, emret; su dünyayı yakalım mı yıkalım mı?”
“Dünyayı nereye yakıp yıkıyorsunuz? Ne yakın, ne yıkın. Beni simdi annemin
yanına götürün.”
Keloğlan bes dakika geçmeden annesinin yanında olur.
“Tamam, bu yüzükte is var.” Diye düsünür. Keloğlan padisahın kızını severmis.
Bir gün annesine der ki:
“Simdi padisahın kızına dünürcü gideceksin.”
“Dozdoz kel, padisah sana kızını verir mi?”
“Verir anne, sen git iste hele.”
Zavallı kadın korkar. Kendilerinin doğru dürüst yatacak yerleri yok, padisah ona
kızını verir mi? Annesi oğlunun kızdığını görünce:
“Dur bakayım dozdozu kel, belki olur. Olursa olsun, olmazsa ne yapalım.”
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1975, sayı: 312
O zamanlarda kapıların önlerinde masa gibi bir yer varmıs. Oraya kim oturursa
anlarlarmıs ki o düğürcüdür
Padisah pencerenin önünde oturup etrafa bakarken görür ki bir koca nine geldi,
düğürcü tasının üzerine oturdu. Padisah cariyelerine emredip koca nineyi köske
çıkarttırır:
“Eeee nine, ne emrin var, buyur.”
“Padisahım, Allah yazmıssa ne diyebilirim. Ama gel ki benim bir vaadim var, bunu
yapacaksın.”
“Emret.”
“Benim konağımın gündoğu tarafında bir konak yaptıracaksın, aynı benimkine
benzeyecek. Senin konak benim konağa gün ısığını bir buçuk saat geç salacak. O
kadar ziynetli, o kadar büyük olacak.”
“Olur, yaptırırım.” deyip eve gelir ve Keloğlan’a çıkısır:
“Ah dozdozu kel, kafana pisleyecekler. Sen bunları ne ile yaptıracaksın? Yemeye
ekmek bulamıyorsun. Padisah kendisininki gibi bir kösk istiyor. Nerden alıp da
yaptıracaksın?”
Aksam olunca annesini yatıran Keloğlan yüzüğü yalar, araplar gelir:
“Yakalım mı, yıkalım mı?”
“Ne yakın, ne yıkın. Padisahın konağının gün doğu tarafında öyle bir saray
yaptıracaksın ki padisahın konağından üç kat daha yüksek olacak. Annemle ben
de en üst kata bulunacağız.”
Kötü yerlerde yatan ihtiyar kadın sabahleyin uyanır ki ne görsün. Nerdeyse göğe
çıkmıs:
“Ulan dozdozu kel, sen burayı niye bu kadar yüksek yaptırdın. Allah belanı
vermesin, ben buradan nasıl inip çıkacağım?”
Annesi bunların düsünürken Keloğlan seslenir:
“Anne, kalk git, bunu yaptık.”
Annesi tekrar gider, bunu padisahın huzuruna alırlar. Padisah der ki:
“Sarayı yaptırdınız, ikinci vaadim de var”
“O da neymis?”
“Bizim sarayın orta katından senin yaptırdığın sarayın orta katına altın gümüsten
bir köprü lâzım ki kızım gidip geldiği zaman günes vurmasın. Ben çocuğumu
zembillerde büyütüyorum.”
Keloğlan’ın annesi düsüne düsüne evden içeri girer:
“Ah dozdozu kel, ağacı keresteyi mi belliyorsun ki” patpat” yaptırıverelim.
Padisah senden altın gümüsten köprü istiyor. Bunu nedene alıp da
yaptıracaksın?”
“Adam sen de, olur o isler. Hele sen bizim yemeğimizi getir hele.”
Yemeklerini yerler. Aksam olup da anası yatınca Keloğlan yine arapları çağırır:
“Böyle böyle bir köprü isterim!”
O gece köprü de kurulur. Padisah bakar ki bundan kurtulus yok. Tutup büyük
kızını buna verir. Düğünlerini yapıp bunları içeriye atarlar.
Yerler içerler, aradan bir müddet geçer. Karısı padisaha der ki:
“Gidip kızımızı görelim, onlar bize geldiler, simdi sıra bizim.”
“Eee hanım ne götürelim? Zenginlik dersen bunlar bizden zengin, paraya
ihtiyaçları yok. Bunlara ne hediye götürelim?”
Padisahın bir Arap kölesi varmıs, onu götürmeye karar verirler.
“Bunu götürelim de, yer içer, kalkıp gelirken de “Eniste, bu Arap köle simdiye
kadar bize hizmet ediyordu. Bundan sonra da sana hizmet etsin.” der, bırakırız.”
Arap köle ile birlikte gelirler. Yerler içerler, gitme zamanı gelince:
“Eniste, Arap köle simdiye kadar bize hizmet etti, bundan sonra da sana hizmet
etsin.” deyip Arap köleyi orada bırakırlar. Oysa Keloğlan’ın karısı ile Arap kölenin
arası çok kıyakmıs: sarayda padisahtan habersiz dalga geçerlermis.
Arap köle hizmet etmekte olsun, Keloğlan da tazısıyla pisiğini alıp ava kusa
gidermis. Alıstığı için avcılığı bırakamamıs.
Bir gün Arap köle Keloğlan’ın karısına der ki:
“Bu Keloğlan eskiden acından ölüyordu, bunda bir hüner var. Bunu bir öğren.”
Karısı Keloğlan’ı sıkıstıra sıkıstıra öğrenmeye çalısır:
“Biz seninle evlendik, hayatımız bir. Sen niye sırrını bana demiyorsun?”
“Benim sırrım cüzdanımın içindeki su yüzüktür.”
Gece Keloğlan uyurken kız yüzüğü alıp hemen Arap köleye verir. Köle alır almaz
parmağına takar ve yalar. Hemen Araplar gelir:
“Emret, yakalım mı, yıkalım mı?”
“Ne yakın, ne yıkın. Kızı, beni, bir de sarayı denizin ortasındaki su kulede isterim.
Keloğlan ile annesini de eski kaz damlarına götürüp atacaksın.”
Bes dakikanın içinde bu isler olur. Sabahleyin Keloğlan kalkar kalkmaz kafası
tahtalara vurmaya baslar:
“Eyvah!” der. Bakar ki yüzük yok. Doğruca padisahın yanına gider. Padisah bunu
eski devletli Keloğlan zanneder:
“Eniste üzülme, ben sana küçük kızımı veririm. O daha güzel, daha içli.”
“Yok, padisahım, ben kız filan istemiyorum.”
“Ya ne istiyorsun?”
“Ben gelinceye kadar anneme bakacaksın, baska bir sey istemem.”
Annesini orada bırakır, tazı ile pisiğini alıp yola koyulur.
Bu Keloğlan’ın bir bacısı varmıs, bacısını Zümrüt-ü Anka kusuna vermislermis.
Keloğlan epeyce bir yol aldıktan sonra bir gün bir ulu ağacın dibine istirahat
etmek için oturur. Bir de bakar ki bir kus gelip bunun yanına indi:
“Selâmünaleyküm.”
“Aleykümselâm.”
“Nerelisin?”
“Felancı yerliyim.”
Birbirlerinin aslını neslini sorunca kus Keloğlanı tanır:
“Yahu sen benim kanımsın.”
“Nasıl olur yahu?”
“Ben senin enisten değil miyim?”
Orada akraba olduklarını anlarlar. Kus sorar:
“Eee, ne is için buralara düstün?”
“Durum böyle böyle.”
“Akdeniz’in ortasında bir saray payda oldu, eskiden yoktu. Birkaç gün içinde
gördüm.”
Keloğlan tazıyla pisiği alıp oraya gider. Tazı dile gelip kediye yavasça der ki:
“Pisik, bu adam arkasında odun tasıdı, bize baktı. Simdi sıra bize geldi. Benim
arkama bineceksin, oraya gideceğiz. Ben sineceğim, sen pencereden içeri
hopluyacaksın, bu yüzüğü almaya gayret edeceksin. Bu arada bana da ekmek
getir. Tekneden filan çal getir, aç kalmayayım ben de.”
“Olur, ben isi beceririm.”
Onlar oraya giderler. Tazı ağaçlar arasında sinip dururken pisik içeriye sıçrar. Kız
pisiği görür görmez heveslenir. Orada da pek çok fare varmıs, farelerden çok
canları yanmısmıs. Pisik fareleri kovalamaya baslayınca Arap köle de kız da bunu
sevmeye baslarlar. Bunlar yatarken pisik de fareleri kovalamaya devam eder.
Farenin biri der ki:
“Yahu, pisik kardeslik, zorun ne, bizim kökümüzü mü keseceksin?”
“Ya yüzüğün yerini haber vereceksiniz, ya sizin kökünüzü keseceğim.”
Farelerden biri der ki: “Yemin et beni yemeyeceğine, ben yüzüğün yerini
diyeyim.”
“Seni yemeyeceğim, gel söyle.”
“Yüzük, arabın dilinin altında uyuyor.”
“Bunu nasıl çıkaracağız buradan?”
“Senin gözlerin ısıklıdır, sen karyolanın alt tarafına dikil. Ben kuyruğumu götürür
arabın burnuna sokarım. O zaman arap tıksırır, tıksırınca yüzük ağzından düser,
sen de yüzüğü alıp kaçarsın.”
“Tamam.”
Kararlastırdıkları gibi yaparlar. Pisik yüzüğü kaptığı gibi tazının yanına gelir:
“Tazı kardeslik, yüzüğü buldum, haydi gidelim.”
Bunlar denizin ortasına gelince tazı baslar:
“Yüzüğü bana ver, yoksa seni denize atarım.”
“Tazı, senin ağzın gevezedir, balık malık görürsün, “hav” deyip yüzüğü denize
düsürürsün.”
“Yahu olmaz, niye yapayım?”
Zavallı pisik korkmaya baslar. Denize atılırsa boğulup gidecek. Mecbur kalır
yüzüğü tazıya vermeye. Tazı balık görüp de “hav” deyince yüzük ağzından denize
düser ve bir balık kapıp yutar.
Bunlar isi berbat etmis olarak karsıya çıkarlar. Keloğlan tazıya çalıp
çevirmektedir. Pisik:
“Dur dur, tazıya çalma. Bu bana lâzım. Sen git, bu yüzüğü buluncaya kadar
bekleyeceksin.”
Bu ikisi balıkçıları takip etmeye baslarlar. Tor ile balık tutan balıkçıların yanına
giderler. Meğer pisik yüzüğü yutan balığı tanıyormus. Balıkçılar balıkları getirince
tesadüfen o balık da torun içinden çıkar. Pisik nasıl o balığı alırsa kaçar gider.
Arkasından kosarlarsa da biri bağırır:
“Canım bir balıktan ne çıkar, baksana yüzlercesi var.”
Pisik hemen tazının yanına gelir, o da balığın karnını yarar. Hakikaten de yüzük
balığın karnında. Yüzüğü alır almaz. Keloğlan’a kavusurlar. Keloğlan yüzüğü
parmağına takar takmaz yalar, hemen Araplar gelir:
“Yakalım mı, yıkalım mı?”
“Ne yakın, ne yıkın. Denizin ortasındaki sarayın içindeki arap köle ve kızla
beraber evvelki yerine, beni de annemin yanına.”
Hemen bu isler yerine gelir. Keloğlan da padisahın yanına gider:
“Padisahım, iste hepsini topladım getirdim.”
Padisah gelir, bakar ki Arap köle ile kızı birbirlerine öyle sarılmıslar ki aralarına su
döksen sızmıyor.
“Vay, durum böyle ha?”
Padisah kılıcını çeker çekmez ikisini de yatakta öldürür, küçük kızını da Keloğlan’a
verir. Yeniden düğün kurulur.
Yeyip içip muratlarına ererler.
KIRK DOST MASALI*
Derleyen: Salih SAN
Eski zamanlarda gayet zengin büyük bir adamın ipsiz, sapsız bir oğlu varmıs. Bu
oğlan babasının malını telef edip duruyormus. Babası ne kadar nasihat etmisse
de bu oğlana tesir ettirememis.
Bu oğlan para sayesinde kırk arkadas tutmus ve bu kırk arkadasın hepsi de
oğlanın telefçiliği sayesinde kırk tüccar olmus.
Oğlanın babası ölürken oğluna:
“ Yavrum, hiçbir sözümü tutmadın, bari ben öldükten sonra eğer basın darda
kalırsa tavandaki halkadan sen seni as,” diye vasiyet etmis. Babası öldükten
sonra yine oğlu olanca malını savurup ona buna yedirmeye baslamıs. Nihayet
günün birinde oğlan eyle bir hale gelmis ki, kendi malı ile tüccar olan o kırk
arkadası bile evvelce kendisine ağa derlerken simdi:
“Fakir yanımıza gelme, bitin gelir,” demeye baslamıslar. Bu sefer de o gendilere
“ağalarım” diyormus. Bir gün bunların kırkı da birlesip kıra eğlenmeye
gidiyorlarmıs; bu oğlan da arkalarına düsüp:
“Ağalar, ne olur, ben de geleyim, siz cirit oynarken, ben de elbiselerinizi bekler,
yemeğinizi yaparım? ,”demis. Kabul etmisler.
Orada onlar oynamaya çıkmıslar, bu da iki tane kaz kızartmıs; oraya koymus.
Pilâvı pisirirken bir çalağan gelip kazın ikisini de kaptan alıp havalanmıs. Oğlan:
“Eyvah! Simdi ne yaparım?” demis.
Adamlar gelip:
“Hani yemek,” diye sormuslar. Oğlan:
“Kazları çalağan kaçırdı,” deyinci bunu öldürmek için her biri bir sopa alarak
oğlanı vurmak istemisler. Oğlan kaçıp dosdoğru gelip babasının söylediği
halkadan gendisini asınca tavandan çuvallarla cevahir tası dökülmüs. Oğlan bunu
görünce hemen eline bir tane alıp dısarı çıkmıs. Onlar da zaten kapıya
gelmislermis. Oğlan:
“Ağalar, bu ne değer?” deyince, hepsinin elinden sopaları düsmüs.
“ Ne bilelim, anca sarrafı bilir” demisler. Oğlan hemen sarrafa gidip birini
bozdurmus; yiyecek, içecek almıs. Esya, karı, çoluk çocuk, azap, hayvan hepsini
tamamlayıp zengin olmus.
Bu hayın arkadaslardan öç almak için bunları evine davet etmis. Kırk azabın eline
kırk sopa verip içeri saklamıs, tüccarlar gelip oturduktan sonra biraz hosbes
derken ev sahibi:
“Arkadaslar, benim kılıncımın ucunu sıçan yemis,” demis. Adamlar:
“Evet, yir, o kâfir hayvandır,” deyinci:
“Hey namussuzlar, kılıncı sıçan yir de kazları çalağan kaçırmaz mı?” deyip
adamlarını çağırıncı kırkını kırkının üzerine yatırıp epeyce dövdürmüs. Misafirler
canlarını zorla kurtarıp evlerine kaçmıslar.
Oğlan da bir daha eskisi gibi hareket etmemis. Đyi bir hayat sürmeğe baslamıs.
Malı dünya elde iken hep adamlar dost olur,
Malı dünya elden gitse dost dahi düsman olur
Sözünün doğruluğunu bizzat anlamıs olmus
Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1954, sayı:56
KIRKINCI ODA*
Bir varmıs, bir yokmus… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, büyük bir
orman kenarında, küçük bir kulübede bir aile oturuyormus. Erkek, balta girmemis
ormandan odun keserek uzak sehirlere götürüp satar, böylece ailesine bakarmıs.
Kadın da, ormandaki çağlayandan eve su tasır, ağaçlardan meyve toplar, küçük
tarlalarında yetistirdikleri sebzelerden yemek yaparmıs.
Đste, kus cıvıltıları, su sırıltıları, bin bir çesit çiçek kokuları ve gözün alabildiğine
uzanan yesillikler arasında yasayan bu mutlu ailenin, bir gün topaç gibi bir oğlu
olmus.
Çocuk dünyaya geldiği zaman, adam gene uzak sehirlerde bulunduğu için, bütün
isler kadına kalmıs. Kadıncağız ne yapsın, o haliyle yataktan kalkmıs, bir koluna
çocuğunu sıkıstırmıs, bir eline de tahtadan yapılmıs kaplarını alarak su kenarına
gitmis.
Çocuğunu çimenler üzerine bırakmıs. Kabını su ile doldurmak üzere çağlayanın
altına uzatmıs. Hasta yataktan kalktığı için, elleri, ayakları titriyor, gözleri
kararıyormus. Bir aralık, kolunun kuvvetten düstüğünü hissetmis. Gözleri
adamakıllı kararmıs, kendisini kaybederek çağlayana yuvarlanmıs. Ne olduğunu
anlayamadan suların akısına kapılmıs, sürüklenerek gitmis…
Hiçbir seyden haberi olmayan küçük yavru, sanki basına gelenleri anlamıs gibi
durmadan ağlıyor, bağırıyor, yırtınıyormus… Fakat onun üzüntüsünü, derdini
anlayan olmamıs. Ana sütünü doğar doğmaz ancak birkaç yudum emmis olan
çocuk, bu tek gıdasından artık tamamen uzak kaldığını nereden bilsin!
Sevimli yavru, böyle saatlerden beri durmadan ağlarken, ormanda kendisine av
arayan bir disi kaplan, onun sesini duymus, kosarak oraya gelmis. Bakmıs ki,
ufacık bir canlı… Kendi doğurduğu yavrularına benziyor… Hemen üzerine eğilip,
surasından, burasından koklamıs. Yavrunun haline acımıs. Memelerini bu küçük
yaratığın ağzına uzatarak sütünden emzirmeye baslamıs. Annesiz kaldığından
habersiz olan yavru, kaplanın memelerine öyle bir yapısmıs ki, karnı iyice
doyuncaya kadar emmis, emmis…
Kaplan, yavruyu almak için gelen giden bulunmadığını görünce, onun kimsesiz
olduğunu anlamakta güçlük çekmemis. Ağzı ile kundağından yakaladığı gibi onu
inine, yavrularının yanına götürmüs.
Küçük yavru, o günden sonra, kaplan yavrularıyla düse kalka, kaplan sütü eme
eme büyümeye baslamıs. O kadar çabuk büyüyor, büyüdükçe de o kadar
kuvvetleniyormus ki, bu hal, kaplan annenin bile gözünden kaçmamıs. Bu insan
yavrusu, beraber büyüdüğü kaplan yavrularının sırtını kolaylıkla yere getiriyor,
ava çıktıkları zaman, kardeslerinden daha basarıyla avlanıyormus.
Bu, ormanda bulduğu yavrunun günden güne kuvvetlenmesi, boyunun uzaması,
kendilerinden daha kolay avlanması disi kaplanı düsündürmeye baslamıs. Hem bu
yaratık, hiç de kendi yavrularına benzemiyormus.
«Ya bu bizim ocağımızı söndürürse» diye de korkuyormus. Yavas yavas, onun,
ormanda üzerlerine ates eden insanlara benzediğini de fark etmis. Kendilerine
fenalığı dokunmadan, onu aralarından uzaklastırmanın çaresini aramaya
koyulmus.
Bir gün, gene hep birlikte ava çıkmıslar. Kaplan anne, ona bir ağaç dibi
göstererek orada beklemesini isaret etmis. Kendisi yavrularını alarak, uzaklara,
çok uzaklara gitmis. Gidis o gidis. Saatler geçtiği halde, kaplan annesiyle kaplan
kardeslerinin dönmediğini gören kaplan çocuk, ormanda onları aramaya
koyulmus. Sağa kosmus, sola kosmus, oraya gitmis, buraya gitmis, yok… yok…
Yorularak inine gidip uzanmıs, uyuya kalmıs…
Bu sıralarda, o memleketin sehzadesi de, adamlarıyla birlikte, geyik avlamak için
ormanda dolasıyormus. Adamlarından biri, heyecanla kosup gelerek:
* Tezel, Naki; Türk Masalları I, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları 1990.
“Aman sehzadem,” demis, “surada bir kaplan ini gördük. Đçinde kocaman bir
insan yatıyor… Durusundan hepimiz korktuk… Doğrusu hiç de böyle adam
görmemistik!”
Sehzade, bu kocaman adamı merak etmis. Hep birlikte oraya gitmisler. Bakmıs
ki, insan azmanı birisi, kaplan ininde yatıyor. Bu adamı dikkatle incelemeye
baslamıslar. Kollarının kuvveti, pazularının siskinliğinden anlasılıyor, ellerinin bir
kaplan pençesi gibi kuvvetli ve yırtıcı olduğu da, ilk bakısta seziliyormus. Vücudu,
bacakları, kolları kıllarla kaplı olan bu iri insanın, gür saçlarıyla uzun sakalları
birbirine karısmıs bir haldeymis.
Kendilerine pek benzemeyen bu insandan, sehzadenin adamları fena halde
kokmuslarsa da, sehzade, nedense ondan pek hoslanmıs. Hemen adamlarına
emir vererek, «Kaplan adam» adını takıverdiği bu yaratığı sımsıkı bağlatmıs.
Derin derin uyuyan Kaplan adam, hiç bir seyin farkında değilmis. O, sadece gök
gürültüsüne benzeyen horultularla uyuyormus.
Hemen sehzadenin altı atlı av tasıma arabasını getirtmisler. 20 kisi, birer
tarafından tutarak Kaplan Adam’ı yavasça kaldırmıslar, arabaya koymuslar,
doğruca saraya götürmüsler.
Padisah, o gece, bu, hayvana benzeyen korkunç yaratıktan hiç de hoslanmamıs.
Bu yüzden oğluna darılmıs da…
Kaplan Adam, uyandığı zaman, kendini kalın iplerle bağlı bir halde yabancı bir
yerde görünce, fena halde kızmıs. Kaplan gibi kükremeye, ipleri koparmaya
baslamıs. Đpleri tamamen kopardıktan sonra, bulunduğu yerden kaçmak için
kosmaya hazırlanırken, kendisinin büyük bir demir kafesin içinde olduğunu
görmüs, büsbütün hiddetlenmis. Durmadan bağırıyor, demir parmaklıkları var
kuvvetiyle sarsıyormus. Sonra, böyle yapmakla kurtulamayacağını anlamıs,
çaresiz susmus. Kafesin içine büyük bir kapla bırakılmıs olan suyu bir hamlede
içmis. Sonra, baska kaplarda duran çesitli yiyecekleri de birbiri arkasından yemis.
Yedikleri pek tatlı gelmis. Karnı da doyduğu için hiddeti biraz geçmis, uslu uslu
oturmaya baslamıs.
O sırada, sehzade, gülerek kafesin önüne gelmis. Saki sakin oturan Kaplan
Adam’a isaretle bir seyler söylemeye baslamıs.
Kaplan Adam, görünüsüyle tıpkı kendisine benzeyen sehzadenin güler yüzünden
de, kulağına yumusak gelen sözlerden de son derece hoslanmıs. Sehzade
söyledikçe, o, adeta bağırır gibi kahkahalar atarak gülüyormus…
Bu, günlerce, haftalarca, aylarca böyle devam etmis durmus… Kaplan Adam,
bulunduğu yere, etrafındakilere, önüne konulan yemeklere her gün biraz daha
alısıyormus. Hatta söylenilen sözleri bile yavas yavas anlamaya baslamıs.
Onu zamanla kafesten de çıkarmıslar. Artık herkese iyice alıstığı için etrafta
serbestçe
dolasıyor, bilhassa sehzadeden hiç ayrılmıyormus. Günler geçtikçe, bazı
kelimeleri iyiden iyiye tekrarlamaya, daha sonraları da kısa cümlelerle
konusmaya baslamıs.
Aradan birkaç yıl geçince, Kaplan Adam, herkes gibi düzgün konusmayı
öğrenmis. Elbise giyebiliyor, yemek yiyor, ata biniyor, geziyor, ok atıyor, kısaca
her sey yapabiliyormus. Onun diğer insanlardan farkı, sadece çok iri ve çok
kuvvetli olusu imis.
Kaplan Adam’dan ilk geldiği sıralarda hoslanmayan padisah da, artık onu seviyor,
kendi oğlundan ayırt etmiyormus.
Günlerden bir gün, komsu devletlerden birinin padisahı, bunlara savas açmıs.
Padisah hemen askerlerin arasına katılarak düsmanla savasmaya gitmis.
Đki taraf arasındaki savas o kadar çetin olmus ki, günlerce, haftalarca sürmüs.
Her iki taraf da, ne kadar ölü, yaralı verdiğini bilmiyormus.
Kaplan Adam, askerlerin önünde, durmadan ok atıyor, yanına kimseyi
yaklastırmıyormus. Oklar bittiği zaman atından inerek düsmana tasla, sopa ile
saldırmıs. Düsman askerleri onun iriliğinden, kuvvetinden, cesaretinden, önüne
geleni bir dokunusta yere serisinden o kadar korkmuslar ki, savas meydanını
bırakarak kaçmaktan baska çare bulamamıslar. Fakat Kaplan Adam onların
arkasını bırakır mı? Askerlerle birlikte, düz yollarda at üzerinde, sarp yerlerde
kosarak, tırmanarak peslerine atılmıs. Bir aralık, askerlerin komutanı, bir düsman
okuyla yere cansız yıkılınca, komutayı Kaplan Adam ele almıs. Zaten yenilgi
halinde olan düsman, alabildiğine kaçmıs. Kaçamayanlar da, Kaplan Adam’ın
komutasındaki askerler tarafından tutsak edilmisler.
Zafer kazanılarak Kaplan Adam’ın komutasındaki askerler zafer sarkılarıyla sehre
dönünce, basta padisah olduğu halde, bütün halk, onları sevgi gösterileriyle
karsılamıs.
Kaplan Adam, doğruca gelip padisahın önünde diz çökmüs. Padisah da
memleketine kazandırdığı büyük zaferden dolayı Kaplan Adam’ın alnından
öpmüs. Baskomutanlık kılıcını ona uzatarak:
Bundan sonra, demis, ordumuzun baskomutanı sensin!
Sevinç içinde olan halk, Kaplan Adam’ı omuzlarda tasımıs. Saraya kadar onu öyle
götürmüsler.
Zafer üzerine, padisah, biraz dinlenmek için dost memleketlerden birine gitmeye
karar vermis.
Kaplan Adam’ı yanına çağırarak:
Artık, demis, bizim için düsman tehlikesi kalmadı. Son günlerde çok da yoruldum.
Mısır ülkesine kadar gidip bir gezinti yapmak, Mısır padisahına birkaç ay misafir
olmak istiyorum. Ben olmadığım zamanlarda vekilimsin!
Kaplan Adam, bunun üzerine:
Padisahım, demis, gösterdiğiniz itimada ve yakınlığa tesekkür ederim. Ama ancak
sehzade sizin vekiliniz olabilir. Bu is onun hakkıdır...
Padisah, gülerek karsılık vermis:
Doğru, doğru ama, onu da beraber götüreceğim. Hem memleketin basında senin
gibi bir kahraman bulunursa, hiçbir düsman topraklarımıza saldırmaya cesaret
edemez. Benim de gözüm arkada kalmaz, gönlüm rahat eder.
Ne ise… Yolculuk hazırlığına baslanmıs. Günesli bir bahar gününde, atlas ve ipek
kumaslarla süslenmis, her birini altısar atın çektiği on altın araba, Mısır’a doğru
yola çıkmıs.
Onlar gidedursunlar, biz gelelim Kaplan Adam’a:
Kaplan Adam, artık bir padisah vekili olduğu için memleketin bütün islerine
bakıyor, her seyi düsünmek zorunda kalıyormus…
Hele, içini daima burkan bir sey varmıs ki, ondan kendini bir türlü
kurtaramıyormus. O da, yola çıkmadan önce padisahın kendisine bıraktığı kırk
anahtar imis.
Padisah, bu anahtarları kendisine verirken:
Bunlar sarayımızın kırk sihirli kapısına aittir, demis. Senden ricam su: Otuz dokuz
kapıyı açabilirsin. Fakat kırkıncı kapıyı sakın açmayasın!
Đste, Kaplan Adam’ı düsündüren de bu kırkıncı oda imis. “ Acaba orada ne var da
Padisah açmamı istemedi” diye düsünüp duruyormus… Hatta bu yüzden gözüne
uyku bile girmiyormus. Gidip kırkıncı odayı açamıyormus da… Çünkü verilen sözü
tutmamanın ayıp bir sey olacağını düsünüyormus. Ama içinden gizli bir kuvvetin
kendisini zorlamasına da mani olamıyormus.
Bakmıs ki, olacak gibi değil… Bir gün, sarayda hiç kimsenin bulunmadığı bir
sırada, anahtarları eline alarak odaları açmaya baslamıs.
Đlk odanın kapısını açtığı zaman kendisini adeta rüyada sanmıs. Bin bir renkli, bin
bir kokulu çiçeklerle dolu cennet gibi bir bahçede kelebeklere benzeyen küçücük
kanatlı peri kızları, o çiçekten bu çiçeğe uçup duruyorlar, günesin parlak ısıkları
altında sen kahkahalar atıyorlarmıs. Kaplan Adam, onları uzun uzun seyrettikten
sonra, kapıyı kapamıs, gidip ikinci kapıyı açmıs. Önüne açılıveren güzel bir
ormanlıkta, kocaman kocaman devlerle, minicik minicik cüceler top
oynuyorlarmıs. Devlerin de, cücelerinde o kadar cana yakın halleri varmıs ki,
Kaplan Adam, nerede ise onların yanına gidip aralarına katılacakmıs. Farkında
olmadan kapıdan içeriye adımını atarken, anahtarların sangırtısı aklını basına
getirmis, padisah vekili
olduğunu, kendisini birçok islerin beklediğini, hele gidip top oynamanın kendisine
hiç de yakısmayacağına hatırlayarak vazgeçmis… Geriye çekilerek kapıyı
kapamıs. Hemen üçüncü kapıyı açmıs. Acaba rüyamı görüyorum diye gözlerini
ovusturmus. Hayır, gördüğü rüya değilmis. Değilmis ama, böyle bir seyin hakikat
olabileceğini de bir türlü aklına sığdıramıyormus. Gözlerini bir daha ovusturarak
bakmıs. Evet, rüya değil, gördüğü hakikatmis. Gözün alabildiğine sayısız
tepecikler halinde, ısıl ısıl altın paralar, iste karsısında duruyormus.
Doğrusu, ne yapacağını sasırmıs. Hatta bir an için kırkıncı odayı unutmus bile…
Kendi kendine:
- Bu kadar altın para dünyayı satın alabilir!, diyormus. Sonra da:
Neme lazım, demis, insanın alın teriyle kazandığı parası olmadıktan sonra, değeri
mi olur… Sağlık her seyden üstün. Đnsan çalısıp kazanmalı, öyle yemeli…
Baskasının parasından bana ne!
Kapıyı kapayarak kilitlemis. Dördüncü odayı açmıs. Karsısına, bu sefer de etrafı
yemyesil, yüksek ağaçlarla çevrili, bastanbasa renkli mermerlerden yapılmıs bir
bahçe çıkmıs. Bahçenin ortasında kristal camdan, kocaman bir havuz varmıs.
Yüksek ağaçların üzerinden uçarak gelen kar gibi beyaz güvercinler, birer birer
havuzun kenarına sıralanıyorlarmıs. Sonra, gene sıra ile havuzun sularına dalıyor,
ayın on dördü, günün on bes gibi güzel birer peri kızı olarak meydana
çıkıyorlarmıs.
Havuzun ortasındaki kocaman fıskiyeden semsiye seklinde dökülen suların
altında, peri kızları, sakalasa sakalasa, gülüse gülüse oynadıktan ve yüzdükten
sonra, tekrar birer güvercin olup uçuyorlarmıs.
Kaplan Adam onları da biraz seyretmis. Bu esrarlı odalar, artık onun basını
döndürmeye baslamıs. Çünkü hangi odanın kapısını açsa, hiç hatırına gelmeyen
seylerle karsılasıyor, hayran hayran bakmaktan kendini alamıyormus.
Böylece, diğer odaları da açmıs. Birinde, belinden asağısı balık seklinde peri
kızları, bir baskasında, göz kamastırıcı, altın ve gümüsten yapılmıs saraylar,
köskler görmüs. Diğer bir odada aslanlar padisahına, baska bir odada ise,
karıncalar hükümdarına rastlamıs.
Nihayet bütün odaları aça aça kırkıncı odanın önüne gelmis. Gelmis ama,
heyecanı da son derece artmıs. O koca adamın kalbi küt küt atıyor, yanlıs bir is
yamaktan pek fazla çekiniyormus.
Padisah vekili olduğunu hatırlayınca, kapıyı açmakta bir zarar görmemis. Anahtarı
sokup kilidi açtıktan sonra, halkasından tutup kapıyı çekmis.
Burası öteki yerlere hiç benzemiyormus. Ufacık, oldukça da karanlık bir oda imis.
Odanın bir kösesindeki direkte, Arap bir adam, kollarından, ayaklarından bağlı
olarak duruyormus.
Kaplan Adam, önce bundan bir sey anlamamıs. Kapıyı açarak sormus:
Kuzum senin burada isin ne? Seni ne yaptın da böyle bağladılar?
Arap, hem ağlamaya, hem de anlatmaya baslamıs:
- Ben bu sarayda usaktım. Padisah hastalandı. Hastalığının çaresini bulamadılar.
Bir gün, ihtiyar bir adam çıkageldi “ Kafdağı’nın arkasındaki kırmızı sulu dereden
su getirilip içirilirse bir seyi kalmaz” dedi. Bunun üzerine, padisah, kim bu sudan
bir testi getirebilirse, on kese altın vereceğini ilan etti. Getiririm diye ortaya atılıp
da getiremeyen olursa, onun hemen kafasını kestireceğini bildirdi. Yaslı
kadıncağız, suyu getirebileceğini söyleyerek gitti, ama eli bos döndü. Önüne
devler çıkmıs; suyu alamadan geri gelmis. Padisah, kadının kafasının
uçurulmasını emretti… Cellâtlık görevini de bana verdi. Ben öyle bir seyi
yapamayacağımı söyledim. Hem, zavallı bir kadını öldürmek haksızlıktı… Fakat
padisah çok kızdı. Emrini dinlemedim, suçsuz olan kadıncağızı öldürmedim diye
beni buraya bağlattı. Đste kusurum bu… Sen de olsan benim gibi yapmaz mıydın?
Arap durmadan ağlıyormus. Onun bu hali Kaplan Adam’a dokunmus.
Anlattıklarına göre de onu suçsuz bulmus. Hemen ipleri keserek onu serbest
bırakmıs. Arkasından da:
- Eğer bana yalan söyledinse, elimden kurtulamazsın, demis. Nerede olursan ol,
ben seni bulurum!
Arap, Kaplan Adam’ın ayaklarına kapanmıs. Gözyasları içinde, doğru söylediğine
yemin etmis.
Sonra, var kuvvetiyle kosarak uzaklasmıs gözden kaybolmus.
Aradan yıllar geçmis, Kaplan Adam, Arap’ı hatırladıkça iyilik yaptığını, haksız yere
hapsedilmis bir adamı kurtardığını düsünerek memnun oluyormus.
Bir gün, saraydaki çalısma odasında otururken, bas vezir elinde bir haber
güvercini olduğu halde, içeriye girmis. Güvercinin ayağında bir kâğıt bağlı imis.
Kaplan Adam hemen kâğıdı alarak okumus. Bu, padisahın gönderdiği bir
mektupmus. Padisah, bu mektubunda, yolda olduklarını, birkaç güne kadar sehre
varacaklarını haber veriyormus.
Padisahı karsılamak için hazırlığa baslamıslar. Sarayın her tarafını temizlemisler.
Tören programı düzenlemisler. Birkaç gün geçince, padisah ile sehzadeyi, sultanı
ve yanlarındaki adamları getiren altın arabalar, sehre yaklasmıslar. Kaplan Adam,
vezirler, saray adamları, askerler ve halk, gelenleri törenle karsılamıslar.
Ertesi gün, Kaplan Adam, padisaha yaptığı isleri anlatmıs. Sonra da kırk anahtarı
getirip vermis.
Padisah:
Söyle bakalım Kaplan Adam, demis, kırkıncı odayı açtın mı?
Kaplan Adam’ı bir düsüncedir almıs. Padisaha ne karsılık versin? Yalan söylese,
doğru bir hareket yapmıs olmayacak. Hem zaten faydasız. Padisah nasıl olsa
anlayacak. Doğru söylese, ya padisah çok kızarsa?
Ne olursa olsun, doğru söylemeye karar vermis:
Padisahım, demis, bugüne kadar yalan söylemedim. Onun için gene yalan
söylemeyeceğim. Evet, size söz vermis olduğum halde, dayanamadım, içimden
gizli bir kuvvet dürttü, kırkıncı odayı da açtım. Fakat pisman değilim… Haksız
yere hapsettiğiniz Arap’ı kurtardım. Onu serbest bıraktım…
Padisah gülmüs:
Doğru söylediğine çok memnun oldum, demis. Bu yüzden yapmıs olduğun kusuru
da affediyorum. Ama iyilik yapayım derken nasıl bir hata islediğini biliyor musun?
Kaplan Adam, sasırmıs, karsılık verememis. Padisah, sözlerine devam etmis:
Kırkıncı odada bağlı duran Arap, oraya haksız yere hapsedilmemisti. O, fena bir
adamdı. Sehzadenin küçük ve sevimli kızı Bilge’yi kaçırmıstı. Aradık, taradık,
sevgili torunumu bulamadık. Adamlarım Arap’ı yakalayarak getirdiler. Ben de
torunumun bulunduğu yeri bildirinceye kadar, onu hapsettirdim. Anladın mı simdi
yaptığın hatayı?
Kaplan Adam, padisahın sözleri karsısında son derece sasırmıs. Yaptığı isin
yanlıslığını anlamıs. Saskınlığı geçtikten sonra:
Peki, ama padisahım, demis, o kadar küçük bir kızı Arap niçin kaçırmıs? Padisah:
Niçin olacak, diye karsılık vermis, çocuğu yokmus. Beyaz bir çocuğu alıp evlatlık
yapmaya karar vermis. Torunum Bilge’yi de kendisi için en uygun evlatlık görerek
alıp kaçmıs…
Arap’ın kendisine oynadığı oyundan dolayı Kaplan Adam’ın fena halde canı
sıkılmıs. Padisahın önünde diz çökerek:
- Hakkınız var padisahım, demis, bilmeyerek bir kusur islemisim. Fakat ben o
Arap’ın canını cehenneme yollamasını, sevgili torununuz Bilge’yi onun elinden
kurtarmasını bilirim. Bana izin verirseniz, hemen Arap’ın pesinden gitmek
istiyorum.
Padisah, Kaplan Adam’a istediği izni vermis. Bilge’nin babası sehzade de Kaplan
Adam’la beraber gitmek istiyormus.
Her ikisi de birer kat demir elbise yaptırmıslar. Ellerinde demir asa alıp, atlarının
heybelerine de altın doldurarak yola çıkmıslar.
Az gitmisler, uz gitmisler… Dere tepe düz gitmisler… Geceler gündüzleri,
gündüzler geceleri kovalamıs… Ay Günes’in, Günes Ay’ın pesinden kosmus…
günler haftalarla, haftalar aylarla el ele tutusmus da gene Arap’ın bulunduğu yere
varamamıslar…
Gide gide yorulmuslar. Bir akarsu basında mola verdikleri bir sırada, gözlerine
dağ basında kocaman bir mağara ilismis… Atların da kendilerinin de karınlarını
doyurup, kana kana su içtikten, yeter derece de dinlendikten sonra, kalkıp yola
koyulmuslar.
Git gitmez misin? Git gitmez misin? Aksama doğru mağaranın bulunduğu yere
varmıslar sehzade, mağaranın yanına yaklasarak kapısından içeriye bakmıs. Bir
de ne görsün? Kocaman bir dev anası, yanar dağ gibi gürüldeyen, büyük bir
ocağın karsısına oturmus, tavanda asılı duran kazandaki yemeği pisiriyor. Hemen
dönüp, atların yularını çözmekte olan Kaplan Adam’ın yanına gelmis, gördüğü
seyleri heyecanla anlatmıs.
Kaplan Adam gülmüs:
Bunda heyecanlanacak ne var, demis, korkma, gel benimle!
Kaplan Adam önde, sehzade arkada, gidip mağaranın kapısından içeriye
girmisler. Ocak basındaki ihtiyar dev anası, olduğu yerde adeta uyukluyormus.
Kaplan Adam, doğruca gidip asılı duran koca kazanı yakaladığı gibi bir hamlede
yere indirmis. Dev kepçesiyle yemekten alıp ağzına götürmüs.
Kazanın yere indiği zaman çıkardığı kaba sesten gözlerini açan dev anası, bakmıs
ki, iki insanoğlu… Birisi, öteki insanlar gibi ufak tefek… Ama öteki devler gibi iri
cüsseli… Birkaç devin birlikte yere zor zoruna indirdikleri koca yemek kazanını
kolaycacık indirdiğine bakılırsa, çok kuvvetli olsa gerek.
Tam bu sırada, kaplan Adam seslenmis:
Heeey… Đhtiyar… Ne yapıyorsun öyle?! Bir hos geldin demek yok mu? Tanrı
misafiri sayılırız.
Đhtiyar dev anası, görmüs ki, bu öyle bildiği insanoğullarına pek benzemiyor.
Güzellikle konusmaktan baska çare olmadığını düsünerek:
Kusura bakmayın, demis, hem ihtiyarım, hem de gözlerim iyi görmez. Hos
geldiniz… Hos geldiniz…
Kaplan Adam sormus:
Burada senden baska kimse yok mu? Bizim karnımız aç, hem de yorgunuz,
uykumuz var…
Đhtiyar, mağarayı inleten bir kahkaha atarak:
Olmaz olur mu, demis, benim kırk tane aslan gibi oğlum var. Sabahleyin ava
çıkmıslardı. Simdi nerede ise gelirler… Hele siz oturun da, ben torunlarımla onlara
haber salayım…
Sonra, yerinden kalkmıs. Đki tarafına sallana sallana mağaranın kapısından
çıkmıs, bitisikteki baska bir mağaraya gitmis… Orada, torunlarına:
- Haydi, çabuk kosun, babalarınıza haber verin, demis, mağaramıza iki tane
insanoğlu geldi. Ama bunlar eti yenecek cinsten değil. Geldikleri zaman ikisine de
iyi muamele yapsınlar… Sonra karısmam!
Dev çocukları, kosarak babalarını çağırmaya gitmisler. Dev anası da dönüp
Kaplan Adam’la sehzadenin bulunduğu mağaraya gelmis.. Kocaman kocaman,
tahtadan tabaklara kazandan doldurmus, misafirlerin önüne koymus. Onlar
yemeklerini yerlerken, devler birer birer gelmeye baslamıslar. Sehzadenin
korkudan lokmalar boğazında diziliyor, Kaplan Adam ise, gelenlere hiç
aldırmadan yemeğini yiyormus.
Devler, mağaradan içeriye girerlerken, bunlara güler yüzle:
Hosgeldiniz!
Diyorlarmıs. Böylece, kırk dev de tamam olmus. Yemek bittikten sonra, Kaplan
Adam, yerinden kalkmıs, koca yemek kazanını bir hamlede kaldırarak yerine
asmıs. Onun kuvvetine hayran olan devler çok iri insanoğlundan pek
hoslanmıslar. Ona:
Söyle bakalım, demisler, böyle nereden gelip nereye gidiyorsunuz? Bir derdiniz
varsa, elimizden gelen yardımı esirgemeyiz…
Kaplan Adam, sehzadeyi göstererek:
Bir padisah oğludur, demis, küçük kızı Bilge’yi kötü kalpli bir Arap kendisine evlat
yapmak için kaçırdı. Kızı elinden kurtarmak, onun canını da cehenneme
göndermek için yola çıktık. Bulunduğu yeri arıyoruz. Ah bir bulabilsek?!
Dev anası, öteden atılarak:
Aradığınız Arap’ı anladım, demis. O, Geçitvermez Çay’ın öte yanındaki Sivri
Dağ’ın arkasında bir köskte oturur. Ama Geçitvermez Çay’ı da, Sivri Dağ’ı da
bugüne kadar asabilen çıkmadı. Biz bile oralara varamayız. Fakat sen, çok
kuvvetli, gözü pek bir adama benziyorsun. Arkadasın da seninle beraber giderse,
bir daha geri döneceği süphelidir.
Kaplan Adam, dev anasının sözlerini dikkatle dinledikten sonra:
Bana yardım ettiğin için sana tesekkür ederim, demis. Ben nasıl olsa o ahlaksız
Arap’ı ele geçiririm. Dönünceye kadar sehzade burada kalsın. Onu size emanet
ediyorum. Eğer onun kılına dokunurdanız, padisahın bütün ordusunu emrime alır,
üzerinize gelerek hepinizi yok ederim. Anladınız ya?
Dev anası gülmüs:
Kaplan oğlum, sen hiç tasalanma, demis, biz yiğit insanlara dokunmayız. Sen de
arkadasında iyi kimselere benziyorsunuz. Bundan sonra hep dost kalacağız sen
Arap’ı bulup gelinceye kadar arkadasın yanımızda kalabilir. Onun vaktini hos
geçirmesi için elimizden geldiği kadar çalısacağız. Haydi, yolun açık olsun!
Kaplan Adam, sehzade ile kucaklastıktan sonra, dev anasına ve dev çocuklara
ayrı ayrı veda ederek yola çıkmıs.
Dağlarda, bayırlarda atını dört nala sürüyor, adeta bir kus gibi uçuyormus geçtiği
yollarda nal seslerinden ürken geyikler, karacalar, suraya, buraya kaçısıyorlar,
tavsanlar birer deliğe siniyorlar. Kuslar konduklar ağaçlardan sürüler halinde
kalkarak uzaklasıyorlarmıs.
Böylece. Gitmis, gitmis, gitmis… Aksam olmus, hava kararmıs.
Ormanda bir ağacın üzerine çıkarak gecelemis.
Sabah olunca, buz gibi bir pınarda yüzünü yıkamıs. Ağaçlardan meyve toplayarak
karnını doyurmus. Otlarla karnını doyuran atını da bir güzel suladıktan sonra,
yola koyulmus.
Az gitmis, uz gitmis, dere tepe düz gitmis. Konarak, göçerek bir çesme basına
varmıs. Orada bakmıs ki, üç çocuk kavga ediyor. Hemen yanlarına giderek:
Çocuklar, niçin kavga ediyorsunuz, demis, babanızın mirasını mı
paylasamıyorsunuz?
Đçlerinden biri:
Öyle ya, demis. Nasıl bildin?
Kaplan Adam sasırarak:
Ne bileyim, demis, öyle söyledim iste. Demek miras kavgası ediyorsunuz. Peki,
paylasamadığınız sey nedir?
Çocuk, söyle demis:
Biz üç kardesiz. Babamız öldü. Bize bir koyun postu ile bir kamçı bıraktı. Bu iki
paylasamadığınız esyayı aramızda bir türlü bölüsemiyoruz. Sen bu ise bir çare
bulabilir misin?
Kaplan Adam:
Bundan kolay ne var, demis, bu koyun postu ile kamçıyı pazarda satarsanız
ikisine bir altın bile vermezler. Alın ben size on bes altın veriyorum. Her birinize
beser altın düser. Size de bu altın uzun zaman için yeter. Nasıl, oldu mu?
Çocukların üçü de sevinerek Kaplan Adam’ın etrafını almıslar. Onun verdiği beser
altını ceplerine indirmisler.
