Sosyalist Kitaphane  
''Öğretimiz Dogma Değil Eylem Klavuzudur''
Go Back   Sosyalist Kitaphane > EDEBİYAT > Edebiyat Dünya > -Çeviri Roman
''MARX - ENGELS''
Cevapla
 
Bookmark and share LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 06-11-2010, 01:15
Sosyalist2 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Moderator
 
Standart Cengiz Aytmatov Elvada Gülsarı




Evlada Gülsarı

Cengiz Aytmatov


1
Yaşlı adam kırık-dökük bir arabaya binmiş geliyordu. Arabayı çeken
taypalma yorga1 Gülsan da çok yaşlı ve bitkindi. Bir deri bir
kemik kalmıştı.
Önlerindeki yokuş yol, açılmış ince bir bağırsak gibi, ta belin
oraya kadar uzanıyordu. İşte bu engin, çıplak ve ıssız bozkırda,
kış günleri bora, kasırga eksik olmaz, yaz günlerinde ise cehennem
sıcağı ortalığı yakar kavururdu.
Bu dik yokuşu ağır ağır çıkmak, Tanabay'ın pek gücüne giderdi. Hiç
sevmezdi yavaş yürümeyi. Yavaş yürümek bir işkence idi onun için.
Gençliğinde, ilçe parti komitesi toplantılarına katıldığı günlerin
dönüşünde, bu yokuşa geldiği zaman, kamçıyı basar, atını dörtnala
sürerdi. Ama bir öküz arabasına binmiş ise, yoldaşlarını arabada
bırakıp yere atlar, şekpenini2 omuzuna atar, başlardı koşarcasına
yokuşu
1 Taypalma yorga: Yorga atlaryorgalama biçimlerine göre "yol
yorga", "kiytin yorga", "şaldır yorga", "sapkın yorga", "koy
yorga", "su yorga" ve "taypalma yorga"... gibi adlar alırlar. "Su
yorga" ve "taypalma yorga" dünyanın en değerli binek ve yarış
atlarıdır. "Taypalma yorga" ve "Su yorga" dörtnala koşmasını
bilmeyen ama dörtnala giden yarış atlarını geçen, güzel yürüyüşlü,
hızlı, binicisini hiç sarsmayan, su gibi akıp giden, uzun mesafe
koşusunda eşsiz bir at cinsidir (çevirenin notu).
2 Şekpen: tnce yün kumaştan, elle dikilmiş, uzun, bol bedenli
üst giyimi.
6/Elveda Gülsan
Elveda Gülsan/7
tırmanmaya. Sanki düşmana saldınyormuş gibi öfkeyle ileri atılır,
yokuşun beline varıncaya kadar hiç durmazdı. Sonunda nefes nefese
yokuşun beline, artık inişin başlayacağı tepeye varınca, "oh be!"
derdi kendi kendine. Ciğerleri körük gibi şişip inerek, yüreği
kafesinden çıkacakmış gibi çarparak, orada oturup biraz dinlenir,
ta aşağıda ağır ağır gelen arabaya bakardı. O bir türlü ilerlemek
bilmeyen arabada oturmaktansa, böylesi çok daha iyiydi onun için.
Rahmetli Çora, o zamanlar, arkadaşının bu sabırsızlığına,
tezcanlılığına güler:
- Senin işlerin neden uz gitmiyor biliyor musun Tana-bay? derdi.
Çok tezcanlı, çok sabırsız oluşundan. Vallahi ondan! Aynı anda
'hem havadakini kapmak, hem yerdekini yalayıp yutmak' istiyorsun.
Dünya çapındaki bir devrimin hemen gerçekleşmesini diliyorsun.
Öyle bir çırpıda olmaz bu işler. Dünya devrimi şöyle dursun, sen
bizim şu eski Aleksandrovka yokuşunu bile araba ile ve araba
yolundan tırmanmaya tahammül edemiyorsun. Arabadan atlayıp iniyor
ve arkanda seni kovalayan iri bir aç kurt varmış gibi başlıyorsun
koşmaya. Ne yararı oluyor bu telâşın? Tepeye ilk varan sen olunca
ödül mü veriyorlar? Yine ©rada oturup geriden gelenleri
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
3
bekliyorsun. Şunu iyi bil dostum, dünya devrimini tek başına
gerçekleştiremezsin, başkalarının da gelmesini, seninle beraber
olmalarını beklemek zorundasın.
Ne zaman söylemişti Çora bunları? Çok, çok eskiden.
Bu defa Tanabay, Aleksandrovka yokuşuna nasıl çıktığının farkında
bile olmamıştı. Kocayınca insan uysallaşı-yor, yavaş yürümeyi
alışkanlık haline getiriyordu. Aslında ne yavaş yürüyordu, ne de
hızlı. Atı kendi haline bırakmıştı. Artık yola yalnız çıkıyordu.
Dokuzyüz otuzlu yıllarda hep birlikte yürüdükleri, yola beraber
çıktıkları arkadaşlarından kimse kalmamıştı. Bunların bazıları
savaşta, bazıları eceliyle ölmüştü. Bir kısmı da iyice kocadıklan
için evlerinden çıkmaz olmuş, köşelerine çekilmiş, son günlerini
yaşıyorlardı.
Bugünün gençleri ise otomobile biniyorlardı. Kötü-rüm bir
atın çektiği eski bir arabaya binip Tanabay'a eşlik edecek kimse
kalmamıştı artık.
Bu eski ve bozuk yolda arabanın tekerlekleri gıcırdıyor,
Itakırdıyordu. Daha epeyce yol vardı önlerinde. Uzayıp giden
bozkırı aşacak, sonra kanala gelecek, dağların eteğinden döne
dolana gideceklerdi.
Tanabay atın yorulmaya başladığını anlamıştı ama, beynini
dplduran, yüreğini sızlatan ağır düşüncelere dalıp gitmekten*
kendini alamamıştı. Bu uzun yolda at yorulurdu elbet. Ne olurdu
yorulmuşsa? Bundan daha kötü seferleri, daha zorlu yolculukları da
olmuştu. Varsın biraz yorulsun-du. Sonunda nasıl olsa varacaklardı
eve...
Taypalma yorga Gülsarı'nın, Aleksandrovka yokuşunu son defa
tırmanmakta, son adımlarını atmakta olduğunu Tanabay elbette
bilmiyordu. Hayvanın menduvana1 otu yemiş gibi başının döndüğünü,
gözlerinin karardığını, dünyanın çember gibi yuvarlanıp üstüne
üstüne geldiğini, çevresindeki her şeyin birbirini kovalarcasına
akıp geçtiğini Tanabay nereden bilecekti? Önündeki uzun yol,
Gülsan'ya, zaman zaman kapkara, dipsiz bir uçurum gibi
görünüyordu. İleride uzayıp duran ulu mor dağlar ise koyu-kara bir
bulut idi. Bunları da bilemezdi Tanabay.
Atın, çoktan gücünü yitirmiş, yaşlı, ank yüreği sızım sızım
sızlıyor, boynunu sıkan hamut nefes almasını daha da
güçleştiriyordu. Ters dönmüş paldımın kenarı sağrısına batıyor,
eskimiş hamutun keçesini delip çıkan sivri bir şey, belki bir
diken, belki bir çivi ucu, göğsünün sol yanını pek acıtıyordu.
Omuzundaki nasırın üzerinde açılmış küçük bir
1 Menduvana: Güzel kokulu, sarı-beyaz çiçekleri olan, hayvanları
sarhoş eden otsu bitki.
8/Elveda Gülsan
yara ateş gibi yanıyor, o da dayanılmaz bir acı veriyordu. Yeni
sürülmüş ve yağmur emmiş bir tarlada yürür gibi, ayaklarını da zor
kaldırıyordu bastığı yerden.
Arık hayvan, bütün bunlara dayanarak yürümeye çalışıyordu.
Karamsar düşüncelere dalmış Tanabay ara sıra dizginleri sallayıp
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
4
atı yüreklendirecek bir şeyler söylüyordu ama, bütün ilgisi bundan
ibaret kalıyordu. Bir türlü sıyıra-mıyordu kendini o ağır
düşüncelerden. ;
O bozuk yolda arabanın tekerlekleri takırtılarla dön- i meye
devam ediyordu. Gülsan da o haline rağmen, o taypal- ] ma yorga
yürüyüşüyle devam ediyordu yoluna. Uzun yeleli anasından ilk
sütünü emdiği, dört ayak üstüne kalkıp onun peşinden koşmaya
başladığı günden beri, kendine özgü o '• güzel yorga gidişini
hiç bozmamıştı. i
Doğuştan taypalma yorga bir at idi Gülsan. O taypal-ma yorgalığı
sayesinde çok güzel günler yaşadı, ama çok kötü günleri de oldu.
Bu güzel yürüyüşlü yorganın bir gün arabaya koşulacağını o
zamanlar hiç kimse aklından bile geçirmezdi. Böyle düşünmek
Gülsan'ya küfretmek olurdu. Oysa bugün "At başına kün tavsa
avızdıkpen su işer, er başına kün tuvsa etigimen su geşer'^diyen
atasözünü doğruluyordu Gülsarı'nın durumu.
Bütün bunlar eskidendi. Hepsi geçip gitti.
Şimdi, taypalma yorga Gülsan, son koşusunun bitiş noktasına
ulaşmak için zorlanıyor, çırpınıyordu. Bugüne kadar, o bitiş
çizgisine hiç böylesine yavaş, böylesine ağır varmamıştı. Çizgi
hep bir adım ötesindeydi, ama bir adım attıkça çizgi de bir adım
geriliyordu sanki.
Bozuk yol üzerinde tekerlekler takırdıyor, takırdıyor-du...
Kara toprağın toynaklarının altında kaydığım hisset-
1 At başına gün vursa ağzındaki gemiyle su içer, er başına gün
vursa çizmesiyle su geçer?
Elveda Gülsan/9
mesi, Gülsan'nın sönmeye başlamış bir mum gibi cılız ışıklı
belleğinde, belli belirsiz anılarını uyandırdı: Çok gerilerde
kalan o güneşli yaz günlerini hatırladı. Yemyeşil çayırları,
bayırlan, yüksek dağlan, düş kadar güzel o dünyayı... Hey güzel
günler hey! Bir dağdan öbür dağa kişneyerek koşan aygır gibi,
güneş ve ışınları gözünün önüne geliverdi. O Gülsarı denilen saf
kuluncuk da, sanki yakalayacakmış gibi, güneş ışıklannı kovalardı.
Sonra, kulaklarını kısarak gelen üyir1 aygırı daha fazla
uzaklaşmasını engeller, onu geri çevirirdi. O günlerde yılkılar,
göle yansıyan gölgeler gibi, ayakları yukarıda, gövdeleri aşağıda
yürürlerdi sanki. Gülsan'nın uzun yeleli anası da ona sıcacık bir
süt bulutu gibi görünürdü. Bu san kuluncuk, anasımn bir süt
bulutuna dönüşmesini nasıl da severdi! Memeleri ne kadar yumuşak,
ne kadar dolgun, sütü nasıl da tatlıydı! Anasının sütü boldu ve
kuluncuk sütten boğulacak kadar çok içerdi. Başını karnının altına
sokup o sütü içmek, doyulmaz bir zevk, bir mut-: luluktu onun
için. Ah ne güzeldi o günler! Anasının bir yudum sütünde, anası,
kendisi, yeryüzü, gökyüzü, bütün dünya vardı. Karnı iyice doyardı
da, yine de anasının memesini bırakmaz, biraz daha, bir yudum daha
içerdi. Oh, ne tatlıydı anasının sütü!
Yazık ki o günler göz açıp kapayıncaya kadar gelip geçmiş, dünya
ve onunla birlikte her şey değişmişti. Gökyüzündeki güneş de artık
dağdan dağa kişneyerek koşan bir kızıl aygır değildi. Hep doğudan
doğuyor, hep batıya bakıyor ve batıdan batıyordu. Yılkılar da
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
5
ayaklan yukanda, gövdeleri aşağıda yürümüyordu artık.:.
Toynakları, bir zamanlar yemyeşil olan çayın ezip çiğniyor,
çakıllann üzerine basınca garç-gurç sesler çıkarıyordu.
Gülsarı'nın anası uzun yeleli kısrak da artık ona pek yüz
vermiyordu. Emmek için yanı-
1 Üyir: Başında bir aygır bulunan ve en çok elli kadar attan
oluşan yılkı sürüsü. Bu sürüde, sürü başı aygırdan başka, dişi
atlar ve erginleşmemiş dişi ve erkek taylar, kulunlar, cabağılar
bulunur.
10/Elveda Gülsan
na sokulacak olsa, sırtını ısırıyor, canını yakıyordu. Zaten sütü
de kalmamıştı. Gülsan, otlamayı, karnını otlayarak doyurmayı
öğrenmek zorunda kaldı. Artık, iyi-kötü günleriyle uzun yıllar
sürecek bir hayat yolu böyle geçecekti ve şimdi de bu yolun sonuna
gelmiş bulunuyordu.
Gülsan, öyle güzel geçen bir yaz mevsimini bir daha ömrü boyunca
hiç görmedi. O uzun ömür boyunca sırtından eyer düşmemiş, nice
nice yollar tepmiş, nice nice insanları taşımıştı. Ve, hiç
gelmemişti o yollann sonu. Ancak şimdi, gözlerinde kıvılcımlar
parlayıp güneşi dağdan dağa atlarken görünce, ayağının altında yer
sarsılır gibi olunca, o görkemli, o eşsiz güzellikteki yaz günleri
bir daha canlandı gözlerinde. O ulu ve dumanlı dağlar, o yemyeşil
çayırlar, o bir üyir yılkı, kaba yeleli anası tavlı kısrak, birer
birer gözlerinin önüne geliverdi. Gülsan, o tuhaf eski dünyaya
yeniden dönebilmek için boynundaki hamutu silkip atmak, onu iki
yanından arabaya bağlayan kayıştan koparmak istiyor, oraya varmak
için canını dişine takarak ilerlemeye çalışıyordu. Ama gözlerinde
canlanan o dünya bir görüntüden ibaretti, gerçek değildi. O,
yaklaşıyorum samyor, ama görüntü ondan uzaklaşıyordu. Bu da ona
dayanılıriaz bir işkence oluyordu. Küçücük bir kulun olduğu
zamanlardaki gibi anası onu kişneyerek çağınyor, yılkılar
kuyruklanyla ona sürtü-nerek geçiyor, ama o, gözlerinin önüne
çöken sis perdesini delip geçecek gücü bulamıyordu kendisinde.
Savrulan otlar, çöpler yüzüne çarpıyor, gözlerine ve burun
deliklerine kar taneleri giriyordu. Kan ter içinde kalmıştı. Bir
yandan ateş gibi yanıyor, bir yandan da soğuk rüzgâr karşısında
tiril tiril titriyordu. O erişilmez yazın güzel dünyası ağır ağır
batıp gitti, tipiler arasında kayboldu. Ulu dağlar, yeşil
çayırlar, şanltılı dereler, güneşli günler, birer birer yok
oldular. Yılkılar da dörtnala uzaklaşıp gittiler. Ama, uzun yeleli
anasının karaltısını hâlâ görüyordu. Onu bırakıp gitmek
istemiyordu anası. Onu çağıran, onu bekleyen anasına sesini du-
Elveda Gülsan/11
yurmak için olanca gücünü toplayarak kişnedi, ama bu öyle halsiz
bir kişneyiş idi ki sesini kendisi bile duyamadı. Sonra birden
tipi dindi. Tekerleklerin gıcırtısı duyulmaz oldu. Hamutun
altındaki yaranın zonklamasını da hissetmiyordu şfmdi.
San yorga olduğu yerde durdu. Sulanan gözleri karan-yor, bacakları
titriyor, başı dönüyor, kulakları uğulduyordu. Tanabay dizginleri
bıraktı. Yavaşça arabadan indi. Uyuşan bacaklannı gererek ve
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
6
suratım asarak atın başına gelip durdu. Yorganın haline bakarak: -
Vah vah! dedi. Ne oldu sana?
İncecik boynunu dik tutamayan at, kaldıramadığı başını hamuttan
sarkıtmış, pek acıklı bir halde duruyordu. Ka-burgalan inip inip
kalkıyor, ank böğrü körük gibi şişiyordu. Bir zamanlar altın şansı
olan tüyleri, şimdi ter ve kirin kan-şımıyla koyu
kahverengindeydi. O kirli ter, karnından ba-caklanna, toynaklanna
kadar çizgi çizgi iniyordu.
" O kadar da zorlamamıştım" dedi Tanabay. Sonra kolanını çözdü,
hamutunu, gemini çıkardı. Yapış yapış salya içinde olan gem
sımsıcaktı. Gocuğunun yeniyle hayvanın burnunu ve boynunu sildi.
Hemen arabaya koşup yiyecek aradı. Yanm kucak kuru otu, döke saça
atın önüne getirip koydu. Ama Gülsan ota ağzını bile sürmedi.
Güçsüzlükten ve soğuktan zangır zangır titriyordu.
Tanabay bir avuç otu hayvanın ağzına uzatü:
- Al, ye biraz, ne oluyor sana? dedi.
Taypalma yorganın dudaklan kımıldadı ama otu ağzına alamadı.
Tanabay atın gözlerinin içine bakınca üzüntüden yüzü sapsan oldu.
Hayvanın, yan yumuk gözleri yuva-lanna gömülmüş, feri sönmüş ve
bomboştu. Issız kalmış bir qyin pencereleri gibi olan o gözlerde
Tanabay, hiçbir canlılık, bir hayat izi göremedi.
Tanabay telaşlandı, çevresine bakındı. Uzaklarda çep-çevre dağlar
vardı. Dağlara kadar uzanan bozlar yolunda ise
İ
12/ElvedaGülsarı
ne bir gelen vardı, ne giden. Yıbn bu mevsiminde gelip gidenler
çok az olurdu zaten.
Şubatın sonuydu. Düzde, yamaçlarda karlar erimişti. Yalnız
vadilerin kuytusunda ve kamışların gölgesinde, kurt yelesi gibi
görünen erimemiş kar kalıntıları vardı. Toprak daha çözülmemişti
ve rüzgâr sazlıklardan eski karın hafif kokusunu getiriyordu.
Bozkır hâlâ donuk, sert ve cansızdı. Tanabay bu durumu görünce
ürperdi, yüreği sızladı. Gocuğunun eskimiş yenini gözüne siper
ederek, karışık kır sakalını yukarıya kaldırarak, batıya doğru
baktı. Güneş uzakta, ince bir bulutun üzerinde, cılız ışığını
belli belirsiz gösteriyordu. Hava bozacak gibi değildi ama yine de
soğuk vardı ve insana güven vermiyordu.
Tanabay, "Böyle olacağını bilsem hiç bugün yola çıkar mıydım?"
diye hayıflandı. "Şimdi ne ileri gidebilirim ne de geri. Yolun
ortasında kalakaldım. Aü iyice yorup bu hallere düşmesine sebep
oldum."
Gerçekten de iyi etmemişti. Geç vakitte yola çıkacağına, sabahı
beklemesi, yola erkenden çıkması gerekirdi. O zaman, yolda gelip
gidenlere rastlayabilirdi. Oysa Tanabay yola öğleden epeyce sonra
çıkmıştı. Bı» mevsimde yapılacak iş miydi bu?
Belki bir motorlu araç görürüm diye bir tümseğe çıkıp baktı. Ama
hiçbir şey yoktu görünürlerde. Çaresiz arabanın yanına döndü. Onu
oğlunun evinden bir an önce çıkmaya mecbur eden duruma da, kendi
aceleciliğine de kızıyordu şimdi. Geceyi orada geçirmeli, atı
dinlendirmeliydi. Ama o evde mi!
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
7
Tanabay öfkeyle elini kaldırdı. "Asla! Asla kalmazdım, yola yayan
çıkar yine de geceyi o evde geçirmezdim" diye söylendi. "Bir kadın
kaynatası ile öyle mi konuşur? Ne olursam olayım, nasıl olursam
olayım, kocasının babası değil miyim? Ama çenesi durmuyor! - Ömür
boyu koyun çobanlığı, yılkı çobanlığı yapacak olduktan sonra, hele
şu ko-
I
Elveda Gülsan/13
camış çağımda, 'artık işe yaramazsın1 diye kovulacak olduktan
sonra, ne akılla partiye üye olursun?- Bak sen şu ka-nnın
dediğine! Oğluma gelince, onun da karısından geri kalır yanı yok!
Karısı konuşurken o yere bakıyor ve ağzını açıp tek kelime bile
söylemiyor. Basbayağı korkuyor karısından. Kadın: Babanı
istemiyorum, dese, vallahi ağzını açmaz. Hay haddini bilmez hay!
Gözü hep yukarılarda. Baş olmak, başkarma olmak istiyor... Ne diye
nefes tüketiyo-rum|ki! Bugünkü gençlerin hepsi öyle! İnsanlar çok
değişti artık, çok!
Tanabay söylendikçe hırslandı, hırslandıkça da bir ateş basü ve
gömleğinin yakasını çözüp derin derin solumaya başladı. Sonra ne
yapacağını bilemeden arabanın çevresini hızlı adımlarla dolandı.
Oysa varacağı yer uzak, gece yakın, at bitkin... Bütün bunları
unutmuştu o anda. Oğlunun evindeyken gelini ile tartışmamak için
kendini tutmuş, ağzını açmamıştı. Ama şimdi patlamıştı. Gelini
burada olsa, aklından geçen bütün bu acı sözleri şamar gibi
patlatırdı suratına: "Beni partiye kabul eden de sen değilsin,
çıkaran da. O zaman işlerin nasıl olup bittiğini sen nereden
bileceksin a budala gelin! Şimdi dilin bir karış, konuşursun
elbet! Okutup adam ettik çünkü sizi! Oysa bizden lâf değil, iş
isterlerdi, iş! İş yaparken de babamızı yüzüstü bırakmazdık biz,
saygıda kusur etmezdik, babamızın, anamızın, dostumuzun,
düşmanımızın, hatta komşumuzun köpeğinin bile yaptıklarından
sorumlu tutulurduk. Benim partiden çıkanlmamla ilgili söz söylemek
sana düşmez! Bu benim bileceğim iş ha gelincik, sana ne bundan!"
Arabanın etrafında dolanarak bir kez daha tekrarladı: "Bu seni hiç
ilgilendirmez, bilmediğin konularda çeneni açma sen!" Başka söz
bulamadığı için "Sen karışma, sen çeneni açma!" diyordu durmadan.
Sonunda, gün boyu arabanın etrafında dolanıp dura-
14/ElvedaGülsan
mayacağını, vakit geçirmemesi gerektiğini düşündü ve yine atın
yanına gitti.
Gülsan, kurumuş ağaca benzeyen ayaklarını birleştirmiş, iyice
büzülmüş, koşumu yine üzerinde, öylece duruyordu.
- Ne oldu sana? Neyin var? diye hayvana iyice sokulunca, onun ağır
ağır inlediğini işitti. "Uyukluyor müsün, çok mu hastasın? Neyin
var arkadaş, neyin var?" Parmaklarını yelesinin altından sokup
kulak dibini tuttu. Buz gibi soğumuştu kulakları. Yelesinin bu
kadar seyrelmiş ve hafiflemiş olduğunu görünce içi burkuldu: "Çok
kocamışsın, yelen iyice seyrelmiş.; Hee, hepimiz yaşlandık,
hepimizin sonu bu" diye söylendi. Ne yapacağını bilemiyor, hiçbir
şeye karar veremiyordu. Atı ve arabayı orada bırakıp yayan
yürürse, gece yansına doğru çay kenanndaki orman kulübesi ne
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
8
ulaşırdı. Kansı ile beraber orada oturuyorlardı. Bu kulübenin bir
buçuk kilometre yakınında su işlerine bakan görevlinin kulübesi de
vardı. Tanabay burada, yaz günlerinde otların biçilip
demetlenmesine gözcülük ediyor, kış günlerinde ise çobanlann bu
otlan vaktinden önce almalanna engel oluyordu.
Geçen güz Tanabay, bir iş için hayvanlann kışlağı olan merkeze
uğramıştı. Buranın yeni başkarması genç tarım mühendisi onu
görünce:
- Aksakal, at korasına1 bir uğrayın, demişti, size bir at
vereceğiz. Yaşlı bir at ama işinizi görür.
- Nasıl bir at vereceksiniz, anı gitmiş vahi kalmış bir iskelet
mi?
- Gidin görün, onu tanırsınız, bir zamanlar siz biniyor-muşsunuz
ona.
Tanabay oraya yöneldi. Orada, o ünlü yorgayı o halde görünce
yüreği sızladı. "Demek kader bizi bir kez daha bir-
1 Kora: Hem ağıl, hem ahır, hem tavla anlamına gelen hayvan
barınağıdır. At korası, koyun korası, açık kora, örtülü kora...
olarak belirlenir.
Elveda Gülsan/15
leştirdi" dedi; o binile binile binilmez hale gelen yorgaya
bakarak. Hayvana çok acımış "Ben bu atı almam" diyememişti. Atı
yedeğine alıp evine doğru yola koyuldu. Karısı, Gülsan'yi zor
tanıdı:
- Haa! Bu gerçekten Gülsan mı? diye şaştı kaldı. Tanabay gözlerini
karısından kaçırarak:
- Gülsan'nın ta kendisi.. Nesi varmış tanınmayacak? diye bir
şeyler geveledi.
Gülsan Gülsan iken, Tanabay da Tanabay idi. Gençti. Bu atla ilgili
bazı anılan vardı. Kansına karşı işlediği bazı kusurları olmuştu.
Bunlan kurcalamanın hiçbir yaran olmazdı şimdi. Onun için konuyu
değiştirmek istedi ve kansına çıkıştı:
- Niye dikilip duruyorsun, yemek ısıtsana, açlıktan ölüyorum ben!
- Şaştım kaldım doğrusu. Sen söylemesen onu asla tanıyamazdım.
- Bunda şaşılacak bir şey yok. Bizim durumumuz ondan farklı mı
sanki? Zaman kimseyi kayırmaz, her canlı yaşlanır, her şey eskir.
- Ben de onu demek istiyorum zaten, dedi Tanabay'ın baybişesi1
dalgın dalgın başını sallayarak. Sonra alaylı bir gülümseme ile
ekledi: Belki yine yorgaya binip gece seferlerine çıkmak
istersin... İstediğini yap, benden sana izin!
- Amaan sen de, nelerden söz ediyorsun? diye elini sallayan
Tanabay konuyu kapadı ve dışan çıktı. Ata ot vermek için samanlığa
gitti. Karısının o olayları unuttuğunu sanıyordu, unutmamıştı
demek.
Bacadan duman tütmeye, baybişe yemeği ısıtmaya
1 Baybişe: Evin hanımı, hanımefendisi. Birden fazla e; olduğu
zaman birinci eş. Yaşlı kadınlara saygı hitabı, ifadesidir.
16/ElvedaGülsan
başlamıştı. Ama Tanabay bir türlü dönmüyor, atın yemiyle
uğraşıyordu. Karısı kapının önüne çıkarak seslendi:
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
9
- Hey, yemek ısındı da soğudu bile, gel artık! dedi. Kansı o
geçmiş olaydan bir daha söz etmedi. Ne gereği
vardı artık.
Tanabay güz boyunca, kış boyunca ata baktı. Onu kepek lapası ve
kıyılmış pancarla besledi. Gülsan'nın dişleri iyice aşınmıştı, zor
yiyordu yemini. Yine de onu canlandırıp güçlendirdiğini
sanıyordu...
Ama, işte bugün, böyle bir iş gelmişti başlarına. Şimdi ne
yapacaktı? Atı yolun ortasında bırakıp gitmeye gönlü elvermiyordu.
- Ne yapacağız Gülsan? Burada böyle kımıldamadan
duracak mıyız? dedi.
Sonra yorgayı eliyle hafifçe dürttü. At kımıldadı, bir ayağını
kaldırıp ağırlığım öteki ayağına verdi. O zaman Tanabay, "Dur
hele, dedi, bak aklıma ne geldi..."
Tanabay kamçının sapı ile arabayı karıştırarak dipteki boş çuvalı
çıkardı. O çuvalla gelinine patates götürmüştü. Çuvalın içindeki
küçük bir çıkını aldı. Kansı yolda yemesi için pişi koymuştu o
çıkına. Ama Tanabay onu yemeyi unutmuştu. Pişinin yarısını
kendisine ayırdı, öbür yansım da ufalayıp atın ağzına tuttu.
Gülsan pişinin kokusunu derin derin içine çekti ama ağzına alıp
yiyemedi. O zaman Tanabay kırıntıları kendi eliyle soktu hayvanın
ağzına. Gülsan biraz durduktan sonra ağzındaki kırıntılan
çiğnemeye başladı.
- Hadi yavrum, ye Gülsanm, biraz gayret edersek, bir durup bir
giderek eve varırız değil mi? Bir vardık mı, korkulacak bir şey
kalmaz. Bizim baybişe ile ben seni yine iyileştiririz...
Tanabay'ın titreyen eline atın salyası aktı. Salya sıcaktı ve bu
Tanabay'ı sevindirdi. Bundan sonra atı yularından tutup yürüttü.
Elveda Gülsan/17
- Hadi Gülsanm, yürü. Durmak işimize gelmez, gayret et yavrum,
yürü!
At hareket etti, araba sarsıldı, tekerlekler gıcırdadı. Yaşlı adam
ve yaşlı at, ağır ağır dağ yoluna koyuldu. . Tanabay atla beraber
yürürken "artık gücü kalmadı zavallının" diye düşündü. "Kaç
yaşındasın Gülsan? Yirmi yaşında mı? Yoksa daha mı fazla. Evet
evet, yirmiden fazla senin yaşın...
Tanabay ve Gülsan ilk kez savaştan sonra karşılaştılar.
Onbaşı Tanabay Bakasov, Batı Cephesinde de, Doğu Cephesinde de
çarpışmış, Japonya'nın tesliminden sonra terhis olup yurduna
dönmüştü. Cepheden cepheye koşarak tam altı yıl askerlik yapmıştı.
Boşuna dememişler "Kırk yıl kırgında kalsan, ecel gelmeyince
ölmezsin" diye, Tanabay da ölmemiş, Tann onu korumuştu. Bir
defasında araba ile gelirken mayına çarpmışlar, onun şoku ile epey
sarsılmıştı. Başka bir sefer de göğsünden yaralanmış ve
hastahanede iki ay tedavi gördükten sonra kendi birliğine
yetişmişti.
Sonunda yurduna dönüp trenden indiği zaman, satıcı kadınlar onu
"Hey ihtiyar, at elini cüzdanına!" diye karşılamışlardı. Kadınlann
'ihtiyar' demelerine aldırmadı; takılmak için söylüyorlardı çünkü.
Gerçi artık genç değildi ama yaşlı da sayılmazdı. Savaş yıllannda
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
10
güneş ve soğuktan yanmış, yüzü kınşmıştı. Kılık kıyafeti, hafif
kırlaşan sakalı bıyığı ile biraz yaşlanmış görünse de, gücükuvveti
yerinde, gönlü gençti. Terhis olduktan bir yıl sonra kansı
ona güzel bir kız çocuk doğurdu. Ondan sonra doğan çocuğu da
kızdı. Şimdi ikisi de evliydiler ve çocuklan vardı. Yazlan sik sık
ve topluca kendisini ziyaret ederlerdi. Büyük kızının kocası
kamyon sürücüsüydü. Bu damadı bütün ev halkım kamyo-
18/ElvedaGülsan
na bindirir, dağda yaşayan kocamış kaynata ve kaynanasını görmek,
saygılarını sunmak ve gönül almak için gelirlerdi. Doğrusu kendisi
de, karısı da kızlarından çok memnundular. Ne var ki oğlu
hayırsızın biri olup çıkmıştı... Ama bu başka bir hikâye.
Savaş bittikten, zafer kazanıldıktan sonra köyüne dönerken,
Tanabay kendisi için asıl hayatın yeni yeni başladığını
düşünüyordu. Gönlü hoş ve iyimserdi. Büyük istasyonlarda
maksimkalan (asker getiren katar) bando-mızıka ve coşkun bir neşe
ile karşılamışlardı. Evde hasretle bekleniyordu. Oğlu sekizine
basmış ve okula başlamıştı. O güne kadar olup bitenlerin, çektiği
sıkıntıların önemi yoktu artık. Onları unutacak, gerçek ve tatlı
hayat asıl şimdi başlayacaktı. Dünyaya yeniden gelmiş gibiydi ve
artık yalnız geleceği düşünüyordu: Çoluk-çocukla kaygısız bir
hayat yaşamak için önce başlarını sokacak bir ev yapacaktı. Sonra
bu yuvada herkesin mutlu olması için çalışacak, hep çalışacaktı.
Bundan başka bir amacı yoktu. Bunun için savaşmamış mıydı? Kan ve
ateş arasında canını dişine takmamış mıydı? Savaş bitmiş, zafer
kazanılmış olduğuna göre, önünde hiçbir engel kalmamıştı.
*
Ama Tanabay öyle düşünmekte, geleceği toz pembe görmekte pek acele
ettiğini şimdi çok iyi anlıyordu. Gelecek için daha yıllar yılı
kan ter içinde kalıp fedakârlık etmesi, nice nice güçlüklere göğüs
germesi gerekecekti.
Gençliğinde bir demirci yanında çalışmış, demir dövmüş, bu işin
ustası olmuştu. Savaştan sonra aynı işi yapıyor, sabahtan akşama
kadar, çocuk başı kadar büyük bir çekiçle, örsün üzerindeki kızgın
demiri hiç durmadan dövüyordu. Öyle hızlı dövüyordu ki, usta
yoldaşı o kor gibi madeni çevirecek zaman bile bulamıyordu bazen.
Çalışırken o çekiç sesleri arasında günlük sıkıntıları unutup
gidiyordu Tanabay. O sesleri, ara sıra bugün bile duyar gibi
oluyordu. O zamanlar açtılar, çıplaktılar. Kadınlar eskimiş oto
lastiklerin-
ElvedaGülsan/19
den yapılmış ayakkabıları giyiyorlardı çıplak ayaklarına. Çocujdar
nice zamandır şekerin yüzünü bile görmemiş, tadını unutmuşlardı.
Kolhoz, gırtlağına kadar borca batmış ve banka bjr kapik bile
vermiyordu artık. Ama Tanabay "Dür, yaMaşma! Dur, yaklaşma!" der
gibi çekici indirdikçe bütün bu sıkıntıları da uzaklaştınyordu
sanki. Örs çın çın ötüyor, kızgın demirden kıvılcımlar
saçılıyordu. Tanabay her darbeyi indirişte, hu-ha! hu-ha! diye
nefes alıp veriyor ve bir yandanJla düşünüyordu: En önemlisi
savaşı kazanmış olmamız, düşmanı yendik, zaferi kazandık, diyordu.
Ve çekiç cevap verir gibi tekrarlıyordu: "Yendik, yendik, dik,
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
11
dik, dik!" O günlerde böyle düşünen yalnız Tanabay değildi. O
günlerde herkes savaşı kazanmış olmanın gururuyla avunuyor ve
zafer ekmeğin yerini tutuyordu.
Daha sonra Tanabay yılkıcı oldu ve dağlara çıktı. Can dostu Çora
razı etmişti onu bu işe. Merhum Çora o zamanlar kolhozun başkanı
idi. Savaşın başından sonuna kadar ve savaştan sonra da hep bu
görevde kaldı. Kalbi zayıf olduğu için çürüğe çıkarılmıştı. Savaş
yüzü görmemiş olsa da, pek yaşlanmış, zayıflamıştı. Tanabay daha
savaştan döndüğü gün anlamıştı bunu.
Çora'dan başka hiç kimse Tanabay'ı demirci dükkânından aşırıp
yılkıcı olmaya razı edemezdi. Çora ile o, eskiden beri iki can
dost idiler. Eskiden, ta komsomol oldukları günlerde, bir kolhoz
kurmaya, zenginlerin, kulakların (toprak sahiplerinin) mal ve
mülklerini bu kolhoza katmaya birlikte karar vermişlerdi. Tanabay
bu konuda büyük çaba gösterdi. Mallarına el koyacakları kişilerin
listesini beraber hazırladılar.
Çora, Tanabay'ı razı etmek için demirci dükkânına kendisi gelmiş
ve arkadaşını razı ettikten sonra ona:
- Ben senin çekice yapışıp kaldığını sanıyor, koparıp ayıramam
diye korkuyordum, dedi.
Çora iyice zayıflamış, bir deri bir kemik kalmıştı. Beli
20/Elveda Gülsan
bükülmüş, yüzü kırış kırış olmuştu. Temmuzun sıcağında bile o eski
yün yeleğini çıkarmıyordu üzerinden.
İkisi, demir atölyesinin yakınındaki arkın kenarına çö-mellp
oturmuş, konuşmuşlardı. Tanabay Çora'nın gençliğini hatırlamıştı.
O zamanlar Çora köyün yakışıklısıydı. Görgü ise görgülü, bilgi ise
bilgili bir delikanlıydı. Yumuşak huylu, herkese iyi davranan bir
gençti. Tanabay onunrişte bu yumuşaklığını beğenmez, hatta böyle
oluşuna kızardı. Onu, karşıt görüşte olanlara, yani komünizm
idealine karşı çıkanlara gereksiz bir hoşgörü göstermekle
suçlardı. Bu yüzden toplantılarda sık sık yerinden fırlar,
gazetelerden okuyup öğrendiği cümlelerle ve acımasız bir şekilde
atıp tutardı. Söylediklerinin hemen hemen hepsini, dinlediği
siyasî nutuklardan öğrenmişti. Bazen öyle sözler söylerdi ki,
kendisi bile ürkerdi söylediklerinden. Ama söyledikleri pek etkili
olurdu.
- İki gün önce dağa gidip geldim, dedi Çora İhtiyarlar, askere
giden gençlerin dönüp dönmediğini sordular. Sağ kalanların
hepsinin döndüğünü söyledim. "Peki nerdeler, ne zaman çalışmaya
başlayacaklar?" dedi ihtiyarlar. "Çalışmaya çoktan başladılar,
kimileri tarlada, kimileri iş yerlerinde, her türlü işlerde
çalışıyorlar" dedim. "Onu biliyoruz" dediler. "Peki yılkıya kim
bakacak? Biz ölelim diye mi bekliyorlar? Zaten bir ayağımız
çukurda!" Ben çok üzüldüm ve utandım. Hatırlıyorsun değil mi?
Savaş başlayınca biz bu ihtiyarları yılkıya bakmaları için dağlara
göndermiştik. O zamandan beri çalışıyorlar orada. Yılkılara
bakmanın aksakalların işi olmadığını, onların bu işin üstesinden
gelemeyeceğini sen de bilirsin. Gece-gündüz, yaz-kış demeden at
üstünde dolaşmak, koşturmak kolay mı? Dervişbay'ı hatırlıyor
musun? At üstünde donup öldü zavallı. Orduya at gerektiğinde o
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
12
atları terbiye edip yetiştiren de yine bu aksakallar oldu. Yaşın
yetmişe dayanınca, dağda taşta at koştur da anlarsın. Sağ
olsunlar! Onlara şükran borçluyuz, hizmetlerini
Elveda Gülsan/21
ödeyemeyiz. Şimdi yılkı bakmayı askerden dönen gençlerimiz hor
görüyor, bunu utanç verici bir iş sayıyorlar. Uzak yerlere gidip
medeniyet öğrendiler ya, şimdi dağda at çobanlığı ağırlarına
gidiyor. Yaa, böyle işte! Sen bir düşün Ta-nahafy. Sen gidersen
peşinden başkalarını da göndeririz...
