Sosyalist Kitaphane  
''Öğretimiz Dogma Değil Eylem Klavuzudur''
Go Back   Sosyalist Kitaphane > EDEBİYAT > Edebiyat Dünya > Çocuk Klasikleri Dünya
''MARX - ENGELS''
Cevapla
 
Bookmark and share LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 17-12-2010, 00:52
Sosyalist - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Administrator
 
Standart Michael Ende - Hiç Bitmeyecek Öykü



HİÇ BİTMEYECEK ÖYKÜ
Kitabı okurken kitabın canlı olduğuna ve sizinle tam okuduğunuz an temasta olduğuna dair ürpertici bir his eşlik eder. Michael Ende sadece çocuklar için değil, özünü keşfetme yolculuğunda olan yetişkinler için tam bir kişisel gelişim roman yazarıdır. Elbetteki alegori sanatını farkeden keskin gözleriniz varsa.
Kabalcı kitabevinden basılan roman olağanüstü bir özellik de içeriyor. Orijinaline uygun şekilde renkli ve desenli. Oldum olası, desenli kitapları, binlerce yıllık kitap bezeme sanatına uygun bulurum. Doğrusu ya, şu son yüzyılda seri baskı gibi üretilen kitaplar, sanatsal güzelliklerinden çok şey kaybettiler. Eskiden bilgi kadar bilginin sunuluşu da önemliydi.
“NE İSTİYORSAN ONU YAP!” cümlesinin boşvermişlik değil büyük bir bilgelik olduğunu anlamak, gökyüzünde uçan şans ejderhasının sırtında ve Aslan’ın hükümdarlığında sürecek müthiş bir serüvenin sonunda anlaşılacaktı.

Konu “normal” diyeceğimiz dünya düzleminde bir çocuğun tam adamıyla (Bastian Balthasar Bux -bbb ) bir kitapçıdan aldığı gizemli kitabın dünyasını sarmasıyla Fantazya (Fantasia) adlı dünyaya geçişini anlatır. Fantazya ülkesi Çocuk İmparatoriçe tarafından yönetilir ve her varlık onun varlığıyla canlılık bulur. İyi ve kötü varlıkların ortak sevdiğidir o. Çünkü Çocuk İmparatoriçe her varlığı olduğu haliyle sever. Çocuk İmparatoriçe Hiçlik’e karşı Bastian’dan yardım isteyecektir.

Öykü baştan sona insalcıl, abartısız ve nefes nefesedir. Kitabı okuyupta “keşke okumasaydım” diyen bulunmaz ama “keşke bitmeseydi” diyenler çok bulunur. İçimizde bir yerlerdeki “başka dünyalar var” duygusu ayağa kalkar her sayfada.
Yazar Michael Ende’nin eserleri 20′den fazla dile çevrilmiş bir çok büyük edebiyat ödülünü almış. Kitaplarının filmleri de çevrilmiş sıradışı bir sanatçıdır. Hiç Bitmeyecek Öykü öylesine başarılı oldu ki, 3 ardışık filmi çekildi. Belki TV’de rastlamış olabilirsiniz bu filmlere. Ancak kitabını da okumuş biri olarak kitabın harika olduğunu söyleyebilirim. Önce kitap okunup filmler öyle izlenilmeli ve mümkünse tok karnına ...




---------------------------------------------------------------------------
Bitmeyecek Oyku c Kabala Yayınevi, istanbul 1999, 2002
Bu yazı kucuk bir dukkanın camlı kapısının ustundeydi; ama kuskusuz, yalnızca los mekanın icinden, kapının
arkasından sokağa bakarken boyle gorunuyordu.
9 Dısarda soğuk, kasvetli bir kasım sabahı surmekteydi. Bardaktan '< bosanırcasına yağmur yağıyor,
damlalar camdan ve kuyruklu harfle-Y rin uzerinden akıyordu. Kapının arkasından butun gorulebilen,
yolun obur tarafındaki yağmur lekeli bir duvardı/
Ansızın kapı oylesine bir hızla acıldı ki, ustunde asılı olan kucuk bir pirinc cıngırak salkımı heyecanla
cıngırdamaya baslayıp bir zaman sakinlesemedi.
?Bu gurultuye sebep olan on, onbir yaslarında, ufak, tombul bir . oğlandı. Koyu kahverengi sacları ıslak ıslak
yuzune yapısıyor, paltosu yağmurdan sırılsıklam olmus, sular damlıyordu; sırtında, omuzlarından gecen
kayıslara bağlı bir okul cantası tasımaktaydı. Biraz solgun ve soluk soluğaydı; ama daha az onceki telasının
tam tersine, simdi acık kapının esiğinde dikilmis duruyordu.
•j Karsısında, gerilere doğru alacakaranlıkta kaybolan dar, uzunla-., masına bir mekan vardı. Duvarlarda,
tavana kadar varan ve her boy ve bicimde kitapla tıka basa dolu raflar diziliydi. Yerde buyuk boy kitap
tepeleri yukseliyor, birkac masanın uzerinde de dağ gibi yığılmıs, deri ciltli ve yandan yaldızları parlayan
kucuk kitaplar duruyordu.
Odanın karsıki ucunda yukselen adam boyunda bir kitap duvarının arkasından bir lambanın ısığı
gorunmekteydi. Arada bir bu ısıkta bir duman halkası yukseliyor, halka buyuyor ve daha yukarda, karanlığın
icinde kayboluyordu. Kızılderililerin birbirlerine dağdan dağa haber gonderdikleri isaretler gibi gorunuyordu
tıpkı. Belli ki biri oturmaktaydı orada; gercekten de az sonra cocuk, bir sesin kitap duvarının arkasından
oldukca sert bir tonda konustuğunu duydu:
"Hayranlığınızı ya icerde, ya dısarda surdurun, ama kapıyı ortun. Soğuk geliyor."
Cocuk soz dinleyip kapıyı yavasca kapattı. Sonra kitap duvarına yaklastı ve kosesinden cekine cekine baktı.≫
Derisi asınmıs, yuksek, yanaklı bir koltukta, tıknaz, iri yapılı bir adam oturmaktaydı. Ustunde, yıpranmıs
gorunen ve tozlu izlenimi uyandıran, siyah, burusuk bir giysi vardı. Gobeği cicekli bir yelekle toplanmıstı.
Adamın kafası dazlaktı, kulakların ustunden birer tutam beyaz sac kabarıyordu yalnızca. Yuzu kırmızıydı ve
yırtıcı bir buldoğu andırıyordu. Yumru bicimli burnunun ustune kucuk bir altın gozluk oturmustu. Ayrıca
adam, ağzının kosesinden sarkan eğri bir pipoyu tutturuyordu ve bu yuzden de butun ağzı carpılmıstı.
Dizlerinin uzerinde bir kitabı tutuyordu, belli ki az once okumaktaydı onu, kitabı kapatırken sol elinin enli
isaret parmağını sayfaların arasına koymustu cunku -r- ayrac gibi tıpkı.
Daha sonra sağ eliyle gozluğunu cıkardı, karsısında durmus sular akıtan ufak, tombul cocuğu suzdu, bu
sırada yırtıcılık duygusunu daha da artıran bir bicimde gozlerini kıstı,Ve soyle mırıldandı yalnızca: "Ah seni
kucuk!" Sonra yeniden kitabını acıp okumaya koyuldu.
Cocuk ne yapacağını pek bilemiyor, o yuzden de yalnızca dikilip duruyor, kocaman gozlerle adama
bakıyordu. Sonunda adam kitabını
yeniden kapattı -onceki gibi parmağını sayfaların arasına koyarak -ve homurdandı: "Dinle oğlum, ben
cocuklardan hoslanmam. Gerci bugunlerde moda ki butun dunya olesiye pohpohluyor sizi- ama ben değil!1
Ben hic mi hic cocuk dostu değilimdir. Bana gore cocuklar, her seyi kırıp doken, kitaplara marmelat bulastırıp
sayfalarını koparan ve acaba buyuklerin de kendi sıkıntıları, uzuntuleri var mıdır diye en ufak bir tasa bile
duymayan budala cığırtkanlardan ve bas belalarından baska bir sey değildir. Bunları sırf, neyle karsı karsıya
olduğunu bilesin diye soyluyorum sana. Ayrıca bende cocuklara gore kitap yok, oteki kitapları da sana
satmam, iste boyle, umarım anlas-mısızdır!"
Butun bunları pipoyu ağzından cekmeden soylemisti. Sonra yeniden kitabını acıp okumasına devam etti.
Cocuk sessizce basını eğdi ve gitmek uzere dondu, ama bu soylevi boyle hic karsılıksız bırakmayı kendine
yediremiyordu sanki, o yuzden bir kere daha donup, "Hepsi oyle değildir ama," dedi usulca.
Adam basını ağır ağır kaldırarak baktı ve bir kere daha gozluğunu cıkardı. "Hala orada mısın sen? Soyler
misin bana, senin gibi birinden kurtulmak icin ne yapmak gerek? Hem demin soyleyecek olduğun o cok
onemli sey neydi?"
"Onemli bir sey değil," diye yanıtladı cocuk, daha da hafif bir sesle. "Yalnızca - butun cocuklar sizin
soylediğiniz gibi değildir, demek isliyordum."
"Aha!" Adam yapmacık bir saskınlıkla kaslarını kaldırdı. "O zaman buyuk istisna da galiba sen oluyorsun, ha?"
Tombul cocuk verecek yanıt bulamadı. Hafitce omuz silkti yalnız-
Kitabın Almanya'da ilk basım tarihi, 1979 Dunya Cocuk Yılı, -cn.
ca ve bir kere daha gitmek uzere dondu.
"Ve bes kurusluk..." Cocuk arkasından huysuz sesi isitip dondu. "Bes kurusluk nezaket yok sende, yoksa hic
değilse kendini tanıtırdın ilkonce."
"Adım Bastian," dedi cocuk, "Bastian Balthasar Bux."
"Oldukca tuhaf bir ad," diye homurdandı adam, "Uc tane B. Neyse senin sucun yok bunda, bu adı kendin
vermedin ya kendine. Benim adım Kari Konrad Koreander."
"Uc K," dedi cocuk ciddi bir tavırla.
"Hımm," diye homurdandı adam, "doğru!"
Birkac bulutcuk pufurdetti. "Neyse, nasıl olsa birbirimizi bir daha gormeyeceğimize gore adlarımızın ne
olduğu da fark etmez. Yalnız bir seyi daha bilmek isterdim, yani az once nicin oylesine telasla dukkanıma
daldığını. Tıpkı bir seyden kacıyormussun izlenimi veriyordu insana. Doğru mu?"
Bastian basını eğdi. Birden yuvarlak yuzu eskisinden biraz daha soluk, gozleri de biraz daha buyuk gorundu.
"Galiba bir dukkanın kasası soydun," diye tahmin yuruttu Bay Koreander, "ya da yaslı bir kadını yere serdin;
ya da sizin gibiler bugunlerde ne yapıyorsa iste. Polis pesinde mi cocuğum?"
Bastian basını hayır anlamında salladı.
"Soylesene," dedi Bay Koreander, "kimden kacıyordun?"
"Otekilerden."
"Hangi otekilerden?"
"Sırufımdaki cocuklardan."
"Neden?"
"Onlar ... onlar bana rahat vermiyorlar."
"Ne yapıyorlar peki?"
"Okulun onunde pusu kuruyorlar bana."
"Eee, sonra?"
"Sonra bir seyler haykırıyorlar iste. Đtip kakıp alay ediyorlar benimle."
"Sen de dupeduz boyun eğiyorsun buna!"
Bay Koreander bir sure kınayarak cocuğa baktı, sonra sordu: "Neden doğruca burunlarının ustune bir tane
indirmiyorsun?"
Bastian ona kocaman gozlerle baktı. "Hayır - bundan hoslanmıyorum. Hem ayrıca - iyi dovusemem ben."
"Peki oyleyse guresebilir misin?" diye merak etti Bay Koreander. "Kosma, yuzme, futbol, jimnastik?
Bunlardan anlamaz mısın hic?"
Cocuk basını hayır anlamında salladı.
"Baska bir deyimle," dedi. Bay Koreander, "sen pısırığın birisin, ha?"
Bastian omuz silkti.
"Ama ne de olsa ağzıa laf yapar yine de," dedi Bay Koreander. "Seni alaya aldıklarında niye karsılık
vermiyorsun onlara?"
"Bir keresinde yaptım bunu..."
"Eee?"
"Beni cop bidonuna kapatıp kapağını da bağladılar. Biri beni isi-tinceye kadar iki saat bağırdım."
"Hımm," diye homurdandı Bay Koreander, "sen de guvenemiyorsun artık kendine."
Bastian basını salladı.
"Yani," diye saptadı Bay Koreander, "ustune ustluk tavsan yureklinin birisin sen."
Bastian basını eğdi.
"Galiba sen gercek bir calıskansın, ha? Notları hep pekiyi, sınıfın birincisi, butun oğretmenlerin sevgilisi, oyle
değil mi?"
"Hayır," dedi Bastian, gozleri hala yerdeydi, "gecen yıl sınıfta kaldım."
"Aman Tanrım!" diye bağırdı Bay Koreander. "Demek her bakımdan basarısızın birisin!"
Bastian bir sey soylemedi. Dikilip duruyordu yalnızca. Kolları sarkmıs, paltosundan sular damlıyordu.
"Seninle alay ederlerken ne diye bağırıyorlar peki?" diye merak etti Bay Koreander.
"Ah - akla gelebilecek her sey."
"Orneğin?"
"VVambo! VVambo! Otur, iste potsambo! Wambo oturdu, potsam-bo kırıldı. Cok ağırsın Wambo!"
"Cok esprili değil," diye fikir yuruttu Bay Koreander. "Daha baska?"
Bastian saymadan once duraksadı.
"Hayalci, ay danası, trascı, atmasyoncu..."
"Hayalci mi? O neden?"
"Ara sıra kendi kendimle konusurum ben."
"Ne konusursun orneğin?"
"Kendi kendime oykuler yaratırım; hic olmayan adlar, sozcukler bulurum, oyle iste."
"Ve bunları kendi kendine anlatırsın. Neden?"
Potsambo: pot de chambri'dan geliyor, Fransızcada oturak, -cn.
"Ne yapayım, boyle seylerle ilgilenen baska kimse yok ki."
Bay Koreander bir sure dusunceli dusunceli sustu.
"Buna annenle baban ne diyor peki?"
Bastian hemen yanıt vermedi. Bir sure gectikten sonra, mırıldandı:
"Babam bir sey demiyor. Hicbir zaman bir sey demez o. Onun icin fark etmiyor."
"Ya annen?"
"O - burada değil artık."
"Annenle baban bosandılar mı?"
"Hayır," dedi Bastian, "annem oldu."
O anda telefon caldı. Bay Koreander epeyce zorlanarak koltuğundan kalktı ve ayaklarını suruye suruye
yuruyerek dukkanın arkasında bulunan kucuk bir bolmeye girdi. Ahizeyi kaldırdı ve Bastian Bay Ko-reander'in
adını soylediğini belli belirsiz duydu. Sonra bolmenin kapısı kapandı, simdi boğuk bir mırıltıdan baska bir sey
duyulmaz olmustu.
Bastian oracıkta dikiliyor, kendisine ne olduğunu, butun bunları neden itiraf edip anlattığını pek bilmiyordu.
Boyle sorguya cekilmekten nefret ederdi. Birden icine atesler basarak okula cok gec kalacağı aklına geldi;
evet, hic kusku yok, acele etmesi gerekiyordu, kosmalıydı - ama olduğu yerde dikilmis duruyor, karar
veremiyordu. Bir sey onu tutuyor, nedir bilmiyordu.
Boğuk ses hala mırıldanıyordu bolmede. Uzun bir telefon konus-masıydı bu.
Ansızın fark etti; deminden beri, daha once Bay Koreander'in elinde tuttuğu, simdi de koltuğun uzerinde
duran kitaba bakmaktaydı.
Gozlerini ondan ayıramıyordu acıkcası. Sanki kitaptan, onu karsı konulmaz bir bicimde ceken bir kuvvet
yayılmaktaydı.
Koltuğa yaklastı, elini yavas yavas uzattı, kitaba dokundu - aynı anda da icinde bir sey "klik!" etti, bir kilit
kapanmıstı sanki. Bu dokunusla geri donulmez bir sey baslamıs da, artık kendi yolunu izleye-cekmis gibi bir
duygu uyandı icinde.
Kitabı kaldırıp her tarafından inceledi. Cildi bakır rengi ipektendi ve sağa sola cevirdikce ısıldıyordu. Sayfalan
soyle bir karıstırınca yazıların iki ayrı renkte basılmıs olduğunu gordu. Resimler bir seye benzemiyordu, ama
ustlerinde kocaman, sasırtıcı guzellikte baslangıc harfleri vardı. Kapağı bir kere daha iyice inceleyince,
birbirlerini kuyruklarından ısıran ve boylece bir oval olusturan, biri acık, biri koyu renk iki yılan olduğunu
kesfetti ustunde. Bu ovalin icinde de, ilginc kıvrımları olan harflerle yazılmıs olarak kitabın adı duruyordu:
Đnsan ıutkuları bilmecemsi seylerdir ve bu, cocuklarda da yetis-kinlerdekınden daha farklı değildir. Buna
yakalananlar ne olduğunu acıklayamazlar; benzeri bir seyi hic yasamamıs olanlarsa kavrayamaz-lar. Bir dağ
doruğuna ulasmak uğruna hayatlarını tehlikeye atan insanlar vardır. Nedendir; hic kimse, kendileri bile
acıklayamaz. Kimisi, onun adını bile duymak istemeyen birinin gonlunu fethetmek icin kendini harap eder. Bir
baskası, damak zevklerine -ya da siseninkine-karsı duramadığı icin kendini mahveder. Bazısı, sans
oyunlarında kazanmak uğruna butun varını yoğun verir ya da her seyini asla gercek olmayacak bir saplantıya
feda eder. Kimisi, ancak olduğundan baska turlu olursa mutlu olabileceğine inanır ve hayatı boyunca dunyayı
dolasır. Bazısı da guc sahibi olmadan huzur bulamaz. Kısacası, ne kadar
değisik insan varsa, o kadar da değisik tutku vardır.
Bastian Balthasar Bux icin bu, kitaplardı.
Hic karmakarısık saclar ve alev alev yanan kulaklarla butun bir oğleden sonra boyunca bir kitabın basında
oturmamıs, okuyup okuyup da cevresindeki dunyayı, acıktığını ya da usuduğunu fark etmeyecek kadar
unutmamıs biri -
Hic annesi ya da babası ya da onunla ilgilenen baska bir kisi, sabah erken kalkacağına gore simdi uyumalısın,
gibi iyi niyetli gerekcelerle ısığı sondurduğu icin, yorganın altında, bir el fenerinin ısığında gizlice okumamıs
biri -
Hic harika bir oykunun sonuna gelip de birlikte onca seruven yasadığı, sevip hayran olduğu, adlarına
kaygılanıp umutlandığı kahramanlara veda etmek zorunda kaldığı ve onlarsız hayat kendisine bos ve
anlamsız gorunduğu icin acıkca ya da gizlice acı gozyasları dokmemis biri -
Butun bunları kendi deneyimiyle bilmeyen bin, Bastıan'ın su an yaptığını da kavrayamayacaktır herhalde.
Gozleri kitabın baslığına takılıp kalmıstı; bir sıcak basıyor, bir usuyordu. Defalarca duslemis ve tutkusuna
kapıldığından beri dilemis olduğu sey, tam buydu iste: Hic sonu gelmeyecek bir oyku! Kitapların kitabı!
Bu kitap mutlaka onun olmalıydı, neye mal olursa olsun!
Neye mal olursa olsun. Soylemesi kolaydı! Yanında tasıdığı uc mark elli feniklik harclığından daha fazlasını
onerebilse bile, bu suratsız Bay Koreander tek bir kitap bile satmayacağını son derece acık bir bicimde
belirtmisti. Armağan etmeyi ise asla dusunmezdi. Durumu umutsuzdu.
Yine de Bastian, kitabı almadan oradan ayrılamayacağını biliyordu.
Artık belliydi ki, sırf bu kitap yuzunden gelmisti buraya; kitap, onu istediği icin, oteden beri zaten ona ait
olduğu icin gizemli bir bicimde' cağırmıstı kendisini!
Bolmeden eskisi gibi yayılmakta olan mırıltıya kulak verdi.
Bir anda hic farkında olmadan kitabı carcabuk paltosunun altına sokmustu ve iki koluyla kendine doğru
bastırıyordu. Hic gurultu yapmadan oteki kapıyı, bolmeninkini, korkulu gozlerle kollayarak geri geri dukkanın
kapısına doğru gitti. Kolu ozenle bastırdı. Pirinc cıngırakların gurultu cıkarmasına engel olmak istiyordu, o
yuzden de camlı kapıyı ancak aradan sıyrılabileceği kadar actı. Kapıyı dısardan, usul usul, hafifce cekti.
Hemen ardından da kosmaya basladı.
Cantasının icindeki defter ve kitaplarla kalem kutuları, adımlarının temposunda hoplayıp tıngırdıyordu. Boğru
sancıdı, ama o kosmaya devam etti.
Yağmur yuzunden asağıya akıyor, ensesinden iceri giriyordu. Soğuk ve ıslaklık paltosundan icine geciyor,
yine de Bastian hissetmiyordu. z-\tes basmıstı ona, ama yalnız kosmaktan değil.
Bir sey calmıstı. Bir hırsızdı o!
Yaptığı sey sıradan hırsızlıktan da kotuydu ustelik. Besbelli tekti bu kitap, bir esi daha bulunamazdı. Bay
Koreander'in en buyuk varlığıydı mutlaka. Bir kemancının orijinal kemanını ya da bir kralın tacını calmak, bir
kasadan para calmaktan daha baska bir seydi.
Boylece kosarken, kitabı paltosunun altından kendine doğru bastırıyordu. Kendisine ne kadar pahalıya mal
olacak olursa olsun, kaybetmek Đstemiyordu onu. Bu dunyadaki her seyi oydu.
Cunku eve de gidemezdi artık.
Babasını, laboratuvar olarak duzenlenmis buyuk odada oturmus
calısırken gozunun onune getirmeye calıstı. Đnsan dislerine ait duzinelerce alcı kalıp olurdu cevresinde,
babası dis doktoruydu cunku. Onun bu isi gercekten severek yapıp yapmadığını hic dusunmemisti Bastian.
Bu ilk kez simdi geliyordu aklına, ama artık hic soramayacaktı ona.
Simdi eve gitse, beyaz gomleğinin icinde ve belki de elinde bir alcı damakla laboratuvardan cıkar, sorardı
babası: "Dondun mu?" "Evet," derdi Bastian. "Okul yok mu bugun?" Babasının durgun, kederli yuzu gozunun
onune geldi, ona imkanı yok yalan soyleyemeyeceğini biliyordu. Ama gerceği hic soyleyemezdi. Hayır,
yapabileceği tek sey, kacmaktı; herhangi bir yere, cok uzaklara. Oğlunun bir hırsız olduğunu asla
oğrenmemeliydi babası. Hem belki de Bastıan'ın yokluğunun farkına bile varmazdı. Bu dusuncede avutucu
bir sey de vardı ustelik.
Kosmayı bırakmıstı Bastian. Simdi ağır ağır yuruyordu ve caddenin sonunda okul binasını gordu. Hic farkında
olmadan her gunku okul yoluna girmisti. Orada burada insanlar yuruduğu halde, cadde bombosmus gibi
geliyordu ona. Ama cok gec kalan birine de okulun cevresindeki dunya ıssızlasmıs gibi gorunur her zaman.
Ve Bastian her adımda icindeki korkunun arttığını hissediyordu. Okuldan, her gunku bozgun yerinden, onu
guzellikle yola getirmeye calısan ya da ofkelerini ustune bosaltan oğretmenlerden, kendisiyle eğlenen ve ne
kadar beceriksiz, ne kadar savunmasız olduğunu yuzune vurmak icin hicbir fırsatı kacırmayan oteki
cocuklardan korkuyordu ister istemez. Okul oteden beri sonsuz uzunlukta bir hapis cezası gibi gelmisti ona;
buyuyunceye kadar devam edecek olan ve onun sessizce boyun eğerek cekmek zorunda olduğu bir ceza.
Ama simdi cın cın oten, musamba cilası ve ıslak palto kokan koridorlarda
yururken, binanın pusuda bekleyen sessizliği kulaklarını pamuk tamponlar gibi tıkarken, en sonunda
da kendi sınıfının, cevresindeki duvarlarla aynı renge, curumus ıspanak rengine boyanmıs kapısının onunde
dururken anlıyordu ki, bundan boyle burada da isi yoktu. Ancak kacmak zorundaydı. Oyleyse hemen
gidebilirdi de.
Ama nereye?
Kitaplarda, kendi sanslarını yaratmak icin bir gemiye tayfa yazılıp uzak ulkelere giden cocukların oykulerini
okumustu. Bazıları korsan ya da kahraman bile oluyordu, kimileri de uzun yıllar sonra kim olduğunu kimsenin
kestiremediği zengin adamlar olarak donuyorlardı yurtlarına.
Ama boyle bir seyi kendisinin yapabileceğini sanmıyordu Bastian. Zaten kendisini tayla olarak alacaklarını da
dusunemiyordu. Ayrıca boylesine cesur girisimlere elverisli gemilerin bulunduğu bir liman kentine nasıl
gidileceği hakkında en ufak bir fikri yoktu.
Oyleyse nereye?
Ve en uygun yer, aklına birden geldi; onu aramayacakları -hic değilse simdilik- ve bulamayacakları tek yer.
Catı arası buyuk ve karanlıktı. Toz ve guve pisliği kokuyordu. Dev catının bakır kaplamasındaki hafif yağmur
tıp tıplarından baska ses duyulmuyordu. Eskilikten simsiyah olmus muazzam direkler, taban dosemesinden
esit aralıklarla cıkıp daha yukarda catı makaslarının baska direkleriyle birlesiyor ve karanlığın icinde bir
yerlerde kayboluyordu. Oradan buradan hamak buyukluğunde orumcek ağları sarkıyor, hava akımında bir
asağı bir yukarı hafifce, hayal gibi sallanıyordu. Bir catı penceresinin bulunduğu yuksekce bir yerden sutumsu
bir ısık giriyordu iceriye.
£5'Zamanın durmus gibi gorunduğu bu yerdeki tek canlı, dosemede zıplayıp hoplayan ve tozun icinde minicik
ayak izleri bırakan kucuk bir fareydi. Kuyruğunun surunduğu yerlerde, ayak izlerinin arasında ince bir cizgi
uzayıp gidiyordu. Fare birden doğrulup kulak kabarttı. Sonra da -pırr!- doseme tahtalarının arasındaki bir
delikte kayboldu.
Bir anahtarın buyuk bir kilitteki gurultusu duyuldu. Catı arasının kapısı yavas yavas ve gıcırdayarak acıldı, bir
an icin odanın icine uzun bir ısık seridi dustu. Bastian iceri suzuldu, sonra kapı yine gıcırdayarak kapanıp
ortuldu. Bastian buyuk bir anahtarı icerden kilide sokup cevirdi. Hatta arkasından bir de surguyu surdu ve
rahat bir Oh! cekti. Artık gercekten bulunmaz olmustu. Burada kimse aramazdı onu. Buraya binde bir biri
gelirdi -bunu hemen hemen kesinlikle biliyordu-, hem bir rastlantı olsa da, terslik bu ya, bugun ya da yarın
birinin burada bir isi cıksa bile, gelen kisi kapıyı kilitli bulacaktı. Anahtar da yerinde değildi artık. Kapıyı
kıracak olsalar bile, esyaların arasına saklanmaya yetecek kadar zaman gene de kalırdı Bastian'a.
Gozleri karanlığa yavas yavas alısıyordu. Burayı bilirdi. Altı ay kadar once okulun bashademesi, catı arasına
getirilmesi gereken eski fisler ve kağıtlarla dolu kocaman bir camasır sepetinin tasınmasında kendisine
yardım etmesini istemisti ondan. Catı arasının anahtarının nerede saklandığım da o zaman gormustu: En ust
merdiven sahanlığının yanında asılı duran bir duvar dolapcığında. O zamandan bu yana hic dusunmemisti
bunu. Ama simdi birden hatırlayıvermisti.
Bastian usumeye basladı, cunku paltosu sırılsıklam, yukarısı da soğuktu. Oncelikle bir parcacık rahat edeceği
bir yer araması gerekiyordu. Sonucta uzun zaman burada kalması gerekebilirdi de. Ne kadar zaman - bunu
simdilik tasa etmiyordu kendisine, pek yakında acıkıp susayacak olduğunu da.
Biraz cevreyi dolastı.
*Her tur esya vardı ortalıkta. Dosyalar ve coktan gereksiz olmus kağıtlarla dolu raflar, ust uste istif edilmis,
yazma yerleri murekkep lekeli sıralar, ustunde bir duzine eskimis harita asılı bir ayaklık, siyahları soyulmus
bir suru karatahta, paslı demir sobalar, kullanılmaz olmus jimnastik aletleri, orneğin deri kaplaması icindeki
kıtık ortaya cıkacak derecede parcalanmıs bir atlama beygiri, patlak toplar, bir yığın eski ve lekeli jimnastik
minderi gibi; otede guveler tarafından yenmis bir cift doldurulmus hayvan, onun altında kocaman bir baykus,
bir kaya kanalıyla bir tilki, her tur catlak kimya imbiği ve cam kap, bir elektrikleme makinesi, bir tur elbise
askısına asılı bir insan iskeleti ve eski defterler kitaplarla dolu bir suru sandık ve kutu. Sonunda Bastian eski
jimnastik minderleri yığınını kendine oturma yeri olarak ayırmaya karar verdi. Đnsan bunların uzerine
uzanınca neredeyse bir divanın ustunde gibi hissederdi kendini. Minderleri en aydınlık yer olan pencerenin
altına cekti. Az otede, kat kat yığılmıs, kuskusuz tozlu ve yırtık, ama pekala kullanılabilir durumda birkac gri
asker battaniyesi vardı. Onları kendine doğru cekti. Islak paltoyu cıkarıp elbise askısındaki iskeletin yanına
astı. Kemik adam biraz sağa sola sallandı, ama Bastian hic korkmadı ondan. Belki de benzer seylere evden
alısık olduğu icin. Sırılsıklam olmus cizmelerini de cıkardı. Coraplı olarak bağdas kurup jimnastik minderlerinin
ustune coktu ve gri battaniyeleri bir kızılderili gibi omuzlarına cekti. Yanında cantası duruyordu - ve bir de
bakır renkli kitap.
Tam su sıralarda otekilerin asağıdaki sınıfta Almanca dersi yaptığı aklına geldi. Herhalde olduresiye can sıkıcı
bir konuda kompozisyon yazıyorlardı.
Bastian kitaba baktı.
"Bilmek isterdim," dedi kendi kendine, "kapalı olduğu surece bir kitabın icinde ne olur aslında? Doğal olarak
yalnızca kağıdın ustune basılmıs harfler var icinde, ama buna karsın - bir sey oluyordur mutlaka, cunku ben
kitabı acınca birden ortaya koskoca bir oyku cıkı-veriyor. Onceden tanımadığım kisiler oluyor, her tur
seruven, olaylar, kavgalar oluyor - kimi zaman da deniz fırtınaları cıkıyor ya da yabancı ulkelere, yabancı
kentlere gidiliyor. Yine de bunların hepsi bir bicimde kitabın icinde. Okunmalı ki yasansın, bu belli. Ama
bunlar kitabın icinde onceden oluyor. Bilmek isterdim, nasıl oluyor bu?"
Ve birden, sanki bir toren havası geldi uzerine.
Doğrulup duzgunce oturdu, kitabı kavradı, ilk sayfayı actı
Ve bitmeyecek okumaya basladı.
ska Cağrı Ormanı'ndaki tum hayvanlar kovuklarına, yuvalarına ve sığınaklarına sinmislerdi.
Gece yarısıydı; bora, asırlık dev ağacların tepelerinde uğulduyor, kule kalınlığındaki ağac govdeleri gıcırdayıp
sızıldıyordu.
Birden, zikzak cizgiler cizen zayıf bir ısık hızla ağacların arasına daldı, otede beride titreserek durdu, fırlayıp
uctu, bir dala kondu ve hemen arkasından yeniden hızla yola koyuldu. Neredeyse bir cocuk topu
buyukluğunde ısıklı bir kureydi bu; uzun sıcrayıslarla zıplaya zıplaya gidiyor, arada bir yere dokunuyor,
yeniden havalanıyordu. Ama top değildi bu.
Bir aldatıcı ısıktı. Ve yolunu kaybetmisti. Yanı bu, kendisi aklanmıs bir aldatıcı ısıktı ve bu durumla
Fantazya'da oldukca seyrek karsılasılır. Olağan olarak, doğrudan baskalarını aldatıp yollarını sasırtan aldatıcı
ısıklar vardır. 1
Yuvarlak ısığın icinde, var gucuyle sıcrayıp kosan, kucuk, son derece hareketli bir varlık vardı. Ne erkek ne
kadındı bu, cunku aldatıcı ısıklarda bu gibi farklar olmaz. Sağ elinde, ardı sıra dalgalanarak ucan, ufacık,
beyaz bir bayrak tasıyordu. Oyleyse, bir ulak ya da aracı olması soz konusuydu.
≪t-Karanlıktaki uzun sıcrayıslarında bir ağac govdesine carpma tehlikesi yoktu, cunku aldatıcı ısıklar
inanılmayacak kadar kıvrak ve ceviktirler ve sıcramanın tam ortasında yon değistirmeyi basarabilirler, izlediği
zikzak yol bundan ileri geliyordu; gene de, butununde ve toptan ele alınınca, hep belirli bir doğrultuda
ilerliyordu.
Đrrlicht: Bataklıklarda gorulen aldatıcı ısık. Alman halk inanısına gore bunu cuce bir cin yapmaktadır, -cn.
Ta ki bir kaya cıkıntısına rast gelip de korkuyla irkildiği ana kadar. Kucuk bir kopek gibi sesler cıkararak bir
ağac kovuğuna oturdu, once bir sure dusundu, sonra cesaretlenip kayanın ucundan cekine cekine baktı.
Onunde bir orman acıklığı vardı ve orada bir kamp atesinin ısığında cok değisik bicim ve boylarda uc varlık
oturmustu."Ustundeki her sey gri tastanmıs gibi gorunen bir dev kamının ustune serilmis yatıyordu,
neredeyse on ayak boyundaydı. Govdesinin ust yarısını dirseklerine dayamıs, atesi seyrediyordu. Muazzam
omuzlarının ustunde tuhaf bir bicimde kucuk kalan, yer yer ufalanmıs tas yuzunde fırlak disleri bir dizi celik
tırtıl gibi duruyordu. Aldatıcı ısık onun kayayiyiciler turunden olduğunu anladı. Aska Cağrı Ormanı'ndan
dusunulemeyecek kadar uzaktaki bir dağda yasayan yaratıklardı bunlar -ama yalnız bu dağda yasamazlardı,
aynı zamanda bu dağdan yasarlardı, cunku azar azar yiyorlardı dağı. Kayalarla beslenirdi bunlar. Neyse ki
cok tokgozluyduler de, kendileri icin son derece değerli olan besinin tek bir lokmasıyla haftalar, aylar boyu
idare ederlerdi. Zaten cok kayayiyici de yoktu, ayrıca dağ da cok buyuktu. Ama bu yaratıklar orada cok uzun
zamandır yasadıklarından -Fantazya'daki baska coğu yaratıktan cok daha eskiydiler- dağ zamanla oldukca
tuhaf bir gorunum almıstı gene de. Delik desik dev bir isvicre emental peynirine benziyordu. Adı da herhalde
bu yuzden Koridorlar Dağı'ydı.
Ama kayayiyiciler tastan yalnız beslenmekle kalmaz, gereksindikleri her seyi de ondan yaparlardı:
Mobilyaları, sapkaları, ayakkabıları, aletleri, hatta guguklu saatleri bile. Bu o kadar olağandı ki, buradaki
kayayıyicinin, tumuyle sozu gecen malzemeden yapılmıs ve dev değirmen taslarına benzeyen iki de tekerleği
olan bir tur bisikleti vardı arkasında duran. Butununde daha cok bir buhar kazanına benziyordu
bisiklet.
Atesin sağında oturan ikinci varlık kucuk bir gece kabusuydu."'Aldatıcı ısığın olsa olsa iki katı kadardı ve
kapkara, tuylu, oturan bir tırtıla benziyordu. Konusurken ulacık, pembe ellerini heyecanlı heyecanlı oynatıyor,
siyah, dağınık saclarının altındaki buyuk olasılıkla surat olan yerde, yusyuvarlak, kocaman iki tane goz, iki ay
gibi cakmak cakmak yanıyordu.
Gece kabusları cesitli bicim ve boylarda, Fantazya'nın her yerinde bulunurdu, o yuzden de buradakinin
uzaktan mı, yoksa yakından mı geldiği ilk bakısta kestirilemiyordu. Ancak onun da yolda olduğu goruluyordu,
cunku arkasındaki bir dalda, gece kabuslarının yaygın binek hayvanı, buyuk bir yarasa, kapalı bir semsiye
gibi durulmus kanatlarıyla bas asağı asılıyordu.
Atesin sol tarafındaki ucuncu varlığı ancak bir sure sonra ayırt etti aldatıcı ısık, cunku o kadar ufaktı ki, bu
uzaklıktan kolay kolay secilemezdi. Minikler turundendi bu; rengarenk bir elbisecik giymis ve basında kırmızı
bir sapka olan, son derece ince yapılı bir adamcıktı.
Minikler hakkında hemen hemen hicbir sey bilmezdi aldatıcı ısık. Yalnızca bir keresinde bu halkın, ağac
dallarının uzerinde, evcikleri birbirine merdivenciklerle, ip merdivenler ve kayma yollarıyla bağlanmıs tam
tekmil kentler kurduklarının soylendiğini duymustu. Ama bu halk, sınırsız Fantazya tmparaıorluğu'nun
bambaska bir bolgesinde, buraya kayayiyicilerden de uzak, cok daha uzak bir yerde otururdu. Daha da
sasırtıcı olanı, burada bulunan miniğin yanındaki binek hayvanının, terslik bu ya, bir sumuklubocek olmasıydı.
Miniğin arkasında oturuyordu sumuklubocek. Pembe evciğinin uzerinde kucuk bir gumus eyer ısıldıyordu,
duyargalarına bağlanmıs dizgin ve baslık takımı da gumus teller gibi parlıyordu.
Aldatıcı ısık birbirinden bunca farklı bu uc yaratığın bir arada uyumla oturuyor olmalarına sastı, cunku olağan
olarak Fantazya'daki butun turler hic de boyle barıs ve uyum icinde bir arada yasamıyordu. Coğunlukla
kavga ve savaslar olurdu, belli bicimlerde suren yuzlerce yıllık dusmanlıklar vardı; hem ayrıca, yalnız durust
ve iyi varlıklar değil, zorba, kotu niyetli ve kıyıcı olanları da vardı. Aldatıcı ısığın kendisi bile, is guvenilirlik ve
inanılırlıga geldiğinde, oldukca ayıplanabilecek bir ailedendi doğrusu.
Atesin ısığındaki sahneyi epey bir sure seyrettikten sonra her uc varlığın da, ya yanında beyaz bir bayrakcığı
olduğunu ya da goğsunde enlemesine beyaz bir kusak tasıdığını fark etti aldatıcı ısık. Demek ki onlar da ulak
ya da aracıydılar, bu da birbirlerine boyle barıscı davranmalarım acıklardı elbette.
Hatta onlar da aldatıcı ısıkla aynı sebepten yolda olmasınlardı sakın?
Ağac tepelerini deseleyen uğultulu ruzgar yuzunden konustukları uzaktan anlasılmıyordu. Ama ulak olarak
birbirlerine karsılıklı saygı gosterdiklerine gore, herhalde aldatıcı ısığı da boyle kabul eder, ona bir sey
yapmazlardı. Hem eninde sonunda birilerine yolu sormak zorundaydı. Ormanın ortasında ve gecenin bir
yansında daha iyi bir fırsat zor cıkardı besbelli. Boylece aldatıcı ısık cesaretini toplayıp saklandığı yerden cıktı,
beyaz bayrakcığı salladı ve tir tir titreyerek durup kaldı havada.
Onu ilk olarak, yuzu kendisinden yana donuk olan kayayiyici fark etti.
"Bu gece esaslı trafik var burada," dedi gıcırdayan bir sesle, "iste, biri daha geliyor."
"Huhu, bir aldancı ısık!" diye fısıldadı gece kabusu ve ay gozleri
ısıldadı. "Sevindim, sevindim!"
Minik ayağa kalktı, yeni gelene doğru birkac adımcık yuruyup fıkırdadı: "Doğru goruyorsam siz de ulak olarak
bulunuyorsunuz burada?"
"Evet," dedi aldatıcı ısık.
Minik, kırmızı silindir sapkasını cıkardı, hafifce eğilerek cıvılda-dı: "Ah, yaklassanıza oyleyse, buyrun. Biz de
ulağız. Halkamıza katılın."
Sapkacıkla buyur ederek atesin yanındaki bos yeri gosteriyordu.
"Cok tesekkurler," dedi aldatıcı ısık ve cekinerek yaklastı, "boyle iyiyim. Kendimi tanıtabilir miyim? Adım
Blubb."
"Cok sevindim," diye yanıtladı minik, "benimki de Uckuck."
Gece kabusu oturduğu yerden eğildi: "Benim adım Wuschwusul."
Kayayiyici, "Memnun oldum!" diye gıcırdadı. Ben Pjornrach-zarck."
Ucu birden gozlerini dikmis, sıkılmaya baslayan aldatıcı ısığa bakıyorlardı. Aldatıcı ısıklar acıktan acığa
incelenmekten son derece sıkıldılar.
Minik, "Oturmak istemez misiniz, sevgili Blubb?" diye sordu.
"Aslında," diye yanıtladı aldatıcı ısık, "cok acelem var. Size yalnızca, buradan Fildisi Kule'ye nasıl gideceğimi
soyleyebilir misiniz diye soracaktım."
"Huhu!" dedi gece kabusu. "Cocuk lmparatorice'ye gidiyorsun!"
"Cok doğru!" dedi aldatıcı ısık. "Ona iletecek onemli bir mesajım var."
Kayayiyici, "Nasıl bir mesajmıs bu?" diye takırdadı.
"Evet ama -," aldatıcı ısık ağırlığını bir bacağından otekine aktardi,
"bu gizli bir mesaj."
Gece kabusu Wuschwusul, "Ucumuzun de hedefi seninkinin aynı -huhu!" diye. karsılık verdi. "Arkadas
arkadasayız."
"Hatta mesajlarımız da aynıdır belki," dedi minik Uckuck.
Pjornrachzarck cızırdadı: "Otur da konus!"
Aldatıcı ısık bos duran yere coktu.
Kısa bir duraksamadan sonra, "Benim yurdum," diye basladı, "burdan oldukca uzaktadır - bilmem icinizde
bilen var mı. Adı Batak Bataklık."
"Huuu!" diye inledi gece kabusu hayran hayran. "Harika bir yerdir!"
Aldatıcı ısık hatifce gulumsedi.
"Ya, değil mi?"
"Hepsi bu mu?" diye gıcırdadı Pjomrachzarck. "Neden yoldasın Blubb?"
"Bizim Batak Bataklık'ta," diye surdurdu aldatıcı ısık tuluk tutuk, "bir sey oldu -anlasılmaz bir sey- yani daha
suruyor aslında -anlatması zor- soyle basladı -ulkemizin guneyinde bir gol vardır, yanı -daha doğrusu vardı -
adı da Buğulu Pus'tu. Bununla basladı iste, bir gun baktık Buğulu Pus Golu yerinde yok - dupeduz
kaybolmustu, anlıyor musunuz?"
"Kurudu mu demek istiyorsunuz?" diye sordu Uckuck.
Aldatıcı ısık, "Hayır," karsılığını verdi, "o zaman tam orada.kurumus bir gol olurdu simdi. Ama durum bu
değil. Golun olduğu yerde hicbir sey yok artık - dupeduz hicbir sey, anlıyor musunuz?"
"Delik lalan?" diye hırıldadı kayayiyici.
"Hayır, delik de yok." Aldatıcı ısık gozle gorulecek kadar caresiz
durumdaydı. "Bir delik de bir seydir. Ama orada hicbir sey yok."
Oteki uc ulak bakıstılar.
"Nasıl gorunuyor peki - huhu - bu hicbir sey?" diye sordu gece kabusu.
"Anlatması o kadar zor olan da bu iste," diye vurguladı aldatıcı ısık mutsuz mutsuz. "Hicbir sey gorunmuyor
aslında. Bu -bu sey gibi- ah, buna gore bir sozcuk yok!"
"Oraya bakınca," diye atıldı minik, "sanki kormussun gibi oluyor, değil mi?"
Aldatıcı ısık ağzı acık bakakaldı ona.
"Ama bu lam tanımlaması!" diye bağırdı. "Ama nereden - yani nasıl, demek istiyorum - yoksa sizler de mi
bilmiyorsunuz bunu?"
Kayayiyici araya girerek, "Bir dakika!" diye gıcırdadı. "Bir tek yerde mi kaldı bu, soyle!"
"Baslangıcta, evet," diye acıkladı aldatıcı ısık. "Yani yeri sonra sonra daha buyudu. Cevre gitgide eksilir gibi
oluyordu. Halkıyla birlikle Buğulu Pus Golu'nde yasayan Kara Kurbağa Umpf da yok oluverdi o zaman. Geride
kalanlar kacmaya basladı. Ama bu sey yavas yavas Batak Bataklık'ın baska yerlerinde de basladı. Baslangıcta
cok kucucuk oluyordu, bataklık tavuğu yumurtası kadar bir hiclik. Ama bu yerler genisliyordu. Eğer biri
yanlıslıkla ayağını basarsa ayak da gidiyordu - ya da el - ya da icine giren neyse. Acı vermiyor aslında -
yalnızca, rastlayanın bir parcası hemen eksiliveriyor iste. Hatta bazıları hicliğe cok yaklasınca kendi
istekleriyle icine atladılar. Yeri buyudukce guclenen, karsı konmaz bir cekim kuvveti oluyor. Bu korkunc sey
ne olabilir, neden ileri geliyor ve de buna karsı ne yapılabilir, bizden kimse acıklayamıyor. Kendiliğinden
kaybolmayıp, tersine gitgide yayıldığı icin de, oğut ve yardımını rica etmek uzere Cocuk
Imparatorice'ye bir ulak gonderilmesine karar verildi en sonunda. O ulak da benim."
Oteki ucu susarak onlerine bakıyorlardı.
Bir sure sonra gece kabusunun cığlık cığlığa haykıran sesi duyuldu:
"Huhu! Benim geldiğim yerde de tıpatıp aynı sey oluyor. Ben de aynı amacla cıktım yola - huhu!"
Minik, yuzunu aldatıcı ısığa cevirdi. "Her birimiz," diye vızıldadı, "bir baska Fantazya ulkesinden geliyoruz.
Burada tumuyle rastlantı sonucu bulustuk. Ama herkes Cocuk Imparatorice'ye aynı mesajı goturuyor."
"Sozun kısası...," diye inledi kayayiyici, "tum Fantazya tehlikede."
Aldatıcı ısık olesiye urkmus bir durumda birinden otekine bakıyordu.
"Ama o zaman," diye bağırdı sıcrayarak, "o zaman tek bir anı bile bosa gecirmemeliyiz!"
"Biz de tam yola koyulmak uzereydik zaten," diye acıkladı minik. "Burada Aska Cağrı Ormanı'ndaki yoğun
karanlık yuzunden mola vermistik yalnızca. Ama simdi Blubb, siz yanımızda olunca bize ısık da verebilirsiniz."
"Olanaksız!" diye bağırdı aldatıcı ısık. "Sumuklubocekle giden birini bekleyemem ben, uzgunum!"
"Ama bir kosu sumukluboceğidir o!" dedi minik, biraz kırgın.
"Hem ayrıca - huhu!" diye fısıldadı gece kabusu, "Sonra biz de doğru yonu soylemeyiz sana!"
Kayayiyici, "Sız kiminle konusuyorsunuz yahu!" diye guruldadı.
Gerceklen de aldatıcı ısık oteki ulakların son sozlerini dinlememisti
bile, coktan beridir ormanın icinde uzun sıcrayıslarla hoplayıp gidiyordu.
"Neyse," dedi Uckuck, minik adamcık ve kırmızı silindir sapkasını ensesine indirdi, "belki de yol aydınlatıcı
olarak aldatıcı bir ısık pek de doğru olmaz zaten."
Bu arada kosu sumukluboceğinin eyerine atladı.
Gece kabusu, "Aslında," diye acıkladı ve hafif bir Huhu'yla yarasasını yanına cağırdı, "her birimiz kendi
basımıza yolculuk edersek benim de daha cok hosuma gider. Sonunda ucar gidersin de!"
Ve pırrrr! uzaklastı.
Kayayiyici, doğrudan el yuzeyiyle ust uste birkac kere ustune vurarak kamp atesini sondurdu.
"Benim de daha hosuma gider," diye gıcırdadığı duyuldu karanlıkta, "o zaman minik bir seyi ezdim mi diye
dikkat etmem gerekmez."
Sonra muazzam tas bisikletinin ustunde gıcırtılar ve takırtılarla doğruca ağaclığa girdiği duyuldu. Arada bir
gum diye dev bir ağaca carpıyor, kuturdeyip hırıldadığı duyuluyordu. Patırtı, karanlığın icinde yavas yavas
uzaklastı.
Uckuck, minik adam, geride tek basına kalmıstı. Đpince gumus tellerden yapılmıs dizginleri kavrayıp,
"Pekala," dedi, "goreceğiz bakalım, en once kim gidiyor. Deh, emektar, deh!"
Ve dilini sapırdattı.
Daha sonra Aska Cağrı'Ormanı'nda ağac tepelerinde uğuldayan ruzgarın sesinden baska ses duyulmaz oldu.
Yakındaki saat kulesi dokuzu vurdu.
Bastian'ın dusunceleri istemeye istemeye gerceğe dondu.
Bitmeyecek Oyku'nun gercekle bir ilgisi olmamasından hosnuttu. Tumuyle sıradan bir kisinin, tumuyle
sıradan hayatındaki, tumuyle sıradan olayları keyifsiz ve karamsar bir bicemle anlatan kitapları hic sevmezdi.
Gerceklerden bıkmıstı zaten, bir de ne diye okuyacaktı onları? Ayrıca, kendisini bir yere cekmek istediklerini
hissetmekten nefret ederdi. O tur kitaplarda da, az ya da cok belirgin, hep bir yere cekilirdi insan.
Bastian'ın duskunluğu, heyecanlı ya da eğlenceli ya da insanın okurken dusler kurabileceği, iclerinde hayal
urunu varlıkların masalsı seruvenler yasadığı ve insanın orada olabilecek her seyi kafasında
sekillendirebileceği kitaplaraydı.
Cunku bunu yapabiliyordu o - belki de bu, gercekten yapabildiği tek seydi: Bir seyi, neredeyse gorup
duyacak kadar belirgin, gozunde canlandırmak. Kentli oykulerini kendi kendine anlatırken kimi zaman
cevresindeki her seyi unutur ve ancak en sonunda bir dusten uyanır gibi gelirdi kendine. Bu kitap da tam
kendi oykuleri turundendi! Okurken yalnız kalın ağac govdelerinin gıcırtısını ve ruzgarın ağac tepelerindeki
uğultusunu duymakla kalmıyor, aynı zamanda dort ulağın gulunc, değisik bicimlerdeki seslerini de isitiyordu;
evet, hatta yosunların ve orman toprağının kokusunu aldığını bile hayal ediyordu.
Az sonra asağıdaki sınıfta, asıl olarak cicek yapılarını ve cicektozu keseciklerini saymaktan ibaret olan doğa
bilgisi dersi baslıyordu. Bastian yukardaki sığınağında oturup okuyabildiğine seviniyordu. Bu tam ona gore bir
kitaptı, oyle buluyordu, tam ona gore!
Bir hafta sonra Wuschwusul, kucuk gece kabusu, hedefe birinci olarak ulastı. Ya da daha doğrusu havadan
gittiği icin birinci olduğuna
inanmıstı.
Yarasasının artık Labirent'in uzerinde suzulduğunu fark ettiği sırada gunesin batma saatiydi, aksam goğunun
bulutlan erimis altından gibi duruyordu. Labirent, ufuktan ufuğa uzanan ve sasırtıcı kokular, dussel renklerle
dolu, kocaman tek bir ağac bahcesinden baska bir sey olmayan genis bir duzluğun adıydı. Ağaclıkların,
citlerin, cayırların ve en ender, en essiz ciceklerden olusan tarhların arasında genis yollarla dar patikalar oyle
ustaca, oyle cokdallı bir duzenle gidiyordu ki, butun bahce hayal edilemeyecek karmasıklıkta bir labirent
olusturuyordu. Kuskusuz bu labirent yalnızca oyun ve eğlence icin yapılmıstı, yoksa birini ciddi olarak
tehlikeye atmak icin değil, hele saldırganları puskurtmek icin hic değil. Buna yaramazdı burası, hem boyle bir
korunmayı Cocuk Đmparatorice de hic gerekli gormezdi. Koskoca sınırsız Fantazya Đmparatorluğu'nda
korumak zorunda kalacağı tek kisi yoktu. Bunun az sonra oğreneceğimiz bir nedeni vardı.
Kucuk gece kabusu cicek labirentinin uzerinde yarasasıyla hic gurultu cıkarmadan suzulurken, cesit cesit az
bulunur hayvanlar da goruyordu. Leylaklarla sarı salkımlar arasındaki kucuk bir acıklıkta, bir grup yavru
tekboynuz aksam gunesinde oynuyordu, hatta bir an dev bir mavi canciceğinin altındaki yuvasında unlu
Zumruduanka kusunu gorur gibi oldu, ama pek emin değildi, donup bakmayı da zaman yitirmemek icin
istemedi. Cunku artık karsısında, Labirent'in tam ortasında peri beyazlan icinde ısıldayan Fildisi Kule
gorunmustu: Fanıaz-ya'nın yureği ve Cocuk Imparatorice'nin konutu.
0"Kule" sozcuğu bu yeri hic gormemis birinde kilise ya da burc kulesi gibi yanlıs bir kanı uyandırabilir belki.
Fildisi Kule, koca bir kent buyukluğundeydi. Uzaktan salyangoz kabuğu gibi kendi icine kıvrılmıs ve en yuksek
noktası bulutların icinde duran, yuksek, sivri
J7S
|r 1^
34
bir dağ konisi gibi gorunuyordu. Bu dev seker parcasının, ic ice ve ust uste gecmis sayısız kuleler, kulecikler,
kubbeler, catılar, cumbalar, teraslar, kapı kemerleri, merdivenler ve parmaklıklardan olustuğu ancak yakınına
gelince anlasılırdı. Tum bunlar bembeyaz Fantazya fildisındendı ve her ayrıntı oylesine emek verilerek
oyulmustu ki, en incesinden dantela isciliği olarak değerlendirilebilirdi.
Butun bu binalarda Cocuk Imparatorice'nin cevresindeki saray halkı, mabeyinciler ve hizmetkarlar, bilge
kadınlar ve muneccimler, sihirbazlar ve soytarılar, ulaklar, ascılar ve akrobatlar, ip cambazları ve masalcılar,
cığırtkanlar, bahcıvanlar, nobetciler, terziler, ayakkabıcılar ve simyacılar yasıyordu. En yukarda da, dev
kulenin en tepesinde, beyaz bir manolya goncası gorunumundeki kucuk bir koskte Cocuk hnparatorice
otururdu. Bazı geceler, yıldızlı gokyuzunde dolunay ayrı bir gorkemle dururken fildisi yapraklar acılır, tam
ortasında Cocuk tmparatorıce'nin oturduğu enfes bir cicek olarak serpilirlerdi.
Kucuk gece kabusu binek hayvanları icin ahırların bulunduğu alt teraslardan birine indi yarasasıyla. Mutlaka
biri gelisini haber vermis olmalıydı, cunku kendisini beklemekte olan, eyerden inmesine yardım eden, onunde
eğilip sonra da hic konusmadan simgesel hos geldiniz ickisini sunan bes tane imparatorluk Hayvan Bakıcısı
taralından karsılandı. Wuschwusul kupadan ancak formaliteyi yerine getirecek kadar, yalnızca bir ıkı yudum
aldı, sonra geri verdi. Aynı sekilde bakıcılar da birer yudum icti, sonra bir kez daha eğildiler ve yarasayı alıp
ahıra goturduler. Tum bunlar sessizlik icinde gerceklesmisti.
Yarasa kendisi icin ongorulmus yere vardığında ne yiyeceğe ne iceceğe el surdu, aksine hemen anında
kıvrılıp kendini bas asağı cengeline astı ve derin bir yorgunluk uykusuna daldı. Kucuk gece kabusunun ondan
istediği biraz asırı kacmıstı. Bakıcılar onu kendi haline
bırakıp parmak uclarına basarak uzaklastılar.
Bu ahırda ayrıca daha bircok binek hayvanı vardı: Bir pembe, bir de mavi fil, govdesinin on yarısı bir kartal,
arka yarısı da aslanı andıran dev bir Griffon, bir zamanlar adı Fantazya'nın dısında da unlenmis, ama simdi
unutulmus beyaz kanatlı bir at, bir ucan kopek, bir iki baska yarasa daha, hatta hatta, ozellikle ufak biniciler
icin yusufcuklarla kelebekler. Baska ahır binalarında da ucmayan, buna karsılık kosan, surunen, sıcrayan ya
da yuzen daha baska binek hayvanları bulunurdu. Bunların her birinin bakım ve korunması icin ozel bakıcılar
vardı.
Olağan olarak burada esaslı bir ses curcunası duyulması gerekirdi: Kukremeler, ayaklamalar, sakımalar,
vızıldamalar, vak vak bağırmalar ve cırıldamalar. Oysa tam bir sessizlik hukum suruyordu.
Kucuk gece kabusu hala bakıcıların bıraktığı yerde duruyordu. Neden olduğunu pek bilmeden, birden kendini
yılmıs ve mutsuz hissetti. Uzun, upuzun yolculuktan dolayı cok bitkindi o da. Buraya birinci olarak gelmis
olmak olgusu bile neselendirmiyordu onu.
Birden, "Hey!" diye vızıldayan bir sescik duydu. "Wuschwusul arkadas değil mi? Sonunda sizin de burada
olmanız ne guzel!"
Gece kabusu cevresine bakındı ve saskınlıktan ay gozleri cakmak cakmak oldu, cunku minik Uckuck,
fildisinden bir cicek saksısına tembel tembel yaslanmıs, bir korkuluğun uzerinde duruyor ve kırmızı silindir
sapkasını sallıyordu.
Gece kabusu, "Huhu!" dedi saskın saskın ve bir sure sonra bir daha: "Huhu!" Aklına daha akıllıca bir sey
gelmiyordu acıkcası.
Minik, "Oteki ikisi su ana kadar gelmedi henuz," diye acıkladı, "Ben dunden beri buradayım."
"Nasıl - huhu! - Nasıl olur bu!" diye sordu gece kabusu.
"Hadii," dedi minik ve biraz yukardan bir tavırla gulumsedi, "soylemistim ya size, bir kosu sumukluboceğim
var benim."
Gece kabusu kucuk, pembe eliyle kafasının ustundeki sac yumağını kasıdı, "Hemen Cocuk Đmparatorice'ye
gitmeliyim," dedi ağlamaklı. Minik ona dusunceli dusunceli baktı. "Hımm," dedi. "Neyse ki ben dunden sıraya
girdim."
"Sıraya girmek mi?" diye sordu gece kabusu. "Yanına hemen gidi-lemiyor mu yani?"
"Korkarım hayır," diye vızıldadı minik. "Epey beklemek gerekiyor. Buraya -nasıl soyleyeyim- cok muthis bir
ulak akını var.
"Huhu!" diye inledi gece kabusu. "Nicin?"
"En iyisi," diye cıvıldadı minik, "olayı kendiniz gorun. Geliniz sevgili Wuschwusul, geliniz!"
ikisi de yola dustuler.
Fildisi Kule'nin cevresinden gitgide daralan bir helezon biciminde yukarı cıkan ana cadde, tuhaf tiplerden
olusan kalabalık bir kitleyle doluydu. Turbanlar sarınmıs dev cinler, minicik cuce cinler, uc baslı cinler, sakallı
cuceler, ısıl ısıl periler, keci ayaklı panlar, altın luleli saclarıyla yabanıl kadıncıklar, pırıl pırıl parıldayan kar
perileri ve sayısız baska yaratık, caddede bir asağı bir yukarı dolanıyor, gruplar halinde yan yana durmus
alcak sesle konusuyor ya da sessizce yere cokmus, mahzun mahzun onlerine bakıyorlardı. Wuschwusul
onları gorunce kalakaldı.
"Huhu!" dedi. "Neler oluyor burada? Butun bunlar ne yapıyor?"
"Bunların hepsi ulak" diye acıkladı, Uckuck usul usul, "Fantaz-ya'nın her yerinden ulaklar. Hepsinin de mesajı
bizimkinin aynı. iclerinden bırcoğuyla konustum. Her yerde aynı tehlike bas gostermise benziyor."
Gece kabusu iniltili bir ah koyverdi. "Kimse bilmiyor mu peki?" diye sordu. "Nedir bu, neden ileri geliyor?"
"Korkarım hayır. Hic kimse acıklayamıyor."
"Ya Cocuk tmparatorice'nin kendisi?"
"Cocuk Imparatorice -" dedi minik yavasca, "hasta; cok, cok hasta. Belki de Fantazya'nın ustune coken
anlasılmaz uğursuzluğun nedeni budur. Ama saray bolumunde, yukarda, Manolya Kosku'nun oralarda
toplanmıs olan bir suru doktordan hicbiri, onun neden hastalandığını ve buna karsı ne yapılabileceğini
anlayamadı simdiye dek. Kimse caresini bilmiyor."
"Bu," dedi gece kabusu tutuk tutuk, "huhu! - bir felaket."
"Evet," diye yanıtladı minik, "oyle."
Bu kosullar altında Wuschwusul, Cocuk tmparatorice'den randevu almaktan simdilik vazgecti.
Ote yandan iki gun sonra, doğal olarak yanlıs yone ucmus ve boylece bir suru yol dolanmıs olan aldatıcı ısık
Blubb da geldi.
Ve sonunda, uc gun daha sonra, kayayiyici Pjomrachzarck da ulastı. Yaya olarak takırdaya takırdaya
cıkageldi, cunku ani bir aclık nobetinde tas bisikletini yiyivermisti - kumanya gibi tıpkı.
Birbirine hic de denk olmayan dort ulak uzun bekleyis suresince sıkı fıkı dost oldular ve daha sonraları da
birlikte kaldılar.
Ama bu baska bir oykudur, baska bir zaman anlatılmalı.
o:
et r
Utun Fantazya'nın mutluluk ve felaketini ilgilendiren gorusmeler, olağan olarak Fildisi Kule'nin asıl saray
bolumunde, Manolya Kosku'nun yalnızca bir iki kat asağısında bulunan buyuk taht salonunda yapılırdı.
Bu genis, yuvarlak yer simdi bir ses karmasasıyla dolmustu. Tum Fantazya Imparatorluğu'nun en iyi dortyuz
doksandokuz doktoru burada toplanmıs, kucuk ya da buyuk gruplar halinde, fısıldasarak ya da mırıldanarak
birbiriyle konusuyordu. Her biri Cocuk Đmparatorice'yi ayrı ayrı muayene etmis -bir kısmı epey once, bir kısmı
da daha yeni-, her biri ona ustalığıyla yardımcı olmaya calısmıstı. Ama hicbiri basaramadı bunu, hicbiri Cocuk
Imparatorice'nin hastalığını ve bunun nedenini anlayamadı, hicbiri onun nasıl iyilestirileceğini bilemedi. Ve su
an besyuzuncusu, tum Fantazya'nın en unlusu, hakkında, bilmediği sifalı bitki, bilmediği buyu etkisi ve
bilmediği doğa gizi olmadığı yollu soylentiler dolasan kisi, saatlerden beridir hastanın yanındaydı ve herkes
heyecanla onun muayenesinin sonucunu beklemekteydi.
Ama bu toplantı insanların yaptığı tıp kongreleri gibi dusunulmemeli gene de. Gerci Fantazya'da dıs gorunus
bakımından insana az cok benzeyen bircok varlık bulunurdu, ama en az bir o kadar da, hayvanlara ya da
busbutun baska turlu sekillenmis varlıklara benzeyeni vardı. Dısarda kosusturan ulak kalabalığı nasıl cesit
cesitse, buradaki, salondaki topluluk da oylesine karısık yapılıydı. Beyaz sakallı, sırtları kambur cuce doktorlar
vardı; gumus mavisi giysiler icerisinde, saclarında yıldızlar yanıp sonen peri doktorlar vardı; sis karınlı ve
elleriyle ayakları perdeli su adamları vardı (bunlar icin, oturulacak kuvetler konmustu ozel olarak); salonun
ortasındaki uzun masanın ustune coreklenip oturmus beyaz yılanlar da vardı; peri arılar, hatta genelde pek
de iyiliksever ve sağlık koruyucusu olarak tanınmayan
cadılar, vampirler, hortlaklar bile vardı.
Bu sonuncuların buradaki varlığını kavrayabilmek icin bir seyi mutlaka bilmek gerekir:
Her ne kadar Cocuk Đmparatorice -unvanının da gosterdiği gibi— sınırsız Fantazya Đmparatorluğu'nun
sayılara sığmaz ulkelerinin hepsinde hukumdar biliniyorduysa da, gercekte bir hukumdardan cok daha ileriydi
o; daha doğrusu bambaska bir seydi.
O, hukumdarlık etmezdi; hicbir zaman otorite kullanmaz ve gucunden yararlanmazdı, hicbir buyruk vermez
ve kimseyi yargılamaz-dı, asla saldırmaz ve asla bir saldırgana karsı kendini savunmak durumunda kalmazdı,
cunku ona karsı ayaklanmak ya da ona bir sey yapmak kimsenin aklından gecmezdi. Onun onunde herkes
esit sayılırdı.
O yalnızca vardı orada; ama, ayrı bir bicimde vardı: O, Fantaz-ya'daki butun hayatların merkeziydi.
Ve ister iyi ister kotu, ister guzel ister cirkin her yaratık, maskara ya da ağırbaslı, ahmak ya da bilge hepsi,
hepsi sırf onun varlığı sayesinde vardı. Onsuz, yureksiz kalmıs bir insan bedeni kadar bile olamazlardı.
Kimse sırrını tam olarak kavrayamıyordu, ama herkes bilirdi ki bu boyleydi. Ona bu imparatorluğun butun
yaratıkları taralından boyle değer bicilir ve herkes onun yasamı icin esil olcude kaygılanır-dı. Cunku onun
olumu hepsinin birden sonu, olculere sığmaz Fantazya Đmparatorluğu'nun yokolusu olurdu.
Bastian'ın dusunceleri baska yerlere kaydı.
Annesinin ameliyat edildiği kliniğin uzun koridoru belleğinde yeniden canlandı birden. Babasıyla birlikte
ameliyat salonunun onunde
oturmus, saatlerce beklemislerdi. Doktorlarla hemsireler iceri dısarı kosusturup durmuslardı. Annesinin nasıl
olduğunu sorduğunda hep kacamak yanıtlar almıstı babası. Kimse durumunun nasıl olduğunu doğru durust
bilmiyor gibiydi. Sonunda, yorgun ve uzgun gorunuslu, dazlak kafalı, beyaz gomlek giymis bir adam gelmisti.
Butun cabaların bosa gittiğini, uzgun olduğunu soylemisti, ikisinin de ellerini sıkmıs ve, "Basınız sağ olsun,"
diye mırıldanmıstı.
Ondan sonra da Bastian'la babası arasında her sey değismisti.
Gorunurde değil. Đsteyebileceği her seye sahipti Bastian. Uc tekerlekli bir bisikleti, bir elektrikli treni, bir suru
vitamin hapı, elliuc tane kitabı, cins bir hamsteri, icinde sıcak su balıklarının olduğu bir akvaryumu, kucuk bir
fotoğraf makinesi, altı tane cakısı ve akla gelebilecek baska her seyi vardı. Ama aslında tum bunların bir
anlamı yoktu onun icin.
Eskiden babasının kendisiyle sakalasmaktan cok hoslandığını anımsıyordu Bastian. Kimi zaman oykuler bile
anlatırdı, okurdu ya da. Ama uzun zaman once bitmisti bunlar. Babasıyla konusamaz olmustu. Kimsenin
gecemeyeceği gorunmez bir duvar var gibiydi babasının cevresinde. Asla kızmıyor, asla ovmuyordu. Bastian
sınıfta kaldığında da bir sey soylememisti. O kasvetli, orada değilmis gibi tavrıyla ona yalnızca bakmıs ve
Bastian, onun gercekten orada olmadığı duygusuna kapılmıstı. Babasının yanındayken bu duyguya sık sık
kapılıyordu Bastian. Aksamlan birlikte televizyonun karsısında otururlarken, onun hic seyretmediğini, tersine,
dusuncelerinin cok, cok uzaklara, kendisinin erisemeyeceği yerlere gittiğini seziyordu. Ya da kimi zaman, ikisi
de ellerine birer kitap almısken, sayfaları hic cevirmeden saatlerce aynı yere bakmasından, onun aslında
okumadığını anlıyordu.
Bastian babasının uzgun olmasını anlıyordu elbette. O zamanlar kendisi de bircok gece ağlamıstı, o kadar ki,
hıckıra hıckıra kusardı bazen - ama sonra gecmisti bunlar. Ve daha yasıyordu iste. Neden babası hic
konusmuyordu onunla; değil annesinden, değil onemli seylerden soz etmek, neden en gerekli konusmaları
bile o denli zorlanarak yapıyordu?
"Bir bilınebilse...," dedi, sakalı kırmızı alevlerden, uzun, zayıf bir ates yaratığı, "hastalığının aslında ne olduğu
bir bilinebilse! Atesi yok, bir yeri sismis değil, dokuntu yok, iltihap yok. Sanki sonme ha-lindeymis gibi
yalnızca - neden bilinmez."
Konusurken her cumleden sonra, sekiller olusturan kucuk duman bulutcukları cıkıyordu ağzından. Bu seferki
bir soru isaretiydi.
Đcine bir enlemesine, bir de boylamasına bir cift siyah tuy sokulmus kocaman bir patatese benzeyen, yoluk,
yaslı bir karga gaklayan bir sesle yanıtladı (soğuk algınlığı hastalıkları uzmanıydı):
"Oksurmuyor, nezlesi yok, aslında tıbbi anlamda bir hastalığı yok."
Gagasının ustundeki kocaman gozluğu duzeltip sorğiılarcasına baktı cevresindekilere.
"Ne olursa olsun, bir sey acık gorunuyor bana," diye vızıldadı kimi zaman "hapyuvarlayan" da denen
bokboceği. "Onun hastalığıyla, ulakların tum Fantazya'dan bildirdiği korkunc seyler arasında gizemli bir
bağıntı var."
"Ah, siz," diye alayla atıldı bir murekkep adamcık, "siz her zaman ve her yerde gizemli bağıntılar gorursunuz
zaten!"
Bokboceği ofkeyle vınladı: "Siz de hicbir zaman murekkep hokkanızın otesini goremezsiniz!"
"Ama meslektaslarım!" Uzun, beyaz bir gomleğe burunmus oyuk yanaklı bir hayalet aralarına daldı. "Konu
dısı ve kisisel tartısmalara dalmayalım. Her seyden once de - seslerinizi alcaltın!"
Boyle ve benzeri konusmalar buyuk taht salonunun her yerinde oluyordu. Bu kadar değisik turden varlığın
birbirine hic kusursuz meram anlatabilmesi sasırtıcı gelebilir belki. Ama Fantazya'da hemen hemen tum
varlıklar, hayvanlar bile en az iki dil bilirlerdi: Birincisi, yalnız kendileri gibi olanlarla konustukları ve dısardan
kimsenin anlamadığı kendi dilleri, ikincisiyse, Yuksek Fantazyaca ya da Buyuk Dil denen, genel olanı. Bu
ikincisi, bazıları onu biraz kendilerine ozgu bicimde kullansalar da, herkes tarafından iyi bilinirdi.
Birden salona sessizlik coktu ve butun gozler, acılmakta olan cift kanatlı buyuk kapıya cevrildi.
Tıp sanatının efsanelerle konu olmus unlu ustası Cairon iceri girdi.
"Bu, eski cağlarda kentaur diye anılan yaratıktı. Kalcalarına kadar insan gorunumundeydi, geri kalanı at
bacaklarıydı. Ancak Cairon, ka-rakentaur denenlerdendi. Ta uzak guneyde bulunan cok ırak bir bolgedendi.
O yuzden de insan kısmı abanoz rengindeydı, yalnızca saclarıyla sakalı beyaz ve kıvırcıktı, at govdesi de bir
zebranınki gibi cizgiliydi. Sazlardan orulu tuhaf bir sapka takmıstı. Boynundaki bir zincirin ucunda buyuk bir
altın tılsım asılıydı ve bunun ustunde de, bir oval olusturacak sekilde birbirlerini kuyruklarından ısıran, biri
acık, biri koyu renk iki yılan goruluyordu^
Bastian sasalayarak durdu. Kitabı kapattı -parmağını onlem olarak sayfaların arasına bile koymadan- ve
kapağa bir kere daha iyice baktı. Birbirlerinin kuyruklarından ısırarak oval olusturan iki yılan oradaydi
iste! Bu luhal isaret ne anlama geliyor olabilirdi?
Fantazya'da herkes bu madalyonun ne anlama geldiğini bilirdi: Cocuk Imparatorice'nin gorevlisi olan ve onun
adına, sanki onun kendisi hazır bulunuyormus gibi hareket edebilenlerin isaretiydi bu.
Kimse ne olduğunu tam olarak bilmemekle birlikte, tasıyıcısına gizemli gucler verdiği soylenirdi. Adını herkes
bilirdi: AURYN.
Ama bu adı soylemekten kacınan bircok kisi, ona "Mucevher" ya da "Pantakel" ya da yalnızca "Parıltı" derdi.
Oyleyse kitap da Cocuk Imparatorice'nin isaretini tasıyordu!
Salonda bir fısıltı dolastı ve birkac saskınlık haykırısı duyuldu. Coktandır Mucevherin kimseye emanet edildiği
olmamıstı.
Cairon huzursuzluk yatısıncaya kadar yere toynaklarıyla birkac kere vurdu, sonra derin bir sesle konustu:
"Arkadaslar, bu denli sasırmayın, AURYN'Đ kısa bir sure icin tasıyorum. Ben yalnızca aktarıcıyım. Yakında
Parıltı'yı ona layık birine aktaracağım."
Salona soluksuz sessizlik yayılmıstı.
"Yenilgimizi guzel sozlerle yumusatmaya calısmayacağım," diye surdurdu Cairon. "Bizler hepimiz Cocuk
Imparatorice'nin hastalığı karsısında caresiz kaldık. Bir tek, Fantazya'nın yokolusunun bu hastalıkla aynı
zamana denk geldiğini biliyoruz. Daha fazlasını bilmiyoruz. Onu kurtarabilecek seyin gercekten doktorluk
sanatı olup olmadığını bile. Ancak su olasıdır —umarım bunu acıkca dile getirmem hicbirinizi incitmez- su
olasıdır ki, burada toplanmıs olan bizler, butun
bilgilere, butun bilgeliğe sahip değilizdir. Hatta benim son ve biricik umudum o ki, bu sınırsız
imparatorluğun bir yerinde, bizlerden daha bilge, bizlere akıl ve yardım verebilecek bir varlık bulunsun. Ama
bu, belirsizden de ote bir sey. Kurtulus umudu nerede bulunacak olursa olsun, bir sey acık secik ortada:
Bunun aranması, ulasılamazdaki yolları kesfetmeyi basaracak ve hicbir tehlike, hicbir zorluk karsısında
gerilemeyecek bir izbulucuyu gerektirmektedir, tek kelimeyle: Bir kahramanı. Ve Cocuk Imparatorice,
kendisinin ve hepimizin yazgısını emanet ettiği bu kahramımn adını bana acıkladı: Ona Atreju diyorlar,
Gumus Dağlar'ın arkasındaki Ot Denizi'nde oturuyor. AURYN'Đ ona aktaracak ve onu buyuk arayısa
yollayacağım. Simdi her seyi biliyorsunuz."
Bu sozlerle birlikte ihtiyar kentaur salonu gumburtederek cıkıp gitti.
Geride kalanlar saskın saskın birbirlerine baktılar.
"Bu kahramanın adı neydi?" diye sordu biri.
"Atreju ya da oyle bir sey," dedi bir baskası.
"Hic duymadım!" diye belirtti bir ucuncusu.
Ve dortyuz doksandokuz doktorun hepsi kaygıyla kafalarını salladılar.
Saat kulesi onu vurdu. Bastian zamanın ne cabuk gectiğine sastı. Dersteyken saatler hic bitmeyecek gibi
gelirdi genellikle. Su an asağıdaki sınıfta Bay Drohn'un tarih dersi vardı; zayii, coğunlukla aksi ve savasların
tarihlerini, olur olmaz kisilerin doğum tarihleriyle saltanat surelerini kolayca aklında tutamadığı icin Baslian'ı
herkesin onunde kucuk dusurmekten ozellikle hoslanan bir adamdı bu.
I
Gumus Dağlar'ın arkasında bulunan Ot Denizi, Fildisi Kule'den gunlerce uzaktaydı. Gercekten bir deniz kadar
engin, buyuk ve duz olan bir cayırlıktı burası. Guclu otlar adam boyuna cıkardı, ustlerinde ruzgar dolastığında
da, duzluğun uzerinde okyanustaki gibi dalgalar olur ve su gibi hıs hıs ses cıkarırdı.
tt Burada yasayan halka "Ot Halkı" ya da "Yesilderililer" denirdi. Er-keklerininkı de uzun ve bazen de orgulu
olan mavi-siyah sacları vardı; derileri koyu yesil, biraz kahverengiye bakan bir renkteydi - zey-tininki gibi.
Son derece gosterissiz, sert, cetin bir yasam surerlerdi; cocukları, kızlar da, oğlanlar da, yiğitlik, iyilik ve onur
icin eğitilirdi. Sıcağa, soğuğa ve buyuk yokluklara katlanmayı oğrenip cesaretlerini kanıtlamak zorundaydılar.
Bu gerekliydi, cunku Yesilderililer avcı bir halktı. Yasamak icin gereksindikleri seylerin tumunu, ya lifli ve sert
cayırotundan uretirler ya da Ot Derjizi'nde dev suruler halinde dolasan erguvani sığırlardan sağlarlardı./
Sı Bu erguvani sığırlar, alısılmıs sığır ya da ineklerin hemen hemen iki katı irilikteydi. Uzun, ipek gibi parlayan
erguvan kırmızısı tuyleri, ucları hancer gibi keskin ve sert, heybetli boynuzları vardı. Genel olarak
barıscıydılar, ama bir tehlike sezer ya da kendilerine saldırıl-dığını hissederlerse, bir doğa gucu kadar korkunc
olabilirlerdi. Yesilderililer dısında hic kimse bu hayvanları avlamayı goze alamazdı, ustune ustluk onlar da
bunu yalnız ok ve yayla yapıyordu. Mert savası yeğlerlerdi, bu yuzden de oyle olurdu ki, coğu zaman hayvan
değil, tersine avcı hayatını vermek zorunda kalırdı. Yesilderililer erguvani sığırları sever, onlara değer
verirlerdi; onları oldurmek hakkının, ancak onlar tarafından oldurulmeye hazır olmakla kazanılacağı
gorusundeydiler.
Cocuk Imparatorice'nin hastalığının ve butun Fantazya'yı tehdit
eden belanın haberi bu ulkeye ulasmamıstı henuz. Yesılderililerin kamp yerine coktandır yolcu gelmemisti. Ot
her zamanki gibi hızla boy atıyordu, gunduzler parlak, geceler yıldız doluydu. Her sey iyi gorunuyordu.
#Ama bir gun kamp yerinde beyaz saclı, yaslı bir karakentaur gorundu. Tuylerinden ter sızıyor, olesiye bitkin
gorunuyordu, sakallı yuzu zayıf ve cokuktu. Kafasında sazlardan orulu tuhaf bir sapka, boynunda da, ucunda
buyuk bir altın tılsım sallanan bir zincir vardı. Cairon'du bu/
Gitgide genisleyen halkalar halinde kamp cadırlarıyla cevrelenmis, en yaslıların gorusme yapmak icin
toplandığı ya da bayram gunlerinde dans edilip eski sarkıların soylendiği bos alanın tam ortasında duruyordu.
Bekliyor ve cevresine bakmıyordu, ama cevresini, gozlerini dikmis merakla kendisine bakan cok yaslı kadın
ve erkeklerle pek kucuk cocuklar sarmıstı yalnızca. Kentaur toynaklarını sabırsızca yere vurdu.
"Avcı kadınlarla avcı erkekler nerede?" diye soludu, sapkasını cıkarıp alnını sildi.
Kucağında bir bebek olan beyaz saclı bir kadın yanıt verdi: "Hepsi avda. Ancak uc dort gun icinde gelirler."
"Atreju da onlarla mı?" diye sordu kentaur.
"Evet yabancı, ama sen nereden tanıyorsun onu?"
"Tanımıyorum. Getirin onu!"
"Yabancı," diye yanıtladı koltuk değnekli bir ihtiyar, "gelmeye gonullu olmayacaktır, cunku bugun onun avı
var. Gunesin batısıyla birlikte baslıyor. Bu ne demek, bilir misin?"
Cairon yelelerini sallayıp toynaklarım yere vurdu.
"Bilmem, hem bir sey ifade etmez, cunku yapacak daha onemli isleri
var simdi. Tasıdığım su isareti bilirsiniz. Oyleyse getirin onu!"
Bir genc kız, "Mucevheri goruyoruz," dedi, "Cocuk Inıparatori-ce'den geldiğini biliyoruz. Ama sen kimsin?"
"Bana Cairon derler," diye homurdandı kentaur, "eğer size bir sey anlatacaksa, Doktor Cairon."
Yaslı, iki buklum bir kadın yaklasıp bağırdı.
"Evet, doğru bu! Onu tanıdım. Gencliğimde gorduydum bir kez. Tam Fantazya'nm en unlu, en buyuk
doktorudur!"
Kentaur basını eğdi, "Tesekkurler bayan," dedi. "Simdi su Atre-ju'yu alıp getirecek nazik biri cıkar belki
icinizden. Durum acil. Cocuk Imparatorice'nin hayatı tehlikede."
Kucuk bir kız, "Ben yaparım bunu!" diye bağırdı, bes altı yaslarında var yoktu.
Kosup gitti ve birkac saniye sonra cadırların arasından eyersiz bir atın ustunde dortnala uzaklastığı goruldu.
"Nihayet!" diye bağırdı Cairon. Sonra da bilincsiz, yığılıp kaldı.
Kendine geldiğinde once nerede olduğunu anlayamadı, cunku cevresi karanlıktı. Ancak sonra anladı ki, genis
bir cadırın icindeydi ve yumusak postlardan bir doseğin ustunde yatmaktaydı. Gece olmusa benziyordu, kapı
perdesindeki bir aralıktan titrek bir ates ısığı sızıyordu iceriye.
"Kutsal nal civisi!" diye mırıldandı doğrulmaya calısırken. "Boyle ne zamandır yatıyorum ki burada?"
Bir kafa, kapı perdesinin arasından iceriye baktı, sonra geri cekildi ve biri konustu: "Evet, uyanmısa
benziyor."
e Ardından kapı perdesi yana cekildi ve asağı yukarı on yaslarında bir erkek cocuğu iceri girdi. Yumusak sığır
derisinden uzun pantalon
ve cizmeleri vardı cocuğun. Govdesinin ust yarısı cıplaktı, yalnızca omuzlarında, besbelli sığır kılından
dokunmus, yere kadar sarkan, erguvan kırmızısı bir pelerin vardı. Uzun, mavi-siyah sacları basının arkasında
deri bağlarla bir demet halinde toplanmıstı. Alnıyla yanaklarının zeytin yesili derisinin ustune beyaz boyayla
birkac basit sus cizilmisti. Kara gozleri bozguncuya ofkeyle bakıyor, ama yuz cizgilerinde bundan baska bir
heyecan gorunmuyordu.
"Benden ne istiyorsun yabancı?" diye sordu. "Neden cadırıma geldin? Hem neden beni avımdan aldın? Eğer
bugun buyuk sığırı oldur* seydim yarın avcı olacaktım. Beni cağırdıklarında okum kiristeydi hatta. Simdi tam
bir yıl beklemem gerekecek. Neden?"
Đhtiyar kentaur saskın saskın bakıyordu.
"Yoksa bu," diye sordu, "su Atreju sensin demeye mi geliyor?"
"Evet yabancı."
"Bu adı tasıyan baska biri daha yok mudur acaba, yetiskin bir erkek, deneyimli bir avcı?"
"Hayır, Atreju benim, baskası yok."
ihtiyar Cairon doseğin ustune cokup soludu:
"Bir cocuk! Kucuk bir erkek cocuğu! Cocuk Imparatorice'nin kararlarını anlamak gercekten zor."
Atreju susuyor, hareketsiz bekliyordu.
"Bağısla Atreju," dedi, heyecanını ancak kendini zorlayarak bastı-rabilen Cairon. "Seni incitmek niyetinde
değilim, ama doğrusu cok sasırtıcı oldu benim icin. Ne yalan soyleyeyim, kendimde değilim! Ne
dusuneceğimi bilmiyorum artık! Acaba Cocuk Imparatorice senin gibi bir cocuğu secerken ne yaptığını
gercekten biliyor muydu diye ciddi ciddi soruyorum kendime. Dupeduz cılgınlık bu! Eğer busbutun bilerek
yaptıysa, o zaman da ... o zaman ..."
Kafasını hızla sallayıp atıldı:
"Yok, hayır! Beni kime gonderdiğini bilseydim, verdiği gorevi iletmeyi doğrudan reddederdim! Reddederdim!"
"Hangi gorevi?" diye sordu Atreju.
Artık ofkesi kabaran Cairon, "Akıl almaz bir sey bu!" diye bağırdı. "O gorevi yerine getirmek, en buyuk, en
deneyli kahramanlar icin bile olacak is değil, senin icinse... Seni belirsizliğe, kimsenin bilmediği bir seyi
aramaya gonderiyor. Kimse sana yardımcı olamaz, kimse sana yol gosteremez, kimse neyle karsılasacağını
bilemez. Gene de, gorevi ustlenip ustlenmeyeceğine hemen karar vermek zorundasın, hemen simdi, derhal.
Kaybedecek tek bir an bile kalmadı. Sana ulasmak icin neredeyse on gun ve gece dortnala kostum aralıksız.
Ama simdi - simdi buraya hic gelmemis olmayı istiyorum neredeyse. Cok yaslıyım, gucum tukenmek uzere.
Lutfen bana bir yudum su ver!"
Atreju bir testi serin su getirdi. Kentaur suyu buyuk yudumlarla icti, sonra sakalını silip biraz daha sakin
konustu:
"Ah, tesekkurler, bu iyi geldi! Simdi daha iyiyim. Dinle Atreju, bu gorevi ustlenmek zorunda değilsin. Cocuk
Imparatorıce sana bırakıyor bunu. Hicbir sey emretmiyor. Ona acıklarım, o da baska birini bulur. Senin kucuk
bir cocuk olduğunu bilmiyor olabilir. Seni biriyle karıstırdı, tek acıklaması bu."
"Nedir bu gorev?" diye merak etti Atreju.
"Cocuk Đmparatorice'yi iyilestirecek careyi bulmak," diye yanıtladı ihtiyar kentaur, "ve Fantazya'yı
kurtarmak."
"Cocuk lmparatorice hasta mı ki?" diye sordu Atreju saskınlıkla.
Cairon, Cocuk Imparatorice'nin durumunu ve ulakların Fantaz-ya'nın butun bolgelerinden getirdiği haberleri
anlatmaya basladı. Atreju gittikce daha cok soruyor, kentaur da elinden geldiğince bilgi veriyordu.
Butun gece suren bir konusma oldu bu. Fantazya'nın ustune coken felaketi tum boyutlarıyla
kavradıkca, Atreju'nun basta onca so-tfuk olan yuzunde gitgide daha belirgin olarak bir heyecan
sekilleniyordu.
"Butun bunlardan," diye mırıldandı sonunda soluk dudaklarla, "hicbir sey anlamadım."
Cairon ciddi ve kaygılı bir tavırla, beyaz, kavisli kaslarının altından cocuğa baktı.
"Konunun ne olduğunu biliyorsun artık, seni gorunce neden sasırıp kaldığımı belki anlarsın simdi. Yine de
Cocuk tmparatorice senin adını soyledi. 'Git, Atreju'yıı ara,' dedi bana. 'Butun umudumu ona bağladım,' dedi.
'Ona, Fantazya ve benim icin buyuk arayısı ustlenmeyi isteyip istemediğini sor,' dedi. Secimi neden sana
rastladı, bilmiyorum. Belki de bu olmadık sorunu ancak senin gibi kucuk bir cocuk cozebilir. Bilmiyorum, sana
bir akıl da veremem."
Atreju bası onunde oturuyor, susuyordu. Omuzlarına kendi avından cok cok daha buyuk bir sınav yuklenmis
olduğunu anlıyordu. En buyuk avcılar, en iyi izbulucular icin bile altından zor kalkılır bir seydi bu; Atreju icin
cok ağırdı.
"Evet?" diye sordu ihtiyar kentaur usulca. "Đstiyor musun?"
Atreju basını kaldırıp baktı.
"Đstiyorum," dedi sertce.
Cairon ağır ağır basını salladı, sonra da altın tılsımlı zinciri boynundan cıkarıp Atreju'ya taktı.
"AURYN sana buyuk guc verir," dedi torensel bir tavırla, "ama onu kullanmamalısın. Cunku Cocuk
lmparatorice de onun gucunden asla yararlanmaz. AURYN seni koruyacak, sana kılavuzluk edecektir, ama ne
gorursen gor, ona asla el atmamalısın, yoksa o andan sonra kendine
ait gorusun kalmaz. Onun icin de silahsız cıkmalısın yola. Olanı biteni oluruna bırakmak zorundasın.
Kotu ve iyi, guzel ve cirkin, budala ve bilge herkesi, Cocuk Đmparatorice'nin onunde oldukları gibi esit tutmak
zorundasın. Yalnızca arayıp sorabilirsin, ama kendi yargılarına gore asla karar vermemelisin. Bunu hic
unutma Atreju!"
"AURYN!" diye saygıyla yineledi Atreju. "Mucevher'e layık olduğumu gostermek istiyorum. Ne zaman yola
cıkayım?"
"Hemen simdi," diye yanıtladı Cairon. "Buyuk arayısın ne kadar surer, kimse bilemez. Kim bilir, belki saatler
simdiden isliyordun Anne baban ve kardeslerinle vedalas!"
"Kimsem yok benim," diye karsılık verdi Atreju. "Annemle babam ben dunyaya geldikten kısa bir sure sonra
sığır tarafından oldurulmusler."
"Seni kim buyutmus?"
"Butun kadınlarla butun erkekler ortaklasa. Onun icin de bana Atreju demisler, Buyuk Dil sozcukleriyle
'Herkesin Oğlu' anlamına geliyor."
Bunun ne anlama geldiğini Bastian'dan daha iyi kimse anlayamazdı. Babası daha hayatta olduğu halde,
Atreju'nun ne annesi ne babası vardı. Onun icin de butun erkeklerle kadınlar tarafından ortaklasa
buyutulmustu ve, "herkesin oğltı'Ydu; oysa onun, Bastian'ın, aslında kimsesi yoktu - evet, o "hic kimsenin
oğlıı"ydu. Bu sekilde de olsa, Atreju'yla ortak bir seyinin olmasına yine de seviniyordu, cunku obur turlu, ne
onun cesareti ve kararlılığı ne de gorunusuyle karsılastırılacak buyuk bir benzerliği ne yazık ki yoktu
Bastian'ın. Ama o da -Bastıan- kendisini nereye gotureceğini ve nasıl sona erdireceğini bilmediği buyuk bir
arayıstaydı.
"O zaman," dedi ihtiyar kentaur, "kimseyle vedalasmadan gitmen daha iyi- Ben kalıp her seyi acıklarım
onlara."
Atreju'nun yuzu daha da incelip sertlesti.
"Nereden baslayayım," diye sordu.
"Her yerden ve hicbir yerden," yanıtı verdi Cairon. "Su andan baslayarak tek basmasın ve sana kimse akıl
veremez. Buyuk arayısın sonuna kadar da boyle olacak - nasıl biterse bitsin."
Atreju basını salladı.
"Sağlıcakla kal, Cairon!"
"Sağlıcakla, Atreju. Ve - talihin acık olsun!"
Cocuk arkasını dondu, cadırdan cıkmak uzereydi ki, kentaur bir daha cağırdı onu. Karsılıklı durduklarında
ihtiyar iki elini onun omuzlarına koydu, saygılı bir gulumsemeyle gozlerinin icine baktı ve ağır ağır konustu:
"Sanırım Cocuk imparatorice'nin seciminin neden sana rastladığını anlamaya baslıyorum, Atreju."
Cocuk alnını bir parca eğdi, sonra cabucak dısarı cıktı. #Dısarda, cadırın onunde Artax duruyordu; atı. Bir
yabanatı gibi kucuk ve benekliydi, bacakları tıknaz ve kısaydı, ama uzak yakın butun cevrenin en hızlı, en
soluklu kosucusuydu. Atreju'yla birlikte avdan geldiğindeki gibi eyerli ve dizginliydi daha.
"Artax," diye fısıldadı Atreju ve atın boynunu oksadı, "yola koyulmamız gerek. Uzaklara gitmeliyiz, cok
uzaklara. Geri gelir miyiz, ne zaman geliriz, kimse bilmiyor."
Hayvancık basıyla onaylayıp hafifce soludu, "Evet sahip," diye yanıtladı. "Ya avın ne olacak?"
Atreju, "Cok daha buyuk bir ava gidiyoruz," karsılığını verdi ve
eyere atladı.
Hayvancık, "Sahip, dur!" diye soludu. "Silahlarını unuttun. Oksuz yaysız mı gitmek nıyetindesin?"
"Evet Artax," dedi Atreju, "cunku Parıltı'yı tasıyorum ve silahsız olmak zorundayım."
"Ho!" diye bağırdı atcık. "Nereye gidilecek?"
"Nereye istersen, Artax," diye karsılık verdi Atreju, "su andan baslayarak buyuk arayıstayız."
Bunun ardından fırlayıp gittiler ve gecenin karanlığı onları yuttu.
Aynı anda Fantazya'nın bir baska yerinde, kimsenin dikkatini cekmeyen ve Atreju'nun, Artax'in ve Cairon'un
hic sezinlemediği bir sey oldu.
Cok uzaklardaki bir fundalıkta gecenin karanlığı cok buyuk, golge gibi bir sekle burunerek buzuldu. Karartı,
fundalığın ısıksız gecesinde bile siyahlardan olusan heybetli bir govde olarak belirginlesinceye kadar
yoğunlastı. Henuz cizgileri belirli değildi, ama dort pencenin uzerinde duruyor ve uzun tuylu, guclu
kafasındaki gozlerinde yesil ates yanıyordu. Sonra cenesini yukarı kaldırıp havayı kokladı. Uzun sure boyle
kaldı. Sonra birden aradığı kokuyu bulmus gibi oldu, cunku gırtlağından, derin, utkulu bir hırlama cıktı.
Kosmaya basladı. Uzun sessiz sıcrayıslarla, yıldızsız gecenin icinde hızla uzaklastı golge yaratık.
Saat kulesi onbiri vurdu. Simdi buyuk teneffus baslıyordu. Koridorlardan, okulun avlusuna kosan cocukların
gurultusu geliyordu.
Hala bağdas kurmus durumda jimnastik minderlerinin uzerinde oturmakta olan Bastıan'ın ayakları
uyusmustu. Bir kızılderili değildi
sonucta. Ayağa kalktı, cantasından ekmeğini ve elmasım cıkardı ve catı arasında bir asağı bir yukarı usul usul
kosmaya basladı. Ayakları karıncalandı, uyusuklukları yavas yavas gecti.
Sonra atlama beygirine tırmanıp ustune ata biner gibi oturdu. Artax'in ustunde, gecenin icinde dortnala
giden Atreju olduğunu hayal etti. Atcığınm boynuna yattı, "Hoy!" diye haykırdı. "Kos Artax, hoy,
hoy!"
Sonra urktu. Boyle haykırmak buyuk dikkatsizlikti. Ya biri duy-duysa? Bir sure bekleyip cevreyi dinledi. Ama
yalnızca avludaki cok sesli gurultu geliyordu kulağına.
Biraz utanarak yine tutuna tutuna beygirden indi. Doğrusu ya, kucuk bir cocuk gibi davranıyordu!
Ekmek paketini actı ve elmayı pantalonuna surterek parlattı. Ama tam ısıracakken durdu.
"Hayır," dedi yuksek sesle kendi kendine, "kumanyamı dikkatli kullanmalıyım. Bununla kim bilir ne kadar
zaman idare etmek zorunda kalırım."
Đstemeye istemeye ekmeği yeniden sardı ve elmayla birlikte yine cantaya soktu. Sonr.a icini cekerek
jimnastik minderlerinin ustune coktu, gene kitabına sarıldı.
airon, ihtiyar karakentaur, Atreju'nun atının nal seslerinin siliklesti-ğini duyunca yeniden yumusak postlardan
doseğinin ustune coktu. Heyecan guc bırakmamıstı onda. Onu ertesi gun Atreju'nun cadırında bulan
kadınlar, yasaması icin ustune titrediler. Birkac gun sonra avcılar geri donduğunde de durumu pek duzelmis
değildi daha, ama Atreju'nun neden ata atlayıp gittiğini ve neden kısa zamanda geri donemeyeceğini onlara
anlatacak durumdaydı hic değilse. Herkes cocuğu cok sevdiği icin hemen ciddilesip kaygıyla onu dusunmeye
basladılar. Ama Cocuk Đmparatorice'nin buyuk arayısla doğrudan onu gorevlendirmis olmasından da gurur
duyuyorlardı bir yandan - hicbiri bunun nedenini tam olarak anlayamadığı halde.
Ote yandan, ihtiyar Cairon Fildisi Kule'ye bir daha donmedi. Ama olmedi de; Ot Denizi'nde, Yesilderililerin
yanında da kalmadı. Yazgısı onu bambaska, hic beklenmedik bir yola goturecekti. Ama bu baska bir oykudur,
baska bir zaman anlatılmalı.
Atreju daha o gece atını Gumus Dağlar'ın eteklerine kadar surdu. Mola verdiğinde sabaha karsıydı. Artax bir
parca otlayıp berrak bir dağ deresinden su icti. Atreju kırmızı pelerinine sarınıp birkac saat uyudu. Ama
gunes doğduğunda tekrar yola cıkmıslardı.
Ertesi gun Gumus Dağlar'ı astılar. Buradaki her yol, her patika tanıdıktı onlara ve hızla ilerliyorlardı. Acıkınca,
bir parca kurutulmus sığır etiyle ot tohumundan yapılmıs iki kucuk pide yedi cocuk, bunları eyerin ustundeki
bir torbada saklamıstı - aslında kendi avı icin.
Haydi bakalım!" dedi Bastian. "insan arada sırada bir seyler ye-elidir doğrusu."
Ekmeği cantasından cıkardı, kağıdını actı, ekmeği ozenle iki parya ayırdı, birini yeniden sarıp cantaya soktu,
otekini yiyip bitirdi.
Teneffus bilmisti. Bastian simdi hangi derse sıra geldiğini dusundu. Ah, doğru ya, Bayan Karge'den coğrafya
vardı. Nehirler ve kolları, kentler ve nufusları, yeraltı zenginlikleri ve endustrileri sayılacaktı. Bastian omuz
silkip okumaya devam etti.
Gunes batarken Gumus Dağlar arkalarındaydı ve onlar yine mola vermislerdi. O gece Atreju dusunde
erguvani sığırları gordu. Uzakta, Ot Denizi'nde dolastıklarını goruyor, onlara atıyla yaklasmaya calısıyordu.
Ama bosuna. Atını ne kadar kosturursa kostursun, hep aynı uzaklıkta kalıyordu onlara.
ikinci gun Sarkı Soyleyen Ağaclar Beldesi'ne geldiler. Ağacların her birinin baska bir bicimi vardı, her birinin
yaprağı baska, kabuğu baskaydı, ama bu beldenin boyle anılmasının asıl nedeni, ağacların buyumelerinin,
yakından da uzaktan da duyulan ve birbiriyle, guzellikte Fantazya'daki baska hicbir seyle
karsılastırılamayacak heybetli bir butun halinde kaynasan, yumusak bir muzik gibi dinlenebilmesiy-di. Bu
bolgeden gecmek busbutun tehlikesiz sayılmazdı, cunku nice kisi burada buyulenmis gibi kalmıs, her seyi
unutmustu. Atreju bu olağanustu sarkının gucunu hissediyor, ama kendini kaptırmıyordu.
Bunu izleyen gece yine erguvani sığırları gordu dusunde. Bu kez kendisi yaya yuruyor, sığırlar buyuk bir suru
halinde onunden geciyordu. Ama okunun erisebileceği uzaklığın dısındaydılar, ava yaklasmak istediğinde de,
ayaklarının toprakla kaynasmıs gibi olduğunu ve yerlerinden oynamadığını gordu. Ayaklarını yerden kurtarma
cırpını-sıyla uyandı. Daha gunesin doğmasına vardı, ama o hemen yola dustu.
Ucuncu gun Eribo'nun cam kulelerini gordu, bu bolgede oturanlar kulelerde yıldız ısığı toplayıp biriktirirlerdi.
Yıldız ısıklarından sasılacak
kadar suslu esyalar yaparlardı, ama onların dısında bu esyaların ne ise yaradığını Fantazya'da bile bilen
yoktu.
Hatta Atreju bu kisilerden, kendileri de camdan uflenmis gibi gorunen kucuk yaratıklardan birkacıyla
karsılastı. Ona olağanustu nazik davranıp yiyecek icecek sağladılar, ama Cocuk Imparatorice'nin hastalığı
hakkında kimin bir sey bilebileceği sorusu karsısında, kederli ve caresiz bir suskunluğa gomulduler.
Bunun ardından gelen gece, bir kez daha, onunden erguvanı sığırların gectiği dusu gordu Atreju.
Hayvanlardan birinin, ozellikle buyuk ve heybetli bir boğanın oburlerinin arasından ayrıldığını ve ağır ağır,
korku ya da ofke belirtisi gostermeden kendisine doğru geldiğini gordu. Fler yaratıktaki olmesi icin nisan
alınması gereken yeri hemen gorme yeteneği, butun gercek avcılar gibi Atreju'da da vardı. Hatta erguvani
sığır oyle durmustu ki, Atreju'ya tam hedef sunmaktaydı. Oku yerlestirip sert yayı butun gucuyle gerdi - ama
fırlatamadı. Parmakları yay kirisine kaynasmıs gibiydi, ondan ayrılmıyordu.
Bundan sonraki butun gecelerde duslerinde boyle ve benzen seyler geldi basına. Erguvani sığır gitgide
yaklasmaktaydı -ayrıca, onun gercekte oldurmek istediği sığırın ta kendisiydi bu, onu alnındaki beyaz bir
lekeden tanıdı- ama oldurucu oku bir turlu atamıyordu nedense.
Gunduzleri durmadan, hic durmadan at suruyor, nereye olduğunu bilmeden, akıl verecek bir kimse
bulamadan gidiyordu. Tasıdığı altın tılsım, karsısına cıkan butun varlıklardan saygı goruyor, ama sorusunun
yanıtını kimse bilmiyordu.
Bir keresinde, govdeleri atesten olusan yaratıkların oturduğu Bro-usch Kenti'nin alev caddelerini gordu
uzaktan, ama oraya uğramak istemedi. Yaslı doğan ve meme cocuğu olunca olen Sassafranların genis
yaylasından gecti. Muamath'ın, icinde, havada serbestce duran aylasından buyuk bir sutun bulunan Bakir
Orman Tapınağı'na geldi ve orada yasayan kesislerle konustu. Ama buradan da bir bilgi almadan ayrılmak
zorunda kaldı.
Neredeyse bir hafta boyle bucak bucak, saskın saskın dolasmıstı ki, yedinci gun ve onun arkasından gelen
gece, ic ve dıs durumunu temelden değistiren cok farklı bir olay yasadı.
Gerci ihtiyar Cairon'un butun Fantazya bolgelerinde olan korkunc olaylara iliskin anlattıkları onu etkilemisti
ama, yine de butun bunlar simdiye dek yalnızca bir haber olmustu onun icin. Yedinci gun bunları kendi
gozleriyle gorecekti.
Oğle vaktiydi, son derece dev yapılı ve dallı budaklı ağaclardan olusan, karanlık, sık bir ormandan
gecmekteydi. Bir sure once dort ulağın karsılastığı Aska Cağrı Ormanı'ydı burası. Bu bolgede kabuk cinleri
bulunurdu, bunu biliyordu Atreju. Kendisine soylendiğine gore, tıpkı dallı budaklı ağac govdelerine benzeyen
dev yapılı erkeklerle kadınlardı bunlar. Eğer coğu zaman yaptıkları gibi hic hareketsiz dururlarsa, gercekten
ağac bile sanılabilir ve hic fark etmeden onlerinden gecilip gidilebilirdi. Ağac dalına benzer kollan ve eğri,
ağac kokune benzer bacakları olduğu, ancak hareket ettikleri zaman anlasılırdı. Olağanustu gucluyduler
gerci, ama tehlikeli değildiler - en cok, o da arada sırada, yolunu sasırmıs yaya yolculara mb'zıplık yaparlardı.
Atreju, ortasından kıvrıla kıvrıla bir derecik akan bir orman cayırlığı gormus ve tam Artax'i icirip otlatmak icin
eyerden inmisti ki, birden arkasındaki ağaclıktan muthis bir catırtı duyup dondu.
Uc kabuk cini ormandan kendisine doğru gelmekteydi, onları gorunce Atreju'nun sırtında soğuk bir urperti
dolastı. Birincinin bacakları ve karnının alt bolumu yoktu, oyle ki, ellerinin ustunde yurumek
zorunda kalıyordu. Đkincisinin goğsunde, icinden karsı taraf gorunen koca bir delik vardı. Ucuncu, tek kalmıs
sağ bacağının ustunde hop-luyordu, sol yanı hic yoktu cunku, sanki tam ortasından ikiye bolunmustu.
Kabuk cinleri, Atreju'nun goğsundeki tılsımı gorunce birbirleriyle isaretlestiler ve yavas yavas yanastılar.
"Korkma!" dedi elleri ustunde yuruyen; sesi bir ağacın catırdaması gibi cıktı. "Gorunusumuz pek guzel değil
mutlaka, ama Aska Cağrı Ormanı'nın bu bolumunde seni uyarabilecek bizden baska kimse kalmadı. Onun icin
biz geldik."
"Uyarmak mı?" diye sordu Atreju. "Neye karsı?"
"Senden soz edildiğini duyduk," diye inledi delik goğuslusu, "neden yollarda olduğunu anlattılar. Yoluna
buradan devam edemezsin, yoksa kaybolursun."
"Sonra bize olanların aynısı senin basına gelir," diyerek ic gecirdi yarım olanı. "Bak bize! Bunu ister misin?"
"Size ne oldu peki?" diye sordu Atreju.
"Yokolus yayılıyor," diye inledi birincisi. "Buyuyor, buyuyor, her gun biraz daha genisliyor - eğer hiclikten
genisliyor diye soz edilebilirse tabii. Otekilerin hepsi tam zamanında kactılar ormandan. Ama biz yurdumuzu
terk etmek istemedik. Hiclik de bizi uykuda yakalayıp karsında gorduğun duruma getirdi."
"Cok acıyor mu?""diye sordu Aıreju.
"Yoo," dedi ikinci kabuk cini, goğsu delik olan, "hicbir sey hissedilmiyor. Yalnızca bir tarafın eksiliyor iste.
Buna bir kez yakalanınca da her gun biraz daha eksiliyorsun. Yakında hic kalmayacağız."
Atreju meraklandı, "Basladığı yer ormanın neresinde?" diye sordu.
"Gormek mi istiyorsun?" Ucuncu yarım cin, kader arkadaslarına soran bakıslarla baktı. Onlar baslarını
sallayınca devam etti:
"Seni orayı gorebileceğin yere kadar gotureceğiz, ama daha cok yaklasmayacağına soz vermelisin. Yoksa
karsı koyamayacağın bir bicimde kendine ceker seni."
"Đyi," dedi Atreju, "soz veriyorum."
Ucu de donup ormanın kıyısına doğru ilerlediler. Atreju da Ar-tax'i dizginlerinden tutup peslerinden gitti. Kısa
bir sure dev ağacların arasında bir sağa bir sola dolandılar. Sonra oldukca kalın bir govdenin onunde
durdular. Ağacın cevresini bes yetiskin erkek ceviremezdi herhalde.