Kaplan Adam, koyun postu ile kamçıyı aldıktan sonra, çocuklardan biri:
Amca, demis, o koyun postu ile kamçı sihirlidir. Posta binersen, seni havaya
uçurur, kamçı ile de vurursan, istediğin yere götürür. Haydi, güle güle!
Çocuklar altınların sevinci ile uzaklasırken, Kaplan Adam, koyun postuna bindiği
gibi göklere yükselmis. Kamçı ile posta vurarak Geçitvermez Çay’a doğru yol
almaya baslamıs.
Post yıldırım hızı ile gidiyor, Kaplan Adam bosluğa yuvarlanmamak için iki
tarafına sımsıkı sarılıyormus.
Biraz sonra, Geçitvermez Çay, asağılarda bir serit gibi kalmıs, post Çay’ın
üzerinden hızla geçerek Sivri Dağ’a doğru yoluna devam etmis.
Tepesi bulutlar karısan Sivri Dağ, uzakta bir hayal gibi görünüyor, post ona doğru
durmadan yaklasıyormus. Kâh günes altında, açık havada giden, kâh bulutların
arsından geçen post, Sivri Dağ’a iyiden iyiye yaklasınca Kaplan Adam, yeniden
bir kamçı vurarak Post Dağ’ın tepesinden daha yüksekler çıkarmıs.
Kaplan Adam, dikkatle Sivri Dağ’a bakıyormus. Üstünden geçerken gördüğü
keskin kayalıklar, büyük uçurumlar, içine adeta bir korku düsürmüs. Kendi
kendine dev anasına hak vermis. O korkunç manzaraları görmemek için birkaç
saniye gözlerini kapamıs.
Gözlerini yeniden açtığı zaman, Sivri Dağ’ın arkada kaldığını, önüne yemyesil,
kocaman bir ovanın ortasında yüksek kaleler arasında, pek büyük kösk görmüs.
Hemen alçalmaya baslamıs.
Alçalmıs, alçalmıs, alçalmıs. Köskün bahçesinde bir ağacın yanına inmis. Kamçı
ile postu ağacın dalları arsına saklayarak, köske doğru yürümüs. Hem yürüyor
hem de köskü, etrafı inceliyormus.
Kalelerin boyunca yükselen ağaçlar, türlü türlü sesler çıkaran kuslar, köskün
kapalı pencereleri, insan boyundaki yabani otlar, parmak büyüklüğündeki
karıncalar, demir parmaklıklı kocaman kale kapısı, kale oyuklarına yuva yapmıs
akbabalar, oralarının insan eli değmemis, korkunç bir yer olduğunu ilk bakısta
anlatıyormus.
Köskün kocaman kapısı aralıkmıs. Görünürlerde kimseciklerde yokmus.
Ayaklarının ucuna basarak içeriye girmis. Köskün içinde adeta kulakları sağır
eden bir sessizlik varmıs. Sadece bahçede öten kusların sesi uzaktan uzağa
geliyor, bu sessizliği bozuyormus. Genis, mermer merdivenler, kalın ve yüksek
sütunlar, her tarafı kaplayan losluk, ilk bakısta dikkate çarpıyormus.
Yavas yavas, merdivenleri çıkmaya baslamıs. Hem çıkıyor hem de etrafı dikkatle
dinliyormus. Her katta birkaç tane büyük ve kapalı oda kapısı varmıs. Bu kapıları
açmak için tokmaklarını çeviriyor, fakat açamıyormus.
Böylece en üst kata kadar çıkmıs. O zaman kulağına yanık yanık söylenen bir
türkü gelmis. Türküyü söyleyen sesin bir genç kız sesi olduğunu fark edince,
bunun Bilge olduğunu anlamakta zorluk çekmemis.
Đçinde birdenbire bir sevinç parlamıs. Düsman elindeki bir tutsağın yerini bulmus
ve onu kurtarmıs gibi heyecanlanmıs.
Gene ayaklarının ucuna basarak sesin geldiği odaya doğru yaklasmıs. Odanın
kapısı kapalı imis. Kapının önünde birkaç saniye durup, açayım mı, açmayayım
mı diye düsünmüs. Sonra tokmağı çevirip içeriye girmis. Kapının gıcırtısından
birdenbire korkan Bilge, dönüp o tarafa bakmıs. Arap’ı beklerken, karsısında, dev
iriliğinde, yakısıklı bir adam görünce, önce sasırmıs. Sonra:
Kimsiniz, diye bağırmıs, buraya nasıl geldiniz?
Kaplan Adam, ona ağır ağır yürürken:
Korkmayınız, demis, ben size fenalık yapmak için değil, iyilik yapmak için gelen
bir insanoğluyum. Evvela söyleyin bana, Arap nerede?
Bu sözler, Bilge’nin yüreğine biraz su serpmis. Ona:
Arap simdi burada değil, demis. O sabahları çıkıp gider. Ben aksama kadar
temizlik yapar, yemek pisirir, bütün isleri görürüm o, hava karardıktan sonra
gelir. Çok geçimsiz, vahsi ve fena ahlaklı bir adamdır. Beni evlatlık yapmak için
buraya kaçırdığı halde, burada bir hizmetçiden farkım yok. Üstelik her gün dayak
da yerim.
Üzüntüsü ve kederi, yüzünün sarılığından, zayıflığından ve üstünün
perisanlığından belli olan Bilge’ye, Kaplan Adam pek acımıs. Onu oksayarak:
Sen üzülme sultanım, demis, artık üzüntün ve kederin sona erecek. Seni
babanın, annenin ve padisah dedenin yanına götüreceğim. Ben memleketinizin
baskomutanıyım. Babanın da yakın arkadasıyım. Seni buradan her ne pahasına
olursa olsun kurtaracağım. Simdi beni dinle: Burada gizlenecek bir yerin varsa,
beni oraya sakla! Aksam Arap dönüp de buraya gelince, ben hemen onu iple
bağlayacağım, sonra hep beraber saraya gideceğiz. Sayet bana karsı gelecek
olursa, bir kılıç vurusuyla onun basını uçuruveririm. Kafasını da yanımıza alarak
memlekete gideriz, olur mu?
Bilge, kendisini korkunç Arap’ın elinden kurtarmaya gelen Kaplan Adam’ın
ellerine sarılıp öpüyor, sevinç gözyasları döküyormus. Ona:
Arap, sizin ve benim gibi bir insan değildir ki, demis, size karsı gelmesin… O, yedi
canlıdır. Kılıç onun hiçbir yerini kesmez. Yalnız, o her zaman böyle değildir. Bazen
sizden ve benden farkı olmaz. O vakit kendisinden kuvvetli bir insan ona her seyi
yapabilir. Bazen de yedi canlı oluverir. O zaman da ona kimse dokunamaz.
Kaplan Adam, bundan bir sey anlamamıs:
Đyi ama demis, bu nasıl sey sarayın kırkıncı odasında ben onu bağlı olarak
bulmustum. Kendisini iplerden kurtarıp serbest bırakmam için yapmadığını
bırakmadı. Yalan söyleyerek beni kandırdı, kaçtı. Yedi canlı olsaydı, yakalanıp
hapse atılabilir miydi?
Bilge gülerek:
Durun, onun sırrını size anlatayım, demis. Ben de geçenlerde iyi bir zamanda
bunu kendisinden öğrendim…
Bilge misafirine yer gösterip kendisi de karsısına oturduktan sonra, anlatmaya
baslamıs:
Su taraflarda bir Domuz Dağ’ı varmıs. O dağda gayet iri, kuvvetli bir domuz
yasıyormus. Bu domuzun karnında iki tane kutu varmıs. Bu kutulardan birinin
içinde beyaz, ötekinin içinde siyah bir güvercin bulunuyormus. Đste bu
güvercinlerin beyazı Arap’ın kuvveti imis. Siyah güvercin de, canı… Anladın mı
simdi? O domuzu öldürüp de karnından bu kutuları çıkarıp güvercinlerin kafasını
koparmadıkça, Arap’ı hiç kimse kaldıramazmıs. Domuz uykuya yattığı zamanlar,
Arap’ın da kuvveti kalmıyor, bizim gibi bir insan oluyor. O zaman kendisine her
sey yapılabilir. Ama domuz uyanıkken Arap yedi canlıdır. Onu hiç kimse alt
edemez. Vücuduna ne ok, ne de kılıç islemez. Domuzun ne vakit uykuda ne vakit
uyanık olduğunu bilmek de imkânsız. Dedem Arap’ı yakalattığı zaman, herhalde
domuz uykudaydı. Domuz sonra uyanmıstır ama Arap sihirli odadan kurtulup
kaçamamıstır…
Kaplan Adam, Bilge’nin sözlerini dikkatle dinlemis. Öğrendiklerinden memnun
olarak:
Đyi ya, demis, onunla karsılastığımız zaman, sayet domuz uykuda ise, isini
bitiririm…
Bilge heyecanla onun sözünü kesmis:
Peki ya domuz uykuda değilse, ne olacak?
Kaplan Adam, gülerek:
Heyecanlanma sultanım, demis, domuz uyanıksa buradan çıkarak gidip onu
bulur, öldürürüm. Sonra da karnını yararak kutuları çıkarır, güvercinlerin
kafalarını koparırım…
Bilge, ümitsiz bir halde:
Đyi ama demis, siz buradan kaçamazsınız ki… Etraf yüksek kalelerle çevrili…
Onlar böyle konusmaya daldıklarından, vaktin geçip aksam olduğunu, havanın
kararmaya basladığını fark etmemisler. Neden sonra Bilge’nin aklı basına gelmis:
Arap nerede ise gelir, demis, siz su perdenin arkasına saklanın. Ama dikkat edin,
sonra ikimizin de sonu fena olur…
Kaplan Adam, Bilge’nin gösterdiği perdenin arkasına saklandığı zaman dısardan
gök gürültüsünü andıran bir ses duyulmus.
Bilge:
Đste, demis, Arap geliyor. Bu gürültü, kale kapısının kapanısıdır. Aman kendinize
dikkat edin!
Birkaç dakika sonra, Arap odadan içeriye girmis. Söyle bir etrafı gözden
gezdirerek:
Burada insan kokusu var, demis, yoksa bir yabancı mı geldi?
Bilge bir yalan uydurmaya çalısırken, Kaplan Adam, pencerenin arkasından
çıkarak, yüksek sesle:
Evet, iyi bildin, demis. Burada biri var ama yabancı değil! Tanıdın mı beni?
Arap, karsısında Kaplan Adam’ı görünce, bir kahkaha atarak:
Vah dostum vah, diye kükremis. Yalanıma inandın, bana acıyarak kırkıncı odadan
beni kurtardın ama, ben acımak nedir bilmem. Buradan sağ çıkamayacaksın.
Koru kendini…
Arap çevik bir hareketle, duvarda asılı duran bir kılıcı kaptığı gibi Kaplan Adam’ın
üzerine yürümeye baslamıs. Kaplan Adam da kılıcını çekerek Arap’ın üzerine
atılmıs.
Đkisi arasında öyle bir kılıç çarpısması baslamıs ki, korku içinde kalan Bilge,
büzülerek saklandığı köseden bu çarpısmayı yüreği ağzına gelerek
seyrediyormus.
Vücuduna kılıç islemediği için, Arap çok serbest çalısıyor, Arap’dan daha iri ve
daha kuvvetli olduğu için, Kaplan Adam da, kılıcı ona kolayca
dokundurabiliyormus. Ama Kaplan Adam, Arap’ın kılıcı kendisine dokunmasın
diye de, daima korunuyor, esyaları bazen kendisine siper ediyormus.
Kılıçların birbirlerine sert sert çarpısmasından çıkan sesler, Bilge’nin yüreğini
ağzına getiriyor, Kaplan Adam’a bir sey olacak diye aklı basından gidiyormus.
Bu çarpısma arasında, Kaplan Adam, kılıcı Arap’ın, omzuna, kollarına, karnına,
kafasına hatta göğsüne birkaç defa dokundurduğu, hızla vurduğu halde, araba
hiçbir sey olmamıs. O, adeta oyun oynuyormus gibi kahkaha atıyor:
Seni elimden padisahın askerleri bile kurtaramayacak, seni burada parça parça
edeceğim! Diyormus.
Kaplan Adam, anlamıs ki, Arap’ı öldürmek kolay olmayacak… Bilge’nin dedikleri
çıkıyor. Her halde domuz uyanık… Artık buradan gidip domuzu bulmak gerek…
Hemen aklına geleni yapmaya karar vermis. Yavas yavas kapı tarafına doğru
dönmüs. Çarpısa çarpısa kapıdan çıkmıs. Arap pesini bırakmadığı için, çarpısma
koridorda ve merdivenlerde devam ediyormus.
Kaplan Adam’ın kaçmak istediğini anlayan Arap:
Korktun değil mi koca herif, diye bağırmıs, nerde kaldı senin kuvvetin?! Göster
kendini bakalım…
Kaplan Adam korkar mı hiç? Hemen karsılık vermis:
Korkmak mı?! Ben öyle bir sey bilmediğimi sana ispat edeceğim… Senin canını
cehenneme göndermeye ant içtim. Göreceksin, bunu yapacağım…
Gene alaylı alaylı kahkaha atan Arap:
Köskümün etrafında yüksek kaleler olduğunu unutuyorsun galiba, demis,
buradan hiç kimse çıkamaz…
Arap böyle yüksekten ata ata konusurken, Kaplan Adam, Arap’ın kılıç tutan eline
öyle bir indirmis ki, Arap’ın kolu kopmamıs ama, kılıcı elinden düsmüs,
merdivenlerden asağı yuvarlanmıs.
Bu fırsatı kaçırmayan Kaplan Adam, arkasına bakmadan, merdivenleri dörder,
beser atlayarak kapının bulunduğu yere inmis. Bir sıçrayısta kendisini bahçeye
atmıs.
Onun kaçtığını sana Arap, nasıl olsa bir yere gidemeyeceğini, bahçenin bir
kösesinde onu yakalayacağını düsünerek hiç acele etmiyormus. Gidip kılıcı
aldıktan sonra, Kaplan Adam’ın arkasından bahçeye çıkmıs.
Kaplan Adam, var kuvvetiyle kosuyor, Arap da biraz uzaktan onu kovalıyormus.
Çok geçmeden, Kaplan Adam, kamçı ile postu sakladığı ağacın altına gelmis.
Arap’ın tam yanına yaklasacağı sırada posta binerek havalanmıs.
Hiç hatırına gelmeyen bir seyle karsılasınca, Arap, fena halde kızmıs. Kaplan
Adam’ın arkasından seslenmis:
Kaçmakla elimden kurtulduğunu sanma! Bilge burada oldukça, seni ne zaman
olsa ele geçiririm…
Bu sefer kahkaha sırası Kaplan Adam’a gelmis. Yavas yavas uzaklasırken:
Kaçmak mı, diye bağırmıs, benden öyle sey bekleme! Bana yalan söylediğin için
senin cezanı kendi elimle vereceğim… Simdi nereye gittiğimi biliyor musun?
Domuz Dağ’ına gidiyorum… Senin domuzu öldürüp, kuvvetini de, canını da yok
edeceğim…
Kaplan Adam’ın sözleri karsısında, Arap, saskına dönmüs. Đçine bir korkudur
düsmüs. Kendi kendine, bu adam domuzu öldürür de karnındaki kutuları
çıkararak güvercinlerin kafalarını koparırsa, öldüğüm gündür, demis.
Önce “Kaplan Adam, Domuz Dağ’ındaki benim domuzu nereden öğrendi acaba”,
diye düsünmüs. Bu sırrı yalnız Bilge’nin bildiğini hatırlayarak, Kaplan Adam’ın
ondan öğrendiğini bulmakta zorluk çekmemis. Hemen gidip Bilge’yi öldürmeye
karar vermis. Köske doğru hızla adımlarla giderken, Kafsını gökyüzüne kaldırarak
gökyüzüne bakmıs. Bir de ne görsün? Kaplan Adam, havada bir nokta gibi
görünüyor. Domuza gittikçe yaklasıyormus.
Arap kaybedecek zamanı olmadığını düsünerek, kale kapısına doğru hızla
kosmus. Kapının yanındaki merdivenden kalenin tepesine çıkmıs. Oradaki
kartallardan birinin sırtına atlayarak Kaplan Adam’ın pesine düsmüs.
Kartal ne kadar hızlı uçsa da, Kaplan Adam’ın yıldırım gibi giden sihirli postunun
onda biri kadar bile yol alamıyormus.
Çok geçmeden, Kaplan Adam, Domuz Dağ’ının üzerine varmıs. Alçaktan uçarak
domuzu aramaya baslamıs. Nihayet bir su basında koca domuzu görmüs.
Kamçıyı vurduğu gibi, postu hızla domuzun yanına indirmis. Kılıcı, postu, kamçıyı
bir kenara koyup domuzun üzerine atılmıs.
Aralarında çok çetin bir boğusma baslamıs. Kaplan Adam, bazen domuzu altına
alıyor, fakat onu bir türlü öldüremiyormus. Domuzun boynu o kadar kalın,
gövdesi o kadar yağlı, derisi o kadar sertmis ki, Kaplan Adam, bu yırtıcı hayvana
hiçbir sey yapamıyormus.
Buna karsılık, onun eli, yüzü, kolları, bacakları kan içinde kalmıs…
Böylece birbirlerini öldüresiye boğusurlarken, Kaplan Adam’ın ayağı kocaman bir
tasa takılmıs, sırtüstü yıkılmıs. Bu fırsatı kaçırmayan domuz, hemen Kaplan
Adamın üzerine çullanmıs.
Durumunu fena olduğunu anlayan Kaplan Adam, sol yumruğunu sıkarak kolunu
domuzun açık olan ağzından boğazına kadar sokmus. Maksadı, domuzu boğarak
öldürmekmis.
Domuz, boğulmamak için biraz gerilemis. Kaplan Adam, derhal ayağa kalkarak
kolunu kurtarmaya çalısırken, domuz kuvvetli bir ısırısla, Kaplan Adam’ın elini
bileğinden koparmıs.
Kaplan Adam, sol bileğinden kanlar aka aka kosup kılıcını almıs. Arkasından hızla
kosan domuz kafasına var kuvvetiyle sokmus
Birdenbire neye uğradığını anlamayan domuz, önce biraz sendelemis. Bu sırada,
Kaplan Adam kılıcını hızla çekmis, çıkarmıs. Domuzun kafasından bir fıskiye gibi
kan fıskırırken, o, kılıcı bu sefer daha kuvvetle domuzun boynuna vurmus.
Domuzun Kafsı kopmamıs ama bu vurus, onu yere sermeye yetmis. Koca domuz,
kafasından, boynundan kanlar aka aka,
homurdan homurdana yerde yuvarlanır, tepinirken, Kaplan Adam, kılıcı bir kere
de hayvanın karnına saplamıs.
Onlar böyle savasıp durularken, kartalın sırtındaki Arap da, Domuz Dağı’na iyiden
iyiye yaklasmıs.
Kaplan Adam, kılıcını bir daha sokarak domuzun karnını adamakıllı yarmıs.
Domuzun bağırsaklarıyla beraber, iki kutu da ortaya çıkıvermez mi?!
Kaplan Adam, kutuları eline alıp dikkatle barkken, Arap’ı getiren kartal da, bes on
adım kadar ileriye konuvermis. Kanat sesine basını kaldıran Kaplan Adam,
kartalın sırtından Arap’ın telasla indiğini görünce, tehlikeyi sezmis. Arap, üzerine
doğru gelmeye hazırlanırken, hemen kutunun birini açmıs. Đçinde kara güvercini
görünce. Onun kafasını koparmayı sonraya bırakarak, kutuyu tekrar kapamıs.
Öteki kutudaki beyaz güvercini çıkarıp kafasını koparmıs.
O anda, Arap’ın “ah!” diye bağırdığı duyulmus. Ahından dağlar, taslar inlemis.
Kaplan Adam, gülerek ona doğru bakarken, Arap da yalvarıyormus:
Ne olur Kaplan Adam, ben ettim sen etme! Canımı olsun bağısla! Bundan sonra
senin usağın, kölen olayım… Ben artık kuvvetim de gitti. Simdi canım da senin
elinde. Artık hiç kimseye fenalığım dokunamaz. Ne olur, kıyma bana!
Kaplan Adam, kara güvercinin bulunduğu kutuyu elinde tutarak:
Sözlerine bir kere inandım, basıma birçok seyler geldi, demis. Bak iste, bu
yüzden sol elimi bile kaybettim. Artık sana nasıl inanabilirim… Bundan sonra
baskalarına fenalık yapmaya göz yummam!
Kaplan Adam, sözlerini bitirince, sağ eliyle sırtındaki gömleği yırtarak, hala
kanamakta olan sol bileğini sarmıs.
Bütün kuvveti gitmis, Arap, korku içinde titriyor, acaba Kaplan Adam kara
güvercinin de basını kopararak beni öldürecek mi diye bakıyormus.
Kaplan Adam, daha fazla zaman kaybetmenin doğru olmadığını düsünerek, kara
güvercinin bulunduğu kutu ile kılıcını sağ eline almıs, Arap da beraber posta
binmisler, hızla havalanmıslar.
Kaplan Adam, sihirli kamçısıyla vurarak, postu Arap’ın kösküne doğru
yollandırmıs. Çok görmeden, post, köskün bulunduğu yere gelmis, vız diye
bahçeye inmis. Bilge de zaten heyecan içinde bekliyormus. Postun üzerinde
Kaplan Adamla beraber Arap’ın da geldiğini görünce, domuzun öldürüldüğünü
anlamakta zorluk çekmemis. Uzun süren bu tutsak hayatından artık kurtulacağını
düsünerek son derece sevinmis. Daha sonara kosa kosa merdivenlerden asağıya
inerek onların yanına gitmis. Hemen kosup Kaplan Adam’ın ellerine sarılmıs.
Arap, Bilge’ye çok fena bakıyor, fakat artık hiçbir kuvveti kalmadığı için, ona
dokunamıyormus. Kaplan Adam, Bilge’yi de yanına alarak postu bıraktığı yere
doğru yürümüs. Arap gitmek istemiyor, olduğu yerde duruyormus. Kaplan Adam
dönüp onun yanına giderek kolundan tutmus, sürükleye sürükleye postun yanına
getirmis. Arap, durmadan çırpınıyordu, Kaplan Adam’ın elinden kurtulmaya
çalısıyormus. O böyle uğrasıp dururken, Bilge ile Kaplan Adam posta güzelce
oturmuslar. Post hemen havalanmıs. Kaplan Adam Arap’ın kolunu bırakmadığı
için, kendileri rahat rahat oturdukları halde, Arap boslukta sallanıyormus. Bu
durumun tehlikeli olduğunu, Kaplan Adam’ın elinden kurtulamayacağını anlayan
Arap, çaresiz posta çıkıp oturmus. Her üçü de, düsmemek için posta sıkı sıkı
tutunuyorlarmıs. Bilge’nin sevinçten ağzı kulaklarına varıyor, Arap ise bu sefer
kurtulus olmadığını düsünerek kederli kederli oturuyormus. Sihirli post yıldırım
hızıyla yol alıyor, koca, koca dağları, yemyesil ormanları, serit serit nehirleri,
uçsuz bucaksız ovaları geçiveriyormus.
Aksama doğru devlerin mağarasına varmıslar. Yere indikten sonra, Kaplan Adam
önde, Bilge onun yanında, Arap da arkada olduğu halde, mağaradan içeriye
girmisler. Onların geldiklerini hisseden devler, hep birden kalkıp bunları
karsılamıslar. Sehzade, sevgili kızına
kosarken, Bilge de ona doğru sevinçle atılmıs. Önce baba ile kızın kucaklasmasını
zevkle, gururla seyreden Kaplan Adam, sonra dev anasına dönerek:
Đhtiyar, iste senin ele geçmez dediğin Arap avucumun içinde, demis. Bak ne de
kuzu gibi, görüyor musun?
Dev anası da çocukları da, Kaplan Adam’ın bu basarısı karsısında ondan adeta
ürkmüsler, birbirlerine saskın saskın bakmaya baslamıslar.
Daha sonra, hep birlikte yemeğe oturulmus. Dev anası misafirlerine en güzel
yemeklerini yedirmis. Kaplan Adam’ın dileği üzerine Arap’a da ekmek vermisler.
Yemek bitmis. Dev anası, misafirlerini öteki mağaralarda hazırlattığı yerlere
götürüp yatırmıs. Arap’ı da kaçmasın diye kendi yanına alıkoymus; bos bir yemek
kazanını içine oturtarak kazanı da tavana asmıs
Kaplan Adam, ertesi sabah, tanyeri ağarırken uyanmıs. Sehzade ile Bilge’yi de
uyandırmıs. Hemen hazırlanmıslar. Arap’ı da yanlarına alıp devlere de veda
ederek hep birden posta binmis, havalanmıslar.
Az gitmisler, uz gitmisler. Dere tepe dağ asmıslar… Günes tepeye varmadan,
padisahın ülkesine ulasmıslar. Doğruca sarayın bahçesine konmuslar.
Havadan doğru hızla bir sey indiğini, daha sonra da bunun dört kisi olduğunu
gören saray askerleri, postun indiği tarafa kosmuslar. Oraya vardıkları zaman,
sehzade, Bilge ve Baskomutanları Kaplan Adam’la karsılasınca ne yapacaklarını
sasırmıslar. Hemen kosup padisaha haber vermisler. Padisah da, sultanı yanına
alıp onları görmeye giderken merdivende karsılasmıslar. Padisahla ihtiyar
karısının, sevgili torunları Bilge ile sehzadeyi kucaklaması görülecek seymis.
Birbirlerine yeniden kavustukları için sevinç gözyasları döküyorlarmıs.
Kaplan Adam, biraz geride duruyor, güler yüzle onları seyrediyormus. Neden
sonra, padisah oğlundan ve torunundan ayrılarak Kaplan Adam’a doğru yürümüs.
Kaplan Adam, hemen ilerleyerek padisahın elini öpmüs. Padisah da onu
kucaklayarak alnından öpmüs. Fakat Kaplan Adam’ın sol bileğini sarılı görünce,
merak ederek hemen sormus.
Konusa konusa salona çıkarlarken, Kaplan Adam, bütün basından geçenleri, elini
nasıl kaybettiğini, padisaha bir bir anlatmıs.
Padisah, Kaplan Adam’ın cesaretine ve fedakârlığına son derece hayran kalmıs.
Ona:
Sana nasıl tesekkür edeceğimi bilemiyorum oğlum, demis. Beni nihayet
torunuma kavusturdun!
Kaplan Adam, karsılık vermis:
Ben sadece görevimi yaptım padisahım. Arap da simdi asağıda.
Bu kutuda da canı saklı kutu sizde durdukça, Arap kuzu gibi bir adam olarak
kalacaktır. Đsterseniz kutunun içindeki kara güvercinin basını koparalım, Arap
hemen ölsün!
Padisah:
Hayır, demis, sen onun bütün kuvvetini elinden almakla zaten cezasını vermissin.
Öldürüp de ne yapacağız. O, yasadıkça, hiçbir fenalığın cezasız kalmadığını
anlayacak, o haliyle baskalarına da örnek olacaktır. Sana gelince, bu hareketini
mükâfatlandıracağım. Artık iyice ihtiyarladım. Ben çekiliyorum, yerime sen
padisah olacaksın
Kaplan Adam, kızararak:
Nasıl olur padisahım, demis, ben bir is yaptımsa bunu mükâfat görmek için
yapmadım. Size vermis olduğum sözü, merakımı yenemeyerek tutmamıs, bu
suretle yalancı bir duruma düsmüstüm. Bu hatamı düzeltmek için kostum,
yoruldum, uğrastımsa, bu benim verdiğim sözde durmamamın cezası olmustur.
Hem, padisahlık, oğlunuzun hakkıdır. Eğer kendimi affettirebildimse, gene
baskomutan olarak kalmak benim için en büyük mükâfattır.
Kaplan Adam’ın bu sözleri, padisahın son derece hosuna gitmis.
Ve o günden sonra, Kaplan Adam’ı yanından hiç ayırmamıs.
Onlar emis muradına, biz çıkalım tavan arasına.
KIRK KÖSE ĐLE BĐR KÖSE*
Derleyen: Cellâddin KĐSMĐR
Bir varmıs bir yokmus, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, cinler cirit oynar
eski hamam içinde. Deve dellâl iken, sinek berber iken eski hamamın tası yok;
yeni hamamın kubbesi; pestamalın ortası, bu yalanın ötesi yok. En iyisi gidip
yatmalı sırt üstü, böyle biter bu dünyanın derdi; kadının fendi erkeği yendi.
O olmadı, bu olmadı; Ayseciğin donu fistanına uymadı; yedi iklim dört cihan
duydu da bizim pire cenapları duymadı. Nihayet götürdüler cellâda. Bir vurdu, bir
daha vurdu cellâd. Đmdat imdat! Vurdu durdu, durdu vurdu, vurdu durdu derken
sabah oldu erken. Sonra pire basladı ağlamaya, deve basladı uçmaya. Duyan
oldu bunu, duymayan oldu bunu. Fakat ben gözlerimle gördüm. Söyle kanat
çırptı deve, bir daha çırptı, havalanıverdi. El etti bize, selâm etti havadan tavuk
çıktı yumurtadan yumurta nereden çıktı onu gayri bilemem, ama inci, mercan
çıktı balıktan. Balık da çıktı balıktan. Balık çıktı tavadan, tava çıktı tavadan,
kısmet geldi havadan. Hele dur yahu akıl gitti gider zıvanadan. Dün gece sabahı
etti anan. Nerede idin a oğlan. Soğan kırdı siniye; oğul yine, bol yiye diye diye
ayrana yoğurt ezdi, üç öğün namazında adını tesbihe dizdi. Ha geldi, ha taze
geldi, ha simdi geldi, hey geldi gelir. O gele dursun biz gelelim, isimize. Sağa
döndüm hofladım, sola döndüm pofladım, olmadı da olmadı. Ha dedim anlatayım
masalımı sıvazlayıp sakalımı, basladım gır gır söylemeye. Ama Ali dedim, Veli
dedim, üçte ondan eveli dedim arkasını diyemedim. Diyemediklerim bende kaldı,
siz diyeceklerime kulak verin.
Đste böyle, ne siz vardınız dünyada ne ananız, ne babanız ben gezerdim tek
basıma Birde baktım bir gün bir karıs boylu bir metre sakallı camız tezeği gibi kat
kat akıllı bir köse çıktı karsıma, merhaba dedikten, hos bes ettikten sonra,
anladım ki kösenin bir derdi var.
“Ne o köse efendi,” dedim. “Bir seye mi canın sıkıldı?”
O açtı ağzını, yumdu gözünü söyledi söyledi.
“Dur yahu” dedim, “arkandan atlı mı kovalıyor, biraz yavas ol.”
Anlattı böyle tek tek, ben dinledim yavas yavas, tıpkı sizler gibi.
Günlerden bir gün yani aslanların korktuğu, farelerin uçtuğu devirlerde bir karıs
boylu, metre sakallı kat kat akıllı köseciğimizin parası kalmadı elinde. Evde dokuz
oğlan, sekiz kız bir ana, bir baba, eder on dokuz kisi aç kalmıslar. Kime gitsinler
de karnımız aç desinler. Alimallah ayıplayıverirler. Dünya kemlik dünyası. Elin
ağzı torba değil ki büzesin. Yapmasaydı o kadar çoluk çocuk deyiverirler.
Düsünmezler, bu Allah’ın isidir, kimse çare bulamaz diye. Kimine on yirmi çocuk
verir, kimine de uzaktan baktırır. Neyse köse ne yapsın? Kalkar gider ahıra, malı
mülkü bir tek öküzü pazara satılığa götürür. Dünya kötülük dünyası derim ve
inanmazsanız. Köseciğiz öküzünü doğru dürüst satamamıs. Bir gelen öküzün
boynuzları uzun demis, köse öküzün boynuzlarını kesmis; bir gelen öküzün
kuyruğu biçimsiz demis, köse öküzün kuyruğunu düzeltmis. Sakalı yok, bıyığı
küçük, kulağı uzun burnu eğri, gözleri sası, karnı sis, aklı kısa ayakları topal
diyen demis, köse de her diyenin aklına uymus, kâh kesmis öküzü, kâh dövmüs.
Sonunda da koskoca hayvanı kusa döndürmüs. Köse simdi nasıl oldu diye
soracak olur, ama hemen bir kahkaha kopmus:
“Köse” demisler bu ne biçim öküz böyle Hani bunun kuyruğu, kulağı?
Boynuzlarını burnunu ne yaptın? Ayaklarına ne olmus? Gözleri ağlamıs mı ne?
Köse sasırıp kalmıs. Hem “yap” demisler önceden, hem de gülüp alay etmisler
sonradan ağlıyacak gibi olmus zavallı. Söyle etrafıma bir bakayım deyince
kendisiyle alay edenlerin kırk küçük tıpkı kendisi gibi adamlar olduğunu
görmemis mi? Đçinden sizin alacağınız olsun; ben bilirim yapacağımı demis.
Kösenin aklına bir seytanlık gelmis, gitmis birbirine benzer iki
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1950, sayı: 17
tavsan tutup birini eve koymus, birini pazar yerine getirmis. Etrafını saran kırk
kösenin yanında tavsana demis ki:
“Hadi git tavsan, ablana söyle de pilav yapsın, tatlı yapsın, aklına ne gelirse
yapsın; iki saat sonra buraya getirsin.”
Tavsan dinlememis bu sözleri, çekmis gitmis dağlara. Köseler;
“Köse” demisler, “senin evin bu tarafta hâlbuki tavsan dağlara, taslara gitti.”
Köse hazır cevabı hemen yapıstırmıs:
“Siz bilmezsiniz o kestirmeden gidiyor.”
Đki saat sonra Kösenin karısı bir elinde yemekler, öbür elinde tavsan çıkar gelir.
Meğer Köse karısını tenbihlemis, filan saat sonra filan filan yemeklerle, hem de su
tavsanla filan yere çıkar gelirsin. Kırk Köseler sasırmıslar: bize sat bu tavsanı,
bize sat diye bağırmıslar. Köse,
“Alın” demis, “bir öküz fiyatına bir tavsan”
Öküz değil, deve fiyatına da olsa Köseler alacaklarmıs zaten. Köse öküzünün
acısını çıkarmıs tavsanı satmıs, Kırk Köseler tavsanı ortalarına alıp demisler ki:
“Tavsan her birimizin karısına uğra bize yemek getirsinler.”
Tavsan vurmus gitmis dağlara taslara. Köseler ha beklerler, ha beklerler, ne
gelen var ne giden, ne de tavsandan bir haber? Kösenin oyun ettiğini anlamıs
kırk aptal, ama geç anlamıs. Gidelim Köseye bir hal edelim, bizimle alay nasıl
olurmus ona gösterelim, demisler. Kösenin kulağı delik, buları duymus,
hazırlanmıs, Köseler geldiklerinde buyur etmis içeri:
“Hiç olmazsa” demis, “birer kahve içimlik oturun.”
Köseler kahve içmeye girmisler. Köse karısına seslenmis:
“Hanım bize kırk kahve pisir kırkı da sekersiz olsun.” Karısı:
“Pisirmem” demis. Köse:
“Pisireceksin” demis. Karısı:
“Pisirmem” demis.
Köse demis pisireceksin, karısı demis pisirmem baslamıslar böylece dövüsmeye.
Köse en sonunda dayanamamıs, çıkardığı bıçağı karısının boğazına saplamıs.
Kadın:
“Of anam” demis, “kanlar içinde yere yuvarlanmıs.”
Köseler korkup telaslanmıslar:
“Hay köse neden yaptın canım. Kahve içmemiz sart değildi ya…” Köse, “sakın
korkmayın” demis. Simdi ben onu diriltmesini bilirim. Siz bilmezsiniz kedi gibi
yedi canlıdır o Günde bes on kere ölür, yine dirilir.” Kırk köseler meraklanmıslar.
Hadi bakalım dirilt de görelim demisler. Köse:
“ Nah iste böyle” demis ve cebinden bir düdük çıkarak öttürmüs.
Düdük öter ötmez karısı ayağa fırlamıs!
Köseler:
“Bize sat bu düdüğü bize sat demisler.”
Köse:
“Parayı veren düdüğü çalar” demis; birer altına birer düdük satmıs.
Kırk köselerin kırkı da kösenin bu ikinci oyununa kanarak hiç yoktan karılarıyla
kavga edip öldürmüsler. Ölen insan düdük değil top patlasa yine uyanmaz.
Köseler de bir düdüğün hatırına karılarından olmuslar. Ötürmüsler, ötürmüsler
düdüğü, diriltememisler karılarını,
“Vay” demisler, “köse bunu da bize etti ha öyle mi?”
Kalkmıslar, Köseyi öldürmeye. Ama Köse bilmis basına gelecekleri. Ayağında
çarık, omzunda heybe çıkıp gitmis bilinmez ülkelere Gide gide gitmis, deniz
kenarında bir çobana rastgelmis, bakmıs, çoban düsünceli.
“Ne var hemserim demis ne düsünüp durursun?” Çoban:
“Ah keski öyle olsaydı” demis. Beni padisahın kızıyla everecekler; ben fakir bir
çobanım, Padisah kızıyla evlenemem ki?”
- Bundan kolay ne var hemserim., demis. Köse. Madem evlenmek istemiyorsun
evlenme.
“Peki, iyi söyledin, hos söyledin, ama bu sürüyü ne yapayım?”
“Düsündüğün seye bak? Ben varım ya canım. Hem ne olur sanki sen gelinceye
kadar ben bakıveririm sürüye.”
Çoban akıl akıldan; el elden üstündür diyerek koyunlarını Köseye bırakarak
gitmis, gideceği yere!
Köse ağzı kulaklarında güle oynaya sarkı türkü söyleye evin yolunu tutmus.
Giderken Kırk köseler çıka gelmisler karsısına. Hemen yakasına yapısıp:
“Seni öldüreceğiz,” demisler.
“Durun sersemler durun,” demis Köse. Su sürüye bakın? Đsterseniz sizlerin de
olabilir böyle sürü?
Köseler yine telaslanıp;
“Bize de bul; bize de bul demisler. Nerden buldun, nasıl buldun? Köse:
“Aha” demis “su denizin dibinden.”
Köse, Kırk Kösenin kırk ayağına kırk büyük tas bağlayıp:
“Haydi, bakalım demis; kendinizi gösterin? Kim daha çabuk, kim daha önden
girerse, en çok onun sürüsü olur.”
Köseler birbirleriyle yarıs mı kavga mı ne dersiniz deyin denize girip ses vermez
yerlere gitmisler. Onlar da karılarının gittiği öteki dünyada sen ben kavgasına
katılmıslar. Bir daha da bu yeryüzüne dönmemisler.
Metre sakallı, kat kat akıllı Köse kırk köselerin hesabını görüp evine döndüğünde
söyle rahatça bir nefes almıs.
KORKAK ADAM VE DEVLER*
Derleyen: Salim DALKIRAN
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellâl iken, pire berber iken ben
babamın besiğini tıngır mıngır sallar iken bir adam varmıs. Bu adam o kadar
korkakmıs ki ayakyoluna dahi karısı götürürmüs. Bir gün aksam bu adam yine
sıkısmıs ve karısına yalvarmıs yakarmıs adamın bu hali kadının canına tak demis.
Nihayet kadın adamı ayakyoluna götürmüs ve adamı içeriye kapatmıs, kapıyı da
kilitlemis gitmis, adam da tabii ayakyolunda kalmıs. Adam, yalvarmalarının para
etmeyeceğini anlayınca, oradaki bir pencereden dısarıya çıkmayı becermis. Fakat
eve gidemeyeceği için baska bir yere gitmis. Az gitmis, uz gitmis, dere tepe düz
gitmis, altı ay bir güz gitmis ve nihayet büyük bir saraya varmıs. Sarayın kapısını
açıp içeriye girmis. Bir de ne görsün? Büyük bir oda, ortada kırk tane kazan
kaynıyor ve etrafında da kırk tane dev sohbet ediyor. Bunun geldiğini gören
devler hayret etmisler ve devlerin en büyüğü, herkes bizim izimizi, tozumuzu
görünce kaçar. Sen nasıl korkmadan bizim evimize girebildin, demis. Adam da
demis ki: Hay yavrularım senelerdir sizi arıyorum ve nihayet çok sükür
bulabildim. Çünkü ben sizin dedenizim, siz bu halime bakmayın, artık
ihtiyarladım. Geçmis, bas köseye oturmus. Devler de inanarak dedelerine hos
geldin demisler. Adam artık orada yerlesmis kalmıs. Bir gün yatmaya gittiğinde
devler toplanarak dedemiz artık gitmiyecek gelin biz gece yarısı gidip onu
baltalarımızla öldürelim, demisler. Bunu da bizimki duymus ve onların haberi
yokken yatağının içine koca bir kütük koymus, baslığını da kütüğe giydirmis ve
kendisi de yüklüğün içine saklanmıs. Gece yarısı olmus, devler gelmisler,
karanlıkta kütüğe dedelerine vuruyoruz zannıyla vurmaya baslamıslar ve iyice
yorulunca artık ölmüstür diye odalarına çekilmisler. Onlar gidince adam hemen
yerinden çıkmıs, odun gamgalarını, bütün küllükleri toplamıs ve dısarıya bir yere
atmıs, sonra gelmis yerine yatmıs. Sabah da her zamanki gibi kalkmıs ve bu gece
beni pireler de bir türlü uyutmadı, demis. Devler onun bu sözlerini duyup
ölmediğini görünce, müthis korkmaya baslamıslar. Yine bir gün yatmaya gidince
devler toplanmıslar. “Yarın bir yarıs tertip edelim, bu bir yürüme yarısı olsun, kim
yürürken daha çok toz çıkarırsa ona bir çuval altın verelim. Eğer dedemiz
kazanmazsa buradan gitsin” demisler. Bunu da duymus ve onlar görmeden,
giyeceği kendi çizmelerine toz doldurmus. Ertesi gün devlerin en büyüğü
dedelerine yarıs yapılacağını söylemis ve yarıs baslamıs. Devler hem hızlı yürüyor
hem de toz çıkarıyorlarmıs, dedeleri ise çizmelerine toz doldurduğu için onlardan
daha çok toz çıkarıyormus. Bunun üzerine “Oğullarım gördünüz mü ben ihtiyarım
ama sizden daha kuvvetliyim demis. Yarısı da kazanmıs. Devler demis ki: Dede
yarısı kazandın, sana bir çuval altını verelim, sen de buradan git. O da, yok
yavrularım, ben sizi zor güç buldum, artık bir daha bırakmam demis.
Devler dedelerinden kurtulabilmek için bir çare düsünmüsler. Bu da suymus:
Ertesi gün bir yarıs daha yapacaklarmıs, bu yarısta kim tası sıkıp un yapabilirse
ona bir çuval altın verilecekmis, dedeleri bunu da konusurlarken duymus ve
gizlice mutfaktan bir peynir bulmus ve cebine saklamıs. Ertesi gün buna yarısı
söylemisler ve yarıs baslamıs. Dedeleri kendine iki yassı tas bulmus ve kimse
görmeden peyniri de arasına koymus ve bakın evlâtlarım, tası un etmek değil,
tasın suyunu bile çıkarıyorum demis. Tabii bu yarısı da kazanmıs. Devler buna
demisler ki, “Geçen seferki altınlarını da verelim simdikini de verelim. Đki çuval
altının olur, seni de altınlarını da evine kadar dalımızda götürelim. Biraz
nazlanmıs, fakat sonra razı olmus. Devler de bunu altınlarıyla birlikte dallarında
evine götürmüsler. Kapısının önüne koyup dönmüsler. Adam evinin kapısını
çalmıs, kim o diyen karısına ben geldim, demis. Karısı da mendilini göster, kocam
olduğunu bileyim, demis, Bu da göstermis, karısı kocasının geldiğini anlayıp
içeriye almıs, adam altınları da içeriye getirmis ve karısına “Sen beni
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1960, sayı: 130
ayakyoluna kapatmasaydım, bunları bulamayacaktık” demis ve basından
geçenleri anlatmıs, yemis içmis muratlarına ermisler.
KORKAK ALĐ (KELOĞLAN)*
Derleyen: Veysel ARSEVEN
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde iken, her gün öküzleri gütmiye giden,
Ali adında küçük bir çocuk varmıs. Ali çıkınını açıp azığını yediği sırada, onu
daima kollayan bir tilki, bir kolayını bulur, Ali’nin azığından bir kısmını yer, sonra
da karsısına geçer, yalanarak, onunla alay edermis. Kızarmıs Ali buna,
kovalarmıs tilkiyi ama bir türlü yakalıyamazmıs.
Bir gün yine ekmeğini yerken yere pekmezi dökülmüs, hemencecik bir sürü sinek
üsüsü vermis pekmezin üzerine. Ali bunlara bakmıs, bakmıs, sonra bir el
vurmada altmısını birden öldürüvermis. “Ben amma da yiğit kisiymisim ha..”
demis kendi kendine. “Bir vurmada, altmıs aslan öldürdüm.”
Köye dönünce hemen demirciye gitmis, bir kılıç dövdürmüs, üzerine de, “bir
vurmada altmıs aslan öldüren kahraman” diye yazdırmıs. Ali bu kılıcı beline
takarak yola koyulmus. Az gitmis, uz gitmis, dere tepe düz gitmis, aksamüzeri
yorgun argın bir ormana varmıs. Kılıcını bir dala astıktan sonra, derin bir uykuya
dalmıs. O sırada ormanda dolasan birkaç dev Ali’ye rastlamıslar. “Taze ve güzel
bir yem” diye sevinmisler içten içe. Fakat birde dalda asılı kılıçtaki yazıyı
okuyunca ödleri patlamıs korkudan. Ali’yi usulca uyandırmıslar ve kendilerine bir
kötülük yapmaması için yalvarmıslar. “Telaslanmayın, benden size kötülük
gelmez” der Ali. “Siz bana kötülük etmedikçe tabii.” Bunun üzerine devler Ali’yi
kendilerine bas seçerler ve alıp ormandaki evlerine götürürler.
Devler kıs hazırlığı için her gün ormandan birer ağaç söküp getirirlermis. Bir gün
Ali’ye “hadi, bugünde sıra sende” demisler. “Öyle ise bana sağlam ve uzun bir
urgan getirin, bir gidiste tüm ormanı söküp getireceğim,” der. Devler,
ormanlarının yok olacağından telaslanırlar ve bin bir rica ile Ali’yi isten caydırırlar,
onun yerine odunları gene kendileri tasırlar. Ali de böylece odun tasımaktan
kurtulur, foyası da meydana çıkmaz. Devler ayrıca sabahları kuvvet denemesi
yapar, kocaman kocaman tasları tâ uzaklara kadar fırlatırlarmıs. “Hadi baskan
seninde kuvvetini görelim” derler devler bir gün Aliye. Ali cebinden bir yumurta
çıkartır, avucunda sıktığı gibi, sarısını akıtır. “Ben taslarla oynamam, böyle bir
sıkısta onların suyunu akıtırım” diye böbürlenir. Bunun üzerine devler, tas
parçalarını avuçlarında sıkmıya çalısırlar ama bir türlü sularını akıtamazlar.
“Hakkın var baskan, senin gücün yerinde” derler, sıvısıp giderler.