- Pekâlâ Çora, baybişemle bir görüşeyim, dedi Tanabay. İçinden
"bizim başımıza gelmeyen kalmadı oysa sen hiçbir şey görmedin, hep
aynısın Çora. Ülke için istediğin bu coşkulu iyilik ateşinde yanıp
gitmesen bari. Belki doğru olartçda budur. Savaşta biz neler
görmedik ki! Bizim de yumuşamamız gerekmez miydi? Belki insan
hayatında asıl önemli olan budur" diye düşünüyordu.
Konuşmaları bitmişti. İkisi birden ayağa kalktılar. Tanabay
demirci dükkânına doğru yürüdü. Çora arkasından seslendi:
- Tanabay, bekle biraz! diye atını sürüp onun yanına geldi.
Eyerden eğilip arkadaşının yüzüne baktı: "Bana da-rılmadın değil
mi? Başımı kaşıyacak vakit bulamıyorum. Boş bir zaman bulup sana
gelmeyi, eskisi gibi uzun uzun dertleşmeyi ne kadar isterdim.
Görüşmeyeli çok oldu. Düşünüyorum da, artık savaş bitti, aydınlık
günler gelmiş olmalıydı. Oysa işler azalmadı, kolaylaşmadı. Bazı
geceler gözüme uyku girmiyor, hep düşünüyorum: İşleri nasıl yoluna
koyarım, halkı nasıl doyururum, plan hedefine nasıl ulaşırım?...
Halkımız aklını başına topladı, artık herkes daha iyi yaşamak
istiyor...
İkisi başbaşa verip konuşmak, uzun uzun dertleşmek fırsatını hiç
bulamadılar. İş üstüne iş biniyordu. Zaman akıp gitti. Bir daha da
birbirlerini hiç göremez oldular.
O konuşmadan bir süre sonra Tanabay dağa çıktı. O sarı tayı, yaşlı
Turgay'ın baktığı yılkı içinde ilk kez gördü.
Tanabay, atlar koradan çıkarılıp sayım yapıldıktan sonra ihtiyar
Turgay'a sitem etti:
I
22/Elveda Gülsan
- Vere vere bana bunları mı veriyorsun aksakal, atların hali hiç
de iyi değil!
Turgay, buruşuk yüzlü, ufacık ve köse bir ihtiyardı. Sanki, elin
serçe parmağı gibi büyümeden kalmıştı. Başındaki kocaman börk,
dağlıç türü kuzunun kuyruk ucunun üzerindeki yağlı top kısmı gibi
duruyordu. Genel olarak bunun gibi ihtiyarlar alıngan ve acı dilli
olurlar:
Ama Turgay kızmadı:
- İşte, ne görüyorsan o, dedi alttan alarak. Kılını çeksen yağ
çıkar demiyorum ya ben de. Bakacak göreceksin, o zaman daha iyi
anlarsın.
Tanabay da yumuşadı:
- Şaka yapıyorum aksakal, kusura bakma.
- Ama içlerinde bir tanesi var, dedi Turgay, gözlerine düşen
kocaman börkü yukarı doğru kaldırıp üzengide doğrularak bir
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
13
kamçısının sapıyla ilerisini göstererek "Bak, şu sağ kanatta
otlayan san tayı görüyor musun? İşte o bir harika!"
- Hangisi? Şu tostoparlak görünen küçük tay mı? Ufak tefek bir
şey, sırtı da pek kısa.
- Epey geç doğdu da ondan. Büyüyor, gelişecek, yetişecek..
- Peki, özelliği ne onun?
- Doğuştan yorga.
- Yorga at az mı yani?
- Ben bunun gibisini görmedim. Eski devirde olsa, böyle bir
yorganın değerine paha biçilemezdi, Kırgız atalar böyle bir yorga
için birbirlerine düşer, kan dökmekten çekinmezlerdi.
- Hele bir görelim, dedi Tanabay.
Atlarını mahmuzlayıp yılkının çevresini dolandılar, sarı tayın
yolunu kesip ileriye doğru sürdüler. San tay da koşmak için fırsat
arıyordu zaten. Başını kaldırdı, şöyle bir silkinip perçemini geri
attı, hınldadı ve sonuna kadar kurul-
Elveda Gülsan/23
muş bir oyuncak at gibi ileri fırladı. Yine yılkıya katılmak için
kocaman bir yanm daire çizerek koşuyordu. San tayın yorgalamasını
keyifle seyreden Tanabay sevinçle bağırı-¦ yordu:
- Ooo! Şuna bak! Şu koşmanın güzelliğine bak! Harika bir şey bu!
- Söyledim sana, dedi ihtiyar yılkıcı övünerek. Oyun için yanşan
çocuklar gibi neşe ile coşarak tayın
J|peşinden kendi atlarını sürüyorlardı. Onların sesini duyan > tay
hızını arttınyor, ama hiç dörtnala kalkmıyor, uçan bir
kuş gibi rahat uçuyordu.
Taya yetişmek için bindikleri atlan dörtnala kaldırdı-¦ lar ama
yetişemediler, oysa sarı tay hep yorga koşuyordu.
Turgay börkünü başından çıkarıp Tanabay'a:
- Bak Tanabay! dedi, sesimi duyunca usturanın keskin ağzı gibi her
şeyi yarıp geçer. Sesimi de tanır ha! Bir nâra atayım da seyret
hele: Ayyyyt! Ayyyt! Ayyyt! Gördün mü?
San tay dönüp dolaşıp yılkıya katıldı. Ama onlar, bindikleri
atlann terlerini soğutmak için bir hayli gezdirmek zorunda
kaldılar.
- Turgay ağam, sana çok teşekkür ederim. Çok güzel yetiştirmişsin
bu tayı, hayran kaldım doğrusu...
- Evet, çok güzel taydır o, dedi ihtiyar. Sonra ensesini kaşıyarak
ciddi bir tenbihte bulundu: "Ama dikkat et, dile düşürme, nazar
değmesin! Kimselere bir şey söyleme. Güzel yorga güzel kız
gibidir, elde etmek için peşine düşenler çok olur. Bilirsin, bir
kız iyi bir ere düştüğü zaman daha da güzelleşir, gözleri yaldır
yaldır parlar, gül gibi olur. Ama kötü birine düşerse solar gider,
çöp gibi kalır. Baktıkça yüreğin sızlar. Atın iyisi de öyle olur.
Bakmasını bilmezsen onu mahvedersin, olduğu yere düşüp kalır!
- Merak etme aksakal, ben de biraz anlarım bu işten. Çocuk
değilim.
- İyi öyleyse. Adı 'GÜLSARI1 unutma.
24/Elveda Gülsan
- Demek ona Gülsan diyorsunuz?
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
14
- Evet. Geçen yaz kız torunum gelmişti. Bende biraz kaldı. Adını o
koydu. Canı gibi sevdi onu. San tay o zaman henüz bir cabağı1.
idi. Unutma, adı Gülsan.
Turgay aga yaşlanınca çenesi düşük bir ihtiyar olmuştu. Bütün gece
Tanabay'a öğüt verdi. Tanabay da ses çıkarmadan dinledi.
-
Tanabay, Turgay'la yaşlı karısı oradan aynlırlarken, onları yolun
başına kadar yürüyerek uğurladı. Bundan sonra boş kalan keçe
çadıra döndü. Kansıyla buraya yerleşeceklerdi. Yardımcısı için de
bir çadır vardı ama, ona bir yardımcı vermemişlerdi daha. Şimdilik
yalnız idare edecekti işleri. Yol başında aynlırken Turgay aga son
bir öğüt daha verdi:
- San taya şimdilik hiç dokunma. Hiç kimseyi de bindirme. Sabırla
yetiştir onu. Eyer vurulacak ve binilecek hale geldiği zaman pek
zorlama, gemini fazla çekme. Terli iken suç içmemesine de dikkat
et, yoksa yorga gidişi bozulur. Onu iyice terbiye ettikten sonra,
o zamana kadar sağ kalırsam, getir göster bana.
Bundan sonra Turgay ve kendisi gibi >%şlı kansı, eşya-lannı
yükledikleri deveyi yedeklerine alıp gittiler. Keçe çadır, yılkı
ve dağlar Tanabay'a kaldı.
Ne bilsindi Gülsan nasıl bir ömür süreceğini, kendisi için neler
söyleneceğini ve ileride başına neler neler geleceğini!...
Şimdilik ağzına gem, sırtına eyer vurulmamıştı. Eskisi gibi koşup
duruyordu üyirin arasında. Hiçbir şey değişmemişti. Yine başına
buyruk bir taydı. Dağlar yine o dağlardı. Çayırlar, şınl şırıl
akan sular hep aynı. Değişen tek şey yılkının efendisiydi. Yaşlı
yılkıcının yerine, zayıf, uzunca boylu, başında asker kalpağı olan
bir efendi gelmişti. Bunun se-
1 Cabağı: At yavrusuna altı aylık oluncaya kadar 'kulun', altı
aydan bir yaşına ulaşıncaya kadar 'cabağı', bir yaşına gelince
'tay' denir (çevirenin notu).
1
Elveda Gülsan/25
kalın, gür idi. Zamanla yılkı ona alıştı, onu yadırgamadı,
yadsınmadı.
Sonra kar yağdı. Sık sık ve lapa lapa yağıyor, ama uzun süre yerde
kalmıyordu. Atlar toynaklanyla kan eşelemeye, tepinmeye
başladılar. Sahiplerinin ağzı yüzü soldu, elleri morardı, şişti.
Artık ayağına çizme, sırtına gocuk giymeye başladı. Cabağı
Gülsan'nın tüyleri uzadı ama özellikle geceleri yine üşüyordu.
Ayazlı gecelerde atlar bir kuytuda kümeliyor, birbirlerine iyice
sokularak, sabaha kadar kımıldamadan duruyor, vücutları kırağından
bembeyaz olu-yordu.Sahipleri onlan yalnız bırakmıyor, atından
inmeden, eldivenli ellerini birbirlerine sürterek, yüzünü
ovuşturarak dolanıp duruyordu yanlarında. Ara sıra bir yerlere
gidip sonra yine geliyordu. O söylenince yahut öksürünce, atlar
başlarım hafifçe çeviriyor, kulaklarını kabartıyorlardı:
Efendilerini yanıbaşlarında görmek güven veriyordu onlara. Gece
rüzgârının hışırtısı, fısıtlısı ile yine uykuya dalıyorlardı.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
15
Gülsarı Tanabay'ın sesini işte bu kış tanıdı ve bir daha ömrü
boyunca unutmadı.
Bir gün dağlarda bora koptu. Kar savrula savrula, iğne-leye
iğneleye, atlann yelelerine, kuyruklarına yapıştı, ağır-laştı.
Hayvanlar gözlerini açamaz oldular. İyice rahatsızlanıp korkuya
kapıldılar. Titreye titreye birbirlerine sokuluyorlardı. Yaşlı
dişi atlar, hınldayarak, başlarıyla vurarak kulunları, cabağıları
ortalarına aldılar. Gülsarı'yı ortadan sürüp kenara çıkardılar.
Gülsan yine ortaya girmek için yaşlı atlan itmeye, bazılarını
çiftelemeye başladı. Bir türlü giremiyordu aralanna. Aralarına
giremeyince daha da uzakta tek başına durdu ve bu yüzden üyir
aygırının hışmına uğradı. Aygır, güçlü toynaklanyla kan eşeliyor,
yılkıyı bir arada tutmak için etrafında dolanıyor, kafasını eğip
kulaklarını kısıyor, arada bir dörtnala koşarak, göz gözü görmeyen
karanlığa dalıp uzaklaşıyordu. Ama yılkı onun harıltısını, ayak
seslerini duyuyordu. Sonra yine sinirli, öfkeli bir halde geri
26/Elveda GQIsan
geliyordu üyer aygın. İşte bu gelişlerden birinde, Gülsan'yı hâlâ
kümelenmiş yılkıdan uzakta tek başına duruyor görünce, hışımla
üzerine yürüdü, onu yılkıya katmak için karnına müthiş bir çifte
indirdi. Gülsan'nın nefesi kesilecekti ner-deyse. İçinde bir
şeyler kopmuş gibi sarsıldı ve güç doğruldu. O müthiş çifteden
sonra bir daha yılkıdan aynlıp tek başına durmaya kalkışmadı. Hiç
unutamayacağı o çiftenin acısıyla yılkıya yanaşıp kenarda ama
onlann yanında durdu.
Atlar sessiz, hınltısız dururken, uzaktan uzağa bir uluma duyuldu.
Gülsan o güne kadar kurt ulumasını hiç duymamıştı. Ulumayı duyunca
bir an olduğu yerde donmuş gibi kaldı. Atlar irkildi, kulak
kabarttılar. Şimdi çıt çıkmıyordu. Uğursuz, felaket habercisi bir
sessizlik idi bu. Kar yağıyor ve Gülsan'nın burun deliklerine
giriyor, başına üsır usır düşerek yığılıyordu. Sahipleri
neredeydi? Böyle korkulu bir zamanda o neredeydi? Hiç olmazsa
sesini duysalar, isli gocuğunun kokusunu alsalar, biraz
rahatlayacaklardı, ama ne kendi görünüyor ne de sesi duyuyordu.
Gülsan, faltaşı gibi açılan gözlerle çevresine baktı ve korkudan
donup kaldı olduğu yerde. Karanlıkta, kann üzerinden bir
karaltının süzülüp geçtiğini ve sonra kaybolduğunu görünce artık
yerinde duramayıp ürkerek geri sıçradı. İşte o zaman, zaten korku
içinde bekleşen atlar ürktü, acı acı kişneyerek, olanca güçlerini
ayaklarına vererek, belirsiz bir yöne doğru koşmaya başladılar.
Artık hiçbir kuvvet durduramazdı onlan. Dağdan yuvarlanan kayalar
gibi birbirlerini sürükleyerek, iterek koşuyorlardı. Gülsan da
neye uğradıklannı anlayamadan çılgınca koşuyordu yılkının
ardından. O sırada bir silah sesi duyuldu, ardından bir silah sesi
daha. Atlar büyük bir gürültü çıkararak koşsalar da sahiplerinin
öfkeli bağırmalannı duydular. Sesler önce geriden, yandan
gehyordu. Sonra önden duyulmaya başladı. Yılkı sesin geldiği yöne
koştu. O sesin ve kendilerinin sahibi şimdi yanlannda,
önlerindeydi.
Elveda Gülsan/27
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
16
Sesi kısılmıştı ama bağırmaya devam ediyordu: Kayyt! Kayyt! Kayt!
(Dön! Dön! Dön!) diyordu efendileri. Yılkı onun sesiyle biraz
yüreklendi ve peşinden koşmaya başladı. Tan atarken Tanabay
yılkıyı eski yerine getirmişti. Atlar ofaya gelince durdular. Ama
hâlâ korkudan titriyor, körük gibi soluyor, gövdeleri şişip şişip
iniyordu. Bulut gibi buhar çıkıyordu sırtlanndan. Ateş gibi yanan
dudaklanyla kar yutuyorlardı. Tanabay da kar yedi. Yere çömelerek
iki eliyld aldığı soğuk, bembeyaz kan yüzüne götürdü, bir süre
yüzüjıdeki yangını söndürmek için öylece durdu, sonra avuç avuç
yuttu o soğuk kan. Hâlâ dinmeyen, seyrekleşme-yen kar taneleri,
atların sıcak sırtında eriyor, kirli-san bir su gibi,
cıdavlanndan, sağrılanndan süzülüyordu.
Kalın kar eridi, kara toprak göründü, sonra yeşillendi. Gülsan da
toparlandı ve eski gücüne kavuştu. Atlar tüylerini döktüler. Yeni
tüyleriyle sırtlan parlamaya başladı. O pek şiddetli kış ve zorlu
günleri sanki hiç yaşamamışlardı. Atlar o günleri
hatırlamıyorlardı ama, adam unutmamıştı. Dondurucu ayazı, itinkurdun
uluduğu o soğuk geceleri, o bo-ranlı günleri at üstünde
geçirdiğini, elini ayağını ısıtmak için çalı-çırpı yaktığını,
ağlamamak için dudaklannı ısırdığını, bahar geldiğinde, sulann
kalın bir buz tabakası olup toprağı örttüğünü, sanki demirden olan
bu kabuğu tepinen atların toynaklarının bile kıramadığını.,
unutmamıştı. O zorlu kışa dayanamayan zayıf atların düştükleri
yerden kalkamadıklarını, ölüp gittiklerini de unutmamıştı. Sonra
dağdan inip, kolhozun başkanına ölen atlann hesabını verirken,
öfkeyle bağırmasını da unutmamıştı:
- Bana niye öyle bakıyorsun! Karşında bir faşist mi var! diye
bağırmıştı. Yılkının kışlık korası nerde? Yemi, otu nerde? Tuzu
nerde? Ağzımızı açıp yel yutarak geçiriyoruz
28/Elveda Gülsan
günlerimizi. Böyle mi yapacaktık bu işleri? Gel de nasıl bir keçe
çadırda yaşadığımızı, çadırın tamtakır içini bir gör! Kuru ekmek
bile bulamıyoruz. Savaş cephesinde durumumuzu bundan yüz kat daha
iyiydi. Sen de orada oturup, bu atlan kendi elimle öldürmüşüm gibi
bakıyorsun bana!
Bu sözler karşısında kolhoz başkanının kül gibi olan yüzüyle
kendisine şaşkın, suskun bakışını da unutmamış-tı.Sonra öfkeye
kapılıp böylesine ağır sözler söylediği için kendisini
affettirmeye çalışmasını da...
- Sen... Sen beni bağışla, üzüntümden, acımdan konuştum böyle...
diye kekelemişti.
- Asıl sen beni bağışla, dedi Çora. Sonra anbar memurunu çağırıp
emretti:
- Ona beş kilo un ver!
Onun bu davramşı karşısında Tanabay'ın utancı daha da arttı.
- Peki, ana okulu ne olacak? dedi anbarcı.
- Hay Allah! Onu ne karıştırıyorsun? Her şeyi birbirine karıştırır
yokuşa sürersin zaten! Ver! diye kestirip attı Çora.
Tanabay önce unu almamayı düşünmüştü. Yakında inek doğuracak, at
sütünden kımız da yaparız, dişimizi biraz daha sıkar, ürün
zamanına kadar dayanırız, demeyi geçirdi aklından. Ama Çora'nın
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
17
anbarcıya söylediklerini duyduktan ve yüzünün aldığı rengi
gördükten sonra düşündüğünü söylemekten vazgeçti. Karısının işte o
undan yaptığı lakşa çorbasını içerken ağızını nasıl yaktığını da
unutmamıştı. Karısına:
- Beni yakıp öldürmeye mi niyetlisin, ne kadar çok kaynatmışsın
bunu! diye kaşığı elinden bırakmıştı.
- Biraz soğut da iç, küçük bir çocuk değilsin ya, yavaş yavaş iç,
demişti karısı.
Bunların hiçbirisini unutmamıştı. Mayıs gelmişti. Aygırlar
birbirleriyle dövüşmeye, genç kısrakları kovalamaya başlamıştı.
Yılkıcıların da raha-
EI veda Gülsarı/29
ü kaçmıştı bu yüzden. YıUacılar aygırları ayırmaya çalışıyor,
bazen bu yüzden kamçılarını savurarak birbirleriyle kapıştıkları
da oluyordu.
Gülsan'nın keyfine diyecek yoktu. Dilediğince koşuyor, oynuyor,
şımarıyordu.
Bahar yağmurlarından sonra güneş pırıl pınl parlıyor, kara toprak
yeşeriyor, düzlükler, yamaçlar yemyeşil uzanıyor, doruklarda hâlâ
erimeyen karların beyazlığı göz ka-niaştınyordu.
O bahar san yorga gençliğinin en güzel dönemini yaşadı. Topaç gibi
ve kabank tüylü bir cabağı iken, şimdi, sı-nm gibi ince, büyük bir
tay olmuştu. Boyu uzun, omuz arası geniş, kalçası dar, başı ise
soylu yorgaya yaraşır biçimdeydi: Bir tutamlık fazla yağı yok,
tümsek burnu, fıldır fıldır dönen tabak gibi yuvarlak birbirinden
uzak gözler, kalın kıvnk dudaklar... Gülsarı'nın bu
niteliklerinden haberi yoktu elbet. Onun işi gücü koşmak, yine
koşmaktı. En çok sevdiği şeydi koşmak. Bu yüzden sahibine bir
rahat nefes aldırmıyordu. Öteki tayları da koşturup peşinden
sürüklüyor, onların arasında sarı bir yıldız gibi akıp gidiyordu:
Çakıllı dere boyundan düzlüğe, düzlükten bayıra, dar geçitlerden
dik yokuşlara koşuyor.. Koşuyordu. Hava karanp yıldızlar
ışıldayınca, yılkı uykuya dalınca, Gülsarı bu kez de düşünde
koşuyordu: Toynaklarıyla taşlan çınlattığını, kulaklannda rüzgârın
uğuldadığını, ayaklarının altında toprağın kaydığını, tozlann
savrulduğunu.. Bütün bunları işitiyor, koşup oynadığı yerleri
görüyordu.
Sahibi Tanabay da onu, hayatının, yaşadığı ortamın bir parçası
gibi görüyordu. Onu yadsımıyor, yadırgamıyordu. Atlara sert
davranmıyordu Tanabay. Bazen koşup uzaklara gittiği zaman onun
küfürlerini işitmiyor değildi. Bazen de yanından geçerken
kamçısıyla arkasına hafifçe vururdu. Canı yanmazdı ama yine de
şaşınr, ürperir ve başlardı koşmaya. Gülsarı ne kadar hırslanır,
ne kadar çok koşarsa, yıl-
30/Elveda Gülsan
kıya doğru akan bir yıldız gibi gelirse, onun ardınca dörtnala
gelen efendisi de o kadar keyiflenirdi. Tanabay'ın onu
yüreklendiren sesi, hatta keyfinden şarkı söylemesi pek hoşuna
giderdi Gülsan'nın. Böyle zamanlarda, koşu temposunu onun
türküsüne uydururdu sanki. Zamanla bu türkülere iyice alıştı,
onları belledi: Bazıları hüzünlü, duygulu, uzun, kısa, sözlü,
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
18
sözsüz bütün türkülerini. Sahibinin yılkıya tuz yalatmasından da
çok hoşlanırdı Gülsan. Tanabay upuzun bir ağaç tekneye parça parça
kaya tuzu dökerdi. Atlar tuz yalamayı pek sever ve bunu bir
ziyafet sayarlardı kendileri için. Ama, işte bu tuzu yalamak
Gülsarı'ya bir felâket getirdi.
Bir gün Tanabay boş bir kovaya vurarak "po! po! po!" diye atlan
tuz yalamaya çağırdı. Atlar koşup geldiler ve başladılar tuz
yalamaya. Gülsan da onlann arasındaydı ve tadını çıkara çıkara tuz
yalıyordu. İşte o sırada sahibi ve onun yardımcısı, ellerinde ucu
kementli sopalarla yaklaştılar. Gülsan hiç umursamadı. Çünkü bu
kementler binek atlan-nı, sağılacak kısrakları yakalamak için
kullanılırdı. Ona hiç dokunmazlardı. Ama onun yanına sokulup,
başını okşadılar ve at kuyruğundan yapılmış ilmiği boynuna
geçiriverdiler. Gülsarı tuzağı anlayamamış, tuz yalamaya devam
ediyordu. Öteki atlar boyunlanna kıl kement geçirilince
huysuzlaşır, şaha kalkarlardı, ama Gülsan hâlâ kılım
kıpırdatmıyordu. Epeyce tuz yaladığı için susamıştı. Atlann
arasından kendine yol açıp su içmek için çaya gitmek istedi. İşte
o zaman boynundaki ilmik sıkıldı ve Gülsan neye uğradığım
anlamadan irkildi. Hiç böyle bir şey gelmemişti başına. Hırıldadı,
tepindi, şaha kalktı. Öteki atlar kaçıştılar. Sonunda kendim
tuzağa düşürenlerle başbaşa kaldı. Sahibi önünde, yardımcısı da
ardındaydı. Bu arada çocuklar da koşup geldiler. Bunlar, dağa
sonradan gelen yılkıcılann çocuklanydı. Her zaman ata biner,
oralarda dolamp Gülsarı'yı rahatsız ederlerdi.
Yorga dehşete düştü. Kurtulmak için tekrar tekrar şa-
Elveda Gülsan/31
ha kalkıyordu. Güneş gözüne vuruyor, gözünü kamaştıran halkalar
oluşuyordu önünde. Dağlar yıkılıyor, yer sarsılıyor, insanlar
birbirlerinin üzerine yığılıyordu sanki. Birden her yanım saran
koyu karanlığı ön ayaklanyla delmeye ça-
•, lışü.
Ama o ne kadar çırpınsa, ilmekde o kadar boynunu sı-
: kıyor, soluk almaşım zorlaştırıyordu. Sonunda adamları
uzaklaştırmak için kendini onlann üzerine attı. O sırada bovjnunu
sıkan ip biraz gevşedi ve Gülsan ipip ucunu tutan
¦ adimlan sürüklemeye başladı. Kadınlar bağırıp çağırarak
çocuklanm çadırlara doğru kovaladılar. Ama adamlar tekrar ayağa
kalktılar ve ilmek Gülsan'nın boynunu yine ve da-..;, - ha çok
sıkmaya başladı, nefesi kesildi, başı döndü.
* Sahibi, tuttuğu ipi koluna dolayarak yan taraftan
yaklaştı. Gülsan tek gözüyle gördü onu. Adamın üstü başı yır-
, tılmış, ağzı yüzü berelenmiş, toz toprak içinde kalmıştı. Ama
gözlerinde bir kızgınlık, bir öfke yoktu. Soluk soluğa
• kalmıştı. Kam sızan dudaklannı kımıldatarak, yavaş yavaş ve
olabildiğince yumuşak bir sesle onu yatıştırmaya çalışıyordu.
- Gel Gülsan. Korkma, hiç korkma, rahat dur! Efendisinin ardından,
ipi sımsıkı tutan yardımcısı da
geldi. Tanabay bir elini atın başına uzattı, onu okşadı ve geriye
bakmadan yardımcısına seslendi:
- Yuları, gemi ver bana!
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
19
Yardımcısı atın başına geçirilecek takımı verdi. i -
Sakin ol Gülsan, sakin ol! Korkma!
Yorganın gözünü bir avucu ile kapatıp başlığı kafasına geçiri
verdi.
Şimdi gemi ağzına geçirmek, eyeri sırtına vurmak gerekiyordu.
Kafasına başlık geçirilince yine hınldamaya, tepinmeye başlamıştı
ama Tanabay onun üst dudağım sımsıkı yakalamıştı.
- Bükmeyi ver! dedi yardımcısına.
32/Elveda Gülsan
Elveda Gülsarı/33
Yardımcısı yorganın üst dudağının altına hemen kayış bükmeyi
geçirdi ve çevirmeye başladı.
Yorga acılar içinde arka ayaklarının üstüne çöktü ve artık
direnemedi. O anda soğuk demir ağızlık dişlerine çarparak
şıngırdadı, sonra kilitlenmiş gibi çakılıp kaldı ağzında. Adamlar
şimdi sırtına bir şeyler koyuyor, göğüs altından kayışlar geçirip
sıkıyorlardı. Kayış sıkıldıkça canı yanıyordu ama asıl acı veren
ağzındaki o bükme, o demir ağızlık idi. Bu acı ile gözleri
yuvalarından fırlayacaktı nerdeyse. Kıpır-dayamıyor, soluk
alamıyor, canı müthiş yanıyordu. Bu acıdan, sahibinin üstüne nasıl
bindiğini, ne zaman bindiğini anlayamamıştı. Yalnız ağzından o
bükmeyi, o buruklukça acıtan şeyi çıkardıkları zaman biraz kendine
geldi.
Bir an yine başı döndü ve sonra donup kaldı. Her yanı kayışlarla
sarılmış, sırtına bir ağırlık çökmüştü. Yan gözle geriye bakınca,
sırtında bir adamın oturduğunu gördü. O adamı silkinip atmak
istedi sırtından. Ama o zıpladıkça ağızlık ağzını yırtıcak kadar
sıkılıyor, üzerine oturmuş adamın topukları kanuna batıyordu.
Çaresizdi. Yine de kişne-yerek olanca gücüyle şaha kalktı. Sonra
başını öne eğip arka ayaklarım havaya kaldırdı, yana sıçradf,
silkindi. Ama başka bir atın üzerinde olan ikinci adam yularının
uzun ipini çekiyor, kaçıp gitmesini engelliyordu. O zaman o adamın
çevresinde bir daire çizmeye başladı. O çember yolun bir noktada
açılacağım ve oradan son hızla uzaklaşacağını umuyor, dönüyor,
dönüyor, ama çember açılmıyor, çözülmüyordu. Döndü, yine döndü,
durmadan döndü. Adamların isteği de buydu zaten. Sahibi kamçısını
şaklatıyor, çizmesinin topu-ğuyla durmadan karnına vuruyordu.
Yorga, onu sırtından iki kez atmayı başardı, ama iki defasında da
adam kalkıp yine bindi üstüne.
Bu zorlu, eziyetli koşu sürüp gitti. Gülsarı'nın gözleri
kararıyor, başı dönüyor, dünya dönüyor, keçe çadırlar dönüyor,
merada otlayan atlar dönüyor, dağlar, gökteki bulutlar,
her şey dönüyordu. Yorga yoruldu, yavaşladı, yürümeye
başladı. Ter içinde kalmış, çok da susamıştı.
Adamlar ona su içirmediler. Akşam olunca eyerini de almadılar
üzerinden. Yalnız kolanlarım gevşeterek bir ağa-¦> ca bağlayıp
bıraktılar. Gemin dizgini iki taraftan gerilip eyerin başına
bağlandığı için başını dik tutmak zorunda kalıyor, sağa sola
çeviremiyor ve uzanıp yatamıyordu. Üzengiler toplanıp eyerin
kaltağına bağlanmıştı.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
20
jGülsan bütün gece öyle durdu. Başına nîden böyle bir felâket
geldiğini anlayamıyordu. Yenik, yılgın, üzüntülüydü. Başını hafif
oynatacak olsa gem ağzını yırtarcasına acıtıyordu. Ağzındaki o
demirin tadı da pek kötüydü. Ağzının kenarları yara bere içinde
kalmıştı. Kolanların vücudunu sıktığım yerler ve eyerin vurduğu
sırtı acıyor, sızım sızım sızlıyordu. Susuzluktan da ölecekti
nerdeyse. Derenin öbür yakasında, yılkı, her zaman olduğu gibi
yayılmış, otluyor-du. Onların kişnemelerini, toynaklarından çıkan
sesleri, atlara gece bekçiliği yapan yılkıcıların bağırışlarını da
duyuyordu Gülsarı. Keçe çadırların yanında ateşi, ateş başında
oturup sohbet eden adamları, çocukların köpek gibi ses çıkararak
onları havlattıklarını... her şeyi duyuyordu. Kendisi, öylece
duruyordu orada. Onunla kimse ilgilenmiyordu. Sanki herkes
unutmuştu onu.
Biraz sonra ay doğdu, yükseldi. Dağlar gecenin karanlık kuşağından
sıyrılıp ay ışığında kendilerini göstermeye, ağır ağır kımıldamaya
büyümeye başladılar. Yıldızlar yeryüzüne iyice yaklaşrnış, hatta
yere inmiş gibi daha çok panl-dıyordu.
Öylece duran Gütearı'yı o sırada bir arayan vardı. Bu, kulun
oldukları zamandan beri onunla koşup zıplayan, onunla otlayan,
oynaşan, ufak-tefek alnı sakarlı bir doru kısrak idi. Gülsarı onun
kişnemesini işitti. Dişi tay yine Gülsan ile olmak, onunla koşmak
istiyordu. Aygırlar onun peşine çoktan düşmeye başlamışlardı ama,
o onlardan kaçıyor,
34/Elveda Gülsan
Gülsan'yı arıyordu. Gülsan olsa yine onunla koşar, oynar, hep onun
yanında olurdu. İkisi de henüz tam ergin çağa gelmiş
sayılmazlardı.
Gülsan doru tayın sesini pek yakınında işitti, sesini hemen
tanıdı. O da kişneyerek cevap vermek istedi ama, ağzını açmak
istediği zaman müthiş canı yandı ve kişneyemedi. Sonunda doru tay
onu buldu. Alnındaki ak sakar ay ışığında parlıyordu. Yanına
sokuldu. Dereyi geçip geldiği için ayaklan ıslaktı. Serin suyun
kokusunu da getirmiş oluyordu böylece. Başını Gülsarı'nın boynuna
koydu, sımsıcak dudakla-nnı onun tüylerine dokundurdu, başıyla
dürtükledi. Hırıldayarak ve başını sallayarak Gülsan'yı çağırdı.
Oysa Gülsan kımıldayamıyordu. Bu kez dişi tay onun boynuna asıldı,
dişleriyle onu kaşımaya başladı. Yorga da onun boynuna dokunup
aynı şeyi yapmak istiyordu ama, başını bile oyna-tamıyordu. Öyle
de susamıştı ki! Ah doru tay ona içecek su getirebilse!
Gülsan'dan hiçbir karşılık görmeyen genç kısrak koşup gitti.
Derenin öbür yakasına geçip gözden kaybolunca-ya kadar Gülsan ona
baktı durdu. Sonra, gözünden iri iri damlalar düşmeye başladı.
Yorga Gülsîtfı ömründe ilk kez ağlıyordu.
Sabah erkenden sahibi geldi yanına. Bahara uyanmış dağlara bakıp
gülümsüyor, omuzlannı, boynun omurgasını kütürdetiyordu.
- Oy Gülsan oy! dedi. Dün beni çok yordun. Ne oldu? Çok mu üşüdün?
Ee, tabii, buz gibi olmuşsun. Pekâlâ!
Tanabay Gülsan'nın boynunu okşadı. Yumuşak, sevgi dolu ses tonuyla
konuştu. Gülsan onun neler söylediğini nereden bilecekti?
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
21
- Bana darılma, kızma dostum, diyordu Tanabay. Bugüne kadar başı
boş koşup oynadın. Böyle sürüp gidecek değildi elbet. İşte şimdi
bunu öğrendin. Alışacaksın. Doğru, çok canın yandı, ama ne
yaparsın, hayat bu işte! Merak et-
Elveda Gülsan/35
me, her şey yoluna girecek, iyi günler göreceksin. Artık yolundaki
taşlara ayağın sürçmez, hiçbir engel çıkmaz. Çok mu acıktın? Çok
mu susadın?..
Tanabay Gülsarı'nın başlığını çözdü, ağzındaki gemi ûSulca
çıkardı, sonra onu yedeğine alıp dereye götürdü. Gülsarı suya
girince titredi, ürperdi, ileri atılıp başını derin suya daldırdı.
Ah, ah! Ne güzeldi bu serin su! Ne güzeldi suya kavuşmak! Ve şimdi
efendisine nasıl da şükran duyuyordu! -^
ݧte böyle. Bir süre sonra Gülsan eyere de, kolonlara da iyice
alıştı. Üzerindeki ağırlığı hissetmez oldu. Sahibi sırtına bindiği
zaman, koşmak, kuş gibi uçmak istiyordu ama, Tanabay, taypalma
yorganın o güzel gidişini bozmamak için dizginleri çekip onu
yavaşlatıyordu. Sarı yorgayı, binicisini hiç sarsmadan, fırlatılan
ok gibi dümdüz giderken görünler ona hayran kalıyor ve kenara
çekilip seyrediyorlardı:
- Aşkolsun! diyorlardı, üstüne su dolu bir kap koysan damlası bile
dökmeden götürür!
Eski yılkıcı ihtiyar Turgay, Gülsan'yi böyle görünce Tanabay'a
teşekkür etmişti:
- Sağ olasın Tanabay, soyun sopun dert görmesin. Çok iyi
yetiştirmişsin Gülsan'yı. Bak görürsün, asıl bundan sonra
parlayacak onun yıldızı! demişti.
Kırık dökük arabanın tekerlekleri, eski bozuk yolda, ağır ağır,
tıngır mıngır dönüyordu. Ara sıra at, adım atacak gücü kalmadığı
için olduğu yerde durunca tekerlek gıcırtısı, o tıngır-mıngır
sesleri de kesiliyordu. At durunca ve tekerlek sesleri kesilince,
bu defa hayvan kendi yürek atışlarını duyuyordu: tum-top, tumtop!..
diye atıyordu yüreği.
Yaşlı Tanabay Gülsarı'nın biraz soluklanmasını, din-
36/Elveda Gülsan
lenmesini bekliyor, sonra yine dizginlere yapışıyordu:
- Hadi Gülsan, yürü yavrum, çok geç oldu... diyordu. Böyle, dura
kalka birbuçuk saat kadar gittiler. Sarı
yorga son bir kez daha durdu ve bir daha adımını atamadı. Öylesine
bitikti. Tanabay telaşlanıp atın bir o yanına bir bu yanına geçti.
Yalvardı:
- Ne oldu Gülsarı sana? Bak hava iyice kararıyor! Ama at artık onu
arılamıyordu. Kendi başı kendine ağır
geldiği için boynunu aşağıya doğru eğmiş, bacakları titriyor ve
güçlükle durabiliyordu ayakta. Ama hala arabaya koşuluydu, yürek
atışları da kulaklarındaydı: Tıp..tıp..tıp..
- Bağışla beni Gülsarı, bağışla! dedi Tanabay, Benim de aklım
başımda değil, daha önce düşünmeliydim. Sen bu haldeyken arabanın
ne önemi var. Lanet olsun arabaya, koşumlara, her şeye lanet!
Yeter ki san sağ salim eve ulaştırayım..
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
22
Gocuğunu çıkardı, tartma kayışlarını çözdü, hamutu da atın
başından usulca çıkarıp, koşumları arabanın içine attı.
- İşte, yapmamız gereken buydu, dedi ve gocuğunu tekrar giydi.
Hamutsuz koşumsuz kalan cılız gövdesine göre kafası kocamandı ve
soğuk, karardık bozkırın ortasında bir hayal gibi duruyordu. "Vah
Gülsarım, vah! ne hale gelmişsin! Turgay merhum seni böyle görse,
mezarından doğrulup kalkardı" dedi.
Tanabay atın dizginini eline aldı. Yola koyulup yavaş yavaş
yürüdüler: Yaşlı bir at ve yaşlı bir adam: Arkalarıda terkedilmiş
kırık-dökük bir araba, önlerinde, batı taraflarında, kara yolun
üzerine inen, sönmeye, kararmaya başlamış bir kızıllık vardı.
Karanlık, dağların üzerine kanadını düşürmeye, onların ve sonra
bozkırın üzerine geceyi sermeye başlamıştı.
Tanabay yürürken sarı yorga ile ilgili uzak geçmişi,
I
Elveda Gülsarı/37
olayları, arkadaşlarını bir bir hatırlıyordu: "Hepimiz böyleyiz
işte, diye düşünüyordu, birbirimizden pek farkımız yok. Ancak ağır
hastalandığımız ya da öldüğümüz zaman hatırlıyoruz birbirimizi. O
yitirdiğimizin ne iyi, ne eşsiz bir insan olduğunu, ne büyük
iyilikler yaptığını, ancak o son demde anlıyoruz. İşte Gülsarı da
ağzı var, dili yok bir hayvan! Onu kim düşünüp hatırlayacak?
