Sosyalist Kitaphane  
''Öğretimiz Dogma Değil Eylem Klavuzudur''
Go Back   Sosyalist Kitaphane > EDEBİYAT > Edebiyat Dünya > -Çeviri Tiyatro
''MARX - ENGELS''
Cevapla
 
Bookmark and share LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 07-11-2010, 23:40
Sosyalist2 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Moderator
 
Standart Lessing Yahudiler



YAHUDiLER

Lessing

ÖNSÖZ
Lessing'in tek perdelik oyunu Yahudiler bir gençlik yapıtı. 1749 yılında
yazıldı. 1754 yılında ilk kez, Berlin'de çıkan yapıtlarının 4. cildinde
yayınlandı. Ancak 13 Eylül 1775 günü Frankfurt'ta dünyada ilk kez sahneye çıktı.
Bu oyunda Lessing, Baron gibi varlıklı ve eğitimli bir kisinin bile,
düsüncesinin önyargıda donmusluğunu konu eder. Oyun süreci içinde bu donmusluğu
çözer. Dolayısıyla us ve mantıkla, özellikle iyi yetismis, eğitimli bir kisinin
önyargılarından kurtulabileceğini gösterir. Erdem ve aydınlık, önyargının
katılığını asar.
Oyun, insanlar arasındaki iliskilerin, soy sop, köken, din ve inanç ayrımıyla
insanca olamayacağını, bunun yerine insanca iliskilerin karsılıklı sevgi ve
saygıyla, us ve mantığı kullanarak yasanabileceğini gösteriyor.
Önyargıların, sevgisizlik ve saygısızlığın, ancak bu oyunda gösterildiği gibi,
yalan, dolan ve soygunculuk gibi islerde maske olabileceğini, aydınlanmacı bir
yazar olarak Lessing, 250 yıl önce çarpıcı bir biçimde canlandırıyor.
Baron'u kendi usakları soymak istiyorlar. Ama kendilerini Yahudi'ye benzetmek
için sakalla maskeliyorlar. Ama, tam bu sırada oradan geçen bir yolcu, kendi
yasamını da tehlikeye atarak, Baron'u soyguncuların elinden kurtarıyor. Yoksa,
soyguncular Baron'un yasamına da kıyacaklardı.
Maskelerini çıkartıp çiftliğe dönen soyguncu usaklar, soyguncuların ancak Yahudi
olabileceğini yayarken, bu söylentiye Baron'un bile önyargılarına kapılarak
kolayca inanması, toplum içinde olağan. Ama oyun gelistikçe, son kerte insancıl,
sevimli, gönlü yüce olan kurtarıcı yolcunun bir Yahudi olduğu ortaya çıkıyor.
Baron ve kızı, önce bu gerçek karsısında, neye uğradıklarını sasırıyorlar.
Ancak, bir Yahudi'nin de böylesine iyi ve mert bir kisi olabileceğini anlıyor ve
kabul ediyorlar.
Oyunu on sekizinci yüzyılda okuyan bazı elestirmenler, Lessing'i, insani kusuru
olmayan, mükemmel insan olan bir Yahudi tipi çizmekle elestirdiler. Lessing,
bunlara gereken yanıtı verdi o zaman. Bu yanıtında iki noktaya değindi:
Birincisi, doğru, erdemli, soylu bir Yahudi'nin varlığı, olanaksız bir sey mi?
Đkinci soruysa, böyle bir Yahudi'nin bu oyunda varsayılması olasılık dısı mı?
Lessing, önce ikinci soruyu yanıtlıyor. Oyunumda doğrucu, namuslu, saygın bir
Yahudi'yi islemem olasılığa ters mi, sorusunu. Ve elestirmenin ileri sürdüğü
kavramlarla, bu soruyu yanıtlamak istediğini belirtiyor. Elestirmen, hangi
gerekçelerle böyle bir Yahudi'yi olasılık dısı görmüs? Yahudilerin baskı ve
horlama altında inleyen bir halk olmaları yüzünden, salt ticaretle uğrasarak
yasamlarını kazanma zorunda kaldıklarını ileri sürmüs elestirmen.
Lessing de, buna aynı gerekçeyle, oyundaki olasılık açısından su karsılığı
veriyor: Elestirmenin savı, kendi karsıtını da içeriyor. Yani, ileri sürülen
gerekçeler ortadan kalkınca, bu kisinin olasılık dısı olma durumu da
kendiliğinden ortadan kalkmıyor mu? diye soruyor Lessing. Peki, ne zaman ortadan
kalkar bu gerekçeler? sorusuna da Lessing'in yanıtı: Bu Yahudi, Hıristiyanların
horlamalarını daha az duyacak kosullara sahipse, yani günlük yasamını ticaretin
sefilliklerine basvurmak zorunda kalmadan sürdürerek iyi yasam kosullarına sahip
olmussa. Ve aynen söyle sürdürüyor savını Lessing:
"Ama bunun için zenginlikten baska ne gerek? Evet, bir de bu zenginliği doğru
kullanmak gerekir. O zaman bakılsın, her ikisini de Yahudi karakterime vermis
miyim? O zengin biri; atalarının Tanrısının ona gereksiniminden daha fazlasını
verdiğini, kendisi söylüyor; onu yolculuğa çıkarıyorum; evet, hatta onu, içinde
olduğu sanılabilecek bilgisizlikten de çıkarıyorum; okuyor, yolculuğa bile
kitapsız çıkmıyor. Söyleyin, benim Yahudimin kendi kendini yetistirmek zorunda
kalmıs olması hâlâ geçerli mi? Ama zenginlik, daha iyi yasam deneyimi ve
aydınlık bir us, yalnızca bir Yahudi'de etkisiz kalır denmek isteniyorsa, o
zaman ben de bunun düpedüz bir önyargı olduğunu söylemeliyim, bunu da güldürümle
yumusatmaya çalıstım; salt gururdan ya da kinden akan ve Yahudileri yalnızca
kaba insanlar olarak göstermekle kalmayıp, aslında gerçekten insanlığın altına
iten bir önyargı. Đste din kardeslerimin bu önyargısının asılması olanaksızsa, o
zaman oyunumun hiç de keyifle izlenemeyeceği gerçeğiyle övünemem. Ama ben her
Yahudi'nin namuslu, yüce gönüllü olduğuna mı, ya da böyle görülmesine mi
inandırmaya çalısıyorum? Açıkça söylüyorum: Yolcum Hıristiyan olsaydı bile, onun
özyapısı yine de çok ender olurdu, ve salt ender olan, olasılık dısı demekse, o
zaman o da çok olasılık dısı olurdu. - -
Böylece yavas yavas birinci noktaya geldim. Benim varsaydığım Yahudi,
kendiliğinden olasılık dısı mı? O zaman niçin öyle? Yeniden yukarıda belirtilen
gerekçelere dayanılacak. Oysa, bunlar benim oyunumda olduğu gibi, gündelik
sıradan yasamda da ortadan kalkamaz mı? Ama buna inanmak için, Yahudileri,
panayırlarda sürten iğrenç çapulcular olarak değil, onların dısında daha iyi
tanımak gerekir. - - "
"Yahudiler" oyununun yayınlanması üzerine, burada örneklemeye çalıstığım yoğun
tartısmalar, 1754 yılında Lessing ile Moses Mendelssohn'un (1729 - 1786)
tanısmalarına yol açtı. Yoksul bir aileden gelerek kendi kendini yetistiren ve
Aydınlanmanın etkili ve popüler bir düsünürü olan Mendelssohn ile baslayan
dostluğu, Lessing'in "Bilge Nathan" oyununu yazmasında etkili olmustur.
Bu dostluk, aynı zamanda Alman zihin ve kültür tarihinde, Alman Yahudilerinin
öne çıkmaları sürecini de baslatmıstır. Bu süreç, yaklasık iki yüz yıl sonra,
doruğuna varmısken, Nazi Almanyası tarafından imha edilinceye dek sürmüstür.
Yüksel Pazarkaya
Ocak 2000
YAHUDĐLER
K Đ S Đ L E R
MICHEL STICH
MARTIN KRUMM
BĐR YOLCU
CHRISTOPH, hizmetçisi
BARON
GENÇ BĐR KIZ, kızı
LISETTE
BĐRĐNCĐ SAHNE
Michel Stich, Martin Krumm.
MARTIN KRUMM. Aptal Michel Stich!
MICHEL STICH. Aptal Martin Krumm!
MARTIN KRUMM. Hadi itiraf edelim, ikimiz de aptaloğlu aptallık ettik. Bir kisiyi
daha öldürseydik, ne çıkardı sanki!
MICHEL STICH. Ama baska ne yapabilirdik? Đyice kılık değistirmemis miydik?
Arabacı bizden yana değil miydi? Talihin bize oynadığı oyuna karsı bir sey
Yapabilir miydik? Bin kez söyledim: Kör talih. Onsuz iyi bir dolandırıcı bile
olamıyor insan.
MARTIN KRUMM. Yahu, iyice düsününce, boynumuzu ipten ancak birkaç gün için
kurtardık kurtaramadık.
MICHEL STICH. Bosver, ip önemli değil! Her hırsız asılsaydı, her taraf darağacı
dolardı. Đki milde bir bile görülmüyor; bir yerde bir tane kurulmussa bile, bos
duruyor. Sayın yargıçlar, sanırım, kibarlıklarından, onları çürümeye
terketmisler. Baska ne ise yarıyorlar ki! Olsa olsa, bizlerden biri yanından
geçerken göz kırpar, baska bir ise yaramaz.
MARTIN KRUMM. O! Ben onu bile yapmıyorum. Babam da, dedem de orada öldü, daha
ne
isterim? Ailemden dolayı utanmam gerekmez.
MICHEL STICH. Ama zavallılar senin yüzünden utanırlar. Seni gerçekten ve
hakkıyla oğulları saymaları için, daha bir halt becermedin.
MARTIN KRUMM. Ah! Ne sanıyorsun, bu yüzden beyimize armağan mı kalacak? O
saskına dönen yabancının, yağlı lokmayı ağzımdan çekip almasının öcünü alacağım
mutlaka. Saatini burada bıraksın da görsün. - Hey, bak, iste geliyor. Toz ol!
Ustalığımı gösterip, isi bitireceğim.
MICHEL STICH. Ama yarı yarıya ortak, yarı yarıya ortak!
ĐKĐNCĐ SAHNE
Martin Krumm, Yolcu.
MARTIN KRUMM. Saf gibi yapayım. - Hizmetinize amadeyim, beyim, - benim adım
Martin Krumm, bu çiftliğin bol maaslı kahyasıyım.
YOLCU. Đnanıyorum, dostum, ama benim usağımı görmediniz mi?
MARTIN KRUMM. Size hizmet edeni, yok; ama değerli sahsınız hakkında pek çok iyi
sey isitme serefine erdim. Ve serefli sahsınızla tanısma serefine erdiğim için
de seviniyorum. Dün aksam yolda bizim beyimizi çok tehlikeli bir tehlikenin
içinden çekip çıkardığınız söyleniyor. Beyimin bu talihine nasıl sevinmem
gerekiyorsa, öylece su sevincimi de -
YOLCU. Ne diyeceğinizi tahmin edeyim; beyinize yardımcı olduğum için, bana
tesekkür etmek istiyorsunuz -
MARTIN KRUMM. Evet, çok doğru; tastamam!
YOLCU. Siz, namuslu bir adamsınız -
MARTIN KRUMM. Öyleyim! Đnsan namusuyla her yere varır.
YOLCU. Ben de, sözünü bile etmeye değmez bir iyilik sayesinde bu kadar namuslu
insanı kendime bağladığım için, keyifliyim. Gösterdiğiniz gönül borcu, asırı bir
taltif, yaptığım seye değmez. Đnsan sevgimin gereği. Boynumun borcuydu; böyle
görülürse, ben de hosnut olurum, baska bir sey değil. Sizler çok iyisiniz,
sevgili insanlar, tesekkür ettiğiniz seye bakın, ben de aynı duruma düsseydim,
siz de bana aynı biçimde yardım etmekte duraksamazdınız. Size baskaca bir
hizmetim olabilir mi, dostum?
MARTIN KRUMM. Oh, hizmet ne demek, beyim. Gerektiği zaman, bana hizmet edecek
bir usağım var. Ama - olayın nasıl olduğunu, pek bilmek isterim? Nerede oldu ki?
Çok soyguncu var mıydı? Đyi yürekli beyimizi yoksa öldürmek mi istediler, yoksa
yalnızca parasını mı almak? Sanki biri öbüründen daha iyi bir sey.
YOLCU. Size olayı kısaca anlatayım. Buraya belki bir saat uzaklıkta, bir kuytu
yolda eskıyalar beyinize saldırmıslardı. Ben de o yoldan gidiyordum ki,
beyinizin yardım çağıran korkulu sesini isitip, usağımla atı hemen oraya sürdüm.
MARTIN KRUMM. Ay, ay!
YOLCU. Đki maskeli herif - -
MARTIN KRUMM. Maskeli? ay! ay!
YOLCU. Evet, üzerine çullanmıslardı.
MARTIN KRUMM. Ay! ay!
YOLCU. Öldürecekler miydi, yoksa onu önce bağlayıp, sonra da bir güzel
soyacaklar mıydı, bilmiyorum.
MARTIN KRUMM. Ay! ay! Ah tabii öldüreceklerdi onu: Allahsızlar!