Ali böylece, bu denemeden de kurtulur kurnazlığı ile. Fakat günler geçtikçe,
Ali’nin canı sıkılır bu tatsız yasayıstan. Eve dönmek ister. Kendisine bir topal dev
yoldaslık etmektedir. Yoruldukça devin sırtına binermis. Önceleri, öküzlerini
otlattığı yere gelince, Ali’yi uzun zamandır göremiyen kurnaz tilki, bu ise önce
sasar, fakat sonra kahkahayı basarak: “Vay canına, ekmeğini elinden kaptığım
aptal Ali, devin sırtına binmis gidiyor” diye onunla alay eder. Ali öfke ile devin
sırtından iner ve gülmekten gözleri yasarmıs tilkinin basını bir kılıçta gövdesinden
ayırır. Sonra topal deve dönerek: “öyle sarsak sarsak bakacağına, düs yola” diye
bağırır. Dev Ali’yi köyüne kadar tasır. Ali evinin damına çıkar ve yüksek sesle
bağırır. “Baba, getir senin su uzun saplı kılıcını su topal devin isini göreyim.” Dev
ölüm korkusu ile kamçıya baslar, fakat telastan yolunu kesen dereye düsüp
boğulur. Ali de böylece anasına, babasına yeniden kavusur.
Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1967, sayı: 219
KÜL ESEK*
Ne varmıs, ne yokmus... Vakti zamanında bir köyde bir kocakarı varmıs. Eskiden
çıkrık eğirirler, iplik bükerlermis, Bu kocakarı da kızları çağırmıs?
“On tane kız gelsin bana iplik büksün.”
Neyse, kızlar iplik bükerlerken ne etmislerse, hepsi yemin etmeğe baslamıslar:
“Kardesimin bası için.”, “Babamın bası için...”, kızlardan biri hiç sesini
çıkarmamıs, kocakarı ona sorunca:
“Besik dananın hatırası için benim haberim yok.”
“Sen neden besik danaya yemin ediyorsun? Senin yedi kardesin var.”
“Ana ben görmemisim, benim haberim yok, öksüzüm. Yalnız evde oturuyorum,
benim haberim yok nene.”
“Oğul, falan mağarada senin yedi kardesin var ve daima av kus edip yiyorlar.
Onların da senden haberi yok.”
“E... Nasıl edeyim de gidiyim.”
“Gel sana külden bir esek yapayım, daima “çö, de, çüs deme, çüs dedin mi
hemen dağılır.”
Neyse, yapmıs, binmis, gitmis.” Çö, çö, çö, derken unutmus arada bir de çüs
demis, esek, dağılmıs. Geri dönmüs, kocakarı gelmis:
“Oğul, ben sana demedim mi dağıtma?”
Kocakarı bir tane daha yapmıs, bu sefer unutmamıs aklına koymus, gitmis doğru
mağaranın kapısına. Gitmis bakmıs ki orada bir kedi içerde ekmekleri yalıyor, her
tarafı birbirine katıyor. Oturuyor bakıyor ki bir babayiğit bıyığını büktü geldi:
“Sen kimsin anam, neden geldin buraya”
“Ben senin bacınım, falan nene dedi ki, senin kardeslerin var, ben de geldim.
Benim babamın adı Hasan, anamın adı Fatma.”
“Sen niye demiyorsun ki bizim bacımızsın, bizden sonra olmus, büyümüssün, ah
bacım, daha derdimiz ne? Kalk isimizi gör, öbür kardeslerimiz de simdi gelir.”
Neyse, aksam oluyor o altı kardes de geliyor yedi kardes, bu bacılarını seviyorlar,
ne edeceklerini bilmiyorlar. O kedi kurtlanıyor: “Bu nasıl istir? Aksamları gelip
beni seviyorlardı, simdi bacılarına bakıyorlar.”
Kardesler, diyorlar ki:
“Bacı, sen gelmeden önce bu pisik bizim isimizi görüyordu, buna hiç darılma,
ikiniz iyi geçinin, av etini getirelim yiyin için, oturun.”
O zamanda kibrit yokmus, onun için atesi söndüremezlermis, bu kız atese hedik
koyuyor, pisikle kız yukarı çıkıyorlar, güneste oturuyorlar. Pisik asağıya iniyor,
suyu döküyor atesi söndürüyor, sarı bir göz boncuğunu da ocağın bir tarafına
koyuyor. Kız bacadan bağırıyor, ates yanıyor, pisik nerede diye asağıya iniyor, ne
pisik var ne de ates, ates sönmüs: “Oy ne olacak kardeslerim avdan gelerek
acıdan ölecekler.”
* Günay, Umay. Elazığ Masalları. Erzurum: Atatürk Üniversitesi Yayınları, 1975.
Neyse, bakıyorlar ki bir yerde bulgur haslıyorlar, atesler yanıyor: “Gideyim,
buradan bir ates alayım.” diye oraya gidiyorlar. Bakıyorlar ki orada bir dev on iki
tane de karısı var, dev karıları bulgur haslıyorlar:
“Ne olur biraz ates verir misiniz?”
“Valla dev gelir bizi öldürür, ama makasla ucundan biraz kesip verelim.”
Atesin ucundan makasla kesip veriyorlar, bu kız çaputun arasına koyuyor, üfüre,
üfüre kosa, kosa, ayağı da tasa değiyor, kanıyor, geliyor atesi yakıyor, yemeğini
pisiriyor. Aksam oluyor, kardesleri geliyor, yemeği yiyorlar, Neyse devresi gün
oluyor, dev:
“Đnsanoğlunun kokusu burada, doğru söyleyin yoksa sizi parçalarım.”
“Dün bir kız geldi, biraz ates istedi, makasla kestik verdi
“Nerede?”
Kızın parmağı kanamıstı ya, oradan izini götüre götüre mağaranın kapısına
varıyor, kapı üstünden kilitli kız içeride is görüyor, dev bağırıyor:
“Hu... Aç su kapıyı seni yiyeceğim.”
“Aman dev dayı beni niye yiyeceksin, ben sana ne ettim?”
“Benim oraya insanoğlu basmamıstır, sen nasıl gelir de, ates götürürsün, ya
parmağını verirsin emeyim yahut seni yerim.”
Kız elini uzatıyor kapının deliğinden, parmağını o dev emiyor emiyor gidiyor.
Devresi gün gene öyle, iki üç gün emince kanı gidiyor, ayakta duramıyor bu kere
kardesleri soruyorlar:
“Bacım niye öyle sarardın soldun?”
“Ne edeyim, kardes, derdimi söylesem size zararı dokunacak, söylemesem
olmaz, bir dev var on iki tane de karısı var, gittim ates getirdim, simdi her gün
dev geliyor, ya parmağını verirsin emeyim yahut seni öldürürüm diye parmağımı
emiyor.”
“Öyleyse biz onu kollayalım vuralım.”
Bunlar silahlarıyla bekliyorlar, dev kızın parmağını emmeye gelince onu
öldürüyorlar. Bu kardesler devin karılarını alıyorlar, mal da kalıyor, zengin
oluyorlar. Bu kadınlar bu kızı istemiyorlar, aralarında konusuyorlar:
“Bu nedir, biz bunu ne edelim?”
“Biz buna bir hile edelim.”
“Getirelim bu mumar, su ibriğine koyalım, biz su istedik mi tasla içelim, o
isteyince ibrikle verelim ki mumar ağına aksın.”
Neyse kendileri su isteyince birbirlerine tasla veriyorlar, o zavallı isteyince ibrikle
veriyorlar, kız diyor ki:
“Kıl gibi bir sey ağzıma aktı.”
“Kıl gitti zarar, bir sey olmaz”
Bu zavallı yavrunun gittikçe karnı büyür, gittikçe sararıyor, bu kadınlar iftiraya
baslıyorlar, ağabeylerine:
“Bakın bu sizin bacınız doğru değil, sizin bacınız böyle.”
“Nasıl etsek bu bacımızı öldürsek mi? Bu emektardır.Bizim çok zahmetimizi çekti,
götürelim bir dağa bırakalım nereye giderse gitsin.”
Büyük kardes:
“Bacı, ben oduna gidiyorum sen de benimle gelir misin?”
“Peki, kardes, ne edeyim”
Bir tuluk, bir de balta alıyor, dağın basına gidiyorlar. Büyük kardes bacısına:
“Sen burada yat ben de ağaç keseyim” diyor. Tutuyor bu iki balta vuruyor, sonra
tuluğu ağaca asıyor, rüzgâr estikçe tak, tuk, tak tuk sesler çıkıyor, kız da kardesi
ağaç kesiyor zannediyor. Sabahleyin kalkıyor ki ne kardes ne kimse var, orada
dağın tepesinde kalmıs.” Oyy... Kardes, ben sizin cefanızı çektim, siz de bana
böyle mi ödediniz? Gidesin evlerin üst tarafına, ayağına yılan kemiği batsın,
benim elim değemedikçe o yılan kemiği çıkmasın.” diye beddua ediyor. Neyse bu
kız karnı sismis, hasta, sapsarı, aç perisan, oradan bir köye doğru gidiyor. Köyün
üst tarafında bir çiftçi çift sürüyor, orada da bir çesme varmıs. Kız gidip o
çesmenin basında oturuyor ağlıyor ağlıyor, uykusu geliyor, yatıyor. Suyun içinde
bir yılan kızın karnındakine diyor ki:
Gurr, gel hele soğuk sulara, çayır çimene.”
Öteki kızın ağzının içinden basını çıkarmıs, diyor ki:
Gurr, gel ciğerlere böbreklere.”
Bu çiftçi gelip bakıyor ki, yılanlar konusuyorlar, merhametli bir adammıs,
mendilini eline sarıyor yılanı boğazından tutup kızın ağzından çıkarıp atıyor.
Kızı da bu yana çekip soruyor:
“Sen kimsin anam?”
“Valla böyle böyle, ben ne bileyim.”
“Ağzından yılan çıktı, Kimsen var mı?
“Kimsem yok.”
Allah’ın emriyle bu kızı alıyor. Bir günün birinde kız bakıyor ki büyük kardesi
ayağını sarmıs, iki koltuk değneğine yaslanmıs, geçiyor, çağırıyor:
“ O nedir kardes senin ayağın niye sarılı:
“Bilmiyorum bacım, bilmiyorum, benim bir bacım vardı, götürdüm dağda bırakım,
dönerken bir çöğür ayağıma battı. Ne ettimse o çöğür çıkmadı. Ayağım böyle sisti
kaldı. Doktorlara gidiyorum keselim diyorlar.”
“Hele getir, getir bir kere bakayım.”
“Bacım neçe doktorlar, baktı, neçe hekimler baktı, sen ne edeceksin?”
“Getir hele bakayım kardes.”
Kardesi ayağını uzatınca nasıl elini vuruyorsa, yılanın kemiğini çıkartıyor hemen.”
“Oh senin anana babana rahmet.”
“Seni de anana babana rahmet, ben senin bacınım, beni götürdün o dağda
bıraktın, sizin karılarınız bana hainlik etti benim kocama da sor, yılanı ağzımdan o
çıkarttı.”
Đste orada tamam oluyor, onlar da yiyorlar içiyorlar muratlarına geçiyorlar.
KURNAZ KURT MASALI*
Derleyen: Numan KARTAL
Bir varmıs bir yokmus, Evvel zaman içinde su bizim Çin’de. Develer tellâl, pireler
berber iken, ben anamın anasının besiğini tıngır mıngır sallar iken, Kalbur elek,
kambur felek üstüne söz ederken. Ulu mu ulu, yüce mi yüce bir dağ varmıs. Ama
ne dağ ne dağmıs. Dağ mı desem bağ mı desem diye gören sasarmıs. Doruğuna
bakan dağ, eklerindeki bağlara bakan bağ dermis. Đste bu dağın yüce
doruklarında bir kurt belirmis.
Kurt da kurtmus hani. Canavar gözlü, kalın enseli, ziyankâr mı ziyankâr bir
yaratıkmıs. Gece düze iner, köye girermis. Köyün keçi, at, esek Allah ne verdiyse
yermis. Har vuranın harman savuranın hesabı köyün alikıranı kesilmis. Köylüler,
bakmıslar ki, olacak gibi değil; sarılmıslar silâha, koyulmuslar etekleri bağ yüce
dağ yoluna.
Az gitmisler uz gitmisler derken dağa gelip yedi koldan dağı taramaya
koyulmuslar. Aman dememisler, uyku nedir bilmemisler, yedi gün yedi gece
kurdu izlemisler. En sonunda kurdu görmüsler. Ama ne var ki, vuramamıslar. Bu
sefer yedi kolda yedi tuzak kurmuslar. En sonunda kurnaz kurdu tutup köy
odasına getirmisler.
Köy odası bir âlemdir. Orada kanun köyün gelenekleri ile töresidir. Kanun demek
dayak demektir. Bunları bilen kurt odadakilerden korkmus. Odadakilerde kurttan
korkmuslar. Dayak yerine sorgu sual etmisler. Bire kurt demisler, hayvanlarımızı
niçin yiyorsun? Yazık değil mi fakir fukaraya? Kurt önce susmus, sonrada soruya
söyle karsılık vermis.
“Ben bir kurdum. Bende de can var. Sizin gıdanız ekmek ise benimkisi de et.
Hayvanlarınızı yemeyeyim de ne yiyeyim? Đstiyorsanız hayvanlarınızın
kurtulmasını, getirirsiniz her gün bir kilo et bana, O zaman yemem
hayvanlarınızı.”
Köylüler çaresiz peki demisler, kurdu dağa koyvermisler. Bir yuva yapmıslar
köylüler kurda. Sıraya koymuslar kendilerini. Sırası gelen eti götürür kurdu
beslermis. Ne var ki, günler günleri, haftalar haftaları kovalamıs derken, akan
zaman içinde köyün hayvanları bitmeye ramak kalmıs. Bakmıslar ki, olacak gibi
değil; vazgeçmisler et götürmekten köylüler. Kurt yuvasında bir gün iki gün
derken sabırla beklemis, köylülerin et getirmelerini. Bakmıs ki, ne gelen var ne
giden gözleri kararmıs açlıktan, kulakları düsmüs yere. Gözlerinde bir kin, bin
öfke. Kalkmıs yerinden kurt, yavas yavas inmis düze. Bakmıs ki, bir esekle sıpası
otluyor düzde. Esekten bir kilo, sıpasından yarım kilo kararlayıp yemis. Gerisin
geriye dönüp yuvasına girmis.
Aksam olmus, esek, sıpası ile eve geri gelmis. Attığı nara ile dağı tası inletmis.
Kurttan ağlasmıs, sahibinin yüreği dağlanmıs. En sonunda sahibi soluğu köy
odasında almıs. Toplanmıs köylüler, koyulmuslar yola. Kurdu tutup getirmisler
tekrar köy odasına Eeee… Demisler söyle bakalım:
“Niçin yedin esek ile sıpasını?”
Kurt kaldırmıs basını, vermis karsılığını.
“Et getirmezseniz yerim bile danasını.”
Đyi ama demis köylüler:
“Bak köyde hiç hayvan kalmadı. Ne çift sürecek, ne de güdülecek hayvan, bizler
ne ederiz bu zaman.”
“Ben anlamam demis kurt. Yoksa sizi de yerim.”
Đste o zaman olan olmus, odadakiler bir iyice korkmus. Bir çift söz etmeden, yan
gözle bile kurda bakmadan dısarı çıkmıslar.
Kurt kahkahayı basmıs.
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1969, sayı:234
Meğer o da korkmus. Yaptığı kurtulmak için yolmus. Odadan çıkmıs. Kaçıp
bilmedik illere gitmis, Gidis o gidis. Bir daha ne kurdu gören olmus, ne de köyün
hayvanlarını yiyen.
Onlar ermis muradına, darısı dertlilerin basına.
LEYLEK DADI ĐLE FAKĐR KÖYLÜ KIZI*
Derleyen: Nebahat ÇETĐN
Varmıs, yokmus, Allah’ın kulu çokmus, çok söylemesi günah, söyleneni
dinlememek çok ayıpmıs.
Eskiden bir köylü varmıs. Fakir, ne tarla, ne bağ, ne de bahçesi varmıs,
zavallının. Yanlız üç anne kızı varmıs. Karı küçük kızını doğururken ölmüsmüs. Bir
yıl yine sunun tarlasında, bunun bağında, senin, benim bahçemde çalısmıs.. Güz
elince parasını almıs. Ve sehre inmek için hazırlanmaya baslamıs. Heybesini
hazırlamıs. Çarıklarını onarmıs. Sonra da kızlarına:
“Söyleyin, simdik size sehirden ne getireyim,” demis.
Büyük kız:
“Bana ipekli bir entarilik getir,” demis. Çünkü süsüne çok düskünmüs. Ortanca
kız da incik, boncuk meraklısı. Babasının yokluğunu düsündüğü yok. O da:
“Bana, koluma takmak için bilezik, kulaklarıma da küpe isterim,”demis.
Küçük kız:
“Ben, ne entarilik isterim, ne bilezik, ne de küpe. Bana getirsen bir lâhana getir.
Doldurur beraber yeriz,” demis, sonra da:
“Her seyden çok senin sağ gidip, salim gelmeni isterim,” demis, babasını
uğurlamıs.
Đhtiyar köylü sehre gitmis. Sabun almıs eve, seker, tuz almıs… Sonra da büyük
kızı ile ortanca kızının istediklerini almıs. Küçük kızı ise unutmus. Yolda eve doğru
giderken bir lahana tarlasına rast gelmis. Küçük kızı aklına gelmis. Lahana
tarlasına girmis. Sahibi görürse para veririm, demis. Kendi kendine bakınmıs
sağa sola, sahibi görünürde yokmus. Bir lâhana koparmıs. O sırada lâhananın
kökünden bir leylek çıkmıs. Konusmus leylek:
“Bak arkadas, bu lâhanayı kim için götürürsen götür, onu isterim,”demis. Köylü
ağlamıs:
“Bunu küçük kızım için aldım. Parasını vereyim. Đstersen ben kalayım, ama kızımı
veremem,” demis. Demis amma, leyleğe de lâf anlatamamıs. Basa gelen çekilir.
Ne yapsın fukaracık.
“Peki, ne zaman kızımı getireyim,” demis.
Leylek:
“Ben aksamüzeri gelir alırım. Kızı dama çıkarın ben gelip götüreceğim,” demis.
Köylü:
“Ama ben anca karanlıklar etrafı sarınca köye kavusurum,” demis. O zaman
leylek:
“Yarın aksama gelirim öyleyse,” demis.
Köylü üzgün, iki gözü iki çesme düsmüs yola. Eve gelince kızları kosup
karsılamıslar. Büyük kızla, ortanca hemen;
“Benim entariliğimi getirdin mi? Benim bileziğimle küpelerimi aldın mı?” diye
sormuslar. Küçük kız kosmus:
“Hos geldin baba,” demis.. Nasıl rahat gidip gelebildin mi bari? Bakmıs babası
üzgün.
“Ne oldu baba? Niye üzülüyorsun,” demis.
O zaman babası anlatmıs. Lâhanayı nasıl unuttuğunu, tarladan alırken karsısına
çıkan leyleği ve istediğini.
Küçük kız:
“Kader neyse o olur baba, ben hazırlanırım, gelsin götürsün. Haktan hayırlısı.”
Ablaları ellerine kınalar yakmıslar. En güzel elbiselerini giydirmisler. Aksamüstü
dama çıkarmıslar küçük kızı. Leylek gelmis küçük kızı alıp gitmis.
Babasını, ablalarını orada bırakalım. Biz gelelim küçük kızla, leyleğe.
Leylek kızı alıp gitmis. Uça uça bir kaleye varmıs. Kalede bırakmıs bir odaya.
Aksam da iyice bastırmıs her tarafı. Bu sırada bir adam elinde bir bardak serbetle
içeri girmis:
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1968, sayı: 232
“Ben leylek dadıyım,” demis. Sana surup getirdim, al iç.
Kız surubu alıp içmis. Biraz sonra da uyku bastırmıs. Uyku ile uyanıklık
arasındayken kız, güzel bir delikanlı görmüs. Yiğit mi yiğit. Yakısıklılıktan üstüne
yok. Belki de hiçbir ana doğurmamıs. Fakat kız bunu görememismis doğru
dürüst. Çünkü uyuya kalmıs. Sabah uyandığında da kimse yokmus. Her aksam
leylek dadının getirdiği serbeti içip uyuyan kız sıkılmaya baslamıs. Leylek dadıysa
kızın etrafında pervane gibi dolasmaktaymıs. Leylek dadı kızın sıkıldığını anlamıs.
Bir gün:
“Sultanım ne sıkılırın, ne derdin ola ki,” demis. Kız:
“Ablalarımı, babamı özledim,” demis.
“Dur bir çaresine bakarız, demis leylek dadı da. O aksam yine serbetini içmis. Ve
uyuyacakken o delikanlı yine gelmis, her zamanki gibi. Daha önce de leylek dadı
delikanlıya:
“Pasam” demis, “sultan hanım sıkılıyor burada.” Konustum ablalarını, babasını
özlemis. Delikanlı:
“Yarın götür görsünler. Bir gece kalıp geleceksiniz. Sonra kızı gözünün önünden
ayırma, olmıyaki basımıza bir is getirir,” demis.
Sabahleyin leylek dadı kızı kanatlarının üstüne oturtmus. Babasının evine
getirmis. Dama konunca, kızın babası, ablaları çığlık atarak kosmuslar.
Sarılmıslar, sevinmisler, güvenmisler. Kızlar küçük kız kardesleriyle konusmak
istedikçe leylek dadının orda oturması yüzünden konusamamıslar. Meraktan
ölüyorlarmıs. Bacılarını nereye götürdü diye. Büyük abla bakmıs leylek dadı
kendilerini terk etmiyor. Düsünmüs bir çare bulmus.
“Bacı kalk kapıya gidelim, elini yüzünü yıka” demis ve kalkmıslar. Đbrik, sabun,
havlu almıslar. Feneri de leylek dadının eline vermis. Dısarı çıkmıslar. Leylek dadı
çıkar çıkmaz rüzgâr feneri söndürmüs. Abla leylek dadıya:
“Leylek dadı, leylek dadı ne olursun” demis, “feneri içerde yak da getir.” Leylek
dadı feneri yakmaya gidince büyük abla:
“Bacı demis, ne haldesin, nereye götürdü leylek seni? Kimler var orada?”
Küçük kız:
“Bir kaleye götürdü beni, kim var bilmem. Her aksam bir bardak serbet içiyorum.
O sırada çok güzel bir delikanlı görüyorum. Amma uykum geldiği için de pek bir
sey görmüyorum,” demis.
Ablanın üstüne yokmus seytanlıktan yana.
“Bacı bu sefer gidisinde serbeti içer gibi yap da koynuna dök,” demis. Bak
bakalım ne olacak.
Ertesi gün leylek dadının sırtında yine kaleye gelmis. O aksam leylek dadının
verdiği serbeti koynundan içeri dökmüs. Đçmemis. Yalandan uyur gibi yapmıs. O
sırada bir delikanlı gelmis odaya. Kızın gözleri kamasmıs. Öyle güzel, öyle
güzelmis ki. Gözler görmeden anlatması çok zormus bu güzelliği. Kızı sevmis,
oksamıs. Birde bakmıs kız uyumamıs. Zaten kız o sırada:
“Yiğidim demis, söyle sen kimsin?”
Niye gündüz hiç görünmüyorsun? Delikanlı öfkeden bağırmıs:
“Leylek dadı, leylek dadı demis. Çabuk bu kızı al nereden getirdinse oraya götür
bırak” demis. Kız yalvarmıs yakarmıs kendisini kovmasın diye, ama delikanlı
dinlememis.
Leylek dadı kızı almıs. Babasıgile bırakacakmıs. Yolda kız:
“Leylek dadı, kulun kölen olayım beni babamgile bırakma. Götür pazara bir tel
ipliğe sat,” demis. Leylek dadı kızı yalvarmasına dayanamamıs, almıs bir esir
pazarına götürmüs. Esir kızlar kaynasıyormus pazarda. Leylek dadının yanına biri
yaklasmıs.
“Kardes” demis bu köle kızı kaç altına satarsın? Leylek dadı:
“Altun maltun istemem, bir tel dikis ipliğe verene satacağım,” demis. Adam bir
sap dikis ipliğe vermis, kızı alıp gitmis. Padisahın sarayına getirmis. Asçının
yanına yamak diye vermis. Kız mutfakta sebze ayıklamakla, bulasıkları yıkamakla
vaktini geçirmis. Yalnız her
gün, asçı kadının bulasık suyunu bir kaba koyup, aksamüstü alıp bir yere
götürdüğünü görmüs. Bunu takip etmeye karar vermis. Bu arada padisahla
kraliçenin çok üzüntülü olmasının sebebini de öğrenmis. Meğerse padisahın bir
tanecik oğlu yedi yıldan beri kayıpmıs. Padisah da, bulana padisahlığını
vereceğini söylemis. Neyse kız padisahın oğlunu nereden bulam ki, demis. Hiç
düsünmemis bile. Asçı kadını takip etmis. Bakmıs kadın bulasık suyunu aldı ve
yola koyuldu. O da arkasından gizlene gizlene gitmis. Sarayın altındaki mahzende
kırk oda varmıs. Otuz dokuzuncu odanın hizasına geldikleri zaman asçı kadının
ayak sesini içerden duyan biri, ince, hasta ve zayıf bir sesle:
“Gene mi geldin, gene mi o bulasık suyunu bana yedireceksin” demis. Kadın
cebinden çıkardığı bir anahtarla kapıyı açmıs. Kız da kapının anahtar deliğinden
içeriyi gözlemis. Bakmıs ki adam var içerde. Saçı sakalı uzamıs, rengi
sapsarıymıs. Köpek gibiymis. Đnsana benzemezmis konusması.
Asçı kadın:
“Al iç bunu. Su kuru ekmeği de ye hadi. Ya benim topal, kör kızımı alırsın, ya da
burada kalırsın,” demis Adam:
“Kızını almam,” demis, Padisah babamla kraliçe anam duyunca ne hale düsersin
aklına getir. Asçı kadın:
“Padisah babanla, anan olacak karı senden ümidi kestiler, kırk yıl kalsan seni
bulamazlar,” demis. Bulasık suyu ile ekmeği bırakmıs çıkmıs. Köylü kız da kaçmıs
ordan asçı kadın görmesin diye.
Ertesi sabah kız padisahın karısının yanına gitmis:
“Hanım, hanım” demis. “Ne olur söyle de asçı kadın hamama gidip yıkansın. Öyle
pis öyle pis ki sorma. Đnsanın midesi bulanıyor görünce.” Padisah karısı:
“Peki,” demis, Öğlen yemeğinden sonra gitsin hamama. Haber ver, demis. Kız
gitmis haber vermis. Asçı kadın bohçasını, tasını, sabununu hazırlamıs hamama
girmis. Köylü kızı da padisahın karısının yanına varmıs:
“Hanım, hanım” demis. Ne olur hep oturuyorsun. “Gel sarayın içinde biraz
gezelim.” Padisah karısı:
“Sen ne diyorsun kızım. Ben bir tanecik oğlumu kaybedeli deli divaneyim,”
demis.
Kız yalvarmıs, yakarmıs sonunda padisah karısı kabul etmis. Köylü kızı ile
Padisah karısı sarayın içini gezmeye baslamıslar. Sıra mahzene gelince, padisah
karısı:
“Yeter” kızım, bu sarayın içi bana, oğlum olmadıktan sonra gayrı zindan gibi, ne
diye geçeyim ki, demis.
Fakir köylü kızı:
“Ne olur hanımcığım, ne olur burayı da gezelim,” demis. Netmis, netmemisse
hanımını razı etmis. Mahzendeki otuz dokuz odayı gezmisler. Kırkıncı odanın
kapısına yaklastıkları zaman içerden:
“Asçı kadın, her gün bir defa gelirdin, bugün iki mi oldu? Bulasık suyunu
içmeyeceğim” diye inilti dolu, zayıf bir ses duymuslar. Padisah karısı sasmıs.
Fakir köylü kızı ise hiç sasmamıs tabii. Đçerde padisah oğlunun bulunduğunu
biliyormus. Neyse kapıyı açmıslar. Đçerde hasta, bitkin, saçı sakalı birbirine
karısmıs bir delikanlı tasların üstünde yatıyormus. Onların bir sey söylemelerine
vakit bırakmadan hasta telâslı kosmus, padisah karısına sarılmıs;
“Anam, benim, anam benim buldun demek,é demis. Ağlamıs. Asçı kadının
yaptıklarını anlatmıs. Delikanlıyı yukarı çıkarmıslar. Usaklar yıkamıs. Giydirmisler.
Padisahla karısı sevinmisler, güvenmisler…
Bu sırada pencereden bakmıslar ki asçı kadın geliyor. Padisah emir vermis. Yukarı
çıkarmıslar kadını. Padisah meseleyi anlatmıs. Oğlunu çağırtmıs, birde o
anlatmıs. Asçı kadında bet beniz atmıs. Padisah öfkeyle bağırmıs:
“Söyle kırk katır mı istersin, kırk satır mı,” demis Asçı kadın:
“Ölüm sana, demis. Kırk satırı nedeyim, kırk katır ver ki binip babamgile gideyim.
Kırk katır çıkarıp arabaya kosar gibi bağlamıslar birbirine. Asçı kadını da en
sondakinin kuyruğuna. Kadın parça perçik olmus. Padisah köylü kızına:
“Gel tahtımı verem, malımı, mülkümü verem, istersen oğluma alam, gelinim
kızım ol, demis Köylü kız:
“Tahtında yılarca bahtiyar ol padisahım, malınla, mülkünle yıllar yılı zevk sür sefa
sür. Fakir fukarayı yedir, giydir, oğluna ise dengin olan bir padisah kızı alasın
insallah. Bana iyilik yapmak istersen beni azat et ki, babamın yanına döneyim,”
demis.
Padisah kızın istediğini kabul etmis. Altın vermek istemis ama kız almamıs. Yalnız
basına yollara düzülmüs, yeniden leylek dadının kalesine varmıs. Kapıda
bağırmıs.
“Leylek dadı, leylek dadı,” demis. Gel beni pazara götür de bir tel ipliğe sat.
Leylek dadı:
“Sen misin basımın belâsı demis ama kızı pazara da götürmüs. Pazarda kızı gene
öncekinde olduğu gibi bir tel ipliğe satmıs. Kızı yine bir padisahın adamları alıp
saraya getirmisler. Leylek dadı da kalesine dönmüs. Kızın geldiği saray çok
büyükmüs. Bir padisahınmıs. Padisahın bir deli kızından baska hiçbir derdi
yokmus. Bu deli sultan her gün bir genç kız yiyerek yasarmıs. Zincirlerle
bağlamıslarmıs ellerini ayaklarını. Kimse yanına yaklasamazmıs. O gün yine
pazardan, bir esir almıslar kız yesin diye. Ama fakir köylü kızı bilmis bunu.
Saraya gelince bir odanın kapısı önüne getirmisler. Đste o zaman anlatmıslar
meseleyi. Kız “Kader” demis. Hemen odanın kapısını açıp içeri itelemisler. Kapıyı
çar çabuk kapatmıslardır. Fakir kız bakmıs, güzel mi güzel bir kız. Kollarından,
bacaklarından zincire bağlamıs yatıyor. Kız ayın on dördü gibiymis. Geldikten
üstüne yokmus. Aya diyormus doğma ben doğam, güne diyormus doğma ben
doğam. Neyse masalda tez olur. Deli kız uyumus ya… Köylü kızı da fırlayıp bir
rafın üstüne çıkmıs ertesi günü bir kız daha içeri itelemisler deli kız yesin diye.
Fakir köylü kızı bunu da rafın üstüne kendi yanına oturtturmus. Daha ertesi günü
bir kız daha. Onuna rafın üstüne oturtmuslar. Gece olunca bakmıslar çok açlar.
Ne yiyecek, neydek derken köylü kızı eğilmis, pencereden bir ısık görmüs. Isık
çok uzaktaymıs. Ama açlık, ne yapsınlar. Köylü kızı
“Haydi, basörtülerinizi, kusaklarınızı çözün, uç uça düğümleyerek benim belime
bağlayın, asağı inip asağıda gördüğümüz o ısığın yanına gideyim belki bize
ekmek verirler, demis. Basörtüleri kusakları uç uca bağlayıp bir ucunuda kızın
beline bağlamıslar. Kız usulca pencereden asağı kaymıs. Belindeki ipi çözmüs.
Isığı gözüne alarak yola koyulmus. Az gitmis, uz gitmis. Isığın yanına varmıs.
Bakmıs bir dağ bası. Üç kesis varmıs burada. Kesislerden biri kaynamakta üç
kazan katranın altındaki ates sönmesin diye habire yakarmıs. Bir diğeri bir seyler
yazıp çabuk çabuk kazanların altına atarmıs. Üçüncü kesis de kazanlardaki
katranı karıstırırmıs.
“Kesis babalar ne yapıyorsunuz? Nasıl yorulmussunuzdur kim bilir? Ne yaptığınızı
bilmem ama bana öğretin ben sizin isleri göreyim. Siz biraz uyuyun. Sonra sizi
kaldırırım bana biraz yiyecek verirsiniz,” demis. Kesisler islerini söylemisler.
Büyük kesis:
“Biz bu memleketin padisahının kızına büyü yaptık. Kız yedi senedir deli. Sebebi
de istedik, kızı bize vermedi. Verseydi böyle yapmazdık. Neyse bak böyle
yapacaksın. Yazdıklarını kazanlara atacaksın. Dikkat et ates sönmesin. Sonra ara
sıra da karıstır katranı” Kız:
“Anladım,” demis. Kesisler uyumuslar.
Kız atesi söndürmüs. Yazdıklarını yakmıs. Sonra da kazanlardaki katranı
kesislerin basına dökmüs. Kesisler ölmüsler. Sonra kosmus evden bir çıkına
ekmek, peynir doldurmus. Çabucak yola düzülmüs. Sarayın yanına varınca
bakmıs sabah oluyor neredeyse. Kusak ve basörtülerinden yaptıkları ipi beline
bağlamıs. Đçerdeki kızla ipi çekmisler. Kızcağız çıkıp rafa oturmus yeniden.
Getirdiği ekmekleri yemisler. Sabahleyin içeri bir kız daha itelemisler. Kızı rafa
çıkaracakları zaman, padisahın deli kızı uyanmıs. Bakmıs rafın üstünde dört kız
oturuyor.
“Bacılar” demis. Niye oraya çıkmıssınız. Đnin su genis yerde oturun. En önce
odaya giren fakir köylü kızı:
“Yaa! Demis. Đnelim de bizi yiyesin. Đnmeyeceğiz. Padisah kızı:
“ Bacılar demis, hiç insan insanı yer mi?” Kızlar:
“Yemezler mi?” demisler. Padisahın kızı:
“Ben hiç isitmemistim,” demis. Kollarındaki bacaklarındaki zincirlere bakmıs.
“Bunları kim bağladı,” demis. “Niye ben deli miyim ki beni bağladılar. Fakir köylü
kızı rafta oturan kızlara, kesisleri nasıl öldürdüğünü büyüyü bozduğunu söylemis.
Sonra da raftan inmis. Padisah kızının zincirlerini çözmüs. Öbür kızlar da inmisler.
Köylü kızı “Hadin” demis.
“Sarkı söyleyecek, eğlenecek, padisahımızın kızı iyilesti” diye. Kızlar sarkı
söylemisler, eğlenmisler. Dısardan sesi duyanlar gelip kapıyı açmıslar. Bakmıslar
padisah kızı yesin diye odaya iteledikleri dört kız da sapsağlam, oynuyorlar.
Padisah kızı da zincirleri atmıs bir yana sarkı söylüyor. Padisaha kosmuslar.
Müjde vermisler, “Kızın iyilesti” diye…
Padisahla, karısı kosmuslar. Kızlarına sarılmıslar, öpmüsler, sevinçten ağlamıslar.
Neden sonra padisah kızının kim iyilestirdi, demis. Köylü kızını göstermisler.
Padisah ona:
“Dile benden ne dilersen,” demis. Kız:
“Sağlığınızı dilerim,” demis. Beni azat et gideyim. Padisah kızı azat etmis. “Gene
bekleriz” diyerekten yollamıslar. Kız yola düzülmüs, az gitmis, uz gitmis leylek
dadının kalesine varmıs. Kapıda:
“Leylek dadı, leylek dadı” diye seslenmis. Leylek dadı:
“Ne o basımın belâsı, gene mi geldin,”
“Leylek dadı, leylek dadı ne olur beni pazara götür. Bir tel ipliğe sat,” demis.
“Peki,” demis. Bu sırada da o geceleri köylü kızı serbet içip yatınca yanına gelen
delikanlı gelmis.
“Yok,” dadı demis. Götürme onu. Leylek dadı da adam olmus. Delikanlı:
“Hadi demis, kos babama müjde ver ki toy ede, düğün ede. Ben bu kızla
evleneceğim,” demis. Sonra da:
“Bak dadı bu bizim büyümüzü de bozdu. Artık her gün insan olacağız. Gündüzleri
leylek olmayacağız,” demis. Meğer bunlara da büyüyü o kesisler yapmıslarmıs.
Dadı müjde vermeye kosmus. Delikanlı kızın elinden tutarak babasının yanına
getirmis. Kırk gün kırk gece toy etmisler, düğün etmisler. Onlar ermis muradına…
MĐTĐSĐK KIZ*
Derleyen: Veysel ARSEVEN
Zamanın birinde, birbirleriyle arkadas olan bes kız varmıs. Bunlar her gün
tuturuk1 kazımaya giderlermis. Bir gün kazıdıkları tuturukla evlerine dönerlerken
yorulmuslar, rastladıkları bir evin kapısını çalmıslar.
“Teyze, bizi bu aksam misafir eder misin? Çok yorulduk da,” demisler.
Meğer orası bir dev anasının eviymis. Kızları hemen içeri almıs, yüzlerine gülmüs,
rahat yataklar yapmıs, karınlarını doyurmus ve yatırmıs. Maksadı, kızlar
uyuyunca, onları yemekmis.
Kızların içinde pek akıllı, pek kurnaz, Mitisik adında bir kız varmıs. Devin
maksadını sezmis ve uyumamıs. Dev dislerini güzelce bilemis, kızları yoklamaya
gelmis. Uyuyup uyumadıklarını anlamak için usulca seslenmis:
“Kızlar, kim uyuyor, kim uyanık?”
“Mitisik kız uyanık.”
“Kızım sen niye uyumadın?” deyince kız:
“Evde iken, anam bana her gün baklava, börek pisirir, onları yer, ondan sonra
uyurdum,” der.
Dev anası, kız uyusun diye istediklerini yapar, önüne getirir. Mitisik kız da
arkadaslarını uyandırır, kendilerine güzel bir ziyafet çekerler ve gene yatarlar,
fakat Mitisik kız uyumaz. Dev anası yine gelir, usulcana seslenir:
“Kızlar, kim uyuyor, kim uyanık?”
“Mitisik kız uyanık.”
“Kızım sen niye uyumadın hâlâ?”
“Ben evde, baklava, böreği yedikten sonra, anam bana ırmaktan bir kalbur
dolusu su getirir, onu içtikten sonra uyurdum,” der.
Dev anası çaresiz, bir kalbur alır, ırmağa su getirmeye gider. Kalburu suya
daldırır, çıkarınca su deliklerden bosalırmıs, kalburun deliklerine çamur sıvar, her
yola basvurur, fakat bir türlü kalbura su dolduramazmıs. O suyu doldura dursun,
biz gelelim evdekilere.
Dev anası ırmağa gidince, Mitisik kız arkadaslarını uyandırır:
“ Aman kızlar, buradan kaçalım, dev anası bizi diri diri yiyecek,” der. Ama
gitmeden önce su dev anasına öyle bir oyun oynayalım ki, Mitisik kızı unutmasın.
Bunun üzerine, tuturuk denklerinden birini evin ortasına yığarlar, kibriti çakarlar.
Tuturuk otu çabuk ates alan bir ot olduğu için, birden bire parlar, alevler volan
volan yükselir, bir çırpıda evin her yanını kaplar.
Kalburu bir türlü su dolduramayan dev anası yorulur, evin yolunu tutar. Bir de ne
görsün, evi kül olmak üzere.
“Ah Mitisik kız, vah Mitisik kız; böreğimi, baklavamı yedin, doymadın. Simdi de
evimi ateslere yediriyorsun, ben sana gösteririm,” der.
Öte yanda kızlar, fak2 kurarken, faka basan devin hiddetini seyrediyor,
keyifleniyorlarmıs. Yedik içtik murada geçtik.
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1964, sayı: 179
1 Tuturuk: Ates tutusturulacak çalı, çırpı yonga vb. seyler.
2 Fak: Tuzak
NAMERT ADAM*
Derleyen: Mehmet BAHÇECĐ
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde köyün birinde nâmert bir adam varmıs.
Bu adamın bir oğlu olmus, büyümüs, evlenme çağı geldiği halde; param harcanır
korkusuyla evlendirmezmis. Babasının bu hâli oğlanın hiç hosuna gitmezmis ama
ne yapsın, bir türlü derdini korkusundan babasına açamazmıs. En iyi geçindiği
sağdıcını babasına göndermis:
“Sağdıç, babama git, benim derdimi bir ona anlat ve gönlünü et.”
Sağdıç oğlanın babasına varıp:
“Seni ve oğlunu çok severim. Bak oğlun büyüdü artık. Bir evi idare edecek kadar
aklı basına geldi. O da yurt yuva sahibi olmak istiyor. Onun akranında köyde
kimse kalmadı. Gel su oğlunu everelim. Hem evlendikten sonra sana da çok
yardım eder. Zararı yok ben de düğünde yardım ederim. Hani ne derler: Düğün
yapanla, ev yapana Allah yardım edermis”. Konu komsu; hısım akraba toplanır,
düğünü yapar gideriz.”
Adam, kızmasına kızmıs, amma: eloğludur, kalbini kırmak olmaz diyerek kızdığını
belli etmemis. Fakat olur, yapalım da diyememis. Koynundan çıkarıp bir altını
oğlanın sağdıcına uzatmıs:
“Al bunu evlâtlık, sözlerimi de iyi dinle. Oğluma söyle, iste bu parayla hem
evlensin, hem de koç alsın, altını da bana geri getirsin. Baska bana ne sual et, ne
de lâf söyle. Haydi, güle güle.”
Sağdıç, artık adamcağıza lâf söyliyememis. Söylese zaten ya acı söz isitecek veya
kovulacak, sesini çıkarmadan altını alıp oğlanın yanına gelmis.
“Arkadas babanla görüstüm. Ona yalvardım, yakardım. Gönlünü etmeye çalıstım.
Tatlı tatlı sözler söyledim para etmedi. Bana kızdı emme; acı sözde söylemedi.
Yalnız: “Al su altını, oğluma ver. Bununla hem evlensin, hem bir koç alsın, altını
da bana geri getirsin” dedi. Al su altını, senin bu. Üzülme sağdıç, her sey yoluna
girer.
Sağdıç oğlanı ne kadar teselli etmeye çalısır ise de; oğlan babasına kızarak
kahırlanmıs. Köyden çekip, çıkıp gitmis. Babası oğlanın köyden gittiğini duyduğu
halde, benim oğlum vardı, deyip, dönüp de ardına bile bakmamıs. Oğlan yolda
giderken yorulmus ve ağaçlık, gölgelik bir yere oturmus. Çok geçmeden bir
ihtiyar gelmis.
“Selâmünaleyküm evlât.”
Demis; oğlan da mukabelede bulunarak:
“Aleykümselâm.”
Deyi, yanından yer göstermis. Đhtiyar hal ve hatır sorduktan sonra oğlana:
“Oğlum bizim köy su dağın ardındadır. Buyurursan memnun olurum.”
“ Hay hay babalık.”
Dinlendikten sonra kalkmıslar. Yola koyulmuslar. Oğlan ihtiyara sık çalılığı
göstererek:
“Babalık suraya gidelim de dört olalım.”
Demis. Đhtiyar kendi kendine acaba nasıl dört olacağız, biz iki kisiyiz diye düsün
düsüne gitmisler. Çalılığa varmıslar. Biraz gezinip düzgünlerinden birer sopa
kesmisler. Yine yola koyulmuslar. Đhtiyar halen düsündüğünü çözememis.
Yarabbi biz çalılığa vardık. Dört olmadan geri döndük. Acaba bu ne demek istedi?
Biraz gittikten sonra yokusa varmıslar. Đhtiyar, oğlanla gidemeyeceğini anlıyarak,
“Oğlum sen gençsin. Çabuk gidersin. Ben ihtiyarım, ağır giderim. Seni yolundan
alıkoymayayım. Bizim köy su dağın ardınadır, sen git. Ben yavas yavas varırım.”
Demis. Oğlan buna itiraz etmis.
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1958, sayı: 104
1 Hasenat: Hayırlı, güzel isler
“Hayır, babalık, yokusta yorulursak kâh sen bana binersin, kâh ben sana binerim;
öylece yorulmadan çıkarız.”
Demis. Đhtiyar bundan bir sey anlamamıs. Birbirlerine binerek nasıl çıkacaklarına
bir türlü aklı yatmamıs. “Haydi, ben ona bindim. O beni çıkarır. Ya o bana binerse
ben onu nasıl çıkarayım” diye düsünür ve bir taraftan da konusa konusa yollarına
devam ederler.
Oğlan yolda sararan ekimleri görünce ihtiyara sorar:
“Babalık bu ekinler yindi mi, yinecek mi?”
Đhtiyar, oğlanın sorusuna cevap veremeyince:
“Bilmiyorum oğlum.”
Diye karsılık verir. Konusa konusa yine yola devam ederler. Köye yaklasırlar,
mezarlığa gelirler. Oğlan ihtiyara sorar:
“Babalık bu ölüler öldü mü, ölecek mi?”
Đhtiyar, oğlanın sorusuna cevap veremez ve:
“Bilmiyorum oğlum.”
Der, Der ama kendi kendine de müthis sinirlenir. Su oğlanın sorularına cevap
veremeyem ha, yazık bana, diye öfkelenir. Fakat oğlana bu halini belli etmez.
Konusa konusa köye girerler. Đhtiyar, oğlana misafirhaneyi gösteriverir. Kendisi
doğru evine gider. Oturur düsünmeye baslar. Kızının: “Hos geldin” demesini bile
isitemeyecek kadar dalar. Kız “Hos geldin” deyip babasını gaflet uykusundan
uyandırır. Yetiskin kız babasının bir derdi olduğunu anlar ve sorar:
“Baba neden dalgın dalgın duruyorsun? Nerdeyse hos geldin dediğimi bile
duymayacaktın”.
“Hayır, kızım hiçbir düsüncem yok. Yorgunum da ondan.”
Dediyse de kız üsteler:
“Bana sen evvelce hiç böyle değildin, Yorgun olsan bile neseli olurdun.
Diye babasını zorlar. Babası da:
“Nasıl düsünmeyeyim kızım. Yolda genç bir oğlana rasladım. Bir gölgede oturduk.
Kalktık giderken “Suraya gidelim de dört olalım” dedi. Ben bundan bir sey
anlamadım. Biraz ileriye gittik. Yokusa varınca ihtiyarlığımı düsünerek: “Sen git
oğlum. Ben ihtiyarım, seninle giremem, seni de yolundan alıkoyarım” dedim. O:
“Hayır” dedi. “Yorulduğumuz zaman sen bana binersin, ben sana binerim, öylece
yorulmadan çıkarız” dedi. Ben bunlardan bir sey anlıyamadım kızım.
Kız hemen atılarak:
“Baba bunlarda düsünecek ne var, gayet kolay bir sey. Siz orada kendinize birer
değnek kesmediniz mi?”