Kimleri taşımadı sırtında kimleri gururlandırmadı? Ama yaşlamp bu
hale gelince herkes unuttu onu. Şu haline bak zavallının., ah o
eski günler ah! Ne eşi bulunmaz bir yorga idi o!..."
Geçmişe uzanan günlerin anılarını bir bir aklına düşürmesine,
Tanabay'ın kendisi de pek şaştı. O güne kadar hiç düşünmemişti
bunları. Demek ki düşünmemek unutmak demek değilmiş. Aslında
Tanabay unuttuğu için değil, istemediği için düşünmüyordu
geçmişini. Düşünmemeye çalışırdı o acı veren geçmişi. Ama bugün,
oğlunun ve gelininin 0 davranışlarını görüp, gelinin o acı
sözlerini dinledikten sonra, karanlık yolda, son demlerini yaşayan
sarı yorgayı yedeğinde götürürken, geçmiş yıllarını
hatırlayıverdi.
Bu ağır düşünceler sanki bir ormandan ansızın çıkıp, batman batman
doluyordu kafasına. Yorga gittikçe yavaşlıyordu. Tanabay önden
gidip dizginleri çekiyor, kolu uyuşunca dizginleri omuzuna
atıyordu. Sonra atı biraz dinlendirmek için durdu. Başlığı,
dizginleri de çıkardı hayvanın başından:
- Hadi Sangül, dedi, sen önden bildiğin gibi yürü, ben de arkandan
geliyorum. Korkma, seni bırakıp gitmem. Hadi, yürümeye çalış..
At önde, onun başhğını ve dizginini omuzuna atan Tanabay arkada,
yürüyorlardı.
Gülsarı ara sıra duruyordu. Biraz dinlenip tekrar adım atacak hale
gelinceye kadar Tanabay da yanında bekliyordu. Sonra yine ağır
ağır yola koyuluyorlardı: Gülsan ara sıra duruyordu. Biraz
dinlenip tekrar adım atacak hale gelinceye
38/Elveda Gülsarı
kadar Tanabay da yanında bekliyordu. Sonra yine ağır ağır yola
koyuluyorlardı: Yaşlı bir at, yaşlı bir adam.. Yalnız ikisi.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
23
Tanabay, bu uzun yolun üzerinde, bir zamanlar Gülsa-rı'ya binmiş
olarak ve tozu dumana katarak gittiği günleri hatırlayınca,
dudaklarında acı bir gülümseme belirdi. Yorganın geçtiği bu yolda,
gerilerinde, kuyruklu yıldızın kuyruğu gibi, ince uzun bir toz
bulutu bırakırlardı. Bunu uzaktan görenler de, Tanabay'ın Gülsan
ile o yolda gitmekte olduğunu hemen anlarlardı. Hava rüzgârlı
değilse, Gülsa-rı'nın toynaklarından çıkan o toz izi, tepkili
uçağın gerisinden çıkan gaz çizgisi gibi uzun süre havada asılı
kalırdı. O zaman, yakınlarında olan bir çoban, elini alnına
götürüp gözüne siper yapar, yola bakarak "Aa, bu Gülsarı'dır,
başkası olamaz!" derdi ve onun sırtındaki adama imrenirdi. O
talihli adamın yerinde olmak isterdi. Böyle bir ata binmek, bir
Kırgız genci için gerçekten büyük mutluluk sayılırdı.
Gülsan Gülsarı olalı, nice nice kolhoz başkanı görmüştü. Bunların
içinde akıllı olanı da vardı, ahmak olanı da. Namuslusu da vardı,
kötüsü de. Ama hepsi de, kolhoz başkanlıklarının ilk gününden son
günüae kadar, Gülsan'ya binmişlerdi.
"Neredeydiler şimdi o başkanlar, başkarmalar? Sabahtan akşama
kadar üzerinden inmedikleri Gülsarı'yı düşünüyor, akıllarına
getiriyorlar mıydı hiç?" diye geçiyordu aklından.
Yaşlı at ve yaşlı adam, ağır ağır yürüyerek, çayın üzerindeki
prüye ulaşabildiler. Yorga orada durdu. Yere uzanıp yatmak için
ayaklarını kırpmaya başladı. Ama Tana- • bay buna izin vermedi.
Bir yatarsa bir daha kalkamazdı çünkü.
- Dayan Gülsan, kalk, sakın yatma! diye dizginle kafasına hafifçe
vurdu. Sonra da ona vurduğu için kendine kızdı, bağırmaya başladı:
"Anlaşana be hayvan! Ölmek mi isti-
Elveda Gülsan/39
yorsun sen! Hayır, böyle ölmene izin vermem. Kalk, haydi kalk!..."
Gülsan, dördü dört tarafa açılan ayaklannı güçlükle toplayarak
doğruldu. İnleye inleye olduğu yerde durdu. Ka-,ranHk bastığı
halde Tanabay atın gözlerine bakmaya korkuyordu. Gözlerine
bakmadan boynunu, sağrısını okşadı. Sonra kulağım göğsüne
yapıştınp yürek atışlarını dinledi. Hayvanın yüreği yosun kaplamış
değirmen taşlarının dönüşü gibi, dura takıla ve pek düzensiz
vuruyordu. Tanabay be-lini" püküp, çaresiz hayvanın yanında öylece
bekledi. Çok beklemeden beline ağrılar girmişti. Sonra, uyuşan
boynunu salladı, doğruldu. Kadere boyun eğmekten başka ne gelirdi
elinden? Tehlikeyi göze alıp şimdi köprüyü geçecek, ana yoldan
çıkıp çay kıyısında uzanan dar yola sapacaktı. Bu patika dağa
doğru tırmanıyordu, ama eve ulaşmak için en kestirme yol da bu
idi. Gerçi dağ içinde şaşırması da mümkündü, yine de tercih
ediyordu o yolu. Evvelce buradan çok geçtiği için doğru yolu
hatırlardı. Yeter ki at dayansıridı.
İhtiyar adam öyle düşünürken, uzaktan bir motorlu aracın farlan
şavkıdı. Işık saçan iki göz, gecenin karanlığını yırttı, az sonra,
ine-kalka, titreye titreye, yolu aydınlattı. Tanabay ve yorga,
prünün başında durup bekliyorlardı. Gerçi o aracın onlara bir
yardımı olamazdı. Yine de, sebebini kendisi de bilmeden bekledi
orada. "Bu ıssız yolda nihayet birileri göründü" diye düşündü. Bu
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
24
bir kamyondu. Yaklaşınca farlar gözünü kamaştırdı ve Tanabay
ellerini gözlerine siper etti.
Kamyonun şoför mahallinde iki kişi vardı. Bunlar yaşlı adama ve
kötürüm ata hayretle baktılar. Başhksız, eyersiz ve sıska yaratık
attan çok bir köpeğe benziyordu. Bir an, üzerine düşen parlak
aşık, yaşlı adamla yanındaki atı, bembeyaz iki hayalet gibi
gösterdi.
Sürücünün yanında oturan ince uzun boylu ve kalpaklı delikanlı,
şoföre:
40/Elveda Gülsan
- Çok tuhaf, dedi gecenin bu vaktinde, burada ne işi var bu
adamın?
- Gelirken gördüğümüz terkedilmiş araba onun olmalı, dedi şoför.
Sonra kamyonu durdurup başını pencereden uzatarak sordu: "Hey
ihtiyar ne oldu? O arabayı yolda bırakıp giden sen misin?"
- Evet, benim, dedi Tanabay.
- Tahmin etmiştim. Terkedilmiş kınk-dökük bir araba, yanında
yakınında kimseler yok. Belki koşum işe yarar diye baktık ama o da
beş para etmez.
Tanabay hiç sesini çıkarmadı.
Şoför kamyondan indi. Nefesindeki keskin votka kokusu Tanabay'ın
burnuna kadar geliyordu. Adam az ileride durup şarıl şarıl işemeye
başladı.
- Peki ne oldu arabaya, niye bıraktın? diye sordu adam.
- At bitkin, çekemedi, çok yaşlı..
- Hımm. Peki nereye gidiyorsun?
- Eve, Sarıgov ' vadisine.
- Uff! diye bir ıslık çaldı şoför. Ta oraya dağın, ormanın içine
ha? Ama ben o tarafa gitmiyohım. Atla kamyonun arkasına, seni
sovhozda bırakayım, gece orda kalır, sabah evine gidersin.
- Sağ ol. Atı bırakıp gidemem.
- Bu ölüyü mü? İtiver dereye gitsin.. İstersen yardım edelim sana?
- Hadi bas git! dedi Tanabay kaşlarını çatarak.
- Eh, sen bilirsin, dedi şoför alaylı alaylı gülerek. Sonra da
marşa basıp yanındakine: Bunamış bu ihtiyar! diye mırıldandı.
Kamyon hareket etti. Arkada lambalar kızıl bir ışıkla köprüyü
aydınlattı. Kamyon geçerken eski köprü sarsılıp gıcırdadı.
1 Sangov: Bir Kırgız aşireti. "Govsarı" da denir (çevirenin
notu).
Elveda Gülsarı/41
- Ne diye aşağıladın o ihtiyarı, aynı şey senin başına gelse ne
yapardın? dedi sürücünün yanındaki adam.
Sürücü, dönemeçte direksiyonu kırarak ve esneyerek cevap verdi:
•• " - Boş versene sen! Benim başıma gelmeyen kalmadı zaten.
Yapması gerekeni söyledim ona. Anı gitmiş vahi kalmış o attan ne
hayır gelir artık. Zaten at-araba eskiden kalmış. Bugün önemli o^n
makinedir, tekniktir.Her yerde tek-nojbji geçiyor artık. Savaşta
da öyleydi. Onun gibi kartların damatların da zamanı geçti
artık...
- Pek acımasızsın, hayvansın sen! dedi delikanlı
- Kapat çeneni! dedi sürücü.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
25
Kamyon gitti ve bulundukları yer bir an kapkaranlık • /¦ oldu.
Tanabay'ın gözü karanlığa biraz alıştıktan sonra tekrar Sarıgül'ün
başına geldi:
- Hadi Sarıgül, dedi oğlum, gidelim artık!
prüyü geçtikten sonra Tanabay, atı, ana yoldan patikaya çevirdi.
Karanlıkta, çay boyunca uzanan ve güçlükle görünen patikada ağır
ağır yürüyorlardı. Dağların ardından Ay başına kaldırıyor,
yıldızlar, soğuk gökyüzünde henüz cılız ve donuk parıltılarıyla
yolu pek aydınlatmıyordu. Onun tam olarak doğmasım bekliyorlardı.
Gülsarı'nın terbiye edildiği yıl yılkılar yaylada her zamankinden
fazla kaldılar. O yıl güz uzun sürdü, kış da hafif geçti. Kar yine
yağıyordu ama yerde kalmıyor, hemen eriyordu. Bu yüzden ot
sıkıntısı çekmediler ve hayvanlar da kışı kolay atlattı. Bahar
gelince yılkılar dağa çıktılar, bozkır çiçeklenince yine düze
indiler.
Tanabay'ın savaştan sonra geçirdiği en güzel dönem belki o yıldı.
Saçı sakalı ağardıktan sonra bir kır ata benzeyecek, yaşlılık
dönemine girecekti. Genç yorga onun haya-
42/Elveda Gülsan
tına iki-üç yıl geç girmiş olsaydı, belki o yorgaya binip gezmenin
keyfini süremeyecek, o erkeklik gururunu pek tatmin edemeyecekti.
Altında Gülsan gibi bir yorga olunca, el-âle-me gösteriş yapmaktan
da kendini alamıyordu. Böyle bir yorgaya binenin gösteriş
yapmaması da biraz zordu doğrusu. Hele, dağdan köye gitmek için
tarlaların arasından geçerken, çalışmaya giden kadınlarla
karşılaşınca, eyerin üzerinde daha da dikleşir, yüreği coşkuyla
dolardı. Onun bu coşkusunu sezen Gülsarı da daha bir alımlıçalımlı
yürümeye başlardı. Kuyruğunu yukarı doğru kaldırarak
sallar, rüzgârda yelesi savrulur, ayaklan yerden kesilir ve
binicisini kuş gibi uçurmak isterdi. Pek görkemli görünürdü. Beyaz
kırmızı başörtülü kadınlar, yorgaya yol vermek için ekinlerin
arasına kaçışır, orada dizilip onu seyrederlerdi. Büyülenmiş gibi
kımıldamadan, atın geçiş hızına göre başlannı çevirerek hayran
hayran bakarlardı ona. Tam hizalarına gelince seslenirlerdi:
- Hey, yılkıcı, dursana biraz! der ve ardından gülüşür-lerdi.
"Elbet bir gün yakalarız seni!" derlerdi.
Gerçekten de yakaladıktan olurdu. El ele tutuşup yola dizilir,
önünü keserlerdi. Ahh, ne güzel eklenirlerdi! Bu şakacı kadınların
alaylanna karşı gelmek ne mümkün! Tana-bay'ı yaka paça attan
indirir, iter kakalar, patırdı gürültü arasında elinden kamçısını
çekip alırlardı:
- Söyle bakalım, bize ne zaman kımız getireceksin? Biz sabahtan
akşama kadar tarlada iki büklüm olup çalışıyoruz, canımız çıkıyor
sen ise yorgaya binip çalım satıyorsun! derlerdi.
- Sizi yılkıcı olmaktan alıkoyan mı var. Gelin siz de yılkıcı olun
bakalım! Ama o zaman kocalanniza söyleyin, kendilerine daha genç
başka kadınlar bulsunlar. Çünkü siz dağlarda soğuktan donup
kalırsınız!
- Yaa, sen öyle san bakalım! Tanabay'ı yine tartaklamaya
başlarlardı.
Elveda Gülsarı/43
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
26
Ne denli yalvarsalar da, Tanabay onlann hiçbirini bin-dirmemişti
Gülsan'ya. Kendisinden başka kimseyi bindir-mezdi. Başkaları bir
yana, Bibican'ı bile bir kez olsun bin-dermemişti. Belki o da
binmek istememiş olabilirdi. Bibi-can't'görünce Tanabay'ın yüreği
hoplar, birden neşesi yerine gelirdi. Onunla karşılaşınca atın
dizginlerini çeker, yavaşlatırdı.
*
"X) yıl Tanabay köy denetim kuruluna üye seçilmişti. Bu yüzden,
işi gereğLsık sık köye inmek zorunda kalıyordu. Hemen her
defasında o kadınla karşılaşır, göz göze gelirlerdi. Onu her
görüşünde yüreği kafesinden çıkacakmış gibi heyecanlanır, neşesi
yerine gelirdi. Gülsan onun bu halini gözlerinden, sesinden, el
hareketlerinden sezerdi. Kadınla karşılaşınca Tanabay:
- Yavaş ol bakalım Gülsan, yavaş ol biraz! derdi.
Kadın önde, onlar hemen arkasında giderlerdi. Bazan hiç konuşmaz,
bazen de fısıltı halinde konuşurlardı. Böyle zamanlarda sahibinin
sesi tathlaşır, eli yumuşardı. Bu yüzden Gülsarı sahibinin
rahatladığını sezerdi. Yine bu yüzden, yolda o kadına
rastladıkları zaman sevinirdi.
O günlerde kolhozdaki işlerin pek kötü gittiğini Gülsarı nereden
bilecekti? Orada çalışanların eline hiçbir şey geçmiyordu. Denetim
kurulu üyesi Tanabay Babasov, merkeze her gelişinde durmadan
sorar, yönetimdekileri sıkıştırırdı: "İşler niye kötü gidiyor, ne
zaman düzelecek, güzel günler ne zaman gelecek? Halk daha ne kadar
sıkınü çekecek?.." derdi. Sahibinin bunu derdini, bu sıkıntıları
Gülsarı nereden bilecekti?
Bir yıl önce havalar kurak gitmiş, pek az ürün almışlardı. Kolhoz
devlete, paylarına düşenden daha fazla tahıl, daha fazla hayvan
vermek zorunda kalmıştı. Çünkü kolhozun tembellikle suçlanmaması
için komşu kolhozların eksiğini
44/Elveda Gülsart
de kapatmak zorunda kalmışlardı. Bu böyle sürüp gidecek miydi.
Kolhozcular ne zaman gün göreceklerdi? Zaman geçip gidiyordu.
Savaş yılları ve zafer avuntusu gerilerde kalmış, unutulmaya
başlanmıştı. Kolhozcular, kendi bahçelerinde yetiştirdikleri azbuçuk
sebze ve kolhozdan aşırabil-dikleri yiyeceklerle kıt kanaat
geçinebiliyorlardı. Kolhozun kasası tam-takırdı. Elde
edebildikleri tahılı da, etlde sütü de devlete maliyetinin çok
aşağısında bir para karşılığında vermek zorunda kalıyorlardı.
Yazın hayvanlar yayılıp otluyor, olabildiği kadar besleniyor, ama
kış gelince açlıktan ölüyor, kınlıyorlardı. Ne ot vardı ne saman.
Koyun, sığır koralarının hali de pek perişandı. Ot-yem saklayacak
yerleri, ağıl anbar yapacak malzemeleri bile yoktu. Bunları bulup
buluşturup verebilecek kimse çıkmıyordu. Savaş yıllarında bakımsız
kalan evlerinin perişan hali, yıkık-dökük durumları, şimdi daha da
beterdi. Yarım yamalak bir ev kurabilenler, ancak açık-pazarda
hayvanlarını patateslerini satabilenlerdi. Ev yapmak için gerekli
malzemeyi ancak onlar bulabiliyordu.
- Hayır yoldaşlar, bu böyle olmamalı, böyle olmayacaktı. Büyük bir
yanlışlık var. bu işte,*büyük bir kusur işliyoruz! diyordu kurul
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
27
üyesi Tanabay. İşlerin bu kadar kötü gitmesini aklım almıyor
doğrusu. Ya biz çalışmasını bilmiyoruz ya da siz yönetmesini...
Muhasebeci bir tomar kâğıdı Tanabay'ın önüne sürerek cevap
veriyordu:
- Al işte! Bunlara bak da doğru olmayan, yanlış olan neymiş
göster! İşte plan, işte ürettiklerimiz, işte devlete
verdiklerimiz. Kasaya giren bu, çıkan bu, kalan bu! Kâr-kazanç
yok. Daha ne istiyorsun? Önce durumu öğren, sonra konuş. Yalnız
sen komünistsin de biz hepimiz halk düşmanı mıyız?
Söze başkaları da karışır, kavgaya varan tartışmalar başlardı.
Tanabay başını iki eli arasına alır "Nasıl oluyor, neden böyle
oluyor?" diye düşünür, dalıp giderdi. Onu bu
Elveda Gülsarı/45
kadar üzen, kendisinin canla başla çalışması değildi yalnız.
Canını sıkan başka durumlar da vardı. Bazı insanlara diş
biliyordu. O kişiler Tanabay'ı gördükleri zaman içlerinden "Yaa,
nasılmış, gördün mü işleri ne hale getirdiniz!" der gibi kıs kıs
güldüklerini, kendisiyle alay ettiklerini biliyordu. "Toprak
sahibiyiz, kulakız diye, malımıza mülkümüze el koyarsın ha! Al,
idare et bakalım. Sizi aç gözlüler sizi! Aç gözlü it; hırsız,
itten artanı yalar işte böyle. Çek cezanı! Sa-valta geberip
gidemedin!" der gibiydiler.
y Tanabay da onlara sert sert bakıyor ve içinden cevap veriyordu:
"Durun hele! Önünde sonunda bizim dediğimiz olacak, sizin de
hakkınızdan geleceğiz!" diyordu. Üstelik o adamlar kendisine
yabancı da değildi. Bunlardan biri ağabeyi Kulıbay idi. Sibirya'ya
sürülmüş ve savaşa kadar yedi yıl orada kalmıştı. Kulıbay'ın
çocukları da babalarına ben-zemişti. Onun yolundaydılar. Tanabay'ı
itten aşağı görüyor, nefret ediyorlardı. Belki onların çocukları
da akrabaları Ta-nabay'dan nefret edeceklerdi. Nefret etmelerinin
bir sebebi vardı elbet. Aradan çok zaman geçmiş olsa da, ona
yaptıkları Kulıbay'ın ve oğlunun yüreğini kanatmış, taş gibi
oturmuştu. Kulıbay'ı, "Sen bir kulaksın!" diye sürdürmesi gerekir
miydi? O, orta halli iyi bir çiftçi değil miydi? Kulıbay,
babasının birinci kansından, Tanabay ise daha küçük ikinci
karısından doğmuştu. Ama, Kırgız töresine göre, bir babadan olan
çocuklar, bir anadan doğmuş gibi kanndaş sayılırlar. Buna göre
Tanabay öz kardeşine el kaldırmış, öz kardeşine kötülük etmişti. O
günlerde herkes bu olayı konuşmuş, dedikodusunu yapmıştı. Bugün
geriye dönüp şöyle bir bakıyordu da, çok başka yargılara
varıyordu. Tanabay ne yapmışsa kolhozun iyiliği için yapmıştı. Ama
böyle mi yapmalıydı? Böyle yapması mı gerekirdi? Önceleri haklı
olduğundan hiç kuşkusu yoktu.ama savaştan sonra, zaman zaman bu
olayı uzun uzun düşünürdü. "Kendime de, kolhoza da boş yere düşman
kazanmış değil miyim?" derdi kendi kendine.
46/Elveda Gülsan
Elveda Gülsarı/47
O bu düşünceler içinde yüzerken yoldaşları onu dürtüp uyandırır:
Ey, Tanabay, niye sesin çıkmıyor, uyuyor musun yoksa? derlerdi.
Sonra yine başlardı o gürültülü tartışma: Kış ortasında ev ev
dolaşarak gübre toplamak, sonra da götürüp tarlalara atmak
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
28
gerekiyor, ama arabaların tekerlekleri yok, onarmak için kereste
ve demir çember gerek. Bunları almak için para nerde? Kim borç
verir? Verse bile sonra nasıl öderiz? Banka boş sözlere güvenip
kredi vermezdi. Eski sulama arkını da onarmaları, yenilerini
açmaları gerekiyordu. Bu, başlıbaşına büyük bir işti ve üstesinden
gelemezlerdi. Kış günlerinde toprak donar, kaskatı olur, kazma
batmazdı. Bu yüzden kimseyi çalıştıramazlardı. Bahar gelince
yapılacak ertelenmez başka işler vardı. Döllenecek hayvanları
ayırmak, tohum ekmek, halka ve hayvanlara yakacak, ot toplamak...
Bütün bu işlerden yeni arklar açmaya vakit kalmıyordu. Peki, koyun
korasını, döl alma zamanı için gerekli kapalı korayı nereye, nasıl
kuracaklardı? Koranın damı delinmiş, akıyor. Yetecek kadar ne ot
var ne de başka yem. Sağıcılar da süt sağmaya yanaşmıyorlardı.
Sabahtan akşama kadar çalışacaklardı da ellerine ne geçecekti?
Kısası kısa iple kirmev1 düğüm bağlanamıyordu. (Delik büyük, yama
küçüktü). Daha nice işler nice sorunlar vardı! Bütün bu işleri
düşününce insan ürperiyordu.
Durum böyle de olsa, cesaretlerini yitirmeden, bel-bo-yun eğmeden,
parti toplantılarında ve kolhoz başkarmasın-da (idaresinde)
sorunları dile getiriyor, çare arıyorlardı. Kolhozun başkarması
(başkanı) Çora idi. Tanabay onun değerini çok sonra anlamıştı.
Eleştirmek kolaydı. Tanabay'ın işi yalnız yılkılara bakmaktı,
yalnız yılkıdan sorumluydu. Oysa Çora kolhozun bütün işlerinden
sorumluydu. Her şey ondan sorulurdu. İşler uz gitmeyince
çalışanlar onun yakasına yapışıyor, merkezdekiler sık sık çağırıp
ondan hesap
1 Kirmev düğüm: Gemicilerin izbarc bağına benzeyen ama ondan
daha sağlam, kısa iple atılamayan bir düğüm.
soruyor, azarlıyor; kıtlık, parasızlık onun sorunu oluyor, ama o
yine de yılmıyor, gece gündüz çalışıyordu. Tanabay onun yerinde
olsa, çıldınr, kendini asardı. Oysa Çora, hasta kalbiyle sonuna
kadar direnmiş, kolhozun işlerini yürütmüştü. Kolhoz
başkanlığından sonra iki yıl da partiyi örgütleme işinde çalıştı.
Çora, insanlarla nasıl konuşacağını, onları nasıl ikna edeceğini
çok iyi bilirdi. Tanabay kaç kez öfkeli bir şekilde hesap sormak
için gelmiş, ama her defasın-di, Çora'yı dinledikten sonra
sakinleşmiş, ideallerinin gerçekleşeceğine olan güveni tazelenmiş
olarak ayrılmıştı. Yalnız bir defa, Çöra'ya olan güveni sarsıldı.
Ama bunda da asıl suçlu yine kendisiydi...
Tanabay, toplantı odasından kaşları çatılmış, suratı asılmış
olarak çıktığı, bir hışımla ata bindiği, dizginlere sıkı sıkı
asıldığı zaman, onun hangi ağır düşünceler ve dertler içinde
olduğunu Gülsan bilemezdi. O yalnız öyle zamanlarda sahibinin
mutsuz olduğunu sezerdi. Tanabay ona hiçbir zaman kırbaç vurmuş
değildi, yine de öyle olduğu günlerde ondan korkardı. Ama, yol
üstünde o kadına rastladıkları zaman, sırtındaki ağırlığın
birdenbire hafifleyeceğini, sahibinin yumuşayıp dizginleri
çekeceğini, onu durduracağını, kadınla fısıldanarak
konuşacaklarını bilirdi. O zaman kadın parmaklarıyla onun yelesini
tarar, boynunu okşardı. Hiç kimsenin elleri o kadının elleri kadar
yumuşak, okşayıcı değildi. Ak sakarlı doru kısrağın dudakları
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
29
kadar sevimli, sıcak ve yumuşaktı onun elleri. Bu kadının gözleri
de yeryüzünde başka hiç kimsede yoktu. Tanabay eyerin üzerinde
yana doğru eğilerek konuşurdu onunla. Kadın bazen gülümsüyor,
bazen kaşlarım çatıyor, bazen de 'olmaz!' anlamında başını
sallıyordu. Gözleri, şınl şınl bir derenin dibinde ayışığı vuran
taşlar gibi parlar, bir açılır, bir koyulaşırdı. Ayrılıp
uzaklaşırken kadın bir kez daha arkasına bakar, başım sallardı.
Bundan sonra Tanabay derin bir düşünceye dalardı.
48/Elveda Gülsarı
Dizginleri gevşetir, yorgayı kendi haline bırakırdı. O da bildiği
yoldan, hafif hafif yorgalardı. Sahibinin eyer üstünde olduğunu
unuturdu. İkisi birbirlerinden habersiz kendi kendilerine
giderlerdi sanki. Sonra hafiften bir yır duyulurdu. Tanabay hafif
sesle bir türkü söyler, sözleri pek anlaşılmazdı, ama herhalde
anılarda kalmış yiğitlerin yaşadığı dönemi ve onların aşklarını,
acılarını anlatan sözlerdi bunlar. Gül-sarı, çok iyi bildiği
yoldan, çayı geçerek ta yaylaya götürürdü sahibini...
Gülsarı öyle zamanlarda sahibini çok severdi. O kadını da severdi
kendince. Onu uzaktan görür görmez, yürüyüşünden, duruşundan hemen
tanırdı. Özellikle kokusundan anlardı o olduğunu. Onun kokusunu,
sevdiği, çok iyi bildiği hoş bir otun kokusuna benzetir ve öyle
algılardı. Karanfil kokuşuydu bu. Kadın, kurumuş karanfil
tanelerini boncuk gibi dizerek bir kolye yapmış, onu taşıyordu
boynunda.
- Bak, görüyor musun Bibican! Seni nasıl da seviyor.. Hadi, biraz
daha okşa onu! demişti Tanabay. Bak kulağını nasıl buzağılar gibi
indiriyor.. Yılkıda olsa hiç böyle sakin durmaz. Bıraksam
aygırlarla it gibi dövüşür. Ama bırakmıyorum, aygırlar bir yerini
incitir diy^ korkuyorum, ne de olsa daha pek genç. Sık sık
eyerleyip binişim de bu yüzden zaten..
Kadın imalı, dalgın bir cevap vermişti:
- Evet, Gülsarı beni seviyor...
- Ne yani? Başkaları sevmiyor mu demek istiyorsun?
- Öyle demek istemedim, biz unumuzu eledik, eleğimizi astık artık,
ben yalnız senin adına üzülmek istemiyorum..
- Benim için üzülecek ne var ki?
- Çünkü sen başkasın, sonra çok üzülürsün.
- Peki sen?
- Kaybedecek neyim var ki? Ben bir dulum.. Cephede ölen bir
askerin karısı. Ama sen...
Elveda Gül sarı/49
- Ben de denetim komisyonunda üyeyim. İşte, şimdi seni
denetliyorum, diye işi şakaya vurmak istemişti Tanabay.
- Ama çok sık denetler oldun. Dikkat et ha!
- Ne suçum var ki? Buradan geçiyordum, sen de geçiyordun,
karşılaştık. O kadar. Ne var bunda?
- Bu benim her zamanki yolum, ama şimdi asıl yoluma sapıyorum.
Konuşmaya vaktim yok, hadi hoşça kal.
- Bibican, dur, bekle biraz!
- Niçin durayım Tanabay? Neye yarar? Sen akıllı adamsın. Benim
derdim zaten başımdan aşıyor.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
30
- Beni ne sanıyorsun, düşmanın mı?
- Hayır, ama kendinin düşmanısın sen.
- Nedenmiş o? Nasıl böyle düşünürsün?
- Sen ne dersen de, öylesin.
Ve kadın kendi yoluna yürüyüp gitti. Tanabay, göievi gereği
dolaşıyormuş gibi, bir sokaktan öbür sokağa geçti ve sonra atın
başım değirmenden yana çevirdi, oradan okulun önüne gidip bakü.
Aslında gözünü belli bir yönden ayırmıyor, döne dolaşa kadının
kaynanasının evinden çıkmasını bekliyordu. Bibican işe giderken
küçük kızını kaynanasının evine bırakırdı, işten çıkınca da gelip
onu alırdı. Onur-, kızının elinden tutup evden çıkışım, köyün
kenannda bulunan kendi evine gidişini görmeden, onu bir kez daha
seyretmeden ayrılmak istemiyordu oralardan. Bibican ela onun
uzaktan kendisine baktığını seziyor, biliyor ama ona bakmamaya
çalışıyordu. Kadının her halini seviyordu Tanabay: Yürüyüşünü,
koyu renkli başörtüsünün içinde daha beyaz görünen yüzünü,
kolundan tutup götürdüğü kızım... peşlerinden koşup gelen küçük
köpeği bile sev lyordu.
Sonunda Bibican kendi evinin avlusuna girip kaybolurdu. Bundan
sonra Tanabay da kendi yoluna devam ederdi ama, kadın yine
hayalinde, gözlerimin önünde olurdu: İşte şimdi Bibican evinin
kapısını açıyordu, yama üstüne yama
50/Elveda Gülsan
vurulmuş iş elbisesini çıkarıp, entarisiyle kuyuya su almaya
gidiyordu. Sonra ateşi yakıyor, su ısıtıyor, çocuğunu yıkayıp
temizliyordu.. İşte şimdi köyün sığırları meradan dönüyor, o da
kendi ineğini karşılıyordu.. Artık, kapkaranlık ve sessiz evde
yatağına girdiği zaman, Bibican, Tanabay'la kendisinin
birbirlerini sevemeyeceklerini düşünürdü: Tanabay evli barklı bir
adamdı. Onun yaşında birine âşık olması doğru olmazdı. İyi bir
insandı o, ama her şey zamanında olmalıydı. Üstelik Tanabay'ın iyi
bir karısı vardı ve onu incitmemeleri gerekirdi... Kadın,
kendisini ve Tanabay'ı işte bu gerçeklere inandırmaya çalışıyordu.
Kadın böyle düşünürdü ama bu düşünceler Tanabay'ı umutsuzluğa,
mutsuzluğa sokardı: "Kaderimiz böyleymiş, neylersin!" der,
gözlerini çayın karşı yakasındaki sisli havaya çevirir ve yanık
bir türkü tuttururdu. O zaman her şeyi unuturdu: Kolhozu, çolukçocuğu,
dostu,düşmanı, geçmişi, geleceği, her şeyi... Uzun
yıllardan beri kendisine dargın olan üvey ağabeyi Kulıbay'ı, zaman
zaman düşlerine girip onu kan ter içinde yataktan fırlatan savaş
günlerini, bütün gerçekleri, her şeyi, her şeyi... Atın çayı nasıl
geçtiğini, sonra karşıda yola nasıl devam ettiklerini hiç
farketmezdi. Ancak yorga, üyire yaklaştıklarını sezince yürüyüşünü
birden hızlandırır ve Tanabay da kendine gelerek dizginlere
asılırdı:
- Trrr Gülsarı! Telaşın ne? derdi.
Dediğim gibi, Tanabay için de, yorga için de çok güzel bir dönemdi
o. Yürük atın ünü, futbolcunun ününe benzer. Daha düne kadar
mahalle arasında top peşinde koşan bir bacaksız bir de bakarsın
bütün ülkeye nam salar, el üstünde tutulan bir şöhret olur. Gol
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
31
atmaya, ağları dalgalandırmaya devam ettikçe ismi de yayılır. Ama
giderek yıldızı sönmeye
k -
Elveda Gülsan/51
başlar, sonunda unutulup gider. Onu ilk unutanlar da, genellikle
vaktiyle ona övgüler düzüp göklere çıkaranlar olur. O anlı-şanlı
futbolcunun yerini başkası alır.
» Yanş kazanan atın ünü de öyle başlar, öyle biter. Yarış
kazandıkça ünü yankı yankı yayılır. Atla insan arasındaki tek
fark, atın atı kıskanmamasıdır. Atlar bu konuda kıskançlık nedir
bilmezler. Tanrıya şükür, insanlar da atlan kıskanmayı henüz
öğrenemediler. Böyle diyoruz ama, belki yanı-lıjpruz. Kıskançlığın
doksan türlüsü varmış. Sahibine düşmanlık etmek için atının
maytabanına (toynağın yumuşak ortasına) çivi çakanları da
biliyoruz. Hay aü kıskanan zavallı hay! Neyse, bırakalım bunu...
İhtiyar Turgay'ın dedikleri oldu. O yılın baharında yorganın
yıldızı iyice parladı. Genci yaşlısı herkes tanıdı onu. Bilmeyen
kalmadı: "Gülsan!" "Tanabay'ın yorgası!", "Köyün övüncü,
gururu..." diyor, onu dillerinden düşürmü-yorlardı.
Daha 'R' sesini bile telaffuz edemeyen, henüz koşup tozlu topraklı
sokaklarda atçılık oynamaya başlayan çocuklar bile hep "Gülsan"
olmak isterlerdi. "Ben Gülsarı'yım" derdi biri. "Hayır, Gülsan
benim!" diye itiraz ederdi öteki: Annee, baksana şuna, Gülsan'nın
ben olduğumu söyle! Hadi Gülsan, deeeh! Zuvvv!"
Şöhretin ne olduğunu, onun nasıl bir yücelik, güçlülük
getirdiğini, sarı yorga, o büyük yarıştan sonra öğrendi. Bir
Mayıs'ta yapılmıştı o yarış.
Bayram töreninden sonra çayın karşı kıyısındaki düzlükte
gösteriler başladı. Çok büyük bir kalabalık toplanmıştı.
Dağlardan, komşu kolhozlardan ve Kazakistan'dan pek çok insan
gelmişti. Kazaklar kendi atlarıyla katılacaklardı yarışlara.
Savaştan sonra böyle büyük bir şenlik, böyle büyük kalabalık ilk
kez görülüyordu.
Tanabay o sabah erkenden kalkıp aünı eyerledi, başlıo2/
Elveda Gülsan
ğını, üzengileri, kolanlan her zamankinden daha dikkatli,! daha
özenli olarak taktı. Gülsan sahibinin gözlerinin parıltısından ve
ellerinin titremesinden olağanüstü bir şeylerinf olacağını
seziyordu. Sahibi çok heyecanlıydı:
- Hadi bakalım Gülsan, sana güveniyorum, yüzümü! kara çıkarma,
beni küçük düşürme.. Kendini rezil mi edeceksin? Göreyim seni!
diyordu.
O gürültülü kalabalıkta sabırsız, heyecanlı, meraklıydı. Komşu
çiftliklerden gelenler atlarını eyerlemeye başla- ] dılar.
Çocuklar, kimisi at üstünde, kimisi yaya, öteye beriye | koşuyor,
yarışın bir an önce başlamasını istiyor, heyecanla! bekliyorlardı.
Sonra atlılar çayın karşı tarafında bir araya] geldiler.
Gülsan, o büyük kalabalığı, onca atı bir arada görünce, başı döner
gibi oldu. Göğün altı şimdi azan-kazan1 idi. Kızıl, yeşil
havlular, çevreler, kızıl bayraklar dalgalanıyor, göz
kamaştırıyordu. Atlann takınılan da pek süslüydü. Üzengi-) ler
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
32
şıngırdıyor, kayışlara, başlıklara takılan gümüşler parlı--'¦ yor,
göz alıyordu.
Yarışa katılacak biniciler atlarını bir araya getirdiler, j toplu
halde durdular. Atlar sahırsızlanıyor, ön ayaklarının j
toynaklanyla yeri eşeliyor, bir an önce fırlayıp koşmak isti- ¦]
yorlardı. Yansı düzenleyen ve yöneten aksakallar da atla- j rıyla
dolanıp duruyorlardı onların yanında.
Gülsan kaslarının gerildiğini, gücünün arttığını hissetti.
Vücudunu odlara salan bir ruha bürünmüştü. Bundan ı bir an önce
kurtulmak için ok gibi fırlamak, olanca gücüyle¦] koşmak
istiyordu.
Sonunda aksakallar yarışçıların beklediği işareti ver- j diler.
Tanabay atın gemini gevşetti ve yorga fırlayıp çıktı or- j taya.
Önce, ne yana gideceğini bilemeden, toynaklarıyla 1. topraklan
sıçratarak, şöyle bir kendi ekseninde döndü. Ve o 1
1 Azan-kazan: Her ağızdan çıkan ayn sesin, her türlü sesin
birbirine karışmasından meydana gelen büyük gürültü.
Elveda Gülsarı/53
anda, uğul uğul bir ses çıktı kalabalıktan: "İşte Gülsan! Gülsan!
Gülsan!"
Yarışa katılacak elli kadar atlı vardı.
Toybaşı1 yarışçılara seslendi:
-"Haydi şimdi bir Fatiha okuyalım, hayır dua edelim, dedi.
Bunun üzerine, saçlarını ustura ile kazıtıp, başlarına birer beyaz
çevre geçiren biniciler, ellerini açarak seyircilere doğiu biraz
ilerlediler. Yüzlerce el kalktı, açıldı, dua edildi vellütün
kalabalık "Amiin!" diye yüzlerini sıvazlayarak ellerini
indirdiler.