YOLCU. Bu kadarını söylemek istemem, onlara haksızlık etmekten korkarım.
MARTIN KRUMM. Evet, evet, inanın ki, onu öldürmek istediler. Biliyorum, kesin
biliyorum - -
YOLCU. Nereden bilebilirsiniz? Neyse. Soyguncular beni görür görmez, avlarını
bıraktıkları gibi, can havliyle yakındaki çalılıklara kostular. Tabancayla
birine ates ettim. Ama hava artık kararıyordu ve epey uzağa kaçmıstı, sanmam
vurabilmis olayım.
MARTIN KRUMM. Yok, onu vuramadınız; - -
YOLCU. Biliyor musunuz?
MARTIN KRUMM. Karanlık olduğu için, öyle sanıyorum yalnızca: Ve karanlıkta iyi
nisan alınamaz, derler.
YOLCU. Size anlatamam, beyinizin bana ne büyük bir gönülborcu gösterdiğini. Yüz
kez bana kurtarıcım dedi ve de çiftliğine götürmek için üsteledi. Bu nefis
adamın yanında daha uzun süre kalabilmeyi ne kadar isterdim; ama bugün yoluma
devam etmek zorundayım. - Đste bu yüzden usağımı arıyorum.
MARTIN KRUMM. Oh! O zaman sizi fazla alıkoymayayım. Özür dilerim, bir sey daha.
- Evet! ne soracaktım? Soyguncular, - desenize - görünümleri nasıldı? nasıl
kaçtılar? Maskeliydiler; ama nasıl?
YOLCU. Beyiniz, bunların Yahudi olduklarında ısrar ediyor. Sakalları vardı, bu
doğru; ama düpedüz bura köylüsünün yerli ağzıyla konusuyorlardı. Sandığım gibi,
örtülüydüler, ama alacakaranlık da çok islerine yaradı. Yahudilerin yolları
nasıl güvensiz yapacaklarına doğrusu aklım ermiyor, zira bu ülkede pek azına göz
yumuluyor.
MARTIN KRUMM. Evet, evet, bence de, mutlaka Yahudiydiler. Bu Allahsız güruhu
yeterince tanımıyor olabilirsiniz. Ne kadarlarsa, istisnasız hepsi de
dolandırıcı, hırsız ve yol kesici. Bu yüzden zaten, Tanrı'nın ilencine uğramıs
bir halk. Ben kral olmayayım: Hiçbirini, bir tekini bile yasatmam. Ah! Tanrı
bütün namuslu Hıristiyanları bunların serrinden korusun! Bizzat Tanrı nefret
duymasa, niçin daha geçenlerde, Breslau'daki kazada, nerdeyse Hıristiyanlar
kadar onlardan da kalsın? Bizim papaz efendimiz, son vaazında bunu bilgece
hatırlattı. Sanki bu yüzden, Tanrımızdan öç almak için dinlemisler. Ah! Sevgili
beyim, dünyada mutluluk ve bereket istiyorsanız, vebadan da çok Yahudilerden
kaçının.
YOLCU. Allah vere de, bu, yalnızca ayaktakımının dili ola!
MARTIN KRUMM. Beyim, bir örnek: Bir kez ayine gitmistim - evet! ayin aklıma
gelince, elimden gelse bu kargıslı Yahudilerin topunu birden zehirlemek isterim.
Kalabalıkta kasla göz arasında birinin mendilini, birinin tütün tabakasını,
üçüncünün de saatını çarpıverdiler. Đs hırsızlığa geldi mi, çok çabuklar, it
gibi çabuk. Bizim hocanın harpa oturmasından daha atik. Örnek olarak, beyim:
Geçende birinin üzerine abanıyorlar, asağı yukarı simdi benim size yaptığım gibi
- -
YOLCU. Yalnız biraz daha nazik olun, dostum! - -
MARTIN KRUMM. Oh! Durun, bir göstereyim. Simdi siz böyle durunca, - - bakın - -
iste söyle simsek gibi elleri saat cebinde. (Eliyle saata değil, ceket cebine
dalar ve tütün tabakasını alır.) Ama bunu öylesine el çabukluğuyla yaparlar ki,
ellerini suraya salladıklarına yemin etsen basın ağrımaz, ama onlar çoktan baska
yere dalmıslardır. Tütün tabakası diyorlarsa, mutlaka saati kestirmislerdir ve
saat diyorlarsa, o zaman mutlaka saati çalmayı düsünüyorlardır. (Saata uzanmak
ister, ama yakalanır.)
YOLCU. Ağır ol! Ağır ol! Elinizin burada ne isi var?
MARTIN KRUMM. Görüyorsunuz iste, beyim, ne kadar beceriksiz bir yankesici
olurdum. Bu el hareketini bir Yahudi yapmıs olsaydı, o güzel saatin yerinde
simdi yeller eserdi. - - Ama sizi fazla rahatsız ettiğimi görüyorum, onun için
izninizle sizden ayrılırken, saygıdeğer beyime yaptığınız büyük iyilik için,
size ömür boyu minnet duyacak bu Martin Krumm, üstün soylu sövalye çiftliğinin
bol maaslı kahyası.
YOLCU. Güle güle, güle güle!
MARTIN KRUMM. Yahudiler hakkında söylediklerimi hep hatırlayın. Topu birden
Allahsız, hırsız takımı.
ÜÇÜNCÜ SAHNE
Yolcu.
. Belki de bu herif, aptallığının yanında, ya da öyle görünse de,Yahudiler
içinden çıkabilecek bir seytandan daha iblisane biri. Bir Yahudi dolandırınca,
dokuz defasından belki yedisinde bir Hıristiyan onu buna mecbur etmistir. Çok
sayıda Hıristiyan'ın bir Yahudi'ye adam gibi davrandığından kuskuluyum:
Kendilerine aynı biçimde karsılık verilince de, sasırıyorlar? Đki halk arasında
dostluk ve içtenlik olması için, iki tarafın da buna katkıda bulunması gerek.
Ama birinin inancına göre, öbürünü kovusturmak nerdeyse hayırlı bir is
sayılırsa? O zaman -
DÖRDÜNCÜ SAHNE
Yolcu, Christoph.
YOLCU. Sizi arayınca, bir saat aramak gerek.
CHRISTOPH. Saka ediyorsunuz, beyim. Aynı anda birden fazla yerde olamam, değil
mi? O yere bakmamanız, benim suçum mu? Beni her zaman, neredeysem, orada
bulursunuz.
YOLCU. Demek öyle? Üstelik de sallanıyorsunuz? Simdi anlıyorum, neden böyle
anlamlı konusuyorsunuz. Sabah sabah sarhos olmanız sart mı?
CHRISTOPH. Daha doğru dürüst içmeye baslamadım bile, sarhos olmaktan söz
ediyorsunuz. Birkaç sise iyisinden köy sarabı, birkaç kadeh konyakla bir de
saray simidi dısında, namusum üzerine yemin ederim ki, ağzıma bir sey koymadım,
tümüyle ayığım daha.
YOLCU. Oh! Yüzüne bakınca anlasılıyor: Bir dost olarak öneririm, tayını ikiye
katlayın.
CHRISTOPH. Mükemmel bir öneri! Emriniz olur ve itaatsizlik etmeyeceğimden emin
olabilirsiniz. Đste gidiyorum, ne kadar itaatli olduğumu simdi görürsünüz.
YOLCU. Aklınızı basınıza toplayın! Bunun yerine gidip atları eğerleyin ve
esyaları toplayın. Daha öğleden önce yola koyulmak istiyorum.
CHRISTOPH. Tayını ikiye katlamamı önermeniz saka idiyse, simdi ciddi misiniz,
nereden bileyim? Bugün benimle eğlenir gibisiniz. Yoksa o genç bayan mı, böyle
pürkeyif olmanızın nedeni? Oh, sirin mi sirin bir bebek. - Yalnızca biraz daha
büyük, birazcık daha büyük olsa. Öyle değil mi, beyim? Kadın belli bir olgunluğa
ermemisse, - -
YOLCU. Hadi yürüyün ve ne buyurduysam, onu yapın.
CHRISTOPH. Ciddilesiyorsunuz. Yine de üçüncü kez buyuruncaya kadar bekleyeceğim.
Bu is çok önemli. Aceleci davranmıs olabilirsiniz. Bense, efendilerime düsünme
payı bırakmaya hep alıskınımdır. Đyi düsünün, nerdeyse el üstünde tasındığımız
bir yeri bu kadar tez terketmek doğru mu? Daha dün geldik. Buranın beyine sonsuz
hizmet gösterdik, karsılığında henüz bir aksam yemeğiyle bir kahvaltı gördük.
YOLCU. Kabalığınız dayanılmaz boyutta. Bir kez usaklığa karar verince, daha az
zahmet vermeye alısmalı insan.
CHRISTOPH. Đyi, beyim! Siz ahlak dersi vermeye basladınız, bunun anlamı:
Öfkeleniyorsunuz. Sakin olun, gidiyorum iste - - -
YOLCU. Siz az düsünmeye alısmıs olmalısınız. Buradaki beye yaptığımız,
karsılığında en ufak bir sey bekler görünürsek, iyilik olmaktan çıkar. Aslında
buraya gelmeye bile kendimi kandırmamalıydım. Tanımadığımız birisine karsılıksız
yardımcı olmak tek basına büyük bir keyif! Onun kendisi de, simdi yüzümüze karsı
göstermek zorunda kaldığı gönülborcundan çok daha fazla hayır dua edecekti
ardımızdan. Birini uzun boylu masraflı nezakete zorlarsanız, belki bizden
gördüğü iyilikten daha fazla onu eksiten bir karsılık vermis olur. Birçok insan,
yanıbaslarında kendilerine iyilik eden birini yük olarak görecek kadar
bozulmustur. Onurları kırılmıs gibi olurlar; - -
CHRISTOPH. Sizin felsefeniz, beyim, nefesinizi kesiyor. Pekâlâ! Benim de en az
sizin kadar yüce gönüllü olduğumu göreceksiniz. Simdi gidiyorum; bir çeyrek saat
sonra binebilirsiniz.
BESĐNCĐ SAHNE
Yolcu, Kız.
YOLCU. Bu insana ben ne kadar az yüz veriyorsam, o da o kadar çok yüzsüzlesiyor.
KIZ. Bizi niçin bırakıp gidiyorsunuz, bey? Burada niçin böyle yalnızsınız?
Aramızda bulunduğunuz bu kısacık zamanda, bizden usandınız mı? Buna üzülürüm.
Ben herkesin hosuna gitmeye çalısıyorum; özellikle sizin benden hoslanmamanızı
istemem.
YOLCU. Bağıslayın beni, hanım kız. Yalnızca usağıma, yolculuk için hazır
olmasını buyurmak istedim.
KIZ. Ne diyorsunuz? Yolculuğunuzdan mı söz ediyorsunuz? Daha ne zaman geldiniz
ki? Haydi aradan aylar, yıllar geçmis olsa da, melânkolik bir saatte bu
düsünceye varsanız, anlarım. Ama bir gün bile dayanamadınız mı? iste bu kötü.
Bir kez daha bundan söz ederseniz, bilin ki, size kızacağım.
YOLCU. Bana bundan daha duyarlı bir gözdağı veremezdiniz.
KIZ. Öyle mi? Ciddi mi? Size kızarsam, gerçekten duyarlı olur musunuz?
YOLCU. Cana yakın bir genç hanımın öfkesi karsısında kim vurdumduymaz kalabilir
ki?
KIZ. Gerçi söyledikleriniz kulağa nerdeyse alay gibi geliyor: Ama ben ciddiye
alıyorum, yanıldığımı varsayarak. Yani beyim, - - bana söylendiğine göre, biraz
cana yakın sayılırım, - ve size sunu diyeyim, bu yıl ve yeni yılda yola çıkmayı
bir daha ağza alırsanız, müthis, müthis öfkeleneceğim.
YOLCU. Zamanı pek sevimli belirlediniz. Sonra demek bana kıs ortasında kapıyı
göstereceksiniz; ve en berbat havada - -
KIZ. Ay! Kim diyor bunu? Ben yalnızca, ancak ondan sonra gitmeyi
düsünebilirsiniz, o zaman yakısık alır diyorum. Bu yüzden, sizi bırakmayacağız;
sizden rica etmek istiyoruz - -
YOLCU. Herhalde yakısık aldığı için?
KIZ. Ay! Suna bakın, böylesine masum bir yüz, alay edemez sanırsınız. - -
Ah! iste babam geliyor. Benim gitmem gerek! Sizin yanınızda olduğumu aman
söylemeyin. Erkeklerin yanından ayrılmak istemiyormusum diye beni durmadan
azarlıyor.
ALTINCI SAHNE
Baron, Yolcu.
BARON. Kızım sizin yanınızda değil miydi? Niçin kaçıyor yabani sey?
YOLCU. Böyle hos, cıvıl cıvıl bir kızı olmak, paha biçilmez bir mutluluk. En
masumane sevimlilik, hiç yapmacık olmayan sakacı konusmalarıyla insanı
büyülüyor.
BARON. Sizin teveccühünüz. Kendi denkleri arasında bulunmadı pek ve köy yerinde
öğrenilmesi güç olan, salt güzelliğin çok az ölçüde becerebildiği, hosa gitme
sanatına sahip. Onda her sey hâlâ doğal halini koruyor.