“Kestik kızım.”
“Đste birer değnekle dört olduğunuz yokusta da birbirinizi lâfa tutarak
yorulmadan nasıl çıktığınızı anlıyamadınız. Bir de baktınız ki kocaman yokusu
çıkmıssınız. Bu da birbirinize binme demektir.”
Đyi ya kızım. Beriye geldik. Oğlan bana sararmıs ekinleri göstererek: “Babalık bu
ekinler yindi mi, yinecek mi?” dedi. Ben anlamadığım için: “Bilmiyorum oğlum”
diye cevap verdim.
“Baba bunda o kadar düsünülecek bir sey yok ki, O sana bu ekin sahibi
kaldıracağı ekini ödünç aldı yere mi verecek yoksa ambarına atıp kısın mı
yiyecek,” demek istemis. Ödünç aldığı yere verecekse o ekin yinmistir. Ambara
atıp kısın yiyecekse o da yinecek buğdaydır.
“Yalnız bu olsa iyi ya kızım. Mezarlığın yanına geldik. Bana “Babalık bu ölüler öldü
mü, ölecek mi?” dedi. Düsündüm düsündüm bir cevap veremedim.
“Baba bunu da mı merak ettin. Hem bunu bilmiyecek ne var. Bu ölülerin hısım
akrabası olup da hayır hasenat1 yapıyorlar mı, yoksa yapmıyorlar mı? Hısım
akrabası var da
arkasından hayır yapıyorlarsa o ölü daha ölecek demektir; yapmıyorlarsa ölmüs
demektir.” Bunu söylemek istemis sana.
Đhtiyar bunların cevabını kızından isitince oğlana hayran olmus ve hemen kızına:
“Çağır gel kızım su oğlanı odadan.”
Kız oğlanı, odadan çağırıp geliyor. Đhtiyar oğlana:
“Oğlum sen nereden gelip nereye gidiyorsun? Yolda fırsat bulup soramadım.”
“Babalık ben gurbet ele nasibimi aramaya çıktım. Buluncaya kadar gideceğim.”
Đhtiyar hemen oğlana:
“Oğlum mademki sen nasibini aramaya çıktın; benim de bir yetiskin kızım var;
Allah’ın izni ile Peygamberin kavliyle kabul edersen, sana verdim.”
Oğlan da bu söze karsılık kendi kendine: Elbette bunda bir keramet vardır diye
ihtiyara:
“ Babalık kızın isteyip beni severse, ben de sözünü kabul etim.”
Diyor. Đhtiyar, oğlana, hiç masraf ettirmeden düğünü yapıveriyor. Aradan zaman
geçiyor. Oğlan kendi kendine düsünürken karısı görüyor.
“Adam ne düsünüyorsun? Söyle derdini de beraber halledelim.”
“Halledilecek sey değil karı.”
“Canım sen söyle bakalım derdini. Dünyada halledilmeyecek ne var ki?”
“Karı, bu is seninle benim halledeceğim bir sey değil emme hadi söyliyeyim.
Babam bana bir altın verdi, “Bununla evleneceksin, bir koç alacaksın, altını da
bana geri getireceksin” dedi. Evlenmesine hadi parasız evlendik. Bu altınla bir koç
alınır da bir de aynı altın geri gider mi? Zaten bir koç bir altın. Đste mesele bu.
.Olacak sey değil doğrusu.
Karısı gülerek:
“Sen hiç merak etme kocacığım. Ben o isi hallederim. Git sen altınla bir koç al.”
Adam gidiyor; bir altına bir koç alıp, geliyor. Kız koçun yününü alıyor. Bu yünle
küçük bir halı yapıyor. Halıyı bir altına güçlük çekmeden satıyor ve kocasına altını
teslim ediyor. Kocası seviyor.
“Karı, simdi bu koçla, altını babama götürmek kaldı.”
Hemen kayınpederine gidip durumu anlatıyor ve izin istiyor. Kayınpederi de:
“Oğlum, kızım senin karın oldu Artık senin emrindedir. Đstediğin yere
götürebilirsin. Allah hayırlı geçim nasip etsin.”
Diyor ve onları uğurluyor. Oğlan ve kız babalarının elini öpüp; oğlanın
memleketine gitmek üzere yola koyuluyorlar. Tam aksam yemeğindeyken
babasının evine geliyorlar. Oğlan babasına karısını tanıtıyor. Đste koç, iste altın
diye teslim ediyor. Oğlan odasına çekiliyor.
Oğlanın babası karısına:
“Söyle oğluna yarın sabaha kadar bir oğlan çocuğu meydana getirip öğle
yemeğini tarlaya getirsin.”
Diyor. Karı kocasının sinirli olduğunu bildiği için; itiraz etmeden gidip oğlana
durumu bildiriyor. Oğlan düsünmeğe baslıyor. Kız hemen müdahale ederek:
“Düsünme adam. O is kolay. Yalnız çocuk hangi tarlaya gittiğini ne bilecek.”
Diyor. Oğlanın babasına soruyorlar. O da:
“ Ben tarlaya saman saçarak giderim. Onu takip ederek gelsin.”
Diyor. Kız ertesi günü sabahleyin oğlan kıyafetine girerek; öğle yemeğini
hazırlamakta olan kaynanasının yanına varıyor.
“Nine nine ekmek hazırsa dedeme götüreyim.”
Diyor. Hazırlanan yemeği sırtlanıp doğru tarlaya varıyor. Tarlanın kenarına
varınca:
“Dede yemeği getirdim. Nereye koyayım?”
Diyor, O da:
“Koyver oraya çocuğum.”
Diyor, Kız yemeği koyuyor. Tekrar adama bağırıyor:
“Dedeee!”
“Buyur çocuğum.”
éEktiğin ekinden bir kısım biçiverecen de babama götüreceğim.”
Kızın bu sözüne oğlanın babası sinirleniyor ve çocuğa sesleniyor:
“Söyle sersem kafalı babana bugün ekilen ekin ne zaman yetisir de biçilir,” diyor.
Kızın sabrı kalmıyarak hemen karsılığını veriyor.
“Sersem olan senin oğlun değil, sensin. Hem aptal, hem namert bir kimsesin. Bir
gecede oğlan çocuğu yapıp, büyütüp ertesi güne yemek getirecek hâle gelir mi?
A beyinsiz herif…” deyip, kız geri dönüp geliyor. Oğlanın babası da yaptıklarına
pisman görünerek kızın arkasından bakakalıyor.
NAMLI KEMANKES*
Derleyen: Numan KARTAL
Bir varmıs, bir yokmus, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit
oynarken eski hamam içinde vay neler varmıs vay neler varmıs: Nice nice
bülbüller ötermis. El ele verilir, seyran edilirmis, gün ola bayram ola denir, dem
bu dem diye söylenirmis, salkım saçak bağlarda üzüm toplanır, asklar gözlerde
okunurmus. Böyle zamanlarda dağlar taslar sevinir, bayram edermis. Yusuf ile
Züleyhalar, Leyla ile Mecnunlar bile bu askların yanında sönermis. Su testisi su
yolunda kırılır, harmanda buğday savrulur, damlarda gençlerin bayramı olur,
pınar basları ask ocakları olurmus. Geceler gündüzleri, gündüzler geceleri
kovalar, ay dede âsık olanlara ısık tutar, yol gösterirmis: Đste bu zamanda nar
çatlar, dudakta al kan olurmus. Üzüm dökülür, dudaktan dökülen bal olurmus.
Tabiat senlenir, esekler çifte atar, sinekler saz çalarmıs. Sabah yaklasır horozlar
ötermis. Đmdi oturun ocak basına, dinleyin neler geldi Namlı Kemankes’in basına.
Dinleyen murada erecek, dinlemeyen tas olup gidecek.
Bir varmıs, bir yokmus ta zamanında bir peri padisahının güzel bir kızı ile ak saçlı
ak yürekli bir yaslı ninenin oğlu varmıs. Yası on sekiz, boyu selvi, gözleri elâ; adı
Namlı Kemankes; bir bakısı cihana es. Ama basında kavak yelleri eser, ask nedir
bilmezmis: Alıp basını durmadan gezermis. Bir gün geze geze gelmis bir bayram
yerine: Bakmıs bakısmıs da karsısında ne görsün… Yası on bes, adı dillerde,
gönlü bilinmedik illerde peri padisahının kızını görmüs. Kara kara gözleri varmıs,
zeytin tanesini andırırmıs. Oğul balı ağzı, kızaran yanağı göreni boyu boyuna,
huyu huyuna demis de kızla göz göze gelip derinden bir ah çekmis. Ah ile birlikte
yer yerinden oynamıs, yetmis iki dağ birden kazan gibi kaynamıs. Olan olmus,
içini atesler sarmıs. Eve gelip ihtiyar nineciğine anlatmıs. Nine nine canım nine,
git padisahın kızını bana iste demis. Ninesi sasırmıs, oğul, del mi oldun, padisah
hiç bize kız verir mi demis. Ama gönül bu, oğlan ısrar etmis, nine de
dayanamamıs, kalkmıs peri padisahına gitmis, peri padisahı nineyi hos buyur
etmis, muradın nedir diye sormus: Nine, ne diyeceğimi bilmiyorum, gönlümdekini
söylemek istiyorum demis, Tanrı’nın emri ile senin kızı benim oğlana istemeye
geldim demis. Yası on sekiz, adı Namlı Kemankes, kızına tam bir es diye de
methetmis. Padisah boynunu bükmüs diyeceğim su demis: kızım vardır, güzeldir.
Adı dillere destandır. Adına türküler yazıldı, kara zeytin gözlerine nice delikanlılar
yandı, pesine de çok kisiler takıldı, gel gelelim kimse alamadı. Garip ülke derler
bir ülke vardı oraya varıs sırrı yalnız kızım ile deniz altında yasayan bir
adamdadır. Oğlunu kızımla yola koyacağım, bilinmez bir yola salacağım, varırsa
garip ülkeye o zaman kızımı oğlunun koynuna koyacağım demis. Nine eve
gelmis, oğlumdan ayrı kalacağım düsüncesi içinde kara kara düsünürmüs. Çünkü
padisah sözlerinin sonunda gidemezse cellâtla boynunu kestiririm demisti. Đki
gözü iki çesme ferman dinlemez oğluna olanları anlatmıs. Delikanlı nine nine;
beni anlasana, ben yandım ona, giderim inan bana demis, ninesinin boynuna
sarılmıs, sapur supur gözlerinden öpüp ayrılmıs.
Kızla oğlan yola koyulmuslar. Kız gittiği yere yetmis çift pabuçla gidermis.
Delikanlı kıza yetismekte güçlük çekermis. Az gitmisler, uz gitmisler dere tepe
düz, altı ay bir güz gitmisler de bir denize varmıslar. Kız ağzını açmamıs, belinde
sakladığı kılıcını çıkarmıs, denize vurmus, deniz açılmıs, kara olmus. Kız geçmis,
delikanlı ben de geçeyim derken açılan yer su dolup deniz olmus. Delikanlı
geçememis, kıyıda kalakalmıs. Kızın gittiğine mi yansam ninemden ayrı kaldığıma
mı demis de, kendi kendine bu isin sonunda kelle vermek de var diye söylenmis.
Bu sırada deniz altından sesler gelmeye baslamıs. Oğlan denize dalmıs seslerin
geldiği yana varmıs. Bir de bakmıs ki üç kardes mal ülesirlermis. Ülesemedikleri
bir sopa, bir kalbur, bir de külâh kalmıs: Hepsi de tutturmus külâhta külâh.
Kerametin külâhta
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1966, sayı: 209
olduğunu delikanlı anlamıs. Onu almak için kafasında bir plân yapmıs. Delikanlı
onlara bana bir tas bulun diye söylemis, onlar ne yapacaksın demis. Tartısmanız
kavgaya varacak, sonunda, anladım kas göz yarılacak demis de sizi ayırmaya
karar verdim diye söylemis, delikanlı tası atmıs, üç kardes tası aramaya gitmis:
Delikanlı külâhı almıs, kalbur kayık olmus. Sopayı almıs, sopa kürek olmus.
Baslamıs kürek çekmeye, her çekiste kayık yüz adım öteye atlarmıs. Kayık
atlamıs, fırtına olup okyanuslar asmıs, varmıs altın dağına, varsa baksa ki kız
orada. Meğer garip ülkesi derler denilen yer bu altın dağının bulunduğu yermis.
Delikanlının yüzü gülmüs, gönlü senlesmis. Bir ağacın dalını tutmus asağı eğip
dalından bir ince narin çubuk kırmıs. Çubuğun çıt sesini kız duymus. Bakmıs
arkasına kimseyi görememis. Herhalde kus kondu dala, onun sesidir demis.
Varmıs arkadasının yanına, oturmus sofra basına.
Yemek yemeye baslamıslar, gelgelelim sofrada olanlara sasmıslar. Kasıklarını
kaldırmıslar, yemek sahanına daldıracakları sıra sahan sallanmıs, kenarı göçü
vermis. Kız arkadasına, arkadası kıza bakmıs ama bir sey anlıyamamıslar. Kız
delikanlıyı aklına getirmis, ama denizden geçmedi ki demis. Delikanlı külâha emir
vermis, meğerse bu emir üzerine külâh sahanı göçürmüs. Ama kız yine de
yemeği yemis. Sonra da top oynamaya gitmis. Derken kaybolmus top. Kız
sasmıs, arkadası sasmıs, seytan aldı cin götürdü denmis de kör olası top nereye
gitti diye söylenilmis. Bu sefer kız arkadası ile yüzük oyunu oynamaya baslamıs.
Ne var ki, yüzük de top gibi kara kayıplara kırısmıs. Kız eve dönmüs. Delikanlı ise
ondan önce padisah babasının yanına gelmis. Padisah vardın mı demis, delikanlı
ağzını açmamıs, aldığı top ile yüzüğü göstermis. O anda da kız gelmis. Top ile
yüzüğü padisah kızına göstermis. Kız sasırmıs, oğlanı bastan asağı süzmüs,
benim karsılığını vermis. Padisah delikanlıya dönmüs, öyleyse al kızımı demis.
Kızı delikanlıya vermisler, düğün dernek kurmuslar: Kırk gün, kırk gece sürmüs
bu düğün. Kara çadırlarda beyleri, ak çadırlarda pasaları kondurmuslar. Kırk
davul vurdurup kırk zurna çaldırmıslar. Kırk sofra kaldırıp kırk sofra
kondurmuslar. Gökten üç elma düsmüs, onlar muradına ermis. Biz gidelim kuru
oduna da çıkalım kerevetine.
NARDANĐYE HANIM*
Bir varmıs, bir yokmus. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Bir adamcağız
varmıs. Bunun bir tane, on iki on üç yaslarında, kıymetli bir kızı varmıs. Kızın
anası ölmüs. Babası “Kimi alayım, kimi alayım?”diye düsünür dururmus. Kızın
hocası:
“Kızım babana söyle beni alsın, Ben sana söyle bakarım, böyle bakarım…” demis.
Kız da gelmis eve:
“Baba, alacaksan benim hocamı al. Baskasını istemem,” demis.
Adam, “Peki,”der. Bu kadını alır.
Aradan bir zaman geçer, kadın baslar üvey kızını kıskanmaya. Ne yapsam da bu
kızdan kurtulsam? diye düsünürmüs. Bir gün, bir bayram günü imis, herkes
gezmeye gidiyormus. Kadın kocasına yalvarır:
“Bu da kızdır, gençtir; varsın gitsin, bir an eğlensin,”der. Adam da razı olur.
Kadın bunun üzerine:
“Kızım, der, sen git, ben yemeğini arkandan getiririm.”
Kız gider, kırlarda arkadaslarıyla güler, oynar… Artık iyice karnı acıkmıs, annesi
görünmüyor… Neyse, epey bir zaman sonra kadın gelir. Meğer, evde zehir gibi
tuzlu bir boğaça yapmıs. Bir testiye de su doldurmus, içine bir yılan yavrusu
koymus… Kız boğaçayı yer. Az sonra susar. Diker testiyi, buz gibi suyu kana kana
içer, yılanı da yutar, haberi yok kızcağızın…
Kızın hali değisir, gün günden karnı siser. Kadın ebelere gösterir. Kocasına der ki
bir gün:
“Ah, yahu, o gün ben senin sözünü dinlemedim, kızı kıra gezmeye gönderdim.
Herhalde birine kanmıs, gebe kalmıs …”
Adam da pek namuslu imis. Bu is pek gücüne gider. Kızını da çok severmis. Gece
uykuları kaçar. Kızını yüzlemeye, dövüp sövmeye de kıyamazmıs. Bir gün, artık
dayanamamıs, kızına:
“Haydi, seni gezmeye götüreyim,”der. Bir dağın tepesine çıkarır. Orda bir ağacın
altına otururlar.
“Kızım, yoruldun yat dizime de sana ninni söyleyeyim, uyu,”der.
Kız yatar babasının dizine. Babası ninni söylerken, söylerken, uyur. Adam o
zaman bir kamısın içine bir arı koyar, kızın basucuna asar, bırakır gider. Arı
kamıs içinde vızıldadıkça kız da babası ninni söylüyor sanırmıs… Nihayet
uykusunu iyice alır, uyanır, bir de bakar ki, bir arı basucunda vızıldıyor, babası
gitmis… Baslamıs ağlamaya:
“Ah benim halim ne olacak?” diye dövünür, karnı da büyümüs, içi lombur lombur
edermis. “Bütün bunlar üvey anamın tuzağı…” der kızcağız, ne edeceğine
sasırmıs, baslar dağdan asağı inmeye… Bir dere kenarına varır. Surada bir abdest
alayım, Allah’a sığınayım. Bakalım Allah ne gösterir,” der. Dereye gelmeye…
Derenin içinden de baska bir ses buna cevap vermis… Bir de ne görsün, ağzından
kağıs kağıs, bir yılanla yavruları çıkmasın mı?
Kızcağız hafifler, ferahlar. Ama dağ basında, yapayalnız kalmıs… Kalbi mahzun,
düsüne düsüne bir yol tutturur, gider gider…
Ortalık kararmaya baslamıs… Uzaktan bir ısık görür: “Suraya gideyim, belki beni
alırlar,” der. Varır o ısığın olduğu eve, kapıyı çalar. Açarlar. Meğer orası Kırk-
Haramiler’in evi imis. Bunu gören Haramiler:
“Kız senin burada ne isin ne? Derler. Kız da basından geçenleri anlatır.
“Ah, der, beni babam böyle böyle, dağda bıraktı. Allah rızası için, alın beni içeri,
size sığındım, bu gece misafir edin.”
* Boratav, Pertev Naili; Zaman Zaman Đçinde. Đstanbul: Adam Yayınları,1998.
Kırk Haramiler bakarlar ki, dünya güzeli gibi bir kız, yüzüne bakmaya kıyılmaz…
Kıza derler ki:
“Sen surada otur, biz bir düsünelim.”
Kırkı da bir odaya girerler, baslarlar müzakereye.
“Birimiz alsak, birimiz ister; birimiz alsak birimiz ister… Bize sığınmıs namuslu bir
kız, baska türlü de edemeyiz. En iyisi bunu kırkımız kardes edinelim,” derler.
Gelirler:
“Kız, derler, sen bizim dünya ahiret kardesimiz ol. Biz getirelim sen pisir. Otur,
keyfine bak…”
“Peki,” der kız da. Artık bunlar kardeslerini öyle severler, öyle severlermis ki,
dünyada, üstüne toz konduramazlarmıs. O da onları severmis…
Kırk-Haramilerin evinde oturmakta olsun… Biz gelelim analığa…
Ay doğmus, ayın on besi… Kadın çıkmıs ayın karsısına…
“Ayım, ayım,
Sen mi güzel ben mi güzel?
Ay da derki oradan:
“Ne sen güzel, ne ben güzel,
Đlle Nardaniye Hanım güzel.
(Kızın adı Nardaniye Hanım imis…)Bunu duyan kadın.
“Eyvah, der, kaltak ölmemis. Bu is gizli kalmaz, meydana çıkar. Simdi ben ne
yapayım?
Hemen kocasına gider. “Aman kocacığım, der, yavrucağızı nerelere bırakmıstın?
Rüyama girdi… Aç mıdır, susuz mudur? Gideyim arayayım.”
Adamcağızın da o gün, bugün, iki gözü iki çesme, kızının derdinden erimis bitmis,
dünyadan elini eteğini çekmis… Karısının bu düsüncesine içinden sevinir. Gider
kadına bıraktığı dağı gösterir.
Kadın bir sepet kiraz alır, hepsini zehirler. Takar koluna sepeti. Kocasının
gösterdiği yerden asağıya doğru yürür. Gider, gider, uzakta bir ev görür.
“Mutlaka buraya sığınmıstır,” der. Ama kendisini bir baska kıyafete sokmus: Bir
ferace giymis, bir gözü açık öteki örtülü… Yürür eve doğru… Kız da isini bitirmis,
gelir, Kiraz satıyorum, kiraz… “ diye kapının önüne. Kız da:
“Kiraz alayım da, pencerenin önünde oturayım,” der.
Hemen çıkar, yarım okka kiraz alır… Oturur pencerenin önüne, kirazlarını
yiyecek… Penceresinin yukarısında da kırk tane kus varmıs, kafeste, onlarla
eğlenirmis. Kuslar baslar: “Cik cik, cik cik cik…” diye kiraz istemeye. Bir tane ona
vereyim, bir tane ona derken sepette kiraz biter. Kıza bir tane bile kalmamıs. Kız
bir de bakar ki, kirazı yiyen kus ölüyor, yiyen ölüyor… Oturur pencerenin önüne,
kiki gözü iki çesme ağlar, kızcağız. Kuslarını pek severmis… Aksam olur,
kardesleri gelir.
“Ne ağlıyorsun kardes,” derler.
“Ah, kuslarım öldü… Kirazcı geçiyordu, kapıdan aldım, kuslara verdim. Hepsi
öldü.”
Kırk-Haramiler
“Sen sağ ol, kardes, biz sana daha güzellerini getiririz, derler. Sakın bir daha
kapıdan geçen bir seyden alma… Ya sen ölseydin?”
Ertesi gün evvelkilerden güzel kırk tane kus getirirler, kafeslere koyarlar.
Ardından bir ay geçer, yeni ay doğar. Analık çıkar ayın karsısına:
“Ayım, ayım,
Sen mi güzel, ben mi güzel? Der.
Ay da:
“Ne sen güzel, ne ben güzel,
Đlle de Nardaniye Hanım güzel,” diye cevap verir.
“Ah, kaltak kız, ölmemis…” diye, bu sefer gider kadın, bir kâğıt sakız alır. Sakızı
zehirler. Gene varır Haramilerin evinin önüne: “Sakız satarım, sakız satarım…”
diye
geçmeye. Kız kendi kendine: “ Bu yenecek sey değil ya… Alayım…” der, alır
kadından sakızı, kuslar gene baslar ötüsmeye: “Cik, cik, cik, bana, bana…” diye.
Kız der ki:
“Durun, çiğneyeyim de öyle vereyim.”
Sakızı atar ağzına, bir iki çiğnerken, düser serilir olduğu yere.
Aksam olur, kardesleri gelir bakarlar ki, kız serili yatıyor.
“Eyvah, kardesimiz ölmüs. Biz nasıl dayanalım bunun acısına. Nasıl gömelim
topraklara?” diye ağlasırlar. Bir tabut yaptırırlar. Đçine kızı koyarlar. Artık nereye
giderlerse, bu tabutu tasırlarmıs.
Bir gün bunlara bir padisahın oğlu rastgelmis… Der ki sehzade:
“Sormak ayıp olmasın ya, ben size kaç kere rastladıysam hep bir tabutla gördüm.
Bunu neden böyle tasırsınız?”
“Ah, sorma, derler Kırk-Haramiler, biz kırk tane kardesiz, bir tek bacımız vardı. O
bacımız öldü. Kıyamıyoruz toprağa gömmeye. Böyle tasıyoruz.”
Bunun üzerine Sehzade der ki:
“ Bana verir misiniz bu tabutu?”
“Veririz ama gömersin.”
Sehzade:
“Namusumun üzerine söz veriyorum ki gömmem. Ölünceye kadar kendi odamda
saklarım,” der. Kırk-Haramiler tabutu verirler.
Sehzade alır bu emaneti, odasına koyar. Ama merak da eder. Bir de açar bakar
ki, ne görsün, ne görsün, dünya güzeli bir kız. Mum gibi sararmıs, güzelliğinden
zerre kaybetmemis. Oğlan deli olur. Kızı kaldırır, köseye oturtur. O günden sonra,
kapıyı kilitler; kimseyi içeri koymazmıs. Aksamüstü odasına güle güle güle
girermis, sabahleyin ağlaya ağlaya çıkarmıs. Bir lalası varmıs oğlanın, dikkat
eder, bu oğlan gün günden sararıyor, yemiyor, içmiyor. Merak eder. Çilingirden
bir anahtar uydurur kapıya. Bir gün girer içeri. Bakar ki ayın on dördü gibi bir kız,
sapsarı, cansız yatıyor. Ama ölüye benzemiyor. Đhtiyar adam, tecrübeli ne olsa,
anlar ki bu sağdır. Orasını eller, burasını eller. Bir de bakar ki avurdunda sert bir
sey. Sokar parmağını, çıkarır, bir sakız. O saat kız: “ Hapisuuuu,
hapisuuuu…”diye aksıraraktan uyanır, gözlerini açar, bakar ki basucunda yabancı
birisi.
“Aman, burası neresi? Kardeslerim nerde? Kuslarım nede? … “ diye baslar
ağlamaya… Hemen lala kosar Beyin oğluna:
“Müjde, müjde, Sehzadem, der, senin hastan dirildi.”
Sehzade gelir bakar, kız sahiden de dirilmis ağlıyor… Artık sevincinden çılgına
döner. Hemen Kırk- Haramilere haber gönderir. Onlar da gelirler, sevinirler,
bayram ederler.
Sonra, beyoğlu ile Nardaniye Hanım kırk gün kırk gece düğün yapıp evlenirler.
Beyin oğlu kızın basından geçenleri dinler. Babasını getirtir. Adamcağız,
kederinden bir kara top olmus… Beyoğlu sorar:
“Derdin nedir, babacığım?”
“Ah, der adam, derdimi nasıl anlatayım, çaresiz dert…”
Kızını dağ basına bıraktığını anlatır.
“Niçin yaptın bu isi?” derler. O da:
“Böyle böyle, kızım gezmeye gitmisti… Bir kaza gelmis basına, namusuma
yediremedim,” der.
Kızı çağırırlar. Baba kız birbirlerinin boynuna atılırlar… Kız basından geçenleri bir
bir anlatır. Hemen giderler, analığı getirirler. Beyin önüne. Ona derler ki:
“Kırk satır mı istersin, kırk katır mı?” Kadın da:
“Kırk satır düsman basına, der. Kırk katır verin de sılama gideyim.”
O zaman, kadını kırk katırın kuyruğuna bağlarlar, kırkına bir kamçı vururlar. Üvey
ana da yaptıklarının cezasını bulur… Onlar ermis muradına, bizde erelim
muradımıza…
ODUNCU’NUN KÜÇÜK KIZI*
Derleyen: Nevzat GÖZAYDIN
Bir varmıs, bir yokmus. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir memlekette
bir padisah varmıs. Bu padisah, kendi memleketinin toprakları üstünde yasayan
en zeki insanı bulması için vezirine emir vermis.
Bir oduncunun üç kızı varmıs, aynı memlekette yasayan. Bu kızların en küçüğü
çok zeki imis. Padisah, bir sürü aramalardan sonra bulunan bu kıza, veziriyle otuz
lira ve otuz arsın kumas göndermis. Ama vezir hem paranın, hem de kumasın
yarısını kendine alıkoymus, geriye kalan yarı para ile kuması kıza götürmüs. Kız
hediyeleri alınca “benim de bir haberim var padisaha; aynen nakledin” diyerek
sunları söylemis:
“Babam taktaklara, annem vakvaklara gitti. Büyük ablam çirkini güzel etmeye,
küçük ablam bir’i iki yapmaya gitti. Ben de bas asağı bas yukarı yapıyorum.
Padisahım ne Đslâm’dır, ne gâvur.
Vezir bu cevabı padisaha nakledince, padisah meseleyi çözmüs ve hırsızlık yaptığı
için vezirini öldürtüyor. Meğer kızın dediklerinin manası suymus: Babam odun
kesmeye, annem ördek gütmeye, büyük ablam gelin hazırlamaya, küçük ablam
doğum yaptırmaya gittiler. Ben de fasulya pisiriyorum. Bana gönderdiğin
hediyeler ne senin sanına uygun, ne de bana yeter…
Padisah baska bir veziriyle haber gönderip kızların babasını, oduncuyu çağırmıs.
Oduncu gelince, ona: “Senin kızlarına talibim ama kız oğlan kız altı aylık gebe
olarak isterim.” Demis. Oduncu eve dönünce olup biteni anlatmıs, kızlarına.
Küçük kız “sen hiç üzülme, babacığım. Ben bilirim yapacağımı” diyerek hemen
ablalarının karınlarını minderlerle filan kabartmıs. Büyük ablasına: “Padisah sana,
gebe misin? diye sorunca, “evet, canım da eksi istiyor zaten” de! Küçük ablasına:
“Padisah sana sorarsa “evet, ben de gebeyim; canım da baklava istiyor hep.” de,
emi! Aman unutmayın söyleyeceklerinizi. Benimkini de bana bırakın., demis.
Hep beraber padisahın huzuruna varınca iki büyük kız küçük kardeslerinin
öğrettiği sekilde padisaha cevap vermisler. Sıra en küçük kıza gelince, kız
hemen: “ben balmumundan sis, tereyağından kebap isterim” demis. Padisah bu
cevaba sasırmıs ve “böyle sey asla olmaz” demis. Bunun üzerine kız: “A efendim.
Hem kız oğlan kız, hem de altı aylık gebe insan olur mu?” demis. Padisah bu
cevaptan çok memnun olmus ve büyük kızı köydeki eksiciye ortanca kızı
baklavacıya vermis, küçük kızı da kendisi almıs. Büyük bir düğün yapmıs,
gerdeğe girmis. Ertesi gün, artık karısı olan küçük kıza kırk tane anahtar vermis
ve saraydaki otuz dokuz odayı açabileceğini, ama kırkıncı odayı asla açmamasını
tembih etmis. Günlerden bir gün, kız da merak edip kırkıncı odayı açmıs. Açmıs
bakmıs ki, iki pencereli bombos bir oda. Pencereden baktığında, asağıda deniz
kıyısında iki sandalcının birbirlerini balta ve satırla durmadan kesmekte
olduklarını görmüs. Biri “bana olan iki bin lira borcunu ver”; öteki “almadım ki,
vereyim” der dururlarmıs. Bunlar tam yedi senedir birbirlerini hep böyle kesip
dururlarmıs, çünkü büyülü imisler. Kız, bu olup biteni anlar anlamaz hemen
camdan bir dolap yaptırarak içine iki bin lira koymus ve odanın penceresinden
asağıya sandalcıya sarkıtarak “camı kırmadan bu parayı al, senin olsun” demis.
Sandalcı “nasıl alayım, camı kırmadan” deyince, kız “sen de parayı su tarihte
gördüğün rüyada ona vermistin. Simdi nasıl istersin?” demis. Bunun üzerine sihir
bozulmus. Adamlar uyanmıslar ve oradan çekip gitmisler.
Meğer padisahın canı sıkıldıkça ve eğlenip zevklenmek istedikçe daima bu odaya
gelir, o sandalcıların kavgasını gülerek seyredermis. Yine bir gün odaya
geldiğinde, bakmıs ki kimsecikler yok. Hemen karısının odayı açtığını anlamıs.
Çok kızmıs ve karısına kendisini öldüreceğini, hazırlık yapmasını söylemis. Kız da
birlikte yedikleri son yemekte padisaha ilaçlı bir serbet içirmis, onu uyutmus. Bir
sandalla ıssız bir adaya padisahı götürmüs. Ayılması
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1970, sayı: 241
için baska bir serbet hazırlamıs, içirmis. Padisah serbeti içinde hemen uyanmıs.
Kız da ona “Simdi ben kuvvetli oldum. Söyle bakalım, seni tekrar makamına
götüreyim mi, yoksa burada kurda kusa yemi olursun? Demis. Bunun üzerine
padisah yaptığı hataları kabul etmis ve: “Akıllı olmak sencileyin, deli olmak
bencileyin; var beni sarayıma götür” demis. Kız da sandalla tekrar saraya
dönmüs, padisahla beraber.
Onlar ermis muradına biz çıkalım kerevetine…
ÖKSÜZ KIZ*
Bir varmıs bir yokmus, bir baba, bir anne bir de kızları varmıs. Bir gün anne
ölmüs, yerine analık gelmis. Her gün bir kızı yazıya göndermis. Eline de bir dilim
arpa ekmeği verirmis. Çocuk ağlaya ağlaya gidermis, ne arpa ekmeğini
yiyebilirmis ne de yutabilirmis. Bir gün yazıya götürdüğü inek dile geliyor, diyor
ki:
“O ekmeği getir ben yiyeyim. Sen gel benim kulağıma gir, orada güzel yemekler
var, onları ye.”
O günden sonra, kız arpa ekmeğini ineğe veriyor, kendiside ineğin kulağına girip
güzel yemekler yiyor. Bu analığında bir kızı oluyor. Analık bakıyor, üvey kızı
günden güne sismanlıyor, güzellesiyor, kendi kızına yumurtalar içirtip tereyağlar
yedirdiği halde üvey kızı gibi olmuyor. Bunun için bir gün de kendi kızını yazıya
gönderiyor. Ona da bir dilim arpa ekmeği veriyor. Üvey kızı evde alıkoyuyor. Kız
gidiyor, yazıya, acıkıyor. Arpa ekmeğini yiyor, emmek boğazında kalıyor, gözleri
yasarıyor. Analığın üvey kıza neler ettiğini bildiği için inek hiç sesini çıkartmıyor.
Kız eve geliyor, diyor ki:
“Anne anne, beni daha gönderme, ben o ekmeği yiyemiyorum. Gene o kızı
gönder, ben az kalsın ölüyordum.”
Ertesi gün analık üvey kıza biraz pamukla bir iğ veriyor, diyor ki:
“Bugün bunu eğir, makara ipliği gibi yap.”
Kız alıp geliyor, pamukla iğe bakıp ağlıyor, inek soruyor:
“O ne, neden ağlıyorsun?”
“Analığım dedi ki, bunu makara ipliği gibi eğir.”
“Getir o pamuğu, ben yiyeyim, sen de yanımda otur sar.”
Kız pamuğu ineğe veriyor, inek pamuğu yutuyor. Kulağından incecik makara
ipliği gibi çıkartıyor. Kız da sarıyor. Đpliği eve götürüyor, bu kız artık hepsinin
diline düsüyor, Bu kız böyle güzel ip eğiriyor diye. Analık kızına diyor ki:
“Bak kızım, o nasıl herkesin gözüne giriyor, bugün de sen al pamuğu götür eğir.”
Kız pamuğu alıp gidiyor, kalın kalın eğiriyor. Tabi hiç pamuk iğde eğirilir mi? Eve
geliyor, annesine diyor ki:
“Anne ben eğiremedim?”
“Sen yapamamıssın, bak o kız inek otarıyor, hem sismanlıyor, hem de pamuk
eğiriyor.”
Analık inekten süpheleniyor, kocasına diyor ki:
“Bu ineği keselim.”
“Nasıl keselim, biz onun sütünü içiyoruz, yoğurdunu yağını yiyoruz.”
“Yok keseceksin.”
Kadın sonunda kocasını kandırıyor. Đneği kesmeğe karar veriyorlar. Bu öksüz kız
gidip ineğin yanına oturuyor, ağlıyor. Đnek soruyor.
“Neden ağlıyorsun.”
* Günay, Umay. Elazığ Masalları. Erzurum: Atatürk Üniversitesi Yayınları, 1975.
“Seni kesecekler, ben ne yapacağım?”
“Beni kestikleri zaman, ben etimi onlara haram edeceğim, onlar yiyemeyecekler,
onlara acı gelecek. Sana da seker gibi gelecek, sen ye. Kemiklerimi de bir beyaz
patiskaya sar, benim yemliğimin altına koy.”
Đneği getirip kesiyorlar, eti bunlara acı geliyor, yiyemiyorlar. Kıza etler seker gibi
geliyor, o yiyor. Kemikleri toplayıp beyaz patiskaya sarıyor, yemliğin altına
gömüyor. Aradan bir iki ay geçiyor. Bir padisah evleniyormus, bunlar da davetiye
kâğıdı geliyor. Analık kendi kızını beziyor, düğüne gitmeden evvel üvey kızına da
diyor ki:
“Bu kazanın içini biz gelene kadar gözyası ile dolduracaksın.”
“Ben bunu nasıl gözyasıyla doldurayım?”
“Dolduracaksın iste.”
Bir teneke buğdayla bir teneke mercimeği karıstırıyor, kıza diyor ki:
“Bunları tek tek ayıracaksın. Biz iki güne kadar geleceğiz, sen hem bunları ayıkla,
hem de kazanı göz yasınla doldur.”
Onlar gidiyorlar, bu kız da oturup ağlıyor. Ne kadar ağlasın ki kazan dolsun. O
taraftan da bir tuzcu geçiyormus, ağlama sesini duyunca, soruyor:
“Ne ağlıyorsun kızım?”
“Analığım dedi ki, sen bunu gözyasınla dolduracaksın.”
“Al kızım, al bir ölçek tuz iki teneke de su koy, iste sana göz yası. Göz yası da
tuzlu.”
Neyse gözyası oluyor, oturuyor mercimeklerle buğdayları ayıklıyor. Kapıdan
kalbur satan gurbetler geçiyor, bundan ekmek istiyorlar, bu da veriyor, diyor ki:
“Analığım bunları ayıkla dedi, ayıkladım ama bitmiyor.”
“Getir sana eliyelim.”
Eliyor hep buğdaylar altına iniyor, mercimekler üste kalıyor, kızın aklına ineğin
kemikleri geliyor. Yemliğe gidip kemiklere bakıyor, orada altın islemeli elbiseler,
atlar, ne arasan var. Kız hemen giyinip ata biniyor doğru düğüne gidiyor. Orada
bakıyor analığı ile bacısı ayakkabılığın içinde oturuyorlar. Bu gidince herkes bunu
padisahın kızı zannediyor, bunu karsılayıp oturtuyorlar. Biraz oturuyor, bakıyor
analığı ile bacısının dönme zamanı hemen onlardan önce kalkıyor. Yolda gelirken
aceleden ayakkabısı çesmeye düsüyor. Bu eve geliyor, üstündekileri çıkarıp
saklıyor. Analığı da eve geliyor, bu soruyor:
“Nasıl abla düğün keyifli miydi?”
“Ya çok keyifliydi hele görseydin bir de padisahın kızı geldi, karsıladılar, o kadar
kıymet verdiler ki, düğün çok güzeldi, o kız da çok güzeldi.”
Analık kendi üveyi olduğunu bilmiyor. Padisahın oğlu atını çesmeye götürüyor,
orada kızın ayakkabısını buluyor. Diyor ki:
“Bu ayakkabı kimin ayağına olursa ben onu alacağım.”
Her tarafı gezdiriyorlar, kiminin ayağına küçük geliyor, kiminin ayağına büyük
geliyor. O kızın ayağına tam geliyor. Analığı az kalıyor patlaya. Düğün yapıyorlar,
kızı bindirip götürüyorlar. Yiyor içiyor, muradına geçiyor.
PERĐ KIZI*
Bir varmıs, bir yokmus. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir köylü kadını
varmıs. Her gün bu kadının evinin önünden geçen bir delikanlı, kadının sokağa bir
tas süt döktüğünü görür, merak edermis.
Delikanlı bir gün gene oradan geçerken köylü kadının koca bir tas süt döktüğünü
gürünce, dayanamamıs seslenmis:
“Nedir o döktüğün?”
Kadın kapıdan içeri giriyormus. Delikanlının yüzüne bakmadan cevap vermis:
“Ne olacak, kızımın elinin kiri…”
Bu cevap karsısında hayrete düsen delikanlı, yere eğilip çukurda birikmis olan
sütleri iyice muayene etmis. Bunun temiz sütten baska bir sey olmadığını
görmüs. Kalkıp kosa kosa eve gitmis. Annesine:
“Aman anne, demis, suracıkta bir köylü kadını oturuyor. Oradan her geçisimde
taslarla süt dökerdi. Bugün merak edip sordum. «Kızımın elinin kiri» dedi. Baktım
gayet temiz süt. Elinin kiri böyle olursa, kız kim bilir ne kadar güzeldir…”
Annesi demis ki:
“Hiç böyle sey olur mu be oğlum?”
Delikanlı ısrar etmis:
“Yalan söylemek âdetim değildir anne. Bunu sende bilirsin. Evet, gördüğüm sey
hakikaten süttü.”
O vakit kadın:
“Peki, demis, bundan bize ne?”
Oğlan hemen cevap vermis:
“Ne var olur mu anneciğim? Sen bana geçenlerde, evlenme zamanın geldi, artık
evlendirelim de yuvanı bil, çoluk çocuk sahibi olmak en büyük mutluluktur,
dememis miydin? Đste simdi sırası. Bu kadının kızını bana iste!”
Meğer köylü kadını o zaman hiç evlenmediği için, kızı falan yokmus. Saka olsun
diye delikanlıya öyle söylemismis.
Delikanlının annesi, kızı görmek için köylü kadının evine gitmis. Köylü kadın hiç
belli etmeden:
“Kızım hasta,” demis, simdi yatıyor. Onu görmenize ne lüzum var? Hem çok
güzel, hem de hamarattır. Görmeden alırsanız alırsınız, yoksa kızımı göstermem!
Oğlanın annesi, kızın hastalığına inanmıs, elinin kiri süt gibi beyaz olan kız elbette
güzeldir, diye düsünerek kadınla sözü kesmisler. Evine dönmüs. Vakit
geçirmeden düğün hazırlıklarına baslanmıs. Hazırlık çabuk bitmis. Düğün günü
kızı almak üzere gelin arabasını köylü kadının evine göndermisler.
Köylü kadın gelin arabasını görünce, etekleri tutusmus. Simdi ne yapacak? Gelin
diye arabaya kimi bindirecek.
Böyle düsünüp dururken aklına bir çare gelmis. Hemen mutfağa girerek bir
kazana un doldurmus. Unu su ile karıstırarak hamur yapmıs. Hamuru insan
sekline sokup kurusun diye bırakmıs. Ellerini iyice temizledikten sonra
hazırlanmak için yukarı çıkmıs. Köylü kadın iyice hazırlanıp asağıya indiği zaman
hamurdan insanın da adamakıllı kuruduğunu görmüs. Onu alıp odanın birine
götürmüs. Gelin elbisesini üzerine giydirip telleri basına takmıs. Hamur gelinin,
hakiki bir geline tamamen benzediğini görünce, onunla beraber, kapının önünde
duran gelin arabasına binmis. Araba hemen yola çıkmıs. Araba gidiyor, köylü
kadın da düsünüyormus. Düğün evine varınca damadın koluna gelin diye kimi
verecek? Çaresiz bu defa isin aslı meydana çıkacak, kendisi de herkese rezil
olacak…
* TEZEL, Naki; Türk Masalları I, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1990.
Köylü kadın kendi kendine böyle düsünürken araba da büyük bir gölün
kenarından gidiyormus. Gölün hem büyük, hem de derin olduğunu görünce,
aklına bir çare gelmis.
Hamur gelinin üzerinden elbiseleri çıkarıp arabacıya belli etmeden onu göle
atmıs. Hemen arkasından da:
“Eyvahlar olsun, kızım göle düstü!” diye bağırmıs.
Araba durmus. Adamlar köylü kadının basına toplanmıslar. O durmadan ağlıyor,
sızlıyormus. «Gelin göle düstü» diye düğün evine haber göndermisler.
Bu fena haber karsısında çok üzülen delikanlı, arkadaslarıyla beraber gölün
yanına gelmis. Ağaçlardan bir tane sal yapmıslar. Balıkçıların ağlarını alıp göle
açılarak ağları derinlere bırakmıslar.
O sırada gölün dibinde üç peri kızı top oynuyormus. Yukarıdan doğru balık
ağlarının indiğini görünce:
“Acaba dünya nasıl yer ki,” demisler. “Su ağlara balık yerine biz takılsak, yukarı
çıkar mıyız?”
Onlar böyle konusurlarken, ağlar da bunlara doğru iyice yaklasmıs.
Perilerin en küçüğü:
“Ben bu ağlardan birine tutunup dünyaya çıkacağım,” demis. “Haydi hosçakalın.”
Küçük peri, en yakındaki balık ağını iyice yakalamıs. Yukarıdakiler bir ağırlık
hissederek ağları çekmisler. Suyun üstüne ayın on dördü gibi bir kız çıkınca,
köylü kadın bağırmıs.
“Đste kızım çıktı!”
Kızı alıp arabaya bindirmisler. Köylü kadın ona hemen gelin elbiselerini giydirmis,
tellerini, duvağını takmıs. Gölden çıkan bu kızın, kendisini büyük bir felaketten
kurtardığını düsünerek ferahlamıs. Araba yeniden yoluna devam ederek düğün
evine gelmis. Gelini karsılamıslar. Kırk gün, kırk gece süren bir düğünden sonra
peri kızı ile oğlan evlenmisler.
Delikanlı, esine her gün «Köylü kızı» diye takılırmıs. Onu adıyla değil, «Köylü
kızı» diye çağırdığından, peri kızı kocasına gücenmis. Delikanlı ne isterse
yapmaya, fakat bir tek kelime bile konusmamaya baslamıs. Oğlan bakmıs ki,
olacak gibi değil, karısı hiç konusmuyor. Ne yapsın da onu konustursun? Bir gün
ona sakadan:
“Seni bir odaya kapatırım,” demis.
Peri kızı o vakit konusmus:
“Kapatırsan kapat, demis, basa gelen çekilir.”
Delikanlı kızmıs; tutup karısını bir odaya kapatmıs. O günden sonra evin islerini
delikanlının büyük ablası görmeye baslamıs.
Abla bir gün demis ki:
“Köylü kızı acaba ne yapıyor? Gidip bakayım.”
Gidip odanın anahtar deliğinden kızı gözetlemeye baslamıs. Peri kızı o sırada bir
yer minderine oturarak:
“Atesim yan!” demis.
Odanın içinde bir tıkırtı olmus, nar gibi kömür dolu bir mangal kendi kendine
gelerek peri kızının önünde durmus.
Delikanlının ablası, içerde olanları hayretle seyrederken, peri kızı:
“Yağım gel!” diye seslenmis.
Bu defa da içinde yağ bulunan bir tava kendi kendine gelip atesin üzerine
oturmus. Biraz sonra yağ, atesin üzerinde cızırdamaya baslamıs. Peri kızı, iki elini
birden tavanın içine sokarak:
“On parmağım, balık ol da pis,” diye seslenmis.
Tavanın içinde on balık pismeye baslamıs. Balıklar pistikten sonra, peri kızı
bunları bir tabağa koyarak öğle yemeğinde yemesi için kocasına göndermis.
Oğlanın ablası, peri kızının
yaptıklarını kıskanmıs. Kendi kendine, «onun yaptığını ben de yaparım», diyerek
mutfağa gitmis:
“Atesim yan!” demis.
Fakat ne gelen var, ne giden. Kalkıp atesi yakmıs. Mangalı önüne getirmis. Bu is
bitince:
“Yağım gel!” diye seslenmis.