Bundan sonra yarışçılar atlarını dokuz kilometre ilerideki başlama
noktasına doğru dörtnala sürdüler.
Onların boş bıraktıklan alanda başka gösteriler başladı:
Güreşiyor, cirit oynuyor, birbirlerini düşürmeye çalışıyor,
eyerden sarkıp yere bırakılan paraları topluyorlardı. Daha nice
hünerler gösteriyor, seyircileri coşturuyorlardı.
Başlama noktasına giderken Gülsarı gemi dişliyor, diliyle itiyor,
sahibinin dizgini serbest bırakıp kendini niye salıvermediğini ani
ay amıyordu.
Sonunda, başlama çizgisinde başlarını bir hizaya getirerek
dizildiler. Toybaşı, atıyla, yarışçıların bir ucundan öbür ucuna
giderek son denetimini yaptı, biraz yana açılarak elindeki beyaz
mendili havaya kaldırdı ve büyük yarış başladı. Atların hepsi
birden ok gibi fırladılar. Gülsan da fırlamıştı elbet. Şimdi
toynaklar yeri dövüyor, yer sarsılıyor, gerilerinde bir toz bulutu
yükseliyordu. Yarışçılar uran salıp2, atlarım dörtnala sürüyor,
uçuyorlardı. Ama Gülsarı dörtna-
1 Toybaşı: Toyu, şenliği, yarışı yönetenlerin başı
2 Uran: Aynı dâva uğrunda, aynı bayrak altında toplanmak ve
savaşmak için millî parola. Genellikle boyların ya da eski, ünlü
bir batınn adı söylenerek çağrılır. Boyların ayrı ayrı uranları da
vardır. Oniki Kazak boyunun ortak uranı
54/Elveda Gülsarı
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
33
la gitmesini bilmiyor, yorga gidişini hızlandırıyordu sade-j ce.
Onun güçsüzlüğü de, gücü de bu yorga gidişiydi işte.
Atlar, birsüre yan yana idiler, sonra aralanmaya, açıl-! maya
başladılar. Gülsarı bu durumu pek farketmedi. O yalnız öbür
atların kendisini geçip gittiğini, tarladan ana yola \
çıktıklarını, atların toynaklarından sıçrayan kilin, çamurun,
çakılın yüzüne gözüne geldiğini farkediyordu. Sağından so- \
lundan geçen atlıların uranlarını, kamçı şaklatmalarını du-!
yuyordu. Havayı, kızgın tarladan ve taze pelinlerden çıkan bir
koku kaplamıştı.
Koşu, yolun yansına kadar böylece sürdü. On kadar at ileriye doğru
arayı iyice açmış, Gülsarı'nın yeüşemeyeceği kadar
uzaklaşmışlardı. Ötekiler Gülsarı'dan da gerideydiler. Artık,
karışıklık, gürültü, patırtı dinmiş gibiydi. Gülsarı kendini geçip
giden atlan görüyor, sahibi ise dizginleri hâlâ sıkı tutuyor, bu
da Gülsarı'yı çileden çıkarıyordu. Bu öfke ve yüzüne çarpan
rüzgârdan gözleri kararıyor, güneş başına vuruyor ve onu üzerine
yuvarlanan ateşten bir top gibi görüyordu. Sıcak ter içinde
kalmıştı. Ama ne kadar ter atarsa o kadar hafifliyordu sanki.
Kanatlanıp uçmak istiyordu.
Sonunda, önde giden atlarıa yavaşladıkları, yorulmaya başladıkları
göründü. Oysa yorga gücünü harcamamıştı daha. Birden sahibinin
"Haydi Gülsarı!" dediğini duydu. O andan itibaren de güneş topu
üzerine daha hızlı düşmeye başlamıştı sanki. Gülsarı öndeki atlara
bir bir yetişip onlan geride bırakıyordu. O atlara binmiş
olanların yüzlerinden öfke fışkırıyor, kamçılar saklıyor, ağızları
açılıp dişleri görünen atları geçip gidiyordu. Gülsarı,
binicisinin ve eyerin ağırlığını duymaz olmuştu. İçini saran yarış
hırsı onu bir Düldül yapmıştı şimdi.
'Abak'tır. Uran salmak ya da uran çağırmak, günümüzde daha çok
kökpar, bu-zakşı oyunlarında, at yarışlarında... vb. spor
gösterilerinde yaygın olarak devam etmektedir (çevirenin notu).
Elveda Gülsarı/55
Ama önünde biri karakök1, öbürü ciyren2 donlu iki at daha vardı.
Binicilerinin saklayan kırbaçları altında hırsla koşuyor, ama
birbirlerini bir baş kadar bile geçemiyorlardı. _. İyi atlardı.
Gülsarı'nın onlara yetişmesi epeyce uzun sürdü. " .»Ama bir yokuşa
geldiklerinde yetişti onlara. O yokuşu, dev bir dalganın köpükleri
gibi taşıp tırmandı ve sonra, bir an, yerle gök arasında,
ağırlığını tamamen yitirmiş gibi oldu. Soluğu kesilmişti. Yokuş
aşağı giderken güneş daha çok ka-.maştınyordu gözlerini. Onları
geçmişti ama, az sonra ardından toynakların sesini yine duydu.
Karakök ve ciyren peşin-'den yetiştiler, ikisi iki yanından onunla
bir hizada koşmaya başladılar.
Şimdi atbaşı gidiyorlardı. Sanki koşmuyor da, yanya-' na öylece
donup kalmış gibiydiler. Gülsan iki aün gözlerini, uzanıp duran
başlarını, gemlerini, gem kayışlarını görüyor--. du. Karakök
inatçıydı. Ciyren at, heyecanla, kuşkuyla iki yanına bakınıyordu.
Sonunda ciyren atın hızı kesildi. Bir an sağına soluna suçlu suçlu
bakü ve sonra Sanğül onu göremez oldu. Gülsarı'nın Karakök'ü
geride bırakması hiç de kolay olmadı. Çok hırslıydı Karakök.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
34
Öfkeden gözleri donuk-laşmış, güçsüz kalan ayakları üzerinde
ölürcesine koşuyordu. Doğrusu pek acıklı bir durumdu bu. Sonunda
çaresiz o da yenilgiyi kabul etti. Gülsarı onu da geçmişti.
Önündeki atları geçip geride bıraktıktan sonra Gülsan rahat bir
soluk aldı. Şimdi ileride çayın panltısını, çayırı görüyor, bunlar
gözünde halkalamyordu. Derken, insanların
1 Karakök: Güvercin donlu (gri) atlara genellikle "kök at"
denir. Bu donun koyusuna "karakök", demiri andıran tonuna "temir
karakök", kızılımtırak olanına "Kızıl kök", ufak benekleri olanına
"tarlan kök" denmektedir.
2 Ciyren: Al donlu attır. Tam al olanına "kan ciyren", biraz
koyusuna "küren ciyren", biraz açığına "açık ciyren", ağız ve
kasık kısımları sarımtırak olanına "şabdar" denir.
56/Elveda Gülsan
haykınşlannı duydu. Ama, o kadar uzak görünüyordu ki o uzun yolun
sonu! Birden soluğu kesildi. Gerisinde neler olduğunu, o iki atın
kendisine yetişip yetişmediklerini bilemiyordu. Düşüp bayılacaktı
nerdeyse.
Ama önündeki kalabalık dalgalanıyor, coşkun naralar atıyor, iki
kola açılıp ona yaklaşıyordu. Şimdi daha. yakından, daha açık
seçik duyuyordu onların sesini. "Gülsan! Gülsan! Gülsan!" diye
bağınyorlardı. O sesler Gülsan'ya yeni bir güç verdi. Yüreklenip
ok gibi atıldı ileri doğru... Şu insanların verdiği güce bir
bakın!
San yorga, yeri göğü inleten ve etrafını bir çit gibi çeviren
insanların önünden koşarak çayırı bir dolandı.
İş bu kadarla bitmiyordu. Şimdi, o coşkun kalabalık, Gülsan'yı da,
sahibini de aralarına almıştı.. Onlan kendi hallerine
bırakmıyorlardı. Gülsan biraz soluk alıp kendini toparlayınca,
çevresini saran kalabalık biraz açıldı. Büyük ödülü kazanan
tulpar1 ile binicisine yer açtılar. "Gülsan! Gülsarı! Gülsan!"
diye yorgayı, "Tanabay! Tanabay! Tana-bay!" diye de sahibini
alkışlıyorlardı. •
Bu sesler atın üzerindeki etkisini yine gösterdi. Yanş alanına
gözleri alev alev yanarak, büyük bir zafer kazanmış kumandan
edasıyla girdi. Artık, güzel, güçlü ve ünlü olduğunu anlamıştı.
Zaferi kazanan Tanabay ellerini kaldırarak şükür duasını yaptı.
Bütün kalabalık ellerini kaldırarak ona uydu ve akansular gibi
yüzlerini sıvazlıyarak bir ağızdan "Amin!" dediler.
Sonra, yorga Gülsan, o kadar büyük kalabalığın içinden o kadım
görüp tanıdı ve ona doğru yürüdü. Kadın "Amin" diye ellerini
yüzünden indirirken görüp tanımıştı
1 Manas destanında geçen çok hızlı koşan savaş atlarına tulpar
deniyor.
Elveda Gülsan/57
onu. Ön sırada duruyordu. Coşkulu, sevinçliydi. Bu defa, her
zamankinden farklı olarak, başörtüsü beyazdı. Gün ışınlarıyla dere
dibinde ışıldayan küçük taşlar gibi gözlerini, ondan ve
Tanabay'dan ayıramıyordu. Gülsan, daha önceleri yaptığı gibi,
gidip onun yanında durmak istiyordu. Sahibi onunla konuşsun, kadın
da, ak sakarlı kısrağın dolgun ve sıcak dudaklarına benzeyen
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
35
parmaklarıyla onun yelesini tarasın, boynunu okşasındı. Ama,
nedense, Tanabay onun dizginlerini başka tarafa çekiyor, kadına
yaklaşmasına izin vermiyordu. Gülsarı sahibinin niçin böyle
yaptığını anlamıyor, şaşıp kalıyor, kızıyordu. Onunla konuşması
gerekmez miydi? Onu nasıl görmüyordu?
Ertesi gün, Mayısın ikinci günü, Kökpar Oyunu''nda, Gülsan yine en
güçlü at olduğunu gösterdi...
Atlılar, geleneklere uyup uran salarak, nâra atarak, dağ
göçüyormuş gibi bir gürültüyle, yarış meydanına, kalabalığın
olduğu yere indiler. Bu defa da yıldızı parlayan, herkesin
gözdesi, Gülsarı idi. Bir gün önceki yarışı kazanıp bâygeyi
(birincilik ödülünü) kazanarak halk arasında nam saldığı için,
çoğunluk kökparın sonlarına kadar yine fazla koşturmadı, yormadı.
At yarışlarının, atlı oyunların, en heyecanlısı, en meraklısı
kökpar idi. Kökparı kapan, "alaman bâyge" denilen ödülü kazanmış
olurdu. Kimin atı deneyimli ve hızlı, kim daha hünerli, kurnaz ve
güçlü ise, kökparı o kapar, eyerinin üzerine atıp onu kendi köyüne
götürür, böylece 'alaman bâyge'yi kazanmış olma şerefini de
götürmüş olurdu köyüne. Bu oyuna herkes katılabilir, atının ve
kendisinin hünerini, gücünü, şansını sınayabilirdi.
1 Kökpar: At üstünde oynanan bir takım oyunudur. Taraflar, meydana
bırakılan, içi saman doldurulmuş oğlak veya buzağı tulumunu
kapmak, kendi takımına kazandırmak için mücadele ederler.
58/Elveda Gülsarı
Halk, kökparın başlamasını heyecanla beklerken, Güneş, Kazak
bozkırının ufkunda batacağı yere yaklaşıyor ve yusyuvarlak bir
yumurta sarısı gibi görünüyordu. Işığı azaldığı için artık gözleri
kamaştırmıyordu.
Kırgız ve Kazak atlılar, akın akın doluyordu oyun alanına. Bunlar
meydana bırakılan bir kökparı eyerden eğilip kapmak, onu kapanın
elinden almak için at koşturuyor, itişip kakışıyor, geniş meydanda
asıl mücadeleyi verecekleri "alaman-bâyge" için hazırlanıyorlardı.
Böylece epey vakit geçti.
Güneş batmak üzere olduğu ve gölgelerin iyice uzadığı bir sırada,
aksakallar 'alaman-bâyge'ye izin verdiler. Kökpar serke''yi alanın
ortasına bırakan toybaşı "Alaman!" diye bağırdı.
Kökparcılar bir anda kökpar serkeyi kapmak için atıldılar.
Çekişme, itişip kakışma başladı. Böyle güçlü ve çok rakip
arasından kökparı yerden kaldırıp almak hiç de kolay değildi.
Atlar birbirlerini sıkıştırarak, dişlerini göstererek oldukları
yerde dönüyorlardı. O zorlu, o büyük çekişmede Gülsan atların
arasında eziliyor, boğuluyor gibi oluyor, açığa çıkmak istiyordu.
Ve Tanabay o oğlağı bir türlü ele geçi-remiyordu. O sırada bir ses
yükseldi: "Kazaklar kaptı! Tutun, engelleyin!" Heybetli bir küren2
aygıra binmiş, sırtındaki asker gömleği, rakiplerinin
çekiştirmesinden parça parça olmuş bir Kazak yiğidi, o kadar
atlının arasından oğlağı çekip almış, bacağının altına
sıkıştırmış, baüya doğru gi-• diyordu.
- Tutun! Küren atı yakalayın! diye bağırıyordu Kırgızlar.
"Tanabay! Onu ancak sen yakalayabilirsin, çabuk!"
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
36
Küren aygıra binmiş Kazak, şimdi baldırlarının üzerine aldığı
kökpara abanmış, batmak üzere olan güneşe doğru
1 Kökpar serke: Kökpar oyununda kullanılan oğlak (tulumu).
2 Küren: Koyu al donlu at.
Elveda Gülsarı/59
uçuyordu. O alev topun içine girecek, kızıl dumanlara, ışınlara
karışıp yok olacaktı sanki.
Gülsarı, sahibinin hâlâ dizgini niçin gevşetmediğini
anlayamıyordu.
„ * Ama Tanabay işini biliyordu. Kazak yiğide, kendini kovalayan
Kırgızlardan ve yardımına koşacak Kazak hemşehrilerinden
uzaklaşması için zaman bırakıyordu. Kazak hemşehrileri onun
bindiği aygırın çevresini sarıp ona siper olurlarsa bir daha onu
yakalayamaz ve kökpar Kazaklara gi-deıdi. Tek kazanma umudu teke
tek çekişmeydi.
¦ Kazak yiğidin bindiği küren aygır ok gibi fırlayıp Kazakları da,
Kırgızları da geride bırakmaya başlayınca Tanabay sarı yorganın
dizginini salıverdi. Gülsarı uçtu. Kaçan güneşi yakalayacakmış
gibi bir hızla süzüldü. Şimdi bağnş-- malar ve öbür atların toynak
sesleri gittikçe geride kalıyor ve küren aygırla aralarındaki
mesafe kapanıyordu. Kökparı da taşıdığı için küren aygırın yükü
ağırdı ve Gülsarı'nın ona yetişmesi zor olmadı. Tanabay Gülsarı'yı
küren aygırın sağına geçirdi. Kazak yiğit kökparı o tarafında
tutuyordu. Gülsarı ile küren aygır atbaşı hizaya gelince Tanabay
kökparı yakalamak için uzandı. Ama Kazak hemen sol yanına geçirdi
kökparı.Tanabay şimdi onun soluna geçmek zorundaydı. Bu yüzden
biraz geride kalıp bu kez solundan yetişti küren aygıra. Yırtık
asker gömlekli Kazak da kökparı bu kez sağa geçirmekte gecikmedi.
- Aferin! Gerçekten çok iyisin! diye bağırarak onu övmekten
kendini alamadı Tanabay.
İki at yan yana, güneşe doğru koşmaya devam ediyordu.
Tanabay, Gülsarı'yı yeniden geriletip sağa geçmeyi göze alamadı.
Kazak aynı şeyi yapacak, kökparı öbür tarafına geçirecekti. Onun
için Gülsarı'yı küren aygıra yapışırca-sına yaklaştırdı ve bir
anda Kazağın eyerine asıldı. Kazak uzaklaşmak istedi ama
Gülsarı'yı geçmek ne mümkün! Ta-
60/Elveda Gülsarı
nabay, Gülsarı'nın hızı ve kendi çevikliği sayesinde küren
aygırının boynuna kapandı. İtişip kakıştılar ama yine de kökp arı
yakaladı ve çekm ;ye başladı. Tanabay'ın iki eli de boş olduğu
için daha kolay hareket etmişti. Şimdi ikisi birden asılıyordu
kökpara.
- Hadi Kazak kardeş, kolla kendini! diye bir nara attı Tanabay.
- Yok arkadaş! Alamazsın! dedi Kazak.
Asıl çekişme, itişip kakışma şimdi başlamıştı. Bir avı
paylaşamayan iki kartal gibiydiler.Körük gibi soluyor, hırıldıyor,
bağınşıyorlardı. Kollarını birbirlerine dolamışlardı.
Birbirlerinin ellerine ve kökpara pençe gibi geçiriyorlar-dı
tırnaklarını. İkisinin de birkaç tırnağı sökülmüş, elleri kan
içinde kalmıştı. Onlar böylesine bir çekişme, kapışma içindeyken,
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
37
iki at ds olanca güçleriyle ve hırsla koşuyor, güneşi yakalamaya
gidiyorlardı!
Bir batırlık, yiğitlik ve beceri oyunu olan kökpara bize armağan
eden atalarımız nur içinde yatsınlar! Ruhları şad olsun!
İki at yanyana koşuyor ve kökpar serke ikisi arasında gerilip
hırpalanıyordu. Artık varış çizgisinapek yakındılar. Yarışçılar
şimdi bağırıp çağırmayı bırakmış, canlarını dişlerine lakmış,
kökp; rı bütünüyle ele geçirip, üzengi kayışının altına almak ve
sonra fırlayıp uzaklaşmaktan başka bir şey düi ünmüyonan ı. Kazak
yiğidi güçlüydü, kolları uzun ve çekiç gibiydi. Ana Tanabay'ın da
tecrübesi vardı. Tanabay birden sağ ayağını üzengiden çıkardı. Bir
yandan kök-parı sımsıkı tutarkeı, ayağı ile küren aygırı itmeye
başladı.Sonunda Kazak gencinin parmakları çözüldü. Kazak kökparı
bırakırken hasmını uyarmaktan geri kalmadı:
- Sıkı tutun! diye bağırdı.
Gerçekten de Tanabay, olanca gücüyle kökpan çektiği ve küren aygın
da ittiği için, salıverilen kökparla birlikte aü-run öbür tarafına
düşmekten güç kurtuldu. Ama kökpar elin-
Elveda Gülsan/61
deydi artık. Onu kolu ve ayağıyla sağlama aldıktan sonra bir zafer
narası attı ve yorgayı olduğu yere çevirerek küren aygırdan
uzaklaştırmaya başladı. Şimdi Kırgızlara, kendi takım
arkadaşlarına doğru koşuyordu. * Atlı arkadaşları
bağrışıyordu:
- Gülsarı! Gülsan aldı!
Kazak takımından bir grup Tanabay'ın önünü kesmek için atıldı.
Bunlar:
J- Yakalayın! Tutun! Bırakmayın! diye bağınyorlardı birbirlerine.
Tanabay bunların, yardımına gelecek kendi takım arkadaşlannın
önünü kesmelerine fırsat vermemeliydi. Atını olduğu yerde bir kez
daha çevirdi ve Kazaklardan kaçmaya başladı. Gülsarı onun her
hareketinden ne istediğini hemen anlıyor ve isteneni yapıyordu.
"Sağ ol Gülsanm! Canım ciğerim benim! Sağ ol" dedi Tanabay.
Gülsan bir kez daha olduğu yerde dönüp koşarken, Tanabay takım
arkadaşlarının korumasına girmişti. Arkadaşları yetişip çevresini
sardılar ve hep birlikte koşmaya başla-dılar.Bir o yana bir bu
yana koşturan atlılar, o engin bozkırda kanatlarını gererek
kavisler çizen kuşlara benziyorlardı. Nara atanlar vardı. Devrilen
atlar .düşenler, atlarının peşinden sendeleyerek koşanlar vardı.
Böyle bir yarışta, böyle bir oyunda bütün bunlar olurdu. Kimse
kimseyi suçlayamazdı bu yüzden: Erlik göstermek ve er meydanında
başa gelene razı olmak! Bunlar bir anadan doğmuş kardeşler
gibidirler.
Güneş topunun büyük bölümü batmış, sadece ucu görünüyordu. Alaca
karanlık çökmüştü. Alaman-bâyge, akşam serinliğinde, toynak
sesleri ve başka gürültülerle, dalga dalga, uğul uğul ve yeri
sarsarak devam ediyordu.
Artık bağıran çağıran yoktu. Kovalayan, kovalanan da yoktu. Yine
de oyunu bitirmek istemiyor gibi koşturuyor-
62/Elveda Gülsarı
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
38
lardı atlarını. Bozkıra yayılıyor, kara bir dalga gibi bir tepeden
inip başka bir tepeye tırmanıyorlardı. Grup grup, ama tam bir uyum
içindeydiler. Yarışçılar niçin bağırmıyor, niçin suskun ve yüzleri
niçin gergindi? Bir ezgi mi dinliyorlardı? Kazak tamburası ile
Kırgız kopuzu gümbürdediği zaman, tıpkı böyle bir uyumla at
koşturuyor, dağlardan sel gibi iniyorlardı.
Şarıl şarıl akan çaya yaklaşmışlardı. Gür çalıların arasından onun
parlak köpüklerini görüyorlardı. Sonuna geliyorlardı artık. Çayın
öbür yakasındaki Kırgız köyüne varacaklar ve oyun bitecekti.
Tanabay ve onu çembere alan kök-parcı arkadaşları, yine birlikte
koşuyorlardı. Gülsarı ortada amiral gemisi, öbürleri de onu
korumakta görevli refakatçilerdi sanki.
Gülsarı çok yorgundu. Çok zor, çok ağır bir gün geçirmişti.
Bacakları titriyor, yıkılacak gibi oluyordu. İki yanında iki yiğit
başlığından tutup götürüyordu onu. Öbürleri de Tanabay'ın
yanlarından ve ardından gelerek onu kolluyorlardı. Tanabay da çok
yorgundu. Eyere attığı serkenin üzerine abanmış başı ileri geri
sallanıyor, kendini zor tutuyordu. Yanında kollayanlar olmasa,
Gülsarı da, Tanabay da adım atamazlardı. Belki eski zamanlarda,
vuruşarak büyük zafer kazanan, yaralanan hatırları da, düşman
eline düşmesin diye savaşçı arkadaşları böyle getiriyor,
kurtarıyorlardı.
İşte, çay hemen önlerindeydi. Yeşil çayır, çakıllı geniş geçit
oracıktaydı. Karanlıkta bile parlıyor, görünüyordu.
Atlılar, atlarını çaydan sürüp geçtiler. Su çalkalandı, köpürüp
kaymadı. Atların nallan suyun dibindeki çakıllara çarparak sağır
edici sesler çıkardı. İki yiğit, Gülsarı'yı ye-dekleyip karşı
tarafa geçirdiler. Ne gam! Yenmişler, bây-geyi almışlardı.
Yiğitlerden biri Tanabay'ın elinden serkeyi abp köye koşturdu
atını.
Elveda Gülsarı/63
Kazaklar çayı geçmeden kıyıda durup onları uğurladılar. Kırgızlar
ise:
- Yarış için çok teşekkür ederiz, sağ olun! diye seslendiler..
- Siz de sağ olun hoşça kalın. Güz gelince yine karşılaşırız!
dediler ve atlarının başını çevirip kendi köylerine yollandılar.
Hava çok karanlıktı. Göz gözü görmüyordu. Tana-bay'ı bir eve konuk
etmişlerdi. Yorga da öbür atlarla birlikte, dışarıda bağlıydı. Gem
vurulmaya ve binilmeye alıştırıl-dığı günden bu yana hiç bu kadar
yorulmamıştı. Ama o zaman daha küçüktü, şimdi ise anlı-şanlı bir
tulpar olmuştu.
Kökparcılar bir evde toplanmışlardı ve herkes Gülsa-n'dan söz
ediyordu.
- Haydi Tanabay, buyur Gülsan'nın şerefine içelim. O olmasa
bâygeyi kazanamazdık!
- Evet öyle, ama küren aygır da arslan gibiydi doğrusu. Binicisi
Kazak yiğit de öyle. Görürsünüz, ileride o da nam salacak.
- Doğru. Gülsan'nın önünü kesmek için Kazak atlarından kaçışı
gözümün önünden gitmiyor. Ayaklarını öyle açıyor, öyle süzülüyordu
ki karnı otlara değiyordu. Kazandı hayvan...
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
39
- Öyle. Eski batırların savaşa giderken bindikleri atlar herhalde
böyle idiler. At değil, Düldül o! Düldül!
- Ey Tanabay, Gülsarı'yı kısrağa ne zaman salacaksın?
- Kısrakların peşinde dolanmaya başladı bile, ama biraz daha vakti
var, hele tam gelişsin de.. Önümüzdeki baharda üyirin içine
salacağım. Bu güz onlarla otlasın, kendini toplasın biraz...
Geç saatlere kadar içki sofrasında alaman-bâyge'den
64/Elveda Gülsarı
söz ettiler. Yarışın, çekişmenin nasıl geçtiğini, Gülsarı'mn üstün
niteliklerni anlatıp durdular.
Adamlar evde onu överlerken Gülsan da dışarıda, gemini dilinin
altından üstüne çıkararak terini soğutuyordu. Teri kuruması için
sabaha kadar ona ne su vereceklerdi ne de yem; ama canını sıkan
açlık değildi. Omuzları sızım sızım sızlıyordu. Ayakları beton
gibi kaskaü olmuştu. Ayaklarının maytabanı1 ateş gibi yanıyordu.
Alaman-bâygenin gürültüsü hâlâ çıkmamıştı kulaklarından.
Kökparcıların naralarını hâlâ duyuyordu. Hırıldıyor, titriyordu.
Şimdi asıl istediği, çayırda yuvarlanıp sırtını kaşımak,
silkinmek, üyir atlarıyla dolaşmaktı. Ama sahibi hâlâ gelip
bakmıyordu ona.
Neyse... Sonunda sahibi çıkageldi. Karanlıkta sallanıyor, keskin
bir koku yayılıyordu nefesinden. Oysa onun nefesinden böyle pis
bir kokunun yayılması pek nadir görülürdü. Gülsan ne bilsindi bir
yıl sonra yeni bir efendisi olacağını ve onun hep böyle
kokacağını! Sarı yorga adamdan da, saçtığı o pis kokudan da
tiksinecekti.
Tanabay yorganın yanına geldi, yelesini okşadı, başının altını
sıvazladı:
- Nasılsın bakalım, terin soğudu mu biraz? Çok mu yoruldun? dedi.
Ben de ölüyorum yorgunluktan. Bana öyle bakma, senin şerefine
içtim biraz. Zaferi kutluyoruz. Az içtim, kararımı bilirim ben.
Cephedeyken bile sarhoş olacak kadar içmezdim. Hadi Gülsarı,
darılma bana, işte gidiyoruz kendi evimize. Orada bir güzel
dinleneceğiz...
Tanabay atın kulaklarım sıkıştırdı. Evden çıkanlar!;; biraz
konuştu. Sonra atlara binip her biri kendi yollarına gittiler.
Bütün köy uykudaydı. Sokaklar sessiz, pencereler ışıksızdı. Yalnız
uzaktan, hafif hafif bir traktör sesi duyulu-
1 Maytaban: At toynağının altında ve iç ortasındaki yumuşak yer.
Elveda Gülsarı/65
yordu. Ay yükselmiş, dağların yukarısına çıkmıştı. Bahçelerde elma
ağaçlan tepeden tırnağa çiçek açmıştı ve dallardan birinde bir
bülbül ötüyordu. Bu terkedilmiş sessiz köyde ne işi vardı bu
bülbülün. Şakıyor, şakıyor sonra kendi se-siiti dinler gibi
duruyor, yine şakıyordu.
Tanabay dizginleri çekerek atı yavaşlattı.
- Ah ne güzel bir sessizlik bu! dedi yüksek sesle. Bülbülün
şakımasından başka çıt yok. Ne demek istediğimi anlıyor musun
Gülsarı? Nereden anlayacaksın! Sen üyire git-rriâk istiyorsun, ben
ise...
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
40
Demirci dükkânının önünden geçtiler. En kenardaki sokaktan geçip
dere kıyısına inmeleri, oradan saparak üyi-rin bulunduğu yere
doğru gitmeleri gerekiyordu, ama sahibi başka tarafa çevirdi atın
başını. Köyün ortasındaki sokaktan geçip, o sokağın sonundaki bir
kapının önünde durdular. Tanıdığı kadımn oturduğu evin avlu
kapısıydı burası. Evin küçük kızının yanındaki hiç ayrılmayan
küçük köpek havlayarak karşıladı onlan. Ama atı ve binicisini
tanıyınca kuyruğunu sallayarak sustu. Sahibi eyerin üstünde sessiz
duruyor, karar veremeden düşünüyordu. Sonunda derin bir iç çekerek
dizginleri oynattı ve oradan uzaklaştırdılar.
At, yoluna devam etti. Tanabay aün başını çaya doğru çevirdi ve o
yolda Gülsan'yi mahmuzladı. Gülsarı'mn istediği de buydu zaten.Bir
an önce üyerin yamna varmak istiyordu. Çayırı geçip suyun kıyısına
geldiler. Gülsarı 'run nalları çakılları dövüyor, suları
sıçratıyordu. Su buz gibiydi. Çay geçidinin ortasına gelince,
Tanabay birden dizgini çekip atı geriye çevirdi. Sahibinin bir
yanlışlık yaptığını düşünen Gülsarı geri gitmek istemedi, ağzı ile
dizgini çekip ileri doğru gitmeye çalıştı. Geri dönmelerine ne
gerek vardı? Bir gün içinde kaç defa koşacaktı? Onun bu
düşüncelerine cevap olarak, Tanabay kırbacını Gülsarı'nın göğsüne
indirdi. Sahibinin ona kırbaçla vurmasından hiç hoşlanmazdı
Gülsan. Gemini hırsla garş-gurş dişleyerek çaresiz geri döndü.
66/Elveda Gülsarı
Bol otlu çayın yeniden geçtiler, geldikleri yolu yeniden aştılar
ve yeniden o evin önüne gelip durdular.
Sahibi eyerin üzerinde pek huzursuz duruyordu. Dizgini bir o yana,
bir bu yana çekiyor, ne yapacağını bilemiyordu. Kapının kanadını
itti. Aslında kapının kanadı kınk döküktü. Orta yarı açıktı.
Kurumuş, eğrilmiş, iki direği kalmıştı yalnız kapı olduğunu
gösteren. Köpek yine .havlayarak yanlanna geldi. Kuyruğunu
sallayarak sustu. Ev sessiz ve pencereleri ışıksızdı.
Tanabay attan indi. Gülsarı'yı yularından tutup avluya girdi.
Pencereye yaklaşıp hafifçe camı tıklattı.
- Kim o? dedi içerden bir ses.
- Benim Bibican, benim. Aç kapıyı.
İçeride bir ışık yandı ve cam hafifçe aydınlandı.
- Sen misin? Bu saate kadar neredeydin dedi, Bibican kapıyı
açarak. Üzerinde yakası açık beyaz bir gece entarisi vardı. Kara
saçları omuzuna dökülmüştü. Kadının kendi vücudunun kokusu ile o
otun, karanfilin, kokusu geldi Gül-san'nın burnuna.
- Affedersin Bibican, dedi Tanabay, kökpardan çok geç döndük. Çok
bitkinim. Aüm da çok yoruldu. Terini soğutmam gerek, biliyorsun
yılkı çok uzakta.
Bibican bir şey söylemedi.
Bibican'ın gözleri güldü, ay ışığı vurmuş dere dibindeki taşlar
gibi parladı. San yorga,kadının yanına gelip yelesini okşamasını
istedi ama kadın gelmedi. ,
- Uff! Dışarısı çok soğuk! dedi titreyerek. Ne dikilip duruyorsun,
madem ki geldin gir içeri, iyi yalan uyduruyorsun ve güldü: Bir
karar veremeyip at üstünde dolaşıp duracaksın sanmıştım.. Çocuk
gibisin..
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
41
- Şimdi geliyorum, atı bağlayayım da.
- Şu tarafa, fırının yanına bağla.
Sahibinin elleri hiçbir zaman bu kadar titrememişti. Gemini
ağzından alırken, kolanları çözerken, bu işi ilk kez
Elveda Gülsarı/67
yapıyormuş gibi eli kolu titriyordu. Kolanın birini çözmüş,
öbürünü çözmeyi unutmuştu.
Bibican'la birlikte içeri girdiler ve lamba söndü.
At, içinde bulunduğu bu avluyu yadırgıyordu.
Ây, göğün '6Frtasında, ışıl ışıl. Gülsan başını kaldınp uzaklara
bakınca, o mehtaplı gecede sisler içine gömülmüş görkemli dağlan
gördü. Hassas kulaklannı en ufak sese kabartıyor, çıt çıksa
duyuyordu. Sulama arkının şarıltısını, az önceMi traktörün uzaktan
uzağa yayılan sesini, meyva bah-çesinge o yalnız bülbülün yanık
yanık şakımasını, her şeyi...
Oralardaki bir elma ağacının beyaz çiçekleri uçuşup yorganın
başına, yelesine dolmuştu.
Gecenin karanlığı yavaş yavaş açılmaya, aydınlanmaya başladı. San
yorga vücudunun ağırlığını bir o ayağına bir bu ayağına geçirerek
sahibini bekleyip duruyordu. Bundan sonra aynı yerde nice nice
geceleri sabahlara kadar bekleyerek geçireceğini bilmiyordu henüz.
Şafak sökerken Tanabay evden çıktı. Sımsıcak olmuş elleriyle
Sangül'ün gemini takıp kolanlanm sıkmaya başladı. O güzel karanfil
kokusu onun ellerine de sinmişti.
Bibican Tanabay'ı uğurlarken ellerini onun beline doladı. Tanabay
da onu uzun uzun öptü.
- Bıyıklann diken gibi batıyor, diye fısıldadı kadın. Hadi acele
et, ortalık iyice aydınlanmış çabuk bin atına.
Kadın dönüp eve girerken Tanabay fısıldadı:
- Bibican, gelsene biraz, dedi atı göstererek, "Onu da okşa
biraz.yoksa üzülür".
"Ha, doğru ya, unuttum. Bak, başı elma çiçekleriyle örtülmüş...
dedi gülerek. Ve sonra onu, ak sakarlı doru kısrağın dudaklan gibi
dolgun ve yumuşak parmaklarıyla okşadı.
Çayı geçtikten sonra Tanabay bir türkü tutturdu. Gülsan bir an
önce üyirin bulunduğu yere, oradaki atlara ulaşmak için hızını
arttırdı.
68/Elveda Gülsan
Elveda Gülsan/69
O Mayıs geceleri Tanabay için çok güzel geçen geceler oldu. O ay
atlara gece bekçiliği yapmak sırası onundu. Gülsan için de yeni
gece hayatı başlamıştı. Gündüzleri öbür atlarla otluyor,
dinleniyordu. Akşam olunca sahibi sırtına atlıyor, birlikte
yılkıyı bir kuytuya götürüyor, ortalık kararınca Bibican'ın evine
gidiyorlardı. Sabaha doğru, ortalık iyice aydınlanmadan ve
kimselere görünmeden, güçlükle seçilen dar patikaları aşıp,
yılkıyı bıraktıkları yere geliyorlardı. Sahibi yılkıyı topluyor,
sayıyor, bir kayıp olmadığını anlayınca rahat bir nefes alıyordu.
Gülsan için pek kolay bir hayat değildi bu. Sahibi Bibican'ın
evine giderken de, oradan dönerken de pek acele ediyordu. O
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
42
karanlık gecelerde, geçit-çayır demeden hep koşuyordu. Ne yapsın,
sahibi öyle istiyordu.
Gülsan'ya kalsa yılkıdan hiç ayrılmazdı. Canı başka şeyler
istiyordu. Artık o da tam bir aygır olmuştu. Üyir ile şimdilik
geçiniyordu ama kısrak yüzünden birbirlerine düşmanca bakmaya
başlamışlardı. Güllsan zaman zaman kaz gibi havaya uzatarak,
kuyruğunu kaldırarak kısraklann yolunu kesiyor, yüksek sesle
kişniyor, sağnlanna sokulup diş atmaya çalışıyordu. Dişi atlar da
bunu üyir aygının kıskandırmak için fırsat biliyor ve ona
sokuluyorlardı. Gülsarı'yı uzaklaştırmak için koşup gelen aygır
onun epeyce canını yakıyordu. Çünkü hem daha büyük, hem de
dövüşçüydü. Yine de Gülsan, geceler boyu Bibican'ın avlusunda
bağlı durmaktansa, üyir başının hışmına uğramak pahasına kısrak
peşinde koşmaya razıydı. Orada bağlı durduğu gecelerde hep
kısraklan düşünüyor, canı onlan istiyordu. Durduğu yerde eşiniyor,
tepiniyor, sonra yatışıyordu. Eğer o tatsız olay olmasaydı,
kimbilir o geceler daha ne kadar sürerdi...
Gülsan her zamanki gibi o gece de, o kadının avlusunda, bağlı
olduğu yerde, üyirdeki atları düşünerek sahibini
•bekliyordu. Uykusu geldiği için biraz kestirmek istiyor, ama
yulan yüksek bir yere bağlı olduğu için uzanıp yatamıyor, biraz
başını indirecek olsa bu defa da gem ağzını yırtar-casına
acıtıyordu. Yine de olduğu yerde dalıp gidecekti neredeyse.
Sessiz, ağır bir hava vardı ve gökyüzü bulutluydu. "jGülsan, dalıp
gider gibi olduğu bir sırada, birisi sallıyor, dallannı çekip
eğiyormuş gibi ağaçların hışırdadığını duydu. Bu arada bir rüzgâr
çevrintisi oldu ve avluda boş bir kova devrilip tangur tungur ses
çıkararak yuvarlandı. İpteki çamaşırlar savrulup uçtu. Köpek
korkudan havlamaya ve oradan oraya koşarak sığınacak bir yer
aramaya başladı. At ürktü, hınldadı, sonra kulaklannı dikerek bir
süre şaşkın durdu. Başını kaldırdığı zaman ufukta kapkara, korkunç
ye kaynayan bir şeyin bozkıra, yılkının bulunduğu tarafa gelmekte
olduğunu gördü. Bir an sonra koyu karanlık şimşeklerle yanldı.