YOLCU. Bu da, kentlerde çok seyrek raslandığı için, onca gönül alıcı. Kentte her
sey zorlama, yapmacık ve iğreti. O hale geldi ki, ahmaklık, kabalık ve doğallık
aynı anlama gelen sözler oldu.
BARON. Düsünce ve yargılarımızın aynı olduğunu görmekten daha hos ne olabilir
ki? Oh! Sizin gibi biriyle çok daha önce karsılasıp dost olmak isterdim!
YOLCU. Diğer dostlarınıza haksızlık ediyorsunuz.
BARON. Diğer dostlarıma mı, diyorsunuz? Ben elli yasındayım: - - Tanıdıklarım
oldu, ama hiç arkadasım olmadı. Ve su birkaç saattir sizin arkadaslığınızı
istediğim denli hiçbir arkadaslık bana çekici gelmedi. Sizin dostluğunuzu nasıl
kazanabilirim?
YOLCU. Benim dostluğum ufak bir sey, salt istemek, onu elde etmek için yeterli
bir bedeldir. Sizin ricanız, rica ettiğiniz seyden çok daha değerlidir.
BARON. Oh, beyim, bir velinimetin dostluğu - -
YOLCU. Đzninizle, - - dostluk değil. Beni böyle yanlıs görürseniz, sizin
dostunuz olamam. Bir an kabul edelim, sizin velinimetiniz olduğumu: O zaman
sizin dostluğunuzun, etkili bir sükran ifadesi olduğu kuskusuna kapılmaz mıyım?
BARON. Đkisi bir arada olamaz mı?
YOLCU. Çok zor! Soylu bir gönül birini görev bilir; öbürüyse, ruhtan gelen keyfi
dalgalardır.
BARON. Ama ne yapabilirim. - - Sizin pek incelmis beğeniniz, beni saskına
çeviriyor. - -
YOLCU. Hak ettiğimden fazla büyütmeyin beni. En büyük duygum, görevini seve seve
yapan bir insan olmak. Salt görev yapmak, tesekkür gerektirmez. Ama onu seve
seve yapmam, dostluğunuzla yeterinden fazla ödüllenmistir.
BARON. Bu yüce gönüllülük, beni daha da çok sasırtıyor. - - Ama ben belki pek
pervasız biriyim. - - Henüz adınızı, mevkinizi bile sormadım. - Belki de
dostluğumu sunduğum kisi - - buna tenezzül etmeyecek. - -
YOLCU. Rica ederim, bağıslayın, beyim! Siz - Siz düsünüyorsunuz - - Hakkımda pek
fazla düsünceye kapılıyorsunuz.
BARON. (Kendi kendine.) Sorsam mı acaba? Merakımı kınayabilir.
YOLCU. (Kendi kendine.) Ya sorarsa, ne yanıt vereceğim?
BARON. (Kendi kendine.) En iyisi isi sağlama alayım. Önce usağından bilgi
aldırtayım.
YOLCU. (Kendi kendine.) Bu saskınlığı bir yenebilsem! - -
BARON. Neye daldınız böyle?
YOLCU. Ben de aynı seyi simdi size soracaktım, beyim - -
BARON. Bilirim, insan zaman zaman kendinden geçer. Đsterseniz, konuyu
değistirelim. - - Sizce bana saldıranlar gerçek Yahudi olabilirler mi? Kahyam,
birkaç gün önce sosede üçüne rasladığını söyledi simdi. Bana yaptığı tarife
göre, namuslu kisilerden çok yankesiciye benziyorlar. Niçin ben de bundan kusku
duyayım ki? Gözünü kazanç bürümüs bir halk, bunu haklı olarak mı, hile ve zorla
haram olarak mı elde edeceğine bakmaz. - - Hem de ticaret için, açıkça
söylersek, dolandırıcılık için yaratılmısa benzer. Kibar, serbest, girisimci,
ağzını tutmasını bilen, aslında değerli özellikler, daha çok bizi mutsuz etmek
için kullanılmasalar. - (Bir süre susup, kendini dinler.) - - Ne de olsa
Yahudiler bana az zarar vermediler, az çektirmediler. Daha savas hizmetindeyken,
tanıdıklarımdan biri için bir senet imzalamayı nasılsa kabul ettim; senedi alan
Yahudi sonunda onu bana bir kez ödetmekle yetinmedi, tam iki kez ödemek zorunda
kaldım. - - Oh! Bildiğim en kötü niyetli, en alçak kisiler. - Siz buna ne
dersiniz? Çok üzgün görünüyorsunuz.
YOLCU. Ne diyeyim? Bu yakınmayı çok sık isittim - -
BARON. Doğru değil mi, yüz ifadenizde bizi iten bir sey var? Sinsi, vicdansız.
yalan, dolan, sanki bunlar açıkça gözlerinden okunuyor. - Ama niçin bana sırt
dönüyorsunuz?
YOLCU. Sözlerinizden, beyim, büyük bir fizyonomi uzmanı olduğunuz anlasılıyor;
tasalanıyorum, benimki de - -
BARON. Oh, beni kırıyorsunuz. Böyle bir kuskuyu nasıl dile getirebilirsiniz? Hiç
fizyonomiden anlamayan biri olarak söylemeliyim ki, sizin çehreniz kadar doğru,
namuslu ve sevimli bir yüze raslamadım.
YOLCU. Size gerçeği itiraf etmem gerekirse; ben bütün bir halk hakkında
genellemelerden hoslanmam. - - Bunu söylememi bağıslayın. - Kanımca, bütün
uluslarda iyi ve kötü ruhlar bulunabilir. Yahudilerde de - -
YEDĐNCĐ SAHNE
Kız, Yolcu, Baron.
KIZ. Ah! Baba - -
BARON. Ya, ya! Kibar yaban, kibar yaban! Biraz önce benden kaçıyordun: Neydi
onun anlamı? - -
KIZ. Sizden kaçmadım, baba; yalnızca sizin azarınızdan.
BARON. Bu ayrım çok ince. Ama neydi o, benim azarımı hak eden?
KIZ. Oh! Siz onu bilirsiniz. Gördünüz ya! Ben beyin yanındaydım -
BARON. Sonra? Ve -
KIZ. Ve bey bir erkek ve erkeklerle fazla ilgilenmememi siz buyurmustunuz. -
BARON. Bu beyin bir istisna olduğunu fark edebilirdin. Onun senden hoslanmasını
dilerdim. - - Senin de sebatla onun yanında olman bana zevk verir.
KIZ. Ah! - Bu ilk ve son kez olur. Usağı, yüklemeye basladı bile. - - Ben de
size simdi bunu söyleyecektim.
BARON. Ne? Kim? Usağı mı?
YOLCU. Evet, beyim, ben kendisine emrettim. Bir yandan islerim, bir yandan size
daha fazla yük olma tasası - -
BARON. Ne diyeyim artık buna? Minnet duyan bir yüreği kendinize nasıl
bağladığınızı daha yakından size gösterme mutluluğunu yasamıaayım mı? O! Rica
ediyorum, benim için canımı kurtarmanız kadar değerli bu iyiliği de benden
esirgemeyin; benim yanımda bir süre kalın - hiç değilse birkaç gün; elimden
gelmesine karsın, sizin gibi bir adamı tanımadan, sereflendirmeden ve
ağırlamadan gönderirsem, yasamım boyunca kendi kendimi suçlarım. Bazı
akrabalarımı bugün için çağırttırdım, bu zevki onlarla paylasmak ve onları
koruyucu meleğimle tanıstırmak için.
YOLCU. Beyim, ne yazık ben mecburum -
KIZ. Burada kalın, beyim, burada kalın! Usağınıza kosup haber veriyorum,
esyaları indirsin diye.
SEKĐZĐNCĐ SAHNE
Christoph (çizmeleri, mahmuzları ve
koltuklarında iki sağrı heybesiyle), öncekiler.
CRĐSTOPH. Evet, bey, her sey tamam. Yola! Veda merasiminizi biraz kısa tutun.
Burada kalamadıktan sonra, bunca konusmanın ne anlamı var?
BARON. Burada kalmanıza engel ne ki?
CHRISTOPH. Sayın Baron, beyimin inadından kaynaklanan ve yüce gönüllüğünü bahane
eden birtakım görüsler.
YOLCU. Usağım genellikle pek akıllı değildir: Bağıslayın kendisini.
Ricalarınızın gerçekten iltifattan öte olduğunu görüyorum. Teslim oluyorum; kaba
olmak korkusuyla bir kabalık yapmamak için.
BARON. Oh! Size ne kadar sükran borçluyum!
YOLCU. Gidip, yine esyaları indirebilirsiniz! Yarın yola çıkarız.
KIZ. Hadi! Đsitmiyor musun? Ne duruyorsun? Gidip, yine indirsin dedi.
CHRISTOPH. Aslında kızmak hakkım. Nerdeyse öfkem uyanacak gibi geliyor bana; ama
burada kalıp, yiyip içmek ve güzelce ağırlanmaktan baska bir sey çıkmayacağı
için, vazgeçiyorum. Yoksa bosu bosuna zahmet ettirtmem kendime, biliyor musunuz?
YOLCU. Susun! Çok terbiyesizsiniz.
CHRISTOPH. Gerçeği söylediğim için.
KIZ. Oh! Bizde kalmanız mükemmel. Ben de size daha iyi davranacağım. Gelin, size
bahçemizi göstereyim; hosunuza gidecek.
YOLCU. Sizin hosunuza gidiyorsa, hanımcığım, mutlaka çok iyidir.
KIZ. Haydi gelin; - - nerdeyse yemek vakti geliyor. Baba, izninizle?
BARON. Hatta ben de size eslik edeceğim.
KIZ. Yok, yok, bunu sizden isteyemeyiz. Sizin isiniz vardır.
BARON. Simdi benim konuğumu eğlendirmekten daha önemli bir isim olamaz.
KIZ. O sizi kınamaz: Öyle değil mi, beyim? (Ona, alçak sesle.) Hayır desenize.
Ben sizinle yalnız yürümek istiyorum.
YOLCU. Sizi isinizden azıcık alıkoyduğumu görürsem, burada kalmaya kolayca ikna
olduğumdan büyük pismanlık duyarım. Lütfen, rica ediyorum - -
BARON. O! Çocuğun sözünü niçin ciddiye alıyorsunuz?
KIZ. Çocuk? - - Baba! - - Beni böyle utandırmasanıza! - Bey, sonra benim çok
ufak olduğumu düsünecek! - - Siz aldırmayın; sizinle bir gezinti yapacak kadar
büyüdüm. - Gelin! - - Ama suna bakın: Usağınız hâlâ burada oyalanıyor, heybeler
kollarında.
CHRISTOPH. Sanırdım, bu yalnızca sahibimi ilgilendirir.
YOLCU. Susun! Size çok yüz veriliyor - -
DOKUZUNCU SAHNE
Lisette, öncekiler.
BARON (Lisette'in geldiğini görerek). Beyim, ben hemen arkanızdan geleceğim,
bahçede kızıma eslik etmek lütfunda bulunursanız.
KIZ. O! Hiç acele etmenize gerek yok. Bizim canımız sıkılmaz. Hadi gelin! (Genç
kız ve yolcu giderler.)
BARON. Lisette, sana bir sey söyleyeceğim! - -
LISETTE: Buyrun!
BARON (ona, yavastan). Konuğumuz kim, henüz bilmiyorum. Bazı nedenler yüzünden,
ona da sormak istemiyorum. Acaba onun usağından bir seyler - -
LISETTE. Anlıyorum, ne istediğinizi. Kendi merakım da beni buna yöneltti, onun
için geldim buraya. -
BARON. O zaman gayret göster, - - ve bana haber ver. Benden karsılığını
görürsün.
LISETTE. Gidin simdi.
CHRISTOPH. Kusura bakmıyorsunuz, değil mi, beyim, sizin yanınızda yerlesip,
keyfimize bakacağımız için. Ama sizden ricam, benim yüzümden zahmete girmeyin;
ben ne varsa, onunla yetinirim.
BARON. Lisette, onu senin dikkatine bırakıyorum. Hiçbir seyi eksik kalmasın.
(Gider.)
CHRISTOPH. Saygılar sunarım öyleyse, Mamzel, benim hiçbir seyimi eksik
bırakmayacak, güzel dikkatinize. (Gitmek ister.)
ONUNCU SAHNE
Lisette, Christoph.
LISETTE (onu alıkoyar). Hayır, beyim, kalbim bunu kesinlikle kabul edemez, sizi
böyle kaba görmek istemez. - Ayaküstü ufak bir söylesiye değmez bir kadın mıyım
ben?
CHRISTOPH. Çattık! Siz bu ise iyi sarılıyorsunuz, Mamzel. Değer bir kadın
mısınız, yoksa değmez bir kadın mısınız, bilemem. Çenebazlığınıza bakacak
olursam, herhalde ikinciye karar vermem gerek. Ama bosver; simdi bana izin
vereceksiniz; - - Görüyorsunuz, ellerim kollarım dolu. - - Karnım acıkır
acıkmaz, susar susamaz, soluğu sizde alırım.
LISETTE. Bizim seyis de aynı öyle yapıyor.
CHRISTOPH. Vay anasına! Akıllı bir adam olmalı: Demek benim gibi yapıyor.
LISETTE. Onunla tanısmak istiyorsanız: Arka evin önünde zincire bağlı duruyor.