Gene gelen giden yok. Yerinden kalkıp bir tavaya yağ koyarak almıs, mangalın
üzerine oturtmus. Bu sefer:
“On parmağım balık, kardesimin ağzına layık!” diyerek parmaklarını tavadaki
kızgın yağa batırmıs. Parmakları yanınca, bağıra bağıra mutfaktan dısarı fırlamıs.
Ev halkı bunun basına toplanmıslar. O da köylü kızının yaptıklarını aynen yapmak
istediğini, fakat ellerinin yandığını anlatmıs. Ablasının parmaklarının yanmasına
çok üzülen delikanlı, bu sefer de ev islerinin idaresini ortanca ablasına bırakmıs.
Peri kızı, bir gün bahçedeki kuyudan su çekiyormus. Oğlanın ablası da
pencereden onu seyrediyormus. Kız, elinden kovayı kaçırmıs. Fakat hiç
telaslanmamıs. Saçından bir tel kopararak kuyuya uzatmıs. Saç uzamıs, uzamıs,
kuyunun dibine inmis. Sonra peri kızı çekmeye baslamıs. Kova yukarıya çıkmıs.
Oğlanın ortanca ablası, peri kızının yaptıklarını kıskanmıs. Kendi kendine, «bunu
ben de yaparım», diyerek bahçeye inmis. Kuyunun basına giderek kovayı
bırakmıs. Sonra onu yukarıya çıkarmak için saçından bir tel koparıp kuyuya
uzatmıs. Fakat saçı uzamamıs. Bu sefer basını kuyunun içine sokup saçlarını
sarkıtmıs. Kuyunun dibine değsin diye iyice uzanmıs. Ayağı yerden kalkmıs,
kendini tutamayarak kuyuya yuvarlanmıs, boğulmus.
Ortanca ablasının da basına bu felaket gelince, oğlan, karısının yanına giderek:
“Senin yüzünden büyük ablamın parmakları yandı,” demis. “Bu sefer de ortanca
ablam boğuldu. Nedir bu yaptığın? Konusacaksan konus, yoksa seni hiçbir yere
çıkarmam!”
Peri kızı konusmus:
“Sen bilirsin!” demis.
Delikanlı, karısının ağzından baska söz çıkmayınca, yanından ayrılmıs. Fakat ona
kızgınlığı da artıyormus. Bu defa çaresiz olarak evin isleri delikanlının küçük
ablasına kalmıs.
Bir gün evde ekmek bitmis. Küçük abla kendi kendine:
“Ne yapsak, ekmeği nasıl yetistirsek?” diye söylenerek dolasıyormus. Peri kızı
evde ekmeğin bittiğini onun sözlerinden anlamıs. Hemen kollarını sıvamıs:
“Fırın, gel!” diye seslenmis.
Bir patırtı, bir gürültüden sonra odanın ortasında kocaman bir fırın meydana
çıkmıs. Delikanlının küçük ablası gürültüyü duyunca, ne oluyor, diye merak edip
peri kızını gözetlemeye baslamıs.
Peri kızı, bu sefer:
“Atesim yan!” demis.
Çok geçmeden fırının gürül gürül yandığı görülmüs. Peri kızı atese söyle bir
baktıktan sonra:
“Hamur teknesi buraya gel!” diye seslenmis.
Bir tıkırtı olmus. Koca bir hamur teknesi fırının yanına gelip durmus. Peri kızı
hemen soyunarak fırının içine girmis. Saçlarını süpürge gibi yaparak külleri bir
tarafa, atesi bir tarafa çekip fırından çıkmıs. Tekneden hamur alıp ekmek yaparak
fırına koymus. Böylece bir tekne hamurdan pek çok ekmek yapmıs. Ekmekleri
olduğu gibi kocasına göndermis.
Anahtar deliğinden peri kızının yaptıklarını gören küçük abla, onu çok kıskanmıs.
Kendi kendine demis ki:
“Kardesim bu ekmekleri simdi bunun yaratıverdiğini öğrenirse, her seyi unutur.
Onunla barısır. Hâlbuki her sey kendiliğinden oldu. Ben de onun gibi
yapabilirim…”
Doğru mutfağa kosarak:
“Fırınım yan, hamurum yuğrul!” diye seslenmis.
Fakat ne fırın yanmıs, ne de hamur yuğurulmus. Gidip fırını yakmıs. Tekneye su
koyup hamur yuğurmus. Sonra atesle külü saçlarıyla süpürüp ayırmak için fırına
girmis. Girer girmez de yanmıs, kömür olmus.
Küçük ablasını da kaybeden delikanlının kederi artmıs. Onun da karısının
yüzünden öldüğünü zanneden delikanlı, hemen peri kızının yanına giderek demis
ki:
“Sen benim ablalarımın ölümüne sebep oluyorsun, onlardan ne istiyorsun ki?”
Delikanlı, ablalarının kıskançlık yüzünden böyle felaketlere uğradıklarını
bilmiyormus. Peri kızının cevap vermediğini görünce, oradan ayrılmıs, sokağa
çıkmıs.
Peri kızı, kocası gittikten sonra seslenmis:
“Yağ küpü, bal küpü, buraya gelin!”
Đki küçük küp, tıkır tıkır peri kızının önüne gelmisler. Kız demis ki:
“Benim küçük küplerim, simdi çarsıya gideceksiniz, yağcıdan yağ, balcıdan bal
dolup kardes kardes geleceksiniz! haydi güle güle…”
Đki küçük küp, tıkır tıkır odadan çıkmıslar. Açık olan sokak kapısından da çıkarak
yola koyulmuslar. Önden giden delikanlıya yetisip onun yanından geçmisler.
Delikanlı, iki küçük küpün insan gibi yürüdüklerini görünce, sasırmıs, merak
ederek peslerine düsmüs.
Küpler gitmis, bu gitmis, küpler gitmis, bu gitmis. Nihayet çarsıda bir dükkânın
önünde durmuslar. Yağcı, küplerden birine yağ koymus. Bunlar diğer bir
dükkâna, balcıya gitmisler. Bu isler bitince, küpler geriye dönüp yola
koyulmuslar. Delikanlı da arkalarından… Küpler tıkır tıkır yürüyerek eve gelmisler.
Kapıdan içeri girerlerken, yağ küpü, bal küpüne çarparak onun ağzını kırmıs.
Buna canı sıkılan bal küpü, ağlamaya baslamıs.
“Yaptığını beğendin mi, demis, hanımıma söyleyeyim de o da senin ağzını
kırsın…”
Yağ küpü demis ki:
“Kardesim, bir kaza oldu. Hanım eline sopayı alırsa, ben ona «Ay baban, Günes
annen, Yıldız kardeslerinin bası için vurma!» derim, o da bana dokunmaz.”
Gene tıkır tıkır yürüyerek kızın oturduğu odanın kapısının önüne gelmisler.
Delikanlı da bunların pesinden yarılmıyormus. Bal küpü içeriye girmis, ağlayarak:
“Hanımım,” demis, “bu benim dudağımı yardı.”
Peri kızı, oradan bir sopa bulup yağ küpünün üzerine yürümüs. Tam vuracağı
sırada, yağ küpü yalvarmaya baslamıs:
“Peri kızı, beni dövme! Ay baban, Günes annen, Yıldız kardeslerinin bası için
dövme, bir kaza oldu…”
Peri kızı bu sözler karsısında sopayı elinden atmıs. Delikanlı da o anda içeriye
girerek:
“Ay baban, Günes annen, Yıldız kardeslerinin hatırı için konus!” demis.
O zaman peri kızının dili iyice açılmıs. Kocasına cevap vermis:
“Sen bana nerden geldiğimi, kim olduğumu sordun mu? «Köylü kızı» diye alay
ettin. Köylü kızı bile olsam, alay mı etmen lazımdı? Sen bana hiçbir sey
sormadığın için, ben de sana darıldım, konusmadım.”
Delikanlı:
“Hakkın var, demis, kabahatli olan her zaman cezasını çeker. Ben bugüne kadar
cezamı çektim. Artık her sey düzeldi. Söyle bakalım simdi, kimsin, nereden
geldin?”
Peri kızı anlatmaya baslamıs:
“Biz üç peri kardesiz. Bir gün gölün dibinde top oynuyorduk. Yukardan doğru
balık ağları inmeye basladı. Bu ağlara takılıp da yukarı çıksak, acaba dünya güzel
midir, dedik. Ben ablalarımdan ayrılarak ağlara tutunup yukarıya çıktım. Bir kadın
«Đste kızım çıktı» diye bağırdı. Beni alıp buraya getirdiniz. Düğün yapıp benimle
evlendin. Sonra da «Köylü kızı» diye alay etmek istedin! Ben de sana gücendim,
bir daha konusmadım. Üstelik beni haksız yere odaya kapadın!
Karı koca barısmıslar. O günden sonra birlikte mutlu yasamıslar. Onlar ermis
muradına, darısı sizin basınıza.
REYHAN GÜZELĐ ĐLE PADĐSAH OĞLU*
Derleyen: Nebahat ÇETĐN
Varmıs, yokmus. Allah’ın kulu çokmus. Çok söylemesi günah, söyleneni
dinlememek çok ayıpmıs.
Vaktin birinde bir memlekette padisahla, bir çoban yasarmıs. Padisahın sarayı,
bağları, bahçeleri, hizmetçileri ve koca bir ordu askeri varmıs; bir tane de oğlu.
Çobanın da bir sürü davarı, bir tane de dünya güzeli kızı varmıs. Bu kız her sabah
babasının ekmeğini çıkına koyup, babasını sürüsünün basına yolcu ettikten sonra,
kapının önüne ektiği reyhanlarını sularmıs.
Bir sabah padisahın oğlu atını pınardan sulamaya götürmüs. Padisah oğlu bu,
kendi atından güzel, atı kendinden. Çobanın kapısı önüne geldiği zaman çoban
kızını görmüs. Çok beğenmis. Kendi kendine: “Dur bu kıza lâf atayım” demis.
Kızın hizasına gelince:
“Çoban kızı, çoban kızı, sen mi güzelsin, reyhanların mı?” demis. Kız cevap
vermemis. Padisah oğlu yoluna devam etmis ama bu kızı mutlaka
konusturacağım, demis kendi kendine.
Ertesi sabah padisah oğlu en güzel elbiselerini giymis. Kız da reyhanlarını
suluyormus. Padisah oğlu atının geminden tutmus karsıdan görünmüs. Kız
bakmıs padisah oğlu. Bugün dal gibi. Ayağında ipekli bir salvar, sırtında beyaz
patiska gömlek, ayağında nakıslı çorap, ayağında güzel iskarpinleri, belinde eğeli
kusak, saatin kösteği göbeğin üstüne düsmüs, bir yanı serhos, bir yanı terpus1
Gelin kız âsık olmus padisah oğluna. Ama gene de kendi kendine : “Ben bununla
konusmayacağım”, demis. Padisah oğlu çobanın kapısına gelince çoban kızına:
“Çoban kızı, demis sen mi güzel, reyhanların mı?”
Kız gene cevap vermemis. Sehzade atını sulayıp dönmüs. Ertesi sabah gene
gitmis atının geminden tutup, çoban kızına:
“Çoban kızı demis, sen mi güzel, reyhanların mı?” Kız cevap vermemis.
Padisah oğlu içinden : “Ben sana bir oyun oynayayım ki, göresin” Demis.
Sabah olunca bir sandık almıs. Đçine incik, boncuk doldurmus. Sabah çoban
kızının kapısına gelmis:
“Çerçi! Çerçi!” diye bağırmıs. Mahallenin kızları kosmuslar. Kimi küpe, bilezik,
kimi renkli iplikler almıslar. Çoban kızı da iki tane bilezik almıs. Sıra parayı
vermeye gelince. Çerçi, yani padisah oğlu:
“Ben parayla satmam,” demis. Su güzel kız bir öpüs verirse her seyi size veririm.
Çoban kızını göstermis. Çoban kızı bu lâfları isitince aldıklarını indirmis. Ama
mahallenin kızları:
“Ne olur ki. Đki gözümüz kör olsun kimseye demeyeceğiz. Hem bu çerçi simdi
gidecek daha da gelmez. Haydi, haydi bizi kırma,” demisler. Kızı kandırmıslar.
Çerçi kızı yanağından öpmüs. Her seyleri de orada bırakıp gitmis. Kızlar
bölüsmüsler sandıktakileri. Ertesi sabah çoban kızı yine reyhanlarını sularken
padisah oğlu görünmüs. Atının gemini tutarak, salına salına gelmis. Çoban kızına:
“Çoban kızı, demis Sen mi güzelsin, reyhanların mı?”
Çoban kızı ses etmemis. Padisah oğlu:
“Hiç de konusma, dün seni öptüm mü, öpmedim mi?” demis. Çoban kızının aklı
tepesinden uçmus. Đçinde kızmıs kızmıs… Kendi kendine:
“Padisah oğlu” demis… Yaptığını yanına komam. Bekle de gör, demis. Aksam
babası eve gelince:
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1968, sayı: 225
1 Kılık kıyafetteki zenginlik ve güzelliği anlatırken, kuvvetlendirmek için kullanılan
bir tekerleme
“Baba” demis. Bir koç kes, postunu bana ver demis. Babası bir koç kesmis, etini
yemisler, postunu da kızı almıs. Sabahleyin babası davara gitmis. Kız reyhanları
sulamamıs. Padisah oğlu bosuna geçmis oradan.
Aksama doğru çoban kızı posta incik, boncuk ve yüzük bağlamıs. Posttaki her
tüye bir sey bağlamıs. Postu kaldırınca sangur, sungur sesler çıkarmıs. Aksam ne
etmis, ne etmemisse saraya girmis. Padisah oğlunun odasına gitmis. Karyolanın
altına girmis, postu sırtına örtmüs beklemis. Padisah oğlu odaya gelip yatağına
girmis. Gece yarısına doğru çoban kızı postu titreterek, sangur sungur sesler
çıkarak çıkmıs:
“Uyan padisah oğlu,” demis. Ben Azrailim, canını almaya geldim.
Padisah oğlu:
“Ne olur kıyma,” demis. Yalvarmıs. Çoban kızı iki patlıcan çıkarmıs:
“Öyleyse” demis, bu patlıcanları burnunun deliklerine sokacağım. Yalnız sen
hastayım diyeceksin. Yorganını burnunun üstüne kadar çekeceksin. Bir tek gözün
görünecek, demis. Padisah oğlu kabul etmis. Kız gitmis. Sabahleyin sarayı bir
telâs almıs. Padisah oğlunun hastalığına hiçbir doktor, hiç hacı hoca çare
bulamamıs. Bir gün çoban kızı erkek kıyafetine bürünüp saraya gelmis.
Doktorum, demis. Padisah oğlunun yanına çıkarmıslar. Odadakileri dısarı
çıkarmıs. Yorganı çekmis. Padisah oğlunun burun deliklerindeki patlıcanları çekip
çıkarmıs. Sonra da:
“Ya! Padisah oğlu. Sen beni öptünse, bende senin burnuna patlıcanları soktum
ya!,” demis. Padisah oğlu anlamıs her seyi.
“Çoban kızı,” demis. Vaktine hazır ol seni öldüreceğim. Kız gitmis. Birkaç gün
sonra Padisahla Sultan Hanım çoban kızını oğullarına istemeye gelmisler. Çobanı
bir korku, bir heyecan almıs. Kızına:
“Kızım, ne edek ki,” demis? Çoban kızı:
“Ver baba,” demis. Kaderimizde ne varsa göreceğiz.
Çoban kızını padisah oğluna vermisler. Hazırlıklar yapılmıs. Kızın elbiseleri terziye
verilmis, Padisah oğlu elbiseleri diktirmek için terziye emir verip çıkmıs. Biraz
sonra çoban kızı terziye gitmis:
“Padisah oğlu diyor ki” demis. Bu elbiseler iyi değil bunları tazılara çul yapsan,
yeniden biçsin. Terzi onları tazılara çul yapmıs. Padisah oğlu gelip durumu
öğrenince renk vermemis amma, içinden çoban kızına iyice kin tutmus. Çoban
kızı oradan kunduracının yanına gitmis. Padisah oğlunun ısmarladığı kunduralar
için:
“Kunduracı bası” demis, padisah oğlu diyor ki, bu kunduraları çöplüğe attırsın,
daha iyilerini yapsın. Kunduracı atmıs tabiî. Padisah oğlu da iyice küplere binmis.
Çoban kızı oradan da yemeklerin yapıldığı yere gitmis. Asçı basını çağırmıs:
“Asçıbası” demis. Padisah oğlu diyor ki, bu yemeleri itlere versinler yeniden
yemek yapsınlar. Asçı bası kazanları kurdurmus. Padisah oğlu gelip vaziyeti
görünce iyice öfkelenmis. Đçinden de:
“Çoban kızı seni kendi elimle öldürüp kanını içeceğim,” demis.
Çoban kızı oradan eve gelmis. Bir tuluğa pekmez doldurmus. Beklemeye
baslamıs. Padisahın adamları gelini almaya gelmisler. Çoban kızı tuluğu boynuna
elbisenin içine yerlestirmis. Gelini alıp alay yola düzülmüs. Kızı saraya getirip
odasına çıkarmıslar. Herkesler gidince çoban kızı pekmez dolu tuluğu çıkarıp
kendi elbiselerini giydirmis tuluğa. Orda parçalardan bir bas yapmıs. Peçe örtmüs
basına tuluğun. Tuluğun ağzına bağladığı ipi de eline alıp bir perdenin arkasına
girmis. Padisah oğlu içeri girmis:
“Çoban kızı demis elimdesin simdi öldüreyim mi seni?”
Elini koynuna atıp bir hançer çıkarmıs.
“Çoban kızı hazır mısın,” demis.
Çoban kızı tuluğun ağzındaki ipi çekince tuluğun bası evet manasında sallanmıs.
Padisah oğlu iyicene kızmıs. Beklemis ki, çoban kızı yalvarsın. Çünkü çoban kızını
seviyormus. Bir daha:
“Çoban kızı öldüreyim mi seni?” demis.
Tuluğun ipini çekmis o da. Tuluk basını sallamıs güya. Padisah oğlu kızmıs
hançerini sözde kızın kalbine batırmıs. Tuluğu delmis. Pekmezler kıpkızıl
akmıslar. Çoban kızının kanı sandığı pekmezlerden iki avuç içmis.
“Ah! Çoban kızı demis. Kanın bu kadar tatlı kim bilir kendin nasıldın. Sana nasıl
kıydım,” demis. Ağlamaya baslamıs. O sırada çoban kızı perdenin arkasından
çıkmıs:
“Padisah oğlu canım kurban. Ömrüm yoluna feda… Sen nerde ben orda,” demis.
Padisah oğlu sevinmis.
Yeniden toy edilmis, düğün edilmis. Onlar ermis muradına.
Al seftali ver seftali, çekirdeği Âli’nin gözünden dısarı.
SĐTTĐ NUSRET*
Bir varmıs, bir yokmus… Zengin bir tüccar varmıs. Artık o kadar zenginmis ki
malının hesabını bilmezmis.
Bu tüccarın hiç çocuğu yokmus, onun için de karı koca dünyadan hiç lezzet
almadan yasarlarmıs.
Bir gün tüccar sokakta giderken bir dervise rastlamıs. Dervis demis ki:
“Selamünaleyküm, ağam.”
Tüccar da: “Aleykümselam, dervis baba,” diye ihtiyarın selamını almıs.
“Neden bu kadar üzgünsün?” diye sormus dervis.
“Ah, dervis baba, demis beriki, Allah bana haddinden askın mal verdi, ama
neyleyeyim, bir evlat vermedi. Onun için dünyadan hiçbir lezzet almıyorum.
Bunun üzerine dervis:
“Bu gece bir abdest al, iki rekât namaz kıl, bir kız evladın olacak. Ama yedi
yasına kadar senin, yedi yasından sonra benim… Adını da ben gelmeden
koymayın,” der; adamcağız da “Hay hay,” der, razı olur.
“Ben yedi sene evlat yüzü göreyim de ondan sonra senin olsun,” der. Dervis
bırakır gider, adam da eve gelir. Dervisin tarifi üzerine abdest alır, namaz kılar,
Allah’a dua eder. Dokuz ay sonra, dünya güzeli bir kızı dünyaya gelir. Ana baba
sevinçlerinden çıldırırlar; ama bir yandan da kara kara düsünürlermis: “Biz bunu
nasıl vereceğiz, ondan ayrılmaya nasıl dayanacağız?” diye. Sabah aksam
lakırdıları bu imis.
Çocuk büyür, altı yedi yasına girer, daha adı konmamıs. Dervis de bir daha
görünmemis. Ana baba, düsünürler, sonunda çocuklarını mektebe baslatmaya
karar verirler. Yer yerinden kalkar artık, aminler, dualar1, kızı mektebe
baslatırlar.
O gün aksam olur. Çocuk ağlayarak eve gelir: “Benim adım yok mu? Herkes
benimle alay ediyor…” der. O vakit anası babası kıza, dervisin dediklerini bir bir
anlatırlar. Kızcağız çok mahzun olur, yüreğinde bir acı duyar ama sesini
çıkarmaz. Mektebine devam eder, çocukların alaylarına da katlanır.
Bir gün aksamüstü evine gelirken önüne bir dervis çıkar.
“Kızım senin adın Sitti Nusret’tir…2 Annene babana söyle, vaatlerinde duruyorlar
mı?” der. Kız, “Peki,” der, ama eve gelinceye kadar da dervisin tembihini unutur.
Ferdası gün dervis gene kızın karsısına çıkar.
“Kızım niçin unuttun?” der. Sonra kızın cebine bir avuç tas koyar:
“Aksam, dadın: Bu taslar nedir? Diye sorunca, dediklerimi hatırla, çık annene
söyle,” der. Çocuk da, “Peki, dervis baba…” der, ayrılır.
Aksam olur. Dadısı kızı soyarken cebindeki tasları görür: “Küçük hanım bu taslar
nedir?” diye sorar. Kız da cevap vermeden çıkar annesine:
“Benim ismim Sitti Nusret’mis… Bir dervise rastladım, o söyledi… Hem de: Annen
baban vaatlerinde duruyorlar mı? diye sordu,” der. Ana baba, yüreklerinde korku,
hep bu isareti bekliyorlarmıs… Sabaha kadar, kızlarının basucunda ağlarlar.
Sabah erkenden kapı çalınır. Bir atın üstünde dervis gelir. Kızı indirirler, elleriyle
dervisin kucağına verirler; dervis de alır kızı çeker gider. Biraz uzaklasınca: “Yum
gözünü,” der, kız gözlerini yumar. “Aç gözünü,” der, açar… Bir bakar ki, ne
baksın, bir koca konak… Kızı asağıdaki odalardan
* Boratav, Pertev Naili; Zaman Zaman Đçinde, Đstanbul: Adam Yayınları, 1958.
1 Âminler, dualar: Eskiden çocuklar mektebe baslarken yapılan (dualı, âminli)
törenlere isaret.
2 Sitti: Masalın söylendiği Kilis bölgesinde hanım anlamına kullanılan, aslı Arapça
kelime. (Bu kelime bu bölgedeki Arapça tesirini gösteren unsurlardan biridir.)
birine sokar dervis… Orada bir pösteki, bir tespih, bir Kuran… Dervis baba oturur,
namazını kılar, Kur’an’ ını okur… Ondan sonra, alır kızı, ona konağın her tarafını
gezdirir… Sonunda bir kapalı oda gösterir “Sakın bu odayı açma,” der.
3 Halhal: Bazı güney bölgelerde kadınların ayak bilezikleri
Artık dervis baba kızın terbiyesine öyle dikkat edermis ki, tarif edilmez. Her
arzusunu yerine getirirmis… Ama kızcağız, dervisten baska insan yüzü
görmezmis.
.
Bir gün dervis sokağa gider. Sitti Nusret kalkar, dervisin açma dediği kapıyı açar.
Bir de ne görsün, gözünün gördüğü yere kadar, büyük bir mezarlık. Bir tasın
arkasına oturmus, dervis baba, ölüleri çıkarıp ciğerlerini yiyor… Kız öyle korkar ki,
ne yapacağını sasırır. Acele kaçayım derken, ayaklarında gümüs halhallar
varmıs,3 bir tanesi mezarlıkta düser. Gelir odasına, oturur bir köseye,
ağlamaktan gözleri siser. Bir de dervis baba gelir, bakar ki, kızın hali baska…
“Kızım ne oldun? Keyfin mi yok?” diye sorar.
“Bir sey değil, dervis baba, azıcık basım ağrıyor.”
“Halhalını ne yaptın?”
“Bilmem ne oldu…”
“Dervis babanı nasıl tanırsın?”
“Çok iyi tanırım. Namaz kılar, Kuran okur, tespih çeker… Çok iyi bir adamdır,”
diye cevap verir kız.
Dervis her Allah’ın günü:
“Halhalını ne yaptın? Dervis babanı nasıl tanırsın?” diye sorar, kız da hep aynı
cevabı verirmis…
Aradan yıllar geçer, kız büyür, on üç, on dört yasına girer. Bir gün dervis:
“Kızım, der, babanı göreceğin geldi mi? Babanı getireyim mi buraya?”
“Elbet geldi. Getirsen memnun olurum.”
O zaman dervis baba gider, yarım saat sonra kızın babası kıyafetine girer… Tıpkı
babası… Kosar, kızını kucaklar.
“Kızım ben senin hasretinle inliyorum. Sen burada ne yapıyorsun? Nasıl rahat
mısın? Dervis babandan hosnut musun?” der. Kız da:
“Babacığım, çok rahatım, çok iyiyim,” der. Hâsılı, dervis kızın ağzını arayıp ne
söylediyse, halinden hiçbir sikâyet, dervis babası için bir kötü laf duyamaz.
“Allahaısmarladık, kızım,” der. Kız güzelce babasını uğurlar. Kendisi de içeri gelir,
isine gücüne koyulur. Biraz sonra dervis baba görünür.
“Ne yapıyorsun, kızım?” diye halini sorduktan sonra: “Halhalını ne yaptın?” der.
Kız her günkü gibi cevap verir. “Dervis babanı nasıl tanırsın?” diye sorar. Kız da
gene: “ Đyi tanırım…” der. Bu sefer dervis Sitti Nusret’e anasını getireceğini
söyler. Kız da sevinir. Ertesi gün olur. Dervis, kızın anası kıyafetinde gelir, kızını
kucaklar. Halinden, dervis babasından geçiminden sorar. Kız babasına verdiği
cevapları verir… Üçüncü defasında dervis kızın dadısı kıyafetine girer… Kız onu da
babasını, anasını nasıl karsıladıysa öyle karsılar. Sorduklarına aynı cevapları verir.
Aradan bir hafta, on gün geçer. Bir sabah dervis baba:
“Haydi, kızım, der, vakit tamam oldu. Seni evine götüreyim.”
Kız da on altı, on yedi yasına girmis, dünya güzeli gibi bir kız olmus… Dervis atına
biner, Sitti Nusret’i kucağına alır.
“Yum gözünü kızım” der. Yumar gözünü kız. “Aç gözünü,” der; açar ki bir konağın
önüne gelmisler. Dervis kapıyı çalar, kızı evlerine bırakıverir. Kız yukarı çıkar.
Anası babası yeniden dünyaya gelmis gibi sevinirler.
Sitti Nusret, ağır, kâmil, terbiyeli bir kız… Namaz kılsın, Kuran okusun, isiyle
gücüyle mesgul olsun… Anası babası kızları gezsin eğlensin diye arzu ederlermis,
kız öyle seylerden zevk almazmıs. Bir gün bütün mahallenin kızlarını annesi davet
etmis.
“Haydi, kızım, sen de misafirlerinle gül, oyna, eğlen…” demis. Bunları bahçeye
salıvermis. Bunlar bahçede türlü oyunlar yaparlarken, padisahın oğlunun
pencereleri de meğer o bahçeye bakarmıs, sehzade kızları seyredermis… Kızlar
orada oynamakta olsunlar, bu Sitti Nusret bir ara hemen abdestini almıs, ikindi
namazına durmus…
Sonra da, Kuran’ı eline almıs, bir ağacın altına oturmus, Kuran okumus…
Padisahın oğlu buna sasmıs kalmıs. Anasına varmıs demis ki:
“Aman anne, bu zamanda böyle kızlar da yetisir miymis? Anneciğim ben bu kızı
alacağım.”
Sultan hanım da bakar, onun da hosuna gider kızın hali, tavrı, terbiyesi. Ferdası
günü olur. Görücü gider, tüccardan kızını Allah’ın emriyle ister. Onlar da:
“Sehzadeden iyisine mi vereceğiz?” derler. Söz keserler. Düğün hazırlıkları biter.
Kırk gün kırk gece düğün ederler. Artık sarayı içinde bu kız o karda kıymetlidir ki,
dil ile tarif edilemez. Sehzade de üzerine titrermis…
Sitti Nusret bir çocuk bekliyormus; doğurmasına bir iki ay kala Sehzade, Hicaz’a
gidecekmis. Evde herkesle vedalasır… Annesinin boynuna sarılır:
“Anneciğim, karımla doğacak evladım sana emanet…” der, bırakır, gider.
Günü, saati gelir, çocuk doğar: tosun gibi bir oğlan evladı. Valide Sultan ne
yapacağını sasırır. Sehzadenin bir elmaslı masallahı varmıs, getirir çocuğun
basına takar.
Gece olur, herkes uykuya dalar. Bir de bakar ki, Sitti Nusret, duvar açılır, içinden
dervis baba çıkar, gelir, çocuğu alır, götürür. Annesinin ağzına da bir parmak kan
sürer, gider. Bir de Valide Sultan sabah uyanır, bakar ki, ne baksın, çocuk yok,
annesinin ağzı da kan içinde.
“Çocuğu ne yaptın? Bu ne haldir?” diye sordu, ne söylediyse Sitti Nusretten bir
ses gelmez. Kız susar, hiçbir sey söylemezmis. Gelin Hanım Sehzadenin pek
kıymetlisi olduğu için, valide sultan kimselere gördüğünden bahsetmez, herkes
çocuğu öldü bilir. Bir sene sonra Sehzade, Hicaz’dan döner. Evine gelir, bakar ki,
herkes mahzun mahzun duruyor.
“Anneciğim, neden mahzun duruyorsunuz? Çocuğum nerede?” diye sorar.
Annesi:
“Oğlum, Allah’ın emrine razı değil misin? Çocuk öldü, der. Eh, sen sağ ol, gelinim
sağ olsun, çocuk gene olur.”
Neyse, sarayın içine gene eski nese gelir… Herkes gene isinde, gücünde,
eğlenmesinde… Uzatmayalım, gelin hanım gene gebe kalır… Sehzade de her iki
senede bir Hicaz’a gidermis. Gelinin doğurmasına iki ay kala yola çıkar.
Vakti, saati gelir Sitti Nusret bu sefer de bir oğlan doğurur. Valide sultan bu
defasında, Sehzadenin bir hamayılı varmıs, çocuğun boynuna onu takar. O gece,
loğusanın odasından ayrılmaz, gelinin basında oturur, bekler. Gece yarısı, bir
uyku basar; çocuk da, anası da uyuyorlarmıs, o da söyle bir uzanayım der… Bir
müddet sonra uyanır, birde bakar ki, ne görsün, çocuk yok, gene anasının ağzı
yüzü kan içinde… Ne yapacağını sasırır. Geline sorar, “Çocuk nerede?” diye. Gelin
sesini çıkarmaz. Valide Sultan: “Kızım, bu ne istir? Neden bunu yapıyorsun?” diye
söylenir, ama ne fayda. Olanları oğluna söylese, Sehzade karısına çok bağlı,
hasta olacak diye korkar… Hâsılı, bu sefer de önceki gibi, “Çocuk öldü,” der.
Ferdası sene Sehzade gene Hicaz’a gider. Bu defa Sitti Nusret güzel bir kız
dünyaya getirir. Valide sultan çocuğu kucağına alır… Sehzadenin incili bir çevresi
varmıs, onu yüzüne örter; kucağında sımsıkı tutarmıs, gene korktuğu basına
gelmesin diye… Gece loğusanın odasında öyle dururken, bir gaflet basar, gözleri
kapanır, içi geçer… Birde gözünü açar bakar ki, kucağında çocuk yok… Gelinin
ağzı yüzü kan içinde… Artık bu sefer dayanamaz ağzına geleni söyler:
“Ne olacak, dağda büyüyen kız böyle canavar olur. Artık ben buna tahammül
edemem. Sehzadeye her seyi anlatacağım…” O günden sonra da gelinin odasına
hiç uğramaz, yüzüne bakmaz… Günler aylar geçer günün birinde Sehzade,
Hicaz’dan döner, hos besten sonra, anasına:
“Gelinin nerede? Oğlum nerede?” diye sorar. O zaman kadın:
“Oğlum, der, ne olacak, dağdan gelen yabani insan… Yamyam imis… Üç tane altın
topu gibi evladını yedi. Đkisine sabrettim, bu üçüncüsü, tahammül edemedim
artık… Bir gün de seni yer. Bunu vaktiyle anasının babasının evine yollayalım.
Hizmetçilere inanmadım kendim bekledim odasında. Uyandım, baktım ki, çocuk
yok, gelinin ağzı yüzü kan içinde…”
Sehzadenin annesine çok itimadı varmıs, sözüne inanırmıs:
“Anneciğim, kadere ne denir, basımıza bu da gelecekmis. Ama benim de sana bir
ricam var bu gelini annesine yollamayalım. Asağıda bir oda verelim orada yatsın
kalksın. Hiç yüzünü görmeyelim. Ne yaparsa yapsın…”
Ana oğul buna karar verirler. Gelini asağı kata indirirler. Gelin gene bir kelime
söylemez, sabredermis… Boynunu büker, yeni odasına kapanır.
Valide Sultan da o günden sonra oğluna kız aramaya baslamıs… Vezirin kızını
beğenirler. Sehzadeye nisanlarlar… Düğünü hicaz dönüsü yapmaya karar verirler.
Sehzade hazırlanır, Hicaza gidiyor… Geldikten sonra da düğün olacak. Evin içinde
ne kadar hizmetçi, halayık varsa hepsine düğün için ne istedikleri sorulur,
Sehzade, Hicaz’dan hediye getirecek… Herkesin istekleri öğrenilip bittikten sonra
oğlan der ki:
“Anneciğim, müsaade edersen asağı odadakine de soralım. Bakalım ne
isteyecek…”
Kalfanın biri kızın yanına girer:
“Bey Hicaz’a gidiyor, geldikten sonra düğünü olacak. Hepimize ayrı ayrı hediyeler
getirecek. Sen de ne istersen söyle de sana da getirsin…”
Kız baslar ağlamaya.
“Bana bir tarak, bir kalemtıras, bir de sabır tası getirsin…” der.
Kalfa gider, Sehzadeye kızın istediklerini söyler. Oğlan da “Pekala” der, onları
defterine yazar, yola çıkar…
Üç ay sonra, Sehzade Hicaz’dan dönüyor, diye müjdeler gelir. Karsılayıcılar gider.
Kıyamet, yer yerinden oynar.
Sehzade saraya varır, herkesin hediyelerini dağıtır. Bu kızın emanetlerini de
verir…
Hemen düğüne baslanır. Gelin hamamları açılır. Gene sehzade annesine yalvarır:
“Kuzum anneciğim, müsaade et de o kız da gitsin gelin hamamına.”
Halayıklar kıza haber götürürler: “Hadi sende hamama gideceksin,” derler. Kız
mahzun mahzun girer hamama, bir tenha köse bulur, oraya kurna basına oturur.
Kalemtırası, tarağı, sabır tasını kurnanın tasına koyar. Baslar konusmaya:
“Ey sabır tası, der, derdimi sana söyleyeyim, eğer sen sabredersen
anlattıklarıma, ben de bunlara da bundan sonra geleceklerde sabredeyim.
“Ben annemin babamın kıymetli bir evladıydım, diye baslar; yedi yıl üstüme
kanat gerdiler, beni büyüttüler. Bir sabah bir dervis geldi, beni dağ basında
virane bir konağa götürdü. Ben orada yedi sene, anama babama hasret
büyüdüm… Ben bunlara sabrettim. Sabır tası sen olsan sabreder misin?”
Sabır tası sismeye basar…
“Nihayet bir gün bir kapı açtım. Orada, bir baktım, ne göreyim, dervis baba
oturmus, bir mezarlıkta ölülerin ciğerlerini yiyor. Ben bu sırrı kimseye
söylemedim. Tahammül ettim, sabrettim, oturdum… Sabır tası, sen olsan
sabreder misin?”
Sabır tası biraz daha siser…
“Sonra dervis baba beni annemin babamın yanına götürdü. Orada, terbiyemi,
halimi, tavrımı beğendiği için, sehzade beni istedi, ona verdiler. Kendimi artık
dünyanın en bahtiyar
insanı sanıyordum. Evlendiğimden bir sene sonra bir oğlum dünyaya geldi.
Loğusa yatarken duvar açıldı, dervis baba içeri girdi, dedi ki: “Kızım dervis babanı
nasıl bilirsin?” “Çok iyi bilirim,” cevabını verdim. Onun üzerine çocuğumu aldı,
ağzıma da bir parmak kan sürüp gitti. Kaynanamın türlü acı sözlerine sabrettim.
Dervis babanın sırlarını söylemedim. Sen olsan sabreder misin, sabır tası?”
Sabır tası gene sisermis…
“Đki sene sonra bir evladım daha oldu. Onu da aldı gitti dervis baba, ona da
sabrettim. Dervis babanın sırrını söylemedim. Sen olsan sabreder misin, sabır
tası?”
Sabır tası hep sisermis…
“Üçüncü defasında bir kızım dünyaya geldi. Dervis baba geldi, onu aldı götürdü.
Ona da sabrettim… Kaynanam, bu sefer, çocuklarımı yedim diye, beni affetmedi,
Sehzadeye söyledi. Beni yalnız bir odaya attılar. Anamdan, babamdan
sevdiklerimden uzak orada üç sene yasadım. Sen olsan sabreder misin, ey sabır
tası?”
Sabır tası artık iyice sismis…
“Simdi sehzade üstüme evleniyor. Canımdan ziyade sevdiğim sehzadeyi ellere
veriyorum. Ben bunlara nasıl sabrederim…” der.
Kız sözünü bitirince sabır tası da çat diye çatlar… Kız hemen kalemtırası alır.
“Senin dayanamadığın seye ben nasıl dayanayım?” der. Karnını kalemtırasa
dayar. Tam canına kıyacağı sırada duvar yarılır, dervis baba çıkar, kızın bileğine
sarılır.
“Aferin kızım, der, benim kızım olduğunu ispat ettin. Ben bütün bunları seni
sınamak için yaptım.” Yüzünden, gözünden öper; sonra:
“Đki cihanda aziz ol, Allah tuttuğunu kolay getirsin… Đste evlatların,” diyerek üç
çocuğu analarının önüne bırakır. En büyüğü yedi, ortancası bes, en küçüğü de üç
yasında… Büyük oğlanın basında Valide sultanın taktığı “masallah”, ortancada
“hamayıl”, kızda da “incili çevre”…
Dervis baba:
“Haydi, çocuklarım evinize gidin, ne kadar yemek kazanları varsa, tas toprak
doldurun, tabakları çanakları kırın. Kim ne söylerse dinlemeyin. “Biz bey babamızı
isteriz. Bey babamız nerede?” diye bağırın ortalığı altüst edin. Haydi, kızım, Sitti
Nusret, sen de git odanı aç, merdiven basında sehzadeyi bekle,” der bırakır gider.
Çocuklar gelir, dervisin dediği gibi ortalığı altüst ederler. Asçı bası:
“Zerde kazanına toprak, pilav kazanına tas doldu. Bu çocuklar kimindir?” diye
kıyameti koparır. Çocuklar:
“Biz bey babamızı isteriz,” diye feryat ederler.
Đçerde ne kadar tabak, bardak varsa kırarlar, masları devirirler. Valide Sultana
haber gider. Gelir bakar ki, ne baksın, ortalık altüst…
“Bu afacan çocuklar kim?” diye üstlerine yürür, bir de ne görsün, oğlanlar tıpkı
Sehzade, kız da eski gelinine benziyor; üzerlerinde kendi takmıs olduğu, hamayıl,
çevre, masallah… Çabuk Sehzadeye haber yollar. Sehzade kapıdan girerken
çocuklar onun boynuna atılırlar.
“Bey babacığım, bu düğünler kimin? Annemiz yukarıda seni bekliyor,” diye
bağırırlarmıs… Birde Sehzade yukarı çıkar bakar ki, karısı merdiven basında
dineliyor.
“Bu çocuklar kimin?”
“Sehzadem kimin olduklarını çocukların kendilerinden sor.”
“Siz nerdeydiniz?” der çocuklara.
“Büyük annemizde idik.”
“Babanız kim?”
“Sen”
“Anneniz kim?”
4 Çocukları, ilk yasları içinde, analarından uzakta (bazı yerlerde Bedevi-Arap süt
ninelere vermek suretiyle) büyütmek âdetine isaret olmalı. Bu gelenek, güneydoğu
Anadolu’nun bazı bölgelerinde eskiden yaygınmıs.
“Annemiz de iste burada,” derler.
“Bu sır nedir?” diye sorar. Kız da derki:
“Sehzadem anlamadan, dinlemeden bana na-hak yere hakaret ettin. Đnsan hiç
evladını yer mi? Bizde böyledir adet altı yedi sene çocuklar kızın anasının yanında
büyür…4 Đste, bugün vakitleri geldi, göndermisler.”
O zaman Sehzade Sitti Nusret’ in ayaklarına kapanır, af diler… Öteki gelini, dünya
ahret kardesim olsun, diyerek evine gönderir. Karısıyla ömrünün sonuna kadar
mesut yasar… Onlar ermis muradına…
TAVUK ÇOBANI DEDE MASALI*
Derleyen: Numan KARTAL
Bir varmıs bir yokmus diye baslarım söze. Çok görmüs geçirmisim derim size.
Ben bir ihtiyar pirifâniyim1, kolay kolay anlasılmam. Derdime derman ara, ama
derman bulmam. Simdi kosun basıma, oturun ocak basına. Đste sazım iste
mızrabım. Dökülen nağmelerdir hayatım. Korkmayın, dokunun sazın teline O
anlatacak masalı size, bu böyle biline.
Bir varmıs bir yokmus evvel zaman içinde. Develer tellal, pireler berber iken, ben
anamın anasının besiğini tıngır mıngır sallar iken. Çalısana is çok, çalısmayana
hiç yok demisler. Yasayanların tümüne is vermisler.
Đste böyle zamanlardan birinde ihtiyar bir dede, ahım sahım demis, ahududum
nerde diye söylenmis. Varmıs bir köye, oturmus erik dibine. Düsmüs erikteki
balkabağı tepesine. Bas yarılmıs ihtiyarın yüreği yanmıs. Bağırmıs, duyan
olmamıs. Sonunda duta dayanıp uykuya dalmıs. O anda Dudu derler boyu kısa,
sırtı kambur biri oradan geçerken ihtiyarı görmüs. Seslenmis:
“Bası kanlı, gözleri gamlı, aksakallı ihtiyar dede, isin nedir senin söyle.”
Đhtiyar karsılık vermis:
“Dünyada yalnızım, Dudum, dur, nazlım. Ayrı koyan Tanrım, kavusturur yanıkları
bazı. Kavusmaktır dedenin de Dudusu’na Niyazi.”
Dudu, kendi adını söylememis. Đhtiyara çalısmak gerek deyip is teklif etmis. O
günden sonra olmus ihtiyar köye tavuk çobanı. Günebirlik göndermis tavukları.
Bir gün gelmis, tavukları kaybetmis. Ne etsem ne eylesem, aksama acep köylüye
ne söylesem diye düsünmüs, tasınmıs. Dağa tasa, uçan kusa seslenmis de
kendisine yol gösteren olmamıs. Sonra almıs sazı eline, vurmus sazın teline. Ama
sazı da derdine derman bulmamıs. Köylüler de tavukları kaybetti diye dedeyi eve
koymamıs.
Ay da savukmus2, gündüz gibi ortalık aydınlıkmıs. Ağrısız basım, tuzsuz asım
demis dede, gitmis tarlalık içinde bir üveze3. Pinmis tepesine, baslamıs üvez
yemeye. Kendisi üvez yerken, yalnızlığın acısını giderirken bir ayı da çıkmıs
üvezin tepesine. Almıs dedeyi bir korku. Vücut tiril tiril, disler zangır zangır
etmeye baslamıs. Can bu, dayanılır mı, korumak gerek diye akıl etmis. Sinmis
ağacın uğruna.4 Dede ayıya bir oyun edeyim de buradan gideyim diye
düsünmüs. Elinde üvezi ay ısığına doğru uzatmıs. Ayının anlıyacağı dilden,
birazda gönülden “gönü” diyecekken “nönü” diye bağırmıs. Can bu, ayı da
korkmus, korkuyla yere hoplamıs. Bal kabağı gibi çat diye çatlamıs.
Dedenin “nönü” demesi ile ayı, dünyasından terk-i hayat etmis. Dede, kurtuldum,
çok sükür demis. Ellerini açmıs Tanrı’ya. Tanrı, belalardan dostu düsmanı
kayıran, demis de gönlü sevinçle dolmus. Bu sevinçle yola koyulmus. Az gitmis
uz gitmis derken tekrar köye gelmis. Etmeyin, eylemeyin dostlar, dost basına
Allah vermiye deyip onları bir iyice anlatmıs. Ama dinleyen kim. Gene kovmuslar
dedeyi köyden.
Bu sefer dede tekrar yola koyulmus. Ah Dudum olsa bu haller basıma gelir mi
diye söylenmis. O sırada bir akkus gelmis, dedenin basında kanat çırpıp selam
vermis. Sonra dile gelip Dudun seni Akpınar da bekliyor diye söylemis.
Dede var gücü ile yola koyulmus. Sevincinden bir hos olmus. Artık ne ekmek
yerim, nede tavuk güderim demiste Akpınar’a gelmis. Birde ne görse… Dudu
denilen bu kisi, kendisine is
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1969, sayı: 236
1Pirifâni: Đhtiyar kimse
2 Savk: Aydınlık
3 Üvez: Musmulaya benzeye meyveleri olan ora boylu bir ağaç
4 Gölge, siper
teklif edilen değil mi. Sarılmıslar birbirlerine. Ahlanıp koklasmıslar. Mutlu
dünyalarına dalmıslar.
Gökten üç elma düsmüs. Üçü birbirinden al. Al murattır, darısı ermislerin basına
TEMBEL ÇOCUK ĐLE PADĐSAH KIZI*
Derleyen: Faik AKÇIN
Evvel zaman içinde hem varmıs hem yokmus; ihtiyar bir kadının bir oğlu varmıs;
çok tembel imis, o kadar ki; yatağından dısarı çıkmaz, her seyi ayağına istermis.
Anası buna bir çare bulamamıs.
O yerin kralı bir gün uğursuz bellediği küçük kızını, kovmus, sokağa atmıs. Kız da
basını alır, gide gide yolu bir kulübeye düser; meğer orası oğlanın barınağı imis.