Gök, bütün ağaçlar yıkılıyormuş gibi gümbürdedi. Hemen ardından
gür bir sağanak boşanmaya başladı. Şimdi Gülsan, sırtına kamçı
yiyormuş gibi tepiniyor, ipini koparıp yılkının yanına koşmak
istiyordu. O korkunç felaket yılkının, onun cinslerinin üzerine
geliyordu ve içgüdüsü onu cinslerini korumaya çağınyordu. Mutlaka
gitmeliydi at kardeşlerini kurtarmaya. Ama ipi koparamıyor, bu
yüzden de çılgına dönüyordu. Yuları, geme, onu oradan bırakmayan
her şeye düşmandı, sağa sola atılıyor, tepiniyor, eşiniyor,
yılkıya sesini duyurmak ve onlardan ses almak için acı acı
kişniyordu. Ama cevap olarak ancak fırtınanın uğultusu geliyordu
kulaklarına. Ah, o gece ipini bir koparabilse, yıl-
' kıya bir varabilseydiL.
Sahibi beyaz fanilesiyle evden fırladı. Ardından kadın da çıktı
beyaz gece entarisini giymiş olarak. Ama bir anda
70/Elveda Gülsan
ikisi de sınl-sıklam oldular. Çakan şimşeğin ışığında, ıslak
yüzleri, korkulu gözleri görünüp silindi. Sundurma bir an için
aydınlandı. Sonra korkunç bir gürleme oldu.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
43
- Dur! Sakin ol! diye bağırıyordu Tanabay an çözmeye çalışarak.
Ama at onun sesini duyamıyor, onu o kılıkta tanı-yamıyordu.
Hiddetle üzerine atıldı. Bu arada toynaklarının darbesi altında
kalan finn çöktü. Tanabay koluyla başını koruyarak, duvara sürüne
sürüne ona yaklaştı, başlığını tuttu ve kadına:
- Çabuk, çöz yuları! diye bağırdı
Kadın yuları çözer çözmez, Gülsan kapıya doğru atıldı ve Tanabay'ı
sürüklemeye başladı.
- Çabuk kamçıyı! Bibican kamçıyı uzattı.
- Dur! İnatçı hayvan! Dur yoksa gebertirim ha! diye kamçıyla atın
başına vurdu. Ne yapıp yapacak, eyere atlayacaktı. Üyire ulaşmak,
onların başında olmak zorundaydı. Fırtına onları kimbilir nereye
kaçırmış, nereye sürüklemişti!
San yorganın amacı da bundan başka bir şey değildi zaten.
İçgüdüsü, o ilâhi.sezgi, bu kıyamet saatinde mutlaka onlann
yanında olması gerektiğini söylüyordu ona. Bu yüzden kişniyor,
şahlanıyor, kurtulup koşmak için ipini koparmaya çalışıyordu.
Yağmur sel gibiydi. Şimşekler çakıyor, gök gürlüyor, fırtına
uğulduyordu.
-Tut şunu! diye bağırdı Tanabay.
Kadın başlığı tutunca o da sıçrayıp eyere atladı. Ama o daha eyere
yerleşmeden Gülsan kadını su birikintileri içinde sürüklemeye
başlamıştı.
Gülsan ne efendisinin sesine, ne kamçı darbelerine aldırıyor,
yalnız içgüdüsüne uyarak, şimşekli geceyi ve amansız fırtınayı
yanp kuş gibi uçuyordu. O güne kadar ne büyük yanşlarda, ne ödüllü
koşularda böylesine hızlı koş-mamışü. Kabanp taşan çaydan, kara
çahlann arasından, de-
Elveda Gülsan/71
reden tepeden, artık hiçbir emrine boyun eğmediği efendisini alıp
götürdü.
Tanabay, çılgına dönmüş atın kendisini nereye götürdüğünü
anlayamıyordu bile.Yağmur yüzüne, gözüne.bütün gövdesine vuruyor,
ama içi alev alev yanıyordu. Tek bir düşünce vardı kafasında:
"Yılkı nerede? Aman Tannm! Vadiye inip demiryoluna doğru
gitmesinler, demiryoluna düşmesinler! Mutlaka kaza olur! Allahım,
sen koru onlan! Ey Albak! (ervah, atalar ruhu) siz koruyun
yılkıyı! Sakın aya-ğîfı sürçmesin Gülsarı! Sakın düşme! Beni
yılkıya ulaştır" diyordu
Düzde, yokuşta, şimşekler karanlığı bıçak gibi yanp beyazlaüyordu,
sonra yine koyu karanlık oluyordu. Fırtına yine uğul uğuldu,
yağmur ise fırtınanın şiddetiyle kırbaç gibi iniyordu.
Gece, göz kamaştıran bir ışıkla aydınlanıyor, sonra ka-fanyor,
sonra yine ışık, yine karanlık...
San yorga şahlanıyor, ağzını yırtacak gibi kişniyordu. Üyiri
anyor, kendince onu bulmak, görmek için yakanyor-du: "Neredesiniz!
Neredesiniz! Kişneyin, ses verin bana!" demek istiyordu. Ama onun
sesine karşılık gök gürlemesi duyuluyordu yalnız. O yine ileri
atılıyor, koşuyor, koşuyordu.
Bir karanlık, bir aydınlık oluyordu. Sonra yine karanlık, yine
aydınlık...
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
44
Fırtına şafağa kadar sürdü. Sonra yavaş yavaş bulutlar seyrelmeye
başladı. Ama doğu yönünde gök gürlemeleri devam ediyordu daha.
Kara toprak bir koyun sürüsü, fırtına ve yağmur ise bir sürüye
dalan kurtlardı sanki. Dişlenmiş koyunlar gibi kara yerden buğular
yükseliyordu.
72/Elveda Gülsan
Birkaç yılkıcı bozkırda at koşturarak dağılıp kaybola-lan
yılkılarını arıyorlardı.
Tanabay'ın karısı ise Tanabay'ı anyordu. Tanabay'ın yardımına
koşmak için komşularla birlikte atlanmış, yılkıyı aramış ve bir
kuytuda bulmuşlardı. Tanabay yoktu. Yolunu yitirdiğini sandılar.
Ama karısı Caydar onun yolunu şaşırmadığını biliyordu. Onlarla
beraber olan komşu çocuğu birden bağırdı: "İste Caydar apa,
Tanekem1 geliyor bak!" diye atını dörtnala sürdü. Caydar apa2 ise
atını kımıldatmadı bile. Hiç sesin' "îkarmadan, bir başka türlü
yolunu şaşıran kocasının gelişiu seyretti.
Gece boyu koşmaktan canı çıkan yorganın üstünde, ıpıslak fanilesi,
şapkasız başı ve asık suratıyla, pek perişan, acınacak bir
durumdaydı.
- Biz de sizi anyorduk Taneke, Caydar apa çok merak etti, çocuk
sevinçle.
Ah çocuk ah...
- Yolumu şaşırdım, diye mınldandı Tanabay.
Karısıyla böyle karşılaştılar. Birbirlerne tek söz etmediler.
Yalnız çocuk atlan getirmek için vadiye inince, kansı yumuşak
sesle: •
- Giyinmeye de mi vakit bulamadın? Talihin yokmuş! Çizmenle
pahtolununun ayağında olmasına şükür. Hiç utanmıyor musun? Artık
genç de değilsin. Çocuklar boyuna yetişti! Sen ise...
Tanabay hiçbir şey demedi. Ne diyebilirdi ki? Vadiye inen çocuk
atlan toplamış geliyordu. Atlardan, kulun ve taylardan yitip giden
yoktu. Hepsi tamamdı.
- Yürü eve gidelim Altıke, diye Caydar çocuğu çevirdi. Bugün
hepimizin çok işi var. Fırtına çadırlara yıktı, gidip onaralım
bari...
Tanabay'a dönüp yavaş sesle:
1 Taneke: Tanabay aka'nın kısaltılarak söylenişi
2 Apa: ana
Elveda Gül san/73
- Sen burada kal, dedi, yiyecek ve giyecek bir şeyler getireyim.
Bu halinle insanlara görünmen hiç iyi olmaz değil mi?
- Ben aşağıda beklerim, dedi Tanabay.
İkisi de atlannı sürdüler. Tanabay yılkıya, otlağa doğru sürdü.
Güneş açılmış, hava ısınıyordu. Bozkırdan buğular çıkıyor, toprak
canlanıyordu.
Yılkılar açılıp koşarak ve çamurlu yeri toynaklarıyla çiğneyerek
çayı geçtiler ve bir bayıra çıktılar. Tanabay'ın önünde yepyeni
bir dünya açılmıştı. Kaz kanadı renginde bulutlar şimdi ufukta kaz
katan gibi görünüyordu ve çok yükseklerdeydiler. Ta uzakta,
bozkınn bir ucunda, dumanını savura savura bir tren geçiyordu.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
45
Tanabay atından inip yeşil otlann üzerinde biraz yürüdü.
Ayaklannın dibinden bir boztorgay cik cik öterek pırr diye
havalandı, biraz öteye kondu. Tanabay başını eğmiş, ağır ağır
yürüyordu. Sonra birden yüzükoyun uzandı.
Gülsan sahibini hiç böyle görmemişti: Tanabay yattığı yerde
sarsıla sarsıla ağlıyordu. Ömründe bir kez, son kez, ele geçirdiği
artık yitirdiğini bildiği için bu ağlaması. Boztorgay ise hâlâ
ötüyordu.
Bir gün sonra dağın yolunu tuttular. Gelecek bahara kadar
dönmeyeceklerdi Göç kafilesi de çay boyunca yürüyerek köyden
uzaklaşıyordu. Sürü sürü koyun, üyir üyir yılkı... Yük taşıyan
beygir ve develer, ata binmiş kadınlar, çocuklar, yanlannda
koşuşan uzun tüylü köpekler... İnsanlar bağırıyor, atlar kişniyor,
koyun-kuzu meliyor, her türlü ses çıkıyordu...
Tanabay yılkıyı düz ovadan geçirip, daha geçenlerde büyük bir
yanşta şenlenen, yankılanan tepeye doğru sürdü. Yan tarafta kalan
köye bakmamaya çalışıyordu. Oysa Gülsan, oradan geçerken, her
zaman yaptıklan gibi köyün ke-
74/Elveda Gülsan
nanndaki o eve doğru yönelmiş, bu yüzden de sahibinden bir kamçı
yemişti. Alnı sakarlı kısrağın dudakları gibi dolgun ve yumuşak
parmakları olan kadının evine uğramadan geçip gittiler.
Yılkılar, çevik, hızlı adımlarla ilerliyorlardı.
Gülsan sahibinin bir türkü tutturmasını istiyordu o anda. Ama
Tanabay susuyordu. Şimdi köy gerilerde kalmıştı. Hoşça kal avıl!
Önlerinde dağlar vardı. Gelecek bahara kadar hoşça kal bozkır!...
Ve dağlar önlerinde uzanıp gidiyordu...
Vakit ilerlemiş, gece yarısına az bir zaman kalmıştı. Gülsarı'nın
daha ileriye gidecek gücü yoktu. Dura kalka, dinlene dinlene çay
yatağına kadar gelebilmişti ama oradan öteye gidemiyordu. Tanabay
durup düşündü. Gülsarı, bir insan gibi inim inim inliyordu.
Ayağını büküp uzanmak isteyince Tanabay bu defa engel olmadı.
At, soğuk yere uzanıp yattıktan sonra da, başını bir o yana bir bu
yana çevirerek inlemeye devam etti. Üşüyor, titriyordu. Tanabay
üzerindeki gocuğu çıkanp hayvanın üzerine örttü.
- Gücün kuvvetin kalmadı değil mi? Çok mu kötü durumdasın? Bittin,
mahvoldun Gülsan. Oysa eskiden hiç üşümezdin sen...
Tanabay söylenip durdu ama artık at onu duymuyordu. Yüreği
kafasının içindeydi. Yürek atışları, kafasını, ku-laklannı
dolduruyor ve başka bir ses duyurmuyordu. Kovalanan bir atın
yüreği gibi hızlı atıyordu yüreği: Dur-durs, durs tump, durs?
tump, durs-tump.. diye.
Ay doğdu, şavkı dağlara vurdu ve sonra kendi halesinin ortasında
gökyüzüne asılıp kaldı. Bir yıldız sessizce kayarak kayboldu.
Elveda Gülsan/75
- Sen biraz yat, dedi Tanabay ben biraz çalı-çırpı topla-yayım.
Çevrede dolanıp geçen yıldan kalma kuru ot saplannı topladı,
bunları kucaklayıp getirdi. Ellerine diken batmış kamyordu.Belki
gerekir diye çakışım da yamna alıp dere kenanna indi. Orada
kurumuş fidanlar bulunca pek sevindi. Şimdi iyi bir ateş
yakabilirdi.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
46
Gülsan eskiden yanında ateş yakılınca pek ürkerdi. Aftıa bu kez o
alevlerden hiç korkmadı. Ateşin ısısı ve dumanı onun vücudunu
yalayıp geçiyordu. Tanabay ateşin ba-şında,bir çuvalın üzerinde
oturuyor, ateş zayıfladıkça kuru ot ve dallan üstüne atıyordu.
Arada bir kalkıp atın üstünden kayan gocuğu düzeltiyor, tekrar
örtüyor ve yine ateşin başına geçip ellerini ısıtıyordu.
Gülsan biraz ısınınca titremesi kesildi. Ama gözlerinin önündeki
san perde kalkmamıştı. Göğsü sıkışmış, güçlükle nefes alıyordu.
Alevler bir yükseliyor, bir alçalıyor, ateşin başında oturan ve
bir zamanlar sahibi olan yaşlı adam da gözüne bir görünüp bir
kayboluyordu. Kendinden geçmiş olan at şimdi, sahibiyle birlikte,
fırtınalı, çok yağışlı bir gecede, bozkırda çılgınca koştuğunu,
kişneyip şahlandığını, yok olan yılkısını bulmak için uçtuğunu
görüyordu. Şimşeklerin çakıp çakıp sönmesini de.
Gece, göz kamaştıncı bir ışıkla aydınlanyor, sonra kararıyor,
sonra yine ışık, yine karanlık...
Bu aydınlık dünyada, sürü besleyerek göçebe hayaü yaşayanlar için,
yaylaya çıkmanın pek de kötü bir şey olmadığını göstermek
istercesine, kış çekildi ve yerini altı ay sürecek yaza bıraktı.
Havalar ısındı. Hayvanlar yeşeren yaylaya yayıldılar. Yine
bayramlar olacak, yarışlar, ödüllü oyunlar düzenlenecekti.
Yılkılar döllenecek, koyunlar kuzulaya-
76/Elveda Gülsarı
cak, yün kırkılacak, gereğinde yavrular iki anadan süt emecek,
bakımları yapılacak, damgalan vurulacaktı. Et kombinasına hayvan
götürecekler, et ve süt bollaşacakü. Herbiri-nin hayatında
değişiklikler olacaktı. Kimisi âşık olacak, kimisi sevdiğinden
ayrılacak, birileri dünyaya gelecek, birileri dünyadan göçüp
gidecekti. Yatılı okulda çocukları başarılı olanlar sevinecek
olamayanlar üzülecekti. "Derslerin-nin iyi gitmediğini bilseydik
ya da bizim yanımızda okusa-lardı daha başarılı olurlardı" diye
söyleneceklerdi. Pek çok işleri olacaktı ama kış ve kışın çekilen
sıkıntılar bir süre unutulacaktı. Yiyecek kıtlığı, hayvanların
kırılıp gitmesi, yılkılar, çadırlar, yıkık ve soğuk koralar, kış
gelinceye kadar tutanaklarda unutulup kalacaktı... Sonra, kış, ak
buğrasına binip yine gelecekti. Çobanlar nerede olurlarsa
olsunlar, kış onları dağda kırda arayıp bulacak, sıkıştıracak, cin
gibi çarpacaktı... Ve çobanlar, bir süredir unuttukları
sıkıntıları, acıları yeniden yaşamaya başlayacaklardı. Kış
yirminci yüzyılda da olsa, çok eski zamanlardan beri nasıl idiyse
yine öyleydi.
O yılki kış da işte böyle gelip gitmişti. Kışı sağ salim
atlatmışlar, sıskalaşan, iyice zayıflayan hayvanlar baharda
bozkıra inip yayılmışlardı.
Tanabay bu baharda Gülsarı'yı üyire saldı. Aygır olmuştu artık.
Ona pek eyer vurmuyor, çok az biniyordu. O, gücünü kısraklara
saklamalıydı artık.
Gülsarı'nın çok iyi bir aygır olacağı belliydi. Kulunları,
cabağılan nasıl kollayıp koruduğunu bir görmeliydiniz. Bir cabağı,
bir kulun anasından biraz ayrılacak, üyirden uzaklaşacak olsa,
Gülsan koşup geliyor, başıyla, burnuyla, onları iterek üyirin
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
47
içine sokuyordu. Bir üstün özelliği de şu idi: Birileri gelip
atlan rahatsız etmeye kalkışsa, hemen üyi-ri toplayıp başka bir
yere götürüyordu.
O kış kolhozda bazı değişiklikler oldu.Yeni bir başkan gelmişti,
Çora görevi ona devretmiş, kendisi hastahanede
. '
Elveda Gülsan/77
yatıyordu. Kalbi iyice teklemeye başlamıştı çünkü. Tanabay her gün
hastahaneye gidip arkadaşının hatınnı sormak istiyordu ama işten
vakit bulamıyor, aynlamıyordu. Malcı, i yılkıcı dediğin, çok
çocuklu bir aile reisi gibidir. İşi hiç bitmez. Özellikle ilkbahar
ve kış mevsimlerinde başını kaşıyacak vakit bulamaz. Hayvanlara
bakmak bir motorlu araca bakmak gibi olmuyordu ki! Elindeki motor
olsa, durdurur, 'gidersin... Kısacası Tanabay hastahaneye
arkadaşını gör-Jmeye gidemedi. Üstelik artık yardımcısı da yoktu.
Yardımcı çekip gidince, karışım yardımcı kadrosuna geçirmişti.
Ücretler hiç de öyle tamah edilecek bir şey değildi ama yine de
iki kişinin kazancı, iki ayn musluk sayılırdı, biraz daha fazla
para geçerdi ellerine.
Ama kansı Caydar'ın süt çağında bir bebeği vardı kucağında.
Yılkıya nasıl baksın? Bu yüzden bütün işler Tanabay' a kalıyor ve
o da gece gündüz attan inmiyordu. Komşu yılkıcılara: "Biraz benim
yılkıya da göz-kulak olun" diye gitmek istediği zaman, Çora'nın
hastahaneden çıkıp evinde yattığını öğrendi. O zaman onu daha
sonra, dağdan indikleri vakit kansıyle birlikte ziyaret etmeye
karar verdiler. Ne var ki, ovaya inip yerleşmelerine zaman
kalmadan o korkunç olay geldi başlanna. Tanabay'ın her
hatırlayışında yüreğini yakan bir olaydı bu.
Yorga Gülsan'nın ünü, aynı zamanda bir felâket getirmişti ona. Ünü
arttıkça üst düzey yöneticilerinin gözüne batıyor, onlann ona
sahip olma emellerini arttırıyordu.
O gün Tanabay yılkıyı erkenden çayıra salmış, sabah çayım içmek
için evine dönmüştü. Kahvaltı sofrasında kızını dizine oturtmuş,
bir yandan kahvaltı ediyor, bir yandan da kansıyle aile sorunlannı
konuşuyorlardı. Kasabaya inip yatılı okulda okuyan çocuklannı
görmek istiyordu. "Oraya
78/Elveda Gülsan
kadar gitmişken istasyon yakınında kurulan pazara da uğrar,
çocuklara ve hanıma üst-baş alırım" diye düşünüyordu. Çayını
yudumlarken karısına:
- Caydar, madem ki durum böyle, ben yorgayı eyerliyorum, bir daha
vakit bulamam, yorgaya eyer vurmayacağım artık, bu son, dedi.
- Sen bilirsin, dedi karısı.
Bu sırada dışarıdan toynak sesleri işitildi. Tanabay karısına:
- Çık bak bakalım, biri geliyor galiba, dedi. Karısı evden çıktı
ve döndü:
- İbrahim.. At çiftliği başkanı... Yanında genç biri de var.
Tanabay istemeye istemeye kalktı. Kızını da kucağına alarak dışarı
çıktı. Tanabay at çiftliği başkanı İbrahim'i hiç sevmezdi. Ama
gelen konuğu geri çeviremez, ağırlaması gerekirdi. Bu adamı niçin
sevmediğini de bilmiyorduTana-bay. Güleryüzlü bir adam olmasına
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
48
rağmen kanı ısınmamış-tı, ona nedense hiç güvenmiyordu. Belki
hiçbir şey yapmadığı için hoşlanmıyordu ondan. Adam, bütün gününü
büyük deftere birtakım sayılar yazmakla geçirir, ortalıkta
görünmezdi. Adı var da kendisi yok gibiydi. Yılkı çiftliğini
iyileştirmek, işleri tamamlamak için hiçbir şey yapmazdı.
Yılkıcılar kendi bildikleri gibi hareket ediyorlardı. Parti
toplantılarında Tanabay onun bu davranışını dobra dobra
eleştiriyor, işlerin görülmediğinden yakınıyordu. Başta İbrahim'in
kendisi olmak üzere oradakiler bu yapıcı eleştirilerinden dolayı
ona teşekkür eder, başlarını sallardı ama sonunda değişen bir şey
olmazdı. Neyse ki yılkıcılar işlerini bilen adamlardı. Çora onları
kendi eliyle seçip almıştı.
İbrahim atından indi. İki kolunu birden havaya kaldırarak:
- Esselamü aleyküm, bay! dedi. O yılkıcıların hepsine 'bay' diye
hitab ederdi.
Elveda Gülsan/79
- Aleykümselam, diye onun elini sıktı, Tanabay biraz soğuk
davranarak.
- Mallar canlar iyiler mi? Nasılsınız? dedi İbrahim ablak yüzüyle
her zamanki gibi gülümseyerek.
- İyi, çok şükür.
- Allah razı olsun, siz varken benim gözüm arkada kalmaz.
- Buyrun, içeri girin.
I, Caydar konuklara yeni yaygıyı serdi, üzerine de yu-1
muşak postları koydu. İbrahim Caydar'a da gülümsedi:
- İyi misiniz Caydar baybişe? Sağlığınız nasıl.beyini-ze iyi
bakıyor musunuz?
- İyiyiz, iyiyiz. Şöyle buyrun, rahat edin. Tanabay karısına:
- Kımız getir, dedi.
Kımız içtiler ve biraz havadan sudan söz etiler.
- Bu zamanda en iyi iş hayvan beslemek.diyordu İbra-. him. Hiç
olmazsa et süt eksik olmaz. Oysa tarlayla, ekinle ya
da başka bir işle uğraşacak olsan eline pek bir şey geçmez. En
iyisi yılkıcılık, koyunculuktur. Öyle değil mi Caydar baybişe?
Caydar başını salladı. Tanabay hiçbir şey söylemedi. Hayvancılığın
nasıl bir iş olduğunu kendisi de biliyordu ve bunu İbrahim'in
ağzından ilk kez duymuyordu. İbrahim her fırsatta söylerdi bunu.
Tanabay, herkesin et ve süt işiyle uğraşmasında ülkenin pek yararı
olmayacağını söylemek istiyordu. Öteki işlerde çalışanlar o
yokluğa daha ne zamana kadar dayanabilirlerdi? Savaşa kadar
durumlar böyle miydi? O zamanlar güz gelince her evin kapısına
iki-üç araba buğday getirilirdi. Ya şimdi? Herkes koltuğunda boş
çuvalla dolaşıyordu. Buğdayı onlar yetiştiriyor, aç ve açıkta
kalan yine onlar oluyordu. Böyle şey olur muydu? Hak mıydı bu?
Toplantı üstüne toplantı yaparak, vaad üstüne vaad vererek, halkı
ne zamana kadar oyalayabilirsiniz? Çora ağır iş yapan
80/Elveda Gülsarı
insanlara emeklerinin karşılığını veremediği, onlara güzel; sözler
söylemekten başka elinden bir şey gelmediği içir hasta yüreği
dayanamamış, büsbütün kötüleşmişti.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
49
Ama Tanabay'ın yüreğini sızlatan bu gerçekleri İbra-] him'e
anlatmanın hiçbir yaran yoktu. Zaten o anda sohbeti uzatmak da
istemiyordu Tanabay. Onları bir an önce başın-| dan savmak,
yorgaya binip kasabaya inmek-ve yine bir; önce işine dönmek
istiyordu. Ama bu adamlar buraya niçin gelmişlerdi? Bunu sormak da
pek yakışık almazdı.
Tanabay, İbrahim'in yanında hiç konuşmadan oturan delikanlının kim
olduğunu pek çıkaramıyordu. Sordu:
- Seni pek çıkaramadım evlat, merhum Abalak'ın oğlu musun yoksa?
- Evet Taneke, onun oğluyum.
- Zaman dediğin nasıl da çabuk geçiyor? Yılkılara bakmak ister
misin? Seyretmesi güzeldir doğrusu...
- Hayır, biz...
- Bu delikanlı benimle geldi, diye onun sözünü kesti İbrahim. Bir
iş için geldik buraya, ama onu sonra konuşuruz. Hele şu kımızımızı
bir içelim de. Kımız da çok güzelmiş Caydar baybişe. Mis gibi
kokuyof, biraz daha verir misiniz?
Kımız içerken yine şundan bundan söz ettiler. Bu zorlama sohbet
sırasında Tanabay tatsız bir haber alacağını seziyor ama ne
olduğunu bilemiyordu. Sonunda İbrahim cebinden bir kâğıt çıkardı:
- Taneke, biz buraya şu iş için geldik... İşte, kâğıtta yazılı iş
için. Al, oku.
Tanabay kâğıttaki yazıyı okuyunca gözlerine inanamadı. İri iri
harflerle şunlar yazılıydı:
"Buyruk.
Yılkıcı Bakasov'a
Gülsarı yorga, binek atı olarak kullanılmak üzre at korasına
gö'nderilsin.
Kolhoz başkanı (İmza okunamıyordu) 5 Mart 1950"
Elveda Gülsan/81
Tanabay'ın beti benzi atmış, şaşıp kalmıştı. Kâğıdı dörde
katlayıp, eski asker gömleğinin göğüs cebine koydu. Bir süre,
gözlerini yerden kaldırmadan öylece durdu. İçi, yüreği
parçalanıyor, üzüntüden ne yapacağını bilemiyordu. Aslına bakarsa
bunda pek şaşılacak bir şey de yoktu.O yılkıyı, niçin bakıyor,
niçin yetiştiriyordu ki? Kolhoz için yetiştiriyordu onlan.
Yetiştiriyor, sonra binek atı olarak ya da başka işlerde
kullanılmak üzere kolhoza veriyordu. Görevi Eydu onun. Yılkı
yetiştirdiği bu uzun yıllarda, çeşitli bri-dlara, iş yerlerine
birçok at göndermişti. Ama Gülsarı başkaydı.
Ah Gülsan! Onu vermeye dayanamazdı. Ne etse de vermeseydi
Gülsarı'yı? Çok iyi düşünmeli, kendi durumunu da dikkate almalı,
emre karşı gelmiş olmalıydı. O düşünüp durdukça, İbrahim
sabırsızlanmaya, huzuru kaçmaya başladı.
- İşte Taneke, dedi İbrahim alttan alarak, bu küçük iş için geldik
buraya.
Tanabay serinkanlılığım korumaya çalışarak başını hafifçe kaldırdı
ve cevap verdi:
- Pekâlâ İbrahim, işiniz kaçmaz nasıl olsa, biraz daha kımız içip
sohbete devam etsek olmaz mı?
- Elbette olur, sen çok anlayışlı bir adamsın.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
50
"Seni kurnaz tilki seni! Bu sözüne kanacağımı mı sanıyorsun!" dedi
Tanabay içinden.
Yine havadan sudan söz ettiler, artık acele etmelerine gerek
kalmamıştı. Tanabay'ın yeni kolhoz başkanıyla,daha doğrusu onun
okunamayan imzasıyla ilk karşılaşması işte böyle oldu. Başkanın
yüzünü görmemişti daha. O Çora'nın yerine atandığı zaman Tanabay
dağa çıkmış bulunuyordu. Daha önce yüksek mevkilerde bulunduğu,
geçimsiz bir kişi olduğu söyleniyordu kulaktan kulağa. İlk yaptığı
toplantıda oradakilere gözdağı vermiş, tembellere, görevini gereği
gibi yerine getirmeyenlere asla hoşgörülü davranmayacağını,
82/Elveda Gülsan
bunları mahkemeye vereceğini söylemiş. Bütün sıkıntıların,
güçlüklerin, kolhozlann ufak oluşundan ileri geldiğini, ama artık
bütün kolhozlann büyüyüp gelişeceğini, kendisinin bunun için
atandığını da söylemiş. Kolhozda bundan böyle modern tarım ve
hayvancılık tekniklerinin kullanılacağını, bunu da kendisinin
yöneteceğini bildirmiş, Bunun için de kolhozcular tarım tekniği ve
hayvan yetiştirme tekniği kurslarına katılmak zorunda
kalacaklarmış.
Gerçekten de çok geçmeden afişler asıldı, kurslar başladı. Ama o
kurslarda çobanların uyuklamaktan başka bir şey yapmamış olmaları
ayrı mesele...
İbrahim, Tanabay'ın yüzüne bakarak:
- Biz artık gitsek iyi olur Taneke, dedi.
Sonra sabırsızlanıp çizmelerini çekiştirmeye, tilki postundan
yapılmış tebeteyini' düzeltmeye başladı.
- Bak Zavferma (at çiftliği başkanı), kolhoz başkanına Gülsarı'yı
veremeyeceğimi söyle. Çünkü o benim damızlık aygırım. Kısraklara
saldım onu.
- Aman Taneke, onun yerine beş aygır veririz, tek kısrağın bile
kısır kalmaz. Veririz be^ aygırı, bunun sözü bile olmaz...
İbrahim şaşırmıştı. Sorunun çözüldüğünü, Gülsarı'yı hemen
götüreceğini sanıyordu. Ama birdenbire... Karşısında Tanabay'dan
başka biri olsaydı, hiç dinlemez, "dediğim dedik" der, alıp
götürürdü Gülsarı'yı. Ama karşısında Tana-bay vardı. Onun nasıl
bir adam olduğunu çok iyi biliyor. Kardeşini bile kayırmadığını,
gözünün yaşına bakmadığını unutmaması gerekirdi. Alttan almaya,
gönlünü hoş etmeye, hürmette kusur etmemeye çalışmalıydı.
Tanabay alnındaki teri kuruladı. Ağzına ilk geleni söylemekten
vazgeçerek:
- O beş aygırın bana gereği yok. Senin başkan binecek
1 Tebetey: ince kürklü kalpak.
Elveda Gülsan/83
başka at mı bulamadı? Korada at mı yok? Niçin Gülsan'yı istiyor?
Gülsarı'dan başkasına binemez mi yani?
- Nasıl anlamazsınız Taneke? Başkan bizim önderimiz. Hepimizin
başkam. Saygı duymamız gerek. Sık sık bölge merkezine gidiyor,
uzaklardan onu görmeye geliyorlar. Halkın arasında dolaşıyor,
herkesin gözü onda...
- Ne olmuş yani? Başka ata binse gözden mi düşer? Oraya buraya
gidiyor diye ille de yorga ata binmesi mi gewww.
cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
51
- Gerekir yahut gerekmez, mesele bu değil ki. Bu onun bileceği
iş. Siz savaşta bulundunuz Taneke.Orada siz otomobille, general
ise kamyonla mı dolaşıyordu? General, generale yakışana, asker de
askere yakışana biner. Öyle değil mi?
- O başka, dedi Tanabay, biraz duraklayarak.
Niçin başka olduğunu açıklamadı. Açıklayamazdı zaten. Atın kemente
takılmak üzere olduğunu sezdi ve kestirip attı:
- Vermiyorum! Beni beğenmiyorsanız kovun.Demir-ci dükkanına gider,
orada çalışırım. Hiç olmazsa orada elimdeki balyozu çekip
alamazsınız!
- Kızmanıza, sinirlenmenize ne gerek var Taneke?Bi-zim size
saygımız var, sizi seviyoruz. Ama çocuk gibi davranıyorsunuz,
yakışmıyor doğrusu...
Şimdi İbrahim'e sinirlenmeye başlamış, hop oturup hop kalkıyordu.
Çetin cevizdi Tanabay. Başkana yorgayı tavsiye eden, ona bu atı
elleriyle teslim edeceğini söyleyen kendisiydi. Şimdi onu
götüremezse rezil olacaktı.
İbrahim derin derin iç çekerek Caydar'a döndü ve yalvarır gibi:
- Siz söyleyin Caydar baybişe, yorga bile olsa, bir at nedir ki?
Yılkıda her çeşit at var, istediğine binersen. Başkan yeni geldi,
onu merkezden gönderdiler...
- Ee, ne olmuş.sen ne diye bu kadar ısrar ediyor, inan-
84/Elveda Gülsan
<j:
madiğin şeyleri söyleyerek yaranmaya mı çalışıyorsun? dedi Caydar.
İbrahim iki kolunu yana açarak kekeledi:
- Çekip gitmemi, mahvolmamı istiyorsunuz benden. Ama bu bir emir,
bana emredilmiş bir görev. Ben küçük bir adamım.Kendim binecek
değilim ki. Ben eşeğe de binerim. İşte, kendisine sorun, Ablak'ın
oğlunu da ata binip getirsin diye gönderdiler benimle.
Delikanlı "evet, öyle" anlamında başını salladı. İbrahim sözüne
devam etti:
- Hiç doğru değil bu davranışınız. Onu bize başkan diye
göndermişler, bizim konuğumuz sayılır.Durumumuza bakın, koca bir
köy adamın altına binilecek gibi bir at bulup veremiyoruz. Halk ne
der buna? Kırgızlara yakışır mı bu?
- Halk da her şeyi öğrensin, bütün köy bilsin. Bu meseleyi gidip
Çora ile konuşurum. Haklı olup olmadığımı o söylesin. O halletsin
bu sorunu.
- Siz Çora'nın 'verme' diyeceğini mi sanıyorsunuz? O razı oldu
bile. Kendi kendinize bela yaratıyorsunuz.Yeni başkan dururken,
artık başkan olmayan eskisine gidelim diyorsunuz. Ne olur bunun
sonu. Yellisini başkan saymamak demektir bu! Çora zaten hasta.
Başkanla onun arasını açmaya ne gerek var? Çora parti komitesinde
çalışacak artık, yeni başkanla iş görecek... Onu kendi haline
bırakalım..
Söz konusu Çora olunca Tanabay sustu. Hepsi sustu. Caydar derin
bir iç çekerek kocasına:
- Ver gitsin, dedi, adamları bekletme.
- İşte akıl bu, dedi İbrahim, keski ta başından söyleseydiniz, çok
teşekkür ederim Caydar baybişe.
52
İbrahim'in Caydar'a tekrar tekrar teşekkür etmesi boşuna değilmiş.
Aradan çok geçmeden, bir at korasının başkanlığından Kolhoz
Başkanı yardımcılığına terfi ettirildi ve bütün at koralarının
sorumlusu oldu.
Tanabay başka bir atın üzerinde eyerde oturuyor, göz-
Elveda Gülsan/85
lerini yerden kaldırmıyor, ama bakmasa da her şeyi görüyordu.
Gülsan'mn yakalandığım, başına başka başlık geçirildiğini gördü
(Kendine ait olan başlığı ölürdü de vermezdi). Gülsan'nın üyirden
ayrılmak istemeyişini, Ablak'ın oğlunun elindeki dizginlere asılıp
var gücüyle çektiğini, İbrahim'in, Gülsarı'nın bir o yanına bir bu
yanına geçerek kamçısını kaldırıp kaldırıp hayvana indirdiğini
görüyordu. Gülsarı'nın bu yabancı adamlann onu üyirden niçin
kopanp aldıklarım, sahibinden, kulunlardan, kısraklardan niçin
ayiçdıklarını anlamadığım belirten korkulu bakışlarını görüyordu.
Kişnediği-zaman ağzından çıkan buharı, savrulan yelesini,böğrünü,
sağrısını görüyordu. Sırtında, belinde, sağrısında İbrahim'in
vurduğu kamçı izlerini görüyordu. Atın her yanını, hatta sağ ön
ayağında bukağımn bıraktığı ufacık nasın bile görüyordu. Onun
yürüyüşünü, açık san donunu, her tüyünü, her şeyini... her şeyini
görüyor ve acılar, üzüntüler içinde öylece oturuyordu. Neden sonra
başını kaldırdığı zaman, Gülsarı'yı götüren adamlar bayın aşıp
gözden kaybolmak üzereydiler. Tanabay dayanamadı. Yüksek sesle
haykırarak peşlerinden koşmak için atım mahmuzladı. Ama aynı anda
çadırdan çıkan Caydar ona doğru koştu:
- Dur! Sakın gitme! diye bağırdı.
Tanabay birden ürpertici bir kuşkuya kapıldı: Caydar, o karanlık
gecelerdeki macerası için yorgadan öcünü alıyordu! Sert bir
çekişle atın başını çevirdi, kırbaçlaya kırbaç-laya geri döndü.
Çadır evin önüne gelince atlayıp indi. Sapsarı bir benizle ve
koşarak kansının karşısına dikildi. Sert sert bakarak:
- Sen.. Sen niçin?.. Niçin ver dedin atı? diye sordu soluk soluğa.
- Pekâlâ, tamam. Önce kollarım indir bakalım! dedi Caydar her
zamanki serinkanlılığı ile. Şimdi beni iyi dinle: Gülsan senin
kendi malın mı? Kendinin olan, sana özel olan
86/Elveda Gülsan
neyin var? Bizde olan her şey kolhoza ait. Bizim halimiz,
hayatımız böyle... Yorga da kolhozun. Kim yönetiyor bu kolhozu.
Başkan.. Başkan ne derse o olur. İçindeki kuşkuyu anlamıyor muyum
sanıyorsun! Ama boşuna. Onunla ilgisi yok. Yine yok. Yine de yeri
gelmişken söyleyeyim: Beni bırakıp gitmek istiyorsan hiç durma! O
benden çok daha iyi, daha genç, daha güzel. Daha da yararlı
olutsana. Ben de onun gibi dul kalabilirdim. Ama sen sağ-salim
döndün. Nasıl da beklenmiştim ben bahtsız! Ne ettiğimi, ne
yaptığımı söyleyecek değilim. Bunların hiç önemi yok artık. Yalnız
şunu unutma: Üç çocuğun var. Onları ne yapacaksın? Onlara ne
söyleyeceksin ve onlar ne diyecek? Ben onlara ne diyeceğim? Karar
senin. Ne istersen onu yap...
Tanabay atını sürüp gitti. Akşama kadar yılkının yanında kaldı,
ama yine sinirlerini yatıştıramadı; Bütün üyir yetim kalmış
gibiydi. Büyük bir boşlukta, çaresizlik içinde, o da yetim kalmış
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
53
gibiydi. San yorga gönül çırağını söndürmüş, her şeyi kendisiyle
birlikte alıp götürmüştü. Artık her şey başka, her şey değişmişti.
Güneş değişmiş, gökyüzü değişmişti. Tanabay'ın kendisi de eskisi
gibi değildi, o da değişmiş gibiydi. •
Hava kararınca çadır evine döndü. Solgun, suskun olarak eve girdi.
Ev sessizdi. Kızları uyumuşlardı. Ocakta ateş yanıyordu. Karısı
ellerine ibrikle su döktü. Sonra önüne yemek getirdi Canım yemek
istemiyor, dedi Tanabay.