"Tırmanabildiğin kadar yukarı tırman," dedi bacakları olmayan cin, "sonra da gunesin doğduğu yere bak.
Orada goreceksin onu - daha doğrusu gormeyeceksin."
Atreju govdedeki yumrularla cıkıntılara tutunarak kendini ytıkarı cekti. Sonra da alt dallara ulastı. Kendini
usttekilere cekti, asağıyı goremez oluncaya kadar sıcraya sıcraya cıktı. Tırmanmayı surdurdu; govde
inceliyor, enine dallar ilerlemesini kolaylastıracak bicimde coğalıyordu. Sonunda en tepede durduğunda,
bakıslarını gunesin doğduğu yere cevirdi ve o zaman onu gordu.
Hemen bitisiğindeki ağacların yapraklı kısımları yesildi, ancak onların arkasındakileri!! yaprakları butun
rengini yitirmise benziyordu, griydi bunlar. Biraz daha otesiyse, tuhaf bir bicimde saydam ve sisli
gorunuyordu, gitgide gerceklikten cıkar gibiydi daha doğrusu. Onun otesmdeyse hicbir sey yoktu artık,
mutlak olarak hicbir sey. Cıplak bir yer, bir karanlık yoktu, bir aydınlık da yoktu; gozlere katlanılmaz gelen ve
insana kor olduğu duygusu veren bir seydi bu. Cunku hicbir goz mutlak bir hicliğe bakmaya dayanamaz.
Atreju elini
yuzunun onune tuttu, az kalsın daldan dusuyordu. Tutundu ve elinden geldiğince hızlı inmeye koyuldu.
Yeterince gormustu. Fantazya'ya yayılmıs olan dehseti tam olarak ancak simdi kavrıyordu.
Yeniden dev ağacın dibine ulastığında uc kabuk cini kaybolmustu. Atreju atına atlayıp bu ağır ağır, ama hic
ara vermeden yayılan hicliğin ters yonunde dortnala uzaklastı. Hava kararmıs, Aska Cağrı Or-manı'nı da
epeydir arkasında bırakmıstı ki, ancak o zaman mola verdi.
Ve o gece onu, buyuk arayısına yeni bir yon verecek olan ikinci bir olay bekliyordu.
Dus gordu yani, dusunde -simdiye kadarkilerden cok daha belirgin olarak- oldurmek istediği buyuk erguvani
sığırı gordu. Bu kez oksuz yaysız durmaktaydı onun karsısında. Kendini ufacık hissediyor, hayvanın kafasıysa
butun gokyuzunu kaplıyordu. Ve onun, kendisine bir sey soylediğini duydu Atreju. Hepsini anlayamıyordu
ama, asağı yukarı sunları soyluyordu:
"Beni oldurmus olsaydın avcı olacaktın simdi. Ama bundan vazgectiğine gore, artık sana yardım edebilirim
Atreju. Dinle! Fantaz-ya'da oteki butun varlıklardan daha eski bir varlık vardır. Buralardan cok, cok uzakta,
kuzeyde, Keder Bataklıkları bulunur. Bu bataklıkların tam ortasında da Boynuz Dağı yukselir. Kadim Morla
orada oturur. Kadım Morla'yı ara!"
Atreju bundan sonra uyandı.
Saat kulesi oniki kez vurdu. Az sonra Bastian'ın sınıf arkadasları son ders icin jimnastik salonuna inerlerdi.
Belki de buyuk, ağır toplarla yakartop oynarlardı bugun. Bastian topu kullanmayı bir turlu beceremez, o
yuzden de iki takımdan hicbiri istemezdi onu. Kimi zai
man da, insana rastlayınca felakel acıtan kucuk, tas gibi ağır bir beyz-bol topuyla oynarlardı bunu. Kolay bir
hedef olduğundan her zaman tam hız vurulurdu Bastian. Ama belki de bugun tırmanma ıpı olurdu sırada -
Bastian'ın en cok nefret ettiği alıstırma. Otekilerin coğu coktan en tepeye cıkmısken, o genellikle kıs kıs gulen
butun sınıfa eğlence olup, ipin alt ucunda kıpkırmızı bir kafayla un cuvalı gibi sallanır durur, yarım metre bile
yukselemezdi. Beden eğitimi oğretmeni Bay Menge de Bastian'dan sakalarını esirgemezdi.
Atreju gibi olmak icin cok sey verirdi Bastian. O zaman gosterirdi onların hepsine.
Derin derin icini cekti.
Kuzeye, hep kuzeye doğru at suruyordu Atreju. Kendine ve atına, en zorunlu yemek ve uyku molalarından
baska hak tanımıyordu. Gece, gunduz, yağmur, kızgın gunes, fırtına, bora demeden gidiyordu. Artık hicbir
seyle oyalanmıyor, kimseye soru sormuyordu.
Kuzeye doğru ilerledikce hava da kararıyordu. Hep aynı kalan kursuni bir alacakaranlık gunduzleri
dolduruyor, geceleri gokyuzunde kuzey ısıkları oynasıyordu.
Sonunda bir sabah, donuk loslukta tum zaman durmus gibi gorunurken, bir tepenin ustunden Keder
Batakhkları'nı gordu≫ Bataklıkların uzerinde sis bulutları surukleniyor, sağda solda da kucuk ormanlar
yukseliyordu; govdeleri asağıya doğru dort, bes ya da daha cok sayıda carpık ayağa ayrılan, bu yuzden de
siyah suyun icinde duran cokbacaklı, kocaman yengecler gibi gorunen ağaclardan olusuyordu bu ormanlar.
Kahverengi yaprakların her bir yanından, hareketsiz, yakalama kollarına benzeyen hava emici kokler
sarkıyordu. Camur birikintileri arasındaki toprağın nerelerde sağlam, nerelerde yalnızca
bir yuzer bitki ortusunden ibaret olduğunu cıkarmak hemen hemen olanaksızdı.
Artax dehset icinde kalarak hafifce soludu:
"Oraya gitmek zorunda mıyız sahip?"
"Evet," dedi Atreju, "bu bataklıkların arkasında bulunan Boynuz Dağı'nı bulmamız gerekiyor."
Artax'i dehledi, hayvancık boyun eğdi. Zeminin sağlamlığını toynaklarıyla adım adım deniyordu, ama boyle
cok ağır ilerliyorlardı. Sonunda Atreju attan inip Artax'i dizginlerinden tuttu ve ardı sıra cekmeye basladı. At
birkac kez gomuldu, yine de her seferinde dısarı cıkmayı basardı. Ama Keder Bataklıklarının icerilerine doğru
girdikce, atın hareketleri hantallastı. Basını sarkıtmıs, surukleniyordu yalnızca.
"Artax," dedi Atreju, "ne oluyor sana?"
"Bilmiyorum sahip," diye yanıtladı hayvan. "Donmemiz gerekirdi diye dusunuyorum. Butun bunların hicbir
amacı yok ki. Yalnızca dusunde gorduğun bir seyin pesinden gidiyoruz. Ama hicbir sey bulamayacağız. Belki
de cok gec olmustur zaten. Belki Cocuk Đmparatorice olmustur bile ve butun bu yaptıklarımız anlamsızdır. Gel
donelim sahip."
"Sen hic boyle konusmazdın Artax," dedi Atreju saskınlıkla. "Neyin var? Hasta mısın?"
"Belki de," diye karsılık verdi Artax. "Attığımız her adımda yureğimdeki keder buyuyor. Artık hic umudum
kalmadı sahip. Kendimi oyle ağır, oyle ağır hissediyorum ki. Sanırım devam edemeyeceğim artık."
"Ama devam etmeliyiz!" diye bağırdı Atreju. "Gel Artax!"
Dizgini cekti, ama Artax kıpırdamadı. Karnına kadar gomulmustu
bile. Artık kendini kurtarmaya da calısmıyordu.
"Artax!" diye haykırdı Atreju. "Kendini bırakamazsın! Gel! Cık oradan, batacaksın yoksa!"
"Bırak beni sahip!" diye yanıtladı atcık. "Basaramam bunu. Sen tek basına devam et! Benim icin tasalanma!
Ben bu kedere dayanamıyorum artık. Olmek istiyorum."
Atreju umutsuzca dizgine asıldı, ama atcık gitgide derine batıyordu. Buna karsı bir sey yapamıyordu Atreju.
Sonunda, siyah suların ustunde bir tek kafası kalınca onu kollarına aldı.
"Seni sıkı sıkı tutuyorum Artax," diye fısıldadı, "batmana izin vermem."
Hayvancık bir kez daha hafifce kısnedi.
"Artık bana yardım edemezsin sahip. Benim isim tamam. Đkimiz de burada bizi neyin beklediğini bilmiyorduk.
Keder Bataklıklarının adı neden boyle, biliyoruz simdi. Beni batmak zorunda kalacak kadar ağırlastıran sey,
keder. Kacıs yok bundan."
"A:na ben de buradayım," dedi Atreju, "ben hicbir sey hissetmiyorum.'
"S< n Parıltı'yı tasıyorsun sahip," dedi Artax, "sen korunuyorsun."
"Oyleyse isareti sana vereyim," diye atıldı Atreju, "belki seni de korur."
Zinciri boynundan cıkarmaya davrandı.
"Hayır," diye soludu hayvancık, "bunu yapamazsın sahip. Pantakel sana verildi, onu canının istediği gibi
aktarmaya hakkın yok. Aramayı bensiz surdurmek zorundasın."
Atreju yuzunu atın yanağına bastırdı.
"Artax...," diye fısıldadı. "Ah, Artax'im benim!"
"Son bir dileğimi yerine getirmek ister misin sahip?" diye sordu
hayvan.
Atreju sessizce basını salladı.
"O zaman gitmeni rica ediyorum. Sonum gelirken seyretmeni istemiyorum. Bana bu iyiliği yapar mısın?"
Atreju ağır ağır ayağa kalktı. Hayvancığın kafası yarı yarıya suyun icindeydi artık.
"Sağlıcakla kal, Atreju, efendim!" dedi, "- ve tesekkurler!"
Atreju dudaklarını ısırdı. Bir sey soyleyecek gucu kalmamıstı. Ar-tax'i basıyla bir kez daha selamladı, sonra
donup gitti.
Bastian hıckıra hıckıra ağlıyordu. Ağlamasını bastıramıyordu. Gozleri yas icindeydi ve artık okuyamaz
olmustu. Devam edebilmek icin mendilini cıkarıp burnunu silmek zorunda kaldı.
Ne kadar zaman, tam olarak ne kadar zaman bata cıka yurumustu, bilmiyordu Atreju. Kor ve sağır gibiydi.
Sis gitgide yoğunlasıyor ve Atreju saatlerdir aynı yerde donup duruyormus gibi bir duyguya kapılıyordu.
Ayağının nereye bastığına dikkat etmez olmustu, yine de hicbir zaman dizlerinden daha derine batmıyordu.
Cocuk tmparatori-ce'nin isareti, aklının ermediği bicimde doğru yola goturuyordu onu.
Sonra birdenbire yuksek ve oldukca dik bir dağ yamacının onune geldi. Kayaların catlaklarına basa basa
yuvarlak tepeye tırmandı. Once bu kayaların neden olustuğuna dikkat etmedi. Ta ki, tam tepeye varıp da
asağıya bakınca, dağın, catlak ve yarıklarının arasını yosun burumus kocaman boynuz tabakalarından
olustuğunu gordu.
Oyleyse Boynuz Dağı'nı bulmustu!
Gene de bu bulusundan dolayı sevinc duyamıyordu. Sadık atının sonu, bu olayı neredeyse ilgisizce
karsılamasına neden oluyordu. Simdi geriye, buralarda oturan Kadım Morla'nın kim ve nerede olduğunu
bulmak kalıyordu.
Daha dusunup dururken birden dağda hafif bir sarsıntı olduğunu hissetti, ardından korkunc bir soluk
puskurmesiyle bir ağız sapırtısı ve yerin ta bağrından, en derinlerinden geliyormus gibi cıkan bir ses duydu.
"Baksana ihtiyar, ustumuzde bir sey kıpırdayıp duruyor."
Atreju sesin geldiği yere, dağ sırtının ucuna kostu, bu sırada bir yosun ortunun uzerinde ayağı surctu ve
kaymaya basladı. Kendini tutamıyor, gitgide hızlanarak kayıyordu, sonunda da asağıya uctu. Neyse ki
asağıda bulunan ağaclardan birinin icine dustu. Dallar onu tuttu.
Onunde, dağın icinde kocaman bir mağara gordu Atreju; mağaranın icindeki siyah su bıngıldayıp
sıpırdıyordu, cunku icerde bir sey kımıldıyor, yavas yavas dısarıya cıkıyordu#Ev buyukluğunde bir kaya
kutlesi gibi duruyordu bu. Ancak tumuyle ortaya cıktıktan sonra bunun, kırısık ve uzun bir boynun ustunde
duran bir kafa olduğunu anladı Atreju, bir kaplumbağa kafası. Gozleri siyah goller kadardı. Ağzında kurumus
camur ve yosunlar vardı. Bu koca boynuz dağı -Atreju birden kavrayıverdi- koskocaman, tek bir hayvandı,
muazzam bir bataklık kaplumbağası: Kadim Morla!
Sonra yine o puskuren, guruldayan ses duyuldu:
"Orada ne yapıyorsun ufaklık?"
Atreju goğsundeki tılsıma davranıp gol gozlerin gorebileceği bicimde tuttu.
"Bunu tanıyor musun Morla?"
Morla'nın yanıt vermesi bir sure aldı.
73
"Baksana ihtiyar, AURYN, Cocuk Imparatorice'nin isareti; coktandır gormuyorduk onu, coktandır."
"Cocuk Imparatorice hasta," diye atıldı Atreju, "bunu biliyor muydun?"
"Bize gore hava hos, değil mi ihtiyar?" diye karsılık verdi Morla. liu tuhaf yolla kendi kendine konustuğu
anlasılıyordu; kim bilir, belki de ne zamandır konusacak kimsesi yoktu da ondan.
Atreju cabucak ekledi: "Onu kurtarmazsak olecek."
"Olabilir!" diye yanıtladı Morla.
"Ama onunla birlikte Fantazya da yok olacak!" diye bağırdı Atreju. "Hiclik her yere yayılmıs bile. Gozlerimle
gordum."
Morla ona kocaman bos gozlerinin ta icinden baktı.
"Buna bir diyeceğimiz yok, değil mi ihtiyar?" diye guruldadı.
"O zaman hepimiz yok olup gideceğiz!" diye haykırdı Atreju. "Hepimiz!"
"Baksana ufaklık," dedi Morla, "bize ne bundan! Bizim icin hicbir sey onemli değil artık. Bizce hepsi bir, hepsi
bir!"
"Sen de yok olacaksın Morla!" diye ofkeyle haykırdı Atreju. "Sen de! Bu kadar yaslısın diye Fantazya'dan cok
yasayacağını mı soylemek istiyorsun yoksa?"
"Baksana," diye guruldadı Morla, "biz yaslıyız ufaklık, cok yaslı. Yeteri kadar yasadık. Cok sey gorduk. Bizim
kadar cok bilenler icin hicbir sey onemli değildir artık. Her sey durmadan yinelenir, gece gunduz, yaz kıs.
Dunya bos ve anlamsızdır. Her sey bir cemberde doner durur. Gelen gitmek, doğan olmek zorundadır.
Đyilikle kotuluk, aptallıkla bilgelik, guzellikle cirkinlik, hepsi birbirini yok eder. Her sey bostur. Hicbir sey
gercek değildir. Hicbir sey onemli değildir."
Atreju ne karsılık vereceğini bilemiyordu. Kadim Morla'nın muthis, karanlık ve bos bakısları tum dusuncelerini
felce uğratıyordu. Bir sure sonra Morla'nın yeniden konustuğunu duydu:
"Sen gencsin ufaklık. Biz yaslıyız. Sen de bizim kadar yaslı olsan, kederden baska bir sey olmadığını bilirdin.
Baksana. Hepimiz, sen, ben, Cocuk tmparatorice, hepimiz neden olmeyelim? Her sey yalnızca bir goruntudur
zaten, hiclikte bir oyun yalnızca. Hepsi bir. Bizi rahat bırak ufaklık, cek git!"
Atreju, Morla'nın bakıslarından yayılan koturum edici etkiye karsı koyabilmek icin tum iradesini topladı.
"Eğer bu kadar cok biliyorsan," dedi, "o zaman Cocuk tmparalori-ce'nin hastalığının ne olduğunu ve bir caresi
olup olmadığını da bilirsin."
"Biliriz biz, değil mi ihtiyar, biliriz biz," diye soludu Morla. "Ama kurtulsa da bir, kurtulmasa da. Ne diye
soyleyelim oyleyse?"
"Eğer senin icin gercekten birse," diye usteledi Atreju, "pekala soyleyebilirsin de."
"Soyleyebilirdik de, değil mi ihtiyar?" diye hırıldadı Morla. "Ama hic istekli değiliz buna."
"Oyleyse," diye bağırdı Atreju, "hic de hepsi bir değil senin icin. Oyleyse soylediğine kendin de inanmıyorsun
sen!"
Ortalık uzun sure sessiz kaldı, sonra derinlerden gelen bir guruldama ve geğirti duydu Atreju. Bu bir tur
gulme olmalıydı herhalde -eğer Kadim Morla gulmeyi hala biliyorduysa tabii. Her neyse, Morla konustu:
"Kurnazsın ufaklık. Baksana. Kurnazsın. Ne zamandır boyle eğlenmiyorduk, değil mi ihtiyar? Baksana.
Gercekten de pekala soyleyebiliriz sana. Hic fark etmez. Soyleyelim mi ihtiyar?"
Uzun bir sessizlik oldu. Atreju gerilmis, Morla'nın dusuncelerinin arhr ve can sıkıcı gidisini bozmadan onun
yanıtım bekliyordu. Sonunda Morla konusmaya devam etti:
"Sen kısa yasarsın ufaklık. Biz uzun yasarız. Cok uzun. Ama bizler zaman icinde yasarız. Sen kısa. Biz uzun.
Cocuk lmparatorice benden daha once vardı. Ama o yaslı değil. O hep genctir. Baksana. Onun varlığı sureyle
değil, adıyla olculur. Ona yeni bir ad gerekir, durmadan bir yenisi. Onun adını biliyor musun ufaklık?"
"Hayır," diye itiraf etti Atreju, "hic duymadım."
"Duyamazsın da," diye karsılık verdi Morla. "Biz bile hatırlamıyoruz. Oysa bircok adı oldu onun. Ama hepsi
unutuldu. Hepsi gecip gitti. Baksana. Ama adsız yasayamaz o. Yalnızca yeni bir ada ihtiyacı var onun. Cocuk
lmparatorice'nin; iyilesir o zaman. Ama iyilesse de bir, iyilesmese de."
Gol gozlerini kapadı ve basını ağır ağır geri cekmeye basladı.
"Bekle!" diye bağırdı Atreju. "Adını nereden alır? Kim ona ad verebilir? Adı nerede bulurum?"
"Hicbirimiz..." Atreju Morla'nın guruldadığını duydu. "Fantaz-ya'daki hicbir varlık ona yeni bir ad veremez. O
yuzden de her sey bosuna. Aldırma ufaklık. Hicbir seyin onemi yok."
"Kim peki?" diye haykırdı Atreju kendinden gecerek. "Onu ve hepimizi kurtaracak adı kim verebilir ona?"
"Boyle gurultu etme!" dedi Morla. "Bizi rahat bırak ve yoluna git. Bunu kim yapabilir, biz de bilmiyoruz."
"Sen bilmezsen," diye haykırdı Atreju daha da gurultuyle, "kim bilebilir peki?"
Morla bir kez daha gozlerini actı.
"Eğer Parıkı'yı tasıyor olmasaydın," diye soludu, "tek yeniden sessizlik olsun diye seni yerdik. Baksana!"
"Kim?" diye usteledi Atreju. "Kimin bildiğini soyle, seni sonsuza kadar rahat bırakırım!"
"Hepsi bir," diye yanıtladı Morla. "Belki Guney Kehanet'teki Uyulala. O bilir belki. Bizi ne ilgilendirir."
"Oraya nasıl gidebilirim?"
"Oraya hic gidemezsin ufaklık. Baksana. On bin gunde gidilemez oraya. Sen cok kısa yasıyorsun. Daha
giderken olursun. Cok uzak orası. Guneyde. Cok, cok uzak. Onun icin de her sey bosuna. Ama biz bastan
beri soyledik, değil mi ihtiyar? Bırak, vazgec ufaklık. Her seyden once de, bizi rahat bırak!"
Bu sozlerle birlikte bos bakıslı gozlerini kesin olarak kapattı ve basını mağaranın icine cekti. Atreju artık
ondan hicbir sey oğrenemeyeceğini anladı.
Aynı saatlerde, fundalıkta gecenin karanlığından olusmus olan golge yaratık Atreju'nun izini bulmus ve Keder
Bataklıkları'nın yolunu tutmustu. Fantazya'daki hicbir sey ve hic kimse, onu bu izi surmekten caydıramazdı.
ya'da değildi, orada olsa, yetenekleri ise yarar, hatta belki de sevgi ^ da saygı sağlardı kendisine. Ote
yandan orada olmadığına da seviniyordu, cunku Keder Bataklıkları gibi bir yere girmeyi dunyadaki hicbir sey
adına goze alamazdı. Hele su gizlice Atreju'yu izleyen korkunc golge yaratık! Bastian, Atreju'yu uyarmak
isterdi, ama olmazdı elbette. Okumayı surdurup umutla beklemekten baska yapacak sey kalmıyordu.
Bastian basını ellerine dayamıs, dusunceli dusunceli onune bakıyordu.
"Fantazya'daki hicbir varlığın Cocuk Imparatorice'ye yeni bir ad verememesi tuhaf," dedi yuksek sesle.
is yalnızca bir ad bulmaya dayanıyorduysa Bastian kolayca yardım edebilirdi ona. Bu konuda onun ustune
yoktu. Ama ne yazık ki Fan-
≫T
ayanılmaz aclık ve susuzluk Atreju'ya azap vermeye baslamıstı. Đki gundur Keder Bataklıkları'nı geride
bırakmıstı, o zamandan beri de, icinde yasayan hicbir seyin bulunmadığı bir kaya colunde dolanıp duruyordu.
Kalan bir parca yiyeceği de Artax'la birlikte siyah sulara gomulmustu. Hic değilse bir kok bulma umuduyla
tasların arasını elleriyle bosu bosuna eseliyordu; ama hicbir sey yetismiyordu burada, liken, yosun bile.
Baslarda, en azından ayağının altında yeniden sert toprağı hisset-I rnekten hosnut olmustu; ama sonra sonra
durumunun eskisinden de kotu olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. Yolunu sasırmıstı. Gittiği I yonu bile
kestiremiyordu artık, cunku losluk her doğrultuda aynıydı Đve hicbir ipucu vermiyordu. Soğuk bir ruzgar, dort
bir yanından fıs-| kıran sivri kayaların cevresinde durup dinlenmeden donuyordu.
Dağ sırtlarına, sarp kayalara tırmanıyor, cıkıyor, yeniden iniyor-Idu, ama uzayıp giden dağ manzarasından
baska bir manzara hicbir zaman cıkmıyordu karsısına. Her dağ sırasının arkasında yine sıradağ-Ilar vardı ve
dort bir yanda ufka kadar boyle gidiyordu. Ve yasayan I hicbir sey yoktu: Bir bocekcik, bir karınca, hatta
baska zaman, kaybo-I lan birini ta o kisi yığılıp kalıncaya kadar sabırla izleyen bir akbaba Ibile.
Artık kusku yoktu: icinde kaybolduğu yer, Olu Dağlar'dı. Sımdi-lye dek pek az kisi gormustu buraları ve biri
bile geri donmus değıl-Ieli. Ama Atreju'nun halkı arasında anlatılan efsanelerde sozu edilirdi. |Atreju eski bir
sarkının sozlerini anımsadı: "Bataklıkta olup gitmek daha yeğdir avcıya, cunku Olu Dağlar'da o derin ucurum
var.
Orda YgramuTun yurdu, Ygramul-Coklar, korkuncların en korkuncu..."
Geri donmek icin hangi yonde gideceğini bilse bile, donmesi olanaksızdı Atreju'nun. Arayı cok acmıstı artık.
Ancak ileriye gidebılir-' di. Sırf kendisi icin gidiyor olsa, halkının avcılarının boyle durumlarda geleneksel
olarak yaptıkları gibi, doğruca bir kaya kovuğuna oturur, soğukkanlılıkla olumu beklerdi herhalde. Ama o,
buyuk arayıstaydı; Cocuk tmparatorice'nin hayatı ve tum Fantazya'ydı soz konusu olan. Pes etmeye hakkı
yoktu.
Boylece, durmadan yokus tırmanıp yokus indi ve zaman zaman, uzun sure uykuda gibi yuruduğunu fark etti;
oyle zamanlarda aklı baska diyarlarda geziyor, geri donmeye hic gonullu olmuyordu.
Bastian korkuyla sıcradı. Saat kulesi biri vuruyordu. Dersler bugunluk bitmisti.
Bastian sınıflardan koridorlara akın eden cocukların gurultu ve bağırtılarını dinledi. Bir suru ayağın
merdivenlerde cıkardığı patırtı duyuldu. Sonra kısa bir sure icin de yoldan cesitli bağrısma sesleri geldi.
Sonunda da okul binasına sessizlik yayıldı.
Bu sessizlik, altında boğulacak gibi olduğu, ağır, sıkıcı bir ortu gibi coktu Bastian'ın yureğine. Simdiden sonra
koca okulda yapayalnız olacaktı - butun gun, yaklasan gece, kim bilir ne kadar zaman, simdiden sonra
durum ciddilesiyordu.
Su an otekiler evlerine oğle yemeğine gidiyordu. Bastian da acıkmıstı ve omzundaki asker battaniyelerine
karsın usuyordu. Birden butun cesaretini kaybetti, tum planı bastan sona delice ve mantıksız geldi ona. Eve
gitmek istiyordu, hemen simdi, su anda! Tam zamanıydı
simdi. Su ana kadar babası bir sey fark etmis olamazdı henuz. Ona bugun okulu astığını soylemesi bile
gerekmezdi. Bir gun ortaya cıkardı kuskusuz, ama o arada zaman gecmis olurdu. Ya calıntı kitap sorunu?
Evet, bir gun bunu da acıklamak zorunda kalırdı. Eninde sonunda babası, Bastian'ın neden olduğu butun dus
kırıklıkları gibi onu da sessizce kabullenirdi. Ondan korkması icin bir neden yoktu. Mutlaka hic sesini
cıkarmadan Bay Koreander'e gider, durumu duzeltirdi.
Bastian, cantaya sokmak uzere bakır renkli kitaba uzandı, ama sonra durdu.
Ansızın catı arasının sessizliğinde yuksek sesle konustu.
"Hayır," dedi, "sırt isler azıcık zorlastı diye Atreju bu kadar cabuk pes etmezdi. Basladığım seyi sonuna kadar
goturmeliyim. Geri donmek icin cok gec. Ne olursa olsun yalnız ileriye gidebilirim."
Kendini cok yalnız hissediyordu, ama bu duyguda gurur gibi bir sey vardı aynı zamanda; guclu kalmıs ve
basladığı isten vazgecmemis olmanın gururu.
Galiba Atreju'yla da kucucuk, azıcık bir benzerliği vardı!
Atreju'nun artık gercekten ilerleyemeyeceği an gelmisti: Onunde Derin Ucurum acılıyordu.
*Manzaranın akıl almaz dehseti sozcuklerle anlatılamazdı. Olu Dağlar Beldesi'nin tam ortasında yer, asağı
yukarı yarım mil genisliğinde bir catlakla boydan-boya yarılıyordu. Derinliği kavranılabilecek gibi değildi.
Atreju bir kaya cıkıntısının kenarına uzanmıs, asağıya, yerin ta en ic kısımlarına iniyor gibi gorunen karanlığa
bakıyordu. Elinin erisebileceği bir yerde bulunan kafa buyukluğunde bir tası aldı ve savura-bildiği kadar
uzağa savurdu. Tas dustu, dustu, karanlık onu yutuncaya
kadar dustu. Atreju dinledi, ama uzun uzun beklediği halde kulağına bir carpma sesi gelmedi.
Bu durumda yapabileceği tek sey kalıyordu geriye, o da onu yaptı: Derin Ucurum'un kenarı boyunca
yurumeye koyuldu. Bu sırada da her an, eski sarkıda sozu edilen "korkuncların en korkuncıfna rastlamayı
bekliyordu. Bunun ne tur bir yaratık olduğunu bilmiyordu, adının Ygramul olduğunu biliyordu yalnız.
Derin Ucurum, dağ colunun arasından girintili cıkıntılı bir hat halinde geciyordu ve doğal olarak kenarında yol
yoktu; tersine, burada da tırmanmak zorunda kaldığı, bazen de ne yapacağını kestireme-yip dibinde kararsız
kaldığı sarp kayalar vardı ya da bin bir zorlukla cevresini dolanmak zorunda kaldığı dev tas blokları cıkıyordu
yoluna ya da ustlerinde yurumeye baslar baslamaz yer yarığına doğru harekete gecen moloz bayırları
iniyordu. Coğu kez onu ucurumdan ancak bir adım uzaklık ayırıyordu.
Her gecen an kendisine daha da yaklasan bir izleyicisi olduğunu bilse, cetin yolunda kendisine pahalıya mal
olabilecek bir dusuncesizlik ederdi mutlaka. Onu yola koyulduğundan beri izleyen, karanlıktan olma yaratıktı
bu izleyici. Bu arada bedeni, cizgileri, acıkca tanınacak kadar yoğusmus, ortaya cıkmıstı. Simsiyah, okuz
iriliğinde bir kurttu bu. Burnu hep yerde, Olu Dağlar'ın kaya colunde Atreju'nun izi ustunde gidiyordu. Dili
dısarı sarkmıs, ağzının iki ucunu korkunc disleri gorunecek bicimde yukarı cekmisti. Kokunun tazeliği, onu
kurbanından ayıran uzaklığın ancak bir mil olduğunu soyluyordu. Ve araları, acımasızca kapanıyordu.
Ama Atreju izleyicisinden habersizdi; dikkatle, ağır ağır kendine yol aramaktaydı o.
Tam, bir kaya kutlesinin icinden dolambaclı bir boru gibi giden
dar bir oyuğa girmisti ki, birden, anlam veremediği bir gurultu duydu, bunun o gune kadar isittiği baska
seslerle hicbir benzerliği yoktu cunku. Uğultulu, kukremeli bir zangırdama vardı ve aynı zamanda Atreju,
icinde durduğu koca kayanın sallandığını hissediyor, dısarda-ki dağ yamaclarından patır patır yuvarlanan tas
parcalarının gumburtusunu duyuyordu. Bir sure, depremin ya da her neyse onun durmasını bekledi, ama
surup gidince o da surunmeye devam etti, sonunda cıkısa vardı ve basını dikkatle dısarıya uzattı.
O zaman gordu: Derin Ucurum'un karanlığının ustunde, bir uctan bir uca gerilmis muazzam bir orumcek ağı
asılıydı. Bu ağın halat gibi kalın, cok vıcık vıcık yapıskan iplerinin icinde de, buyuk, beyaz bir uğur ejderhası
doneniyor, kuyruğuyla pencelerini cırparak debeleniyor, ama yine de caresiz kalıyordu.
Uğur ejderhaları Fantazya'daki en az bulunur hayvanlardandır, iğrenc dev yılanlar gibi derin yeraltı
mağaralarında yasayan ve pis kokular yayarak herhangi bir gercek ya da sozumona varolan hazineyi koruyan
alısılmıs ejderhalar ya da canavarlarla bir benzerliği yoktur bunların. Boylesi fesat hayal urunleri coğunlukla
kotu ya da ters yaradılıslıdırlar, yarasamsı zar kanatları vardır ve bunların yardımıyla gurultuyle, hantal hantal
havalanırlar, ağızlarından da ates ve buram buram duman puskurturler. Oysa uğur ejderhaları havanın ve
sıcaklığın yaratıklarıdır, sınırsız nese yaratıklarıdır, heybetli govdelerine karsın bir yaz bulutu kadar da
hafiftirler. O yuzden de ucmak icin kanat gerekmez onlara. Goklerde, balıkların suda yuzduğu gibi yuzerler.
Yerden bakınca ağır ağır cakan simseklere benzerler. En sasılacak yanları da sarkılarıdır. Sesleri, kocaman bir
canın altın cınlaması gibi cıkar, alcak sesle konustukları zaman da bu can sesi uzaktan duyulu-^ormus gibi
olur. Boylesi bir sarkıyı bir kez duyan, hayatı boyunca
i
unutamayıp torunlarına bile anlatır.
Ama Atreju'nun gorduğu bu uğur ejderhası, icinden sarkı soylemeyi gecirecek durumda değildi
doğrusu.SSedef rengi pullan pembemsi beyaz bir tonla ısıldayan uzun, oynak bedeni, dev orumcek ağında
kıskıvrak bağlı, kuskun, asılıyordu. Ağzının kenarındaki uzun sakallar, gur yeleleri ve kuyruğuyla el ve
ayaklarındaki puskuller yapıskan halatlara oylesine dolanmıstı ki, hayvan hemen hemen hic kıpırdayamaz
olmustu. Bir tek, aslansı basındaki gozyuvarları yakut gibi parlıyor, henuz canlı olduğunu gosteriyordu.
Gorkemli hayvanın bir suru yeri yaralanmıs, kanıyordu, cunku bir sey daha vardı orada; beyaz uğur
ejderhasının ustune, gorunusu durmadan değisen siyah bir bulut gibi yıldırım hızıyla tekrar tekrar cullanan
dev bir sey. Bir ara, uzun bacaklı, bir suru cakmak cakmak yanan gozlu ve iri govdesi siyah, kecelesmis bir
tuy yumağıyla kaplı dev bir orumceğe benzedi; ardından, uğur ejderhasını ezmeye calısan, uzun tırnaklı,
kocaman, tek bir el oldu, bir an sonra da zehirli iğne-siyle bahtsız kurbanına saldıran dev bir akrebe donustu.
iki dev yaratık arasındaki kavga urkutucuydu. Uğur ejderhası, bulutsu yaratığın kıllarım hafifce yakan mavi
bir alev puskurterek hala savunuyordu kendini. Cıkan duman, kaya yarıklarının arasından sutunlar halinde
done done ucuyordu. Pis koku Atreju'nun soluk almasını neredeyse olanaksızlastırıyordu. Hatta bir keresinde
uğur ejderhası, rakibinin cok uzun bacaklarından birini ısırmayı bile basardı. Ama kopan parca, ucurumun
derinliklerine dusmedi, ustelik bir an havada tek basına hareket etti, sonra da eski yerine donup yeniden
karanlık bulut govdeyle birlesti. Ve hep boyle tekrarlandı, ejdarha bacaklardan birine dislerini gecirebilse bile,
bosluğu ısırıyor gibi oluyordu.
Atreju su ana dek gozunden kacmıs olan seyi ancak o zaman fark i- Bu koca, tuyler urpertici yaratık, tek ve
belli bir bedenden değil, ofkeli esek arıları gibi vızıldayan ve yoğun oğullar halinde surekli yeni sekiller
olusturan, sayılamayacak coklukta celik mavisi kucuk sinekten olusuyordu.
Ygramul'du bu ve simdi Atreju ona neden "Coklar" dediklerini de anlıyordu.
Saklandığı yerden cıktı, goğsundeki Mucevher'ı kavrayıp olanca sesiyle bağırdı:
"Dur! Cocuk tmparatorice adına! Dur!"
Ama sesi, kavga eden yaratıkların kukreme ve puskurme sesleri arasında boğuldu, kendisi bile zor isitti.
Uzun boylu dusunmeksizin, ağın yapıskan halatlarının ustunden, kavga edenlere doğru kostu. Ağ, ayaklarının
altında sağa sola eğiliyordu. Dengesini yitirdi, ilmiklerin arasına dustu, karanlığın uzerinde bir tek ellerinden
asılı kaldı, kendini yeniden yukarı cekti, ağa yapısıp kaldı, uğrasıp kendini kurtardı ve kosmaya devam etti.
Birden Ygramul bir seyin yaklastığını sezinledi. Yıldırım hızıyla lonup baktı, bakısı da dehset vericiydi. Simdi,
burun kokunde tek bir goz olan koskocaman, celik mavisi bir surattı yalnızca ve dikine bir gozbebeği,
anlatılmaz bir kotulukle Atreju'nun ustune dikilmisti.
Bastian korkuyla hafif bir cığlık attı.
Ucurumda bir korku cığlığı cınladı ve yankılanarak her yana da-dı. Ygramul, baska bir gelen daha var mı diye
gozunu sağa sola ce->rirdi, cunku cığlığı atan, dehsetten koturum olmus gibi karsısında duran cocuk
olamazdı. Ama hic kimse yoktu.
"Đsittiği benim cığlığım olmasın sakın?" diye dusundu Bastian, derin bir merakla. "Ama yok, olamaz."
Sonra Atreju Ygramul'un sesini duydu. Dev yuze hic mi hic gitmeyecek, cok yuksek, biraz boğuk bir sesti bu.
Konusurken ağzını da oynatmıyordu. Dev bir arı oğıılunıın, sozcukler seklinde bicimlenen vızıldamasıydı bu.
Ygramul'un, "Bir ikiayaklı!" dediğini duydu Atreju. "Tam da bunca aclıktan sonra nefis iki lokma! Ygramul icin
ne mutlu bir gun!"
Atreju tum gucunu toplamak zorundaydı. Parıltı'yı canavarın tek gozunun onune tutup sordu:
"Bu isareti tanıyor musunuz?"
"Yakına gel, ikiayak!" diye vızıldadı coksesli koro. Ygramul iyi gormuyor."
Atreju yuze doğrtı bir adım daha attı. Yuz simdi ağzını acıyordu. Dil yerine, titresen sayısız anten ve kıskac
vardı ağzında.
"Daha yakına!" diye uğuldadı arı oğulu.
Atreju yine bir adım attı, simdi yuze o kadar yakındı ki, sayısız celik mavisi canlıyı belirgin olarak goruyordu,
kudurmus gibi karmakarısık donup duruyorlardı. Yine de korkunc yuz butununde kıpırtısız kalıyordu.
"Ben Atreju'yum," dedi, Cocuk Imparatorice'nin gorevlisiyim."
Bir sure sonra ofkeli vızıltı, "Zamansız geldin," dedi. "Ygra-murdan ne istiyorsun? Gorduğun gibi cok mesgul."
"Su uğur ejderhasını istiyorum," diye yanıtladı Atreju, "onu bana verin!"
"Onu ne icin istiyorsun, ikiayak Atreju?"
"Keder Bataklıklarfnda atımı kaybettim. Guney Kehanet'e gitmem cerek, cunku Cocuk tmparatorice'ye kimin
yeni bir ad verebileceğini ancak Uyulala soyleyebilir bana. Yeni adı olmazsa olecek, butun Fan-tazya da
onunla birlikte - siz de Ygramul. Coklar denen sizler de!"
Surattan uzatılmıs bir "Ah!" cıktı. "Artık ustunde hicbir sey olmayan yerlerin nedeni bu mu?"
"Evet," diye karsılık verdi Atreju, "demek siz de biliyorsunuz Ygramul. Ama Guney Kehanet, omrunun suresi
icerisinde ulasamayacağım kadar uzak. Bu uğur ejderhasını onun icin istiyorum. Eğer beni havadan
gotururse hedefe ulasabilirim belki."
Suratı olusturan ve donup duran arı oğulundan cok sesli bir kıkırdama olabilecek bir sey duyuldu.
"Yanılıyorsun, ikiayak Atreju. Guney Kehanet ve Uyulala hakkında bir sey bilmiyoruz, ama ejderhanın artık
seni tasıyamayacağını biliyoruz. Hem yaralanmamıs olsaydı bile, yolculuğunuz oyle uzun surerdi ki, bu arada
Cocuk Imparatorice hastalığından olurdu. Arayısını kendi hayatına gore değil, onunkine gore olcmelisin,
ikiayak Atreju."
Dikine gozbebekli gozden cıkan bakıs dayanılır gibi değildi, Atreju basını eğdi:
"Bu doğru," dedi yavasca.
"Ayrıca..." Surat kımıldamadan surdurdu: "Ygranıul'un zehiri ejderhanın bedeninde. En cok bir saatlik zamanı
kaldı."
"Oyleyse," diye mırıldandı Atreju, "artık umut yok, benim icin de, onun icin de; sizin icin de yok Ygramul."
"Ne ki...," diye uğuldadı ses, "en azından Ygramul bir kez daha iyi bir yemek yemis olur. Ama bunun
Ygramul'un son yemeği olduğu soylenmis değil henuz. Galiba seni goz acıp kapayıncaya kadar Guney
Kehanet'e goturecek bir yol daha biliyor o. Yalnız, ikiayak Atreju, bu
senin hosuna gider mi acaba, iste sorun bu."
"Neden soz ediyorsunuz siz?"
"Bu Ygramul sırrıdır. Ucurum yaratıklarının da sırları olur, ikia-yak Atreju. Ygramul bugune kadar hic vermedi
sırrını. Sen de onu acıklamayacağına yemin etmelisin. Cunku bilinmesi Ygraimil'un zararına olur, ah, cok
zararına olur."
"Yemin ediyorum. Konus!"
Celik mavisi dev surat biraz one eğildi ve duyulur duyulmaz bir sesle uğuldadı:
"Kendini Ygramul'a ısırtman gerekiyor."
Atreju dehsetle geri kactı.
"Ygramul zehiri...," diye surdurdu ses, "bir saat icinde oldurur, ama aynı zamanda onu icinde tasıyana,
Fantazya'nın dilediği yerinde olma gucunu verir. Bunun bilindiğini bir dusunsene! Butun kurbanları sıvısır
Ygramul'un!"
"Bir saat mi?" diye bağırdı Atreju. "Ama tek bir saat icinde ne basarabilirim ki?"
"Ne de olsa...," diye uğuldadı arı oğulu, "burada gecireceğin butun saatlerden daha uzundur. Kararını ver!"
Atreju kendi kendiyle savas halindeydi.
"Sizden Cocuk Imparatorice adına rica etsem, uğur ejderhasını serbest bırakır mısınız?" diye sordu sonunda.
"Hayır," diye yanıtladı surat. "AURYN'i, Parıltı'yı tasıyor olsan bile Ygramul'dan bunu istemeye hakkın yok.
Cocuk Imparatorice hepimizi olduğumuz gibi kabul eder. Onun icin Ygramul da onun isareti onunde eğiliyor.
Butun bunları iyi bilirsin."
Atreju hala bası eğik duruyordu. Ygramul'un bu soyledikleri doğruydu.
Demek ki beyaz uğur ejderhasını kurtaramayacaktı. Kendi istekleri ise yaramıyordu.
Doğrulup konustu: "Onerdiğin seyi yap!"
Celik mavisi bulut, yıldırım hızıyla ustune atıldı ve onu dort bir yanından sardı. Atreju sol omzunda dehsetli
bir acı hissetti ve yalnız bir tek seyi dusundu: Guney Kehanet'e!
Sonra gozleri karardı.
Kısa bir sure sonra kurt oraya ulasınca dev orumcek ağını gordu - ama baska kimse yoktu. Buraya kadar
surduğu iz birden kesiliyordu, tum cabalarına karsın onu bir daha bulamadı.
Bastian durdu. Sanki Ygramul'un zehiri onun icindeymis gibi kendini zavallı hissediyordu.
"Tanrıya sukur ki Fantazya'da değilim," dedi yavasca kendi kendine. "Neyse ki boyle canavarlar gercekte
yok. Yalnızca bir oyku iste."
Ama yalnızca bir oyku muydu gercekte? O zaman nasıl oluyordu da Ygramul ve belki Atreju da, Bastian'ın
korku cığlığını duyuyordu?
Bu kitap yavas yavas korkutucu olmaya baslıyordu.
pey bir zaman sonra kendine gelen Atreju once dehset icinde kaldı, cunku hala kaya colundeydi. Bir an icine
kusku dustu, Ygramul onu aldatmıs olmasındı sakın?
Guclukle doğruldu. O zaman anladı, gerci yine ıssız bir dağ basındaydı, ama bambaska birinde. Arazi boydan
boya paskırmızısı, buyuk yaprak kayalardan olusuyor gibiydi, bunlar birbiri ustune binerek kat kat dizilmis ve
boylece cesit cesit tuhaf kule ve piramitler olusturmustu. Aralarındaki zemini bodur calılarla otlar ortuyordu.
Kavurucu bir sıcak hukum suruyordu. Her taraf, gozleri kor eden, yakıcı, hatta acıtan gunes ısınları altında
kalmıstı.
Atreju yuzunu eliyle golgeledi ve bir mil kadar uzakta, kemeri enine enine duran yassı taslarla orulmus ve
pek de duzgun bir bicimi olmayan bir kaya kapısı gordu, yuksekliği yuz ayak vardı belki.
Guney Kehanet'in girisi olmasındı bu? Gorebildiği kadarıyla kapının arkasında ucsuz bucaksız bombos bir
duzlukten baska bir sey yoktu; ne bir yapı, ne bir tapınak, ne bir koru - bir kehanet yerine benzer hicbir sey
yoktu.
Henuz ne yapacağını dusunup dururken ansızın derin, madeni bir ses duydu:
"Atreju!" Sonra bir daha "Atreju!"
Arkasını dondu ve paskırmızısı bir kaya kulesinin arkasından beyaz uğur ejderhasının cıktığını gordu.
Yaralarından kan akıyordu ejderhanın, oyle gucsuz dusmustu ki, Atreju'ya kadar zar zor surunebildi. Yine de
yakut kırmızısı gozlerinden birini neseyle kırparak konustu:
"Ben de buradayım diye o denli sasırma Atreju. Orumcek ağında asılıyken koturum gibiydim gerci, ama
Ygramul'un sana soylediklerinin hepsini gene de isittim. O zaman dusundum ki, enmde sonunda
ben de onun tarafından ısırılmıs değil miyim, sana acıkladığı sırdan neden ben de yararlanmayayım?
Boylelikle kactım ondan."
Atreju sevinmisti.
"Seni Ygramul'la bas basa bırakmak benim icin cok zor oldu," dedi, "ama ne yapabilirdim ki?"
"Hicbir sey,"dedi uğur ejderhası. "Gene de hayatımı kurtardın -benim bir katkım olmadan hem de."
Bir kere daha gozunu kırptı, bu kez otekini.
"Hayatını kurtardım -," diye yineledi Atreju, "bir saat icin. Cunku ikimizin de daha fazla zamanı kalmadı.
Ygramul'un zehirini her an daha cok hissediyorum."
"Her zehirin bir panzehiri vardır," diye karsılık verdi beyaz ejderha. "Goreceksin, her sey iyiye gidecek."
"Bu nasıl olacak, bilmiyorum," dedi Atreju.
"Ben de," diye karsılık verdi ejderha, "ama guzel olan da bu iste. Simdiden'sonra her isin rast gidecek.
Eninde sonunda bir uğur ejder-hasıyım ben. Ağda asılıyken bile umudumu kesmedim — gorduğun gibi,
haklıymısım da."
Atreju gulumsedi.
"Soyle bana, neden buraya gelmek istedin - daha iyi, belki de sağlığına kavusabileceğin baska bir yer değil
de, neden burası?"
"Hayatım senin," dedi ejderha, "eğer onu kabul etmek istersen. Dusundum de - buyuk arayıs icin bir binek
hayvanına ihtiyacın olacak. Acaba iki ayağının uzerinde bucak bucak surunmek, hatta iyi bir atın ustunde
dortnala kosmak mı iyidir, yoksa bir uğur ejderhasının sırtında havalarda cağlamak mı? Goreceksin,
bambaska bir seydir bu. Kabul mu?"
"Kabul," dedi Atrejtı.
"Ayrıca," diye ekledi ejderha, "adım Fuchur'dur."
"Pekala Fuchur," dedi Atreju. "Ama biz konusup dururken, kalan azıcık zamanımız da akıp gidiyor. Bir sey
yapmak gerek. Ama ne?"
"Sans dilemek," diye yanıtladı Fuchur, "baska ne olsun?"
Ama Atreju onu duymuyordu artık. Yığılıp kalmıs, ejderhanın bedeninin yumusak kıvrımlarının icinde
buzulmus, kıpırtısız yatıyordu.
Ygramul'un zehiri etkisini gosteriyordu.
Kim bilir ne kadar zaman sonra gozlerini yeniden actığında, kendi yuzunun ustune eğilmis son derece
sasırtıcı bir yuzden baska bir sey gormedi once. Her zaman gorduklerinden kırısık, bumburusuk bir yuzdu bu;
ama ancak yumruğu kadardı. Pismis elma gibi koyu kahverengiydi, icindeki gozcukler de yıldızlar gibi yanıp
sonuyordu. Kafanın uzerinde, porsumus yapraklardan tepelik gibi bir sey duruyordu.
Sonra Atreju kucuk bir bardağın dudaklarına değdiğini hissetti.
"Guzel ilac, iyi ilac!" diye mırıldanıyordu, kırısık yuzdeki kucuk porsuk dudaklar. "Hadi ic cocuğum, ic. iyi
gelecek!"
Atreju azıcık icti. Cok ozel bir tadı vardı, oldukca tatlı, ama yine de sert.
"Beyaz ejderhaya ne oldu?" diyebildi guclukle.
"Artık iyi," diye yanıtladı mırıldanan sescik. "Tasalanma oğlum. Sağlığına kavusacak, ikiniz de sağlığınıza
kavusacaksınız. En kotusunu atlattınız. Sen ic yalnız, ic!"
Atreju bir yudum daha aldı ve hemen o an yeniden uykuya daldı, ama bu seferki cana can katan derin sifa
uykusuydu.
Saat kulesi ikiyi vurdu.
Bastian daha fazla tutamayacaktı artık: Hemen tuvalete gitmesi gerekiyordu. Cok daha onceden gitmesi
gerekirdi ama, okumayı yarıda kesememisti bir turlu. Hem ayrıca okulun icine inmekten korkuyordu azıcık.
Kendi kendine, korkacak bir sey olmadığını soyledi, okul bostu iste, kimse gormezdi onu. Ama yine de
korkuyordu, doğrudan okul binasının kendisi onu gozetleyen bir yaratıktı sanki.
Ama bu durumda hicbir seyin yararı yoktu; kısacası, gitmesi gerekiyordu!
Kitabı, sayfalan acık olarak jimnastik minderlerinin ustune koydu, ayağa kalktı ve catı arasının kapısına doğru
yurudu. Bir sure, yureği kut kut atarak etrafı dinledi. Her yer sessizdi. Surguyu cekti ve kocaman anahtarı
kilitte yavas yavas dondurdu. Kola bastırınca kapı buyuk bir gıcırtıyla acıldı.
Kendini coraplarıyla dısarı attı, bir kez daha gereksiz gurultuler cıkarmamak icin kapıyı arkasında acık bıraktı.
Sonra merdivenden sessizce suzulerek birinci kata indi. Uzun koridor, sınıflara ait ıspanak yesili kapılarıyla
karsısındaydı. Đyice sıkısmıstı, olanca hızıyla kostu. Kurtarıcı yere —sozcuğun tam anlamıyla- son anda yetisti.
Klozetin uzerinde otururken, bu tur oykulerdeki kahramanların neden hic boylesi sorunlarla
karsılasmadıklarım dusunuyordu. Hatta bir keresinde -daha cok kucukken- din dersinde sormustu da: Hazreti
Đsa da sıradan bir insan gibi yiyip ictiğine gore, onun da sıradan bir insan gibi ihtiyacları olmaz mıydı acaba?
Sınıf gulmekten kırılmıs, din oğretmeni de "saygısız davranısları" nedeniyle ona bir ihtar verip not defterine
islemisti. Sorusuna bir yanıt alamamıstı Bastian. Oysa gercekte saygısız davranmak istemis değildi.
"Galiba," diyordu simdi kendi kendine, "bunlar, boyle oykulerde
sozunu etmeye değmeyecek kadar onemsiz ve ikinci derecede konular."
Kendisi icin zaman zaman umutsuzluk verici ve utanılacak onemde olabiliyorlardı oysa.
Đsi bitmisti, silonun zincirini cekti, tam dısarı cıkmak uzereydi ki, birden koridorda ayak sesleri isitti. Sınıf
kapıları birbiri arkasından acılıp kapanıyor, ayak sesi gitgide yaklasıyordu.
Bastian'ın yureği ağzına geldi. Nereye saklanacaktı? Olduğu yerde tutulmus gibi kaldı.
Tuvaletin kapısı acıldı, ama neyse ki tam Bastian'ı ortecek bicimde. Okulun bashademesi iceri girdi.
Bolmelerin her birine sırayla bir goz attı. Daha su akan ve zincirin sallandığı bolmeye gelince bir an durakladı.
Kendi kendine bir seyler homurdandı, ama suyun kesildiğini gorunce omuzlarını silkip dısarı cıktı. Ayak sesleri
koridorda uzaklastı.
Bastian butun bu sure icinde soluk almaya bile cesaret edememisti, simdi derin bir solu'k aldı. Dısarıya
cıkmak istediğinde dizlerinin titrediğini fark etti.
Dikkatle ve olanca hızıyla, ıspanak renginde kapılar boyunca koridoru gecti, merdivenden cıkıp catı arasına
daldı. Heyecanı, kapıyı kilitleyip surguleyince dindi ancak.
Derin bir ic cekisle kendini yine jimnastik minderlerinin uzerine bıraktı, asker battaniyelerine sarındı ve kitaba
uzandı.
Atreju ikinci kez uyandığında, kendini tumuyle canlanmıs ve guclu hissetti. Doğrulup oturdu.
Geceydi, ay pırıl pırıl ısıldıyordu. Atreju yine aynı yerde, beyaz ejderhanın yanında yığılıp kaldığı yerde
olduğunu gordu. Fuchur hala
orada yatıyordu, ama huzurlu, derin soluklar alıyor, deliksiz bir uykuda olduğu goruluyordu. Yaralarının hepsi
sarılmıstı.
Atreju kendi omzunun da aynı bicimde sarılmıs olduğunu gordu, bezle değil de otlar ve bitki lifleriyle.
Yalnızca bir iki adım otede, kayaların icinde, girisinden zayıf bir ısık sızan kucuk bir mağara vardı.
Atreju sol kolunu kımıldatmadan dikkatle ayağa kalkıp mağaranın basık girisine doğru yurudu. Eğildi, odanın
icine baktı, minyatur boyutlarda bir simyacı mutfağına benziyordu burası. Arka planda acık bir ocağın icinde
keyifli bir atescik cıtırdıyordu. Her yere potalar, tencereler, tuhaf bicimli siseler sacılmıstı. Bir rafa, cesitli
turlerden kurutulmus bitki demetleri dizilmisti. Ortadaki masacık ve diğer mobilyalar kok uclarından yapılmısa
benziyordu. Oldukca huzur verici bir etki uyandırıyordu insanda burası.
Ancak bir oksuruk isittikten sonradır ki, ocağın onundeki koltuk-. la kucuk bir adamcığın oturmakta olduğunu
fark etti#Adamın basında, tersine cevrilmis pipo lulesine benzeyen ve kok odunundan yapılmıs bir tur sapka
vardı. Yuzu, tıpkı ilk uyanısında uzerine eğilmis olarak gorduğu yuz gibi koyu kahverengi ve burusuktu. Ama
bunun burnunun uzerine koca bir gozluk oturmustu, cizgileri de daha keskin, daha kaygılı
gorunuyordu.Xdamcık, kucağında duran buyuk bir kitabı okumaktaydı.
Sonra, daha arkada bulunan baska bir odadan badi badı yuruyerek ikinci bir kucuk varlık cıktı. Atreju daha
once kendisiyle ilgilenen yaratığı hemen tanıdı. Onun kucuk bir kadın olduğunu ancak simdi anlıyordu.
Yaprak berenin dısında, tıpkı ocak koltuğundaki kucuk adam gibi, yine porsumus yapraktanmıs gibi gorunen
bir tur kesis giysisi giymisti. Kendi kendine neseyle vızıldıyordu; ellerini ovusturdu,
sonra da atesin ustunde asılı olan bir kazanla uğrasmaya koyuldu. Her iki varlık da, Atreju'nun bacağının
bilekten dize kadar olan kısmından daha uzun değildi. Acıktı ki, oldukca alısılmamıs tipte olmalarına karsın,
bu ikisi dal budak salmıs cuceler familyasının uyeleriydiler.
"Kadın, ısığımdan cekil," dedi adamcık ters ters, "arastırmama engel oluyorsun."
Kucuk kadın, "Senin su arastırman da!" dedi. "Kimi ilgilendirir o? Simdi onemli olan benim sifa iksirimin hazır
olması. Dısardakilerin ihtiyacı var buna."
"Dısardakilerin ikisinin de," diye karsılık verdi adamcık hırcın hırcın, "benim onerilerimle yardımıma daha cok
ihtiyacları olacak."
"Oyle olsun," diye kabullendi kadıncık, "ama once iyilesmeleri gerek. Yer ac ihtiyar!"
Kucuk adam homurdana homurdana koltuğuyla birlikte atesin onunden biraz cekildi.
Atreju kendini belli etmek icin hafifce oksurdu. Cuceler donup ona baktı.
"iyilesmis bile," dedi adamcık, "simdi sıra bende iste!"
Kadıncık, "Hic de değil!" diye tersledi onu. "iyilesmis olup olmadığına ben karar veririm. Sıra, ben sıra sende
dersem, sendedir!"
Sonra Atreju'ya dondu:
"Seni iceri buyur etmeyi cok isterdik. Ama galiba sana gore biraz dar burası. Bir dakikacık daha! Hemen
geliyorum!"
Kucuk bir havanda, sonradan kazanın icine attığı bir sey daha dovdu. Ardından ellerini yıkayıp ustune
kuruladı, bu sırada da adamcığa, "Sen burada kalıyorsun Engywuck," dedi, "ben seni cağırıncaya kadar,
anladın mı?"
Kucuk adam, "Cok iyi anladım Urgl," diye homurdandı. Cuce kadıncık mağaradan acık havaya cıktı. Kısılmıs
gozlerle, asağıdan, su-zercesine Atreju'ya baktı.
"Ne dersin? Cok iyi gorunuyorsun, ha?"
Aireju basını salladı.
Kucuk kadın, Atreju'nun yuzuyle aynı yukseklikte bulunan bir kaya cıkıntısına tırmanıp yerlesti.
"Ağrı yok mu artık?" diye sordu.
"Sozunu etmeye bile değmez," karsılığını verdi Atreju.
Kadıncık kıvılcımlı gozlerle, "Ne demek yani?" diye sıkıstırdı. "Ağrıyor mu, ağrımıyor mu?"
"Daha ağrıyor," diye acıkladı Atreju. "Ama bence onemi yok..."
"Ama bence var!" Urgl kopurmustu. "Hastalar doktorlara neyin onemli olup, neyin olmadığını soylemeye
bayılırlar zaten! Sen ne anlarsın ki, yesil gaga! Eğer iyilesecekse daha ağrıması gerekir. Yani ağrımıyor olsa,
kolun coktan olmus demekti."
"Bağıslayın!" dedi Atreju, kendini azarlanmıs bir cocuk gibi hissediyordu. "Yalnızca demek istiyorum ki ... yani
tesekkur etmek isti -yordum."
Urgl, "Daha neler!" diyerek Atreju'nun sozunu sertce ağzına tıkadı. "Eninde sonunda doktorum ben. Yalnızca
mesleğimin gereğini yaptım. Hem Engywuck da, benim ihtiyar yani, boynunda asılı Panta-kel'i gordu. O
zaman hic sorun kalmadı bizim icin!"
"Ya Fuchur?" diye sordu Atreju. "O nasıl?"
"O da kim?"
"Beyaz uğur ejderhası."
"Haa, su. I lenuz bilmiyorum. Yarası senden birazcık daha cok. Doğrusu senden birazcık daha direncli de.
Savusturması gerekir aslında, iyileseceğinden oldukca eminim. Kısa bir sure daha dinlenmesi gerek. Fakat bu
zehıri nereden aldınız siz, ha? Hem oyle pattadanak nereden cıkageldiniz? Nereye gitmek istiyorsunuz?
Kimsiniz siz?"
Simdi Engywuck da mağaranın ağzına cıkmıs, Atreju'nun ihtiyar (Jrgl'un sorularına cevap verisini dinliyordu.
Sonra one doğru ilerleyip bağırdı:
"Kapa ceneni kadın, simdi sıra sende!"
Ardından Atreju'ya dondu, pipo lulesi bicimli sapkayı cıkarıp cıplak kafacığını kasıdı ve, "Onun konusma
bicimini kotuye alma Atreju," dedi. "ihtiyar Urgl coğu zaman azıcık patavatsızdır, ama niyeti kotu değildir.
Benim adım Engywuck. Bize iki munzevi de derler. I [ic duymus muydun?"
"Hayır," diye itiraf etti Atreju.
Engywuck biraz alınmıs gibiydi.
"Olur ya," dedi, "galiba bilim cevrelerine pek katılmıyorsun, yoksa sana, Gunes Kehanet'e, Uyulala'ya gitmek
istiyorsan benden daha iyi yol gosterici bulamayacağını soylerlerdi mutlaka. Doğru adrese geldin oğlum."
ihtiyar Urgl aradan bağırdı: "Bunu yapamazsın!" Sonra oturduğu yerden indi ve kendi kendine soylenerek
mağaranın icinde gozden kayboldu.
Engywuck onun karsı cıkısını duymazlıktan geldi.
"Sana her seyi acıklayabilirim,"diye surdurdu, "hayatım boyunca enine boyuna bu konuyu arastırdım ben.
Bunun icin ozel gozlemevi kurdum. Yakında Kehanet hakkında buyuk bir bilimsel yapıt yayınlayacağım. Adı
da, Uyulala Bilmecesi - Profesor Engywuck'un cozumlemelerıyle.
Nasıl, kulağa kotu gelmiyor değil mi? Ne yazık ki birkac ayrıntı eksik henuz. Bu konuda sen bana
yardımcı olabilirsin oğlum?"
"Gozlemevi mi?" diye sordu sozcuğu bilmeyen Atreju.
Engywuck gururla ısıldayan gozlerle basını salladı. Bir el hareketiyle Atreju'dan kendisini izlemesini istedi.
Kocaman yaprak kayaların arasından, coğu yeri eğri buğru, kucuk bir patika cıkıyordu yukarıya. Ozellikle
diklesen bazı yerlerde, kuskusuz Atreju'nun ayaklarına gore cok kucuk kalan ufacık basamaklar oyulmustu.
Buraları tek bir adımla asıyordu Atreju. Gene de, onunde son derece cevik, pıtır pıtır yuruyen cuceye
guclukle yetisiyordu.
Engywuck'un, "Bugun ay ısığı parlak," dediğini duydu. "Onu gorebileceksin."
"Kimi?" diye sordu Atreju. "Uyulala'yı mı?"
Ama Engywuck onu sıkkın bir isaretle susturup badi badi yurumesine devam etti. Sonunda kaya kulesinin en
tepesine varmıslardı. Zemin duzdu, yalnızca bir yanda, bir tur doğal parmaklık yukseliyordu, tas bloklardan
bir korkuluk. Bu blokların ortasında, belli ki aletlerle acılmıs bir delik vardı. Deliğin onunde de, kok
odunundan bir ayağın ustune yerlestirilmis kucuk bir teleskop duruyordu.
Engywuck teleskoptan baktı, bazı vidaları hafifce dondurerek ayarını yaptı, sonra hosnut bir tavırla basını
sallayarak onun da bakması icin Atreju'yu cağırdı. Beriki soyleneni yaptı, ama yere yatıp dirseklerine
dayanarak bakmak zorunda kaldı.
Teleskop, buyuk kaya kapısına doğru cevrilmisti ve bu da, sağ ayağın alt bolumunu goruntuye alır
bicimdeydi. Simdi Atreju, bu ayağın yanında, dimdik durmus ve ay ısığında hic hareketsiz duran koskocaman
bir sfenksin bulunduğunu goruyordu. Sfenksi dayandığı on penceleri aslan penceleriydi, govdesinin arka
kısmı boğa govdesiydi,
sırtında heybetli kartal kanatlan vardı ve yuzu de insan yuzuydu - ama yalnız bicim olarak, cunku
yuzunun ifadesi hic de insanca değildi. Bu yuz gulumsuyor mu, yoksa olcusuz bir keder ya da tam bir
ilgisizlik mi yansıtıyor, karar vermesi guctu. Onu bir sure seyrettikten sonra, yuz Atreju'ya cok derin bir
kotuluk ve kıyıcılıkla do-luymus gibi geldiyse de, izlenimini hemen değistirmek zorunda kaldı ve yuzde, saf bir
neseden baska bir sey bulamadı.
Kulağının dibinde cucenin, "Bosuna uğrasma!" diyen sesini duydu. "Gizine varamazsın. Herkese boyle olur.
Bana da. Onu hayatım boyunca inceledim de gizini kesfedemedim. Simdi otekine!"
Bir duğmeyi cevirdi, goruntu, arkasında yalnızca genis ve bos duzluğun uzandığı kapı kemeri acıklığının
onunden gecti, sonra sol kapı ayağı Atreju'nun gorus alanına girdi, burada da aynı bicimde ikinci bir sfenks
oturuyordu. Heybetli govdesi ay ısığında erimis gumus gibi gorunuyor ve tuhaf, soluk bir ısık yayıyordu. Tıpkı
birincinin hic hareketsiz onun tarafına baktığı gibi, bu da gozunu kırpmadan ilk sfenkse bakıyordu.
"Heykel mi bunlar?" diye yavasca sordu Atreju, gozunu ayırmadan.
"Yo, hayır," karsılığını verdi Engywuck ve kıkırdadı. "Gercek, yasayan sfenksler bunlar - canlı gibi! Baslangıc
olarak yeterince gordun. Gel, asağı inelim. Sana her seyi anlatacağım."
Elini, Atreju'nun.artık hicbir sey goremeyeceği bir bicimde teleskopun onune tuttu. Yolu hic konusmadan geri
donduler.
S: '
uchur hala derin bir uykudaydı. Engywuck ile Atreju cucelerin mağarasına donduğunde onu boyle buldular.
Bu arada ihtiyar Urgl kucuk rnasacığı acık havaya cıkarmıs, ustunu de cesit cesit tatlılar, pelteles-tirilmis
uzum ve bitki ozsularıyla donatmıstı.
Ayrıca kucuk icki canakcıkları ve bir surahi dolusu da dumanı tuten, sıcak, sifalı bitki cayı vardı. Yağla
beslenen iki minicik gemici lambası sahneyi tamamlıyordu.
"Oturun!" diye buyurdu cuce kadıncık. "Once bir seyler yiyip ic-meli ki, gucu yerine gelsin Atreju nun. Tek
basına ilac yetmez."
"Tesekkurler," dedi Atreju, "artık kendimi cok iyi hissediyorum."
"Đtiraz istemez!" diye soludu Urgl. "Burada olduğun surece sana soyleneni yaparsın, anlasıldı mı?
Bedenindeki zehir etkisizlestirildi. Demek ki artık telas etmene gerek yok cocuğum. Đstediğin kadar zamanın
var, acelen ne?"
Atreju, "Bu yalnız bana bağlı değil," diyerek karsı cıktı. "Cocuk Đmparatorice olum doseğinde. Belki de saatler
soz konusudur artık."
"Sacma!" diye homurdandı kucuk ihtiyar. "Aceleyle hicbir yere varılmaz. Otur! Ye! Đc! Hadi, her sey olacağına
varır!"
Engywuck, "En iyisi ona boyun eğmek," diye fısıldadı, "deneyimlerimden biliyorum. Eğer bir seyi aklına
koymussa hicbir seyin yararı yoktur. Ayrıca konusmamız gereken cok sey var."
Boylece Atreju, bacaklarını altına alarak minik masacığın basına oturdu ve yemeye koyuldu. Gerceklen de her
yudum ve her lokmada, damarlarıyla kaslarına sıcak, altın hayat doluyordu sanki. Ne denli gucten dusmus
olduğunu ancak simdi anlıyordu.
Bastian'ın ağzı sulandı. Birden cucelerin yemeğinin kokusunu duyar gibi oldu. Havayı kokladı, ama yalnızca
kuruntuydu bu kuskusuz.
Midesi duyulur sekilde gurulduyordu. Artık dayanamayacaktı. Ekmeğinin kalanıyla elmayı cantasından cıkardı,
ikisini de yiyip bitirdi. Henuz tam doymus olmamakla birlikte, biraz daha iyiydi simdi. Daha sonra, bunun son
yemeği olduğunu kavradı. Bu son yemek sozu onu urkuttu. Bunu bir daha dusunmemeye calıstı.
"Kim bilir butun bu guzel seyleri nereden buldun," dedi Atreju.
"Evet, oğulcuğum," dedi Urgl, "cok dolasmalı, cok dolasmalı ki, uygun bitkilerle otlar bulunsun. Ama su
Engywuck kalın kafalısı ille de burada oturmak istiyor - onemli arastırmaları yuzundenmis! Yemek sofraya
nasıl geliyor, umurunda değil!"
"Kadın, kadın," dedi Engywuck bir heybetle, "ne onemlidir, ne değildir, ne anlarsın sen. Kalk git de
konusmamıza engel olma!"
Urgl soylene soylene kucuk mağaraya cekildi ve orada turlu kap kacak gurultusu cıkarmaya koyuldu.
"Aldırma ona!" diye mırıldandı Engywuck. "iyi bir ihtiyarcıktır ama, ara sıra dırdır edecek yer arar. Dinle
Atreju! Simdi sana Guney Kehanet hakkında bilmen gereken bazı seyleri acıklayacağım. Uyulala'ya ulasmak
pek kolay değildir. Oldukca zordur hatta. Ama sana bilimsel konferans vermek niyetinde değilim. Belki de
sen soru sorarsan daha iyi olur. Ben ayrıntılarla kendimi kaybederim rahatlıkla. Sor bakalım!"
"Pekala," dedi Atreju, "oyleyse su Uyulala kim ya da ne?"
"Lanet olsun!" diye homurdandı Engywuck ve Atreju'ya ofkeden parlayan gozlerle baktı. "Tıpkı benim ihtiyar
gibi dosdoğru soruyorsun. Baska bir seyle baslayamaz mısın?"
Atreju dusundu, ardından sordu:
"Su bana gosterdiğin sfenksli buyuk kaya kapısı - giris o mu?"
"Bu daha iyi iste!" diye yanıtladı Engywuck. "Boyle ilerleriz. Kaya kapısı giristir; ama ondan sonra baska iki
kapı daha gelir, Uyulala da ta ucuncunun arkasında oturur - eğer ondan oturuyor diye soz edilebilirse tabii."
"Sen hic onun yanında bulundun mu?"
"Bunu da nereden cıkarıyorsun?" diye karsılık verdi Engywuck, yine biraz sıkkın. "Eninde sonunda bilimsel
calısma yapıyorum ben. Butun bilgileri iceri girenlerden topladım. Geri gelmislerse elbette. Cok onemli
calısma bu! Kendimi riske atamam. Calısmamı etkileyebilir."
"Anlıyorum," dedi Atreju. "Peki bu uc kapının onemi ne?"
Engywuck ayağa kalktı, kollarını arkasında kavusturup bir asağı bir yukarı yurumeye basladı, bu sırada da
sunları anlattı:
"Birincinin adı Buyuk Bilmece Kapısı'dır. lkincininki Sihirli Ayna Kapısı. Ucuncunun adı da Anahtarsız Kapı..."
"Tuhaf," diyerek araya girdi Atreju, "gorebildiğim kadarıyla kaya kapısının arkasında bos bir duzlukten baska
bir sey yok. Bu oteki kapılar nerede ki?"
"Sus!" diye cıkıstı Engywuck. "Durmadan araya girersen hicbir sey anlatılamaz. Her sey cok karısık! Durum
soyle: Đkinci kapı, ancak birinciden gecince orada olur. Ucuncu de, ancak ikinciyi geride bırakınca. Uyulala ise
ancak ucuncuden gecilince. Daha once bunlardan hicbiri yoktur orada. Dupeduz yoktur, anlıyor musun?"
Atreju basını salladı, ama cuceyi yeniden kızdırmamak icin susmayı yeğledi.
"Birinciyi, Buyuk Bilmece Kapısı'nı teleskopumdan gordun. Đki sfenksi de. Bu kapı her zaman acıktır - zaten
bunu biliyoruz. Kanadı falan da yok. Ama gene de kimse gecemez icinden - sfenkslerin-,"
Engywuck konusmasının burasında minik bir isaret parmakcığını yukarı doğru uzattı, "-sfenkslerin gozlerini
kapadıkları zamanların dısında. Ve neden, biliyor musun? Bir sfenksin bakısı, baska herhangi bir varlığın
bakısından cok baska, bambaska bir seydir. Biz ikimiz ve butun otekiler, bakıslarımızla bir seyler alırız.
Dunyayı goruruz biz. Oysa bir sfenks hicbir zaman gormez, bir anlamda kordur o. Buna karsılık onun gozleri
bir sey yayar. Peki bakısının yaydığı bu sey nedir? Dunyanın tum bilmeceleri. Bu yuzden de her iki sfenks
surekli birbirlerine bakıyorlar. Cunku bir sfenksin bakısına ancak bir baska sfenks dayanabilir. Simdi dusun,
bu ikisinin bakısmalarının icine girmeye kalkısacak birine neler olur! Olduğu yerde tas kesilir, dunyanın tum
bilmecelerini cozmeden once kıpırdayamaz. Oraya gittiğinde boyle zavallıların izlerine rastlayacaksın."
"Ama arada bir gozlerini kapattıklarını soylemedin mi?" diye atıldı Atreju. "Zaman zaman uyumaları gerekmez
mı?"
"Uyumak mı?" Engywuck kıs kıs gulmekten sarsılıyordu. "Omursun doğrusu, bir sfenks ve uyumak! Hayır, hic
gercekci değil. Sen gercekten de her seyden habersiz bir cocukmussun. Ama sorduğun soru busbutun ters
değil gene de. Hatta tam arastırmamın dayandığı nokta. Sfenksler bazı ziyaretciler gecerken gozlerini
kapıyor, gecmelerine izin veriyorlar. Ama bugune kadar kimsenin aydınlatamadığı sorun su: Neden bazılarına
da, oburlerine değil? Hani bilgeleri, yiğitleri, iyileri geciriyorlar da, aptalları, odlekleri, kotuluk sacanları dısarda
bırakıyorlar desen, oyle de değil. Ne gezer! Kac kez kendi gozlerimle gordum, coğu zaman, aklı
basında, kendini bilir kisiler aylarca bosu bosuna bekleyip sonunda eli bos cekip giderken, onlar tutup
herhangi bir ebleh mankafaya ya da asağılık rezilin birine gecme izni verdiler. Kisinin Kehanet'e gitmeyi
zorunluluktan ya da caresizlikten
istiyor olması ya da sırf oylesine keyfinden deniyor olması da hic rol oynamıyor gibi."
"Ya senin arastırmaların?" diye sordu Atreju. "Onlar da hic ipucu vermedi mi?"
O an Engywuck'un bakıslarına gene o ofkeli parıltı oturdu.
"Sen dinliyor musun, yoksa dinlemiyor musun? Daha az once sorunu bugune kadar kimsenin
aydınlatamadığını soyledim ya. Yıllar gectikce bazı kuramlar gelistirdim elbette. Onceleri, sfenkslerin
kararlarına temel aldığı olcutun, belirli bedensel ozellikle olabileceğini dusunuyordum - boy bos, guzellik,
gucluluk falan. Ama hemen sonra bundan vazgecmek zorunda kaldım. Ardından, belirli sayısal iliskiler
saptamaya calıstım, orneğin her besten ucunun dısarda kalması ya da yalnızca asal sayılarda olanların gecis
izni almaları gibi. Gecmise iliskin olunca gayet iyi uyuyordu da bu, onceden bir sey soylemeye kesinlikle
yaramıyordu. Su aralar, sfenkslerin kararlarının tumuyle rastlantı olduğu ve gercekte hicbir anlamının
olmadığı gorusundeyim. Ama karım, bunun saygısızca ve ustune ustluk dus gucunden yoksun bir sav
olduğunu, artık bilimsellikle de bir ilisiği kalmadığını ileri suruyor."
"Gene sacmalıklarına mı geldi sıra?" Cuce kadıncığın mağaradan hırladığı duyuldu. "Utan, utan! Senin kafanın
icindeki o ufacık beyin kurudu da, onun icin boyle buyuk gizler kolayca yadsınabilir sanıyorsun, moruk
mankafa!"
"Duyuyorsun iste!" dedi Engywuck icini cekerek, "isin kotusu, haklı da."
"Ya Cocuk Đmparatorice'nin tılsımı?" diye sordu Atreju. "Ona saygı gostermezler mi dersin? Eninde sonunda
onlar da Fantazya yaratıkları."
"Elbette," dedi Engywuck ve elma buyukluğundeki kafacığını salladı, "ama bunun icin onu gormeleri gerek.
Oysa onlar gormezler. Ama bakısları sana rastlayabilir. Sfenkslerin Cocuk Imparatorice'ye boyun
eğeceğinden de emin değilim. Belki de onlar ondan daha buyukturler. Bilmiyorum, bilmiyorum. Ne olursa
olsun, cok sakıncalı."
"Oyleyse ne onerirsin bana?" diye sordu Atreju.
"Senin de herkesin yaptığını yapman gerekecek," karsılığını verdi cuce, "onların karar vermesini
bekleyeceksin - neden oyle olduğunu bilmeden."
Atreju dusunceli dusunceli basını salladı.
Kucuk Urgl mağaradan cıktı, icinde dumanı tuten bir sıvı olan bir bakraccığı zorlana zorlana getiriyordu.
Kendi kendine homurdanarak, hala kıpırtısız uyumakta olan uğur ejderhasının yanına gitti. Ejderhanın ustune
tırmana tırmana yaralarındaki sargılan yenilemeye koyuldu. Kocaman hastası yalnızca keyifli bir ic gecirip
uzandı, tedaviyle ilgili baska bir sey hissediyor gibi değildi pek.
Urgl bir kez daha mutfağa doğru yollanırken Engywuck'a dondu, "Burada oturup sacmalıklar geveleyeceğine
sen de birazcık yararlı olabilirsin pekala," dedi.
"Ben cok yararlı oluyorum," diye bağırdı kocası arkasından. "Belki senden de cok, ama sen bunu hic
kavrayamayacaksın, kus beyinli kadın!"
Ve Atreju'ya donup devam etti: "Yalnız pratik olanı dusunebiliyor. Genele bakacak duyarlılığa sahip değil."
Saat kulesi ucu vurdu.
Eğer hic fark etmediyse bile, Bastian'ın eve gelmediğini en gec simdi fark ederdi babası. Acaba kaygılanır
mıydı? Belki de dısarıya
cıkar, arardı onu. Belki de polise haber vermisti bile. Sonunda arama haberleri radyoda verilirdi artık. Bastian
karın bosluğunda bir sancı hissetti.
Eğer boyleyse, nerede ararlardı onu? Okulda mı? Hatla belki de burada, catıda.
Tuvaletten donduğunde kapıyı kilitlemis miydi acaba? Hatırlamıyordu. Bakmak uzere kalktı. Evet, kapı kilitli
ve surguluydu.
Dısarda hava yavas yavas kararmaya baslıyordu anık. Catı penceresinden giren ısık hic lark edilmeden
zayıflıyordu.
Huzursuzluğunu atmak icin catı arasında asağı yukarı yurudu biraz. Bu arada da, orada bulunan oteki okul
gerecleriyle hic ilgisi olmayan bir yığın sey gordu. Orneğin eski, yamru yumru olmus, httni-li bir gramofon
vardı - kim bilir ne zaman, kimin tarafından bırakılmıstı buraya? Bir kosede suslu puslu, yaldızlı cerceveler
icinde bir suru tablo duruyordu; arka planın koyuluğunda yer yer parıldayan, sert bakıslı ve solgun bir iki yuz
dısında hemen hemen hicbir sey gorunmez olmustu ustlerinde, icinde hala uzun damlalarla sacaklanmıs
mum kutukleri duran, pastan dokulmus yedi koliti bir samdan bile vardı.
Bastian irkildi, cunku karanlık bir kosede bir sey kıpırdıyordu. Orada buyuk, yarı kor ve icinde bulanık olarak
kendini gorduğu bir ayna olduğunu ancak ikinci bakısında anladı. Yanına gidip kendini bir sure seyrettiAıercekci
olmak gerekirse, bu tombul goruntusu, carpık ocakları ve su sapsarı yuzuyle hic de guzel değildi./'
Basını ağır ağır sallayarak, "Hayır!" dedi yuksek sesle.
Sonra minder doseğine geri dondu. Okumayı surdurebilmek icin kitabı gozlerine yakın tutmak zorunda
kalıyordu simdi.
"Nerede kalmıstık?" diye sordu Engywuck.
"Buyuk Bilmece Kapısı'nda," diye hatırlattı Atreju.
"Tamam! Diyelim ki onu gecmeyi basardın. Sonra -ancak ondan sonra- ikinci kapı orada olacak senin icin.
Sihirli Ayna Kapısı. Dediğim gibi, bunun hakkında kendi gozlemlerime dayanan bir sey soyleyemem, yalnızca
verilen bilgilerden birlestirdiklerimi soyleyebilirim. Bu ikinci kapı hem acık, hem kapalıdır. Đnsana cılgınca
geliyor, değil mi? Daha iyisi soyle soylenebilir belki - o ne acık ne kapalıdır. Hos boylesi de daha az cılgınca
değil. Kısacası: Burada bir buyuk ayna ya da oyle bir sey soz konusu ise de, bu ne camdan ne metaldendir.
Neden yapılmıs olduğunu bana kimse soyleyemedi. Her neyse, gene de onunde durunca kisi kendini goruyor
icinde - ama tastamam alısılmıs bir aynadaki gibi değil elbette. Kisi orada dıs değil, gercek ic varlığını
goruyor, gercek nitelikleri neyse oyle. Buradan gecmek isteyen -bir de boyle soyleyelim- kendi icine girmek
zorunda kalıyor."
"Ne olursa olsun," diye fikir yuruttu Atreju, "bu Sihirli Ayna Ka-pısı'nı gecmek birinciden daha kolay
gorunuyor bana."
"Yanılgı!" diye bağırdı Engywuck ve yine heyecanla asağı yukarı dolasmaya basladı. "Koskocaman bir yanılgı
dostum! Kendilerini pek temiz, pek lekesiz sayan oyle ziyaretciler gordum ki ben, aynadan yuzlerine sırıtan
canavardan cığlık cığlığa kactılar. Hatta biz bazılarını donus yolculuğuna cıkacak duruma gelinceye kadar
haftalarca tedavi etmek zorunda kaldık."
"Biz!" diye homurdandı, tam o an yeni bir bakracla onlerinden gecmekte olan Urgl. "Hep biz lafını isitiyorum.
Sen kimi tedavi ettin ki?"
Engywuck onu yalnızca elini asağı doğru indirerek yanıtladı.
"Kimileri de," diyerek acıklamasını surdurdu, "gorunurde cok daha korkunclarını gorduler, ama yine de
icinden gececek cesareti pekala buldular. Kimisi icinse daha az korkutucuydu ama, gercekte hayatlarına mal
oldu. Nasıl olcutler olduğu konusunda hicbir sey soylenemez. Herkes icin baska."
"Pekala," dedi Atreju, "ama ne olursa olsun bu Sihirli Ayna'dan gecilebilir mi?"
"Gecilebilir," diye onayladı cuce. "Elbette gecilebilir, yoksa kapı jlmazdı ki. Mantıklı, değil mi?"
"Dısından da dolasılabilir pekala," diye fikir yuruttu Atreju. "01-naz mı yoksa?"
"Dolasılabilir," diye yineledi Engywuck, "dolasılabilir elbet! Yal-uz arkasında hicbir sey olmaz o zaman.
Ucuncu kapı ancak ikinciden gecilince orada olur. Sana kac kez soylemem gerekecek bunu?" "Ya bu ucuncu
kapıda ne var?"
"Buradaki olay gercekten zorlu doğrusu! Cunku Anahtarsız Kapı apalı. Yalnızca kapalı. O kadar! Ustunde kol,
topuz, anahtar deliği, licbir sey yok! Benim kuramıma gore, hic birlesme yeri olmayan tek kapı kanadı,
Fantazya selenyumundan. Belki bilirsin, Fantazya selenyumunu kıracak, eğecek ya da eritecek hicbir sey
yoktur. Kesinlikle zarar gormez."
"Oyleyse bu kapıdan hic gecilmez mi?"
"Ağır ol cocuğum, ağır ol! Kisiler iceriye girip Uyulala'yla konustular ya, değil mi? Demek ki kapı acılabiliyor."
"Ama nasıl?"
"Dinle: Fantazya selenyumu isteklerimize tepki gosteriyor demek ki. Onu oylesine eğilmez yapan doğrudan
bizim isteğimiz. Biri iceriye girmeyi ne kadar cok isterse kapı da o kadar sıkı kapanıyor. Ama
biri butun isteklerini unutmayı ve hicbir sey istememeyi basarırsa, kapı onun onunde kendiliğinden acılıyor."
Atreju gozlerini eğip yavasca sordu: "Eğer bu doğruysa - benim gecmem nasıl mumkun olur? Onu nasıl
istemezlik edebilirim?"
Engywuck icini cekerek basını salladı.
"Soyledim ya, Anahtarsız Kapı en zorudur."
"Gene de basaracak olursam," diye surdurdu Atreju, "o zaman Guney Kehanet'te mi olurum?"
"Evet," dedi cuce.
"Ya Uyulala ile konusabilecek miyim?"
"Evet," dedi cuce.
"Ya Uyulala - kim o ya da ne?"
"Hic fikrim yok," dedi cuce ve gozleri ofkeyle parladı. "Yanına girenlerden hicbiri bunu bana soylemedi.
Herkes gizemli bir suskunluğa gomulurse, insan bilimsel calısmasını nasıl sonuclandırsın, ha? Otur, sacını
basını yol - eğer daha kalmıssa tabii. Sen onun yanına kadar gidersen Atreju, sonunda her seyi soyler misin
bana? Soyler misin? Oğrenme hırsıyla catlıyorum da, kimse, hic kimse yardım etmiyor bana. Lutfen, her seyi
soyleyeceğine soz ver bana!"
Atreju ayağa kalktı ve parlak ay ısığında duran Buyuk Bilmece Ka-pısı'na baktı.
"Sana gonul borcumu odemeyi cok istememe karsın soz veremem Engywuck," dedi yavasca. "Ama simdiye
dek Uyulala'run kim ya da ne olduğuna dair kimse bir sey soylemediyse bunun bir nedeni olmalı. Daha onu
tanımadan, onun karsısında durmamıs birine bunu soyleyip soyleyemeyeceğim konusunda karar veremem."
"O zaman cek git!" diye haykırdı cuce, minicik gozleri kıvılcımlar
sacıyordu sanki. "Nankorlukten baska bir sey gormuyor insan! Seninle hic ilgilenmemem gerekirdi zaten!"
Ardından da kosarak mağaraya girdi ve icerde bir kapıcığın hızla carpıldığı duyuldu.
Urgl, Atreju'nun yanına geldi, kıs kıs gulerek, "Oyle dusunmu-yordur," dedi. "Đhtiyar kuru kafa! Gulunc
arastırmaları yuzunden yine korkunc bir dus kırıklığına uğradı yalnızca. Buyuk bilmeceyi cozen kisi olmayı cok
istiyordu da. Unlu cuce Engywuck! Ona gucenme!"
"Elbette," dedi Atreju, "lutfen yaptığı her sey icin butun kalbimle tesekkur ettiğimi soyle ona. Sana da
tesekkur ederim. Olabilirse gizi soyleyeceğim ona - eğer geri gelirsem."
"Yoksa bizden ayrılıyor musun?" diye sordu ihtiyar Urgl.
"Buna zorunluyum," dedi Atreju. "Zaman yitiremem. Kehanet'e simdi gideceğim. Sağlıcakla kal! Bu arada
Fuchur'a benim adıma goz kulak ol! Uğur ejderhasına!"
Bu sozlerle dondu ve Buyuk Bilmece Kapısı'na doğru uzaklastı.
Urgl, onun dimdik siluetinin dalgalanan peleriniyle birlikte kayaların arasında gozden kaybolduğunu gordu.
Arkasından kosup bağırdı:
"Bol sans, Atreju!"
Ama isitip isitmediğini bilemedi. Badi badi yuruyerek kucuk mağarasına donerken kendi kendine
homurdanıyordu: "Buna ihtiyacı olacak - bol sansa gercekten ihtiyacı olacak!"
Atreju kaya kapısına asağı yukarı elli adım kalacak kadar yaklasmıstı. Kapı uzaktan tahmin ettiğinden cok
daha buyuktu. Arkasında
ıpıssız duzluk uzanıyordu ve gozun odaklanabileceği tek bir belirgin nokta bile yoktu, oyle ki, insanın bakısları
bosluğa dusuyor gibi oluyordu. Atreju kapının onuyle her iki ayağın arasında sayılamayacak coklukta olu
iskeleti ve kafatası goruyordu simdi - kapıdan gecmeyi denemis ve sfenkslerin bakısıyla sonsuza dek tas
kesilmis olan değisik turlerden Fantazya sakinlerine ait kemik artıkları.
Ama Atreju'nun olduğu yerde durup kalmasına neden olan, bu değildi. Onu durduran, sfenkslerin
gorunusuydu.
Atreju buyuk arayısında bazı seyler oğrenmis, mukemmeli ve dehseti gormustu; ama su saate kadar henuz
bilmediği, her ikisinin de bir arada olduğu, guzelliğin korkunc olabildiğiydi.
Ay ısığı heybetli yaratıkların ikisini de ısığa boğmustu. Atreju onlara doğru ağır ağır yaklasırken sonsuza
doğru buyuyor gibi gorunuyorlardı. Sanki basları aya kadar yukselmis gibi geliyordu Atre-ju'ya; birbirlerine
bakıslarındaki ifade de onlara yaklastığı her adımda değisiyor gibiydi. Dimdik duran govdelerinden, her
seyden once de insana benzer yuzlerinden, bilinmeyen, muthis bir gucun dalgaları yayılıyordu - sanki onlar
mermer tası gibi sadece orada durmuyor gibiydiler, aksine her an zihinden silinip gidiyor ve aynı anda
kendiliğinden yeniden yaratılıyorlardı, iste tam bu yuzden de, butun kayalardan cok daha gercektiler sanki.
Atreju korkuyordu.
Ama bu, kendisini tehdit eden tehlikeden duyduğu korku değildi, kendisinin dısına cıkan bir korkuydu bu.
Sfenkslerin bakısı ona rastlayacak olursa sonsuza dek kıskıvrak bağlı ve taslasmıs kalacağını neredeyse hic
dusunmuyordu. Hayır; kavranamayandan, butun olculerin ustundeki mukemmelden, karsı konulamazın
gercekliğinden duyulan korkuydu bu ve bu korku, gitgide ağırlastırıyordu adımlarını;
0 kadar ki, Atreju kendini soğuk ve gri kursundanmıs gibi hissediyordu.
Gene de yurumeyi surduruyordu. Yukarıya bakmıyordu artık. Basını eğik tutuyor ve kaya kapısına doğru ağır
ağır, adım adım yuruyordu. Onu yere doğru bastırmak isteyen korkunun ağırlığıysa gitgide artıyordu. Ama o,
yine de surduruyordu yurumeyi. Sfenksler gozlerini kapadılar mı, kapamadılar mı, bilmiyordu. Yitirecek
zamanı yoktu. Đster girmeyi basarsın, isterse bu onun buyuk arayısının sonu olsun, isi oluruna bırakmak
zorundaydı.
Ve tam, iradesinin tum gucunun artık onu ileriye doğru tek bir adım daha goturmeye bile yetmez olduğunu
sandığı anda, bu adımın kaya kemerinin icinde yankılanısını duydu. Aynı anda da icindeki butun korku
bosaldı, oyle ki, simdiden sonra ne olursa olsun bir daha hic korku duymayacağını hissediyordu.
Basını kaldırdı ve Buyuk Bilmece Kapısı'nın arkada kaldığını gordu. Sfenksler onu gecirmislerdi.
Karsısında, yalnızca yirmi adım kadar ilerde, onceden yalnız bos ve sonsuz duzluğun gorulduğu yerde Sihirli
Ayna Kapısı duruyordu simdi. Đkinci bir ay gibi buyuk ve yuvarlaktı (cunku aslı gokyuzunde hala salınıyordu)
ve saf gumus gibi parlıyordu. Bu madeni yuzeyden gecilebileceğine inanmak guctu, ama Atreju bir an bile
duraksamadı. Bu aynada karsısına, Engywuck'un anlattığı gibi herhangi bir korkutucu goruntunun cıkacağını
hesaplıyor, ama bu, her tur korkuyu geride bırakmıs olduğundan, ona hic onemsenmeye değer
gorunmuyordu.
Oysa bir korku resmi yerine, hic mi hic hazırlıklı olmadığı, hem de kavrayamadığı bir sey gordu. Ayaklarını
altına alarak bir minderin ustune oturmus kitap okuyan, solgun yuzlu, hemen hemen kendi
yasında tombul bir oğlandı gorduğu. Cocuk gri, eskimis battaniyeye sarınmıstı. Gozleri kocamandı ve cok
kederli gorunuyordu. Arkasında, alacakaranlıkta kalmıs hareketsiz birkac hayvan secebildi Atreju; bir kartal,
bir baykus, bir de tilki; daha ilerde de beyaz bir iskelet gibi duran bir sey parlamaktaydı. Ne olduğu iyi
secilemiyordıı.
Az once okuduğu seyi kavrayınca, Rastian yerinden sıcradı. Kendisiydi bu! Betimleme butun ayrıntılara
uyuyordu. Kitap ellerinde titremeye basladı. Artık bu is yadsınamaz bicimde ileri gidiyordu! Ama basılmıs bir
kitapla, yalnızca su anla ve yalnızca onunla ilgili bir sevin bulunması olacak sey değildi ki. Baska herkes
kitabın burasında aynı seyi okuyacaktı. Cılgınca bir rastlantıdan baska bir sey olamazdı bu. Kuskusuz son
derece ilginc bir rastlantı olmasına karsın.
"Bastian," dedi yuksek sesle kendi kendine, "sen gercekten hayalcinin birisin. Rica ederim lopla kendini!"
Bunu olabildiğince sert bir tonda soylemeye calısmıstı, ama sesi titriyordu biraz, cunku bunun salt bir
rastlantı olduğundan o kadar emin değildi.
"Dusunsene," diye gecirdi icinden. "Fantazya'da seninle ilgili bir seyleri gercekten bilselerdi; masalsı bir sey
olurdu bu."
Ama bunu yuksek sesle soylemeyi goze alamadı.
Aynadaki goruntunun icine girerken Atreju'nun dudaklarında hafif, saskınca bir gulumseme vardı yalnızca.
Baskalarına altından kalkılamayacak zorlukta gorunmus seyin, kendisi icin bu kadar yolunda gitmesine
sasırıyordu biraz. Yine de aynadan gecerken, tuhaf, gıcıklayın bir urperti duydu. Kendisine gercekte ne
olduğunu anlamadı.
Cunku Sihirli Ayna Kapısı'nın ote yanında durduğunda, kendisine
iliskin, bundan onceki hayatına iliskin, amaclan ve isteklerine iliskin butun bildiklerini unutmustu. Onu buraya
getirmis olan buyuk arayısla ilgili hicbir sey bilmiyordu artık; artık kendi adını bile bilmiyordu. Yeni doğmus
bir cocuk gibiydi.
Onunde, yalnızca bir iki adım otede Anahtarsız Kapı'yı gordu; ama Atreju ne bu adı ne de Guney Kehanet'e
gitmek icin bunu gecmeyi tasarlamıs olduğunu hatırlıyordu. Orada ne aradığını ya da arayacağını, neden
burada olduğunu hic bilmiyordu. Kendini hafif ve cok keyifli hissediyor, nedensiz yere, yalnızca nesesinden,
gulup duruyordu.
Karsısında gorduğu kapı, alısılmıs bir kapı gibi kucuk ve alcaktı ve ıssız duzlukte, cevresinde duvarlar
olmaksızın lumuyle kendi kendine duruyordu. Ve bu kapının kanadı kapalıydı.
Atreju onu bir sure inceledi. Bakır renginde, hafif hafif ısıldayan bir malzemeden olustuğu goruluyordu. Guzel
bir malzemeydi bu, ama yine de Atreju bir zaman sonra ilgisini yitirdi. Kapının cevresinden dolanıp arka
tarafından baktı, ama gorunusu on taraftakinden farksızdı. Hem de ne bir kol, ne bir topuz, ne de bir anahtar
deliği vardı ustunde. Belli ki kapı acılmak icin değildi; hem hicbir yere acılmadığına, yalnızca orada oylece
durduğuna gore ne diye acılsındı ki. Cunku kapının arkasında, genis, engebesiz ve tam anlamıyla bos bir
duzluk vardı yalnızca.
Atreju cekip gitmek niyetindeydi. Geri dondu, yuvarlak Sihirli Ayna Kapısı'na yurudu, bir zaman da ne anlama
geldiğini kavramadan bunun arka yuzune baktı. Yoluna devam etmeye karar verdi,
"Yon, hayır gitme!" dedi Baslian yuksek sesle. "Gen don Atreju. Anahtarsız Kapı'dan gecmek zorundasın!"
ama sonra yine Anahtarsız Kapı'ya doğru dondu. Bakırsı ısıltıya bir daha bakmak istiyordu. Boylece yine
kapının onunde durdu, sağa doğru, sola doğru eğildi ve sevindi. Elini ilginc malzemenin uzerinde hafifce
gezdirdi. Sıcak, hatta canlı gibi hissetti onu. Ve kapı bir parca aralandı.
Atreju kafasını aralıktan uzattı ve o zaman, daha once kapının cevresinden dolastığında obur tarafta
gormediği bir sey gordu. Basını geri cekip yeniden kapının yanından baktı: Bombos duzluk vardı yalnızca.
Sonra yeniden aralıktan baktı ve sayılamaz coklukta kocaman sutunların olusturduğu uzun bir koridor gordu.
Geride basamaklar, baska sutunlar ve sahanlıklar, yeniden merdivenler ve koskoca bir sutun ormanı vardı.
Ama bu sutunlardan hicbiri bir catıyı tasımıyordu. Cunku yukarda gece goğu gorunmekteydi.
Atreju kapıdan gecip saskınlık dolu bakıslarla cevresine baktı. Kapı arkasından kilitlendi.
Saat kulesi dordu vurdu.
Catı penceresinden giren donuk gun ısığı gitgide azalmıstı. Kısacası, okumayı surdurmek icin cok karanlıktı.
Son sayfayı zorlanarak ancak sokebilmisti Bastian. Kitabı yanına bıraktı.
Simdi ne yapacaktı?
Bu catı arasında elektrik ısığı bulunurdu herhalde. Yan karanlıkta kapıya doğru gidip duvarı eliyle yokladı. Bir
elektrik duğmesi bulamadı. Oteki tarafta da yoktu.
Bastian pantalon cebinden bir kutu kibrit cıkardı (kibrit cakmayı sevdiği icin her zaman bir miktar
bulundururdu yanında), ama kibritler ıslaktı, ancak dorduncude yakabildi. Kucuk alevin gucsuz ısığında bir
elektrik duğmesi aradı, ama duğme falan yoklu orada.
Bunu hesaba katmamıstı. Burada butun aksam ve butun gece kapkaranlıkta oturduğunu gozunun onune
getirince korkudan buz kesti. Gerci kucuk bir cocuk değildi artık, evde ya da bildiği baska bir yerde
karanlıktan korkmazdı hic; ama burada, tuhaf esyalarla dolu bu koskocaman catı arasında durum biraz
değisikti.
Kibrit parmağını yaktı, onu yere attı.
Bir sure durup cevreyi dinledi yalnızca. Yağmur azalmıstı, buyuk madeni catıda cok hafif sesler cıkarıyordu
arlık.
Sonra aklına, dokuntulerin arasında kesfettiği paslı samdan geldi, samdanın bulunduğu yere doğru yurudu,
onu bulup minder doseğinin yanma kadar surukledi.
Kalın mumların fitillerini yaktı -yedisini birden- yakar yakmaz da altın ısık yayıldı. Alevler hafifce cıtırdıyor, ara
sıra da hava akımında sağa sola titresiyorlardı.
Bastian bir soluk aldı ve yine kitabına uzandı.
orkemle parlayan ay ısığında siyah golgelerin olustuğu sutun ormanına, mutlulukla gulumseyerek girdi
Atreju. Cevresini derin bir sessizlik sarmıstı, cıplak ayaklarının tıpırtısını bile duymuyordu. Buraya neden
geldiğini, burada ne aradığını bilmediği gibi, kim olduğunu, adının ne olduğunu da bilmiyordu artık. Saskınlık
icindeydi, ama hic tasasız.
Yerin her tarafı, bilmecemsi karmasıklıkta suslemeler ya da gizemli sahnelerle resimler canlandıran cinilerle
kaplıydı. Atreju bunun uzerinde ilerledi, genis merdivenlerden cıktı, buyuk sahanlıklara geldi, yeniden
merdivenlerden indi ve iki yanında tas sutunlar dizili uzun bir yola girdi. Sutunları bir bir inceliyor, her birinin
baska bir bicimde suslenmis ve baska isaretlerle donatılmıs olmasından da mutluluk duyuyordu. Boylece
Anahtarsız Kapı'dan gitgide uzaklastı.
Kim bilir ne kadar zaman hep boyle yurudukten sonra, en sonunda, gidip gelen bir ses cınlaması algıladı
uzaklardan. Durup kulak kabarttı. Ses gitgide yaklasıyordu; cok guzel, can sesi berraklığında ve bir
cocuğunki gibi yuksek, sarkı soyleyen bir sesti bu, ama son derece kederli cıkıyordu; evet, hatta bazen
hıckırır gibiydi. Bu ağıt, sutunların arasında bir ruzgar esintisi gibi aktı, sonra yine bir yerde durup kaldı,
yukselip alcalarak dalgalandı, yine yakınlasıp uzaklastı ve ses genis bir cemberde donuyor gibi geldi
Atreju'ya. Yerinden kıpırdamıyor, bekliyordu.
Sonra sonra sesin Atreju'ya gore cizdiği cember daraldı, simdi Sarkının sozlerini anlayabiliyordu:
"Ah, her sey bir kez olur yalnızca,
ama her sey bir kez olmak zorundadır yine de.
Dağda ve vadide, tarlada, kırda,
eriyip gideceğim, dağılıp gideceğim ben de ..."
Atreju sutunların arasında huzursuzca bir o yana bir bu yana ucan sese doğru donuyor, ama kimseyi
gormuyordu. "Kimsin sen?" diye bağırdı. Sesi bir yankı gibi geri geldi: "Kimsin sen?" Atreju dusundu.
"Kimim ben?" diye mırıldandı. "Bunu soyleyemem. Bir zamanlar biliyormusum gibime geliyor. Ama bu onemli
mı sanki?" Sarkı soyleyen ses yanıtladı:
"Bana bir sey sormak isteyince
siirli konus benimle; kafiyeli,
cunku dizelerle soylenmezse
anlamam - anlamam soyleneni ..."
Atreju dizeler, kafiyeler dizmekte pek deneyimli değildi, ses yalnızca kafiyeli sozleri anlıyorsa konusmayı
surdurmek epeyce guc olacak gibi gorunuyordu. Konusmadan once, kafasını bir sure zorlaması gerekti:
"Eğer sormamda sakınca gormezsen,
bilmek isterdim, kimsin sen?" Ses anında yanıt verdi:
"Đste, simdi alıyorum sesini!
Boyle iyi anlıyorum seni!" Sonra bir baska yonden sarkısını surdurdu:
"Tesekkurler dost, iyi cunku niyetin,
Konuğumsun, hos geldin.
Ben Uyulala. Sessizliğin Sesi
Derin giz sarayındaki ..." Atreju sesin bazen yuksek, bazen alcak cıktığını, ama hicbir zaman
1
tam susmadığını fark etti. Sarkı soylemese ya da onunla konusmasa bile, hic durmadan suren bir ezgi asılıydı
cevresinde.
Ses ondan ağır ağır uzaklasmıstı ki, arkasından kosup sordu:
"Soyle Uyulala, hala duyuyor musun beni?
Seni goremiyorum, oysa cok isterdim gormeyi." Ses kulağının dibinde soludu:
"Hic olmus değil ki
birinin gorduğu beni.
Goremezsin sen de.
Ama ben buradayım gene de."
"Gorunmez misin yani?" diye sordu Atreju. Ama yanıt gelmeyince siir biciminde sorması gerektiğini hatırlayıp
soye dedi:
"Sen gorunmez biri misin?
Yoksa cısimsiz misin?"
Gulme ya da hıckırık olabilecek hafif bir cınlama duyuldu, sonra ses sarkısını soyledi:
"Hem evet hem hayır; yani,
ikisi de değil dusunduklerinden.
Senin gorunduğun gibi
ısıkta gorunemem ben.
Cunku benim bedenim
yalnız ses ve uyumdur,
duyulabilir ancak; benim butun benliğim
bu sesten olusmustur ..."
Atreju saskındı, sutun ormanında sesin arkasından bir o yana bir pu yana gidip duruyordu. Bir sure sonra
yeni bir soru hazırlamıstı:
"Doğru mu anladım seni,
bedenin yalnız bu ses mi?
Ya sarkı soylemeyi bırakırsan?
Artık olmaz mısın o zaman?" Yanıtı yine cok yakından duydu:
"Bedenleri yok olan
butun varlıklara olan
bana da olur o zaman,
eğer son bulmussa sarkı.
Đste, boyle akısı:
Cınladıkca yasarım ben.
Ama cok surmez gayrı ..."
Bunun uzerine yine o hıckırık duyuldu. Uyulala'nın neden ağladığını anlamayan Atreju sormakta hızlı
davrandı:
"Cabuk soyle, neden boyle kederlisin!
Oysa daha gencsin, cocuk gibi cıkıyor sesin." Ve ses yine bir yankı gibi cınladı:
"Ruzgar alır goturur beni birazdan,
yalnızca bir yakınıs sarkısı olmam ondan.
Dinle bak, zaman akıp gidiyor,
sor onun icin! Sor!
Sana ne soylememi istiyorsan!"
Ses, sutunların arasında bir yerlerde sonmustu, onu artık d uyamayan Atreju kulak kesilerek basını dort bir
yana cevirdi. Kısa sure ortalık sessiz kaldı, sonra sarkı uzaklardan hızla yine yakına geldi ve neredeyse
sabırsızca cınladı:
"Uyulala yanıttır. Sormak zorundasın ona!
Eğer sen sormazsan, hicbir sey soyleyemez sana!"
Atreju ona doğru bağırdı:
"Yardım et Uyulala, kavramak istiyorum:
Neden birazdan dağılmak zorundasın, anlamıyorum!" Ve ses sarkısını soyledi:
"Sararıp soldu, oluyor Cocuk tmparatorice,
Fantazya evreni de onunla birlikte.
Hiclik benim bulunduğum yere dek sokulacak,
birazdan aynı sey, bana da olacak.
Yitip gideceğiz hepimiz hicliğin icinde,
sanki hic olmadık biz, ne bir gunde ne bir yerde.
Yeni bir ad gerek ona,
bununla sifa bulur yalnızca ..." Atreju karsılık verdi:
"Kim kurtarabilir onun hayatını, soyle Uyulala!
Kim yeni bir ad verebilir ona?" Ses surdurdu:
"Dinle, kulak ver diyeceğime,
simdi anlamasan bile,
buralardan gitmeden - gom belleğinin derinlerine.
Gom ki cıkarasın sonra,
gereken zamanda
hic değistirmeden
belleğinin engin derinliklerinden
gun ısığına.
Her sey buna bağlı,
basarıp basaramayacağına ..."
Bir sure sozsuz, yakınan bir ses duyuldu yalnızca, sonra birden ses, sanki biri kulağına soyluyormus gibi
Atreju'nun tam yanında cınladı:
"Kimin gucu yeter ki yeni bir ad vermeye
Cocuk lmparatorice'ye?
Ne sen, ne ben, ne peri, ne cin,
onu iyilestirmek harcı değil bizlerin.
Bizler onun hayatını kurtaramayız,
ve biz, hicbirimiz, lanetten kacamayız.
Bizler bir kitaptaki sekilleriz yalnızca,
bir oykude dus ve resim yahut da;
ne icin uydurulmussak onu yaparız yalnız,
biz boyle, olduğumuz gibi olmak zorundayız.
Yeniyi yaratmaksa - harcı değil bizlerin,
ister bilge, ister kral, ister cocuk - kimsenin.
Oysa bir evren var ki Fantazya'nın ardında,
Dıs Dunya da derler onun adına,
iste orda oturanlar - onlar cok sey gormustur,
onlar icin her sey baska turludur.
Ademoğullan; boyle denir onlara,
Havvakızları ya da,
ya da insanlık; olumlu dunyanın kisileri,
gercek sozcuğun kan kardesleri.
Ad vermek de onlara vergidir iste,
bu yeti ta bastan vardır hepsinde.