CHRISTOPH. Yuf be! Đtten söz ediyorsunuz galiba. Farkındayım, sözlerimi bedensel
açlık ve susuzluk olarak anlamıs olmalısınız. Ama onu demek istemedim, aska
açlık ve susuzluktan söz ettim. Ondan söz ettim, Mamzel, ondan! Açıklamam sizi
hosnut etti mi simdi?
LISETTE. Açıklanandan daha iyi.
CHRISTOPH. Hay! Đçten: - - Yani bununla aynı zamanda size ilânı ask etmeme
kızmaz mısınız?
LISETTE. Belki! Bana edecek misiniz? Cidden?
CHRISTOPH. Belki!
LISETTE. Tuu! Ne biçim bir yanıt! Belki!
CHRISTOPH. Sizinkinden zerre kadar farklı değil.
LISETTE. Benim ağzımda ama tümüyle değisik bir anlama gelir. Belki de, bir
kadının en büyük güvencesi. Zira, oyunumuz kötü olsa da, hiçbir zaman kartımızı
göstermemeliyiz.
CHRISTOPH. Evet, o zaman baska! - Đsin aslına geliyoruz, sanıyordum. - - (Sağrı
heybelerini yere atar.) Bilmem, niçin kendimi böyle zora kosuyorum? Đste yerde!
- - Sizi seviyorum, Mamzel.
LISETTE. Buna az sözle çok sey söylemek derim. Simdi bunu parçalarına ayıralım.
CHRISTOPH. Yok, en iyisi, tümden bırakalım. Ama - birbirimize düsüncelerimizi
sakin sakin açabilmek için; - - oturmanız iyi olur! - - Ayakta durmaktan
yoruluyorum. - - Zahmete girmeden! - (Kızı, heybenin üstüne oturmaya zorlar.) -
- Sizi seviyorum, Mamzel. - -
LISETTE. Ama, - - korkunç sert yerde oturuyorum. - - Đçi kitap dolu galiba.-
CHRISTOPH. Hem de pek duygusal ve eğlenceli; - yine de sert bir yerde mi
oturuyorsunuz? Beyimin yolculuk kitaplığı bu. Ağlatan güldürü ve güldüren ağlatı
oyunlardan olusuyor; duygusal kahramanlık siirlerinden; anlamlı içki
sarkılarından ve benzer yeni seylerden. - - Ama gelin yer değiselim. Siz benim
yerime oturun; - zahmete girmeden! - - Benimki en yumusağı.
LISETTE. Özür dilerim! - - O kadar kaba olamam - -
CHRISTOPH. Zahmete girmeden, - iltifata kalkmadan! - Đstemiyor musunuz? - O
zaman ben sizi tasırım. - -
LISETTE. Siz öyle buyuruyorsanız - (Kalkar ve öbür yere oturmak ister.)
CHRISTOPH. Buyurmak mı? Tanrı yazdıysa bozsun! - Yok! Buyurmak, çok sey demek. -
- Böyle düsünüyorsanız, olduğunuz yerde kalabilirsiniz. - (Yine kendi heybesine
oturur.)
LISETTE. (Kendi kendine.) Hödük! Ama aldırmamam gerek. - -
CHRISTOPH. Nerede kalmıstık bakalım? - Evet, - askta - - Sizi seviyorum iste,
Mamzel. Je vous aime, derdim, siz bir Fransız markizi olsaydınız.
LISETTE. Bak sen! Yoksa siz Fransız mısınız?
CHRISTOPH. Yok, ayıbımı itiraf edeyim: Yalnızca bir Almanım. - Ama talihime
birçok Fransız'la birlikte oldum ve adamakıllı bir herif olmak için gerekeni
oldukça öğrendim. Sanırım, beni gören bunu hemen anlar.
LISETTE. Yoksa efendinizle birlikte Fransa'dan mı geliyorsunuz?
CHRISTOPH. Yok canım! - -
LISETTE. Nereden o zaman? Elbette! -
CHRISTOPH. Bizim geldiğimiz yer, Fransa'nın da birkaç mil arkasında kalıyor.
LISETTE. Đtalya'dan olmasın?
CHRISTOPH. Yakınlarından.
LISETTE. Öyleyse Đngiltere'den?
CHRISTOPH. Nerdeyse; Đngiltere, oranın bir bölgesi. Evimiz buraya elli milden
fazla bir yerde - - Ama, hay Allah! - atlarım, - zavallı hayvanlar hâlâ eğerli
duruyor. Özür dilerim, Mamzel! - - Derhal! Kalkın! - - (Sağrı heybelerini yine
koltuklarının altına alır.) - - Atesli askıma karsın, önce gereken isleri
yapmalıyım. - - Daha önümüzde bütün bir günümüz var, daha da önemlisi, bütün bir
gecemiz. Aramızda anlasacağız. - Sizi yine bulurum ben.
ON BĐRĐNCĐ SAHNE
Martin Krumm, Lisette.
LISETTE. Bundan fazla bir sey öğrenemeyeceğim. Ya çok ahmak biri, ya da çok
kibar. Đkisi de isi zorlastırıyor.
MARTIN KRUMM. Ha, Lisette kız, nasıl? Bu herif, benim pabucumu dama atacak gibi
görünüyor!
LISETTE. Buna ihtiyacı yoktu.
MARTIN KRUMM. Đhtiyacı mı yoktu? Ben de, kim bilir nice sağlam yerlestim
kalbine, diye düsünüyorum.
LISETTE. Olur, kahya efendi, düsünür iste. Bu türden insanlar, münasebetsiz
düsünme hakkına sahiptirler. Bu yüzden, düsündü diye kızmıyorum; ama düsündüğünü
bana söyledi diye. Bilmek istediğim, benim kalbimden ona ne? Hangi gönül
almalarla, hangi armağanlarla buna hak kazandı? - Artık kalpler öyle rasgele,
günübirlik verilmiyor. Yoksa benimkiyle ne yapacağımı bilmiyor muyum sanıyor?
Onu serserilerin önüne fırlatıncaya kadar, aklı basında namuslu bir adam bulurum
herhalde.
MARTIN KRUMM. Kör seytan, bu hapsırtır! Bunun üstüne bir tutam enfiye
çekmeliyim. - - Belki o zaman hapsırtım yine geçer. - - (Yürüttüğü tütün
tabakasını çıkarır, bir süre elinde bununla oynar ve sonunda gülünç bir kendini
beğenmislikle bir tutam alır.)
LISETTE. (Onu yandan dikizler.) Su ise bak! Nereden buldu bu herif tabakayı?
MARTIN KRUMM. Bir tutamcık ister mi?
LISETTE. Oh, kulunuz hizmetçiniz, kahya beyim! (Bir tutam alır.)
MARTIN KRUMM. Bir gümüs tabaka nelere kadir değil! - - Bir kulak biti bundan
daha kıvırtkan olabilir mi?
LISETTE. Tabaka gümüs mü?
MARTIN KRUMM. Gümüs olmasa, Martin Krumm kullanmaz.
LISETTE. Bakabilir miyim?
MARTIN KRUMM. Ama yalnızca benim elimde.
LISETTE. Görünüsü sahane.
MARTIN KRUMM. Evet, ağırlığı tam bes vezin. -
LISETTE. Yalnızca görünüsü yüzünden böyle bir tabakam olsun isterdim.
MARTIN KRUMM. Erittirirsem, kapak nakısı sizin olsun.
LISETTE. Çok iyisiniz! - Mutlaka bir armağandır?
MARTIN KRUMM. Evet, - - bir metelik vermedim.
LISETTE. Gerçekten, böyle bir armağan bir kadının gözünü kamastırır! Bununla
mutluluğunuzu alabilirsiniz, kahya bey. En azından ben, gümüs tabakalarla üstüme
gelinirse, kendimi çok zor koruyabilirim. Böyle bir tabakayla bir asık bende
oyunu kazanır.
MARTIN KRUMM. Anlıyorum, anlıyorum! -
LISETTE. Sizin için madem hiç masrafı olmadı, o zaman size öğüdüm, kahya bey,
bununla kendinize iyi bir kız arkadas bulun - -
MARTIN KRUMM. Anlıyorum, anlıyorum! -
LISETTE (tatlı dille). Onu bana armağan etmek istemez misiniz? - -
MARTIN KRUMM. Oh, özür dilerim! - - Artık gümüs tabakaları durup dururken
vermiyorlar. Acaba, Mamzel Lisette, bununla ne yapacağımı bilmiyor muyum
sanıyor? Bunu sokağa atıncaya kadar, vermek için herhalde aklı basında, namuslu
bir adam bulurum.
LISETTE. Hiç bundan daha kaba bir ahmaklık duyulmus sey mi? - - Bir kalbi bir
enfiye kutusuyla es tutmak?
MARTIN KRUMM. Evet, tastan bir kalple bir gümüs enfiye tabakasını - -
LISETTE. Belki tas gibi olmaktan vazgeçer, eğer - - Ama bosuna konusup duruyorum
- - O benim sevgimi hak etmiyor - - Ne kadar iyi yürekli bir deliyim! - (Ağlamak
ister.) Az kalsın, kahyanın özü sözü doğru insanlardan olduğuna inanacaktım. -
MARTIN KRUMM. Ya ben ne kadar iyi yürekli bir deliyim ki, bir kadının zikri
neyse, fikri de odur sanıyorum! - Al, Lisetçik, ağlama! (Tabakayı verir.) - Ama
simdi sevgisini hak ediyorum, değil mi? - Baslangıç olarak eline bir öpücük
vermekten baska bir sey istemiyorum! - - (Öper.) Oh, ne kadar da tatlı! -
ON ĐKĐNCĐ SAHNE
Kız, Lisette, Martin Krumm.
KIZ. (Sessizce yaklasır, kafasını eline vurdurur.) Ay! Kahya efendi, - hadi
benim elimi de öpsene!
LISETTE. Bak su ise! - -
MARTIN KRUMM. Canı gönülden, hanım efendim. - (Elini öpmek ister.)
KIZ. (Bir tokat yapıstırır.) Terbiyesiz, sakadan da anlamaz mısın?
MARTIN KRUMM. Seytan sakası!
LISETTE. Ha! ha! ha! (Onunla alay ederek güler.) Acıdım, sevgili kahyaya. - Hah!
hah! ha!
MARTIN KRUMM. Öyle mi? hem de gülerek? Demek böyle tesekkür ediyorsun?
Tamam,
tamam! (Gider.)
LISETTE. Hah! ha! ha!
ON ÜÇÜNCÜ SAHNE
Lisette, Kız.
KIZ. Kendi gözümle görmeseydim, inanmazdım. Kendini öptürüyorsun? Hem de
kahyaya?
LISETTE. Beni gözetlemeye ne hakkınız var, bilmiyorum? Yabancıyla bahçede
gezdiğinizi sanıyorum.
KIZ. Evet, babam gelmeseydi, hâlâ onun yanında olacaktım. Ama onun yanında
yabancıyla doğru dürüst bir sey konusamam. Babam asırı ciddi - -
LISETTE. Ay, doğru dürüst konusmaktan ne anlıyorsunuz? Onunla acaba ne
konusacaktınız, babanızın duymaması gereken?
KIZ. Binbir sey! - Ama sorularınla beni kızdırıyorsun. Yeter, ben o yabancı beye
karsı iyi davranıyorum. Bunu gösterebilirim herhalde?
LISETTE. Size onun gibi bir damat bulsa, babanızla korkunç kavga edersiniz ama?
Hem de, saka bir yana, kim bilir ne yapıyor. Yazık, birkaç yas daha büyük
değilsiniz: Belki kısa zamanda olurdu.
KIZ. Ah, sorun yalnızca yasta olsa, babam beni birkaç yıl daha yaslı yapardı.
Ona kesinlikle karsı gelmem.
LISETTE. Yok, ben daha iyi bir akıl biliyorum. Size benimkinden birkaç yas
vereyim, böylece ikimizin de isine yarar. O zaman ben çok yaslı olmam, siz de
çok genç.
KIZ. Bu doğru; bak bu olur!
LISETTE. Yabancının usağı geliyor; onunla konusmam gerek. Her sey sizin
iyiliğiniz için. - Onunla yalnız bırakın beni. - Gidin.
KIZ. Unutma ama, yas konusunu. - - Duyuyor musun, Lisette?
ON DÖRDÜNCÜ SAHNE
Lisette, Christoph.
LISETTE. Beyim, mutlaka açsınız ve susadınız da geri geldiniz, değil mi?
CHRISTOPH. Tabii! - - Ama dikkat edin, açlık ve susuzluğu nasıl açıkladım.
Doğruyu itiraf etmem gerekirse, sevgili hanımcığım, attan iner inmez, size gözüm
ilisti. Ama burada yalnızca birkaç saat kalacağımızı sandığımdan, onunla
tanısmaya değmez diye düsündüm. Bu kadar kısa zamanda ne yapabilirdik ki? O
zaman romanımıza sondan baslamak zorunda kalacaktık. Ancak kediyi kuyruğundan
yakalayıp ocaktan çekmek de pek güvenli bir sey değil.