Sonra yumuşak bir sesle:
Sen şu kopuzunu eline alsana, bana botasını yitiren akmayanın
bozlağını çalsana bir... dedi.
Caydar şankopuzunu (demir kopuzunu) eline aldı. Kopuzunu, nefesini
ayarladıktan sonra, göçebe atalarının şanlı geçmişinden kalan o
yanık bozlağı çalıp söylemeye başladı: Bu küçücük beyaz botasını
(yavrusunu) yitiren ana devenin yakarışı, ağıdı, bozlağı idi. Ana
deve bütün gün kırlarda dolaşarak, bozlaya bozlaya yavrusunu
arıyordu. Artık
Elveda Gûlsan/87
akşam üzerleri botasını yar kıyısında gezdiremeyeceğini, şafak
sökerken onunla otlamaya çıkamayacağını, beraber
otlayamayacaklannı, kumlar üzerinde beraber yürüyeme-yeceklerini,
bir daha ona ak sütünü emziremeyeceğini söylüyordu gözyaşları
içinde: "Neredesin kara gözlü botacı-ğım? Ses ver bana! Damla
damla süt akıyordu memelerinden! Sıcacık süt süzülüp akıyor..
Neredesin? Ses ver bana! memelerinden anamn ak sütü akıp
süzülüyor..." k Caydar güzel kopuz çalardı. Tanabay onu, gencecik
t|r kız iken, kopuz çalarken tanımış, sevmişti.
Şimdi Tanabay, başını kaldırmadan, gözü kapalı olarak dinliyordu
onu. Gözü kapalı ama herşeyi görerek: Yıllar yılı sıcak demeden,
soğuk demeden her işte çalışıp yıpranmış ellerini, ağarmış
saçlarını, boynundaki ağzının kenarındaki, gözlerinin çevresindeki
kırışıkları.. Sonra o kırışıklar arasında koybolup giden
gençliğini, genç ve güzel Caydar'ı: Saç örgüleri beline kadar inen
esmer güzeli o şirin kızı, kendi gençliğini, birlikte gezip
tozdukları o güzel günleri...Her şey, her şey gözlerinin
önündeydi.
O anda Caydar Tanabay'ı unutmuş bile. O şimdi kopuzun dalga dalga
sesine, kendi düşüncelerine dalıp gitmişti. Tanabay şimdi onun,
kendisindekine benzer dertleri ve özlemleri paylaştığını, o
hayaller içinde yüzdüpnü de görüyordu.
.... Anne deve günlerce botasını aradı, günlerce bozla-dı.
Neredesin kara gözlü küçüm botam? Memelerinden süzülüp süt aktı.
Sımsıcak ve güzel kokulu memelerinden.. Neredesin? Ses ver bana!
Mis kokulu memelerinden anasının ak sütü süzülen botam...
Kızlar birbirlerine sarılmış yatıyorlardı. Çadır evin dışında,
karanlık gecenin koynunda, uçsuz bucaksız bozkır uzanıyordu.
88/Elveda Gülsan
Tam o sırada, Gülsarı at korasında, çırpımp duruyordu. Kora
denilen o at hapishanesine ilk kez kapatılmıştı.
8
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
54
Tanabay bir sabah Gülsan'yı üyirin içinde koşup gezerken görünce
çok sevindi. Yorga eyerliydi, kopuk yuları boynundan sarkıyordu.
- Gülsarı! Gülsarı! Nasılsın, iyi misin? diye yorganın yanına
koştu.
Atın yanına gelince başında başka bir başlık, sırtında ağır bir
üzengi, ona hiç de yakışmayan bir eyer gördü. Eyerin üzerinde
kalın kadife bir minder görünce çok kızdı. Sanki ata bir erkek
değil de koca kalçalı bir kadın binecekti.
Tüh! tiye tiksinerek tükürdü.
Yorgayı tutmak, bu gülünç takımı alıp atmak geçti aklından,
hayvana yaklaştı ama Gülsan kaçıp kurtuldu. Çünkü onun aklı
kısraklardaydı. Kısrakları çok özlemişti ve o yüzden sahibinin
yüzüne bile bakmıyordu.
"Demek yularını koparıp kaçtın ha? Aferin sana. Çok iyi etmişsin.
Hadi koş, keyfine bak. Ben kimseye bir şey söylemem.." dedi
Tanabay. Yılkıyı biraz harekete getirmek istedi. Gülsarı'yı
aramaya çıkanlar oraya gelmeden Gülsan biraz keyfine baksındı.
Tanabay bindiği atın üzengilerinde doğrularak bağırdı ve yılkıyı
uzaklara sürdü:
-Ayt! Ayt! Ayt!...
Kulunları olan biye1 atlar onlan çağırmak için kişnedi-ler. Genç
kısraklar zıplayarak, şahlanarak koştular. Yeleleri rüzgârdan
savruluyor, yeşil ova gün ışığında pınl pırıl parlıyordu. Gülsan
silkindi, başını dikti, boynunu kız gibi uzattı, havayı kokladı.
Sonra yılkının önüne çıkıp yeni aygın arkalara iterek onun yerini
aldı. Hınldıyor, sıçnyor, üyirin bir o
1 Biye: Dört yaşını geçmiş dişi at.
Elveda Gülsarı/89
yanına, bir bu yanına geçiyordu. Kısrak kokusu, süt kokusu, kulun
kokusu, havaya kansan pelin kokusu başını döndürmüş, mest olmuştu.
Üzerindeki o gülünç eyer, o gülünç kadife minder umurunda değildi.
İki yanım bereleyen ağır • üzehgelere da aldırış etmiyordu. Daha
dün, bölge merkezinde gemi çıkanlmadan büyük bir ağaca
bağlandığını, büyük gürültülerle yakınından geçen kamyondan
ürkerek gemi zorlayıp dişlediğini unutmuştu. Pis pis kokan bir
meyhanenizi önünde beklediğini, sonra yeni efendisinin
arkadaşlarıyla o meyhaneden çıktıklarını, hepsinin o tiksindirici
kokuyu saçtıklannı da unutmuştu. Yeni sahibi güçlükle eyere
tırmandıktan soma nasıl hırıltılar çıkardığını, o çamurlu yolda
gelirlerken yarıştaymış gibi koşarak yeni efendisini nasıl zıp zıp
zıplattığım, bu yüzden onun, ağzım yırtarcasına geme asıldığım ve
kırbacı kafasına kafasına indirdiğini de...
Evet, yorga üyirin arasına girince herşeyi unutuver-mişti: Kısrak
kokusu, kulun kokusu, süt kokusu, pelin kokusu başım döndürüyordu.
Onu aramak için peşine düşenlerin yolda olduklannı bilmiyordu
elbet.
Tanabay yılkıyı eski yerine getirdikten sonra köyden iki atlı
geldi. Bunlar, Gülsan'yı bir kez daha üyirden ayırarak alıp
gittiler.
Ama Gülsan çok geçmeden yine kaçıp geldi. Bu defa başında başlık
sırtında eyer yoktu. Tanabay bunu görünce yine sevindi, güldü.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
55
Biraz durup düşündükten soma, kemendi alıp atın boynuna geçirdi.
Başına bir yular taktı. Komşu yılkılardan olan bir delikanlının da
yardımıyla atı geri götürürlerken '79an yolda Gülsarı'yı arayanlarla
karşılaştılar. Tanabay Gülsarı'yı onlara teslim ederken çıkıştı:
- Ne biçim insanlarsınız siz! Eliniz ayağımz yok mu? Başkamn atına
bakamıyor musunuz? Daha iyi bağlayın onu!
Gülsarı üçüncü kez kaçıp gelince Tanabay kızdı:
90/Elveda Gülsarı
- Sen akıllanmayacak mısın hiç? Ne diye ikide bir kaçıp
geliyorsun? Ahmağın, sersemin tekisin sen!
Onu bir kere daha yakaladı, bir kere daha kement geçirdi boynuna.
Sonra kendi elleriyle götürüp bakıcılarına teslim etti. Bir kere
daha ağzına geleni söyledi onlara.
Ama Gülsan'nın akıllanmaya niyeti yoktu. Her fırsatta kaçıp
geliyordu. Seyisleri de bezdirmişti Tanabaylı da.
... O gün Tanabay otlaktan geç gelmiş, geç yatmıştı. "İyi ile kötü
birbirinde ayrılmaz, ne olacağı bilinmez" diye bir yılkıyı çadırın
yakınında bıraktı. Çok yorulmuştu, zor uyudu. Hiç de iyi
yorumlanmayacak bir düş gördü o gece: Savaşta, cephede miydi,
yoksa şehirde bir mezbahada mı, pek anlayamıyordu... Her yanı kan
içindeydi, elleri de kana bulanmıştı. Uyur-uyanık kendi kendine
'kan görmek iyi değildir' dedi. Bir yere gidip ellerini yıkamak
istiyor, ama birileri gelip onu iteliyor, bağırıp çağırıyor, alay
ediyorlardı onunla: "Ey Tanabay, elini kanla yıkıyorsun! Kan bu
kan! ha! ha! ha! hi! hi! hi!..." diyorlardı. •
-Tanabay! Tanabay! Uyan! diye sarstı karısı.
- Ne oluyor? Ne var?
- Dinlesene, yılkıda bir şeyler oluyor, aygırlar dövüşüyor.
Gülsarı yine kaçıp geldi galiba.
- Yine mi? Hay başımın belası, beni rahat bırakmayacak bu hayvan!
Tanabay alelacele giyindi. Ucu kementli sopasını kaparak kavga
yerine koştu. Hava ağarmaya başlamıştı.
Yaklaşıp bakınca Gülsan'yı gördü. Aman Tanrım! O ne? Yorganın
ayağına zincir köstek vurulmuştu. Talihsiz yorga olduğu yerde
dönüyor, zincir bacaklarına vuruyor ve hayvan inliyordu. Yılkım
yeni aygırı da onun bu halinden
Elveda Gülsan/91
yararlanıp basıyordu çifteyi. Onu ısırıyor, tepiyor, öc alıyordu.
- Ay it herif ay! diye bağırarak koştu Tanabay. Elindeki sopayı
var gücüyle o aygırın sırüna indirdi ve
• sopa ikiye bölündü. Onu kovup uzaklaştırdı.
Gülsan'nın o haline yüreği sızladı, gözlerinden yaşlar aktı.
"Tanrım! Ne kötülük etmişler sana! Kim vurdu bu zinciri ayaklanna?
Buna rağmen o kadar uzaklardan ta buraya geldin ha! Ah zavallı
sersem ah!..."
1 Doğrusu inanılır gibi değildi. Onca yerden, düzü bayırı geçerek,
dereyi tepeyi aşarak nasıl gelebilmişti buraya? Bütün gece seke
seke geldiği belliydi.Tek başına, pranga vurulmuş bir hapishane
kaçkını gibi buraya kadar koşmuştu hayvan.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
56
Tanabay üzgün üzgün başını sallayarak "Vah! Vah!" dedi. Sonra
hayvanın başını tutup okşadı, yüzünü dudakla-nna yaklaştırdı.
Gülsan da dudaklarını onun gözüne sürüp sevinçle gözlerini yumdu.
- Peki, ne yapacağız şimdi? Aklını başına topla artık, kendine
işkence ediyorsun. Ah zavallı Gülsanm, ne olduğunu ne olduğunu sen
de bilmiyorsun elbet....
Tanabay atın orasına burasına baktı. Aldığı yaralar iyileşirdi.
Ama ayağında zincir kösteğin bağlandığı yer cılk yara olmuştu.
Zincirin keçe kaplaması da eski ve çürümüş olacak ki, hayvan suyu
geçerken yırtılıp çıkmıştı. Bu yüzden de demir Gülsan'nın ayak
derisini sıyırmıştı. "İbrahim bu zinciri yaşlı birinden bulup
almıştır, bunu mutlaka o yapmıştır" diye düşündü. Ondan başka
kimse bu kadar acımasız olamaz. Böyle keçe kaplamalı zincir
köstekler eskiden kullanılırdı. Eski zamanlarda, değerli yürük
atlara, hırsızlar çalıp götürmesin diye böyle köstekler vurulurdu.
Atı iple bağ-lasan ipi keserler, ama köstekli atı çalamazlardı;
çünkü köstek kilitliydi. Artık böyle köstek vurulmuyordu atlara.
Yaşlılardan biri bu kösteği hatıra olarak saklamış, başka biri de
92/Elveda Gülsan
bunu İbrahim'in kulağına fısıldamıştı. O zalim ise gidip bu
kösteği almış, atın ayağına geçirmişti. Buna rağmen Gülsan onca
yerden kaçıp gelebilmişti...
Gülsan'nın ayağındaki zincir kösteğin çıkarılmasına bütün aile
yardım etti. Caydar yorganın başını tutup elleriyle gözlerini
gölgeledi, büyük kız yuları tuttu, küçük kız ise çevrelerinde
merakla dolanıp durdu. Eski bir demirci olması ve o işi yaparken
kazandığı tecrübe Tanabay'ın işine yaramıştı. Kan ter içinde
kalarak, elini kolunu yaralamak pahasına zincir kösteği
çıkarabildi.
Zinciri var gücüyle uzağa bir yere fırlatıp attı. Atın yara
beresine merhem sürdü. Caybar yorganın yularından tutup evin
önündeki bağlama direğine bağladı. Ablası küçük kardeşini sırtına
alıp evin yolunu tuttu.
Tanabay bir süre oturduğu yerden kalkmadı. Çok yorulmuştu. Sonra
aletlerini topladı. Ağır ağır giderek attığı zinciri getirdi. Onu
geri vermezse başı derde girerdi çünkü. O paslı zincire evirip
çevirip baktı ve ustalığına hayran kaldı. Bunu yapan kişi
gerçekten büyük bir usta idi. Eski Kırgız ustalarının
hünerlerinin, akıllılıklarının bir belgesiydi. Bugün böyleşini
kimse yapamazdı. Artıfc zincir kösteklere gerek kalmadığı için bu
işçilik unutulup gitmişti. Yalnız o muydu unutulup giden. Çok
üzüldü. Gümüşten, bakırdan, demirden ne güzel aletler, ne güzel
süslemeler, tahtadan ne güzel oymalar, ne güzel deri işleri
yaparlardı. Herbiri eşsiz bir sanat eseri olan şeyler vardı. Bütün
bunlar yol olup gitmişti. "Şimdi her şeyi alüminyumdan yapıyorlar:
Tencereyi, tabağı, kaşığı, sürahiyi, leğeni., her şeyi. Nereye
gitsen hep aynı şeyleri görüyorsun. Hem ne kadar kaba şeyler!
Yazık! O ünlü eyer ustaları yok artık. Ne eyerler yapılırdı
eskiden! Her eyerin bir tarihçesi, künyesi vardı. Kim yapmış, kime
yapmış, ne zaman yapmış, yapan kişi karşılık olarak ne almış?
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
57
Hepsi bilinirdi; Herhalde yakında herkes, Avrupa ülkelerinde
olduğu gibi, otomobille dolaşacakmış! Hepsi bir-
Elveda Gülsan/93
birinin aynı olan otomobillerle. Yalnız plaka numaralan farklı
olacakmış. Ama işte, ata-babalarımızın ustalıkları unutulup
gidiyor! El işleri, el sanatları kaybolup gitti. Oysa insan
ruhunun aynası, el hüneri, göz nuru değil midir?..."
Tanabay zaman zaman bunlan düşünür, dalıp giderdi, halk sanatının,
el hünerlerinin yok olup gitmesine üzü-lür.bunda kimin suçlu
olduğunu, neden böyle olduğunu bilemezdi. Oysa gençliğinde kendisi
de eski törelerin mezan-i* kazanlardan biri olmuştu. Hatta
birkomsomol toplantısında, keçe çadırlardan, çadır evlerden söz
etmişti. Keçe evlerin yok edilmesini istemişti. Çadır evler devrim
öncesinin evleridir ve bunlardan vazgeçilmelidir, demişti. Aslında
bunu birilerinden duymuş ve kendi görüşü olarak söylemişti: "Yok
olsun çadır evler! Eski usuller yok olsun!" demişti.
Böylece çadır evler gerçekten yıkıldı, yok edildi. On-lann yerine
kış evleri yapılmaya başlandı. Keçe evin direkleri kınldı.
Bunlardan ağıl çitleri, bahçe parmaklıklan yapıldı. Keçe
kaplamalar da kesilip evlerde kullanıldı. Hatta bazıları
yakıldı...
Ne var ki, hayvancılıkla geçinenler, dağlarda sürü otlatanlar,
kışlatanlar, çadırsız yapamazlardı. Bu gerçek iyice anlaşılmıştı.
Tanabay o sözleri nasıl söylediğine bugün hayret ediyordu.
Pişmanlık içindeydi. Keçe çadır, kendi milletinin, atalannın en
güzel buluşlanndan biriydi. İnsanoğlu bugüne kadar bu durum için,
göçüp konanlar için, daha iyisini bulamamıştı. Yüzyıllar boyu
geliştirilmiş, her şeyi değerlendirilmiş, sınanmışü. Bunu nasıl
anlayamamış, çadırların yıkılmasını istemek gibi bir sözü ağzına
nasıl almış, nasıl dili vanp söylemişti!
Şimdi Tanabay, ihtiyar Turgay'dan kalan eski, her tarafı isle
kaplanmış keçe çadırda oturuyordu. Çok eski bir çadırdı. Keçeleri
parça parça olmuştu. Caydar baybişe, durup
94/Elveda Gülsan
oturmak, yorulmak bilmeden, yama üstüne yama vuruyordu da, o
sayede oturabiliyorlardı içinde. Günlerce çuvaldız ve kalın ip
düşmüyordu Caydar'ın elinden. Ama bir yerini onarıyor, bir-iki
hafta sonra başka bir yeri dağılıp yırtılıyor, deliniyordu. O
deliklerden rüzgâr giriyor, kar giriyor, yağmur giriyordu. Caydar
yeniden çuvaldızı ve kalın ipi eline alır, onanma başlardı.
- Allahım, daha ne kadar sürüp gidecek bu azap! diye yakınırdı
Caydar. Keçe değil, kurum mübarek! Kum gibi de dağılıyor. Bir de
şu ağaç çatkılara bak! Nesi çatkı, nesi ağaç bunun! Gidip şu
yöneticileri biraz sıkıştır da bize de yeni keçe versinler. Sen bu
evin sahibi misin? Nesin? Bizim de insan gibi yaşamaya hakkımız
olacak mı, olmayacak mı?..
İlk zamanlar Tanabay karısını avutuyor, yatıştırıyor, bugün-yann
bu işi halledeceğim diye onu oyalıyordu.Ama bir gün köye inip
yöneticilere yeni bir çadıra ihtiyacı olduğunu söyleyince, eski
çadır ustalarının bu dünyadan çoktan göçüp gittiklerini, gençlerin
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
58
ise bu işi hiç bilmediklerini öğrendi. Zaten kolhozda keçe de
yoktu.
- Öyleyse bana yapağı verin, biz o yapağıdan keçeyi kendimiz
yaparız, dedi Tanabay. •
- Ne yapağısı? Aklını mı oynattın sen? Elde ettiğimiz bütün
yapağıyı plan gereği devlete veriyoruz, kolhozda bir gram yün
kalmıyor!..
Tanabay'a çadır ev yerine palatka denilen bez çadır vermek
istediler ama Caydar buna şiddetle karşı çıktı:
- Palatkada oturacağıma elek gibi delik deşik keçe çadırda
otururum daha iyi! dedi.
O günlerde birçok yılkıcı palatka denilen o bez çadırda oturmak
zorunda kaldılar. Ama, bez çadırdan barınak olur muydu hiç?
Otursan kalkamıyorsun? Tepesi alçak ve adım atacak yeri yok.
İçinde ateş de yakamıyorsun. Yazın güneşin bütün sıcağı, havanın
tozu toprağı içerde, kışın ise it bağlasan durmaz, öylesine soğuk.
Ne eşya, ne kap-kacak
Elveda Gülsan/95
koyacak yeri var. O bez çadır keçe çadırın yerini asla tutamazdı.
Bir komşu, bir eş-dost gelecek olsa, onlara da oturacak bir yer
yok.
- Yoo, kesinlikle olmaz, diye diretti Caydar. Ne yaparsan yap, ne
dersen de, ben palatkada oturmam. Palatka denilen o bez çadırda
ancak bekâr bir adam oturabilir, o da geçici bir süre için. Oysa
biz bir aileyiz, çocuklarımız var. Çocuklar kalkıp dolaşacaklar,
onların yıkanmaları gerek, bakımı gfcrek.. Yoo, asla oturmam
palatkada!...
» Tanabay bir gün Çora'ya rastladı. Ona bütün sıkıntılarını
anlattı:
- Bu işler niye böyle gidiyor, niye düzelmiyor başkan? dedi.
Çora üzgün üzgün başını salladı:
- Bu konuyu zamanında ikimiz de düşünemedik. Yu-karıdakilerin de
düşünmesi gerekirdi. Her şey için dilekçe yazıp bekliyoruz. Nasıl
cevap vereceklerini Tanrı bilir. Yapağı çok değerli bir malmış,
çok da kıtmış, yabancı ülkelere satılıyormuş. Yünü kolhozun kendi
işleri için kullanmanın hiçbir yararı yokmuş, kolhoza
gereksizmiş...Öyle diyorlar...
Tanabay sustu. Bir bakıma kendisi de sorumlu, kendisi de suçlu
sayılırdı. O zamanlar ne aptallıklar ettiğini anlayıp acı acı
gülümsedi: "Gereksiz! ha! ha! ha!".
"Kolhoza gereği, yararı yokmuş!" Bu çok acı sözler uzun zaman
aklından çıkmadı.
Tanabay ailesi, o yama üstüne yama vurulmuş, yırtık, dökük keçe
evde oturmaya devam etti. Oysa o keçe çadırı onarmak için biraz
yapağı yeterdi ve bu çok gerekliydi.. Ve, kolhoz ürünlerinden her
yıl tonlarca yün kırkıyorlardı.
Tanabay o zincir kösteği keçeden evine götürdü. Ama ne evdi!
Yürekler acısı bir görünümü vardı çadırın. Evin içine baktı,
kendine baktı, yorganın ayağını parçalayan zinci-re,her şeye,
öfkeyle, hırsla dişlerini gıcırdattı. O böyle hid-
96/Elveda Gülsan
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
59
det içindeyken, başka zaman bulamamışlar gibi, Gülsan'nın peşine
düşen atlılar çıkagelmesinler mi!
Tanabay, hırsından dudakları titreyerek bağırdı onlara:
- Alın götürün! Bu zinciri de başkana verin ve deyin ki: Bir daha
bu zinciri yorganın ayağına vurmaya kalkarsa, o zincirle onun
kafasını ezerim! Bunu söylemeyi-sakın unutmayın!...
Bu sözleri söylememeli, bu kadar ağır konuşmamalıydı. Dobra dobra
konuşmasınını, aklına geleni söylemesinin cezasını hep
çekecekti...
Güneşli, çok güzel bir gündü. Yeşeren yapraklarda, tüten toprakta,
geçitlerde ve yamaçlarda biten otlarda, bahar gülüyordu.
At korasının yanında çocuklar çelik-çomak oynuyorlardı.
Çocuklardan biri çeliği havaya attı, sonra var gücüyle çomağıyla
vurdu ve çelik çok uzaklara düştü. Çocuk elindeki uzunca, çomakla
vurduğu yerden çeliğin düştüğü yere kadar olan mesafeyi ölçmeye
başladı: Bir, iki, üç,... yedi., on,... onbeş... Öbür çocuklar,
hile yapmasın diye, doğru ölçsün diye yanına geliyor, onu
denetliyorlardı. Yirmi iki! dedi çocuk. Yirmi iki çomak boyu uzağa
düşürmüştü çeliği.
- Daha önceki toplam yetmiş sekiz idi.yirmi iki daha eder yüz.,
diye sevinçle bağırmaya başladı.Yüz oldu, tam yüz!
Öteki çocuklar da bağırdılar:
- Yaşasın! Tam yüz sayı yaptı!
Ne eksik ne fazla.Tam yüz! Şimdi kaybeden çocuğun üzüntüsünü
belirtmek için ağıt yakması gerekiyordu. Kazanan çocuk çeliğin
düştüğü yere bir işaret koydu. Oradan çeliği bir kere daha
havalandırıp olanca gücüyle vurdu. Hepsi
Elveda Gülsan/97
çeliğin düştüğü yere koştular. Üç vuruş hakkı vardı. Üçüncü vuruşa
sıra geldi. Kazanmıştı. Yeniden çocuk ise ağlayacaktı nerdeyse.
Çünkü, o kadar yerden, hiç durmadan ağıt söyleyerek koşacaktı. Ne
yaparsın? Oyunun kuralı böyleydi işter.Kazanan çocuk bağırdı: "Ne
duruyorsun? Hadi koş bakalım zırlayarak, bozlayarak!"
Kaybeden çocuk derin bir soluk aldı ve ağıdını söyleyerek koşmaya
başladı: I Gökbay, Akbay A Buzavındı bakpay
Kayda cürsin.oynap
Ay- Ay- Karabay zuvvv...
(Gökbay, Akbay Buzağını bakmıyor Nerede yürüyorsun oynayıp Ay ay
ay karabay... Zuvv!)
Ağıdı hiç kesmeden, bir adım bile ara vermeden söyleyerek koşması
gerekiyordu. Bu yüzden nefesi yetmedi, başı dönüyordu. İşaret
yerine varmadan dinlenmek zorunda kaldı. Şimdi, kural gereği, geri
dönüp yeniden başlayacaktı koşmaya. Ama ikinci defa da başaramadı.
Kazanan çocuk sevinçten uçuyordu. Çünkü şimdi kaybeden onu
başlangıç yerine kadar eşek gibi sırtında taşımak zorundaydı.
Kazanan kaybedenin sırtına bindi:
- Deeeh! Haydi hızlan bakalım! diyor, mahmuzlar gibi topuklanyla
vuruyor, bir yandan da çocuklara sesleniyordu: "Hey çocuklar,
bakın, görün! Bu benim Gülsarım! Gördünüz mü nasıl yorga
gidiyor!.."
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
60
Bu sırada Gülsan at korasında hapsedilmişti. Huysuz-lanıyordu.
Sabahtan beri ne yem vermişler ne de su içirmiş-lerdi. Sırtına
eyer de vurmamışlardı.Herkes onutmuştu onu.
98/Elveda Gülsarı
At korasında ondan başka hayvan yoktu. Bazı atlar arabaya
koşulmuş, bazıları eyer vurularak binilmiş, onu kendi bölmesinde
tek başına bırakmışlardı. Bağlıydı.
Atçılar ahırları temizliyor, tezekleri dışarı çıkanyorlardı.
Dışarıda çocuklar oynuyordu. Ah şimdi geniş bozkırdaki
üyirin yanına bir varabilseydi Gülsan! Gözünün önüne engin bozkır,
bozkırda yayılıp otlayan yılkılar geliyordu. Gökyüzünde ve
yılkının tepesinde uçan kazlar da kanat çırparak onu
çağırıyorlardı.
Gülsan yularını koparmaya çalışıyor, tepiniyor, çırpınıyordu.
İple, kayışla değil, iki yanından zincirle bağlamışlardı onu.
Nasıl koparsın! Bağırsa belki duyarlardı. Başını ahırın
yukansmdaki küçük penceresine doğru kaldırdı, ayağının altındaki
samanları çiğneyerek ve korayı inleten bir sesle acı acı kişnedi:
Neredesiniiiz! Neredesiniiiz?
Dışarıdaki bakıcılardan biri küreği kaparak içeri girdi ve ona
bağırdı:
- Ne kişneyip duruyorsun? Rahat dur, yoksa karışmam ha! dedi,
sonra dışarıdaki adamlara seslendi:
- Dışarı çıkarayım mı?
- Çıkar! dedi dışarıdakiler. *
Bunun üzerine iki bakıcı, Gülsan'yı iki yandan bağlı olduğu
zincirlerden tutarak avluya çıkardılar. Ah, Ah! Ne güzel, nasıl
parıl parıl parlayan bir gündü! Yorga, burun delikleri titreye
litreye bahar havasını içine çekti. Yeşil yaprak kokusu, nemli
toprak kokusu vardı havada. Damarlarındaki kan taşar gibi akmaya
başladı. Ah bir kaçabilse, koşabilsey-di! Çifteler savurmaya,
havayı dövmeye başladı.
Adamların hepsi birden
- Yavaş ol, rahat dur! diye bağırdılar.
Bugün Gülsarı'nın çevresinde niçin bu kadar çok adam vardı?
Adamlardan biri, boz renkli bir tulum giymiş olanı, parlak
madenden bir şeyleri beyaz bir bezin üzerine yerleştiriyordu.
Madenler parlıyor, hayvanın güzünü alı-
Elveda Gülsan/99
yordu. Öteki adamlar iplerle Gülsarı'nın çevresini sarmışlardı.
Yeni başkan da oradaydı! Kısa bacaklı,küt, geniş taraklı
ayaklarını iki yana açmış, bir elini beline dayamış, öbür eliyle
gömleğinin düğmeleriyle oynayıp duruyor, ka-barıyordu. Ötekilerden
farklı olarak, o kollarını sıvamamış-tı. Ağzından dünkü gibi yine
o pis koku yayılıyordu. Süvari pantolonu giymişti.
- Hadi ne duruyorsunuz, başlayın! Başlayalım mı Co-ul Aldanoviç?
dedi İbrahim saygıyla başkana bakarak.
Başkan başını saljadı.
İbrahim ötekilere "Hadi hazır olun!" dedikten sora, telaşlı
telaşlı dolanmaya başladı. Sonra tilki derisinden tebe-teyini ahır
kapısındaki bir çiviye astı.Tebetey yere, gübre yığını üzerine
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
61
düştü. Onu oradan alıp silkeleyerek tekrar as-tı.Yine başkana
döndü: "Siz şöyle biraz kenarda dursanız iyi olur Corakul
Aldanoviç, bakarsınız çifte atar, at denen hayvan akılsızdır, ne
yapacağı hiç belli olmaz" dedi.
Boynuna at kuyruğu kılından yapılmış kement geçirilince
Gülsarı'nın tüyleri diken diken oldu. Kalın bir ipi dü-ğümleyip
ucunu sırtından aşırıp uzattılar. Niçin yapıyorlardı bunu? İpi
neden arka bacaklarına doğru çekiyor, onu neden böyle
bağlıyorlardı? Gülsarı hırıldıyor, çırpınıyor, gözlerini dört yana
çevirip ürkek ürkek bakıyordu. Ne yapacaklardı bu adamlar?
- Çabuk olun! Çabuk olun! diye bar bar bağırıyordu İbrahim. Sonra,
"Yıkın yere!" dedi.
Kolları güçlü adamlar ipe asıldı. Gülsan gövdesinin bütün
ağırlığıyla ve büyük gürültüyle yere yıkıldı. Güneş de yuvarlanıp
üstüne düşmüştü sanki. Yer sarsıldı. Ne olmuştu? Neden yana düşmüş
yatıyordu? Ağaçlar niçin gökyüzüne doğru uzanıyorlardı? Yerde
böylesine uygunsuz, böylesine rahatsız yatışı neden? Yok, yok!
Olur şey değildi bu!
Gülsarı başını salladı. Bütün vücudu zangır zangır titriyordu.
Sonra kasları kasıldı. İpler derisini çiziyor, acıdan
100/ElvedaGülsan
bacaklarını karnına çekiyor, toynakları vücuduna batıyordu. Bir
daha silkindi, bir daha gerindi, boşta kalan arka ayaklarından
biriyle tekme savurmaya başladı. İp çatır-dayarak gerildi.
İbrahim yine bağır bağır bağırıyordu:
- Bastırın, üstüne çıkın! Sıkı tutun!
Hepsi birden yorga atın üstüne abandılar. Dizleriyle, kollarıyla
sımsıkı bastırdılar.
- Başını tutun! Yere bastırın! Bağla! Çek! Eh, oldu işte. Çabuk
bitirin işinizi. Şimdi şuradan da bağlayın. Atın düğümü!
Adamlar yorganın dört ayağını bir araya getirip sımsıkı
bağlamışlardı. Gülsarı hâlâ çırpınıyor, acılar içinde kıvranıyor,
başına ve boynuna basanları silkeleyip atıyordu. Ama adamlar yine
abanıyor, bastınyorlardı. Atın ter içinde kalan vücudu, ayakları
uyuştu. Ve kendini bırakıverdi.
- Tamam bitirdik işini!
- Amma da güçlüymiş ha!
- Artık traktör bile gelse yerinden kımıldayamaz!
O zaman, yeni başkan, yere yapıştırılan atın başına sokuldu,
burnunun dibine çömeldi. Akşam içtiği votkanın pis kokusunu
hayvanın yüzüne savurarak baktı. Önünde yatan at değil de baş
düşmanı olan bir insanmış gibi kin kusarak bakıyordu ona.
Ter içinde kalan, bir havlu ile durmadan ağzını yüzünü silen
İbrahim de başkanın yanına gelip çömeldi. İkisi de birer sigara
yakıp tüttürerek, bundan sonra olacakları görmek için beklediler.
Kora avlusunun dışında çocuklar çelik çomak oynamaya devam
ediyorlardı:
Elveda Gülsarı/101
Gökbay, Akbay Buzavındı bakpay, Kayda kettin oynap, Apan seni
soymak, Ay, ay Karabay, zuvvvv!
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
62
(Gökbay, Akbay Buzağını bakmıyor Nereye gittin oynayıp Anan seni
dövecek Ay, ay, karabay, zuvvvv!)
Güneş yine her zamanki gibi parlıyordu. Engin bozkırı ve orada
yayılıp otlayan yılkıyı Gülsan son bir kez daha gördü. Üyirin
üzerinden kazlar kanat çırparak onu çağırıyor, o gidemiyordu.
Başına, burnuna sinekler konuyor ve o, sinekleri kovamıyordu.
İbrahim yine sordu:
- Başlayalım mı Corakul Aldanoviç?
Başkan yine bir şey söylemeden başını salladı. Bunun üzerine
İbrahim ayağa kalktı.
Herkes kımıldadı. Dizleri ve gövdeleriyle, sımsıkı bağlanmış atın
üzerine abandılar. Kafasını yere iyice yapıştırdılar. Birilerinin
eli Gülsarının kasıkları üzerinde dolanmaya başladı.
Kora dışında çelik-çomak oynayan çocuklar şimdi çite tırmanıp
serçe gibi dizilmiş,bakıyorlardı:
- Hey, bakın! Bakın ne yapıyorlar?..
- Toynaklarını düzeltiyor, temizliyorlar..
- Amma da bildin ha! Hiç de değil!
Onların konuşmalarını duyan İbrahim elini havaya kaldırarak
bağırdı:
- Hey, ne işiniz var orada? Haydi defolun! Gidin oynayın!
Çocuklar çitten atladılar ve koşarak gittiler. Şimdi çıt
çıkmıyordu.
102/Elveda Gülsan
Gülsarı etine değen soğuk bir şeyle ürperdi. Yeni efendisi tam
gözlerinin önüne çömelmiş bakıyordu. Birden korkunç bir acıyla
canı çıkayazdı. Gözlerinde şimşekler çaktı. Ah! Kıpkızıl bir alev
içine düşmüş gibi yandı. Dünya başına yıkıldı ve sonra zifiri bir
karanlık oldu.
Olanlar olduktan sonra da Gülsan bir süre öylece bağlı kaldı.
Kanın dinmesini bekliyorlardı.
İbrahim ellerini oğuşturarak:
- İşte Corakul Aldanoviç, her şey tamam, bir daha kaçamaz. Kaça
kaça vardığı yer bu oldu! Tanabay'ın söylediklerine de aldırmayın,
unutun gitsin! O öyle kötü bir adam işte. Öz kardeşine bile
acımadı da malına mülküne el koydu, bir de Sibirya'ya sürdürdü.
Böyle acımasız adamın kime hayrı dokunur zaten...
İbrahim yaptığı işten gururlanıyordu. Rahatlamıştı. Tilki
postundan yapılmış tebeteyini asılı olduğunu çividen aldı,
silkeledi, orasını burası düzeltti ve ter içinde kalan kafasına
geçirdi.
Kora dışındaki çocuklar hâlâ çelik-çomak oynuyorlardı:
Gökbay, Akbay ,
Buzavındı bakpay
Kayda cürsin oynap
Apan seni soymak
Ay, ay, Karabay, zuvvvv!
- Hayır, yine olmadı. İşaret noktasına ulaşamadın. Şimdi yanaş
bakalım şöyle. Beni sırtında taşıyacaksın. Zuvvv Gülsarı'm!
Güneş parlıyordu. Dünya pırıl pınldı...
10
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
63
Geceydi. Sır dolu bir gece. Yaşlı bir adam ve yaşlı bir
Elveda Gülsarı/103
at.. Çay kenarında alev alev yanan bir ateş... Alevler rüzgârdan
oynuyor, bir yükselip bir alçalıyordu.
Soğuktan kaskatı olan kara yer, yorga atın toprağa değen yanını
donduruyordu. Büyük bir ağırlık inen boynunu kaldıramıyordu
hayvan. Çok gerilerde kalan bir dönemde, ayağına zincir köstek
vurularak yılkıya döndüğü zamanki gibi, bir yukan bir aşağı gidip
gelen başı ağrıyordu. Bu yüzden de bitkindi. O zamanki gibi şimdi
de adım atacak hali kalmamıştı. O zamanki gibi şimdi de zincirleri
koparamı-5lördu. Ah bir kalkabilse, bacaklarını oynatıp toynakları
ya-riarcasına koşabilse, göğsünü gerip temiz havayla ciğerlerini
şişirerek rüzgâr gibi uçabilseydi! Yankılar yapan kişne-mesiyle
dağ arkaçlanndaki yılkıyı çağırabilseydi! Kulunların, biyelerin,
kısrakların kokusunu ala ala, dağ arkaçlarım dan inen üyire
ulaşabilseydi! Oysa o zincir onu tutuyor, yerinden kımıldamasına
engel oluyordu. Hapishaneden kaçmış bir mahkûm gibi, ayağındaki
zincirleri şangırdatarak, seke seke, bir sekip bir sıçrayarak,
sonra yine sekip yine sıç-rayarak,yine o kaçış yolunda
olabilseydi... O zaman tek başınaydı, her yer karanlık ve
sessizdi. Ay çıkmış, sonra rüzgârlı açık gökte tekrar kaybolmuştu.
At, zincirli ön ayaklarını şaha kalkar gibi yukan kaldınnca, Ay
başının üzerinde bir görünüyor, ayaklannı yere basınca da
fırlatılmış bir taş gibi gidip kayboluyordu.
Bir ışık, bir karanlık, sonra yine ışık, yine karanlık... Bu ışık
atın gözlerini kamaştırıyor, acıtıyordu...
Zincir köstek şangırdıyor, ayak bilekleri kanıyordu. Bir sıçnyor,
iki sıçnyor, bir daha., bir daha.. Her yer karanlık, her yer
ıssız.. Köstekli ayaklarla yürüyünce yol bitmiyor.. Köstekle
yürümek bir cehennem azabı!..
Çay kenannda alev alev bir ateş yanıyordu. Soğuktan kaskatı olan
kara yer, hayvanın toprağa değen yanını donduruyordu...