Đçeri girince oğlanı yatar görür. Oğlan kızdan hemen ekmek istemis. Kız oğlanı
âlâ bir sopa çekerek ıslatır: Đste ekmek, kalk git oradan al, zıkkımlan, demis ve
hep böyle yapmıs. Oğlan kıza Azrail adını vermis. Derken oğlan yavas yavas
huyunu bırakarak ise gitmeye, her seyi kendi eliyle yemeye, her isini kendi ayağı
ile görmeye baslamıs,
O yerde deveciler varmıs. Annesi onu oraya çalısmaya vermis. Deveci de tembeli
yanına almıs. Oğlan ne kadar para alıyorsa bütün kazancını kızın eline verir, bir
kurus olsun harcamazmıs. Böylece geçinip giderlerken deveciler mal alıp vermek
üzere geziye çıkmıslar, oğlanı da yanlarına almıslar; anası ile kral kızı evde
kalmıslar.
Bunlar giderken karsılarına bir ihtiyar çıkmıs, birkaç özlü söz söylemis. Oğlan bu
ihtiyarın öğütlerini yerine getirmis ve yollarına koyulmuslar. Yolcular çok
susamıslar, dilleri damaklarına yapısmıs. Derken bir kuyu bulmuslar; fakat suyu
akmıyormus, eksilmis Oğlana: “Đn su kuyuya suyu salıver.” demisler. Oğlan hiç
korkmadan kuyuya inmis. Orada oğlanın karsısına uzun sakallı bir dede çıkmıs,
oğlana bir nar ve bir de havlu vermis. Oğlan bunları saklayarak yukarı çıkmıs. Bu
arada kuyunun suyu da akmaya baslamıs. Arkadasları kana kana içerlerken oğlan
bir aralık sıvısarak kosa kosa eve varmıs, tez dönerek kervanın yanına gelmis.
Neyse gidecekleri yere varmıslar, Oğlan devecilerle gezedursun.
Bir yandan kız o narı kırar, içinden bir sürü elmaslar çıkar. Havluyu da açınca
meydana birçok askerler çıkar. Kız orada bir saray kurdurur, içini döser süsler,
Oğlan yolculuktan dönünce kulübeyi bombos bulur. Hemen orada bir tasın
üzerine çömelir, düsünmeye baslar, Yorgunlunu adamakıllı giderip dinlenmeden
bir sürü adam etrafını çevirerek palas pandıras yakalayıp kızın yaptırdığı saraya
götürürler. Sıcağa sokarlar, bir güzel yıkarlar, giydirirler, kusadırlar. Kız oğlanı
karsılar. Tılsımlı havluyu açar. Ne görsün ki; selâm veren askerle bando takımları
gümbür gümbür çalıyor. Parlak bir törenle kız oğlan kol kola içeri girerler.
Oğlan o yerin sahı oluyor. Mutlu bir hayat geçirirler.
Ben de o gün bu gençlere bir tepsi baklava yapıp göndermek istedim. Oradan bir
kurbağa, vak vak! Diye ötmeye baslayınca ben bunu bırak bırak! Diye anladım.
Tepsiyi yere atmamla kaçmam bir oldu. Veremedim gitti…
Onlar ermis muradına biz çıkalım kerevetine…
Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1964, sayı: 177
*TÜLÜM
Derleyen: Hüsnü YILDIZ
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde develer top oynarken eski hamam
içinde. Bir varmıs bir yokmus, bir padisahın hiç oğlan çocuğu olmazmıs.
Günlerden bir gün haremi hâmile kalmıs. Aradan aylar, günler geçtikten sonra
doğum sancıları baslamıs. Padisah:
“ Oğlan olursa iyi, kız olursa bütün ebeler, çocuk ve anası cellât” demis.
Çocuk ola ola bir kız olmus. Padisaha bir oğlan çocuğunu dünyaya geldi diye
haber salmıslar. Padisah müjdeci gelenlerin mükâfatlarını, bahsisleri vermis. O
gün sarayda sölenler verilmis, senlikler yapılmıs.
Gel zaman git zaman derken, çocuğun sünnet olma zamanı gelip çatmıs. Her
taraf donanmıs, her kösede senlik baslamıs. Dört bir tarafa ulaklar salınmıs
“Sehzadenin sünnet düğünü var” diye. Her bir taraftan, haberi duyan, harekete
geçip gelmisler.
Tam bu sırada. Sultanla kızı telâs almıs “Ne yapalım. Ne yapalım?” diye. Derken
kızın aklına su fikir gelmis:
“Anne nasıl olsa bu olacak. Ebelerin senin, benim asılmam mukadder. Bu canların
kurban olmasına dayanılmaz. En iyisi ben sizden ayrılayım. Siz benim ayrılığıma
dayanın. Yalnız bana hemen tülü bir kürk hazırlayın,” demis.
Kürk derhal hazırlanır. Bir çantanın içine konur. Đçine ayrıca yiyecek de koymayı
unutmazlar. Sünnet günü gelip, çatınca; çocuk çantayı alıp arkadaslarıyla
oynamak bahanesiyle, yola çıkar. Deniz kenarına varınca oynamaya baslarlar.
Çocuk tam zamanını kestirince, eline büyük bir tas alır ve denize atar. Tas
“Cum!” diye denize düsünce çocuklar: “Sehzade düstü!” diye bağrısmaya
baslamıslar. Kara haber vakit geçmeden saraya ulasır. Sarayda bir telâstır
baslamıs. Dalgıçlar getirtilip denize daldırtmıslar. Fakat nafile. Denizin her tarafını
karıs karıs aramıslarsa da bulamamıslar. Ağlasıp günlerce yas tutarlar.
Gelelim kıza: Kız denize tası atar atmaz, tülü elbisesini üzerine giymis, ormanlar
arasına doğru yola çıkmıs. Sehir dısında ormanlığa oradan da baska ormanlara
karısmıs. Ormanda hayvanlarla arkadas olmus hayvanlarla gezer, hayvanlarla
yer, içermis.
Günlerden bir gün Beyoğlu, maiyetiyle beraber avlanmaya çıkmıs. Bir müddet at
kosturup maiyetinden ayrılmıs. Önüne gelen ilk ormanlıkta avlanmaya baslamıs.
Ağaçlar arasını dikkatli dikkatli gezerken karsısına gayet parlak tülü, bir mahlûk
çıkmıs. Bu göz kamastırıcı mahlûk Bey oğlunun önünde hoplayıp, oynamaya
baslamıs. Beyoğlu tutayım demisse de bir türlü ele geçirememis.
Ertesi gün Beyoğlu tekrar ava çıkmıs. Aynı ormana. Aynı mevkiye gelince kürklü
mahlûk tekrar karsısına çıkmıs. Oynayıp zıhlamaya baslamıs. Beyoğlu tutmak için
tekrar uğrasmıs ise de muvaffak olamamıs. Ama kürklü mahlûku sevdikçe
sevmis. Eve dönünce, anasına basından geçenleri anlatıvermis.
“Anacığım, anacığım! Karsıki ormanda tülü bir hayvan gördüm. Öyle güzel ki
gözlerim kamastı. Tutmak için ne kadar uğrastım ise de bir türlü tutamadım.
Vurayım mı, vurmayayım mı?” demis. Anası da:
“Benim güzel oğlum. Aman vurma. Yazık olur. Tutmaya çalıs, nedir kim bilir,”
demis.
Beyoğlu üçüncü gün tekrar gitmis. Tülü mahlûk tekrar karsısına çıkmasın mı?
Uğrasmıs uğrasmıs, yine tutamamıs. Bir gün böyle, iki gün böyle derken
günlerden bir gün ele geçirmis. Eve getirip anasına teslim etmis. O gün Tülü’ye
bir oda bir de yatak hazırlanmıs. Beyoğlu Tülü’nün yanından ayrılmaz olmus
Tülüm Tülüm der de baska bir sey demezmis.
Anası onu, Tülü’nün yanından ayırmak istemisse de muvaffak olamamıs. Etmis
edememis oğlunun arkadaslarına gitmis:
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1956, sayı: 89
“Aman benim oğlumu ne olur, biraz baska yerlere götürüp eğlendirin. Değilse bu
Tülü’nün yanında ölecek,” demis.
Bir gün bir kentte düğün baslamıs. Beyoğlu’nun arkadasları Beyoğlu’nu düğüne
götürmek için uğrasmıslar. Fakat o, kabul etmezmis. Nihayet arkadaslarının kati
ısrarına dayanamayıp kabul etmis. Ama bir taraftan da öfkelenmis. Ağzındaki
takımı yere çarpıvermis. Takım yere düsünce parça parça olmus. Yola çıkmıslar.
Kız hemen kürkünü çıkarıp, güzelce giyinmis. Onlardan önce düğün mahalline
varmıs. Bir sandalyeye kurulup, Bey oğlunu beklemeye baslamıs. Biraz sonra da
Beyoğlu gelmis. Gösterilen yerlere oturmuslar. Kahveler içilirken Beyoğlu etrafa
göz gezdirmeye baslamıs ki, gözüne birden, sandalye, üstünde oturan kız ilismis.
O kadar güzelmis ki. Beyoğlu’nu yakmıs vurmus. Dayanamayarak gidip kim
olduğunu sormus. Kız da gülümsiyerek cevap vermis.
“Takım kıranlar mahallesindenim. Yakında gideceğim. Đsterseniz bugün aksam
bize buyurun da konusalım,” demis.
O gün eve dönmüsler kız onlardan önce eve dönmüs ve eski elbisesini giymis.
Beyoğlu anasına gelip:
“Anacığım, anacığım. Düğünde öyle güzel bir kız gördüm ki, ondaki güzellik
dünyada yok. “Aksam gel de konusalım.” dedi. Takım kıranlar mahallesindenmis”
demis.
Aksam olur. Takım kıranlar mahallesi sorulur. Fakat bir türlü bulunamaz.
Đkinci gün, düğüne gitmek için Beyoğlu’nun arkadasları yanına gelirler. Beyoğlu
yine gitmek istemez. O kadar ırar ederler ki… Öfkelenir elindeki altın saati yere
atar. Saat yere düsünce parçalanır. Yola çıkarlar. Kız onlardan önce düğün yerine
gelir. Aynı sandalyeye oturur. Sonra da Beyoğlu ve arkadasları gelirler. Bakarlar
ki kız yine ayni yerde oturur. Beyoğlu saskın saskın kızın yanına gelip:
“Affedersiniz aksam sizi bulamadım,”deyince kız:
“Hıh “demis. O! … “Biz takım kıralar mahallesinden ayrılalı çok oldu. Biz artık saat
kıranlar mahallesindeyiz. Đsterseniz aksam buyuruverin, konusuruz “demis.
Bu sırada beyoğlunun anası da kızın yanına gelir:
“Kızım ne olur; bir de bizim eve siz buyuruverin. Oğlum senin için yanıp
tutusuyor,” demis. Kız ise:
“Hanım Teyze ben saat kıranlar mahallesindeyim. Aksam buyurursunuz da
konusuruz. Yakında oradan da ayrılacağım,” demis.
Eve dönerler. Kız onlardan önce eve gelmistir. Aksam tekrar tellâllar çağırtılır. Ne
yazık ki saat kıranlar mahallesi denen bir mahalle bulunmaz.
Son düğün günü arkadasları tekrar gelip Bey oğlunu düğüne götürmek için ısrar
ederler. bey oğlu öfkelenerek, cebindeki sigara tabakasını yere fırlatır. Tabaka
kırılır.
Hareket ederler. Düğün yerine varınca bakarlar ki kız yine aynı yerde oturuyor.
Kızın yanına bey oğlu varıp.
“Dün seni çok arattım. Bir türlü saat kıranlar mahallesini bulamadım,” diye
serzeniste bulunur. Kız ise:
“O! Efendim biz, saat kıranlar mahallesini terk ettik. Ben simdi tabaka kıranlar
mahallesinde oturuyorum. Arzu ederseniz aksam buyurabilirsiniz. Yarın sabah
gideceğim,” demis. Bu sırada Bey oğlunun anası tekrar gelir:
“Ah kızım yapma! Ne olur. Bugün bize buyurun. Oğlum seni çok istiyor.”
“Sağ ol hanım teyze. Zahmet olmasın siz bize buyurun. Tabaka kıranlar mahallesi
diye ararsınız” diye cevap vermis.
Düğün biter. Herkes evine döner. Kız onlardan önce eve döner.
Aksam olunca tabaka kıranlar mahallesi arastırılır. Yine bulunamaz. Ne tabaka
kıranlar mahallesi var, ne de kız…
Oğlan tekrar Tülü’süne dönmüs. “Tülüm geldi. Tülüm gitti” demeye baslamıs.
Aksam sabah Tülü’nün odasına yemekler konurmus. Biraz sonra bakarlarmıs ki
yemekler yenmis.
Tabaklar yıkanıp silinmis. Bir gün böyle iki gün böyle, derken oğlan artık
sabırsızlanır. Gider bir kocakarıya. Olanları olduğu gibi anlatır. Koca karı:
“Oğlum sen onu takip et” der.
Odaya yemek konunca bey oğlu da Tülü’nün ne yapacağını anahtar deliğinden
seyreder. Kimsenin olmadığını kestiren Tülü de üzerindeki kürkü atar. Bütün
güzelliği ile bir kız ortaya çıkar. Yemekleri yer. Tabakları yıkayıp siler Tam
giyineceği sırada Beyoğlu kapıyı açıp kızı “Sen miydin O” diyerek kucaklar. Kız
da:
“Benim” der. Kız basından geçenleri olduğu gibi anlatır. Oğlan:
“Ya o düğünde oturan kız kim idi?” der, Kız:
“Benim” diye cevap verir.
Tekrar kucaklasırlar. Kırk gün kırk gece düğün yapıp evlenirler. Düğün bitikten
sonra kız:
“Babamın yanına gidelim. Her seyi ona anlatalım. Bizi affetsin” der.
Günlerden bir gün padisahın huzuruna varırlar. Kız her seyi, babasına anlatır.
Babası da onları affeder. Ayrıca Padisah ta sölenler vermis. Senlikler yaptırmıs.
Onlar ermis muradına biz çıkalım kerevetine.
TUZ KADAR SEVGĐ*
Vakti zamanında, günlerin birinde bir padisah varmıs. Bu padisahın da üç tane
kızı varmıs. Bu kızlar yetisip kemale gelmisler, babalarının aklına bunları ere
vermek gelmemis. Bu üç kardes müsavere ederler:
“Babamız bizi ere vermeyecek, ne yapalım da bunu babamıza anlatalım, bizi ere
versin?” Küçükleri der ki:
“Haydi, bağa gidelim, herkes sahsına göre bir karpuz alsın. Babamıza hediye
gönderelim. Vezirleriyle beraber yesinler. Bundan bir hisse alabilirlerse alırlar,
alamazlarsa ne yapalım. Çekecek olduğumuz çile bu.”
“Haydi bakalım.” Deyip kalkarlar. Elini eline, eteğini beline sekerek, dökerek,
ökçeleri büzüklerine değerek bağa giderler. Üç tane karpuz alırlar. Büyük kız öyle
bir karpuz alır ki içi hiç yenecek halde değil, ortanca kızın karpuzundan da birer
dilim ancak alınır. Küçük kız ise öyle bir karpuz alır ki tam kıvamına gelmis,
yenecek bir zamanda. Eve gelince büyük kız karpuzunu altın tabağın üstüne
koyar, yanına da altın çatal ve bıçakları hazırlar, padisaha gönderir. Padisah:
“Getirin bakalım, bu nedir?”
“Büyük kızınız hediye gönderdi.”
Aldılar karpuzu meydana, bıçağı vurdular ki hiç yenecek hali yok.
“Kaldırın atın bu karpuzu.”
Bu karpuzu kaldırıp kapıya attılar. Ortanca kız da aynı sekilde karpuzunu
gönderdi. Onu da attırdı kapıya. Sonunda “küçük kızın karpuzunu kestiler ki tam
yenecek karpuz. Basladılar yemeye. Padisah:
“Oh, gördün mü yenecek karpuzu, mal bu.”
Vezir hemen padisahın kolunu kaptı: “Dur padisahım, hele karpuzu yeme.”
“Ne olacak?”
“Ne anladın sen bu karpuzlardan?”
“Ne olacak çocuklar, birer karpuz göndermisler. Biz de yedik.”
“Yok. O değil.”
“Ya?”
“Bak, büyük kızının ere gidecek zamanı geçti; ortancası da aha iste geçti
geçecek, bir gecelik hali var; küçük kızının da tam ere gidecek zamanı.”
“Çağırın büyük kızımı, gelsin. “Büyük kızını çağırırlar, gelir:
“Kızım sen beni ne kadar seversin?”
“Baba, bu dünyada en lezzetli nimetlerden iyi severim seni.”
“Seni verdim filan vezirin oğluna.”
* Sakaoğlu, Saim; Gümüshane Bayburt Masalları. Ankara: Akçağ Yayınevi, 2002.
O çıktıktan sonra ortanca kızını çağırır. Ona da aynı soruyu sorar. Ondan da
benzer bir cevap alınca onu da baska bir vezirin oğluna verir.
“Küçük kızımı çağırın gelsin.”
Küçük kızı gelir, aynı soruyu ona da sorar, o da cevabı verir:
“Baba, seni tuz kadar severim.”
“Ya… Ben düstü düstüm de tuz oldum öyle mi? Bunu götürün, Tembel Ahmet’in
evine atın!”
Tembel Ahmet de anasından doğdu, tek day durup da bir adım atacak zamanında
yürüdüğünü gördüler. Mütebakisi yatıyor. Yirmi yirmi bes yaslarına geldi; anası
dilenir, desirir, onu yedirir, içerir. Kendi eliyle de yemez, anası yedirir.
Kızı götürüp Tembel Ahmet’in evine atılar. Padisah kızı bu, su getirip verecek,
ekmek pisirip yedirecek; kaynanası da dısardan dilenip desirip getirecek.
Haberi kimden verelim, padisahın kızından. Padisahın kızı parmağındaki yüzüğü
çıkartıp neneye verir:
“Nene, bu yüzüğü al, falan kuyumcuya götür. Ne verirse al. O parayla su
mendilin dolusu idare getir, üç bas da çubuk al. Artanını da geri getir.”
Nene gider, o yüzüğü verip parayı alır. Mendili doldurur yem yiyecek; üç bağ da
çubuk alır, vurur koltuğuna gelir. Padisahın kızı su kaynatır, çubukları tekneye
koyar. Kazanın kaynayan suyunu çubukların üzerine döker, yemeğini pisirir
Tembel’in. Bunu yedirir içirir. O gece yatarlar.
Hayırlı sabahlar cümlemizin üzerine açılsın, sabah olur. Sabahleyin nene yine
desirmeye gider. Ahmet aksamdan hararetli yedi ya, susar:
“Padisah kızı, bacı bir su ver, içeyim.”
Kız gidip kâseyle su getirdi, koydu yanına. Ahmet kızı çağırdı:
“Gel içir bu suyu.”
“Gözün kör olsun, elin kırık değil ya, iç!”
“Bacı, sen bilirsin, gel su suyu içir bana.”
Kız birini hatır için içirdi. Đkinci defa isteyince yine getirdi:
“Bacı, gel su suyu içir.”
“Kalk kendin iç!”
“Kalkar vururum, döğerim seni.” diyene kadar padisahın kızı hemen yorganı
Ahmet’in sırtından atıp çubuğu çekti. Tembel baktı ki padisahın kızı kendini
öldürecek, kapıdan dısarı kendini koyuverdi. Çıktı ama, çıplak:
“Bacı, çamasırlarımı giyeyim de ondan sonra gideyim.”
“Yok, su mendili al, yanında bulunsun. Çamasırlarını da vereyim, giyin. Bu
mendili aksama kadar dolduramazsan gelme, kapıdan içeri giremezsin.”
Çamasırlarını verir buna. Tembel çamasırlarını giyinir, mendili alır, gider. Bunu
gören komsusu, köylüsü, delikanlısı ihtiyarı pesine düser; sanki bir canavar
geliyor. Bu doğru deniz iskelesine iner. Bakar ki bir vapur gelmis, kaburgayı
iskeleye verip yükünü bosaltıyor. Hamallar tasır, arabalar tasır. Buna hiç kimse
demiyor ki: “Gel, bu yükü ötür de sana kırk para vereyim.” Durdu durdu, is yok.
Đki tane dengin bir tarafa ayrıldığını görür. Bütün yükler
tasınır, derken aksam olur. Paydos edecekler, daha bir sey kalmadı. O iki denk de
orda, tüccar da orda. Tüccar seslenir adamlarına ki araba getirsinler de bunları
götürsünler, Bu hemen tüccarın yanına yaklasır:
“Efendi, bunları ben götüreyim.”
“Götürebilir misin oğlum, ağır bunlar. Gel bakalım?
Dengin birini omzuna aldı, birini koltuğuna aldı, sürdü doğru mağazanın kapısına.
Ardiyenin kapısını açtılar, denkleri içeri atar.
Tüccar bu denkleri ötekilerinin üstüne çıkarttıracak, oğlan bir sey der diye
korkuyor:
“Oğlum, bunları su denklerin üzerine atamaz mısın?”
“Hay hay, atayım.”
Hemen bu iki dengi tutup öbürlerinin üzerine atar. Mağazaya çıkınca tüccar
düsünmeye baslar. “Az versem de kızıp bana bir tokat vursa beni öldürür, çok
versem de hesaba gelmez.” Neyse Tembele bir miktar verdi. Ahmet hemen
oradan bakkala, fırına gider, mendili doldurur, birkaç kurus da artırır, onu da
mendilin ucuna düğümler, kapıya gelir:
“Hay hay, atayım.”
Hemen bu iki dengi tutup öbürlerinin üzerine atar. Mağazaya çıkınca tüccar
düsünmeye baslar. “Az versem de kızıp bana bir tokat vursa beni öldürür, çok
versem de hesaba gelmez. “Neyse Tembel’e bir miktar verdi. Ahmet hemen
oradan bakkala fırına gider, mendili doldurur, birkaç kurus da artırır, onu da
mendilin ucuna düğümler, kapıya gelir.
“Tak tak.”
Padisahın kızı hemen seğirtir. Ahmet gelmeden evvel nene eve gelir ki ev
silinmis, süpürülmüs yemek pismis oğlu yok! Yatağı da kalkmıs:
“Kızım ne oldu oğlan?”
“Nene, çubukları sana da çekmeyeyim, gel yerine otur. Sen oğlanı filan düsünme,
gel yerine otur.”
Nene yerine oturduktan bir müddet sonra kapı vurulur. Tembel içeri girer. Kız
elinden mendili alıp masaya koyar. Hemen bir tuzlu su hazırlayıp Ahmet’in
omuzlarını, kolların, bacaklarını bununla adamakıllı temizler, yıkar. Tembel’i
oturttuktan sonra sofrayı kurar, yedirir, içirir, yatırır.
Sabah olunca Tembel daha durur mu? Çalısmaya gider. Böylece her gün gidip üç
bes kurus alıp gelir. Padisahın kızı bir gün Ahmet’e der ki:
“Ahmet, böyle olmaz. Sen bir esek al, bir de balta al. Dağdan odun çek,
odunculuk et. Hamallığı bırak artık.”
Biriken paralarla Ahmet bir esek alıp takımını düzer. Odun getirip satar; üç kurus,
bes kurus, artık neye satıyorsa,
Bir gün gider, odun getirir. Bu yük odunu dolandırdı, olmadı satamadı.
Pesine bir hoca çıkar:
“Ahmet oğlum, odunları satamadın mı?”
“Hayır hoca, satamadım.”
“Odunları bana verir misin?”
“Hay hay hoca, vereyim.”
“Eee.. Sür gelsin; ama ben para yerine bir söz veririm.”
“Olsun hoca,”
Ahmet, odunları hocanın kapısının önüne çekip yıkar; doğrayıp içeri atar:
“Hoca, ver sözümü.”
“Oğlum, ilmin bası sabır.”
“Daha?”
“Oğlum, ben sana “Bir söz söyleyeceğim.” Demistim.”
“Peki.”
Ahmet padisahın kızının yanına gider: “Bacı, odunları satamadım, bir söze
verdim.”
“Ne sözü Ahmet?”
“Đlmin bası sabır.”
“Kulağına koy. Ahmet bu söz bir gün sana lâzım olur. Bak, senin yevmiyen gitti
bugün. Hem lâzım olacak bu söz.”
“Peki.”
Ahmet ertesi günkü odunu da satamaz, yine o hocaya rastlar:
“Ahmet, odunları bana ver.”
“Vereyim hocam,”
“Ahmet, fiyatını biliyorsun, yine bir sözüm var.”
“Olsun hocam,”
Odunları götürüp hocanın kapısına yıkar, hocaya:
“Hocam, der ver sözümü.”
“Ahmet, “Sabrın bası selâmettir’ unutma.”
“Peki hocam.”
Ahmet sözünü alıp evine gelir, meseleyi padisahın kızına anlatır. O da:
“Bu sözü sen kendi kafanda sakla, bana göre bir sey yok.”
Ahmet ertesi günü odunları yine satamaz, hocaya rastlar:
“Ahmet, odunları bana ver.”
“Vereyim hocam.”
Ahmet odunları hocanın kapısına çeker, hoca da sözünü verir.
“Haberi kimden verelim, Tembel Ahmet’ten. Ahmet böylece oduna devam eder.
Bir gün padisahın kızı Ahmet’e der ki:
“Sen böyle odun tasımaynan gün geçiremezsin, bunun kısı da var. Kıs gelince sen
dısarıda odun yapamazsın. Git, bir batman un getir, sana azık edeyim.
Dağda bir iki gün odun hazır et, bir mağaraya istif et. Kısın bir yol bulur onları
yükler gelirsin.
“Peki bacı, olsun.”
Ahmet bir batman un getirir. Padisahın kızı yuğurup ekmek pisirmeye oturur,
Tembel de arkasında. Kız bir yandan ekmek pisirir, tandırdan çıkarır, Ahmet bir
yandan yer. Biri pisirir, biri yer. Kız son ekmeği de tandırdan alıp geri döndü ki
ekmek bir tane yok.
“Ahmet, ne oldu buradaki ekmeklere?”
“Bacı ekmekleri yedim.”
“Ahmet, ocağın bata senin. Sen dağda ne yiyeceksin?”
“Adam, bacı isim mi yok, sırtımda götürüp yük edeceğime karnımda götürürüm.”
Ahmet kalkıp eseğini semerler, baltasını alır, “Allahısmarladık”ı çekip ormanın
yolunu tutar. Orada büyük bir mağara bulur, mağaranın yanındaki çamları
köküyle, dalıyla içeri alır. Mağarayı odunla doldurur. Aksam olunca da eseğini
yükler, çarsıya gelip odunları satar. Aksam eve gelince padisahın kızı sorar:
“Ne ettin Ahmet?”
“Ne edeceğim bacı, odun yapıp bir mağaraya doldurdum”
“Peki Ahmet.”
Ahmet odunculuğa devam eder. Güz gelince kar yağar. Dağa gidip odunları
sakladığı mağarayı arayıp bulur. Bakar ki ne odun var, ne bir sey. Vermisler
mağaraya atesi. Mağaradaki bütün odun yanıp kül olmus.
“Ula… Ben ne edeyim simdi, padisahın kızına ne yüzle gideceğim? Hele su
kömürlerden bir çuval doldurayım da götüreyim.”
Oradaki kömürlerden toplayıp torbasına doldurur, dısardan da bir iki kucak odun
yapıp eseğin yanlarına vurur. Sürdü geldi eve. Kapıdan geçerken:
“Bacı, mağarayı yakmıslar, bütün odunlar kömür olmus. Biraz kömür getirdim.”
Padisah kızı dikkatle baktı ki ne görsün, torbadakiler hep ‘lira’. “Ahmet, eseği
buraya yık, bu kömürlerden orada çok var mı?
“Bacı mağara bununla dolu.”
“Ahmet, sen odunu filan bırak, terk et. Sen orada kül kömür bırakma, toz toprak
ne varsa hepsini getir.”
Ahmet tarladı topladı; mağaradaki külü kömürü olduğu gibi eve yıktı. Evde gün
geçirirken bir gün kapıda bir tellâlın bağırdığını duyar.
“Eyy, at binen, kılıç kusanan kim var? Bes yüz lira aylığı var!”
Ahmet hemen dısarıya fırlar:
“Ne diyorsun tellâl?”
“Eyyyy, at binen kılıç kusanan…. Bes yüz lira aylık!”
“Neredeymis bu is?”
“Pesime gel.”
Giderler, sehrin kenarına yedi tane bezirgân mallarını yıkmıslar, yanlarına bir
hizmetkâr arıyorlar.
“Oğlum, iyi at biner misin?”
“Hay hay.” Hâlbuki at yüzü bile görmemis!
“Peki, bizimle gelir misin?”
“Gelirim.”
“Oğlum, sana bes yüz lira aylık vereceğim, bizimle gelir misin?”
“Tabii gelirim.”
“Git, bu gece evinde yat, çamasırını al gel. Yarın su saatte gel, gideceğiz.”
Eve gelir; bacısına, anasına anlatır: “Ben bes yüz lira aylıkla gidiyorum” Padisah
kızı bir mendil çıkartıp buna verir:
“Ahmet, bu mendil kırmızı lira ile dolup gelecek. O zaman sen benim, ben senin
oluruz.”
Ahmet mendili alıp gider, bezirgânların yanına varır. Buna bir kılıç verirler, atını
gösterirler. Bezirgân hizmetkârlarına emir verir:
“Bunun emrindesiniz, emir bundadır. “Yık!” dediği yerde yıkarsınız, “Yükle! dediği
yerde yüklersiniz. Bunun emrinden dısarı çıkmayacaksınız.”
Yedi bezirgân katırlarını yükleyip yola verirler, kendileri de biraz daha çadırlarında
kalırlar. Gidenler ise bir zaman gittikten sonar bir dağın basına varırlar ki ot
derya deniz. Otu gördüğü gibi Ahmet hizmetkârlara seslenir:
“Ulan hizmetkârlar, eyleyin, “Eylenirler.
“Yıkın suraya katırı.
“Etme kardes, gitme, kardes, burası haramilerin yeridir, biz burada yatamayız.
Haramiler bizim malımızı talan ederler, bizi bütün kırarlar. Haydi çekip gidelim.”
Ulan ‘yıkın!’ diyorum size. Đğne giderse ben çuvaldız öderim.”
Hizmetkârlara zaten ağaları emir vermisti. Bunlar orada yıktılar, diğer altı tanesi
kaçtılar. Geriden bezirgânlar geldiler, malların sahipleri:
“Ahmet oğlum, niye yıktın buraya?”
“Baba, senin neyin lâzım.”
“Oğlum, burası haramilerin yeri.”
“Baba sen gir çadıra, iç kahveni, keyfine bak. Senin iğnen giderse ben çuvaldız
ödeyeceğim.
Hizmetkârlara emir verir, hepsi yatarlar, bezirgânlar da yatarlar, Ahmet de yatar.
Gel haramilerden haber verelim.
Haramiler dağın basına çıktılar, Köroğlu’nun Çamlıbel’i gibi, sahvermis herif
hayvanı, yatıyor. “Ulan, bunu vuralım, tutalım. “Haramibası der ki:
“Yok, biz buraya gidemeyiz, bu tek atlı tekin değildir. Biz kırk yıldır bu dağda
gezeriz, buraya kimse gelmedi. Burada kus uçmaz, kulan yürümez. Bunda bir
tutar olmasaydı, bir güveneceği olmasaydı kervancı buraya yıkamazdı. Siz su ileri
gidenlere bakın hele.”
Đlerden gidenleri bastılar, nereye gittilerse gidip vurdular, kırdılar, talan ettiler.
Yükte yeğnik, pahada ağır malları toplayıp gittiler.
Haberi kimden verelim, beriki bezirgânda, Ahmet’in kolundan. Sabahtan kervanı
yükleyip salıverdiler. Gittiler ki ne görsünler. Đlerdekileri elleri koynunda,
baslamıslar ağlamaya, Sorarlar:
“Ulan, ne oldu size?”
“Biz bütün talan olduk, sen ne hikâye yapıyorsun?”
“Bize hiç “Çıt” eden olmadı, kendimiz de uyukladık. Malımız da adamakıllı rahat
etti, biz de rahat ettik.” Ahmet’e döndü:
“Ahmet oğlum, aylığın oldu yedi yüz lira, önde giden persenk yüklü katır da
yüklüyle beraber senindir.”
Bunlar sürdüler, ömürleri de neleri varsa yüklediler, gittiler. Bezirgânlar yine
geriden geliyorlar. Yolda giderken hava bozdu, gök gürledi, simsek çaktı.
Ahmet seslenir:
“Hizmetkârlar.”
“Efendim.”
“Yıkın suraya!”
“Etme, ağa gitme ağa, çıkalım o yüksek yere de orada yıkalım. Buraya yıktık mı,
gök gürlüyor, simsek oynuyor, afet olacak, afetin içinde kalacağız.”
“Lan yık, it oğlu it. Gereğini ben düsünürüm, siz yıkın!”
Yıktırır oraya. Öbürleri yine kaçtılar, güya bir selâmete çıktılar. Ahmetlerin yattığı
yere damla düsmedi; sabahtan yükleyip yola çıktılar ki ne çıksınlar, Onların bütün
malları suyun içinde kalmıs.
Sorarlar:
“Baba nedir, sizin bu haliniz?”
“Gece sele kaldık.” Bezirgân, Ahmet’e seslenir:
“Ahmet, ikinci katır da senin, aylığın da bin lira oldu.”
Sürüp yola devam ederler. Sehrin kenarına yaklastılar. Sehre girmeyip malları
sehrin kenarına yıktılar, orada yattılar. Geriden bezirgân geldi:
“Ahmet oğlum, ne ediyorsun? Herkes gitti, malını aksamdan satacak, bizim malın
kıymeti daha kalmayacak. Sabahtan malın kıymeti düsecek, biz mal
satamayacağız.”
“Ağa, sen otur yerinde, neyine lâzım. Onarın yüz paraya verdiğini ben bes kurusa
vereceğim. Sen yerinde otur.”
Orada yattılar. Sabah olunca bunlar çarsıya girerken aksamdan gidenler dısarı
çıkıyorlar:
“Ne ettiniz, kaça alıp, kaça sattınız?”
“Yüzer paraya sattık.” Ahmet çarsıya girdi.
“Bes kurus, bes kurus.”
Dayandı mal gidiyor. Bezirgân, Ahmet’e seslenir:
“Ahmet üçüncü katır da senin oğlum, aylığın da bin iki yüz lira.”
Ahmet kendine verilen üç katırın yükünü satar, alacaklarını alıp yükler. Evvelce
nereden geldiler. Trabzon yolundan; bu sefer döndüler Erzurum yolundan, Urfa,
Diyarbakır taraflarına. Bir çöle vardılar, tek kuyu var. O kuyudan yedi gün, yedi
gecelik su alacak hayvanlarına ve kendilerine. Yedi bezirgânın altısı vaktiyle su
vermeye girmis, orada kalmıslar. Simdi sıra Ahmet’in.
“Ahmet oğlum, gel yanıma.” Ahmet bezirgânın yanına gelir:
“Nedir ağa?”
“Oğlum, biz yedi taneyiz. Bunlar benim arkadasım ama, aslında arkadaslarımın
oğullarıdır. Ben bunların babaları ile arkadas idim. Altı tanesi sıra ile girdi, bu
kuyuda kaldı. Simdi sıra bana geldi. Oğlum simdi suyu girip ben vereceğim.
Çıktım, ne âlâ; mal benim. Çıkmadım, bu mal senin, bu saltanat senin Evde de
bir kızımla bir ailem var. Ailem annen, kızım da senin ailen. Ben ineceğim bu
kuyuya.”
“Yok, ne münasebet ki sen inesin. Kuyuya ben ineceğim.”
“Ulan oğlum, ben gittim mi, senin annen var, bacın var. Bunlar bana ne der.”
Ahmet bu senet yazıp onlara da imzalatır, hizmetkârlara da imzalatır: “Ben kendi
gönlümle bu kuyuya iniyorum. Yedi saat beklersin, çıkarsam ne âlâ. Çıkmazsam
yedi gün beklersin. Yine çıkmazsam yedi gün üzerine bir daha geleceksin. Çıktım,
ne âlâ, çıkmazsam kanım sana helâl olsun. Ama, bekleyeceksin.”
“Peki.”
Taktılar âleti beline, astılar kuyuya. Yedi günlük su çekip verdi yukarı:
“Asıl halatı, geleyim.”
Halattan tutacağı sırada bir Arap bileğinden sarılır, çekip alır götürür bunu.
Girdiği ne konak. Yeryüzünde acaba öyle bir konak var mı? Sedirde oturmus bir
delikanlı; ayın on dördü; günün on besi bir kız; bir tarafta altın sinisi; meydanda
sinisinin üzerinde yesil kurbağa. Ahmet oraya girer:
“Selâmünaleyküm.”
“Aleykümselâm.”
Delikanlı oradaki kızı çağırıp der ki:
“Kardesim, al bu yiğide odaları gezdir.”
Aldı Ahmet’i kız, pesine gitti. Açtı bir oda. Đçerisi insan kellesi, açtı bir oda, içerisi
insan bacağı; açtı bir oda, insan cendiği. Ahmet dedi ki:
“Adın ne senin:”
“Ahmet.”
“Ahmet, kardesim sana bir sual soracak. Sualine cevap verdin. Yakanı kurtardın.
O zaman sana der ki: ‘Dile dileğini, vereyim muradını.’ Sen de dersin ki: ‘Babanın
kırk senedir el desmemis bağından bir terki nar ver bana.’ Sana her ne derse
desin, ne verirse versin; inci, cevahir, altın, yakut, hepsini reddet.
‘Bana bir teneke nar vereceksin.’ diyeceksin.”
“Peki.”
“Yok, eğer kardesimin muradını yerine getiremezsen sen de bunlar gibi olacaksın.
Đset görüyorum.”
“Peki,”
Ahmet dönüp kızın kardesinin karsısına oturur. Delikanlı Ahmet’e sorar:
“Delikanlı, sana bir sorum var. Buna cevap vereceksin.”
“Peki.”
“Ben mi güzel, kız mı güzel, Arap mı güzel, sininin üzerindeki kurbağa mı güzel?”
Ahmet bir düsündü: “Biz ne dedik hocaya, hoca ne dedi bize, “Đlmin bası sabır,
sabrın bası neydi, selâmet, gönül kimi severse güzel odur.” diyene kadar oğlan
hiddetlendi:
“Arap, kılıcı hazırla! Ne söylüyorum sana; ben mi güzel, kız mı güzel, Arap mı
güzel, sininin üzerindeki kurbağa mı güzel?”
“Ne senden korkarım, ne Araptan korkarım, ne kılıçtan korkarım. Ben su noktayı
düsünüyorum. Ne bağırıyorsun, bağırmakla beni korkutamazsın, kılıç ile de
korkutamazsın. Sualini tekrar et.”
“Ben mi güzel, kız mı güzel, sininin üzerindeki kurbağa mı güzel, Arap mı güzel?”
“Gönül kimi severse güzel odur.”
Kurbağa yavas yavas sismeye ve büyümeye basladı. Delikanlı bir daha sordu:
“Doğru söyle, ben mi güzel, kız mı güzel, sininin üzerindeki kurbağa mı güzel?”
“Çok söyleme, gönül kimi severse güzel odur.”
Kurbağa biraz daha sisip büyüdü.
“Doğru söyle, ben mi güzel, kız mı güzel, sininin üzerindeki kurbağa mı güzel?”
“Arkadas patlama, gönül kimi severse güzel odur.” demesiyle kurbağa
patlayıverdi. Oğlan bunun nikabını çekip alır. Bir kız dikiliverir, ne oradaki kıza,
ne delikanlıya, ne de araba benzer; sanki gün vurdu içeri. Delikanlı Ahmet’e der
ki:
“Dile dileğini.”
“Arkadas, benim senden hiçbir dileğim yok.”
“Dilek dile, dilek!”
“Dileğim odur ki, babanın el değmemis bağından bir terki nar isterim.”
“Arkadas, narı ne edeceksin, dünyada her ne istersen iste benden, altın iste,
yakut iste, inci iste, ne istesen iste.”
“Đstemem, bir terki nar isterim babanın el değmemis bağından.”
“Kalk kız, su terkiyi al da bağdan nar doldur, gelin”
Kızla Ahmet bağa gittiler. Kız ile terki narlarla doldururken birkaç tane de cebine
atar. Oradan delikanlının yanına gelirler. Ahmet der ki:
“Beni aldığın yere götür bakalım. “Oğlan, Arap’a seslenir:
“Bunu nereden aldınsa oraya bırak.”
Arap yukarı seslenir: “Asın, al atı asın!”
Yukarıdan al atı asarlar. Ahmet’i yukarı çekip alırlar. Oradakilere asağıda
basından geçen serencamı anlatır Terkiyi de katırlarının üzerine atar.
Allahısmarladık’ı çekerler. “Allahısmarladık sizi, duadan unutmam biz; sağ isek
insallah göreceğiz birbirimizi. “Sürüp geldiler memleketlerine.
Ahmet gittikten sonra padisahın kızı elindeki külçeyi satıp padisahın konağından
âlâ bir konak hazırlar, basıyla, bahçesiyle her seyiyle. Ahmet dolandı geldi eve,
evine gerecek. Sürüp sokaktan gelir, çıktı ki ne gelsin. “Biz padisahın kösküne
geldik, yolu yanlıs mı geldik? Ne etik biz, hele geri dönelim bakalım.” Meydandan
bir daha dolanır, yine aynı sokağa gelir, aynı konak. “Biz yine yanlıs geldik,
padisahın konağına geldik. “Tekrar dolasmaya gider.
Haberi kimden verelim, padisahın kızından. Padisahın kızı konağın penceresinden
dısarıyı seyrediyor. Tembel gelir, geri döner gelir, yine döner. Padisah kızı
cariyelere seslenir:
“Kızlar.”
“Emret hanım.”
“Gelen Ahmet’tir. Yakalayın, erteğinden, merteğinden; hiç ayaklarını yere
vurdurmadan yanıma çıkarın.”
Kızların elleri ellerine, etekleri bellerine, ökçeleri büzüklerine değerek, sekerek,
dökerek geldiler, indiler. Ahmet’i kapmaları ile “Kızlar durum, nedir sizin derdiniz,
nedir zorunuz?” derken kapıp padisahın kızının karsısına getirmeleri bir olur:
“Ahmet, nedir bu halin?”
“Bacı, ben sasırdım, gelemedim.”
“Ahmet niye gelemiyorsun?”
“Bacı, ben gittiğimde bu düzen, bu konak yoktu.”
“Hele gel bakalım.” Ahmet de cebinden narları çıkartıp padisahın kızına verir,
heybeyi de çıkartıp ortaya koyarlar. Kız narları gördüğü gibi:
“Kızlar, herkes yerine!” diye çıkısır, Kızlar yerlerine çekilirler.
“Ahmet, bunları nereden buldun?”
“Bacı, terki hep ondan.”
Padisahın kızı terkiyi açtı ki ne görsün, hep ondan, olduğu gibi nar.
“Kalk Ahmet, daha durma. Padisahın olanca askerini, hepsini davet edip buraya
getireceksin. Gidip padisahı davet edeceksin. Hangi gün, hangi saatte geleceğini
sana söylesin.”
“Peki.”
Ahmet daha yerine oturmadan padisahın yanına gider, padisaha bir resmi tazim
yapar:
“Ne o Ahmet?”
“Sevketlim, seni davet ediyorum. Konağa geleceksin, bütün ordunla beraber.
Hangi gün, hangi saatte geleceğini de söyleyeceksin.”
“Git Ahmet, Persembe günü saat on ikilerde gelirim.”
“Peki.” Tembel gelip padisahın kızına anlatır: “Persembe günü saat on ikide
gelecek.”
Padisahın kızı hazırlığını görür, asçılar getirir, etini kasaplarla kontrat eder, her
seyini hazır eder. Padisah da dediği saatte gelip konağa misafir edilir, askerler
yerlestirilir. Padisahın yemek yiyeceği yere bir perde çekerler, arkasında kızı
oturur. Kız arkadan yemekleri verir. Ahmet de sofraya koyar. Kız yemeklerden
birini tuzlu yapar, birini de tuzsuz yapar. Önce tuzlu yemeği verir. Padisah bu
yemeği vezirleri ile beraber yer. Đkinci yemeği alınca bir lokmadan fazla yiyemez.
Öteki tarafa sürer. Arkasından tuzlu bir yemek verirler, padisah baslar bundan
yemeğe:
“Hakikaten dünyanın tadı tuzmus.” Padisah bunu der demez kızı perdeyi açıp
babasının karsısına dikilir:
“Baba, ben seni ‘Tuz kadar severim.” dediğim zaman bu Tembel’in yanına
atmıstın ki dilenip desireyim. Allah, öyle bir Allah’tır ki bak, iste Tembel’i ne hale
getirdi, senin
köskünden âlâ kösk yaptırdı, senin havuzundan âlâ havuz yaptırdı, senin
bağından âlâ bağı var. Bu hale gelene kadar bu benim kardesim idi, ben de onun
bacısı. Biz daha kardes bacıyız. Simdi bu saat bizim akdimizi icra edeceksin.”
deyip kız perdenin arkasına çekilir. Padisah da hemen Ahmet’i kızına nikâh eder.
Onlar yiyip içip yer altına geçtiler, onlar orada cefada, biz burada sefada. Gökten
üç elma düstü, ikisi dinleyenlere, biri de söyleyen bosboğaza. Ustamızın adı Hıdır,
elimizden gelen budur.
ÜÇ HAYLAZ MASALI*
Derleyen: Numan KARTAL
Bir varmıs bir yokmus, Evvel zaman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam
içinde. Yellerin estiği, sellerin costuğu bir ülke varmıs. Ama ülke de ülke imis ki;
bir yanda devler tef çalar, öbür yanda çengiler oyun oynarmıs. Ala gözlüler
karakasa sürme çeker, fidan boyular göz edermis. Dertliler derman, dertsizler de
dert bulurmus, Düzensizliklerle esenlikler bu ülkede kol gezermis. Buna ese de
sasar, bizim kambur köse de. Derken efendim hindi asmaya biner, evim dermis.
Esekler ahırda bir uzun türkü tuttururmus. Derken ise tavuklar, ördekler de
karısır tam bir bayram havası esermis.
Đste bu ülkede bir de çiftlik varmıs. Bu çiftlikte de boyu kısa, kendisi topalacık,
gözü alçacık horoz; boyu uzun, gururu yüksek hindi; bir de bes parmaklı, alçak
ayaklı badi, yani ördek varmıs. Đmdi oturalım masal tasına, görelim neler gelmis
bu üç haylazın basına.
Çiftliktir, yasanılacak yerdir demeyin. Bülbülü altın kafese koymuslar da ah vatan
demis. Bizim üç ahbap çavuslar da öyle. Asağı gitmisler, yukarı gitmisler. Geceyi
gün, günü gece etmisler. Ama olmamıs. Canları çok sıkılmıs. Bir gün oturmuslar,
kafa kafaya verip düsünmeye koyulmuslar. Kırda hayat var, bakın açmıs bin bir
çiçek, Lâlenin alı çiğdemin sarısı, ana can katar meneksenin kokusu demisler de
çiftlikten çıkmaya karar vermisler. Tarlada dolasalım, yüce yüce dağlar asalım,
gelin kaçalım demisler. Vermisler pek çabuk karar.
Yola koyulmuslar. Az gitmisler uz gitmisler, dere tepe düz, yedi yılla bir güz
gitmisler. Altıda bir üstüde bir bu yerin, bari sağ oldukça yasamak gerek diye
söylenmisler. Sağa sola bakmadan kaçmıs üç ahbap çavuslar.