Cocuk tmparatorice'ye hayat getirdi onlar,
' u> 135
butun cağlar boyunca, butun zamanlar,
ona yeni, parlak adlar bağısladılar.
Ama cok zaman oncesıydi
insanların Fantazya'ya geldiği.
Artık bilmiyorlar yolu,
unuttular bizim gercek olduğumuzu;
ve artık buna,
inanmıyorlar da.
Ah, tek bir insanoğlu gelse
her sey değisirdi yine!
Ah, yalnızca biri, hazır olsa inanmaya
ve cağrıyı bir duysa!
Onlara yakın ustelik, oysa bize cok uzak,
bir hayaldir bizim icin onlara ulasmak;
cunku Fantazya'nın ardı onların dunyasıdır,
bizim oraya gitmemizse, olanaksızdır -
Ama sen dinliyor musun, kucuk kahramanım benim,
sakın aklından cıkmasın soylediklerim?"
"Evet, evet," dedi Atreju saskın saskın. Duyduklarını beynine kazımak icin tum cabasını gosteriyordu, ama ne
icin olduğunu bilmiyordu ya, bu yuzden de sesin neden soz ettiğini kavrayamıyordu. Yalnızca, cok, cok
onemli olduğunu seziyor, ama her seyi kafiyeli olarak dinleyip soylemek cabası ve sarkı onu yoruyor,
uykusunu getiriyordu. Mırıldandı:
"Hatırlarım! Hepsini hatırlarım!
Ama soylesene, bununla ne yaparım?" Ses yanıtladı:
"Buna kendin karar ver, bilgi artık sende.
iste bunun icin de
ayrılık saati gelip cattı bize ..." Atreju yarı uykulu, sordu:
"Ayrılık mı diyorsun?
Nereye gidiyorsun?"
Bir yandan sarkı soylerken gitgide uzaklasan seste yine o hıckırma vardı simdi:
"Hiclik yaklastı,
ve Kehanet susacak;
bundan boyle bu sarkı
artık hic duyulmayacak.
Ulasıp da buraya,
tas sutun ormanına
sesimi duyanların
sonuncusu sen olacaksın.
Kimse basaramadı ama
belki sen basarırsın;
varmak icin sonuna
aklında tutmalısın!"
Bundan sonra artık iyice uzaklardan bir de su sozleri duydu Atreju:
"Dağda ve vadide, tarlada kırda,
eriyip gideceğim, dağılıp gideceğim ben de.
Ah, her sey bir kez olur yalnızca,
ama her sey bir kez olmak zorundadır yine de ..." Atreju'nun son duyduğu bu oldu.
Bir sutunun dibine oturdu, sırtını sutuna dayadı, gece goğune bakarak duyduklarını anlamaya calıstı. Sessizlik
cevresine yumusak, ağır bir manto gibi yayıldı ve Atreju uykuya daldı.
Uyandığında sabah alacası sarmıstı cevresini. Sırtustu uzanıp gokyuzune baktı. Son yıldızlar soluyordu.
Uyulala'nın sesi hala kulaklarında cınlıyordu. Aynı anda da buraya kadar yasadığı her seyi ve buyuk arayısının
amacını hatırladı.
Boylece yapılacak seyin ne olduğunu en sonunda kavramıstı. Cocuk Imparatorice'ye yeni bir adı, Fantazya
sınırlarının otesindeki dunyadan bir insanoğlu verebilirdi. Bir insanoğlu bulup onu getirmesi gerekiyordu!
Bir hamlede doğruldu.
"Ah," diye dusundu Bastian, "Cocuk Imparatorice'ye yardım etmeyi cok islerdim - ona da, Atreju'ya da. Cok
guzel bir ad dusunurdum. Yalnız, Atreju'ya nasıl giderim, bir bilebilsem! Hemen giderdim. Birden, goz acıp
kapayıncaya kadar orada olurdum! Ama ne yazık ki olmaz bu, yoksa olur mu?"
Sonra alcak sesle sunları soyledi:
"Eğer size gelmek icin bir yol varsa soyleyin bana. Mutlaka gelirim Atreju! Goreceksin."
Atreju cevresine bakınınca, sutun ormanının merdivenleri ve sa-hanlıklarıyla birlikte gozden kaybolmus
olduğunu gordu. Cevresinde, iclerinden gecmeden once tılsımlı uc kapının her birinin arkasında gorduğu o
bombos duzluk uzanıyordu yalnızca. Ama simdi ne Anah-tarsız Kapı ne de Sihirli Ayna Kapısı vardı.
Ayağa kalkıp her yone iyice baktı. Ve o zaman, duzluğun ortasında
kendisinden hic de uzak olmayan bir noktada, tıpkı bir kez Aska Cağrı Ormanı'nda gorduğu gibi bir yerin
olustuğunu fark etti. Hem de cok daha yakındaydı bu kez. Arkasını donup tam ters yonde olanca hızıyla
kosmaya basladı.
Ancak uzun bir kacıstan sonra, uzaklarda, ufukta ufak bir yukselti gordu, icinde Buyuk Bilmece Kapısı'nın
bulunduğu ve paskırmızısı yaprak kayalardan olusan o dağlık bolge olabilirdi burası.
O tarafa doğru kostu, ama ayrıntıları secebilecek kadar yakınına gelmek icin epeyce kosması gerekti. O
zaman da daha cok kuskuya dustu. Doğru, orada yaprak kayalardan olusmusa benzer bir sey vardı gerci,
ama bir kapı goremiyordu. Tas yapraklar da kırmızı değildi artık, gri ve renksizdi bunlar.
Đkinci kez uzun sure oraya doğru kostuktan sonra tanıdı ancak; kayaların arasında kapının alt kısmını andıran
bir parca vardı gercekten, ama ustunde kemer yoktu arlık. Neler olmustu burada?
Yanıtını ta saatler sonra, oraya ulastığında buldu. Dev tas kemer cokmustu - sfenksler de yok olmostu!
Atreju yıkıntıların arasında kendine bir yol aradı, sonra bir kaya piramidinin uzerine tırmanıp iki munzeviyle
uğur ejderhasının bulunmaları gereken yeri kestirmeye calıstı. Sakın bu arada onlar da hiclikten kacmıs
olmasınlardı?
Derken Engywuck'un gozlemevinin tas korkuluğunda minik bir bayrağın dalgalandığını gordu. Đki koluyla
birden isaret etti ve ellerini ağzının iki yanına tutarak bağırdı:
"Hey! Orada mısınız?"
Daha ses kaybolmamıstı ki, iki munzevinin mağarasının bulunduğu gecitte, sedef gibi parlayan beyaz uğur
ejderhası ayağa kalktı: Fuc-hur.
Ejderha havada, ağır, gorkemli ve yılansı hareketler yaparak geli-yordu, bu arada birkac kez de coskuyla
sırtustu yatıp yıldırım hızıyla perendeler attı, tıpkı pır pır cırpınan beyaz bir flama gibi gorunuyordu; sonra da
Atreju'nun durduğu kaya piramidinin onunde indi. On pencelerinin uzerine abandı, simdi oyle kocamandı ki,
yukarı kıvrık boynunun ustundeki kafası Atreju'ya tepeden bakıyordu. Yakut kırmızısı gozyuvarlarını
dondurdu, nesesinden ardına kadar acılmıs ağzından dilini dısarı uzattı ve madeni bir sesle cın cın ottu:
"Atreju, dostum ve efendim! Sonunda donmus olman ne iyi! Umudumuzu neredeyse kesmistik - yani iki
munzevi, ben değil!"
"Seni yeniden gorduğum icin ben de sevincliyim," dedi Atreju. "Ama bu bir gecede neler oldu boyle?"
"Bir gece mi?" diye bağırdı Fuchur. "Topu topu bir tek gece mi oldu sanıyorsun? Cok sasıracaksın. Kalk
ayağa, seni ğotureyim!"
Atreju heybetli hayvanın sırlına atladı. Bir uğur ejderhasının sırtında ilk oturusuydu. Yaban atlarına binmeye
alısık olmasına ve hic korkmamasına karsın, havadaki bu kısa yolculuğunun ilk anında az kalsın gorme ve
isitme duyusunu yitihyordu. Fuchur'un yelelerine sıkı sıkı yapıstı, o kadar ki, oteki cın cın gulerek bağırdı:
"Simdiden sonra buna alısmak zorunda kalacaksın, Atreju!"
Atreju, "Her neyse, sağlığına yeniden kavusmussun gibime geliyor," diye bağırdı karsılığında ve nefesi
tıkandı.
"Hemen hemen," diye yanıtladı ejderha. "Daha tumuyle değil!"
Derken iki munzevinin mağara evinin onune indiler. Engywuck ile Urgl girisin onunde yan yana durmus,
onları bekliyorlardı.
"Neler gecti basından?" diyerek hemen atıldı Engywuck. "Her seyi anlatmalısın bana! Kapıların aslı ne?
Kuramlarım doğru mu? Uyulala kim ya da ne?"
ihtiyar Urgl, "Hicbiri yok simdi!" diyerek Engywuck'un lafını ağzına tıkadı. "Once bir seyler yiyip icsin bakalım.
O yemekleri bosuna pisirmedim herhalde. Senin yararsız merakına cok zaman kalır daha!"
Atreju ejderhanın sırtından inip cuce cifti selamladı. Sonra ucu birden, yine cesit cesit enfes yiyecekler ve
kucuk bir guğum dumanı tuten sifalı ot cayıyla donatılmıs minik masacığın basına coktuler.
Saat kulesi besi vurdu. Bastian, olur da gece acıkırsa diye evdeki gece masasının gozune sakladığı iki kalıp
fındıklı cikolatayı kederle dusundu. Oraya bir daha donmeyeceğini bilmis olsaydı, yedek olarak yanına alırdı
onları. Ama olan olmustu bir kere. iyisi mi bunu dusunmemeliydi artık!
Fuchur kucuk kaya vadisine oyle bir bicimde uzandı ki, heybetli bası Atreju'nun yanında duruyor ve boylece
her seyi dinleyebiliyordu.
"Dusunebiliyor musunuz!" diye bağırdı. "Dostum ve efendim, yalnızca bir gece oldu sanıyor!"
"Oyle değil mi yani?" diye sordu Atreju.
"Yedi gun, yedi gece oldu!" dedi Fuchur. "Suraya baksana, butun yaralarım iyilesti neredeyse!"
Atreju kendi yarasının da iyilesmis olduğunu ancak o zaman fark etti. Sifalı ot sargısı dusmustu. Sasırdı. "Bu
nasıl olabilir? Tılsımlı uc kapıdan gectim, Uyulala'yla konustum, sonra da uyuyakaldım. Ama imkanı yok o
kadar cok uyumus olamam."
"Zaman ve mekan," dedi Engywuck. "Orada zaman ve mekan bu-radakinden biraz farklı olmalı. Gene de hic
kimse Kehanet'te senin kadar cok kalmadı. Neler oldu? Konus artık!"
"Oncelikle burada neler olduğunu bilmek istiyorum," karsılığını verdi Atreju.
"Kendin goruyorsun ya," dedi Engywuck, "butun renkler kayboldu, her sey gitgide gerceklikten cıkıyor.
Buyuk Bilmece Kapısı yerinde değil artık. Hiclik burada da baslamısa benzer."
"Ya sfenksler?" diye sordu Atreju. "Onlar nereye gitti? Ucup gittiler mi? Onları gordunuz mu?"
"Biz hicbir sey gormedik," diye homurdandı Engywuck. "Bu konuda sen bir seyler soylersin diye ummustuk.
Kaya kemen birdenbire coktu. Ama hicbirimiz ne bir sey gorduk ne de isittik. Hatta ben oraya gidip yıkıntıları
da arastırdım. Ortaya ne cıktı, biliyor musun? Kırık yerleri cok eski, ustlerini de gri yosunlar burumus; sanki
yuzyıllardır simdiki gibi yatıp durmuslar orada, sanki Buyuk Bilmece Kapısı orada hic olmamıs."
"Ama oradaydı elbette," dedi Atreju yavasca, "icinden gectim cunku; hem Sihirli Ayna Kapısı'ndan da gectim,
en sonunda da Anahtar-sız Kapı'dan ..."
Bundan sonra Atreju basından gecenleri bir bir anlattı. Hic gucluk cekmeden her ayrıntıyı hatırlıyordu.
Baslarda atesli sorularla araya girip surekli daha genis betimlemeler isteyen Engywuck, Atreju'nun anlatması
surdukce yavas yavas durgunlastı. En sonunda da, Atreju Uyulala'nın kendisine acıkladıklarını neredeyse
sozcuğu sozcuğune yinelerken, busbutun sustu. Minicik, kurumus yuzu, derin bir kahır ifadesine
burunmustu.
"Artık gizi biliyorsun," diyerek Atreju konusmasını bağladı. "Onu mutlaka bilmek istiyordun, değil mi? Uyulala
yalnızca sesten olusan bir varlık. Onun varlığı yalnızca duyulabiliyor. Cınladığı yerde oluyor."
Engywuck bir sure sustu, sonra boğuk bir sesle, "Herhalde oluyordu demek istiyorsun," dedi.
"Evet," diye yanıtladı Atreju, "kendi soylediğine gore, ben onunla konusanların sonuncusu oldum."
Engywuck'un burusuk yanaklarına iki damla gozyası aktı.
"Bosuna!" diye gurledi. "Tum hayatımın calısması, arastırmalarım, yıllar suren gozlemlerim - hepsi bosuna!
Bilimsel yapılandırmam icin son tas en sonunda getiriliyor, en sonunda kapanabilecek-ken, en sonunda son
bolum de yazılabilecekken - tersliğe bak ki simdi de hicbir ise yaramaz oluyor. Tumuyle gereksiz, artık
kimseye bir yararı olmaz, artık en ufacık bir değeri yok, artık tek kisiyi bile ilgilendirmez! Cunku ilgili olduğu
konu artık yok! Bitti gitti, gecmis olsun!"
Kulağa oksuruk nobeti gibi gelen bir hıckırık Engywuck'u sarsıyordu. Đhtiyar Urgl ona acıyarak bakıyor, cıplak
kafacığım oksayarak mırıldanıyordu:
"Zavallı ihtiyar, zavallı Engywuck! Zavallı ihtiyar Engywuck! Bu kadar karamsarlığa kapılma. Baskasını
buluverirsin!"
Engywuck, "Kadın! Kadın!" diyerek kıvılcımlanan gozlerle ates puskurdu. "Karsında gorduğun zavallı ihtiyar
Engywuck değil, trajik bir kisi!"
Ve mağaranın icine kostuğu, kucuk bir kapıcığın carpıldığı duyuldu. Urgl icini cekerek basını salladı ve
mırıldandı: "Oyle demek istemiyor, iyi bir ihtiyardır, ama tam bir kacık ne yazık ki!"
Yemek bitince Urgl ayağa kalkıp soyle dedi: "Simdi uc bes esyamızı toplayacağım. Yanımıza alabileceklerimiz
cok değil ama, su bu derken birikir yine. Evet, simdi yapılmalı bu."
Atreju, "Buradan gitmek niyetinde misiniz yoksa?" diye sordu.
Urgl uzgun uzgun basını salladı. 'Artık geriye baska sey kalmıyor. Hicliğin el attığı yerde hicbir sey yetismez
ki. Hem benim ihtiyara gore de burada kalmak icin bir neden yok artık. Nasıl surup gidecek, gorelim bakalım.
Bir sekilde gidecektir nasıl olsa. Ya siz? Siz ne yapmak niyetindesiniz?"
"Uyulala'nın soylediklerini yapmak zorundayım," diye yanıtladı Atreju. "Bir insanoğlu bulup onu Cocuk
Đmparatorice'ye goturmeye calısmalıyım ki, yeni bir adı olsun."
"Nerede arayacaksın onu," diye sordu Urgl, "bu insanoğlunu?"
"Ben de bilmiyorum," dedi Atreju. "Fantazya sınırlarının otesinde iste."
"Basaracağız!" diyerek Fuchur'un can sesi kendini duyurdu. "Seni ben tasıyacağım. Goreceksin, sansımız acık
olacak!"
"Haydi," diye homurdandı Urgl, "oyleyse yolunuza koyulun bakalım!"
\
"Belki sizi de biraz goturebiliriz," diye onerdi Atreju.
Urgl, "Bir bu eksikti iste!" dedi. "Asla havalarda gondol gezintisi yapmadım ben, yapmam da. Kendini bilen
cuceler sağlam toprakta kalır. Ayrıca siz bizimle oyalanıp gecikmemelisiniz, simdi yapacak onemli isleriniz var
sizin; ikinizin - hepimiz icin!"
"Ama size gonul borcumu odemek isterdim," dedi Atreju.
Urgl homurdandı: "Bunu en iyi, artık gereksiz yere zırvalayarak zaman yitirmeyip hemen havalanmakla
yaparsın!"
"Hakkı var," diye gorusunu belirtti Fuchur, "Gel Atreju!"
Atreju uğur ejderhasının sırtına atladı. Bir kez daha kucuk ihtiyar gl'a doğru donup bağırdı: "Yine gorusmek
uzere!"
Ama o, mağarada esya toplamaya baslamıstı bile.
Birkac saat sonra Engywuck ile birlikte dısarı cıktıklarında her biri tepeleme yuklu bir kufe tasımaktaydı
sırtında, bu arada ikisi de hararetli bicimde birbirine satasmaktaydı. Boylece, bir daha donup geriye
bakmadan minicik eğri bacaklarıyla badi badi uzaklastılar.
Ote yandan Engywuck sonraları cok daha unlendi, hatta familyasının en unlu cucesi oldu, ne var ki bilimsel
arastırmaları nedeniyle değil. Ama bu baska bir oykudur, baska bir zaman anlatılmalı.
Aynı saatlerde, iki munzevinin yola koyulduğu sıralarda, Fuc-hur'un sırtındaki Atreju, cok, cok uzaklarda,
Fantazya goklerinde hızla ucmaktaydı.
Bastian elinde olmadan yukarıya, catı penceresine baktı ve hayal etti: Birden ta yukarılardan, artık hemen
hemen iyice kararmıs olan gokyuzunden, uğur ejderhasının pır pır ucusan beyaz bir flama gibi yaklastığını
gorse -ikisi onu alıp goturmeye gelseler- nasıl olurdu?
"Ah," diye icin cekti, "iyi olurdu!"
Onlara yardım edebilirdi - onlar da ona. Bu herkes icin kurtulus olurdu.
VIII.
avalarda, ta yukseklerde ucuyordu Atreju. Kırmızı pelerini arkasında gorkemli kabarıslarla dalgalanıyor, deri
bağlarla bağlanmıs mavi-si-yah sacları ruzgarda pır pır ucusuyordu. Fuchur, beyaz uğur ejderhası,
gokyuzunun sis \fe bulut kumeleri arasında, ağır ve duzenli dalga hareketleriyle kayıyordu.
Asağı yukarı, asağı yukarı, asağı yukarı ...
Ne zamandır yoldaydılar boyle? Gunler, geceler, yine gunler - ne kadar zaman olduğunu artık bilmiyordu
Atreju. Ejderha uyurken de ucabiliyor, gidiyor, gidiyordu; Atreju da zaman zaman ejderhanın beyaz
yelelerine sıkı sıkı yapısıp uyukluyordu. Ama hafif, huzursuz bir uyku oluyordu bu. Bu yuzden yavas yavas
uyanıklık hali de, her seyin bulanıklastığı bir duse donustu.
Ta asağılarda dağlar golge gibi gecip gidiyordu, dağlar, yaylalar, denizler, adalar, nehirler... Atreju bunlara
dikkat etmez olmustu. Guney Kehanet'ten yola cıktıklarında ilk zamanlar yaptığı gibi hayvanını da
durtmuyordu arlık. Baslarda sabırsızdı henuz, cunku bir uğur ejderhasının sırtında Fantazya sınırlarına, ti
sınırların otesinde de insa-noğullarının oturduğu dıs dunyaya ulasmanın pek zor olmayacağına inanmıstı.
Fantazya'nın ne denli buyuk olduğunu bilememisti.
Simdiyse, kendisini alt etmek isteyen tas gibi yorgunlukla pence-lesiyordu. Baska zaman bir kartalınki gibi
keskin olan kara gozleri uzakları secemez olmustu. Arada sırada tum iradesini topluyor, eyerde doğrulup
oturuyor ve cevresine dikkatle bakıyordu, ama cok gec-. rneden yine yığılıp kalıyor, ancak onune, sedef rengi
pullan pembe |eyaz ısıldayan, uzun, kıyıl kıvıl ejderha govdesine dikebiliyordu |ozlerini. Fuchur da bitkindi.
Onun olcusuz gorunen gucu bile yavas wavas tukeniyordu.
Bu uzun ucus sırasında altlarındaki topraklarda hicliğin yayılıp da kisinin kor olduğu duygusuna kapılmadan
bakamadığı o yerlerden bircok kez gormuslerdi. Boylesine yuksekten bakınca bu yerlerin coğu bir derece
kucuk gorunuyordu, ama butun arazi kadar olup ufuk boyunca uzananları da vardı. Uğur ejderhasıyla
binicisini korku sarmıstı, dehset verici seye bakmamak icin de oralardan kacmıs, ucuslarını baska yonde
surdurmuslerdi. Ama dehset verici bir seyin, durmadan yinelenince urkuncluğunu yitirmesi tuhaf bir olaydır.
Hiclik yerleri azalmayıp tersine gitgide arttığından, Fuchur'la Atreju da sonra sonra alısmıslardı buna - ya da
daha doğrusu, bir cesit kayıtsızlık gelmisti onlara. Hicliğe dikkat bile etmez olmuslardı.
Uzunca bir zamandır birbirleriyle konusmamıslardı ki, birden Fuchur madeni sesiyle kendini duyurdu:
"Atreju, kucuk sahibim, uyuyor musun?"
"Hayır," dedi Atreju, gercekte korkulu bir duse saplanmıstı oysa. "Ne var Fuchur?"
"Kendi kendime dusunuyorum da, acaba geri donmek daha akıllıca olmaz mı?"
"Geri donmek mi? Nereye?"
"Fildisi Kule'ye. Cocuk Đmparaıorice'ye."
"Ona eli bos mu gidelim demek istiyorsun?"
"Bak, ben boyle adlandırmıyorum bunu Atreju. Senin gorevin nasıl soylenmisti?"
"Cocuk lmparatorice'nin tutulduğu hastalığın nedenini ve iyilestirecek careyi arastıracaktım."
"Ama," diye karsılık verdi Fuchur, "bu careyi getirmek senin gorevin değildi."
"Ne demek istiyorsun?"
"Belki de biz bir insanoğlu aramak icin Fantazya sınırlarının dısına cıkmaya kalkısmakla buyuk bir hata
yapıyoruz."
"Nereye varmak istediğini anlamıyorum Fuchur. Sunu daha iyi acıkla."
"Cocuk Đmparatorice olumcul hasta," dedi ejderha, "cunku yeni bir ada ihtiyacı var. Bunu Kadim Morla acığa
cıkardı. Ama bu adı vermeyi, ancak dıs dunyadan insanoğulları yapabilir. Bunu da Uyulala acıkladı sana.
Boylelikle sen, gorevini yerine getirmis oldun ve bana oyle geliyor ki butun bunları hemen Cocuk
Imparatorice'ye bildirmeliydin."
"Ama," diye bağırdı Atreju, "tum bunları ona yalnızca haber olarak iletir de, onu kurtarabilecek bir
insanoğlunu goturmezsem, ona ne yararı olur bunun?"
"Onu bilemezsin," diye yanıtladı Fuchur. "O senden de, benden de cok daha fazlasını yapabilir. Belki de bir
insanoğlunu yanına cağırmak onun icin kolaydır. Belki sence de, bence de, butun Fantazya varlıklarınca da
bilinmeyen, kendi yollan, yontemleri vardır onun. Ama bunun icin oncelikle senin bildiklerini bilmesi gerekir.
Bir an boyle olduğunu varsay. O zaman bizim kendi basımıza bir insanoğlu bulup goturmeye kalkısmamız
yalnız anlamsız olmakla da kalmaz, biz hala aranıp dururken, bu arada onun olup gitmesi bile olası. Onu
ancak zamanında geri donmus olursak kurtarabiliriz."
Atreju susuyordu. Ejderhanın soyledikleri hic kuskusuz doğruydu. Boyle olabilirdi. Busbutun baska turlu de
olabilirdi. Simdi mesajıyla birlikle donse, Cocuk Đmparatorice soyle de diyebilirdi pekala: Butun bunların bana
ne yararı var? Bana kurtarıcıyı getirecektin ki iyileseyim. Ama seni bir kez daha yollamak benim icin cok gec
olur
artık.
Atreju ne yapacağını bilemiyordu. Yorgundu, herhangi bir karar vermek icin cok yorgundu.
"Biliyor musun Fuchur," dedi usulca, ama ejderha onu cok iyi duydu, "belki de hakkın var, ama belki de yok.
Bırak da birazcık daha ucalım. Eğer hala sınırda olmazsak o zaman doneriz."
"Birazcıkla neyi kastediyorsun?" diye sordu Fuchur.
"Birkac saat," diye mırıldandı Atreju, "ah, bir saat daha iste!"
"Pekala," diye yanıtladı Fuchur, "oyleyse bir saat daha."
Ama bir saat, bir saati cok astı.
Gokyuzunun kuzeyde bulutlarla karardığına ikisi de dikkat etmemisti. Batıda, gunesin durduğu yerdeyse
gokyuzu kızarmıs, ufkun ustune kıpkırmızı deniz yosunları gibi yol yol uğursuz seritler asılmıstı. Doğuda bir
fırtına, gri kursundan bir ortu gibi ağır ağır yukseliyor, tiftik tiftik kabarmıs bulut salkımları, uzerlerine mavi
murekkep dokulmus gibi duruyordu. Guneyden de, icinde simsekler cakıp duran kukurt sarısı bir duman
yayılmaktaydı.
"Kotu havaya yakalanmısa benzeriz," dedi Fuchur.
Atreju dort bir yana bakındı, "Evet," dedi, "kaygı verici gorunuyor. Ama biz ucmaya devam etmeliyiz gene
de."
"Sığınacak bir yer arasak daha akıllıca olurdu," diye karsılık verdi Fuchur. "Eğer kuskulandığım seyse, isin
sakası yok."
"Neden kuskulanıyorsun?" diye sordu Atreju.
"Bunların, yine kavgalarından birine tutusmak uzere olan dort ruzgar devi olduğundan," diye acıkladı Fuchur.
"Kim otekilerden guclu, kim otekilere hukmedecek diye hemen hemen her zaman kavgaya
15b
dururlar. Onlar icin bir tur oyundur bu, cunku bu arada kendilerine bir sey olmaz. Ama kavgalarının icine
dusenin vay haline. Aralarına turenden geriye pek bir sey kalmaz coğu zaman."
"Daha yuksekten ucamaz mısın?" diye sordu Atreju.
"Onların erisebileceği uzaklığın dısında mı demek istiyorsun? Hayır, o kadar yukseğe cıkamam. Gorebildiğim
kadarıyla altımızda da su var yalnızca, dev bir deniz. Saklanabileceğimiz bir yer goremiyorum."
"O zaman onları beklemekten baska yapacak bir sey kalmıyor," diye karar verdi Atreju. "Zaten ben de onlara
bir sey sormak istiyordum."
"Ne istiyorsun, ne?" diye bağırdı ejderha ve korkudan havada bir sıcrama yaptı.
"Eğer onlar dort ruzgar deviyse...," diye acıkladı Atreju, o zaman Fantazya'nın her yonunu de bilirler.
Sınırların nerede olduğunu onlardan daha iyi kimse soyleyemez bize."
"Kutsal gokyuzu!" diye haykırdı ejderha. "Onlara tatlı tatlı yarenlik edeceğini mi sanıyorsun?"
"Adları ne?" diye sordu Atreju.
"Kuzeylinin adı Lirr, doğudan geleninki Baureo, guneyden olan Schirk, batıdan gelen de Mayestril," diye
yanıtladı Fuchur. "Ama Atreju, sen nesin gercekte? Kucuk bir cocuk mu, yoksa korku bilmez bir demir parcası
mı?"
"Sfenkslerin kapısından gecerken butun korkularım yok oldu," karsılığını verdi Atreju. "Ayrıca Cocuk
tmparatortce'nin isaretini tasıyorum ben. Butun Fantazya yaratıkları ona saygı gosteriyor. Neden bu ruzgar
devleri de oyle yapmasın?"
"Ah, oyle yapacaklardır!" diye bağırdı Fuchur. "Ama onlar aptaldır,
birbirleriyle carpısmaktan alıkoyamazsın onları. Bunun ne demek olduğunu goreceksin!"
Bu arada fırtına bulutları dort bir yanı oyle bir kaplamıstı ki, At-reju kendilerini cepecevre saran ve akıl almaz
boyutlarda bir huniye, bir volkan ağzına benzeyen bir sey gordu, sonra da bu huninin duvarları gitgide
hızlanarak donmeye basladı; oyle ki, kukurt sarısı, kursun grisi, kan kırmızısı ve kuzguni siyah birbirine
karıstı. Aynı bicimde kendisi de beyaz ejderhayla birlikte guclu bir burgactaki kibrit copu gibi girdaba kapıldı.
Ve o zaman fırtına devlerini gordu.
Asıl olarak yalnızca yuzden ibarettiler, cunku el ve ayakları oyle değisken, oyle coktu ki - bir uzun, bir kısa,
biraz sonra yuzlerce, az sonra hic yok, bir an belirgin, az sonra bulanık. Ayrıca cember halinde akıl almaz bir
carpısmanın icinde birbirlerine oylesine girmislerdi ki, asıl sekillerini cıkarmak tumuyle olanaksızdı. Yuzleri de
hic durmadan değismekteydi; bir irilesip sisiyor, sonra yine ya enine ya boyuna olarak uzuyordu, ama
birbirinden ayırt edilebilen yuzler hep kalıyordu yine de. Ağızlarını ayırıyor, birbirlerine haykırıyor, gurluyor,
uluyor, guluyorlardı. Ejderhayla binicisini fark etmis gibi değillerdi hic, cunku onlarla karslastırılınca, ejderha
bir sivrisinek gibi minicik kalıyordu.
Atreju doğruldu. Sağ eliyle goğsundeki altın tılsımı kavrayarak olanca sesiyle bağırdı:
"Cocuk Đmparatorıce adına, susun ve beni dinleyin!" Ve inanılmaz sey, oldu!
Devler, sanki birden dilleri tutulmus gibi susuverdiler. Ağızlan kenetlendi, laltası gibi acılmıs sekiz goz
AURYN'e dikilmisti. Girdap da durdu. Birden ortalığı olum sessizliği kapladı.
"Bana yanıt verin!" diye bağırdı Atreju. "Fantazya'nın sınırları nerede?
-Sen biliyor musun, Lirr?"
"Kuzeyde değil, yanıtını verdi siyah Bulutyuz.
"Ya sen Baureo?"
"Doğuda da değil," diye karsılık verdi kursun grisi Bulutyuz.
"Sen soyle Schirk!"
"Guneyde sınır yok," dedi kukurt sarısı Bulutyuz.
"Mayestril, sen biliyor musun?"
"Batıda yok," karsılığını verdi ates kırmızısı Bulutyuz."
Sonra dordu birden bir ağızdan konustular:
"Sen kimsin peki, hem Cocuk tmparatorice'nin isaretini tasıyor, hem de Fantazya'nın sınırsız olduğunu
bilmiyorsun?"
Atreju sustu. Kendini beyninden vurulmus gibi hissediyordu. Sınır olmayacağını hic dusunmemisti gercekten.
Oyleyse her sey bosuna olmustu.
Ruzgar devlerinin savas oyunlarına yeniden basladığını bile hissetmedi. Simdiden sonra olacaklar onun icin
fark etmiyordu da. Ejderha birden bir hortumla yukarı doğru savrulanca hayvanın yelelerine yapıstı.
Cevrelerinde simsekler alevlenirken, onlar deli gibi donuyorlardı, ardından yatay yonde vınlayarak yağan
sağanak yağmurda neredeyse boğuluyorlardı. Derken cok sıcak esen bir ruzgara tutuldular, neredeyse kor
gibi yanıyorlardı, hemen sonra da doluya yakalandılar, bu dolu taneciklerden değil, kargı kadar uzun ve
onları ta derinlere savuran buz civilerinden olusuyordu. Yine yukarı doğru emildiler, savrulup atıldılar, oraya
buraya fırlatıldılar - ruzgar devleri birbiriyle ustunluk icin savasmaktaydı.
Bir ruzgar Atreju'yu sırtından savururken Ftıchur haykırdı:
"Sıkı tutun!"
Ama cok gec kalmıstı. Atreju dengesini kaybetmis, bosluğa dusuyordu. Dustu, dustu, sonra kendini kaybetti.
Bilinci yeniden yerine geldiğinde yumusak kumun uzerinde yatmaktaydı. Dalga hısırtıları isitip de kafasını
kaldırınca, bir deniz kıyısına suruklenmis olduğunu gordu. Gri, sisli bir gundu, ama ruzgarsızdı. Deniz sakindi,
daha biraz once burada ruzgar devlerinin bir savası olduğunu gosteren hicbir sey yoktu. Yoksa uzak,
bambaska bir yere mi dusmustu? Kumsal duzdu, hicbir yerde kaya ya da tepe gorunmuyordu; sisin icinde,
kocaman pencelere benzeyen birkac eğri ve carpılmıs ağac duruyordu yalnızca.
Atreju oturdu. Birkac adım ilerisinde sığır derisinden kırmızı pelerininin durduğunu gordu. Oraya doğru
surundu, pelerini omuzlarına aldı. Pelerinin artık pek ıslak olmadığını fark ederek saskınlık icinde kaldı.
Demek ki uzun zamandır burada yatıyordu.
Buraya nasıl gelmisti? Hem neden boğulmamıstı?
Belleğinde, kendisini tasıyan kollar ve sarkı soyleyen seslerle ilgili bulanık bir anı canlandı. Zavallı oğlan,
guzel oğlan! Tutun onu! Batmasına izin vermeyin!
Belki bunlar da dalgaların hısırtısıydı yalnızca.
Yoksa deniz kızlarıyla su adamları mıydı? Herhalde Pantakel'i gormus, bu yuzden de onu kurtarmıslardı.
Farkında olmadan elini tılsıma attı - tılsım yoktu! Boynundaki zincir kopmustu. Madalyonu kaybetmisti.
"Fuchur!" diye olanca sesiyle bağırdı. Ayağa fırladı, sağa sola kostu, her yana bağırdı: "Fuchur! Fuchur!
Neredesin?"
Yanıt yoktu. Yalnızca, kumsalı yalayan dalgaların tekduze, ağır hısırtısı.
Kını bilir ruzgar devleri beyaz ejderhayı nereye uflemisti? Belki de Fuchur kucuk sahibini kumlardan cok
uzakta, bambaska yerlerde arıyordu. Belki artık hayatta bile değildi.
Atreju ejderha binicisi değildi artık, Cocuk Imparatorıce'nin ulağı da değildi, kucuk bir cocuktu yalnızca. Ve
yapayalnız.
Saat kulesi allıyı vurdu.
Dısarısı karanlıktı artık. Yağmur dinmisti. Tam bir sessizlik vardı. Bastian gozunu dikmis, mumun alevine
bakıyordu.
Derken korkuyla irkildi, doseme tahtaları gıcırdamıstı cunku.
Sanki birinin suluk alısını duyar gibi oldu. Soluğunu tutup kulak kabarttı. Dev calı arası, mumların aydınlattığı
kucuk bir ısık halkasının dısında karanlığa gomulmustu.
Merdivenden hafif ayak sesleri gelmiyor muydu? Đste, kapı kolu yavas yavas oynamıyor muydu?
Doseme tahtası yeniden gıcırdadı.
Ya bu cau arası hayaletliyse?
"Hadi canım!" dedi hafifce bağırarak. "Hayalet falan yoktur. Herkes boyle soyler."
Ama onlar usıune neden bu kadar cok oyku vardı oyleyse?
Belki de, hayalet olmadığını soyleyenlerin hepsi, bunu itiraf etmekten korkuyordu yalnızca.
Atreju kırmızı pelerinine sıkı sıkı sarındı, usumustu cunku, sonra da karaya doğru yola koyuldu.≪Sisten
gorebildiği kadarıyla gorunum Pek değismiyordu. Duz ve tekduzeydi, yalnız sonra sonra, cıplak ağacların
arasındaki calılıklar, paslı tenekedenmis gibi duran ve neredeyse
o kadar da sert olan fundalar sıklasıyordu. Dikkat etmezse insan rahatlıkla yaralanabilirdi bunlardan.
Bir saat kadar sonra, eğri buğru ve rastgele bicim verilmis tas kı-rıklarıyla doseli bir caddeye vardı. Mutlaka
bir yere cıkacak olan caddeyi izlemeye karar verdi, ama girintili cıkıntılı kaplamada yurumek-tense, caddenin
yanından, kumda yurumeyi daha rahat buldu. Yol, yılan gibi kıvrıla kıvrıla gidiyor, ortada hic neden
gozukmezken -cunku burada da ne tepe ne nehir vardı- sağa sola bukuluyordu. Bu bolgede her sey eğriye
benziyordu.
Henuz boyle cok gitmemisti ki, uzaklardan tuhaf, takır tukur ve gitgide yakınlasan bir gurultu duydu.
Kocaman bir davulun boğuk vurusları gibiydi bu, arada da flut ve cıngırak sesi gibi tiz bir ıslık duyuyordu
Atreju. Yol kenarındaki bir calılığın arkasına saklanıp bekledi.
Tuhaf muzik ağır ağır yaklastı, sonunda da sisin icinden ilk goruntuler ortaya cıktı. Belli ki dans ediyorlardı;
ama neseli, ic acıcı bir dans değildi bu, son derece tuhaf hareketlerle sıcrayıp duruyorlardı daha cok;
yerlerde yuvarlanıyor, dort ayak ustunde surunuyor, ayağa fırlıyor, deli gibi hareketler yapıyorlardı. Ama bu
sırada duyulan tek sey, boğuk ve ağır davul vurusları, tiz ıslıklar ve gırtlaktan cıkan bir suru inlemelerle
solumalardı.
Coğaldıkca coğalıyorlardı, sonu gelmeyecek gibi gorunen bir kon- i voydıı bu. Atreju danscıların yuzlerini
gordu, kul gibi gri ve ter icindeydi bu yuzler, ama hepsinin gozleri vahsi ve atesli bir parıltıyla cakmak
cakmak yanıyordu. Bazıları kamcılarla kendilerini kırbaclıyordu.
Cıldırmıs bunlar, diye dusundu Atreju ve sırtından soğuk bir urperti gecti.
Ote yandan, bu ayin alayının buyuk kısmının gece kabusları, cinler ve hayaletlerden olustuğunu
saptayabiliyordu. Aralarında vampirlerle bir yığın cadı da vardı, kocaman kamburları ve cenelerinde keci
sakallan olan ihtiyarlar da, ama guzel ve kotu gorunuslu gencler de. Besbelli ki Atreju karanlık yaratıklarının
yerlesik olduğu Fantazya ulkelerinden birine dusmustu. AURYN yanında olsaydı burada neler olduğunu
sormak icin hic cekinmeden karsılarına cıkardı. Ama bu durumda, cılgınlar alayı onunden gecip gidinceye, en
sona kalanlar da sisin icinde topallaya hoplaya gozden kayboluncaya kadar saklandığı yerde beklemeyi
yeğledi.
Caddeye cıkmayı ancak bundan sonra goze alabildi ve hayal konvoyunun arkasından baktı. Onları izlese
miydi, izlemese miydi? Karar veremiyordu. Aslında su an bir sey yapmasının gerekip gerekmediğini ya da
yapıp yapamayacağını da bilmiyordu artık.
ilk kez olarak Cocuk Đmparatorice'nin tılsımının eksikliğini ve onsuz ne kadar caresiz kaldığını apacık
hissediyordu. Aslolan tılsımının ona sağladığı guvence değildi -her seye karsın tum zorluk ve yoklukların, tum
korku ve yalnızlıkların ustesinden kendi gucuyle gelmisti-ama isareti tasıdığı surece ne yapacağı konusunda
hicbir zaman kararsız olmamıstı. Đsaret, gizemli bir pusula gibi onun iradesini ve kararlarını doğru yone
yoneltmisti. Ama simdi baskaydı, simdi onu yonlendiren gizli bir guc yoktu artık.
Sırf orada koturum gibi durup kalmamak icin, uzaklardan boğuk davul ritminin hala duyulmakta olduğu
hayalet alayını izlemeyi emretti kendine.
Sisin arasından sessizce ilerlerken -en geridekilerle arasında hep uygun bir uzaklık tutmaya ozen gostererekdurumunu
kendisine tıklamaya calısıyordu.
Neden, ah, neden hemen Cocuk tmparatorice'ye ucmayı onerdiğinde Fuchur'u dinlememisti? Ona Uyulala'nın
mesajını iletir, Parılu'yı geri verirdi. AURYN'siz ve Fuchur'suz Cocuk Imparatorice'ye ulasamazdı artık. Cocuk
Đmparatorice hayatının son anına dek onu bekleyecek, geleceğini umacak, onun kendisine ve Fantazya'ya
kurtulus getireceğini sanacaktı - ama bosu bosuna!
Bu yeterince kotuydu zaten, ama ruzgar devlerinden oğrendiği sey daha da kotuydu: Hicbir sınırın olmaması.
Eğer Fantazya'dan dısarı cıkmak olanaksızsa, o zaman sınırların otesinden bir insanoğlunu yardıma cağırmak
da olanaksızdı. Fantazya sonsuz olduğuna gore, sonu da kacınılmazdı!
Eğri buğru kaldırımda sis bulutları arasından tokezleye tokezleye yuruyup giderken, hayalinde bir kez daha
Uyulala'nın yumusacık sesini duydu. Yureğinde ufacık bir amut kıvılcımı parladı.
Eskiden insanlar Cocuk tmparatorice'ye yeni ve parlak adlar vermek icin sık sık gelmislerdi Fantazya'ya -
boyle soylemisti Uyulala sarkısında. Oyleyse bir dunyadan otekine bir yol vardı gene de! "Onlar icin yakındır
ustelik, oysa bize cok uzak, bir hayaldir bizim icin onlara ulasmak ..."
Evet, Uyulala'nın sozleri boyleydi. Ne var ki, insanoğulları bu yolu unutmuslardı. Ama biri, tek bir tanesi olsun
hatırlayamaz mıydı?
Kendisi icini artık hic umut olmaması pek ilgilendirmiyordu At-reju'yu. Onemli olan, bir insanoğlunun
Fantazya'nın cağrısını duyup gelmesiydi yalnızca - tum zamanlarda olduğu gibi. Hem belki de, belki de biri
yola cıkmıs geliyordu bile!
"Evet! Evet!" diye bağırdı Bastian. Kendi sesinden urkup usulca ekledi:
"Nasıl olacağını bilsem size yardıma gelirdim de! Yolu bilmiyorum Atreju. Gercekten bilmiyorum."
Boğuk davul sesi ve tiz ıslıklar susmus, Atreju farkında olmadan alaya en sondakileri tutabilecek kadar
yaklasmıstı. Yalınayak olduğundan adımlan ses cıkarmıyordu - ama bu kisilerin onu hic fark etmemesine
neden olan bu değildi. Demir penceli cizmelerle tepinip olanca sesiyle haykırsaydı da kimsenin ona aldıracağı
yoktu.
Artık sıra halinde durmuyorlardı, gri ot ve camurdan olusan bir alana alabildiğine yayılmıslardı. Kimi one
arkaya hafifce sallanıyor, kimi ayakta duruyor ya da rasgele bir yere comelmis, kıpırtısız oturuyordu, ama
hepsinin de, iclerinde kor ve atesli bir parıltı olan gozleri aynı doğrultuya bakıyordu.
O zaman, muthis bir esrime icindeymis gibi gozlerini ayırmadan baktıkları yere Atreju da baktı: Alanın obur
yanında hiclik vardı.
Onceden kabuk cinlerinin yanındayken ağac tepesinden gorduğu ya da Guney Kehanet'in tılsımlı kapılarının
bulunduğu yerde olan ya da Fuchur'un sırtından, yuksekten gordukleri gibiydi bu da - ama simdiye dek
hicliği hep uzaktan gormustu Atreju. Simdiyse, hic hazırlıksızken, hicliğin karsısında ve cok yakınında
duruyordu. Butun arazi boyunca enlemesine uzanıyordu hiclik, dev boyutlardaydı; azar azar, azar azar, ama
hic duraklamadan yaklasıyordu.
Atreju, alandaki hayal sekillerinin hicliğin karsısında titremeye basladığını, kol ve bacaklarının kramp girmis
gibi burkulup, ağızlarının da haykırmak ya da gulmek ister gibi acıldığını gordu. Ama yine de olum sessizliği
hukum suruyordu. Sonra hepsi birden -ruzgara kapılmıs kuru yapraklar gibi- aynı anda hicliğe kapıldı, dusup
yuvarlandı ve hicliğin icine atladı.
Bu hayalet surusunun sonuncusu sessizce ve iz bırakmadan ancak kaybolmustu ki, Atreju kendi govdesinin
de kucuk ve kesik kesik adımlarla hicliğe doğru ilerlemeye basladığını dehsetle fark etti. Aynı bicimde hicliğin
icine atlamak icin karsı konulmaz bir istek onu ele gecirmek uzereydi. Atreju tum iradesini toplayıp kendini
buna karsı savundu. Olduğu yerde kalmak icin zorluyordu kendini. Yavas yavas, cok yavas, arkasına donmeyi
ve bu isteğe, guclu ve gorunmez bir su akıntısına karsı savasır gibi adım adım karsı koymayı basardı. Hicliğin
cekim gucu zayıflıyor, Atreju geriye doğru kosuyordu; eğri buğru yol kaplamasının uzerinde kosabileceği son
hızla kosuyordu. Ayağı takılıyor, dusuyor, toparlanıyor, gene kosuyordu, sisler icindeki bu yolun kendisini
nereye goturduğunu dusunmeden.
Yolun anlamsız donemeclerini kosarak alıyordu, karsısına sisin icinden bir duvar cıkıncaya kadar da durmadı.
Yuksek, simsiyah bir kent duvarıydı bu. Onun arkasında da birkac eğri kule gri gokyuzune doğru
uzanmaktaydı. Kent kapısının kalın ahsap kanatları curumus, yıkılmaya yuz tutmustu, paslı menteselere eğri
eğri asılıyorlardı.
Atreju iceriye girdi.
Catı arası gitgide soğuyordu. Bastian oyle usumeye baslamıstı ki, tir tir titriyordu.
Ya hasta olursa - hali ne olurdu? Sozgelimi kendi sınıfındaki Wil-li gibi zaturreye tutulabilirdi. O zaman da stı
catı arasında yapayalnız olur gfderdi. Yanında duracak kimsesi olmadan.
Babası onu bulup kurtarsa cok hos olurdu simdi.
Ama eve gitmek - hayır, bunu yapamazdı. Olurdu daha iyi!
Oteki asker battaniyelerini de getirip iclerine iyice gomuldu.
Yavas yavas ısındı.
IX.
srarlı ve bir bronz canın cınlayısı gibi guclu bir ses cın cın otuyor, denizin kopuren dalgalarında
yankılanıyordu; Fuchur'un sesi.
" Atreju! Neredesin? Atreju!"
Ruzgar devleri savas oyunlarını coktan bitirmis, birbirlerinden ayrılmıstı. Dusunulemeyecek kadar eski
zamanlardan beri yaptıkları gibi, kavgalarını bir kez daha yapmak uzere, ya burada ya da baska bir yerde
yeniden karsılasacaklardı. Az once olanları unutmuslardı bile, cunku hicbir seyi akıllarında tutamazlar, kendi
muthis guclen dısında hicbir sey bilmezlerdi. Bu yuzden beyaz ejderhayla kucuk binicisi de coktan
belleklerinden silinmisti.
Atreju bosluğa dustuğunde, onu daha duserken yakalamak icin once var gucuyle ona yetismeye calısmıstı
Fuchur. Gelgelelim bir hortum ejderhayı yukarıya cekmis, ta uzaklara atmıstı. Geri donduğunde ruzgar
devleri denizin bir baska yerine cekilmis, kıyametlerini orada koparıyorlardı. Fuchur, Atreju'nun suya dusmus
olması gereken yeri yeniden bulmak icin umutsuzca cabaladı, ama azmıs bir denizin kaynayan kopuklerinde,
suruklenip giden bir govdeye ait ufacık noktacığı kesfetmek, beyaz bir uğur ejderhası icin bile olanaksız bir
seydir -hele de dipte boğulmus birini bulmak!
Yine de Fuchur pes etmek niyetinde değildi. Kah daha iyi bir gorus elde etmek icin yukarılara cıkıyor, kah
dalgaları sıyırarak ucuyor ya da gitgide genisleyen cemberler cize cize suzuluyordu. Bu arada da, hala onu
dalgaların icinde bir yerlerde gorme umuduyla, Atre-ju'ya seslenmekten geri durmuyordu.
Bir uğur ejderhasıydı o ve hicbir sey, islerin her seye karsın iyi sonuclanacağına olan inancını sarsamazdı. Ne
olursa olsun, Fuchur asla pes edecek değildi.
"Atreju!" Guclu sesi dalgaların uğultuları arasında guduyordu:
"Atreju, neredesin?"
Atreju, terk edilmis bir kentin, olum sessizliğine burunmus caddelerinde dolasmaktaydı. Gorunum kasvetli ve
urkutucuydu. Dıs gorunusuyle tehdit edici ve lanetli izlenimi vermeyen tek bina yok gibi gorunuyordu
burada; tum kent yalnızca hayaletli satolarla perili evlerden olusuyordu sanki. Bu ulkedeki her sey gibi eğri
ve carpık olan caddelerle sokakların uzerinden muazzam orumcek ağları sarkıyor, mahzen delikleriyle bos
kuyulardan iğrenc bir koku yukseliyordu.
Baslangıcta gorunmemek icin bir duvar kosesinden fırlayarak diğerine giden Atreju, az sonra kendini
saklamakla uğrasmaz oldu. Alanlarla caddeler bombos duruyordu karsısında, binaların icinde de tek kıpırtı
yoktu. Birkacının icine girdi, ama yalnızca devrilmis mobilyalar, yırtık pırtık perdeler, kırık canak comlek ve
bardaklar buldu - harap olmusluğun belirtilerini; ama icerde oturan birini, hayır. Bir masanın uzerinde yarı
yenmis yemekler duruyordu daha, iclerinde siyah renkli bir corba olan birkac tabakla, herhalde ekmek olacak
birkac vıcık vıcık parca. Đkisinden de yedi. Tatlan oğurtucuydu, ama Atreju cok actı. Dosdoğru buraya
dusmus olması bir anlamda cok yerinde gorunuyordu ona. Tum bunlar, artık hic umudu kalmamıs birisi icin
cok uygun dusuyordu.
Bastian aclıktan iyice halsiz hissediyordu kendini.
Su anda hic de yeri değilken hayan Anna'nın elmalı coreği ııeıden aklına geldi, Tanrı bilir. Dunyanın en guzel
elmalı coreğiydi bu.
Bayan Anna haftada iv; <,un gelir, babasının yazısmalarını halleder, evi duzene sokardı. Coğu kez bir seyler
pisirirdi. Pervasızca yuksek sesle konusup gulen, iriyarı biriydi Bayan Anna. Babası ona karsı nazık
davranır, ama bunun dısında pek aldırıs etmez gorunurdu. Cok ender olarak da, Bayan Anna onun kederli
yuzunde cabucak gelip gecen bir gulumseme yaratmayı basarırdı. C) orada olunca, evin ici biraz olsun
aydınlanırdı.
Evli olmadığı halde kucuk hır kızı vardı Bayan Anna'nın. Kucuk kızın aclı Christa'ydı, Baslian'dan uc yas
kucuktu ve olağanustu guzellikle san sacları vardı. Eskiden Bayan Anna kızını hemen hemen her zaman
getirirdi yanında. Chrisia cok sıkılgandı. Bastian ona oykulerini anlatırken saatlerce hic sesini cıkarmadan
oturur, kocaman gozlerle onu dinlerdi. Bastian'a hayrandı, o da kızdan cok hoslanırdı.
Ama bir yıl once Bayan Anna kızım bir koy okulunun yurduna vermisti. Bundan sonra da hemen hemen hic
gorusemez olmuslardı.
Baslian bu konuda Bayan Anna'ya bir hayli icerlemis ve boylesının C'hrista icin neden daha iyi olduğuna dair
yaptığı hicbir acıklama Bas-iıan'ı inandıramamıstı. ,
Ama gene ele, onun elmalı coreğine hicbir zaman karsı koyamazdı.
Kendi kendine merakla soruyordu, gercekte bir insan hicbir sey yemeden ne kadar zaman dayanabilirdi? Uc
gun mu? iki mı? Belki de daha yirmi dort saat sonra hayal gormeye baslardı? Bastian ne kadar zamandır
burada olduğunu parmaklarıyla hesapladı. On saat olmustu bile, halta biraz daha (azla. Keske yalnızca
ekmeğim ya da hic değilse elmayı saklamıs olsaydı!
Titreyerek yanan mum ısığında tilkinin, baykusun ve dev kaya kartalının cam gozleri canlı gibi gorunuyordu.
Catı arasının duvarında golgeleri kocaman gorunuyordu.
Saat kulesi yedi kez vurdu.
Atreju yeniden caddeye cıktı. Kentin icinde amacsızca dolasıyordu.
Kent cok buyuk gorunuyordu, icindeki butun evlerin, ayaktayken catı oluklarına dokunabileceği kadar kucuk
ve alcak olduğu mahallelere girdi, cepheleri sekillerle suslenmis cok katlı konakların bulunduğu baska
mahallelere daldı. Ama butun bu sekiller, yukardan, sevimsiz suratlarıyla yapayalnız gezgine bakan iskeletleri
ya da kotu ruhları canlandırıyordu.
Sonra birden kalakaldı olduğu yerde.
Cok yakınlarda bir yerden, kısık, boğuk bir ağlama sesi geliyordu; bu ses o kadar umutsuz, o kadar kederli
cıkıyordu ki, Atreju'nun yureği parcalandı. Dinmek bilmeyen ve uzaklardaki binaların duvarlarında yankılana
yankılana gelerek, sonunda da genis bir alana yayılmıs dev kurtlar surusunun uluması gibi cıkan bu yakınısta,
karanlık yaratıkların tum yahtılmıshğı, tum lanetlenmisliği vardı.
Atreju hafifleye hafıfleye en sonunda kısık bir hıckırık halinde sonen sesin arkasından gidiyordu. Ama bir sure
araması gerekti. Bir gecitten gecti, dar, ısıksız bir avluya geldi, bir kapı kemerinden gecti, sonunda da ıslak
ve pis bir ic avluya cıktı. Avluda, bir duvar gediğinin onune zincirlenmis, aclıktan yarı olu dev bir kurt
yatmaktaydı. Uyuzlu derisinin altındaki kaburgalar bir bir sayılabilecek gibiydi, omurgasının omurları testere
disleri gibi cıkık cıkık duruyor, yarı acık ağzından dili dısarı sarkıyordu.
Atreju usul usul yaklastı. Kurt onu fark edince guclu kafasını bir hamlede kaldırdı. Gozlerinde yesil bir ısık
parlamaya basladı.
Bir sure ikisi de hic soz etmeden, hic ses cıkarmadan karsılıklı birbirlerini suzduler. Sonunda kurttan hafif,
ama son derece tehlikeli bir hırlama duyuldu:
"Cek git! Bırak da huzur icinde oleyim!"
Atreju yerinden kımıldamadı. Aynı hafiflikte yanıt verdi:
"Cağırdığını isittim de onun icin geldim." Kurdun kafası yine dustu.
"Ben kimseyi cağırmadım," diye homurdandı, "kendi olum ağı-tımdı o."
Atreju, "Kimsin sen?" diye sordu ve bir adım daha yaklastı.
"Gmork'um ben, Kurtadam."
"Neden zincirlenmis yatıyorsun burada?"
"Giderken beni unuttular."
"Unuttular dediğin kim?"
"Beni zincire bağlayanlar."
"Onlar nereye gittiler?"
Gmork yanıt vermedi. Atreju'ya yarı kapalı gozleriyle fırsat kol-larcasına bakıyordu. Uzunca bir sessizlikten
sonra sordu:
"Sen buralanf ait değilsin kucuk yabancı; bu kentten, bu ulkeden değilsin sen. Burada ne arıyorsun?"
Atreju basını eğdi.
"Buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum. Bu kentin adı ne?"
"Burası tum Fantazya'nın en unlu ulkesinin baskentidir," dedi Gmork. "Baska hicbir ulke, baska hicbir kent
hakkında bu kadar cok oyku yoktur. Herhalde sen de Ayaktakımı Ulkesi'ndeki Hayalet Kent'i duymussundur,
değil mi?"
Atreju ağır ağır basını salladı.
Gmork gozlerini cocuktan ayırmamtstı. Bu yesil tenli oğlanın kocaman kara gozleriyle kendisine boyle sakin
bakması ve hicbir korku belirtisi gostermemesi onu sasırtıyordu. "Ya sen - sen kimsin?" diye sordu. Atreju
karsılık vermeden once bir sure dusundu.
"Kimse değilim ben."
"Bu da ne demek oluyor?"
"Su demek oluyor ki, bir zamanlar bir adım vardı. Artık anılmamalı bu ad. Onun icin de kimse değilim ben."
Kurt avurtlarının uclarını biraz yukarı cekip iğrenc dislerini gosterdi, galiba gulumseme demek oluyordu bu.
Her cesit ruh karanlığını iyi bilirdi o; simdi de karsısında, kendisiyle herhangi bir bicimde boy olcusebilecek
gucte bir rakip olduğunu hissediyordu.
"Eğer boyleyse," dedi boğuk bir sesle, "o zaman beni Kimse isitmedi, yanıma Kimse gelmedi ve son saatimde
benimle Kimse konusmadı."
Atreju yine basını salladı. Sonra sordu:
"Seni zincirden Kimse kurtaramaz mı?'
Kurdun gozlerindeki yesil ısık titredi. ! I izli hızlı solumaya ve yalanmaya basladı.
"Bunu gercekten yapar miydin?" diye atıldı. "Ac bir kurtadamı serbest bırakır miydin? Bu ne demek, biliyor
musun? Kimse benden emin olamaz!"
"Evet," dedi Atreju. "Ben Kimse değilim ki. Senden neden korkayım?"
Gmork'a yaklasacak oktu, ama oburu bir kez daha derin ve korkunc hırlamayı koyverdi. Cocuk geri cekildi.
"Seni serbest bırakmamı istemiyor musun?" diye sordu.
Kurt birden cok yorgun gorundu.
"Bunu yapamazsın. Ama sana erisebileceğim uzaklığa gelirsen, seni parcalara ayırmaktan kendimi alamam
oğulcuğum. Bu da sonumu birazcık erteler yalnızca, bir ya da iki saat kadar. Oyleyse ustume
varma da, bırak huzur icinde oleyim."
Atreju dusunuyordu.
"Belki de," diye fikir yuruttu sonunda, "senin icin yiyecek bir seyler bulurum. Kente gidip arayabilirim."
Gmork yine ağır ağır gozlerini acıp cocuğa baktı. Bakıslarındaki yesil ates sonmustu.
"Cehenneme kadar git, kucuk budala! Hiclik burada oluncaya kadar hayatta tutmak mı istiyorsun beni?"
"Dusunuyordum ki...," diye kekeledi Atreju, "eğer sana yiyecek getirirsem ve sen doyarsan, o zaman zincirini
cozmek icin yanına yaklasabilirim belki."
Gmork dislerini gıcırdattı.
"Beni buraya bağlı tutan sıradan bir zincir olsaydı, kendim coktan parcalamıs olmaz mıydım sanıyorsun?"
Kanıtlamak ister gibi zinciri ağzıyla kaptı, korkunc cenesi catırda-yarak kapandı. Zinciri cekistirdi, sonra
bıraktı.
"Bu buyulu bir zincir," dedi, "yalnızca beni buraya bağlayan kisi cozebilir onu. O da asla geri donmez artık."
"Seni bağlayan kimdi?"
Gmork, dayak yemis bir kopek gibi inlemeye basladı. Yanıt verebilecek kadar yatısması da bir sure aldı.
"Gaya'ydı, Karanlıklar Prensesi."
"Nereye gitti o?"
"Hicliğe dustu - butun diğerleri gibi."
Atreju kentin dısında, siste gozetlediği cılgın danscıları dusundu.
"Neden?" diye mırıldandı. "Neden kacmadılar?"
"Artık umutlan kalmamıstı. Sizin gibileri gucsuz bırakıyor bu.
Hiclik sizi cok guclu cekiyor, hicbiriniz ona uzun sure karsı koyamıyorsunuz."
Bunları soylerken derinden, kotu bir kahkaha attı Gmork.
"Ya sen?" diyerek sormayı surdurdu Atreju. "Sen bizlerden değil-missin gibi konusuyorsun."
Gmork ona yine fırsat kollayan bakısla baktı.
"Ben sizlerden değilim."
"Neredensin oyleyse?"
"Kurtadam nedir bilmiyor musun yoksa?"
Atreju sessizce basını sallayarak olumsuzladı.
"Sen yalnız Fantazya'yı biliyorsun," dedi Gmork. "Baska dunyalar da vardır. Orneğin insanoğullarınınki. Ama
kendi dunyaları olmayan yaratıklar da vardır. Bu yuzden onlar bircok dunya arasında gider gelirler. Ben
onlardanım. Đnsan dunyasında insan olarak gorunurum, ama burada oyle değilim. Fantazya'da Fantazya'ya
uygun bir kılığa girerim, ama sizlerden biri değilim ben."
Atreju ağır ağır yere comeldi ve olmekte olan kurtadama kocaman kara gozlerle baktı.
"Sen insanoğullarının dunyasında miydin?"
"Onların dunyasıyla sizinki arasında pek cok kez gidip geldim."
"Gmork," diye kekeledi Atreju, dudaklarının titremesini engelle-yemiyordu, "bana insanoğullarının dunyasına
giden yolu soyler misin?"
Gmork'un gozlerinde yesil bir kıvılcım parladı. Sanki icin icin guluyor gibiydi.
"Senin ve senin gibiler icin karsıya gecmek cok kolaydır. Sizden biri icin olayın tek bir puruzu vardır yalnızca:
Siz bir daha asla geri
donemezsiniz. Sizler temelli orada yasamak zorunda kalırsınız. Bunu ister misin?"
"Ne yapmam gerek?" diye sordu Atreju kararlı bir tavırla.
"Butun senden oncekilerin yaptığını oğulcuk. Hicliğin icine atlaman yeter. Ama hic acelesi yok, cunku
Fantazya'nın son kısımları da kaybolunca bunu er gec yapacaksın nasıl olsa."
Atreju ayağa kalktı.
Gmork cocuğun tum bedeninin titrediğini gordu. Bunun gercek nedenini bilmediğinden yatıstırıcı bir tonda,
"Korkman gereksiz, hic acıtmaz," dedi.
"Korktuğum yok," diye yanıtladı Atreju. "Burada ve senin sayende tum umudumu yeniden kazanacağımı hic
dusunmezdim."
Gmork'un gozleri iki yesil, ince ay gibi parladı.
"Umutlanman icin bir neden yoktu oğulcuk - niyetin ne olursa olsun. Đnsan dunyasında belirdiğin zaman,
burada olduğun sey olmazsın artık. Fantazya'da kimsenin bilmediği sır bu iste."
Atreju kollan dusmus dikiliyordu.
"Orada ne olurum?" diye sordu. "Sırrı soyle bana!"
Gmork uzun uzun sustu ve hic kıpırdamadı. Atreju artık hic yanıt alamamaktan korkuyordu, ama sonunda
derin bir soluk kurtadamın goğsunu sisirdi ve o, boğuk bir sesle konusmaya basladı:
"Sen beni ne sanıyorsun oğulcuk? Arkadasın mı? Dikkatli ol! Seninle yalnızca vakit olduruyordum ben. Sen
cekip gidemezsin bile. Umudunla burada tutuyorum seni. Ama ben konusurken hiclik Hayalet Kent'i dort bir
yandan sarıyor, az sonra hicbir cıkıs kalmayacak. O zaman kaybolacaksın. Eğer beni dinler durursan, kararın
verilmis °lur. Ama henuz kacabilirsin."
Gmork'un ağzının cevresindeki acımasız cizgiler keskinlesti. Atre-ju kısacık bir an duraksadı, sonra fısıldadı:
"Sırrı soyle bana! Orada ne olurum?"
Gmork yine uzun sure karsılık vermedi. Simdi soluk alıp verisi hırıltılıydı ve ara ara sarsıntılarla uluyordu.
Ama yine de ansızın doğruldu; oyle ki, simdi on penceleri uzerine abanmıs olarak oturuyor ve Atreju ona
basını kaldırarak bakmak zorunda kalıyordu. Heybetli buyukluğu ve tum korkuncluğu ancak simdi
goruluyordu. Bu durumda konusmayı surdururken sesi takır takır cıkıyordu: "Sen hicliği gordun mu oğulcuk?"
"Evet, bircok kez." "Nasıl gorunuyor?" "Sanki kormussun gibi."
"Pekala - oraya dustunuz mu size o yapısır iste, hiclik. Sizler insanları, hayalle gerceği bir daha ayırt
edemeyecek kadar kor eden bulasıcı bir hastalık gibisinizdir. Size orada ne diyorlar, biliyor musun?"
"Hayır," diye fısıldadı Atreju.
"Yalan!" diye hırladı Gmork.
Atreju kafasını sallayarak karsı cıkıyordu. Dudaklarındaki butun
kan cekilmisti.
"Bu nasıl olabilir?"
Gmork, Atreju'nun korkmasından keyifleniyordu. Bu konusma onu gorunur bir bicimde canlandırıyordu.
Kısa bir sure sonra devam
etti:
"Sana orada ne olacağını mı soruyorsun? Ama burada nesin ki sen? Siz, Fantazya varlıkları, nesiniz ki?
Hayallersiniz siz; siir evrenindeki
buluslar, bitmeyecek bir oykudeki sekiller! Kendini gercek mi sanıyorsun oğulcuk? Pekala, burada,
kendi dunyanda oylesin. Ama picliğe gidersen oyle olmazsın artık. O zaman tanınmaz olursun. O zaman bir
baska dunyadasındır. Orada kendinizle bir benzerliğiniz kalmaz artık. Đnsan dunyasına yanıltmaca ve gozbağı
goturursunuz siz. Soylesene oğulcuk, Hayalet Kent'in hicliğin icine atlayan tum sakinleri ne olur?"
"Bilmiyorum," diye kekeledi Atreju.
"Onlar insanların kafalarında kuruntulu dusunceler olurlar, gercekte korkacak hicbir seyin olmadığı yerde
korku hayalleri olurlar, insanları hasta eden seylere duskunluk, umutsuzluğa hic neden yokken umutsuzluk
oğeleri olurlar."
Atreju dehsetle sordu: "Hepimiz boyle mi oluruz?"
"Hayır," diye karsılık verdi Gmork. "Korluk ve gozbağının cok cesidi vardır; burada ne olduğunuza gore, guzel
ya da cirkin, aptal ya da akıllı, orada da guzel ya da cirkin, aptalca ya da akıllıca yalanlar olursunuz."
"Ya ben," diye bilmek istedi Atreju, "ben ne olurum?"
Gmork sırıttı.
"Bunu sana soylemem oğulcuk. Kendin goreceksin. Ya da daha doğrusu, orada artık kendin olmayacağın icin
gormeyeceksin."
Atreju susuyor, kurtadama faltası gibi acılmıs gozlerle bakıyordu.
Gmork devam etti:
"Bunun icin de insanlar Fantazya'dan ve buradan giden her seyden nefret eder ve korkarlar. Onu yok etmek
isterler. Ve bilmezler ki, boyle yapmakla insan dunyasına hic durmadan akan yalan selini kabartmaktadırlar -
orada, yasayan olulerin yalancı varlığını surdur- zorunda kalan ve curumus kokulanyla insanların ruhunu
zehirleyen
bu tanınmaz olmus Fantazya varlıkları akınını. Bunu bilmezler. Eğlenceli, değil mi?"
Atreju usulca sordu: "Bizden nefret etmeyen ve korkmayan kimse yok mu artık?"
"Ben kimseyi bilmiyorum," dedi Gmork. "Bu da o kadar sasırtıcı değil, cunku insanları Fantazya'nın
olmadığına inandırmak icin siz kendiniz kullanılıyorsunuz."
"Fantazya'nın olmadığına mı?" diye saskın saskın yineledi Atreju.
"Elbette oğulcuk," dedi Gmork. "Hatta en onemlisi de bu. Bunu dusunebiliyor musun? Đnsanlar ancak bir
kosulla sizleri ziyaret etmek dusuncesine kapılmazlar, Fantazya'nın olmadığına inanırlarsa. Fier sey buna
bağlı, cunku ancak sizi gercek gorunuslerinizle tanımadıkları zaman onlara bir sey yapılabilir."
"Ne - ne yapılır onlara?"
"istenen her sey. Onların uzerinde etkinlik kurulur. Đnsanlar ustunde yalandan daha etkili bir sey yoktur.
Cunku insanlar, oğulcuk, hayallerle yasarlar. Bunlarsa yonlendirilebilir. Bu etkinlik, bu guc de, bir seylere
değer tek seydir. Onun icin de ben gucun yanında yer alır, ondan pay almak icin ona hizmet ederim - sen ve
senin gibiler baska turlu olsanız da."
"Ben ondan pay almak istemem!" diye atıldı Atreju.
"Sakin ol kucuk budala," diye homurdandı Kurtadam, "hicliğe atlama sırası sana gelir gelmez, sen de gucun
kisiliksiz ve iradesiz bir hizmetkarı olacaksın. Kim bilir neye hizmet edeceksin. Belki de senin yardımınla
insanlar, ihtiyacları olmayan seyleri satın almaya itilirler ya da tanımadıkları seylerden nelret etmeye,
kendilerine boyun eğdiren seye inanmaya ya da onları kurtarabilecek seyden kuskulanmaya. Sizlerle kucuk
Fantazyalı, insan dunyasında buyuk ticaret yapılır, sa-
(ti
vaslar cıkarılır, dunya imparatorlukları kurulur ..."
Gmork bir sure yarı kapalı gozlerle cocuğu suzdu, sonra ekledi: "Dahası, orada bir yığın zavallı darkafa da
vardır ki, bunların, cocukları Fantazya'dan soğutmak kadar sevkle yaptıkları hicbir sey yoktur - tabii bunlar
kendilerini cok akıllı sayar ve gerceğe hizmet ettiklerini sanırlar. Belki de sen doğrudan bunların isine
yararsın." Atreju bası onune dusmus duruyordu.
Neden artık Fantazya'ya hic insan gelmediğini ve Cocuk Đmparato-rice'ye yeni adlar vermek uzere neden bir
daha kimsenin gelmeyeceğini biliyordu simdi. Fantazya hicliğe karıstıkca insan dunyasındaki yalan seli de
buyuyordu, iste boylelikle de, bir insanoğlunun gelmesi olasılığı her an biraz daha azalıyordu. Cıkıs yolu
olmayan bir kısır donguydu bu. Atreju bunu biliyordu artık.
Ve biri daha biliyordu simdi: Bastian Balthasar Bux.
Artık anlıyordu o; anlıyordu ki, yalnız Fantazya değil, aynı zamanda insan dunyası hastaydı. Biri oburune
bağlıydı. Neden boyle olduğunu acıklayamadan, oteden beri hissetmisti zaten. Mayalın, "I layal boyledir,"
diyen butun herkesin one surduğu gibi oyle renksiz ve onemsiz, oyle gizsiz ve mucizesiz olmasıyla hicbir
zaman yetinmek istememisti.
Ama simdi her iki dunyayı yeniden sağlığına kavusturmak icin Faıuazya'ya gitmek gerektiğini de biliyordu.
Ve artık hicbir insanın oraya giden yolu bilmemesi, doğrudan yalanlarda ve Fantazya'nın yıkıntıyla dunyaya
gelip insanları kor eden yanlıs kanılarda yatıyordu.
Bastıan dehset ve utancla kendi yalanlarını dusundu. Anlattığı uydurma oykuleri hesaba katmıyordu. Bu
baska bir seydi. Ama birkac kez, bilerek ve tumuyle bilincli olarak yalan soylemisti; kimi kez korkudan, kimi
kez mutlaka sahip olmak istediği bir seyi elde etmek icin, kimi kez de yalnızca kendini gostermek icin. Acaba
bunlarda hangi Fantazya yaratıklarını yok etmis, tanınmaz yapmıs, kotuye kullanmıstı? Onların onceki gercek
gorunumleri icinde nasıl olabileceklerini gozunun onune getirmeye calıstı - ama basaramadı. Belki de
doğrudan yalan soylemis olması yuzundendi.
Ne olursa olsun bir sey belliydi: Fantazya'nın bu kadar kotu durumda olmasında kendisinin de payı vardı.
Onu tekrar iyilestirmek icin bir seyler yapmak istiyordu. Onu Fantazya'ya goturmek icin her seye hazır olan
Atreju'ya borcluydu bunu. Atreju'yu dus kırıklığına uğratmak istemiyordu ve bunu yapamazdı. Yolu bulmak
zorundaydı!
Saat kulesi sekizi vurdu.
Kurtadam Atreju'yu iyiden iyiye goz hapsine almıstı.
"Boylece insan dunyasına nasıl gidileceğini biliyorsun artık," dedi. "Bunu hala istiyor musun, oğulcuk?"
Atreju basını sallayarak olumsuzladı.
"Ben yalan olmak istemiyorum," diye mırıldandı.
"Istesen de, istemesen de olacaksın ama," dedi Gmork neredeyse neseyle.
"Ya sen?" diye sordu Atreju. "Sen neden buradasın?"
"Bir gorevim vardı," dedi Gmork gonulsuzce.
"Senin de mi?"
Atreju Kurtadam'a dikkatle ve neredeyse dostca bakyordu.
"Yerine getirdin mi onu?"
"Hayır," diye homurdandı Gmork, "yoksa bu zincire bağlı olmazdım ki. Baslangıcta bu kente gelinceye kadar
isler hic de kotu gitmiyordu. Burayı yoneten Karanlıklar Prensesi beni buyuk saygıyla ağırladı. Sarayına davet
edip bana kucak kucak ikramda bulundu, benimle konustu ve her konuda benim yanımdaymıs gibi yaptı.
Ayaktakımı Ulkesi'ndeki varlıklar bana oldukca sempatik geliyordu kuskusuz, kendimi neredeyse evimde gibi
hissediyordum. Karanlıklar Prensesi de kendi turunde cok guzel bir kadındı - hic değilse benim zevkime gore.
Beni oksayıp seviyordu; buna boyun eğdim, cunku son derece hostu. Đlic kimse beni oyle sevip oksamadı.
Kısacası, aklımı yitirip gevezelik etmeye basladım, o da sanki bana hayran oluyormus gibi yapıyordu.
Sonunda ona gorevimi anlattım. Beni ilacla uyutmus olmalı, cunku genellikle uykum hafiftir. Uyandığımdaysa
bu zincire bağlı yatmaktaydım. Karanlıklar Prensesi de karsımda durmus konusuyordu: 'Benim de Fantazya
yaratıklarından olduğumu unuttun Gmork. Eğer Fantazya'ya karsı savasıyorsan, bana karsı da savasıyorsun
demektir. Oyleyse benim dusmanımsın, ben de seni aldattım. Bu zincir yalnızca benim tarafımdan cozulebilir.
Oysa ben simdi hizmetkarlarımla birlikte hicliğe gidiyorum, bir daha da hic donmeyeceğim.' Ve arkasını
donup gitti. Ama herkes onun yaptığını yapmadı. Ancak hiclik yaklastıkca gitgide daha cok kentli de artık
karsı koyamayacak bicimde cekime kapılır oldu. Ve yanılmıyorsam bugun de en sonuncular pes etti. Evet,
oyuna geldim oğulcuk, bu kadını cok lazla dinledim. Ama simdi oğulcuk, simdi de sen aynı oyuna geldin, beni
cok fazla dinledin. Cunku su anda hiclik kentin cevresini bir halka gibi kusattı, yakalandın, artık kacamazsın."
"Boylece, birlikte olup gideceğiz," dedi Atreju.
"Galiba," diye yanıtladı Gmork, "ama cok farklı bicimlerde, benim kucuk cılgınım. Cunku ben hiclik burada
olmadan oleceğim, ama sen onun tarafından yutulacaksın. Bu buyuk bir fark. Cunku onceden olenin oykusu
biter, ama seninki, bir sonu olmadan, yalan olarak surer gider."
"Neden bu kadar kotusun?" diye sordu Atreju.
"Sizin bir dunyanız var," diye huzunle yanıtladı Gmork. Benim yok."
"Gorevin neydi?"
O zamana kadar dik oturmus olan Gmork yere doğru suzuldu. Gucu gozle gorulur bicimde tukenmek
uzereydi. Kısık sesi yalnızca bir soluk gibi cıkıyordu artık.
"Kendilerine hizmet ettiklerim ve Fantazya'nın yok olmasını kararlastırmıs olanlar, planlarının tehlikede
olduğunu gorduler - Cocuk tmparatorice'nin bir ulağı, buyuk bir kahramanı yola cıkarmıs olduğunu
soylemislerdi - Ve bu ulak, her seye karsın bir insanoğlunu Fantazya'ya cağırmayı basaracakmıs gibi
gorunuyordu - onu bir an once oldurmek gerekiyordu mutlaka - bunun icin de beni gonderdiler. Fantazya'ya
cok kez gidip geldiğim icin - izini hemen buldum da - gece gunduz izledim onu - arayı ağır ağır kapatıyordum
- Sassaf-ranların ulkesinde - Muamath'ın Bakir Orman Tapınağı'nda - Aska Cağrı Ormanı'nda - Kader
Bataklıklarında - Ulu Dağlarda - ama sonra Ygramul'un ağının yanında, Derin Ucurum'un kıyısında izini
kaybettim - havaya karısmıstı sanki - boylece aramayı surdurdum, bir yerde olması gerekiyordu, oyle ya -
ama izini bir daha bulamadım - boylelikle buraya dustum - basaramadım - ama o da basaramadı, cunku
Fantazya yok olup gidiyor! Ayrıca adı da Atreju'ydu!" Gmork basını kaldırdı. Cocuk bir adım geri gitmis,
dimdik doğrıılmustu.
"O benim," dedi, "Atreju benim."
Kurtadamın cılızlasmıs bedeninde bir seğirme oldu. Seğirme yineleniyor, gitgide gucleniyordu. Sonra
gırtlağından boğucu bir oksuruk gibi cıkan bir ses geldi, ses gitgide yukseldi, hırıltılandı ve butun ev
duvarlarından yansıyan bir hırlamaya donustu. Kurtadam guluyordu!
Atreju'nun o zamana dek duyduğu en korkunc sesti bu, bir daha da benzerini duymadı.
Sonra ses, birden kesildi.
Gmork olmustu.
Atreju uzun sure hareketsiz durdu. En sonunda olu kurtadama yaklastı -neden olduğunu kendi de
bilmiyordu- kafasına doğru eğildi ve sert, siyah tuylere eliyle dokundu. Aynı anda da Gmork'un disleri
dusunulemeyecek bir hızla kapanıp Atreju'nun bacağına gecti. Đcindeki kotuluk olumden bile gucluydu.
Atreju umutsuzca ceneyi acmaya cabalıyordu. Bosunaydı. Dev disler, celik cıvatalarla bağlanmıs gibi
duruyordu etinde. Atreju kurtadamın cenesinin yanına, pis yere coktu.
Ve hiclik, kenti ceviren yuksek siyah duvarları dort bir yandan adım adım, aralıksız, sessizce zorluyordu.
ey
X
lginc olan, Atreju'nun Hayalet Kent'in kasvetli kapısından gecip de, carpık sokaklarda, sonradan o pis ic
avluda oyle korkunc bir sona varacak gezintisine basladığı anın, beyaz uğur ejderhası Fuchur'a son derece
sasırtıcı bir bulus armağan etmesiydi.
Hala yorulma nedir bilmeden kucuk efendisi ve dostunu arama halindeyken, gokyuzunun bulut ve sis
kumelerinin icinde cok yukseklere tırmanmıs, cevreyi gozluyordu Fuchur. Her yanda, kendisini altust etmis
muthis fırtınadan sonra yeni yeni sakinlesmekte plan deniz uzanıyordu. Birden Fuchur, cok uzaklarda,
acıklayamadığı bir sey gordu. Esit aralıklarla bir parlayıp bir sonen bir altın ısığı gibiydi bu. Ve bu ısık lam
onun ustune, Fuchur'a cevrilmis gorunuyordu.
Olanca hızıyla oraya yaklastı, sonunda uzerinde durduğunda bu yanıp sonen isaretin, suyun derinliklerinden,
hatta belki de denizin dibinden cıktığını saptadı.
Uğur ejderhaları -bu daha onceden de soylenmisti- havadan ve atesten olusan yaratıklardır. Islak maddeler
onlar icin yalnız yabancı değil, aynı zamanda son derece tehlikelidir de. Suda tıpkı bir alev gibi sonebilirler -
eğer bundan once boğulmamıslarsa tabii, cunku yuz binlerce sedef rengi pulları aracılığıyla tum govdeleriyle
hic ara vermeden hava solurlar. Aynı zamanda da hava ve ısıyla beslenirler, onlara baska bir besin gerekli
değildir, hava ve ısı olmadan cok kısa sure yasayabilirler ama.
Fuchur ne yapacağını bilemiyordu. Aslında, asağıdaki, denizin derinliklerindeki bu tuhaf parlamanın ne
olduğunu ve gercekte Atre-ju'yla bir ilgisi olup olmadığını bile bilmiyordu.
Ama yine de uzun boylu dusunmedi. Havada yukarı fırladı, sonra basını asağıya doğru cevirdi, pencelerini bir
sopa gibi dik ve duzgun tuttuğu govdesine yapıstırıp kendisini boslukta dusmeye bıraktı. Suyu
bir fıskiye halinde fıskırtan muthis bir saplamayla denize daldı. Carpmadan dolayı neredeyse bilincini
yitiriyordu once, ama sonra, kendini zorlayarak yakut kırmızısı gozlerini actı. Simdi parlamayı karsısında ve
cok yakından goruyordu, kendi govde uzunluğunun yalnızca birkac katı kadar bir derinlikte. Sular govdesinin
cevresinden akıyor, bir tencerede kaynamaya baslamadan onceki gibi hava kabarcıkları olusturmaya
baslıyordu. Aynı anda da Fuchur soğuduğunu ve gitgide gucsuzlestiğini hissetti. Kalan son gucuyle kendini
zorlayıp daha derine daldı - simdi tutacak kadar yakından goruyordu ısık kaynağım. AURYN'di bu, Parıltı!
Tılsım sans eseri, bir kaya ucurumunun duvarından cıkan bir mercan dalına zincirinden asılı kalmıstı - yoksa
Mucevher dipsiz derinliğe dusmus olacaktı.
Fuchur Mucevher'e doğru atıldı, onu daldan kurtardı ve kaybetmemek icin zinciri boynuna taktı — cunku
hemen kendinden gececeğini hissediyordu.
Kendine geldiğinde once pek toparlanamadı, cunku son derece sasırtıcı bir bicimde simdi yine denizin
ustunde, havalarda ucmaktaydı. Belli bir doğrultuda buyuk bir hızla ucuyordu; tukenmis gucunun
elverdiğinden cok daha hızlı. Biraz daha yavas ucmayı denedi, ama govdesinin artık kendisine boyun
eğmediğini saptadı. Bir baska, cok daha guclu bir irade, bedenini ele gecirmis, onu yonetiyordu. Bu irade
boynundaki zincirde tasıdığı AURYN'den kaynaklanıyordu.
Sonunda Fuchur uzaklarda bir deniz kıyısı gorduğunde gun batmakta, aksam olmaktaydı. Karada fazla bir
sey gorunmuyordu, sisler icinde gibiydi. Daha yakına gidince, karanın buyuk bolumunun, kisiye kor olduğu
duygusunu verdiği icin gozleri oylesine acıtan hiclik tarafından yutulmus olduğunu gordu.
Kendi iradesiyle karar verecek olsa, herhalde buradan geri donerdi Fuchur. Ama Mucevher'in gizemli gucu
onu dosdoğru ucmaya zorluyordu. Az sonra bunun nedenini de anladı, cunku ansızın, bu sonsuz hicliğin
ortasında henuz yerinde duran kucuk bir ada fark etti, sipsivri catılı evlerle eğri kulelerden olusan bir ada.
Fuchur orada kimi bulacağını anlamıstı, artık ontı bu hedefe doğru ucuran, tılsımdan cıkıp onun uzerinde
etkili olan guclu irade değildi yalnızca, aynı zamanda da kendi iradesiydi. Atreju'nun olu kurtadamın yanında
yattığı ısıksız ic avlu hemen hemen kararmıstı artık. Evlerin aralıklarından sızan gri los ısık, cocuğun aydınlık
bedenini canavarın siyah postundan ayırmaya zar zor yetiyordu. Ortalık karardıkca ikisi giderek tek bir beden
gibi gorunuyordu.
Atreju kendini kurt cenesinin celik kıskacından kurtarma cabalarından coktan vazgecmisti. Yarı bilincsiz
durumdaydı ve karsısında yine Ot Denizi'ndeki, olduremediği erguvani sığırı goruyordu. Ara sıra obur
cocuklara, herhalde coktan gercek avcılar olmus av arkadaslarına sesleniyordu. Ama kimse yanıt vermiyordu.
Hareketsiz dev sığır orada durmus, ona bakıyordu yalnızca. Atreju, Artax'a, atcığına seslendi. Ama o gelmedi,
aydınlık kisnemesi de hicbir yerden duyulmuyordu. Cocuk tmparatorice'ye seslendi, ama bosuna. Artık ona
hicbir sey acıklayamazdı Atreju. Avcı olamamıstı, artık ulak da değildi, kimse değil o.
Atreju kendini bırakmıstı.
Ama sonra bir sey daha hissetti: Hicliği! Artık cok yakında olmalıydı. Atreju, bir bas donmesi gibi olan o
korkunc cekimi hissetti yine. Doğruldu ve inleye inleye bacağını cekistirdi. Ama disler bırakmıyordu.
Ve bu, icinde bulunduğu durumda onun sansı oldu. Cunku
Gmork'un disleri onu sıkı sıkı tutmamıs olsa, Fuchur her seye karsın cok gec kalmıs olacaktı.
Ama sonra Atreju birden gokyuzunden Fuchur'un madeni sesini duydu.
"Atreju! Orada mısın? Atreju!"
"Fuchur!" diye bağırdı Atreju. Sonra iki elini ağzının kenarına koydu ve yukarıya doğru haykırdı:
"Buradayım! Fuchur! Fuchur! Bana yardım et! Buradayım!"
Tekrar tekrar haykırdı boyle.
Sonra Fuchur'un kıpır kıpır oynayan beyaz bedeninin, sonen kucuk gokyuzu parcacıkları arasından canlı bir
yıldırım gibi gectiğini gordu; once cok uzakta, cok yukseklerde, sonra ikinci bir kez cok daha yakında. Atreju
haykırıyor, haykırıyor, uğur ejderhası da can sesiyle karsılık veriyordu. En sonunda yukarıdaki asağıdakini
gordu, karanlık bir delikteki zavallı bir bocekcik gibiydi.
Fuchur inise gecti, ama ic avlu dardı, artık neredeyse gece olmustu ve ejderha asağıya doğru inerken sivri
bir ev mahyasına carptı. Catı govdesinin ahsap kirisleri gok gurlemesi gibi bir gumburtuyle ca-tırdayarak
yıkıldı. Fuchur keskin bir acı duydu. Bu seferki zarif inislerinden değildi, avlunun icine dosdoğru dusup,
Atreju'yla olu Gmork'un yanına, pis yere sertce carptı.
Sudan cıkmıs bir kopek gibi silkindi, tıksırdı ve konustu: "Nihayet! Demek buraya tıkıldın! Galiba tam
zamanında geldim."
Atreju bir sey soylemedi. Kollarım Fuchur'un boynuna dolamıs, yuzunu onun gumus beyazı yelelerine
gommustu.
"Gel!" dedi Fuchur. "Sırtıma bin! Yitirecek zamanımız yok!"
Atreju basıyla olumsuzladı yalnızca. Fuchur, Atreju'nun bacağının
Icurtadamın ağzında olduğunu ancak o zaman gordu.
"Hemen hallederiz," dedi ve yakut kırmızısı gozyuvarlarını dondurdu, "tasalanma!"
Her iki pencesiyle kavrayıp Gmork'un cenesini acmaya calıstı. Ama disler bir milimetre bile ayrılmadı
birbirinden.
Fuchur zorlanmaktan ıhlıyor, tıslıyor, ama bir ise yaramıyordu. Eğer sansı yardım etmemis olsa, herhalde
kucuk dostunu serbest bırakmayı basaramayacaktı. Ama uğur ejderhaları sanslıdırlar iste; onlarla birlikte
sevdikleri de.
Fuchur bitkin bir halde duraklayıp da, ne yapılabileceğini daha iyi gormek icin karanlıkta Gmork'un kafasının
uzerine eğilince, boynundaki zincire asılı olan, Cocuk lmparatorice'nin tılsımı, olu kurtada-mın alnına değdi.
Aynı anda da cene acılıp Atreju'nun bacağını serbest bıraktı.
"Hey!" diye bağırdı Fuchur. "Gordun mu?"
Atreju yanıt vermedi.
"Ne oluyor?" diye sordu Fuchur. "Atreju, neredesin?"
Karanlıkta el yordamıyla arkadasını aradı, ama o artık orada değildi. Fuchur kırmızı kırmızı yanan gozleriyle
gece karanlığını delmeye calısırken, serbest kalır kalmaz Atreju'yu kendisinden sokup almıs olan seyi o da
hissetmeye basladı: Gitgide yaklasan hicliği. Ama AURYN onu cekimden koruyordu.
Atreju kendini bos yere savunuyordu. Hiclik, onun kucuk iradesinden daha gucluydu. Debeleniyor, uğrasıyor,
tepiniyor, ama organları kendisine değil, o karsı konmaz cekime boyun eğiyordu. Onu kesin yokolustan
yalnızca bir iki adım ayırmaktaydı.
O anda Fuchur kıpır kıpır beyaz bir yıldırım gibi uzerine atılıp onu mavi-siyah sac demetinden yakaladı, yukarı
cekti ve onunla birlikte
gece siyahı gokyuzune havalandı. Saaı kulesi dokuzu vurdu.
Sonradan ikisi de, ne Atreju ne Fuchur, kor karanlığın icindeki bu ucusun ne kadar surduğunu, gercekte
yalnızca bir gece mi olduğunu soyleyemediler. Belki de onlar icin zaman da durmustu ve sınırsız bir
karanlığın icinde kıpırtısız asılıyorlardı. Yalnız Atreju icin değil, ondan cok, cok daha yaslı olan Fuchur icin de,
yasadığı en uzun geceydi bu.
Ama en uzun, en karanlık gece de bir an gelir biter. Soluk sabah ağarırken ikisi de uzaklarda, ufukta Fildisi
Kule'yi gorduler.
Fantazya coğrafyasının ozelliklerini acıklamak icin burada bir an durmak gerekiyor galiba. Orada karalarla
denizler, dağlar ve nehir yatakları insan dunyasındaki gibi durağan değildir. Bu yuzden de Fan-tazya'nın bir
haritasını cıkarmak tumuyle olanaksızdır. Orada hangi ulkenin hangileriyle sınırı olduğu kesin olarak asla
cıkarılamaz. Hatta yonler bile, kisinin o an icinde bulunduğu bolgeye gore değisir. Yaz ve kıs, gece ve gunduz
her yerde baska yasaları izler. Đnsan gunesin kavurduğu bir colden cıkıp hemen yanında arktık bir kar alanına
dusebilir. Bu dunyada olculebilir dıs uzaklıklar yoktur, boyle olunca da "yakın" ve "uzak" sozcuklerinin baska
bir anlamı vardır. Tum bunlar, belli bir yolu asmakta olan kisinin ruh haline ve isteğine bağlıdır. Fantazya
sınırsız olduğundan orta noktası da her yer olabilir - daha iyi bir deyisle, orta nokta her yere aynı yakınlıkta
ya da her yerden aynı uzaklıktadır. Bu tumuyle, merkeze gelmek isteyene bağlıdır. Fantazya'run bu ic
merkezi de Fildisi Kule'dir.
Atreju, oraya nasıl cıktığını anımsamaksızın, saskınlık icinde,
fendini uğur ejderhasının sırtında otururken buldu. Fuchur'un kendisini saclarından yakalayıp cektiğini
biliyordu yalnızca. Usuyup de arkasında ucusan pelerinini ustune cekince, bunun tum rengini yitirmis ve
grilesmis olduğunu gordu. Aynı sey derisiyle saclarına da olmustu. Daha sonra sabahın artan ısığında,
Fuchur'un da daha farklı olmadığını gordu. Ejderha gri bir sis seridine benziyordu yalnızca ve neredeyse o
kadar da gercekdısıydı. ikisi de hicliğe cok fazla yaklasmıslardı.
Ejderhanın usulca, "Atreju, kucuk efendim," dediğini duydu, "yaran cok acıyor mu?"
"Hayır,"diye yanıtladı Atreju, "artık bir sey hissetmiyorum."
"Atesin var mı?"
"Yok Fuchur, sanmam. Neden soruyorsun?"
"Titrediğini hissettim de," diye karsılık verdi ejderha, "dunyada Atreju'yu baska ne titretebilir ki artık?"
Atreju karsılık vermeden once bir sure sustu.
"Az sonra varmıs olacağız. O zaman Cocuk Đmparatorice'ye artık kurtulus olmadığını soylemek zorundayım.
Tum yapmak zorunda kaldıklarımın en zoru bu."
"Oyle," dedi Fuchur daha da hafif bir sesle, "bu doğru."
Hic konusmadan ucarak yollarına devam ettiler, hep Fildisi Ku-le'ye doğru.
Bir sure sonra ejderha yeniden basladı:
"Onu hic gordun mu Atreju?"
"Kimi?"
"Cocuk lmparatorice'yi - daha doğrusu, Dileklerin Altın Gozlu Hakimi'ni. Cunku karsısında durunca ona boyle
demen gerekir."
"Hayır, onu hic gormedim."
"Ben gordum. Cok eskidendi. O zamanlar senin buyuk dedenin kucuk bir cocuk olması gerekir. Ben de
basında kavak yelleri esen bir genctim daha. Bir gece tam tepede kocaman ve yusyuvarlak savkıyan ayı
gokyuzunden getirmeye kalkısmıstım. Dediğim gibi henuz hicbir seyden haberim yoktu. En sonunda dus
kırıklığına uğramıs olarak yere dustuğumde Fildisi Kule'ye cok yaklasmıstım. O gece Manolya Kosku
yapraklarını iyice acmıstı ve onların ortasında Cocuk impara-torice'nin oturduğunu gordum. Bana bir bakıs
attı, kısacık, tek bir bakıs yalnızca, ama -nasıl soyleyeyim, bilmiyorum- o geceden sonra baska biri oldum."
"Gorunusu nasıl?"
"Kucuk bir kız cocuğu gibi. Ama o, Fantazya'nın en yaslı varlıklarından daha yaslıdır. Daha iyisi soyle
soyleyeyim: O yassızdır."
"Ama olumcul hasta," dedi Atreju. "Onu tum umutların sona erisine alıstıra alıstıra mı hazırlamalıyım?"
Fuchur basıyla olumsuzladı.
"Hayır, her avutma cabasını anında fark eder. Ona gerceği soylemek zorundasın."
"Bundan dolayı olse bile mi?" diye sordu Atreju."
"Boyle olacağını sanmam," dedi Fuchur.
"Biliyorum," diye yanıtladı Atreju, "sen bir uğur ejderhasısın."
Sonra yine uzun zaman susarak ucmayı surdurduler.
Sonunda ucuncu bir kez daha birbirleriyle konustular. Bu kez sessizliği bozan Atreju oldu:
"Sana bir sey daha sormak isterdim Fuchur."
"Sor!"
"Kim o?"
"Ne demek istiyorsun?"
"Đster ısık ister karanlık yaratığı olsun. AURYN Fantazya'nın tum varlıkları uzerinde etkili oluyor. Seninle
benim ustumuzde de etkisi var. Ama yine de Cocuk Imparatorice hicbir zaman guc kullanmıyor. Sanki o
yokmus gibi, ama yine de her seyin icinde o var. O da bizim gibi mi?"
"Hayır," dedi Fuchur, "o bizim gibi değil. O, Fantazya yaratığı değil. Biz hepimiz onun varlığı sayesinde varız.
Ama o baska bir turden."
"O zaman o -" Atreju sorusunu dile getirmeye cekiniyordu, "insanoğlu gibi bir sey mı?"
"Hayır," dedi Fuchur, "o insanoğullarından değil."
"Oyleyse," diye usteledi Atreju, "kim o?"
Fuchur, uzun bir sessizlikten sonra yanıtladı ancak:
"Fantazya'da kimse bilmiyor bunu. Bunu kimse bilemez. Bizim dunyamızın en derin gizidir bu. Bir keresinde
bir bilgenin soyle dediğini duydum, bunu tam olarak kim anlarsa onun kendi varlığı yok olurmus. Ne demek
istemis olabilir, bilmiyorum. Sana daha fazlasını soyleyemem."
"Simdi de," dedi Atreju, "gizini anlayamadan onun da, bizim hepimizin de varlığı yok olacak."
Fuchur bu kez sustu, ama aslansı ağzının cevresinde bir gulumseme oynuyordu; sanki, bu olmayacak,
demek ister gibiydi.
Bundan sonra bir daha konusmadılar.
Kısa bir sure sonra "Labirent"in, Fildisi Kule'yi kocaman bir cember halinde ceviren ve cicek .tarhları, citler ve
yılan gibi kıvrılan yollardan
olusan o duzluğun dıs kenarının uzerinde ucuyorlardı. Hicliğin burada da is basında olduğunu dehsetle
saptamak zorunda kaldılar. Gerci simdilik Labirent'e sokulan yalnızca kucuk yerlerdi, ama her yerde vardı
bunlardan. Bu yerlerin arasında kalan gorkemli renklerdeki cicek tarhlarıyla zengin fundalıklar grilesip
cılızlasmıstı. Kucuk, ince ağaclar, ejderhayla binicisine imdat diler gibi cıplak ve eğri dallar uzatıyorlardı. Bir
zamanların rengarenk yesil cayırları simdi sararmıstı ve gelenlerin burnuna hafif bir curume ve kuf kokusu
carpıyordu. Henuz var olan tek renk, kabarmıs dev mantarlarla, daha cok cılgınlık ve bozulma urunleri gibi
gorunen cırtlak renkli tuhaf ci-ceklerinkiydi. En derin son Fantazya yasamı, kendisini her yandan sarıp
kemiren mutlak hicliğe karsı gucsuzce, cırpınarak kendini savunuyordu hala.
Ama Fildisi Kule tam ortada, peri beyazları icinde lekesiz ve dokunulmamıs olarak ısıldıyordu henuz.
Fuchur gelecek ucan-ulaklar icin ongorulmus alt terasa inmedi. Ne kendisinin ne de Atreju'nun, oradan sonra
kulenin tepesine cıkan helezon bicimli ana caddeyi tırmanacak gucu toplayamayacağını hissediyordu. Ayrıca
bu durumun, tum kuralların ve protokol sorunlarının ciğnenmesine izin verdiğini dusunuyordu. Bir zorunlu
inis yapmayı kararlastırdı. Fildisinden balkonların, koprulerin, parmaklıkların uzerinden hızla uctu, son anda
ana caddenin, asıl saray bolumunun onundeki en yuksek yerini de buldu ve kendini dusmeye bıraktı, kendi
cevresinde birkac kez donerek caddede yukarıya doğru kaydı ve sonunda, kuyruğu onde olarak durdu.
iki eliyle Fuchur'un boynuna tutunmus olan Atreju doğrulup dort bir yanına bakındı. Bir tur karsılama
beklemisti ya da hic değilse kendisine kim olduğunu ve burada ne aradığını soracak bir grup saray
nobetcisi olacağını - ama uzak yakın gorunurde kimse yoktu. Cepecevre ısıldayan beyaz yapılar ıssız gibi
gorunuyordu. Birden kafasına dank etti:
"Herkes kacmıs! Cocuk Imparatorice'yi yalnız bırakmıslar! Yoksa
0 •|•"
"Atreju," diye fısıldadı Fuchur, "Mucevher'i ona geri vermen gerekiyor."
Altın zinciri boynundan sıyırdı. Zincir yere kaydı.
Atreju Fuchur'un sırtından atladı - ve yere yıkıldı. Yarasını dusunmemisti. Yattığı yerden uzanıp Pantakel'i aldı
ve boynuna taktı. Sonra ejderhaya yaslanarak guclukle doğruldu.
"Fuchur," dedi, "nereye gitmeliyim?"
Ama uğur ejderhası yanıt vermiyordu artık. Oracıkta olu gibi yatıyordu.
1 ≫Ana cadde, yuksek ve beyaz bir duvardaki, kanatlan acık duran harika oymalı buyuk bir kapının onunde
son buluyordu. X'
^Atreju topallaya topallaya oraya kadar gitti, kapıya yaslandı ve kapının arkasında, ona gokyuzune kadar
cıkıyormus gibi gelen, beyaz, parıltılı, genis bir merdiven gordu. Basamakları tırmanmaya basladı. Arada bir
taze guc toplamak icin duruyordu. Geride, beyaz merdivenin uzerinde kan damlalarından bir iz kalıyordu./
^Sonunda tepeye varmıstı ve onunde uzun bir galeri gordu. Sende-leye sendeleye ilerliyor, sutunlara
uıtunuyordu. Sonra fıskiyeler ve baska su oyunlarıyla dolu bir avludan gecti, ama ne gorduğunu ayırt
edemiyordu bile. Duste gibi, kendisiyle penceleserek ilerliyordu. Daha kucuk ikinci bir kapı buldu, bunun
ardından da cok yuksek, ama bu kez dar bir merdiveni tırmanmak zorunda kaldı; icindeki her se-)'"!,
ağacların, ciceklerin ve hayvanların fildisinden oyulmus olduğu
bir bahceye cıktı; enıekleye emekleye ilerleyerek hepsinin en kucuğu olan ucuncu bir kapıya giden, kemer
biciminde, parmaklıksız bircok kopruden gecti. Yoluna karnının ustunde surunurek devam etti, sonra ağır ağır
gozlerini kaldırdı ve ayna parlaklığında, fildisinden bir dağ konisi gordu, onun en tepesinde de goz kamastırıcı
beyazlıktaki Manolya Kosku'nu. Yukarıya yol cıkmıyordu, merdiven de. Atreju basını kollarına dayadı.
Oraya kadar cıkmıs ve cıkacak olan hic kimse, yolun bu son bolumunu nasıl astığını soyleyemez. Bu, kisiye
armağan ediliyor olmalı.
Atreju bir anda koskun icine acılan kapının onunde buldu kendini. tceri girdi - simdi Dileklerin Altın Gozlu
Hakimi'yle goz goze gelmisti.
• Cicek canağının tam ortasında, yuvarlak, yumusak bir sedirin uzerinde bircok yastıkla desteklenmis olarak
oturuyor, karsıdan ona bakıyordu Cocuk Đmparatorice. Son derece narin ve hassas gorunuyordu. Neredeyse
saydam gorunen yuzunun solgunluğundan, onun ne kadar hasta olduğunu gorebiliyordu Atreju. Badem
bicimli gozleri kara altın rengindeydi. Hicbir bicimde kaygı ya da huzursuzluk acığa vurmuyordu bu gozler.
Gulumsuyordu o. Đnce, kucuk bedeni, ipekten, bol bir giysiye sanılmıstı ve bu oyle beyaz isiyordu ki, manolya
yaprakları bile yanında koyu kalıyordu. Olsa olsa on yasında, anlatılmaz guzellikte kucuk bir kız cocuğu gibi
gorunuyordu, ama omuzlarıyla sırtının ustune dumduz taranmıs ve sedirin uzerine dusen uzun sacları kar
gibi beyazdı.
Basuan irkildi.
O anda daha once hic yasamadığı bir sev oldu ona.
Simdiye dek Bitmeyecek Oyku'de anlatılan lıer seyi kalasında tam
belirgin olarak canlandırabilmisti. Bu kitabı okurken birkac tuhaf sey olmustu kuskusuz, yadsınamazdı bu;
ama mutlaka bir bicimde acıklanabilirdi bunlar. Atreju'nun uğur ejderhasının sırtında gidisini, Labi-reııt'i ve
Fildisi Kale'yi olabildiğince belirgin olarak gozunun onune getirmisti. Ama su ana kadar bunlar, yalnızca kendi
hayalinin urunuydu yine de.
Cocuk imparatorice'nin soz konusu edildiği yere geldığindeyse, hır saniyeden cok daha kısa bir sune icin -
yalnızca bir simseğin cakısı kadar bir sure- onun yuzunu karsısında gordu. Ve bu da yalnızca dusuncesinde
değildi, gozleriyle gormustu! Bir kuruntu değildi bu, bundan kesinlikle emindi Bastian. Hatta betimlemede hic
olmayan ayrıntıları bile algılamıstı; orneğin altın rengi gozlerinin uzerinde cini ınurekkebiyle cizilmis iki incecik
yay gibi kemerlenen kaslarını, tuhaf bir bicimde uzamıs kulak memelerini, basının narin boynunun ustunde
kendine ozgu eğilisini. Bastian omrunde bu yuzden daha guzel bir sey gormediğini kesin olarak biliyordu. Ve
aynı anda onun adının ne olduğunu da anlamıstı: Aycocuk. Adının bu olduğundan en ulak kuskusu yoktu.
Ve Aycocuk ona bakmıstı - ona, Bastian Bakhasar Bux'a!
Ona ne anlama geldiğini bilmediği bir ifadeyle bakmıstı. O da sasırmıs mıydı? Bakısında bir dilek mi vardı?
Yoksa ozlem mi? Yoksa -evel, yoksa ne?
Aycocuk'un gozlerini belleğinde canlandırmaya calıstı, ama basaramadı.
Yalnız bir tek seyden emindi: Bu bakıs gozlerinden gecip, boğazından asağıya inip, yureğinin tanı ortasından
vurmustu onu. Aycocuk'un bakısının bu yolda bıraktığı yakıcı izi simdi bile hissediyordu Bastian. Ve bu bakısın
artık yureğinde durduğunu, orada gizemli bir
hazine gibi ısıdığını hissediyordu. Bu da tuhaf, aynı zamanda sasılacak bir bicimde acı veriyordu ona.
Bastian istese bile basına gelen seye karsı kendini savunamazdı artık. Ama bunu istemiyordu, hayır! Tam
tersine; bu hazineyi dunyadaki hicbir seyle değismezdi. Yalnız bir tek sey daha istiyordu: Yine Ay-' cocuk1 un
yanında olmak icin, onu yine gormek icin, okumayı surdurmek.
Boylelikle geri donulmez bir bicimde en alısılmamıs ve belki de en tehlikeli seruvene atıldığından habersizdi.
Ama bundan haberi olsaydı da, besbelli ki kitabı kapatıp bir yana koyması ve bir daha dokunmaması icin
hicbir neden olamazdı.
Titreyen parmaklarla ara verdiği yeri buldu ve okumaya devam
etti.
Saat kulesi onu vuruyordu.
XI.
JĐmpatatorice
onusmaktan aciz gibi tek soz edemeden oracıkta dikiliyor, Cocuk tm-paratorice'ye bakıyordu Atreju. Nasıl
baslayacağını, nasıl davranması gerektiğini bilemiyordu. Sık sık bu anı hayalinde canlandırmaya calısmıs,
sozcukler hazırlamıstı, ama birdenbire hepsi ucmustu kafasından.
Sonunda Cocuk Đmparatorice ona gulumsedi ve uykusunda sakıyan kucuk bir kusunki kadar hafif ve
yumusak bir sesle konustu:
"Buyuk arayıstan dondun Atreju."
"Evet," dedi Atreju ve basını eğdi.
Kısa bir sessizlikten sonra, "Guzel pelerinin gri olmus," diye surdurdu Cocuk Đmparatorice, "saclarınla tenin
de tas gibi gri. Ama hepsi yine eskisi gibi olacak, daha da guzel olacak. Goreceksin."
Atreju'nun boğazı tıkanır gibi oldu. Basını belli belirsiz sallayarak karsı cıktı yalnızca. Sonra yumusak sesin
konustuğunu duydu:
"Verdiğim gorevi yerine getirdin ..."
Atreju bu sozlerin soru olarak soylenmis olup olmadığını bilemiyordu. Bunu onun yuz cizgilerinden anlamak
icin basını kaldırıp bakmayı da goze alamadı. Ağır ağır altın tılsımın takılı olduğu zincire davrandı ve onu
boynundan cıkardı, ileri doğru uzattığı eliyle, bakısları hala yerde, onu Cocuk Imparatorice'nin onune tuttu.
Yurdunun cadırlarında duyduğu anlatı ve sarkılarda ulakların yaptığı gibi dizlerinin ustune cokmeyi denedi,
ama yaralı bacağı tutmadı ve Atreju Cocuk Imparatorice'nin ayaklarının dibine dusup yere yuzustu serilip
kaldı.