İki hafta sonra, yeni otlaklar bulmak için dağ arkaçla-
104//ElvedaGülsan
rında konuşlanmaları gerekiyordu. Yaz boyunca, güz boyunca, kış
boyunca, ta bahara kadar hep orada kalacaklardı. Bir evden başka
bir eve taşınmak çok zahmetli bir iştir. Öyle çok, öyle zor işler
çıkar ki şaşakalırsınız. Kırgızlar boşuna söylememişler: "Bir
yerden bir yere taşın da, haline şükredersin" diye.
Göçüp konmak için pek çok hazırlık gerekiyordu: Un öğütmek için
değirmene, alış-veriş için pazara, ayakkabıcıya gidilecekti.
Yatılı okulda okuyan çocuğu da gidip görmeliydi... Oysa Tanabay
üzgündü, şaşkındı. Kansı da pek şaşıyordu onun bu haline. Tanabay
hep telaşlıydı. Sabah erkenden kalkıp atına atlıyor, yılkıya
gidiyor, kansı ona bir çift söz söylecek vakit bulamıyordu. Öğle
olunca, düşünceli asık suratlı olarak geri geliyordu Tanabay.
Tedirgindi, bir şey bekliyor gibiydi.
- Neyin var senin? diye soruyordu durmadan Caydar. Tanabay cevap
vermiyordu. Ama bir gün konuştu:
- Geçenlerde çok kötü bir düş gördüm, dedi.
- Soru sormayayım diye mi söylüyorsun bunu?
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
64
- Hayır, gerçekten kötü bir düş gördüm, yatsam da kalksam da
aklımdan çıkaramıyorum.
- Aman Allahım, tövbe etmen gerek. Bir zamanlar düşlere, kadere
kısmete, Tanrıya inanmayan sen değil miydin? Kocakarıların
'kâfir!' diye beddua ettikleri kişi sen değil miydin? Ee,
yaşlanıyorsun artık Tanabay, gece-gündüz yılkının başından
ayrılmıyorsun, bugün-yann göç edeceğimizden haberin yokmuş
gibisin. Ben tek başıma bütün işlerin hangisine bakayım? Hiçbir
şey yapamıyorsan bari git de Çora'yı gör, hatırını sor, gönlünü
al. Göçe çıkmadan önce gidip hastalan yoklamak bizim töremiz,
geleneğimizdir...
- Daha sonra giderim, diye surat asü Tanabay.
- Daha sonra ne zaman? Köye gitmeye niçin korkuyorsun? İstersen
yann beraber gidelim, çocuklan da götürelim. Ben de görmeliyim.
Elveda Gülsan/105
Ertesi gün üyiri genç bir yılkıcıya emanet ederek atlara binip
yola koyuldular. Tanabay büyük kızlannı atın terkisine, Caydar ise
küçük kızı kucağına oturtmuştu.
Köye geldiler, sokaklarda karşılaştıklan insanlarla selamlaştılar.
Tanabay demirci dükkânının önünden geçerken atını
durdurdu. Kansına:
- Bekle biraz, dedi. Sonra büyük kızını kucaklayıp attan indirdi,
onu annesinin bindiği atın arkasına oturttu.
- Yine ne oldu? Nereye gidiyorsun?
- Hemen döneceğim Cyadar, sen gidedur. Çora'ya benim de yolda
olduğumu söylersin. Öğle tatili olmadan daireye uğrayıp bitirmem
gereken bir iş var. Aynca at nalı ve bazı demir parçaları
alacağım.
- Ayn ayn gitmemiz doğru olur mu?
- Ne zaran var, merak etme, hemen döneceğim zaten... Tanabay
atından indi, demirciye uğramadan dosdoğru
at korasına gitti. Sessizce ve kimseye görünmeden, kapalı koraya
girdi. Kora loş olduğu için bir süre gözlerinin karanlığa
alışmasını bekledi. Ahırda canlı yoktu, ses-seda çıkmıyordu.
Atlann hepsi işe götürülmüştü. Tanabay etrafa bakındı, sırtından
büyük bir yük atmış gibi biraz rahatladı. Sonra, at bakıcılanndan
birini bulmak için öbür avluya çıktı. İşte o zaman gördü günlerdir
olacağını sezdiği o büyük felâketi...
- Vay itler vay! Vay hainler vay! Biliyordum kötü bir şey
yapacağını! diye yumruklannı sıktı. Aklı başından gitmiş gibiydi.
Gülsarı, bir çardağın altında bağlı duruyordu. Kuyruğunu da
sarmış, bir iple ucunu kaldınp boynuna bağlamışlardı. Aralık duran
arka ayaklannın arasında küp gibi şişmiş bir yara görünüyordu.
Başım hafifçe eğmiş, kımıldamadan duruyordu zavallı hayvan.
Tanabay öfkeyle dudaklarını ısırdı, büyük bir acı duyarak inledi.
Yorganın yanına varmak istiyor, ama cesaret edemiyordu. Yüreğini
bir aç kurt
106/ElvedaGülsan
ısınyor, parçalıyordu sanki. Issız ahır, ıssız avlu ve tek başına
bırakılmış, iğdiş edilmiş yorga, herşey... her şey korkunç
görünüyordu şimdi.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
65
Tanabay olduğu yerde geri döndü; sessiz, sendeleye sendeleye
ayrıldı oradan. Artık kimsenin yapabileceği bir şey yoktu.
O akşam, keçeden evlerine döndükleri zaman Tanabay karısına, büyük
bir üzüntü içinde olayı anlattı:
- Gördüğüm korkulu düş çıktı, dedi.
- Ne oldu?
- Çora'nın evinde söylemek istemedim. Artık Gülsan hiç kaçmayacak,
buralara gelemeyecek. Ona ne yapmışlar biliyor musun? O itler, onu
iğdiş etmişler!
- Biliyorum, seni köye götürmek isteyişimin sebebi de buydu zaten.
Bir an önce görürsen, üzüntün de çabuk geçer diye düşündüm. Küçük
bir çocuk değilsin ya! Bu ilk değil ki, sonuncusu da olmayacak.
Atalarımız bu işi yapa-gelmiş. Bunu herkes bilir. Şaşıracak,
korkulacak ne var bunda?
Tanabay katısına cevap veremedi. Yalnız:
- Bu bizim yeni başkan çok kötü bir adam, bunu can-yüreğimle
seziyorum, dedi.
- Bırak şimdi başkanı, senin yorgayı iğdiş ettirdi diye hemen
kötülemeye kalkma adamı. Daha yeni başkan oldu, buranın yabancısı
sayılır. İşleri çok ve zor. Çora'nın kendisi söyledi, kolhozun
işleri düzelecekmiş, yeni yardım gelecekmiş. Yeni bir plan
yaptıklarını söylüyor. Sen ise işin aslını dinleyip öğrenmeden
konuşuyorsun. Bizler dağda, merada yaşayan insanlarız,
bilmediğimiz çok şey var...
Tanabay, içini çeke çeke yemeğini yedikten sonra yılkıya gitti ve
geç saatlere kadar orada kaldı. Kendi kendine
Elveda Gülsan/107
konuşuyor, küfürler savuruyor, ama istese de unutamıyordu o
korkunç olayı. At korasında gördükleri gözünün önünden gitmiyordu.
Bindiği aü sürüp yılkıyı toparlarken düşünüyordu: "Belki yeni
başkam kötülemekle haksızlık ediyo--rum. Belki saçmalıyorum.Yıldan
yıla yaşlanıyorum elbet. Yılın oniki ayında yılkı peşinde koştuğum
için çok şeyleri göremez, bilemez oldum galiba. Ama, ne zamana
kadar böyle sürecek bu hayat, ne zaman gün göreceğiz? Nutuklardaki
sözlere göre her şey yakında düzelecek, çok iyi olacakqmış.
Hadi ben yaralıyorum diyelim, dilerim ki yanılmış ola-'yım.
Ama biliyorum ki başkaları da benim gibi düşünüyor, işte bunu da
biliyorum ve bunda yanılmıyorum..."
Tanabay bozkırda dolanıp duruyor, derin derin düşünüyor, ne var ki
bu düşüncelerden hiçbir sonuç çıkaramıyor-du. Çok gerilerde kalan
o günlerde, kolhozu nasıl kurduklarım, halka, boztorgayların
koyunların üzerine yuva kurup
--. yumurtlayacaklan o mutlu barış çağını.nasıl vaadettikleri-ni,
o parlak armanı (ülküyü), o parlak hayalleri, umutlan
hatırlıyordu. O arman uğrunda canla başla didindikleri günleri
de.. Her şeyi alt üst ederek eski düzeni nasıl yıktıklarını, asıl
köklere nasıl balta vurduklarım da... Gerçekten de başlangıçta
işler biraz düzelmişti. O uğursuz savaş olmasaydı belki daha da
düzelecekti. Peki ama, savaş biteli onca yıl oldu da durumlar
niçin düzelmiyordu? Onlar, eskimiş çadırlarının üstüne nasıl yama
üstüne yama vuruyorlarsa kolhozun işleri de öyle gidiyordu: Yama
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
66
üstüne yama vuruyor, hiçbir gediği kapatamıyorlardı.birini
tıkamaya vakit kalmadan bir başka gediğin açıldığım
görünüyorlardı. Neden böyle oluyordu? Şimdi neden kolhozu eskiden
olduğu gibi kendi malı değil de bir başkasının malı olarak
görüyordu? Eskiden, savaştan ve kolhozun kurulmasından önce,
toplantılarda alınan her karar bir yasa yerine geçer ve
uygulanırdı. Halk yararına bir karar alındıktan sonra,
uygulamaları gerektiğini ve uygulandığını bilirdi. Oysa bugün
toplantılarda alınan
108/ElvedaGülsan
kararların hiçbir önemi kalmamıştı.Hepsi boş sözlerdi. I Kimse
kimseyi dinlemiyordu. Kolhoz, onu kuran çiftçiler tarafından
yönetilmiyor, başkaları tarafından yönetiliyordu. Dışarıdan
gelenler ve hiç gelmeyen dışarıdakiler yönetiyordu. O başkalarının
da biri böyle diyor, biri şöyle. Bunun da hiçbir yararı olmuyor,
hiçbir verimli sonuç alınamıyor- [ du.
Tanabay artık halkın arasında görünmekten, onların! soru yağmuruna
tutulmaktan korkar olmuştu. Ona, "Bak, I sen parti üyesisin,
kolhozu kuranlardan birisin. O zaman I çok konuşuyordun, şimdi
anlat bakalım, neden bu durumla-1 ra düştük?" diyecek olsalar ne
cevap verebilirdi onlara? Bü-I tün halkı toplayıp bir açıklama
yapsalar iyi olurdu herhalde.! Herkes düşüncesini söylese,
ihtiyacını bildirse, sorular sor-1 sa... Ama yok! Olmuyordu
bunlar! Nasıl olsun? İlçe merke-l zinden bir takım temsilciler
geliyor, ama bunlar da eskileri-1 ne hiç benzemiyordu. Bambaşka
insanlardı. Eskiden biri temsilci, bir yetkili geldi mi, dosdoğru
halkın arasına girer,! önce onlarla konuşurdu. Bugünküler ise
kolhoz bürosundanl dışarı çıkmıyor, söyleyeceklerini başkana
söylüyor, sora-l caklannı ondan soruyor, sonra d*ona bağırıp
çağınyorlar-l di. Halkla, köylünün kendisiyle görüşmüyor,
konuşmuyor/ onları dinlemeye tenezzül etmiyorlardı. Parti
toplantılann-j da ise daha çok uluslararası durumlardan söz
ediliyordu.] Onlara göre, kolhozun meseleleri önemsizdi,
konuşulmaya değmezdi. Hepsi aynı şeyi söylüyordu: Çalışın, çok
çalışın,! plan gereğini yapın ve plan hedefine ulaşın..." Hepsi bu
ka-[ dardı.
Tanabay daha geçenlerde bir yetkilinin geldiğini, bu-j nun başka
hiçbir mesele yokmuş gibi dilbilgisi üzerine bhj nutuk çektiğini
hatırladı. Tanabay ona kolhozun durumun anlatmaya, bazı meseleleri
açıklamaya kalkışınca da, ac ona tuhaf ve küçümseyerek bakmıştı.
Onun görüşlerini fikirlerini tutmamış, beğenmemişti. Ne oluyordu
böyle?
Elveda Gülsan/109
"Çora iyileşir iyileşmez onu konuşturur, işin aslını öğrenirim,
ben de kendi fikirlerimi söylerim" diye düşündü Tanabay. "Eğer
yanlış düşünüyorsam söylesin. Ya yanlış düşünmüyorsam? Ne olacak o
zaman? Yoo, bu da mümkün değil. Elbette benim şu günlerde kafam
çok karışık. Ben kimim ki? Sıradan bir yılkıcı, cahil bir çoban.
Yukarıdakiler benden daha akıllıdır herhalde.."
Tanabay gecenin ilerleyen saatlerinde evine döndü, jâna uzun süre
gözüne uyku girmedi. Kolhozun durumunu düşünmekten kendini
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
67
alamıyor "Uz gitmeyen nedir, terslik nerden geliyor?"'diye düşündü
durdu. Yine bir cevap bulamıyordu.
Çora ile başbaşa oturup bir dertleşme fırsatını bulamadı. Göç
öncesi yapılacak işler pek çoktu.
Sonunda dağ arkaçlarına göç başladı. Altı ay süren yaz ve güz
çabuk geçerdi. Ama onlar kışı da orada geçirecekler ve ancak
ilkbaharda döneceklerdi. Üyir üyir yılkı, sürü sürü koyun, böğüren
sığırlar ve yük kervanı çay boyunca dağ yoluna düşmüşlerdi.
İnsanlar bağırışıyor, kulunlar, taylar kişniyor, kuzu-koyun
meliyor, dostlar vedalaşıyor, helâlelleşiyordu. Kalabalığın çın
çın, zuv-şuv sesleri doldu-ruyordu havayı. Kızıldan yeşile renk
renk entarilerini giymiş gencecik gelinler, ayrılık türküsü
söyleyen,kavuşma dileğinde bulunan genç kızlarla kafile
ilerliyordu...
Tanabay kendi yılkısını büyük çayırdan, yamaçlardan, köyün
uzağından geçirdi. Köyün kıyısındaki o eve, o avluya şöyle bir
baktı: Yorgasına binip gittiği, nice nice geceler geçirdiği o
eve.. Yüreği, içinde bir şeyler kopmuş gibi sızladı.Şimdi Tanabay
o kadından da, o yorgadan da ayrılıyordu. Her şey geçmişte
kalmıştı. Baharda gelen, sonra gökte sıra sıra dizilip uzaklara
giden, gözden kaybolan yaban kazları gibi uçup gidiyorlardı onun
için iç dünyasında...
... O ana deve, o akmaya, günlerce ve günlerce, bozla-ya bozlaya,
yitik botasını arıyordu: Neredesin kara gözlü
11 O/Elveda Gülsan
botacığım? Ses ver bana! Memelerim sütle dolup akıyor.. Mis gibi
kokan ananın ak sütü...
12
O yılın sonbaharında Tanabay Bakasov'un hayati birdenbire
değişiverdi.
Geçidi aştıktan sonra, dağ eteğindeki otlakta yılkıyı durdurdu.
Burada kısa bir süre konaklayacak, sonra kışı geçireceği dağ
arkacına çıkacaktı.
Tam o günlerde kolhozdan bir haberci geldi:
"Beni Çora gönderdi, dedi haberci, yarın köye gele-cekmişsin,
sonra birlikte ilçe merkezindeki toplantıya gide-cekmişsiniz".
Tanabay bu çağrıya uyarak ertesi gün kolhoz bürosuna gitti. Çora
da orada, parti örgütlenme dairesinde idi. İlkbahardaki durumuna
göre biraz daha iyi görünüyorsa da, solgun dudakları ve zayıflığı,
hastalığı tam atlatamamış olduğunu gösteriyordu. Neşesi yerine
gelmiş gibiydi ama yine de işten başını kaşıyacak vakti yokty.
Yanına gelip gidenler pek çoktu. Tanabay arkadaşını öyle görünce
sevindi. "Çok iyi, yine işlere yumulacak hale gelmişsin" dedi
içinden.
Sonunda başbaşa kalabildiler. O zaman Çora, solgun ve buruşuk
yanaklarını oğuşturarak arkadaşına bakıp gülümsedi:
- Ey Tanabay, sen hiç yaşlanmıyorsun, yine eskisi gibisin.
Görüşmeyeli ne kadar oldu? Bahardan beri görüşmüyoruz değil mi?
Kımız ve dağ havası yarıyor tabii. Oysa benim bir ayağım çukura
düştü bile... Sonumuz geliyor işte.. Çora bir süre sustu ve asıl
konuya geçti: "Mesele şu Tanabay, 'Turnaya beylik versen tepende
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
68
gagalayıp durur' derler ya, ben de öyleyim işte. Senden bir ricam
daha olacak. Yarın hayvan üreticilerinin toplantısına gideceğiz.
Hayvancılık işlerinde, özellikle de koyunculukta işler çok kötü
gidiyor.
Elveda Gülsan/111
Bu konuda en kötüsü de bizim kolhoz. Hiç bu kadar kötü olmamıştı.
Partinin ilçe yönetim kurulu bütün komünistlere ve komsomollara
emir çıkardı, en kötü durumda olan sürülerin bakımı ve bu işlerin
düzeltilmesi için yardımcı olmalarını istedi. Eee, bu durumda sen
de yardım etmek zorundasın. Yılkı bakımını üstlendiğin zaman beni
zor bir işten kurtardın. Çok büyük yardımın oldu. Şimdi de yardım
edecek, beni bu güç durumdan kurtaracaksın: Bir koyun alıp çoban-
,ı|k edeceksin".
Tanabay biraz düşündü:
- Hemen karar verme Çora, dedi, ben yılkıcılığı öğrendim. Koyun
gütmek ve bakmak çok zor bir iş. O işi becerip beceremeyeceğim hiç
belli değil.
- Bunu çok istiyorum Tanabay, dedi Çora. Başka çaresi de yok.
Parti böyle emrediyor. Kızma gücenme. Vakti gelince, derdini,
sıkıntılarını anlatırsın. Ben de bütün suçu, bütün sorumluluğu
üzerime alırım.
- Başının etini yiyeceğimden hiç kuşkun olmasın, diye güldü
Tanabay. Böyle dese de, çok geçmeden bunu yapacağını, Çora'ya pek
ağır sözler söyleyeceğini o anda bilmiyordu. "Bu çobanlık işini
bir düşüneyim, karımla da görüşüp tartışmalıyız" diye ekledi.
- Düşün elbet, ama sabaha kadar kararını ver. Yarın kurul
üyelerine bir cevap vermem gerek. Caydar'la sonra konuşursun, her
şeyi anlatırsın. Fırsat bulursam ben de gider anlatırım. Akıllı
kadındır o. "Caydar olmasa sen çoktan bir yerlerde boynun altında
kalıp giderdin" diye takıldı Çora. Caydar nasıl? Çocuklar iyi mi?
Böylece çoluk çocuktan, hastalıktan sağlıktan, havadan sudan
konuşmaya başladılar. Tanabay kendisini çok düşündüren bir
meseleyi ortaya atmak istiyordu ama buna fırsat bulamadı.
Dağlardan çağrılan çobanlar gelmeye, büroyu doldurmaya
başlamışlardı. Çora da telaşlıydı ve saatine bakıyordu.
112/Elveda Gülsan
- Demek öyle. Sen atını ahıra bırak. Sabah erkenden herkes kamyona
binip gidecek. Biliyor musun bir kamyonumuz var artık? Yakında bir
tane taha alacağız. Rahat ede-ceğiz.Hadi, ben şimdi gidiyorum.
Saat yedide Raykom'da (ilçe merkezinde) olmam gerek. Emir böyle.
Başkan oraya vardı bile. Ben yorgaya binip gideceğim, kamyondan
geri kalmaz o...
-Yaa, Gülsarı'ya sen mi biniyorsun? Demek başkan sana çok iyi
davranıyor? diye şaşkınlığını belirtti Tanabay.
- Sayıp sevdiğini bilmem, başedemediği için, kurtulmak için verdi
onu bana, diye kollannı açarak güldü. "Gülsan nedense başkam hiç
sevmedi, onu canından usandırdı hayvan. Başkanı yanına bile sokmak
istemiyor. Ne yaparsa yapsın onu sevmiyor. Öldürse bile
uysallaşmaz onun altında Şimdi ben biniyorum. Eşsiz bir at. Çok
iyi yetiştirmişsin onu. Bazen yüreğime bir ağrı saplanıyor,
kıvranıyorum. İşte o zaman yorgaya binince ne ağrım kalıyor, ne
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
69
sızım. Sırf bu yüzden ömür boyu parti örgütçüsü olmaya razıyım,
benim doktorum da, ilacım da Gülsan.." diye güldü Çora,
Ama Tanabay gülmüyordu.
- Onu ben de sevmiyorum, dedJ.
"Kimi sevmiyorsun? dedi Çora gülmekten sulanan gözlerini silerek?
- Başkanı. Çora ciddileşti:
- Neden sevmiyorsun?
- Bilmiyorum, aptalın teki ve kötü yürekli olduğunu düşünüyorum.
- Hey Allah! Sana bir şey beğendirmek de çok zor. Beni her zaman
yumuşak başlı olmakla suçlardın. Şimdi yeni başkanı da
beğenmiyorsun, ne diyeyim bilmem ki. İşe yeni başladı, nasıl bir
adam olduğunu daha anlayamadım.
İkisi de sustu. Tanabay Çora'ya, Gülsan'mn ayağına zincir vurarak
ne hale getirdiğini, sonra da iğdiş ettirdiğini
Elveda Gülsan/113
anlatmak istiyordu. Artık bunlan söylemenin yersiz ve gereksiz
olduğunu düşündü. Suskunluğu uzatmamak için yeni öğrendiği
sevindirici haberden söz etmeye başladı.
- Bize kamyon vermiş olmalan çok iyi. Demek artık kolhozun bir
kamyonu var? Doğrusu kolhoz için çok gerekliydi. Vakti çoktan
gelmişti. Hatırlıyor musun, savaştan az önce bir kamyon almıştık.
Herkes aracın başına toplanmıştı. Çok sevinmiştik. Onu kolhozun
kamyonu sanmıştık. Sen onun üzerine çıkıp bir konuşma yapmıştın:
"İşte yoldaşlar, büijsosyalizmin meyvesidir!" demiştin. Sonra onu,
'orduya gerek' diye almışlardı bizden...
Güzel günlerdi hey... Güneşin pırıl pınl doğuşu gibi. Otomobil de
neydi ki! Hani 'Şu' kanalında çalışmaya gidenler dönüşlerinde
gramafon getirmişlerdi. Köyde bayram sevinci yaşandı. Yaz
sonlarına rastlayan bir gündü. Gramafo-nu olanlann evleri gece
yanlanna kadar dolup taşardı. Evlerinin bahçesine çıkanr, orada
çalarlardı gramafonlan. Yeni yeni şarkılar dinliyorduk. "En çok
çalışan kırmızı başörtülü kızın şarkısı" nı tekrar tekrar
dinlemişti. Yaa, bu da sosyalizmin meyvesi idi...
Tanabay o günleri hatırlayıp konuştukça coşuyordu:
- Hatırlıyor musun Çora, toplantıdan sonra hepimiz kamyona
doluşmuştuk. Ben şoför mahallinin hemen arkasında duruyor, elimde
kocaman bir kızıl bayrak dalgalandırıyordum. İş-güç yoktu. O
keyifle şöyle bir istasyona vardık. Oradaki parkta bira içmiştik.
Giderken de gelirken de şarkılar söyledik, naralar attık,,
hatırlıyor musun? Ben kızıl bayrağı gece bile elimden hiç
bırakmadım. Hepsi, hepsi hatırımda... Bâğınp çağırmaktan, türküler
söylemekten sesimiz kısılmıştı. Ah, neylersin! O zaman bizimle
beraber olan yiğitlerin çoğu savaşta öldüler... Artık neden
yüzümüz gülmüyor, neden eskisi gibi türkü söylemez olduk Çora?
- Ah Tanabay, gençlik gitti, yaşlanıyoruz artık,bu yaşta bize
yakışır mı?..
114/ElvedaGülsan
- Yok, benim söylemek istediğim o değil, tamam şarkı söylemek,nara
atmak zamanımız geçti. Bir yırlarımızı yırladık, türkülerimizi
söyledik, peki, bugünün gençlerine ne oluyor? Oğlumu görmek için
yatılı okula gittim. Büyüyünce adam olacak mı, nasıl bir adam
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
70
olacak bilemiyorum.Da-ha şimdiden öğrenmiş büyüklerine, başkana
yaltaklanmayı. Bana: "Okul müdürüne sık sık kımız getir baba"
dedi. Niye getirecekmişim? Aslında kötü bir öğrenci de değil, iyi
okuyor. Öyleyse niçin istiyor kımız getirmemi? Nasıl
konuştuklarını bir görseydin! Ben çocukken Aleksandrovka'da
Efremov adında bir Rus'un yanında çalışıyorum. O Rus beni bir
"Kızıl yumurta bayramında" (Paskalya) kiliseye götürmüştü. Bugün
bizim çocuklarımız sahneye çıkıyor, şarkı söylüyorlar. Tıpkı o
kilisedeki ilâhileri söyleyenler gibi, ellerini hazır-ol durumda
yanlarına yapıştırıyorlar. Suratları asık, söylediklerinin hepsi
birbirine benziyor, bir söylediklerini bin kere söylüyorlar
sanki... Anlamıyorum, hoşuma da gitmiyor. Zaten bugünlerde
anlamadığım çok şey var. Başbaşa oturup dertleşmek istiyordum
seninle... Ben çok gerilerde kaldım galiba, hiçbir şey anlamıyorum
bu olanlardan... *
Çora kâğıtlarını toplayıp çantasına yerleştirirken:
- Başka bir sefer, fırsat bulursak, seninle uzun uzun konuşuruz
Tanabay, dedi. Sen canını sıkma bunlarla, her şeye aldırma. Ben
inancımı yitirmedim, bu kötü günler geçecek, hepimiz birden
kalkınacağız...
Çora eşikte bir an durdu, hatırladığı şeyi söyledi: -Bak ne
diyeceğim, bir gün sokaktan geçerken, senin evin dikkatimi çekti.
Çok eskimiş, viran olmuş evin. Hiç ilgilenmiyorsun. Biliyorum,
günlerin dağda geçiyor.evini bir bekleyen, bir bakan yok. Sen
cephedeyken Caydar yapayalnızken bile o ev bakımsız değildi,
Caydar çok iyi bakıyordu. Sen evine bir bak, neler gerektiğini
söyle.Bahar gelince elbirliğiyle onaralım onu. Bizim Samansur yaz
tatilinde bura-[
İl
Elveda Gülsarı/115
ya geldiği zaman senin evin halini görmüş, pek üzülmüştü. Eline
orağı aldı: "Tanabay ağanın bahçesini yaban otları sarmış, gidip
biçeyim, ayıklayayım" dedi. Sıvalan düşmüş, cam.çerçeve kırılmış,
odaların içinde, harman yeriymiş gibi, serçeler çöpleniyor,
uçuşuyormuş.
- Ev gerçekten öyle. Samansur'a da teşekkür ederim. Dersleri
nasıl, iyi okuyor mu?
- İkinci sınıfa geçti. Sanırım fena okumuyor. Sen genç-lerijdç
beğenmiyorsun ama, oğluma bakıyorum da, bugünün gençlerini pek de
fena görmüyorum. Samansur'un anlattığına göre, onunokuduğu
enstitüde gençlerin hepsi iyi okuyormuş. Okuyup bir şeyler
öğreniyorlar. Ne olacaklarını zaman gösterecek. Bilgili gençler
yetişiyor, umut onlarda, kötü giden işleri onlar düzeltecek...
Çora, at korasına doğru yola koyuldu. Tanabay da boş duran evine
bakmaya gitti. Avluda dolaşü. Çora'mn öğrenci oğlunun biçtiği
otlar kurumuş, tozlanmıştı. Yürürken kurumuş saplar ayaklarının
altında çatırdıyordu. Bakımsız ev böyle olur elbet, diye
düşünüyordu. Öbür yılkıcılar dağa çıktıkları zaman evlerinde ya
akrabalarım oturtuyor, ya da bir bekçi bırakıyorlardı. Tanabay'in
da iki kız kardeşi vardı ama onlar başka köyde oturuyorlardı.
Ağabeyi Kulıbay'la araları açıktı, Caydar'ın akrabaları yoktu. Bu
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
71
yüzden Tanabay'ın evi başsız-gözsüz kalmış ve harabeye dönmüştü.
İşte şimdi de yılkıcılıktan çobanlığa geçecekti. Bu, ömrünü yine
dağlarda geçirecek demekti. Gerçi kesin kararım henüz vermiş
değildi ama, Çora'mn kendisini razı edeceğini biliyordu. Bu defa
da Çora'mn dediği olacaktı.
Ertesi sabah kamyona binip ilçenin yolunu tuttular. Üç tonluk yeni
'Gaz' marka kamyonu hepsi çok beğenmişti. Çobanlar "Kral gibi
gidiyoruz" diye sevinmişlerdi. Ta savaş-
116/ElvödaGülsan
tan bu yana ilk kez biniyordu kamyona. Savaşta çok binmişti.
Amerikan Studebaker kamyonlarıyla Slovakya, Avusturya yollarını
bir baştan bir başa geçmişti. Studebaker, üç akslı ve çekişi güçlü
bir kamyondu. Tanabay "Bizda de böyle kamyonlar olsa!" diye pek
hayıflanmıştı. "Hele dağlık yerlerden ekin taşımak ne kadar kolay
olurdu! Çamur, batak dinlemeden gidiyor bu kamyonlar!" gidiyoFdu.
"Savaş bitince böyle maşınlar bizde de olur, mutlaka olur!".
Kamyonun üstü açık olduğu için rüzgâr yüzlerine vuruyor, bu yüzden
konuşamıyorlardı.
- Hey gençler, şarkı söylesenize! Bizim gibi yaşlılara bakmayın,
dedi söyleyin de dinleyelim, dedi Tanabay.
Gençler şarkı söylemeye başladılar. Önce biraz isteksiz
davrandılar, yavaş yavaş birbirlerine uydular ve sonra coştular.
"İşte böylesi çok iyi" dedi Tanabay içinden."Ama işin en iyi yanı,
sonunda böyle bir toplantının yapılıyor olması. Herhalde herkes
bildiğini anlatacak,bilmediğini soracak, kolhozun ne durumda
olduğunu, neler yapılması gerektiğini söyleyecekler. Büyükler
bizden iyi bilirler elbet. Ömrünü dağda kırda geçiren bizim
gibiler ne bilir ki? Onlar gerekeni söyler, bize akıl verirle?,
bakarsın işler düzelir, biz de yeni bir şevkle işe sarılırız".
Merkez kalabalıktı. Binanın önündeki alan kamyonlarla, at
arabalarıyla dolup taşıyordu. Çevredeki alanları da binek atlan
doldurmuştu, şiş kebapçılar, seyyar çaycılar, bağıra bağıra
müşteri çağırıyorlardı. Ortalığı duman ve et kokusu sarmıştı.
Çora orada onları bekliyordu:
- Çabuk olun, toplantı hemen başlayacak, salona girip yerlerinizi
alın. Ey Tanabay, sen nereye gidiyorsun?
- Şimdi geliyorum, dedi Tanabay.
Mırıldayan, tepinen atların arasına dalıp gitti. Daha kamyondan
inmeden o atların arasında Gülsan'sını görmüştü. Bahardan beri
görmediği yorganın yanına koşuyordu.
Elveda Gülsan/117
Yorga, öteki atların arasında eyerlenmiş olarak duruyordu. Altın
şansı donu, güçlü cıdavı, yuvarlak sağnsı, kalkık burnu ve kapkara
parlak gözleriyle, öbür atlann arasında bir bakışta
farkediliyordu. Ah, ne güzel bir attı o!
Tanabay öbür atların arasından geçip ona sokuldu:
- Merhaba Gülsan! Nasılsın bakalım! İyi misin? Halin nice mübarek
hayvan?
Yorga gözlerini çevirip baktı, eski sahibini hemen ta-nıİı,
ayaklarım oynatıp hınldadı.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
72
^ - Hiç de fena durumda değilsin Gülsan. Cıdavlann genişlemiş. Çok
koşuyor, çok hareket ediyor olmalısın. Başından çok kötü olaylar
geçti değil mi? Hepsini biliyorum. Ama şimdi iyi ellerdesin, ona
da şükür. Uslu olursan bir kötülük etmezler sana.. dedi.
Elini atın torbasına sokup baktı, yulaf tanelerini gördü. Demek
Çora onu aç bırakmıyor, iyi bakıyordu.. "Hadi Gülsan, şimdilik
esen kal, ben gidiyorum."
Toplantı yapılacak binanın cephesi baştan başa kızıl bayraklarla,
pankartlarla donatılmıştı: "Komünistler en önde!", "Komsomol,
Sovyet Gençliğinin Öncüsüdür" gibi sözler vardı bu pankartlarda.
Toplantıya gelenler salona dolmaya başlamışlardı. Tanabay kapıdan
içeri adımını atınca Çora ile kolhoz başkanı Aldanov onu
durdurdular:
- Tanabay, biraz buraya gelir misin? dedi Aldanov. Önce geldiğini
belli eden imzayı at. Sonra şu defteri al eline. Seni konuşmacılar
listesine aldık. Hem parti üyesisin, hem de başarılı bir yılkıcı.
Onun için konuşman gerekiyor.
- Neden söz edeceğim? Konu ne?
- Ben bir komünistim, dersin, bir komünist olarak geri
118/Elveda Gülsarı
kalmış koyunculuk işinde çalışmaya karar verdiğini söylersin.
- Hepsi o kadar mı?
- O kadar olur mu hiç? Bu görevi isteyerek üstlendiğini söyleyecek
ve söz vereceksin. Her yüz koyundan yüz on kuzu elde edeceğine,
her koyundan üç kilo yün çıkaracağına, partinin ve halkın
huzurunda söz vereceksin^
- Ama ben o sürüyü görmedim bile, düşümde bile görmedim. Görmeden
nasıl söz veririm?
- Bu da söz mü, sen istediğin koyun sürüsünü seçersin. Çora havayı
yumuşatmak istedi:
- Hiç merak etme, istediğin koyunları alacaksın. Ayrıca iki genç
komsomolu da yardımcı alıp onları yetiştireceğini söylersin.
- Kimmiş onlar?
Salon dolmaya, adamlar sıkıştıkları için birbirini itip kakmaya
başlamışlardı. Çora elindeki listeye bakarak:
- Bulatbekov Âsim ile Zarlikov Bektay.
- Ama onlarla konuşmadım, kabul ederler mi bakalım?
Başkan sinirlendi: •
- Ne inatçı adamsın! Onlarla konuşmana ne gerek var? Konuşmasan
olmaz mı yani? İtiraz edecek halleri mi var, onlara söz mü düşer?
Onları yetiştirme görevini sana biz verdik. Karar verildiğine göre
mesele halledilmiştir!
- Madem ki mesele halledilmiş, benim konuşmama ne gerek vardı?
diye yürüyüp gitti Tanabay.
- Dur hele, dedi Çora kolunu tutarak, her şeyi anladın mı? Unutma
sakın!
- Unutmadım! Unutmadım! diye öfkeyle bağırarak Tanabay salona
girdi.
13
Toplantı akşama kadar sürdü, sonra kalabalık dağıldı:
Elveda Gülsan/119
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
73
Kimi dağa, kimi sürülerinin başına, kimileri kolhoza, kimileri de
köylerine gittiler.
Tanabay hemşehrileriyle birlikte kamyona bindi Aleksadrovka
yokuşunu, sonra yaylayı geçtiler. Hava ka-raYmış, rüzgâr çıkmıştı.
Güz mevsimindeydiler. Tanabay kamyonun içinde kuytu bir köşeye
oturup yakasını kaldırdı ve kendi düşüncelerine daldı. İşte,
toplantı böyle bitmiş oldu. Kendisi dişe dokunur bir şey
söylememişti ama başkalarısın söylediklerini dinlemişti hiç
olmazsa. Şimdi işleri yoluna koyabilmesi için pek çok ter dökmesi
gerekiyordu. O gözlüklü konuşmacı, yani Bölge Yürütme Kurulu
sekreteri, konuşmasında doğru bir söz söylemişti: "Hiç kimse bize
yol döşemedi, yolumuzu kendimiz açacak, kendimiz yapacağız"
demişti. Otuzlu yılların başlarından itibaren hep böyle olmuştu:
Bir yukan, bir aşağı gidiyorlardı. Tepedeki hedefe tam
ulaşacaklarını sandıkları zaman, kendilerini bir anda yine aşağıda
buluyorlardı... Kolhoz dedikleri herhalde zor bir işti, çok zor
bir iş. Kolhoz diye diye, işte kendisinin de •saçları ağarmıştı,
gençliği yitip gitmişti. Neler neler gelmişti başına, ne çileler
çekmişti. Bu arada birçok yanlışlıklar, kusurlar da olmuştu ama,
"amacımıza ha ulaştık, ha ulaşıyoruz" diye düşünmüş, umudunu
yitirmemişti. Şimdi ise başka düşünüyordu: Sıkıntılar bitmiyor ve
amaç da ulaşılacak gibi görünmüyordu artık.
Eh, ne yapsınlar, madem ki çalışmak zorundaydılar, çalışacaklardı.
Sekreter doğru söylemişti: Tanabay'ın da düşündüğü gibi, savaştan
sonra hayat kendiliğinden düzgün bir akışa yönelmezdi. Tende
beden, bedende can taşıdıkça, bu dünyada yaşadıkça, hayat yolunun
önündeki engelleri aşmaya, kaldırmaya çalışacaksın, arkadan omuz
vereceksin. Başka türlü olmuyordu... Ne var ki, her omuz vuruşta,
hayat arabasının tekerleği omuzunu bıçak gibi yaralıyor, yara
üstüne yara, derken omuzu nasır tutuyor. Eğer yaptığın işi
seviyor, meyvasını da alıyorsan, nasırların hiç önemi
120/ElvedaGülsan
yok. Şikâyet etmezsin, memnun olursun.. İşte, şimdi de koyun
çobanı olduk bakalım bu işle nasıl başa çıkacağız? Cay-dar buna ne
diyecek?..
Tanabay, kızlara tatlı-şeker gibi şeyler almak için bir dükkâna
girecek kadar bile vakit bulamamıştı. Oysa, 'size şeker alırım'
diye umutlandırmışü onları. Toplantıdaki konuşmasında ise daha
büyük sözler vermişti: "Yüz koyundan yüz on kuzu, her koyundan üç
kilo yün alacağım" demişti. Ne söz ya! Her koyunun en az bir kuzu
doğurması, kuzuların sağ kalması gerekiyordu. Nasıl olacaktı bu
iş? Yağmur, rüzgâr, soğuk... her şey onun düşmanıydı. Yün mü
dedin? Yün dediğin dallardan toplanmıyordu. Öyle ince ve hafifti
ki, üflesen uçar. Nereden, nasıl alacaksın kilolarca yünü? Kumdan
altın çıkarmaktan daha beter bir iş bu. Herhalde bazı yöneticiler
yünün nerden, nasıl elde edildiğini de bilmiyorlardı...