LISETTE. Çok doğru! Oysa simdi ise doğru dürüst girisebiliriz. Bana önerinizi
yapabilirsiniz; ben de buna yanıt verebilirim. Size kuskularımı bildirebilirim;
siz de bu kuskuları dağıtabilirsiniz. Atacağımız her adımı tartabilir ve
birbirimize kapalı torba içinde maymun satmayız. Bana hemen dün ilânı ask
etseydiniz, kabul edecektim. Ama düsünün bir kere, ne kadar büyük bir gözüpeklik
etmis olacaktım, ne haliniz vaktiniz, ne servetiniz, memleketiniz falan hakkında
bir sey sormaya vakit bulabilecektim!
CHRISTOPH. Hay Allah! Buna gerek var mıydı? Bu kadar telas? Birden fazlasıyla
evlenemezsiniz ki?
LISETTE. O! Yalnız kuru kuruya bir evlenme olsa, bu denli titiz olmaya çalısmak,
gülünç olurdu. Oysa bir sevgi iliskisi söz konusu olunca, is tümüyle değisir! Bu
durumda en ufak bir ayrıntı bile önem kazanır. Öyleyse, benim merakımı her
noktasıyla tatmin etmedikçe, benden en ufak bir karsılık bulacağınızı sanmayın.
CHRISTOPH. Ha? Nereye kadar uzanıyor bu merak?
LISETTE. Bir usak hakkında en sağlam yargı efendisine bakarak verilebileceği
için, ben de her seyden önce bilmek isterim - -
CHRISTOPH. Efendim kim mi? Hah! ha! Ne eğlenceli. Bana sorduğunuz seyi, benden
fazla bildiğinize inansam, ben de size sormak isterdim.
LISETTE. Ve bu safsatayla kurtulduğunuzu sanıyorsunuz? Sözün kısası, beyiniz
kim, bilmek zorundayım, yoksa bütün arkadaslığımız burada biter.
CHRISTOPH. Beyimi ancak dört haftadır tanıyorum. Hamburg'ta beni hizmetine
aldığından beri ancak bu kadar zaman geçti. Oradan baslayarak kendisine eslik
ettim, ama adını, sanını sormak zahmetine hiç girmedim. Su kadarı kesin, zengin
biri olmalı; zira yolculuk boyunca ne bana, ne kendisine yokluk çektirdi. Daha
fazla ne isterim?
LISETTE. Sizin sevginize nasıl inanayım, böyle ufacık bir seyde bile
sırdaslığıma güvenmediğinize göre? Ben size karsı kesinlikle böyle davranmam.
Örnek olarak, bakın, burada güzel bir gümüs tabakam var - -
CHRISTOPH. Evet? n'olacak? - -
LISETTE. Biraz rica ederseniz, bunu kimden aldığımı size söylerim - -
CHRISTOPH. O! Bana ne bundan. Sizden bunu kim alacak, beni asıl bu ilgilendirir?
LISETTE. Bu konuda henüz bir karar vermedim. Ama siz almayacak olursanız, bunun
suçunu kendinizden baska kimsede aramayın. Sizin içtenliğinizi kesinlikle
karsılıksız bırakacak değilim.
CHRISTOPH. Ya da daha doğru bir deyisle benim gevezeliğimi! Ama bütün
içtenliğimle söyleyeyim ki, suskunsam, bu kez salt çaresizlikten. Gerçekten bir
sey bilmiyorum ki, söyleyeyim. Kör seytan! Gizli seylerim olsaydı, seve seve
ortaya dökecektim.
LISETTE. Adiyö! Erdemliliğinizi daha fazla zorlamak istemem. Yalnızca
erdeminizin size bir gümüs tabakayla bir sevgili getirmesini dilerim, simdi
ikisini de kaybettirdiği gibi. (Gitmek ister.)
CHRISTOPH. Nereye? Nereye? Sabırlı ol! (Kendi kendine.) Yalan söylemek
zorundayım. Böyle bir ganimeti kaçıramam! Ne zararı olur ki?
LISETTE. Ne var, simdi biraz açılmak mı istiyorsunuz? Ama - - görüyorum,
görüyorum, hosunuza gitmiyor. Yok, yok; bir sey bilmek istemiyorum -
CHRISTOPH. Evet, evet, her seyi öğrenebilirsiniz! - - (Kendi kendine.) Bol yalan
söyleyebilene ne mutlu! - Bakın, dinleyin! - Beyim - - soylu bir kisi. O, - -
biz ikimiz de - - ikimiz de - - Hollanda'dan geliyoruz. Bazı tatsızlıklar
yüzünden - - önemli bir sey değil - - bir cinayet yüzünden - - kaçmak zorunda
kaldı -
LISETTE. Ne? Bir cinayet yüzünden mi?
CHRISTOPH. Evet, - - ama onurlu bir cinayet yüzünden - - bir düello yüzünden
kaçtı. - Simdi de iste - - firarda - -
LISETTE. Ya siz, dostum? - -
CHRISTOPH. Ben, ben de onunla birlikte firardayım. Canı alınan, bizi - - demek
istediğim, canı alınanın arkadasları, çok pesimize düstüler; bu takip yüzünden
de - - Artık gerisini kolayca düsünebilirsiniz. - - Ne yapabilirdik ki? Düsünün
hele; genç, sımarık bir züppe bize hakaret etti. Beyim de tuttu onu devirdi.
Baska türlü olamazdı! - Biri bana hakaret ederse, ben de ederim, - ya da - ya da
pataklarım. Namuslu biri böyle bir seyi sineye çekemez.
LISETTE. Aferin! Böyle kisiler hosuma gider; ben kendim de biraz alınganım. Ama
bakın, oradan beyiniz geliyor! Halinden anlasılır mı, böylesine öfkeli ve zalim
olduğu?
CHRISTOPH. O, gelin! Önünden çekilelim. Onu ele verdiğimi, benim yüzüme bakıp
anlar.
LISETTE. Tamam, hosnutum - -
CHRISTOPH. Ama gümüs tabaka -
LISETTE. Haydi, gelin. (Kendi kendine.) Önce, bu gizi beyime bildirip ne
olacağını görmem gerek: Bu çabaya değerse, o zaman sizin olsun.
ON BESĐNCĐ SAHNE
Yolcu.
YOLCU. Tabakam kayıp. Ufak bir sey; yine de kaybı benim için elemli. Yoksa onu
benden kahya mı? - - Ama yitirmis de olabilirim, - dikkatsizlikten düsürmüs
olabilirim. - - Đnsan kuskusuyla kimseyi töhmet altında bırakmamalı. - Yine de,
- üstüme abandı; saate uzandı: - Yakaladım onu; ben ayırdına varmadan, tabakaya
da uzanmıs olamaz mı?
ON ALTINCI SAHNE
Martin Krumm, Yolcu.
MARTIN KRUMM. (Yolcuyu görünce, hemen dönmek ister.) Vayy!
YOLCU. Hey, hey, yakına gel, dostum! - - (Kendi kendine.) Sanki düsündüklerimi
biliyormus gibi çekingen! - - Ha? hadi yaklas!
MARTIN KRUMM. (Đnatçı.) Ah! Vaktim yok! Biliyorum, benimle sohbet etmek
istiyorsunuz. Ama daha önemli islerim var. Yiğitliklerinizi on kez dinlemek
istemem. Henüz bilmeyen birine anlatın.
YOLCU. Neler duyuyorum? Kahya biraz önce safdil ve kibardı, simdi utanmaz ve
kaba. Gerçek suratınız hangisi?
MARTIN KRUMM. Ay! Benim yüzüme surat diye hakaret etmeyi les kargasından mı
öğrendiniz? Sizinle kavga etmek istemiyorum, - yoksa - - (Gitmek ister.)
YOLCU. Terbiyesiz davranısı, kuskumu güçlendiriyor. - Yok, yok, sabır! Size
gerekli bir sey soracağım - -
MARTIN KRUMM. Yanıt verecek halim yok, istediği kadar gerekli olsun. O yüzden,
sorma zahmetine girmeyin.
YOLCU. Bir deneyeyim - Yalnız, ona haksızlık edersem, buna çok üzülürüm. - -
Dostum, benim tabakamı görmediniz mi? - Kayboldu da. - -
MARTIN KRUMM. Ne biçim soru bu? Çaldırdıysanız, bundan bana ne? - - Beni ne
sanıyorsunuz? Yatakçı mı? Yoksa hırsız mı?
YOLCU. Kim hırsızlıktan söz ediyor ki? Handiyse kendi kendinizi ele veriyorsunuz
- -
MARTIN KRUMM. Kendi kendimi mi ele veriyorum? Namuslu bir adamı böyle
suçlamanın
ne demek olduğunu biliyor musunuz? Biliyor musunuz?
YOLCU. Böyle bağırmak zorunda mısınız? Sizi henüz bir seyle suçlamadım. Kendi
kendinizin savcısı oluyorsunuz. Ayrıca, büyük bir haksızlık mı yapmıs olurum,
bilmiyorum? Kimi suç üstü yakaladım ki, biraz önce saatimi asırmak isterken?
MARTIN KRUMM. O! Siz hiç sakadan anlamayan bir adamsınız. Anlıyor musunuz! - -
(Kendi kendine.) Allah vere de Lisette'de görmüs olmasa onu. - Bu kız aptallık
edip de övünmeye kalkmıs olmasa - -
YOLCU. O! Sakayı çok iyi anlıyorum, galiba, tabakayla da saka yapıyorsunuz. Ama
insan sakayı abartırsa, sonunda kaka olur. Ben yalnızca sizin iyi adınızı
düsünüyorum. Diyelim, sizin kötü niyetli olmadığınızdan ben emin oldum, o zaman
baskaları da - -
MARTIN KRUMM. Ah, - baskaları! - baskaları! - baskaları böyle bir töhmetten
çoktan gına getirmisti. Ama bende olduğunu düsünüyorsanız, o zaman üstümü basımı
arayın, - - elden geçirin beni - -
YOLCU. Bu benim isim değil. Her seyi de yanında ceplerinde tasıyacak değil ya.
MARTIN KRUMM. Đyi öyleyse! O zaman namuslu bir adam olduğumu göresiniz diye,
ceplerimi ben kendim tersine çevireyim. - Dikkat edin! - (Kendi kendine.) Seytan
vere de düsmeye.
YOLCU. Oh, zahmet etmeyin!
MARTIN KRUMM. Yok, yok: Görmelisiniz, görmelisiniz. (Bir cebini tersine
çevirir.) Tabaka var mı? Ekmek kırıntısı var: Kutsal nimet! (Öbürünü ters
çevirir.) Burada da bir sey yok! Evet, - var! Bir takvim parçası. - Her ayın
üstünde yazılı dizeleri yüzünden saklıyorum. Pek eğlenceli seyler! - Ama devam
edelim. Dikkat edin: üçüncüyü çıkarıyorum. (Cebi çıkarırken, içinden iki büyük
sakal düser.) Hay seytan! Ne düsüyor? (Đvedilikle kaldırmak ister, ama yolcu
daha tezdir ve birini kapar.)
YOLCU. Bu da ne ki?
MARTIN KRUMM. (Kendi kendine.) Çattık belaya! Çoktan bu ıvır zıvırı attım.
YOLCU. Hem de bir sakal. (Çenesine tutar.) Bir Yahudi'ye benzedim mi simdi? - -
MARTIN KRUMM. Ah, verin sunu! Verin! Kim bilir, simdi yine ne düsünürsünüz?
Bununla bazen benim küçük oğlanı korkutuyorum. Bunun için.
YOLCU. Öyleyse, bunu bana bırakın. Ben de onunla korkutmak istiyorum.
MARTIN KRUMM. Ah, benimle sasırtmaca oynamayın. Bana gerekli o. (Yolcunun
elinden kapmaya çalısır.)
YOLCU. Çekil, yoksa - -
MARTIN KRUMM. (Kendi kendine.) Kör seytan! Simdi kaçacak delik ara bakalım. - -
Peki tamam; peki tamam! Görüyorum, bana bela olmaya gelmissiniz buraya. Ama,
seytan canımı alsın, ben namuslu bir adamım! Göreyim bakayım, kim adıma kara
çalabilirmis. Bunu aklınızdan çıkarmayın! Ne olursa olsun, sakalı kötü bir is
için kullanmadığıma yemin ederim. - (Çıkar.)
ON YEDĐNCĐ SAHNE
Yolcu.
YOLCU. Herifin kendisi beni kuskuya düsürüyor, bu onun çok aleyhine olacak. - -
O, maskeli soygunculardan biri olamaz mı? - Ama tahminde temkinli olmalıyım.
ON SEKĐZĐNCĐ SAHNE
Baron, Yolcu.
YOLCU. Ne dersiniz, dün Yahudi yol kesicilerle becellesirken, birinin sakalını
yolmus olmayayım? (Sakalı gösterir.)
BARON. Ne demek istiyorsunuz, beyim? - - Ama bahçede niçin o kadar aceleyle
benden ayrıldınız?
YOLCU. Kabalığımı bağıslayın. Hemen sizin yanınıza dönecektim. Burada bir yerde
yitirmis olmam gereken tabakamı aramaya gittim.
BARON. Buna çok üzüldüm. Benim konuğum olarak bir de zarara mı girdiniz?
YOLCU. Zarar o kadar büyük sayılmaz - - Ama bir kez su babaç sakala bakın!
BARON. Onu bana bir defa gösterdiniz. Niçin?
YOLCU. Size daha açık konusayım. Kanımca - - ama hayır, kanılarımı kendime
saklayayım. - -
BARON. Kanılarınız? Açıklayın!
YOLCU. Yok; acele ettim. Yanılabilirim - -
BARON. Beni huzursuz ediyorsunuz.