Cocuk Đmparatorice eğildi, AURYN'i yerden kaldırdı. Zinciri beyaz parmaklarında kaydırırken, "Gorevini iyi
yaptın," dedi. "Senden cok memnunum."
"Hayır!" diye atıldı Atreju, neredeyse ofkeyle. "Her sey bosunaydı.
Kurtulus yok."
Uzun bir sessizlik oldu. Atreju yuzunu kollarına gommustu, govdesinden bir titreme geciyordu. Cocuk
Imparatorice'nin dudaklarından bir umutsuzluk cığlığı duymaktan korkuyordu; bir inilti, belki de acı bir
serzenis, hatta bir ofke patlaması. Ne beklediğini kendi bile bilmiyordu - ama hic kuskusuz simdi duymakta
olduğu değildi bu: Cocuk Imparaıorice guluyordu. Hafif hafif ve neseyle guluyordu. At-reju'nun aklı karıstı,
bir an icin onun cıldırdığını sandı. Ama bu cinnet gulusu değildi. Sonra onun sesinin soyle dediğini duydu:
"Ama getirdin ya onu."
Atreju basını kaldırdı.
"Kimi?"
"Kurtarıcımızı."
Atreju, Cocuk Imparatorice'nin gozlerinin icine arastırırcasına baktı, ama iclerinde acıklık ve neseden baska
bir sey bulamadı. Cocuk Đmparatorice yine gulumsuyordu.
"Sen gorevini yerine getirdin. Yaptığın ve yuruttuğun her sey icin tesekkur ederim."
Atreju basını sallayarak karsı cıktı.
"Dileklerin Altın Gozlu Hakimi," diye kekeledi, Fuchur'un kendisine onerdiği resmi adı ilk kez kullanıyordu,
"ben ... gercekten hayır, ne demek istediğini kavrayamıyorum."
"Halinden anlasılıyor bu," dedi Cocuk Đmparatorice, "ama kavra-san da kavramasan da sen gorevini
tamamladın. Onemli olan da bu, oyle değil mi?"
Atreju susuyordu. Artık aklına soru bile gelmiyordu. Ağzı acık, gozunu dikmis, Cocuk Imparatorice'ye
bakıyordu.
"Onu gordum," diye surdurdu Cocuk Đmparatorice, "o da bana baktı."
"Ne zaman oldu bu?" diye sordu Atreju.
"Az once, sen iceri girdiğinde. Onu yanında getirdin."
Atreju elinde olmadan cevresine bakındı.
"Nerede peki? Ben ikimizden baska kimseyi gormuyorum burada."
"Ah, senin icin gorunmez olan daha niceleri var," diye karsılık verdi Cocuk Đmparatorice, "ama bana
inanabilirsin. Henuz bizim dunyamızda değil o. Ama dunyalarımız birbirine o kadar yakın ki, birbirimizi
gorebildik, cunku bir simsek cakması kadar bir sure icin bizi hala ayıran ince duvar saydamlastı. Yakında
tumuyle yanımızda olacak ve beni, bana yalnız kendisinin verebileceği yeni adımla cağıracak. O zaman
sağlığıma kavusacağım, benimle birlikte Fantazya da."
Cocuk Imparatorice'nin konusması sırasında Atreju guclukle doğrulup oturmustu. Basını kaldırdı, sedirinde
biraz yuksekte kalan Cocuk Imparatorice'ye baktı, simdi soru sorarken sesi boğuk cıkıyordu:
"Oyleyse sana vereceğim haberi sen coktandır biliyorsun. Kadim Morla'nın Keder Bataklıklarında
soylediklerini, Guney Kehanet'te Uyulala'nın gizemli sesinin anlattıklarını - sen hepsini biliyorsun zaten?"
"Evet," dedi Cocuk tmparatorice," daha seni buyuk arayısa yollamadan biliyordum."
Atreju birkac kez yutkundu.
"Neden," dedi sonunda, "oyleyse beni neden yolladın? Benden ne bekliyordun?"
"Yaptıklarından baska hicbir sey," karsılığını verdi Cocuk Imparatorice.
Atreju, "yaptıklarım...," diye ağır ağır yineledi. Kaslarının arasında dikine bir ofke kırısığı olustu. "Eğer
soylediğin gibiyse, o zaman her sey gereksizdi. Beni buyuk arayısa yollaman gereksizdi. Senin kararlarının
bizler icin coğu kez anlasılmaz olduğunu duymustum. Bu olabilir. Ama yine de, tum yasadıklarımdan sonra,
benimle yalnızca eğlendiğini sabırla kabullenmek bana ağır geliyor."
Cocuk Imparatorice'nin gozleri cok ciddilesti.
"Seninle eğlenmek aklımdan bile gecmez Atreju," dedi. "Sana neler borclu olduğumu iyi biliyorum.
Katlanmak zorunda kaldıklarının hepsi zorunluydu. Seni buyuk arayısa simdi bana vereceğin haber yuzunden
değil, kurtarıcımızı cağırmanın tek yolu bu olduğu icin yolladım. Cunku o, senin yasadığın her seye katıldı ve
uzun yolu seninle birlikte geldi. Derin Ucurum'da Ygramul'la konusurken onun cığlığını duydun, Sihirli Ayna
Kapısı'nın onunde durduğunda da seklini gordun. Goruntusunun icinden gectin ve onu yanına aldın, bunun
icin de seni izledi, cunku kendini senin gozlerinle gordu. Simdi de birbirimizle konustuğumuz her sozu
duyuyor. Ondan soz ettiğimizi, onu beklediğimizi ve bunu umduğumuzu biliyor. Artık belki de Atreju, senin
dayandığın onca gucluğun kendisiyle ilgili olduğunu, tum Fan-tazya'nın onu cağırdığını da anlıyordur."
Atreju hala kederle onune bakıyordu, ama sonra sonra alnındaki ofke kırısığı acıldı.
"Tum bunları nasıl bilebiliyorsun?" diye sordu bir sure sonra "Derin Ucurum'daki cığlığı, Sihirli Ayna'daki
goruntuyu - yoksa bunların da hepsini onceden sen mi belirledin?"
Cocuk tmparatorice AURYN'i havaya kaldırdı ve onu boynuna takarken yanıtladı:
"Hep Parıltı'yı tasımadın mı? Onun aracılığıyla hep senin yanında olduğumu anlamadın mı?"
"Hep değil," karsılığını verdi Atreju, "bir ara kaybetmistim onu."
"Evet," dedi Cocuk tmparatorice, "o zaman gercekten yalnızdın. Anlat bana, bu sure icinde neler oldu?"
Atreju basından gecenleri aktardı.
"Artık neden grilestiğini biliyorum," dedi Cocuk Imparatorıce, "hicliğe cok yaklasmıssın."
"Ama kurtadam Gmork'un hicliğe karısan Fantazya yaratıkları hakkında soyledikleri, onların insanoğullarının
dunyasında yalanlar haline geldikleri doğru mu acaba?" diye sordu Atreju.
"Evet, doğru," karsılığını verdi Cocuk Đmparatorice. Altın gozlerinin rengi koyulasu. "Tum yalanlar bir
zamanlar Fantazya yaratığıydı. Aynı maddedendir onlar, ama tanınmaz oldular ve gercek varlıklarını yitirdiler.
Gene de Gmork'un sana soylediklerinin yalnızca yarısı gercekti; bir yan varlıktan baska turlusu beklenemez
ki. Fantazya'yla insan dunyası arasındaki sınırı asmanın iki yolu vardır; bir doğru, bir de yanlıs yol. Fantazya
varlıklarının bu tuyler urpertici yolla karsıya suruklenmeleri yanlıs olanıdır. Ama insanoğullarının bizim
dunyamıza gelmeleri doğrusudur. Bizim yanımızda olan herkes, yalnız burada oğrenebileceği ve onu
dunyasına değismis olarak gonderen bir sey oğrendi. Sizi gercek sekilleriniz icinde gordukleri icin her seyin
farkına vardılar. O yuzden, ondan sonra kendi dunyalarım ve kendi insanlarını da baska gozlerle gorebildiler.
Onceden yalnızca sıradan-lık buldukları yerde, birden mucize ve giz kesfettiler. Bu yuzden de bize,
Fantazya'ya seve seve geldiler. Boylelikle bizim dunyamız zenginlesip ilerledikce, onlarınkinde de daha az
yalan oldu ve daha da mukemmellesu. Dunyalarımız karsılıklı mahvolabildiği gibi, karsı-
'205
lıklı sağlıklı da olabilir."
Atreju bir sure dusundu, sonra sordu:
"Bu nasıl basladı peki?"
"Her iki dunyanın uzerine coken sefillik, aynı zamanda cifte kaynaklıdır," diye yanılladı Cocuk imparatorice.
"Artık her sey tersine isliyor. Gozleri acabilen sey kor ediyor, yeniyi yaratabilen yokolusu hazırlıyor. Kurtulus
insanoğullarında yatıyor. Bin, bir tanesi gelip bana yeni bir ad vermeli. Ve gelecek."
Atreju susuyordu.
Cocuk imparatorice, "Neden seni bu kadar cok zora sokmak zorunda kaldığımı simdi anlıyor musun Atreju?"
diye sordu. "Kurtarıcımızı bana, seruven, mucize ve tehlike dolu uzun bir oyku aracılığıyla getirebilirdin
yalnızca. Ve bu, senin oykundu."
Aıreju derin dusuncelere gomulmus oturuyordu. Sonunda basını sallayarak onayladı.
"Artık anlıyorum, Dileklerin Altın Gozlu Hakimi. Beni sectiğin icin tesekkur ederim. Kızgınlığımı bağısla."
"Tum bunları bilemezdin," diye tatlılıkla konustu Cocuk imparatorice, "hem bu zorunluydu da."
Aıreju yine basını salladı. Kısa bir suskunluktan sonra da, "Ama cok yorgunum," dedi.
"Yeterince is yaptın," karsılığını verdi Cocuk imparatorice, "dinlenmek ister misin?"
"Henuz değil. Once oykumun iyi sonunu da yasamak isterim. Eğer soylediğin gibiyse ve ben gorevimi yerine
getirmissem - o zaman kurtarıcı neden hala burada değil? Daha ne bekliyor?"
"Evet," dedi Cocuk tmparatorice usulca, "daha ne bekliyor?"
Bastian heyecandan ellerinin nemlendiğini hissediyordu. "Yapamam ki," dedi, "ne yapmam gerektiğini
bilmiyorum. Hem belki aklıma gelen ad da doğru ad değildir."
Atreju, "Sana bir sey daha sorabilir miyim?" diyerek konusmayı yeniden baslattı.
Cocuk imparatorice gulumseyerek basını salladı.
"Neden ancak yem bir ad alırsan sağlığına kavusabilirsin?"
"Tum varlıklar ve seylere gercekliklerini ancak doğru bir ad verir. Yanlıs ad her seyi gercekdısı yapar. Yalanın
yaptığı budur."
"Belki de kurtarıcı sana vermesi gereken doğru adı bilmiyordur henuz."
"Hayır," diye yanıtladı Cocuk Đmparatorice, "biliyor."
Đkisi de susup oturdular yine.
"Evet," dedi Bastian, "biliyorum. Seni gorunce hemen bildim adını. Ama ne yapmam gerektiğini bilmiyorum."
Atreju basım kaldırıp baktı.
"Belki de gelmek istiyor da yalnızca bunu nasıl yapacağım bilmiyor."
"Hicbir sey yapması gerekmez," dedi Cocuk imparatorice, "beni yalnız kendisinin bildiği yeni adımla
cağırmaktan baska. Bu yeterli olur."
Bastian'ın yureği deli gibi carpmaya basladı. Doğrudan denese miydi bunu? Ama ya yeterli olmazsa? Ya
aslında aklanıyorsa? Ya ikisi,
hic de ondan değil de, bambaska bir kurtarıcıdan soz ediyorlarsa? Gercekten kendisini kastedip
kastetmediklerini nereden bilebilirdi ki?
"Kendi kendime soruyorum," diyerek sonunda yeniden basladı Atreju, "baska birinin değil de kendisinin
kastedildiğini hala anlamamıs olması mumkun mu?"
"Hayır," dedi Cocuk tmparatorice, "aldığı butun isaretlerden sonra bu kadar akılsız olamaz."
"Deniyorum iste!" dedi Bastian. Ama sozcuğu dudaklarından cıkaramadı.
Ya gercekten yeterli olursa? O zaman bir bicimde Fantazya'ya gitmis olurdu. Ama nasıl? Belki bir baskalasıma
da uğraması gerekirdi. O zaman ne hale gelecekti? Belki de acı verirdi bu ya da kendinden gecerdi. Hem
Faniazya'ya gitmeyi gercekten istiyor muydu acaba? At-reju'yla Cocuk tmparatorice'nin yanına gitmeyi
istiyordu, ama orada kaynayan butun o canavarların yanma gitmeyi hic de islemiyordu.
"Belki de," diye fikir yuruttu Atreju, "cesarete ihtiyacı vardır?"
"Cesaret mi?" diye sordu Cocuk tmparatorice. "Benim adımı soylemek cesaret mi gerektirirmis?"
"O zaman," dedi Atreju, "onu alıkoyabilecek yalnızca bir neden daha biliyorum."
"Neymis bu?"
Aixeju soylemeden once duraksadı.
"Đstemiyor, hepsi bu. Sen ve Fantazya ona bir sey ifade etmiyorsunuz. Vız geliyoruz biz ona."
Cocuk Imparatorice Atreju'ya kocaman acılmıs gozlerle baktı.
"Hayır! Hayır!" diye haykırdı Bastian. "Buna inanamazsınız! Kesinlikle oyle değil! Ah, lutfen, lutfen hakkımda
boyle dusunmeyin! Beni duymuyor musunuz? Oyle değil Atreju!"
"Bana soz verdi, gelecek," dedi Cocuk Imparatorice. "Bunu gozlerinden okudum."
"Hvet, doğru!" diye bağırdı Bastian. "Hemen geleceğim de; yalnız her seyi bir kez daha iyice dusunmem
gerek. C) kadar basit değil bu."
Atreju basını eğdi, ikisi yine uzun sure suskun beklediler. Ama kurtarıcı gorunmuyordu, hic değilse kendini
onlara hissettirmeye cabaladığını gosterecek en ufak bir isaret bile yoktu.
Bastian ansızın lum tombulluğu, carpık bacakları ve sapsarı yuzuyle karsılarına cıksa nasıl olacağını
canlandırıyordu hayalinde. Cocuk Imparatorıce'nın, "Sen ne arıyorsun burada?" derken yuzunde olusacak
dus kırdığını lam anlamıyla gorebiliyordu.
Hatta Atreju da gulerdi belki.
Bu hayalle Bas!ian'ın yuzunu utanctan kıpkırmızı oldu.
Doğal olarak onlar herhangi bir kahraman beklerlerdi, bir prens va da onun gibi birini. Kendini onlara
gosteremezdi. Bu tumuyle olanaksızdı. I ler seye seve seve katlanırdı - ama buna değil!
En sonunda Cocuk Imparatorice basını kaldırıp baktığında yuzu-
208
nun ifadesi değismisti. Atreju, onun bakıslarının buyukluk ve sertliğinden neredeyse irkildi. Ve bu ifadeyi
daha once nerede gorduğunu de biliyordu: Sfenkslerde!
"Bir carem daha kalıyor," dedi Cocuk tmparatorice, "ama bundan istemeyerek yararlanıyorum. Beni buna
zorlamasın isterdim."
"Hangi care?" diye fısıldayarak sordu Atreju.
"Bilsin ya da bilmesin, o da simdiden Bilmeyecek Oyku'nun icinde. Artık geri cekilmeye hakkı yok, bunu
yapamaz da. Bana bir soz verdi, bunu tutmak zorunda. Ama ben bunu tek basıma yaptıramıyorum."
"Koca Fantazya'da...," diye bağırdı Atreju, "senin yapamadığın buseyi kim basarabilir?"
"Yalnızca biri," diye yanıtladı Cocuk tmparatorice, "eğer isterse, Gezer Dağ'ın ihtiyarı."
Atreju buyuk bir saskınlık icinde Cocuk Đmparatorice'ye bakıyordu."
"Gezer Dağ'ın ihtiyarı mı?" diye her sozcuğu vurgulayarak yineledi. "Onun var olduğunu mu soylemek
istiyorsun?"
"Bundan kuskun mu var?"
"Bizim cadırlarda yaslı kisiler, soz dinlemez ve yaramaz oldukları zaman kucuk cocuklara soz ederler ondan.
Onun, kisinin yaptığı ya da yapmayı ihmal ettiği, hatta hatta dusunduğu ve hissettiği her seyi defterine
yazdığını soylerler; o zaman da bunlar, duruma gore guzel ya da cirkin oykuler olarak orada sonsuza dek
yazılı dururmus sozde. Ben kendim de daha kucukken inanırdım buna, ama sonradan bunun yalnızca,
cocukları korkutmak icin uydurulmus bir masal olduğunu dusundum."
"Masalların ne ifade ettiğini kim bilebilir?" dedi Cocuk tmparato-
209"
rice gulumseyerek.
"Oyleyse sen onu tanıyorsun," dedi Atreju, "onu gordun mu?"
Cocuk Imparatorice basıyla olumsuzladı.
"Onu bulursam ilk karsılasmamız olacak."
"Ayrıca bizim yaslılar," diye surdurdu Atreju, "ihtiyarın dağının bulunduğu yerin tam olarak asla
bilinemeyeceğini soylerler; hep, hic beklenmedik yerde, kah orada kah burada ğorunurmus, onunla ancak
rastlantı sonucu ya da sans eseri karsılasılabilirmis."
"Evet,"dedi Cocuk Imparatorice, "Gezer Dağ'ın ihtiyarı aranamaz. Kisi yalnızca bulabilir onu."
"Sen de mi?" diye sordu Atreju.
"Ben de," dedi Cocuk Imparatorice.
"Ama ya onu bulamazsan?"
Cocuk Imparatorice bilmecemsi gulumsemesiyle karsılık verdi: "Eğer varsa onu bulacağım. Ve onu bulunca
da, o olacak."
Atreju yanıtı anlayamadı. Cekinerek sordu:
"O - o da senin gibi mi?"
"Benim gibi," karsılığını verdi Cocuk Imparatorice, "cunku o her seyde benim karsıtım."
Atreju bu gidisle ondan bir sey oğrenemeyeceğini goruyordu. Ayrıca baska bir dusunce onu tedirgin
ediyordu.
"Sen olumcul hastasın, Dileklerin Altın Gozlu Hakimi," dedi neredeyse sertce, "tek basına uzaklara
gidemezsin. Gorduğum kadarıyla butun hizmetkarlarınla bendelerin seni terk etmis. Fuchur'la ben, sana
nereye olursa olsun seve seve eslik ederiz ama, doğrusunu soyleyeyim, Fuchur'un gucunun buna hala yetip
yetmeyeceğini bilmiyorum. Benim de ayağım - artık beni tasımadığını kendin de gordun ya."
'210
"Tesekkurler Atreju," diye karsılık verdi Cocuk Đmparatorice, "cesur ve sadıkca onerin icin tesekkurler. Ama
sizi yanıma almayı dusunmuyorum. Kisi, Gezer Dağ'ın Ihtiyarı'nı ancak tek basına bulur. Hem Fuchur da artık
onu bıraktığın yerde değil. Simdi o, butun yaralarının tedavi edildiği, butun gucunun tazelendiği bir yerde.
Sen de Atreju, az sonra sen de aynı yerde olacaksın."
Parmakları AURYN'le oynuyordu.
"Neresi orası?"
"Simdilik bunu bilmen gerekmez. Oraya uyurken goturulursun. Neresi olduğunu anlayacağın gun gelecek."
"Ama," diye bağırdı Atreju ve endisesinden tum saygılı konusma bicimlerim unuttu, "senin her an
olebileceğim bilirken nasıl uyuyabilirim?"
Cocuk Đmparatorice yine hafifce guldu.
"Sandığın kadar terk edilmis değilim. Burada, senin gozune gorunmeyen nice varlığın bulunduğunu
soylemistim sana. Cevremde senin belleğinin ya da cesaretinin ya da dusuncelerinin sana ait olduğu gibi
bana ait olan yedi gucum var. Sen onları goremezsin, duyamazsın bile, ama su anda hepsi de yanımda.
Onlardan ucunu, sizi korusunlar diye Fuchur'la senin yanında bırakmak istiyorum. Dordunu yanıma alıyorum,
onlar bana eslik ederler. Sense Atreju, korkmadan uyuyabilirsin."
Cocuk tmparatorice'nin bu sozleriyle, buyuk arayıs sırasında icinde birikmis olan tum yorgunluk birden
karanlık bir sis perdesi gibi coktu Atreju'nun uzerine. Ama tas gibi ağır bitkinlik yorgunluğu değildi bu;
tersine, huzur dolu ve yumusak bir uyku ozlemiydi. Dileklerin Altın Gozlu Hakimi'ne daha o kadar cok sey
sormak istemisti ki; ama o, konusmasıyla Atreju'nun yureğindeki tum dileklerin onunu
kesmisti sanki, geriye yalnız bir tanesini, zaptedilmez bir isteği bırakmıstı, uyku isteğini. Gozleri kapandı
ve oturduğu yerde, bası asağı dusmeden, karanlıklara daldı.
Saat kulesi onbiri vuruyordu.
Atreju Cocuk Đmparatorice'nin yumusak ve hafif sesiyle bir buyruk verdiğini duydu, sesi cok uzaklardan
geliyordu, ardından da guclu kollar tarafından kaldırılıp goturulduğunu hissetti.
Cevresi uzun zaman karanlık ve sıcaktı. Cok, cok sonra harika bir ıslaklığın kuru, catlak dudaklarına değip
boğazından aktığını hissedince hafifce uyandı. Cevresinde butun duvarları altındanmıs gibi duran buyuk bir
mağara gibi bir sey gordu belli belirsiz. Beyaz uğur ejderhasının da yanında yattığını gordu. Mağaranın
ortasından bir pınar fıskırıyordu, bu pınarın cevresinde de birbirlerini kuyruklarından ısıran, bin acık, biri koyu
renkli iki yılanın bulunduğunu gordu; ya da daha cok, hissetti.
Ama sonra gorunmez bir el gozlerine dokundu ve bu, anlatılamayacak kadar iyi geldi ona; yeniden derin,
dussuz bir uykuya daldı.
Aynı saatlerde Cocuk Đmparatorice Fildisi Kule'yi terk ediyordu. Dort gorunmez hizmetkarı tarafından cekilen
ve bu yuzden de sanki kendiliğinden ağır ağır suzulerek ilerliyormus gibi gorunen camdan bir tahtırevanın
icinde, yumusak ipek yastıklara yaslanmıs yatıyordu.
Labirent bahcenin, daha doğrusu bundan artakalanların arasından gectiler, patikaların coğu hicliğe cıktığı icin
sık sık yol değistirmek zorunda kalıyorlardı.
Sonunda duzluğun en dıs kenarına varıp da Labirent'ten cıktıklarında, gorunmez tasıyıcılar durdular. Bir
buyruk bekler gibiydiler.
Cocuk Imparatorice yastıklarının icinde doğrulup geriye, Fildisi Kuleye bir baktı. Ve yeniden yastıklarına
gomulurken, "Đlerleyin!" dedi. "Yalnızca ilerleyin - herhangi bir yere!"
Bir ruzgar kar beyazı saclarını ucurdu. Sacları, cam tahtırevanın ardı sıra, uzun, ağır bir bayrak gibi
dalgalanıyordu.
XII.
JJ&tiyart
abirent coktan gerilerde kalmıstı. Simdi, catlak dağ yamaclarından giunburdeyerek cığl≪r yuvarlanıyor,
dorukları buzdan zırhlarla kaplanmıs kaya kuleleri arasında kar fırtınaları uğulduyordu; fırtına, mağaralarla
boğazların icinde uğuldayarak takılıyor, sonra yeni bastan buzulların engin yuzeyini supuruyordu. Burası icin
alısılmadık bir hava değildi bu, cunku Kader Dağlan -adı boyleydi- tum Fantaz-ya'daki en buyuk, en yuksek
dağlardı; en heybetli tepesi, sozcuğun tam anlamıyla gokleri delerdi.
Bu sonsuz buz bolgesine cıkmaya en yurekli dağcılar bile cesaret edemezdi. Ya da daha doğru bir deyisle,
birinin cıkmayı basardığından bu yana oylesine uzun bir zaman gecmisti ki, artık kimse bilmiyordu bunu.
Cunku bu da, Fantazya Imparatorlugu'nda cok olan anlasılmaz yasalardan biriydi: Kader Dagları'nın bir doruk
akıncısı tarafından zorlanabilmesi, daha once bunu basarmıs olan busbutun unutulmus ve ona tanıklık
edecek tunctan ya da tastan hicbir yazıt kalmamıssa mumkun olabilirdi ancak. Boylece bunu basaran herkes,
ilk olurdu.
Bu tepelerde birkac dev buzcunun dısında hicbir canlı varlık varlığını surduremezdi - bunlar da gercekten
canlı varlık sayılırlarsa eğer; cunku oylesine akıl almaz ağırlıkta hareket ederlerdi ki, tek bir adım atmaları icin
yıllar, kucuk bir gezinti yapmaları icin yuzyıllar gerekirdi. Boylece, yalnız kendileri gibilerle iliski kurarlardı,
geri kalan Fantazya dunyasının varlığından zerre kadar haberleri yoktu. Kendilerini evrenin biricik canlı
|varlığı bilirlerdi.
Simdi de eğri buğru yollardan, buz parıltılı dikey yamaclardaki pek ayak basılamayacak kaya cıkıntılarından,
bıcak gibi keskin sırtlardan ve derin ucurumlarla yarıkların arasından ilerleyerek gitgide doruğa yaklasmakta
olan o ufacık noktacığa, iyice aptallasmıs halde
216
bon bon bakıyorlardı.
icinde Cocuk imparatorice'nin yattığı ve onun dort gorunmez gucu tarafından cekilen tahtırevandı bu.
Cevreyle hic karsıtlık yaratmıyordu, cunku tahtırevanın camı saydam bir buz parcasına benziyor, Cocuk
imparatorice'nin beyaz giysisiyle sacları da cevredeki kardan hemen hemen hic ayırt edilmiyordu.
Uzun zamandır yollardaydı Cocuk Imparatonce; bircok gun ve gece, yağmurda ve kızgın guneste, zifiri
karanlıkta ve ay ısığında, dort guc, tahtırevanı Cocuk imparatorice'nin emrettiği gibi hep ileriye cekmisti; hep
ileriye, herhangi bir yere. Kendisi icin dayanılabilir olanla dayanılmaz olan arasında bir fark gozetmiyordu
Cocuk Đmpara-torice; tıpkı eskiden imparatorluktaki her seyi, karanlıkla ısığı, guzelle cirkini bir tuttuğu gibi.
Her seyle karsılasmaya hazırdı, cunku Gezer Dağ'ın ihtiyarı hem her yerde olabilir, hem hicbir yerde
olmayabilirdi.
Gene de dort gucunun tuttuğu yolun secimi busbutun rasgele değildi. Artık her tarafı yutmus olan hiclik,
onlara cıkıs yolu olarak coğunlukla tek bir gecit bırakıyordu yalnızca. Bu, kimi zaman bir kopru, kimi zaman
bir mağara ya da arasından ancak sıyrılabildikleri bir kapı oluyor, hatta kimi zaman da bir deniz ya da deniz
kolunun dalgaları oluyordu; o zaman gucler olumcul hastayla tahtırevanı bu dalgaların uzerinde tasıyorlardı,
cunku bu gucler icin sıvıyla katı arasında bir fark yoklu.
Boylece sonunda Kader Dağları'nm buz kesmis "doruklar" dunyasına cıkmıslardı ve dur durak bilmeden,
yorgunluk nedir bilmeden cıkmaya devam ediyorlardı. Cocuk tmparatorice onlara daha baska bir buyruk
vermedikce de cıkmaya devam ederlerdi. Oysa o, yastıklarının icinde yatıyordu; gozlerini kapatmıs, hic
kıpırdamıyordu. Cok-
217
tandır boyle yatmaktaydı. Soylediği son soz, Fildisi Kule'den ayrılırken buyurduğu, o "herhangi bir yere"
sozuydu.
Tahtırevan simdi derin bir kaya yarığının arasından, birbirinden tahtırevanın genisliğinden daha fazla ayrık
olmayan iki kaya duvarının arasındaki bir kesikten ilerliyordu. Zemin, metrelerce kalınlıkta olabilecek gevsek
karla ortuluydu; ama gorunmez tasıyıcılar kara batmıyor, arkalarında ayak izi bile bırakmıyorlardı. Bu kaya
aralığının dibi cok karanlıktı, cunku gun ısığı ta yukarda dar bir serit halindeydi yalnızca. Yol hafifce yukarı
doğru cıkıyor, tahtırevan yukseldikce gun ısığı seridi de yakınlasıyordu. Sonra birden, kaya duvarları hemen
hemen hic umulmayacak bir bicimde yana acılıp bembeyaz ısıldayan genis bir duzluğu acığa cıkardı. Burası
en yuksek yerdi; cunku Kader Dağları baska coğu dağ gibi sivri bir tepeyle değil, tum araziyi kaplayan bu
yaylayla doruğa varırdı.
Ama simdi sasılacak bir bicimde, bu duzluğun ortasında tuhaf gorunuslu kucuk bir dağ yukseliyordu. Oldukca
dar ve yuksekti dağ; Fildisi Kuleye benziyordu, ama bu ısıl ısıl maviydi. Ters cevrilmis dev buz civileri gibi,
gokyuzune uzanan tuhaf bicimli bircok cataldan olusuyordu. Bu dağın hemen hemen yarı yuksekliğinde de,
boyle uc tane catal ucun uzerinde ev buyukluğunde bir yumurta duruyordu.
Bu yumurtanın cevresindeki yarım dairenin uzerinden ve arkasından kocaman bir orgun boruları gibi daha
buyuk mavi catallar cıkıyor ve asıl doruğu olusturuyordu. Kocaman yumurtanın bir kapı ya da pencere gibi
gorunen yusyuvarlak bir deliği vardı. Bu delikte de, karsıdan tahtırevana bakan bir yuz gorunuyordu simdi.
Cocuk Đmparatorice bu bakısı hissedince gozlerini acıp ona karsılık verdi.
"Durun!" dedi yavasca.
218<
Gorunmez gucler durdu. Cocuk Imparatorice doğruldu.
"Bu o," diye surdurdu, "yolun ona kadar olan son bolumunu tek basıma gitmem gerekiyor. Beni burada
bekleyin; her ne olursa olsun."
Yumurtanın yuvarlak deliğindeki yuz kaybolmustu. Cocuk Imparatorice tahtırevandan inip ucsuz bucaksız kar
yuzeyi uzerinde yola koyuldu. Zahmetli bir yuruyustu bu, cunku Cocuk Imparatorice yalınayak, kar ise
buzluydu. Her adımında buz kabuğunu kırıyor ve cam sertliğindeki buzla ortulu kar, narin ayaklarını
kesiyordu. Buzlu ruzgar beyaz saclarıyla giysisini hırpalıyordu.
En sonunda mavi dağa ulasmıs, cam parlaklığındaki catalların onunde duruyordu.
Kocaman yumurtanın yuvarlak ve karanlık deliğinden uzun bir merdiven sarkıtıldı. Gercekte yumurtanın icine
sığabileceğinden cok daha uzundu bu. Sonunda merdiven mavi dağın eteklerine kadar indi. Onu tuttuğunda,
tumuyle birbirine asılmıs harflerden olustuğunu gordu Cocuk Imparatorice; her basamak bir satırdı.
Merdiveni cıkmaya koyuldu, satır satır tırmanırken bir yandan da sozcukleri okuyordu:
GERĐ DUN GERĐ DON GELME GELME
HĐCBĐR ZAMAN HĐCBĐR YERDE
KARSILASAMAZS1N BENĐMLE
VAZGEC DUN GERĐ
ENGELLEMEK ZORUNDAYIM SENĐ
DUN GERĐ SOZ DĐNLE UĞRASMA
KARSILASTIN MĐ ĐHTĐYAR ADAMLA
OLMAYACAK SEY OLUR
BASLANGIC: SONU BULUR
GERĐ DUN GERĐ DUN YUKARI CIKMA
UĞRARSIN YOKSA BENZERSĐZ SASKINLIĞA
Cocuk Imparatorice yeniden guc toplamak icin duraklayıp yukarıya baktı. Merdiven daha cok yukseğe
cıkıyordu. Simdiye dek yarısını bile geride bırakmamıstı.
"Gezer Dağ'ın Đhtiyarı," dedi yuksek sesle, "eğer karsılasmamızı istemiyorsan bana bu merdiveni yazman da
gerekmezdi. Gelme yasağın beni sana getiren sey oluyor." Ve cıkmaya devam etti.
SEN NE YARATIRSAN VE NEYSEN
BEN TARĐHCĐ OLARAK KORURUM AYNEN
BĐR ZAMANLAR HAYAT DOLU OIAN HER SEY
HARE OLUP CANS1ZLASIR OLUR DEĞĐSMEZ BĐR SEY
SĐMDĐ BANA UĐASMAYA CALĐSMA
BĐR UĞURSUZLUK OLACAK YOKSA
SENĐNLE BASLAYAN SEY BURADA BĐTĐYOR
SEN ASLA YASLANMAYACAKSIN COCUK ĐMPARATOR
BEN ĐHTĐYAR HĐC SENĐN GĐBĐ GENC OLMADIM
SENĐN UYARDIĞINI BEN YATISTIRIRIM
KENDĐNĐ OLMUSTE GURMEK
HAYATA YASAK
Cocuk Imparatorice soluklanmak icin yine durmak zorunda kaldı. Artık cok yukseklerdeydi, merdiven de kar
fırtınasında bir dal gibi sallanıyordu. Cocuk Imparatorice buzlu harf-basamaklara sıkı sıkı yapısıp merdivenin
son bolumunu de tırmandı
VE KULAK ASMIYORSUN HALA
MERDĐVENĐN ONCA ANLAMLI UYARISINA
ZAMANDA VE MEKANDA OLAMAYACAK SEYĐ
YAPMAYA HAZĐR GORUYORUM SENĐ
ARTĐK SENĐ TUTAMAM BOYLE OLUNCA
HOS. GELDĐN OYLEYSE ĐHTĐYARIN YANINA
Bu son basamağı da arkasında bırakınca hafif bir soluk verdi Cocuk tmparatorice ve ustune basına baktı. Bol,
beyaz giysisi parcalanmıs, harf merdiveninin tum enine cizgilerine, cengellerine ve dikenlerine takılıp kalmıstı.
Harflerin ona karsı iyi niyetli olmaması yeni bir sey değildi onun icin. Karsıtlıktan ileri geliyordu bu.
Karsısında yumurtayı ve icinde merdivenin son bulduğu yuvarlak deliği goruyordu, iceri girdi. Delik bir anda
kapandı arkasından. Cocuk Imparatorice zifiri karanlıkta kıpırdamadan durdu, olacakları bekledi.
Ama once uzun zaman hicbir sey olmadı.
Sonunda Cocuk Imparatorice karanlığa doğru yavasca seslendi: "Buradayım." Sesi, buyuk ve bos bir
salondaki gibi yankılandı - yoksa ona aynı sozcuklerle yanıt veren, bir baska, cok daha derin bir ses miydi?
Sonra sonra zayıf, kırmızımsı bir ısık gorebildi karanlıkta. Yumurta bicimli yerin tam ortasında acılmıs olarak
havada duran bir kitaptan yayılıyordu bu. Kitap, Cocuk Đmparatorice'nın kapağını gorebileceği bicimde eğik
duruyordu. Bakır rengi ipekle ciltlenmisti ve Cocuk Imparatorice'nin boynunda tasıdığı Mucevher'in ustundeki
gibi, bu kitabın ustunde de birbirlerini kuyruklarından ısırarak bir oval olusturan iki yılan goruluyordu. Bu
ovalin icinde de kitabın adı vardı:
Mtmzyzuk
Bastian'ın aklı karıstı. Bu onun okumakta olduğu kitabın ta kendisiydi! Kitaba bir kez daha baktı. Evet, hic
kusku yoktu, sozu edilen, elinde tuttuğu kitaptı. Ama bu kitap kendi icinde nasıl olabiliyordu?
Cocuk tmparatorice yakına gitmisti, havada asılı duran kitabın obur tarafında bir adamın yuzunu goruyordu
simdi; ve bu yuz, kitabın acık sayfalarından yansıyan mavimsi bir ısıkla aydınlanmaktaydı. Bu ısıltı, kitaptaki
mavi-yesil renkli yazıdan cıkıyordu.
≪Adamın yuzu, asırlık bir ağacın kabuğu gibi gorunuyordu, kırısıklıklarla oylesine yarılmıstı. Sakalı beyaz ve
uzundu, gozleri de karanlık yuvalarında o denli derinde duruyordu ki, gorunmez olmustu. Basında kukuletası
olan mavi bir kesis giysisi giymisti; elinde de, kitaba yazı yazdığı bir kalem tutuyordum'Basını kaldırıp
bakmadı.
Cocuk Imparatorice uzun sure ses cıkarmadan durup onu seyretti. Yazdığı gercek bir yazı değildi; daha cok,
kalemi bos sayfaların uzerinde ağır ağır kayıyor ve harflerle sozcukler kendiliğinden olusuyor gibiydi, sanki
bosluktan ortaya cıkıyordu bunlar.
Cocuk tmparatorice orada yazılı olan seyi okudu, o anda olan seyin ta kendisiydi bu, yani, "Cocuk
Imparatorice orada yazılı olan seyi okudu..."
"Olan seyi yazıyorsun," dedi.
"Yazdığım her sey oluyor," oldu yanıt. Bu da, Cocuk Imparatori-ce'nin kendi sesinin yankısı gibi duyduğu o
derin, boğuk sesti yine.
Tuhaf olan, Gezer Dağ'ın Ihtiyarı'nın ağzını acmamıs olmasıydı. Kendisinin ve Cocuk Đmparatorice'nın
sozlerini yazıya dokmus, boylece Cocuk Imparatorice de onları duymustu; sanki onun az once konustuğunu
hatırlıyormus gibi. "Sen ve ben," diye sordu, "ve tum Fantazya - her sey bu kitapta kayıtlı mı?"
ihtiyar yazdı ve aynı anda Cocuk Đmparatorice onun yanıtını duydu:
"Oyle değil. Bu kitap tum Fantazya dır; ve sen ve ben."
"Ya bu kitap nerede?"
"Kitapta," oldu ihtiyarın yazdığı yanıt.
"Oyleyse bu yalnızca bir ısık ve yansıması mı?" diye sordu Cocuk Đmparatorice.
ihtiyar yazdı ve Cocuk imparatorice onun soyle dediğini duydu:
"Bir aynaya yansıyan ayna ne gosterir? Bunu biliyor musun, Dileklerin Altın Gozlu Hakimi?"
Cocuk imparatorice bir sure sustu, ihtiyar da aynı anda onun sustuğunu yazdı.
Sonra Cocuk Đmparatorice yavasca konustu: "Yardımına ihtiyacım var."
"Biliyorum," dedi ihtiyar ve yazdı.
"Evet," dedi Cocuk Đmparatorice, "oyle olmalı herhalde. Sen Fan-tazya'nın belleğisin ve su ana kadar olan heı
seyi biliyorsun. Ama kitabın sonraki sayfalarını cevirip daha neler olacağına bakamaz mısın?"
"Bos sayfalar," oldu yanıt. "Yalnızca geriye, olmus olana bakabilirim ben. Yazarken okuyabiliyorum onu.
Okuduğum icin de onu biliyorum. Ve onu, olduğu icin yazdım. Boylece Bitmeyecek Oyku benim ellerimle
kendi kendini yazıyor."
"Oyleyse sana neden geldiğimi bilmiyorsun?"
Đhtiyar yazarken Cocuk tmparatorice onun boğuk sesinin, "Hayır,"
7223
dediğini duydu. "Flem bunu yapmamanı isterdim. Benim aracılığımla her sey değismez ve kesin olur - sen
de, Dileklerin Altın Gozlu Hakimi. Bu yumurta senin mezarın ve kefenin. Sen Fantazya'nın belleğine girdin.
Buradan cıkmayı nasıl istersin?"
"Her yumurta," diye yanıtladı Cocuk imparatorice, "yeni bir yasamın baslangıcıdır."
"Doğru," diye yazdı ve soyledi ihtiyar, "ama ancak kabuğu kırılır-sa."
"Sen onu acabilirsin," diye bağırdı Cocuk imparatorice, "beni iceriye sen aldın."
Đhtiyar basını sallayarak olumsuzladı ve bunu yazdı.
"Bunu yaratan senin gucundu. Ama mademki buradasın, gucun de yok artık. Burada temelli hapsolduk.
Doğrusu, gelmeyecektin buraya! Bu, Bitmeyecek Oyku'nun sonudur."
Cocuk Đmparatorice gulumsuyor, en ufak tedirginlik gostermiyordu.
"Sen ve ben bunu basaramayız," dedi, "ama yapabilecek biri var."
"Yeni bir baslangıc yaratmayı," diye yazdı ihtiyar, "ancak bir insanoğlu yapabilir."
"Evet," karsılığını verdi Cocuk imparatorice, "bir insanoğlu."
Gezer Dağ'ın ihtiyarı bakıslarını ağır ağır kaldırdı, Cocuk Đmpara-torice'ye ilk kez olarak baktı. Sanki bu bakıs
evrenin oteki ucundan geliyordu; oylesine uzaktan, oylesine karanlıktan geliyordu. Cocuk imparatorice ona
altın gozleriyle karsılık verip karsısında dayandı. Sessiz, hareketsiz bir savasım gibiydi bu. Sonunda ihtiyar
yine kitabının uzerine eğilip yazdı:
"Sana da konmus olan sınırları koru!"
224
"Bunu isterim," dedi Cocuk Đmparatorice, "ama sozunu ettiğim ve beklediğim kisi sınırları coktan astı. Senin
yazdığın bu kitabı okuyor ve konustuğumuz her sozu duyuyor. Yanımızda yani."
Đhtiyar yazarken Cocuk Đmparatorice onun, "Doğru," diyen sesini duydu, "o da artık geri donemeyeceği
bicimde Bitmeyecek Oyku'nun icinde, cunku bu onun kendi oykusu."
"Anlat bana!" diye buyurdu Cocuk Đmparatorice. "Sen ki Fantaz-ya'nın belleğisin, anlat onu bana - en bastan,
yazdığın gibi, sozcuğu sozcuğune!"
Đhtiyarın yazan eli titremeye basladı.
"Bunu yaparsam her seyi yeni bastan yazmam gerekir. Her yazdığım da yeni bastan olur."
"Olsun!" dedi Cocuk imparatorice.
Bastian tedirgin olmaya baslıyordu.
Cocuk tmparatorice'nin niyeti ne olabilirdi? Ortada kendisiyle ilgili bir sey vardı. Ama ya Gezer Dağ'ın
Ihtiyarı'nın elinin titremeye baslaması ...
ihtiyar yazdı ve soyL
"Bitmeyecek Oyku kendini icerirse eğer, bu kitaptaki dunya da yok olur gider!"
Cocuk imparatorice de karsılık verdi: "Ama eğer kahraman bize katılacak olursa,
yeni hayat fıskırabilir.
Artık karar vermek zorunda!"
"Gercekten de korkuncsun," dedi ve yazdı ihtiyar. "Bu, sonu olmayan son demektir. Sonsuz tekrarın
cemberine gireceğiz. Ondan kurtulus yoktur."
"Bizim icin yok," diye karsılık verdi Cocuk imparatorice; sesi artık yumusak değil, tersine, elmas gibi sert ve
berraktı, "ama onun icin de yok - meğerki hepimizi kurtarsın."
"Her seyi bir insanoğlunun ellerine bırakmayı gercekten istiyor musun?"
"istiyorum." Sonra yavasca ekledi: "Yoksa baska care mi biliyorsun?"
Đhtiyarın boğuk sesi, "Hayır," demeden once ortalık uzun sure sessiz kaldı.
Đhtiyar yazdığı kitabın uzerine iyice eğildi. Yuzu kukuletayla ortulmus, gorunmez olmustu.
"Oyleyse senden istediğim seyi yap!"
Gezer Dağ'ın ihtiyarı kendini Cocuk Đmparatorice'nin iradesine bıraktı ve ona, Bitmeyecek Oyku'yu ta en
basından anlatmaya basladı.
O anda da kitabın sayfalarından yayılan ısık renk değistirdi, ihtiyarın kaleminin altında olusan isaretler de, ısık
da kırmızılasmıstı simdi. Kesis giysisiyle kukuletası da bakır rengindeydi artık. Yazarken bir yandan da boğuk
sesi cınlıyordu.
Bastian da son derece net bir bicimde isitiyordu onu. Buna karsın ihtiyarın soylediği ilk sozcukler anlasılmaz
sozcuklerdi nntın icin. Asağı yukarı soyleydi bunlar: "Ralpatik ikse rednaerok
darnok Đrak: Đbihas."
Đlginc, diye dusundu Bastian, neden ihtiyar birdenbire yabancı bir dikle konusmaya basladı? Yoksa bu da
sihirli bir formul mu?
ihtiyarın sesi devam ediyordu ve Bastian onu izlemek zorunda kaldı.
"Bu yazı kucuk bir dukkanın camlı kapısın ustundeydi; ama kuskusuz, yalnız los mekanın icinden, kapının
arkasından sokağa bakarken boyle gorunuyordu.
Dısarda soğuk, kasvetli bir kasım sabahı surmekteydi. Bardaktan bosanırcasına yağmur yağıyor, damlalar
camdan ve kuyruklu harflerin uzerinden akıyordu. Kapının arkasından butun gorulebilen, yolun obur
tarafındaki yağmur lekeli bir duvardı."
Bu ovkuyu hic bilmiyorum ben, diye dusundu Bastian, biraz dus kırıklığı) la; simdiye kadar okuduğum kitapta
bu yok. Đste, simdi belli oluyor ki, bunca zaman yanılmısım ben. ihtiyarın Bitmeyecek Oyku'yu en bastan
anlatmaya baslayacağına gercekten inanmıstım.
"Ansızın kapı oylesine bir hızla acıldı ki, ustunde asılı olan kucuk bir pirinc cıngırak salkımı heyecanla
cıngırdamaya baslayıp bir zaman sakinlesemedi.
Bu gurultuye sebep olan, on, onbir yaslarında, ufak, tombul bir oğlandı. Koyu kahverengi sacları ıslak ıslak
yuzune yapısıyor, paltosu yağmurdan sırılsıklam olmus, suları damlıyordu; sırtında, omuzlarından gecen
kayıslara bağlı bir okul cantası tasımaktaydı. Biraz solgun ve soluk soluğaydı; ama daha az onceki telasının
tam tersine, simdi acık kapının esiğinde dikilmis duruyordu...,"
Bastian bunları okuyup bir yandan da Gezer Dağ'ın Ihtiyarı'nın derin sesini duyarken, kulakları uğuldamaya,
gozleri pır pır etmeye basladı.
Orada anlatılan kendi oykusuydu! Ve bu, Bitmeyecek Oyku'deydi. O, Bastian, simdiye dek kendini okuyucusu
saydığı kitaptaki kisi olarak ortaya cıkıyordu! Kim bilir, yine yalnızca okuyucu olduğuna inanan baska hangi
okuyucu tam su anda kendisini okumaktaydı - sonsuza kadar gidecekti boyle!
Simdi Bastian'ı korku alıyordu. Birden, artık soluk alamadığı duygusuna kapıldı. Kendini gorunmez bir
hapishaneye kapatılmıs gibi hissediyordu. Bırakmak istiyor, artık okumayı surdurmek istemiyordu.
Ama Gezer Dağı'nın Ihtiyarı'nın derin sesi anlatmaya devam ediyordu,
ve Bastian buna karsı bir sey yapamıyordu. Kulaklarını kapatıyor, ama bir yararı olmuyordu, cunku ses kendi
icinde cınlıyordu. Oyle olmadığını bile bile, kendi oykusuyle bu ust uste cakısmanın, salt cılgınca bir rastlantı
olduğu dusuncesine yapısıyordu hala,
ama derin ses, acımasızca devam ediyordu konusmaya,
ve simdi Bastian, onun ne soylediğini cok acık bir bicimde duydu.
... bes kurusluk nezaket yok sende, yoksa hic değilse kendini tanıtırdın ilkonce."
"Adım Bastian," dedi cocuk, "Bastian Balthasar Bux."
O anda Bastian ağır bir deneyim ediniyordu: Đnsan, dileğinin yerine gelmeyeceğini bildiği surece -belki de
yıllar boyu- bir seyi dilediğine inanmıs olabilir. Ama dilediği dusun gerceklesme olasılığı ansızın karsısında
durunca, o zaman bir tek sey diler: Onu hic dilememis olmayı.
En azından Bastian'a boyle oldu.
Acımasızca ciddilesen su anda, seve seve kacardı oradan. Ne var ki, bu durumda kacmak yoktu artık. Bu
yuzden de, kuskusuz hic mi hic ise yaramayacak bir sey yaptı: Sırtustu yatan bir bocek gibi, oluy-mus gibi
yaptı. Sanki yokmus gibi yapmak istiyordu; kımıldanmamak ve olabildiğince kuculmek istiyordu.
Gezer Dağ'ın ihtiyarı anlatmayı ve aynı anda da yeni bastan yazmayı surdurdu; Bastian'ın kitabı nasıl
caldığını, nasıl okulun catı arasına saklanıp okumaya basladığını anlattı. Sonra Atreju'nun arayısı bir kez daha
basladı; Atreju Kadim Morla'ya geldi ve Derin Ucu-rum'da, Bastian'ın cığlığını duyduğu yerde, Ygramul'un
ağının icinde Fuchur'u buldu. Bir kez daha ihtiyar Urgl tarafından tedavi edilip Engywuck tarafından
aydınlatıldı. Tılsımlı uc kapıdan gecti, Bastian'ın goruntusunun icine girip Uyulala'yla konustu. Sonra ruzgar
devleri, Hayalet Kent ve Gmork, Atreju'nun kurtulusu ve Fildisi Ku-le'ye donusu geldi. Bu arada Bastian'ın
basından gecen her sey de oluyordu; mumlan yakısı, Cocuk Đmparatorice'yi gorusu ve onun, Bastian'ın
gelmesini bos yere bekleyisi. Ve bir kez daha Cocuk Đmparatori-ce Gezer Dağ'ın lhtiyarı'nı aramak uzere
yollara dustu, harf merdivenden bir kez daha cıkıp yumurtanın icine girdi, ikisinin yapmıs ol-
-229-
dukları ve Gezen Dağ'ın Ihtiyan'nın Bitmeyecek Oyku'yu yazmaya ve anlatmaya baslamasıyla son bulan tum
konusma, sozcuğu sozcuğune bir kez daha gecti.
Ve burada her sey yine en bastan basladı -değistirilmemis ve değistirilemez olarak- ve yine her sey Cocuk
tmparatorice'yle Bitmeyecek Oyku'yu bir kez daha yazıp anlatmaya baslayan Gezer Dağ'ın Ihtiyan'nın
karsılasmasıyla son buldu ...
... ve sonsuza kadar boyle surup gidecekti, cunku olayların akısı icinde bir seyin değisebilmesi tumuyle
olanaksızdı. Yalnız o, Bastian girebilirdi araya. Eğer kendisi de bu cember icinde hapsolmak istemiyorsa bunu
yapmak zorundaydı. Oyku artık bin kez yinelenmis gibi geliyordu ona; hayır, sanki oncesi ve sonrası yokmus
da her sey her zaman icin aynı anda varmıs gibiydi, ihtiyarın elinin neden titrediğini simdi anlıyordu. Sonsuz
tekrarın cemberi, sonu olmayan sondu!
Gozyaslarının yuzune aktığını hissetmiyordu Bastian. Birden, neredeyse bilincsiz, haykırdı: "Aycocuk!
Geliyorum!" Aynı anda da bircok sey birden oldu.
Kocaman yumurtanın kabuğu dehsetli bir gucle parcalara ayrıldı, bu sırada da boğuk bir gok gurultusu
duyuldu. Sonra uzaklardan bir fırtına kopup geldi
ve Bastian'ın dizlerinin uzerinde tuttuğu kitabın sayfalarından cıktı; oyle ki, kitabın yaprakları siddetle
ucusmaya basladı. Bastian fırtınayı saclarında ve yuzunde hissediyor, ruzgar neredeyse soluğunu kesiyor-
7230
du; yedi kollu samdanın mum alevleri dans ediyor, enlemesine yatıyordu. Sonra, daha da muthis ikinci bir
fırtına kopup kitaba girdi ve mumlar sondu.
Saat kulesi onikiyi vuruyordu.
XIII.
<Bttz crmam
'233
meraklanma Aycocuk, geliyorum!" diye karanlığa doğru bir kez daha bağırdı Bastian. Bu addan tum icini
dolduran, anlatılmaz tatlılıkta avutucu bir gucun yayıldığını hissediyordu. Onun icin de ust uste birkac kez
yineledi:
"Aycocuk! Aycocuk! Geliyorum, Aycocuk! Simdi oradayım! Meraklanma!"
Ama neredeydi?
En ufak ısık gormuyordu, ama cevresini saran artık catı arasının dondurucu zifiri karanlığı değil, icinde
kendini guvenlikte ve mutlu hissettiği, sıcak, kadife gibi yumusacık bir karanlıktı.
icindeki tum korku ve sıkıntılar bosalmıstı. Bunları uzak gecmisteki bir sey gibi anımsıyordu yalnızca. Hatta
kendini oyle keyifli ve hafif hissediyordu ki, sessizce guluyordu bile.
"Aycocuk, neredeyim ben?" diye sordu.
Govdesinin ağırlığını hissetmez olmustu. Elleriyle cevresini yokladı, boslukta durduğunu anladı. Minderler,
sert bir zemin, yoktu artık.
Hic bilmediği, olağanustu bir kurtulmustuk ve sınırsız ozgurluk duygusuydu bu. Bir zamanlar ona ağırlık
vermis ve onu sıkmıs olan seylerin hicbiri ona ulasamazdı artık.
Acaba uzayın herhangi bir yerinde boslukta mı duruyordu? Ama uzayda yıldızlar vardı; oysa o, buna benzer
bir sey gormuyordu. Yalnızca kadifemsi karanlık vardı ve Bastian omrunde hic, ama hic olmadığı kadar iyi
hissediyordu kendini. Yoksa olmus muydu?
"Aycocuk, neredesin?"
Ve o zaman, kendisine yanıt veren ve belki de Bastian hic farkında olmadan simdiye dek bircok kez yanıt
vermis olan, kus sesi gibi incecik bir ses duydu. Onu cok yakından duyuyordu, ama hangi doğrultudan
geldiğini soyleyemezdi gene de.
"Buradayım Bastian'ım."
Aycocuk kendine ozgu bir bicimde sakıyan bir gulusle guldu.
"Baska kim olabilirdim ki? Bu guzel adı daha biraz once sen verdin ya bana. Sana bunun icin tesekkur
ederim. Yanıma hos geldin, kurtarıcım ve kahramanım."
"Biz neredeyiz Aycocuk?"
"Ben senin yanında, sen de benim."
Dusteki bir konusma gibiydi bu, ama Bastian dus gormediğinden kesinlikle emindi.
"Aycocuk," diye fısıldadı, "simdi bu son mu?"
"Hayır," diye yanıtladı o. "Baslangıc."
"Fantazya nerede, Aycocuk? Tum otekiler nerede? Atreju'yla Fuc-hur nerede? Yoksa herkes kayıp mı oldu?
Ya Gezer Dağ'ın Ihtiyan'yla kitabı? Onlar artık yok mu?"
"Fantazya senin dileklerinden yeniden olusacak Bastian'ım. Dileklerin benim aracılığımla gercek olacak."
"Benim dileklerimden mi?" diye yineledi Bastian sasalayarak.
"Ama bana Dilekler Hakimi dendiğini biliyorsun," diyen tatlı sesi duydu. "Kendin icin ne diliyorsun?"
Bastian dusundu, sonra cekinerek sordu:
"Kac dilek hakkım var?"
"Đstediğin kadar - ne kadar cok olursa o kadar iyi Bastian'ım. Fantazya da o derece zengin ve cesit cesit
olur."
Bastian saskın ve ezikti. Ama birden karsısında bir olasılıklar sonsuzluğu gorduğu icin, aklına hicbir dilek
gelmiyordu. .
"Hic bilemiyorum," dedi sonunda.
-235
Ortalık bir sure sessiz kaldı, en sonunda kus sesi gibi ince sesi duydu:
"Bu kotu." "Neden?"
"O zaman bir daha Fantazya olmaz da ondan." Bastian saskın saskın sustu. Her seyin kendisine bağlı olması,
olcusuz ozgurluk duygusunu zedeliyordu biraz.
"Neden bu kadar karanlık, Aycocuk?" diye sordu. "Baslangıc her zaman karanlıktır Bastian'ım." "Biliyor
musun, Aycocuk, seni bir kez daha gormeyi cok isterdim, tıpkı bana baktığın o andaki gibi." Yine o hafif,
sakıyan gulusu duydu. "Neden guluyorsun?" "Sevincliyim de ondan." "Neye seviniyorsun peki?" "Az once ilk
dileğini soyledin." "Onu yerine getirecek misin?" "Evet, elini uzat!"
Bastian bunu yaptı ve onun, avucuna bir sey koyduğunu hissetti. Ufacıktı bu sey, ama tuhaf bir bicimde
ağırdı. Bundan bir soğukluk yayılıyor, insana sert ve cansızmıs duygusu veriyordu. "Bu nedir, Aycocuk?"
"Bir kum tanesi," diye yanıtladı o. "Sınırsız imparatorluğumdan butun geri kalan bu. Onu sana armağan
ediyorum."
"Tesekkurler," dedi Bastian saskın saskın. Bu armağanı ne yapacağını bilemiyordu doğrusu. Bari canlı bir sey
olsaydı!
Hala acaba Aycocuk benden ne bekliyor, diye dusunurken, birden
elinde hafif bir karıncalanma hissetti.
"Suna bak Aycocuk!" diye fısıldadı. "Isıyıp parlamaya basladı! Surayı goruyor musun - kucuk bir alev sardı
orayı. Hayır, ama bu bir embriyon! Aycocuk, bu kum tanesi değil! Cimlenmeye baslayan ısıklı bir tohum
tanesi bu!"
Onun, "Basardın Bastian'ım!" dediğini duydu. "Goruyor musun, senin icin cok kolay."
Bastian'ın avucundaki noktacıktan, kadifemsi karanlıkta mucizenin uzerine eğilmis birbirinden cok değisik iki
cocuk yuzunu aydınlatan ve hızla buyuyen anlasılmaz bir ısık yayılıyordu simdi.
Bastian elini ağır ağır geri cekti, ısıklı nokta ikisinin arasında kucuk bir yıldız gibi asılı kaldı.
s> Embriyon cok hızlı buyuyor, buyumesi izlenebiliyordu. Saplar cıkarıyor, yaprak veriyor ve renk renk
ısıldayan, olağanustu guzel fosforlu cicekler halinde acan tomurcuklar veriyordu. Daha simdiden kucuk
meyveler olusuyor ve bunlar olgunlasır olgunlasmaz minyatur havai fisekler gibi patlayıp cevrelerine yeni
tohum tanciklerinden olusan kıvılcım yağmurları sacıyorlardı.
#Yeni tohum taneciklerinden yeni bitkiler buyudu, ama bunların bicimleri değisikti; eğreltiotu yelpazelerine
ya da kucuk palmiyelere, topkaktuslere, atkuyruklarına ya da dallı budaklı ağaccıklara benzi-yorlardı. Her biri
bir baska renkte ısıldıyor, bir baska renk ısık sacıyordu.
Az sonra Bastian'la Aycocuk'un cevresindeki kadifemsi karanlık, altta, ustte, her yanda, filizlenip buyuyen ısık
bitkileriyle doldu. Rengarenk yanan bir top, yeni, ısıklı bir dunya, hicliğin icinde asılı duruyor, buyuyor,
buyuyordu; onun en ortasında da Bastian'la Aycocuk el ele oturuyor, saskın gozlerle mucizevi oyunu
seyrediyordu.
0 Bitkilerin yeni yeni bicim ve renkler olusturmaları bitmek tukenmek bilmeyecek gibi gozukuyordu.
Durmadan daha buyuk tomurcuklar filizleniyor, durmadan daha zengin semsiyeler fıskırıyordu. Ve tum bu
buyume, tam bir sessizlik icinde oluyordu/
≪Bir sure sonra bazı bitkiler ayciceği boyuna ulasmıstı bile; evet, hatta birkacı simdiden meyve ağacı
buyukluğundeydi. Ispanak yesili uzun yapraklardan olusan yelpaze ve fırcalar vardı ya da gokkusağı
renklerinde gozlerle dolu tavuskusu kuyrukları. Kimi bitkiler, ust uste duran acılmıs semsiyelerden olusan,
mor ipekten pagodalara benziyordu. Birkac kalın govde sac orgusu gibi birbirine sarılmıstı. Saydam oldukları
icin, icerden aydınlatılmıs pembe carndanmıs gibi duruyordu bunlar. Ve kocaman, mavi ve sarı kağıt fener
salkımlarına benzeyen cicek hevenkleri vardı. Bazı yerlerde binlerce kucuk yıldız ciceği, gumus parıltılı
cağlayanlar gibi yere sarkıyordu; ya da uzun, puskul tipi cicektozu keseli canciceklerinden olusan koyu altın
renginde perdeler iniyordu. Ve bu ısıklı gece bitkileri, gitgide daha gurlesip sıklasarak buyuyor, sonra sonra
da, yumusak bir ısıktan olusan harika bir orgu halinde ic ice geciyordu.
"Buna bir ad vermen gerekiyor!" diye fısıldadı Aycocuk.
Bastian basını salladı, "Perelin," dedi, "Gece Ormanı."
Cocuk tmparatorice'nin gozlerinin icine baktı - ve o zaman ilk goz goze gelislerinde basına gelen sey bir kez
daha oldu. Buyulenmis gibi oracıkta oturuyor, ona bakıyordu Bastian; gozlerini ondan ayıramıyordu..Đlk
seferinde olumcul hastayken gormustu onu, ama simdi cok cok daha guzeldi. Parcalanan giysisi yeni gibiydi
yine; ipeğin ve uzun saclarının lekesiz beyazımı) uzerindeyse, cok renkli yumusak ısığın yansımaları
oynasıyordu. Bastian'ın dileği yerine gelmisti.
"Aycocuk," diye kekeledi sersemlemis bir halde, "simdi sağlığın



Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink)  
Alt 17-12-2010, 00:54
Sosyalist - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Administrator
 
Standart

238-
yine yerinde mi?"
O gulumsedi.
"Bunu goremiyor musun Basuan'ım?"
"Sonsuza dek boyle, simdiki gibi kalsın isterim," dedi Bastian.
"Sonsuz bir andır," karsılığım verdi Cocuk tmparatorice.
Bastian sustu. Yanıtı anlamamıstı ama, hic kurcalayacak halde hissetmiyordu kendini. Karsısında oturup ona
bakmaktan baska istediği yoktu.
^Buyuyen ısıklı bitkiler fundalığı, gitgide sık bir dantel olusturmustu cevrelerinde; sihirli halılardan olusan,
onları buyuk, yuvarlak bir cadır gibi orten, rengarenk yanan bir dokuma. Boylece Bastian dı-sarda olup
bitenin farkında değildi. Perelin'in buyudukce buyuduğunden, tek tek bitkilerin de gitgide boy attığından
habersizdi. Ve hala her yere, iclerinden yeni embriyonlar fıskıran, ısıklı, kucuk tohum taneleri yağıyordu.
Bastian Aycocuk'un bakıslarına dalmıs oturuyordu.
Aycocuk elleriyle onun gozlerini orttuğunde, cok mu, yoksa az mı zaman gectiğini soyleyemezdi Bastian.
Onun, "Neden beni bunca zaman beklettin?" diye sorduğunu duydu. "Neden beni Gezer Dağ'ın Ihtiyarı'na
gitmek zorunda bıraktın? Seni cağırdığım zaman neden gelmedin?"
Bastian yutkundu.
"Cunku -" diyebildi utangacca, "dusundum ki -olabilecek her sey vardı, korku da - ama gercekte senden
utandım, Aycocuk."
Aycocuk elini geri cekip ona saskın saskın baktı.
"Utandın mı? Hangi nedenle?"
"Sey -" diye kem kum etti Bastian, "demek istiyorum ki, mutlaka
sana uygun birini bekliyordum."
"Ya sen?" diye sordu Aycocuk. "Sen bana uygun değil misin?" "Yani -" diye kekeledi Bastian ve yuzunun
kızardığını hissetti, "cesur, guclu ve guzel birini demek istemistim iste -bir prens ya da oyle birini- benim gibi
birini değil herhalde."
Gozlerini yere indirmisti ve Aycocuk'un yine o hafif, sakıyan gu-lusuyle gulduğunu duyuyordu.
"Gordun mu?" dedi. "Đste, sen de guluyorsun bana." Ortalık uzun sure sessiz kaldı. Bastian bakıslarını
yeniden kaldırmaya cesaret edebildiğinde, Aycocuk'un kendisine doğru iyice eğilmis olduğunu gordu. Yuzu
ciddiydi.
"Sana hır sey gostermek istiyorum Bastian'ım," dedi. "Gozlerimin icine bak!"
Bastian, yureğinin kut kut carpmasına ve bu sırada gozlerinin biraz kararmasına karsın, bunu yaptı.
Ve o zaman Aycocuk'un gozlerinin altın aynasında, onceleri henuz kucuk ve ta uzakta olan, sonra sonra
buyuyup belirginlesen bir sekil gordu*Hemen hemen kendi yaslarında bir oğlandı bu, ama ince uzundu ve
sasılacak kadar guzeldi. Durusu gururlu ve dimdik, yuzu soylu, ince ve erkekceydi. Doğulu bir prens gibi
gorunuyordu. Turbanı, tıpkı sırtındaki, dizlerine kadar inen gumus islemeli cepken gibi ma-N vi ipektendi.
Ayakları, yumusak has deriden, burunları yukarı kıvrık, uzun, kırmızı cizmeler icindeydi. Sırtında,
omuzlarından yere kadar inen, dik yakalı, gumus parıltılı bir pelerin sarkıyordu. Bu cocuğun en guzel yeri,
ince parmaklı ve narin, ama aynı zamanda olağanustu guclu gorunen elleriydi.
Bastian hayranlık dolu, tutkun bakıslarla bakıyordu bu resme. Bakmaya doyamıyordu. Tam, bu genc ve
guzel kral cocuğunun kim
'240'
olduğunu sormak uzereyken, onun kendisi olduğunu anlaması bir yıldırım gibi icini titretti.
Aycocuk'un altın gozlerine yansıyan kendi goruntusuydu bu!
O anda ona olanları sozcuklerle anlatmak cok zor. Onu bir baygınlık gibi kendinden koparıp alan ve cok
uzaklara goturen bir tutkunluktu bu ve bu tutkunluk onu serbest bırakıp da tumuyle kendine donduğunde,
resmini gorduğu o guzel cocuk olarak buldu kendini.
Ustune basına baktı, her sey Aycocuk'un gozlerindeki gibiydi; kırmızı deriden zarif, yumusak cizmeler, gumus
islemeli mavi cepken, turban, parıltılı uzun pelerin, endamı ve -hissedebildiği kadarıyla-yuzu de. Ellerine
hayranlıkla baktı.
Aycocuk'a doğru dondu.
O artık orada değildi!
Isıltılı bitki fundalığının olusturduğu yuvarlak mekanın icinde yalnızdı Bastian.
Dort bir yana doğru bağırdı: "Aycocuk! Aycocuk!"
Ama bir yanıt alamadı.
Caresiz, yere coktu. Simdi ne yapacaktı? Neden Aycocuk onu yalnız bırakmıstı? Nereye gidecekti simdi - eğer
gercekten bir yere gidebilirse ve bir kafesin icinde hapsolmus değilse tabii.
Orada oylece oturmus, Aycocuk'u acıklamasız ve vedasız onu terk etmeye iten seyin ne olabileceğini
anlamaya calısırken, parmakları boynunda, bir zincirin ucunda asılı olan altın bir tılsımla oynuyordu.
Ona baktı ve saskınlık cığlığı attı.
AURYN'di bu, Mucevher, Parıltı! Cocuk Đmparatorice'nin, tasıyıcısını onun temsilcisi yapan isareti! Aycocuk,
Fantazya'nın tum varlık ve seylerinin uzerinde etkili olan gucunu ona bırakmıstı. Ve bunu tasıdığı
surece, Aycocuk yanındaymıs gibi olacaktı.
Birbirlerini kuyruklarından ısırarak bir oval olusturan, biri acık, biri koyu renkli iki yılana uzun uzun baktı.
Sonra madalyonu cevirdi ve saskınlıkla, arka yuzunde bir yazı buldu. Tuhaf kıvrımlı harflerle yazılmıs dort
kısa sozcuktu bu:
Simdiye dek Bitmeyecek Oyku'de hic sozu gecmemisti bunun. At-reju bu yazıyı fark etmemis miydi?
Ama bu onemli değildi simdi. Tek onemli olan, sozcuklerin, canının istediği her seyi yapma iznini ifade
etmesiydi; hayır, doğrudan buyruğunu.
Bastian, arasından gecip gecemeyeceğini, gecebilirse nereden gecebileceğini gormek icin rengarenk yanan
bitki fundalığından duvara yaklastı, ama duvarların bir perde gibi kolayca iki yana cekilebildiği-ni sevincle
saptadı. Dısarıya cıktı.
Bu arada gece bitkilerinin sakin ve aynı zamanda doğanın karsı konmaz buyruğu olan buyumesi kesintisiz
surmus ve Perelin, Basti-an'dan once bir insan gozunun asla gormediği turden bir ormana donusmustu.
•Kocaman govdeler kilise kuleleri kadar yuksek ve kalındı simdi, buna karsın buyumeyi hala surduruyor, hic
ara vermiyorlardı. Sutumsu ısıklar sacan bu dev sutunlar bazı yerlerde birbirine o kadar yakın duruyordu ki,
aralarından gecmek olanaksızdı. Ve hala kıvılcım yağmurları gibi yeni yeni tohum taneleri dusuyordu yere/
Bu ormanın ısıklı kubbesi icinde gezinirken yerdeki parıldayan embriyonlardan birine bile basmamaya ozen
gosteriyordu Bastian; ama cok gecmeden bunun olanaksız olduğu anlasıldı. Kısacası, bir seyin fıskırmadığı bir
ayak genisliği kadar yer kalmamıstı artık. Boylece sonunda, dev govdelerin ona yol verdiği yerlerden
kaygısızca surdurdu yurumesini.
Guzel olmanın tadını cıkarıyordu Bastian. Orada ona hayran kalacak kimsenin olmaması hic rahatsız
etmiyordu onu. Tam tersine, bu mutluluğu butunuyle tek basına yasadığına seviniyordu. Simdiye dek onunla
alay etmis olanların hayranlığı onu hic mi hic ilgilendirmiyordu. Artık hic. Onları acımayla dusunuyordu
neredeyse.
Đcinde mevsimlerin de, gun ve gece değismesinin de olmadığı bu ormanda, zaman kavramı da Bastian'ın
simdiye dek anladığından cok baska bir seydi. Bu yuzden de, boyle ne kadar zaman dolasıp durduğunu
bilemiyordu. Ama giderek guzel olma sevinci baska bir seye donustu: Bu doğallastı onun icin. Bundan dolayı
daha az mutlu olması biciminde değil; baska turlusunu hic yasamamıs gibi geliyordu ona yalnızca.
Bastian'ın ancak cok cok sonraları kavrayacağı, hakkında henuz en ufak bir sey bilmediği bir nedeni vardı
bunun. Cunku kendisine armağan edilmis olan guzelliğin karsılığında, bir zamanlar tombul ve carpık bacaklı
olduğunu yavas yavas unutmaktaydı.
Bununla ilgili bir sey sezinlemis olsaydı bile, herhalde bu anı onu cok da ilgilendirmeyecekti. Oysa bu
unutma, hic fark edilmeden, tumuyle kendiliğinden oluyordu. Anısı hepten kaybolunca da, ona oteden beri
zaten boyle, simdiki gibiymis gibi geldi, iste boylelikle de guzel olmak dileği bitmis oldu, cunku oteden beri
oyle olmus biri, bunu dilemez artık.
Hatta bu noktaya daha yeni varmıstı ki, belli bir eksiklik hissetti ve icinde yeni bir istek uyandı. Yalnızca guzel
olmak hic onemli bir sey değildi aslında! O guclu de olmak istiyordu, herkesten daha guclu. Varolanların en
guclusu!
Gece Ormanı Perelin'in icinde gezinmeyi surdururken aclık duymaya basladı. Suradan buradan, ısık sacan
tuhaf bicimli meyvelerden birkacını koparıp yenebilir olup olmadıklarını dikkatlice denedi. Hosnutlukla
saptadığı yalnız bu olmadı, aynı zamanda seckin tadları da vardı meyvelerin; kimi buruk, kimi tatlı, kimi biraz
acı, ama hepsi de son derece lezzetliydi. Yurumesini surdururken bunları birbiri ardına yiyor ve bu sırada
organlarına harika bir gucun aktığını hissediyordu.
Bu arada ormanın ısıldayan calılıkları cevresinde oylesine sıklas-mıstı ki, butun gorusunu kapatıyordu.
Dahası, simdi bir de yukardan asağıya doğru sarmasıklarla hava kokleri buyumeye ve fundalıkla birlikte
gecilmez bir yumak ormeye baslıyordu. Bastian elinin kenarıyla vurarak kendine bir patika actı ve calılık,
sanki Bastian bir calı bıcağı kullanmıs gibi parcalandı. Gedik, Bastian'ın arkasından yeniden kapandı, oylesine
kapandı ki sanki hic olmamıstı.
Yurumeye devam etti Bastian; ama orada hic bosluk olmadan govdeleri birbirine yapısık duran ağac
devlerinden bir duvar yolunu kesti. Bastian iki eliyle tutarak govdeleri birbirinden ayırdı. Yarık arkasından
gurultusuzce kapandı.
Bastian deli gibi bir sevinc cığlığı attı.
ul değmemis ormanın efendisiydi o!
Buyuk cağrıyı isiten bir fil gibi kendine cengelin arasında yol acmakla eğlendi bir sure. Gucu azalmıyor,
soluklanmak icin bir an bile durması gerekmiyordu; boğur sancısı, yurek carpması yoktu, terlemiyordu
bile.
Ama yeterince eğlenmisti arlık, ne kadar genislikte uzandığını gormek icin kendi imparatorluğu Perelin'e bir
kez de yuksekten bakma hevesine kapıldı.
Yukarıya doğru inceleyen bir bakıs attı, ellerini tukurukledi, bir sarmasığı yakalayıp kendini yukarı cekmeye
basladı, tıpkı sirk cambazlarında gorduğu gibi yalnızca ellerini sırayla atarak, ayaklarını hic kullanmadan. Bir
an icin, cok uzak gecmiste kalan gunlere ait soluk bir anı olarak, beden eğitimi derslerinde butun sınıf kıs kıs
gulerek onunla eğlenirken, kendisinin tırmanma ipinin en alt ucunda bir un cuvalı gibi sallanıp durusu geldi
gozlerinin onune. Gulumsemekten kendini alamadı. Onu simdi gorseler ağızları bes karıs acılırdı herhalde.
Onu tanımaktan gurur duyarlardı. Ama Bastian onlara aldırıs bile etmezdi.
Tek bir kez bile duraklamadan sarmasığın asılı olduğu dala ulastı sonunda. Uzerine ata biner gibi oturdu. Dal,
bir fıcı gibi kalındı ve icinden fosforlu bir ısık sacıyordu. Bastian dikkatle ayağa kalktı, ağacın govdesine
tutunarak dengesini sağladı. Sarmasık yaprakları burada da yolunu kesiyor, ama o kendine yol acmayı
kolayca basanyordu.
Govde yukarda bile hala oylesine kalındı ki, cevresini bes adam kusatamazdı. Govdeden obur doğrultuda ve
biraz daha yuksekten cıkan baska bir yan dal, Bastian'ın bulunduğu yerden ulasılamaz durumdaydı. Bu
yuzden bir sıcrayısta karsıdaki bir dala atlayıp ileri geri sallanmaya basladı ve yine cesur bir sıcrayısla daha
yuksekteki dalı yakalayıncaya kadar sallandı. Oradan kendini daha yukseğe cekebilirdi. Simdiden cok
yukseğe cıkmıstı zaten, en az yuz metre yukseklikteydi; ama ısıldayan yaprak ve dallar asağıyı gormesini
engelliyordu.
Asağı yukarı iki kat yuksekliğe cıktıktan sonra, yer yer cevreye
bakmaya izin veren acıklıklar oldu. Ama o zaman da, dallar gitgide azaldığından isi zorlasmaya basladı. En
sonunda, artık hemen hemen tam tepedeyken, hala en az bir telgraf direği kalınlığında olan cıplak ve kaygan
govdeden baska tutunabileceği bir sey kalmadığı icin durmak zorunda kaldı. Yukarıya baktı ve bu, asağı
yukarı yirmi metre yuksekliğindeki dal ya da direğin, dev buyuklukte, koyu kırmızı ısıklı bir cicekle son
bulduğunu gordu. Oradan nasıl iner, belli değildi. Ama cıkmak zorundaydı, cunku bulunduğu yerde kalmak
istemiyordu. Boylece govdeye sarıldı ve son yirmi metreyi bir akrobat gibi tırmandı. Govde ruzgarda sağa
sola sallanıyor, ot sapı gibi eğiliyordu.
Sonunda doğrudan doğruya, bir lale gibi yukarıya doğru acılan ciceğin altına asıldı. Bir elini yaprakların
arasına sokmayı basardı. Boylece destek buldu, yaprakları aralayıp kendini yukarı cekti.
Bir an durdu, cunku biraz soluksuz kalmıstı simdi. Ama hemen ayağa kalktı ve bir canağın icinden bakar gibi,
kırmızı ısıklı dev ciceğin kenarından dort bir yana baktı.
Gorduğu sey tum sozcuklerin otesinde, muhtesemdi!
Ciceğinde durduğu bitki tum cengelin en yuksek bitkilerinden biriydi, boylelikle de bakısları cok uzaklara
ulasabiliyordu. Uzerinde yıldızsız bir gece goğu gibi kadifemsi karanlık vardı hala; ama altında, neredeyse
gozlerini alan bir renk cumbusu icindeki Perelin'in doruklarının sonsuzluğu uzanıyordu.
Bastian uzun uzun bakıp, gorduklerini icine sindirdi. Onun imparatorluğuydu bu! Bunu o yaratmıstı! Perelin'in
efendisiydi o!
Ve ısıklı cengelin uzerinde bir kez daha Bastian'ın cılgınca sevinc cığlığı uctu.
Gece bitkilerinin buyumesiyse, sessizce, yumusacık ve kesintisiz suruyordu.
eden sonra gozlerini actığında -kırmızı ısıklı dev ciceğin icinde derin derin ve uzun uzun uyumustu- uzerinde
hala kadife siyahlığındaki gece goğunun kubbelendiğini gordu. Gerindi ve organlarındaki harika gucu
hosnutlukla hissetti.
Bir kez daha o hic farkında olmadan bir değisiklik olmustu onda. Guclu olmak dileği yerine gelmisti.
Simdi ayağa kalkıp da dev ciceğin kenarından cevreye bakınca, Pe-relin'in buyumeye yavas yavas, gozle
gorulur bicimde son verdiğini saptadı. Gece Ormanı cok değismemisti. Bastian, bunun da dileğinin yerine
gelmis olmasına bağlı olduğunu ve aynı zamanda gucsuzluğu ve beceriksizliğiyle ilgili anılarının silinmis
olduğunu bilmiyordu. Guzel ve gucluydu, ama sanki yetmiyordu bu ona. Hatta simdi biraz direncsiz
gorunuyordu. Guzel ve guclu olmak, insan bunun yanı sıra direncli de olursa bir değer tasırdı ancak;
dayanıklı, celik gibi sert. Atreju gibi. Ama insanın meyvelere uzanmak icin yalnızca elini uzatmasının yeterli
olduğu bu ısıklı ağacların altında buna fırsat yoktu.
Doğuda, ufkun uzerinde, sabah aydınlığının ilk yumusak sedef tonları oynamaya baslıyordu. Ortalık
aydınlandıkca gece bitkilerinin fosforlu ısığı da soluyordu.
"iyi," dedi Bastian kendi kendine, "ben de hic gunduz olmayacak sanıyordum."
Ciceğin tabanına oturup simdi ne yapacağını dusunmeye koyuldu. Yeniden asağıya inip dolasmaya devam mı
edecekti? Kuskusuz, Pere-lin'in efendisi olarak canının istediği gibi yollar acabilirdi kendine. Gunler, aylar,
belki de yıllarca dolasabilirdi ormanda. Cengel onun kesfedebileceğinden cok daha buyuktu. Her ne kadar
gece bitkileri guzelse de, Bastian icin uzun sure icin yeterli olmazdı bu. Orneğin bir colu gecmek daha baska
bir sey olurdu - Fantazya'nın en buyuk colu-
250-
nu. Evet, insanın gercekten gurur duyabileceği bir sey olurdu bu!
Ve o anda Basuan dev biLkinin icinden siddetli bir sarsıntının gectiğini hissetti. Govde eğildi, bir catırdama ve
pıt pıt dokulme sesi duyuldu. Bastian, gitgide asağıya doğru yatan ve artık yatay duran cicekten dusmemek
icin sıkı sıkı tutunmak zorunda kaldı. Perelin'in bu bicimiyle gozlerinin onune serdiği manzara urkutucuydu.
Bu arada gunes doğmustu ve bir yıkıntı resmini aydınlatmaktaydı. Heybetli gece bitkilerinden pek bir sey
kalmamıstı geriye. Yakıcı gunes ısığında, olustuklarından cok daha hızla, toz ve ince kum halinde
dağılıyorlardı simdi. Ancak surada burada birkac ağac devi kutuğu kalmıstı, bunlar da suları cekilince kumdan
kuleler gibi ufalanıyordu. Hala ayakta duruyor gibi gorunen son bitki, ciceğinin icinde Basti-an'ın oturduğu
bitkiydi. Ama ciceğin yapraklarına tutunmak isteyince, bunlar tutmasıyla birlikte toz haline geldi ve kum
bulutlan olarak dağıldı. Ortalıkta gorusunu kapatan hicbir sey kalmayınca, Bastian ne kadar bas dondurucu
bir yukseklikte bulunduğunu da goruyordu simdi. Dusme tehlikesini goze almak istemiyorsa, olabildiğince
cabuk asağıya inmeyi denemek zorundaydı.
Gereksiz bir sarsıntıya neden olmamak icin cicekten dikkatle indi, simdi bir olta sapı gibi eğilmis olan direğe
ata biner gibi oturdu. Daha bunu ancak basarmıstı ki, koca cicek dokuluverdi arkasında; yere duserken de
pembe bir kum bulutu halinde dağıldı.
Bastian son derece dikkatle ilerliyordu. Herhalde bircok kisi onun asılı durduğu korkunc yukseklikten
bakmaya dayanamaz, paniğe kapılıp duserdi; ama Bastian'ın bası hic donmuyordu, sinirleri de celik gibi
sağlamdı. Tek bir dusuncesizce hareketin, bitkinin kırılmasına neden olacağını biliyordu. Tehlikenin, kendisini
dusuncesizliğe suruklemesine izin veremezdi. Ağır ağır surundu, sonunda govdenin yeniden
doğrulduğu, en sonunda da dik durduğu yere vardı. Govdeye sarılıp kendini asağıya doğru santim santim
kaymaya bıraktı. Bircok kez yukardan renkli toz bulutlan dokuldu ustune. Yan dallar yoktu artık, bir yerde bir
cıkıntı olsa bile, Bastian onu basamak olarak kullanmaya kalkısınca hemen ufalanıyordu. Govde asağıya
doğru gitgide kalın-lasıyor, artık sarılmak olanaksız hale geliyordu. Bastian ise yerden cok yuksekteydi hala.
Nasıl devam edeceğini dusunmek icin durdu.
Ama dev kutukten gecen yeni bir sarsıntı onu uzun boylu dusunmekten kurtardı. Govdeden geriye kalan sey
goctu, sivri, konik bir dağ olusturdu ve Bastian, arada birkac kez de perende atarak hızla done done
yuvarlandı bu dağdan; en sonunda da dağın eteğinde serilip kaldı. Arkasından kayan toz onu gommeye
basladı, ama Bastian dısar-da kalmayı basardı, kulaklarındaki ve giysilerindeki kumları silkeledi, birkac kere
de kuvvetlice tukurdu. Sonra cevresine bakındı.
Seyrettiği oyun olağandısı bir seydi; kum ve her yerde ağır ve akarcasına bir hareket halindeydi. Tuhaf
girdaplar ve akıntılarla oraya buraya cekiliyor, cok farklı yukseklik ve boyutlarda, ama her biri hep belli bir
renkte tepeler ve kumullar halinde bir araya toplanıyordu. Acık mavi kumlar acık mavi bir yığına akın
ediyordu, yesiller yesil, morlar mor bir yığma. Perelin cozuluyor, bir cole donusuyordu; ama nasıl bir cole!
Bastian erguvan kırmızısı bir kumulun uzerine cıkmıstı; cevresinde arka arkaya tepelerden baska bir sey
goremiyordu, dusunulebilecek her renkte tepeler. Cunku her tepe, baska birinde yinelenmeyen ayrı bir
tondaydı. F.n yakındaki kobalt mavisiydi, bir baskası safran sarısı, arkada biri karmenkırmızısı, biri civit
mavisi, biri elma yesili, gok mavisi, portakal rengi, seftali pembesi, acık eflatun, Turkma-visi, leylak rengi,
yosun yesili, yakut kırmızısı, ombra kahverengisi
hintsarısı, zencifre kırmızısı ve lacivert. Ve boylece bir ufuktan otekine, insan gozunun algılayamayacağı
kadar surup gidiyordu. Tepelerin arasından altın ve gumus kum dereleri akıyor, renkleri birbirinden
ayırıyordu.
"Bu," dedi Bastian yuksek sesle, "Goab'dır, Renkler Colu!"
Gunes yukseldikce yukseliyor, kavurucu sıcak oldurucu olmaya baslıyordu. Renkli kumulların uzerindeki hava
titresmeye basladı ve Bastian durumunun artık gercekten cetinlestiğini anladı. Bu colde kalamazdı, bu
belliydi. Buradan cıkmayı basaramazsa kısa surede kavrulur olurdu.
Kendisini goturmesi umuduyla, farkında olmadan goğsundeki isarete davrandı. Sonra yureği pek, yola
koyuldu.
Birbiri ardınca kumullara tırmanıyor, birbiri ardınca kumullardan iniyordu; arka arkaya tepeden baska hicbir
sey gormeden saatlerce boyle penceleserek ilerledi. Yalnızca renkler durmadan değisiyordu. Essiz gucu artık
yeterli olmuyordu ona; cunku bir colun enginlikleri gucle alt edilemez. Hava alev alev yanan kavurucu
cehennem esintisi gibiydi ve soluk almak mumkun değildi. Bastian'ın dili damağına yapısıyordu, yuzu ter
icinde kalmıstı.
Gunes gokyuzunun ortasında bir ates girdabına donmustu. Saatlerdir orada duruyor, bir daha yer
değistireceğe benzemiyordu. Bu col gunu, Perelin'deki gece kadar uzun surdu.
Bastian ilerliyor, ilerliyordu. Gozlen yanıyor, dilini bir mesin parcası gibi hissediyordu. Ama pes etmiyordu.
Bedeni kavrulmus, damarlarındaki kan oylesine koyulasmıstı ki, akamaz olmustu. Ama Bastian ilerliyordu;
tum deneyimli col gezginlerinin yaptığı gibi ağır ağır, adım adım, acele etmeden ve duraklamadan. Bedeninin
cektiği susuzluk iskencesine aldırmıyordu, icinde celik sertliğinde oylesine
bir irade uyanmıstı ki, ne yorgunluk ne yoksunluk alt edebilirdi onu.
Eskiden cesaretini ne kadar cabuk kaybettiğini dusunuyordu. Yuz tane ise baslamıs, en kucuk zorlukta
vazgecmisti. Durmadan yiyeceği icin tasalanmıs, hasta olmaktan ya da acıya katlanmak zorunda kalmaktan
gulunc bir korku duymustu. Tum bunlar cok gerilerde kalmıstı artık.
Su anda Renkler Colu Goab'da asmakta olduğu bu yola girmeyi daha once baska hic kimse goze alamamıstı,
ondan sonra da bu yolu yurumeye kalkısacak baska biri olmayacaktı. . Belki bundan kimsenin haberi de
olmayacaktı.
Bu son dusunce Bastian'ın icini uzuntuyle doldurdu. Ama kucumsenecek bir dusunce değildi bu. Herkes
bundan soz ederdi, Goab oyle akıl almaz buyukluktedir ki, derlerdi, colun kıyısına asla ulasılamaz. Tum
kararlılığına karsın, yine de er ya da gec kavrulup olmek zorunda kalmak dusuncesi onu korkutmuyordu.
Olume, Atreju'nun halkından avcıların gelenek edindikleri gibi, rahatca ve onurla katlanacaktı. Ama bu cole
yanasmaya kimse cesaret edemediği icin, Bastian'ın sonu hakkında da kimse bilgi goturemeyecekti. Ne
Fantazya'ya ne de kendi yurduna. Yalnızca yitik sayılacak, gercekte Fantazya'ya ve Goab Co-lu'ne hic
gelmemis gibi olacaktı.
Yurumeyi surdurerek bunları dusunurken birden aklına bir fikir geldi. Tum Fantazya -boyle diyordu kendi
kendine- Gezer Dağ'ın Ih-tiyarı'nın yazdığı o kitabın icindeydi gene de. Bu kitap da, catı arasında okuduğu
Bitmeyecek Oyku'ydu. Onun basından gecen her sey de simdi bu kitabın icindeydi belki. Ve gunun birinde
baska birinin onu okuyacağı tutabilirdi pekala - ya da hatta simdi, su anda okuyor olabilirdi. Oyleyse, bu
birine bir isaret vermek de mumkun olmalıydı.
Bastian'ın tam o sırada ustunde durduğu kum tepesi deniz mavisiydi.
Bundan kucuk bir vadiyle ayrılmıs ates kırmızısı bir kumul vardı. Bastian ona doğru yurudu, kırmızı
kumu iki eliyle birden avucladı ve mavi tepeye goturdu. Sonra kumları yamaca uzun bir cizgi halinde serpti.
Gene geri gitti, yeni kırmızı kumlar getirdi ve bunu tekrar tekrar yaptı. Bir sure sonra mavi zemine dev
buyuklukte uc kırmızı harf serpmisti:
BBB
Eserini hosnutlukla seyretti. Bitmeyecek Uyku'yu okuyacak hic kimse bu isareti gozden kacıramazdı. Artık
ona ne olursa olsun, nerede kaldığı bilinecekti.
Ates kırmızısı tepenin uzerine oturup biraz dinlendi. Uc kırmızı harf, yakıcı col gunesinde pırıl pırıl parlıyordu.
Bastian'ın insan dunyasından anılarının bir parcası silinmisti yine. Eskiden duygusal, hatta belki de zaman
zaman asırı duyarlı olduğundan habersizdi artık. Direncliliğı ve katılığı icini gururla dolduruyor-du. Ama
simdiden yeni bir dilek kendini belli ediyordu:
"Gerci korkmuyorum," dedi, alıskın olduğu gibi kendi kendine, "ama bende eksik olan, gercek cesaret.
Yokluklara katlanabilmek, zorluklara goğus germek buyuk bir sey. Ama yiğitlik ve cesaret - bu baska bir sey
gene de! Karsıma, cılgınca cesaret isteyen gercek bir seruven cıksın isterdim, insan bu colde kimseyle
karsılasamaz ki. Ama tehlikeli bir yaratıkla karsılasmak olağanustu bir sey olurdu. Ygra-mul kadar iğrenc
olmamalıydı yalnız, ama cok daha tehlikeli. Guzel, aynı zamanda da Fantazya'nın en tehlikeli yaratığı
olmalıydı. Onun karsısında dururdum ve ..."
Bastian sonunu getiremedi, cunku aynı anda altındaki col zeminin titrediğini hissetti. Oylesine derinden gelen
bir kukreme gibiydi ki
255
bu, insan duymaktan cok hissediyordu onu.
Arkasına dondu ve uzaklardaki col ufkunda once acıklayamadığı bir hayal gordu. Ates topu gibi bir sey
geciyordu oradan. Bastian'ın oturduğu yerin cevresinde inanılmaz bir hızla genis bir cember ciziyordu bu sey;
sonra birden dosdoğru onun uzerine gelmeye basladı. Butun dıs hatları alev gibi titreyerek yakan titresimli
sıcak havada, atesten olusan, dans eden bir seytan gibi gorunuyordu yaratık.
Bastian'ı korku aldı, hızla yaklasan yaratıktan saklanmak icin pek dusunmeden asağıya, kırmızı ve mavi
tepeler arasındaki vadiye kosmustu. Ama oraya ancak inmisti ki, utanıp korkusunu bastırdı.
Goğsundeki AURYN'e davrandı ve az once dilediği tum cesaretin yureğine aktığını, icini doldurduğunu
hissetti.
Sonra yine col zeminini titreten o derin kukremeyi duydu, ama bu kez cok yakınından. Yukarıya baktı.
Ates kırmızısı kumulun tepesinde dev bir aslan duruyordu. Tam gunesin onunde durmustu; oyle ki, gur
yeleleri aslanın yuzunu bir alev cemberi gibi cepecevre alevlendiriyordu. Ama bu yeleler de, pos-tununun
geri kalan kısımları da, aslanlarda her zaman olduğu gibi sarı değil, tıpkı ustunde durduğu kum gibi ates
kırmızısıydı.
Aslan, kendisiyle karsılastırılınca iki tepe arasındaki vadide kucucuk kalan oğlana dikkat etmiyor gibiydi; o
daha cok, karsıdaki tepe yamacını kaplayan kırmızı harflere bakıyordu. Derken, yine o gur, kukreyen ses
duyuldu: "Bunu kim yaptı?" "Ben," dedi Bastian. "Ne demek oluyor bu?"
"O benim adım," diye yanıtladı Bastian. "Adım Bastian Balthasar Bux'tur."
256
Aslan bakıslarını ancak o zaman cevirdi ona ve Bastian, onu olduğu yerde yakıp kul edecek bir alev ortusune
sarınmıs gibi bir duyguya kapıldı. Ama bu duygu hemen gecti, aslanın bakıslarının karsısında direndi.
"Ben," dedi heybetli hayvan, "Graograman'ım, Renkler Colu'nun Renkli Olum de denen efendisi."
Hala karsılıklı bakısıyorlardı, Bastian bu gozlerden cıkan oldurucu gucu hissediyordu.
Gorunmez bir guc cekismesi gibi bir seydi bu. Sonunda aslan bakıslarını indirdi. Ağır, kurumlu hareketlerle
kumuldan indi. Deniz mavisi kumun uzerine cıkınca rengi de değisti; oyle ki, postu ve yeleleri aynı bicimde
maviydi simdi. Dev hayvan, farenin kediye baktığı gibi ona bakmaktan kendini alamayan Bastian'ın onunde
bir an durdu, sonra birden yere cokup basını cocuğun onunde yere kadar eğdi.
"Efendim," dedi, "hizmetkarınım, buyruğunu bekliyorum."
"Bu colden cıkmak istiyorum," diye acıkladı Bastian, "beni cıkarabilir misin?"
Graograman yelelerini sallayarak olumsuzladı.
"Bu benim icin olanaksız efendim."
"Neden?"
"Colu kendimle birlikte tasıyorum da ondan."
Bastian aslanın ne demek istediğini anlayamadı. O yuzden de, "Beni buradan uzaklastırabilecek baska bir
yaratık yok mu?" diye sordu.
"Bu nasıl mumkun olsun ki efendim," karsılığını verdi Graograman, "benim bulunduğum yerin uzağında ya da
yakınında canlı varlık olamaz. Salt varlığım, binlerce millik bir cevredeki en zorlu, en korkunc varlıkları bile
yakıp kul yığınına cevirmeye yeter. Bunun icin de
'257
Renkli Olum derler bana, Renkler Colu'nun kralı."
"Yanılıyorsun," dedi Bastian. "Senin imparatorluğundaki her varlık yanmıyor. Orneğin ben; gorduğun gibi
sana karsı duruyorum."
"Panltfyı tasıyorsun da ondan efendim. AURYN seni koruyor -hatta Fantazya'nın tum varlıklarının en
oldurucusunden, benden bile."
"Yani Mucevher'i tasıyor olmasaydım, benim de yanıp kul olacağımı mı soylemek istiyorsun?"
"Oyle efendim; ustelik buna ben de uzulmek zorunda kalacağım halde. Uzulurdum, cunku bugune kadar
benimle konusan ilk ve tek kisi sensin."
Bastian isareti tuttu, "Tesekkurler, AycocukJ" dedi usulca.
Graograman yeniden tum heybetiyle ayağa kalktı ve yukardan Bas-tian'a baktı.
"Sanırım birbirimize soyleyecek bazı seylerimiz var efendim. Belki ben sana bilmediğin sırları acabilirim. Sen
de bana, varlığımın benim icin giz olan bilmecesini anlatırsın."
Bastian basını salladı.
"Ama mumkunse once bir sey icmek istiyorum. Cok susadım."
"Hizmetkarın duyuyor ve boyun eğiyor," diye yanıtladı Graograman. "Sırtıma binerek beni onurlandırır mısın?
Seni ihtiyacın olan her seyi bulacağın sarayıma gotureceğim."
Bastian aslanın sırtına atladı. Her bir lulesi alev dili gibi yanan yelelere iki eliyle sıkı sıkı tutundu. Graograman
basını ona doğru cevirdi, "Đyi tutun efendim, cunku ben cok hızlı bir kosucuyumdur. Senden bir sey daha rica
etmek istiyorum efendim: Bolgemde olduğun surece, hatta benimle birlikte olduğun surece hicbir nedenle ve
tek bir an bile koruyucu mucevheri boynundan cıkarmayacağına soz
ver bana."
"Soz veriyorum," dedi Bastian.
O zaman aslan harekete gecti, once ağır ağır ve temkinli, sonra gitgide hızlanarak. Bastian her yeni kum
tepesinde aslanın postuyla yelelerinin kumulun rengine uyarak renk değistirisini sasırarak izliyordu. Ama
sonunda Graograman bir tepeden otekine guclu sıcrayıslarla atlamaya basladı; ucarcasına gidiyor, heybetli
penceleri yere değiniyordu bile. Postundaki renk değismesi de gitgide daha hızlı oluyordu; o kadar ki,
Bastian'ın gozleri pır pır etmeye ve Bastian, sanki dev hayvan rengarenk bir opal tasıymıs gibi butun renkleri
aynı anda gormeye basladı. Gozlerini yummak zorunda kaldı. Cehennem gibi sıcak hava kulaklarının
cevresinde ıslık calıyor, ardı sıra ucusan pelerinini cekistiriyordu. Bastian aslanın govdesindekı kasların
hareketini hissediyor, yabanıl, uyarıcı, guzel bir koku yayan yele yumağının kokusunu duyuyordu. Yırtıcı bir
kusunki gibi cınlayan keskin ve utkulu bir cığlık attı, Graograman da ona colu titreten bir kukremeyle karsılık
verdi. Baska zaman aralarındaki fark ne denli buyuk olursa olsun, bu an icin ikisi tek bir bedendiler. Bastian
bir sarhosluk icinde gibiydi ve ancak Graograman'ın bir sey soylediğini duyunca kendine gelebildi.
"Geldik efendim, inmeye tenezzul buyurur muydun?"
Bastian bir sıcrayısta kum zemine indi. Karsısında siyah kayalardan olusan catlaklarla dolu bir dağ gordu -
yoksa bir yapı kalıntısı mıydı bu? Bunu soyleyecek durumda değildi, cunku yarı yarıya kumla ortulu olarak
ortalığa dağılmıs duran ya da yıkık kapı kemerleri, duvarlar, sutunlar ve sahanlıklar olusturan taslar, derin
catlak ve yarıklarla oyulmus ve sanki bunların kenarlarıyla sivrilikleri kum fırtı-nalarınca ilkcağlardan beri
asındırılmıs gibi kemirilmislerdi.
Bastian aslanın sesinin, "Bu benim sarayım ve mezarım," dediğini duydu, "iceri gir, Graograman'ın ilk ve
biricik konuğu olarak hos geldin."
Gunes kavurucu gucunu coktan yitirmis, ufukta kocaman ve soluk sarı, duruyordu. Belli ki yolculuk Bastian'ın
tahmin ettiğinden cok daha uzun surmustu. Sutun kutukleri ya da kaya iğneleri, her neyse, uzun golgeler
yapıyordu artık. Az sonra aksam olacaktı.
Graograman'ın sarayının icine giden karanlık bir kapı kemerinden gecerek aslanı izlerken, aslanın adımları
eskisinden daha az gucluy-mus gibi geldi Bastian'a; hatta yorgun ve hantaldı.
Karanlık bir gecitten ve bir asağı inen, bir yukarı cıkan merdivenlerden gecerek kanadı yine siyah taslardan
olusuyor gibi gorunen buyuk bir kapıya vardılar. Graograman oraya doğru ilerleyince kapı kendiliğinden
acıldı, Bastian iceri girince de arkasından yine kapandı. Simdi genis bir salonda, daha doğrusu yuzlerce asma
lambayla aydınlanan bir mağaradaydılar. Lambaların iclerindeki ates, Graograman'ın postundaki renkli alev
oyunlarına benziyordu. Renkli cinilerle kaplı doseme, ortada kademeli olarak yuvarlak bir alana yukseliyor,
bunun uzerinde de siyah bir kaya bloğu duruyordu. Graograman, artık sonmus gibi gorunen bakıslarını ağır
ağır Bastian'a cevirdi.
"Saatim yaklasıyor efendim," dedi, sesi fısıltı gibi cıkıyordu, "konusacak zamanımız kalmadı. Ama sen
rahatına bak ve gunduzu bekle. Her zaman olan sey bu kez de olacak. Belki de sen, bunun nedenini
soyleyeceksin bana."
Sonra basını mağaranın obur ucundaki kucuk, baska bir kapıya cevirdi.
"Oraya gir efendim, senin icin her seyi hazır bulacaksın. Bu bolme dusunulemeyecek kadar uzun zamandır
seni bekliyor."
Bastian kapıya doğru yurudu, ama acmadan once donup bir kez daha arkasına baktı. Graograman siyah tas
bloğun uzerine yerlesmisti, simdi kendisi de tas gibi siyahtı. Hemen hemen yalnızca fısıltıdan ibaret bir sesle,
"Dinle efendim," dedi, "seni korkutan sesler duyabilirsin. Ama kaygılanma! isareti tasıdığın surece hicbir sey
olamaz
sana.
Bastian basını salladı, sonra kapıdan girdi.
^Karsısında cok guzel dosenmis bir oda vardı. Yere parlak renklerde yumusak halılar serilmisti. Cok katlı bir
kubbeyi tasıyan ince sutunlar, burayı da her renkte aydınlatan asma lambaların ısığını binlerce yansıma
halinde geri gonderen altın mozaikle kaplıydı. Bir kosede, yumusacık ortuleri, cesit cesit yastıkları olan ve
uzerine gok mavisi ipekten bir cibinlik gerilmis genis bir divan duruyordu. Bir baska kosede tas doseme
kocaman bir banyo kuveti biciminde oyul-mustu, icinde de dumanlar cıkaran, altın renkli, ısıklı bir sıvı vardı.
Alcak bir masacığın ustunde yemek sahanları ve kaplar duruyordu; ayrıca, icinde yakut kırmızısı bir icki olan
bir surahiyle bir de altın kupa.
Bastian bağdas kurarak masanın basına coktu ve yemeğe davrandı. Đckinin buruk, yabanıl bir tadı vardı,
insanın susuzluğunu harika bir bicimde gideriyordu. Yiyecekler tumuyle yabancıydı Bastıan'a. Bunlar borek
mi ya da buyuk bezelyeler mi, yoksa fındık mı, bunu bile soyleyemezdi. Gerci kimisi kabak ve kavuna
benziyordu, ama bunların tadı bambaskaydı, acı ve baharlı, insanı heyecanlandıran enfes tatları vardı.
Bastian doyuncaya kadar yedi.
Sonra soyundu -bir tek isareti cıkarmadı- ve banyoya girdi. Bir sure, ates gibi suyun icinde sapır supur
oynadı, yıkandı, suyun icine daldı, mors gibi su puskurttu. Sonra kuvetin kenarında duran tuhaf
gorunuslu siseleri fark etti. Bunların banyo esansı olacağına karar verdi. Kayıtsızca suya her cesitten biraz
doktu. Birkac kez suyun ust yuzeyinde yer yer cızırdayan, yesil, kırmızı, sarı alevler oldu, biraz duman
yukseldi. Recine ve acı ot koktu.
Sonunda Bastian banyodan cıktı, hazır duran yumusak havlularla kurulanıp yeniden giyindi. Bu sırada ona,
odadaki lambalar ansızın daha donuk yanmaya baslamıs gibi geldi. Sonra da kulağına, sırtından soğuk bir
urpertinin gecmesine neden olan bir ses geldi. Sanki buyuk bir buz kayası parcalanıyormus gibi bir catırtı ve
kuturtuydu bu, sonra gitgide hafifleyen bir sızıltı halinde sondu.
Bastian yureği kut kut carparak kulak kesilmisti: Graograman'ın, tedirgin olmamasına iliskin soylediklerini
dusunuyordu.
Gurultu yinelenmedi. Ama sessizlik daha da urkutucuydu neredeyse. Orada neler olup bittiğini oğrenmeliydi!
Yatak odasının kapısını acıp buyuk mağaranın icine baktı. Lambaların daha sonuk yanması, ısıkların da
gitgide ağırlasan yurek vurusları gibi carpmaya baslaması dısında bir değisiklik fark edemedi once. Aslan,
siyah tas bloğun uzerinde hala aynı tavırla oturuyordu ve Bastian'a bakıyor gibiydi.
"Graograman!" diye yavasca seslendi. Bastian. "Burada neler oluyor? Ne bicim bir sesti o? Sen miydin?"
Aslan karsılık vermedi, kıpırdamadı da; ama Bastian ona doğru yururken Graograman gozleriyle onu
izliyordu.
Aslanın yelelerini oksamak icin cekine cekine elini uzattı Bastian, ama ancak dokunmustu ki korkuyla geri
cekildi. Aslanın yelesi, siyah tas gibi sert ve buz gibi soğuktu. Yuzu ve penceleri de aynı duyguyu veriyordu.
Bastian ne yapacağını bilemiyordu. Buyuk kapının siyah tas kanat-
262
larının ağır ağır acıldığını gordu. Uzun, karanlık gecitteyken ve merdivenlerden cıkarken, dısarda ne
yapacağını soruyordu kendi kendine. Bu colde Graograman'ı kurtarmayı basarabilecek hic kimse olamazdı ki!
Ama orada col yoktu artık!
Gece karanlığında her yer ısıldamaya, parlamaya baslıyordu. Yine tohum tanesi haline gelmis olan kum
tanelerinden milyonlarca ufacık bitki embriyonu fısıkırıyordu. Perelin, Gece Ormanı, yeniden buyumeye
baslamıstı!
Birden Bastian, Graograman'ın katılasmasının bununla bir bicimde bağlantılı olduğunu sezdi.
Yeniden mağaraya dondu. Lambaların ısığı gucsuz gucsuz titresiyordu yalnızca. Aslanın yanına gitti, kollarını
onun boynuna dolayıp yuzunu hayvanın yuzune bastırdı.
Artık aslanın gozleri de tas gibi siyah ve cansızdı. Graograman taslasmıstı. Isıkların son bir titresmesi. Sonra
ortalık bir mezar gibi karanlık oldu.
Bastian acı acı ağlıyor, taslasmıs aslan yuzu gozyaslarından ıslanıyordu. Sonunda Bastian heybetli pencelerin
arasına kıvrıldı ve oylece uykuya daldı.
XV.
≫ettftli ≪itim
lamaz!" dedi gurleyen aslan sesi. "Ah efendim, butun geceyi boyle mi gecirdin?"
Bastian doğrulup gozlerini ovusturdu. Aslanın pencelerinin arasında oturuyor, kocaman hayvan yuzu eğilmis
ona bakıyordu; bakıslarında saskınlık vardı Graograman'ın. Postu, uzerinde oturduğu tas blok gibi siyahtı
hala, ama gozleri ısıldıyordu. Mağaradaki lambalar da yine yanıyordu.
"Ah," diye kekeledi Bastian, "ben - sen taslastın sanıyordum."
"Taslasmıstım da," diye yanıtladı aslan. "Her gun gece cokunce olur, her sabah yeniden canlanırım ben."
"Ben temelli taslastın sanmıstım," diye acıkladı Bastian.