Hava günesli, açıkmıs. Kırlar genis, cana can katarmıs. Gezmek, tozmak,
yasamak denmis de yasamalarına bakmıslar. Sürülen sefa kârımızdır diye
hayıflanmıslar. Ama böyle yerler pek gezmeye gelmez, tehlikeler çoktur.
Tehlikelerin olduğu yerde hayat yoktur. Akıllarına getirmemisler bu durumları hiç
üç ahbap çavuslar. Basıbos dolasmıslar.
Dolasmak güzel seydir isi yolunda olana, üç haylaz düsünmemis hiç bunu. Zaman
akıp gitmis. Ne su veren olmus ne de ekmek. Geri dönmek de pek güç gelmis.
Yaptıklarına pisman olmuslar, ama çiftliğe dönmeyi de onurlarına yedirememisler.
Birbirleri ile bakmıslar bakısmıslar, kisi ne çekerse kafasından çeker demisler.
Ağrısız basımız, pismis asımız vardı. Yolumuz açık, karnımız toktu. Ne düsüncesiz
aklımız varmıs, kaçmısız demisler. Ama is isten geçmis. Aksam olmak üzere imis.
Alaca karanlığın çöküsü ile gecenin korkusu baslamıs. Derken dağın izli bir
yerinden bir dev çıkagelmis. Neye uğradıklarını sasırmıslar. Karsı gelsek, güç yok.
Gelmesek hayat yok demisler de kaçalım, belki kurtuluruz diye düsünmüsler.
Koyulmuslar yola, varmıslar Hindistan’a
Hindistan bir âlem. Ortalık düğün bayram. Kazanmanın yolunu aramıslar.
Hokkabazlık yapıp iyi para kazanmıslar. Aldık yükümüzü, tamamladık gayri
geçimimizi, gelin gidip kuralım evimizi demisler.
Nasiptendir her sey bu dünyada. Aç gözlü olmayacaksın, fazla da uzamayacaksın.
Ama bizim üç ahbap çavus uzamıs, dönüp dolasıp gelmisler bir mağaraya. Meğer
orası devin hazinesi ile doluymus, görenlerin gözlerini alırmıs. Bizim üç ahbap
çavusların da gözlerini almıs. Derken baslamıslar asırmaya, ama tamamen
kurtulduk demeye vakit kalmamıs, umulmadık bir yerden çıkan tilki üç haylazı
avlamıs.
Ne diyelim, akılsız basın cezasını kisinin kendisi çekermis. Onlar da çekmisler
cezalarını, darısı bizim akılsızların basına.
Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1969, sayı: 235
ÜÇ KÖSE*
Derleyen: Đhsan HINÇER
Bir varmıs bir yokmus vaktile arkadas üç köse varmıs. Adları da birbirinin aynı
imis. Bunlar, bir müddet hırsızlık yapmıslar. Nihayet bir sehre varınca, içlerinden
birisi artık bu isin dibi yoktur; ben vazgeçeceğim demis. Diğer ikisi, bu isten
vazgeçmemesi için çok yalvarmıslar, yakarmıslar, kabul etmemis ve ayrılmıs.
Diğer ikisi ise, yine hırsızlık yapmak için baska yerlere gitmisler. Diğer Köse
Mehmet, ticarete koyularak, evlenmis, barklanmıs. Dükkân sahibi ve çok zengin
olmus.
Gelelim diğer iki köseye. Birkaç sene gitmisler ve nihayet geri dönüp yine bu
memlekete gelince, arkadaslarını ziyaret etmek üzere sorusturmuslar. Evini
bulmuslar. Kapıyı çalınca, karısı çıkmıs, kapıyı açmıs. Kocası zannederek, içeri
gir, ne duruyorsun, demis. Bir de baksa bir köse daha. Đki köseyi görünce
hayrette kalmıs.
Köseler sormus: Mehmet Ağa nerede? Kadın, kocasının dükkânda olduğunu
söylemis. Bunun üzerine, öyle ise bizden selam söyle arkadasların geldi. Sana
selâm söylediler, de. O anlar, demisler. Oradan ayrılmıslar, aksam olmus. Kadının
esas kocası Köse Mehmet Ağa dükkândan gelince, arkadasların geldi: sana selâm
söylediler, demis.
Avluda pastırma sucuk asılı imis karısına: Su asılı pastırma ve sucukları gördüler
mi demi. Tabii gördüler, görmez olurlar mı cevabını almıs. Adamcağızı bir sasırma
almıs, karısı nedir telâsın deyince onlar bu pastırma ve sucukları bize
yedirmezler, demis. Kadın ne için deyince, çalarlar, ne biliyorsun dediğinde
beraber düser kalkardık, demis. Kadın, peki ya ne yapacağız, bari sandığa
kilitleyelim, yanımıza alalım, demis. Köse, yok avrat, kasaya kilitlesen yine
bulurlar, demis.
Düsünmüsler, nihayet ahırdaki ineğin altını eselim, telislerle1, esilen yere
koyalım, üzerini toprakla örtelim demisler. Bunun üzerine ineğin altını esmisler ve
oraya saklam
Yatım zamanı gelmis, herkesin dalgın uykuya vardığı bir sırada çift köseler
Mehmet Ağa’nın pastırma ve sucuklarını çalmaya gelmisler, maharetleri büyük
olduğundan eve girmisler, her tarafı alt üst etmisler, bulamamıslar.
Nihayet içlerinden birisi kocası ile yatan kadının diğer tarafından yatağa
sokulmus, yavas yavas kadının böğrüne dürtmüs. Sonra acaba pastırmalar ne
oldu, diye sormus, o da kocası sanarak, yavas sesle, ineğin altındaki saklı seye
ne olur, demis. Bunun üzerine kadının koynundan kalkarak, diğer arkadasına gel
arkadas, ben buldum, demis.
Ahıra varmıslar, ineğin altındaki saklı pastırma ve sucukları almıslar, yola
koyulmuslar, onlar gide dursun, bir müddet sonra kadının kocası karısına
sesleyerek: Kız, acaba pastırma ile sucuklar ne oldu deyince kadıncağız, aman
herif, biraz evvel yine sordun, ineğin altındaki saklı seye ne olur demistim ya,
demis.
Bunun üzerine Köse Mehmet yine telâslanmıs, karısı ile kalkmıslar. Bir de ne
görsünler, ineğin altında hiçbir sey kalmamıs. Tabii vaktile bu da onların arkadası
olduğu için ne tarafa kaçacaklarını tahmin etmis. Karısına sen yat, ben bir
arayım, demis.
Evden çıkmıs.
Đki köse ise giderlerken, birisi abdest bozmak için geri kalmıs. Pastırma sahibi,
öndekine yetiserek artık sen yoruldun, bir az da ben götüreyim demis. O da
gerideki arkadası zannederek al bir abdest de ben bozayım demis.
Esas pastırmanın sahibi yol azıtarak ayrılmıs. Đki hırsız birlesmisler, o ona, o ona
nerede pastırmalar, deyince sende idi. bende değildi, derken isi anlamıslar.
Pastırmalar yine sahibine teslim olmus, demisler. Derhal kosmaya baslamıslar.
Yine Köse Mehmet’ in evine gelmisler.
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1956, sayı: 84
1 Telis:Kaba örgülü büyük çuval
Birisi kapının arkasına saklanmıs. Köse Mehmet eve geldiği zaman, kapının
arkasında gizli olan karısının sesini taklit ederek, ne yaptın, yoruldun her halde,
ver bakalım demis. Adam karısı zannederek yine hırsız köseye pastırmaları teslim
eylemis ve ahıra inmis.
Đki hırsız köse, sevinç içinde yola koyulmuslar. Köse Mehmet Ağa ahırdan gelince,
içeri girmis bir de ne görsün Karısı horul horul uyuyor. Seslenmis, kız ne çabuk
uyudun, ne yaptın pastırmaları, nereye sakladın, deyince, kadın, sasırmıs, ne
zaman getirdin, demis. Adamcağız hiddetlenmis, amma ne çare, pastırmaları yine
elden çıkmıs.
Bakmıs olacak gibi değil, yine arkadaslarını takibe kosmus. Nihayet arkalarından
yetiserek, gelin arkadaslar, beni avrada karsı mahcup bırakmayın. Siz bunu bana
ağız tadı ile yedirmeyeceksiniz. Yarısı sizin olsun yarısı da benim demis ama
kabul etmemisler, üçe taksim edelim demisler. Artık baska çare bulamayan Köse
Mehmet razı olmus. Böylelikle aralarında taksim etmisler. Birbirine vedalasarak
ayrılmıslar.
ÜÇ OĞLAN*
Derleyen: Numan KARTAL
Bir varmıs bir yokmus, yokmusluğun varlığında varlığın darlığında bizim hindi
asmaya bindi derken asmadan indi. Altı ayla bir güz durmadan gitti. Dağları yol
gibi, ovaları sel gibi geçti. Temasa, temasa hos geldin bayram pasa derken bir
karı koca ile üç oğluna denk geldi. Đmdi oturalım soğuk pınarın suyunu içerekten,
çınarın gölgesinde yataraktan keyfimize bakalım. Arkasında da bir masal kuralım.
Çok eski zamanlarda bir varmıs bir yokmus, develer tellal pireler berber iken, ben
anamın anasının anasının besiğini tıngır mıngır sallarken bir karı koca ile üç
çocuğu varmıs. Gece gündüz demezler, günleri ayları bilmezler, gün yüzü
görmeden evlerinde ömür sürer giderlermis. Gün gelmis, böyle ömür sürülmez
denmis de ana baba üçler, besler, yediler, kırklar demisler, üç oğulları ile
kendilerini yola vermisler.
Az gitmisler uz gitmisler, dere tepe düz gitmisler, altı ayla bir güz gitmisler de
neden sonra bir dağın basında sırıl sırıl suyu akan bir pınara gelmisler. Su içelim
derken çocuklardan birini çesmenin yalağına düsürmüsler, birini bir kurda, birini
de bir ayıya kaptırmıslar. Netsek neylesek diye telasa düsmüsler. Sağa bakmıslar
sola bakmıslar, çocukları kurtarmak söyle dursun kendilerinin de tehlikede
olduklarını görmüsler. Bey kaçmıs, hatun kalmıs, onu da bir dev yakalamıs.
Kaçan bey sonunda kurtulmus, bir köye muhtar olup koltuğa oturmus.
Bazen ümitsizlikler ümidi doğurur, derler. Tanrı büyüktür diye söylerler.
Gerçekten de öyle olmus. Yalağa düsen çocuk kurtulmus, durmadan “Tanrım
murat” diye söylenmeye baslamıs. Ağzında çocuk olduğu halde kaçan kurdu
çobanlar görmüs, pesine düsüp etrafını çevirmis. Kurtulan bu çocuk da hep
“Tanrım murat” diye söylermis, Ya ayı ne oldu demeyiniz, mağarasına gitmis,
çocuğu bir güzelcene besler gözü gibi bilirmis. O da ikide bir “Tanrım murat” diye
seslenirmis.
Bir gün gelmis ayı yiyecek bulmaya gitmis. Çesme basındaki çocuk “Tanrım
murat” diye ünlemis. Mağarayı terk edip sesin geldiği yana gitmis. Çesme basına
geldiğinde diğer iki kardesini beraber görmüs. Sevincine diyecek yokmus.
Dağlar durak, çesme basları konak olmus üç kardese. Büyümüsler, serpilip
dalyan gibi delikanlılar haline gelmisler. Askerlikleri de gelip çatmıs. Birbirlerimize
kavusmakla muradımıza erdik diyerekten sehre inmisler. Zaman dediğin nedir ki
yel gibidir gelir geçer, su gibidir akar gider. Askerlikleri de geçmis. Bir dertleri
varmıs o da anneleri imis.
Çocuklar anne der ağlarmıs. Baba da hatun der feryadı basarmıs. Ah ettikçe
dağlar inler, vah ettikçe gökler gürler, dağlar ates olup yanarmıs. Baba kapıları
çalmıs, feleğe dert yanmısta derdine yanan olmamıs. Var varanın sür sürenin, bu
dünya demini sürenin demiste keyfine bakmaya çalısmıs. Ama hatunsuz
edememis, bulmak içi evini adayıvermis. Meğer evi de dillere destanmıs.
Memlekete haber salmıs ki:
“Devi kim öldürürse, hatunumu buraya getirirse ona canımdan da aziz bildiğim
çok sevdiğim evimi vereceğim.”
Sonra devin yerini bir iyice anlatmıs, evini donatmıs. Ev dediği ev değil, sanki bir
sırça köskmüs. Her yanı çiçeklerle donanmıs, havası da pek temiz, suyu cana can
katarmıs. Yolları mücevher, kapıları zümrütten yapılı bir taht misali dil ile
anlatılamıyacak, kalem ile yazılamayacak kadar güzel bir yemis. Herkes sasmıs,
ağzının suyu akmıs. Rüyalardaki masal ülkeye kavusmak için canla basla
çalısmaya koyulmuslar, eve kavustuk diye sevince dalmıslar. Atalar sözüdür, el
elden üstündür, görmeden düsü bilme isi. Đs bilenindir, kılıç kusananın. Üçkardes
de isini bilmis, atlarına binmis, kılıçları elde, palalar belde, devi öğendiler ya
nerde, kosmuslar oraya.
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1965, sayı: 199
Kolay olmamıs varmaları. Bazen yel olmuslar dağdan dağa atlamıslar, bazen
fırtına olmuslar okyanuslar asmıslar, bazen da sel olup ovalara akmıslar. Gün
gelmis boyu elli santimlik cüceye yenilmisler, zaman gelmis dev bir orduyu bir
kılıç sakırtısında yenmisler. Ama en sonunda devin bulunduğu mağaraya
gelmisler. Kılıç sakırdatmıslar, topuk vurup deve bir selam çakmıslar. Dev
sasırmıs, gelenler kimlerdir diye anahtar deliğinden bakmıs. Kılıçlar inmis dev
boynunu bükmüs, gözleri simsek çakarken ol dev oracıkta can vermis.
Kapıyı açmıslar, analarının boynuna sarılıp ağlasmıslar. Sevinçler dalga dalga
olmus, gözyasları su gibi akıp çağlamıs. Binmisler atlarına, var varanın sür
sürenin diyerek gelmisler babalarının yanlarına. Önce baba sasmıs, benim
oğullarım ha deyip sevinci basmıs. O sevine dursun çocuklar ağlasmıs. Suya
düsen almıs sazı eline, vurmus mızrabı ile teline de içinin acısını bir iyice dökmüs.
Arkasından babasına seslenmis.
“Ey kanım tasıdığım baba, baba olaydın beni suya düsürmezdin, basını alıp
gitmezdin.”
Canavara kapılan da içini bir iyice dökmüs, o da kardesi gibi babasına seslenmis.
“Ey babam, baba olaydın canavarın kaptığı oğlunu yalnız bırakmazdın, keyf çatıp
dünyanın zevk-ü sefasını sürmezdin.”
Ayının kaptığı oğul da dayanamamıs, seslenmis:
“Ey babam, baba olan evlâdını ayı kapar da bakar mı?”
Hatun da feryadı basmıs:
“Hatunu dev kapar da bey muhtarlıkta keyf mi çatar.”
Bey haklasınız demis. Boynunu bükmüs. Sarılmıs çocuklarına almıs hanımını
yanına gelmisler anlatılamayacak kadar dillere destan güzel evlerine.
Gökten üç elma düsmüs, üçünden de biri birinden güzel üç kız çıkmıs. Biri nar
tanesi mi desem nur tanesi mi, diğer ise ay yüzlü sehla bakıslı, tatlı gülüslü imis,
ömrü de yay kaslı tatlı gülüslü seker gibi bir seymis. Üçünü de üç kardes almıs.
Onlar ermis muradına darısı sizlerin basına…
ÜÇ TALĐPTEN HANGĐSĐ*
Derleyen: Veysel ARSEVEN
Eski devirlerde, Orta Anadolu kasabalarından birinde zengin bir bey yasamakta
idi. Bu beyin, güzelliği dillere destan olmus, bir kızı varmıs. Görenleri hayran
eden genç kızın, daha pek genç yasta o kadar çok talipleri çıkmıs ama babası
hepsine de birer bahane bulur, kızını vermekten kaçınırmıs. Ancak gelen talipler
arasında, temiz aileden, namuslu, çalıskan, meziyetleri çok üç genç varmıs ki,
bunları geri çevirmeye gönlü razı olmamıs. Sevgili kızımı, versem versem, ancak
bunlardan birine verebilirim; fakat hangisine diye düsünür dururmus bey. En son,
söyle bir çıkar yol bulmus. Her üçüne de ayrı ayrı ve birbirinden habersiz su
teklifi yapmıs:
“Kızımı yalnız bir sartla sana verebilirim. Yasadığın sehirden ayrılıp, gurbet
diyarına çıkar, kendi alın terinle ekmek parası kazanır, bu paradan bir kısmını
biriktirerek, kemerinde bes yüz altınla dönersen, ancak o zaman kızımla
evlenebilirsin,” der.
Her üç talip de bu teklifi cana minnet bilerek, baba ocaklarını terk eder, her biri
bir tarafa dağılarak, türlü zahmetler ve mihnetlerle hayatlarını kazanmaya
baslarlar. Bunlardan en büyüğü olan Ali Galip, iki yıl içinde kazancından arttırdığı
paralarla bes yüz altın biriktirip sevine sevine yurduna dönerken, uğradığı
kasabaların birinde, bir panayıra rastlar. Panayırda, bir gezici satıcının elinde,
acayip bir ayna görüp marifetini öğrenmek merakına düser. Satıcı:
“Her kim bu aynaya bakarsa, pek uzak yerlerde olup bitenleri görür, cevabını
verince, aynayı satın almak hevesine kapılarak bedelini sorar. Satıcı, bes yüz
altından on para asağı vermeyince, Ali Galip, böyle marifetleri olan bir aynaya
sahip olmak uğruna, biriktirdiği bes yüz altını sayıp, aynayı alır, yola koyulur.”
Kızın ikinci talibi olan Hasan Ferhat da aynı sekilde kazandığı bes yüz altınla
memleketine dönerken, uğradığı sehirlerin birinde, sihirli bir halı görür,
dayanamaz, elindeki parayı halıcıya kaptırır. Bu halının üzerine binen kimse,
birkaç dakika içinde istediği yere ulasabilirmis.
Üçüncü talip, Haydar adında bir delikanlı idi. O da, bir baska panayır yerinde, pek
sifalı özellikleri bulunduğu söyledikleri bir limona, bes yüz altını sayarak satın alır.
Az giderler, uz giderler, dere tepe düz giderler, bir gün her üçü de, bir yol
kavsağında bulusurlar. Nereden gelip, nereye gittiklerini birbirlerine sorarlar,
baslarından geçenleri bir bir anlatırlar. Bir de ne görsünler, üçü de aynı kıza talip
değiller miymis meğer? Bunun üzerine içlerinden biri:
“Acaba, ortak sevgilimiz su anda ne yapıyor. Yoksa bir baskası ile mi evlendi?”
diye sorar. Ali Galip, hemen cebindeki aynayı çıkarıp:
“Ondan kolayı ne var? Aynaya bakar öğreniriz,” der. Her üçü birden aynanın
üzerine eğilirler. Bir de ne görsünler? Beyin kızı, hasta, yatakta yatmıyor mu? Bu
acı manzara karsısında, büyük bir üzüntüye kapılan delikanlılardan biri:
“Simdi ne yapacağız?” diye düsünürken, ikinci talibin sihirli halısı akıllarına gelir.
Hemen üzerine binip havalanırlar, birkaç dakika sonra sevgililerinin bası ucunda
bulunurlar.
Hekimin biri gidip, biri geliyor, fakat hiç biri de bu güzel kızın derdine çare
bulamıyorlardı. Delikanlılar, beser yüz altına satın aldıkları hediyeleri, kızın babası
olan beye verip, her üçünün de marifetlerini anlatırlar. Bunun üzerine bey, son
ümit olarak, limonu kesip kızına yedirince, hasta kız, hemencecik sifaya kavusup
ayağa kalkar. Aldı mı size beyi bir düsünce. Simdi kızı bu üç delikanlıdan
hangisine versin? O sırada masalcı baba, beyin imdadına yetismis:
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1966, sayı: 216
“Gençler,” demis. Kızın iyilesmesinde her birimizin de ayrı ayrı hizmeti büyüktür.
Bey simdi, kızını hanginizin hak ettiğini düsünüyor. Bekleyin, uzun sürmez.
Çıkmaz ayın son çarsamba günü size kararını bildirir.
ÜÇ TURUNÇLAR*
Derleyen: Nebahat ÇETĐN
Varmıs, yokmus Allah’ın kulu çokmus. Çok söylemesi günah, söyleneni
dinlememek çok ayıpmıs.
Vaktin birinde, bir memleketin bir padisahı varmıs. Padisahın da bir tanecik oğlu
varmıs. Günlerden bir gün bu sehzade balkona çıkmıs. Balkondan sehrin orta
yerindeki pınar görünürmüs. Sehzade balkondan pınara gelip su dolduran
kadınları gözlemis. Bir tane yaslı kadın da su doldurmaya gelmis. Sehzade bir tas
alıp atmıs. Yaslı kadının testisini kırmıs. Yaslı kadın sehzadeye dönmüs:
“Sana bir sey demem oğul. Sen olasın üç turunçların askına düsesin. Sararıp
solasın,” demis ve gitmis, Sehzadeyi o günden sonra bir atestir almıs. Üç
turunçlar demis de baska bir sey dememis. Padisah oğlunun haline üzülmüs.
Sultan Hanım oğluna:
“Oğlum, bir tanecik oğlum, niye bu hallere düstün. Sana memleketimizin en
güzel kızını alalım, “demis. Sehzade:
“Anam” demis, “anam ben istemem, dünya güzelini getirseniz bile üç turunçları
arayıp bulacağım. Ya bulup getireceğim, ya bu yolda öleceğim,” demis. Heybesini
doldurmus. Atını eyerlemis. Demir çarık, demir âsa düsmüs yollara.
Az gitmis, uz gitmis. Dağlar asmıs. Düzler geçmis. Gide gide bir ormana varmıs,
bakmıs ormanda bir in. Đnde iki tane aslan yavrusu.. Büyük bir yılan da yavruları
yemek için hücum ediyormus. Yılanı öldürmüs. Yavruları kurtarmıs. Bakmıs ana
aslan topallıya topallıya geliyor. Ana aslan gelince yavrularını bu adam öldürdü
sanmıs. Parçalayacakken, yavruları yılanı göstermisler. Ana aslan her seyi
anlamıs. Sehzadeyi çağırmıs. Sehzade aslanın yanına yaklasınca bakmıs sağ ön
ayağı sismis. Đltihap dolmus. Sehzade:
“Aslan ana” demis. “O ayağına ne oldu ki, ver bakayım ne varsa çıkarayım. Belki
iyilestiririm.” Ana aslan ön sağ ayağını uzatmıs. Sehzade ayağa bakmıs ki koca
bir diken var. Dikeni çekip çıkarmıs. Yaraya eliyle basmıs. Đçindeki iltihapla pis
kanı temizlemis. Yarayı silmis, güzelce. Aslan rahatlamıs ayağındaki yara
temizlenince. Sehzadeye dönmüs:
“Đnsanoğlu” demis, “bana bugün iki büyük iyilik ettin. Birinci yavrularımı kurtarıp
bana bağısladın. Sonra beni acıdan kıvrandıran ayağımdaki yarayı temizleyip
iyilestirdin. Sana nasıl yardım edeyim?” diye sormus. Sehzade:
“Aslan ana, benim yaptığımda ne var ki, herkes o sekilde hareket ederdi. Bana
yardım etmene gelince, hiç sanmıyorum. Çünkü ben yıllardır üç turunçları
arıyorum. Aradığım halde ne yerini buldum, ne yerini bilene rasladım,” demis.
Aslan an ana sevinçle:
“Đnsanoğlu sana umduğundan çok yardım edeceğim. Çünkü yerini biliyorum üç
turunçların,” demis. Sehzade heyecanla:
“Söyle ana söyle ana,” demis. Aslan ananın boynuna sarılmıs. Aslan ana:
“Simdi bu dağı asacaksın bunun arkasında bundan daha yüce bir dağ var onu da
asacaksın. Onun arkasındaki daha da yüce. Đste o dağın tepesine çık. Tepede
büyük bir devin büyük bir kalesi var. Kalenin bir kapısı açık, biri kapalı, Bir kapıda
bir köpek bağlı, birinde koyun. Koyunun önünde et var, köpeğin önünde de ot.
Kale kapısına gelince koyunun önündeki eti köpeğe ver, köpeğin önündeki otu da
koyuna. Kalenin açık kapısını kapat, kapalı kapısını aç ve içeri gir. Yolun her tarafı
böğürtlenlerle dolu. Böğürtlenlerin dikenleri yoluna devam ettirmeyecekler seni.
Sen böğürtlenleri elinle oksa ve “Oh! Ne güzel güllermis” de, böğürtlenler sana
yol verecekler, bir ağacın altında bir dev göreceksin. Devin gözleri yumuksa, bil
ki uyanık, sesini çıkarma, gözleri açıksa da dev uyumustur. Ağacın basında üç
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1968, sayı: 227
tane turunç var. Yerden bir tas al, Bismillah, de tası at. Üç seferde düsüremezsen
tas kesileceksin. Oradan çıkarken de sakın arkana bakma. Turunçları da su
kenarında kes,” demis. Sehzade helâlasıp yola koyulmus.
O dağı asmıs. Ardından ondan daha yüce bir dağı asmıs. Derken üç turunçların
bulunduğu hepsinden yüce dağa gelmis. Dağın tepesine varmıs. Bakmıs büyük
bir kale var. Kalenin iki kapısından biri açık biri kapalı. Kapılardan birinin önünde
bir koyun, koyunun önünde de bir parça et duruyormus. Bir kapının önünde de
bir köpek yatıyormus, köpeğin önünde bir kucak ot varmıs. Koyunun önünden eti
almıs, ite vermis, itin önündeki otu da koyuna vermis, Kalenin açık kapısını
kapatmıs, kapalı kapısını açıp içeriye girmis. Bakmıs her taraf böğürtlen. Bir
girmis böğürtlenlerin içine. Dikenler her yanını kanatmıs. Aslanın dediklerini
hatırlamıs ve böğürtlenleri oksamıs.
“Aman ne güzel güller” demis. Böğürtlenler Allah’tan açılmıslar yolun iki yanına
doğru. Sehzade ilerlemis. Bakmıs bir turunç ağacı, Ağaçta üç tane turunç varmıs.
Ağacın altında da bir dev uzanmısmıs. Devin gözleri açıkmıs. Sehzade devin
uyuduğunu anlamıs. Yerden bir tas almıs;
“Bismillah” deyi atmıs turunçlara… Değdirememis. Bakmıs dizlerine kadar tas
kesildi. Bir tas daha alıp atmıs, yine değdirememis. Beline kadar tas kesilmis.
Üçüncü tası da değdiremeyince bakmıs tamamen tas kesilecek. Yaradana sığınıp
bir tas daha atmıs. Turunçlar düsmüs. Turunçları alıp ardına bakmadan kosmaya
baslamıs. Dev uyanmıs ve:
“Böğürtlenler tutun onu,” demis.
Böğürtlenler yolu iyice açıp:
“Ya! O bizi oksadı, sevdi,”demisler. Dev kalenin kapısına:
“Demir kapı tut onu,” demis.
Kapı:
“Yooo!” demis. “Ben yıllarca kapalıydım. O beni açtı” Đyicene açılmıs. Dev, son
ümit köpekle, koyuna seslenmis:
“Köpeğim, koyunum” demis tutun onu, Köpek:
“Yoo” demis. O bana et verdi.
Koyun da:
“Onu tutmam” demis. O bana ot verdi.
Neyse sehzade kaçıp kurtulmus.
Yoldan giderken susamıs. Sağa bakmıs su yok. Sola bakmıs su yok. Aklına
turunçlar gelmis. Aslan ana turunçları su basında kes demisti ya, bunu unutmus
meğer. Turunçlardan en büyüğünü çıkarmıs, kesip suyunu emecekmis. Bıçakla
turuncu ikiye böler bölmez, turuncun içinden ayın on dördü gibi bir kız çıkmıs:
“Su. Su.” Demis. Sehzade suyu nereden bulsun. Turunç güzeli ölmüs. Bir müddet
daha gitmis. Yine su bulamamıs. Ortanca büyüklükteki turuncu da kesmis. Bu
turunçtan daha da güzel bir kız çıkmıs. O da:
“ Su… Su…” diye can vermis.
Sehzade elimde kalan turuncu kesmiyeceğim” demis. Kendi kendine ve
kesmemis. Az sonra da memleketin topraklarına dâhil olmus. Bir gölün basına
varmıs. Orada bir pınardan kana kana su içmis. Sonra gölün kıyısına oturup
turuncu kesmis. Bu son turunçtan çıkan kız daha da güzelmis. Ay’a diyormus,
sen doğma ben doğayım, güne diyormus, sen doğma ben doğayım. Neyse
turunçtan kız çıkar çıkmaz:
“Su. Su.” demis Sehzade de kızı gölün içine atıvermis. Kız su içmis. Elini yüzünü
yıkamıs ve kenara çıkmıs. Sehzadeye:
“Beni kurtardın. Ablalarım nerde ola ki,” demis, sehzade üzüntüyle:
“Onlara su kavusturamadım öldüler,” demis.
Kız:
“Kader,” demis. “Biz padisah kızlarıydık, o dev bize büyü yapıp bizi turunç
etmisti. Simdi ben ne olacağım?” diye sormus.
Sehzade:
“Sultanım” demis. Ben senin için dağlar astım, düzler geçtim. Yıllardır
yollardayım. Benimle evlenir misin?”
Kız:
“Ne yapalım kader,” demis. Sehzadeyi de ilk görüste sevmismis zaten.
Sehzade parmağındaki elmas yüzüğü çıkarmıs, turunç güzeline vermis.
“Bu yüzüğü parmağına tak. Ben gidip anama, babama haber vereyim, gelip seni
buradan düğün alayınan alayım,” demis.
Kız.
“Peki, tez gelin,” demis.
Sehzade gidince kız bir ağacın tepesine çıkmıs. Kimse görmesin diye. Biraz sonra
elinde testisiyle bir çingene kızı pınara su almaya gelmis. Kara kapkaraymıs.
Çirkin, pis bir kızmıs. Göle eğilmis çingen kızı. Suda turunç güzelinin aksini
görmüs. Kendi kendine:
“Ben ne güzelmisim de haberim yokmus, demis. Padisaha gelin olacak kadar
güzelim” demis. Elini saçına götürüp düzeltmek istemis. Bakmıs göldeki aksi elini
kaldırmıyor. Sasmıs kalmıs. Sağa sola bakmıs ağacın üstündeki turunç güzelini
görmüs. Çingen kızı:
“Bacı, bacı” demis. “Niye öyle ağacın tepesinde oturuyorsun. Đn asağıda iki laf
edelim, demis.
Turunç güzeli ağaçtan inmis. Konusmuslar biraz. Çingen kızı bir kurnazlık
düsünmüs hemen:
“Bacı” demis. “Gel seni yıkayayım. Temiz ol ki padisahın adamları seni daha çok
beğensinler.”
Turunç güzeli de inanmıs. Soyunmus. Çingen kızı yıkarken turunç güzeli:
“Aman dikkat et tepemdeki üç gümüs teli koparma, demis. Çingen bunu duyunca
durur mu: Bir fırsatına getirip gümüs teli koparmıs. Turunç güzeli bir beyaz
güvercin olmus.
“Pırrr… Pırrrr…” diye uçup ağacın dalına konmus.
Çingen kızı turunç güzelinin elbiselerini giymis. Ağaca çıkıp beklemis. Padisahın
adamları gelmis. Kızı götürmüsler. Sehzade yalnız kaldıkları vakit:
“Sen öyle değildin, ne oldu ki böyle karardın,” demis. Çingen kızı:
“Seni beklerken günesten yandım,” demis. Beyaz güvercin olan turunç güzeli de
pencerenin dibindeki dallardan birine konup:
Ben bir turunç güzeliydim
Çingen kızı yerimi aldı
Rüzgâr esti yel savurdu
Sehzademi Çingen aldı
Diye ötmüs. Güvercin ötmeye baslayınca Çingen kızı da kendi dilince türkü
söyleyip sesini bastırmaya çalısırmıs. Sehzade bu güzel kusa çok alısmıs. Her gün
balkona çıkıp bunu dinlemis. Bir gün güvercini yakalatıp altın bir kafese koymus,
Basucuna asmıs. Her gün onu dinlemis.
Güvercin bu sefer de:
Has bahçedir benim yerim
Altın kafesi neyleyim
Sehzademin yüreği kan ağlar
Gücüm yetmez yardım edem.
Diye ötmüs. Çingen kızı bakmıs kurtulus yok Yalandan hasta olmus. Đlle de beyaz
güvercin eti isterim diye tutturmus. Sehzade ne yapmıs ne etmis, ne demisse kâr
etmemis. Çingen kızına çaresiz, beyaz güvercini kestirip etini yedirmisler.
Kemiklerini de bahçeye
atmıslar. Kemiklerin atıldığı yerde bir kavak ağacı bitmis. Günden güne
büyürmüs. Bir hafta sonra sehzadenin odasının penceresine ulasmıs boyu. Yel
estikçe kavak sallanarak
Ben bir uzun kavağım
Camdan sehzademe bakarım.
Sehzademi Çingen aldı
Yeri göğü tutuyor ahım.
Deyip, hısır hısır sallanmıs. Bu arada Çingen kızı da iki canlı) olmus. Ay aydan,
gün günden… Derken dokuz ay on gün sonra bir oğlan doğurmus. Bebeği doğar
doğmaz da:
“ Đlle bu kavak kesilip, bebeğime besik yapılacak” demis. Çünkü sehzade kavağın
nazlı nazlı sallanmasını, yapraklarının sesini çok severmis. Çingen kızı da bunun
Turunç Güzeli olduğunu anlamısmıs.
Kavağı kesmisler, besik yapmıslar. Besik sallandıkça:
Uyu Çingen oğlu uyu
Anan kazdı bana kuyu
Sehzadem bunu duyarsa
Anan ölür Çingen oğlu…
Diye sallanıyormus. Çingen kızı besiği de atmıs. Sehzadenin ise ağzını bıçak
açmıyormus. Bilirmis, bu isin içinde bir is olduğunu, Ama çare bulamamıs.
Padisahı üzüntü almıs. Bir tane oğlu hastalanmıs diye. Sehzade bir gün sonra
yemek de yemez olmus. “Vay talihsiz basım” deyip dövünüyormus. Padisahla
karısı.
Onlar dövüne dursun. Hani o sehzadeye:
“Üç turunçların askına düsersin” diyen ihtiyar kadın vardı ya. Đste o bir gün gene
su testisini almıs. Pınardan su dolduruyormus. Padisahın sarayının kapısı
önünden geçerken yerde güzel bir tahta parçası bulmus. Bu besiğin, hani su
çingenenin parçalatıp attığı besiği parçasıydı. Almıs eve getirmis. Bıçakla yontup
testinin ağzına kapak yapmıs. Nene karının iki tane de ineği varmıs. Her gün bu
ineğini otlatmaya gidermis. Evden çıkar çıkmaz testinin kapağındaki tahta fırlayıp
turunç olup evi barkı süpürmüs. Yemeği hazırladıktan sonra da tahta olup testinin
kapağı olurmus. Gene nene karı sasıp kalmıs. Bir gün bekliyeyim “Bu in mi, cin
mi” göreyim, demis. Đneği götürür gibi yapmıs kapının anahtar deliğinden
gözlemis, bakmıs kapak fırladı ayın on dördü gibi bir kız oldu. Evi sildi, süpürdü,
yemeği yaptı. Tam tahta olacağı sırada, nene karı kapıyı açmıs. Kızı kolundan
tutmus:
“Söyle” demis, “in misin, cin misin?” Kız:
“Ne inim, ne cinim. Ben de senin gibi bir insan evlâdıyım nenem.” Nene karı:
“ Peki, kimsin, niye tahta oldun,” demis.
Kız:
“ Turunç güzeliyim, büyülüyüm. Büyüm bozuldu, daha da tahta olmam. Ne olur,
ne olur ben de seninle kalayım, gidecek kimsen yok,” demis. Nene karı:
“ Kal kızım demis. Evde isleri gör. Ben de ineğimizi otlatırım. Geçinip gideriz,
demis. Kimseye de söylemem hiç korkma,” demis. Sonra da onlar geçinip
dursunlar.
Bir gün padisah bakmıs oğlu yemiye yemiye ölecek. Bir tellâl çıkarıp bağırtmıs.
Tellâl:
“Herkes bir yemek yapıp, bu yemekten bir tabak veya bir tas getirsin. Belki
sehzademiz yer iyilesir,” demis.
Herkes yemekler yapmıs. Saraya sahan sahan üstüne, kâse kâse üstüne yemek
tasınmıs. Sehzade yüzüne bile bakmamıs, yemeklerin. Turunç güzeli de nene
karıya:
“Nenem” demis. “Gel biz de bir çorba yapıp götürelim. Belki sehzademiz iyilesir,”
demis. Bir eriste çorbası yapmıslar, bir tasa doldurup nene karıya vermis. Đçine
de sehzadenin gölün kıyısında kendisine verdiği elmas yüzüğü atmıs yollamıs.
Nene karıya:
“Sakın” demis, sakın bunu kimseye verme. Kendi elinle sehzadeye ver. Yiyinceye
kadar da bekle, demis. Nene karı sarayın kapısına gelmis. Hizmetkârlar içeri
sokmak istememisler. Sehzade gürültüyü duyup “Bırakın gelsin” demis. Nene karı
yukarı çıkmıs. Sehzadeye:
“Oğul” demis. Bir kasık da nenenin çorbasından ye. Belki sifa olur, demis,
Yalvarmıs. Sehzade nene karıyı kıramamıs. Kasığı daldırıp ağzına götürmüs.
Bakmıs ağzında sert bir sey var. Çıkarmıs ki turunç güzeline verdiği yüzük.
Turunç güzelinin sağ olduğuna inanmıs. Yüzü gülmüs, nene karıya:
“Bu çorbayı kim yaptı eline sağlık Çok hos pisirmis” demis. Nene karı:
“Kızım pisirdi,” demis. Sehzade belli etmeden:
“Kızın kaç yasında kocan ne is yapıyor, kızının adı ne” diye sormus. Nene karı ne
bilecek. Turunç güzelinin hikâyesini anlatmıs. Sehzade hemen çingen kızıyla
oğlunu bağlatmıs. Babasına müjdeciler kosturmus. Turunç güzelini nene karının
evinden alıp gelmisler. Çingen kızına da
“Kırk katır mı, kırk satır mı,” demisler.
Çingen kızı kırk katır istemis. Çingen kızıyla oğlunu katırların kuyruğuna
bağlamıslar. Onlar parçalana parçalana ölmüsler.
Sehzadeyle turunç güzelinin kırk gün, kırk gece düğünleri olmus, onlar ermis
muradına.
Al seftali ver seftali çekirdeği Güleri’nin gözünden dısarı.
ÜVEY ANA*
Derleyen: Hüsnü YILDIZ
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Develer top oynarken eski hamam
içinde bir varmıs, bir yokmus bir padisahın bir kızı, bir de kızın üvey anası
varmıs. Kız o kadar güzel, o kadar güzelmis ki… Bir gören bir daha yanından
ayrılmak istemezmis. Öyle ki, güzelliği yedi cihana san, dillere destan olmus.
Kız o kadar güzel olur da üvey ana onu çeker mi? Pek tabii çekemez. Onu
kıskandıkça kıskanır. Ona her türlü kötü muameleyi mübah görür. Babası padisah
ise, aksine kızını o kadar çok sever o kadar çok severmis ki, kızım deyince
ağzından bir daha kızım çıkarmıs. Üvey ananın, kıskançlığının bir sebebi de
padisahın kızını çok sevmesiymis. Padisahın kızına karsı sevgisini azaltmak için,
günlerce düsünür, türlü türlü, hileler kurar, gelip padisaha anlatırmıs. Fakat
nafile… Ne yaptıysa fayda vermez. Üstelik onun, bu yaptıkları padisahın sevgisini
bir kat daha arttırmıs. Son kararı vermis: “Ne yapıp yapıp bu kızı. Padisahın
gözünden düsürmeliyim” demis. Evin (sarayın) lalasını çağırmıs. Bir yılan tutup
gelmesini emretmis. Lala az bir zaman içinde isten yılanı tutup gelmis. Üvey ana
isinin ehli misâli isini bitirmeden zaferinin saadetini duymaya baslamıs. Sabahın
erken saatlerinde kalkarak, kimseye gözükmeden kızın, yatak odasına girer.
Bakar ki kız gelecek tehlikeden bihaber, mısıl mısıl uyuyor. Tam sırası
kavonozdan yılanı çıkarır. Usulcacık kızın ağzından boğazına salıverir. Ne
yaptığını bilmeyen yılan da kızın boğazından asağılara doğru akar gider. Üvey
ana yapacağını yapmıs, halinden memnun… Kimselere gözükmeden kızın
odasından çıkar gider.
Aradan günler geçmis. Günleri haftalar; haftaları aylar takip etmis. Kızda o
güzellikten eser kalmamıs. Sanki bir sonbahar yeli o güzelliği alıp götürmüs.
Karnı sistikçe sismis, kendi sarardıkça sararmıs; sıskalastıkça sıskalasmıs. Fakat
kendine ne olduğundan habersiz Üvey ana, o günden bu güne padisaha hiçbir
sözde bulunmamıs. Tam zamanı gelince, padisahın yanına sokulmus. Sinsi sinsi
gülerek:
“Gördün mü senin kızı! Yakında doğuracak. Asağıdaki usakla her gün sevisiyor,”
demis.
O zamana kadar kızının üstünden kus uçurtmıyan padisah, gazaba gelerek:
“Çağırın onu buraya!” emrini vermis.
Lalalar kıza kosarak:
“Hanımcığım seni Sevketlümüz çağırır,” diyerek kızı, padisahın huzuruna
getirirler. Padisah, kızı karsısına gelince bir de bakar ki, kız gebe. Üvey ananın
dedikleri doğru. Kan beynine sıçrar.
“Çağırın cellâtları! ,” der.
Cellâtlar el pençe huzura gelirler. Padisah, kızı isaret ederek:
“Alın sunu! Basını kesin, kanlı gömleğini bana getirin!” emrini verir.
Kızcağız ne yaptığının farkına varmadan donup kalmıs. “Acaba babama ne oldu”
diyebilmis. Cellâtlar derbest ile kızı alıp huzurdan çıkmıslar. Sehrin dısına, kırlara
doğru açılmıslar. Epeyce bir yol aldıktan sonra, karsılarına bir tavsan çıkmıs.
Tavsanı vurmuslar. Kanına gömleği batırmıslar. Kızı:
“Haydi, sana uğurlar olsun!,” diye salıvermisler.
Kendileri de geldikleri yoldan geri dönmüsler. Padisahın huzuruna çıkarak kanlı
gömleği Padisaha sunmuslar.
Gelelim kıza. Kız, az gitmis, uz gitmis, dere tepe düz gitmis. Günlerden bir gün
bir Türkmen çadırına rast gelmis. Her neyse, diyerek, çadıra doğru yönelmis.
Köpekler kızın üzerine atılmıslar. Đhtiyar asiret reisi usaklara:
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1957, sayı: 93
“Kosun bakayım, köpekler neye havlar!” demis.
Usaklar bakarlar ki sıska bir kız çadıra doğru gelmekte. Köpekleri çağırırlar.
Đhtiyara haber verirler. Đhtiyar reis:
“ Getirin onu. Allah ne diye attı kim bilir. Hiç olmazsa süt kazanını bekletiriz”
demis.
Usaklar kızı getirmisler. Reis:
“Yavrum neye böyle bu diyarlara düstün!” demis.
Kız basından geçenleri anlatınca ihtiyar vaziyeti anlamıs:
“Eh ne yapalım kızım, kader. Tekbir ile yazılan tetbir ile bozulmaz. Sen bizim
yanımızda kalır, biz ne yer içersek sen de onları yersin. Ayrıca süt kazanlarımızı
da bekleyi verirsin,” demis.
Kız:
“ Peki” demis.
Günlerden bir gün süt kazanları kurulmus. Kız kazanların altını yakmaya
baslamıs. Đhtiyar da ara yerde gezinirmis. Kazanın altını tekrar atesleyeyim
derken, ağzından yılanlar sütün içine düsmeye baslamasın mı? Yılanlar düstükçe
düsmüs, ardı arası kesilmezmis. Đhtiyar bunu görünce kosmus, kızı, tepesi
asağıya kaldırarak silkmeye baslamıs. Bir tane yılan kalmayıncaya kadar silkmis.
Kızı çadıra almıs. Keçenin içine sarmıs. Kız yirmi dört saat baygın bir halde
yatmıs. Yirmi dört saat sonra biraz kendine gelmis. Gözlerini açıp, bakınca
hayretler içinde kalmıs. “Allah Allah bana ne oldu” der. Đhtiyar reis, acele çorba
pisirttirir. Kıza içirir. Kız çorbayı içince tekrar keçeye sararak yatırır. Aradan yirmi
dört saat gibi bir zaman geçince kızı kaldırır. Kız kendine gelir. Birkaç gün içinde
iyilesir. Onlar gibi çalısmaya baslar. Ne emrederlerse tutar. Bir sözü iki etmez.
Her bakımdan onlara uyar. Kız gittikçe açılır. Güzellestikçe güzellesir. O sıska kız
simdi afet olmus. Yedi cihanda ondan güzeline raslanamıyacak derecede güzel.
Ondaki güzellik hurilerde bile yokmus. Sütte hile var onda hile yokmus. Asiret
reisinin de bir o kadar güzel ve yakısıklı, civan gibi bir oğlu varmıs. Kızı oğluna
alıverir. Günlerce düğün yapılır. Yenilir içilir. Açlar duyurulur, çıplaklar giydirilir.
Gelinle oğlan gerdeğe katılır.
Gel zaman git zaman derken bir oğlan çocukları dünyaya gelir. Đsmini “Ne oldum”
koyarlar. Aradan aylar yıllar geçer. Günün birinde tekrar bir oğlan çocuğu
dünyaya gelir. Onun ismini de “Ne olacağım” koyarlar. Zaman çabuk gelir geçer.
Đnsan farkına bile varmaz. Derken bir üçüncü çocuk dünyaya gelir. Onun ismine
de “Daha ne olacağım” derler. Kız sevinçli, oğlan sevinçli. Đhtiyar memnun. Hayat
akar gider.
Her zaman çadır aynı yerde duracak değil ya. Eskiden nasıl yer değistirirse, yine
yer değistirmek icap etmis. Tası tarağı toplayıp baska bir diyara göç etmisler.
Günün birinde o diyarın padisahı ava çıkmıs. Avla avlana çadırlara doğru gelmis.
Yanında maiyeti de varmıs. Đhtiyar asiret reisi atlıları görünce merak etmis.
“Acaba bunlar kim?” diye. Ama meraktan çabuk kurtulmus. Gelenler o diyarın,
padisahı ve maiyetiymis. Đhtiyar onları, çadıra buyur eder. Padisah da
“dinlenelim” diyerek kabul eder. Yazgılar yazılır, soğuk ayranlar hazırlanır.