YOLCU. Kahyanız hakkında ne düsünüyorsunuz?
BARON. Yok, yok; konuyu değistirmeyelim. - - Bana karsı gösterdiğiniz iyilik
adına size yakarıyorum, açıklayın bana, nedir düsünceniz, nedir kanınız, nerede
yanılabilirsiniz!
YOLCU. Yalnızca sorumun yanıtı, size bunu açıklamamı sağlayabilir.
BARON. Kahyam hakkında ne mi düsünüyorum? - - Bence, çok doğru ve namuslu bir
adam.
YOLCU. Size bir sey söylemek istediğimi unutun o zaman.
BARON. Bir sakal, - sanılar, - kahya, - bunların arasında nasıl bir iliski
kurayım? - Yanılabilirim, dediniz. Diyelim, yanıldınız; bir dostunuza bunu
açmanın sizin için ne sakıncası olabilir?
YOLCU. Beni çok sıkıstırıyorsunuz. Söyleyeyim, kahya bu sakalı dikkatsizlikten
düsürdü; yanında bir tane daha vardı, ama onu tezden yine cebine soktu;
konusmaları, hakkında, yaptığı kadar kötü düsünülen bir insan olduğunu ele
veriyordu; onu ayrıca, pek de vicdanlı olmayan - - en azından pek de akıllıca
olmayan bir el çabukluğu yaparken yakaladım.
BARON. Sanki birdenbire gözüm açılmıs gibi oldu. Korkarım, - yanılmamıs
olacaksınız. Ve bunları bana açıklamakta duraksıyor muydunuz? - Su an gidip
gerçeğin ortaya çıkması için, ne gerekiyorsa, her seyi yapacağım. Yoksa kendi
katilimi kendi çatımın altında mı besliyorum?
YOLCU. Ama kanılarımın, umarım, yanlıs olduğunu saptayınca, bana öfkelenmeyin.
Bunları benden sıkarak çıkardınız, yoksa kesinlikle söylemezdim.
BARON. Doğru da olduğunu saptasam, yanlıs da, bunun için size her zaman gönül
borcum olacak.
ON DOKUZUNCU SAHNE
Yolcu, sonradan Christoph.
YOLCU. Allah vere de, ona karsı çok sert davranmasa! Zira, kusku ne denli büyük
olursa olsun, sonunda adam suçsuz olabilir. - Çok tedirginim. - - Gerçekten az
sey değil, bir beyi buyruğundaki kisilerden kuskulandırmak. Onların suçsuz
olduğunu görse bile, artık bundan sonra güvenini tümüyle yitirir. - Elbette,
doğrusunu düsünürsem, susmam gerekirdi. - Kaybımı ondan bildiğimi öğrenirlerse,
kendi çıkarlarımı ve hıncımı, kuskumun gerekçesi olarak görmezler mi? - Daha
neler vermezdim, bu sorusturmanın önünü alabilseydim -
CHRISTOPH. (Gülerek gelir.) Hah! hah! ha! Biliyor musunuz, siz kimsiniz, beyim?
YOLCU. Soytarının biri olduğunuzu biliyor musunuz? Ne soruyorsunuz?
CHRISTOPH. Peki, bilmiyorsanız, ben söyleyeyim. Siz soylu birisiniz.
Hollanda'dan geliyorsunuz. Orada tatsızlıklarınız ve bir düellonuz oldu. Genç
bir züppeye kılıcı geçirdiğiniz için, çok mutlusunuz. Canı alınanın yakınları
sizi müthis bir takibe aldılar. Siz de kaçtınız. Size bu kaçısta eslik etmek
onuru da benim.
YOLCU. Düs mü görüyorsunuz, yoksa çıldırdınız mı?
CHRISTOPH. Ne o, ne o. Zira, söylediklerim bir çılgın için pek akıllıca, bir
düsçü içinse, çok çılgınca.
YOLCU. Kimin aklına geliyor böylesine saçma seyler?
CHRISTOPH. Oh, bunları benim akıl etmem gerekti. Galiba yeterince iyi uydurulmus
bulmuyorsunuz galiba? Ama yalan söylemem için verilen kısa sürede bundan daha
iyisini uyduramazdım doğrusu. Artık en azından bundan sonra meraklı bakıslara
karsı güvenlisiniz!
YOLCU. Bütün bunlardan neyi çıkarayım?
CHRISTOPH. Ne hosunuza giderse, onu; kalanı bana bırakın. Ama dinleyin, bakın
nasıl oldu. Bana adınızı, halinizi vaktinizi, memleketinizi, islerinizi
sordular; fazla nazlanmadan, neyi biliyorsam söyledim; yani, ben hiçbir sey
bilmiyorum dedim. Bunun çok yetersiz bir bilgi olduğuna kolayca inanabilirlerdi,
bundan hosnut kalmaları için de hiçbir neden yoktu. Beni desmeyi sürdürdüler;
ama bosuna! Gizleyecek bir seyim olmadığı için, çenemi tuttum. Sonunda ama bana
sunulan bir armağan, bildiğimden fazlasını söylememe yol açtı; yani, yalan
uydurdum.
YOLCU. Alçak! Gördüğüm kadarıyla, pek tekin ellerde bulunuyorum.
CHRISTOPH. Sakın, bilmeden gerçekleri uydurmus olmayayım?
YOLCU. Utanmaz yalancı, beni ne duruma düsürdünüz, simdi ben bu durumdan - -
CHRISTOPH. Kolayca çıkarsınız, yeter ki, bana simdi yakıstırdığınız sıfatı bir
açın.
YOLCU. Ama o zaman kimliğimi açıklamak zorunda kalmayacak mıyım?
CHRISTOPH. Đyi ya! Böylece ben de bu vesileyle sizi tanırım. - Yalnızca,
kendiniz karar verin, bu iyi niyetli yalanlar yüzünden vicdanım rahat mıydı
diye? (Tabakayı çıkarır.) Su tabakaya bakın! Bunu daha kolay kazanabilir miydim?
YOLCU. Gösterin bakayım! - (Tabakayı eline alır.) Ne görüyorum?
CHRISTOPH. Hah! hah! ha! Sasıracağınızı biliyordum. Siz bile bir dizi yalan
uydururdunuz, değil mi, böyle bir tabakayı kazanacak olsaydınız.
YOLCU. Demek, siz bunu benden asırdınız?
CHRISTOPH. Nasıl? Ne?
YOLCU. Bu yüzden, namuslu bir adama alelacele yakıstırdığım kuskuya üzüldüğüm
denli üzülmüyorum sizin sadakatsizliğinize. Beni ikna edebilmek için,
istediğiniz kadar çılgınlık yapın, bu size - - her ne kadar alçakça elde edilmis
olsa da, - verilmis bir armağan, öyle mi? Gidin! Bir daha gözüme görünmeyin!
CHRISTOPH. Düs mü görüyorsunuz, yoksa - - hadi saygımdan öbürünü söylemeyeyim.
Kıskançlık değil herhalde sizi bu sapkınlıklara sokan? Tabaka sizin mi? Bunu
sizden mi, Tanrı esirgeye, götürmüsüm? Öyle olsa; bununla gelip sizin karsınızda
caka satmak için, ahmak bir seytan olmam gerekir. - Tamam, iste Lisette geliyor!
Çabuk gelin! Efendimi yeniden kendine getirmek için bana yardımcı olun.
YĐRMĐNCĐ SAHNE
Lisette, Yolcu, Christoph.
LISETTE. Oh beyim, bizim burada nasıl bir huzursuzluk yaratıyorsunuz! Kahyamız
size ne yaptı ki? Beyimizi ona karsı korkunç öfkelendirdiniz. Sakallar,
tabakalar, çuldan çapuldan söz ediliyor; kahya ağlayıp ileniyor, suçsuz
olduğunu, sizin ona iftira ettiğinizi söylüyor. Bey sakinlesmiyor, üstelik simdi
bir de muhtara, kadıya haber saldı, onu kodese tıkmaları için. Ne oluyor bütün
bunlar?
CHRISTOPH. Oo! Bu da bir sey mi, dinleyin bakın, dinleyin, simdi bana bile neler
ediyor - -
YOLCU. Evet, sahi, sevgili Lisette, ben biraz acele ettim. Kahya suçsuz. Ama
benim Allahsız usağım beni bu tatsızlıklara düsürdü. Oymus, benim tabakamı
yürüten, bu yüzden, kahyadan kuskulanmıstım; sakalsa, onun dediği gibi, bir
çocuk oyunu olabilir elbette. Gidip, ondan özür dileyip, yanılgımı itiraf
edeyim, ona benden ne isterse - -
CHRISTOPH. Hayır, hayır, durun! Önce benden özür dilemelisiniz. Hay Allah,
konussanıza, Lisette, söylesenize ne olduğunu. Tabakanız cehennemin dibine
batsaydı! Bu yüzden kendime hırsız mı dedirteyim? Siz bana armağan etmediniz mi
onu?
LISETTE, Evet, tabii! Ve armağan olarak sizde kalacak.
YOLCU. Demek doğru. Ama tabaka benim.
LISETTE. Sizin mi? Bunu bilmiyordum.
YOLCU. Demek Lisette de onu buldu? Ve benim dikkatsizliğim bütün bu karısıklığın
nedeni, bütün suç benim dikkatsizliğimde! (Christoph'a.) Size de çok ettim!
Bağıslayın beni! Bu denli aceleci davrandığım için, utanıyorum.
LISETTE. (Kendi kendine.) Hay kör seytan! Yavas yavas anlıyorum. Oo! Acele
edilmis sayılmaz.
YOLCU. Gelin, bakalım - -
YĐRMĐ BĐRĐNCĐ SAHNE
Baron, Yolcu, Lisette, Christoph.
BARON. (Telasla yanlarına gelir.) Derhal, Lisette, beye tabakasını geri ver! Her
sey anlasıldı; her seyi itiraf etti. Ve sen böyle bir insandan armağan almaktan
utanmadın mı? Hani? Tabaka nerede?
YOLCU. Demek doğruymus? - -
LISETTE. Beye çoktan verdim. Hizmet verdiğim bir kisiden armağan da alabilirim,
sandım. Ben de onu sizin kadar az tanıyordum.
CHRISTOPH. Yani benim armağanım güme mi gitti? Haydan gelen huya gider!
BARON. Ama size, değerli dost, borcumu nasıl ödeyebilirim? Beni ikinci kez bir
tehlikenin içinden çekip çıkardınız. Size yasamımı borçluyum. Siz olmasaydınız,
burnumun ucundaki felaketimi kesinlikle görmeyecektim. Arazilerim üzerindeki en
namuslu adam sandığım Allahsız muhtar da onun yardımcısıymıs. Düsünün bir kez,
bunu hiç tahmin edebilir miydim? Bugün benden ayrılmıs olsaydınız - -
YOLCU. Doğru - - o zaman size dün yaptığımı sandığım yardım da yarım kalmıs
olacaktı. Bu beklenmedik bulguda Tanrı beni aracı ettiği için çok mutluyum; önce
yanılabilirim diye ne denli titrediysem, simdi de o denli sevinçliyim.
BARON. Sizin insan sevginize de, yüce gönlünüze de hayran kaldım. Lisette'nin
bana anlattıkları da, dilerim, gerçek ola!
YĐRMĐ ĐKĐNCĐ SAHNE
Öncekiler, Kız.
LISETTE. Neden doğru olmasın ki?
BARON. Gel, kızım, gel! Kendi dileğini benimkiyle birlestir: Benim kurtarıcımdan
seni, seninle birlikte benim servetimi kabul etmesini dile. Gönül borcumun
karsılığında ona seni sevdiğim kadar çok sevdiğim daha değerli baska ne
sunabilirim? Size nasıl böyle bir öneride bulunabildiğime sasmayın. Usağınız,
sizin kim olduğunuzu bize açıkladı! Minnettarlığımı size göstermenin sonsuz
zevkini bana lütfedin. Benim servetim ait olduğum zümreye denk, bu öneri de
sizin bulunduğunuz yere. Burada düsmanlarınıza karsı güvendesiniz ve sizi çok
sayan dostların arasında olacaksınız. Ancak boynunuzu büküyorsunuz. Bundan ne
çıkarayım?
KIZ. Yoksa benim yüzümden mi sıkılıyorsunuz? Sizi temin ederim, babamın sözüne
zevkle itaat edeceğim.
YOLCU. Gönlüyüceliğiniz beni utandırıyor. Bana sunduğunuz ödülün büyüklüğü
karsısında, gösterdiğim iyiliğin ne denli ufak bir sey olduğunu daha iyi
anlıyorum. Ancak, size ne yanıt verebilirim? Usağım size doğruyu söylemedi, ben
-
BARON. Allah vere de, onun tanıttığı kisi de olmasanız! Allah vere de, sizin ait
olduğunuz zümre de benimkinin altında olsa! O zaman belki benim ödülüm daha
fazla değer kazanır ve o zaman belki siz de, ricamı yerine getirme konusunda
biraz daha az çekingen davranırsınız.
YOLCU. (Kendi kendine.) Niçin kim olduğumu açıklamıyorum ki? - Beyim,
âlicenaplığınız bütün ruhuma isliyor. Ancak önerinizin bosuna olmasının suçunu
bende değil, kaderde arayın. Ben - -
BARON. Yoksa evli misiniz?
YOLCU. Hayır - -
BARON. Öyleyse? Nedir?