Aslan, "Her seferinde temellidir," diye bilmecemsi bir karsılık verdi.
Ayağa kalktı, uzanıp gerindi, sonra da aslanlara ozgu bicimde mağaranın icinde bir o yana bir bu yana
dolandı. Alev postu, rengarenk cinilerin renklerinin arasında gitgide daha parlayarak yanmaya basladı.
Dolasırken ansızın durup cocuğa baktı.
"Yoksa benim icin gozyası mı doktun?"
Bastian sessizce basını salladı.
"Oyleyse," dedi aslan, "sen yalnızca Renkli Olum'un penceleri arasında uyuyan tek kisi değil, aynı zamanda
da bugune kadar onun olumune ağlayan tek kisisin."
Bastian yine bir asağı bir yukarı dolanan aslana bakıyordu, sonunda yavasca sordu:
"Hep yalnız mısın?"
Aslan yine durdu, ama bu kez Bastian'a bakmadı. Basını oteye donuk tutuyordu, gurleyen bir sesle yineledi:
"Yalnız ..."
Sozcuk mağaranın icinde yankılandı.
"Col benim imparatorluğumdur - aynı zamanda benim eserimdir o. Ben nereye donsem cevremdeki her sey
collesir. Onu kendimle birlikte tasıyorum. Oldurucu atestenim ben. Bu durumda benim icin sonsuz
yalnızlıktan baska ne olabilir?"
Bastian saskın saskın susuyordu.
Aslan cocuğa doğru ilerleyip kor gibi yanan gozlerle yuzune bakarak, "Sen efendim," diye surdurdu, "sen ki
Cocuk tmparatorice'nın isaretini tasıyorsun, bana acıklayabilirsin: Gece cokunce neden olmem gerekiyor?"
"Renkler Colu'nun icinde Gece Ormanı Perelin'in buyuyebilmesi icin," dedi Bastian.
Aslan, "Perelin mi?" diye yineledi. "O da nedir?"
Bunun uzerine Bastian, canlı ısıktan olusan cengelin mucizelerinden soz etti. Graograman, kıpırtısız,
saskınlıkla dinlerken, Bastian ona kendi kendine coğalan, ısıltılı, fosforlu bitkilerin cesitliliğini ve gorkemini,
dur durak bilmeden sessizce buyumelerini, dussel guzelliklerini ve buyukluklerini anlattı. Cosku icinde
konusuyor, Graogra-man'ın gozleri gitgide daha parlak yanıyordu.
"Ve butun bunlar," diye bağladı Bastian, "yalnız sen taslasmısken var olabiliyor. Ama sen uyanır uyanmaz
Perelin de yeniden olup toz halinde dağılmayacak olsaydı, her seyi yutar, kendini bile boğardı. Perelin ve sen
Graograman, birbirinizi tamamlıyorsunuz."
Graograman uzun sure sustu.
"Efendim," dedi sonra, "goruyorum ki olumum hayat veriyor, hayatım da olum; ve ikisi de iyi. Varlığımın
anlamını simdi anlıyorum. Sana tesekkur ederim."
Ağır ağır ve gururla mağaranın en karanlık kosesine doğru yurudu. Bastian onun orda ne yaptığını
goremiyordu, ama bir metal sakırtısı duydu. Geri donduğunde ağzında bir sey tasıyordu ve bunu, basını
yerlere kadar eğerek Bastian'ın ayaklarının dibine koydu.
Bir kılıctı bu.
Doğrusu hic de gorkemli gorunmuyordu. Đcine sokulmus olduğu demir kın paslanmıstı, sapı da rasgele eski
bir tahta parcasından yapılmıs bir cocuk kılıcınınki gibi gorunuyordu.
"Buna bir ad verebilir misin?" diye sordu Graograman. Bastian kılıca dusunceli dusunceli baktı, "Sikanda!"
dedi. Aynı anda kılıc kınından sıyrıldı ve Bastian'ın elinin tam icine uctu. O zaman Bastian kılıcın yaprağının,
insanın pek bakamayacağı parlaklıkta bir ısıktan olustuğunu gordu. Đki yuzluydu, elde de tuy gibi hafif
duruyordu.
"Bu kılıc," dedi Graograman, "oteden beri senin icin ayrılmıstı. Cunku ona, ancak senin gibi sırtıma oturmus,
atesimden yiyip icmis ve onun icinde yıkanmıs biri tehlikesizce dokunabilir. Ama yalnızca ona gercek adını
verebildiğin icin sana ait."
Bastian kılıcı havada ağır ağır dondururken, "Sikanda!" diye fısıldadı, kıvılcımlanan ısığa tutkun tutkun
bakıyordu. "Bu buyulu bir kılıc, değil mi?"
Graograman, "Đster celikten ister tastan olsun, Fantazya'da ona karsı koyacak hicbir sey yoktur," diye
yanıtladı, "ama yine de onu zorlamamalısın. Ancak deminki gibi kendiliğinden eline sıcrayınca kullanabilirsin
onu - seni tehdit eden sey ne olursa olsun. O senin elini yonetecek ve yapılacak olanı kendi gucuyle
yapacaktır. Ama onu sen kendi keyfine gore kınından cekersen, Fantazya'ya da, kendine de buyuk
uğursuzluk getirirsin. Bunu asla unutma."
"Unutmayacağım," diye soz verdi Bastian.
Kılıc kınına geri cekildi, simdi yine eski ve değersiz gorunuyordu. Bastian kının asılı olduğu deri kayısı beline
bağladı.
Graograman, "Simdi de efendim," diye onerdi, "eğer hosuna giderse birlikte colde dolasalım. Sırtıma bin,
artık benim dısarıya cıkmam gerekiyor cunku!"
Bastian atladı ve acık havaya cıktı. Sabah gunesi col ufkunda yukseliyordu, Gece Ormanı coktan yine renkli
kum olup dağılmıstı. Boylece simdi ikisi, kumulların uzerini dans eden bir kundak atesi gibi sıyırarak
gidiyorlardı, kor halinde yanan bir fırtına gibi. Bastian kendini, alevler icinde yanan bir kuyruklu yıldıza binmis
de ısık ve renklerin arasından gidiyormus gibi hissediyordu. Ve bir kez daha uzerine, cılgınca sarhosluk gibi
bir sey geldi.
Oğleye doğru Graograman ansızın durdu.
"Burası dun karsılastığımız yer efendim."
Bastian cılgınca kosudan dolayı biraz sersemlemis durumdaydı henuz. Cevresine baktı, ama ne deniz mavisi
kum tepesini ne de ates kırmızısını gorebildi. Harflerden de hicbir iz yoktu gorunurde. Simdi kumullar zeytin
yesili ve pembeydi.
"Her sey bambaska," dedi.
"Evet efendim," karsılığını verdi aslan. "Her gun boyle olur - her zaman baska. Simdiye dek neden boyle
olduğunu bilmiyordum. Ama sen bana Pereliıı'in kumdan buyuduğunu anlattıktan sonra artık bunu da
anlayabiliyorum."
"Ama buranın dunku yer olduğunu nereden tanıyorsun?"
"Hissediyorum, bedenimdeki bir yeri hisseder gibi. Col bir parcam benim."
Bastian, Graograman'ın sırtından inip zeytin yesili tepeye oturdu. Aslan da onun yanına uzandı, simdi o da
aynı bicimde zeytin yesiliydi. Bastian cenesini ellerine dayayıp dusunceli dusunceli ufka baktı.
Uzun bir suskunluktan sonra, "Sana bir sey sorabilir miyim Graograman?" dedi.
Aslan, "Hizmetkarın dinliyor," dedi yanıt olarak.
"Sen oldum olası hep burada mısın gercekten?"
"Hep," diye doğruladı Graograman.
"Ya Goab Colu, o da oteden beri hep var mıydı?"
"Evet, col de vardı. Neden soruyorsun?"
Bastian bir sure dusundu.
"Bunu anlamıyorum," diye itiraf etti sonunda. "Onun ancak dun sabahtan beri burada olduğuna bahse
girerdim."
"Bunu nasıl soylersin efendim?"
Bunun uzerine Bastian, Aycocuk'la karsılasmasından bu yana basından gecenlerin hepsini aslana anlattı.
"Her sey oyle tuhaf ki," diye bağladı anlatısını, "icime herhangi bir istek geliyor, sonra hemen buna uygun ve
isteği yerine getiren bir sey oluyor. Bunu kendim tasarlamıyorum, biliyor musun? Ben bunu beceremem bile.
Perelin'deki butun o değisik gece bitkilerini asla bulamazdım ben. Ya da Goab'ın renklerini - ya da seni! Her
sey benim dusleyebileceğimden cok daha mukemmel ve gercek. Buna karsm her sey, ancak ben bir sey
dilersem var oluyor."
"AURYN'Đ, Parıltıyı tasıdığın icin oluyor bu," dedi aslan. "Benim anlayamadığım baska bir sey," diye
acıklamaya calıstı Bastian. "Her sey ancak ben isteyince mi var oluyor, yoksa onceden var da ben onları bir
bicimde ortaya mı cıkarıyorum yalnızca?"
"Her ikisi de," dedi Graograman.
"Ama bu nasıl olabilir ki?" diye neredeyse sabırsızca bağırdı Bastian. "Sen kim bilir ne zamandır Renkler Colu
Goab'dasın. Sarayındaki oda oteden beri beni beklemis. Kılıc Sikanda dusunulemeyecek kadar eski
zamanlardan beri benim icin ayrılmıs - bunları sen kendin soyledin ya!"
"Oyle elendim."
"Ama ben — ben daha dun geceden beri Fantazya'dayım! Oyleyse butun bunlar yalnız ben burada
olduğumdan beri var olamaz!"
"Efendim," diye sakin sakin karsılık verdi aslan, "Fantazya'nın oykuler dunyası olduğunu bilmiyor musun? Bir
oyku yeni olabilir, yine de cok eski zamanları anlatabilir. Gecmis onunla birlikte doğar."
Bastian, "O zaman Perelin'in de oteden beri var olması gerekirdi," diye caresizce fikir yuruttu.
"Sen ona adını verdiğin andan baslayarak oteden beri var oldu," karsılığını verdi Graograman.
"Yani, onu benim yarattığımı mı soylemek istiyorsun?"
Aslan yanıt vermeden once bir sure sustu. "Bunu sana yalnız Cocuk Imparatorice soyleyebilir. Sen her seyi
ondan aldın."
Doğruldu.
"Sarayıma donmemizin zamanıdır efendim. Gunes iniyor artık, yol da uzak."
O aksam Bastian, yine siyah tas bloğun uzerine yerlesen Graogra-man'ın yanında kaldı. Artık birbirleriyle cok
konusmadılar. Bastian, alcak masacığın yine sihirli bir el dokunmus gibi donatılmıs durduğu yatak odasından
yiyeceklerle ickiyi getirdi. Yemeğini tas bloğa cıkan
basamakların ustunde oturarak yedi.
Lambaların ısığı kararıp da gitgide yavaslayan yurek vurusları gibi atmaya baslayınca ayağa kalktı, kollarını
sessizce aslanın boynuna doladı. Yeleler sertlesmisti, soğumus lav gibi duruyorlardı. Sonra yine o urkutucu
ses cıktı, ama Bastian korku bilmiyordu artık. Bir kez daha gozlerini yasla dolduran, Graograman'ın yazgısının
değismezliğinden duyduğu uzuntuydu.
Daha sonra geceleyin el yordamıyla yine dısarıya cıkıp uzun sure ısıklı gece bitkilerinin sessiz buyumesini
seyretti. Sonra mağaraya dondu ve yine taslasmıs aslanın penceleri arasında uykuya yattı.
Bastian Renkli Olum'un yanında bircok gun ve gece konuk olarak kaldı. Arkadas oldular. Coldeki coğu
saatlerini cılgınca oyunlarla ge-ciriyorlardı. Bastian kumulların arasına saklanıyor, ama Graograman onu hep
buluyordu. Birbirleriyle yarısıyorlardı, ama aslan bin kat daha hızlıydı. Hatta yalancıktan guresiyor,
cenklesiyor, itisip kakısıp boğusuyorlardı - Bastian aslanla esit gucteydi bunda. Doğal olarak yalnızca oyun
olmasına karsın, Graograman cocukla esit olduğunu gostermek icin tum gucunu harcamak zorunda
kalıyordu. Hicbiri otekini yenemiyordu.
Bir keresinde, ter icinde kalana dek hoplayıp zıpladıktan sonra Bastian biraz soluk soluğa yere cokup sordu:
"Hep senin yanında kalamaz mıyım?"
Aslan yelelerini sallayarak karsı cıktı.
"Olmaz efendim."
"Neden olmasın?"
"Burada yalnız hayatla olum var, yalnızca Perelin'le Goab; ama bir oyku yok. Sen oykunu yasamak
zorundasın. Burada kalamazsın."
"Ama bir yere gidemem ki," diye fikir yuruttu Bastian, "col herhangi
birinin asıp cıkamayacağı kadar buyuk. Sen de colu kendinle birlikte tasıdığın icin beni goturemezsin."
"Fantazya'nın yollarını," dedi Graograman, "yalnızca dileklerinle bulabilirsin. Ve ancak bir dilekten otekine
gidebilirsin. Dilemediğin sey senin icin erisilmezdir. 'Yakın' ve 'uzak' sozcukleri bu anlama gelir burada. Hem
yalnızca bir yerden gitmeyi istemek de yetmez. Bir baskasına ulasmayı amaclaman gerekir. Kendini
isteklerinin kılavuzluğuna bırakmalısın."
"Ama ben buradan gitmeyi hic istemiyorum," diye yanıtladı Basti-an.
Graograman neredeyse sertce, "Bir sonraki isteğini bulman gerekecek," dedi.
"Onu bulursam," diye sordu Bastian, "buradan nasıl gidebileceğim?"
Graograman, "Dinle efendim," dedi alcak sesle, "Fantazya'da her yere cıkan ve her yerden ulasılabilen bir yer
vardır. Bu yer Bin Kapılar Tapınağı diye anılır. Bugune değin hic kimse onu dısardan gormedi, cunku dısı yok.
Đciyse bir kapılar labirentinden olusuyor. Oğrenmek isteyen, iceri girmeyi goze almak zorunda."
"Eğer ona il ıtırdan yaklasılanuyorsa bu nasıl yapılabilir?"
"Her kapı," il iye surdurdu aslan, "tum Fantazya'daki her kapı, hatta en sıradan ahır ya da mutfak kapısı,
hatta hatta bir dolap kapısı bile, belli bir anda Bin Kapılar Tapınağı'nın giris kapısı olabilir. O an gecince kapı
yine eskisi gibi olur. Onun icin de hic kimse ikinci bir kez aynı kapıdan giremez oraya. Ve bin kapıdan hicbiri,
kisiyi geldiği yere geri goturmez. Geri donus yoktur."
"Ama," dedi Bastian, "insan bir kez iceri girince bir daha dısarda herhangi bir yere cıkamaz mı yani?"
"Cıkar," diye yanıtladı aslan, "ama bu, alısılmıs binalardaki kadar basit değildir gene de. Cunku seni Bin
Kapılar Labirent'inde ancak gercek bir dilek yonlendirebilir. Dileği olmayan, ne dilediğini bilin-ceye kadar
icerde saskın saskın dolasıp durmak zorunda kalır. Bu da bazen cok uzun surer."
"Giris kapısı nasıl bulunabilir peki?"
"Kisi bunu kendisi icin dilemek zorundadır."
Bastian uzun uzun dusundu, sonra konustu:
"Đnsanın istediği seyi basitce dileyememesi tuhaf. Doğrusu dilekler icimize nasıl gelir? Bir dilek nedir
gercekte?"
Graograman cocuğa kocaman acılmıs gozlerle baktı, ama karsılık vermedi.
Ote yandan, birkac gun sonra bir kez daha cok onemli bir konusmaları oldu.
Bastian Mucevherin arka yuzundeki yazıyı gostermisti aslana. "Bu ne anlama gelebilir?" diye sordu. "NE
ĐSTĐYORSAN ONU YAP. Sence bu, canımın istediği her seyi yapabileceğim anlamına gelmez mi?"
Graograman'ın yuzu birdenbire urkutucu derecede ciddi gorundu, gozleri de kor gibi yanmaya basladı.
"Hayır!" dedi, o derin ve gurleyen sesle. "Bu, gercek isteğini yapmalısın demektir. Bundan daha zor hicbir
sey yoktur."
Bastian sarsılmıs bir halde, "Gercek isteğim mi?" diye yineledi. "Bu da nedir?"
"Bu, senin bile bilmediğin en derin gizindir."
"Onu nasıl bulup cıkarabilirim peki?"
"Birinden otekine gece gece sonuncuya dek dilekler yolunu yuruyerek.
Bu seni gercek isteğine goturecektir."
"Doğrusu bu bana o kadar zor gelmiyor," dedi Bastian.
Aslan, "Butun yolların en tehlikelisidir bu," dedi.
"Neden?" diye sordu Bastian. "Ben korkmam."
"Bununla ilgisi yok," diye kukredi aslan. "Bu yol son derece gercekci ve dikkatli olmayı gerektirir, cunku
baska hicbir yolda kesin olarak yolunu sasırmak bu kadar kolay değildir."
"Yoksa insanın dilekleri her zaman iyi dilekler olmadığı icin mi boyle soyluyorsun?"
Aslan, ustunde yattığı kumu kuyruğuyla dovmeye basladı. Kulaklarını kıstı, burnunu kırıstırdı, gozleri ates
sactı. Bastian elinde olmadan buzulmustu ki, Graograman yine yeri goğu titreten bir sesle konustu:
"Dilek nedir, ne bilirsin sen! Neyin iyi olduğunu ne bilirsin sen!"
Bunu izleyen gunlerde, Bastian Renkli Olum'un butun bu soyledikleri uzerinde cok dusundu. Ne var ki, bazı
seylerin temeline dusunmekle varılamaz, bunları yasayarak oğrenmek gerekir. Oyle oldu ki, Bastian da cok
sonraları, basından bircok sey gectikten sonra Grao-graman'ın soylediklerini yeniden dusundu ve ancak o
zaman anlamaya basladı.
Bu sure icinde Bastian'da kendi kendine bir değisiklik olmustu yine. Aycocuk'la karsılasmasından bu yana
edinmis olduğu butun yeteneklerin uzerine bir de cesaret eklenmisti simdi. Her seferinde olduğu gibi bu
sefer de buna karsılık bir seyi alınmıstı; yani eski korkaklığına ait tum anıları.
Artık korktuğu bir sey kalmadığı icin de, onceleri hic fark ettirmeden icinde, sonradan gitgide belirginleserek
yeni bir istek sekillenmeye basladı. Artık uzun sure daha tek basına olmak istemiyordu.
Gucunu baskalarının onunde gostermek istiyordu o; hayran olunmak, un kazanmak istiyordu.
Ve bir gece yine Perelin'in buyumesini seyrederken, ansızın bunun son kez olduğunu, ısıklı Gece Ormanı'nın
gorkemine veda etmesi gerektiğini hissetti. Bir icses uzaklara cağırıyordu onu.
Isıl ısıl yanan renk gorkemine son bir kez baktı, sonra asağıya, Graograman'ın mezar mağarasına inip zifiri
karanlıkta basamaklara oturdu. Neyi beklediğini soyleyemezdi, ama bu gece uykuya yatmaması gerektiğini
biliyordu.
Gene de oturduğu yerde bir parca uyuklamıstı galiba, cunku ansızın, sanki biri ona adıyla seslenmis gibi,
havaya sıcramıstı.
Yatak odasına acılan kapı ansızın aralanmıstı. Karanlık mağaranın icine aralıktan uzun kırmızımsı bir ısık seridi
dusuyordu.
Bastian ayağa kalktı. Kapı bu an icin Bin Kapılar Tapınağı'nın girisine mi donusmustu? Kararsızca aralığın
yanına gitti ve obur tarafı gormeye calıstı. Hicbir sey goremedi. Sonra aralık, ağır ağır yeniden kapanmaya
basladı. Neredeyse tek fırsat kacacak, her sey bitecekti!
Bastian olu tas gozleriyle sutunun uzerinde kıpırtısız oturmakta olan Graograman'a bir kez daha doğru
dondu. Kapıdan giren ısık seridi doğrudan uzerine dusuyordu.
"Sağlıcakla kal Graograman, her sey icin tesekkurler!" dedi usulca. "Yine geleceğim, mutlaka gelirim!"
Sonra kapı aralığından suzuldu, kapı da arkasından hemen kapandı.
Bastian sozunu tutamayacağını bilmiyordu. Ancak cok, cok sonraları biri onun adına gelecek, onun yerine
sozunu gerceklestirecekti. Ama bu baska bir oykudur, baska bir zaman anlatılmalı.
embe bir ısık, odanın duvarlarıyla dosemesinde ağır ağır dalgalar halinde dolasıyordu. Altı koseli bir odaydı
burası, sanki kocaman bir bal peteği. Her iki duvardan birinde bir kapı vardı; aralarda kalan obur uc duvar
tuhaf resimlerle donatılmıstı. Dussel goruntuler, yarı bitki, yan hayvan olabilecek yaratıklardı bunlar. Bir
kapıdan Bastian girmisti, obur ikisi sağına ve soluna dusuyordu. Bicimleri birbirinin tıpatıp aynıydı, yalnız
soldaki siyah, sağdaki beyazdı. Bastian kararını beyazdan yana verdi.
Bundan sonraki odada sarımsı ısık egemendi. Duvarlar yine aynı duzendeydi. Buradaki resimler, Bastian'ın ne
olduğunu hic anlamadığı cesit cesit aletleri canlandırıyordu. Đs aleti mi, yoksa silah mıydı bunlar? Sağa ve
sola acılan her kapı aynı renkteydi, sarıydı bunlar; ama soldaki yuksek ve dar, buna karsılık sağdaki alcak ve
genisti. Bastian soldakinden gecti.
Simdi ayak bastığı oda onceki gibi altı koseliydi ama, bu mavimsi ısıklandırılmıstı. Duvarlardaki resimler ya
karmasık suslemelerdi ya da yabancı bir alfabenin harflerini gostermekteydi. Buradaki iki kapı aynı bicimde,
ama değisik malzemedendi; biri ahsaptan, oburu metalden. Bastian ahsapta karar kıldı.
Bin Kapılar Tapmağı'ndaki yuruyusunde Bastian'ın girip cıktığı odalarla kapıların tumunu anlatmak olanaksız.
Kimi kapılar vardı, kocaman anahtar delikleri gibi duruyor, kimi mağara ağzına benziyordu; altından kapılar
ve paslanmıs olanlar, kapitone olanlar ve civi dolu olanlar, kağıt inceliğindekiler ve kasa kapısı gibi kalın
olanlar vardı; bir ianesi vardı ki, bir devin ağzı gibi gorunuyordu, bir baska-sıysa iner kalkar kopru gibi
acılıyor olmalıydı; biri kocaman bir kulağa benziyordu, bir baskasının malzemesi corekti, birine soba kapağı
bicimi verilmisti, birinin duğmelerinin cozulmesi gerekiyordu. Her
seferinde de, bir odadan dısarı acılan iki kapının ortak herhangi bir seyi mutlaka oluyordu -bicim, malzeme,
buyukluk ya da renk-, ama herhangi bir sey de onları birbirinden temelden ayırıyordu.
Bastian artık bircok kez bir altı koseli odadan bir baskasına gecmisti. Verdiği her karar onu hep yeni bir
karara goturuyor, bu da arkasından yine bir kararı getiriyordu. Ama butun bu kararlar onun hala Bin Kapılar
Tapınağı'nda olmasını değistiremiyordu - ve bu, surup gidecek gibiydi. Ardı arkası gelmeyen kapılardan gece
gece ilerlerken bunun neye dayandığını dusunmeye basladı. Gerci isteği onu labirente goturmeye yetmisti
ama, besbelli ki yolu bulmaya yeterli değildi. Toplum icine girmeyi istemisti Bastian. Ama simdi, bununla
kafasında pek de belli bir sey canlandırmadığının bilincine varıyordu, ister camdan bir kapıyı, ister hasır
orgulu bir tanesini sececek olsun, karar vermesinde ona en ufak yardımı olmuyordu isteğinin. Simdiye kadar
secimini de, ustunde cok kafa yormadan, yalnızca o anki keyfine ve eğilimine gore rasgele yapmıstı zaten.
Aslında her seferinde pekala oteki kapıyı secebilirdi. Ama boyle asla cıkamayacaktı icinden.
O sırada ısığı yesilimsi olan bir odada durmaktaydı. Altı duvardan ucu bulut sekilleriyle bezenmisti. Sola giden
kapı beyaz sedeften, sağa giden kapı siyah abanoz ağacındandı. Birden Bastian ne istediğini anladı: Atreju'yu
istiyordu!
Sedef kapı, pulları beyaz sedef gibi parlayan uğur ejderhası Fuc-hur'u hatırlatıyordu Bastian'a, boylece
kararını ondan yana verdi.
Bir sonraki odada biri ottan orulmus, oburu bir demir ızgaradan ibaret iki kapı vardı. Bastian Atreju'nun
yurdunu, Ot Denızı'ni dusunduğunden ottan olanı secti.
Bunu izleyen odada, salt birinin deriden, oburunun keceden olmasıyla birbirinden ayrılan iki kapının
karsısında buldu kendini. Tabii
Bastian, deriden olanın icinden gecti.
Yine iki kapının karsısında duruyordu ve burada bir kez daha iyice dusunmesi gerekiyordu. Kapılardan biri
erguvan kırmızısı, oburu zeytin yesiliydi. Atreju bir Yesilderıliydi ve erguvani sığır derisinden bir pelerin
giyerdi. Zeytin yesili kapının ustunde, beyaz boyayla yapılmıs birkac basit isaret vardı, tıpkı ihtiyar Cairon
geldiği zaman Atreju'nun alnıyla yanaklarında olan isaretler gibi. Ama aynı isaretler erguvan kırmızısı kapıda
da vardı, Atreju'nun pelerininde boyle isaretler olduğu konusunda bir sey bilmiyordu Bastian. Oyleyse orada
Atreju'ya değil, baska birine goturen bir yol olmalıydı.
Boylelikle Bastian zeytin yesili kapıyı actı - dısardaydı!
Ama hayretler icinde gordu ki, Ot Denizi'ne falan değil, seyrek bir ilkbahar ormanına cıkmıstı. Korpe
yaprakların arasından gunes ısınları suzuluyor, bunların yaptığı ısık ve golge oyunları yosunlu zeminde
titresiyordu. Ortalık toprak ve mantar kokuyordu, ılık hava kus cıvıltılarıyla dolmustu.
Bastian arkasına dondu ve az once kucuk bir orman kilisesinden cıkmıs olduğunu gordu. Demek ki bu kapı o
an icin Bin Kapılar Tapı-nağı'nın cıkısı olmustu. Bastian kapıyı bir kez daha actı, ama karsısında dar, kucuk bir
kilise odası gordu yalnızca. Catı, orman havasına doğru yukselen birkac curuk kiristen ibaretti, duvarları da
yosun burumustu.
Simdilik nereye olduğunu bilmeden yola koyuldu Bastian. Er ya da gec Atreju'ya rastlayacağından kuskusu
yoktu. Ve bulusacaklarına muthis seviniyordu. Kendisine karsılık veren kuslara doğru ıslık calıyor, coskuyla
bağıra cağıra, tumuyle icinden geldiği gibi sarkılar soyluyordu.
Kısa bir yuruyusten sonra, bir acıklıkta yere oturmus bir topluluk
gordu. Yakına gelince, bunların gorkemli zırhlar giymis birkac erkek olduğunu anladı. Yanlarında guzel bir
bayan da vardı. Otların uzerine oturmus, bir lavtayı tıngırmaktaydı bayan. Geri planda, cok değerli takımlarla
eyerlenip gemlenmis birkac at duruyordu. Otlara uzanmıs sohbet eden erkeklerin onune, uzerinde turlu
yemekler ve icki kupaları duran beyaz bir ortu serilmisti.
Bastian topluluğa yaklastı, ama ondan once Cocuk Đmparatori-ce'nin isaretini gomleğinin altına sakladı;
cunku tanınıp heyecan uyandırmadan topluluğu tanımak niyetindeydi oncelikle.
Onun geldiğini gorunce erkekler ayağa kalkıp, eğilerek kibarca selam verdi. Belli ki Doğulu bir prens ya da
ona benzer biri olarak dusunmuslerdi onu. Guzel bayan da gulumseyerek basını Bastıan'a doğru eğdi ve
calgısını calmaya devam etti. Erkeklerin arasında oldukca uzun boylu ve oldukca gosterisli giyinmis biri vardı.
Henuz gencti, omuzlarına dusen sarı sacları vardı.
"Ben Kahraman Hynreck'im," dedi. "Bu bayan, Prenses Ogla-mar'dır, Lunn kralının kızı. Bu baylar da
dostlarım Hykrion, Hysbald ve Hydorn. Ya sizin adınız nedir, genc arkadas?"
Bastian, "Adımı soyleyemem - henuz soyleyemem," karsılığını verdi.
Prenses Oglamar bir parca alaylı sordu: "Adağınız mı var? Bu yasta adak, ha?"
Kahraman Hynreck, "Herhalde uzaklardan geliyorsunuz?" diye sordu.
"Evet, cok uzaktan," karsılığını verdi Bastian.
Prenses, "Siz prens misiniz?" diye sorusturdu, onu beğeniyle suzuyordu.
"Bunu acıklamam," karsılığını verdi Bastian.
Kahraman Hynreck, "Pekala, ne olursa olsun soframıza hos geldiniz!" diye bağırdı. "Yanımızda yer alarak bize
birlikte yemek yeme onurunu bağıslamaz mısınız kucuk bey?"
Bastian tesekkur ederek kabul etti, oturup yemek aldı.
Bayanla dort erkeğin surdurduğu konusmadan cok yakınlarda buyuk ve gorkemli Gumus Kent Amarganth'ın
bulunduğunu oğrendi. Orada bir tur yarısma yapılacakmıs. Senliğe katılmak icin yakından uzaktan en gozu
pek kahramanlar, en iyi avcılar, en yiğit savascılar geliyormus, ama her tur seruvenciyle acıkgozler de. Bir tur
arama seferine katılma onurunuysa butun otekileri alt eden en cesur ve en iyi ucu elde edecekmis yalnızca.
Bu da buyuk bir olasılıkla cok uzun ve seruven dolu bir yolculuk olacakmıs; hedefiyse, Fantazya'nın sayısız
ulkelerinden birinde herhangi bir yerde sıkısıp kalmıs olan yalnızca "Kurtarıcı" diye anılan belirli bir kisiyi
bulmakmıs. Adını kimse bilmiyormus henuz. Ama ne olursa olsun, Fa-ntazya Đmparatorluğu yeniden ya da
hala varolmasını ona borcluymus. Cunku cağlar onceki bir tarihte Fantazya'nın basına korkunc bir felaket
gelmis, az kalsın hepten yok oluyormus. Bunu, buraya gelip Cocuk lmparatorice'ye Ayco-cuk adını vererek -ki
bugun Fantazya'daki her varlık onu bu adla tanıyormus- sozu gecen "Kurtarıcı" onlemis. Ama o zamandan bu
yana, kim olduğu bilinmeden diyar diyar dolasıp durmaktaymıs, arama seferinin amacı da onu bulmak, sonra
da basına bir sey gelmesin diye ona tıpkı muhafız kıtası gibi eslik etmekmis. Ama bunun icin yalnızca en
yetenekli ve en cesur erkekler ongorulmus, cunku bu sırada akla gelmedik seruvenler gecirilmesi soz konusu
olabilirmis.
Gerci bu secimin yapılacağı yarısma Gumus Đhtiyar Querquobad tarafından duzenlenmis ama -Amarganth
Kenti'ni hep en yaslı erkek ya da en yaslı kadın yonetirmis ve Querquobad da yuzyedi yasındaymıs-
yarısmacılar arasından secimi o değil, CTUmus Đhtiyar Querquo-bad'ın konuğu olan Atreju adında genc
bir vahsi, Yesilderililer halkından bir cocuk yapacakmıs. Bu Atreju daha sonra aramayı da yurute-cekmis.
Cunku o, "Kurtarıcfyı bir kez sihirli bir aynada gorduğu icin onu tanıyabilecek tek kisıymis.
Bastian susuyor, yalnızca dinliyordu. Onun icin kolay olmuyordu bu, cunku cok gecmeden "Kurtarıcının
kendisi olduğunu anlamıstı. Hatta ardından Atreju'nun adı gecince sevincten yureği hopladı, belli etmemek
icin de buyuk caba harcadı. Ama simdilik kimliğini saklamaya kararlıydı.
Ote yandan butun olayda Kahraman Hynreck'i, arama seferi ve onun amaclarından cok, Prenses Oglamar'ın
kalbini kazanmak ilgilendiriyordu. Bastian, Kahraman Hynreck'ın genc bayana sırılsıklam asık olduğunu
hemen (ark etmisti, ic cekecek hicbir sey yokken arada sırada icini cekiyor, ikide bir kederli gozlerle
sevgilisine bakıyordu. Ote-kiyse hic fark etmemis gibi yapıyordu. Cunku anlasıldığına gore, Prenses Oglamar
herhangi bir vesileyle yemin etmis, yalnızca tum kahramanların en buyuğunu, butun otekileri alt edebilecek
olanı kocalığa kabul edeceğim soylemis. Daha azıyla yetinmek istemiyormus. Kahraman Hynreck'ın sorunu
buymus iste, cunku en buyuk olduğunu ona nasıl kanıtlayacakmıs? Sonucta kendisine hicbir sey yapmamıs
birini durup dururken olduremezmis ya. Coktandır savas da olmuyormus. Canavarlara, devlere karsı seve
seve savasır, elinden gelse her sabah onun kahvaltı masasına kanlı bir ejderha kuyruğu koyarmıs ama,
uzakta yakında ne canavar ne ejderha varmıs. Gumus Đhtiyar Querquobad'in habercisi yarısmaya cağırmak
uzere geldiğinde hemen evet demis tabii. Prenses Oglamar ise birlikte gelmekte ayak diremis, cunku onun
ne yapabileceğine kendi gozleriyle tanık olmak istiyor-
|285
mus.
"Bilindiği gibi...," dedi Prenses, Bastian'a gulumseyerek, "kahramanların anlattıklarına guvenilmez. Hepsinde
susleme eğilimi vardır."
"Suslemek ya da değil," diye atıldı Kahraman Hynreck, "eğer bu delikanlının kemiklerinde benimkinin yalnızca
yansı kadar ilik olsaydı, o zaman kendisini koruyacak ve bebek gibi ustune titreyecek muhafıza da ihtiyacı
olmazdı. Bana su Kurtarıcı oldukca pısırık bir adamcağız gibi gorunuyor."
Prenses Oglamar kırgın bir tavırla bağırdı: "Boyle bir seyi nasıl soyleyebilıyorsunuz? Sonucta Fantazya'yı
yıkımdan o kurtardı!"
"Ne cıkar bundan!" diye kucumseyerek karsılık verdi Kahraman Hynreck. "Herhalde bunun icin kahramanlık
gerekli olmamıstır."
Bastian uygun bir fırsatta ona kucuk bir ders vermeyi kararlastırdı.
Oteki uc bey bu ciftle yolda rastlantı sonucu karsılasmıs, sonra da onlara katılmıstı. Siyah, vahsi bir bıyığı
olan Hykrion, Fantazya'nın en guclu, en sıkı kılıc kullananı olduğunu iddia ediyordu. Kızıl saclı olan ve
otekilerle karsılastırılınca daha narin gorunen Hysbald, hic kimsenin kendisinden daha cevik ve daha kıvrak
kılıc kullanamayacağını ileri suruyordu. Sonuncu olarak Hydorn ise dayanıklılık ve soluk bakımından dovuste
kimsenin kendisine es olamayacağından emindi. Gorunusu bu iddiaya hak verdiriyordu, uzun boylu ve zayıftı
cunku, yalnızca kas ve kemikten yapılmıs gibi gorunuyordu.
Yemek bittikten sonra yola dusuldu. Tabaklar, ortu ve yedek yiyecekler bir yuk hayvanının eyer torbasına
yerlestirildi. Prenses Oglamar beyaz eskin atına bindi ve otekilere bakmaksızın tırısa kalkıp uzaklastı.
Kahraman Hynreck de komur karası aygırına atlayıp dortnala
onun arkasından kostu. Geri kalan uc bey Bastian'a, yuk hayvanının ustune, yiyecek torbalarının arasına
oturmasını onerdiler. Bastian sıcrayıp oturdu, beyler de pırıl pırıl kosulmus atlarına aynı bicimde bindiler,
sonra da en arkada Bastian, ormanın icinde tırısa kalkıldı. Yuk hayvanı, yaslı katır, gitgide geride kalıyordu,
Bastian onu dehlemeye calıstı. Ama katır, daha hızlı kosmak yerine durdu, basını arkaya cevirip, "Beni
dehlemek gerekmez," dedi. "Ben isteyerek geride kaldım sahip."
"Nicin?" diye sordu Bastian.
"Senin kim olduğunu biliyorum sahip."
"Nereden bilebilirsin bunu?"
"Kisi benim gibi yarı esek olunca, eğer busbutun esek değilse, boyle bir seyi hisseder. Atlar bile bir seyler
sezdi. Hicbir sey soylemek zorunda değilsin sahip. Cocuklarımla torunlarıma Kurtarıcı'yı sırtımda tasıdığımı ve
onu ilk benim selamladığımı anlatabilmeyi cok isterdim. Ne yazık ki bizim gibilerin cocuğu olmuyor."
"Adın nedir?"
"Jicha, sahip."
"Bak, dinle Jicha. Kucuk oyunumu bozma ve bildiklerini simdilik kendine sakla. Olur mu?"
"Bas ustune sahip."
Sonra da katır oburlerini yeniden yakalayabilmek icin tırısa kalktı.
Topluluk, ormanın kıyısında bekliyordu. Hepsi hayran hayran asağıya, karsılarında gunes ısığında parıldayan
Amarganth Kenti'ne bakıyorlardı.*Ormanın kıyısı bir tepecikteydi ve buradan bakınca, dort bir yanından
benzer ormanlık tepelerle cevrilmis, kocaman ve neredeyse menekse renginde bir gol ayaklar altındaydı. Bu
golun ortasında
da Gumus Kent Amarganth vardı. Butun evler teknelerin uzerinde duruyordu; buyuk saraylar genis
dubaların, kucukler de sandal ve filikaların. Her ev ve her tekne de gumustendi, incecik cekilmis, ustaca
islenmis gumusten. Buyuk kucuk butun sarayların kapı ve pencereleri, kule ve balkonları oylesine harika bir
gumus islemesiydi ki, tum Fantazya'da bir benzeri daha yoktu. Golun her yerinde, ziyaretcileri kıyılardan
kente getiren filika ve sandallar goruluyordu/Boylece Kahraman Hynreck'le yanındakiler de, pruvası gorkemle
salınan gumus bir salın beklediği sahile ulasmak uzere harekete gectiler. Atlar ve yuk hayvanı dahil, hep
birlikte sala bindiler.
Yolda salcıdan -ki o da gumus kumastan bir giysi giymisti- bir sey oğrendi Bastian. Golun menekse rengi
suyu oyle tuzlu ve acıymıs ki, ayrıstırın etksine hicbir sey uzun sure karsı koyamıyormus - gumus dısında
hicbir sey. Golun adı Murhu ya da Gozyası Golu'ymus. Amarganth Kenti, golun ortasına cok eski zamanlarda,
kenti saldırılara karsı guvenceye almak icin cekilmis, boylece tahta gemiler ya da demir kayıklarla kente
ulasmaya kalkısanların hepsi yok olmus, kaybolup gitmis; cunku su, gemiyi ve tayfaları kısa surede
eritiyormus. Ama artık Amarganth baska bir nedenle su ustunde bırakılıyormus. Cunku kent halkı, arada bir
evlerinin kumelenisinde değisiklik yapmaktan, caddelerle alanları yeniden duzenlemekten hoslanıyormus.
Orneğin, kentin birbirine tam ters dusen kıyılarında oturan iki aile dostluk kurar ya da gencleri birbiriyle
evlendiği icin akraba olurlarsa, o zaman daha once oturdukları yerleri terk eder, yalnızca gumus teknelerini
yan yana koymak suretiyle komsu olurlarmıs. Sozu gelmisken belirtmeli ki, gumus de gumusmus hanı, tıpkı
islenisinin esi benzeri olmayan guzelliği gibi kendisi de bir taneymis.
Bastian daha da dinlemek isterdi ama, sal kente yanasmıstı, onun
da yol arkadaslarıyla birlikte saldan inmesi gerekiyordu.
Once, kendileri ve hayvanları icin konaklayacak bir han aradılar. Bu pek kolay değildi, cunku Amarganth,
uzaktan yakından yarısmaya gelen yolcular tarafından tam anlamıyla isgal edilmisti. Ama sonunda bir
konukevinde yer buldular gene de. Bastian katırı ahıra gotururken hayvanın kulağına (ısıldadı:
"Verdiğin sozu unutma, Jicha. Yakında yine gorusuruz."
Jicha yalnızca basını sallayarak onayladı.
Daha sonra Bastian yol arkadaslarına, onlara daha cok yuk olmak istemediğini, kenti tek basına gezmeyi
yeğlediğini acıkladı. Dostlukları icin tesekkur edip vedalastı. Oysa gercekte, Atreju'yu bulmak isteğiyle yanıp
tutusuyordu.
Kucuk buyuk butun tekneler, kimi ancak bir kisinin gecebileceği kadar ince ve narin, kimi de tıklım tıklım dolu
caddeler halinde genis ve gosterisli olan koprulerle karsılıklı bağlanmıstı. Ustlerinde catıları olan kemer
kopruler de vardı, saray teknelerinin arasındaki kanallarda da yuzlerce gumus kayık isliyordu. Ama insan
nerede yururse yurusun, nerede durursa dursun, ayaklarının altında yerin hafif hafif kalkıp inisini surekli
hissediyor, bu da insana tum kentin su ustunde yuzduğunu hatırlatıyordu.
Kent ziyaretci kalabalığından fıkır fıkır kaynıyor gibiydi ve bu kitle oyle renkli, oyle cesit cesitti ki, sırf onları
anlatmak baslı basına bir kitap doldurur. Amarganthlılar arada kolayca ayırt ediliyordu; cunku hepsi, gumus
kumastan, hemen hemen Bastian'ın pelerini kadar guzel giysiler giyiyorlardı. Sacları da gumustendi, iri ve
guzel varlıklardı bunlar, tıpkı Gozyası Golu Murhu gibi menekse renkli gozleri vardı. Ziyaretcilerin coğu boyle
guzel değildi. Bir yerde, heybetli omuzlarının arasında elma gibi kucucuk gorunen kafaları olan, siskin
kaslı devler vardı. Sağda solda karanlık gorunuslu, ızbandut gibi serseriler, pek tekin kisiler olmadıkları
yuzlerinden okunan tek basına adamlar dolanıyordu. Otede, gozlen fıldır fıldır donen eline cabuk sarlatanlar,
biraz ilerde kurula kurula yuruyen, ağızlarından burunlarından dumanlar cıkan irikıyım, ofkeli savascılar vardı.
Bir yerde soytarılar canlı topaclar gibi donup duruyor, az otede uzun saclı orman cinleri, omuzlarında kalın
topuzlar, dallı budaklı kutuk bacaklarıyla yuruyorlardı. Hatta bir ara Bastian, fırlak disleri bir dizi celik tırtıl gibi
duran bir kayayiyici gordu. Yolu dove dove giderken gumus koprucuk ağırlığı altında eğiliyordu. Ama daha
Bastian adının Pjornrachzarck olup olmadığını soramadan kalabalıkta kaybolmustu kayayiyici.
Sonunda Bastian kent merkezine ulastı. Burası yarısların yapıldığı yerdi. Yarıslar simdiden tum hızıyla
suruyordu. Dev bir sirk arenasına benzeyen, kocaman, yuvarlak bir alanda yuzlerce yarısmacı boy olcusuyor,
huner gosteriyordu. Genis cemberin cevresine, yarısmacıları haykırıslanyla costuran kalabalık bir izleyici
kitlesi dolusmus, cevredeki gemi-sarayların balkonlarıyla pencereleri de izleyicilerle neredeyse dolup tasmıstı;
kimisi de gumus islemelerle suslu damlara tırmanmayı bile basarmıstı.
Ama Bastian yarısmacıların yaptığı gosterilerle pek ilgilenmedi once. Mutlaka herhangi bir noktadan oyunları
izliyor olması gereken Atreju'yu bulmak istiyordu o. Sonra kalabalığın ikide bir bekleyis dolu bakıslarla belli
bir binaya baktığını gozledi, ozellikle de yarısmacılardan biri etkileyici bir sey basardığı zaman yapıyorlardı
bunu. Ama Bastian once tıklım tıklım kemer koprulerden birini gecmek, sonra da bir tur fener direğine
tırmanmak zorunda kaldı, ancak ondan sonra o binaya bakabildi.
Genis bir balkona gumusten yapılmıs iki yuksek sandalye yerlestirilmisti. Birinde gumus sac ve sakalları dalga
dalga beline kadar inen cok yaslı bir adam oturmaktaydı. Querquobad olmalıydı bu, Gumus
Đhtiyar.OYanında, asağı yukarı Bastian'ın yaslarında bir cocuk oturuyordu. Yumusak deriden uzun pantalonu
vardı cocuğun, govdesinin ust yarısı cıplaktı; oyle ki, zeytin yesili teni gorulebiliyordu. Đnce yuzunun ifadesi
ciddi, hatta neredeyse sertti. Uzun, mavi-siyah sacları, basının arkasında deri bağlarla bağlanmıs bir demet
halindeydi. Omuzlarında erguvan kırmızısı bir pelerin vardı. Yarıs alanına sakin, ama tuhaf bir bicimde gergin
bir tavırla bakıyordu. Kara gozlerinden hicbir sey kacmıyor gibiydi. Atreju!
O anda Atreju'nun arkasındaki acık balkon kapısında, aslana benzer, ancak post yerine beyaz sedef pulları
olan ve cenesinden uzun, beyaz sakallar sarkan, cok buyuk baska bir yuz daha gorundu. Gozyu-varları yakut
kırmızısı rengindeydi ve kor gibi yanıyordu. Daha sonra bası Atreju'nun arkasında yukselince, bu basın,
uzerinden beyaz ates gibi yeleler sarkan, uzun, kıvıl kıvıl ve yine sedef pullarla ortulu bir boynun ustune
oturmus olduğu goruldu. Fuchur'du bu, uğur ejderhası. Ve Atreju'nun kulağına bir sey soyluyor gibiydi,
cunku oteki basını sallamaktaydı.
Bastian kendini kaymaya bırakarak fener direğinden indi. Goreceğini gormustu. Simdi dikkatini yarısmacılara
cevirdi.
Aslına bakılırsa buyuk boyutlarda bir tur sirk gosterisinin otesinde, oyle gercek, sahici kavgalar oluyor değildi
burada. Gerci su sırada, govdeleri bir oraya bir buraya yuvarlanan muazzam bir duğum halinde birbirine
dolanmıs iki dev arasında bir dovus vardı; surada burada, kılıc sallamadaki ya da topuz, mızrak kullanmadaki
hunerlerini gosteren, aynı ya da tumuyle değisik turlerden ciftler vardı; ama
bunlar ciddi olarak olumune olmuyordu elbette. Hatta birinin ne kadar centilmence ve durust savastığını,
kendine ne kadar egemen olduğunu gostermesi de oyunun kurallarından sayılıyordu. Rakibini ciddi olarak
yaralayacak kadar ofkeye ve hırsa kapılacak bir yarısmacı hemen yeteneksiz ilan ediliyordu zaten. Coğu,
okculuktaki ustalığını kanıtlama ya da dev ağırlıklar kaldırarak gucunu gosterme cabası icindeydi; kimisi de
akrobatik hareketler yaparak ya da turlu cesaret denemelerinde bulunarak yeteneklerini sergiliyordu. Adaylar
ne kadar değisik turdense, gosterileri de o kadar cesitliydi.
Durmadan, yenik dusen birileri alanı terk ediyor, boylece yarısmacılar gitgide azalıyordu. Sonra Bastian,
guclu Hykrion, cevik Hys-bald ve direncli Hydorn'un cemberin icine girdiklerini gordu. Kahraman Hynreck'le
sevgilisi Prenses Oglamar yanlarında değildi.
Bu sırada alanda daha yuz kadar yarısmacı vardı. En iyilerin ayıklanması bunlar arasından olacağı icin,
Hykrion, Hysbald ve Hydorn'un rakiplerine dayanmaları sandıkları kadar kolay olmadı. Hykrion'un gucluler
arasında en sağlam, Hysbald'ın cevikler arasında en kıvrak, Hydorn'un direncliler arasında en uzun soluklu
olduğunu kanıtlaması butun oğleden sonrayı aldı. Seyirciler coskuyla haykırıp onlara alkıs tuttular; ucuyse,
Gumus ihtiyar Querquobad'la Atreju'nun oturduğı balkona doğru eğildi. Tam Atreju bir sey soylemek uzere
ayağa kalkmıstı ki, ansızın alana bir yarısmacı daha girdi. Hyn-reck'ti bu. Ortalığa gergin bir sessizlik yayıldı
ve Atreju yine yerine oturdu. Ona yalnızca uc adam eslik edeceğine gore asağıdakilerden biri fazlaydı simdi,
iclerinden biri cekilmek zorunda kalacaktı.
"Baylar," dedi Hynreck, herkesin duyabileceği kadar yuksek sesle, "sanmam ki icinizde zaten varolan
yeteneklerinizi sergileyen bu kucuk gosteri sizleri yormus olsun. Bununla birlikte, bu kosullar altında
sizlerden benimle tek tek mucadeleye girmenizi istemek bana yarasmaz. Simdiye dek butun bu
yarısmacılar arasında kendime uygun birim gormediğimden yarısmaya katılmadım, bu yuzden de henuz
zindeyim. Eğer icinizden biri kendini asırı bitkin hissediyorsa, kendi isteğiyle cekilsin. Yok, oyle değilse,
ucunuzle birden aynı anda karsılasmaya hazırım. Buna bir itirazınız var mı?" "Hayır," diye ucu bir ağızdan
yanıtladı.
Ve sonra bir carpısma oldu ki, ortalığa kıvılcımlar sacıldı. Hykri-on'un vurusları gucunden hicbir sey
kaybetmemisti, ama Kahraman Hynreck daha gucluydu. Hysbald dort bir yandan yıldırım gibi saldırıyordu
ona, ama Kahraman Hynreck daha hızlıydı. Hydorn onu yormaya calısıyordu, ama Kahraman Hynreck daha
solukluydu. Tum carpısma on dakika bile surmemisti ki, uc beyin ucu de silahlarını atıp Hynreck'in onunde
diz coktu. Hynreck gururla cevresine bakmıyor, belli ki, kalabalığın icinde bir yerde duruyor olması gereken
esinin bakıslarını arıyordu. Seyircilerin haykırıs ve alkısları alanda kasırga gibi uğulduyordu. Gozyası Golu
Murhu'nun en uzak kıyılarından bile duyulabilirdi belki.
Sesler kesilince Gumus ihtiyar Querquobad ayağa kalktı ve bağırarak sordu:
"Kahraman Hynreck'in karsısına cıkmayı goze alacak baska kimse var mı?"
Genel suskunluğun icinde bir cocuk sesinin yanıt verdiği duyuldu:
"Evet, ben varım!"
Bastian'dı bu.
Butun yuzler ona doğru dondu. Kalabalık yol actı ve Bastian alana cıktı. Saskınlık ve kaygı haykırısları
duyuldu: "Suna bak, ne kadar
|293'
guzel! -Yazık olacak cocuğa!- izin vermeyin buna!"
"Sen kimsin?" diye sordu Gumus ihtiyar Querquobad.
"Adımı," diye yanıtladı Bastian, "daha sonra soylemek istiyorum."
Atreju'nun gozlerinin kısıldığını ve kendisine arastırarak, ama henuz hicbir sey anlayamadan baktığını gordu.
"Genc arkadas," dedi Kahraman Hynreck, "birlikte yedik ictik seninle. Neden simdi seni utandırmamı
istiyorsun? Senden rica ediyorum, sozunu geri al ve git."
"Hayır," dedi Bastian, "soylediğim sey gecerlidir."
Kahraman Hynreck bir an duraksadı. Sonra sunu onerdi:
"Seninle savas oyununda boy olcusmem yakısık almaz. Once bir gorelim bakalım, oku hangimiz daha
yukseğe atabiliyoruz."
"Tamam!" karsılığını verdi Bastian.
Her biri icin guclu bir yayla ok getirildi. Hynreck kirisi gerdi, oku gokyuzunde gozle izlenemeyecek kadar
yukseğe attı. Hemen hemen aynı anda da Bastian yayını gerdi ve okunu onunkinin arkasından gonderdi.
Her iki okun geri gelip iki nisancının arasında yere dusmesi kısa bir sure aldı. O zaman anlasıldı; Bastian'ın
oku, kırmızı tuylu olan, Kahraman Hynreck'inkine, mavi tuyluye, en yuksek yerde oyle bir hızla vurus vurmus
olmalıydı ki, onu dibinden yarmıstı.
Kahraman Hynreck ic ice gecmis oklara bakakaldı. Rengi solmustu biraz, yanaklarının uzerinde kırmızı lekeler
goruluyordu yalnızca.
"Yalnızca rastlantı olabilir bu," diye mırıldandı. Florede kim daha usta, onu gorelim."
iki kılıc ve iki deste iskambil kağıdı istedi, ikisi de getirildi. Kahraman Hynreck her iki desteyi ozenle karıstırdı.
Sonra destelerden birini havaya fırlattı ve yıldırım hızıyla kılıcını cekip kartların icine daldırdı. Geri kalan
kartlar yere dustuğunde goruldu ki, kupa asına isabet ettirmisti ve bu da kartın ustundeki tek yureğin tam
ortasına rastlamıstı. Kartlı kılıcı cevreye gosterirken yine sevgilisini aranarak bakıyordu kalabalığa.
Ardından Bastian oteki desteyi havaya fırlattı ve kılıcını havada vınlattı. Yere kart dusmedi. Otuziki kartı
birden kılıcının ucuna gecirmisti, hem de tam ortalarından ve ustune ustluk Kahraman Hyn-reck kartları onca
karıstırmıs olduğu halde, tam sırasına gore.
Kahraman Hynreck olayı inceledi. Artık bir sey soyleyemiyordu, yalnızca dudakları biraz titriyordu.
Sonunda, "Ama guc gosterisinde beni gecemezsin," diyebildi biraz soğuk bir sesle.
Hala alana yayılmıs duran ağırlıklardan en ağırına davrandı ve yavas yavas havaya kaldırdı. Daha yere
koymamıstı ki, Bastian onu kavradığı gibi elindeki ağırlıkla birlikte havaya kaldırdı. Kahraman Hyn-reck'in
yuzu oylesine aptallasmıstı ki, bazı seyirciler gulmelerini tutamadılar.
"Simdiye dek," dedi Bastian, "neyle boy olcuseceğimizi sen belir-ledin. Simdi de benim bir sey onermeme
razı olur musun?"
Kahraman Hynreck sessizce basını salladı.
"Bir cesaret denemesi bu," diye surdurdu Bastian.
Kahraman Hynreck bir kez daha toparlandı.
"Cesaretimi azaltacak hicbir sey yoktur!"
"Oyleyse," dedi Bastian, "Gozyası Golu'nde yuzme yarısı oneriyorum. Karsı kıyıya ilk ulasan kazanmıs olur."
Butun alanı soluksuz bir sessizlik kaplamıstı.
295
Kahraman Hynreck bir kızarıyor, bir sararıyordu.
"Bu cesaret denemesi değil ki," diyebildi, "cılgınlık!"
"Ben hazırım!" diye yanıtladı Bastian. "Gel hadi!"
O zaman Kahraman Hynreck soğukkanlılığını kaybetti.
"Hayır!" diye haykırıyor, ayaklarını yere vura vura tepmiyordu. "Siz de benim kadar bilirsiniz ki, Murhu'nun
suyu her seyi ayrıstırır. Bu kesin olume gitmek demek olur."
"Ben korkmuyorum," diye karsılığını verdi Bastian sakin sakin. "Ben Renkler Colu'nde yurudum, Renkli
Olum'un atesinden yiyip ictim ve atesinin icinde yıkandım. Artık bu sulardan korkum kalmadı."
Kahraman Hynreck ofkeden mosmor gurledi: "Yalan soyluyorsunuz! Fantazya'da hic kimse Renkli Ulum'un
elinden sağ kurtulamaz, bunu cocuklar bile bilir!"
"Kahraman Hynreck," dedi Bastian ağır ağır, "beni yalancılıkla suclamak yerine doğrudan korktuğunuzu itiraf
etseniz daha iyi olurdu."
Bu kadarı Kahraman Hynreck icin fazlaydı. Ofkeden aklı basından gitmis bir durumda, buyuk kılıcını kınından
sıyırıp Bastian'ın uzerine yurudu. Beriki geri cekildi ve uyarıcı bir soz soylemek istedi, ama Kahraman Hynreck
bırakmadı. Bastian'a saldırıyordu ve cok ciddiydi. Aynı anda kılıc Sikanda paslı kınından simsek gibi fırlayıp
Bastian'ın eline girdi ve dans etmeye basladı.
Bundan sonra olanlar oylesine isitilmemis seylerdi ki, izleyicilerden hicbiri hayatı boyunca unutamadı. Sansı
varmıs ki Bastian kılıcın sapını elinden bırakamıyordu ve boylelikle Sikanda'nın kendiliğinden yaptığı her
harekete ayak uydurmak zorunda kalıyordu. Kılıc once Kahraman Hynreck'in guzelim zırhını parca parca
ayırdı. Parcalar dort bir yana dağıldığı halde derisi sıyrılmamıstı bile. Kahraman
Hynreck kendini umutsuzca savunuyor, deli gibi saldırıyordu cevresine; ama Sikanda'nın simsekleri,
cevresinde atesten bir girdap gibi titresiyor, gozlerini kor ediyordu, o yuzden de vuruslarından hicbiri yerini
bulamıyordu. Sonunda yalnızca ic camasırlarıyla kalıp da Bas-tian'a saldırmaktan hala vazgecmeyince,
Sikanda onun kılıcını tam anlamıyla kucuk dilimlere ayırdı; bu da oyle hızlı oldu ki, parcalanan kılıc, bir yığın
bozuk para gibi cın cın oterek yere dusmeden once, bir an daha butun olarak havada asılı kaldı. Kahraman
Hynreck, elinde kalan yararsız sapa faltası gibi acılmıs gozlerle bakıyordu. Sapı elinden bırakıp basını eğdi.
Sikanda paslı kınına geri dondu de, boylece Bastian onu bırakabildi.
Seyirci kitlesinden binlerce sesli bir cosku ve hayranlık haykırısı yukseldi. Alana dolustular, Bastian'ı yakalayıp
havaya kaldırdılar ve utku senlikleri icinde onu etrafta dolastırdılar. Taskınlık bitmek bilmiyordu. Bastian
yukardan bakarak Kahraman Hynreck'i arıyordu. Ona gonlunu alacak bir soz soylemek istiyordu, cunku
zavallıya acıyordu doğrusu, onu oylesine kucuk dusurmeyi tasarlamıs değildi. Ama Kahraman Hynreck
ortalarda gorunmuyordu.
Sonra sesler birdenbire kesildi. Kalabalık geri cekilip yer actı. Atreju oracıkta durmus, asağıdan gulumseyerek
Bastian'a bakıyordu.
Bastian da gulumsedi. Onu omuzlardan indirdiler, iki cocuk karsılıklı duruyorlardı simdi, uzun uzun ve
sessizce birbirlerine baktılar. Sonunda Atreju konusmaya basladı:
"Eğer Fantazya'nın kurtarıcısını aramaya gitmek icin bir arkadasa hala ihtiyacım olsaydı, bu bir tanesiyle
yetinirdim, cunku otekilerin yuzune bedel. Ama artık arkadasa ihtiyacım yok, cunku arama seferi
yapılmayacak."
Bir saskınlık ve dus kırıklığı fısıltısı duyuldu.
"Fantazya'nın kurtarıcısının bizim korumamıza ihtiyacı yok," diye surdurdu Atreju daha yuksek sesle, "cunku
o kendini korumayı, bizim hepimizin birden yapabileceğimizden daha iyi beceriyor. Hem artık onu aramamız
gerekmiyor, cunku o bizi buldu bile. Onu hemen tanıyamadım, cunku Guney Kehanet'in sihirli aynasında
gorduğumde simdikinden farklı gorunuyordu - tumden farklı. Ama gozlerinin bakısını unutmadım. Su an bana
bakan da aynı bakıslar. Yanılıyor olamam."
Bastian gulumseyerek basını salladı, "Yanılmıyorsun Atreju," dedi. "Ona yeni bir ad vereyim diye beni Cocuk
tmparatorice'ye getiren sendin. Sana bunun icin tesekkur ederim."
Saygılı bir mırıltı, izleyici kitlesinin icinde bir ruzgar gibi uctu. "Dileklerin Altın Gozlu Hakimi'nin dısında
Fantazya'da henuz kimsenin bilmediği adını bize acıklayacağına soz verdin," dedi Atreju. "Simdi yapmak
ister misin bunu?" "Adım Bastian Balthasar Bux."
izleyiciler kendilerini daha fazla tutamadı artık, sevincleri binlerce haykırıs halinde patladı. Bircoğu
coskusundan dans etmeye basladı, oyle ki koprulerle gecitler, hatta butun alan sallanmaya basladı.
Atreju gulerek elini Bastian'a uzattı, Bastian da uzatılan eli kavradı ve boylece -el ele- giris basamaklarında
Gumus ihtiyar Querquo-bad'la uğur ejderhası Fuchur'un onları beklediği saraya girdiler.
O aksam Amarganth Kenti o zamana dek kutladığı senliklerin en guzelini kutladı. Đster uzun ister kısa, ister
eğri ister duzgun, bacağı olan herkes dans etti; guzel ya da cirkin, kısık ya da yuksek, sesi olan herkes sarkı
soyleyip guldu.
Karanlık basınca Amarganthhlar gumus tekne ve saraylarındaki binlerce rengarenk ısığı yaktılar. Gece
yarısına doğru da, Fantazya'da
298-
bile esi gorulmemis bir havai fisek eğlencesi yapıldı. Bastian Atre-ju'yla birlikte balkonda duruyordu; onların
sağında ve solunda da Fuchur'la Gumus Đhtiyar Querquobad duruyor, hep birlikte, rengarenk ates
demetlerinin gokyuzunde ve Gumus Kent'ın binlerce ısığının Gozyası Golu Murhu'nun karanlık sularında
oynamasını seyrediyorlardı.
XVII.
JDynvztk Jjctn
Mv
uerquobad, Gumus ihtiyar, koltuğunda uyuyakalmıstı, gecenin cok gec vakti olmustu cunku. Boylece yuzyedi
yıllık yasamında gorup gorebileceği en guzel, en buyuk seyi kacırmıs oldu. Amarganth'taki baska bircoklarına,
eğlenmekten bitkin dusup kendini yatağa atan yerlilerle konuklara da daha baskası olmadı. Pek az kisi hala
uyanıktı ve bu azıcık kisi, guzellikle o gune kadar duydukları ve daha da duyacak oldukları her seyi golgede
bırakan bir seyi dinleme fırsatı buldular.
Fuchur, beyaz uğur ejderhası, sarkı soyluyordu.
Gece goğunun yukseklerinde, Gumus Kent'in ve Gozyası Golu'nun uzerinde cemberler cize cize suzuluyor,
can sesini cınlatıyordu. Sozsuz bir sarkıydı bu; buyuk, yalın, katıksız mutluluk ezgisi. Dinleyenlerin ici
acılıyordu.
Querquobad'in sarayının genis balkonunda yan yana oturmakta olan Bastian'la Atreju'ya da boyle oluyordu.
Đkisinin de bir uğur ejderhasının sarkı soyleyisini ilk duyuslarıydı. Hic farkında olmadan el ele tutusmuslar,
suskun bir hayranlık icinde kulak kesilmislerdi. Her biri, oburunun kendisiyle aynı seyi hissettiğini bilivordu:
Bir arkadas bulmus olmanın mutluluğu. Bunu konusarak bozmaktan cekmiyorlardı.
Buyuk saat gecip gitti, Fuchur'un sarkısı yavas yavas hafifledi ve sonunda busbutun sustu.
Tam bir sessizlik cokunce Querquobad uyandı, doğruldu ve ozur dilercesine, "Benim gibi gumus ihtiyarlara
uyku gerek artık," dedi, "siz genclerde baska olur. Kusuruma bakmayın ama, benim artık yatmam gerekiyor."
Ona iyi geceler dilediler ve Querquobad gitti.
iki arkadas yine uzun zaman suskun oturup gece goğunu seyrettiler. Fuchur hala, ağır ve huzurlu dalga
hareketleriyle daireler ciziyordu
gokyuzunde. Arada sırada da beyaz bir bulut gibi suzulerek dolunayın onunden geciyordu.
Sonunda Bastian, "Fuchur uyumaz mı?" diye sordu.
"Uyuyor ya iste," dedi Atreju yavasca.
"Ucarken mi?"
"Evet. Querquobad'in sarayı kadar buyuk bile olsa, evlerin icinde rahat edemiyor. Sıkısmıs ve hapsolmus
hissediyor kendini, bir seylere carpıp devirmemek icin de olabildiğince dikkatli hareket etmeye calısıyor.
Doğrusu cok iri. Onun icin de coğunlukla havada uyuyor."
"Beni de sırtına bindirir mi dersin?"
"Mutlaka," dedi Atreju, "ama cok kolay değil bu. Oncelikle alısmak gerekiyor."
"Ben Graograman'a bindim," dedi Bastian.
Atreju basını salladı ve ona hayranlık dolu bakıslarla baktı.
"Cesaret denemesi sırasında Kahraman Hynreck'e soylemistin bunu. Nasıl hakkından geldin Renkli Olum'un?"
"AURYN var bende," dedi Bastian.
"Ah?" dedi Atreju. Cok sasırmıs gorunuyordu, ama baska bir sey soylemedi.
Bastian Cocuk Imparatorice'nin isaretini gomleğinin altından cıkarıp Alreju'ya gosterdi. Atreju isarete bir sure
baktı, sonra mırıldandı:
"Demek simdi Parıltı'yı sen tasıyorsun?"
Yuzu biraz bozuk gorundu Bastian'a, onun icin de aceleyle konustu:
"Onu bir kez daha boynuna takmak ister misin?"
Zinciri cıkarmaya davrandı.
"Hayır!"
Atreju'nun sesi neredeyse sert bir tonda cıkmıstı, Bastian afallayarak duraladı. Atreju ozur dilercesine
gulumseyerek yumusak bir sesle yineledi:
"Hayır Bastian, ben yeteri kadar tasıdım onu."
"Nasıl istersen," dedi Bastian. Sonra isaretin arkasını cevirdi.
"Baksana! Yazıyı gormus muydun?"
"Elbette gordum," diye mırıldandı Atreju. "Ama ne yazıyor bilmiyorum."
"Nasıl olur?"
"Biz Yesilderililer izleri okuyabiliriz; ama harfleri, hayır."
Bu kez "Ah!" diyen Bastian oldu.
"Yazıda ne diyor?" diye sordu Atreju.
Bastian okudu: "NE ĐSTĐYORSAN ONU YAP."
Atreju kıpırdamadan isarete bakıyordu.
"Yani bunu mu soyluyor?" diye mırıldandı. Yuzunde bir heyecan belirtisi yoktu, Bastian onun ne
dusunduğunu kestiremedı. O yuzden de sordu:
"Bunu bilmis olsaydın senin icin bir sey değisir miydi?"
"Hayır," dedi Atreju. "Ben istediğimi yaptım."
"Doğru," dedi Bastian basını sallayarak.
Bir sure ikisi de yine sustu.
Sonunda Bastian, "Sana bir sey daha sormaktan kendimi alamayacağım," diyerek konusmayı yeniden
baslattı. "Beni Sihirli Ayna'da gorduğunde farklı gorunduğumu soyledin." "Evet, cok farklı." "Nasıl yani?"
"Cok sisman ve solgundun, ustunde de bambaska giysiler vardı."
Bastian, "Sisman ve solgun mu?" diye sordu ve inanamayarak gulumsedi. "Benim o olduğumdan gercekten
emin misin?"
"Sen değil miydin yani?"
Bastian dusundu.
"Beni gordun, bunu biliyorum. Ama ben her zaman simdiki gibiydim."
"Gercekten mi?"
"Yoksa hatırlamam gerekirdi!" diye bağırdı Bastian.
"Evet," dedi Atreju ve ona dusunceli dusunceli baktı, "gerekirdi."
"Belki de sekilleri bozan bir aynaydı o?"
Atreju basını sallayarak karsı cıktı.
"Sanmam."
"Oyleyse, beni oyle gormus olmanı nasıl acıklıyorsun?"
"Bilmiyorum," diye itiraf etti Atreju, "yalnızca yanılmadığımı biliyorum."
Bundan sonra ikisi de yine uzun zaman sustular, sonunda da yatmaya gittiler.
Bastian bası ve ayak ucu yine has gumus islemesinden olan yatağında yatarken, Atreju'yla konusmaları
aklından cıkmıyordu. Sanki ona, Bastian'ın Parıltı'yı tasıdığını oğrendiğinden beri, Kahraman Hynreck'i
yenmesi, hatta Graograman'ın yanında kalması Atreju'yu daha az etkiliyor gibi geliyordu. Belki de bu kosullar
altında bunların pek ozel bir sey olmadığını dusunuyordu Atreju. Oysa Bastian, Atreju'nun kayıtsız kosulsuz
saygısını kazanmak istiyordu.
Uzun uzun dusundu, isaretle bile olsa Fantazya'da kimsenin yapamayacağı bir sey olmalıydı. Yalnız onun,
Bastian'ın basarabileceği bir sey.
En sonunda akıl etti: Oykuler bulmaktı bu!
Fantazya'da hic kimsenin yeniyi yaratamayacağı tekrar tekrar belirtilmisti hem de. Hatta Uyulala'nın sesi bile
soz etmisti bundan. Bu tam da Bastian'ın en iyi becereceği seydi!
Onun, Bastian'ın, buyuk bir ozan olduğunu gorecekti Atreju!
Arkadasına bunu kanıtlayacağı bir fırsatın bir an once karsısına cıkmasını diliyordu. Belki de sabaha. Orneğin,
Amarganth'ta bir ozanlar senliği olabilir, Bastian da buluslarıyla herkesi golgede bırakırdı!
Ya da daha iyisi, anlatacağı her seyin gerceklesmesi olurdu! Grao-graman Fantazya'nın oykuler ulkesi
olduğunu, hatta bu yuzden bir oykude olunca uzak gecmisin yeni doğmus olabileceğini soylememis miydi?
Gozleri yerinden fırlayacaktı Atreju'nun!
Bastian, Atreju'nun saskın hayranlığını tasarlaya tasarlaya uykuya daldı.
Ertesi sabah sarayın gorkemli salonunda zengin bir kahvaltı sofrasının basında otururlarken Gumus Đhtiyar
Querquobad sunları soyledi:
"Bugun Fantazya'nın kurtarıcısı konuğumuz ve onu bize getiren arkadası icin cok ozel bir senlik duzenlemeyi
kararlastırdık. Biz Amarganthlıların cok eski bir geleneğe gore Fantazya'nın siir okuyucuları ve oyku
anlatıcıları olduğumuzu bilmezsin belki, Bastian Balt-hasar Bux. Bu sanat, ta ufacıktan oğretilir cocuklarımıza.
Buyuduklerinde de yıllar yılı butun ulkeleri dolasır, herkesin yararına olsun diye bu mesleği surdururler. Bu
yuzden de bizler her yerde saygı ve sevincle karsılanırız. Ama bir derdimiz var yine de. Siir ve oyku
dağarcığımız -ne yalan soyleyeyim- pek genis değil. Bu az seyi cok kisi bolusmek zorunda kalıyor. Oysa
soylentiye gore sen -doğru mu bilmiyorum-
kendi dunyanda oyku bulmakla unluymussun. Doğru mu?"
"Evet," dedi Bastian, "hatta bu yuzden alaya bile alınırdım."
Gumus ihtiyar Querquobad kaslarını saskınlıkla kaldırdı.
"Kimsenin duymadığı oykuler anlatıyorsun diye alaya mı alınırdın? Bu nasıl olabilir! Bizden kimse boyle bir
seyi yapacak durumda değil. Bize birkac yeni oyku armağan edecek olsan, hepimiz, beri ve yurttaslarım,
sana anlatamayacağım kadar minnettar olurduk. Yaratıcılığınla bize yardımcı olur musun?"
"Zevkle!" diye yanıtladı Bastian.
Kahvaltıdan sonra Querquobad'tn sarayının dıs merdivenlerine cıktılar. Fuchur coktandır onları bekliyordu
orada.
Bu arada alanda buyuk bir kalabalık birikmisti, ama bu kez yarısma oyunları icin kente gelmis konuklar pek
azdı aralarında. Asıl kitle Amarganthlılardan, hepsi guzel gorunuslu, hepsi mavi gozlu ve hepsi sık giysiler
icerisindeki erkek, kadın ve cocuklardan olusuyordu. Coğunun yanında gumusten yapılmıs telli calgılar vardı,
resitallerine eslik edecek harplar, lirler, gitarlar, lavtalar; cunku iclerinden her biri, sanatını Bastian'la
Atreju'nun onunde icra edebilmeyi umuyordu.
Yine koltuklar konmustu. Bastian ortada Querquobad'la Atreju'nun arasında yer aldı. Onların arkasına Fuchur
yerlesti.
Sonra Querquobad ellerini cırptı ve yayılan sessizliğe sunları soyledi:
"Buyuk ozan dileğimizi yerine getirmek istiyor. Bize yeni oykuler armağan edecek. Bu yuzden arkadaslar, onu
esinlendirmek icin sizler de en iyi seylerinizi verin!"
Alandaki butun Arnarganthlılar sessizce yerlere kadar eğildiler. Sonra ilki one cıktı ve okumaya basladı. Onun
arkasından baskaları,
sonra yine baskaları geldi. Hepsinin guzel, uyumlu sesleri vardı ve islerini cok iyi yapıyorlardı.
Sundukları oyku, siir ve sarkılar, duruma gore heyecanlı, neseli ya da huzunluydu; ama bunların hepsi
burada cok yer tutar. Bunlar da baska bir zaman anlatılmalı. Topu topu yuz kadar değisik parcaydı hepsi.
Bundan sonrası kendini yinelemeye baslıyordu. Yeni cıkan Amarganthlılar, kendilerinden oncekilerden
dinlediklerinden daha değisik bir sey sıınamıyorlardı.
Buna karsın Bastian gitgide heyecanlanıyordu, sıranın kendisine geleceği anı bekliyordu cunku. Dun geceki
dileği hızla gerceklesmeye doğru gidiyordu. Butun otekilerin de sırasını savmasını beklemeye
dayanamayacaktı. Yandan Atreju'ya baktı, ama o, hareketsiz bir ifadeyle oturmus dinliyordu. Halinde hicbir
heyecan belirtisi yoktu.
Sonunda Gumus ihtiyar Querquobad yurttaslarına durma buyruğu verdi, tcini cekerek Bastian'a donup
konustu:
"Sana soylemistim Bastian Balthasar Bux, oyku dağarcığımız ne yazık ki cok dar. Daha cok oyku olmaması
bizim sucumuz değil. Gorduğun gibi biz elimizden geleni yapıyoruz. Artık bize seninkiler-den birini armağan
edecek misin?"
"Size bulduğum tum oykuleri armağan edeceğim," dedi Bastian bol keseden, "cunku suruyle yeni oyku
dusunebilirim ben. Bunların bir bolumunu Kris Ta adlı kucuk bir kıza anlattım, ama coğunu yalnızca kendi
kendime anlattım. Yani henuz benden baska kimse bilmiyor bunları. Ama her birini teker teker anlatmak
haftalar, aylar surer, yanınızda o kadar cok kalamayız. Bu yuzden de size, butun otekileri icinde toplayan tek
bir oyku anlatacağım. Adı, 'Amarganth Kitaplığının Oykusu', cok da kısa bir oyku." Biraz dusundu ve
gelisiguzel basladı:
"Cok eski zamanlarda Amarganth'ta kenti yoneten Quana adında bir Gumus Đhtiyar Kadın yasarmıs. Bu cok
uzak gecmiste kalan gunlerde, ne Gozyası Gozu Murhu varmıs ne de Amarganth suya dayanıklı ozel
gumustenmis. Tastan ve ahsaptan evleriyle cok sıradan bir kentmis henuz. Ormanlık tepelerin arasındaki bir
vadide bulunuyormus.
Quana'nin Quin adında, buyuk bir avcı olan bir oğlu varmıs. Gunun birinde Quin ormanda, boynuzunun
ucunda ısıklı bir tas olan bir tekboynuz gormus. Hayvanı oldurmus ve tası alıp eve getirmis. Ama boylelikle
de Amarganth Kenti'nın ustune buyuk bir uğursuzluk cokmus. Kent sakinlerinin gitgide daha az cocuğu
oluyormus. Bir kurtulus yolu bulamazlarsa, nesilleri tukenip yok olmaya mahkum olacaklarmıs. Oysa
tekboynuzu yeniden diriltilemezmis ve kimse bunun caresini bilmiyormus.
Derken Gumus ihtiyar Quana, ne yapılacağını Uyulala'dan oğrensin diye, bir ulağı ta o zamanlarda varolan
Guney Kehanet'e yollamıs. Ama Guney Kehanet cok uzaktaymıs. Ulak genc bir adam olarak yola cıkmıs, geri
geldiğindeyse artık cok yaslıymıs. Gumus ihtiyar Quana coktan olup gitmis, bu arada yerine oğlu Quin
gecmis. Tabii o da butun oteki Amarganthlılar gibi cok ihtiyarmıs artık. Yalnızca bir cift cocuk varmıs, bir
oğlan, bir de kız. Adları da Aquil ve Muqua'ymis.
Sonra ulak, Uyulala'nın sesinin ona acıkladıklarını aktarmıs: Amarganth, ancak Fantazya'nın en guzel kenti
haline getirilirse varlığını surdurebilirmis. Quin'in gunahının bedeli ancak bu yolla odene-bilirmis. Ama
Amargnthlılar bunu ancak Fantazya'nın en cirkin yaratıkları olan Acharailerin yardımıyla
gerceklestirebilirlermis. Bunlara 'Hep Ağlayanlar' da denirmis, cunku kendi cirkinliklerine uzulmekten
durmadan gozyası dokerlermis. Đsle bu gozyası nehrinde de, toprağın
derinliklerinden cıkan o ozel gumusu yıkarlarmıs, bundan harika islemeler yapmayı bilirlermis.
Boylece butun Amarganthlılar Acharaileri aramaya cıkmıslar; ama bunlar yerin altında, derinlerde
yasadıklarından, onları bulmayı hicbiri basaramamıs. Sonunda kala kala yalnızca Aquil'le Muqua kalmıs.
Otekilerin hepsi olup gitmis, bu arada ikisi de buyumus. Đste bu ikisi, birlikte Acharaileri bulmayı ve onları,
Amarganth'ı Fantazya'nın en guzel kenti yapmaya razı etmeyi basarmıslar.
Boylece Acharailer once gumus bir kayık yapmıslar, bunun ustune de kucuk bir filigran saray kurmus ve
bunları olu kentin carsı meydanına oturtmuslar. Sonra gozyası nehirlerini yerin altına o sekilde akıtmıslar ki,
nehir, ormanlık tepelerin arasındaki vadiden kaynak olarak gun ısığına cıkmıs. Vadi acı sularla dolmus ve
Gozyası Golu Murhu olusmus, golun uzerinde de ilk gumus saray yuzuyormus. Bunun icindeyse Aquil'le
Muqua oturuyorlarmıs.
Ama Acharailer genc cifti bir kosula bağlamıslar; bu da, onların ve onlardan sonra gelecek kusakların,
kendilerini siir okuyuculuğu ve oyku anlatıcılığına adamalarıymıs. Onlar bunu yaptığı surece Acharailer de
onlara yardım edeceklermis, cunku bu yolla kendileri de bu ise katılmıs olacak, cirkinlikleri guzel bir seye
yaramıs olacakmıs.
Boylece Aquil'le Muqua, icinde benim butun oykulerimi topladıkları bir kitaplık kurmuslar - yani unlu
Amarganth Kitaplığı'nı. Su anda dinlediğinizle baslamıslar, ama yavas yavas, anlattığım butun oteki oykuler
de eklenmis ve boylece sonunda, ne ikisinin ne de onların bugun Gumus Kent'i dolduran bereketli soyunun
anlatmakla bitiremeyeceği kadar cok oyku olmus.
Amarganth'ın, Fantazya'nın en guzel kentinin bugun hala varolmasının da, Acharailerle Amarganthlıların
karsılıklı sozlerini tutmakrırıdan
ileri geliyor - oysa ikisi de artık birbirlerinden haberli değiller. Cok eski cağlardaki o olayları hatırlatan
tek sey, Gozyası Golu Murhu'nun adı."
Bastian bitirdikten sonra Gumus ihtiyar Querquobad koltuğundan ağır ağır kalktı. Yuzunde aydınlık bir
gulumseme vardı.
"Bastian Balthasar Bux," diye konustu, "sen bize bir oykuden, butun oykulerden cok fazlasını armağan ettin.
Sen bize kendi aslımızı armağan ettin. Artık Murhu'nun nereden geldiğini, gumus teknelerimizle
saraylarımızın nereden geldiğini biliyoruz. Artık cok eskilerden ben neden siir okuyucu ve oyku anlatıcı bir
halk olduğumuzu biliyoruz. Her seyden once de, kentimizde bulunan ve oteden beri kilitli olduğu icin
bizlerden birinin henuz icine girmediği, o buyuk, yuvarlak yapının ne barındırdığını artık biliyoruz. O bizim en
buyuk hazinemizi barındırıyor ve biz simdiye kadar bunu bilmiyorduk. O, Amarganth Kitaplığı'n; barındırıyor!"
Daha biraz once anlattığı seylerin gerceğe donusmesinden Basti-an'ın kendisi bile etkilenmisti. (Yoksa oldum
olası gercek miydi bunlar? Galiba Graograman, ikisi de!' demisti.) Her neyse, bunu kendi gozleriyle gorup
emin olmak istiyordu.
"Bu yapı nerede peki?" diye sordu.
"Sana gostereceğim onu," dedi Querquobad ve kalabalığa donerek bağırdı: "Hepiniz gelin! Belki de bugun
payımıza baska mucizeler de dusecek!"
Basında Atreju'yla Bastian'in yanında Gumus Ihtiyar'ın yuruduğu uzun bir konvoy, gumus tekneleri birbirine
bağlayan koprucuklerin uzerinden ilerledi ve sonunda, yusyuvarlak bir teknenin ustunde duran ve kendisi de
yuvarlak, devasa bir gumus kutu biciminde olan cok buyuk bir yapının onunde durdu. Dıs duvarlar duzgun ve
sussuz-
|4j&
du, penceresi de yoktu. Kocaman, tek bir kapı vardı yalnızca, ama o da kilitliydi.
Puruzsuz gumus kapı kanadının tam ortasında, halka bicimli bir cerceve icinde, saydam bir cam parcası gibi
gorunen bir tas vardı. Bunun uzerinde de asağıdaki yazı vardı:
"Tekboynuzun boynuzundan alındım, sonduruldum. Adımı soyleyecek kisi yakıncaya dek ısığımı kilitli
tutucağım kapıyı. Ona yuz yıl boyu ısık veririm, ve onu Yor'un Minroud'unun karanlık derinliklerine
gotururum. Ama ikinci bir kere sondan basa doğru soylerse adımı, yuz yıllık ısığı bir anda sacar, sonerim."
"icimizden hic kimse," dedi Querquobad, "bu yazıyı yorumlaya-madı. Yor'un Minroud'u sozlerinin ne anlama
geldiğini hicbirimiz bilmiyoruz. Tekrar tekrar denediğimiz halde simdiye kadar tasın adını kimse bulamadı.
Ama biz yalnızca Fantazya'da zaten varolan adları kullanabiliyoruz. Bunlar da baska seylerin adı olduğundan,
hicbiri tasa ısık sactırıp kapıyı actıramadı. Sen onun adını bulabilir misin Bastian Balthasar Bux?"
Derin, beklenti dolu bir sessizlik oldu. Tum Amarganthlılar ve Amarganthlı olmayanlar soluklarını tutuyorlardı.
"Al'Tsahir!" diye bağırdı Bastian.
Aynı anda tas parıl parıl parlamaya basladı, cercevesinden fırladı ve dosdoğru Bastian'ın eline dustu, kapı
acılıyordu. Binlerce gırtlaktan bir saskınlık Ah'ı cıktı.
Bastian, ısıklı tas elinde, Atreju'yla Querquobad'i izleyerek kapıdan girdi. Arkalarından kalabalık akın etti.
Kocaman, yuvarlak salon karanlıktı. Bastian tası yukseğe kaldırdı. Gerci ısığı bir mumunkinden daha parlaktı
ama, gene de salonu tumuyle aydınlatmaya yetmiyordu. Tek gorulen, duvarlar boyunca kat kat kitaplar, yine
kitaplar olduğuydu.
Lambalar getirildi ve az sonra butun salon aydınlandı. O zaman, cepecevre kitap duvarlarının, yanında ne
olduğunu gosteren etiketler bulunan değisik bolumlere ayrıldığı goruldu. Orneğin "Eğlendirici Oykuler"
"Heyecanlı Oykuler" "Ciddi Oykuler" "Kısa Oykuler" ve bunun gibi. Yerde, yavarlak salonun tam ortasında,
kocaman, bir bakısta gorulemeyecek bir yazı vardı:
BASTĐAN BALTHASAR BUX
TOPLU ESERLER
KĐTAPLIĞI
Atreju durmus, kocaman gozlerle cevresine bakıyordu. Saskınlık ve hayranlığa oylesine yenik dusmustu ki,
artık yuz cizgilerindeki heyecan acıkca gorulebiliyordu. Bastian buna sevindi.
"Bunların hepsi," diye sordu Atreju, parmağını cepecevre dolandırarak, "bunların hepsi senin bulduğun
oykuler mi?"
"Evet," dedi Bastian ve Al'Tsahir'ı cebine soktu.
Atreju ona saskın saskın baktı.
"Benim buna aklım ermiyor," diye itiraf etti.
Amarganthhlar ise atesli bir hevesle coktan kitapların basına cokmuslerdi tabii; sayfalarını karıstırıyor,
birbirlerine yuksek sesle okuyorlardı; kimisi doğrudan yere oturmus, belli yerleri ezberlemeye baslamıstı bile.
Buyuk olayın haberi, hem yerliler hem de konuklar arasında hızla yayılarak butun Gumus Kent'i sarmıstı.
Bastian'la Atreju tam kitaplıktan cıkıyorlardı ki, Hykrion, Hys-bald ve Hydorn'la karsı karsıya geldiler.
"Bay Bastian," dedi, belli ki yalnız kılıcta değil, dil dokmekte de usta olan kızıl saclı Hysbald, "ne esi bulunmaz
hunerler gosterdiğinizi isittik. Bunun icin sizden, bizi hizmetinize almanızı ve buradan sonraki yolculuğunuza
sizinle birlikte cıkmamıza izin vermenizi rica ediyoruz. Ucumuz de ayrı ayrı kendi oykulerimize kavusmak icin
can atıyoruz. Kuskusuz bizim korumamız size hic gerekli değil, ama bizim gibi uc yetenekli ve hunerli
silahsorun hizmetinizde olması gene de yararlı olabilir, ister miydiniz?"
"Cok sevinirim," diye yanıtladı Bastian, "boylesi eslikcilerden herkes gurur duyar."
Bunun uzerine uc bey ısrarla, bir an once Bastian'ın kılıcı uzerine bağlılık yemini etmek istediler, ama Bastian
onlara engel oldu.
"Sikanda buyulu bir kılıctır," diye acıkladı onlara, "Renkli Olum'un atesinden yiyip icmemis ve onun icinde
yıkanmamıs biri, ona olum tehlikesi olmadan el suremez."
Boylece dostca bir el sıkısmayla yetinmek zorunda kaldılar.
Bastian, "Kahraman Hynreck'e ne oldu?" diye sordu.
"Hepten coktu," dedi Hykrion.
Hydorn, "Sevgilisi yuzunden," diye ekledi.
"Onu bir gorseydiniz," diye bağladı Hysbald.
Boylece hepsi -simdi bes kisi olarak- topluluğun baslangıcta indiği ve Bastian'ın yaslı Jicha'yı ahıra
yerlestirdiği konukevine doğru yola koyuldular.
M
314
Konukevinden iceri girdiklerinde bir tek kisi oturuyordu orada. Masanın uzerine kapanmıs, ellerini sarı
saclarının icine gommustu. Kahraman Hynreck'ti bu.
Belli ki yol esyalarının arasında yedek bir giysi getirmisti yanında; cunku simdi sırtında, Bastian'ın onceki
gunku kavgada parcalara ayırdığından daha sade bir sey vardı.
Bastian kendisine iyi gunler dileyince Hynreck havaya sıcradı ve iki cocuğa bakakaldı. Gozlen kızarmıstı.
Bastian ona yanına oturup oturamayacağını sordu, oteki omuzlarını silkip basını salladı ve yeniden yerine
coktu. Onunde, masanın uzerinde, sanki burusturulmus da yeniden acılıp duzeltilmis gibi gorunen bir kağıt
duruyordu.
"Hatırınızı sormak istemistim," diye basladı Bastian, "sizi incit-tiysem uzulurum."
Kahraman Hynreck basını hayır anlamında salladı.
"Benim isim bitti," diyebildi boğuk bir sesle, "iste, kendiniz okuyun!"
Kağıdı Bastian'a doğru itti.
"Ben en buyuğu isterim," diye yazıyordu ustunde, "ve bu, siz değilsiniz, o yuzden hosca kalın!"
Bastian, "Prenses Oglamar'dan mı?" diye sordu.
Kahraman Hynreck basını sallayarak doğruladı.
"Yarısmamızdan sonra hemen sahile gitmis eskin atıyla. Kim bilir nerededir simdi? Onu bir daha
goremeyeceğim. Oyleyse dunyada daha ne isim var benim?"
"Gidip getiremez misiniz onu?"
"Ne icin?"
"Herhalde onu fikrinden caydırmak icin."
Kahraman Hynreck acı bir gulus koyverdi.
"Prenses Oglamar'ı hic tanımıyorsunuz siz. Su yapabildiklerimin hepsini yapabilmek icin on yıldan fazla
calıstım ben. Beden sağlığıma iyi gelmeyecek her seyden el cektim. Celik gibi bir disiplinle, en buyuk eskrim
ustalarından eskrim, en guclu gurescilerden guresin her turunu oğrendim, hepsini yeninceye kadar. Bir attan
daha hızlı kosabilir, bir geyikten daha yukseğe sıcrayabilirim ben, her seyin en iyisini yaparım -daha doğrusudune
kadar yapardım. Onceleri bana bakmaya bile tenezzul etmezdi; ama sonra, yeteneklerimle birlikte bana
olan ilgisi de yavas yavas arttı. Onun tarafından secilmeyi unıabi-lirdim artık - simdiyse hepsi bos, temelli
olarak. Umutsuz nasıl yasayabilirim?"
"Belki de Prenses Oglamar'a bu denli onem vermeyecektiniz," dedi Bastian. "Mutlaka aynı derecede
hoslanacağınız baskaları da vardır."
"Hayır," diye karsılık verdi Kahraman Hynreck. "Prenses Ogla-mar tam da bu yuzden hosuma gidiyor ya
zaten; yalnızca en buyuğe razı geldiği icin."
"Ah!" dedi Bastian caresiz. "Bu zor elbette. O zaman ne yapılabilir? Acaba baska bir bicimde deneseniz?
Orneğin sarkıcı ya da ozan olarak?"
"Bir kere kahraman olmusum ben," karsılığını verdi Hynreck, biraz sinirli. "Baska bir mesleği yapamam ve
yapmak da istemem. Neysem oyum ben."
"Evet," dedi Bastian, "anlıyorum."
Herkes sustu. Uc bey, Kahraman Hynreck'e duygularını paylastıklarını gosteren bakıslar atıyordu, icinden
neler gectiğini arılayabiliyorlardı. Sonunda Hysbald hafifce oksurdu ve Bastian'a donerek usulca
gorusunu belirtti:
"Ona yardım etmek sizin icin pek buyuk bir sorun olmaz aslında Bay Bastian."
Bastian Atreju'ya baktı; ama o, yine o ulasılmaz ifadesini takınmıstı.
Sonra Hydorn, "Yakında uzakta bir tek canavar olmayınca, Kahraman Hynreck gibi birisi icin gercekten kotu
oluyor," diye ekledi, "anlıyor musunuz?"
Bastian hala arılamıyordu.
Hykrion, koca siyah bıyıklarını sıvazlayarak, "Kuskusuz," dedi, "bir kahramanın kahraman olabilmesi icin
canavar gerekir." Bu sırada da Bastian'a goz kırptı.
Bastian sonunda anlamıstı artık.
"Dinleyin Kahraman Hynreck," dedi, "yureğinizi baska bir yana verme onerisiyle kararlılığınızı sınıyordum
yalnızca. Cunku Prenses Oglamar'ın sizin yardımınıza simdi gercekten cok ihtiyacı var. Onu sizden baska
kimse kurtaramaz."
Kahraman Hynreck kulak kesildi.
"Ciddi mi soyluyorsunuz, Bay Bastian?"
"Tum ciddiyetimle, bundan hemen emin olacaksınız. Cunku Prenses Oglamar birkac dakika once saldırıya
uğrayıp kacırıldı."
"Kim kacırdı?"
"Fantazya'da varolan canavarların en korkuncu. Ejderha Smarg yani. Prenses atıyla bir orman acıklığından
gecerken canavar onu gormus, havadan ustune atlamıs, eskin atının sırtından,alıp, kacırıp goturmus."
Hynreck ayağa fırladı. Gozleri parlamaya, yanakları al al kızarmaya
basladı. Sevincten ellerini cırpıyordu. Ama sonra gozlerindeki parıltı sondu ve Hynreck yerine oturdu.
"Bu ne yazık ki olamaz," dedi uzgun uzgun. "Uzakta yakında canavar kalmadı artık."
"Benim cok uzaktan geldiğimi unutuyorsunuz Kahraman Hynreck," diye acıkladı Bastian, "sizin geldiğiniz
yerden cok daha uzaktan."
"Bu doğru," diye onayladı ilk kez olaya karısan Atreju.
Kahraman Hynreck, "Bu canavar gercekten kacırdı mı onu," diye bağırdı. Sonra iki elini goğsune bastırıp
inledi: "Ah benim sevgili Oglamar'ım, neler geldi basına! Ama korkma, sovalyen geliyor, yola cıktı bile!
Soyleyin bana, ne yapmam gerek? Nereye gitmeliyim? Sorun nedir?"
"Buradan cok uzakta," diye basladı Bastian, "bir ulke vardır, adı Morgul ya da Soğuk Ates Ulkesi'dir, cunku
orada alevler buzdan daha soğuk olur. Bu ulkeyi nasıl bulacağınızı size soyleyemem, onu kendiniz bulmak
zorundasınız. Bu ulkenin ortasında Wodgabay adlı taslasmıs bir orman vardır. Bu taslasmıs ormanın
ortasında da Kursun Kale Ragar bulunur. Uc hendekle cevrilidir burası. Birincide yesil zehir akar, ikincide
dumanı tuten kezzap, ucuncude de ayaklarınız kadar kocaman akrepler kaynasır. Karsıya gecen kopru ve
gecit yoktur, cunku Kursun Kale Ragar'da hukum suren kisi, Smarg adlı o ucan canavardır. Sumuksu zardan
kanatlarının acıklığı ve otuziki metre vardı. Ucmadığı zaman dev bir kanguru gibi dik durur. Govdesi uyuz bir
sıcanı andırır, ama kuyruğu akrep kuyruğudur. Zehir iğnesiyle en hafif dokunması bile mutlak olumdur. Arka
ayakları dev cekirge ayaklarıdır, ama ufacık ve kavruk gorunuslu on ayakları kucuk bir cocuğun ellerine
benzer. Ama bu insanı aldatmamalı, cunku tam da bu kucucuk
ellerde korkunc bir kuvvet vardır. Uzun boynunu, bir salyangozun duyargalarını cekmesi gibi icen
cekebilir, bunun ucuna da uc kafa oturmustur. Biri buyuktur ve timsah kafasına benzer. Bunun ağzın-' dan
buz gibi ates puskurtur. Ama timsahta gozlerin olduğu yerde, onda, gene birer kafa olan iki yumru vardır.
Sağdaki, yaslı bir adamın kafası gibi gorunur. Bununla isitip gorur. Soldaki ise konusmak icindir, bu da
burusuk bir yaslı kadın yuzu gibi gorunur."
Bu tanımlamayla Kahraman Hynreck biraz sararmıstı.
"Adı neydi?" diye sordu.
"Smarg," diye yineledi Bastian. "Kotuluğunu bin yıldır surduruyor, cunku yası bu kadardır, ikide bir, genc,
guzel bir kadını kacırır, sonra kadın omrunun sonuna kadar onun ev islerini gormek zorunda kalır. O olunce
Smarg bir yenisini kacırır."
"Nasıl oldu da ben bunu hic duymadım?"
"Smarg dusunulemeyecek kadar hızlı ve uzun ucabilir. Simdiye kadar haydutluğu icin hep Fantazya'nın
değisik ulkelerini secti. Hem sonra bu, ancak yarım yuzyılda bir oluyor zaten."
"Bugune kadar bir tutsağı kurtaran olmadı mı hic?"
"Hayır, bu essiz bir kahraman ister."
Bu sozlerle Kahraman Hynreck'in yanakları yine kızardı.
"Smarg'in zayıf bir yanı var mı?" diye sordu isini bilir bir tavırla.
"Ah!" diye yanıtladı Bastian. "Az kalsın en onemlisini unutuyordum. Ragar Kalesi'nin en alt mahzeninde
kursundan bir satır vardır. Bunun onu oldurebilecek tek silah olduğunu soylersem, Smarg'in bu satın gozu
gibi korumasını anlayabilirsiniz belki. Bununla onun kucuk kafalarının ikisini de ucurmak gerekir."
Kahraman Hynreck, "Butun bunları siz nereden biliyorsunuz?" diye sordu.
Bastian'in yanıt vermesi gerekmedi, cunku o anda sokaktan korku cığlıkları cınladı:
"Bir ejderha! - Canavar! - Suraya bakın, gokyuzunde! - Eyvah! Kentin ustune doğru geliyor! - Kurtulabilen
kurtarsın kendini! - Hayır hayır, bir kurban almıs bile!"
Kahraman Hynreck sokağa fırladı, butun oburleri onu izlediler, en son olarak da Atreju'yla Bastian.
Gokte dev bir yarasaya benzeyen bir sey dalgalanıyordu. Daha yakına gelince, bir an icin Gumus Kent'in
ustune soğuk bir golge cokmus gibi oldu. Smarg'di bu ve tıpkı az once Bastian'ın uydurduğu gibiydi. O
acınası, ama o derecede tehlikeli iki elciğiyle de, var gucuyle haykırıp cırpınan genc bir kadını sıkı sıkı
tutmaktaydı.
"Hynreck!" Ses gitgide uzaklasıyordu. "Yardım et, Hynreck! Kurtar beni kahramanım!"
Sonra hepsi bitti.
Hynreck siyah aygırını ahırdan coktan cıkarmıstı ve anakaraya giden gumus bir salın icindeydi.
Salcıya, "Daha hızlı!" diye bağırdığı duyuluyordu. "Ne istersen veririm, yeter ki hızlan sen!"
Bastian arkasından bakıp mırıldandı:
"Umarım isini fazla guclestirmemisimdir."
Atreju yan gozle ona baktı. Sonra yavasca konustu:
"Belki biz de yola koyulsak daha iyi olur."
"Nereye?"
"Fantazya'ya benim aracılığımla geldin," dedi Atreju, "simdi donus
yolunu bulman icin de sana yardım etmem gerektiğini dusunuyorum. Mutlaka bir tarihte yine kendi
dunyana donmek istersin, değil mi?"
"Ah!" dedi Bastian. "Simdiye kadar hic aklıma gelmedi bu. Ama haklısın Atreju. Evet, tabii, cok haklısın."
"Fantazya'yı kurtardın," diye surdurdu Atreju, "bana oyle geliyor ki karsılığında da cok sey aldın. Simdi de
kendi dunyanı iyilestirmek icin geri donmek istersin diye dusunmustum. Yoksa seni alıkoyan baska bir sey
daha mı var?"
Her zaman guclu, guzel, cesur ve yetenekli olmadığını unutmus olan Bastian yanıtladı:
"Hayır, hic sanmam."
Atreju arkadasına yine dusunceli dusunceli bakarak ekledi:
"Kim bilir, belki de uzun ve cetin bir yoldur bu?"
"Evet, kim bilebilir?" diye onayladı Bastian. "istersen hemen yola koyulalım."
Bundan sonra bir de, Bastian'a kimin at vereceği konusunda anlasamayan uc bey arasında kısa ve dostca bir
cekisme oldu. Ama Bastian, kendisine katır Jicha'yı vermelerini rica ederek sorunu kestirip attı. Gerci otekiler
boyle bir kosu hayvanının Bay Bastian'a uygun olmayacağını soylediler ama, Bastian ısrar edince sonunda
boyun eğdiler.
Beyler yol hazırlıklarını yaparken, Bastian'la Atreju da, konukseverliği icin tesekkur edip vedalasmak uzere
yine Gumus Đhtiyar Quer-quobad'in sarayına gitti. Fuchur, uğur ejderhası, Atreju'yu sarayın onunde
beklemekteydi. Yola cıkılacağını duyunca cok mutlu oldu. Amarganth gibi guzel bile olsa, kentler ona gore
değildi.
Gumus ihtiyar Querquobad, Bastian Balthasar Bux Kitaplığından
aldığı bir kitaba gomulmustu.
"Đsterdim ki daha uzun zaman konuğum olasınız," dedi biraz dalgın bir tavırla. "Boyle bir yazar her gun
konuk olmaz insana. Ama artık yapıtlarıyla avunuruz biz de."
Vedalasıp cıktılar.
Atreju Fuchur'un sırtına binerken Bastian'a sordu:
"Sen de Fuchur'la gitmek istemiyor muydun?"
"Biraz sonra," diye mırıldandı Bastian. "Simdi Jicha bekliyor beni, ona soz verdim."
"Oyleyse sizi karada bekliyoruz," diye bağırdı Atreju. Uğur ejderhası havalandı, hemen sonra gorus
uzaklığının dısına cıkıvermistı.
Bastian konukevine donduğunde, uc bey, sallardan birinin icinde atlar ve katırla birlikte yola cıkmaya hazır,
bekliyorlardı. Jicha'nın sırtından torba eyerini almıs, yerine bol suslu bir kosu eyeri koymuslardı. Ama Jicha
bunun nedenini Bastian yanına gelip kulağına fısıldayınca oğrendi ancak:
"Artık benim oldun Jicha."
Sandal hareket edip de Gumus Kent'ten uzaklasırken, yaslı katırın sevinc cığlıkları, Gozyası Golu Murhu'nun
acı sularının uzerinde daha bir zaman cınladı.
Kahraman Hynreck'e gelince, Morgııl'a, Soğuk Ates Ulkesi'ne ulasmayı gercekten basardı. Taslasmıs
Wodgabay Ormanı'na girip Ragar Kalesi'nin cevresindeki uc hendeği de astı. Kursun satırı bulup ejderha
Smarg'ın hakkından geldi. Sonra da Oglamar'ı babasına goturdu, oysa Prenses onunla evlenmeye hazırdı
artık. Simdi de Hynreck istemiyordu. Ama bu baska bir oykudur, baska bir zaman anlatılmalı.
uzgar oylesine sertti ki, atlar bile karsısında eğik durmak zorunda kalıyor, binicilerin ıslaklıktan ağırlasmıs
pelerinleri hayvanların sırtında saklıyordu. Yağmur, atlıların baslarının uzerini neredeyse sıyırarak gecen kara
bulutlardan, bardaktan bosanırcasına hızla bosanıyor-du. Sonra iri, gevsek taneli bir kara cevirdi, en sonunda
da kar ve yağmur bir arada yağar oldu.
Gunlerdir yoldaydılar, son uc gundur bu yaylada at surmuslerdi. Hava gunden gune kotulesmis, toprak,
ilerlemeyi gitgide eziyet haline sokan bir camur ve sivri koseli tas karısımına donusmustu. Surada burada calı
kumeleri ya da yerden yan yan fıskırmıs kucuk calılar duruyor, ortalıkta baskaca bir canlılık goze
carpmıyordu.
Katır Jicha'nın sırtında giden Bastian, ısıl ısıl parlayan gumus pe-leriniyle bir derece iyi durumdaydı gene de.
Pelerinin hafif ve ince olmakla birlikte enikonu sıcak tutmasından ve yağmuru gecirmemesinden ileri
geliyordu bu. Hykrion'un, guclunun, bodur govdesi mavi . yunluden kalın bir kaputun icinde neredeyse
kaybolmustu, ince yapılı Hysbald, kahverengi cuha pelerininin kocaman kukuletasını kızıl saclarının ustune
cekmisti. Hydorn'un branda bezinden gri ustluğuyse sıska kol ve bacaklarına yapısıyordu.
Uc adam, o biraz kaba halleriyle gene de bayağı neseliydiler. Bay Bastian'la birlikte cıktıkları seruven
yolculuğunun bir cesit pazar gezintisi olacağını beklememislerdi. Ara sıra, kimi zaman tek tek, kimi zaman da
koro halinde, tok sesleriyle fırtınaya karsı sarkı soyluyorlardı; guzelden cok, yiğitce sarkılar. Belli ki en
sevdikleri de su sozlerle baslayanıydı:
"Ben kucuk bir oğlancıkken Bayılırdım yağmura, Sevincten ucardım ruzgarda ..."
Soylediklerine gore bu sarkı, Schexpir ya da buna benzer bir adı olan, cok eski zamanlarda buralara gelmis
bir Fantazya gezgininden alınmaymıs.
Topluluğun, ne soğuktan ne de ıslaklıktan etkilenmiyor gorunen tek kisisi Atreju'ydu. Yolculuğun basından
beri coğunlukla yaptığı gibi, Fuchur'un sırtında bulut pamuklarının arasından ve ustunden hızla ucuyor, kesif
yapmak icin ta ilerilere gidiyor, haber getirmek icin yine geri donuyordu.
Hepsi de, uğur ejderhası bile, Bastian'ın kendi dunyasına doneceği yolu aramakta oldukları kanısındaydılar.
Bastian da oyle sanıyordu, Atreju'nun onerisini aslında sırf nezaket ve iyi niyetinden kabul etmis olduğunu,
gercekteyse bunu hic istemediğini bilmiyordu bile. Oysa Fantazya'nın coğrafyasını, insan ister bunların
bilincinde olsun ister olmasın, istekler belirler. Hangi doğrultuda gideceklerinde belirleyici olacak kisi Bastian
olduğu icin de, sonuc, yollarının onları gitgide Fantazya'nın daha derinlerine goturmesi oldu - yanı Fildisi
Kule'nm olusturduğu merkeze doğru. Bastian bunun kendisi icin ne anlama geldiğini cok sonraları
oğrenecekti. Bundan simdilik ne onun haberi vardı ne de yol arkadaslarından birinin.
Bastian'ın kafası baska seylerle doluydu.
Daha Amarganth'tan yola cıkıslarının ikinci gununde, Murhu'yu cevreleyen ormanlarda ejderha Smarg'a ait
belirgin bir iz bulmuslardı. Burada bulunan ağacların bir bolumu taslasmıstı. Belli ki canavar buraya inmis,
ağaclan gırtlağının buzsu atesiyle yalamıstı. Dev cek-ir-ge ayaklarının izleri kolayca ayırt edilebiliyordu. Bu
isten anlayan At-reju daha baska izler de bulmustu, yani Kahraman Hynreck'in atının izlerini. Demek ki
Hynreck ejderhanın pesindeydi.
Fuch'ur, "Bu pek hosuma gitmiyor," demisti saka yollu ve yakut
kırmızısı gozyuvarlarını dondurmustu, "ister bir hilkat garibesi olsun isler olmasın, Smarg uzaktan da olsa
akrabam oluyor cunku."
Kahraman Hynreck'in izini kovalamadılar, lersine baska bir yon tuttular, cunku onların amacı Bastian'a donus
yolunu bulmaktı.
Ondan beri Bastian, Kahraman Hynreck'e bir canavar bulmakla aslında ne yaptığını dusunmekteydi.
Kuskusuz, Kahraman Hynreck'e savasacağı ve kendini kanıtlayacağı bir sey gerekliydi. Ama onu yeneceği hic
belli değildi ki! Ya Smarg onu oldururse? Ayrıca Prenses Ogla-mdr da kotu durumdaydı simdi. Oldukca kibirli
olduğuna kusku yoktu, ama bu yuzden Bastian'ın onun basına boylesi bir bela acmaya hakkı var mıydı?