Padisah ve maiyetine ikram edilir. Bir taraftan da kuzular kesilir. Ziyafetler
hazırlanır. Çadırda görülmedik bir faaliyet baslar. Yemekler hazırlanınca sofralar
kurulur. Yemekler konur. Bir taraftan da yenmeye devam edilir. Kız kendisi ayrıca
bir yemek pisirir. Yalnız padisahın sofrasına konacak sekilde.
Kız gelen padisahın kendi babası olduğunu anlamakta güçlük çekmemis. Yemeği
de onun için pisirmis ki babası bin yemek olsa kızının yemeğini seçermis
(tanırmıs). Filvaki son yemek önüne konup da bir lokma alınca kızının yemeği
aklına gelmis. Lâkin kızı buralarda ne ararsın. Öleli hayli zaman oldu. Yemekler
yenip sofralar kalkınca konusulmaya baslanmıs. Bu sırada gelinleri çocuklara:
“Ne oldum, ne olacağım, Daha ne olacağım!” diye çağırmıs.
Bir böyle iki böyle derken padisah dayanamamıs. Đhtiyara:
“ Baba bu ne oldum, ne olacağım, daha ne olacağım sesleri ne demek ki habire
böyle bağırıyorlar” diye sormus.
Đhtiyar da hâdiseyi olduğu gibi, anlatıvermis. Ve devam etmis.
“Bir gün bizim çadıra sıska bir kız geldi. Onu çadıra aldım. Süt kazanı beklesin
diye. Neyin nesi olduğunu sonunca bir padisahın kızı olduğunu padisahın kendini
cellâtlara teslim ettiğini, fakat cellâtların onu öldürmeyip salıverdikleri söyledi.
Ben de alına yazılan basa gelir, diyerek teselli ettim. Bir gün kazanların altını
yakarken ağzından yılanlar düsmeye basladı. Yetisip bas asağı silktim, bir tane
yılan kalmayıncaya dek Sonrada yirmi dört saat yatırdım. Bir o kadar zaman
daha yattıktan sonra gözünü açtı. Ve zamanla iyilesti. Oğlum ile onu evlendirdim.
Üç çocuğu oldu. Birine “Ne oldum” diğerine “Ne olacağım” ötekine de “Daha ne
olacağımı” koydu. Seneler sonra o diyarlardan, bu diyarlara geldik. Đste sevketlim
o sözlerin manası bu.” demis.
Padisah tam can evinden vurulmus. O kız kendi kızı imis. Üvey ananın
söylediklerinin yaptıklarının manasını anlamakta gecikmemis. Kızını bir süphe
yoluna ne felâketlere atmıstı. Fakat bunları telâfi edebilirdi. Kararını verip. Kızını,
damadını torunlarını alıp sarayın yolunu tutar. Saraya gelince üvey anayı
huzuruna getirtir. Cellâtlara:
“Vurun sunun basını!” der. Ve ilâve eder:
“Kellesini kestikten sonra kanlı gömleğini de tez elden bana getirin! , diye
emreder.
Hilesi meydana çıkmıs. Cellâtların elinden nasıl kurtulacaktı? Para verecek, altın
verecek, onları kandıracaktı. Fakat bu bir bos düsünce idi. O böyle düsünürken
cellâtla onu ölüme götürmek için koluna yapısmıslar, saraydan uzaklastırmıslardı.
Cellâtlara:
“Etmeyin beni salın! Size para vereyim. Altın vereyim” demisse de kabul
ettirememis. Cellâtlar basını kesip, gömleğini kanına boyamıslar. Kanlı gömleği
de padisaha sunmuslar.
Padisah kızı ile damadına tekrar kırk gün kırk gece düğün yapmıs. Sarayının
karsısına bir de saray yaptırıvermis. Onlar ermis murada, darısı yeni
evleneceklerin basına.
UYUSUN, UYANSIN DA GÜLERE BOYANSIN*
Derleyen: Hüseyin ÇOKEK
Vaktiyle bir patisah tellal çağırtmıs. Bu gece kimse ısık yakmayacak demis, üç kız
kardes varmıs. Bunlar çok fakirlermis, her gece yün eğirirlermis, onları satarak
karınlarını doyuruyorlarmıs. O gece, yün egirmeseler aç kalacaklarmıs. Onun için
pencereye siyah bir perde tutmuslar. Yünlerini egiriyorlarmıs. O sırada patisah da
devriye geziyormus. Bunların perdelerinden dısarıya ısık sızıyormus. Patisah,
bunların pencerelerinin önünde durmus. Konustuklarını dinlemis. Bu sırada büyük
kız söyle diyormus.
“Ahh, patisah beni ekmekçisine alsa da doya doya ekmek yesem.”
Ortanca kız:
“Ah, patisah beni asçısına alsa da doya doya yemek yesem,”diyormus.
Küçük kız:
“Hah hah hah, patisah benim ayakkabımı önüme çevirse, gine varmam,” demis.
Ertesi gün patisah bunları sarayına çağırtmıs. Küçük kız aldırmayarak gitmis.
Ötekiler çok korkuyorlarmıs. Patisahın huzuruna çıkmıslar, patisah büyük kıza:
“Söyle kızım, sen aksam ne dedin?”
Korka korka:
“Patisah beni ekmekçisine alsa da, doya doya ekmek yesem,” demis.
Patisah:
“Nisanlıyın bu kızı, ekmekçiye!”
Demis.
Ortanca kıza:
“Sen ne dedin ya kızım?”
O da korka korka:
“Patisah beni asçısına alsa da doya doya yemek yesem, dedim,” demis.
Patisah:
“Nisanlayın bu kızı asçıya” demis.
Patisah küçük kıza dönerek:
“Sen ne dedin ya kızım?”
Küçük kız da gülerek:
“Hah hah hah, Patisah benim ayakkabılarımı önüme çevirse, gine varmam,
dedim” demis.
Patisah kızarak:
“ Cellât edin bu kızı,” demis.
Kız da o kadar güzelmis ki, bir bakan bir daha bakayım, demis. Fakat patisahın
kız kardesi bu güzelliğe dayanamamıs ve kardesine:
“Đlle ağam, ben bu kızı kırk gün besliyeyim, sonra cellât edin,” demis. Buna
Patisah razı olmus. O da kızı alarak odasına götürmüs.
Bir gün patisahın bahçesinde eflâtun güller açacakmıs. Patisahın kız kardesi kıza
eflâtunları giydirerek bahçeye yollamıs.
Kız bahçıvanı gömüs ve ona;
“Bahçıvan efendi, bahçıvan efendi; Patisah uyur mu?”
Bahçıvan:
“Uyur” demis.
Kız:
“Uyusun uyansın da, güllere boyansın,” demis ve “pırr” diyerek uçmus gitmis.
Bahçıvan, kızın güzelliğine dayanamamıs ve bayılmıs. Susuzluktan bütün çiçekler
kurumus. Patisah
* Türk Folklor Arastırmaları Dergisi, 1958, sayı: 107
bahçeye ne oldu, diye, dolasıyormus. Birde ne görsün, bahçıvan yerde baygın
yatıyor. Patisah bir tepme atarak bahçıvanı kaldırmıs.
Patisah:
“Ne bu hal” demis.
Bahçıvan da:
“Vallahi efendim, bahçenin eflatun gülleri açtığı gün, eflatun elbiseli bir kız geldi.
Patisah uyur mu, dedi. Ben de uyur, dedim. O da “Uyusun uyansın da güllere
boyansın”, dedi. Ben de bayılıverdim, o da uçtu gitti.
Patisah:
“ Git be aptal, gördüğün kim bilir nedir,” diyerek gitmis.
Öteki hafta bahçede mavi güller açacakmıs patisahın kardesi kıza mavi elbiseler
giydirmis. Gine bahçeye göndermis. Kız bahçıvana raslamıs:
“Bahçıvan efendi, bahçıvan efendi, efendin uyur mu?”
“Uyur.”
“Uyusun uyansın da güllere boyansın,” demis, Uçup gitmis. Bahçıvan gine yere
düserek bayılmıs. Bahçedeki çiçekler gine kurumus. Patisah, ne olduğu diye
bahçeyi aramaya gitmis. Gine bahçıvanı baygın bulmus. Patisah bir tepme
atarak;
“Bu ne hal,” demis.
Bahçıvan korka korka:
“Vallahi efendim, o kız gine mavilere giyinmis geldi. Ben de bayıldım.
Đnanmazsanız bu hafta da siz bekleyin.”
O hafta da güller maverde açacakmıs. Patisahın kardesi kıza, maverdeler
giydirmis. Kıza:
“ Patisah seni götürürken ayakkabını çıkar, odasına getirdiği zaman elini cama
vurur ve elini kanatırsın. O sırada “o sana sargı getirecek. Sen de ben bunu
istemem. Senin incili mendilini isterim, dersin. Getirince camdan uçar gidersin,”
demis. Kızı bahçeye göndermis. Kız bahçıvan efendi derken patisah kızı
kucakladığı gibi götürmüs. Kız dısarıdayken ayakkabısını çıkarmıs, odaya gelince,
elini cama vurmus ve elini kanatmıs. Patisah kosup bir sargı getirmis. Kız:
“Ben bunu istemem, senin incili mendilini sar, demis; o da sarmıs.” Kız
ağlayarak:
“Ayakkabılarım asağıda kaldı,” demis. Patisah kızın ayakkabılarını getirip önüne
çevirmis. Kız da camdan uçup gitmis. Patisah günden güne hastalanmıs.
Sararmıs, solmus, Ayvalardan renk almıs. Derdine kimse çare bulamamıs. Artık
kızın cellât günü de gelmis. Patisahın kız kardesi kızı beyazlara giydirmis, bir
yatağa yatırmıs. Kız elindeki sarılı incili mendili göstererek yatıyormus. Patisah
cellâtlarla beraber içeriye girmis. Kızın elinde sarılı kendi mendilini görünce
hemen cellâtlara geri dönün demis. Patisah kızı odasına götürmüs kırk gün kırk
gece düğün yapmıslar! Kız patisaha:
“Gördün mü ayakkabımı önüme çevirdin, ben de sana vardım,” demis onlar ermis
muradına, biz çıkalım tahtına.
VEFAKÂR KIZ*
Derleyen: Mehmet GÖKALP
Eski zamanların padisahlarından birisi bir fermanla üç gece müddetle evlerde
lâmba yakılmamasını emretmisti.
Tebdilli kıyafet eden padisah, yanına akıllı bir vezirini alarak sehri gezmeye
basladı. Herkes aksam olup ortalık karardıktan sonra yatıp uyuyor, sokaklarda bir
ölüm sessizliği hüküm sürüyordu. Yalnız padisahın mahalleleri gezdiği gece bir
evin pencerelerinden kordelâ kadar ince bir ısık sızıyordu. Adamlarından birisini
eve gönderen padisah hırsla dısarıda geziniyor ve yasak emrine rağmen gece ısık
yakanların yakalanıp getirilmelerini bekliyordu.
Padisahın adamları pencerelerinin kenarından baktıkları zaman içerde karsılıklı
oturup bir gümüs tabak içinden bal yiyen genç bir kızla bir delikanlıyı görüp
derhal kapıyı vurdular. Biraz sonra kapı açıldı ve zaptiyeler iki genci yakalayıp
sarayın mahpesine götürdüler.
Ertesi sabah padisah muhafızlara genç kızı getirmelerini emretti. Biraz sonra genç
kız padisahın huzuruna çıkarıldı. Padisah sordu:
“Dün gece emirlerimin aksine niçin evinizde lâmba yakıyordunuz?”
Genç kız utandı, boynunu bükerek:
“Padisahım, amcamın oğlu olan genç yedi yıl müddetle beni babamdan istedi.
Babam önce vermek istemedi, sonra razı oldu. O gece gerdeğe girecektik.
Karsılıklı oturup bal yiyorduk.” Dedi.
Padisah alaylı alaylı güldü.
“Yaa, öyle mi? Peki kızım, en çok güzelsin. Seni vezirlerimden birinin oğluna
versek gider misin?” diye sordu. Genç kız bu cazip teklif karsısında gülümsedi:
“Siz bilirsiniz cevabını verdi. Bunun üzerine padisah gazaba geldi, adamlarına:
“Alın bu sadakatsiz kızı, en karanlık mahzene hapsedin” diye emir verdi.
Muhafızlar kızı alıp götürdüler. Bir müddet sonra da genç delikanlıyı getirdiler.
Padisah onu da denemek için:
“Oğlum, sen aslan gibi bir babayiğitsin. Bu kızı alıp da ne olacak. Sana bir
vezirimin güzel kızını verelim, onunla evlenirsin. Sahane bir düğün yaparız” dedi.
Delikanlı:
“Hayır, bu olmaz padisahım, diye cevap verdi.” Padisah:
“Niçin olmasın?”
“Ben yedi yıldır bu kızı seviyorum, ondan baskasıyla evlenmem.”
“Hele biraz düsün bakalım.”
Genç delikanlı uzun uzun düsündü, alnından soğuk terler bosanıyordu. Nihayet,
kesin cevabı verdi:
“Basımı vurduracağınızı bilsem dahi ondan vazgeçmem,” dedi. Bu cevap
padisahın hosuna gitti, genç adamı serbest bıraktı.
O gün padisah sert bir emir çıkardı, kocalarına sadakatsizlik eden kadınların
tevkif edilmelerini, zindana atılmalarını emretti.
Bu emri duyan yaslı bir adam saraya gidip padisahı görmek istediğini söyledi.
Saray nöbetçileri hükümdardan izin aldıktan sonra ihtiyarı padisahın huzuruna
çıkardılar.
“Hayrola ihtiyar, bir arzun mu var?” diye sordu Padisah. Đhtiyar, müteessir bir
edayla:
“Padisahım sağ olun, duydum ki bir kısım kadınları yakalayıp zindana atmaları
için emir buyurmussunuz. Size bir temsili hikâye anlatacağım, eğer haksız
söylersem kellemi vurdurabilirsiniz.
“Anlat bakalım neymis…”
*Türk Folklor Arastırmaları Dergisi,1963, sayı:164
Đhtiyarı bir koltuğa oturtan padisah dikkatle onu dinlemeye ve ihtiyar da sözlerine
baslamıs:
“Ben bundan yıllarca önce kırk haremiler arasındaydım. Günün birinde
bulunduğumuz dağın eteğinden bir atlının geldiğini gördük. Harami basımız bana
dedi ki “Bu adamın pesine sen git. Ama dikkat et, tek atlı tekin olmaz,” dedi.
Atıma atlıyarak tek atlının pesine düstüm. Yanına varınca elimdeki gürzü sırtına
indirdim. Atlı, yüzünü bile çevirmeden:
“Deh kırat, kuyruğunu sallama, dedi. Đkinci hamleyi yaptım, yine oralı olmadı.
Anladım ki bu adam çok kuvvetli bir pehlivan onunla döğüsürsem beni parça
parça edecek. Geri dönersem, pesimi bırakmayacak, iyisi mi pesine takılıp
gideyim.”
Tek atıyla beraber epeyce yol aldık. Düz bir sahanın ortasında, dört yanı kapalı
bir saray önümüze çıktı.
Arayın yanına vardığımız zaman atından indi, sonra bana dönerek:
“Ben bu saraya gireceğim. Yirmi dakika içinde dönmezsem, atım ve esyalarım
senin olsun, al git,” dedi. Sonra heybesinden çıkardığı büyük çivileri elinin
ayasiyle duvara çakarak merdiven yaptı ve sarayın çatısına çıkıp gözden
kayboldu. On dakika geçmemisti ki büyük bir çağlık duydum. Bir müddet sonra
da garip süvari çıkageldi. Yanıma varınca:
“Bu is de bitti. Ama delikanlı, eğer bana gürzle vurduğun zaman geri dönmüs
olsaydın seni kılıcımla ikiye bölecektim, akıllı adammıssın. Simdi benim ile
geleceksin,” dedi. Đster istemez bu garip ruhu süvarinin pesine düstüm.
Dört saatlik bir yolculuktan sonra bir çesme basına vardık. Atlarımızdan inip
yemeğimizi yedik. Sonra çesmenin ötesindeki bir tümseği gösterdi ve saraydan
bir örtüye sarıp getirdiği büyücek bir çıkıntı açtı. Đçinden bir kelle çıkardı. Taze
kanlar akan keleyi bana göstererek:
“Bak delikanlı, bu kelle benim nisanlımı öldüren düsmanımın kellesidir. Maksadı
beni almaktı, dedikten sonra basındaki kalpağı çıkardı, upuzun saçları omuzlarına
döküldü.
“Ben bir beyin kızı idim. Su mezarda yatan adama gönül vermistim. Fakat bu
adam bana musallat oldu. Nisanlandığımız günün aksamı sevdiğimi öldürdü.
Bugün de ben onu kendi sarayında öldürüp, intikamımı aldım. Simdi ise ölmek
sevdiğimin yanına gömülmek istiyorum. Bu isi sen yapacaksın.”
Tüylerim diken diken oldu, karsımdaki vefakâr genç kıza baktım, onu öldürmeğe
bir türlü gönlüm, razı olmadı.
“Olamaz, ben bu cinayeti isleyemem,” dedim. Israr etti, fakat bu isi
yapamayacağımı söyledim. Bu durum üzerine genç kız bana:
“Ben kendi kendimi hançerleyeceğim. Sen de su kıratımı ve heybedeki altınları
alıp gidersin, anamın südü gibi helâl olsun. Yalnız sen benim cesedimin üzerini
toprakla ört ve bana Kur’an-ı Kerim oku, dua et, dedikten sonra müthis bir
cesaretle belinden hançerini çıkarıp göğsüne dayadı ve gözlerimin önünde can
verdi. Basucunda oturup onun ruhuna Kur’ an okudum. Sonra üzerini toprakla
örtüp, atını da alarak geri döndüm.”
Padisah, ihtiyara:
“Bu hikâye ile ne demek istersin?” diye sordu. Đhtiyar:
“Yani padisahım demek istiyorum ki, dünyada sadakatsiz kadınlar yanında bu
hikâyede olduğu gibi çok vefakâr insanlar, çok sadakatli kadınlar da vardır. Onun
için hapsettiğiniz kadınları bağıslamanızı dilerim.”
Padisahın gözleri doldu, ihtiyarı haklı bularak bütün tutuklu kadınları affettiğini,
onları serbest bırakmalarını emretti.
Đki sevgili tekrar birbirlerine kavustular ve mesut bir ömür sürdüler.
ZÜLFÜ MAVĐ*
Vardı yoktu. Allahın kulu çoktu. Bir padisahın üç tane kız vardı, Bu kızlardan biri
pencereden baktı, bir Padisahın da üç oğlu var, dedi ki:
“Padisahın büyük oğlu beni alsa öyle bir halı dokurum ki bütün cemaat üzerinde
otursa bile bir tarafı bos kalırdı.”
Padisahın büyük oğlu bu sözü duydu, geldi bu kızı istedi götürdü. Bir gün
padisahın ortanca oğlu oradan geçerken ortanca kız dedi ki:
“Bu padisahın ortanca oğlu beni alsaydı, yumurtaların kabuğunda yemek
pisirirdim, bütün âlem yerdi, gene bitmezdi.”
O da bunu duydu, ortanca kızı istedi götürdü. Bu sefer küçük kız dedi ki:
“Padisahın küçük oğlu beni alsaydı ona sırma saçlı, inci disli bir kızla, altın disli
sırma saçlı bir oğlan doğururdum.
Bu oğlanda bunu duydu, bu kızı aldı. Bir zaman geçti, büyük oğlan, büyük kısa
sordu:
“Sen böyle böyle demistin, hani halı?”
“Ben onu sen beni alasın diye öyle söyledim.”
Ortanca oğlan da, ortanca kıza sordu:
“Sen yumurta kabuğunda yemek pisiririm, bir âlem yer gene bitmez demistin Ne
oldu”
“Ben, sen beni alsın diye dedim. Ben pisirsem babamın evinde pisirirdim. Senin
evinde neden pisireyim.”
Küçük oğlanda, küçük kıza sordu:
“Sen böyle böyle demistin ne oldu?”
“Allah verirse ben doğururum. Ben söyledim ama o Allah’ın elinde.”
Küçük kız hamile kaldı, küçük oğlan da harbe gitti. Annesine babasına dedi ki:
“Karım ne doğurursa bana yazarsınız.”
Bu kızın vakti saati doldu, nasıl tarif ettiyse ayni öyle bir çift usak doğdu. Aynı
kızın dediği gibi altın gibi yanıyorlar. Bu bacıları, bizim sözümüz olmadı da
bacımızın sözü oldu diye kıskanıyorlar. Bir cadı kadın buldurdular. Cadı kadın bu
çocukları eteğine sardı götürdü, bir uzak yazıda bir çalının dibine bırakı geldi. Bir
it eniği ile pisik eniği getirip kadının yanına koydu. Kocasına da senin karın bir it
eniği ile bir pisik eniği doğurdu diye yazdılar. O da o yandan, yedi yolun
caddesinde bir mezar esin, içine koyun, yanına bir top süpürge koyun, gelen
giden naletlesin, diye yazdı. Kadını alıp yedi yolun caddesinde kazdıkları mezara
koydular, yanına da bir top süpürge koydular, gelen geçen, bir insan bir it eniği
ile bir pisik eniği doğurmus diye naletledi.”
Gel gelelim yazının dibindeki çocuklara, bir ihtiyar kadının bir keçisi vardı, keçiyi
bir çoban otlatıyordu. Keçi Allah tarafından günde üç defa çocukları emziriyordu.
Bu keçi her gün geliyor, memeleri kupkuru. Kadın gidip çobanla kavga ediyor,
sen benim bu keçimi sağıyorsun diye çoban da diyor ki:
* Günay, Umay. Elazığ Masalları. Erzurum: Atatürk Üniversitesi Yayınları, 1975
“Anam, ben bu kadar davara bakıyorum, hiç birini sağmıyorum da seninkini mi
sağıyorum?”
“Benim keçim ne zamandır gider gelir hiç sütü yok. Eve memeleri bos geliyor.”
“Peki, ben davara bakıyorum, sen gel keçini bekle.”
Bu kadın sabahleyin keçisinin arkasından gitti, keçi biraz otladıktan sonra
davardan ayrıldı. Keçi gitti, kadın gitti, baktı keçi bir çalının dibinde durdu,
çocuklar memelerini emdiler, keçi çıktı geldi. Kadın keçiye bakıyor hiç sütü yok. O
çalının dibinde keçimi sağan kimdir, hele bir bakayım: “Gitti, baktı bir çift usak
karsı karsıya oturuyorlar, yıldızlar gibi de yanıyorlar. Kadın seviniyor, çocukları
eteğine sarıp eve getiriyor. Bir kazan su koydu, çocukları yıkadı, baktı çocukların
suları hep altın oldu. Günde üç dört defa yakıyor. Kadın zengin oldu çocuklar da
büyüdü. Çocuklar kendilerini bildikten sonra bir dağın basına bir ev yapıp
toplanıyorlar. Oğlan av kus edip kız kardesini besliyor. Bir zaman öyle geçiyor.
Bu padisahın oğlu askerden geliyor, ava gidiyor. Avda bu çocuğa rastlıyor,
çocuğa kanı kaynıyor. Orada biraz konusuyorlar. Devresi gün gene rastlıyorlar,
bu padisahın oğlu bu çocuğa soruyor:
“Oğlum, sen nerede oturuyorsun?”
“Bak evim orada, biz bir bacı bir kardesiz. Kimsemiz de yoktur.”
“Sen kimin oğlusun?”
“Ben hiç bilmem kimin oğluyum, padisahım, ben bu gece seni davet edeyim.”
Padisah da bu oğlanı öyle sever, öyle sever ki, Oğlan bunu o gece misafir eder. O
gün de Allah tarafından üç tane keklik vurur. Bacısı pisiriyor, üçü beraber
yiyorlar. Devresi gün padisah çıkıp evine gidiyor. Diyor ki:
“Filân dağda bir bacı bir kardes var, aynı bizim hanımın böyle böyle doğuracağım
dediği gibi, Đnsan bakmaya kıyamıyor.”
Bacılar bunu duyunca diyorlar ki:
“Öyleyse bunlar ölmemisler, sağdılar.”
Gene o cadı kadını buluyorlar, bu çocukları kaybetmeye yolluyorlar. Cadı kadın
bu kızın kapısının önüne gidiyor, ağlıyor sızlıyor, diyor:
“Gözlerim kördür, gözlerim görmüyor, bu gece beni misafir edin.”
“Kardesim gelene kadar ben seni içeri almam.”
Kardesi geliyor:
“Fakirdir, kördür bu biçareyi neden içeri almadın? Bu gece içeri al, sabahleyin
istediği yere gitsin.”
“Kardes valla ben içeriye almam.”
“Yok, yok, benim hatırım için içeriye al.”
Neyse içeri alıyorlar, sabah oluyor, kadın kıza soruyor:
“Kardesin çıkıp gidiyor, sen neden böyle yalnız oturuyorsun?”
“Ben ne edeyim, biz bir bacı kardesiz. Kimimiz var ki, burada oturuyoruz.”
“Evin yapıla, kardesini yolla, gitsin Zülfü Maviyi getirsin. Onun her teli bir saz
çalar. O çalar sen eğlenirsin.”
“Nerededir?”
“Kardesin bilir nerede olduğunu, gider getirir”
“Kardesimi nasıl razı edeyim?”
“Kardesin gelince hiç yerinden kalkma, avını tüfeğini elinden alma. O senin
rengini beğenmez gider alır getirir.”
Kız oturur, kardesini bekler. Kardes avdan gelince kız ne yerinden kalkar ne de
tüfeğini, avını alır. Cadı kadın da orada oturuyor. Oğlan sorar:
“Bacı, ben senin rengini beğenmedim neden böyle yapıyorsun?”
“Ne edeyim, ben burada yalnızım, canım sıkılıyor. . Git bana Zülfü Mavi’yi getir.
Zülfü Mavi’nin her bir teli saz çalarmıs o çalar bende eğlenirim.”
“Bacı ben onu nereden bulup getireyim.”
“Ben ne bileyim, sora sora gider bulursun.”
Oğlan gece yatar, sabah kalkar, kızın sözünü kıramaz, yola çıkar. Az gider, çok
gider, epeyce bir yol gider. Nereye gideceğini de bilmez. Yolun üzerinde bir
ihtiyar adam görür. Đhtiyar sorar:
“Oğlum, nereye gidiyorsun?”
“Nereye gideyim, Zülfü Mavi’ye gidiyorum.”
“Oğlum, gençliğine yazıktır. Zülfü Mavi’ye gidenlerin hiç biri geri dönmedi, sen de
dönemezsin.”
“Ne edeyim, babam, öleceğimi bilsem gene gideceğim.”
“Oğlum, bu yandan, gideceksin. Zülfü Mavi bu dağın ardındadır. Orada bir büyük
bahçe vardır. Bahçenin dört kösesinde hep tas kesilmis insanlar vardır. Korkma.
Duvarın arkasında durur, Zülfü Mavi, beni seni yaratan diye bağırırsın, o ses
verene kadar sen tas kesilirsin ama korkma.”
Oğlan ihtiyarın dediği yere gitti, baktı bir büyük bahçe, duvarın arkasında durdu,
çağırdı:
“Zülfü Mavi, Beni seni yaratanı seversen çık kapıya.”
“Oğlum, buraya su koyuyorum, yıkanayım da geleyim.”
Oğlan biraz durdu, baktı, atın ayakları beline kadar tas kesilmis, Tekrar çağırdı:
“Zülfü Mavi, beni seni yaratanı seversen kapıya çık.”
“Geliyorum oğlum.”
Dedi ama oğlan da tas kesildi. Zülfü Mavi kalktı, üstünü basını giyindi.
Atını kapıya çekti hazırladı, bir sitil su doldurdu aldı geldi. Bu suyu serpti kime
serptiyse bütün tas kesilmisler canlandı. O dedi, “Ben tez geldim, benimle gel.”, o
dedi: “benimle gel.” Zülfü Mavi: “Ben kiminle gideceğimi bilirim,” dedi.
Zülfü Mavi bu oğlanla beraber çıktı, o gece geldiler, evlerine kavustular. Aksam
Zülfü Mavi saz çaldı, dinlediler. Sabahleyin oğlan gene ava gitti. Avda gene
padisahın küçük oğluyla karsılastılar. Bu oğlan: “Ben gittim Zülfü Mavi’yi
getirdim. Bu aksam bize gidelim.” dedi. Geldiler eve, padisahın oğlu o gece orada
misafir oldu. Zülfü Mavi’yle beraber oturdular, konustular. Sabah oldu, Padisahın
oğlu dedi ki:
“Zülfü Mavi, Allah’ını seversen, yarın üçümüzü beraber bize davet ediyorum. Bize
gelin.”
“Peki.”
Padisahın oğlu gitti. Ertesi gün Zülfü Mavi kızı da oğlanı aldı, o kadının mezarına
gittiler. Zülfü Mavi, bu çocuklara o kadının kim olduğunu, teyzelerinin neler
yaptıklarını anlattı. Her biri birer deste gül aldılar, gittiler, analarının terini sildiler.
Analarına ağladılar, anaları da ağladı. Gülleri analarının göğsünün üzerine
koydular. Padisahgile gittiler. Padisahın evinde bu kızlar yemek yapmıslar,
hepsine de zehir koymuslar. Sofralar doluyor, masalar kuruluyor, Padisah diyor
ki:
“Zülfü Mavi, Allah’ı seversen yemek ye.”
“Padisahım, senin yemeğin yenmez.”
“Nasıl bunca yemekten hiç bir kapıda mı yenmez?”
“Hiç biri yenmez, su köpeğe dök, köpek yerse, ben de yerim.”
Köpeğin önüne döküyorlar, o köpek dakikada ölüyor. O yemekler döküldü.
Yeniden yemekler yapıldı geldi. Padisah dedi ki:
“Zülfü Mavi, buyurun yemek yiyelim.”
“Senin yemeklerinden bir kap yenmez. Su kediye dök, o yerse biz de yiyelim.”
Kediye döktüler, kedi o dakikada gurgur oldu. Zülfü Mavi, parmağından bir yüzük
çıkardı, kabın kenarına çarpaladı, kızla oğlana dedi ki:
“Her biriniz üçer lokma yiyin.”
Her birisi üçer kasık yediler. Zülfü Mavi:
“Haydi, kaldırın, sizin yemekleriniz yenmez.”
Yemekten kalktıktan sonra Zülfü Mavi koynundan bir kürsü çıkardı üzerine bir sini
koydu, Bir avuç altın arpa serpti bir de altın horoz koydu. Döndü dedi ki:
“Altın horoz, altın arpa yesene.”
Horoz basladı, altın arpa yemeğe, Zülfü Mavi padisaha dedi ki:
“Hiç altın horoz altın arpa yer mi, hiç insan evlâdı köpek eniği ile pisik eniği
doğurur mu?”
Vallahi Zülfü Mavi, insan evlâdının köpek eniği ile pisik eniği doğurduğunu gördük
ama altın horozun altın arpa yediğini görmemistik.”
“Nasıl oluyor da onu görüyorsunuz da bunu görmüyorsun? Haydi, oğlum kalk git
babanın eline, kızım sen de. Bak iste bunlar senin çocukların, senin baldızların
size kötülük yaptılar. Senin karın bu çocukları doğurdu. Đnsan evlâdı hiç it eniği
ile pisik eniği doğurur mu?
Kalktılar gittiler, analarını mezardan çıkardılar. Yıkadılar temizlediler, el elbise
giydirdiler. Teyzelerini de kovdular. Bunlar mesut oldular. Yedi içti muradına
geçti.
BEY BÖYREĞĐN ERZURUM VARYANTI*
Bir varmıs.. Bir yokmus.. Eski zamanda bir padisah varmıs. Bu padisahın hiç
çocuğu olmazmıs. Kendi taç ve tahtına varis olacak bir çocuğu dünyaya gelmediği
için padisah çok merak eder daima yeis içinde yasarmıs. Günlerden birgün, yine
padisah dertle dertli vezir ile buna dair görüsürlerken aklına tebdili kıyafet edip
seyahate çıkmak, derdinin devasını uzaklarda aramak gelmis.. Ertesi gün
padisahla vezir tebdil kıyafet ederek yola çıkmıslar. Bir müddet yol alıp paytahtan
uzaklasınca yollarının üzerinde yesil sarıklı, abalı uzun beyaz sakallı bir ihtiyar
dervise rastlamıslar.
Padisah:
- Selâmünaleyküm dervis baba!.. demis. Dervis:
-Ve aleykümüsselâm padisahım... diye mukabelede bulunmus.
Padisah bu tebdil kıyafet halile dervisin kendisini tanımasından çok hayrete
düserek:
-Baba sen beni nasıl tanıdın.. Mademki benim kim olduğumu biliyorsun benim
derdimi ve onun devasını bilirsin... diyor. Dervis:
— Padisahım derdin bize malûmdur. Su elmayı al. Bunu soyarak yarısını sen ye;
yarısını da karına yedir. Kabuklarını da atına verirsin. Su kadar ki dokuz ay sonra
dünyaya gelecek olan oğluna ben gelinceye kadar ad takmayacaksın, demis.
Dervise bir ikramda bulunmak için padisah elini cebine sokup çıkarıncaya kadar
dervis gözden nihan olmus.
Padisah atını geri döndürerek vezirle saraya gelmisler, padisah dervisin verdiği
elmayı soyarak yarısını sultana vermis. Yarısını da kendi yemis, kabuklarını da
atına yedirtmis.
Gel zaman, git zaman, aradan dokuz ay dokuz gün geçince padisahın nur topu
gibi bir erkek evlâdı dünyaya gelmis. At da bir erkek yavru doğurmus. Padisah
sevincinden her tarafta senlikler yapdırmıs.
Gel zaman, git zaman, sehzade büyümüs okuma çağına gelmis... Padisah
dervisin nasihatlerini yerine getirmek için sehzadeyi bir oda içinde kapatarak
kendisini bir hoca tarafından okutmağa baslayor. Böylece bir kaç sene geçiyor.
Birgün sehzade yemeğin içinden çıkan kemiği fırlatıyor... Kemik camlara
rastlıyor. Ve camı kırıyor. Kırık camdan günes ziyası odaya doluyor. Günesin ne
olduğunu bilmeyen sehzade, bunu mualliminden öğrendiği tarihteki düsmanlar ve
devler zannederek, zıya ile cenk etmeğe baslıyor. Bir müddet sonra günesin
ziyası çekilmis fakat sehzade de yorgun ve takatsiz olarak bir tarafa serilmis
bulunuyor. Bu sırada derse gelen muallim sehzadenin halini görerek sebebini
soruyor. Sehzade de dev ve düsman ile cenk ettiğini söylüyor... Hoca sehzadeye
bunun günes ziyası olduğunu ve düsman olmadığını öğretiyor. Bilahare padisaha
giderek gördüğünü anlatıyor ve sehzadenin bu gidisle hep çocuk kalacağını biraz
akıllanması, hayatı tanıması için mektebe verilmesi lâzım geldiğini söylüyor ve
padisahı ikna ediyor...
Mektebde sehzadeyi arkadasları "Atsız sultan" diye çağırıyorlar.
Bundan daima mütessir olan sehzadenin halini gören babası çocuğuna bir ad
takmak kararını veriyor. Bunun üzerine büyük bir senlik yapılıyor. Memleketin
ileri gelenleri uleması çağırılıyor. Herkes sehzadeye bir ad arayıp bulamazken,
uzaklardan kara bir duman beliriyor. Ve bu kara dumanın sehre yaklasmakta olan
bir atlı olduğu anlasılıyor. Atlı yaklasınca bunun elmayı veren dervis olduğunu
padisah görüyor. Ve heman istikbaline kosuyor.
Dervis selâm verip aldıktan sonra:
-Padisahım niçin acele ettin?korkarım ki bundan sehzadene bir zarar gelmesin
sehzadenin adı Beyböyrek; atın adı Bengiboz olsun!... Diyor. Ve padisah
kendisine bir ikramda bulunmak için mesgul olurken dervis gözden nihan oluyor.
Bey Böyreğe zamanın adetlerine göre cenk talimleri yaptırılıyor... Ata binmeği, ok
atmağı öğrenince de sehzade elinde bir yay sehrin sokaklarında at kosturmağa
baslayor.
Günlerden bir gün sehzade, elinde desti ile bir ihtiyarın çesmeye gitmekte
olduğunu görüyor. Yayına bir ok koyarak destiye nisan alıp atıyor. Ok destiyi
kırıyor. Đhtiyar kadın arkasına bakup destisini kıranın sehzade olduğunu görünce:
-Ne diyeyim a sehzadem.. betdua etmeğe dilim varmıyor. Gençsin, akkavak
kızının hısmına uğrayasın!.. diyor.
Sehzade ile Đhtiyar kadının bu sözlerinde mütessir oluyor..Ve kendi yanında hiç
ayırmadığı sılahsoru "Mustafa" ya "Akkavak" kızının kim olduğunu soruyor.
Nihayet bu kızın ayın on dördü, günün on besi gibi güzel olduğunu ve çadırlarda
yasayan bir beyin kızı olduğunu öğrenerek âsıkı oluyor ve babasının gözyaslarına
rağmen bu kızı arayıp bulmağa gidiyor.
Yolda bir ceylâna rastlıyor.. Güzel olduğu için öldürmeğe kıyamıyor. Arkasından
atını sürerek yakalamak istiyor. Ceylân kaçıyor, o kovalıyor. Ceylân nihayet bir
obada kurulmus bir çadırın içine giriyor.. Sehzade atından inerek çadıra giriyor ve
caylânın ayın on dördü gibi genç bir kızın kolları arasında bulunduğunu görüyor.
Kızdan geyiği istiyor. Kız bunun kendisine ait bulunduğunu söylüyor... Bey
Böyrek kızın güzelliğine âsık oluyor. Ve kıza kendisini ceylânı ile birlikte almak
isterse ne söyliyeceğini soruyor. Kız:
—Beni babamdan istersin diyor.
Bey Böyrek kızı babasından isteyip alarak memleketine dönüyor. Sarayda düğün
tedarik ile mesgul olurlarken civar hükümdarlardan bir Rum kralının hudutlara
asker gönderdiği haber alınıyor.
Padisah dellallar bağırtarak asker çağırıyor ve muharebeye gitmek üzere
hazırlanıyor. Fakat Bey Böyrek:
-Baba!..Sen ihtiyarsın..Sen paytahtda kal..Ben giderim.
Diyerek babasının muharebeye gitmesine mani oluyor. Ve kendisi askerin önünde
düsmana karsı çıkıyor. Düsmanla cenk baslıyor. Nihayet düsman mağlûp olup
kaçıyor.Fakat sehzade yanındaki (39) askerle bir yerde uykuya dalarak düsmana
esir düsüyor..Bengiboz kisneyip her ne kadar Bet Böyreği uyandırmak istiyorsa
da sehzade uyanmayınca ipini disle keserek kaçıyor..
Düsman esirleri memleketine getiriyor.Ve bir zindanda hapsediyor.Gel zaman,git
zaman…Aradan yedi yıl geçiyor.Zındanda bu (40) esirin saçları,sakalları,tırnakları
büyüyor..Bunları tıras edip temizlemek için zindanın üstüne çıkarıyorlar.
Zindanın üstünde bunlar otururken asağıdan bir kervanın geçmekte olduğunu
görüyorlar. Sehzade bunlara hitaben saz ile sunları söylüyor:
Bey Böyrek-Gelisin nereden bezirgân bası
Alırsın satarsın türlü kuması
Size kimler derler kimin kardasi
Bize haber verin bizim illerden
Bezirgân-Gayet yüksektesin Ferhad dağısın
Size kimler derler kimin oğlusun
Bey Böyrek-Gayet yüksekteyim mekânım Irak
Durup dinlenmiyor cosuyor yürek
Babam padisahtır ben de Bey Böyrek
Bizede bir haber verin ağalar
Bezirgân-Babanı sorarsan kadi büküldü
Gözlerinde nur kalmadı döküldü
Baltacı kel vezir tahta oturdu
Böyle haber aldık kölelerizden
Bey Böyrek-Demen Beyler demen daldım sözüzden
Yas yerine kan damladı gözümden
Akkavak kızından Bengibozumdan
Bize de bir haber verin ağalar
Bey Böyreğin kalenin kalenin dibinde geçmekte olan bezirgânlarla konustuğunu
gören zindancı gelip sehzadeye bir tokat vuruyor.Sehzadenin gözleri yasla
doluyor.Ve gönülden bir ah çekiyor..Bütün bunları sarayın pençeresinden
seyreden Tekfurun kızı sehzadeye acıyor ve zindancıyı çağırarak attığı dayağın
sebebini soruyor.Haksız olduğuna görerek zindancıyı azarlıyor sehzadeyi
çağırarak kim olduğunu zindana nasıl düstüğünü soruyor…
Sehzade basından geçenleri Tekfur kızına birer birer anlatıyor.Tekfurun kızı
sehzadeye âsık oluyor..Ve diyor ki:
—Sehzadem ben seni buradan kaçırırsam beni alır mısın?
Bu konusma esnasında çok güzel olan Tekfurun kızı da sehzadenin hosuna
gitmisti. Sehzade:
—Alırım amma, Akkavak kızından sonra, buna razı olur musun? Diyor. Ve kız da
buna razı olarak kararlastırdıkları üzere sehzade gece kızdan aldığı anahtarlarla
zindan kapısını açarak saraya giriyor ve orada kendisini bekleyen kızın yanına
geliyor. Bir müddet konusuyorlar ve kız sehzadeye:
-Sen memleketine gider babanın tahtına oturursun ve asker toplıyarak bizim
tarafa gelirsin.Yalnız gelirken sürülerce keçi ve mum tedarik etmeği unutma !..
Mumları sehre gece vakti dahil olacağın zaman keçilerin boynuzlarına dikerek yak
ve keçileri ormanlara salıver..Bu suretle sizin askerlerinizin miktarı olduğundan
pek çok olarak görünür.Sonra babama adam göndererek (39) askerle sehzadeyi
istersin.Tabiî sen burada bulunmıyacağın için esirler eksik çıkacak.Bu sefer sen
sehzadeye bedel Tekfurun kızını isterim yoksa sehri yakar yıkar esirleri keserim
diye haber gönderirsin böylece konusıp
kararlastırdıktan sonra, kız sehzedenin beline bir ip bağlayıp pençereden asağı
salar..Đp kısa gelir..Kız saçlarını keser ve ipe bağlar.Đp yine kısa gelir..Sehzede
belinden çakısını çıkararak ipi keser ve yere baygın olarak düser..Bir müddet
sonra kendisine gelerek yoluna revan olur.Yolda Bengibozu hatırlayarak
türkülerle hatırasını anar..Bu sıra da ormanın içinden kisneyerek Bengiboz kosa
kosa gelir..Bey Böyrek sarılıp atının gözlerinden öper..Eğerini kaldırır yosunlarını
sıyırır,yaralarını tımar eder..
Yolda bir çobana rastlar..çobana kendi elbiselerini vererek çobanınkini de kendi
geyer yine yoluna revan olur..nihayet memleketinin kapısına gelir..bir kulübenin
kapısını çalar..Đhtiyar bir kadın sorar:”Kimsin?” Bey Böyrek:
-Tanrı misafiri.Yatacak yer ve yiyecek bir sey arıyorum.Đhtiyar “yerim de
yok,yiyeceğim de yok” diye cevap verir.Sehzade para vereceğini söyleyince
ihtiyar kadın “yerim de var,yiyeceğim de var,atın için ahırım da var” deyip kapıyı
açar..
Bey Böyrek evde ihtiyar kadından “Akkavak kızını, tahta geçen Kel Vezirin oğluna
vermek istediklerini fakat Akkavak kızının onu kabul etmediğini,nihayet
meydanda yüksek bir kavak ağacı üzerindeki gerdanlığı ok ile düsürecek olana
varacağını ilân eylediğini” öğrenir..
Bet Böyrek sabahleyin kavak ağacının bulunduğu meydana varıyor..Memleketin
beyzadeleri ellerindeki yayları kavaktaki gerdanlığa nisan atıyorlardı.Kel Vezirin
oğlu (39) uncu oku atmıstı.Sonuncu oka gelmisti.Keloğlan kıyafetindeki Bey
Böyrek bu son oku onun namına kendisini atmasını teklif ve ısrar ediyor.Nihayet
Bey Böyrek alıp atıyor ve gerdanlığı düsürüyor..Derhal Kel Vezirin oğlunun
gerdanlığı düsürdüğü ilân ve düğün hazırlıklarına baslanıyor.
Keloğlan kıyafetindeki Bey Böyrek saraya gidiyor, kendisine ehemmiyet
verilmediği için kadınlar tarafına giriyor. Bir aralık duvarda kendisini eski sazını
görerek çalmak için istiyor. Herkes gülüsüyor ve sazı veriyorlar.
Sazı eline alan Bey Böyrek tozlarını siliyor ve etrafa türküler atmağa baslıyor. Bu
sırada Kel Vezirin karısı gülüsmeler üzerine geliyor. Bey Böyrek saz ile ona
gülünç bir sarkı söylüyor düğün evindeki kadınlar hep gülüsüyorlar.
Bir aralık, Akkavak kızı kendi nedimesi olan kızı gönderiyor. Kız meclise geliyor.
Bunu gören Bey Böyrek söylece ona lâf atıyor.
Evlerinin önü daracık
Mustafanın sevdiği sarıcık
Gel oyna hanum sen oyna
Gel oyna kancık sen oyna
Diyor.
Kendisini Mustafanın sevdiğini Bey Böyrekten baska bir yabancının bilmediğinden
emin olan kız hemen Akkavak kızının yanına kosarak bu Keloğlanın tekin
olmadığını ve türkünün manâsını anlatıyor.
Akkavak kızı merak ederek asağıya iniyor. Bey Böyrek Akkavak kızına kendini su
türkü ile tanıtıyor.
Çıkmıs inciler nalına
Gelir salına salına
Girmis âsıkın kanına
Gel oyna yârim sen oyna
Gel oyna hatun sen oyna
Ve yüzündeki nikabı açarak kendini meydana veriyor. Her tarafta Bey Böyreğin
gelisi
bir heyecan uyandırıyor. Taraftarları Bey Böyreği tahta geçiriyorlar. Akkavak kızı
Bey Böyreğin Tekfur kızını almasına razı oluyor. Bey Böyrek Tekfur kız ile
kararlastırdıkları gibi yapıyor. Gidip esir olan otuz dokuz arkadasını ve Tekfurun
kızını alıp memleketine getiriyor.
Kırk gün, kırk gece düğün yapıyor, Akkavak kızı ve Tekfur kızını alıyor. Mustafa
da Sarıcık ile evleniyor.
Onlar ermis muradına…
A. Baha Gökoğlu
* Halkbilgisi Haberleri, Yıl 5, Sayı: 54, Nisan 1936, Sy: 81-87
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Haberi Paylaş


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Prof.Dr.Oral Sander - Anka'nın Yükselişi ve Düşüşü Sosyalist Osmanlı'dan Günümüze Siyasi tarih 0 12-12-2010 14:09
Oğuz Atay - Tutunamayanlar Sosyalist2 Roman 1 17-11-2010 20:49
Prof.Dr.Cemal YILDIRIM - Evrim Kuramı ve Bağnazlık Sosyalist Evrim 0 10-11-2010 02:49
Aisapos Masallar Sosyalist2 Çocuk Klasikleri Dünya 0 08-11-2010 18:06
Oğuz Atay - Tehlikeli Oyunlar Sosyalist2 Roman 0 06-11-2010 06:32


18:28


Powered by vBulletin® Version Kapalı
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.