YOLCU. Ben bir Yahudiyim.
BARON. Yahudi mi? Korkunç bir raslantı!
CHRISTOPH. Bir Yahudi?
LISETTE. Bir Yahudi?
KIZ. Ay, ne olur ki?
LISETTE. Hist, küçük hanım, hist! Size daha sonra söylerim, ne olduğunu.
BARON. Gönül borcumuzu göstermemizi doğrudan kaderin engellediği durumlar da var
demek.
YOLCU. Göstermis kadar oldunuz.
BARON. Hiç olmazsa, kaderin izin verdiği kadarını yapmak isterim. Bütün
servetimi alın. Yoksul, ama minnet duymayı, zengin, ama nankör olmaya yeğlerim.
YOLCU. Bu öneriniz de bosuna, Tanrı bana atalarım vasıtasıyla gereksinimimden
çok daha fazlasını vermis. Bundan sonra halkımla ilgili olarak biraz daha
insaflı, biraz daha az önyargılı olmanız dısında bir ödül beklemiyorum.
Kimliğimi, dinimden utandığım için gizlemedim sizden. Hayır! Ama benden
hoslandığınızı, buna karsılık halkımdan nefret ettiğinizi gördüm. Ve kim olursa
olsun, bir insanın bana gösterdiği dostluk, benim için her zaman paha biçilmez
olmustur.
BARON. Kendi davranısımdan utanç duyuyorum.
CHRISTOPH. Bense, saskınlığımdan yavas yavas kurtulup, kendime geliyorum. Ne?
Hem bir Yahudisiniz, hem de namuslu bir Hıristiyanı kendi hizmetinize alacak
cüreti gösterdiniz. Asıl sizin bana hizmet etmeniz gerekirdi. Đncil'e göre
öylesi daha doğru olurdu. Vay canına! benim sahsımda bütün Hıristiyanlığa
hakaret ettiniz. - Bu yüzden, efendinin yolculukta niçin domuz eti yemek
istemediğini bilmedim, daha yaptığı bir sürü dalgayı. - Daha fazla yanınızda
kalacağımı sanmayın! Ayrıca sizden davacı da olacağım.
YOLCU. Öbür Hıristiyan ayaktakımından daha iyi düsünmenizi bekleyemem sizden.
Hamburg'ta nasıl sefil bir durumdan alıp kurtardığımı da anımsatmak istemem.
Daha fazla yanımda kalmanız için zorlamak da istemem. Ama hizmetinizden oldukça
hosnut kaldığım için, ayrıca biraz önce sizi gereksiz yere töhmet altında
bıraktığım için, bu töhmete yol açan sey bedel olarak sizde kalsın. (Tabakayı
ona verir.) Kalan ücretinizi de alabilirsiniz. Đstediğiniz yere gitmekte
serbestsiniz!
CHRISTOPH. Olamaz, hay Allah, Yahudi olmayan Yahudiler de varmıs. Siz namuslu
bir adamsınız. Hop, yanınızda kalıyorum! Bir Hıristiyan kaburgalarımı ayağının
altına alırdı simdi, tabaka yerine!
BARON. Sizde gördüğüm her sey hosuma gidiyor. Buyrun, suçluların içeri
atılmaları için gereken islemleri yapalım. Ah, hepsi sizin gibi olsaydı, ne
kadar saygıdeğer olurdu Yahudiler!
YOLCU. Ve Hıristiyanlar ne kadar sevimli olurlardı, hepsi sizin niteliklerinize
sahip olsaydı! (Baron, kızı ve Yolcu çıkarlar.)
SON SAHNE
Lisette, Christoph.
LISETTE. Demek dostum, bana biraz önce yalan söyledi, ha?
CHRISTOPH. Evet, ve bunun iki gerekçesi vardı. Birincisi, gerçeği ben de
bilmiyordum; öbür yandan, insan geri vereceği bir tabaka için çokça doğru
söylemez.
LISETTE. Ve üstüne üstlük, ne kadar rol yaparsa yapsın, kendisi de bir Yahudi mi
yoksa?
CHRISTOPH. Bir bakirenin ağzından fazla meraklı bir soru! Hadi gel! (Lisette'yi
koluyla sarar ve çıkarlar.)
LESSĐNG -
BĐR AYDINLANMA USTASI
Ellili yıllarda Đzmir Namık Kemal Lisesi'nde edebiyat öğretmenim Fuat Edip Baksı
idi. Bize Abdurrahman Nisari'nin - sonradan öğreneceğim üzre, Cevdet Kudret'in -
ders kitaplarını okuturdu. Orada Batı edebiyatından seçmeler de vardı.
Alman edebiyatından söz edilirken, yalnıca Goethe ve Schiller adları değil,
Lessing'in de adı geçiyordu. O zaman Lessing bana diğer iki yazar denli önemli
görünmemisti. Ama bugün biliyorum ki, Lessing benim ustalarımdan biridir - en
önemlilerinden biri.
Lise edebiyat kitaplarım, sanıyorum Stuttgart'taki evin bodrumunda, çok eski bir
bavulun içinde olacak. Ama, bu yazı için dört yüz kilometrelik yola çıkmam
gerekmiyor. Çünkü, Cevdet Kudret hocamız daha sonraki yıllarda Abdurrahman
Nisari kitaplarını kendi adıyla yeniden yayınladı.
1980 basımı (Đnkılâp ve Aka, Đstanbul) "Batı Edebiyatından Seçme Parçalar"
kitabının Alman Edebiyatı bölümündeki ilk yazar Lessing. Đki okuma parçası var
Lessing'ten: Tiyatro Sanatı baslıklı, "Die Hamburgische Dramaturgie"den alınmıs
bir elestiri yazısıyla yazarın ünlü güldürüsü (Lustspiel) "Minna von
Barnhelm"den bir bölüm.
1729 - 1781 yılları arasında yasayan Lessing'in yasamöyküsüne iliskin su özet
bilgiyi veriyor Cevdet Kudret:
"Lessing, Saksonya'daki Kamenz kasabasında doğmustur. Bir rahibin oğludur,
Leipzig Üniversitesi'nde filoloji ve ilahiyat okumustur. Öğrenimini bitirdikten
sonra Leipzig ve Berlin'de hayatını yazılarıyla kazanmaya çalısmıs, çok
sıkıntılı yıllar geçirmis, bir ara Breslau'da bir generalin özel katipliğini
yapmıs (1760 - 1765), Hamburg'da kurulan ulusal tiyatroya müdür olmus (1767 -
1770), son yıllarında küçük bir sehirde kütüphane memurluğu yapmıstır (1770 -
1781)." (S. 350)
Sözü geçen, Lessing'in 1756 yılında bir kez ziyaret etmis olduğu ünlü
Wolfenbüttel Kütüphanesi'dir. Cevdet Kudret'in, konumuzu ilgilendiren tümcesi,
bölümün basında Alman Edebiyatı üzerine verdiği özet bilgide yer alıyor.
Aydınlık Çağı ara baslıklı bölümde de zaten bir tek bu tümce var:
"Aydınlık Çağı
XVIII. yüzyılda Almanya'da Aydınlık Devri'nin en büyük temsilcisi, bir tiyatro
yazarı ve elestirmeci olan Lessing'dir (1729 - 1781)."
Hocamızın Aydınlık Çağı dediği Aydınlanma Almancada Aufklärung. Đsi fazla
uzatmadan ünlü Grimm Sözlüğü'nde bu maddeyi açıyorum:
"auflärung ist die maxime jederzeit selbst zu denken. KANT 1, 36; befreiung vom
aberglauben heiszt aufklärung, weil, obschon diese benennung auch der befreiung
von vorurtheilen überhaupt zukommt, jener doch vorzugsweise ein vorurtheil
genannt zu werden verdient. 7,153; man spricht viel von aufklärung und wünscht
mehr licht, mein gott, was hilft aber alles licht, wenn die leute entweder keine
augen haben, oder die, welche sie haben, vorsätzlich verschlieszen. LICHTENBERG
1,201. auch nur aufschlusz, erklärung; kannst du mir aufklärung geben?"
Görüldüğü gibi, Grimm sözlüğü Aydınlanma maddesini Kant'tan iki ve
Lichtenberg'ten bir tümceyle aydınlık biçimde açıklıyor. Kant'ın tümceleri
söyle:
"Aydınlanma, her zaman bireyin kendinin düsünmesinin anahtar kavramıdır. Batıl
inançtan kurtulus aydınlanma demektir, zira, bu tanım her ne kadar her türlü
önyargıdan kurtulus anlamına geliyorsa da, zaten batıl inanç önyargı denmeyi
özellikle hak etmektedir."
(Mustafa Kemal'in, aynı anda baslattığı uluslasma ve aydınlanma sürecinin
basarısı için, "özgür düsünen bireylerin eğitilmesi" gerektiği sözü, onu bir
anlamda Kantçı da yapıyor.)
Sözlükteki Lichtenberg alıntısına gelince, o da söyle:
"Aydınlanmadan çok söz ediliyor ve daha fazla ısık isteniyor. Tanrım, ama
insanların gözü yoksa, ya da gözü olanlar da bile bile kapatıyorlarsa, bütün
ısığın ne yararı olur."
Lichtenberg'in bu tümcesinde, yaklasık üç yüz yıldır aydınlanma sürecinin hâlâ
bitmemis olmasının, belki de hiç bitmeyeceğinin gerekçesi var. Ne yüzden olursa
olsun, ısığı görmeyen, göremeyen ya da görmek istemeyen insanlar, her zaman, her
yerde olacaktır. Türkiye'de bu çeliski seksen sonrasında sürekli bir tırmanıs
içine girmistir. Bu yüzden, Cumhuriyet Devrimi'yle baslatılan aydınlanma süreci,
kendi dinamiklerini kendiliğinden harekete geçirmistir yeniden. Süreç,
Türkiye'de henüz yüz yılını bile doldurmadı.
Bir de günlük konusma dilinden, "Beni aydınlatır mısın?" örneğini veriyor
sözlük. Herhangi bir konuda bilgilendirme anlamında, Türkçe'de de olduğu gibi.
Lessing'e ve Cevdet Kudret'in verdiği özet bilgilere dönüyorum:
"2 - Lessing, Alman edebiyatının en büyük elestirmecisi sayılmaktadır. O devirde
Almanya'da çok tutulan ve taklit edilen Fransız tragedyalarını yermis; tiyatro
sanatının ana ilkelerini anlatarak Yunan tragedyalarıyla Shakespeare'in
dramlarını örnek olarak göstermis; kendisi de, Alman edebiyatının ilk önemli
tiyatro eserlerini yazmıstır. Alman tiyatrosunun gelismesinde onun görüslerinin
büyük etkisi olmustur.
3 - Lessing, elestiri ve tiyatro alanlarında eserler vermistir. Eserlerinin en
önemlileri sunlardır:
Elestiri alanında: Laokoon (1766), Hamburg Dramaturjisi (1767 - 1770); tiyatro
alanında: Emilia Galotti (1759), Minna von Barnhelm (1767), Bilge Nathan (1779),
vb."
Lessing'in elestiri alanındaki yapıtlarını uygulamalı ve kuramsal diye
ayırabiliriz. Hamburg'taki ulusal tiyatro müdürlüğü yıllarının ürünü olan "Die
Hamburgische Dramaturgie", çağdas ve aydınlanmacı tiyatro elestirisinin ilk
temel yapıtıdır. Bu yapıt okunmadan, iyice özümsenmeden bugün de iyi bir tiyatro
elestirmeni olunamayacağı görüsünü tasıyorum. Olusum halindeki Alman
tiyatrosundan yola çıkarak, modern, evrensel tiyatroya elestirel bakısın
temelini atmıs, ilkelerini koymustur. Ulusal Alman tiyatrosunun da kurucusudur.
Elestiri, doğrudan aydınlanmacı bir türdür. Lessing, Almanya'da özellikle modern
tiyatro elestirisinin uygulamada temelini atarken, bir yandan da özellikle
Laokoon ile modern estetiğin ve poetiğin çerçevesini çizmistir. "Briefe, die
neueste Literatur betreffend" (En Yeni Edebiyata Đliskin Mektuplar) adlı yapıtı,
Friedrich Schlegel tarafından "üretici bir elestiri"nin (produktive Kritik)
ulasılmaz örneği olarak nitelendirilmistir. Sahne yapıtlarında da bunun
uygulamasını gerçeklestirmis, modern Alman tiyatrosunun kurucusu olmustur. O
zamana dek kopyalanan Fransız tiyatrosuna karsı, toplumsal yönelsemeli Đngiliz
anlayısına uygun Bürgerliches Trauerspiel (Burjuva Acıklı Oyunu) "Miss Sara
Sampson" (1755) ile yeni bir türü ve özellikle "Minna von Barnhelm" ile Alman
güldürü (Lustspiel) türünü yaratmıstır.
Sanssız ve mutsuz kısa bir yasamın sonunda ölünce, Goethe ile Schiller, onun
yasamında "Tanrılardan Bir Tanrı" olduğunu belirterek, ölümüyle artık
"Tanrıların anlaklarının üstünde bir anlak" diye andılar. Önce elestirmen ve
estetikçi Lessing üzerinde durmak ve burada aydınlanmacı yönüne isaret etmek
istiyorum.