Hepsi bir yana, kimbilir Smarg Fantazya'da daha nelere yol acacıktı? Bastian onunu ardını hic dusunmeden,
artık onsuz ustesinden gelinemeyecek ve belki de bircok masum kisinin basına olmadık belalar getirecek
sonu belirsiz bir tehlike yaratmıstı. Ayco-cuk, imparatorluğunda iyiyle kotu, guzelle cirkin arasında ayrım
yapmazdı; bunu biliyordu Bastian. Onun gozunde Fantazya'daki her yaratık esit onemde ve esit hak
sahibiydi. Ama kendisi, Bastian, onun gibi davranabilir miydi acaba? Her seyden once de, gercekten ister
miydi bunu?
"Hayır," dedi kendi kendine, Fantazya tarihine canavarlar ve hilkat garibeleri yaratıcısı olarak girmeyi hic
istemiyordu. Đyiliği ve ozgeci-liğiyle unlense, herkesin kafasında aydınlık bir imge olustursa, onu "iyi insan"
diye ansalar ya da "buyuk iyiliksever" diye yuceltseler cok daha guzel olurdu. Evet, onun istediği buydu.
Bu arada arazi kayalık bir yapıya donusmustu ve Fuchur'un sırtında bir kesif ucusundan donen Atreju, birkac
mil ilerde ruzgara karsı oldukca korunaklı kucuk bir cukurluk olduğunu bildirdi. Doğru gormusse, yağmur ve
kara karsı barınılabilecek bir suru de mağara vardı
orada.
Aksamustu olmustu zaten ve gece icin uygun bir konaklama yeri aramanın tam zamanıydı. Bu yuzden herkes
Atreju'nun haberine cok sevindi. Hayvanlarını kosturdular. Yol, gitgide yukselen kayalıklarla sarılmıs ve belki
de kuru bir nehir yatağı olan bir vadinin dibinde gidiyordu, iki saat kadar sonra cukurluğa vardılar; gercekten
de kayalarda cepecevre bir suru mağara vardı. En genisini secip icine olabildiğince sere serpe yayıldılar. Uc
bey, cevreden kuru calı cırpı ve fırtınada kopmus dallar topladı, az sonra mağaranın icinde parlak bir ates
yanıyordu. Đslak pelerinler kurutulmak uzere serildi, atlarla katır iceriye getirilip eyerleri alındı, hatta her
zaman acık havada gecelemeyi yeğleyen Fuchtır bile mağaranın arkalarında bir yerde kıvrılıp yatmıstı.
Aslında burası o kadar da rahatsız değildi.
Hydorn, dayanıklı olan, yiyecek torbasından cıkardığı koca bir et parcasını uzun kılıcının ucunda atese tutup
kızartmaya calısırken ve bu sırada da herkes beklenti dolu bakıslarla onu izlerken, Atreju Bas-tian'a donup bir
ricada bulundu:
"Bize Kris Ta'dan soz etsene!"
"Kimden?" diye sordu Bastian anlamadan.
"Arkadasın Kris Ta'dan, oykulerini anlattığın kucuk kızdan."
Bastian, "Bu isimde bir kız tanımıyorum ben," yanıtını verdi. "Hem ona oykuler anlattığımı da nereden
cıkarıyorsun?"
Atreju ona dusunceli bakıslarla bakıyordu.
"Kendi dunyanda...," dedi ağır ağır, "bircok oyku anlatmıssın ya. Hem ona hem de kendine."
"Sen nereden biliyorsun bunu Atreju?"
"Kendin soyledin. Amarganth'ta. Hem bu yuzden seni alaya aldıklarını da soyledin."
Bastian gozlerini atese dikmisti.
"Doğru," diye mırıldandı, "soyledim. Ama neden bilmiyorum. Hatırlayamıyorum."
Bu ona bile ilginc geldi.
Atreju Fuchur'la bakıstı ve sanki, ikisinin daha once konustukları bir sey simdi doğru cıkmıs gibi ciddi bir
tavırla basını salladı. Ama baska bir sey soylemedi. Belli ki uc adamın onunde konusmak istemiyordu bunu.
Hydorn, "Et pisti," diye mujdeledi.
Bıcakla herkese bir parca kesti ve hepsi yediler. Gerci insan en iyi niyetiyle bile bu etin pismis olduğunu ileri
suremezdi ama -dısı biraz komurlesmisti, iciyse ciğdi daha- bu kosullarda secici olmak yersiz kacardı.
Bir zaman herkes ciğnedi, sonra Atreju bir kez d?ha ricada bulundu:
"Bize buraya nasıl geldiğini anlat!"
"Ama bunu biliyorsun sen," diye yanıtladı Bastian, "beni Cocuk Đmparatorice'ye sen getirdin ya!"
"Oncesini demek istiyorum," dedi Atreju, "o sırada kendi dunyanda nerede olduğunu ve her seyin nasıl olup
da buraya vardığını."
Bunun uzerine Bastian, Bay Koreander'den kitabı nasıl caldığını, nasıl okulun catı arasına saklanıp okumaya
basladığını anlattı. Buyuk arayısı anlatmaya baslayacakken, Atreju basıyla bunu istemediğini isaret etti.
Bastian'ın kendisi hakkında okudukları Atreju'yu ilgilendirmiyor gibiydi. Bastian'ın Bay Koreander'e gelisinin
ve okulun catı arasına kacısının nasıl ve nicinini oğrenmek onu daha cok ilgilendiriyordu.
Bastıan kafasını zorlayarak dusundu, ama belleğinde bununla ilgili baska bir sey bulamadı. Buna iliskin her
seyi, korktuğunu, sisman, gucsuz ve duygusal olduğunu unutmustu. Anımsadıkları kırık dokuk parcalardı ve
bu kırık parcalar ona oylesine uzak ve bulanık gorunuyordu ki, kendi değil de, baska biri soz konusuydu
sanki.
Atreju ona daha baska anılarını sordu; Bastian da annesinin henuz yasadığı zamanlardan, babasından,
evlerinden, okuldan ve oturdukları kentten soz etti - henuz bilebildiği her seyden.
Uc bey coktan uykuya dalmıstı, Bastian ise hala anlatıyordu. Atre-ju'nun en sıradan seylere boylesine buyuk
bir ilgi duyması onu sasır-Uyordu. Belki de Atreju'nun dinleme biciminden olacak, en sıradan ve gundelik
seyler gitgide ona da o kadar sıradan gelmemeye basladı; tersine hepsi, simdiye dek hic sezmediği bir giz
saklıyormus gibiydi.
Sonunda hicbir sey bilemez, aklına anlatabileceği hicbir sey gelmez oldu. Vakit cok gec olmus, ates sonmeye
yuz tutmustu. Uc bey hafiften horluyordu. Atreju kıpırtısız bir yuzle oturuyor, dusuncelere gomulmus
gorunuyordu.
Bastian uzandı, gumus pelerinine sarıldı, tam uykuya dalmak uzereyken Atreju usulca konustu:
"AURYN'den kaynaklanıyor bu."
Bastian basını eline dayayıp arkadasına uykulu uykulu baktı.
"Ne demek istiyorsun?"
"Parıltı," diye surdurdu Atreju, kendi kendine konusuyor gibi, "insanoğullarında bizdekinden daha değisik bir
etki yapıyor."
"Nereden cıkarıyorsun bunu?"
"Đsaret sana buyuk guc veriyor, butun dileklerini gerceklestiriyor, ama aynı zamanda senden bir sey alıyor.
Kendi dunyanla ilgili anılarını.
Bastian dusundu. Kendini bir seyi eksik gibi hissetmiyordu.
"Graograman dedi ki, eğer gercek dileğimi bulacaksam dilekler yolundan gitmeliymisim. AURYN'ın uzerindeki
yazı boyle soyluyormus. Hicbir dileği atlayamazmısım. Yoksa Fantazya'da hic ilerleye-mezmisim, boyle dedi.
Mucevher bunun icin gerekli bana."
"Evet," dedi Atreju, "sana yol acıyor ve aynı anda da amacını elinden alıyor."
"Hadi canım," dedi Bastian kaygısızca, "Aycocuk isareti bana verirken ne yaptığının bilincindedir. Sen kendine
gereksiz tasalar cıkarıyorsun Atreju. AURYN'in tuzak olmadığı besbelli."
"Yoo," diye mırıldandı Atreju, "bunu ben de sanmam."
Bir sure sonra ekledi:
"Her neyse, gene de dunyana giden yolu arıyor olmamız iyi. Arıyoruz, değil mi?"
"Hi hi," diye yanıtladı Bastian yarı uykuda.
Gece yarısı tuhaf bir sesle uyandı. Ne olduğunu acıklayamıyordu. Ates sonmus, cevresini zifiri karanlık
sarmıstı. Derken omzunda Atreju'nun elini hissetti ve onun fısıldadığını duydu:
"Bu ne?"
"Ben de bilmiyorum," diye fısıldayarak karsılık verdi Bastian.
Sesin geldiği yere, mağaranın ağzına doğru surunduler; oradan daha iyi duyuyorlardı.
Ses, cok sayıda gırtlaktan cıkan ve bastırılmaya calısılan bir hıckırık ve ağlama sesi gibi geliyordu. Ama yine
de insanca bir sey değildi, hayvan yakınısıyla bile benzerliği yoktu. Bazen kopuren bir dalga gibi bir iccekis
halinde kabaran, ardından, bir zaman sonra yeniden kabarmak uzere yavas yavas sonen belirsiz bir hısırtı
gibiydi. Bastian'ın
simdiye dek duyduğu en umutsuzluk dolu sesti bu.
Atreju, "Hic değilse bir sey ğorulebilseydi!" diye fısıldadı.
"Bekle!" diye yanıtladı Bastian. "Ben de AFTsahir var ya!"
Isıklı tası cebinden cıkarıp yukseğe tuttu. Isık bir mum ısığı gibi hafifti, cukurluğu cok az aydınlatıyordu; yine
de bu parıltı, iki arkadasa tiksintiden tuylerini diken diken eden bir manzarayı gostermeye yetti.
Butun cukur, kol uzunluğunda sekilsiz kurtlarla doluydu; sanki pis, yırtık pırtık bez ve pacavralara sarınmıs
gibi gorunen derileri vardı. Bunların kıvrımlarının arasından, poliplerin yakalama kolları gibi gorunen,
sumuksu organa benzer bir seyler uzatıyorlardı. Govdelerinin bir ucundan, pacavraların altından ikiser goz
bakıyordu, iclerinden durmadan gozyası akan gozler. Kendileri de, butun cukurluk da ıslanmıstı bu yuzden.
Al'Tsahir'in ısığına yakalandıkları an donup kaldılar, boylece o sırada neyle uğrastıkları da goruldu. Tam
ortalarında, en incesinden gumus filigranlı bir saray yukseliyordu - Bastian'ın Amarganth'ta gorduğu butun
yapılardan daha guzel ve değerli bir yapı. Besbelli ki kurtsu yaratıklardan bircoğu tam o sıra kuleye tırmanma
ve tek tek parcaları birlestirerek onu kurma isinin ustundeydi. Simdiyse hepsi hareketsizdi. Al'Tsahir'in ısığına
bakakalmıslardı.
Cukurun icinde, "Eyvah! Eyvah!" diyen, dehset icinde kalmıs fısıltı gibi bir ses cınladı. "Cirkinliğimiz ortaya
cıktı! Vah bize! Vah bize! Kimin gozu gordu bizi? Vay halimize! Vay ki kendimiz bile gormek zorunda kaldık
kendimizi! Her kimsen tas yurekli saldırgan, buyukluk gosterip merhamet et de cek su ısığı ustumuzden!"
Bastian ayağa kalktı.
"Ben Bastian Balthasar Bux'um," dedi. "Ya siz kimsiniz?"
"Biz Acharaileriz!" diyen bir cınlama koptu karsısında. Acharailer! Acharailer! Fantazya'nın en mutsuz
yaratıklarıyız biz!"
Bastian sustu ve simdi aynı sekilde ayağa kalkıp yanına gelen At-reju'ya cabucak baktı.
"Oyleyse...," diye sordu, "Fantazya'nın en guzel kentini kuran sizsiniz. Amarganth'ı yani."
"Oyle, ah," diye bağırdı yaratıklar, "ama cek su ısığı ustumuzden, bakma bize. Merhametli ol!"
"Ve siz, ağlamanızla Gozyası Golu Murhu'yu yaptınız?"
"Efendi!" diye inlediler Acharailer. "Soylediğin gibi. Ama bizi biraz daha ısığında durmaya zorlarsan, utanctan
ve kendi kendimize duyduğumuz tiksintiden oleceğiz. Neden iskencemizi boyle insafsızca surduruyorsun? Ah,
biz sana bir sey yapmadık, hem bugune kadar gorunusumuz yuzunden kimse incinmedi."
Bastian Al'Tsahir'i yeniden cebine soktu ve ortalık kapkaranlık oldu.
"Tesekkurler!" diye bağırdı hıckıran sesler. "Buyukluğun ve merhametin icin tesekkurler efendi!"
"Sizlerle konusmak isterdim," dedi Bastian, "size yardım etmek istiyorum."
Bu umutsuzluk yaratıklarının karsısında duyduğu tiksinti ve acımadan neredeyse fenalasıyordu. Belli ki
bunlar, Amarganth'ın doğusu uzerine olan oykusunde sozunu ettiği yaratıklardı; ama her seferinde olduğu
gibi, bu kez de, bunlar burada oteden beri mi vardılar, yoksa onları kendisi mi yaratmıstı, emin değildi. Bu
son durumda butun bu acıdan bir bicimde kendisi sorumlu oluyordu.
Ama isin aslı ne olursa olsun, bu korkunc durumu değistirmeye kararlıydı.
'334
Yakaran sesler, "Ah," diye sızlandı, "bize kim yardım edebilir?"
"Ben," diye bağırdı Bastian, "AURYN'i tasıyorum ben."
O zaman birden sessizlik coktu. Ağlama tumuyle kesildi.
Bastian karanlığa doğru sordu: "Boyle birdenbire nerden cıktınız sız?"
Bir fısıltı, coksesli bir koro gibi karsılık verdi:
"Yerin ısıksız derinliklerinde otururuz biz. Gorunusumuzu gunesten saklamak icin. Orada hic durmadan
halimize ağlar, gozyaslarımız-la da bozulmaz gumusu ilk kutleden yıkarız, daha sonra da gorduğun islemeleri
dokuruz bundan. Yukarıya cıkmayı ancak en karanlık gecelerde goze alırız, cıkıs yerlerimiz de bu
mağaralardır. O zaman asağıda hazırladıklarımızı yukarıda bir araya getiririz. Đste bu gece de, halimizi
birbirimizden saklayacak kadar karanlıktı. Onun icin buradayız. Cirkinliğimizi dunya yuzunde emeğimizle
ortmeye calısıyor, bununla bir parca avuntu buluyoruz."
Bastian, "Ama boyle olmanız sizin sucunuz değil ki!" diye fikir yuruttu.
"Ah, suclar cesit cesittir," diye yanıtladı Acharailer, "eylem sucları, dusunce suclan - bizimkisi de varolma
sucu."
Bastian, "Size nasıl yardımcı olabilirim?" diye sordu, neredeyse ağlayacaktı.
"Ah, buyuk iyiliksever," diye bağırdı Acharailer, "AURYN'Đ tasıyorsun sen, bizi kurtaracak gucun var - senden
bir tek sey diliyoruz: Bize baska uir gorunus ver!"
"Bunu yaparım," dedi Bastian. "Zavallı kurtcuklar, siz sakin olun yalnız! Simdi uyumanızı istiyorum, yarın
sabah uyandığınızda kozalarınızdan sıyrılır cıkar, kelebek olursunuz. Rengarenk ve neseli olmalısınız, yalnızca
gulup eğlenmelisiniz! Yarından sonra adınız da
'Hep Ağlayan Acharailer' değil, 'Hep Gulen Schlamufflar' olacak."
Bastian karanlığı dinledi, ama artık hicbir sey duyulmuyordu.
Atreju, "Uykuya daldılar bile," diye fısıldadı.
Đki arkadas mağaraya donduler. Hysbald, Hykrion ve Hydorn hala hafiften horluyordu, olanlardan haberleri
bile olmamıstı.
Bastian yattı.
Kendinden son derece hosnuttu.
Cok gecmeden tum Fantazya az once tamamladığı bu iyi isi oğrenecekti. Hem gercekten de ozgece olmustu
bu, cunku o sırada kendisi icin bir sey istediğini kimse iddia edemezdi, iyiliğinin aklığı san olacak,
parlayacaktı!
"Buna ne diyorsun Atreju?" diye fısıldadı.
Atreju yanıt vermeden once bir sure sustu.
"Sana neye mal oldu acaba?"
Bastian, arkadasının bu sozlerle onun ozgeciliğini falan değil, unutma olayını anıstırdığını, Atreju uyuduktan
biraz sonra kavradı. Ama bunun ustunde uzun boylu kafa yormadı ve sevinc onsezileri icinde uykuya daldı.
Ertesi sabah, uc silahsorun kıyametler koparan saskınlık cığhkla-rıyla uyandı.
"Suna bakın! - Vefakarım benim, benim sıska beygir bile kıskanıyor!"
Bastian onların mağaranın ağzında durduğunu gordu, Atreju da yanlarındaydı. Gulmeyen tek kisi oydu.
Kalkıp yanlarına gitti.
Butun cukurun ici, kıpır kıpır dolanan, tepetaklak dusen, pır pır ucusan kucuk yaratıklarla doluydu, gorduğu
en gulunc yaratıklardı
336'
bunlar. Hepsinin sırtında rengarenk pervane kanatları vardı; ustlerine de, kareli, cizgili, iri puanlı ya da
noktalı cesit cesit pılı pırtı gecirmislerdi; ama her giysi parcası ya cok dar, ya cok bol, ya cok buyuk, ya cok
kucuktu ve sanki rasgele dikilmis gibi duruyordu. Hicbir sey uyumlu değildi; her yere, hatta kanatların
uzerine bile yamalar kon-durulmustu. Yaratıklardan hicbiri otekine benzemiyordu, suratları palyaco suratı gibi
rengarenktı; yuvarlak ve kırmızı ya da gulunc, sivri burunları, abartılmıs ağızları vardı. Kiminin kafasında her
renkten silindir sapkalar, kiminde sivri kulahlar vardı; bazısında da yalnızca uc tane kıpkırmızı sac demeti
dikiliyordu, birkacının da kafası ayna gibi dazlaktı, iclerinden buyuk bolumu, değerli gumusten narin kulenin
ustune cıkmıs, asılıyor, zıplıyor, hopluyor, onu yıkmaya calısıyordu.
Bastian dısarıya kostu
"Hey, oradakiler!" diye haykırdı yukarıya doğru. "Derhal durun! Bunu yapamazsınız!"
Yaratıklar durdular ve hepsi birden asağıya, Bastian'a baktılar.
En tepedekilerden biri sordu: "Ne dedi?"
Bir baskası asağıdan yukarıya doğru bağırdı: "Oradaki Sey diyor ki, bunu yapamazmısız."
"Neden bunu yapamazmısız diyor?" diye sordu bir ucuncusu.
Bastian, "Cunku buna hakkınız yok da ondan!" diye haykırdı. "Her seyi kolaycacık kıramazsınız oyle!"
"Sey diyor ki, her seyi kıramazmısız," diyerek ilk seferindeki pal-yaco-pervane otekilere acıkladı.
Bir baskası, "Hic de değil, kırabiliriz," diye karsılık verdi ve kuleden koca bir parca kopardı.
Đlki, deli gibi hoplayarak asağıya, Bastian'a doğru bağırdı: "Hic de
değil, kırabiliriz!"
Kule sallandı ve tehlikeli bir bicimde catırdamaya basladı.
Bastian, "Ne yapıyorsunuz!" diye haykırdı, ofkeliydi ve korkmustu, ama nasıl davranacağını bilemiyordu,
cunku bu yaratıklar gercekten cok gulunctu.
ilk pervane yine arkadaslarına dondu, "Sey, ne yapıyoruz diye soruyor."
"Sahi, ne yapıyoruz biz?" diye merak etti bir baskası. "Eğleniyoruz," diye acıkladı bir ucuncusu.
Bunun uzerine hepsi birden ortalığı korkunc bir kıkırtı ve kahkahaya boğdular.
ilk pervane Bastian'a doğru bağırdı: "Eğleniyoruz!" Gulmekten neredeyse katılıyordu.
Bastian, "Ama buna bir son vermezseniz kule yıkılacak!" diye haykırdı.
ilk pervane otekilere duyurdu: "Sey diyor ki, kule yıkılacakmıs."
"Eee, n'olmus?" dedi bir baskası.
Ve ilki asağıya bağırdı: "Eee, n'olmus?"
Bastian'da ses yoktu, daha o uygun bir yanıt bulamadan kulenin ustunde asılan butun palyaco-pervaneler bir
tur halka olup birden dans etmeye basladı; ama bu sırada birbirlerini ellerinden değil, bazen ayaklarından,
bazen boyunlarından tutuyorlardı, kimisi de birinin eli oburunun kafasında olmak uzere topac gibi
donuyordu; hepsi de bağırıp cağırıyor, kahkahalar atıyordu.
Kanatlı adamcıkların yaptığı gosteri oylesine gulunc ve neseli gorunuyordu ki, Bastian hic istemediği halde
gulmekten kendini alamadı.
"Ama buna hakkınız yok!" diye bağırdı. "Acharailerin yapıtı o!" tik palyaco-pervane yine dostlarına dondu,
"Sey diyor ki, buna hakkımız yokmus."
Bir baskası, "Her seye hakkımız var bizim," diye haykırdı ve havada perendeler attı. "Bize yasak olmayan her
seye hakkımız vardır. Hem kim bize bir seyi yasaklayabilir? Biz Schlamufflarız!" "Ben!" diye yanıtladı Bastian.
Đlk pervane otekilere acıkladı: "Sey 'ben' diyor." "Sen kim oluyorsun?" diye sordu otekiler. "Sen bize hicbir
sey soyleyemezsin."
"Ben değil elbette!" diye acıkladı ilki. "Sey diyor ki, 'o'." "Sey niye 'o' diyor?" diye sordu otekiler. "Hem kime
'o' diyor?" Đlk pervane asağıya doğru bağırdı: "Kime 'o' diyorsun sen?" Bastian yarı kızgın, yarı gulerek, "Ben
'o' demedim," diye haykırdı. "Ben kuleyi yıkmanızı size yasakladığımı soyluyorum."
ilk pervane otekilere acıkladı: "Kuleyi yıkmayı yasaklıyor bize." "Kim?" dedi yeni gelen bir tanesi. "Sey," diye
karsılık verdi otekiler.
Yeni gelen, "Ben Sey'i tanımıyorum," dedi. "Sahi kim o?" ilki bağırdı: "Hey, Sey, kimsin sen?"
Bastian artık bir hayli ofkelenerek haykırdı: "Ben Sey değilim! Bastian Balthasar Bux'um ben ve artık ağlayıp
sızlanmayasınız diye sizi ben Schlamufflar yaptım. Daha dun gece mutsuz Acharailerdiniz. Velinimetinize
biraz daha saygılı olabilirsiniz pekala!"
Butun palyaco-pervanlere hoplayıp dans etmeye aynı anda son vermis, bakıslarını Bastian'a cevirmislerdi.
Birden ortalığı soluksuz bir sessizlik kapladı.
"Sey ne dedi?" diye fısıldadı epey uzakta duran bir pervane, ama yanındaki sapkasına bir saplak atınca sapka
gozlerine ve kulaklarına kadar indi. Butun otekiler, "Hisst!" dedi.
Đlk pervane abartılı bir nezaketle rica etti:
"Bir kez daha ağır ağır ve acık acık soyler misiniz lutfen?"
"Ben sizin velinimetinizin!," diye bağırdı Bastian.
Bunun uzerine palyaco-pervaneler arasında tam anlamıyla gulunc bir heyecan basladı; biri oburune soyleye
soyleye, simdiye kadar butun cukurun ustune yayılmıs olan sayısız yaratığın hepsi kıpır kıpır, pır pır gelerek
sonunda Bastian'ın cevresinde yumak oldular. Birbirlerinin kulaklarına haykırıyorlardı:
"Duydunuz mu? Anladınız mı? Bizim nimetevlimizmis! Adı Nasti-ban Baltebuxmus! Hayır, adı Buxian Eminelli!
Laf, onun adı Sarani-met Buxiveli! Hayır, Baldrian Hix! Pisik! Babiltran inmeli! Pist! Trax! Trix!"
Butun guruh coskudan kendini kaybetmise benziyordu. Karsılıklı el sallıyor, sapka cıkarıyor, birbirlerinin
omuzlarına, karınlarına vuruyorlardı ve koca koca toz bulutları kalkıyordu.
"Ne talihli adamlarız!" diye bağırdılar. "Yasasın bizim Buxnimet Sansibar Bastelveli'miz!"
Dev suru durmadan haykırıp gulerek havaya sacıldı ve done done uzaklastı. Haykırısları ta uzaklardan
yankılanıyordu.
Bastian oracıkta duruyor, artık gercek adının ne olduğunu bilemiyordu.
Gercekten iyi bir sey yaptığından o kadar emin değildi artık.
abah yola koyulduklarında, kara bulut ortusunun arasından eğik eğik gunes ısınları sızıyordu. Ruzgar ve
yağmur en sonunda dinmisti, sabah boyunca atlılar iki uc kez daha kısa ve siddetli sağanaklara yakalandılar;
ama sonra hava iyiden iyiye actı, ortalık hissedilir derecede ısındı.
Uc silahsorun nesesi pek yerindeydi; sakalasıyor, guluyor, birbirlerine olmadık muziplikler yapıyorlardı. Ama
Bastian kendi icine kapanmıs, kalırın uzerinde sessiz sedasız gidiyordu onlerinden. Uc bey ona karsı,
dusuncelerini bozmayacak kadar saygılıydılar elbette.
Gectikleri arazi, o sonu gelmeyeceğe benzeyen kayalık yaylaydı hala. Ancak sonra ağaclar sıklasmaya,
yukselmeye basladı.
Hep yaptığı gibi Fuchur'un sırtında onden ucup bolgenin obur taraflarını da gozden geciren Atreju, Bastian'ın
icine kapanık halini ta yola cıkarken fark etmisti. Fuchur'a, arkadasını rahatlatmak icin ne yapılabileceğini
sordu. Fuchur yakut kırmızısı gozyuvarlarını dondurerek, "Cok basit," dedi, "oteden beri sırtımda gitmek
istemiyor muydu?"
Kısa bir sure sonra kucuk yolcu kafilesi bir kaya kosesini donduğunde, Atreju'yla uğur ejderhası onları
beklemekteydi, ikisi de sere serpe gunese yatmıs, gozlerini kırpıstırarak gelenlere bakıyordu.
Bastian durup baktı.
"Yoruldunuz mu" diye sordu.
"Azıcık bile yorulmadık," diye yanıtladı Atreju, "sana bir sey soracaktım yalnızca, bir sure icin Jicha'nın
ustunde gitmeme izin verip vermeyeceğini. Hic katıra binmedim de. Sen hic sıkılmadığına gore cok hos
olmalı. Bu zevki bir kerecik bana da tattırabilirsin Bastian. Bu arada ben de sana benim yaslı Fuchur'u
veririm."
Bastian'ın sevincten yanakları kızardı.
"Sahi mi, Fuchur?" diye sordu. "Beni tasımak ister misin?"
Uğur ejderhası, "Zevkle kudretli sultan!" diyerek cın cın ottu ve gozunu kırptı. "Bin ve sıkıca tutun!"
Bastian katırdan inip bir sıcrayısta Fuchur'un sırtına atladı. Gumus beyazı yelelere sıkı sıkı tutundu ve uğur
ejderhası havalara yukseldi.
Bastian, Renkler Colu'nde Graograman'ın ustundeki kosuyu hala ıınutamamıstı. Ama beyaz bir uğur
ejderhasının sırtında gitmek daha baska bir seydi. Heybetli ates aslanının uzerinde ucarcasına gitmek,
sarhosluk, cığlık gibi bir sey olmustu; oysa eğilip bukulen ejderha bedeninin bu yumusacık inis cıkısları," bir
an hafif ve duygulu, az sonra heybetli ve gorkemli olan bir sarkıya benziyordu. Hele Fuchur yıldırım hızıyla o
donuslerini yapıp da, yeleleri, ağzının kenarındaki sakallar, el ve ayaklarındaki uzun puskuller beyaz flamalar
gibi pır pır cırpındı mı, ucusu goklerin sarkısına benziyordu. Ucusun ruzgarında Bastian'ın gumus pelerini ardı
sıra dalgalanıyor, gunes ısığında binlerce kıvılcımdan olusan bir zerre gibi parıl parıl parıldıyordu.
Oğlene doğru otekilerin yanına indiler; bu arada onlar, ustunde bir derecik sırıldayan gunesli bir kaya
platosunda kamp kurmuslardı. Bir atesin uzerinde corba tenceresi kaynamaktaydı, yanında da lavas ekmeği
vardı. Atlarla katır ilerideki bir cayırda oduyordu.
Yemekten sonra uc bey ava cıkmaya karar verdi. Yolluklar tukenmeye yuz tutmustu, ozellikle de et. Yolda
gelirken calılıklarda sulunlerin bağırdığını duymuslardı. Tavsan da var gibiydi. Beyler, Atre-ju'ya da birlikte
gelmeyi isteyip istemeyeceğini sordular, Yesilderili olduğuna gore tutkulu bir avcı da olması gerekirdi. Ama
Atreju tesekkur ederek cağrıyı reddetti. Boylece uc adam, sert yaylarını alıp
okluklarını kusandılar ve yakındaki koruya gittiler.
Atreju, Fuchur ve Bastian geride yalnız kalmıslardı.
Kısa bir suskunluktan sonra Atreju sunu onerdi: "Bize yine birazcık dunyanı anlatsan nasıl olur, Bastian?"
Bastian, "Đlginizi ne ceker acaba?" diye sordu.
Atreju uğur ejderhasına dondu, "Ne dersin, Fuchur?"
Beriki, "Okuldaki cocuklar hakkında bir seyler olsa zevkle dinlerdim," karsılığını verdi.
"Hangi cocuklar?" Bastian sasırmıstı.
"Seni alaya alanlar," diye acıkladı Fuchur.
Bastian daha da sasırarak, "Beni alaya alan cocuklar mı?" diye yineledi. "Cocuklarla ilgili bir sey bilmiyorum
ben - hem kuskusuz hicbiri beni alaya almaya cesaret edemez."
O zaman Atreju atıldı:
"Ama okula gittiğini biliyorsun, değil mi?"
"Evet," dedi Bastian dusunceli dusunceli, "bir okul hatırlıyorum, bu doğru."
Atreju'yla Fuchur bakıstılar.
"Bundan korkuyordum," diye mırıldandı Atreju.
"Neymis o?"
Atreju, "Yine anılarının bir kısmını kaybediverdin," diye yanıtladı ciddi bir tavırla. "Bu seferki, Acharailerin
Schlamufflara donusmesiy-le bağlantılı. Bunu yapmayacaktın."
"Bastian Balthasar Bux," simdi uğur ejderhası kendini duyuruyordu, konusması neredeyse torensel bir
tondaydı, "fikrime değer verirsen, simdiden sonra AURYN'in sana verdiği gucten yararlanma. Yoksa son
anılarını da unutman tehlikesi doğacak, o zaman geldiğin yere
donmeyi nasıl basarırsın?"
Bastian biraz dusundukten sonra, "Aslında oraya donmeyi hic istemiyorum," dedi.
"Ama donmek zorundasın!" diye bağırdı Atreju, dehset icinde. "Geri donmeli ve insanların yine Fantazya'ya
gelmeleri icin dunyanı duzeltmeye calısmalısın. Yoksa Fantazya er ya da gec yeniden yıkıma gider, her sey
de bosuna olur!"
Bastian, "Ben daha buradayım ya," dedi biraz gucenik. "Daha kısa sure once Aycocuk'a yeniden adını
verdim."
Atreju susuyordu.
"Her neyse," diyerek Fuchur yine soze karıstı, "simdiye kadar Bastian'ın nasıl geri doneceğine iliskin en ufak
bir ipucunu bile neden bulamadığımız belli oldu artık. Kendisi istemiyorsa ..."
"Bastian," dedi Atreju neredeyse yakararak, "seni oraya ceken hicbir sey yok mu yani? Sevdiğin hicbir sey
yok mu orada? Babanı dusunmuyor musun hic; mutlaka seni bekliyor, senin icin kaygılanıyor-dur?"
Bastian basını olumsuz anlamda salladı.
"Sanmam. Hatta belki de benden kurtulduğuna seviniyordur bile."
Atreju arkadasına saskınlıkla bakıyordu.
"Sizi boyle duyunca," dedi Bastian acı acı, "insanın benden kurtulmak istediğinize inanacağı geliyor
neredeyse."
"Bunu nasıl soylersin?" diye sordu Atreju boğuk bir sesle.
"Elbette soylerim," diye karsılık verdi Bastian. "Đkinizin de bir tek kaygınız olduğu goruluyor, o da benim bir
an once Fantazya'dan kas jolmam."
Atreju Bastian'a bakıyor, ağır ağır basını sallayarak karsı cıkıyordu.
Uzunca bir zaman ucu de tek soz etmedi. Bastian onlardan kuskulanmıs olmasından dolayı pismanlık
duymaya baslamıstı bile. Bunun doğru olmadığını kendisi de biliyordu.
Bir sure sonra Atreju, "Arkadasız sanıyordum," dedi yavasca.
"Evet," dedi Bastian, "arkadasız da ve hep boyle kalacağız. Bağıslayın beni, sacmaladım."
Atreju gulumsedi, "Seni incittiysek sen de bizi bağıslamalısın. Bilerek yapmadım."
"Yine de," dedi Bastian barıscıl bir tavırla, "onerinizi dinleyeceğim."
Derken beyler geldiler. Birkac keklik, bir sulun, bir de tavsan vurmuslardı. Kamp toplandı ve yolculuk basladı.
Bastian simdi yine Jıcha'yla gidiyordu.
Oğleden sonra, yalnız dimdik ve cok yuksek govdelerden olusan bir ormana geldiler, iğne yapraklı ağaclardı
bunlar ve cok yukseklerde oyle sık bir yesil catı olusturuyorlardı ki, tek bir ısık bile yere dusmuyordu; belki de
bu yuzden olacak, hic bodur bitki yoktu.
Bu yumusak, duzgun zeminde at surmek hostu. Fuchur da ister istemez kafileyle birlikte gitmek zorunda
kalmıstı, cunku Atreju'yla birlikte ağacların uzerinden ucacak olsa, otekileri mutlaka kaybederdi.
Butun oğleden sonra boyunca yuksek govdelerin arasından, koyıı-yesil alacakaranlıkta gittiler. Aksama doğru
bir tepede bir kale yıkıntısı buldular; butun o yıkık duvarlar, kuleler, kopruler ve bolmeler arasında da
oldukca sağlam kalmıs kubbeli bir yer kesfettiler. Burayı gece icin hazırladılar. Bu kez ascılık sırası
Hysbald'daydı ve bundan cok daha iyi anladığı ortaya cıktı. Ateste kızarttığı sulun enfes olmustu.
Ertesi sabah yeniden yola koyuldular. Butun gun, her tarafı birbi-ne benzeyen ormanda gecti. Kocaman bir
cemberde donmus olduklarını ancak aksam olunca fark ettiler, cunku yine yola cıktıkları kale yıkıntısıyla karsı
karsıya gelmislerdi. Yalnız bu kez baska bir tarafından yaklasmıslardı kaleye.
Hykrion kara bıyıklarını burarak, "Boylesi hic basıma gelmemisti!" dedi.
Hysbald kızıl kafasını sallayarak, "Gozlenme inanamıyorum!" diye gorus belirtti.
Hydorn da, "Olamaz!" diye homurdandı ve uzun, sıska bacaklarıyla kale yıkıntısının icine daldı.
Ama boyleydi, bir gece onceki yemeğin artıkları bunu kanıtlıyordu.
Atreju'yla Fuchur da nasıl bu kadar yanılabildıklerini acıklayamı-yorlardı. Ama ikisi de susuyordu.
Aksam yemeğinde -bu kez tavsan kızartmasıydı ve Hykrion tarafından az cok yenilebilir gibi hazırlanmıstı- uc
silahsor Bastıan'a, geldiği dunyaya ait anılar hazinesinden bir bolum anlatmaya istekli olup olmayacağını
sordu. Ama Bastian boğazının ağrıdığını bahane ederek ozur diledi. Zaten butun gun suskun olduğundan,
silahsorler bu mazereti kabul etti. Buna karsı neler yapması gerektiği konusunda birkac oğut verdiler, sonra
da uykuya yattılar.
Bastian'in icinde neler olup bittiğini yalnızca Atreju'yla Fuchur seziyordu.
Yine sabah erkenden yola cıktılar, butun gun ormanda gittiler, belli bir yon tutturmaya da iyice dikkat ettiler.
Ama aksam olduğunda yine kale yıkıntısının onunde duruyorlardı.
Hykrion, "Lanet olsun!" diye bağırdı.
Hysbald, "Deli olacağım!" diye inledi.
Hydorn da, "Arkadaslar," dedi kuru kuru, mesleğimizi bir kenara bırakabiliriz. Seruvenci sovalyeliğe
yaramayız biz."
Bastian daha ilk aksamdan Jicha icin ayrı bir bolme bulmustu, cunku Jicha ara sıra biraz kendi basına kalıp
dusuncelerine gomulmekten cok hoslanıyordu. Kendi aralarında soylu koklerinden ve soy ağaclarından baska
bir sey konusmayan atlar topluluğu bu sırada rahatsız ediyordu onu. O aksam Bastian onu yerine
gotururken, "Sahip," dedi katır, "artık neden ilerleyemiyoruz, biliyorum."
"Nereden bilebilirsin, Jicha?"
"Cunku seni tasıyorum sahip. Kisi yalnızca bir yarı esek olunca neler neler hisseder."
"Sence nedeni ne bunun?"
"Sen artık ilerlemek istemiyorsun sahip. Bir sey istemekten vazgectin."
Bastian saskın saskın baktı.
"Sen gercekten bilge bir hayvansın Jicha."
Katır utangac utangac kulaklarını oynattı.
"Simdiye dek hep hangi doğrultuda ilerledik, biliyor musun?"
"Hayır," dedi Bastian, "sen biliyor musun?"
Jicha basını salladı.
"Simdiye dek hep Fantazya'nın merkezine doğru gittik. Doğrultumuz buydu."
"Fildisi Kule'ye doğru mu?".
"Evet sahip. Bunu izlediğimiz surece de isimiz rast gitti."
"Bu olamaz," dedi Bastian kuskuyla, "Atreju fark ederdi, ozellikle
de Fuchur. Oysa ikisinin de haberi yok bundan."
"Biz katırlar...," dedi Jicha, "aklı kıt yaratıklarızdır, hic kuskusuz kendimizi uğur ejderhalarıyla
karsılastıranlayız. Ama bizim de bildiğimiz birkac sey vardır sahip. Yon her zaman bunlardan biridir. Bu
doğustan vardır bizde. Asla yanılmayız. O yuzden de senin Cocuk tm-paratorice'ye gitmek istediğinden
emindim."
"Aycocuk'a...," diye mırıldandı Bastian, "evet, onu bir kez daha gormeyi isterdim. O bana ne yapmam
gerektiğini soyleyecektir."
Sonra katırın yumusak burnunu oksayıp fısıldadı:
"Tesekkurler Jicha, tesekkurler!"
Ertesi gun Atreju Bastian'ı kenara cekti.
"Dinle Bastian, Fuchur'la benim senden ozur dilememiz gerekiyor. Sana verdiğimiz oğut iyi niyetimizdendi,
ama budalacaydı. Oğudumuzu tuttuğundan beri yolculuğumuz ilerlemez oldu. Dun gece bu konuda uzun
uzun konustuk, Fuchur'la ben yani. Yine bir sey dilemedikce buradan uzaklasamayacaksın, seninle birlikte biz
de. Bu yolla biraz daha unutman kacınılmaz, ne var ki yapacak baska bir sey de yok. Yalnızca donus yolunu
zamanında bulmanı umabiliriz. Burada kalmamızın sana bir yaran olmadL zaten. AURYN'in gucunden
yararlanıp bir sonraki dileğini bulmak zorundasın."
"Evet," dedi Bastian, "Jicha da aynı seyi soyledi. Onu biliyorum . zaten, bir sonraki dileğimi yani. Benimle gel,
cunku herkes duysun istiyorum."
Otekilerin yanına donduler.
"Arkadaslar," dedi Bastian yuksek sesle, "simdiye dek bos yere beni kendi dunyama goturecek yolu aradık.
Boyle devam edersek, korkarım hic bulamayacağız onu. Bu yuzden de, bana bu konuda bilgi verebilecek
tek kisiyi aramaya karar verdim. Bu kisi Cocuk tmparatori-ce'dir. Bugunden baslayarak
yolculuğumuzun hedefi Fildisi Kule'dir."
Uc adam hep bir ağızdan, "Hurra!" diye haykırdılar.
Ama Fııchur'un can sesi aradan gurledi:
"Bundan vazgec, Bastian Balthasar Bux! istediğin sey olanaksız. Bir kimsenin Dileklerin Altın Gozlu Hakimiyle
bir kez karsılasacağını bilmiyor musun yoksa? Onu bir daha gormeyeceksin."
Bastian diklesti.
"Aycocuk bana cok sey borclu!" dedi sinirli sinirli. "Benimle karsılasmaktan kacınacağını dusunemiyorum."
Fuchur, "Onun kararlarının anlasılması zaman zaman zordur, bunu oğreneceksin daha," diye karsılık verdi.
"Sen ve Atreju," diye yanıtladı Bastian, "surekli bana oğutler vermek istiyorsunuz. Sizin oğudunuzu
dinlememin bizi nereye goturduğunu kendiniz gordunuz. Artık kendim karar vereceğim. Zaten verdim bile,
kararım karar!"
Derin bir soluk aldı ve biraz sakinlesmis olarak surdurdu:
"Ayrıca siz hep kendinizden yola cıkıyorsunuz. Oysa siz Fantazya yaratıklarısınız, bense insanım. Sizin icin
gecerli olan seyin benim icin de aynen gecerli olacağını nereden bilebilirsiniz? Atreju AURYN'i tasırken onun
icin durum benimkinden cok farklıydı. Hem ben vermezsem, Mucevher'i Aycocuk'a kim geri verecek? Onunla
ikinci bir kez karsılasılmaz mı dedin? Ama ben onunla iki kez karsılastım zaten, ilk seferinde bir an icin
gorduk birbirimizi, Atreju onun yanına girdiği zamandı, ikincisi de buyuk yumurta catladığında. Benim icin her
sey sizinkinden farklı. Onu ucuncu kez goreceğim ben."
Herkes cıt cıkarmadan susuyordu. Adamlar, tartısmanın aslında neyle ilgili olduğunu anlamadıkları icin;
Atreju'yla Fuchur da gercekten
kuskuya dustukleri icin.
Sonunda Atreju, "Evet," dedi yavasca, "belki de soylediğin gibidir Bastian. Cocuk Imparatorice'nin sana karsı
nasıl davranacağını bilemeyiz."
Bunun uzerine yola koyuldular; birkac saat sonra da, daha oğlen bile olmadan, ormanın kıyısına varmıslardı.
Karsılarında, icinden kıvrıla kıvrıla bir nehir akan, genis, biraz engebeli bir cimenlik vardı. Nehre varınca onun
akısını izleyerek ilerlediler.
Atreju yine eskisi gibi Fuchur'un sırtında atlı topluluğunun onunden gidiyor, ikisi yolu kesfetmek icin genis
yaylar ciziyorlardı. Ama ikisi de kaygılıydı, ucus da eskisine gore daha kolay değildi.
Bir keresinde cok yukseklere cıkıp iyice one gecince, uzaklarda arazinin kesilmis gibi durduğunu gorduler. Ta
derinliklerdeki ve gorulduğu kadarıyla sık ormanlarla kaplı bir duzluğe kayalık bir ucurum iniyordu. Nehir
muazzam bir cağlayan halinde oradan asağı dokuluyordu. Ama atlıların en erken ertesi gun erisebileceği bir
yerdi orası.
Geri donduler.
Atreju, "Cocuk Imparatorice'nin Bastian'ın basına geleceklere kayıtsız kalacağına inanır mısın Fuchur?" diye
sordu.
"Kim bilir," diye yanıtladı Fuchur, "o ayrım yapmaz."
"Ama o zaman," diye surdurdu Atreju, "o gercekte bir ..."
Fuchur, "Bunu ağzına alma!" diyerek Atreju'nun sozunu kesti. "Ne soylemek istediğini biliyorum, ama
soyleme bunu."
Atreju bir sure sustu, sonra konustu:
"Bastian benim arkadasım, Fuchur. Ona yardım etmeliyiz. Cocuk
Imparatorice'nin isteğine karsı gelmemiz gerekse bile. Ama nasıl?"
Ejderha, "Sansla," karsılığını verdi. Đlk kez olarak da sesinin madeni cınlamasında bir catlaklık varmıs gibi
oldu.
O aksam, gece icin konak yeri olarak nehir kıyısında bulunan bos bir kulube secildi. Burası Fuchur icin cok
dardı kuskusuz; o da eskiden cokca yaptığı gibi havadar yuksekliklerde ucmayı yeğledi. Atlarla Jicha da
dısarda gecelemek zorunda kaldı.
Aksam yemeğinde Atreju cağlayandan ve arazide gozlediği tuhaf basamaklardan soz etti. Sonra da laf
arasında, "Ayrıca, pesimizden gelenler var," dedi.
Uc adam bakıstılar.
Hykrion, "Yehu!" diye bağırdı ve kendilerine yapacak is cıktığı icin kara bıyıklarını burmaya basladı. "Kac
kisiler?"
"Arkamızda yedi kisi saydım," diye yanıtladı Atreju, "ama yarın sabahtan once burada olamazlar, o da gece
boyunca at surmeleri kosuluyla."
Hysbald, "Silahlılar mı?" diye sordu.
"Bunu saptayamadım," dedi Atreju. "Ama baska doğrultulardan da gelenler var. Batıda altı kisi gordum,
doğuda dokuz; oniki, onuc kisi de karsımızdan geliyor."
Hydorn, "Ne istiyorlar, bekleyip goreceğiz," dedi. "Bir kere, otuz-bes, otuzaltı kisi biz ucumuz icin tehlikeli
değil, Bay Bastian'la Atreju icinse cok cok az."
O gece Bastian, o zamana kadar coğunlukla yaptığının tersine, Sikanda'yi belinden cıkarmadı. Kılıcın sapı
avucunda olarak uyudu. Dusunde Aycocuk'un yuzunu karsısında gordu. Aycocuk, umutlandıracak
bir bicimde gulumsuyordu ona. Uyandığında baska bir sey hatırlamıyordu; ama dus, onu yeniden gorme
umudunu artırdı.
Kulubenin kapısından dısarıya bir goz atınca, nehrin uzerine cokmus sabah sisinin icinde belli belirsiz yedi
karaltının durduğunu gordu. Đclerinden ikisi yayaydı, oburleri değisik kosu hayvanlarının uzerinde oturuyordu.
Bastian arkadaslarını usulca uyandırdı.
Beyler kılıclarını kusandı, sonra hep birlikte kulubeden cıktılar. Dısarda bekleyen karaltılar Bastian'ı gorunce,
atlılar atlarından indi, sonra da yedisi birden aynı anda sol dizlerinin uzerine coktuler. Baslarını eğip
bağırdılar:
"Bastian Balthasar Bux'a selam olsun, yasasın Fantazya'nın kurtarıcısı!"
Yeni gelenler fazlasıyla tuhai gorunusluyduler. Atsız olan ikisinden bir tanesinin olağanustu uzun bir boynu
vardı, bunun uzerine de her biri bir yone bakan dort yuzlu bir kafa oturmustu. Birinci yuzde neseli bir ifade
vardı, ikincide ofkeli, ucuncude kederli, dorduncude uykulu. Yuzlerin her biri sabitti ve değismiyordu, ama
duruma gore o anki ruh haline uygun olan yuzu one cevirebiliyordu. Bazı yerlerde temperamentik de denen
bir dort dortluk cindi bu.
Oteki yaya, Fantazya'da sefalopod ya da kafadanbacaklı denen seydi; yani yalnızca cok uzun ve sıska
bacaklar tarafından tasınan bir kafası olan, govdesiz ve kolsuz bir yaratık. Kafadanbacaklılar surekli gocme
halindedirler, belli bir yerlesim yerleri yoktur. Coğunlukla yuzlerce kisilik gruplar halinde gezerler, tek basına
dolasanına cok seyrek rastlanır. Bitkilerle beslenirler. Su anda Bastian'in onunde diz cokmus olan genc
gorunuyordu, al yanaklıydı.
Keciden pek de buyuk olmayan atlara binmis olan obur uc kisiden biri bir cuce, biri bir golge adanı, biri de
bir yabanıl kadıncıktı. Cucenin
alnının cevresinde altın bir tac vardı, belli ki barondu. Golge adamı secmek cok guctu, aslında kimseye
ait olmayan bir golgeden ibaretti cunku. Yabanıl kadıncığın kedimsi bir yuzu ve kendisini bir manto gibi saran
altın sarısı bukleleri vardı. Tum bedeni aynı bicimde altın sarısı uzun tuylerle kaplıydı. Bes yasındaki bir
cocuktan daha iri değildi.
Bir okuzun uzerinde gelen baska bir ziyaretci, yaslı doğan ve meme cocuğu olunca olen Sassafranların
ulkesindendi. Buradakinin, uzun, beyaz bir sakalı ve kırısık dolu bir yuzu vardı, kafası dazlaktı, demek ki -
Sassafranların olculerine gore değerlendirilirse- cok gencti, asağı yukarı Bastian kadar.
Mavi bir cin, bir devenin uzerinde gelmisti. Uzun ve zayıftı, koskocaman bir turban takmıstı. Cıplak, kaslı
goğsu, parıltılı, mavi bir madenden olusuyor gibi gorunse de, sekli insana benziyordu.Yuzunde ağız ve burun
yerine, guclu, kıvrık bir kartal gagası vardı.
Hykrion sertce sordu: "Kimsiniz ve ne istiyorsunuz?" Torensel selamlamaya karsın bu ziyaretcilerin iyi
niyetine pek inanmıs gorunmuyordu ve hala kılıcının kabzasını bırakmamıs tek kisiydi.
Bunun uzerine, simdiye dek uykulu yuzunu gostermis olan dort dortluk cin, neseli yuzunu one getirdi ve
Hykrion'u hic umursamadan Bastıan'a donerek konustu:
"Efendimiz, bizler cok değisik Fantazya ulkelerinden baronlarız, her birimiz seni selamlamak ve yardımını
dilemek uzere yola cıktık. Burada olduğunun haberi ulkeden ulkeye uctu; ruzgar ve bulutlar senin adını
soyluyor, denizlerin dalgalan hısırtılarında senin sanını yayıyor, her derecik senin gucunu anlatıyor."
Bastian Atreju'ya bir goz attı; ama o ciddi, neredeyse sert bir tavırla cine bakıyordu. Dudaklarında en kucuk
bir gulumseme belirmi-
'356
yordu
"Gece Ormanı'nı ve Renkler Colu'nu biliyoruz," diyerek sozu mavi cin aldı, sesi keskin bir kartal cığlığı gibi
cıkıyordu, "Fantazya'da baska hic kimsenin sağ kalarak yapamayacağı seyi yaptığını, Renkli Olum'un
atesinden yiyip ictiğini, onun atesinde yıkandığını biliyoruz. Bin Kapılar Tapınağı'ndan gectiğini biliyoruz,
Gumus Kent Amarganth'ta olanları da biliyoruz. Senin, efendimiz, her seye kadir olduğunu biliyoruz. Sen bir
sozcuk soyleyince istediğin olur. Onun icin de seni ulkemize davet ediyoruz, bize kendi oykumuzu
kazandırmanı diliyoruz. Cunku hicbirimizin oykusu yok henuz."
Bastian dusundu, sonra basını salladı. "Benden beklediğiniz seyi simdilik, yapamam. Daha sonra hepinize
yardım edeceğim. Ama once Cocuk Đmparatorice'yle bulusmalıyım. Onun icin de Fildisi Kule'yi bulmama
yardım edin."
Yaratıklar hic de dus kırıklığına uğramıs gorunmuyordu. Kendi aralarında yaptıkları kısa bir gorusmeden
sonra, hepsi de Bastian'ın kendisine eslik etmeleri onerisinden buyuk kıvanc duyduğunu acıkladı. Kısa bir
sure sonra da, artık kucuk bir kervanı andıran konvoy harekete gecti.
Butun gun boyunca aralarına yeni yeni katılanlar oldu. Dort bir yandan beliren ulaklar, yalnızca onceki gun
Atreju'nun bildirdiği kadar değil, cok daha fazlasıydı. Keci ayaklı panlar, dev gece kabusları, cinler, periler,
boceğe binmis suvariler, ucayakhlar, insan boyunda, kıvrık cezmeli bir horoz, dik yuruyen ve bir tur frak
giymis altın boynuzlu bir geyik goruluyordu. Sonuc olarak yeni katılanlar arasında insan gorunusuyle hicbir
benzerliği olmayan bir yığın yaratık vardı. Orneğin, miğferli bakır karıncalar vardı; tuhaf bicimli yuruyen
kayalar, uzun gagalarıyla flut calan.flutcu hayvanlar, hatta uc tane de
357
adıyla sanıyla camur birikintisi denilen yaratık vardı; bunlar -eğer boyle soylenebilirse- her adımda bir camur
birikintisi halinde akıp biraz ilerde yeniden kendi sekillerini alarak cok sasılacak bir bicimde ilerliyorlardı. Ama
kuskusuz, yeni katılan yaratıkların en ilginci, on ve arka bolumleri birbirinden bağımsız olarak gidebilen bir
ikiliydi. Su aygırıyla uzaktan bir benzerliği vardı; yalnız bu, kırmızı beyaz cizgiliydi.
Bu arada toplam olarak yuzu bulmuslardı. Hepsi de Bastian'ı, Fan-tazya'nın kurtarıcısını selamlamak ve
ondan kendi oykusunu dilemek uzere gelmisti. Ama ilk yedisi, yolculuğun once Fildisi Kule'ye olacağını
acıklamıs, hepsi de birlikte gelmeye gonullu olmustu.
Artık bir hayli uzayan konvoyun basında, Bastian'la birlikte Hyk-rion, Hysbald ve Hydorn gidiyordu.
Aksama doğru cağlayana vardılar. Gece ansızın coktuğunde, konvoy tepedeki duzluğu geride bırakmıs, kıvrıla
kıvrıla inen bir patikadan asağı inmisti; simdi de ağac kadar buyuk orkidelerden olusan bir ormandaydılar.
Benekli, biraz da urkutucu gorunen dev ciceklerdi bunlar. O yuzden kamp kurulunca, ne olur ne olmaz diye
gece boyunca nobetci bırakılmasına karar verildi.
Bastian'la Atreju her yerde bol bol bulunan yosunlardan getirip kendilerine yumusak bir yatak yaptılar.
Fuchur iki arkadasın cevresinde bası iceriye bakar bicimde halka olup yattı; boylelikle cocuklar kocaman bir
kumdan kalenin icine saklanmıs gibi oldular. Hava sıcak, ayrıca orkidelerden yayılan ve pek de hos olmayan
tuhaf bir kokuyla doluydu. Uğursuzluk bildiren bir sey vardı bu kokuda.
an ağarıp da yola dustuklerinde, ilk sabah gunesinde orkidelerin ci-cekleriyle yapraklarının uzerinde ciy
damlaları ısıldıyordu. Geceleyin, o zamana kadar gelenlere yeni elcilerin eklenmesi dısında kayda değer bir
olay olmamıstı, boylelikle butun kafile uc yuzu buluyordu artık. Bunca değisik yaratığı izlemek, gorulmeye
değer bir seyirlikti gercekten.
Orkide ormanının iclerine girdikce, cicekler inanılmaz bicimler ve renkler alıyordu. Cok gecmeden de Hykrion,
Hysbald ve Hydorn, kendilerine nobetci dikmeye iten tedirginlik duygusunun busbutun temelsiz olmadığını
saptadılar. Cunku bu bitkilerin bircoğu et yiyen bitkilerdi, butun bir danayı rahat rahat yutacak kadar da
buyuktuler. Kendiliğinden harekete gecmiyorlardı gerci -bu bakımdan nobetciler gereksiz olmustu- ama bin
onlara dokununca, fare kapanı gibi kapı-veriyorlardı. Adamlar birkac kez, yol arkadaslarından birinin ya da bir
binek hayvanının kolunu bacağını kurtarmak icin kılıclarını kullanmak zorunda kaldılar, bunu da butun ciceği
dalından kesip parcalayarak yapıyorlardı.
Jicha'nın ustunde giden Bastian'ın cevresi, kendilerini ona gostermeye calısan, en azından ona bir bakmak
isteyen akla gelmedik Fan-tazya yaratıklarıyla surekli olarak sımsıkı sarılıydı. Ama Bastian icine kapalı bir
ifadeyle, hic ses cıkarmadan gidiyordu, icinde yeni bir istek uyanmıstı, ilk kez olarak da onu yanına
yaklasılmaz, hatta donuk gosteren bir istekti bu.
Aralarındaki uzlasmaya karsın Atreju'yla Fuchur'un tutumunda Bastian'ın en cok canını sıkan sey, ona,
kendilerini sorumlu hissettikleri, basına kahya kesilip akıl oğretmek zorunda oldukları yardıma muhtac bir
cocukmus gibi davranmalarıydı, kusku goturmez bir gercekti bu. iyi dusununce, birlikteliklerinin ta ilk
gununden beri boyle
362"
olduğu ortaya cıkıyordu. Nasıl oluyor da buraya varıyorlardı? Besbelli -onun iyiliğini istiyor olsalar daherhangi
bir nedenle kendilerini ondan ustun hissediyorlardı. Hic kusku yok, Atreju'yla Fuchur onu saf,
korunmaya muhtac bir cocuk olarak goruyorlardı. Ama bu ona uygun dusmuyordu; hayır, hic mi hic uygun
dusmuyordu! Saf değildi o! Goreceklerdi bunu! O, tehlikeli olmak istiyordu, tehlikeli ve cekinilecek biri!
Herkesin, Atreju'yla Fuchur'un da dikkate almak zorunda kalacağı biri!
Mavi cin -adı Illuan'dı- Bastian'ın cevresindeki kalabalığı yarıp geldi ve kollarını goğsunde kavusturarak
koyarak eğildi.
Bastian durdu.
"Ne var Illuan? Soyle!"
"Efendimiz," dedi cin kartal sesiyle, "yeni katılan yol arakadasla-rımız arasında bir sey duydum, iclerinden
birkacı bu bolgeyi tanıdıklarını ve nereye doğru gittiğimizi bildiklerini ileri suruyorlar. Hepsi korkudan tir tir
titriyor efendimiz."
"Niye? Nasıl bir bolgeymis burası?"
"Bu et yiyen orkideler ormanının adı Oglais Bahcesi'dir efendimiz ve Goren El de denen Buyulu Saray Horok'a
aittir. Orada Fantazya'nın en guclu, en kotu buyucusu olan bir kadın oturur. Adı Xayide'dir."
"iyi," diye yanıtladı Bastian, "korkanlara soyle, icleri rahat etsin. Ben yanlarındayım."
Illuan bir kez daha eğilerek uzaklastı.
Biraz sonra iyice ilerilere ucmus olan Fuchur'la Atreju yere indiler. O sırada kafile oğle yemeği nıolasındaydı.
"Ne dusuneceğini bilemiyorum," diye basladı Atreju, "buraya uc dort saatlik yolda, orkide ormanının tam
ortasında, yerden cıkan kocaman bir el gibi duran bir yapı gorduk. Pek tekin bir yere benzemi-
363-i
yor. Eğer su ana kadarki doğrultumuzda ısrar edersek dosdoğru ustune gitmis oluruz."
Bastian bu arada Illuan'dan oğrendiklerini aktardı.
"Bu durumda," dedi Atreju, "doğrultumuzu değistirmek daha akıllıca olur, sence de oyle değil mi?"
"Hayır," dedi Bastian.
"Ama Xayide ile karsılasmamızı gerektiren hicbir neden yok ki. Onunla karsı karsıya gelmekten kacınsak daha
iyi olur."
"Bir neden var," dedi Bastian.
"Hangisi?"
"Cunku ben bunu istiyorum."
Atreju susup ona iri iri acılmıs gozlerle baktı. Bastian'ın bir bakısını yakalamak icin yine dort bir yandan
Fantazyalılar sıkıstırdığından, konusmayı surduremediler.
Ama oyle yemeğinden sonra Atreju bir kere daha gelip gorunuste kayıtsız bir tavırla bir oneride bulundu:
"Benimle birlikte Fuchur'un sırtında ucmak istemez miydin?"
Bastian, Atreju'nun dilinin allında bir seyler olduğunu anladı. Atreju one, Bastian onun arkasına uğur
ejderhasının sırtına atlayıp havalara yukseldiler. Birlikte ilk ucuslarıydı bu.
Seslerinin duyulmayacağı uzaklığa ya gelmis ya gelmemislerdi ki, Atreju: "Seninle yrlnız konusmak zorlastı
artık," dedi, "oysa mutlaka konusmamız gerekiyor Bastian."
Bastian gulumseyerek, "Bunu bekliyordum zaten," diye yanıtladı. "Ne var peki?"
"Dustuğumuz bu yer," diye cekine cekine basladı Atreju, "ve gitmekte olduğumuz yer - senin yeni bir
isteğinle mi ilgili?"
Biraz soğuk, "Galiba," diye karsılık verdi Bastian.
"Evet," diye surdurdu Atreju, "bunu tahmin etmistik. Fuchur'la ben yani. Acaba nasıl bir istek bu?"
Bastian sustu.
"Beni yanlıs anlama," diye ekledi Atreju, "herhangi bir seyden ya da herhangi bir kimseden korktuğumuz
falan yok. Ama arkadasın olarak senin icin kaygılanıyoruz."
Bastian daha da soğuk bir tavırla, "Buna gerek yok," karsılığını verdi.
Atreju uzunca bir zaman sustu. En sonunda Fuchur basını onlara dondurdu, "Atreju'nun cok akıllıca bir
onerisi var, Bastian Balthasar Bux," dedi. "Onu bir dinleseydın."
Bastian alaylı bir gulumsemeyle, "Gene iyi bir akıl mı vereceksiniz?" diye sordu.
"Hayır, akıl değil, Bastian," dedi Atreju, "belki ilk anda aklına yatmayacak bir oneri. Ama karsı cıkmadan
once ustunde bir dusunmelisin. Fuchur'la ben, sana nasıl yardım edeceğiz diye uzun uzun kafa patlattık. Her
seyin altında Cocuk Imparatorice'nin isaretinin senin uzerinde yaptığı etki yatıyor. AURYN'in gucu olmadan
dilek dilemeyi surduremezsin, AURYN'in gucuyle de kendini yitiriyor, gercekte gideceğin yeri gitgide daha az
hatırlar oluyorsun. Eğer biz de bir sey yapmazsak, bir an gelecek, artık hicbir sey bilmez olacaksın." "Bunu
zaten konusmustuk," dedi Bastian. "Baska?" "O zamanlar Mucevher'i ben tasırken her sey farklıydı," diye
surdurdu Atreju. "O beni yonlendiriyordu, benden bir sey almıyordu. Belki de ben insan olmadığım,
dolayısıyla da insan dunyasına ait kaybedecek anım olmadığı icindir. Demek istiyorum ki, Mucevher'in bana
bir zararı olmadı. Tam tersine. O yuzden de AURYN'i bana verip
kendini doğrudan benim kılavuzluğuma bırakmanı onerecektim sana. Yolunu senin adına ben arayacağım.
Ne diyorsun buna?"
"Reddedilmistir!" dedi Bastian, soğuk soğuk.
Fuchur yine basını arkaya cevirdi, "Hic değilse ustunde bir an dusunmek istemez misin?"
"Hayır," diye yanıtladı Bastian. "Nicin dusuneyim?"
Atreju simdi ilk kez olarak ofkeleniyordu:
"Bastian, aklını basına topla! Boyle surduremeyeceğini gormek zorundasın! Hepten değistiğini fark etmiyor
musun? Kendinle daha ne uğrasıp duruyorsun? Daha neler olacak sana?"
"Tesekkurler," dedi Bastian, "hic aralıksız benim sorunlarımla ilgilendiğiniz icin cok tesekkurler! Ama acık
soyleyeyim, artık bunlarla canımı sıkmasanız cok daha hosuma giderdi. Ben -eğer unuttuysanız diye
soyluyorum- Fantazya'yı kurtaran kisiyim, Aycocuk'un gucunu emanet ettiği kisiyim ben. Herhalde boyle
yapması icin de bir nedeni vardı, yoksa AURYN'Đ sana emanet ederdi Atreju. Ama o, isareti senden alıp bana
verdi! Değistim mi diyorsun? Evet, sevgili dostum Atreju, bunda haklı olabilirsin iste! Ben artık sizin beni
gorduğunuz gibi saf, hicbir seyden habersiz zavallı değilim! Gercekte AURYN'Đ benden niye almak istiyorsun,
soyleyeyim mi sana? Dupeduz beni cekemiyorsun da ondan, kıskanclıktan baska bir sey değil bu. Siz beni
tanımıyorsunuz daha; ama bu tutumda ısrar ederseniz -size bir kez daha iyilikle soyluyorum- o zaman
tanırsınız!"
Atreju karsılık vermedi. Fuchur'un ucusu birden tum gucunu yitirmisti, havada guclukle surukleniyor,
vurulmus bir kus gibi dusuyor, dusuyordu.
En sonunda Atreju, "Bastian," diyebildi guclukle, "az once soylediğinde ciddi olamazsın. Unutalım bunu. Hic
soylenmemis olsun."
|1
"Pekala," diye yanıtladı Bastian, "nasıl istersen. Baslayan ben değilim. Ama bence hava hos. Sunger cekelim
ustune!"
Bir sure hicbiri tek soz etmedi.
Uzaklardan, orkide ormanının icinden Horok Sarayı gorundu. Gercekten de, parmakları dimdik yukarıya
uzanmıs dev bir el gibi duruyordu.
Bastian, "Ama ilk ve son kez olarak bir seyi daha acıklığa kavusturmak isterdim yine de," dedi damdan
dusercesine. "Hic geri donmemeye karar verdim. Temelli Fantazya'da kalacağım. Burası cok hosuma gidiyor.
Bu yuzden anılarımdan da kolayca vazgecebilirim. Fan-tazya'nın geleceğine gelince, Cocuk imparatorice'ye
binlerce yeni ad verebilirim ben. Artık insan dunyasına ihtiyacımız yok!"
Birden Fuchıır keskin bir donus yapıp geriye doğru ucmaya basladı.
"Hey!" diye bağırdı Bastian. "Ne yapıyorsun? ileriye uc! Horok'u yakından gormek istiyorum!"
"Yapamam," diye yanıtladı Fuchur patlayan bir sesle. "Gercekten yapamam."
Daha sonra kervanın yanına indiklerinde yol arkadaslarını buyuk heyecan icinde buldular. Kafilenin saldırıya
uğramıs olmasından kaynaklanıyordu bu ve siyah, bocek biciminde zırhlara burunmus elli kadar dev yapılı
adamdan olusan bir cete yapmıstı saldırıyı. Yolcuların coğu kacmıstı, tek tek ya da gruplar halinde yeni yeni
geri geliyorlardı; kimisi de yiğitce savunmaya gecmisti, ama ufacık bir basarı gosterememislerdi. Bu zırhlı
devler her karsı saldırıyı bosa cıkarmıstı, bu onlar icin cocuk oyuncağıydı sanki. Hykrion, Hysbald ve Hydorn
kahramanca dovusmuslerdi, ne var ki, dusmanlarının bir tekini bile
haklayamadan. En sonunda da ustun guce yenik dusmuslerdi; silahları alınmıs, zincire vurulmus ve suruklene
suruklene goturulmuslerdi. Kara zırhlılardan biri, tuhaf, tenekemsi bir sesle sunları bağırmıstı:
"Bu, Horok Sarayı'nın hakimi Xayide'nin Bastian Balthasar Bux'a mesajıdır. Xayide, Kurtarıcı'nın kayıtsız
kosulsuz kendisine teslim olmasını ve tum benliği, tum varlığı ve tum gucuyle ona sadık bir kole olarak
hizmet etmeye ant icmesini istemektedir. Yok, buna razı olmaz da, Xayide'nin iradesini engellemek uzere
herhangi bir hileye yeltenecek olursa, o zaman uc arkadası Hykrion, Hysbald ve Hydorn, iskence altında,
ağır, asağılayıcı ve feci bir olumle can vereceklerdir. Buna gore cabuk karar vermesi gerekmektedir; cunku
sure, yarın sabah gunesin doğusuyla birlikte bitmektedir. Bu, Horok Sarayı'nın hakimi Xayide'nin Bastian
Balthasar Bux'a mesajıdır. Duyurulur."
Bastian dudaklarını ısırıyordu. Atreju'yla Fuchur kıpırdamadan onlerine bakıyorlardı, ama Bastian ikisinin de
ne dusunduğunu biliyordu. Hicbir sey belli etmemeleriyse icini daha cok paralıyordu. Ama simdi onlardan
hesap sormanın sırası değildi. Daha sonra uygun bir fırsatını bulurdu nasıl olsa.
Cevresinde dikilenlere, "Xayide'nin verdiği bu gozdağına hicbir sekilde pabuc bırakmayacağım," dedi
bağırarak. "Bu acık. Hemen, uc tutukluyu en kısa zamanda nasıl kurtarabileceğimiz konusunda bir plan
yapmamız gerekiyor."
"Bu kolay olmayacak," dedi Illuan, kartal gagalı mavi cin. "Bu kara heriflerle topumuz birden basa cıkamayız,
apacık gorunuyor bu. Sen efendimiz, sen, Atreju ve Fuchur basımızda savasıyor olsanız bile, biz Horok
Sarayı'na girinceye kadar cok zaman gecer. Uc beyin hayatı Xayide'nin ellerinde, saldırdığımızı sezer sezmez
onları oldurecektir. Bu bana kesin gorunuyor."
"Oyleyse sezmemeli," dedi Bastian. "Apansız saldırıp sasırtırız
onu.
"Bunu nasıl yapabiliriz?" diye sordu dort dortluk cin; simdi ofkeli yuzunu one getirmisti, bu haliyle oldukca
korkutucu gorunuyordu. "Xayide cok kurnazdır, her olasılığa hazırlıklı olacaktır."
"Ben de bundan korkuyorum," dedi cuce cin. "O kadar kalabalığız ki, Xayide'nin Horok Sarayı'na doğru
ilerlediğimizi gormemesi olanaksız. Boylesine bir ordu geceleyin bile kendini gizleyemez. Mutlaka gozculer
yerlestirmistir."
"Madem oyle," diye fikir yuruttu Bastian, "biz de doğrudan yanıltma yoluna basvururuz."
"Bununla ne kastediyorsunuz efendimiz?"
"Sizler butun kafileyle birlikte baska bir yone gidersiniz; oyle ki, kac ıyorm ussun uz gibi gorunur, sanki uc
tutukluyu kurtarmaktan vazgecmisiz gibi."
"Ya tutuklular ne olacak?"
"Bunu Atreju ve Fuchur ile birlikte ben ustleneceğim."
"Yalnızca ucunuz mu?"
"Evet," dedi Bastian, "Atreju ve Fuchur yanımda yer alırlarsa tabii. Yoksa ben kendi basıma da yaparım."
Bastian'ın uzerine saskın bakıslar dustu. Yakında bulunanlar, duymayanları fısıldayarak bilgilendirdiler.
En sonunda mavi cin bağırdı: "Efendimiz, yenseniz de, yenilseniz de, Fantazya tarihine gececektir bu."
Bastian, "Benimle geliyor musunuz?" diyerek Atreju'yla Fuchur'a dondu. "Yoksa yine bir oneriniz mi var?"
"Hayır," dedi Atreju yavasca, "seninle geliyoruz."
"Oyleyse," diye buyurdu Baslian, "henuz hava aydınlıkken konvoy harekete gecsin. Kacıyor gorunumu
vereceksiniz, onun icin cabuk olun! Biz burada karanlığı bekleyeceğiz. Yarın sabah yine bulusuruz sizinle - ya
uc beyle ya da hic. Haydi, simdi gidin!"
Yol arkadasları Bastian'ın onunde sessizce eğildiler, sonra yola dustuler. Bastian, Atreju ve Fuchur,
orkidelerin arasına saklanıp hareketsiz, sessiz, geceyi beklediler.
Alacakaranlık basınca birden hafif bir tıngırtı duydular ve dev kara adamlardan besinin terk edilmis kamp
yerine geldiğini gorduler. Hepsi de aynı hareketlerle, tuhaf, mekanik bir bicimde yuruyordu. Ustlerindeki her
sey siyah madenden yapılmısa benziyordu, yuzleri bile demir maskeler gibiydi. Hepsi aynı anda durdular,
kafilenin kaybolduğu doğrultuya donduler ve birbirlerine tek soz etmeden uygun adımla izlerin pesine
dustuler. Sonra yine sessizlik coktu.
Bastian, "Plan isleyecek gibi gorunuyor," diye fısıldadı.
"Bunlar yalnızca bes tanesiydi," diye karsılık verdi Atreju, "oburleri nerede?"
"Herhalde bu besi onları bir bicimde cağıracaktır," diye fikir yuruttu Bastian.
Sonunda tam karanlık olunca, dikkatle surunerek saklandıkları yerden cıktılar, Fuchur iki binicisiyle birlikte
sessizce havalandı. Fark edilmemek icin orkide ormanının uzerinde olabildiğince alcaktan ucuyordu. Onceleri
doğrultusu belliydi, oğleden sonra tutturduğu yondu bu. Ceyrek saat kadar hızla kaymıslardı ki, Horok
Sarayı'nı nasıl bulacakları sorunu doğdu. Karanlıkta goz gozu gormuyordu. Yine de bir iki dakika sonra
sarayın karsılarında yukseldiğini gorduler. Binlerce penceresi ısıl ısıl ısıklandırılmıstı. Xayide sarayının
gorulmesine onem veriyordu anlasılan. Gerci acıklaması kolaydı bunun;
cunku baska bir anlamda da olsa, sonucta Bastian'ın ziyaretini beklemekteydi Xayide.
Fuchur, ne olur ne olmaz diye, orkidelerin arasından kayarak indi yere; cunku sedef beyazı pullu giysisi
parıldıyor, ısığı yansıtıyordu. Oysa simdilik gorulmemeleri gerekiyordu.
Bitkilerin koruyuculuğu altında saraya yaklastılar. Buyuk giris kapısının onunde on tane zırhlı dev nobet
tutmaktaydı. Pırıl pırıl ısıklı pencerelerin her birinde de bir tane dikiliyordu, tehdit edici birer golge gibi
kapkara ve kıpırtısızdılar.
Horok Sarayı, orkide ağaclığından ayrılmıs kucuk bir yukseltinin uzerinde duruyordu. Yapı gercekten de
topraktan cıkan dev bir el bicimindeydi. Her bir parmak bir kule, basparmak da, uzerine yine bir kule
oturtulmus bir cıkıntı gibiydi. Hepsi cok katlıydı, her parmak boğumu bir kat olusturmaktaydı, pencerelerse
arazinin dort bir yanını goren gozler bicimindeydi. Sarayın adının Goren El olması cok yerindeydi.
Bastian, "Tutukluların nerede olduğunu bulmalıyız," diye fısıldadı Atreju'nun kulağına.
Atreju basını salladı ve Bastian'a, sessiz olup Fuchur'un yanında kalmasını isaret etti. Sonra da, en ufak bir
gurultu cıkarmadan kamının uzerinde surunerek gitti. Geri gelmesi uzun surdu.
"Sarayın tum cevresini arastırdım," diye fısıldadı, "bir tek bu giris var. Ama o da cok iyi korunuyor. Yalnız en
tepede orta parmağın ucunda bir catı penceresi kesfettim, onun onunde zırhlı dev yok gibi gozukuyor. Ama
oraya Fuchur'la ucarsak kesin gorurler bizi. Tutuklular mahzende galiba; cunku bir ara, cok derinlerden
geliyormus gibi, uzun, acı bir cığlık duydum."
Bastian derin derin dusunuyordu. Sonra fısıldadı:
"Bu catı penceresine ulasmayı deneyeceğim. Bu arada sen ve Fuchur nobetcileri oyalarsınız. Onları giris
kapısına saldırdığımıza inandıracak herhangi bir sey yapın. Hepsini oraya cekmeniz gerekiyor. Ama yalnızca
cekmek, anlıyor musun? Kavgaya girmek yok! O arada ben de arka taraftan ele tırmanmaya calısacağım.
Adamları olabildiğince oyala. Ama riske girme! Baslamadan once de bana birkac dakikalık zaman bırak!"
Atreju basını salladı ve Bastian'la el sıkıstı. Sonra Bastian gumus pelerini cıkarıp karanlığa daldı. Yapının
cevresinde buyuk bir yarım dairenin uzerinde gizli gizli ilerliyordu. Arka tarafa ancak ulasmıstı ki, Atreju'nun
yuksek sesle bağırdığını duydu:
"Hey! Bastian Balthasar Bux'u, Fantazya'nın kurtarıcısını tanır mısınız? O geldi, ama Xayide'den aman
dilemek icin değil, tersine tutukluları iyilikle serbest bırakması icin ona bir sans daha tanımak icin. Xayide o
rezilce hayatını bu kosulla surdurebilecek!"
Bastian calılığın icinden sarayın ancak bir kosesini ancak zar zor gorebiliyordu. Atreju gumus pelerini sırtına
almıs, mavi-siyah saclarını bir Liirban gibi basına dolamıstı. Đkisini de iyi tanımayana birisi icin, aralarında belli
belirsiz bir benzerlik olabilirdi gercekten.
Kara zırhlı devler bir an kararsız gozuktuler. Ama yalnız bir an. Sonra Atreju'nun ustune yuruduler,
adımlarının madeni vurusları duyuluyordu. Sonra pencerelerdeki golgeler de harekete gecti, neler olduğuna
bakmak icin nobet yerlerini terk ediyorlardı. Daha baskaları da akın akın giris kapısına yığıldı. Atreju ilk
sıradakilere neredeyse yakalanmak uzereyken bir gelincik gibi ellerinden sıyrıldı, bir an sonra da kulalarının
ustunde Fuchur'un sırtına oturmus olarak ortaya cıktı. Zırhlı devler kılıclarını sallayıp duruyor, yukarılara
sıcrıyor, gelgelelım ona ulasamıyorlardı.
Bastian yıldırım hızıyla saraya doğru seğirtti ve cepheye tırmanmaya basladı. Pencere pervazları ve duvar
cıkıntıları ona basamak gorevi yapıyor, ama o daha cok, yalnızca parmak uclarıyla tutunuyordu. Tırmandıkca
tırmanıyordu, bir keresinde ayağını ustune bastığı bir parca duvardan koptu, Bastian saniyelerce yalnız tek
elinden asılı kaldı, ama kendini yukarı cekti, oteki eliyle de tutunabileceği bir yer bularak tırmanmasını
surdurdu. Sonunda kulelere ulasınca daha da hızlandı, cunku kulelerin arasındaki uzaklık o kadar azdı ki,
aradan iki tanesine birden dayanarak kendini yukarıya cekebiliyordu.
En sonunda catı penceresine ulasmıstı, iceriye suzuldu. Kim bilir neden, bu kule odasında nobetci yoktu
gercekten. Kapıyı actı ve onunde dar donuslerle inen bir merdiven gordu. Gurultusuzce inmeye koyuldu. Bir
kat inmisti ki, iki kara nobetcinin bir pencerenin onunde dikilmis, asağıda olup bitenleri sessizce seyrettiğini
gordu. Onlara fark ettirmeden arkalarından hızla sıvısmayı basardı.
Baska merdivenlerden, gecitlerden, koridorlardan sessizce ilerledi. Bir sey kesindi; bu zırhlı devler kavgada
alt edilmez olabilirlerdi ama, nobetci olarak ise yaramazlardı pek.
Sonunda mahzen katına vardı. Yuzune carpan soğuğu ve boğucu, kuflu kokuyu hemen hissetti. Neyse ki
buradaki nobetcilerin hepsi, sozde Bastian Balthasar Bux'u yakalamak icin yukarıya kosmustu galiba. Ne
olursa olsun, ortalıkta hicbiri gorunmuyordu. Duvarlara takılmıs mesaleler vardı ve yolunu aydınlatıyordu
bunlar. Bina indikce iniyordu. Bir o kadar kat da yerin altında vardı galiba, oyle gorunuyordu. Sonunda en
alttakine varmıstı; simdi, Hykrion, Hysbald ve Hydorn'un perisan bir halde icinde bulundukları mahzeni de
goruyordu artık. Manzara yurekler acısıydı.
Beyler, simsiyah, dipsiz bir delik gibi gorunen bir cukurun uzerinde,
uzun demir zincirlerle el bileklerinden asılmıs olarak havada sallanıp duruyorlardı. Zincirler mahzenin
tavamndaki makaralardan gecerek bir bocurgata gidiyordu; gelgeldim bu da celikten, kocaman bir asma
kilitle kilitlenmis, hareketi engellenmisti. Bastian caresiz bir lurumda dikiliyordu.
Uc tutuklu sanki baygınmıs gibi gozlerini kapatmıslardı; ama birlen Hydorn, direncli olan, sol gozunu actı,
sonra da kurumus duduk-larıyla fısıldadı:
"Hey, arkadaslar, bakın hele, kim gelmis!!
O zaman obur ikisi de aynı bicimde gucbela gozkapaklarını actılar. Bastian'ı gorunce dudaklarından bir
gulumseme uctu.
"Bizi yuzustu bırakmayacağınızı biliyorduk efendimiz," dedi Hykrion kısık kısık.
"Sizi oradan nasıl indirebilirim?" diye sordu Bastian. "Bocurgat kilitli."
Hysbald, "Kılıcını alsana," dedi, "doğrudan zincirleri kes."
"Bosluğa duselim diye mi?" diye sordu Hykrion. "Hic de iyi bir plan değil bu."
"Zaten ben kılıcımı cekemem," dedi Bastian, "Sikanda elime kendiliğinden atlamalı."
"Hımm," diye homurdandı Hydorn, "buyulu kılıcların salaklığı iste. Tam onlara ihtiyacın olduğu zamanda
inatları tutar."
Birden Hysbald, "Hey!" diye mırıldandı. "Bocurgatın bir anahtarı var ya! Ama onu nereye soktular acaba?"
"Buralarda bir yerde gevsek bir tas vardı," dedi Hykrion, "beni buraya cekerlerken pek iyi goremedim yerini."
Bastian gozlerini dort acmıstı. Isık az ve titrekti, ama birkac gidis
'374-
gelisten sonra, yerde biraz cıkıntılı duran bir tas fark etti. Tası dikkatle kaldırdı, anahtar oradaydı gercekten.
Artık bocurgattaki koca kilidi acıp cıkarabilirdi. Bocurgatı azar azar cevirmeye basladı, oyle cok gıcırdıyordu
ki, mutlaka yukardaki bodrum katlarından da duyuluyor olmalıydı. Eğer zırhlı devler hepten sağır değillerse,
simdi alarma gecmis olmalıydılar. Ama artık durmanın hic yararı yoktu. Bastian, uc bey deliğin ağız
yuksekliğinde sallanır konuma gelinceye kadar bocurgatı cevirmeye devam etti. Beyler ileri geri sallanmaya
basladılar, en sonunda da ayakları sağlam yere değdi. Bu gerceklesince Bastian tumuyle indirdi onları.
Adamlar bitkin bir halde dusup oldukları yerde yığılıp kaldılar. Kalın zincirler hala bileklerine bağlıydı.
Bastian'a dusunecek fazla zaman kalmadı, cunku artık demir bodrum merdivenlerinden, once birer ikiser,
sonra gitgide coğalarak inen madeni vuruslu ayak sesleri duyuluyordu. Nobetciler geliyordu. Zırhları titrek
ısıkta dev bocek kabukları gibi parlıyordu. Hepsi birden aynı hareketle kılıclarını cekip mahzenin dar girisinde
kalakalmıs olan Bastian'ın uzerine yuruduler.
O zaman Sikanda en sonunda paslı kınından sıyrılıp, Bastian'ın eline girdi. Isıklı kılıc yıldırım gibi ilk sıradaki
zırhlı devlerin ustune atıldı, daha Bastian bile ne olup bittiğini kavrayamadan kılıc onları parcalarına ayırmıstı.
Ve o zaman, bu adamların neyin nesi olduğu ortaya cıktı: icleri bostu, simdi kendi kendine hareket eden
zırhlardan ibarettler yalnızca; iclerinde hicbir sey yoktu, yalnızca bosluk vardı.
Bastian'ın konumu iyiydi, cunku zırhlı devler zindanın dar kapısından ancak birer birer gelebiliyorlardı.
Sikanda da onları birer birer kıyıyordu. Az sonra, dev bir kusa ait siyah yumurta kabukları gibi yığın halinde
yerde yatmaktaydılar. Yirmi kadarı boyle parcalarına
d
ayrıldıktan sonra, geri kalanların baska bir plan uyguladığı goruldu. Belli ki Bastian'ı kendileri icin daha
elverisli bir yerde beklemek uzere geri cekiliyorlardı.
Bastian bu fırsattan yararlanarak, uc beyin bileklerindeki zincirleri Sikanda'yla carcabuk kesiverdi. Hykrion'la
Hydom ağır ağır ayağa kalktılar ve Bastian'a destek olmak icin kendi kılıclarını cekmeye calıstılar, (isin tuhafı
ellerinden alınmamıstı bunlar.) Ama elleri uzun zaman asılı kalmaktan hissizlesmis olduğu icin onlara boyun
eğmiyordu. Ucunun en celimsizi Hysbald ise henuz kendi kendine ayağa kalkacak durumda bile değildi, iki
arkadasının ona destek olması gerekti.
"Tasalanmayın," dedi Bastian. "Sikanda'nın desteğe ihtiyacı yoktur. Siz arkama gecip isi bana bırakın, destek
olmaya kalkısarak bir de siz zorluk cıkarmayın."
Zindanı terk ettiler. Ağır ağır merdivenleri cıktılar; buyuk, salo-numsu bir yere geldiler; burada birdenbire
butun ısıklar sondu. Ama Sikanda ortalığı pırıl pırıl aydınlatıyordu.
Yine bir suru zırhlı deve ait, madeni vuruslu yaklasan ayak sesleri duydular.
"Cabuk!" dedi Bastian. "Siz merdivene donun. Ben kendimi burada savunacağım."
Uc beyin buyruğuna uyup uymadıklarını goremedi; bundan emin olacak zamanı da kalmamıstı, cunku kılıc
Sikanda dans etmeye baslamıstı elinde. Kılıctan cıkan keskin, beyaz ısık, holu gun gibi aydınlatmaktaydı.
Saldırganlar onu dort bir yandan sarabilecekleri bicimde giristen merdivene doğru ittikleri halde, guclu kılıc
darbelerinden bir teki bile dokunmuyordu Bastian'a. Sikanda Bastian'ın cevresinde oyle hızlı donuyordu ki,
birbirinden ayırt edilemeyen yuzlerce kılıc var
gibi gorunuyordu. En sonunda da Bastian, bir parcalanmıs zırhlar enkazı icinde kaldı. Artık tek kımıltı yoktu.
Arkadaslarına seslendi: "Gelin!"
Uc bey giristen merdivene geldiler ve gozleri kocaman kocaman acıldı.
Hykrion, "inan olsun, boyle bir sey gormedim!" dedi, bıyığı titriyordu.
Hysbald, "Bunu torunlarıma bile anlatacağım," diye kekeledi.
Hydorn eseflenerek ekledi: "Ne yazık ki onlar bize inanmayacak."
Bastian, elinde kılıc, kararsızca dikiliyordu orada; ama birden kılıc gerisingeri kınına girdi.
Bastian, "Tehlike gecmise benzer," dedi.
"En azından kılıcla savusturulabilecek olanı,"dedi Hydorn. "Simdi ne yapıyoruz?"
"Simdi," diye yanıtladı Bastian, "Xayide'yle yuz yuze tanısmak istiyorum. Ona soyleyecek bir cift sozum var."
Bunun uzerine dordu birlikte bodrum katların merdivenlerini cıktılar, ta ki toprak seviyesindeki kata
ulasıncaya kadar. Orada, giris holu gibi bir yerde, Atreju Fuchur'la birlikte onları beklemekteydi.
"Siz ikiniz iyi is yaptınız!" dedi Bastian ve bir iki vurarak Atre-ju'nun omzunu oksadı.
"Zırhlı devler neymis?" diye sordu Atreju.
Bastian, "Kof cevizler!" karsılığını verdi onemsemeden. "Xayide nerede?"
"Yukarda, buyulu salonunda," diye karsılık verdi Atreju.
"Benimle gelin!" dedi Bastian. Atreju'nun kendisine uzattığı gumus pelerini yeniden sırtına aldı. Sonra hepsi
birlikte genis tas merdivenden
ust kata cıktılar. Fuchur bile birlikte gidiyordu.
Bastian pesinde adamlarıyla kocaman buyulu salona girince, Xayide kırmızı mercandan yapılma tahtından
kalktı. Boyu Bastian'dan cok uzundu ve cok guzel bir kadındı. Mor ipekten, uzun bir giysi giymisti; sacları
ates gibi kıpkırmızıydı ve ust uste kumelenmis orgulerle topuzlardan olusan son derece tuhaf bir bicim
verilerek toplanmıstı. Yuzu mermer beyazıydı, tıpkı ince uzun elleri gibi. Bakısları carpıcı ve sasırtıcıydı,
Bastian'ın bunun nereden geldiğini cıkarması zaman aldı. Gozlerinin rengi birbirinden farklıydı Xayide'nin; biri
kırmızı, biri yesildi. Bastian'dan korkmusa benziyordu, cunku tir tir titremekteydi. Bastian bakıslarında
direnince uzun kirpiklerini eğdi.
Oda ağzına kadar, amacları kestirilemeyecek cesit cesit tuhaf nesneyle doluydu; ustlerinde resimler olan
koca koca kureler, tavandan sarkan yıldız saatleri ve sarkaclar vardı. Onların aralarında da, dosemenin
uzerine sis gibi yayılan değisik renklerde ağır dumanlar fıskırtan buhardanlıklar duruyordu.
Bastian simdiye dek tek soz seylememisti henuz. Ve bu, Xayide'ye soğukkanlılığını kaybettirmise benziyordu,
cunku birden Bastian'a doğru kosup kendini onun onune attı. Sonra Bastian'ın ayaklarından birini alıp kendi
eliyle ensesine koydu.
"Efendim ve ustadım," dedi, derin, yumusak ve anlatılmaz bir bicimde buğulu cıkan bir sesle, "Fantazya'da
hic kimse sana karsı koyamaz. Sen tum kudretlilerden kudretli, tum iblislerden daha tehlikelisin. Eğer senin
buyukluğunu tanımayacak kadar akılsız davrandığım icin canın benden oc almak istiyorsa, ayağınla ezebilirsin
beni. Ofkeni hak ettim. Yok eğer, o unlu yuce gonulluluğunu benim gibi bir zavallıya karsı da gostermek
istiyorsan, o zaman izin ver, sadık kolen olarak sana teslim olayım, butun benliğim, butun varlığım ve butun
gucumle sana hizmet edeceğime yemin edeyim. Bana, istenmeye değer gorduğun seyleri yapmayı oğret,
senin alcakgonullu oğrencin olmak ve gozlerinin her isaretine boyun eğmek istiyorum. Sana yapmak
istediklerimden dolayı pismanım, senden merhamet diliyorum."
Bastian, "Ayağa kalk, Xayide!" dedi. Ona kızgındı, ama buyucunun konusması hosuna gitmisti. Eğer
gercekten yalnızca kendisi hakkındaki bilgisizliğinden dolayı oyle davranmıssa, eğer gercekten bu denli
pismanlık duyuyorsa, o zaman onu cezalandırmak Bastian'ın soyluluğuna yakısmazdı. Dahası, onun
istenmeye değer gorduklerini oğrenmeye de istekli olduğuna gore, ricasını reddetmek icin bir neden yoktu
aslında.
Xayide ayağa kalkmıs, bası eğik, dikiliyordu karsısında. Bastian, "Bana kayıtsız kosulsuz boyun eğer misin?"
diye sordu. "Emrettiğim sey sana cok ağır gelse de, itirazsız, hic homurdanmadan boyun eğer misin?"
"Eğerim, efendim ve ustadım," diye yanıtladı Xayide. "Hem goreceksin, benim sanatımla senin gucunu
birlestirince ikimiz her seyi yaratabiliriz."
"iyi," diye karsılık verdi Bastian, o zaman seni hizmetime alıyorum. Bu sarayı terk edecek ve benimle birlikte
Fildisi Kule'ye geleceksin, orada Aycocuk'la bulusmayı dusunuyorum."
Saniyenin onda biri kadar bir sure icin Xayide'nin gozleri kırmızı kırmızı ve yesil yesil yandı, ama uzun
kirpiklerini hemen yine gozlerinin uzerine indirdi ve, "sana boyun eğiyorum, efendim ve ustadım," dedi.
Hepsi birlikte asağıya inip saraydan cıktılar, Bastian, "Oncelikle oteki yol arkadaslarımızı bulmamız
gerekiyor," diye karar verdi. "Kim bilir nerededirler simdi?"
379
"Buradan cok uzakta değiller," dedi Xayide. "Yollarını biraz sasırtmıstım."
"Son kez olarak," diye karsılık verdi Bastian.
"Son kez olarak efendim," diye yineledi Xayide. "Ama oraya nasıl gideceğiz? Benim yurumem mi gerekiyor?
Gece gece bu ormanda nasıl giderim?"
Bastian, "Fuchur bizi goturur," diye buyurdu, "hepimizi tasıyacak kadar gucludur."
Fuchur basını kaldırıp Bastian'a baktı. Yakut kırmızısı gozyuvarla-rı kıvılcımlar sacıyordu.
"Tasıyacak kadar gucluyum, Bastian Balthasar Bux," diye gurledi madeni sesi, "ama bu kadını tasımak
istemiyorum."
"Gene de yapacaksın bunu," dedi Bastian, "cunku sana emrediyorum!"
Uğur ejderhası Atreju'nun yuzune baktı, oburu fark ettirmeden basını salladı. Ama Bastian gormustu yine de.
Hepsi birden Fuchur'un sırtına oturdular ve Fuchur hemen havala-yukseldi.
"Nereye?" diye sordu.
"Dumduz ileriye!" dedi Xayide.
Fuchur sanki isitmemis gibi bir daha sordu: "Nereye?"
"Duz ileriye!" diye bağırdı Bastian. "pekala anladın*"
Atreju, "Haydi git!" dedi yavasca ve Fuchur gitti.
Yarım saat sonra -artsk tan ağarmaktaydı- altlarında bir suru kamp atesi gorduler, uğur ejderhası yere indi.
Aradan gecen sure icinde yeni yeni Fantazyalılar gelmis, iclerinden bircoğu da yanında cadır getirmisti.
Orkide ormanının kıyısında beyaz ciceklerle kaplı
380-
bir cayırlığa yayılmıs olan kamp yeri duzenli bir cadır kentine benziyordu.
"Kac kisi var acaba?" diye merak etti Bastian. Bu arada kafileyi yonetmis ve simdi onları karsılamaya cıkmıs
olan mavi cin Illuan, katılanların henuz tam olarak sayılamadığını acıkladı, ama belli ki bini bulmuslardı artık.
Ayrıca bir sey daha vardı, oldukca tuhaf bir sey hem de : Kamp kurulduktan az sonra, demek ki daha gece
yarısından once, o zırhlı devlerden bes tanesi cıkagelmisti. Yalnız barıscı davranmıs, bir kenarda durmuslardı.
Tabii kimse yanlarına yaklasmaya cesaret edememisti. Yanlarında da kırmızı mercanlardan yapılmıs buyuk bir
tahtırevan getirmislerdi; ama bostu bu.
Xayide, "Onlar benim tasıyıcılarım," dedi Bastian'a, yakaran bir tonda. "Dun aksam yollamıstım onları. En hos
yolculuk bicimi bu. Eğer izin verirsen efendim."
Bunun uzerine Atreju, "Bu hosuma gitmiyor," diyerek soze karıstı.
"Neden olmasın?" diye sordu Bastian. "Ne itirazın var?"
Atreju, "istediği gibi yolculuk edebilir," diye yanıtladı sertce, "ama tahtırevanı daha dun aksamdan yollamıs
olması, buraya geleceğini onceden bildiğini gosterir. Butun bunlar onun planıydı Bastian. Zaferin gercekte
yenilgi. Seni kendi yontemleriyle kazanmak icin bile bile yenildi sana!'
"Yeter!" diye haykırdı ofkeden kıpkırmızı kesilen Bastian. "Sana fikrini soran olmadı! O bitmek tukenmek
bilmeyen acıklamaların beni hasta ediyor! Simdi de zaferime golge dusurup yuce gonulluluğumu gulunc
duruma sokmak istiyorsun."
Atreju karsılık vermek istedi, ama Bastian yuzune karsı haykırıyordu:
"Ceneni kapat ve beni rahat bırak! Eğer yaptıklarım ve kisiliğim siz ikinize uygun dusmuyorsa, ikiniz de cekip
gidersiniz! Sizi tutan yok! Đstediğiniz yere gidin! Bıktım usandım sizden!"
Bastian kollarını goğsunde kavusturup Atreju'ya sırtını dondu. Cevrede duran kalabalık soluğunu tutuyordu.
Atreju bir sure dimdik dikilerek ses cıkarmadan durdu. Su son ana kadar Bastian baskalarının yanında hic
azarlamamıstı onu. Boğazı oylesine tıkanmıstı ki, zor soluk alıyordu. Bir sure bekledi, ama Bastian bir daha
ona donmeyince ağır ağır donup uzaklastı. Onu Fııchur izledi.
Xayide gulumsuyordu, iyi bir gulumseme değildi bu.
O anda Bastian'ın icinde, kendi dunyasında bir cocuk olduğu anısı silinmisti.
c?
puzun bir konvoy olusturarak Fildisi Kule'ye yuruyusunde Bastian'a eslik eden kalabalığa, hic durmadan
Fantazya'nın tum ulkelerinden yeni yeni delegeler katılıyor, yuruyus kolu gitgide daha cok uzuyordu.
Sayılarını saymanın bosuna olduğu anlasılmıstı, cunku daha sayma isi bitmeden yenileri ekleniyordu. Her
sabah binlerce kafadan olusan bir ordu harekete geciyor, mola verildiğindeyse kamp yeri dusunulebilecek en
tuhaf cadır kenti oluyordu. Bastian'ın yol arkadasları yalnız turleri değil, irilikleri bakımından da birbirlerinden
cok farklı olduklarından, sirk cadırı boyutlarında olanlardan tutun da bir dikis yuksuğunden daha buyuk
olmayanlara kadar her boy cadır vardı. Delegelerin yolculuk etliği arabalarla tasıt aracları betimlenemeyecek
kadar cok cesitliydi; en bilinen ustu ortulu araba ve kupalardan baslayıp, yuvarlaııa yuvarlana giden son
derece tuhaf fıcılara, zıplayan bilyelere, kendi kendine giden ayaklı tenekelere kadar uzayan bir cesitlilikti bu.
Bu arada Bastian icin de bir cadır kurulmustu ve bu, hepsinin en goz alıcısıydı. Kucuk bir ev bicimindeydi,
zengin renklerde parıltılı ipekten olup ustune de bastan asağı altın ve gumus resimler islenmisti. Catısında,
arma olarak yedi kollu bir samdanı gosteren bir bayrak dalgalanıyordu, icerisi yastıklar ve ortulerle
yumusacık dosenmisti. Kamp nerede kurulursa kurulsun, bu cadır tam merkezde oluyordu. Kapısında da, bu
arada Bastian'ın ozel usağı ve hassa askeri gibi bir sey olan mavi cin nobet tutuyordu.
Atreju'yla Fuchur henuz Bastian'ın eslikci alayındaydılar; ama herkesin onundeki o zılgıttan beri, Bastian bir
daha tek kelime konusma-tnıstı onlarla. Atreju'nun alttan alıp ozur dilemesini bekliyordu icten ice. Ama
Atreju oralı değildi. Fuchur da Bastian'a saygı gostermeye hazır gorunmuyordu. Oğrenecekler nasılsa,
diyordu Bastian kendi
kendine. Đs kimin daha cok sabredeceğine kalırsa, sonunda ikisi de Bastian'ın iradesinin bukulmez olduğunu
gormek zorunda kalırlardı. Yok, alttan alacak olurlarsa, o zaman Bastian da kucak acardı onlara. Atreju
onunde diz cokunce onu ayağa kaldıracak, soyle diyecekti: "Onumde diz cokmen gerekmez Atreju, cunku
sen benim arkadasım-sın ve oyle kalacaksın ..."
Ama simdilik, bu ikisi konvoyun en arkasından gidiyordu. Fuc-hur ucmayı unutmusa benziyor, yerde
yuruyordu; Atreju da coğunlukla bası onunde, onun yanı sıra yuruyordu. Eskiden araziyi kesfetmek uzere
havalarda konvoyun onunden oncu olarak giderlerken, simdi artcı olarak arkadan geliyorlardı. Bastian
bundan hosnut değildi, ama elinden bir sey gelmiyordu.
Konvoy yoldayken coğunlukla Jicha'nın uzerinde en onde gidiyordu Bastian. Ama gitgide bundan hoslanmaz
oldu, bunun yerine Xayi-de'nin tahtırevanına yaptığı ziyaretler sıklastı. Xayide onu her zaman saygıyla
karsılıyor, en rahat yeri ona bırakıp kendisi onun ayaklarının dibine oturuyordu. Her zaman ilginc bir
konusma konusu bulabiliyordu Xayide. Bastian'ın insan dunyasındaki gecmisi hakkında konusmaktan
hoslanmadığını sezdikten sonra da, ona bu konuda soru sormaktan kacınır olmustu. Hemen hemen hic ara
vermeden, yanında duran Doğu isi bir nargileyi fokurdatıyordu. Bunun hortumu ıspanak yesili bir engerek
yılanı gibi duruyor, uzun, mermer beyazı parmaklarının arasında tuttuğu ağızlık ise yılan basına benziyordu.
Ağızlığı emerken onu opuyormus gibi gorunuyordu. Keyfini cıkara cıkara ağzından ve burnundan salıverdiği
duman bulutcukları her nefeste ayrı bir renkte oluyordu; 'bir mavi, bir sarı, bir gulkurusu, yesil ya da leylak
rengi.
Boylesi ziyaretlerden birinde, Bastian tahtırevanı hep aynı adımlarla
tasıyan siyah bocek kabukları icerisindeki dev adamlara dusunceli dusunceli bakarak, "Nicedir sana bir
sey sormak istiyordum Xayide," dedi.
Xayide, "Kolen seni dinliyor," diye karsılık verdi.
"Senin zırhlı devlere karsı savasırken," diye surdurdu Bastian, "yalnız zırhtan ibaret oldukları, iclerinin bos
olduğu ortaya cıktı. Gercekte neyle hareket ediyorlar?"
"Benim irademle," dedi Xayide gulumseyerek. "Đrademe icleri bos olduğu icin boyun eğiyorlar zaten, iradem
ici bos olan her seyi yonetebilir."
iki renkli gozleriyle Bastian'ı suzuyordu.
Bastian icten ice bu bakıslardan tedirgin olduğunu hissetti, ama Xayide kirpiklerini yemden indirmisti.
Bastian, "Ben de irademle yonetebilir miyim onları?" diye sordu.
Xayide, "Elbette, efendim ve ustadım," dedi yanıt olarak. "Hem de benden yuz kat iyi yonetirsin, seninle
karsılastırılınca bir hicim ben. Denemek ister misin?"
"Simdi değil," diye karsılık verdi Bastian, bu konu onu huzursuz etmisti, "belki bir baska sefere."
"Yaslı bir katırın sırtında gitmeyi...," diye surdurdu Xayide, "kendi iradenin harekete gecirdiği nesneler
tarafından tasınmaktan daha guzel buluyor musun gercekten?"
"Jicha beni severek tasıyor," dedi Bastian, yuzu biraz asılmıstı. "Beni tasımaktan hosnut."
"Oyleyse sen bunu onun icin yapıyorsun?"
"Neden olmasın?" diye karsılık verdi Bastian. "Bunda ne kotuluk var?"
Xayide ağzından yesil dumanlar savurdu.
"Ah, hicbir kotuluk yok efendim. Senin yaptığın bir sey nasıl kotu olabilir?"
"Nereye varmak istiyorsun, Xayide?"
Xayide ates rengi saclı basını eğdi.
"Baskalarını gereğinden cok dusunuyorsun, efendim ve ustadım," diye fısıldadı. "Oysa hic kimse, dikkatini
senin icin cok onemli olan kendi gelismenden ayırmana değmez. Ah efendim, eğer kızmazsan sana bir oğut
vermeye kalkısacağım: Kendi iyiliğini daha cok dusun!"
"Bunun yaslı Jicha'yla ne ilgisi var?"
"Pek yok efendim, hemen hemen hic yok. Yalnız - senin gibi birine yakısacak bir binek hayvanı değil de. Seni
boyle sıradan bir hayvanın sırtında gormek beni uzuyor. Buna butun yol arkadasların sasıyor. Yalnız sen,
efendim ve ustadım, bir tek sen bilmiyorsun kendine karsı sorumlu olduğunu."
Bastian bir sey soylemedi, ama Xayide'nin sozleri onu etkilemisti.
Ertesi gun, basında Bastian'la Jicha'nın yuruduğu ordu, yer yer mis kokulu kucuk leylak ormanlarıyla bolunen
olağanustu guzel bir vadiden gecerken, Bastian oğle yemeği molasından yararlanarak Xayide'nin onerisini
uygulamaya koydu.
"Dinle Jicha," dedi katırın boyununu oksayarak, "ayrılma vaktimiz geldi."
Jicha bir cığlık attı.
"Neden efendim?" diye sızlandı, "isimi o kadar mı kotu yaptım?" Siyah hayvan gozlerinin koselerinden
gozyası akıyordu.
Bastian onu avutmak icin, "Tabii ki hayır," dedi acele acele, "tam tersine, bu upuzun yolda beni oyle rahat
ettirdin, oyle sabırlı ve istekliydin
ki, simdi ben de iyiliğine karsılık seni odullendirmek istiyorum."
"Ben odul falan istemem," diye karsılık verdi Jicha, "ben seni tasımaya devam etmek isterim. Bundan daha
buyuk ne isteğim olabilir ki?"
Bastian surdurdu: "Sizin gibilerin cocuğu olmadığına uzulduğunu soylememis miydin?"
"Evet," dedi Jicha mahzun mahzun, "cok yaslanınca onlara bu gunleri anlatmak isterdim de ondan."
"iyi," dedi Bastian, "oyleyse simdi ben de sana gerceklesecek bir oyku anlatmak istiyorum. Hem bunu yalnız
sana, bir tek sana anlatmak istiyorum, cunku bu oyku sana ait."
Sonra Jicha'nın uzun kulağını eline alıp kulağın icine fısıldadı:
"Uzakta değil, buralardaki kucuk bir leylak ormanında seni oğlunun babası bekliyor. Kuğu tuylerinden
kanatları olan beyaz bir aygır bu. Yeleleriyle kuyruğu o denli uzun ki yere kadar sarkıyor. Sana delicesine
tutkun olduğu icin gunlerdir gizlice bizi izliyor."
"Bana mı tutkun?" diye neredeyse korkuyla bağırdı Jicha. "Ama yalnızca sıradan bir katırım ben, hem artık
genc de değilim!"
"Ona gore sen Fantazya'nın en guzel yaratığısın," dedi Bastian yavasca, "olduğun gibisin de ondan. Belki bir
de beni tasıdığın icindir. Ama cok utangac biri; butun bu yaratıkların arasında sana yaklasmaya cesaret
edemiyor. Sen ona gitmelisin, yoksa hasretinden olecek."
"Aman Tanrım!" dedi Jicha caresizce, "bu kadar kotu mu?"
Bastian, "Evet," diye fısıldadı katırın kulağına. "Haydi artık, sağlıcakla kal Jicha! Kos hadi, bulacaksın onu."
Jicha birkac adım attı, ama sonra bir kez daha Bastian'a dondu:
"Doğrusunu soyleyeyim," diye acıkladı, "birazcık korkuyorum."
Bastian gulumseyerek, "Biraz cesaret!" dedi. "Hem cocuklarınla torunlarına benden soz etmeyi de unutma!"
Jicha da o sade tavrıyla, "Tesekkurler efendim!" dedi ve gitti.
Bastian arkasından uzun uzun bakıp, katırın hantal hantal yuruyup gidisini seyretti, onu gonderdiği icin ici
pek rahat değildi. Gorkemli cadırına girdi, yumusacık yastıkların uzerine uzanıp gozlerini tavana dikti.
Durmadan Jicha'nın buyuk isteğini gerceklestirdiğini soyluyordu kendi kendine. Ama sıkıntısını dağıtmıyordu
bu. Đs gelip, insanın birine iyiliği ne zaman ve ne icin yaptığına dayanıyordu doğrudan.
Ama bu yalnız Bastian'la ilgili bir seydi; cunku Jıcha, kar beyazı, kanatlı aygırı gercekten buldu ve onunla
evlendi. Daha sonra da bir oğulları oldu; beyaz, kanatlı bir katırdı bu, adı da Pataplan'dı. Hatta kendinden
cok da soz ettirdi Fantazya'da; ama bu baska bir oykudur, baska bir zaman anlatılmalı.
Bundan sonra Bastian yolculuğa Xayide'nin tahtırevanında devam etti. Hatta Xayide, Bastian'ın rahatını hic
kusursuz sağlamak icin tahtırevanından inip yanında yaya yurumeyi bile onermis, ama Bastian bunu kabul
etmek istememisti. Boylelikle de, artık ordunun basına gecen genis mercan tahtırevanda ikisi birlikte
oturuyorlardı simdi.
Bastian hala biraz keyifsiz, kendisine katırdan ayrılma oğudunu vermis olan Xayide'ye karsı da soğuktu.
Xayide cok gecmeden anladı bunu. Bastian'ın tek sozcuklu yanıtları doğru durust konusmalarına olanak
vermiyordu.
Onu canlandırmak icin, "Efendim ve ustadını," dedi neseli neseli, "eğer kabul etme lutfunda bulunursan sana
bir sey armağan etmek istiyorum."
Minderin altından son derece değerli suslemeleri olan bir kutu cıkardı.
Bastian merakla doğruldu. Xayide kutuyu actı ve icinden, zincire benzer, hareketli parcalardan olusan
dar bir kemer cıkardı. Tum parcaları ve tokası saydam camdandı.
Bastian, "Nedir bu?" diye sordu.
Kemer hafifce sıkırdıyordu Xayide'nin elinde.
"Kisiyi gorunmez yapan bir kemerdir bu. Ama efendim, sana ait olması icin ona bir ad vermen gerekiyor."
Bastian kemeri inceledi, sonra da, "Gemmal Kemeri," dedi.
Xayide gulumseyerek basını salladı. "Artık senindir."
Baslian kemeri eline alıp kararsızca tuttu.
Xayide, "Etkisinden emin olmak icin bir denemek istemez misin?" diye sordu.
Bastian kemeri taktı ve beline tıpatıp oturduğunu hissetti. Ama yalnız hissediyordu bunu, cunku kendini
goremiyordu artık; ne govdesini, ne ayaklarını, ne de ellerini. Son derece tedirgin edici bir duyguydu bu,
hemen tokayı acmaya calıstı. Gelgelelim, artık ne ellerini ne tokayı gorebildiğinden bunu basaramadı.
Boğuluyor gibi bir sesle bağırdı: "Đmdat!" Gemmal Kemeri'ni bir daha hic cıkaramayıp omur boyu gorunmez
kalmaktan korkmustu birden.
"Once alısmak gerekir," dedi Xayide, "bana da boyle oldu efendim, izin ver de sana yardım edeyim."
Ellerini bosluğa daldırdı, kasla ğoz arasında Gemmal Kemeri'ni acıvermisti, Bastian da yeniden gordu kendini.
Rahatlayarak bir oh cekti. Sonra da guldu. Xayide de gulumsuyor, nargilesinin yılanbaslı ağızlığından nefesler
cekiyordu.
Ne olursa olsun Bastian'ın dusuncelerini baska yere kaydırmıstı.
"Artık her tur tehlikeye karsı daha iyi korunmus oldun efendim," dedi tatlı tatlı. "Bu sana anlatamayacağım
kadar onemli benim icin."
"Tehlike mi?" diye sordu Bastian, hala saskındı biraz. "Nasıl bir tehlikeymis ki bu?"
"Ah, seninle kimse boy olcusemez," diye fısıldadı Xayide, "sen bilge olduğun surece, hayır. Tehlike senin
kendi icinde, bu yuzden de seni bundan korumak zor."
Bastian, "Kendi icinde demekle ne kastediyorsun?" diye sordu.
"Bilgelik, her seyin ustunde olmak, kimseden nefret etmemek, kimseyi sevmemektir. Oysa senin icin
efendim, arkadaslık cok onemli hala. Yureğin karlı bir dağ tepesi gibi soğuk ve duygusuz değil senin. Boyle
olunca da biri sana kotuluk yapabilir."
"Kim olabilir ki bu?"
"Tum kustahlığına karsın senin hala yurekten bağlı olduğun kisi."
"Daha acık soyle!"
"Yesilderililer soyundan, haddini bilmez ve saygısız kucuk bir vahsi, efendim."
"Atreju mu?"
"Evet ve onunla birlikte utanmaz Fuchur?"
"Ve ikisi bana kotuluk edecek oyle mi!" Bastian neredeyse gulecekti.
Xayide bası eğik oturuyordu.
"Buna asla inanmam," diye surdurdu Bastian. "Bir daha bu konuda hicbir sey isitmek istemiyorum."
Xayide susuyordu, basını daha da asağılara eğdi.
Uzun bir sessizlikten sonra Bastian sordu:
"Hem Atreju'nun bana ne kastı olsun ki?"
7393
"Efendim," diye fısıldadı Xayide, "biliyordum, bunu hic soylemeyecektim."
"O zaman her seyi soyle!" diye bağırdı Bastian. "Benzetmeler yapıp durma yalnız! Ne biliyorsun?"
Xayide, "Gazabın karsısında tir tir titriyorum efendim," diye kekeledi ve gercekten de tum bedeni sarsıldı.
"Ama isterse bu benim sonum olsun, gene de soyleyeceğim: Atreju, Cocuk Đmparatorice'nın isaretini ya
gizlice ya da zorla senden almayı dusunuyor."
Bastian'ın bir an soluğu tutuldu. Tıkanmıs bir sesle, "Bunu kanıtlayabilir misin?" diye sordu.
Xayide basını olumsuz anlamda sallayarak mırıldandı:
"Benim bilgilerim kanıtlanacak olanlardan değildir efendim."
"Oyleyse bilgilerini kendine sakla!" dedi Bastian, ofkeden kıpkırmızı kesilmisti. "Hem Fantazya'nın en
namuslu, en yiğit cocuğuna da kara surme!"
Btı sozlerle birlikte tahtırevandan atlayıp uzaklastı.
Xayide'nin parmakları endiseli endiseli yılan basıyla oynuyor, ye-sil-kırmızı gozleri yanıyordu. Bir sure sonra
yine gulumsedi ve ağzından eflatun dumanlar savururken mırıldandı:
"Ortaya cıkacak, efendim ve ustadım. Gemmal Kemeri sana bunu kanıtlayacak."
Gece kampı kurulunca Bastian cadırına gitti. Mavi cin Illuan'a kimseyi, ozellikle de Xayide'yi iceri
bırakmamasını emretti. Yalnız kalıp dusunmek istiyordu.
Buyucunun Atreju hakkında soylediklerini, ustunde kafa yormaya değecek bir sey olarak gorduğu yoktu.
Ama kafasını baska bir sey
394 >
kurcalıyordu: Xayide'nin laf arasında bilge olmak uzerine soyleyiver-diği birkac cumle.
Simdiye dek oyle cok sey yasamıstı ki. Korkular, sevincler, uzuntuler, utkular; isteği gerceklesince bir
sonrakine atlamıs, bir an bile huzura kavusamamıstı. Butun bunların hicbiri onu huzurlu ve mutlu
yapmamıstı. Oysa bilgelik, sevinc ve uzuntu, korku ve acıma, hırs ve kırgınlığın uzerinde olmak demekti.
Bilgelik, her seyi asmıs olmak, hicbir seyi ve hic kimseyi sevmemek, hicbir sey ve hic kimseden nefret
etmemek, ama baskalarının olumsuzluk ya da yakınlığını da tumuyle kayıtsız karsılamak anlamına geliyordu.
Gercekten bilge biri, hicbir seye aldırmazdı. Erisilmez olur, artık ona hicbir sey zarar veremezdi. Evet; boyle
olmak, istenmeye değerdi gercekten! Bastian boylelikle son isteğine, Graograman'ın soylemis olduğu gibi
onu gercek dileğine goturecek o son isteğe vardığından emindi. Bununla ne kastedildiğini de anladığını
sanıyordu simdi. Buyuk bir bilge olmak istiyordu o, tum Fantazya'nın en bilge bilgesi!
Biraz sonra cadırından cıktı.
Ay, daha once dikkat bile etmediği bir manzarayı aydınlatmaktaydı. Cadır kenti, cepecevre genis bir yay
halinde tuhaf bicimli dağlarla cevrili bir vadiye yayılmıstı. Vadide ayrıca kucuk ormanlarla calılıklar da vardı;
dağ yamaclarının yukarılarında bitki ortusu seyreliyor, daha tepelerde de busbutun yok oluyordu. Dağların
uzerinde yukselen kaya kumeleri turlu sekiller olusturuyor, sanki dev bir heykeltrasın elinden cıkmıs, belli bir
amacla yapılmıs figurler gibi duruyordu. Hava durgun, gokyuzu bulutsuzdu. Tum yıldızlar parlıyor, her
zamankinden daha yakın duruyorlardı.
Ta karsıda, en yuksek dağ doruklarından birinde, kumbet gibi gorunen bir sey fark etti Bastian. Belli ki icinde
birileri oturuyordu,
cunku dısarıya zayıf bir ısık sızıyordu.
Illuan, "Onu ben de fark ettim efendim," dedi cırıldayan sesiyle. Cadırın girisinde nobette duruyordu. "Ne
olabilir acaba?"
Daha sozlerini bitirmemisti ki, ta uzaklardan ilginc bir bağrıs duyuldu. "Uhuhuhu!" diye, uzun bir baykus
cığlığı gibi cıkıyordu bu, ama daha derinden ve daha gucluydu. Derken bağrıs ikinci ve ucuncu kez de
yankılandı, ama simdi cok sesliydi.
Gercekten de baykuslardı bunlar; sayıları da Bastian'ın az sonra saptadığı gibi, altıydı. Doruktaki kumbetli
dağ tarafından geliyorlardı. Neredeyse hic kıpırtısız, suzule suzule yaklasmaktaydılar. Yakına geldikce sasırtıcı
buyuklukleri de daha iyi anlasılıyordu, inanılmaz bir hızla ucuyorlardı. Gozleri pırıl pırıl parlıyordu. Kafalarında
ustleri tuylu dik kulaklar vardı. Ucusları hic gurultusuzdu. Bastian'ın cadırının onune inerlerken teleklerinin en
hafif vınlaması bile duyulmadı.
Simdi yerde oturuyorlardı, hepsi de Bastian'dan iriydiler, koca yuvarlak gozlu kafalarını dort bir yana cevirip
duruyorlardı. Bastian onlara doğru ilerledi:
"Kimsiniz ve kimi arıyorsunuz?"
"Bizi Sezgiler Anası Uschtu gonderdi," diye yanıtladı altı baykustan biri. "Gigam Yıldız Manastırı'nın ucan
ulaklarıyız biz."
Bastian, "Ne tur bir manastır bu?" diye sordu.
"Orası bilgi kesislerinin oturduğu bir bilgelik yeridir," diye yanıtladı baska bir baykus.
Bastian, "Ya Uschtu kim?" diyerek sorusturmayı surdurdu.
Ucuncu baykus acıkladı: "Manastırı yoneten ve kesislere bilgi oğreten uc derin dusunceliden biri. Bizler gece
ulaklarıyız ve ona aıtiz."
"Gundu2 olsaydı," diye surdurdu dorduncu ulak, "o zaman Gorus Babası Schirkrie kendi ulaklarını yollardı,
onlar kartaldır. Geceyle gunduz arasındaki safak ve gun batımı saatlerinde de Aklın Oğlu Jisi-pU
kendinınkileri yollar, onlar da tilkidir." "Schirkrie ve Jisipu kim?"
"Oteki iki derin dusunceli. Bizim buyuklerimiz." "Siz burada ne arıyorsunuz peki?"
"Buyuk Bilen'i arıyoruz," dedi altıncı baykus. "Uc derin dusunceli onun bu cadır kentinde bulunduğunu biliyor
ve ondan bizleri aydınlatmasını rica ediyorlar."
Bastian, "Buyuk Bilen mi?" diye sordu. "O da kim?"
Altısı birden aynı anda yanıtladılar: "Adı Bastian Balthasar Bux."
Bastian, "Onu buldunuz bile," dedi. "Benim."
Baykuslar, korkutucu kocamanlıklarına karsın, neredeyse gulunc gorunen bir cabuklukla yerlere kadar
eğildiler.
ilk baykus, "Uc derin dusunceli, uzun hayatları boyunca cozemedikleri sorunu cozmen icin minnet ve saygıyla
senin ziyaretini bekliyorlar," dedi.
Bastian dusunceli dusunceli cenesini tutuyordu.
"Pekala," diye yanıtladı sonunda, "ama iki oğrencimi yanıma almak isterim."
"Biz altı kisiyiz," diye karsılık verdi baykus, "ikiser ikiser sizlerden birini tasıyabiliriz." Bastian mavi cine dondu.
"Illuan, Atreju'yla Xayide'yi cağır!" Cin cabucak uzaklastı. Bastian, "Cozeceğim sorun nedir?" diye sordu.
rfut
"Buyuk Bilen," diye acıkladı baykuslardan biri, "bizler zavallı, cahil ulaklarız yalnızca, Bilgi Kesisleri'nin en alt
sınıfından bile değiliz. Uc derin dusuncelinin upuzun hayatları boyunca cozemedikleri sorunu biz sana nasıl
aktarabiliriz?"
Bir iki dakika sonra Illuan, Aıreju ve Xayide'yle birlikte geri dondu. Ne olup bitliğini yolda kısaca acıklamıstı
onlara.
Atreju Bastian'ın onune gelince sordu:
"Neden ben?"
"Evet," diye sordu Xayide de, "Neden o?"
"Bunu oğreneceksiniz," diye karsılık verdi Bastian.
Baykusların onceden hazırlıklı davranıp yanlarında uc trapez getirdiği ortaya cıktı. Đkiser ikiser, bu tarpezlerin
asılı olduğu iplen penceleriyle tuttular; Bastian, Atreju ve Xayide de tahtanın ustune oturdu ve kocaman gece
kusları onlarla birlikte havalandı.
Gigam Yıldız Manastırı'na vardıklarında, buyuk kumbetin, kup bicimli bircok bulumden olusan cok yaygın bir
yapının yalnızca ust bolumu olduğu anlasıldı. Yapının sayısız kucuk penceresi vardı ve yuksek dıs
duvarlarıyla.doğrudan kayalık bir bayıra oturmustu. Davetsiz ziyaretciler icin ulasılması guc, hatta
olanaksızdı.
Kup bicimli bolumlerde, bilgi kesislerinin hucreleri, kitaplıklar, yemek mekanları ve ulaklar icin odalar
bulunuyordu. Buyuk kumbetin altında da, uc derin dusuncelinin derslerini verdikleri toplantı salonu vardı.
Bilgi kesisleri cesitli tip ve kokenden Fantazyalılardı. Ama bu manastıra girmeyi istediklerinde, ulkeleri ve
aileleriyle tum iliskilerini kesmek zorunda kalmıslardı. Bu kesislerin cetin ve yoksunluklarla dolu yasamı,
yalnız ve yalnız bilime ve bilgiye adanmıstı. Oyle her isteyen kabul edilmezdi topluluğa. Sınavlar zordu, uc
derin dusunceli
de acımasızdı. Oyle olurdu ki, hemen hemen hicbir zaman uc yuz kesisten fazlası yasamazdı burada; ama
boylelikle de bunlar, tum Fan-tazya'nın en seckin akıllılarını olustururlardı. Kız ve erkek kardesler
topluluğunun yedi uyeye kadar indiği zamanlar bile olmustu. Ama bu, sınavların zorluğunu hic
değistirmemisti. Bu donemde, erkek ve kadın kesis sayısı iki yuzun biraz ustundeydi.
Bastian, pesinde Atreju ve Xayide'yle birlikte buyuk ders salonuna goturulduğunde, olabilecek her tur
Fantazya yaratığından olusan ve kendi eslikcilerinden yalnızca koyu kahverengi kaba kesis giysileriyle ayrılan
cok karısık bir kalabalık gordu karsısında; hepsi, hangi turden olduğu fark etmeksizin bu kesis giysilerini
giymisti. Bunun, sozgelimi cok onceden sozu edilen yuruyen kayalardan birinin ya da bir miniğin ustunde
nasıl duracağı goz onune getirilebilir herhalde.
Uc baskan, uc derin dusunceli ise, insan tipliydiler. Kafaları insan kafası değildi ama. Uschtu, Sezgiler Anası,
bir baykus yuzune sahipti. Schirkrie, Gorus Babası, kartal kafalıydı. Sonuncu Jisipu ise, Aklın Oğlu, bir tilki
kafası tasıyordu. Tastan yapılma yuksek kursulerde oturuyor ve cok heybetli gorunuyorlardı. Atreju, hatta
Xayide bile gorunuslerinden urkmuse benziyordu. Ama Bastian hic istifini bozmadan onlara doğru yurudu.
Koca salonu derin bir sessizlik kaplamıstı.
Belli ki ucunun en yaslısı olan ve ortada oturan Schirkrie, eliyle ağır ağır, kendılerininkinin tam karsısında
duran taht bicimli bos bir koltuğu isaret etti. Bastian da oraya oturdu.
Uzunca bir suskunluktan sonra Schirkrie konusmaya basladı. Usul usul konusuyor, sesi sasılacak bir bicimde
derin ve tok cıkıyordu.
"Cok eski zamanlardan beri dunyamızın bilmecesine dalmıs bulunuyoruz. Jisipu bu konuda Uschiu'nun
sezdiklerinden farklı dusunu-
'399
yor; Uschtu'nun sezgileri benim gorduklerimden farklı seyler anlatıyor; ote yandan ben de Jisipu'nun
dusunduklerinden farklı seyler goruyorum. Boyle daha fazla suremez. Đste bunun icin de Buyuk Bilen, senden
bize gelmeni ve bizi aydınlatmanı rica ettik. Ricamızı yerine getirmek istiyor musun?"
"istiyorum," dedi Bastian.
"Oyleyse dinle Buyuk Bilen, sorumuz.su: Fantazya nedir?"
Bastian bir sure sustu, sonra yanıtladı:
"Fantazya bitmeyecek bir oykudur."
"Bize soylediğini anlayacak zaman ver," dedi Schirkrie, "Yarın aynı saatte burada yeniden bulusalım."
Hepsi, uc derin dusunceli de, butun oteki bilgi kesisleri de sessizce ayağa kalkıp dısarı cıktılar.
Bastian, Atreju ve Xayide de konuk hucrelerine goturulduler, buralarda sade bir yemek bekliyordu her birini.
Yatma yerleri, uzerinde kaba battaniyeler olan basit tahta sedirlerdi. Bastian'la Atreju buna aldırmadılar
elbette; ama Xayide bir buyu yapıp kendine daha rahat bir yer yapmak istedi, ne var ki buyu gucunun bu
manastırda etkili olmadığını saptamak zorunda kaldı.
Ertesi gece, butun kesislerle uc derin dusunceli belirlenen saatte yine kubbeli buyuk salonda toplandılar.
Bastian yine taht bicimli koltuğa oturdu, Atreju'yla Xayide onun sağında ve solunda ayakta duruyorlardı
Bu kez konusan, Bastian'a kocaman baykus gozleriyle bakan Usc-htu'ydu, Sezgiler Anası:
"Oğretin uzerinde dusunduk Buyuk Bilen. Ama yeni bir soru geldi aklımıza. Eğer soylediğin gibi Eantazya
bitmeyecek bir oykuyse, bu bitmeyecek oyku nerede yazılı?"
401.
Bastian yine bir sure dusundu, sonra yanıtladı:
"Bakır rengi ipekle ciltlenmis bir kitapta."
"Bize, soylediğini anlayacak zaman ver," dedi Uschtu. "Yarın aynı saatte burada yeniden bulusalım."
Her sey bir onceki gece gibi oldu. Bundan sonrakinde yeniden ders salonunda toplandıklarında sozu Jisipu
aldı, Aklın Oğlu:
"Oğretin uzerinde bu kez de dusunduk Buyuk Bilen. Ve yine yeni bir sorunun karsısında caresiz kaldık. Eğer
dunyamız bitmeyecek bir oykuyse ve bu bitmeyecek oyku bakır renkli bir kitaptaysa - o zaman kitap
nerede?"
Bastian kısa bir suskunluktan sonra yanıtladı: "Bir okulun catı arasında."
"Buyuk Bilen," diye surdurdu tilki kafalı Jisipu, "soylediklerinin gercekliğinden kusku duymuyoruz. Ancak
senden bu gerceği bize gostermeni rica ediyoruz. Bunu yapabilir misin?"
Bastian dusundu, sonra da, "Sanırım yapabilirim," dedi. Atreju sasırmıs, Bastian'a bakıyordu. Xayide'nin farklı
renkli gozlerinde de soran bir ifade vardı.
"Yarın gece bu saatte yine bulusalım," dedi Bastian, "ama bu derslikte değil dısarda, Gigam Yıldız
Manastırı'nın catısında. Dikkatle ve gozunuzu ayırmadan gokyuzune bakmanız gerekiyor."
Bunu izleyen gece -onceki ucu gibi pırıl pırıl bir geceydi bu da— uc derin dusunceli de icinde olmak uzere
kardesler topluluğunun butun uyeleri belirlenen saatte manastırın catısındaydılar ve kafalarını arkaya atmıs,
gece goğune bakıyorlardı. Bastian'ın ne tasarladığını bilmeyen Atreju ve Xayide de aralarındaydı.
Bastian ise koca kubbenin en yuksek noktasına tırmanmaktaydı.
Tepede durunca cepecevre uzaklara baktı ve bu anda da ilk kez olarak, cok, cok uzaklarda, ta ufukta, ay
ısığında resim gibi parlayan Fildisi Kule'yi gordu.
Cebinden Al'Tsahir tasını cıkardı, hafif bir ısık sacıyordu bu. Bastian, Amarganth Kitaplığı'nın kapısındaki
yazının sozlerini gecirdi aklından:
"... ama ikinci bir kere
sondan basa doğru soylerse adımı
yuz yıllık ısığı bir anda sacar, sonerim."
Tası havaya kaldırıp bağırdı:
"Rihast'la!"
Aynı anda oyle parlak bir simsek caktı ki, yıldızlı gokyuzu soluk-lasıp arkasındaki uzay aydınlandı. Bu uzay da,
eskilikten kararmıs heybetli kirisleriyle okulun catı arasıydı. Yuz yıllık ısık yanıp sonmus, Al'Tsahir geride
hicbir iz bırakmadan kaybolmustu.
Hepsinin, Bastian'ın da, gozlerinin yıldızlarla ayın soluk ısığına yeniden alısması icin zaman gecmesi gerekti.
Herkes gorduklerinden sarsılmıs bir halde sessizce buyuk derslikte toplandı. En son Bastian geldi. Bilgi
kesisleri ve uc derin dusunceli yerlerinden kalkıp Bastian'ın karsısında uzun uzun eğildiler.
Schirkrie, "Bu aydınlanma icin sana tesekkur edebileceğim bir soz bulamıyorum Buyuk Bilen," dedi. "Cunku o
gizemli catı arasında kendi turumden bir varlık gordum, bir kartal yani."
Baykus yuzlu Uschtu karsı cıktı: "Aklanıyorsun Schirkrie," dedi hafif bir gulumsemeyle, "cok acık gordum, bir
baykustu o."
"ikiniz de yanılıyorsunuz," diyerek Jisipu ısıldayan gozlerle soze karıstı. "Oradaki varlık benim akrabamdı.
Tilkiydi o."
Schirkrie yatıstırıcı bir tavırla ellerini havaya kaldırdı.
"Đste yine eskiden olduğumuz yerdeyiz," dedi. "Bu soruyu da yalnız sen yanıtlayabilirsin Buyuk Bilen.
Hangimiz haklıyız?"
Bastian hafifce guldu, "Ucunuz de," dedi.
"Bize, soylediğini anlayacak zaman ver," diye rica etti Uschtu.
"Evet," diye karsılık verdi Bastian, "iste size istediğiniz kadar zaman. Cunku sizden ayrılıyoruz artık."
Butun bilgi kesislerinin de, uc derin dusuncelinin de yuzlerinde dus kırıklığı vardı, ama Bastian, uzun zaman
ya da daha iyisi, temelli onların yanında kalması doğrultusundaki ısrarlı ricaları soğukkanlılıkla reddetti.
Boylece sonunda iki oğrencisiyle birlikte dısarıya kadar uğurlandı ve ucan ulaklar onları yeniden cadır kentine
goturduler.
O gece Gigam Yıldız Manastın'nda, uc derin dusuncelinin arasında, yıllar sonra kardesler topluluğunun
cozulmesine ve Sezgiler Anası Uschtu, Gorus Babası Schirkrie ve Aklın Oğlu Jisipu'nun ayrı ayrı birer manastır
kurmalarına kadar varacak ilk ilkesel gorus ayrılığı baslamıs oldu. Ama bu baska bir oykudur, baska bir
zaman anlatılmalı.
Bastian ise o geceden sonra bir zamanlar gittiği okulla ilgili butun anılarını yitirdi. Catı arası da, hatta bakır
rengi ipek ciltli calıntı kitap da belleğinden cıkmıstı. Artık Fantazya'ya nasıl geldiğini bile sormuyordu kendine.
XXII.
f itoisi JtuU Carptptast
c, en cok dort gunluk yollan kalmıs, artık Fildisi Kule'ye cok yaklasmıslardı. Onden gonderilen gozculerin
soylediğine gore, sıkı bir yuruyusle uc gunden once bile varabilirlerdi.
Oysa Bastian kararsız gorunuyordu. Eskisinden daha sık mola verdiriyor, derken birdenbire, herkesi alelacele
yeniden yollara dokuyordu. Eslikci alayındakilerin hicbiri bunların nedenini anlayamıyor, ama kuskusuz,
hicbiri de sormaya cesaret edemiyordu. Yıldız Manas-tın'ndaki buyuk eyleminden sonra yanına yaklasılmaz
olmustu. Xayi-de icin bile boyleydi. Ordu kampında turlu tahminler yurutuluyor, ama yol arkadaslarının
coğunluğu, onun birbirini tutmayan celiskili buyruklarını boyun eğerek yerine getiriyordu. Buyuk bilgeler -
boyle diyorlardı- sıradan varlıklara tutarsız gorunurmus coğu zaman. Atre-ju'yla Fuchur da Bastian'ın
davranıslarını acıklayamıyordu artık. Yıldız Manastırı'ndaki olay ikisinin de kavrayısını asıyordu. Ama bu, onun
icin duydukları kaygıyı artırmaktaydı yalnızca.
Bastian'ın icindeyse iki duygu birbiriyle savas halindeydi ve hicbiri otekini susturamıyordu. Bir yandan
Aycocuk'la bulusmak icin yanıp tutusuyordu. Artık tum Fantazya'da unlenmis, hayranlık toplamıstı, onun
karsısına esit biri olarak cıkabilecekti. Ama aynı zamanda ici, Aycocuk'un AURYN'i geri isteyebileceği
kaygısıyla doluydu. Ya ondan sonrası? Aycocuk onu, artık hakkında pek bir sey bilmediği eski dunyasına
gondermeye calısır mıydı? Geri donmeyi istemiyordu Bastian! Ve Mucevher'i alıkoymak istiyordu! Derken
aklına yeniden, Aycocuk'un Mucevher'i geri isteyeceğinin hic de kesin olmadığı dusuncesi takılıyordu. Belki de
Bastian istediği surece Mucevher'i ona bırakırdı Aycocuk! Belki ta o zaman ona armağan etmisti de,
Mucevher temelli onun olmustu. Boyle anlarda Aycocuk'u yeniden gormek icin sabırsızlanıyor, bir an once
onun yanında olmak icin yuruyusunu
•406-
hızlandırıyordu. Gelgeldim, hemen arkasından icini yeniden kuskular kaplıyor, ne yapacağım acıklığa
kavusturmak uzere, konvoyu durdurup mola verdiriyordu.
Boylece, kah bir telas icinde paldır kuldur yuruyerek kah saatlerce oyalanarak en sonunda unlu Labirent'in,
caprasık yollar ve patikalarla dolu essiz bir cicek bahcesinden ibaret olan o genis duzluğun dıs kenarına
varılmıstı. Ufukta, altın ısıltılı gece goğunun karsısında, peri beyazları icindeki Fildisi Kule parlıyordu.
Tum Fantazyalılar alayı da, Bastian da dalgın bir suskunluk icinde durmus, bu manzaranın anlatılmaz
guzelliğinin tadını cıkarıyorlardı. Hatta Xayide'nin yuzunde bile, kuskusuz cok kısa surede kaybolmasına
karsın, daha once hic gostermediği bir saskınlık ifadesi oldu. En gerilerde duran Atreju'yla Fuchur ise, buraya
son gelislerinde Labirent'in ne kadar değisik gorunduğunu anımsıyorlardı: Oldurucu hiclik hastalığıyla harap
olmus bir labirent. Simdiyse her zamankinden daha guzel, daha zengin ve daha parlak gorunuyordu.
Bastian o gunluk yuruyuse devam etmemeyi kararlastırdı ve boylece gece kampı kuruldu. Kuleye, Aycocuk'a
selamını iletecek ve ertesi gun Fildisi Kule'de olmayı tasarladığını bildirecek birkac ulak gonderdi. Sonra da
cadırına girip yattı ve uyumaya calıstı. Yatağında bir sağa, bir sola donup duruyor, kaygıları onu rahat
bırakmıyordu. Bu gecenin, cok daha baska nedenler yuzunden simdiye kadarki Fantazya yasantısının en kotu
gecesi olacağından haberi yoktu henuz.
En sonunda gece yansına doğru hafif ve huzursuz bir uykuya dalmısken, cadırın onunden gelen heyecanlı
fısıltı ve mırıltılarla sıcrayarak uyandı. Kalkıp dısarı cıktı.
Sert sert, "Ne oluyor?"diye sordu.
"Su ulak," diye yanıtladı Illuan, mavi cin, "bir mesaj iletmek zorunda
olduğunu ileri suruyor, yarını bekleyemeyecek kadar onemliymis."
Illuan'ın yakasından tutup havaya kaldırmıs olduğu ulak, kucuk bir cevikti; adatavsanına belli bir benzerlik
gosteren, ancak ustunde post yerine canlı renklerde tuylu bir giysi bulunan bir yaratık yani. Cevikler
Fantazya'nın en hızlı kosucuları olup o hızla oyle inanılmaz uzaklıklar katederler ki, insan onunden gecerken
somut olarak gormez onları; gectikleri, arkalarından done done kalkan toz bulutlarından anlasılır yalnızca.
Buradaki cevik de iste bu yetenek yuzunden ulak yapılmıstı. Fildisi Kule'ye kadar olan butun yolu gidip
gelmisti ve mavi cin kendisini Bastian'ın onunde tutarken hızlı hızlı solumaktaydı.
"Bağısla efendimiz," diye soluk soluğa soylendi ve birkac kez eğilip kalktı. "Rahatını kacırdıysam bağısla, ama
bunu yapmasaydın! haklı olarak kızardın bana. Cocuk Đmparatorice kulede değil, hem de ta ne zamandır
orada değilmis, kimse nereye gittiğini bilmiyor."
Bastian birden icini bos ve soğuk hissetti. "Yanılıyor olmalısın. Bu olamaz."
"Oteki ulaklar da gelince aynı seyi doğrulayacaklardır efendim."
Bastian bir sure sustu, sonra ifadesiz bir tonda, "Đyi, tesekkur ederim," dedi.
Dondu cadırına girdi.
Yatağın uzerine oturup basını iki eline dayadı. Ona ulasmak icin ne kadar uzun zamandır yollarda olduğunu
Aycocuk'un oğrenmemis olması olanaksızdı. Onunla gorusmek mi istemiyordu, yoksa basına bir sey mi
gelmisti? Hayır, kendi imparatorluğunda Cocuk Đmparato-rice'nin basına bir sey gelmis olması
dusunulemezdi.
Ama orada değildi iste, bu da Bastian AURYN'Đ geri vermek zorun-
-408-C
da kalmayacak demekti. Ote yandan onu yeniden goremeyeceği icin acı bir dus kırıklığı hissediyordu icinde.
Nedeni ne olursa olsun, onun bu davranısını anlasılmaz buluyordu; hayır, incitici!
Derken aklına, Atreju'yla Fuchur'un bir kimsenin Cocuk tmparato-rice'yle ancak bir kez karsılasabileceğine
iliskin sık sık yinelediği sozler geldi.
Uzuntusunun arasında birden Atreju'yla Fuchur'u ozlediğini hissetti. Biriyle konusmak, bir dostla dertlesmek
istiyordu.
Aklına, Gemmal Kemeri'ni takıp onların yanına gorunmeden gitmek fikri geldi. Boylece gururundan odun
vermeden yanlarında olabi-• lir, onların avutucu varlıklarını doya doya icine cekebilirdi.
Hemen suslu kutuyu actı, kemeri cıkardı ve beline taktı. Kendini gormez olunca, uzerine ilk seferinde olduğu
gibi o tedirgin edici duygu geldi. Alısıncaya kadar bir sure bekledi, daha sonra dısarıya cıkıp Atreju'yla
Fuchur'u aramak uzere cadır kentini dolasmaya basladı.
Her yerde heyecanlı fısıltı ve mırıltılar duyuluyor, cadırların arasında vızır vızır golge gibi sekiller gidip
geliyordu; kimisi de orada burada toplanmıs tartısıyordu. Bu arada oteki ulaklar da donmus ve Cocuk
Imparatorice'nin Fildisi Kule'de olmadığı haberi kampa yangın gibi yayılmıstı. Bastian cadırların arasında
dolanıp duruyor, ama aradığı iki kisiyi bir turlu bulamıyordu.
Atreju'yla Fuchur, kampın en ucundaki cicek acmıs bir biberiye ağacının altına yerlesmislerdi. Atreju,
bacakları altında, kollarını goğsunde kavusturmus oturuyor ve sabit bir yuzle Fildisi Kule tarafına bakıyordu.
Uğur ejderhası da heybetli basını Atreju'nun ayaklarının dibinde toprağa koyup onun yanına uzanmıstı.
"Son umudum, Cocuk Imparatorice'nin isareti geri almak icin ona bir ayrıcalık tanımasıydı," dedi Atreju.
"Ama butun umutlarım bosa
409
cıktı."
"O ne yaptığını biliyordur," karsılığını verdi Fuchur.
O anda Bastian da onları bulmus, gorunmeden yanlarına gelmisti.
Atreju, "Gercekten biliyor mudur?" diye mırıldandı. "AURYN Bas-tian'da daha fazla kalmamalı."
"Ne yapmak niyetindesin?" diye sordu Fuchur. "Kendi isteğiyle geri vermek istemeyecektir."
Atreju, "isareti ondan almak zorundayım," karsılığını verdi.
Bastian bu sozleri duyunca ayaklarının altındaki toprağın sallandığını hissetti.
Fuchur'un, "Bunu nasıl yapacaksın?" dediğini duydu. "Evet, bir kez aldın mı artık geri vermen icin zorlayamaz
seni."
"Of, bilmiyorum," dedi Atreju. "hala guclu; buyulu kılıcı da hala yanında."
Fuchur, "Ama isaret seni korur," diye karsı cıktı. "Ondan bile korur."
"Hayır," dedi Atreju, "sanmam. Ondan korumaz. Oyle değil."
Fuchur, hafif, sinirli bir gulusle surdurdu: "Oysa Amarganth'taki ilk gece kendiliğinden veriyordu onu sana.
Sense reddettin."
Atreju basını salladı.
"O zaman neler olacağını bilmiyordum henuz."
"Oyleyse," diye sordu Fuchur, "isareti ondan almak icin yapabileceğin baska ne kalıyor?"
"Calmak zorundayım," karsılığını verdi Atreju.
Fuchur'un bası dikildi. Kırmızı kırmızı yanan gozlerle Atreju'ya bakakalmıstı, otekiyse gozlerini yere indirerek
usulca yineledi:
"Calmak zorundayım. Baska yolu yok."
Tedirgin bir sessizliğin ardından Fuchur sordu: "Ne zaman peki?"
"Bu gece," diye yanıtladı Atreju. "Cunku yarın cok gec olabilir." Bastian isitmek istemiyordu artık. Oradan ağır
ağır uzaklastı. Soğuk ve sınırsız bosluktan baska hicbir sey hissetmiyordu. Onun icin her sey onemsizdi artık -
tıpkı Xayide'nin soylediği gibi.
Cadırına donup Gemmal Kemeri'ni cıkardı. Sonra da Illuan'ı, uc beyi, Hysbald, Hykrion ve Hydorn'u
cağırmaya gonderdi. Bekleyis icinde bir asağı bir yukarı dolasırken, aklına Xayide'nin her seyi onceden
soylemis olduğu geldi. O zaman inanmak istememisti ona, ama artık inanmak zorundaydı. Xayide onunla
durustce konusmustu, bunu simdi anlıyordu. Kendisine karsı bir tek o gercekten sadık olmustu. Ama
Atreju'nun da planını gercekten uygulayacağı kesin değildi henuz. Belki de bir fikirdi yalnızca, belki planından
utanmaktaydı su anda. Bu durumda Bastian konuyu kimseye acmak istemiyordu - simdiden sonra arkadaslık
falan ona vız geldiği halde boyle yapacaktı. Ama arkadaslık temelli olmustu onun icin.
Uc bey gelince, onlara, bu gece cadırına hırsız gireceğini sanması icin bazı nedenler olduğunu acıkladı. Bu
yuzden de uc beyden cadırın icinde nobet tutmalarını ve hırsızı, her kim olursa olsun, hemen yakalamalarını
rica etti. Hysbald, Hydorn ve Hykrion kabul edip cadıra yerlestiler. Bastian da ayrılıp gitti.
Xayide'nin tahtırevanına doğru yoneldi. Xayide derin uykudaydı, yalnız bes dev, kara bocek zırhları icinde
tahtırevanın cevresinde dikiliyor, dimdik, kıpırtısız bekliyorlardı. Karanlıkta bes kaya parcası gibi duruyorlardı.
Bastian yavasca, "Bana boyun eğmenizi istiyorum," dedi.
Anında besi birden siyah demir yuzlerini ona dondurduler. Bir tanesi
tenekemsi bir sesle yanıtladı:
"Emret, efendimizin efendisi!"
Bastian, "Uğur ejderhası Fuchur'un hakkından gelebileceğinize inanıyor musunuz?" diye sordu.
"Bu bizi yoneten isteğe bağlı," yanıtladı tenekemsi ses.
"Đsteğim bu," dedi Bastian.
Yanıt, "Oyleyse her seyin hakkından gelebiliriz," oldu.
"iyi, o zaman onun yakınına gidin simdi!" -eliyle o yonu gosteriyordu- "Atreju yanından ayrılır ayrılmaz da
yakalayın onu! Ama onunla birlikte orada kalın. Getirmeniz gerekince ben sizi cağırırım."
"Bas ustune efendimizin efendisi!" dedi tenekemsi ses yanıt olarak.
Bes kara adam sessizce ve uygun adımlarla harekete gectiler. Xayide uykusunda gulumsuyordu.
Bastian kendi cadırına doğru yurudu, ama cadırı karsısında gorunce duraksadı. Eğer Atreju hırsızlığa
gercekten kalkısacak olursa, onu yakaladıklarında orada olmak istemezdi.
Gokyuzunde sabahın ilk grilikleri yukselmeye baslamıstı artık. Bastian cadırdan pek uzak olmayan bir ağacın
altına oturdu ve gumus pelerinine sarınarak beklemeye koyuldu. Zaman sonsuz bir ağırlıkla gecip gitti, soluk
bir sabah ağardı ve ortalık aydınlandı. Artık Bastian Atreju'nun tasarısından vazgectiği umudunu beslemeye
baslamıstı ki, birden gorkemli cadırın icinden gurultuler ve karısık s*esler geldi. Ama cok kısa surdu bu;
ardından Atreju, kolları Hykrion tarafından arkasından kıskıvrak bağlanmıs olarak cadırdan cıkarıldı. Oteki iki
bey arkadan geliyorlardı.
Bastian yorgun yorgun ayağa kalkıp ağaca yaslandı. "Đste boyle!" diye mırıldandı kendi kendine.
|1
412
Sonra cadırına doğru yurudu. Atreju'ya bakamıyor, o da basını eğik tutuyordu.
"Ilhıan!" dedi cadırın ağzındaki mavi cine. "Tum kampı uyandır. Herkes burada toplansın. Kara zırhlı devler
de Fuchur'u getirsinler."
Cin, keskin bir kartal cığlığı koparıp kosturdu. Gectiği her yerde, buyuk kucuk butun cadırlarda, oteki kamp
yerlerinde, bir kosusturma baslıyordu.
Hykrion, bir bas isaretiyle, bası onunde kıpırtısız dikilen Atre-jtı'yu gostererek homurdandı: "Kendini
savunmadı bile!" Bastian arkasını donup bir tasın ustune oturdu.
Bes kara dev Fuchur'u getirdiğinde, gorkemli cadırın cevresinde simdiden buyuk bir kalabalık toplanmıstı.
Gum gum vuran madeni uygun adımlar yaklasınca izleyiciler yana acılıp yol verdiler, Fuchur bağlanmıs
değildi, zırhlı devler ona dokunmuyorlardı bile, cekilmis kılıclarıyla iki yanında yuruyorlardı yalnızca.
Topluluk Bastian'ın onunde durunca tenekemsi seslerden biri, "Kendini hic savunmadı, efendimizin efendisi,"
dedi.
Fuchur, Atreju'nun onunde yere yatıp gozlerini kapattı. Uzun bir sessizlik oldu. Kamptakilerin sonuncuları da
kosa kosa geliyor, neler olup bittiğini gormek icin kafalarını uzatıyorlardı. Orada bulunmayan tek kisi,
Xayide'ydi. Fısıltı ve mırıltılar yavas yavas sondu. Tum gozler Atreju'yla Bastian arasında gidip geliyordu.
Kıpırtısız siluetleri, sonsuza dek donmus renksiz bir resim gibi duruyordu gri alacakaranlıkta.
En sonunda Bastian ayağa kalktı.
"Atreju," dedi, "Cocuk Đmparatorice'nin isaretini ele gecirmek icin onu benden catmaya kalktın. Sen de
Fuchur, bunu biliyordun ve onunla birlikte plan yaptın. Siz ikiniz, bir zamanlar aramızda varolan
dostluğa leke surmekle kalmayıp, Mucevher'i bana vermis olan Cocuk imparatorice'nin iradesine karsı da en
buyuk sucu islediniz. Sucunuzu kabul ediyor musunuz?"
Atreju Bastian'a uzun uzun baktı, sonra basını eğdi.
Bastian konusmak uzere ağzını actı, sesi cıkmadı; ancak iki denemeden sonra konusabildi:
"Beni Cocuk Imparatorice'ye getiren kisi olduğun aklımdan cıkmadı Atreju. Fuchur'un Amarganth'daki sarkısı
da cıkmadı. Onun icin de hayatınızı bağıslamak niyetindeyim, bir hırsızla hırsız yamağının hayatlarını. Ne
yaparsanız yapın bu hayatı. Ama benden durabildiğiniz kadar uzak durun, bir daha da gozume gorunmeye
kalkısmayın. Sizi temelli olarak sildim defterden. Sizi hic tanımadım ben!"
Atreju'nun kelepcelerini cozmesi icin Hykrion'a basıyla isaret etti, sonra da arkasını donup yerine oturdu.
Atreju uzun sure hic kıpırdamadan dikildi, sonra Bastian'a bir bakıs attı. Bir sey soyleyecek gibi oldu, ama
sonra fikrini değistirdi. Fuchur'a doğru eğilip kulağına bir seyler fısıldadı. Uğur ejderhası gozlerini acıp
doğruldu. Atreju onun sırtına atladı ve Fuchur havalandı. Gitgide aydınlanmakta olan sabah goğunde
dumduz ucuyordu, hareketleri ağır ve gucsuz olduğu halde az sonra uzaklarda kaybolmustu.
Bastian kalktı, cadırına girdi. Kendini yatağına attı.
Yumusak, buğulu bir ses, "Artık gercek buyukluğe eristin," dedi usulca, "artık her sey vız gelir sana; sana
hicbir sey ulasamaz artık."
Bastian oturdu. Konusan Xayide'ydi. Cadırın en karanlık kosesine buzulmus oturuyordu.
"Sen misin?" diye sordu Bastian. "iceriye nasıl girdin?"
Xayide gulumsedi.
414 |
"Benim icin efendim ve ustadım, bana engel olacak nobetci yoktur. Bunu yalnız senin buyruğun yapabilir.
Beni dısarı cıkarıyor musun?"
Bastıan gerisingeri yatıp gozlerini yumdu. Bir sure sonra mırıldandı:
"Benim icin hepsi bir. ister kal ister git!"
Xayide yarı kapalı gozkapaklarının altından uzun uzun Bastıan'ı inceledi. Daha sonra da sordu:
"Ne dusunuyorsun, ustadım ve efendim?"
Bastian obur yanına dondu, karsılık vermedi.
Xayide, onu su anda asla yalnız bırakmaması gerektiğini biliyordu. Elinden kacmak uzereydi. Onu avutması,
neselendirmesi gerekiyordu - kendi yontemleriyle. Onun icin ongorduğu yolda gitmesi icin harekete
gecirmeliydi onu, ki bu yolu kendisi icin de ongormustu Xayide. Hem bu kez sorun, sihirli bir armağan ya da
basit bir hileyle cozulecek gibi değildi. Daha etkili yollara basvurmalıydı. Basti-an'ın en gizli isteği icin
yapabileceğinin en etkilisini yapmalıydı.
Yanına oturdu ve kulağına fısıldadı:
"Fildisi Kule'ye ne zaman gidiyorsun, ustadım ve efendim?"
"Bilmiyorum," dedi Bastian yastığa doğru. "Aycocuk olmadıktan sonra ne yapayım orada? Zaten ne
yapacağımı bile bilmiyorum daha."
"Cocuk Imparatorice'yi beklemek uzere oraya gidebilirsin."
Bastian Xayide'ye dondu, "Geri doneceğini sanıyor musun?"
Sorusunu bir kez daha ustune basa basa yinelemek zorunda kaldı, Xayide ancak o zaman yanıt verdi:
"Sanmıyorum," dedi cekine cekine. "Sanırım Fantazya'yı temelli terk etti, halefi de sensin, efendim ve
ustadım."
Bastian ağır ağır doğruldu. Xayide'nin renkli gozlerine baktı ve onun ne soylediğini tam anlamıyla
kavraymcaya kadar bir sure gecti.
"Ben mi?" diyebildi. Yanaklarının uzerinde kırmızı lekeler belirmisti.
Xayide, "Bu dusunce seni bu kadar cok mu korkutuyor?" diye fısıldadı. Cocuk Imparatorice isareti tam
yetkiyle verdi sana. Đmparatorluğunu sana bıraktı. Simdi sen Cocuk Đmparator olacaksın, efendim ve
ustadım. Bu senin hakkın. Sen yalnız Fantazya'yı kurtarmakla kalmadın, gelisinle onu yeniden yarattın! Biz
hepimiz senin yaratıklarınız yalnızca - ben bile. Sen Buyuk Bilen'sin, tahta gecmekten neden korkuyorsun? Bu
herkesten cok sana yakısır!"
Bastian'ın gozleri soğuk bir ates icinde gitgide daha cok parlamaya baslarken, Xayide ona yeni bir
Fantazya'yı, en ince ayrıntısına kadar Bastian'ın isteklerine gore bicimlenen yeni bir dunyayı anlatıyordu; bu
dunyada keyfine gore yaratıp yok edebiliyordu Bastian, orada sınırlar ve kosullar yoktu artık; ister iyi, ister
kotu, guzel ya da cirkin, aptal ya da bilge, her yaratık yalnız onun isteklerinden doğuyor, o, tum yuceliği ve
sasırtıcılığıyla herkesin ustunde taht kuruyor, sonsuz oyunda alınyazılarını yonetiyordu.
Xayide, "Ancak o zaman," diye bağladı sonunda, "ancak o zaman gercekten ozgur olursun, seni sıkan her
seyden kurtulur, istediğini yapmakta ozgur olursun. Hem sen gercek isteğini bulmak istemiyor muydun! Đste
gercek isteğin!"
Daha aynı sabah kamp toplandı ve binlerce kafalı yuruyus kolu, basında mercan tahtırevanın icindeki Bastian
ve Xayide olmak uzere Fildisi Kııle'nin yolunu tuttu. Labirent'in caprasık yollarından sonsuz bir konvoy
gecmekteydi sanki. Aksama doğru konvoyun bası Fildisi Kule'ye ulastığında, en arkadan gelenler cicek
bahcesinin dıs sınırını
daha yeni asıyordu.
Bastian'ı bekleyen karsılama oylesine debdebeliydi ki, bu kadarını o bile dusunemezdi. Cocuk
Đmparatorice'nin saray erkanına dahil olan herkes seferber olmustu. Tum mazgallar ve catılarda pırıl pırıl
trom-petleriyle nobetci periler duruyor, ciğerlerinin tum gucuyle trompetlerini calıyoryorlardı. Soytarılar
hunerlerini gosteriyor, muneccimler Bastian'ın talihini ve yuceliğini mustulııyor, pastacılar dağ gibi yuksek
pastalar yapıyor, bakanlar ve rutbe sahipleriyse tahtırevanın yanı sıra yuruyorlardı. Tahtırevanı, koni bicimli
Fildisi Kule'nin cevresinde gitgide daralan bir helezon halinde yukselen ana caddede kalabalığın arasından
gecirerek asıl sara)' bolumune acılan buyuk kapıya kadar cıkardılar. Bastian, arkasında Xayide ve tum rutbe
sahipleri olmak uzere genis merdivenin kar beyazı basamaklarını cıktı, tum salon ve koridorları gecti, ikinci
kapıdan girdi, gitgide tırmanarak, icinde fildisinden yapılma hayvanlar, cicekler ve ağaclar olan bahceden ve
kemer koprulerden gecip son kapıya geldi. Dev kulenin kulahını olusturan ve manolya ciceği biciminde olan
koske girmek istiyordu. Ancak ciceğin kapalı olduğu ve yolun oraya kadar cıkan son bolumunun de kimsenin
cıkamayacağı kadar kaygan ve dik olduğu anlasıldı.
Bastian, bir zamanlar ağır yaralı Atreju'nun da oraya cıkamadığını anımsadı - en azından kendi basına
cıkamadığını; cunku oraya cıkan hic kimse bunu nasıl basardığını bilmezdi. Kisiye armağan ediliyor olmalıydı
bu.
Ama Bastian Alreju değildi. Eğer bundan boyle de birinin yolun bu son parcasını lutuf olarak bağıslaması
gerekecekse, bu kendisiydi. Simdi de kendisini yolundan alıkoydurtmaya hic niyeti yoktu.
"Ustaları cağırın buraya!" diye buyurdu. "Ya kaygan yolun uzerine
41?
basamaklar acsınlar ya da bir merdiven yapsınlar bana, yoksa baska bir sey dusunsunler. Cunku yukarıya
cıkıp yerime yerlesmek istiyorum."
En yaslı danısmanlardan biri karsı cıkmaya cesaret edebildi:
"Efendimiz," dedi, "orada, yanımızda olduğu zamanlar Altın Gozlu Dilekler Hakimi'miz oturur."
Bastian, "Sana ne emrediyorsam onu yap!" diyerek onu tersledi.
Rutbe sahiplerinin yuzleri sarardı, hepsi geri cekildiler. Ama istediğini de yaptılar. Ustalar getirildi, bunlar ağır
cicekler ve keskilerle ise giristiler. Ama ne kadar uğrastılarsa da, doruktan en ufak bir parca bile
cıkaramadılar. Keskileri ellerinden fırlıyor, duzgun yuzeyde tek bir cizik bile kalmıyordu.
"Baska bir sey bulun!" dedi Bastian ve hiddetle arkasını dondu. "Cunku yukarıya cıkmak istiyorum. Ama az
sonra sabrımın tasabıle-ceğini de unutmayın."
Sonra gerisingeri donup, en basta Xayide olmak uzere, uc bey Hykrion, Hysbald, Hydorn ve ayrıca mavi cin
Illuan'dan olusan er-kanıyla birlikte gecici olarak saray bolumun oteki mekanlarına yerlesti.
Hemen aynı gece, o zamana dek Aycocuk'a gorev yapmıs olan tum rutbe sahiplerini, bakanları ve
danısmanları, bir zamanlar doktorlar kurulunun toplandığı o buyuk ve yuvarlak salonda toplantıya cağırdı.
Onlara, Akın Gozlu Hukumdar'ın, sonsuz Fantazya tmparatorlu-ğu'nun ustundeki tum yetkilerini, ona, Bastian
Balthasar Bux'a devrettiğini ve bundan boyle Aycocuk'un yerini kendisinin alacağını duyurdu. Kendilerini,
buyruklarına kayıtsız kosulsuz boyun eğecekleri sozunu vermeye cağırıyordu.
"Kararlarım, sizler icin zaman zaman anlasılmaz,olsa bile ve ozel-
418
likle o zaman," diye ekledi. "Cunku ben sizler gibi değilim."
Ardından tam yetmisyedi gun sonra Fantazya'nın Cocuk imparatoru olarak tac giymek istediğini belirtti.
Simdiye dek Fantazya'da bile gorulmemis gorkemde bir senlik yapılacaktı. Derhal tum ulkelere ulaklar
gonderilmeliydi; cunku kendisi, Fantazya Imparatorluğu'ndaki her halkın tac giyme torenine bir temsilci
yollamasını istiyordu.
Bu sozlerin ardından cekildi ve sasırıp kalmıs danısmanlarla rutbe sahiplerini yalnız bıraktı.
Adamlar nasıl davranacaklarını bilemiyorlardı. Duydukları seyler kulaklarında oyle muthis bir bicimde
cınlıyordu ki, once uzun sure suskun suskun oturup kafalarını topladılar. Sonra usul usul birbirleriyle gorus
alısverisine basladılar. Saatler suren tartısmalardan sonra da, Bastian'ın yonergelerine uymak zorunda
oldukları konusunda gorus birliğine vardılar, cunku sonucta Bastian Cocuk Đmparatorice'nin isaretini
tasımaktaydı, bu da, kendileri Aycocuk'un butun yetkilerini ona devrettiğine isler inansın, ister inanmasınlar,
isterlerse de tum bunlar yine yalnızca Cocuk Đmparatorice'nin o anlasılmaz tanrısal yargılarından biri olsun,
onları boyun eğmekle yukumlu kılıyordu. Demek ki ulaklar gonderilecekti, ayrıca Bastian'ın verdiği
yonergelerin tumune de uyulacaktı.
Ama Bastian artık bunlarla kendisi uğrasmadı. Tac giyme toreni hazırlıklarının tum ayrıntılarını Xayide'ye
bıraktı. Hem Xayide Fildisi Kule'deki saray halkını calıstırmayı iyi beceriyordu; oyle iyi bece-riyordu ki,
kimsede dusunecek hal kalmıyordu.
Bastian ise ertesi gunler ve haftalarda, kendisine ayırdığı dairede hic kıpırdamadan oturdu coğunlukla.
Gozlerini onune dikiyor, hicbir is yapmıyordu. Bir dilekte bulunmayı ya da kendisini eğlendirecek bir oyku
bulmayı canı cekiyor, ama artık aklına hicbir sey gelmiyor-
419
du. Kendini bos ve cokmus hissediyordu.
En sonunda Aycocuk'u yanına isteyebileceği fikrine kapıldı. Mademki artık tam yetkiliydi, mademki tum
dilekleri gerceklesiyordu, oyleyse o da boyun eğmeliydi kendisine. Gece yarılarına kadar oturup kendi
kendine mırıldanıyordu: "Aycocuk, gel! Gelmek zorundasın. Sana gelmeni emrediyorum." Ve Aycocuk'un,
yureğinde ısıklı bir hazine gibi yatan bakıslarını dusunuyordu. Ama Aycocuk gelmiyordu. Ve onu yanına
cağırmaları sıklastıkca, o ısıltının yureğindeki anısı da soluklasıyordu; sonunda is, icinin busbutun
kararmasına kadar vardı.
Manolya Kosku'nde bir oturabilse, her seyi yeniden bulacağına inandırmıstı kendini, ikide bir ustaların yanına
kosuyor, bazen tehdit, bazen vaatle onları tesvik etmeye calısıyordu; ama adamların yaptığı hicbir sey ise
yaramıyordu. Merdivenler kırılıyor, celik civiler eğriliyor, keskiler parcalanıyordu.
Bastian'ın arada sırada sohbet etmekten hoslandığı ve kimi zaman da birlikte oyun oynadıkları Hykrion,
Hysbald ve Hyaurn da pek ise yaramaz olmuslardı artık. Fildisi Kule'nin en alt katlarında bir sarap mahzeni
kesfetmislerdi. Artık gece gunduz orada oturuyor, iciyor, zar atıyor, bangır bangır bağırarak aptalca sarkılar
soyluyor ya da kavga ediyorlardı, hatta bu arada sık sık da karsılıklı kılıc cekiyorlardı. Kimi zaman da, ana
caddede yalpalaya yalpalaya turlayıp, perilere, yabanıl kadıncıklara ve kuledeki oteki disi yaratıklara
sarkıntılık ettikleri bile oluyordu.
Bastian onları sorguya cekmeye kalkısınca da, "Ne olsun istiyorsun efendimiz," diyorlardı, "oncelikle senin
bize yapacak bir is vermen gerek."
Ama Bastian'ın aklına hicbir sey gelmiyor, neyi değistireceğini
420
kendisi de bilmediği halde, tac giyme toreninin sonuna kadar sabretmelerini soyleyerek atlatıyordu onları.
Hava gitgide kapanmaktaydı. Erimis altından gibi gorunen gun batısları gitgide seyreliyordu. Gokyuzu
coğunlukla gri ve kapalıydı, hava da bunaltıcı oluyordu. Artık hic ruzgar esmez olmustu. Boylece, saptanan
tac giyme gunu ağır ağır yaklastı. Gonderilen ulaklar geri dondu. Bircoğu yanında değisik Fantazya
ulkelerinden delegeler getiriyordu. Ama kimisi de eli bos donuyor, ulak olarak gittikleri ulke sakinlerinin
torene katılmamakta acıktan acığa direttiklerini bildiriyorlardı. Kaldı ki, bazı yerlerde de gizli gizli ya da
acıkca ayaklanmalar vardı. Bastian kıpırdamadan onune bakıyordu.
"Fantazya'nın imparatoru olunca," dedi Xayide, "turn bunlar arasında iyi bir temizlik yapman gerekecek."
"Đsterdim ki onlar da benim istediğimi istesinler," dedi Bastian. Ama Xayide yeni buyruklar vermek uzere
kosup gitmisti coktan. Ve sonra, hicbir zaman yapılamayacak olan, tersine Fantazya tarihine "Fildisi Kule
Onundeki Kanlı Carpısma Gunu" olarak gecen tac giyme gunu geldi.
Gokyuzu daha sabahtan, tam anlamıyla gunduz olmasına izin vermeyen kalın ve kursuni bir bulut ortusuyle
kaplanmıstı. Her yerde ikircikli bir alacakaranlık vardı, hava hic kıpırtısızdı, oyle de ağır ve bunaltıcıydı ki,
insan soluk alamıyordu neredeyse.
Xayide Fildisi Kule'nin ondort toren bakanıyla birlikte, gosteris ve gorkemde Fantazya'daki gelmis gecmis tum
senlikleri golgede bırakacak son derece zengin bir senlik programı hazırlamıstı.
Daha sabahın erken saatlerinden baslayarak tum caddelerle alanlar-
=-421
da muzik yapılmaya basladı, ama Fantazya'da o gune değin hic duyulmamıs bir muzikti bu: Cılgınca, ciyak
ciyak bağıran, ama gene de tekduze bir muzik. Duyan herkes ayaklarını oynatmaya baslıyor, istese de
istemese de hoplaya zıplaya dans etmekten kendini alamıyordu. Siyah maskeler takmıs muzisyenleri hic
kimse tanımıyor, hic kimse Xayide'nin onları nereden getirttiğini bilmiyordu.
Tum ev ve bina cepheleri carpıcı renklerde bayrak ve bayrakcık-larla suslenmisti; ne var ki, ruzgar
esmediğinden hepsi porsuk porsuk sarkıyordu. Ana cadde boyunca ve saray bolgesinin cepecevre duvarına,
kimi kucuk, kimi koskocaman sayısız resim yapıstırılmıstı, hepsi de bir tek ve aynı yuzu gosteriyordu,
Bastian'ın yuzunu.
Manolya Mosku hala ulasılmaz durumda olduğundan, tahta cıkma toreni icin baska bir yer hazırlamıstı
Xayide. Taht, saray duvarındaki buyuk kapının onunde helezon bicimli ana caddenin bittiği yere, genis fildisi
basamaklara yerlestirilecekti. Burada binlerce altın buhurdanlık tutuyor, ic bayıltıcı, ama aynı zamanda
uyarıcı bir kokusu olan dumanlar ağır ağır- basamakların ustune, alana, caddenin ta asağılarına yayılıyor,
tum ara sokakları, kose bucağı kaplıyordu.
Her yanda bocek zırhlarının icindeki kara devler dikiliyordu. Xayide'nin en son elinde kalan bes taneyi nasıl
yapıp da yuzlerce katına cıkardığını kendisinden baska kimse bilmiyordu. Ama yaptığı bir tek bu da değildi.
Simdi devlerden elli kadarı, aynı bicimde butunuyle siyah madenden olusan ve hep aynı hareketleri yapan
koskocaman atların uzerinde oturmaktaydı.
Bu allılar muhafızlığını yaptıkları bir tahtla birlikte bir zafer alayı halinde ana caddeden yukarı cıkarıyorlardı.
Kimse bu tahtın nereden geldiğini bilmiyordu. Buyukluğu bir kilisenin kapısı kadar vardı ve bastan asağı,
turlu boy ve bicimlerde aynalardan olusuyordu. Bir tek
oturma yeri bakır rengi ipektendi, isin tuhafı, bu parıl parıl yanan dev sey kimse tarafından cekilip itilmeden,
sanki kendi canı varmıs gibi, kendiliğinden ağır ağır kaymaktaydı.
Taht buyuk fildisi kapının onunde durunca Bastian saraydan cıktı ve gelip ustune yerlesti. Tum bu parlak,
ama soğuk debdebenin ortasında tahtın ustunde otururken, bir oyuncak bebek gibi ufacık gorunuyordu. Onu
bir sıra zırhlı kara dev tarafından tutulmus izleyici kalabalığı bir alkıs kopardı, ama nedense pek cılız ve sonuk
kaldı bu.
Ardından torenin en uzun suren, en yorucu kısmı basladı. Fantaz-ya Imparatorluğu'nun tum temsilci ve
elcilerinin tek sıra halinde arka arkaya dizilmeleri gerekiyordu, bu sıra da, aynalı tahttan Fildisi Ku-le'nin
helezon bicimli ana caddesinin en altına kadar uzanmakla kalmıyor, ta labirent bahcenin en iclerine kadar
giriyordu, kuyruğun arkasına da durmadan yeni kisiler eklenmekteydi. Her birinin, sıra kendisine gelince
tahtın onunde diz cokup alnını uc kere yere dokundurması ve Bastian'ın sağ ayağını operek, "Sen hepimizin
varlığım borclu olduğu kisisin, senden halkım ve soydaslarım adına Fantazya'nın Cocuk imparatoru tacını
giymeni rica ediyorum!" elemesi gerekiyordu.
Bu sekilde iki ya da uc saat gecmisti ki, bekleyenler kuyruğunda ani bir huzursuzluk oldu. Genc bir pan,
caddeden yukarı doğru kosa kosa gelmekteydi; son gucuyle kostuğu goruluyordu, cunku arada bir
sendeleyip dusuyor, yeniden toparlanıp kosmaya devam ediyordu; kendini soluk soluğa Bastian'ın onune
atıncaya kadar kostu. Bastian ona doğru eğildi, "Ne oldu ki toreni bozmaya kalkısıyorsun?" diye sordu.
"Ah efendimiz, savas!" diyebildi Pan. "Atreju bir suru asi topladı ve uc orduyla buraya doğru yola cıktı.
AURYN'i bırakmanı istiyorlar,
423-
bunu kendi isteğinle yapmadığın takdirde de zor kullanmak niyetindeler."
Ortalığı birden olum sessizliği kapladı. Kamcılayıcı muzik ve tiz cosku cığlıkları bir anda sustu. Bastian
donakalmıs, onune bakıyordu. Rengi solmustu.
Simdi uc bey, Hysbald, Hykrion ve Hydorn da kosa kosa geliyorlardı. Olağanustu keyifli gorunuyorlardı.
Karmakarısık bağrıstılar: "Sonunda bize gore de is cıktı efendimiz! Bu isi bize bırak, ne olur! Sen sakın
torenini bozma! Biz birkac ise yarar adam toplar, isyancıları karsılamaya gideriz. Onlara bir ders verelim ki,
uzun zaman cıkmasın akıllarından."
Orada bulunan binlerce Fantazya yaratığı arasında savas isine hic mi hic yaramayacak olanları yok değildi.
Ama coğunluk mutlaka bir silahı kullanabiliyordu; gurz, kılıc, ok, mızrak, sapan, hicbiri olmazsa en basitinden
dis ve tırnak. Bunların hepsi orduya komuta eden uc beyin cevresinde toplandılar. Onlar uzaklasırken Bastian
toreni devam ettirmek uzere, kendini daha az savunabilir olanlardan olusan buyuk bir kitleyle geride kaldı.
Ama artık olayın derdinde değildi. Gozleri bulunduğu yerden cok iyi gorunen ufka kayıyordu ikide bir. Oradan
yukselen muazzam toz bulutlan Atreju'nun nasıl bir kuvvetle yaklastığını belli etmekteydi.
"Tasalanma," dedi Bastian'ın yanına gelmis olan Xayide, "benim zırhlı devler ise el atmıs değil henuz. Fildisi
Kule'ni onlar savunacak, onlarla hic kimse basa cıkamaz - sen ve kılıcın dısında."
Birkac saat sonra ilk carpısma haberleri geldi. Atreju'nun tarafında hemen hemen tum Yesilderili halkı
carpısmaktaydı; ama onlara ek olarak iki yuz kentaur, elli sekiz de kayayiyici vardı. Fuchur tarafından
yonetilen bes uğur ejderhası da savası havadan surekli desteklemekteydi,
bundan baska ta Kader Dağları'ndan ucup gelmis bir grup dev beyaz kartal ve baska bircok yaratık
vardı. Hatta arada tekboy-nuzlar bile goze carpıyordu.
Gerci Atreju'nun yandasları, Hykrion, Hysbald ve Hydorn'un komuta ettiği ordudan sayıca azdılar ama,
oylesine bir kararlılıkla carpısıyorlardı ki, Bastian adına kavga eden ordu surekli Fildisi Kule'ye doğru geri
cekiliyordu.
Bastian, ordusunun komutasını kendisi ele almak icin oraya gitmek istiyordu, ama Xayide onu engelledi.
"Dusun, efendim ve ustadım," dedi, "ise karısman, yeni unvanına, Fantazya'nın imparatoruna yakısır mı? Bu
isi sadık yandaslarına bırak, icin rahat olsun."
Carpısma, gunun tum geri kalan kısmında devam etti. Labirent bahcenin her karısı Bastian'ın ordusu
tarafından canla basla savunuldu. Bahce, ezilmis kanlı bir savas alanına dondu. Karanlık basmaya baslarken
ilk isyancılar Fildisi Kule'nin eteklerine varmıslardı.
O zaman Xayide, atlı atsız tum kara devlerini ortalığa saldı, bunlar Atreju'nun yandasları arasında korkunc bir
siddet estirmeye basladılar.
Fildisi Kule onundeki bu carpısma hakkında ayrıntılı bir bilgi vermek olanaksız, o yuzden de bundan
vazgecmek gerekiyor. Fantaz-ya'da o gun ve o geceyle ilgili, bugune kadar sayısız sarkı ve anlatı var, cunku
bu carpısmaya katılan herkes ayrı bir sey yasamıstır. Bunların hepsi, belki de bir baska zaman anlatılacak
oykulerdir.
Bazı yorumlarda, Atreju'nun tarafında da Xayide'nin buyu gucuyle boy olcusebilecek duzeyde, bir, hatta
bircok beyaz buyucunun olduğu soylenir. Bu konuda kesin bir sey bilinmiyor. Belki de Atreju ve adamlarının
zırhlı kara devlere karsın Fildisi Kule'yi ele gecirmelerinin
acıklaması buna dayandırılmaktadır. Gene de baska bir neden, daha olası: Atreju kendisi icin değil,
arkadası icin savasmaktaydı; yenmek istemesi de onu kurtarmak istediğindendi.
Coktan gece olmustu; yıldızsız, duman ve ates dolu bir geceydi. Yere dusen mesaleler, devrilen tutsu kapları
ve parcalanan lambalar kulenin bircok yerini yangına vermisti. Bastian, hayalet gibi golgeler olusturan
savascıların arasında, alev alev ateslerin icinde kosusup duruyordu. Dort bir yanı silah sesleri ve savas
gumburtusuyle sarılmıstı.
Boğuk bir sesle, "Atreju!" diye haykırıyordu. "Atreju, ortaya cık! Benimle savas! Neredesin?"
Oysa kılıc Sıkanda yerinde duruyor, hic kımıldamıyordu.
Bastian saray bolgesinin butun odalarından gecti, sonra dısarıya cıkıp buyuk surun uzerinde kosmaya
basladı. Sur bir cadde kadar genisti burada. Bastian tam o buyuk dıs kapının ustune cıkmak uzereydi ki -
altında simdi bin parcaya bolunmus olarak aynalı tahtın durduğu kapı- karsı taraftan Atreju'nun kendisine
doğru geldiğini gordu. Elinde bir kılıc vardı Aireju'nun.
Sonra karsılıklı durdular. Goz goze. Sikanda kıpırdamıyordu.
Atreju kılıcının ucunu Bastian'ın goğsune dayadı.
"isareti bana ver," dedi, "kendi iyiliğin icin."
Bastian, "Hain!" diye bağırdı karsılığında, "sen benim yaratığım-sın! Her seyi ben var ettim! Seni de! Bana
karsı gelmek mi istiyorsun? Diz cok ve ozur dile!"
"Delisin sen," diye yanıtladı Atreju, "sen hicbir sey yaratmadın. Her seyi Cocuk tmparatorice'ye borclusun.
AURYN'i bana ver!"
"Kendin al!" dedi Bastian. "Alabiliyorsan!"
426
Atreju duraksadı.
"Bastian," dedi, "seni kurtarmak icin neden yenmeye zorluyorsun beni?"
Bastian kılıcının sapına asıldı, o eline atlamadan buyuk gucuyle Sikanda'yı kınından cıkarmayı gercekten
basardı da; ama bu olurken aynı anda oyle dehset verici bir ses duydu ki, asağıda caddedeki, kapının
onundeki savascılar bile bir an icin donmus gibi kalakalıp ikisine baktılar. Bastian bu sesi tanıdı.
Graograman'ın taslasması sırasında duyduğu korkunc kuturtuydu bu. Ve Sikanda'nın parıltısı sondu.
Aklından, Graograman'ın bu silahı kendi isteğiyle cekmesine iliskin soyledikleri gecti. Ama artık donemezdi,
bunu istemiyordu da.
Kendini kılıcıyla korumaya calısarak Atreju'nun uzerine atıldı. Ama Sikanda Atreju'nun silahını parcalara ayırıp
cocuğun goğsune rastladı. Atreju'nun goğsunde derin bir yara acıldı ve kan fıskırdı. Atreju geriye doğru
sendeledi, kocaman kapı mazgalından asağıya dustu. O anda da gecenin icinde dumanların arasından beyaz
bir alev dili cıktı, Alreju'yu daha duserken yakalayıp onunla birlikte uzaklasıp gitti. Fuchur'du bu, beyaz uğur
ejderhası.
Bastian alnındaki teri peleriniyle sildi. Bunu yaparken de pelerinin kararmıs olduğunu fark etti, gece gibi
simsiyahtı pelerin. Bastian, kılıc Sikanda'yı hala avucunda tutarak saray surundan inip acık alana cıktı.
Atreju'nun yenilgisiyle savasın kaderi de değisti. Daha biraz once zaferine mutlak gozuyle bakılan isyancılar
ordusu kacmaya basladı. Bastian bir turlu uyanamadığı korkulu bir duste gibiydi. Zaferi onda safra gibi acı bir
tat bırakıyor, ama aynı zamanda vahsi bir gurur duyuyordu.
Siyah pelerinine sarınıp, kanlı kılıc elinde, Fildisi Kule'nin ana
|427-^
caddesinden asağıya doğru ağır ağır yurudu. Kule dev bir mesale gibi alevler icinde yanıyordu simdi. Ama
Bastian, hemen hemen hicbir sey hissetmeden alevlerin uğultuları ve gurlemeleri arasında ta kulenin ayağına
ulasıncaya kadar yurumesini surdurdu. Orada ordusunun kalıntılarıyla karsılastı, yıkıntıya donmus labirent
bahcenin ortasında onu beklemekteydiler. Bahce, vurulmus Fantazyalılarla dolu sonsuz bir savas alanıydı
simdi. Hykrion, Hysbald ve Hydorn da oradaydılar, son ikisi ağır yaralıydı. Mavi cin Illuan sehit dusmustu.
Xayide cesedinin yanında duruyordu. Elinde Gemmal Kemeri'ni tutmaktaydı.
"Bunu senin icin kurtarmıs, efendim ve ustadım,"dedi.
Bastian kemeri alıp avucunun icinde sıktı, sonra cebine soktu.
Ağır ağır donerek savas ve yol arkadaslarının olusturduğu halkaya baktı. Ancak birkac yuzu kalmıstı geriye.
Onlar da bitkin ve harap gorunuyorlardı. Alevlerin titrek ısığı bir hayalet surusu gibi gosteriyordu onları.
Hepsi, bir odun yığını gibi gitgide alcalarak erimekte olan Fildisi Kule'ye donmustu yuzuau. En tepede
Manolya Kosku alev alev yanıyordu, yaprakları sonuna kadar acıktı, ama icinin bos olduğu gorulebiliyordu.
Sonra alevler onu da yuttu.
Bastian kılıcıyla kor ve enkaz yığınını isaret ederek, "Bu Atreju'nun esen," dedi kısık bir sesle. "Bunun icin
dunyanın sonuna kadar onun pesini bırakmayacağım!"
Siyah madenden yapılma dev atlardan birine atlayıp bağırdı: "Beni izleyin!"
At sahlandı, ama Bastian onu istediğini yapmaya zorladı ve dortnala, gecenin icine daldı.
akit ilerlemis, Bastian zifiri karanlık gecenin icinde millerce yol almıstı; oysa geride kalan savas arkadasları
daha yeni yola cıkıyorlardı, iclerinden bircoğu yaralı, hepsi olesiye bitkindi; ustelik hicbirinde de Bastian'ın
olcusuz gucu ve dayanıklıhğıyla boy olcusecek guc ve dayanıklılık yoktu. Zırhlı kara devler bile madeni
atlarının uzerinde guclukle oturuyor, yaya giden oburleri de her zamanki uygun adımlarını tutturamıyorlardı.
Oyleyse Xayide'nin iradesi de gucunun sınırına gelmis olmalıydı, kara devler onun tarafından yonetiliyordu
cunku. Xayide'nin mercan tahtırevanı Fildisi Kule yangınında alevlere kurban olmustu. Bu yuzden cesit cesit
araba tahtaları, kırık silahlar ve kulenin komurlesmis artıklarından yeni bir tahtırevan yapılmıstı kendisine,
ama daha cok bir sefil bir kulubeye benziyordu bu. Ordunun geri kalanı, topallaya aksaya, ayaklarını suruye
suruye arkadan geliyordu. Atlarını kaybetmis olan Hykrion, Hysbald ve Hydorn da birbirlerine yaslanmak
zorunda kalıyorlardı. Kimseden bir ses cıkmıyor, ama hepsi Bastıan'a yetismelerinin olanaksız olduğunu
biliyordu.
Bastian ise karanlığın icinde gurul gurul ilerlemeye devam ediyordu; siyah pelerini omuzlarının cevresinde
deli gibi cırpınıyor, muazzam nallar toprağı doverken dev atın madeni parcaları her harekette gıcırdayıp
catırdıyordu.
"Ho!" diye haykırıyordu Bastian. "Hoy! Hoy! Hoy!"
Yeterince hızlı gitmiyorlardı ona kalırsa.
Ne pahasına olursa olsun, su at bozuntusu madeni canavarı sakatlamak uğruna da olsa, Atreju'yla Fuchur'a
yetismek istiyordu.
Đntikam istiyordu Bastian! Su saatte tum dileklerine coktan ulasmıs olacaktı, ama Atreju engel olmustu buna.
Bastian Fantazya'nın imparatoru olamamıstı. Bunun acısını fena cıkaracaktı Atreju'dan!
Madeni hayvanını daha da acımasızca kosturdu. Atın eklemleri gi-
432
derek daha sesli gıcırdayıp kuturduyor, ama at, binicisinin isteğine
boyun eğip dortnala gidisini hızlandırıyordu.
Bu cılgın kovalamaca saatlerce surdu, gece hic aydınlanmamıstı. Bastian gozlerinin onunde, yanan Fildisi
Kule'yi goruyordu surekli; ve hic durmadan, Atreju'nun kılıcını goğsune dayadığı anı yasıyordu yeni bastan -
ta ki su soru aklına takılıncaya dek: Atreju neden durak-samıstı? Her sey bir yana, AURYN'i ondan almak icin
Bastian'ı yaralamaya neden eli varmamıstı? O zaman aklına, Atreju'nun goğsunde actığı yara geldi birden ve
onun geri geri sendeleyip duserken son bakısı.
Su ana dek hala avucunda sıktığı Sikanda'yı yeniden kınına soktu.
Tan ağarıyor, Bastian yavas yavas nerede olduğunu gorebiliyordu. Madeni atın su anda kosturmakta olduğu
yer bir fundalıktı. Ardıc kumelerinin karanlık cizgileri, kafalarına kukuletalar gecirmis dev kesisler ya da sivri
sapkalı buyuculer topluluğu gibi gorunuyordu. Aralarda yer yer kaya blokları vardı.
Derken olanlar oldu ve madeni at tam da dortnala giderken ansızın parcalara ayrılıverdi.
Bastian, dusmenin siddetinden sersemlemis yatıyordu. Sonunda kendini yeniden toparlayıp da incinmis
yerlerini ovustururken, alcak bir ardıc kumesinin icinde olduğunu anladı. Surunerek dısarı cıktı. Dısarda atın
kabuk bicimindeki parcalan genis bir alana dağılmıstı, sanki bir at heykeli patlamıstı.
Bastian ayağa kalktı, siyah pelerinini omuzlarına attı ve gitgide aydınlanmakta olan sabah goğune karsı
amacsızca yuruyup gitti.
Ardıc kumesinin icindeyse, orada dusurduğu parıltılı bir sey kalmıstı: Gemmal Kemeri. Bastian onu
kaybettiğinin farkında bile olmadı ve zaten daha sonraları da onu bir daha aklına getirmedi. Kemeri
433
alevlerin arasından bos yere kurtarmıstı llluan.
Birkac gun sonra Gemmal, bu parlak seyde ne hunerler olduğundan habersiz bir saksağan tarafından
bulundu. Saksağan onu yuvasına astı, ama boylelikle de baska bir zaman anlatılacak baska bir oyku baslamıs
oldu.
Bastian, oğlene doğru fundalık boyunca enlemesine uzanan yuksek bir toprak duvara geldi. Duvara tırmandı.
Duvarın arkasında, yayvan bir krater gibi bicimlenmis ve ortasına doğru gitgide derinlesen cok genis bir vadi
cukuru vardı. Bu koskoca vadi de bir kentle kaplıydı -bu Bastian'ın o zamana dek gorduğu en cılgınca kent
olmasına karsın, yapıların cokluğu gene de kent demeyi gerektiriyordu ona. Tum yapılar, sanki biri onları dev
bir torbadan oraya bosaltmıs gibi, plansız ve anlamsız bir bicimde karmakarısık dizilmisti. Ne cadde, ne alan
vardı, ne de anlasılabilecek herhangi bir duzen.
Ama tek tek yapılar da cılgın gorunusluydu; ev kapıları damlarda, merdivenler hic ulasılamayacak yerlerdeydi
ya da insanın ancak bas asağı basabileceği gibi boslukta biten merdivenler vardı. Kuleler ters duruyor,
balkonlar duvarlarda dikine asılıyor, kapıların yerinde pencereler, duvarların yerinde dosemeler bulunuyordu.
Koprulerin kemerleri, sanki bunları yapanlar isin ortasında neye tamamlanacağını unutuvermisler gibi,
herhangi bir yerde birdenbire kesiliyordu. Muz gibi eğri, tepeustu dikilmis pramitler biciminde kuleler vardı.
Kısacası, bu kentin tumu bir cılgınlığın gostergesiydi.
Daha sonra Bastian kentin sakinlerini gordu. Kadınlar, erkekler ve cocuklardı bunlar. Tipleri bakımından
sıradan insanlar gibi gorunuyorlardı; ama kılıkları, sanki hepsi birden cıldırmıs da, artık uste giyilecek seylerle
baska amaclara yarayan esyalar arasındaki farkı ayıramaz olmuslar gibiydi. Kafalarına abajurlar, kum
kovalan, corba kase-
34 ^ ?Q^^
led, kağıt sepetleri, kesekağıtları ya da kutular gecirmislerdi. Ustlerinden de masa ortulen, halılar, koca koca
kalay yaprakları, hatta fıcılar sarkıyordu.
Bircoğu, uzerine akla gelebilecek her tur dokuntu yığılmıs el arabaları cekiyor ya da itiyordu; kırık lambalar,
silteler, kap kacak, pacavralar ve incik boncuk. Kimisi de benzer pılı pırtıyı sırtında dev balyalar halinde
dolastırıyordu.
Kentin icine doğru indikce kalabalık da artıyordu. Ama hicbiri nereye gitmek istediğini gercekten biliyor gibi
gorunmuyordu. Birinin, arabasını bir yere gucbela cekip, az sonra yine eski yerine getirdiğine, biraz sonra da
baska bir yere goturduğune sık sık tanık oluyordu Bastian. Ama hepsi de harıl harıl is basındaydılar. Bastian
iclerinden biriyle konusmaya karar verdi. "Bu kentin adı nedir?"
Kendisine seslenilen, arabasını bırakıp doğruldu, bir sure sanki inceden inceye dusunup tasınıyormus gibi
alnını ovusturdu, sonra da arabasını oylece bırakıp cekip gitti. Arabayı unutmusa benziyordu. Ama bir iki
dakika gecmeden bir kadın arabayı kaptığı gibi ıkıla sıkıla bir yere doğru cekmeye basladı. Bastian ona
dokuntu esyaların kendisine ait olup. olmadığını sordu. Kadın bir sure derin dusuncelere dalıp durdu, sonra
da cekip gitti.
Bastian, "Onlara soru sormak yararsız," diyen ve kıkırdayan bir ses duydu. "Sana bir sey soyleyemezler artık.
'Hicbir sey soyleyeme-yenler' denebilir onlara."
Bastian sese doğru dondu ve ters duran bir cumbanın alt tarafı olan bir duvar cıkıntısına oturmus, kucuk, gri
bir maymun gordu. Maymunun basında, icinden bir puskul cıkan siyah bir akademisyen sapkası vardı, tum
cabasıyla da ayak parmaklarında bir sey saymakla
435
uğrasıyor gibiydi. Daha sonra sırıtarak soyle dedi Bastian'a:
"Bağısla, cabucak bir hesap yaptım yalnızca."
Bastian, "Kimsin sen?" diye sordu.
Maymuncuk, "Adım Argax, cok memnun oldum!" diye yanıtlayarak sapkasını kaldırdı. "Ya ben kiminle
tanısma onuruna erisiyorum?"
"Adım Bastian Balthasar Bux."
"Hah!" dedi maymuncuk, hosnut.
Bastian, "Bu kentin adı ne?" diye sordu.
"Aslında adı yoktur," diye acıkladı Argax, "ama -soyle diyelim-Eski imparatorlar Kenti denebilir."
Bastian sıkıntıyla, "Eski Đmparatorlar Kenti mi?" diye yineledi. "Nicin? Burada eski imparatora benzeyen
kimseyi gormuyorum ben."
"Oyle mi?" Maymuncuk kıkırdadı. "Oysa burada gorduklerinin hepsi, zamanında Fantazya'nın imparatoruydu
- ya da en azından oyle olmak istemislerdi."
Bastian korkuya kapılıp, "Sen nereden biliyorsun bunu, Argax?" diye sordu.
Maymun, puskullu sapkasını yeniden kaldırıp sırıttı.
"Ben -soyle diyelim- kentin bekcisiyim."
Bastian cevresine bakındı. Cok yakındaki ihtiyar bir adam yerde bir cukur acmıstı. Simdi de icine yanan bir
mum oturtmus, oyuğu yeniden ortuyordu.
Maymuncuk kıkırdadı.
"Kucuk bir kent turu hosuna gider mi beyim? Soyle diyelim ya da, gelecekte oturacağın yeri tanımak ister
misin?"
"Hayır," dedi Bastian. "Neler soyluyorsun sen?"
'436
Maymuncuk Bastian'ın omzuna sıcradı.
"Gel bakalım!" diye fısıldadı kulağına. "Ucunda olum yok ya! Đceri girmeye hak kazanmak icin gereken her
seyi yaptın nasıl olsa."
Bastian, aslında oradan kacıp gitmeyi istediği halde, yurumeye basladı. Đci huzursuzdu ve bu duygu her
adımda buyuyordu. Đnsanları gozledi ve kendi aralarında da konusmadıklarını kavradı. Birbirleriyle hic
ilgilenmiyorlardı; evel, kendi varlıklarının bile farkında değil gibilerdi.
"Onlara ne oldu?" diye sordu. "Nicin boyle tuhaf davranıyorlar?"
"Tuhaf değil," diye kıkırdadı maymun, kulağına. "Onlar senin gibiler, boyle denebilir; daha doğrusu kendi
zamanlarında oyleydiler."
"Ne demek istiyorsun?" Bastian durdu. "Onların insan olduklarını mı soylemek istiyorsun?"
Argax keyifle Bastian'ın sırtına hopladı ve oraya yerlesti.
"Oyle! Oyle!"
Bastian, yolun ortasına oturmus, bir tabaktaki bezelyelere iğne batırmaya calısan bir kadın gordu.
"Buraya nasıl geliyorlar? Ne yapıyorlar burada?" diye sordu.
"Ah, dunyalarının yolunu bulamayan insanlar tum cağlarda oldu," diye acıkladı Argax. "Onceleri gitmek
istemiyorlardı. Simdiyse -soyle diyeyim- artık gidemezler."
Bastian, dort kose tekerlekleri olan bir bebek arabasını buyuk bir cabayla iten kucuk bir kıza baktı.
"Neden artık gidemezler?" diye sordu.
"Bunu istemeleri gerek. Oysa onlar kendileri icin hicbir sey istemiyorlar artık. Son dileklerini baska bir seye
kullandılar."
Bastian sapsarı dudaklarla, "Son dileklerini mi?" diye sordu, "lnsan
istediği surece dilek dilemeyi surduremez mi?"
Argax gene kıkırdadı. Bastian'ın bitlerini ayıklamak icin turbanı kafasından cıkarmaya calısıyordu simdi.
"Bırak onu!" diye bağırdı Bastian. Maymunu silkeleyerek sırtından dusurmeye calıstı, ama beriki sıkıca
tutunmustu, keyfinden ciyak ciyak bağırıyordu.
"Hayır iste! Hayır iste!" diye nisbet yapıyordu. "Dilek dilemeyi, ancak dunyanı hatırladığın surece yapabilirsin.
Buradakiler butun anılarını tukettiler. Gecmisi olmayanın geleceği de yoktur. Onun icin artık yaslanmıyorlar
da. Sunlara bir bak! Đclerinden bazılarının bin yıldır, hatta daha uzun zamandan beri burada olduğuna
inanabiliyor musun? Ama onlar oldukları gibi kalıyorlar. Onlar icin değisen bir sey olamaz artık, cunku artık
kendileri de değisemezler."
Bastian, bir aynayı sabunlayıp sonra da tras etmeye kalkan bir adama baktı. Daha az once ona gulunc gelen
sey, sırtını urpertiyordu simdi.
Hızla yuruyup gitti. Gitgide kentin icine indiğini ancak simdi kavrıyordu; geri donmek istiyor, ama bir sey onu
mıknatıs gibi cekiyordu. Kosmaya baslayarak sırnasık gri maymundan kurtulmaya calıstı; ama o, suluk gibi
yapısmıstı, yakasını bırakmıyor, daha bir de mahmuzluyordu onu:
"Daha hızlı! Hop! Hop! Hop!"
Bastian ne yapsa bir ise yaramayacağını gorup durdu. Soluk soluğa sordu:
"Yani buradakilerin hepsi bir zamanlar Fantazya'nın imparatoru muydu, yoksa oyle mi olmak istiyorlardı?"
"Acık ki," dedi Argax, "donus yolunu bulamayan herkes er ya da gec imparator olmak ister. Hic kimse
basaramadı bunu, ama hepsi is-
438'
tedi. Onun icin de iki tur deli var burada. Ama kuskusuz sonuc aynı - boyle denebilir."
"Hangi iki tur? Acıklasana! Bilmem gerekiyor Argax!" Maymun, "Sakin ol! Sakin ol!" diye kıkırdadı ve
Bastian'ın boynuna sıkı sıkı sarıldı. "Bir kısmı anılarını azar azar tukettiler. Ve sonuncuyu da kaybettiklerinde
artık AURYN onların hicbir dileğini yerine getiremez oldu. Ondan sonra da -soyle soyleyelim- kendiliklerinden
buraya geldiler. Otekilerse, kendilerini imparator ilan edenler yani, tum anılarını bir cırpıda kaybettiler. O
yuzden AURYN aynı sekilde onların dileklerini de yerine getiremez oldu, cunku artık dilekleri yoktu. Gorduğun
gibi, bu da aynı kapıya cıkıyor. Onlar da buradalar ve artık bir yere gidemezler."
"Yani hepsinde de bir zamanlar AURYN mi vardı?" "Elbette!" dedi Argax. "Ama bunu coktan unuttular. Zaten
artık onlara hicbir yardımı da dokunamaz. Zavallı cılgınlar!"
"Onlardan -" Bastian duraksadı. "AURYN onlardan geri mi alındı?" "Yoo," dedi Artax., "biri kendini imparator
yapınca AURYN de onun bu isteği yuzunden ortadan kaybolur. Ama gun gibi acık değil mi, sonucta Cocuk
Imparatorice'nin gucu, bu gucu onun elinden almak icin kullanılamaz ya!"
Bastian kendini oyle kotu hissediyordu ki, herhangi bir yere cokmek istedi, ama kucuk maymun bırakmadı.
"Hayır, hayır, kent turu bitmedi daha," diye bağırdı. "En onemlisi daha yeni geliyor! Yurumene bak sen!
Yuru!"
Bastian, onunde duran coraplara ağır bir cekicle civiler cakan bir cocuk gordu. Sisman bir adam sabun
kopuklerine pul yapıstırmaya cabalıyor, tabii bunlar hep patlıyordu. Ama adam yenilerini uflemek-ten
vazgecmiyorlardı.
"Bak!" Bastian Argax'in kıkırdayan sesini duydu ve maymun ellerinin basını belli bir doğrultuya cevirdiğini
hissetti. "Suraya bak! Gulunc değil mi bu?"
Bir grup insan vardı orada, erkekler, kadınlar, gencler, yaslılar; hepsi tuhaf giysiler icindeydiler, ama hic
konusmuyorlardı. Her biri kendi dunyasındaydı. Yere koca koca bir suru kup dağılmıstı, her kupun altı
yuzunde de harfler vardı, insanlar bu kupleri ikide bir karmakarısık ediyor, sonra da karsısına gecip uzun
uzun seyrediyorlardı.
Bastian, "Ne yapıyorlar orada?" diye fısıldadı. "Ne bicim oyun bu? Adı ne bu oyunun?"
"Rastgelelik oyunu," diye yanıtladı Argax. Oyunculara el sallayarak bağırdı: "Bravo cocuklar! Boyle yapın iste!
Sakın vazgecmeyin!" Sonra yine Bastian'a donup kulağının ta icine fısıldadı: "Artık konusamıyorlar. Konusma
yeteneklerini yitirdiler. O yuzden ben de bu oyunu buldum onlar icin. Gorduğun gibi bu onları oyalıyor. Hem
cok da kolay. Dusunecek olursan, dunyadaki tum oykulerin temelde yalnızca yirmi altı harften olustuğuna
sen de hak verirsin. Harfler hep aynıdır, bir araya gelisleri değisir yalnız. Harflerden sozcukler olusturulur,
sozcuklerden tumceler, tumcelerden bolumler, bolumlerden de oykuler. Bir bak, ne yazıyor orada?"
Bastian okudu:
HG1KLOPFMWEYVXQ
YXCVBNMASDFGHJKLUA
QWERTZUIOPU
ASDFGHJKLOA
MNBVCXYLKJHGFDSA
upoiuztrewqas
qwertzuiopuasdf
yxcvbnmlkj
qwertzuiopu
asdfghjkloayxc
Opoiuztrewq aolkjhgfdsamnbv
g k h d s r zi p
quetuousfhku
ycbmwrz1p
arcgunikyo
q w e r t z u ı o p u a s d
mnbvcxyasd lkjuongrefghl
"Evet," diye kıkırdadı Argax, "coğunlukla boyledir. Ama cok uzun zaman, yıllar boyu oynanınca, bazen
rastlantıyla sozculer de cıkar. Bunlar pek akıllıca sozcukler değildir ama, hic değilse sozcuktur. Sozgelimi,
"ıspanak tutulması" ya da "fırca sucuğu" ya da "yaka cilası" gibi. Ama insan yuz yıl, bin yıl, yuz bin yıl hic
durmadan oynarsa, olasılıklara gore rastlantıyla bir siir bile cıkması gerekir. Eğer sonsuza dek oynanırsa, o
zaman da tum siirlerin, olabilecek tum oykulerin cıkması gerekir; dahası, oykulerin oykulerinin ve hatta su an
ikimizin icinde konusmakta olduğumuz oykunun. Mantıklı, değil mi?"
"Korkunc," dedi Bastian.
"Ah," dedi Argax, "bu bakıs acısına bağlı. Sozgelimi, suradakiler bu ise istekli denebilir. Hem ayrıca
Fantazya'da ne yapsaydık onlarla?"
Bastian ses cıkarmadan uzun uzun oyuncuları seyretti, sonra usulca sordu:
"Argax - ben kimim, biliyorsun değil mi?"
"Nasıl bilmem? Fantazya'da senin adını bilmeyen mi var?"
"Soyle bana Argax. Eğer dun imparator olsaydım ben de simdi burada mı olacaktım?"
"Bugun ya da yarın," karsılığını verdi Argax. "Ya da bir hafta icinde. Her durumda cok gecmeden burayı
boylardın."
"Oyleyse beni Atreju kurtardı."
"Orasını bilemem," diye itiraf etti maymun.
"Ya Mucevher'i benden almayı basarsaydı, o zaman ne olurdu?"
Maymun gene kıkırdadı.
"Denebilir ki - o zaman da burayı boylardın."
"Neden?"
"Donus yolunu bulmak icin AURYN'e ihtiyacın var da ondan. Ama doğrusunu soyleyeyim, bunun altından
kalkacağını sanmıyorum."
Maymun ellerini cırptı, sapkasını kaldırıp sırıttı.
"Soyle bana Argax, ne yapmam gerek?"
"Seni dunyana goturecek bir dilek bulman."
Bastian yine uzun uzun sustu, sonra sordu:
"Argax, daha kac dileğim olabilir, soyleyebilir misin?"
"Cok değil. Benim gorusume gore en cok uc tane daha ya da dort. Bununla da zor idare edersin. Biraz gec
kaldın, donus yolu kolay değil. Sis Denizi'ni gecmen gerekiyor. Tek basına bu bile bir dileğe mal olur sana.
Ardından ne gelir bilmiyorum. Sizler icin dunyanıza giden yolun nerede olduğunu Fantazya'da hic kimse
bilemez. Belki senin gibiler icin son kurtulus olan Yor'un Minroud'unu bulursun da sonun-
442-<
da. Korkarım -soyle soyleyelim- senin icin cok gec. Buna karsın Eski imparatorlar Kenti'nden bu seferlik
cıkacaksın."
"Tesekkurler Argax," dedi Bastian.
Kucuk gri maymun sırıttı.
"Yine gorusmek uzere, Bastian Balthasar Bux!"
Ve bir anda cılgınca evlerden birinin icinde kayboldu. Turbanı alıp goturmustu.
Bastian bir sure daha kıpırdamadan orada durdu. Oğrendikleri onu oyle sasırtmıs ve sarsmıstı ki, bir karar
veremiyordu. Simdiye kadarki tum amac ve planları bir vurusta yıkılmıstı. Sanki icindeki her sey altust
olmustu - tıpkı oradaki, ustu altına gelmis, arkası one donmus piramit gibi. Umut beklediği sey felaketi,
nefret ettiği seyse kurtulusuydu.
Simdilik bir tek sey acıktı: Bu deliler kentinden cıkmak zorundaydı! Bir daha da asla donmek istemiyordu
buraya!
Anlamsız yapılar karmasasının arasından yola koyuldu, cok gecmeden de buraya girmenin cıkmaktan cok
daha kolay olduğu ortaya cıktı, ikide birde yolunu sasırdığını fark ediyor, yeniden kent merkezine kosuyordu.
Toprak duvara ulasmayı basarması tum oğleden sonrayı aldı. Ondan sonra da fundalığa doğru kosmaya
basladı ve gece onu zorlayıncaya dek -tıpkı bir onceki gun gibi zifiri karanlık bir geceydi- kosmayı bırakmadı.
Bitkin bir durumda, bir ardıc ağacının dibine dustu ve derin bir uykuya daldı. Bu uykuda da, bir zamanlar
oykuler bulabildiğine iliskin anılar sonup gitti.
Butun gece boyunca, bir turlu bitmek bilmeyen ve hic değismeyen bir tek hayal gordu karsısında: Atreju
kanayan yarasıyla duruyor, ona bakıyordu. Kıpırtısız, sozsuz.
Bir gok gurlemesiyle sıcrayarak uyandı. Cevresini yoğun karanlık
443
sarmıstı, gunlerdir toplanmakta olan tum bulut kumeleri galeyana gelmise benziyordu. Ardı arkası
kesilmeden simsekler cakıyor, gok gurlemelerinin gumburtusunden yer titriyordu. Fırtına fundalığın uzerinde
ıslık calıyor, ardıc ağaclarını yere doğru eğiyordu. Sağanak yağmur gri bir perde gibi iniyordu arazinin
uzerine.
Bastian ayağa kalktı. Siyah pelerinine sarınmıs duruyor, sular yuzunden akıyordu.
Tam onundeki bir ağaca yıldırım dustu ve govdeyi catırdayarak yardı, dallar hemen alev aldı, ruzgar, gece
fundalığının uzerine bir kıvılcım yağmuru sactı, ama sağanak hemen sondurdu onu.
Muthis patlamada dizlerinin ustune dusmustu Bastian. Az sonra iki eliyle toprağı kazmaya basladı. Cukur
yeteri kadar derinlesince de, kılıc Sikanda'yı belinden cıkarıp cukurun icine koydu.
Fırtınanın uğultusunun arasında, "Sikanda!" dedi usulca. "Senden temelli olarak ayrılıyorum. Bir daha seni
arkadasına karsı kullanan biri yuzunden asla uğursuzluk olmasın, ikimizin arasında gecenler unutuluncaya
değin seni burada kimse bulamasın."
Sonra cukuru yeniden orttu; en sonunda da, kimse fark etmesin diye ot ve dallar koydu ustune.
Đste o gun bugun Sikanda hala orada duruyor. Cunkuona tehlikesizce dokunabilecek biri ancak uzak bir
gelecekte gelecek, ama bu baska bir oykudur, baska bir zaman anlatılacak.
Bastian karanlığın icinde uzaklastı.
Sabaha karsı fırtına yatıstı, ruzgar dindi, yağmur ağaclardan damlar oldu ve ortalık sessizlesti.
O geceyle birlikte Bastian icin uzun ve yapayalnız bir yuruyus basladı. Yol ve savas arkadaslarına, Xayide'ye
donmek istemiyordu artık. Simdi insan dunyasına donen yolu aramak istiyordu - ama na-
|444
sil ve nerede, bilmiyordu. Acaba bir yerde onu oraya goturecek bir kapı, bir gecit, bir sınır var mıydı?"
Kendisi icin bunu dilemek zorundaydı, biliyordu bunu. Ama yapacak gucu yoktu. Denizin dibinde batık bir
gemiyi arayan, ama daha bir sey bulamadan yukarıya cekilen bir dalgıc gibi hissediyordu kendini.
Artık cok az dileği kaldığını da biliyordu, o yuzden de AURYN'i kullanmamaya ozen gosteriyordu. Kalan bir iki
anısını, bunlarla dunyasına yaklasacaksa feda edebilirdi ancak; ve ancak mutlaka zorunlu olduğu zaman.
Ama insan, dilekleri canının istediği gibi ne cağırabilir ne de bastırabilir. Dilekler, ister iyi ister kotu olsunlar,
tum niyetlerden cok daha derindedir icimizde. Ve hic hissedilmeden doğarlar.
Kendisi hic farkında olmadan Bastian'ın icinde yeni bir istek olusuyor, yavas yavas belirgin bir sekil alıyordu.
Gunler ve gecelerdir icinde yuruyup gittiği ıssızlık, onda, herhangi bir topluluğa karısmak, bir topluluğun icine
alınmak isteğinin uyanmasına yol acıyordu; Bey ya da Fatih ya da ozel bir kisi olarak değil, yalnızca
otekilerden biri, belki de en kucuk ve en az onemli kisi, ama kendiliğinden oraya ait ve topluluğun icinden
bin olarak.
Derken bir gun oldu, Bastian bir deniz kıyısına vardı. Hic değilse baslangıcta boyle sandı. Durduğu yer dik bir
kayalık sahildi ve gozlerinin onunde, donup kalmıs beyaz dalgalardan olusan bir deniz uzanmaktaydı. Neden
sonra bu dalgaların busbutun hareketsiz olmayıp cok yavas hareket ettiğini, bir saatin gostergeleri gibi goze
gorunmeden donen girdapların ve akıntıların olduğunu fark etti.
Sis Denizli'ydi burası!
Sarp kayalıklı sahil boyunca yurudu. Hava ılık ve biraz nemliydi,
445
hic esinti yoktu. Henuz sabahın erken saatleriydi ve ta ufka kadar uzanan kar beyazı sis yuzeyinin uzerine
gunes isiyordu.
Bastian birkac saat yurudu ve oğlene doğru, karadan bir parca uzakta, sis denizinin icinde yuksek kazıkların
uzerinde duran kucuk bir kente vardı. Uzun bir asma kopru, kenti kayalık sahilin one doğru cıkık olan kısmına
bağlamaktaydı. Bastian ustunde yururken hafifce sallanıyordu kopru.
Evler oldukca kucuktu; kapılar, pencereler, merdivenler, her sey cocuklara gore yapılmıs gibiydi. Nitekim
sokaklarda dolasan tum insanlar da cocuk boyundaydı; oysa sakallı, yetiskin erkeklerle kabarık saclı
kadınlardı bunlar. Isın tuhafı, birbirlerine o denli benziyorlardı ki, insan birbirinden pek ayıramıyordu onları.
Yuzleri ıslak toprak gibi kahverengiydi ve cok yumusak, cok sakin gorunuyordu. Bastian'ı gorunce baslarını
eğip selamlıyorlardı, ama hicbiri onunla konusmuyordu. Zaten cok suskun insanlara benziyorlardı; sokaklar
ve caddelerdeki yoğun kosusturmaya karsın, bir konusma ya da seslenme duyulduğu cok seyrekti. Ayrıca tek
basına birini hic goremiyordu insan, hep kolkola girmis ya da el ele tutusmus kucuklu buyuklu gruplar
halinde dolasıyorlardı.
Evlere daha dikkatlice bakınca, kimi biraz daha kaba, kimi biraz daha zarif, ama hepsinin bir tur hasır
orguden olduğunu saptadı Bastian; evet, hatta sokakların kaplaması da aynı nitelikteydi. Sonunda da
insanların giysilerinin bile, pantalonların, eteklerin, sapkaların da aynı dokumadan olduğunu fark etti, yalnız
bunlar cok zarif ve ustaca dokunmustu. Belli ki burada her sey aynı malzemeden yapılıyordu.
Bastian cevredeki cesitli zanaatcı isliklerinin icine bir goz atmayı basarabildi; herkes orgu esyalar uretmekle
uğrasıyordu, ayakkabılar, testiler, lambalar, canaklar, semsiyeler yapıyorlardı - hepsi de o orgudendi.
Tek basına calısan da hic yoktu, cunku butun bu seyler, ancak cok kisinin birlikte calısmasıyla
uretilebilirdi. Esyaları elden ele gecirerek ustaca calısmalarını ve birinin calısmasını bir baskasının
butunlemesini seyretmek bir zevkti. Bu arada da sozsuz, basit bir ezgi mırıldanıyorlardı coğunlukla.
Kent cok buyuk değildi, boyle olunca da Bastian cok gecmeden kentin kıyısına ulasmıstı. Gozlerinin onune
serilen manzara, buranın bir denizci kenti olduğunu kusku goturmez bir bicimde ortaya koymaktaydı, cunku
her boy ve bicimde yuzlerce gemi vardı burada. Gene de oldukca alısılmamıs bir denizci kentiydi burası,
cunku butun bu gemiler dev olta kamıslarına asılmıslardı ve icinde beyaz sis kutlelerinin suruklendiği
derinliğin uzerinde hafifce salınarak yuzmekteydiler. Ayrıca bu gemiler de toptan hasır orguden yapılmısa
benziyordu yine, ustelik ne yelkenleri, ne direkleri, ne de dumen ve kurekleri vardı.
Bastian bir parmaklıktan eğilmis, asağıdaki sis denizine bakıyordu. Gunes ısığında asağıdaki beyaz yuzeye
dusen golgelerinden, kenti tasıyan kazıkların ne kadar yuksek olduğunu gorebiliyordu.
Yanında bir sesin konustuğunu duydu: "Geceleri sis kent seviyesine kadar yukselir. O zaman denize
acılabiliyoruz. Gunduzleri gunes sisi yok eder ve deniz seviyesi duser. Bunu oğrenmek istiyordun, değil mi
yabancı?"
Parmaklığa yaslanmıs, ona yumusacık ve dostca bakan uc adam duruyordu yanında. Onlarla konusmaya
basladı ve bu kentin Yskal adını tasıdığını oğrendi ya da Hasır Kent diyorlardı. Burada oturanlara da Yskalnari
deniyordu. Asağı yukarı "ortaklar" anlamına geliyordu bu soz. Bu ucunun mesleği sis denizciliğiydi. Bastian
tanınmamak icin kendi adını soylemek istemedi ve, "Biri" dedi, adım "Birfdir. Uc
denizci, burada herkesin ayrı bir adı olmadığını, zaten bunu gerekli de bulmadıklarını acıkladılar. Hepsi
birlikte Yskalnariydiler, bu da onlara yetiyordu.
Tam oğle saati olduğundan Bastian'ı kendileriyle birlikte yemek yemeye davet ettiler, o da tesekkur ederek
kabul etti. Yakınlardaki bir lokantaya girdiler ve yemek sırasında Bastian, Yskal Kenti ve sakinleri hakkında
her seyi oğrendi.
Kendi aralarında Skaidan dedikleri Sis Denizi, beyaz buhardan olusan ve Fantazya'nın iki bolumunu
birbirinden ayıran dev bir okyanustu. Skaidan'ın derinliğinin ne olduğunu da, bu muazzam sis kutlesinin
nereden geldiğini de kesfeden olmamıstı henuz. Gerci ust yuzeyin altında da bayağı soluk alınabiliyor ve sisin
bir derece daha sığ olduğu sahilden girerek denizin dibinde biraz yurunebiliyordu ama, bu yalnızca, insan
geri cekilebileceği bir ipe bağlıyken yapılıyordu. Cunku sisin, insanın tum yon bulma yeteneğini yok eden bir
niteliği vardı. Zaman icinde Skaidan'ı tek basına ve yaya olarak geceyim derken, bircok gozukara ya da
akılsız kisi telef olup gitmisti, pek azı kurtulabilmisti. Siz Denizi'nin karsı kıyısına gecebilmenin tek yolu
Yskalnarilerinkiydi.