"Laokoon oder über die Grenzen der Malerei und Poesie" (Laokoon ya da Resimle
Yazın Arasındaki Sınırlar Üzerine) adlı (1767/69) kösetası niteliğindeki
yapıtında bu iki türü kesin bir sınırla ayırarak, alegorik anlayısa son verdi.
Resimde gövdelerin figürler ve renklerle uzam içinde yan yana canlandırıldığını,
yazının ise, edimleri süremin akısında art arda anlattığını vurgular. Yazın
kendi süreci içinde her seyi olusturur, devingen bir edimle bir olusumu ve
etkilemi belirtir. Bu, aydınlanmacı, rasyonel bir tavırdır. Ünlü
ansiklopediciler Diderot ve d'Alambert ile birlikte doğayı taklit bu
rasyonalizmin yöntemidir. Ama doğa taklidinde vurgulanan, o zamana dek geçerli
olan, genelgeçer olan katı kuralların yerine, algı ve duyarlıkta çokluk
ilkesidir. Lessing, "Laokoon"da söyle açıklıyor bunu:
"Doğada tek tek arı duyarlık yoktur; her bir duyarlıkla birlikte baska bin
tanesi olusur, bunların zerresi, temel duyarlığı bütünüyle değistirir, böylece
istisna üstüne istisnalar doğar, bu da görünüste genel yasayı sonunda az
sayıdaki istisnaya indirger."
Doğayı yansılama, güzele indirgenmis dar sınırlar içinde kalmaz, Lessing'e göre.
Bütün doğayı kapsar. Bütün doğanın içindeyse, güzel olan yalnızca ufak bir
bölümdür. Yani rasyonel algılamaya ve yansılamaya, o zamana dek sanata uygun
görülmeyen görünüm ve görüngüler de katılır. Yani çirkinin estetiği burada
temellenir, dolayısıyla modern estetik.
Doğayı yansılama elbette sanatsal edim sürecinde dönüsüme uğrar. Doğa gerçeği,
sanat gerçeğine dönüsür. Bunun sasmaz yöntemi de Lessing tarafından ortaya
atılan "prägnanter Augenblick", yani doğadan bir pregnan an seçmektir. Doğayı
yansılama, bütüncül olamaz sanatta, bir ayıklama ve seçimi gerektirir. Ancak bu
öyle bir seçim olacaktır ki, sanata dönüstürme sürecinde yeni bir perspektif
olusacaktır. Bunun için nesnel sınırları doğal-güzelin ötesinde genisletmek
yetmez, seçilen an'dan hareketle gerçeğin olusum süreci, doğanın değisimini,
değisirliğini de içermelidir. Ortaya çıkan sanat gerçekliği, izleyenin hayal
gücünün dizginlerini bosaltabilmelidir. Lessing'i okuyoruz:
"Sanatçı, hep değisen doğadan bir tek an dısında, özellikle de ressam bu bir tek
anın bir bakıs açısı dısında baska bir sey kullanmıyorsa; ama yapıtları salt bir
bakıs için değil de, inceleyerek seyretmek, uzun uzun ve tekrar tekrar seyretmek
için yapılmıssa; o zaman, o bir anı ve o bir anın bir tek bakıs açısını,
kesinkes elden geldiğinden de öte verimli seçmek gerekir. Oysa bu ancak, düslem
gücüne genis, özgür bir oyun alanı bıraktığı ölçüde verimlidir."
Düslem gücünün oyun özgürlüğünden amaç, seçilen anın öncesindeki ve sonrasındaki
sürecin görülmesi, sezilmesidir. Bu an, pregnan an'dır ve sanat gerçekliğine
dönüstürme sürecinde, öyle seçilen bu an, sürem kazanır.
Birlik'te çokluk, estetiğin ilkesi olurken, Diderot'un dediği gibi, bunun basit
olarak gerçeklesmesi isteniyor: "Okunmak, sahnede kalmak istiyorsan, kolay
ol..."
Bu iki ilkenin birlesmesi, ancak sanat gerçekliğinin yapıtta yeni ve rasyonal
yapılanmasıyla olasıdır.
"Die Hamburgische Dramaturgie"de ve kendi oyunlarında Lessing, düsleme özgürlük
tanımayan kalıplarla ve doğada da, gerçekte de olmayan yapmacık, salt yalıtık
duyarlıklarla, toplumun bilincine, algılamasına yerlesmis basmakalıpları,
önyargıları, saltık gerçek diye bilinen sınırları kıramayacağını, kısıtlamaları
asamayacağını bilir.
Hocam Fritz Martini, Alman Edebiyat Tarihi'nde (Deutsche Literaturgeschichte)
Lessing için, "anlağın (zihnin) en yüksek bilinçliliği ve aydınlığı onun
doğasına bağıslanmıstır," diyor. Okuyorum:
"Özgürlük deyince, insanın kendi algı ve idrakini, yasanmıs hakikatte karar
kılmak için ödünsüz cesaretini anlarsak, o, Almanlar arasında belki de en özgür
anlaktı (zihindi). Silinmeyen etkisi, zihinsel etkinliğinin erdeminde yatar..."
(12. basım, s. 193, Stuttgart 1963)
Aydınlanma, edebiyatta en yoğun biçimde tiyatroda yansımaktadır. Fransız
tiyatrosunun Aristotelesçi, zümreler, sınıflar arasında değismez kurallara göre
olusmus, antik tiyatrodan kaynaklanan kapalı dramaturjisi yerine; zümreler ve
sınıflar arasındaki sınırları geçisimli kılarak çözen, toplumsal içeriklere
yönelen, soylular sınıfı dahil, insanı bütün zaaflarıyla canlandırarak, aslında
insanın özünde soylu soysuz ayrımının olmadığını gösteren, dünyayı kilisenin
gözüyle ve yorumuyla değil de, duyularla ve usun yorumuyla gören Đngiliz
tiyatrosunun, özellikle Shakespeare'in açık dramaturjisine eğilen; buradan
hareketle, tiyatro türlerinin de kesin sınırlarla birbirinden ayrılabilen saf
türler olamayacağını saptayan Lessing, bu kavrayısını ve böylece gelistirdiği
dramturjiyi kendi yapıtlarıyla uygulamaya da dökmüstür.
Rönesansla saraya giren tiyatroyu, Alman burjuvasının olusum sürecinde
Hamburg'ta ilk kez o, bir burjuva girisimine dönüstürmüs, bir ulusal tiyatronun
da temelini atmıstır. Böylece, tiyatro ve edebiyat, soylulara karsı olusan
burjuva halk kesiminin yasam biçimi olmaya baslamıstır. August Langen, 18.
yüzyıl rasyonalizmi üzerine bir çalısmasında su saptamayı yapıyor:
"Tiyatro oyunu, Alman aydınlanmasının tipik edebi türüdür. Gösteri sahnesinin
bu ahlak kurumu, her seyden önce sosyal önemiyle bu rağbeti görmüstür, herhalde
toplumla bağıntılı bir kültürün ifadesi olarak. Orada eğitsel iyimserlik
onanmıs, orada örnekler gösterilmis, orada zaaflar, kötü huylar
gülünçlestirilerek düzeltilmistir."
Ancak, sınıf ve zümre sınırlarını asan, ortadan kaldıran dramaturjiyle; antik
trajedi ve komedi dramatürjisinin Fransa'da yenilenen kalıplarını kırarak,
kilise yorumundan, bilimsel, ussal yoruma geçerek, sınıflar, zümreler ve
insanlar arasındaki önyargılar da bütün çıplaklığıyla sergilenmeye baslanmıstır.
Lessing'in 1749 yılında yazdığı "Özgür Düsünceli" (Der Freigeist) ile
"Yahudiler" (Die Juden) adlı oyunları, Alman tiyatrosunda bu anlamdaki ilk
örneklerdir. "Yahudiler" adlı oyunda Alman tiyatrosunda ilk kez okumus,
eğitimli, aydın bir Yahudi görülmektedir. Oyunda iki kez Baron'un yasamını
kurtaran kisi bir Yahudi'dir. Ama onun Yahudi olduğu bilinmez. Bu yüzden, oyun
kisileri, Yahudilerle ilgili bütün önyargılarını da çekinmeden dile getirirler.
Yahudilere sövmekte Baron ile yanında çalısan usağı Martin Krumm ve Christoph
arasında bir fark yok. Hepsinde aynı önyargılar, aynı sövgüler.
Baron'un yasamını kurtaran yabancı yolcu, kimliğini açıklayınca, yasamını bir
Yahudi'ye borçlu olmaktan dolayı Baron büyük utanç duyar. Ancak, servetiyle bu
utançtan kurtulmayı bekler. Yasamını kurtaran bu yüce gönüllü yabancıya, onun
asıl kimliğini öğrenmeden önce, biricik kızını es olarak vermeye hazır olan
Baron, bu yabancının Yahudi olduğunu öğrenince, bu tasarısından derhal vazgeçer.
Ama yasamını bir Yahudi'ye borçlu olmak, ona gönülborcu duymak da istemez. Bu
duygudan kurtulmak için, hayatını kurtaran yabancıya, yani Yahudi'ye bütün
servetini sunar:
"BARON. Hiç olmazsa, kaderin izin verdiği kadarını yapmak isterim. Bütün
servetimi alın. Yoksul, ama minnet duymayı, zengin, ama nankör olmaya yeğlerim."
Yolcunun yanıtı Baron'a iyi bir derstir:
"Bundan sonra halkımla ilgili olarak biraz daha insaflı ve biraz daha az
önyargılı olmanız dısında bir ödül beklemiyorum."
Önyargıyla iyi niyet Baron'un su görüsünde kesisir:
"Ah, hepsi sizin gibi olsaydı, ne kadar saygıdeğer olurdu Yahudiler."
Yolcu, bu sözün altında kalmaz:
"Ve Hıristiyanlar ne kadar sevimli olurlardı, hepsi sizin niteliklerinize sahip
olsaydı!"
Böylece, önyargılar sergileniyor, ancak aydınlanmacı, rasyonel yaklasımla kesin
bir çözüm getirilmiyor. Sergilenen sorun üzerine düsünülmesi amaçlanıyor. O
zamana dek Alman tiyatrosunda Yahudi tipi tefeci, soyguncu, pinti ve cahil bir
gülünç tip olarak gösteriliyordu.
Bu oyunda artık Aristoteles'in belirlediği saf bir tür yoktur. Saf komedinin,
saf trajedinin yerini artık vatandaslardan olusan yeni toplumun, iç içe karısan
binbir duyarlığı alıyor. Lessing, olusan burjuva toplumunda ve insanında, saray
türü trajediyle kul türü komedinin birbirine karıstığını saptıyor. Burjuva
insanın, yani sıradan yurttasın yasam gerçekliği, duyarlıklar yumağıdır.
Lessing, duygulu komediyi, ya da gerçek komediyi ("Minna von Barnhelm" Alman
tiyatrosundaki bas örnektir), duyguların çokluğundan çeliskiler kuralını
türetmistir. Saflık ve yalıtılmıslık yerine, toplum ve insan yasamındaki, yani
doğadaki gerçekliğin bir karsılığı olarak duyarlıklar ve algılamalar
çelisikliği, ilke ve kural olmustur.
"Yahudiler", Lessing'in bütün dünyaca bilinen "Bilge Nathan" (Nathan, der Weise)
(1779) adlı olgunluk dönemi oyununun ön habercisi, ön çalısması oldu.
Bilindiği gibi, "Bilge Nathan" oyununda Lessing, Boccaccio'nun yüzük parabolünü
(Ringparabel) yenileyerek kullanıyor. Üç kutsal kitabın, üç dinin
karsılasmasında ve karsılastırılmasında; gerçek dinin, karsılıklı hosgörü,
tahammül, karsılıklı anlayıs, sevgi ve barıs olduğu savı bir oyun kurgusu içinde
isleniyor.
Dısta değil içte, zikirde değil fikirde diyebileceğimiz gerçek inancın, üstün
ahlak, temiz duygular ve temiz yüreklilikten baska bir sey olmadığı, böylece her
üç dine bağlı insanların, bu erdem ve ilkelerde birlesebilecekleri ve
esitlenebilecekleri ortaya konuyor.
Kurumsallasmıs ve iktidar sahibi din (örneğin, kilise; örneğin bugün Đran'daki
gibi uygulamalar, ya da Refah ya da Fazilet militanlarının hedefledikleri)
gerçek inancın, gerçek müminliğin karsıtı olarak gösteriliyor.
Đnsan olmak, insanlık, insancıllık, her türlü din, mezhep, ırk, soy, ulus
ayrımının üstündedir. Herkesten çok acı çeken ve baskı gören, böylece olgunlasan
ve bilgelesen Yahudi Nathan, oyunda hem Müslümanların sultanı Saladin'in
sarayında, hem de Hıristiyanların basrahibinin yanında insanlık hocası olarak
görev alır.
Lessing, bu oyunda barıssever bilgelikle, üstün ahlak ve hakikatçılığı, özgür
düsünmeyi bir potada yoğurarak, insancıllık düsüncesine, saf hümanite
düsüncesine varıyor.
Aydınlanma hareketi de zaten, kilise baskısına ve kilisenin dünya yorumuna
karsı, bilimsel, ussal yorumu, dogmalardan ve önyargılardan kurtulusu getirerek,
hümanizm denizine akmıstır, hâlâ akmaktadır.
Yüksel Pazarkaya
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Haberi Paylaş


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



00:52


Powered by vBulletin® Version Kapalı
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.