Yskal Kenti'ndeki evlerin, tum esyaların, giysilerin ve gemilerin yapıldığı hasır dokuma, sahilin yakınında Sis
Denizi'nin ust yuzeyinde yetisen ve daha once soylenenlerden de kolayca anlasılabileceği gibi, ancak olum
tehlikesini goze alarak kesilebilen bir tur sazdan yapılıyordu. Bu saz, olağanustu esnek, hatta normal hava
kosullarında porsuk olmasına karsın, sisin icinde dimdik dururdu, cunku sisten hafifti ve sisin uzerinde
yuzerdi. Boylelikle, bundan yapılan gemiler de yuzuyordu tabii. Aynı sekilde, Yskalnarilerin giydiği giysiler de,
birinin sisin icine dusmesi durumunda bir tur cankurtaran yeleği oluyordu.
Ama Yskalnarilerin tum etkinliklerini belirleyen, kendilerine ozgu birlikteliklerinin nedenini acıklayan asıl gizi
bu değildi. Bastian'ın cok gecmeden fark ettiği gibi, "ben" sozcuğunu bilmiyora benziyor-lardı; en azından
bunu hic kullanmıyor, yalnız "biz"le konusuyorlardı. Bunun nereden kaynaklandığını cok daha sonraları
cıkardı Bastian.
Uc sis denizcisinin konusmalarından o gece denize acılacaklarını oğrenince, onlara kendisini tayfa olarak alıp
almayacaklarını sordu. Onlar da kendisine, Skaidan'da yolculuk etmenin oteki deniz yolculuklarından buyuk
olcude farklı olduğunu, cunku insanın yolda ne kadar kalacağını, sonunda nereye varacağını asla
bilemeyeceğini anlattılar. Bastian bunun kendisi icin hic onemi olmadığını belirtti ve boylelikle denizciler onu
gemiye almaya razı oldu.
Gece cokerken sis beklendiği gibi yukselmeye basladı, geceyarısı-na doğru da Hasır Kent'in seviyesine kadar
cıktı. Daha once beyaz yuzeyin uzerinde havada asılı duran gemilerin tumu yuzuyordu simdi. Bastian'ın
icinde bulunduğu geminin -asağı yukarı otuz metre uzunluğunda yayvan bir mavnaydı bu- palamarları
cozuldu ve gemi geceye burunmus Sis Denızı'nin enginliklerine acıldı.
Ortada ne yelken, ne dumen, ne de pervane olduğundan, bu tur gemilerin hangi durtuyle hareket ettiğini
daha ilk gorusunde merak etmisti Bastian. Skaidan hemen hemen her zaman ruzgarsız olduğuna gore, bildiği
kadarıyla yelkenin hicbir yararı olmazdı zaten, kurek ve pervanelerle ise sisin ustune bile cıkılamazdı. Gemiyi
hareket ettiren guc, bambaska bir guctu.
Guvertenin tam ortasında, yusyuvarlak ve biraz yuksekte duran bir yer vardı. Bastian bunu ta ilk basta fark
etmis, komuta koprusu ya da ona benzer bir sey olduğunu dusunmustu. Gercekten de tum yolculuk boyunca
sis gemicilerinden en az ikisi orada durdu, bazen
'449-
de uc, dort ya da daha cok kisi. (Toplam murettebat ondort adamdan olusuyordu - tabii Bastian'sız.)
Yuvarlak yerin ustundekiler, kollarını birbirlerinin omuzlarına koymus, gozlerini ayırmadan gidis yonune
bakıyorlardı. Đnsan iyi dikkat etmezse hareketsiz durduklarını sanabilirdi. Bir cesit dans yaparak cok ağır ve
tumuyle uyumlu hareketlerle sallandıkları, ancak dikkatli bir gozlemle fark edilebiliyordu. Ayrıca durmadan
yinelenen, yalın, cok guzel ve yumusak bir ezgi mırıldanıyorlardı.
Bastian bu ilginc davranısı, anlamı kendisi icin gizli olan bir toren ya da gelenek diye dusunmustu onceleri.
Yolculuğun ancak ucuncu gununde sorabilirdi bunu, uc arkadasından biri gelip yanına oturunca. Ama
arkadası Bastian'ın saskınlığım garipsemis gibiydi, adamlar dus gucleriyle gemiyi yurutmekteydiler, boyle
acıkladı.
Bastian once anlayamadı bu acıklamayı ve adamların birtakım gizli carkları mı harekete gecirdiklerini sordu.
"Hayır," diye yanıtladı sis gemicisi, "sen de bacaklarını hareket ettirmek istediğinde bunu duslemen yetmiyor
mu - yoksa sen bacaklarını carklarla mı harekete geciriyorsun?"
insanın kendi bedeniyle bir gemi arasındaki fark, en az iki Yskal-narinin dus guclerini birlestirme
zorunluluğundaydı yalnızca. Cunku hareket kuvveti ancak bu birlesmeyle doğuyordu, daha hızlı gitmek
istediklerinde de daha cok kisinin birliktelik kurması gerekiyordu. Olağan olarak ucerli vardiyalar halinde
calısıyor, gen kalanlar dinleniyordu, cunku cok kolay ve zarif gorunmesine karsın, surekli buyuk dikkat
isteyen, ağır ve yorucu bir isti bu. Ama Skaidan'da gidebilmenin tek yoluydu.
Bastian sis denizcilerinin yanında eğitim gorup birlikteliklerinin gizini oğrendi: Dansı ve sozsuz sarkıyı.
450
Uzun yolculuk sırasında yavas yavas o da onlardan biri oldu. Dans sırasında kendi dus gucunun eriyip
oburlerininkiyle birlestiğini ve kendinin bir butune bağlandığını hissetmek, cok ozel, anlatılmaz bir kendini
unutma ve uyum duygusuydu. Kendini gercekten onların birlikteliğine alınmıs biri, onlardan biri olarak
hissediyor ve aynı zamanda, icinden geldiği ve artık donus yolunu aramak istediği dunyada, hepsinin kendine
ozgu dus ve dusunceleri olan insanlar bulunduğuna iliskin tum anıları belleğinden siliniyordu. Henuz az cok
anımsayabildiği tek sey, evi ve ailesiydi.
Gene de yureğinin derinliklerinde, bir daha tek basına olmamak isteğinden baska, bir istek daha yasıyordu.
Ve bu oteki istek usul usul kıpırdanmaya baslıyordu simdi.
Bir seyi ilk fark ettiği gun oldu bu: Yskalnariler birlikteliklerine, birbirinden cok farklı bicimlenmis dusleri
uyumlastırarak varmıyorlar, zaten birbirlerine cok benzedikleri icin kendilerini birlikte hissetmek onlara bir
cabaya mal olmuyordu. Tam tersine; onlar icin birbirleriyle catısmak ya da birbirlerine ters dusmek olasılığı
yoktu, cunku hicbiri kendisini birey olarak hissetmiyordu. Aralarında uyum bulmaları icin zıtlıkların ustesinden
gelmeleri gerekmiyordu onların; iste bu emeksizlik de Bastian'a doyurucu gorunmemeye baslıyordu yavas
yavas. Durgunlukları ona can sıkıcı geliyor, sarkılarının hic değismeyen ezgisi tekduze gorunuyordu. Tum
bunlarda kendisi icin eksik kalan bir sey olduğunu, bir seye aclık duyduğunu hissediyor, ama bunun ne
olduğunu henuz dile getiremiyordu.
Bu ancak birkac gun sonra anlayabildi, gokyuzunde dev bir sis kargası gorununce. Tum Yskalnariler korkuya
kapılıp var gucleriyle guvertenin altına saklandılar. Ama bir tanesi bunu zamanında basaramadı, canavar kus
da cığlık cığlığa ustune atılarak zavallıyı gagasıyla
kapıp goturdu.
Tehlike atlatılınca Yskalnariler yeniden ortaya cıkıp sanki hicbir sey olmamıs gibi sarkılı ve danslı yolculuğa
devam ettiler. Uyumları bozulmamıstı; uzulmuyorlar, yakınıp hayıflanmıyorlardı, olay hakkında tek soz
etmiyorlardı.
Bastian bunun nedenini sorunca, "Yoo," dedi biri, "kimse eksik değil. Neden yakınıp hayıflanalım?"
Birey onların gozunde hicti. Birbirlerinden hic farkları olmadığı icin de, hic kimse yeri doldurulmaz değildi.
Oysa Bastian, yalnızca tum otekiler gibi biri değil, birey olmak, biri olmak istiyordu. Olduğu gibi olması
yuzunden sevilmek istiyordu. Yskalnari toplumunda uyum vardı, ama sevgi yoktu.
Artık en buyuk, en guclu ya da en akıllı olmak değildi istediği. Tum bunları geride bırakmıstı, iyi ya da kotu,
guzel ya da cirkin, akıllı ya da aptal, olduğu haliyle, tum yanlıslarıyla, hatta doğrudan onların yuzunden
sevilmeyi ozluyordu.
Ama kendisi nasıldı acaba?
Artık bilmiyordu bunu. Fanlazya'da oyle cok sey edinmisti ki, tum bu yetenekler ve guclerin altında kendini
bulamıyordu artık.
O andan sonra bir daha sis gemicilerinin dansına katılmadı Bastian. Gunler, bazen de geceler boyu pruvanın
en ucunda oturup Skai-dan'ı seyretti.
En sonunda karsı kıyıya varıldı. Sis gemisi kıyıya yanastı, Bastian Yskalnarilere tesekkur edip karaya cıktı.
Gullerle, renk renk gul ormanlarıyla dolu bir ulkeydi burası. Bu sonsuz gulluğun ortasından da eğri buğru bir
yol gidiyordu.
Bastian bu yolu izlemeye basladı.
.455.
ayide'nin sonu cabucak anlatılabilir, yalnız bu da Fantazya'daki bircok sey gibi anlasılması zor ve celiskilerle
dolu bir olaydır. Bilginler ve tarihciler bunun nasıl olabildiği ustune bugune değin kafa patlattılar, hatta bazısı
gerceklerden kuskuya dusup baska bir yorum getirmeye bile calıstı. Buradaysa gercekten olanlar anlatılacak,
herkes olayı kendince acıklamaya calısabilir.
Bastian'ın Yskal Kenti'nde sis denizcilerinin yanına geldiği sıralarda, Xayide de kara zırhlı devleriyle birlikte
madeni atın fundalıkta Bastian'ın altında parcalarına ayrıldığı yere varıyordu. O anda Xayide onu bir daha
bulamayacağını sezmisti zaten. Biraz sonra Bastian'ın ayak izlerinin gittiği toprak duvarı gorunce bu sezgi
bilince donustu. Eğer Bastıan Eski Đmparatorlar Kenti'ne varmıssa, Xayide'nin onun icin yaptığı planlar suya
dustu demekti; ister sonsuza dek orada kalsın ister kentten kacmayı basarsın, hic fark etmezdi. Birinci
durumda tum oradakiler gibi o da gucsuz kalır, bir daha hicbir sey dileyemezdi. Oteki durumdaysa icindeki
guc ve buyukluk isteklerinin tumu soner giderdi. Her iki durumda da oyun onun icin, Xayide icin bitmis
olurdu.
Zırhlı devlerine durmalarını emretti, ama onlar anlasılmaz bir bicimde onun isteğine boyun eğmeyip
ilerlemeye devam ettiler. O zaman Xayide ofkelendi, tahtırevanından inip kollarını iki yana acarak karsılarında
durdu. Zırhlı devlerse, hem piyadeler hem de atlılar, sanki Xayide yokmus gibi yurumeye devam ederek onu
ayaklarının ve toynaklarının altında ezip gectiler. Ancak Xayide can verdikten sonradır ki, upuzun katar da
omrunu tamamlamıs bir saat gibi birden durdu.
Daha sonra Hysbald, Hykrion ve Hydorn ordunun geri kalanıyla birlikte oraya vardıklarında olanları gorduler,
ama bir sey anlayamadılar,
cunku ici bos devleri harekete geciren de, dolayısıyla onlara kendisini ciğnetmis olan da yalnızca
Xayide'nin isteğiydi. Ama uzun boylu dusunmek uc beye gore değildi, o yuzden de sonunda omuzlarını silkip
olayı kapattılar. Simdi ne yapılacağını gorustuler ve seferin son bulduğu sonucuna vardılar. Boylece kalan
orduyu dağıttılar ve herkese evine gitmesini onerdiler. Kendileriyse, Bastian'a ettikleri bağlılık yeminini
bozmak istemediklerinden, onu tum Fantazya'da aramaya karar verdiler. Ama gidilecek yon uzerinde
anlasmaya varamadılar, o yuzden de herkesin yola kendi basına devam etmesinde karar kıldılar. Birbirlerine
veda edip ayrıldılar ve her biri bir yone uzaklastı. Ucu de daha bircok seruven yasadılar, Fantazya'da onların
anlamsız arayıslarından soz eden sayısız oyku vardır. Ama bunlar baska oykulerdir, baska bir zaman
anlatılmalı.
ici bos siyah madeni devler de o zamandan bu zamana Eski Đmparatorlar Kenti'nin yakınında, calılıktaki o
yerde hareketsiz durdular. Ustlerine yağmur, kar yağdı; paslandılar ve yavas yavas yatay olarak ya da
diklemesine toprağa gomulduler. Ama bugun bile iclerinden birkacı hala gorulebiliyor. Orası kotu bir yer
sayılıyor ve tum gezginler bir kavis cizerek geciyor oradan. Ama biz simdi Bastian'a donelim.
Bastian gulluğun icinden giden patikanın yumusak kıvrımlarını izleyerek gecerken, kendisini saskınlık icinde
bırakan bir sey gordu, cunku Fantazya'daki tum yolculuğu boyunca boyle bir sey gormemisti hic; yani
ustunde bir doğrultuyu gosteren kesik bir el olan bir yol isareti.
Ustunde de, "Değisim Evi'ne gider" yazısı vardı.
Bastian gosterilen doğrultuda acele etmeden gidiyordu. Sayısız gu-
7457
lun kokusunu icine cekiyor, kendini gittikce daha neseli hissediyordu, onu bekleyen tatlı bir surpriz vardı
sanki.
• Sonunda ustu silme kıpkırmızı elma dolu kocaman ağaclarla cevrelenmis dumduz bir yola cıktı. Yolun en
ucunda da bir ev gorunuyordu. Yaklastıkca bunun o zamana kadar gorduğu en tuhaf ev olduğunu anladı.
Kure biciminde olduğu icin daha cok dev bir kabağa benzeyen bir yapının tepesine, puskullu bir kulah gibi,
sivri, yuksek bir catı oturmustu, duvarların bircok yerinde de sanki sis gobekler gibi yumru ve cıkıntılar vardı,
bu da huzurlu, rahat bir gorunum veriyordu eve. Birkac pencereyle bir de giris kapısı vardı, hepsi de bir
bicimde eğri ya da carpıktı, sanki bu delikler biraz beceriksizce oyul-mustu kabağın icine/
tfBastian eve doğru yururken, onun ağır, ama surekli bir değisim icinde olduğunu gozledi. Sağ tarafta hemen
hemen bir salyangozun duyargalarını dısarı cıkarmasındaki telassızlıkla bir sis olustu ve yavas yavas bir
kuleciğe donustu bu. Aynı zamanda sol taraftaki bir pencere kapandı, ağır ağır kayboldu. Catıdan bir baca
yukseldi, giris kapısının uzerinde de bir balkoncuk olustu.
Bastian durup kalmıs, saskınlık ve neseyle, surup giden değisimi seyrediyordu. Bu evin neden "Değisim Evi"
adını tasıdığını anlıyordu simdi.
Hala oylece dikilirken, icerden sıcak, guzel bir kadın sesinin sarkı soylediğini duydu.
"Yuz. yıl, sevgili konuk,
bekledik seni.
Yolu bulduğuna gore
o sensin mutlaka.
Susuzluk ve aclığını gidereceğin
458
her sey hazır,
aradığın ve istediğin her sey,
esenlik de, avuntu da,
bunca acıdan sonra.
Đster iyi ol ister kotu,
olduğun gibi kabulumuzsun.
Cunku cok uzaktı yolun."
"Ah," diye dusundu Bastian, "ne guzel bir ses! Keske sarkı benden soz ediyor olsaydı!"
Ses yeniden sarkıya basladı:
"Buyuk beyim, kucuk ol yine!
Cocuk ol, gir iceri!
Cok kalma kapının onunde
cunku kapımız acık sana.
Her sey hazır senin icin,
cok zamandan beri hem de."
Ses, karsı konmaz bir cekim uyguluyordu Bastian'a. Sarkıyı soyleyenin cok sıcak bir kisi olduğu belliydi.
Bastian kapıyı tıklattı ve ses bağırdı:
"Đceri gel! Đceri gel guzel oğlum!"
Bastian kapıyı actı, pek buyuk olmayan ve pencerelerinden gunes giren sıcak bir oda gordu. Ortada hic
bilmediği rengarenk meyvelerle dolu turlu turlu canak ve sepetlerle donanmıs yuvarlak bir masa vardı.
Masanın basında kendisi de biraz elmaya benzeyen bir kadın oturmaktaydı, elma gibi kıpkırmızı ve yuvarlak,
elma gibi sağlıklı ve cekiciydi kadın.
Đlk anda Bastian az kalsın kollarını acıp ona doğru kosmak ve,
'459
"Anne! Anne!" diye bağırmak isteğine yeniliyordu. Ama kendini tuttu. Onun annesi olmustu, Fantazya'da
olmayacağı kesindi. Gerci bu kadın da insana aynı tatlı gulumseme, aynı guven uyandıran tavırla bakıyordu
ama, benzerlik olsa olsa kız kardes benzerliğiydi. Kendi annesi ufak telekti, buradaki kadınsa uzun ve bir
bicimde gosterisliydi. Ustu bir suru cicek ve meyve dolu genis bir sapka takmıstı, giysisi de parlak renklerde
cicekli bir kumastandı. Gercekte bunun da yine yapraklar, cicek ve meyvelerden olustuğunu ancak bir sure
baktıktan sonra fark etti Bastian.
Oylece durup ona bakarken, uzun, cok uzun zamandır duymadığı turden bir duyguya kapıldı. Bu duyguyu ne
zaman ve nerede duyduğunu anımsamıyor, yalnızca daha kucukken zaman zaman boyle hissettiğini
biliyordu.
"Otursana guzel oğlum!" dedi kadın ve buyur eder bir el hareketiyle bir sandalyeyi isaret etti. "Acıkmıssındır
mutlaka, once bir seyler ye bakalım!"
"Ama," diye karsılık verdi Bastian, "sen galibe bir konuk bekliyorsun. Oysa ben rastlantı sonucu buradayım."
"Sahi mi?" diye sordu kadın gulumseyerek. "Onemi yok. Gene de yiyebilirsin ama, değil mi? Bu arada ben de
sana kucuk bir oyku anlatırım. Hadi davran, cok nazlanma!"
Bastian siyah pelerinini cıkarıp sandalyenin arkasına koydu, oturdu ve cekine cekine bir meyveye uzandı.
Isırmadan once sordu:
"Ya sen? Sen bir sey yemiyor musun? Yoksa meyve sevmez misin?"
Kadın yuksek sesle ve icten bir kahkahayla guldu, Bastian onun neye gulduğunu anlayamadı.
"Pekala," dedi kadın kendini topladıktan sonra, "ısrar ediyorsan
-460'
sana arkadaslık eder, ben de bir seyler alırım, ama kendi tarzımda. Sakın korkma!"
Boyle diyerek, yanında yerde duran bir ibriği kaptığı gibi basından asağı bosalttı.
"Ah!" dedi. "Đnsanı canlandırıyor!"
Simdi gulen Bastian'dı. Sonra meyvesini ısırdı ve o anda da simdiye dek hic boyle guzel bir sey yememis
olduğunu anladı. Arkasından baska bir tane yedi, bu daha da guzeldi hatta.
Onu dikkatle gozleyen kadın, "Beğendin mi?" diye sordu.
Bastian'ın ağzı doluydu, yanıt veremedi, ciğnerken basını salladı.
"Buna sevindim," dedi kadın, "cok ozenle hazırladım bunları. Hadi, istediğin kadar ye!"
Bastian yeni bir meyveye davrandı, hele bu, mukemmel bir ziyafetti sanki. Coskuyla icini cekti.
"Artık ben de sana oykumu anlatayım," dedi kadın. "Yalnız sen yemeni bozma!"
Bastian kadının anlattıklarını duymak icin caba harcamak zorunda kalıyordu, cunku her yeni meyve yeni bir
sevinc uyandırıyordu onda.
"Cok, cok uzun zaman once," diye basladı cicekli kadın, "Cocuk Đmparatorice'miz olumcul hastaydı, cunku
yeni bir ada ihtiyacı vardı ve bunu da ona ancak bir insanoğlu verebilirdi. Oysa kimse nedenini bilmiyordu
ama, insanlar Fantazya'ya gelmez olmuslardı artık. Eğer Cocuk Imparatorice olecek olursa, Fantazya'nın da
sonu olurdu bu. Derken bir gun, daha doğrusu bir gece, bir insan geldi yine de. Kucuk bir oğlandı bu ve
Cocuk Đmparatorice'ye Aycocuk adını verdi. Cocuk Imparatorice yeniden sağlığına kavustu ve tesekkur olarak
da oğlana imparatorluğunda butun isteklerin gercek olacağını vaat etti -gercek isteğini buluncaya kadar. O
andan baslayarak kucuk oğlan bir
dilekten otekine giden uzun bir yolculuk yaptı ve dileklerin hepsi yerine geldi. Her yerine gelis onu yeni bir
dileğe goturuyordu. Hem bunlar yalnız iyi dilekler de değildi, kotuleri de vardı, ama Cocuk Imparatorice
ayırım yapmaz, onun gozunde imparatorlugundaki her sey esit sayılır ve her sey esit onemdedir. Bu yuzden
en sonunda Fildisi Kule yakıldığında da bunu engellemek icin hicbir sey yapmadı. Ama kucuk oğlan her
dileğin yerine gelmesiyle birlikte, geldiği dunyaya ait anılarının bir kısmını unutmaktaydı. Buna pek aldırdığı
yoktu, cunku aslında oraya donmek niyetinde değildi. Boylece de diledikce diledi, ama neredeyse tum
anılarını harcamıstı artık, oysa insan anıları olmadan hicbir sey dileyemez. Artık neredeyse insanlıktan cıkmıs,
hemen hemen bir Fantazya varlığı olmustu. Gercek dileğini de hala bilmiyordu. Gizi kesfedemeden son
anılarını da tuketmesi tehlikesi doğmustu simdi. Bu da dunyasına bir daha asla donmemesi demek olurdu.
Derken sonunda yolu onu, gercek isteğini buluncaya kadar kalabilsin diye Değisim Evi'ne getirdi. Cunku
Değisim Evi bu adı, yalnız kendisi değistiği icin değil, icinde oturanı da değistirdiği icin almıstır. Buysa kucuk
oğlan icin cok onemliydi, cunku simdiye dek baska biri olmayı hep istemisti ama, değismeyi istememisti."
Cicekli kadın burada durdu, cunku konuğu ciğnemeye ara vermisti. Elinde ısırılmıs bir meyve, ağzı acık, ona
bakıyordu.
"Eğer tadını beğenmediysen," dedi kadın kaygıyla, "onu bırak, baskasını al!"
"Efendim?" diye kekeledi Bastian. "Ah, hayır, cok guzel!"
"Oyleyse her sey yolunda," dedi kadın memnun memnun. "Ama Değisim Evi'nde onca zaman beklenen
kucuk oğlanın adını soylemeyi unuttum. Fantazya'da bircok kisi kısaca 'Kurtarıcı' derdi ona, bazıları da 'Yedi
Kollu Samdan Sovalyesi' ya da 'Buyuk Bilen' ya da 'Efendim
ve Ustadım.' Ama asıl adı Bastian Balthasar Bux'tu."
Bunun uzerine kadın gulumseyerek uzun uzun konuğuna baktı. Oteki bir iki kez yutkundu, sonra yavasca
konustu:
"Bu benim adım."
"Bak, goruyor musun?" dedi kadın. Hic de sasırmıs gorunmuyordu ama. Ansızın sapkasıyla giysisindeki
tomurcukların hepsi birden aynı anda acıp cicek oldular.
"Ama," dedi Bastian kuskuyla, "ben yuz yıldır Fantazya'da değilim ki."
"Ah, gercekte biz seni cok daha uzun zamandır bekliyoruz," karsılığını verdi kadın. "Benim buyukannem,
buyukannemin buyukannesi bile bekledi seni. Goruyor musun, simdi sana yeni, ama cok eski gecmisten soz
eden bir oyku anlatılıyor."
Bastian Graograman'ın sozlerini anımsadı, o zamanlar yolculuğunun baslangıcındaydı daha. Simdiyse
gercekten yuz yıl gecmis gibi geliyordu ona.
"Ayrıca kendi adımı soylemedim daha. Ben Bayan Aiuola'yım."
Bastian adı yineledi ve doğru soylemeyi basarıncaya kadar biraz uğrastı. Sonra yeni bir meyveye davrandı.
Isırdı, her seferinde sanki o an yediği hepsinin en guzeliymis gibi geliyordu ona. Biraz uzulerek artık sondan
bir oncekini yediğini gordu.
Bastian'ın bakıslarını fark eden Bayan Aiuola, "Daha ister misin?" diye sordu. Bastian basını sallayarak
istediğini belirtti. O zaman kadın sapkasıyla giysisine davranıp canak yeniden doluncaya kadar meyve
topladı.
"Meyveler sapkanda mı yetisiyor?" diye sordu Bastian bozularak.
"Ne sapkası?" Bayan Aiuola ona afal afal bakıyordu. Sonra sesli,
icten bir kahkaha attı. "Ah, galiba kafamdaki su seyin sapkam olduğunu dusunuyorsun? Ama hayır, benim
guzel oğlum, bunların hepsi benim icimde buyuyup cıkıyor. Tıpkı senin sacların gibi. Sen buradasın diye bu
denli sevinmemden gorebilirsin bunu, bu yuzden cicek acıyorum. Eğer uzgun olsam hepsi solardı. Ama
lutfen, yemeyi unutma!"
"Bilmem," dedi Bastian mahcup mahcup, "birinin icinden cıkan bir sey pek yenmez de."
"Neden olmasın?" diye sordu Bayan Aiuola. "Kucuk bebekler de sutu annelerinden alırlar ya! Bu harikuladedir
hem de."
"Kuskusuz," dedi Bastian ve yuzu biraz kızardı, "ama yalnızca bebek oldukları surece."
"Oyleyse," dedi Bayan Aiuola gozleri ısıldayarak, "sen de yeniden kucuk bir bebek olursun guzel oğlum."
Bastian yeni bir meyve alıp ısırdı, Bayan Aiuola buna cok sevindi, daha da cok cicek actı. Kısa bir sessizlikten
sonra da, "Bana oyle geliyor ki," dedi, "yan odaya gecsen iyi olacak. Galiba senin icin bir seyler hazırladı."
Bastian cevresine bakınarak sordu: "Kim?"
"Değisim Evi," diye acıkladı Bayan Aiuola doğallıkla.
Gercekten de ilginc bir sey olmustu. Oda, Bastian hic farkında olmadan değismisti. Tavan yukarıya doğru
kayarken duvarlar da uc yandan masayı bir hayli sıkıstırmıstı. Dorduncu tarafta yer vardı henuz, su anda acık
duran bir kapı vardı orada.
Bayan Aiuola ayağa kalktı, ne kadar uzun boylu olduğu gorulebiliyordu simdi. "Gidelim!" diye onerdi. "Đnadı
tuttu gene. Eğer bir surpriz dusunmusse karsı koymanın hic yararı yoktur. Kendimizi onun isteğine bırakalım!
Ayrıca coğunlukla iyi seyler dusunur!"
Kapıdan yan odaya gecti. Bastian da onu izledi, ama ne olur ne ol-
|464-
maz diye meyve canağını da yanına aldı.
Oda bir salon gibi buyuktu, ama bir yemek odasıydı burası ve Bastian'a tanıdık geliyordu sanki. Yabancı olan,
buradaki butun mobilyaların, masanın da, sandalyelerin de, dev boyutlarda, Bastian'ın ustune cıkamayacağı
kadar buyuk olmasıydı.
"Suna bak!" dedi Bayan Aiuola neseyle. "Hep yeni seyler gelir Değisim Evi'nin aklına. Simdi de kucuk bir
cocuğun gozune goruneceği gibi bir oda yapmıs senin icin."
"Nasıl?" diye sordu Bastian. "Yani bu salon daha once yok muydu?"
"Elbette yoktu," diye yanıtladı kadın. "Biliyor musun, Değisim Evi cok canlıdır. Kendince konusmamıza
katılmak istiyor. Sanırım bir sey soylemek istiyor bununla,"
Sonra Bayan Aiuola masanın basındaki sandalyelerden birine oturdu, ama Bastian oteki sandalyeye
tırmanmaya bos yere uğrasıyordu. Bayan Aiuola'nın yardım edip onu yukarı kaldırması gerekti. O zaman bile
burnu masa hizasına ancak geliyordu. Bastian tabağı kucağında tuttu, masanın uzerine koyacak olsa tabak
erisilmez olacaktı onun icin.
"Boyle sık sık yer değistirmek zorunda kalıyor musun?" diye sordu.
"Cok sık değil," karsılığını verdi Bayan Aiuola, "gunde en cok uc dort kere. Değisim Evi bazen yalnızca eğlenir
insanla. O zaman butun odalar bir anda tersine doner, doseme yukarıya, tavan asağıya gelir ya da buna
benzer seyler iste. Ama salt taskınlıktır bu, onu uyarınca hemen aklını basına toplar. Aslında cok sevimli bir
evdir, icinde gercekten rahat hissederim kendimi. Birlikte gulecek cok seyimiz oluyor."
"Ama bu tehlikeli olmuyor mu?" diye sordu Bastian. "Geceleri orneğin, ya insan uyurken ev gitgide
kuculurse?"
Bayan Aiuola neredeyse parlayarak, "Neler de dusunuyorsun guzel oğlan?" diye bağırdı. "Beni cok sever o,
seni de seviyor. Geldiğine seviniyor."
"Ya sevmediği biri olursa?"
"Ne bileyim?" diye yanıtladı kadın. "Ne bicim sorular soruyorsun? Simdiye kadar burada seninle benim
dısımda kimse olmadı ki!"
"Ah!" dedi Bastian. "Oyleyse ilk konuk benim."
"Elbette!"
Bastian bakıslarını dev odanın icinde dolastırdı.
"Bu odanın bu eve gercekten sığdığına inanası gelmiyor insanın. Dısardan o kadar buyuk gorunmuyordu."
Bayan Aiuola, "Değisim Evi'nin ici dısından daha buyuktur," diye acıkladı.
Bu arada aksamın alacakaranlığı basmıstı, odanın ici yavas yavas kararmaktaydı. Bastian kocaman
sandalyesine yaslanıp basını arkaya dayadı. Tatlı bir uyku bastırdığım hissediyordu.
"Neden bunca zaman beni bekledin, Bayan Aiuola?" diye sordu.
"Hep kucuk bir cocuğum olsun istedim," karsılığını verdi oteki. "Sımartabileceğim, sefkatime ihtiyacı olan,
onun icin kaygılanacağım kucuk bir cocuk - senin gibi biri, guzel oğlum."
Bastian esnedi. Bayan Aiuola'nın sıcak sesinin karsı koyamayacağı bir bicimde uykusunu getirdiğini
hissediyordu.
"Ama beni annenle buyukannenin de beklediğini soylemistin," dedi.
Bayan Aiuola'nın yuzu karanlıkta kalmıstı simdi.
466
Bastian onun, "Evet," dediğini duydu, "annemle buyukannem de bir cocukları olsun istediler. Ama yalnız
benim oldu."
Bastian'ın gozleri kapanıyordu. Guclukle sordu:
"Nasıl olur? Sen kucukken annenin cocuğu değil miydin? Buyu-kanneninki de annendi. Demek ki onların
cocukları vardı?"
"Hayır, benim sevgili oğlum," diye usulca yanıtladı ses, "bizde isler baskadır. Biz doğup olmeyiz. Hep aynı
'Bayan Aiuola'yızdır biz, ama hep de oyle kalmayız. Benim annem yaslanınca kurudu, tum yaprakları tıpkı
kısın bir ağaca olduğu gibi dokuldu, annem tumuyle kendi icine cekildi. Uzun zaman da oyle kaldı. Ama sonra
bir gun yeniden korpe yapraklar verdi; tomurcuklar, cicekler, en sonunda da meyveler verdi. Boylece ben
ortaya cıktım, cunku bu yeni 'Bayan Aiu-ola' benim. Annemi dunyaya getirirken buyukanneme de aynı sey
oldu. Biz Bayan Aiuola'lar once solar, ancak ondan sonra cocuk sahibi olabiliriz. Ama o zaman da ancak
kendi kendimizin cocuğu oluruz, yani anne olamayız. O yuzden de simdi senin burada olduğuna oyle
seviniyorum ki guzel oğlum ..."
Bastian karsılık vermiyordu artık. Bayan Aiuola'nın sozlerini ninni gibi duyduğu tatlı bir yarı uykudaydı. Onun
ayağa kalktığını, kendisine doğru gelip uzerine eğildiğini duydu. Saclarını hafifce oksayıp alnına bir opucuk
kondurdu Bayan Aiuola. Sonra Bastian onun kendisini kucaklayıp kollarında goturduğunu hissetti. Basını
kucuk bir cocuk gibi onun omzuna dayadı. Uykunun sıcak karanlığına gitgide daha cok gomuluyordu.
Giysilerinin cıkarıldığını, yumusak, mis kokulu bir yatağa yatırıldığını hissetti. Son olarak da -artık cok
uzaklardan- guzel sesin ninni soylediğini duydu: "Uyu yavrum! Đyi uykular! Oyle cok sey gecirdin ki ...
Buyuk bey, cocuk ol yine! Uyu yavrum! Uyu!"
Ertesi sabah uyandığında, kendini daha once hic hissetmediği kadar iyi ve mutlu hissediyordu Bastian.
Cevresine bakındı ve cok rahat, kucuk bir odada bulunduğunu gordu - hem de bir cocuk yatağında! Gerci
cok buyuk bir cocuk yatağıydı bu, daha doğrusu kucuk bir cocuğun gozune goruneceği gibi. Bir an gulunc
geldi bu Bastian'a, cunku kendisi hic de kucuk bir cocuk değildi artık. Fantazya'nın guc ve yetenek olarak
kendisine bağısladığı her seye hala sahipti. Cocuk Đmparatorice'nin isareti de eskisi gibi boynunda asılıydı.
Ama bir an sonra burada yatıyor olmasının gulunc gorunup gorunmemesi onemsiz oldu Bastian icin. Kendisi
ve Bayan Aiuola dısında kimse oğrenemeyecekti bunu, oysa onlar her seyin iyi ve doğru olduğunu
biliyorlardı.
Kalktı, yıkanıp giyindi ve dısarı cıktı. Bir ahsap merdiveni inmesi gerekti ve buyuk yemek salonuna geldi, ama
geceleyin mutfağa donusmustu burası. Bayan Aiuola kahvaltının basında onu beklemekteydi. O da son
derece keyifliydi, butun cicekleri acmıstı, sarkı soyluyor, guluyordu, hatta Bastian'la birlikte mutfak masasının
etrafında dans bile etti. Kahvaltıdan sonra da temiz hava alsın diye dısarıya yolladı onu.
Değisim Evi'ni cevreleyen ucsuz bucaksız gullukte sonsuz bir yaz hukum suruyordu sanki. Bastian dolanıp
duruyor, yorulmak bilmeden ciceklerden bal alan arıları seyrediyor, calılıklarda sakıyan kusları dinliyor, eline
tırmanacak kadar sokulgan olan kertenkelelerle, kendilerini ona oksatan tavsanlarla oynuyordu. Arada bir de
kendini bir calının altına atıp gullerin tatlı kokusunu icine cekiyor, gozlerini kırpıstırarak gunese bakıyor, belirli
bir sey dusunmeden zamanı bir
dere gibi cağıldamaya bırakıyordu.
Boylece gunler gecti, gunler haftalar oldu. Buna aldırmıyordu Bas-tian. Bayan Aiuola neseliydi, Bastian da
kendini tumuyle onun anne ozenine ve sefkatine bırakmıstı. Ona oyle geliyordu ki, ancak simdi kavustuğu bir
seye uzun zaman hic bilmeden aclık duymustu. Simdi de buna doyamıyordu sanki.
Bir sure Değisim Evi'ni catısından mahzenine kadar kose bucak arastırdı. Butun mekanlar durmadan
değistiğinden ve her zaman kesfedilecek yeni bir sey bulunduğundan insanı oyle kısa surede sıkmayacak bir
uğrastı bu. Doğrusu ev konuğunu eğlendirmek icin tum cabasını gostermekteydi. Oyun odaları, trenler, kukla
oyunları, kaydıraklar uretiyordu, hatta koca bir atlıkarınca bile yapmıstı.
Ara sıra Bastian cevrede tam gunluk gezilere de cıkıyordu. Ama hicbir zaman Değisim Evi'nden cok
uzaklasmıyordu, cunku Aiuo-la'nın meyvelerine birdenbire dayanılmaz bir aclık duyması olağan olmustu. Eve
donup yureğinin susuzluğunu dindirmek icin bir an bile sabredemiyordu bu anlarda.
Aksamlan uzun konusmalar yapıyorlardı coğunlukla. Bastian ona Fantazya'da yasadıklarını, Perelin'i ve
Graograman'ı, Xayide'yi, ağır yaraladığı, hatta belki de oldurduğu Atreju'yu anlatıyordu.
"Her seyi yanlıs yaptım," dedi bir keresinde, "her seyi yanlıs anladım. Aycocuk bana onca sey armağan etti,
bense bunlarla yalnızca felaket getirdim; hem kendime hem de Fantazya'ya."
Bayan Aiuola ona uzun uzun baktı.
"Yoo," diye karsılık verdi, "buna inanmıyorum. Sen dilekler yolundan yurudun, bu da asla duz değildir. Cok
sapa bir yoldan gittin, ama bu senin kendi yolundu. Hem neden biliyor musun? Sen de ancak Hayat
Suyu'nun cağladığı kaynağı bulunca geri donebilecek olanlardansın
da ondan. Orasıysa Fantazya'nın en gizli yeridir. Duz yolu yoktur oranın."
Kısa bir sessizlikten sonra da ekledi:
"Oraya giden her yol, sonunda doğru yoldur."
O zaman Bastian birden ağlamaya basladı. Neden ağladığını kendisi de bilmiyordu. Sanki yureğinde bir
duğum acılıyor, gozyası olup cozuluyordu. Hıckırıyor, hıckırıyor, hıckırıklarını durduramıyordu. Bayan Aiuola
onu kucağına alıp tatlı tatlı oksadı, Bastian da yuzunu goğsundeki ciceklere gomup, yatısıncaya, yorgun
dusunceye dek ağladı.
O aksam baska bir sey konusmadılar artık.
Ama ertesi gun Bastian bir kez daha konusma arayısına girdi:
"Hayat Suyu'nu nerede bulurum, biliyor musun?"
"Fantazya'nın sınırında," dedi Bayan Aiuola.
"Ama Fantazya'nın sınırı yoktur ki!" diye karsılık verdi Bastian.
"Elbette vardır; ama dısarda değil, icerdedir bu sınır. Cocuk Im-paratorice'nin tum gucunu aldığı, ama
kendisinin gidemediği yerde."
Bastian, "Orayı mı bulmam gerekiyor?" diye sordu endiseyle. "Artık cok gec değil mi?"
"Sana orayı bulduracak bir tek sey var: Son isteğin."
Bastian irkildi.
"Bayan Aiuola, AURYN tarafından gerceklestirilen tum isteklerim karsılığında bir sey unuttum. Bu sefer de
oyle mi olacak?"
Aiuola ağır ağır basını salladı.
"Ama ben hic fark etmiyorum!"
"Obur seferlerde fark etmis miydin sanki? Neyi unuttuğunu kendin bilemezsin ki."
"Peki simdi neyi unutuyorum?"
"Bunu sana zamanı gelince soyleyeceğim. Yoksa bırakmazsın onu."
"Her seyi yitirmem boyle mi olmak zorunda?"
"Hicbir sey yitip gitmez," dedi Aiuola, "her sey donusur."
Bastian telasla, "Ama o zaman," dedi, "belki de acele etmem gerek. Burada kalmamalıyım."
Aiuola onun saclarını oksadı.
"Tasalanma. Surduğu kadar surer. Son isteğin uyanınca sen de bilirsin, ben de."
O gunden sonra Bastian'ın kendisi hicbir sey fark etmediği halde bir seyler gercekten değismeye basladı.
Değisim Evi'nin donusturucu gucu etkisini gosteriyordu. Ancak tum gercek değisiklikler gibi bu da yavas
yavas ve sessizce oluyordu, tıpkı bir bitkinin buyumesi gibi.
Değisim Evi'nde gunler geciyor, yaz hala surup gidiyordu. Bastian da kendini bir cocuk gibi Bayan Aiuola'nın
sımartmasına bırakmanın tadını cıkarıyordu hala. Meyveler de hala baslangıctaki kadar lezzetli geliyordu ona,
ama delice aclığı yavas yavas yatısmıstı. Simdi daha az yiyordu. Aiuola bunun farkına varıyor, ama ustunde
tek soz etmiyordu. Bastian onun sefkat ve ozenine de doymus hissediyordu kendini. Buna ihtiyacının azaldığı
olcude de, icinde simdiye dek hic hissetmediği gibi ve simdiye kadaki tum isteklerinden her acıdan farklı bir
istek, bambaska bir ozlem uyanıyordu: Sevme ozlemi. Saskınlık ve uzuntuyle bunu yapamadığının farkına
vardı. Ama buna duyduğu istek guclendikce gucleniyordu.
Ve bir aksam, yine birlikte otururlarken bu konuyu Bayan Aiuo-la'yla konustu.
Aiuola onu dinledikten sonra uzun uzun sustu. Bakısları Bastian'ın anlayamadığı bir ifadeyle cocuğun
uzerinde durmustu.
"Đste son dileğini buldun," dedi sonunda, "senin gercek isteğin, sevmek."
"Ama bunu neden yapamıyorum Bayan Aiuola?"
"Ancak Hayat Suyu'nu icince yapabilirsin bunu," diye yanıtladı Bayan Aiuola, "ve ondan baskalarına da
goturmeden dunyana donemezsin."
Bastian saskın saskın sustu. "Ama sen?" diye sordu. "Sen de ondan hic icmedin mı yoksa?"
"Hayır," dedi Bayan Aiuola, "benim icin durum biraz baska. Benim birine ihtiyacım vardı yalnızca, bereketimi
armağan edeceğim birine."
"Bu sevgi değil miydi peki?"
Bayan Aiuola bir sure dusundu, sonra karsılık verdi:
"Bu senin dilediğin seydi."
Bastian cekine cekine sordu: "Fantazya varlıkları da sevemezler mi - benim gibi yani?"
"Derler ki," diye usul usul karsılık verdi Bayan Aiuola, "Fantaz-ya'da Hayat Suyu'ndan icebilecek pek az
yaratık varmıs. Ama bunların kim olduğunu kimse bilemez. Hem pek soz etmediğimiz bir de umudumuz
vardır bizim, uzak gelecekte bir zaman gelip insanların Fan-tazya'ya sevgi de getirecekleri umudu. O zaman
iki dunya tek bir dunya olacakmıs zaten. Ama bunun ne anlama geldiğini ben bilmiyorum."
"Bayan Aiuola," dedi Bastian aynı bicimde usul usul, "soz vermistin, zamanı gelince son isteğimi bulmak icin
unutmam gereken seyi
soyleyecektin bana. Artık zamanı geldi mi?"
Aiııola basını salladı.
"Annenle babanı unutman gerekiyordu. Simdi adından baska hicbir seyin yok."
Bastian dusundu.
"Annemle babam mı?" dedi ağır ağır. Ama bu sozcukler ona hicbir sey anlatmıyordu artık. Hatırlayamıyordu
bunları.
"Simdi ne yapmalıyım?"diye sordu.
"Beni terk etmelisin," yanıtını verdi Aiuola. "Değisim Evi'ndeki zamanın doldu."
"Nereye gideyim peki?"
"Son isteğin seni yonlendirecektir. Onu kaybetme!"
"Hemen mi gideyim?"
"Hayır, vakit cok gec oldu simdi. Yarın sabah gun doğarken gidersin. Değisim Evi'nde bir gecen daha var.
Haydi artık yatalım."
Bastian ayağa kalkıp ona doğru yurudu. Ama yanına gidince butun ciceklerinin solmus olduğunu fark etti
karanlıkta.
"Bunun icin tasalanma!" dedi Aiuola. "Yarın sabah da tasalanma-malısın benim icin. Sen kendi yoluna git!
Boylesi iyi ve doğru, iyi geceler, benim guzel oğlum."
"iyi geceler Bayan Aiuola," diye mırıldandı Bastian.
Sonra da yukarıya, odasına cıktı.
Ertesi gun asağıya inince Bayan Aiuola'nın hala aynı yerde oturduğunu gordu. Tum yaprak, cicek ve
meyveleri dusmustu. Gozlerini kapatmıstı ve kurumus, siyah bir ağac gibi gorunuyordu. Bastian uzun zaman
karsısında durup ona baktı. Sonra birdenbire dısarıya acılan bir kapı olustu.
Bastian dısarı cıkmadan once bir kez daha dondu ve Bayan Aiuo-la'yı mı, evi mi, yoksa ikisini birden mi
kastettiğini bilmeksizin, "Tesekkurler, her sey icin tesekkurler!" dedi.
Sonra kapıdan cıktı. Dısarıya bir gecede kıs gelmisti. Kar diz boyuydu ve zengin gullukten yalnızca tek tuk
dikenli dallar kalmıstı geriye. Tek esinti yoktu. Acı bir soğuk vardı ve ortalık cok sessizdi.
Bastian pelerinini almak icin eve donmek istedi, ama kapılarla pencereler kaybolmustu. Ev sımsıkı
kapanmıstı. Soğuktan titreyerek yola dustu.
or, kor madenci, kulubesinin onunde durmus, dort bir yana uzanan engin kar ortusune kulak vermisti.
Sessizlik oylesine kusursuzdu ki, hassas kulağı bir yolcunun adımlarının karda cıtırdadığını duyuyordu. Henuz
cok uzaklardaydı yolcu, ama adımlar kulubeye doğru geliyordu.
c Yor, iri yarı, yaslı bir adamdı, yuzu sakalsız ve kırısıksızdı. Ustundeki her sey, giysisi, yuzu, sacları, tas gibi
griydi. Boyle kıpırtısız dururken, sanki kocaman bir lav parcasından oyulmus gibi gorunuyordu. Yalnız kor
gozleri karanlıktı ve bunların derinliklerinde kucuk bir alevinki gibi bir ısıltı vardı.
Bastian yaklasınca -yolcu oydu cunku- soyle dedi ihtiyara:
"Đyi gunler! Yolumu sasırdım. Hayat Suyu'nun cıktığı kaynağı arıyorum. Bana yardım edebilir misin?"
Madenci konusan-sese doğru dondu, "Yolunu sasırmadın," diye fısıldadı. "Ama yavas konus, resimlerim
bozulur yoksa."
Bastian'a basıyla isaret etti, o da ihtiyarın arkasından kulubeye girdi.
* Kulube sussuz, son derece yalın dosenmis tek goz kucuk bir odadan ibaretti. Esya olarak tahta bir masa,
iki sandalye, bir sedir ve icinde her cesit besin maddesiyle kap kacağın korunduğu tahta bir raf vardı. Acık bir
ocakta kucuk bir ates yanıyordu, atesin uzerinde de icinde corba kaynayan bir tencere asılıydı.
Yor, kendisiyle Bastian icin iki tabak corba doldurup masanın ustune koydu ve bir el isaretiyle konuğunu
yemeğe buyur etti. Yemeklerini sessizce yediler.
Daha sonra madenci arkasına yaslandı, gozleri Bastian'ı delip geciyor, ta uzaklara bakıyordu. Fısıltıyla sordu:
"Kimsin?"
'478-
"Adım Bastian Balthasar Bux."
"Ah, henuz adını biliyorsun demek!"
"Evet. Ya sen kimsin?"
"Ben kor madenci dedikleri Yor'um. Ama yalnız ısıkta korumdur. Yerin altındaki madenimde gorebiliyorum,
tam bir karanlık hukum surer orada."
"Ne madeni bu?"
"Adına Minroud Ocağı derler. Resim madenidir."
Bastian, "Resim madeni mi?" diye saskınlıkla yineledi. "Hic boyle sey duymadım."
Yor surekli bir sey dinliyor gibiydi.
"Ama var iste!" diye mırıldandı. "Tam da senin gibiler icindir. Hayat Suyu'nun yolunu bulamayan insanlar icin
yani."
Bastian meraklandı, "Peki, ne resmi bunlar?"
Yor gozlerini kapatıp bir sure sustu. Sorusunu yinelesin mi, yinelemesin mi, bilemiyordu Bastian. Derken
madencinin fısıltısını duydu:
"Dunyada hicbir sey yitip gitmez. Hic dus gorup de uyandığında ne olduğunu hatırlayamadığın oldu mu?"
"Evet," dedi Bastian, "hem de cok."
Yor dusunceli dusunceli basını salladı. Sonra ayağa kalktı ve Basti-an'a kendisini izlemesini isaret etti.
Kulubeden cıkmadan once de onu omzundan sertce tutup kulağına (ısıldadı:
"Ama tek soz, tek gurultu yok, tamam mı? Goreceklerin benim nice yıllık emeğim. En ufak gurultu onlara
zarar verebilir. Onun icin de sesini cıkarma ve yavas yuru!"
Bastian basını salladı ve kulubeden cıktılar.&Kulubenın arkasına
479
ahsap bir tasıma kulesi kurulmustu, onun altından da bir kuyu diklemesine yerin derinliklerine iniyordu.
Kulenin yanından gecerek karla ortulu alanın ucsuz bucaksızlığına cıktılar. O zaman Bastian resimleri gordu,
değerli mucevherlermiscesine beyaz ipeklere sarılmıs gibi duruyorlardı karın icinde./
•Bir tur kaymaktasından, seffaf ve renkli, her boyut ve bicimde, dort kose, yuvarlak, kırık parcalar ya da
zedelenmis butun panolar halinde, zar gibi ince levhalardı bunlar; kimi kilise penceresi kadar buyuk, kimi bir
kutunun ustundeki minyaturler kadar kucuktu. Buyukluk ve bicimlerine gore hemen hemen sıraya dizilmis
olarak beyaz duzlukte ufka kadar uzanan sıralar halinde duruyorlardı/
•Bu resimlerin canlandırdığı seyler bilmece gibiydi. Koca bir kus yuvasının icinde suzuluyor gibi gorunen
maskeli siluetler, yargıc cubbesi giymis esekler, yumusak peynir gibi eriyen saatler, ciğ bir ısıkla
ısıklandırılmıs insansız meydanlarda duran mankenler vardı. Butunuyle hayvanlardan bir araya getirilmis
yuzler ve kafalar vardı, kimisi de manzalar olusturuyordu. Ama alısılmıs resimler de vardı. Tarlada orakla
buğday bicen erkekler, balkonda oturan kadınlar, dağ koyleri, deniz manzaraları, savas sahneleri, sirk
gosterilen, yollar ve odalar, tekrar tekrar yuzler, genc, yaslı, zeki, bon, asık, neseli yuzler, deli yuzleri, kral
yuzleri, idam sahneleri, olulerin dansları gibi insanın tuylerini urperten resimler; bir morsun sırtındaki genc
kızları ya da ortalıkta gezinen ve gelip gecen herkesce selamlanan bir burnu canlandıran gulunc resimler
vardı.
Resimler boyunca ne kadar cok yururlerse, bunların ne anlattığını gitgide daha az anlar oluyordu Bastian.
Yalnız bir tek sey netti kafasında: Coğunlukla tuhaf kompozisyonlar halinde de olsa, tam anlamıyla her sey
vardı bu resimlerde.
480-
Yor'un yanı sıra saatlerce tablo dizisi onunden gectikten sonra, ucsuz bucaksız kar ortusunun uzerine
alacakaranlık coktu. Onlar da kulubeye donduler. Kapıyı arkalarından kapattıklarında Yor alcak sesle sordu:
"Aralarında sana tanıdık gelen oldu mu?"
"Hayır," karsılığını verdi Bastian.
Madenci dusunceli dusunceli basını salladı.
Bastian meraklandı, "Nicin sordun? Nasıl resimler bunlar?"
"Bunlar insan dunyasından unutulmus duslerdir," diye acıkladı Yor. "Bir dus bir kez gorulunce, yok olamaz
artık. Ama, ya dusu goren insan onu aklında tutamazsa - o zaman nerede kalır? Burada, Fan-tazya'da, bizim
toprağımızın derinliklerinde. Unutulmus dusler orada birbiri ustune incecik, ipincecik katmanlar halinde
yığılırlar. Ne kadar derinleri kazarsan, onlar da o kadar yoğun olur. Tum Fantazya unutulmus dusler temeli
uzerinde durmaktadır."
Bastian kocaman gozlerle sordu: "Benimkiler de var mı aralarında?"
Yor yalnızca basını sallayarak onayladı.
Bastian sormayı surdurdu:
"Ve sen, benim onları bulmam gerektiğini dusunuyorsun?"
"Hic değilse birini. Bir tane yeter," yanıtını verdi Yor.
Bastian meraklandı, "Ama nicin?"
Madenci, simdi yalnızca ocaktaki kucuk atesin ısığıyla aydınlanan yuzunu ondan yana cevirdi. Kor gozleri yine
Bastian'ı delip otelere bakar gibiydi.
"Dinle, Bastian Balthasar Bux," dedi, "cok konusmayı sevmem ben. Sessizliği yeğlerim. Ama bu seferlik bunu
soyleyeceğim sana.
Sen Hayat Suyu'nu arıyorsun. Dunyana giden yolu bulmak icin seve-bilmeyi istiyorsun. Sevmek - boyle
soylenir! Ama Hayat Suyu sana soracak: Kimi? Yani insan oyle herhangi bir bicimde genel olarak sevemez
yalnızca. Oysa sen kendi adının dısında her seyi unutmussun. Eğer ona yanıt veremezsen suyu icemezsin.
Bunda da sana, yeniden bulacağın unutulmus bir dus yardım edebilir ancak. Seni kaynağa goturecek bir
resim. Ama bunun icin hala sahip olduğun son seyi de unutman gerekecek: Kendini. Buysa, sıkı ve sabırlı
calısma demektir. Sozlerimi iyi tut aklında, cunku bir daha soylemeyeceğim bunları."
Bundan sonra da tahta sedirine uzanıp uykuya daldı. Yatak olarak, sert, soğuk dosemeyle yetinmekten baska
yapacak bir sey kalmamıstı Bastian'a. Ama o bunu hic onemsemiyordu.
Ertesi sabah bedeninin her yeri uyusmus olarak uyandığında, Yor coktan gitmisti. Herhalde Minroud Ocağı'na
inmisti. Bastian bir tabak sıcak corba aldı kendine, icini ısıttı bu, ama tadını pek beğenmedi. Tuzlu olusu,
gozyası ve ter tadını hatırlıyordu biraz.
Daha sonra dısarı cıkıp, ucsuz bucaksız duzlukte, karların icinde sayısız resmin onunden gece gece yurudu.
Resimleri birbiri arkasından dikkatle inceliyordu, bunun kendisiyle ne bağlantısı olduğunu artık biliyordu
cunku, ama kendisini su ya da bu bicimde ozellikle etkileyen bir resim bulamadı. Hepsi aynıydı onun icin.
Aksama doğru, Yor'un bir kafesin icinde maden kuyusundan yukarı cıktığını gordu. Sırtındaki yuklukte icinde
farklı buyukluklerde birkac tane zar gibi ince, kaymaklarından levha tasımaktaydı. Bir kez daha duzluğe cıkıp
yeni buluntularını yumusak karların icindeki bir sıranın en ucuna buyuk bir ozenle yerlestirirken, Bastian da
ona sessizce eslik etti.
Resimlerden biri, goğsu, icinde iki guvercinin oturduğu bir kus
kafesi seklinde olan bir adamı canlandırmaktaydı. Bir baskası buyuk bir kaplumbağanın ustune binmis tastan
bir kadını gosteriyordu. Cok kucuk bir resimde, kanatlarındaki benekler harf biciminde olan bir kelebek
secilebiliyordu yalnızca. Baska birkac resim daha vardı ama, hicbiri bir sey ifade etmiyordu Bastian'a.
Madenciyle birlikte yeniden kulubede otururken sordu:
"Karlar eriyince resimler ne oluyor?"
"Burada hep kıstır," karsılığını verdi Yor.
O aksamki butun konusmaları bu oldu.
Daha sonraki gunlerde de Bastian, resimlerin arasında tanıyacağı ya da en azından ona ozel bir seyler ifade
edecek bir tanesini aramaya devam etti - ama bosuna. Aksamları madenciyle birlikte kulubede oturuyordu,
madenci sustuğundan o da aynı bicimde susmaya alıstı. Yavas yavas, Yor'un resimleri bozabilecek bir gurultu
yapmamak icin ozenli hareket etme tavrını da benimsedi.
"Artık butun resimleri gordum," dedi bir aksam, "aralarında benim icin olanı yok."
"Kotu," dedi Yor.
"Ne yapmalıyım?" diye sordu Bastian. "Cıkaracağın yeni resimleri mi bekleyeyim?"
Yor bir sure dusundu, sonra kafasını sallayarak karsı cıktı.
"Ben senin yerinde olsam," diye fısıldadı, "Minroud Ocağı'na iner, kendim kazardım."
"Ama bende senin gozlerin yok," dedi Bastian, "karanlıkta gore-mera ben."
Yor, "O uzun yolculuğunda sana ısık verilmedi mi hic?" diye sordu ve yine Bastian'dan otelere baktı. "Simdi
sana yardım edebilecek
483
ısıklı bir tas da mı verilmedi?"
"Yoo," dedi Bastian kederle, "verildi. Ama Al'Tsahir'i baska bir sey icin kullandım."
"Kotu," diye yineledi Yor, tas gibi bir suratla.
"Ne onerirsin?" diye sordu Bastian.
Madenci karsılık vermeden once gene uzun uzun sustu.
"O zaman doğrudan karanlıkta calısman gerekiyor."
Bastian'ın bedeninden bir urperti gecti. Gerci AURYN'in kendisine bağısladığı tum guce ve korkusuzluğa hala
sahipti ama, toprağın altında o kadar derinlikte tam bir karanlıkta kaldığını dusununce ke-miklerindeki ilik buz
kesiyordu. Baska bir sey soylemedi, ikisi de uykuya yattılar.
Ertesi sabah madenci omzundan durttu.
Bastian doğruldu.
"Corbanı icip gel!" diye sertce emretti Yor.
Bastian soyleneni yaptı.
Kuyuya doğru giden madenciyi izledi, onunla birlikte kuleye cıktı, sonra da Minroud Ocağı'na indiler. Ocak
derinleri doğru indikce iniyordu. Kuyunun ağzından sızan son ve azıcık ısık da coktan kaybolmustu, kafes
karanlıkta hala iniyordu. En sonunda bir carpma dibe vardıklarını gosterdi. Kafesten cıktılar.
Asağısı, yukardaki kıs duzluğune gore cok daha sıcaktı, cok gecmeden de onunde hızlı hızlı yuruyen
madenciyi karanlıkta kaybetmeyeyim diye cabalarken Bastian'ın tum bedeninden ter fıskırmaya basladı.
Adımlarının hafif yankısından anlasıldığına gore, sayısız galeriler, gecisler, zaman zaman da dehlizlerden
gecen dolasık bir yoldu gittikleri. Bastian bircok kez tumseklere ve destek kirislerine canını
484
bayağı acıtacak derecede carptı, ama Yor hic aldırmıyordu.
Madenci bu ilk gunde de, onu izleyen birkac gunde de, hic konusmadan, yalnızca ellerini yoneterek, ince, zar
hassaslığındaki kaymak-tasından tabakaları birbirinden ayırma ve ozenle yerinden kaldırma sanatını oğretti
Bastian'a. Bunun icin kullanılan ve tahta ya da boynuzdan yapılmıs hissi veren spatul gibi aletler vardı,
bunları hicbir zaman gormedi Bastian, cunku gunluk calısma tamamlanınca aletler calısma yerinde kalıyordu.
Yavas yavas asağılarda, zifiri karanlıkta yolunu bulmayı da oğrendi. Galeri ve gecisleri acıklayamayacağı yeni
bir duyguyla tanıyordu. Ve bir gun Yor sozle değil, yalnızca elleriyle dokunarak Bastian'ın simdiden sonra,
icine ancak surunerek girilebilecek basık bir galeride tek basına calısacağını anlattı. Bastian boyun eğdi.
Galeri cok dardı, Bastian'ın uzerinde ta eski zamanlardan kalma bir dağın ağırlığı vardı.
Fantazya'nın temelinin karanlık derinliklerinde ana karnındaki doğmamıs cocuk gibi buzulmus yatıyor ve
sabırla, unutulmus bir dusu, onu Hayat Suyu'na goturebilecek bir resmi arıyordu.
Yeraltının sonsuz gecesinde hicbir sey goremediğinden bir ayrım da yapamıyor, bir karar da veremiyordu.
Rastlantının ya da merhametli bir yazgının herhangi bir zamanda kendisine doğru seyi bulduracağını ummak
zorundaydı. Minroud Ocağı'nın derinliklerinde sokmeyi basardığı seyleri her aksam yukarıya, solmakta olan
gun ısığına cıkarıyordu. Ve her aksam, calısmasının bosuna olduğu anlasılıyordu. Gene de yakınmıyor, isyan
etmiyordu. Kendine karsı tum acıma duygusunu yitirmisti. Sabırlı ve sessiz olmustu. Gucu tukenmez olduğu
halde, coğu zaman cok yorgun hissediyordu kendini.
Bu zor zamanlar ne kadar surdu soylenemez, cunku boylesi emek,
485
gunler ve aylarla olculemez. Her neyse; yine de bir aksam yanında kendisini oyle heyecana dusuren bir
resim getirdi ki, her seyi mahvedecek bir saskınlık cığlığı atmamak icin kendini tutmak zorunda kaldı.
Kaymaktasından incecik levhanın uzerinde -cok buyuk değildi bu, asağı yukarı normal bir kitap sayfası
boyutundaydı- beyaz bir onluk giymis bir adam cok acık ve cok belirgin olarak goruluyordu. Bir elinde alcı bir
damak tutuyordu adam. Oylece duruyor, durusu ve yuzundeki durgun, huzunlu ifade Bastian'ı ta yureğinden
yakalıyordu. Ama onu en cok sarsan, adamın cam berraklığında bir buz kutlesinin icinde donmus olmasıydı.
Đcine gecilmez, ama son derece saydam bir buz tabakası onu dort bir yanından bastan asağı sarıyordu.
Ununde, karların icinde duran bu resme bakarken, tanımadığı bu adama karsı bir ozlem uyandı icinde. Cok
uzaklardan geliyor gibi bir duyguydu bu; baslangıcta pek hissedilmeyen, ancak yaklasıp sonunda her seyi
surukleyip goturen muazzam, ev boyunda bir dalga olunca fark edilen bir deniz kabarması gibi. Bastian bu
kabarmanın icinde neredeyse boğuluyor, soluğu kesiliyordu. Yureği acıyordu, boylesi dev bir ozlemi alacak
kadar buyuk değildi yureği. Kendisiyle ilgili olarak henuz belleğinde sakladığı her sey bu met dalgasında batıp
gidiyordu. Ve sahip olduğu son seyi de unuttu: Adını.
Daha sonra kulubeye, Yor'un yanına girdiğinde susuyordu. Madenci de bir sey soylemedi, ama gozleri yine
cok uzaklara bakar gibi gorunerek uzun uzun baktı ona, sonra da tum bu sure icinde ilk kez olarak yuzunun
tas grisi cizgilerinde kucuk bir gulumseme dolastı.
Artık adı olmayan cocuk onca yorgunluğuna karsın o gece uyuya-madı. Gozlerinin onunde surekli resmi
goruyordu. Sanki adam ona bir sey soylemek istiyormus da, buz kutlesinin icine hapsolmus olduğıı
icin soyleyemiyormus gibi geliyordu ona. Adsız cocuk ona yardım etmek istiyor, bu buz cozulsun istiyordu.
Uyanık bir duste, buzu bedeninin sıcaklığıyla eritmek uzere buz kutlesini kucaklamıs goruyordu kendini. Ama
hepsi bosunaydı.
Ama sonra adamın soylemek istediklerini birdenbire duydu; kulağıyla değil, yureğinin derinliklerinde duydu:
"Bana yardım et, lutfen! Beni ortada bırakma! Tek basıma cıkamıyorum bu buzdan. Yardım et! Yalnız sen
kurtarabilirsin beni buradan - yalnız sen!"
Ertesi gun safak sokerken kalktıklarında Yor'a soyle dedi adsız cocuk:
"Bugun seninle Minroud Ocağı'na inmiyorum artık."
"Beni terk mi ediyorsun?"
Cocuk basını salladı. "Gidip Hayat Suyu'nu aramak istiyorum."
"Seni goturecek resmi buldun mu?"
"Evet."
"Bana da gosterir misin?"
Cocuk bir kez daha basını salladı. Đkisi de dısarı cıkıp karda resmin durduğu yere gittiler. Cocuk resme
bakıyordu, ama Yor kor gozlerini, sanki onu delip gecerek cok uzaklara bakıyormus gibi cocuğun yuzune
cevirmisti. Uzun zaman bir seyi dinliyormus gibi gorundu. Sonunda basını salladı.
"Onu yanına al," diye fısıldadı, "ve sakın kaybetme. Eğer kaybeder ya da bozarsan senin icin her sey biter.
Cunku Fantazya'da yapacağın-bir sey kalmadı artık. Bunun ne demek olduğunu biliyorsun."
Artık adı olmayan cocuk bası eğik durdu ve bir sure sustu. Sonra yine usulca konustu:
"Tesekkurler Yor, bana oğrettiklerin icin."
El sıkıstılar.
"iyi bir madenciydin," diye mırıldandı Yor, "gayretli calıstın."
Bu sozlerle arkasını dondu ve Minroud Ocağı'nın kuyusuna doğru yurudu. Bir daha donup bakmaksızın
kafese girdi ve derinliklere daldı.
Adsız cocuk resmi karın icinden aldı, beyaz yuzeyin ucsuz bucak-sızlığında bata cıka yurumeye koyuldu.
Boylece saatlerce yurumus, Yor'ıın kulubesi, arkasındaki ufukta coktan kaybolmustu, artık dort bir yana
uzanan beyaz yuzeyden baska hicbir sey yoktu cevresinde. Ama iki eliyle birden sakınarak tuttuğu resmin
kendisini belli bir doğrultuya cektiğini hissediyordu.
Cocuk bu gucu izlemeye karar vermisti, cunku bu onu doğru yere goturecekti. Yol kısa ya da uzun olabilirdi
bu durumda. Artık onu hicbir sey tutmamalıydı. O, Hayat Suyu'nu bulmak istiyordu ve bunu basaracağından
emindi.
Derken, ta yukseklerden bir ses duydu birdenbire. Uzaktan gelen ve bircok gırtlaktan cıkan cığlık ve
cıvıldamalar gibiydi bu. Gokyuzune bakınca buyuk bir kus surusu gibi gorunen karanlık bir bulut gordu.
Gercekte ne olduğunu suru yakına gelince anladı ancak, korkudan olduğu yerde kalakaldı.
Palyaco-pervanelerdi bunlar, Schlamufflar!
"Aman Tanrını!" diye dusundu adsız cocuk. "Umarım beni gormemislerdir. Cığlıklarıyla resmi bozacaklar!"
Ama Schlamufflar onu gormuslerdi.
Suru, korkunc kahkahalar ve yaygaralarla yapayalnız yolcunun
uzerine atıldı, Schlamufflar cocuğu cevreleyerek karların ustune kondular.
"Hurra!" diye sevincle bağırıyor, rengarenk ağızlarını ardına kadar ayırıyorlardı. "Sonunda seni bulduk iste,
buyuk velinimetimiz!"
Karların icinde yuvarlanıyor, birbirlerine kar topu atıyor, amuda kalkıyor, perendeler atıyorlardı.
Adsız cocuk, "Yavas! Lutfen yavas olun!" diye umutsuzca fısıldadı. Tum kadro coskuyla haykırdı:
"Ne dedi?" - "Cok yavasmısız, oyle soyledi." - "Bunu hic kimse soylemedi bize!"
"Benden ne istiyorsunuz?" diye sordu cocuk. "Neden beni rahat bırakmıyorsunuz?"
Hepsi cevresinde done done ucusarak bas bas bağırdılar:
"Buyuk velinimet! Buyuk velinimet! Bizi Acharailikten nasıl kurtardığını hala hatırlıyor musun? O zamanlar
tum Fantazya'daki en umutsuz yaratıklar bizdik, oysa simdi kendi kendimizden yaka silki-yoruz. Bizi soktuğun
sekil baslangıcta eğlenceliydi, ama simdi olesiye canımız sıkılıyor. Ortalıkta kanat cırpıp duruyoruz boyle,
tutunabile-ceğimiz hicbir sey de yok. Kurallarımız olmadığı icin doğru durust oyun bile oynayamıyoruz.
Kurtulus diye, gulunc soytarılar haline soktun bizi! Bizi aldattın, buyuk velinimet!"
"Ama iyilik olsun diye yapmıstım," diye fısıldadı cocuk, dehset icinde.
"Elbette!" diye haykırdı Schlamufflar koro halinde. "Ne kadar iyi olduğunu gostermek icin! Kendini cok buyuk
goruyordun. Ama senin iyiliğinin bedelini biz odedik, buyuk velinimet!"
"Ne yapayım peki?" diye sordu cocuk. "Benden ne istiyorsunuz?"
Schlamufflar, carpılmıs palyaco suratlarıyla ciyak ciyak bağırdılar: "Seni aradık, ortalıktan toz olmadan once
sana yetismek istiyorduk. Yetistik de. Ve sen bizim baskanımız olmadan rahat bırakmayacağız seni. Bas-
Schlamuffumuz olmak zorundasın bizim, Onder-Schlamutfumuz, General-Schlamuffumuz! Ne istersen!"
"Ama neden peki, neden?" diye fısıldadı cocuk yalvararak.
Soytarı korosu karsılığında ciyakladı:
"Đstiyoruz ki bize emirler veresin, bize komuta edesin, bir seylere zorlayasın bizi, bize bir seyleri yasaklayasın!
Varlığımız bir seye yarasın istiyoruz!"
"Bunu ben yapamam. Neden icinizden birini secmiyorsunuz?"
"Hayır, hayır, biz seni istiyoruz buyuk velinimet! Bizi bu duruma sen soktun!"
"Hayır!" diye soludu cocuk. "Ben buradan gitmek zorundayım. Geri donmek zorundayım ben!"
"O kadar cabuk değil, buyuk velinimet!" diye haykırdı palyaco ağızları. "Bizden kurtulamazsın. Senin isine
oylesi gelebilirdi - Fan-tazya'dan kolayca sıvısmak yani!"
Cocuk, "Ama artık isin sonundayım!" diye bir daha vurguladı.
"Ya biz!" diye haykırdı koro. "Biz neyiz?"
"Yolunuza gidin!" diye bağırdı cocuk. "Artık sizinle uğrasamatn!"
"Oyleyse bizi eski halimize dondur!" karsılığını verdi tiz sesler. "Oyleyse biz de yeniden Acharai olmayı
yeğleriz. Gozyası Golu kurudu, Amarganth ise kupkuru toprağın ustunde oturuyor. Ve artık hic kimse incecik
gumus teller cekmiyor. Yeniden Acharai olmak istiyoruz biz."
"Ama artık yapamam bunu," diye karsılık verdi cocuk, "artık Fan-
'490
tazya'da etkim yok benim."
"Oyleyse," butun suru bağırıp cağırarak fırıl fırıl donmeye basladı, "oyleyse biz de seni yanımıza alıyoruz!"
Yuzlerce kucuk el cocuğa yapısmıs, onu yukarı cekmeye calısıyordu. Cocuk var gucuyle karsı koyuyor,
pervaneler dort bir yana ucusuyorlardı. Ama her seferinde ofkelenmis yabanarıları gibi inatla geri geliyorlardı.
Birden bu bağrıs cağrısın ortasında kulağa kocaman bir bronz canın cınlaması gibi gelen, ama guclu bir ses
duyuldu uzaklardan.
Schlamufflar da kasla goz arasında kacısıp gokyuzunde karanlık bir suru halinde kayboldular.
Artık adı olmayan cocuk karların ustune diz coktu. Onunde tuzla buz olmus resim duruyordu. Simdi her sey
bitmisti iste. Onu Hayat Suyu'na goturebilecek hicbir sey yoktu artık.
Basını kaldırınca gozyaslarının arasından az otede karların ustunde duran, biri buyuk, biri kucuk iki karaltı
gordu hayal meyal. Gozlerini kurulayıp bir daha baktı.
Beyaz uğur ejderhası Fuchur'la Atreju'ydu bunlar.
Artık adı olmayan cocuk cekine cekine ayağa kalkıp Atreju'ya doğru birkac adım attı. Sonra durdu. Atreju
hicbir sey yapmıyor, ona dikkatle ve sakin sakin bakıyordu yalnızca. Goğsundeki yara artık ka-namıyordu.
XXVI
Dayat
•493"
aman akıp gidiyor, onlar karsılıklı oylece duruyorlardı, ikisi de tek soz etmiyordu. Ortalık oylesine sessizdi ki,
her biri oburunun soluğunu duyabiliyordu.
Sonra adsız cocuk ağır ağır boynunda asılı olan altın zincire uzandı ve AURYN'Đ boynundan cıkardı. Eğildi,
Mucevher'i ozenle Atre-ju'nun onune, karların icine koydu. Bu arada birbirlerini kuyruklarından ısırarak bir
oval olusturan, biri acık, biri koyu renkli iki yılana bir kez daha baktı. Sonra Mucevher'i bıraktı.
Aynı anda AURYN'in parıltısı o derece parlak ve ısıltılı oldu ki, cocuk, gunese bakmıs gibi kamasan gozlerini
kapatmak zorunda kaldı. Gozlerini yeniden actığındaysa, gokkubbesi kadar buyuk bir kubbenin altında
olduğunu gordu. Bu yapının tasları altın ısıktandı. Bu olculemez mekanın orta yerinde de, bir kent duvarı gibi
dev boyutlarda iki yılan durmaktaydı.
Atreju, Fuchur ve adsız cocuk, ağzında beyaz yılanın kuyruğunu tutan siyah yılan kafasının tarafında yan
yana duruyorlardı. Dikine gozbebekli sabit gozler ucunun uzerine dikilmisti. Ucu de yılanın yanında ufacık
kalıyordu, uğur ejderhası bile beyaz bir kurtcuk gibi kucucuk gorunuyordu.
Yılanların kıpırtısız dev bedenleri bilinmeyen madenler gibi parlıyordu, biri gece siyahı, oburu gumus beyazı.
Doğurabilecekleri felaket, birbirlerini karsılıklı tuttukları icin ortadan kalkmıstı yalnızca. Bir bırakacak olsalar,
butun dunya mahvolurdu. Buna hic kusku yoktu.
Ama birbirlerini karsılıklı engellerken aynı zamanda da Hayat Su-yu'nu korumaktaydılar. Cunku yattıkları
yerin tam ortasında, fıskıran suları bir yukarı bir asağı dans eden ve dokulurken binlerce sekil olusturup insan
gozunun izleyebileceğinden cok daha hızla yeniden
494
dağılan heybetli bir pınar cağlıyordu. Kopuklenen sular incecik bir sis halinde dağılıyor, bunun icinde de altın
ısık gokkusağının butun renklerini alarak kırılıyordu. Bir cağıltı, taskınlık, sarkı, cosku, kahkaha ve binlerce
sevinc sesli bir bağırıstı bu.
Adsız cocuk, susuzluktan yanan biri gibi bakıyord" bu suya - ama nasıl ulasacaktı ona? Yılanın kafası
kıpırdamıyordu bile
Birden Fuchur basını kaldırdı. Yakut kırmızısı gozyuvarları cakmak cakmak yanmaya basladı.
"Suların soylediklerini siz de anlıyor musunuz?" diye sordu.
"Hayır," dedi Atreju, "ben anlamıyorum."
"Nasıl oluyor bilmiyorum," diye mırıldandı Fuchur, "ama ben cok net anlıyorum. Belki de uğur ejderhası
olduğum icindir. Tum sevinc dilleri akrabadır birbirine."
Atreju, "Sular ne diyor?" diye sordu
Fuchur dikkatle dinledi, sonra da duyduklarını sozcuğu sozcuğune aktardı:
"Biz hayat suları! Kendiliğinden fıskıran pınar, ve sizler ictikce daha gur akan pınar."
Fuchur bir sure dinleyip, "Hep, Đc! Đc! diye bağırıyorlar," dedi. "Ne istiyorsan onu yap, diyorlar."
Atreju, "Oraya nasıl gidebiliriz peki?" diye sordu.
"Adlarımızı soruyorlar," diye acıkladı Fuchur.
"Ben Atreju!" diye bağırdı Atreju.
"Ben de Fuchur!" dedi Fuchur.
Adsız cocuk susup kaldı.
Atreju ona baktı, sonra elini tutarak bağırdı:
"Bu da Bastian Balthasar Bux."
Fuchur suların soylediklerini aktardı:
"Neden kendisi soylemiyor, diye soruyorlar."
"Artık soyleyemez," dedi Atreju, "her seyi unuttu o."
Fuchur yine bir sure sırıltı ve cağıltıları dinledi.
"Anısız giremez diyorlar. Yılanlar onu iceri bırakmazmıs."
Atreju bağırdı: "Ben her seyi onun adına sakladım, kendisine ve dunyasına ait bana anlattığı her seyi. Ben
kefil olurum onun icin."
Fuchur dinledi.
"Bunu hangi hakla yapıyorsun, diye soruyorlar."
Atreju, "Ben onun arkadasıyım," dedi.
Fuchur dikkatle dinlerken yine bir sure gecti.
"Bunu kabul edip etmeyecekleri belli değil gibi gorunuyor," diye fısıldadı Atreju'nun kulağına. "Simdi de
yaranı soruyorlar. Nasıl olduğunu oğrenmek istiyorlar."
"ikimiz de haklıydık," dedi Atreju, "ve ikimiz de yanıldık. Ama simdi Bastian AURYN'i kendi isteğiyle bıraktı."
Fuchur dinledi, sonra da basını salladı.
"Evet," dedi, "simdi kabul ediyorlar. Burası AURYN'mis. Hos geldiniz, diyorlar."
Atreju dev altın kubbeye baktı.
"Her birimiz onu boynumuzda tasıdık," diye fısıldadı, "hatta kısa bir sure icin sen bile Fuchur."
Uğur ejderhası ona sessiz olmasını isaret etti ve yine suların sarkısını dinledi.
Sonra da aktardı:
496-
"Bastian'ın aradığı kapı AURYN'mis. Onu ta bastan beri yanında ta-sıyormus. Ama diyorlar ki, yılanlar
Fantazya'ya ait hicbir seyi esikten oteye bırakmazlarmıs. Onun icin de Bastian'ın Cocuk Imparatori-ce'nin ona
bağısladığı her seyi bırakması gerekiyormus. Yoksa Hayat Suyu'nu icemezmis."
"Ama onun isaretinin icindeyiz ya," diye bağırdı Atreju. "Yoksa kendisi burada değil mi?"
"Aycocuk'un gucunun burada son bulduğunu soyluyorlar. Buraya asla ayak basamayacak tek kisiymis o.
Kendi kendisini bırakamayacağı icin Panltı'nın icine giremezmis."
Atreju saskın saskın susuyordu.
"Simdi de," diye surdurdu Fuchur, "Bastian'ın hazır olup olmadığını soruyorlar."
"Evet," dedi Atreju bağırarak, "hazır."
Aynı anda dev siyah yılan kalası, ağzında tuttuğu beyaz yılan ucunu bırakmaksızın ağır ağır dikilmeye basladı.
Muazzam govdeler, bir yarısı siyah, bir yarısı beyaz, yuksek bir kapı olusturuncaya kadar bukulduler.
Atreju Basuan'ı elinden tuttu ve bu tuyler urpertici kapıdan gecirerek, simdi tum yuceliği ve gorkemiyle
karsılarında duran pınara doğru goturdu. Fuchur da ikisini izledi. Oraya doğru yururlerken Bastian'ın
olağanustu Fantazya gucleri her adımda bir bir dusuyordu ustunden. Guclu, guzel, korkusuz kahraman,
kucuk, tombul, urkek cocuk oluyordu yine. Yor'un Minroud'unda hemen hemen pacavra haline gelmis olan
giysisi bile kaybolup tumuyle hicliğe karıstı. Boylece sonunda, ortasından Mayat Suyu'nun kristal bir ağac gibi
yukselerek fıs-kırdığı kocaman altın kubbenin onunde cırılcıplak kaldı.
Bu son anda, artık Fantazya'dan aldığı hicbir seyi kalmamıs, ama
497-
kendisine ve dunyasına ait anılarına da henuz kavusamamısken tam bir guvensizlik durumu yasadı; bu
durumdayken, hangi dunyaya ait olduğunu ve gercekten varolup olmadığını bile bilemez olmustu.
Ama sonra kristal berraklığındaki suya atladı, suyun icinde oynadı, su sıcratıp puskurttu ve kıvılcımlanan
yağmur damlalarına ağzını actı. icti, icli, susuzluğu kanıncaya dek icti. Ve icini basından ayağına kadar sevinc
doldurdu; yasama sevinci, kendisi olma sevinci. Cunku simdi kim olduğunu ve nereye ait olduğunu biliyordu
yine. Yeni doğmustu o. En guzeli de, simdi tam olmak istediği kisi olmasıydı. Eğer bircok olasılık arasından
bir tanesini secebilse, baskasını secmezdi. Cunku artık biliyordu; dunyada sevincin binlerce, binlerce bicimi
vardı, ama temelde hepsi bir tanesinde birlesiyordu, sevebilme sevincinde. Hepsi bir ve aynıydı.
Daha sonraları da, dunyasına donduğunde, buyuduğunde ve en sonunda yaslandığında da bu sevinc onu
hicbir zaman busbutun terk etmedi. Yasamının en guc devrelerinde bile, icinde onu gulumseten, baska
insanları da avutan bir nese kaldı.
"Atreju!" diye seslendi, Fuchur'la birlikte buyuk altın kubbenin kenarında duran arkadasına. "Sen de gelsene!
Gel! Đc! Harika bir sey bu!"
Atreju gulerek basını salladı.
"Hayır," diye bağırdı, "bu kez biz yalnızca sana eslik etmek icin buradayız."
"Bu kez mi?" diye sordu Bastian. "Ne demek istiyorsun?"
Atreju Fuchur'la soyle bir bakıstı, sonra konustu:
"Biz ikimiz buraya daha once de gelmistik. O zaman uyurken getirildiğimiz ve yine uyurken goturulduğumuz
icin hemen tanıyamadık burayı. Ama simdi hatırladık."
7498
Bastian sudan cıktı.
Đsıl ısıl gulerek, "Simdi kim olduğumu biliyorum yine," dedi.
"Evet,"diyerek basını salladı Atreju, "simdi ben de seni tanıdım. Sihirli Ayna'da gorduğum gibisin simdi."
Bastian sırıl sırıl akan ısıltılı sulara baktı.
"Bu sudan babama goturmek isterdim," diye bağırdı suların cağıltısının arasında, "ama nasıl?"
"Bunun mumkun olabileceğini sanmam," diye yanıtladı Atrtju. "Esikten Fantazya'ya ait hicbir sey
cıkarılmazmıs ya!"
Fuchur, "Bastian cıkarır!" dedi, sesi o bronz cınlayısına tumuyle kavusmustu yine. "Bastian bunu
basaracaktır!"
"Sen tam bir uğur ejderhasısın!" dedi Bastian.
Fuchur ona sessiz olmasını isaret etti ve binlerce sırıltıya kulak verdi:
Sonra da acıkladı:
"Sular artık senin de bizim de yola dusmemiz gerektiğini soyluyorlar."
"Yolum nerede peki?" diye sordu Bastian.
"Oteki kapının arkasında," diye aktardı Fuchur, "beyaz yılan kafasının durduğu yerde."
"Đyi ama," dedi Bastian, "oradan nasıl cıkacağım? Beyaz kafa kıpırdamıyor bile."
Gercekten de beyaz yılanın kafası hareketsiz duruyordu. Siyah yılanın kuyruğunu ağzında tutmaktaydı ve dev
gozleri Bastian'a dikilmisti.
"Sular, Fantazya'da basladığın tum oykuleri sonuca bağlayıp bağlamadığını soruyorlar," diye bildirdi Fuchur.
499
"Hayır," dedi Bastian, "aslında hicbirini hem de."
"O zaman beyaz yılanın seni bırakmayacağını soyluyorlar. Fantazya'ya geri donup hepsini sona erdirmen
gerekiyormus."
"Tum oykuleri mi?" diye kekeledi Bastian. "Ama o zaman asla geri donemem ki. Her sey bosuna oldu
oyleyse."
Fuchur gerilmis dinliyordu.
"Ne diyorlar?" diye bilmek istedi Bastian.
"Sus!" dedi Fuchur.
Bir sure sonra icini cekip acıkladı:
"Bu değisemez diyorlar, meğerki bu gorevi senin adına ustlenecek biri bulunsun."
"Ama sayılamayacak kadar cok oyku var," dedi Bastian, "her birinden de durmadan yenileri cıkıyor. Boyle bir
gorevi kimse ustlenemez."
"Hayır,"dedi Atreju, "ben ustlenirim."
Bastian dili tutulmuC gibi ona bakıyordu. Sonra boynuna atılıp kekeledi:
"Atreju! Atreju! Bunu hic unutmayacağım!"
Atreju gulumsedi.
"iyi, Bastian, o zaman Fantazya'yı unutmazsın."
Bastian'ın yanağına hafifce vurdu, sonra da cabucak donup, hala buraya girdiklerindeki gibi kemerlenmis
duran siyah yılan kafası kapısına doğru yurudu.
"Fuchur," dedi Bastian, "size bıraktıklarımı nasıl tamamlayacaksınız?"
Beyaz ejderha yakut kırmızısı gozyuvarlarmı kırpıstırarak yanıtladı:
"Sansla cocuğum! Sansla!"
Bu sozlerin ardından da efendisini ve arkadasını izledi.
Bastian arkalarından bakarak, kapıdan gecip Fantazya'ya donuslerini seyretti, ikisi de bir kez daha donup ona
el salladılar. Sonra siyah yılan kafası yeniden yerde yatar duruma gelinceye kadar indi. Bastian, Atreju'yla
Fuchur'u bir daha goremeyecekti.
Simdi yalnızdı.
Otekine, beyaz yılan kafasına doğru dondu; aynı anda da onun yukarı doğru kalktığını, yılan govdesinin de
tıpkı daha once oteki tarafta olduğu gibi kapı biciminde bukulduğunu gordu.
Cabucak iki avucuna hayat suyundan doldurup bu kapıya kostu. Kapının arkası karanlıktı.
Bastian kendini iceri attı - ve boslukta dusmeye basladı.
"Baba!" diye haykırıyordu. "Baba! Benim - Bastian - Balthasar -Bux!"
"Baba! Benim - Bastian - Balthasar - Bux!"
Boyle bağırıp dururken kendini yine okulun catı arasında buldu; bir vakitler, cok zaman once Fantazya'ya
gittiği yerde. Yeri hemen tanıyamadı, hatta cevresinde gorduğu tuhaf seyler yuzunden, doldurulmus
hayvanlar, iskelet ve tablolar yuzunden bir an hala Fantazya'da olduğundan kuskulandı. Ama sonra kendi
okul cantasıyla mumları sonmus yedi kollu paslı samdanı gordu, o zaman nerede olduğunu anladı.
Buradan Bitmeyecek Uyku'deki buyuk yolculuğuna cıktığından bu yana ne kadar zaman gecmis olabilirdi?
Haftalar mı? Aylar mı? Yoksa yıllar mı? Bir keresinde, yalnızca bir saatliğine tılsımlı bir mağarada
kalan bir adamın oykusunu okumustu, adam donduğunde yuz yıl gecmisti ve tanıdığı butun insanlardan
yalnızca biri hala yasıyordu, o da o zamanlar kucuk bir cocuk olan biriydi, simdiyse cok yaslanmıstı.
Catıdaki pencereden gri gun ısığı giriyordu iceriye, ama sabah mı, oğleden sonra mı, kestirileniiyordu. Catı
arasında tıpkı Bastian'ın buradan gittiği o geceki gibi acı bir soğuk hukum surmekteydi.
Altında yatmakta olduğu tozlu asker battaniyesi yığınından kendini kurtarıp ayakkabılarıyla paltosunu giydi,
ikisinin de o cok yağmurlu gunku gibi ıslak olduğunu sasırarak fark etti.
Cantasının kayıslarını omzuna gecirip, o ğun caldığı ve her seyin baslangıcı olan kitabı aramaya koyuldu.
Kitabı o suratsız Bay Koreaıı-der'e geri goturmeye kesin kararlıydı. Hırsızlığı yuzunden onu ceza-landırsındı
isterse ya da ihbar etsin, hatta daha da kotusunu yapsındı, Bastian gibi arkasında oylesi bir seruven bırakmıs
birini korkutacak bir sey kolay kolay olamazdı artık. Ama kitap yoktu.
Bastian aradı, taradı, ortulerin arasını karıstırdı, her koseye baktı. Yararı yoktu. Bitmeyecek Oyku
kaybolmustu.
"N'apalım," dedi sonunda, "o zaman ben de kaybolduğunu soylerim ona. Herhalde bana inanmayacaktır. Bu
durumu değistiremem. Ne olacaksa olsun. Ama zaten bunca zaman sonra hala hatırlar mı bakalım. Kim bilir,
belki kitapcı dukkanı da yoktur artık."
Bu birazdan acığa cıkardı nasıl olsa, cunku oncelikle okulun icinde yurumesi gerekiyordu. Eğer karsılasacağı
oğretmenlerle oğrenciler ona yabancı gelirse o zaman ne yapacağını anlardı.
Ama catı arasının kapısını acıp da okulun koridoruna indiğinde, tam bir sessizlik karsıladı kendisini. Binada
tek bir can yok gibi gorunuyordu. Oysa okulun kulesindeki saat tam da dokuzu vuruyordu. Oyleyse sabahtı,
dersler coktan baslamıs olmalıydı.
Birkac sınılın icine baktı, ama her yerde aynı bosluk egemendi. Pencerelerden birinin onune gidip dısarıya
bakınca, caddede birkac kisinin yuruduğunu, arabaların da islediğini gordu. Hic değilse dunya yıkılmıs değildi
demek ki.
Merdivenleri inip buyuk giris kapısına kostu ve kapıyı acmaya calıstı, ama kapı kilitliydi. Ardında
bashademenin evinin bulunduğu kapıya gitti, zili caldı, kapıyı tıklattı, ama kimsecikler yoktu.
Bastian dusundu. Nasıl olsa bir ara biri cıkar gelir diye imkanı yok bekleyemezdi. Babasına hemen simdi
gitmek istiyordu. Hayat Su-yu'nu dokecek bile olsa istiyordu bunu.
Bir pencere acıp da, kapıyı acmak icin uğrasacak biri kendisini du-yuncaya kadar bağırsa mıydı acaba? Hayır,
bu ona yuz kızartıcı geliyordu nedense. Aklına pencereden cıkabileceği fikri geldi, icerden acılan pencelerdi
bunlar. Ama zemin kattakilerin hepsi parmaklıklıydı. Sonra birinci kattan caddeye bakarken bir insaat iskelesi
gorduğunu anımsadı. Herhalde okulun dıs duvarının sıvası yenileniyordu.
Bastian yeniden birinci kata cıkıp pencereye gitti. Pencere icerden acıldı, Bastian da buradan dısarı cıktı.
iskele, aralarında belli aralıklarla yala)' tahtalar olan dusey direklerden olusuyordu yalnızca. Tahtalar
Bastian'ın ağırlığı altında asağı yukarı sallanıyordu. Bir an bası dondu ve icini korku bastı, ama ikisini de
bastırdı. Perelin'in beyi olmus biri icin burada hic sorun olamazdı - artık o olağanustu guce sahip olmasa ve
tombul bedeninin ağırlığı onu biraz zorlasa bile. Ayaklarına basacak, ellerine de tutunacak yer arayarak,
dikkatle ve sakin sakin dusey direklerden inmeye basladı. Bir ara eline bir kıymık batlı, ama boylesi ayrıntılara
aldırmıyordu artık. Yola, bir parca terli ve soluklanmıs, ama sapasağlam indi. Kimse dikkat etmemisti
kendisine.
Eve doğru kostu. Cantasının icindeki kalem kanıtlarıyla kitaplar, adımlarının temposunda hoplayıp
tıngırdıyordu. Boğru sancıdı, ama kosmayı surdurdu. Babasını istiyordu o.
Sonunda oturdukları eve geldiğinde gene de bir an icin durup, arkasında babasının laboratuvarının
bulunduğu pencereye baktı. Ve birden yureği endiseyle sıkıstı, cunku babasının artık orada olmayabileceği
dusuncesi ilk kez simdi geliyordu aklına.
Ama babası oradaydı ve galiba Bastian'ı da gormustu, cunku Bastian merdivenlere atılırken o da onu
karsılamaya kosuyordu. Kollarını actı, Bastian da kendim bu kolların icine altı. Babası onu kucağına alıp
iceriye goturdu.
"Bastian, oğlum," diyordu durmadan, "benim sevgili oğlum, sevgili kucuk oğlum, neredeydin sen? Neler geldi
basına?"
Bastian babasının yuzunun ne kadar solgun ve suzulmus olduğunu, ancak onunla birlikte mutfak masasına
oturur ve sıcak sut icip kendisi icin bolca yağ ve bal surerek ozene bezene hazırladığı ekmekleri yerken fark
etti. Gozleri kızarmıstı babasının, cenesi de tras edilmemisti. Ama bunun dısında tıpkı Bastian'ın gittiği
zamanlardaki gibi gorunuyordu. Bunu babasına soyledi.
"Gittiğin zamanlardaki mi?" diye sordu babası sasırarak. "Ne demek istiyorsun?"
"Ne zamandır yoklum ben?"
"Dunden beri Bastian. Dun okula gittiğinden beri. Ama geri donmeyince telelonla oğretmeni aradım, boylece
orada da olmadığını oğrendim. Butun gun, butun gece seni aradım, oğlum. Lin kotu seylerden korktuğum
icin polise haber verdim. Tanrım, neler oldu Baslian? Merakımdan deliye donmustum neredeyse.
Nerelerdeydin?"
Bunun uzerine Bastian basından gecenleri anlatmaya koyuldu. Her
seyi en ince ayrıntısıyla anlattı, anlatması saatler surdu.
Babası onu o zamana dek hic dinlemediği bicimde dinliyordu. Anlattıklarını cok iyi anlıyordu.
Bir ara oğlene doğru onu durdurdu yalnızca, o da polisi arayıp oğlunun donduğunu ve her seyin yolunda
olduğunu bildirmek icin. Sonra da ikisi icin oğle yemeği hazırladı, Bastian ise anlatmaya devam etti. Hayat
Suyu'ndaki anlatısına gelip de bu sudan babasına da getirmek istediğini, ama sonra suyu doktuğunu
anlatırken aksam oluyordu artık.
Mutlak hemen hemen kararmıstı. Babası kıpırtısız oturmaktaydı. Bastian kalkıp ısığı yaktı. Ve o zaman, daha
once hic gormediği bir sey gordu.
Babasının gozlerinde yaslar goruyordu.
O zaman da, her seye karsın Hayat Suyu'nu getirebildiğini anladı.
Babası onu sessizce kendine cekip kucağına oturttu, bağrına bastı ve birbirlerine sarıldılar.
Uzun bir sure boyle oturduktan sonra, baba derin bir soluk aldı ve Bastian'ın yuzune bakıp gulumsemeye
basladı. Bastian'ın onda gorduğu en mutlu gulumsemeydi bu.
"Simdiden sonra," dedi baba cok değismis bir sesle, "simdiden sonra aramızdaki her sey baska olacak, değil
mi?"
Bastian basını salladı. Yureği konusamayacağı kadar doluydu.
Ertesi sabah ilk kar dusmustu. Bastian'ın odasının pencere pervazında yumusacık ve tertemiz kar birikmisti.
Caddenin gurultusu boğuk boğuk geliyordu.
Kahvaltıda babası, "Biliyor musun, Bastian," dedi neseyle, "bir
kutlama yapmamız icin butun nedenler var bence. Boyle bir gun omrunde ancak bir kez cıkar insanın
karsısına - bazılarına hic cıkmaz. O yuzden birlikte cok mukemmel bir seyler yapmamızı oneriyorum. Bugun
calısmayı bırakıyorum, sen de okula gitmezsin. Bir mazeret kağıdı yazarım sana. Ne dersin?"
"Okula mı?" diye sordu Bastian. "Okul hala var mı ki? Dun sınıfların arasından gecerken kimsecikler yoktu
orada. Hademe bile."
"Dun mu?" dedi babası. "Ama dun kutsal pazarların ilkiydi ya!"
Cocuk dusunceli dusunceli kakaosunu karıstırdı. Sonra yavasca konuslu:
"Sanırım tam anlamıyla alısmam biraz daha zaman alacak."
"Olsun," dedi babası basını sallayarak, "o yuzden de bir kutlama yapalım diyorum. Đkimiz. En cok ne yapmak
isterdin? Bir gezinti yapabiliriz, yoksa hayvanat bahcesine mi gidelim? Oğleyin dunyanın gorup goreceği en
mukemmel yemeği yeriz. Oğleden sonra da alısverise cıkarız. Ya aksam - aksam tiyatroya gider miyiz?"
Bastian'ın gozleri parladı. Sonra kararlı bir tavırla konustu:
"Ama benim once baska bir sey daha yapmam gerekiyor. Bay Ko-reander'e gidip kitabını caldığımı ve
kaybettiğimi soylemeliyim."
Baba, Bastian'ın elini tuttu.
"Dinle Bastian, istersen senin yerine ben yapayım bunu."
Bastian basını sallayarak karsı cıktı.
"Hayır," dedi, "bu benim isim. Kendim yapmak istiyorum. En iyisi ben hemen gideyim."
Kalkıp paltosunu giydi. Babası hicbir sey soylemiyordu, ama oğluna cevrilmis bakısları saygı dolu ve saskındı.
Daha once hic boyle davranmazdı oğlu.
506"
"Sanırım," dedi sonunda, "benim de sendeki değisikliklere alısmam da biraz zaman alacak."
"Az sonra donerim," diye bağırdı Bastian koridordan. "Cok surmez herhalde. Bu kez surmeyecek."
Ama Bay Koreander kitabevinin onunde dururken cesareti azalmıstı yine. Ustunde kuyruklu harflerin
bulunduğu camdan dukkanın icine baktı. Bay Koreander'in bir musterisi vardı, Bastian da adamın gitmesini
beklemeyi yeğledi. Kitapcının onunde bir asağı bir yukarı gezinmeye basladı. Kar yeniden baslamıstı.
Sonunda musteri dukkandan cıktı.
"Hadi!" diye emretti Bastian kendine.
Renkler Colu Goab'da Graograman'ın karsısına cıkısını anımsadı. Kararlı bir tavırla kapı kolunu bastırdı.
Karsıki ucta alacakaranlık mekanın sınırını cizen kitap duvarının arkasından bir oksuruk duyuldu. Bastian
oraya yaklastı, sonra da biraz solgun, ama ciddi ve soğukkanlı bir tavırla, ilk karsılasmaların-daki gibi yine
derisi asınmıs koltuğunda oturmakta olan Bay Korean-der'e doğru ilerledi.
Susuyordu. Bay Koreander'in ofkeden kıpkırmızı bir suratla ustune yuruyup, "Hırsız! Soyguncu!" diye
bağıracağını ya da buna benzer seyler haykıracağını beklemisti.
Oysa yaslı adam, bir yandan gulunc kucuk gozluğunun arkasından yarı kısılmıs gozleriyle cocuğu suzerken,
bir yandan da eğri piposunu yakmaya calısıyordu. Pipo en sonunda yatımca bir sure ha gayret pulurdetti,
sonra homurdandı:
"He? Ne var? Gene ne arıyorsun burada?"
"Ben -," diye kekeleyerek basladı Bastian, "ben sizden bir kitap caldım. Geri getirmek istiyordum olmadı. Onu
kaybettim - daha doğrusu kitap ortada yok."
Bay Koreander pufurdetmeye ara verip pipoyu ağzından cekti.
"Nasıl bir kitap bu?" diye sordu.
"Ben gecen sefer buradayken sizin okumakta olduğunuz kitap. Onu ben aldım. Siz arkaya telefona
gitmistiniz, kitap koltuğun uzerinde duruyordu, ben de aldım iste."
"Yaa," dedi Bay Koreander ve hafifce oksurdu, "ama benim hicbir kitabım eksik değil. Bu nasıl bir kitapmıs
ki!"
"Adı Bitmeyecek Oyku," diye acıkladı Bastian, "dısı bakır rengi ipekten, saga sola cevirince de ısıldıyor.
Ustunde iki yılan var, bin acık, biri koyu renk; birbirlerini kuyruklarından ısırıyorlar, icinin baskısıysa ıkı ayrı
renkte - koskocaman, cok guzel baslangıc harfleri de var."
"Oldukca ilginc bir olay!" dedi Bay Koreander. "Benim boyle bir kitabım hic olmadı. Bu durumda da onu
benden calmıs olamazsın. Belki baska bir yerden yurutmussundur."
"Kesinlikle hayır!" diye pekistirdi Bastian. "Hatırlamanız gerek -o-" duraksadı, ama sonra soyledi gene de: "O
sihirli bir kitap. Okurken ele Bitmeyecek Oyku'nun icine girdim, ama sonra cıktığımda kitap yoktu."
Bay Koreander gozluğunun uzerinden Bastian'a baktı.
"Sen benimle alay ediyor olmayasın sakın?"
Bastian telasla yanıtladı: "Hayır! Kesinlikle hayır! Soylediklerim doğru. Sizin de biliyor olmanız gerekir!"
Bay Koreander bir sure dusundu, sonra basını sallayarak olumsuzladı.
"Sunu bana iyice anlatmalısın. Otursana oğlum. Otur lutfen."
Piposunun sapıyla, kendisininkinin tam karsısında duran ikinci bir koltuğu isaret diyordu. Bastian oturdu.
"Pekala," dedi Bay Koreander, "butun bunlar ne demek oluyor anlat bakalım. Ama ağır ağır ve sırasıyla
lutfen."
Ve Bastian anlatmaya basladı.
Babasına anlauğı kadar ayrıntılı anlatmıyordu, ama Bay Koreander gitgide daha cok ilgi gosterdiği ve gitgide
daha cok ayrıntılı oğrenmek istediği icin, gene de bitirmesi iki saatten Đazla surdu.
Kim bilir neden, ama ilginc bir bicimde, butun bu zaman suresince tek bir musteri tarafından rahatsız
edilmediler.
Bastian anlatacaklarını bitirince, Bay Koreander uzun sure kendi halinde piposunu tutturdu. Derin
dusuncelere gomulmus gibiydi. Sonunda yine hafifce oksurdu, kucuk gozluğunu duzeltti, bir sure suzerek
Baslian'a baktı, sonra da, "Bir sey acık," dedi. "Sen bu kitabı benden calmadın. Cunku o ne bana, ne sana
ait, ne de baska herhangi birine. Eğer yanılmıyorsam bu kitabın kendisi de Fantazya'dan gelme. Kim bilir,
belki de tam su anda baska biri eline almıs, okuyordur onu."
"Oyleyse bana inanıyorsunuz?" diye sordu Bastian.
"Elbette!" dedi Bay Koreander. "Her aklı basında insan boyle yapar."
"Doğrusunu soylemem gerekirse," dedi Bastian, "bunu hesaba katmamıstım."
"Đnsanlar vardır, asla Fantazya'ya gidemezler," dedi Bay Koreander, "ve insanlar vardır, gidebilirler, ama
sonsuza kadar da orada kalırlar.
Sonra bir de Fantazya'ya gidip geri donenler vardır. Senin gibi. Đste bunlar iki dunyayı da esenliğe
kavustururlar."
"Ah," dedi Bastian ve yuzu biraz kızardı, "elimden pek bir sey gel mez bu konuda. Az kalsın donemiyordum.
Eğer Atreju olmasaydı sonsuza dek Eski Đmparatorlar Kenti'nde kalırdım mutlaka."
Bay Koreander basını sallayarak onayladı ve dusunceli dusunceli piposunu tutturdu.
"Ya," diye homurdandı, "sansın varmıs ki Fantazya'da bir arkadasın oldu. Tanrı biliyor ya, buna herkes
erisemez."
"Bay Koreander," diye sordu Bastian, "butun bunları siz nereden biliyorsunuz? Dusunuyorum da - siz de
Fantazya'da bulundunuz mu hic?"
"Elbette," dedi Bay Koreander.
"Ama o zaman," diye sordu Bastian, "o zaman Aycocuk'u siz de tanıyor olmalısınız!"
Bay Koreander, "Evet, Cocuk Đmparatorice'yi tanırım," dedi. "Yalnız bu ad altında değil. Ben ona baska bir ad
verdim. Ama bunun onemi yok."
"Oyleyse kitabı siz de biliyor olmalısınız!" diye bağırdı Bastian, "Bitmeyecek Uyku'yu okudunuz oyleyse!"
Bay Koreander basını olumsuz anlamda salladı.
"Her gercek oyku bir Bitmeyecek Oyku'dur." Bakıslarını duvarlarda tavana kadar dizili olan kitapların uzerinde
gezdirdi, sonra piposunun ucuyla onları gostererek devam etti:
"Fantazya'ya giden bir yığın kapı vardır oğlum. Boyle sihirli cok kitap var daha. Bircok kisi bunun farkında bile
değil. Buna, boyle bir kitabı eline alan ulasır ancak."
|510-
"Yani Bilmeyecek Oyku herkes icin baska mı?"
"Ben de bunu soylemek istiyorum," dedi Bay Koreander. "Ayrıca Fantazya'ya gidip geri donmek icin yalnız
kitaplar değil, daha baska olanaklar da vardır. Bunu goreceksin daha."
"Oyle mi dersiniz?" oiye umutla sordu Bastıan. "Ama o zaman Ay-cocuk'la bir daha karsılasmam gerekir,
oysa herkes onu ancak bir ke~ recik gorur."
Bay Koreander one doğru eğilerek sesini alcaktı.
"Bırak da gormus gecirmis ihtiyar bir Fantazya yolcusu sana bir sey soylesin oğlum! Fantazya'da kimsenin
bilmediği bir gizdir bu. Eğer dusunursen sen de neden boyle olduğunu anlarsın. Aycocuk'a ikinci bir kez
gidemezsin, bu doğru - o Aycocuk olarak kaldıkca. Ama ona yeni bir ad verebilirsen onu yeniden gorebilirsin.
Hem bunu cok sık da yapsan, her defası ilk kez ve tek kez olur yine."
Bir an icin Bay Koreander'in buldog yuzunde onu genc ve neredeyse guzel gosteren yumusak bir ısıltı oldu.
"Tesekkurler Bay Koreander!" dedi Bastian.
Bay Koreander, "Ben sana tesekkur etmeliyim oğlum," diye karsılık verdi. "Eğer ara sıra deneyimlerimizi
paylasmak uzere bana yuzunu gosterirsen sevinirim, insanın boyle seyleri konusabileceği cok kisi olmuyor."
Bastian'a elini zattı, "Anlastık mı?"
"Cok sevinirim," dedi Bastian ve elini Bay Koreander'e verdi. "Simdi gitmem gerek. Babam bekliyor. Ama
yakında yine geleceğim."
Bay Koreander onu kapıya kadar gecirdi. Kapıya geldiklerinde Bastian camın yuzundeki ters harflerin
arasından babasının sokağın karsı taralında durmus, kendisini beklediğini gordu. Yuzu bir ısıltıydı sanki.
Kapıyı, pirinc cıngırak salkımını deli gibi cıngırdatan bir hızla acıp bu ısıltıya doğru kostu.
Bay Koreander kapıyı usulca ortup ikisinin arkasından baktı.
"Bastian Balthasar Bux," diye homurdandı, "yanılmıyorsam bize Hayat Suyu'nu getirsin diye baska birine
daha Fantazya yolunu gostereceksin sen."
Bay Koreander yanılmıyordu.
Ama bu baska bir oykudur, baska bir zaman anlatılmalı.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Haberi Paylaş


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Michael Köhlmeier - Gül Parmaklı Şafak Sosyalist Mitoloji 0 07-04-2011 18:51
Michael Haneke Sineması Sosyalist Yedinci Sanat 0 22-03-2011 03:43
Michael Ende - Hiç Bitmeyecek Öykü Sosyalist Çocuk Klasikleri Dünya 0 17-12-2010 00:47
Michael Ende - Momo Sosyalist Çocuk Klasikleri Dünya 0 16-12-2010 23:59
Gogol - Üç Öykü Sosyalist -Dünyadan Öyküler 0 31-10-2010 21:08


11:14


Powered by vBulletin® Version Kapalı
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.