Bu derdi başına saran Çora idi... "Kısa kes, demişti, yalmz kendi
yapacağın işler için söz ver, sana söylediklerimden başka bir şey
söyleme." Tanabay da onun söyle dediğinden başka bir şey
söylememişti. Kürsüye çıktığı zaman cesaretini yitirmiş, aklını
kurcalayıp duran şeylerin hiçbirini söyleyememişti. O büyük
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
74
sözleri geveledi, sonra indi kürsüden. Şimdi o sözlerinden utanç
duyuyordu. Oysa Çora pek beğenmişti. Neden böyle çekimserdi? Neden
bu kadarla yetinmişti? Hastalığı mı onu bu hale getirdi? Yoksa,
kolhozun başkanlığından ayrıldığı için mi böyleydi? Tana-bay'ı
sıkı sıkı uyarmasının sebebi neydi? Yoo, Çora'ya yakışan bu
değildi. Böyle bir adam değildi o! Çora değişmişti, ona bir şeyler
olmuştu. Belki de, kolhoza ömür boyu emek verdiği halde,
yukarıdakilere kendini beğendiremediği için olsa gerek. O da
işleri oluruna bırakmayı, herkese ayak uydurmayı öğrenmişti
galiba...
"Pekâlâ dostum, pekâlâ, fırsat bulursam, sağ kalırsak, bir gün
bütün bunları yüzüne çarpacağım.." diye düşündü
Elveda Gülsan/121
Tanabay. Sonra da gocuğuna sıkıca sarındı. Rüzgâr şiddetleniyordu,
hava iyice soğumuştu ve eve de daha çok vardı. Ya ev nasıldı? Evde
onu neler bekliyordu?..
Çora, yorga ata binerek döndü. Başka yoldaşları beklemeden tek
başına gitti. O da bir an önce evine ulaşmak isti-yirdu. Kalbi
sıkıştırıyordu yine. Atın dizginlerini serbest bıraktı. Günboyu
bağlı duran at, taypalma bir yorga olduğunu gösterdi, çok düzenli
ve hızlı bir koşu tutturdu. Karanlık yolda, kurulmuş bir oyuncak
araba gibi fırlamış, hızını kesmeden koşuyordu. Eski tutku ve
özelliklerinden kala kala bu taypalma yürüyüşü kalmıştı. Başka
tutkularının hepsi yok olmuştu. Sırtındaki biniciden ve yürüdüğü
yoldan başka bir şey düşünmesin diye, insanlar onu başka her
tutkudan mahrum bırakmışlardı. Şimdi Gülsan'nın tek tutkusu
koşmaktı. Böyle hızlı koşarak insanların ondan aldıkları şeylere
yetişecek, onları yakalayacaktı sanki. Ama hiçbir zaman
ulaşamıyordu onlara.
Rüzgâra karşı at sürmek Çora'ya iyi geldi. Yüreğinde-ki ağrı
dindi. Toplantıdan memnun ayrılmıştı. Hele bölge yönetim kurulu
sekreterinin sözlerini çok beğenmişti. Evvelce o adam hakkında çok
şey duymuş, ama o gün kendisini ilk kez görmüştü. Yine de, parti
örgütçüsü Çora'nın içi pek rahat değildi. Bir belânın sinsi sinsi
geldiğini seziyor gi-- biydi. O, Tanabay'a bir kötülük edilmesini,
onun kötü durumlara düşmesini istemezdi. Çora bu tür
toplantılardaki konuşmalann asıl amacını, burada nelerin söylenip
nelerin söylenmemesi gerektiğini çok iyi öğrenmişti. Bu konuda
tecrübeliydi. Oysa Tanabay onun öğütlerini istemeye istemeye kabul
etmişti. Çünkü o Çora'nın bildiklerini bilmiyor, bunları
anlamıyor, anlamak da istemiyordu. Toplantıdan sonra Çora ile tek
kelime konuşmadan kamyona binmiş, bir
122/ElvedaGülsarı
köşede suratını asıp oturmuştu. Ah Tanabay! Tanabay! Hayat sana
hiçbir şey öğretmemiş, pek saf kalmışsın. Gençliğinde nasılsan
şimdi de öylesin. Bütün meseleleri kestirmeden bir çırpıda
halletmek istiyorsun! Oysa zaman çok değişti. Artık nerede, ne
söyleyeceğini, kimlerin önünde nasıl konuşacağını bilmen gerek. O
zaman her şey iyi gider, başın derde girmez. Başkaları nasıl
konuşursa sen de öyje konuşacaksın, onların havasına uyacak, ne
yazılmışsa onu okuyacaksın. Yumuşak, okşayıcı konuşacaksın. O
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
75
zaman her şey yerine oturur, düzelir. Seni kendi haline bıraksam,
ters bir şey söyler, her şeyi berbat edersin. Sonra da bunun
cevabını, bunun hesabını vermek bize düşerdi. "Siz kendi
örgütünüzün üyesini nasıl yetiştiriyorsunuz!" derlerdi bize. "Bu
nasıl disiplin, bu nasıl başıboşluk!" derlerdi. Ah Tanabay!
Tanabay!
14
"Karanlık bir gece ve yolun ortasında kalmış iki can: Yaşlı bir
adam ve yaşlı, bitik bir at. Çay kıyısında alev alev bir ateş
yanıyordu. Tanabay oturduğu yerden sık sık kalkıyor, ölümle
pençeleşen atın üzerindeki gocuğu ile onu ıkı sıkı sarıyordu. Bir
daha kalktı ve gidip Gülsan'nın başucunda oturdu. Hayatının bütün
olayları gözünün önünden gelip geçiyor, gelip geçiyordu. Yıllar
yılları çağrıştırıyor ve tıpkı taypalma yorganın düzenli adımlan
gibi birbirine ekleniyordu... Çoban olup koyun sürüsünün başına
geçtiği o yılda, o güz sonunda, gelir gelmez giden o baharda neler
olmuştu?"
15
Ekim ayı geldiği zaman dağlar sonbaharın altın sarısı rengine
bürünmüştü. Ayın başlarında iki gün yağmurlu geçti. Hava soğudu ve
her yeri sis kapladı. Ama bu durum pek
Elveda Gülsan/123
uzun sürmedi. Bir gün içinde sis dağıldı ve güneş açıldı. Ertesi
sabah Tanabay çadır evinden çıkıp etrafa bakınca gözlerine
inanamadı: Doruklan karla kaplanmış dağlar daha da yaklaşmış
gibiydiler. Kar, ne de güzel yaraşıyordu görkemli" dağlara! Tanrı
onlan sanki o gece yaratmıştı. Doruklar bembeyaz, yamaçlar
gölgeli, ama her şey elle çizilmiş gibi belirgin, karası kara, akı
ak, tertemiz, pırıl pınl ve görkemli.
Karla kaplı dorukların yukarısında sınırsız bir mavilik uzanıyordu
gökyüzüne doğru. Uzayıp giden o maviliklerin derinliklerinde,
evrenin sonsuzluğu ve onun sırları vardı. Tanabay, o pırıl pırıl
aydınlık ve tertemiz hava karşısında, baştan ayağa ürperdi,
duygulandı, yüreğinde bir acı duydu. Gülsan'ya binip geceleri
evine gittiği Bibican'ı hatırladı. Ah şimdi yorga yanında olsa,
ona binip türküler söyleyerek, sevinçten, mutluluktan uçarak,
coşkular içinde, ansızın dağla-nn doruklarına düşen kar gibi, o
kadının karşısına çıkıverir-di...
Ama bu bir hayaldi artık... İnsan ömrünün yansı böyle hayallerle,
düşlerle geçiyordu işte. Belki bu ormanlar, bu güzel hayaller
yüzünden hayat bu kadar tatlıydı. Tanabay, dağlara ve gökyüzüne
bakarken, insanların hepsinin birden talihli, mutlu olamayacağını
düşündü. Herkesin kaderi ayrıydı. Karşısında uludağlar vardı: Bir
yanı pırıl pırıl, aydınlık bir yanı gölgeli. Aydınlık ve gölge
nasıl yanyana ise, insanın kaderi de öyle,mutluluk ve acıyı
beraber getiriyordu: Bir yanda kıvanç, bir yanda kaygı. Hayat
dediğin böyleydi işte... "Artık Bibicanbeni beklemiyordur.. Bunu
biliyorum, ama kimbilir, dağlara kar yağdığını görünce belki beni
düşünmüştür..."
İnsan yaşlanır, ama gönlü yaşlanmak istemez. İşte öyle, arada
sırada, bir silkinir, birden doğrulup koşmak ister.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
76
Tanabay atını eyerledi, ağılın kapısını açtı ve çadır evdeki
karısına seslendi:
124/ElvedaGülsan
- Caydar, ben koyunları çıkarıyorum, onları otlağa bırakıp hemen
dönerim.
Ağılın kapısı açılınca, sürü oradan uzaklaştı. Komşu çobanlar da
sürülerini otlağa salıyorlardı. Sürüler, yamacın orasında
burasında ve dağ eteklerinde bir ırmak gibi kıvnla kıvrıla ve
dalgalanarak akıyor, kara toprağın yeşil nimetini otluyorlardı.
Şimdi, güz dağlarının sararmış otlaklarında, ak-boz adacıklar gibi
görünüyorlardı.
Bugüne kadar her şey yolundaydı çok şükür. Tana-bay'ın beş yüz baş
koyundan oluşan iyi bir sürüsü vardı. Gebe koyunların çoğu daha
önce bir-iki kez doğurmuşlardı. Ama beş yüz koyun, beş yüz ayrı
dert, ayrı iş idi. Kuzulamadan sonra hayvanlar da, işler de bir
kat artacaktı.
Ancak, çobanların gerçek sınavı olacak, onların sabrını ölçecek
kuzulama mevsimine daha epeyce vakit vardı.
Koyunlara bakmak atlara bakmaktan elbette daha kolaydı, ama
Tanabay çobanlığa alışamamıştı daha. Ona göre atların yerini
hiçbir şey tutamazdı. Varsın yılkıcılığın eski önemini yitirdiğini
söylesinlerdi. Motorlu araç çıkınca, yılkının nah dama atılmış
görünüyordu. Koyun üretme işi daha kazançlıydı: Yün, et, süt, deri
alınıyordu koyunlardan. Tanabay bunların doğru, akla yatkın
olduğunu kabul ediyor, ama olayı böyle takur-tukur bir hesapla
değerlendirmek onun onuruna dokunuyor, canını sıkıyordu.
Üyirin başında iyi bir aygır varsa, insan yılkıyı yarım gün
bırakır, başka işlerle meşgul olabilir ya da bir yere gidebilirdi.
Oysa koyunları bırakıp gidemezsin, günboyu başlarında
bulunacaksın. Sürüde çobanın bir de yardımcısı olması gerekirdi,
ama kolhoz yardımcı vermemişti. Bu da Tanabay için durup
dinlenmeden çalışmak demekti. Caydar sürünün gece bekçisi olarak
maaşa bağlanmıştı. Bazen kızını sırtına alarak koyun gütmeye de
giderdi. Akşam olunca eline çifteyi alıp gece yansına kadar ağılın
çevresinde dolanırdı. Sonra Tanabay devralırdı nöbeti. Şimdi
kolhozun bütün
Elveda Gülsan/125
koyun üretme birimlerinden sorumlu İbrahim'e defalarca başvurmuş,
yardımcı istemiş, ama İbrahim her seferinde bir, bahane ile onu
başından savmıştı.
- Taneke, size yardımcıyı nerden bulayım? diyordu İb- sözde büyük
bir üzüntü içinde. "Siz akıllı bir adamsı-
¦ nız, anlarsınız. Gençler okuyor, okumayanlar ise koyun sözünü
duymak bile istemiyorlar. Hepsi şehre gidiyor, demiryollarında,
hatta daha uzak yerlere gidip çalışıyorlar. Ben de '\he yapacağımı
şaşırdım. Siz yalmz bir sürüye bakıyor ve T>öyle yakmıyorsunuz. Ya
ben ne yapayım? Kolhozdaki bütün hayvanlardan beni sorumlu
tutuyorlar. Bu gidişle beni mahkemeye verecekler. Başıma bela
aldım, keski bu görevi başkasına verseydiler! Sizin arka
çıktığınız komsomol çobanı Bektay gibileriyle iş yapmak mı,
anlaşmak mı, Allah korusun! Ona radyo almalı, sinema filmi
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
77
getirtmeli, gazete bulup vermeliymişim. Yeni keçe çadır, haftada
bir dağa gidecek çerçi bulmalıymışım. Bütün bunları istiyor
benden. Bunlar olmazsa ben de başımı alıp giderim, diyor. Pek
geçimsiz, hiçbir şeyi beğenmiyor. Onunla bir görüşüp biraz öğüt
verseniz, diyorum Taneke...
Aslında İbrahim'in söyledikleri doğruydu. Tanabay sözde himayesine
aldığı komsomoUarla görüşmek istiyor ama buna vakit bulamıyordu?
Asim Bulatbekov pek becerikli olmasa da geçinilmesi kolay bir
delikanlıydı. Ama, boylu-boslu, yakışıklı bir delikanlı olan
Bektay'la anlaşmak hiç de kolay değildi. Çekik kara gözlerinde her
zaman bir öfke, bir şiddet okurdunuz. Tanabay'ı görür görmez,
suratını asar, ona çıkışırdı:
- Taneke, darılma ama boş yere nefes tüketiyorsun. Sen git bu
vaktini evinde, çoluk-çocuğunla geçir. Bana akıl verenler hiç de
az değil, yetiyor da artıyor bile..
- Ee, benim gelişim bir ziyan mı? Zararı mı var sana?
- Olsun olmasın, senin gibi insanları hiç sevmiyorum ben. Sizler
urra! urra! diye avaz avaz bağırdınız, ölesiye bi-
126/Elveda Gülsarı
tesiye çalışünız, insan gibi yaşamadınız, şimdi de bize nefes
aldırmak istemiyor, insan gibi yaşamamıza engel olmak
istiyorsunuz.
Tanabay dişlerini sıkarak cevap verirdi: - Sözüne dikkat et evlat,
yüzüme bakıp öyle öfkelenme. Ölesiye-bitesiye çalışan bizdik, sen
değil. Bunun için pişman da değiliz. Sizler için çalıştık biz. O
zamanlar biz canımızı dişimize takarak çalışmasaydık, görürdüm
şimdi senin ne durumda olduğunu, nasıl konuştuğunu. Sinema, gazete
istemek şöyle dursun, kendi adını bile unuturdun. Sana sadece
"köle" derlerdi. Sadece uşaklık ederdiniz...
Tanabay Bektay'ı sevmezdi, ama dobra dobra konuştuğu için takdir
eder, içten içe ona saygı duyardı. Bir yandan da mert, açık sözlü
bu delikanlıya yazık olduğunu düşünür, onun yanlış yolda olduğunu
görmek onu üzerdi. Sonraları yollan ayrıldı. Kasabada
karşılaştıkları zaman bile Tanabay Bektay'la konuşmaz, Bektay'ın
söylediklerini de dinlemezdi.
Kış erken bastırdı... •
Ak buğranın sırtında, kükreyerek, gürleyerek bir anda ortaya çıkü.
Hazırlıksız, tedbirsiz yakaladığı çobanların iki ayağını bir
pabuca soktu.
Ekim ayı yağışsız geçmişti. Parıl parıldı. Kasım ayında kış birden
bastırdı.
O akşam Tanabay koyunları otlaktan sürüp getirdi ve hiçbirine
zarar gelmeden açık koraya soktu. Ama gece yansı Caydar onu
yatağından kaldırdı:
- Kalk Tanabay, ben dondum. Kar yağıyor.
Karısının elleri buz gibiydi. Üzerine yağan karın kendisine özgü
kokusu yayıbyordu. Buz gibi soğuyan tüfeği de ıpıslak olmuştu.
Tanabay nöbete çıktı. Hava karanlık ama yer bembe-
Elveda Gülsarı/127
yazdı. Kar lapa lapa yağıyordu. Koyunlar tedirgin oluyor, öksürüp
aksınyor, üzerlerine düşen karı silkeleyerek, başlanın o yana bu
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
78
yana sallıyorlardı. Kar dinecek gibi değildi. "Hele durun bakalım,
başımıza bundan beteri de gelecek" diye düşündü Tanabay gocuğuna
daha sıkı sarılarak. "Ay kış baba, erken geldin, çok erken geldin.
İyiye mi, kötüye mi işaret bu? Belki de güz sonuna doğru biraz
yumuşarsın... Yumuşarsın değil mi kış baba? Kuzulama mevsiminde
çekip gitsen iyi olur. Senden bütün dileğimiz bu. Şimdi ne
istersen yap, o zamana kadar vaktin var kış-baba..."
Kış baba cevap vermiyordu. Sabahleyin herkesi erkenden ayağa
kaldırıp telaşlandırmak, şaşkına çevirmek için, gece boyu yağarak
her yanı örtmeye, kar tepeleri oluşturmaya devam ediyordu.
Dağlar gecenin karanlığında, kıpırdamadan duran hayaletler
gibiydiler. Dağların umurunda değildi kış. Didinip helak olacak,
ordan oraya koşacak olanlar çobanlardı. Dağlar her zamanki gibi
dimdik, hareketsiz ve sessiz idiler.
Unutamayacaklan o kış işte böyle başladı. Erken gelen bu kışın
insanların başına daha neler açacağını kimse bilmiyordu henüz.
İlk kar gece boyu dinmeden yağarak her yeri kapladı. Birkaç gün
sonra yine yağdı, sonra yine... ta çobanları güz otlaklarından
kaçınncaya kadar. Koyunlar artık dereboyla-rında, karın az olduğu
yerlerde yayılmaya başladılar. Sıra, çobanların yüzyıllar boyu
edindikleri tecrübelerine, hünerlerine başvurmaya gelmişti:
Bilmeyen birinin 'burada kardan başka bir şey yok' diye çekip
gittiği yerde, çobanlar koyunlara ot bulmak zorundaydılar. Bunu
yapamayanlara çoban mı denirdi?.. Ara sıra kolhozun
yöneticilerinden biri çıkagelir, çevreye ve duruma göz atar, bir
yığın soru sorar, büyük vaadlerde bulunur, sonra alelacele döner,
sıcak evinin başköşesine kurulurdu. Çoban yine amansız kışla
başbaşa kalıverirdi.
128/ElvedaGülsan
Elveda Gülsan/129
Tanabay, kolhoz merkezine inip durumu anlatmak için fırsat
kolluyordu: Kuzulama zamanı için neler düşündüklerini, ne gibi
tedbirler alındığını öğrenmek istiyor, bunun için çırpınıyordu.
Ama boşunaydı bu çırpınışı. Başını kaşıyacak zamanı yoktu. Bir
defa Caydar yatılı okulda okuyan çocuklarını görmek için gitti,
ama hiç gecikmeden dönüp geldi. Dağdaki durumları çok güçtü.
Tanabay küçük kızlarını evde bırakıp bir yere gidemezdi. Küçük
kızını atın üzerinde kucağına oturtuyor, kürkünün uçlanyla sanp
sarmalıyordu. O üşümüyordu ve halinden memnundu. Büyük kız ise
babasının arkasında oturuyor ve üşüyordu. Tanabay Caydar'ın
yokluğunda işte bu halde gidiyordu. Caydar yokken ocaktaki ateş
bile alevsiz, korsuz, bir yetim gibi kalıyordu.
Ertesi gün anaları dönüp gelince nasıl sevindiler, nasıl! İkisi
iki taraftan analarının boynuna sarılmış, bırakmıyorlardı. Zor
ayrıldılar annelerinin boynundan. Babalan baba idi, ama analarının
yerini tutamazdı..
Vakit böyle geçip gidiyordu. Kışın ne yapacağı, nasıl geçeceği
belli değildi daha. Bir bakıyorsunuz bıçak gibi bir ayaz oluyor,
bir de bakıyorsunuz ytımuşayıveriyordu. İki kez kar fırtınası
oldu, ardından fırtına dindi ve hava ısındı, karlar eridi. Bu ani
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
79
değişiklikler Tanabay'ı endişelendiriyordu: Kuzulama döneminde
havalar ısınırsa iyi, ama ya ısınmazsa! Hali nice olurdu?
Gebe koyunların karnı şişmeye başlamıştı. Kuzusu iri ya da ikiz
doğuracak koyunların karınları iyice şişmişti. Çok zayıflamış,
omurgaları iyice dışa vurmaya başlamıştı. Bunda da şaşılacak bir
şey yoktu. Ağıza alınacak otlar kar altında kalmıştı ve
hayvanların karnındaki kuzular da analarının kanıyla büyüyordu.
Çobanlar bu durumdaki koyunlara yem yedirmek zorundaydılar.
Sürülerin bulunduğu dağlara yem götürmeliydiler ama kolhozun anban
yılan yalamış gibi tamtakırdı. Ağır işlerde çalıştırılan atlara
verilecek
birer avuç yulaftan ve tohumluk tahıldan başka bir şey yoktu.
Tanabay her sabah erkenden sürüyü koradan çıkarırken, gebe
koyunların karnını tutup bakıyor, memelerini elliyordu. Eğer her
şey uz giderse, kuzularla ilgili olarak verdiği sözü yerine
getirebileceğini hesaplıyordu ama yün konusunda verdiği sözü
yerine getirmesi mümkün olamayacaktı. Kışın tüyleri az uzuyordu.
Uzaması şöyle dursun bazı koiunlar tüy dökmeye başlamıştı bile.
Açlıktı.koyunların yeterince beslenememesiydi bunların sebebi. Yem
verebilse, ot verebilse yün'de alabilirdi. Tanabay üzülüyor,
elinden bir şey gelmediği için kendi kendisine kızıyordu: Ne diye
dinlemişti Çora'yı! Ne diye vermişti o sözleri! Büyük büyük sözler
eder, vaadde bulunursun ha! Böylesine salak adamın biriyim ben!
Partiye söz verirsin, millete söz verirsin ha! Hiç olmazsa böyle
büyük sözler vermeseydi ya! Partiyi, vatanı bu işe karıştırmanın
ne gereği vardı? Sıradan bir eski kolhoz işçisi değil miydi?..
Yoo, bunları söylemeliymişim! Yerli yersiz söylenecek sözler miydi
bunlar! Neden herkes böyle yapıyor, birilerine yaranmak için
yapamayacağa şeyleri vaadediyor?..
Suç kendisinindi. Ne yaptıysa kendisine yapmıştı.Dü-şünmeden
konuşmuştu.Onlann söyle dediklerini söylemiş, onların
istediklerini yapmıştı. Ama, onların umurunda mı? Söz veren onlar
olmadığına göre kolayca kurtarırlardı kendilerini. Yalnız, Çora
için üzülüyordu Tanabay. Çünkü o da iyi durumda değildi. Bir gün
iyi olsa, iki gün hasta oluyordu. Ömrünü başkalarına dert
anlatmakla, onları inandırmaya çalışmakla geçirmişti. Ama neye
yaramıştı bütün bunlar? Artık o da ihtiyatlı davranıyor,
söyleyeceği sözleri düşünüp taşınıp söylüyordu. Sonunda hasta oldu
işte. Hasta olduğuna göre emekli olsaydı ya...
Kış hükmünü sürüyor, çobanlan bir ümitlendirip bir ümitsizliğe
düşürüyordu. Tanabay'ın sürüsünden iki koyun
130/ElvedaGülsan
açlıktan öldü. Kendisinin yardım sözü verdiği genç çoban- | lann
sürülerinden de birkaç koyun ölüp giti. Bir sürüde ölen koyunların
bulunması elbette olağandı. Bir kış içinde on ka- J dar koyun
yitirmek pek önemli bir zarar sayılmazdı. Asıl sıkıntı, asıl
kırım, ilerde, baharın başlangıcında olacaktı.
Sonra havalar birden ısındı. Koyunların memeleri de süüe dolup
şişmeye başladı. Ama pek zayıftılar-, bir deri bir kemik
kalmışlardı.Yine de memeleri, her gün, her saat, biraz daha
pembeleşerek şişiyordu. Böylesine zayıf oldukları halde,
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
80
karmlarındaki yavrularını ve süt dolu memelerini nasıl taşıyordu
bu zavallılar? Başka bir sürüden birkaç koyunun kuzuladığı
haberini duydular. Demek çiftleştirme döneminde zamanlama hatası
yapılmıştı ve bu da bunun ilk belirtisiydi. Bir-iki hafta sonra,
ağaçtan elma düşer gibi, kuzularda dökülüvereceklerdi. Şimdi
hazırlıklı olmalı, acele tedbir almalıydılar. Çobanın en zorlu
günleri olacaktı o günler. Zavallı çoban, koyunların sağ-salim
doğum yapmaları için hepsiyle tek tek uğraşır, çobanlık yaptığına
bin pişman olurdu. Aynı anda hangisine yetişecek, hangisine
bakacaktı? Ama kuzular esenliğe kavuşunca, hele büyüyüp
kuyruklarını sallaya sallaya koşmaya başlâVınca, çobanın keyfine
diyecek olmazdı.
Zor olsun, zâr olsundu da,tek o günleri görsündü. O zaman
utancından el âlemin yüzüne bakamaz duruma düşmezdi.
Kuzulama zamamnda kolhozdan yardımcı kadınlar geldi. Bunların çoğu
yaşlı ya da çocuksuz kadınlardı. Köyde bu durumda olan kadınlar
güçlükle razı edilmiş, onlar da nazlana nazlana
gelmişlerdi.Tanabay'ın sürüsüne iki yardımcı verildi. Bunlar yatak
yorganlarını, bez çadırlarım ve kullanacakları eşyayı da kendileri
getirmişlerdi.Yardımcı-lar gelince işler biraz yoluna girmeye
başladı. Aslında bir
Elveda Gülsan/131
sürü için en az yedi yardımcı gerekirdi. İbrahim, sürü kuzulama
yerine geçer geçmez bu kadar yardımcıyı göndereceğine yemin etmiş,
kesin söz vermiş, şimdilik iki yardımcıyla idare etmesini
istemişti.
Sürüler, dağ eteğindeki kuzulama merkezine inmeye
başladılar.Tanabay sürüyü kuzulama merkezine götürür-ken.kadınlann
eşyalarını taşımaya ve yeni konak yerine ça-dıdannın kurulmasına
yardım etmesini Asim Bulatkov'dan riö(a etti. Onların kafilesini
sabah erkenden yolcu ettikten sonra, kendisi sürüyü toplayıp
arkalarından gitmeye başladı. Koyunlar hem yüklü, hem zayıf
oldukları için onlan yormak istemiyor, ağır ağır gidiyordu.
Kuzulama yeri Beş Ağaç Vadisi idi. Acemi çobanlara bu yolu
göstermek için daha iki kez vadiden dağa gidip gelecekti.
Koyunlar pek ağır ilerliyordu ve Tanabay da onlan zorlamıyordu.
Fakat bu ağır gidişe köpeğin cam sıkılmış olacak ki sürüden
ayrılmaya başladı. Oraya buraya gidiyor, sonra dönüp geliyordu.
Güneş batmak üzereydi ama hava hâlâ ılıktı. Sürü dağın eteğine
indikçe ısı da artıyordu. Vadinin güneş gören yamaçlarında yeşil
otlar çıkmaya başlamıştı.
Yolda koyunların biri kuzuladı. Bu kadar erken doğmaması gerekirdi
diye düşünen Tanabay, yeni doğmuş kuzunun kulağım, burnunu
temizledi. İlk kuzuların en az bir hafta sonra doğması gerekirdi
ama işte ilk kuzu doğmuştu bile. Bu da nesi! Al sana beklenmedik
bir olay! diyordu Tanabay.
Ya yolda ardı ardına kuzulamaya başlarlarsa? diye endişelenen
Tanabay öteki koyunları yokladı. Ondan başkaları doğuracak gibi
görünmüyorlardı. Tanabay biraz rahatladı. Küçük kızları bu ük
kuzuyu görünce pek sevineceklerdi. İlk kuzu her zaman en sevimlisi
olurdu. Bu kuzu da gerçekten pek sevimliydi. Kapkara kirpikli,
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
81
kara tırnaklı.bembe-yaz bir kuzucuk. Sürüde kaba tüylü birkaç
koyun vardı, ku-
132/ElvedaGülsan
zulayan koyun da bunlardan biriydi. İnce tüylü koyun-lar.tüysüz
denecek kadar pek ince kürklü kuzular doğururlardı. Oysa kaba
yünlü koyunların kuzuları bunun gibi tüylü ve sağlıklı olurdu.
- Hoşgeldin kuzucuk, demek acelen vardı, gel gör öyleyse aydınlık
dünyayı! dedi Tanabay. Doğuşun kutlu olsun dölbaşı! Senin gibi
birçok kuzumuz olsun, o kadar çok olsun ki toprak görünmesin.
Melemeler kulağımızı doldursun ve hepsi yaşasın...
Tanabay kuzuyu başının üzerinde dolandırdı: "Ey koruyucu Çoban
Ata, koyunların koruyucu ruhu! İşte sürünün ilk kuzusu! Onu kolla,
bütün kuzuları kolla! Biz çobanları da kolla!..."
Onları çepeçevre dağlar sarıyordu ve dağlar kımıldamadan, suskun,
öylece duruyorlardı.
Tanabay kuzuyu koynuna alıp kürklü paltosunun içine yerleştirdi.
Koyunları sürmeye başladı. Ana koyun onun peşinden ayrılmıyor, acı
acı meliyordu.
Tanabay eğildi, koyuna yavrusunu gösterdi: "Gel bak, dedi
kuzucuğun sapasağlam, kaybolmuş değil, korkma!"
Kuzu Tanabay'ın kucağında ve kürkünün arasında kurumuş, ısınmıştı.
Akşama doğru sürüyü kuzulama korasına getirmişti.
Konak yerinde büyük keçe çadır kurulmuş, duman tütüyordu. Yardımcı
kadınların palatkalan da dikilmişti. İşler yolunda görünüyordu.
Yalnız Asim yoktu görünürlerde. O da yarın sürüsünü getirmek
zorundaydı. Onun için deveyi alıp geri gitmiş olmalıydı.Görünüşe
göre bir terslik yoktu.
Ama biraz sonra Tanabay, gördükleri karşısında, kızgın çölde
başını güneş çarpmış gibi, beyninden vuruldu. Her şeyin kolhoz
yöneticilerinin söylediği gibi olmayacağını biliyordu ama yine de
bu kadar kötü bir durumla karşılaşacağını beklemiyordu, sözde
kapalı kuzulama korasımn saz damı çökmüş, duvarı yıkılmış, delik
deşik olmuş, kapısı pen-
ElvedaGülsan/133
ceresi çürümüş, çatının tartmaları, kirişleri iyice bel vermiş.
Rüzgâr her yerden girip çıkıyor ve içerisi sanki bir kar deposu!
Dışarıdaki karlar eridiği halde içeride öbek öbek kar var.. Böyle
bir durumla karşılaşacağını aklına bile getiremezdi.
Eski, açık koranın duvarları da yıkılmıştı. Tanabay neye uğradığım
şaşırmış, aklı başından gitmişti.Kızlannın ilk doğan kuzuyu görüp
sevinç çığlığı atışlarım bile gözü görmedi. Kuzuyu alelacele
onların ellerine tutuşturup kuzula-mi korasına ve çevreye bakmaya
gitti. Nereye gitse, neye baksa, yıkılmışlık, bakımsızlık
görüyordu.Besbelli savaş yıllarından beri buraya hiç el
sürülmemiş, hiç onarım yapılmamıştı. Her yıl kuzulama mevsiminde
çobanlar ellerinden geleni yaparak o dönemi atlatmış, sonra da
kapalı kuzulama korasım yağmurun, rüzgârın, insafına bırakarak
çekip gitmişlerdi. Koranın sözde çatısında yana düşmüş, çürümüş
bir balya ot, şuraya buraya savrulmuş saman yığınları da vardı.
Her nasılsa iki yarım çuval arpa unu ile bir sandık tuz da vardı
bir köşede.Koyunlara verilecek yem, kuzuların altına serilecek
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
82
saman ve kuru otlar bunlardan ibaretti.Yine o köşede cam kırılmış
birkaç fener, paslı bir gaz tenekesi,iki kürek ve kırık bir tırmık
görünüyordu. O anda Tanabay'ın aklından, hepsinin üzerine gazyağı
döküp ateşe vermek, yakıp kül etmek, sonra da elini kolunu sallaya
sallaya çekip gitmek geçiyordu.
Tanabay, geçen yıldan kalan ve kaskatı olan gübre ve kar
yığınlarına takılıyor, tökezleniyor, ne diyeceğini, ne yapacağını
bilemiyordu. Durmadan aym şeyi tekrarlıyordu kendi kendine: "Aman
Tanrım, bunu nasıl yaparlar! Nasıl yaparlar! Nasıl yaparlar!..."
Sonra koradan fırlayıp çıktı, atını eyerlemeye başladı, elleri
titriyordu atı eyerlerken. Hemen kolhoza gidecek, gece yarısında
herkesi ayağa kaldıracak, onlara günlerini gösterecekti! O İbrahim
denen adamın, o başkan olacak Alda-
134/ElvedaGülsan
noviç'in ve Çora'nın yakalanna yapışacak, canlarına okuyacaktı!
Hiç acımayacaktı. Madem ki Tanabay'a böyle bir itlik etmişlerdi,
onlar da kendisinden başka türlüsünü bekleme-sinlerdi! Bu kadarı
da olmazdı. Canına tak! etmişti artık! Caydar dizginlere yapıştı:
- Dur! Nereye gidiyorsun! dedi. Sakın gitme, in aşağı! Hadi beni
dinle de in aşağı!
Tanabay'ı durdurmak ne mümkün!
- Bırak! Bırak dizgini! diye bağırıyor, atı kırbaçlayarak
karısının üzerine doğru sürüyordu. "Bırak beni, geberteceğim
onları! Geberteceğim!"
- Hayır olmaz! ille de birini öldürmek istiyorsan beni öldür!
İki yardımcı kadın onların yanına koşup geldi. Kız da gelip
ağlamaya başladılar.
- Baba! Baba, gitme! diyorlardı.
Tanabay'ın hiddeti biraz geçti, ama yine de gitmek istiyordu.
- Tutma beni! Görmüyor musun doğuracak koyunlar? Görmüyor musun
burasının nasıl bir yer olduğunu? Yarın onları nereye sokacağız,
hani kuzu barınağı? Nerde yem? Hepsi ölüp gidecek, sonra cevabını
kim verecek! Bırakın da gideyim!
- Dur da dinle biraz! Diyelim ki gittin, hepsini ayağa kaldırıp
bağırdın, çağırdıaNeyi halletmiş olacaksın? Bugü-. ne kadar bir
şey yapmamışlarsa, çaresini bulamadıkları içindir, güçleri,
imkânları olsaydı, kolhoz yeni bir kora yaptırmaz mıydı?
-Hiç olmazsa damı onarmahydılar. Hani bunun kapısı, hani
pencereler? Kora değil, bir yıkıntı bu- içi kar dolu. On yıldan
beri el sürmemişler! O çürümüş otlar neye yarar, hangisine yeter?
Kuzuların altına ne sereceğiz?
Sen, kuzular da, koyunlar da kırılıp gitsin mi istiyorsun? Hadi
bırak beni! •
Elveda Gülsan/135
- Yeter Tanabay, yeter! Kendini herkesten üstün mü sanıyorsun?
Herkese ne olursa bize de o olacak, biz de herkes gibi idare
edeceğiz. Madem ki durum böyle, hiç vakit yitirmeden yapmamız
gereken işleri düşün sen! Bırak onları! İşin sorumlusu biziz,
işleri de bizim yapmamız gerekir. Yolda gelirken yar dibinde sık
çalılar gördüm. Çok dikenli ama yine de damı onlarla örtebiliriz,
üstüne de gübre atanz, bastırırız. Kuzuların altına sermek için de
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
83
kurumuş otlan biçe-rk.Hava bozmazsa bütün bunları yaparız. Başka
ne yapabiliriz zaten...
Yardımcı kadınlar da Caydar'dan yana olarak gitmemesi için
Tanabay'ı zorlamaya başladılar. Tanabay istemeye istemeye indi
atından. Tu! diye yere tükürdü ve keçe çadıra girip oturdu. Uzun
süren bir hastalıktan sonra yeni ayağa kalkmış gibi, başı
düşüyordu.
Evde kimse ağzını açıp bir laf söylemeye cesaret edemiyordu.
Caydar tezek ateşinden çaydanlığı aldı, çayı koyu koyu demledi.
Sonra yıkanması için kocasının ellerine su döktü.Temiz bir yaygı
serdi.Şekerlemeler çıkardı. Küçük parçalar halinde sapsarı
tereyağı da koydu sofraya. Yardımcı kadınları çağırdı ve hep
beraber sofraya oturdular, tereyağlı çayı içmeye başladılar. Ah bu
kadınlar! Allah canlarını almasın! Sanki çay içmek için gelmiş
konuklar gibi, keyifli keyifli çaylarını içiyor ve sohbet
ediyorlardı. Tana-bay'ın hiç sesi çıkmıyordu. Çayını içtikten
sonra dışarı çık-tı.Koranın yıkılmış taş duvannı onarmaya başladı.
Öyle çok yapılacak iş vardı! Ama hiç olmazsa o gece koyunlan
kapatacak bir yer gerekiyordu. Kadınlar da yardıma geldi.Kızlar
bile taş taşımaya başladılar. Babalan:
- Hadi siz eve gidin! diye onlan çadıra gönderdi.
Öyle bir hiddete kapıldığı için şimdi kendisinden utanıyor,
kimsenin yüzüne bakmadan duvarı örüyordu. Ço-
136/ElvedaGülsan
ra'nın hakkı vardı doğrusu: Caydar olmasa, Tanabay'ın nerede
boynunu kırıp kaldığını bir Allah bilirdi, bir de kendisi.
16
Ertesi gün Tanabay, genç çobanların sürülerini kuzulama yerine
getirmelerine yardım etti. Sonra da bir hafta durup dinlenmeden
korayı onarmak için çalıştı..Hayatı boyunca bu kadar çok çalışıp
yorulduğunu hatırlamıyordu. Belki ancak savaşta gece gündüz
demeden siper kazdıkları günlerde bu kadar yorulmuştu. Ama o zaman
bütün bölüm, bütün alay, bütün ordu çalışıyordu. Oysa şimdi yalnız
kendisi, karısı ve yardımcı kadınlardan biri vardı. İkinci
yardımcı koyunları güdüyordu.
Hepsinden zoru korayı temizlemek ve o çok dikenli yabangüllerini
kesmek oldu. O çalıların arasında Tanabay'ın çizmeleri parçalandı,
asker kaputu lime lime oldu. Kazmayla, belle çıkardıkları o
çalıları bir demet haline getiriyorlardı ama çok dikenli oldukları
için ne ata yükleyebili-yor ne de sırtlarına alabiliyorlardı.
Koraya kadar çeke çeke, sürükleye sürükleye getirebildiler. Orası
Beş Ağaç Vadisi idi, ama bu yere adını veren beş ağaçtan bir kütük
bile kalmamıştı. Tanabay "Atasına lanet bu yerin!" diye kargışlar
okuyor, küfürler savuruyordu. İki büklüm olarak, geçtikleri yeri
tırnak gibi çizerek o dikenli çalıları kan ter içinde koraya kadar
getirebildiler. Tanabay kadınlara acıyordu ama, ne yapsın, başka
çare yoktu. Kaybedecek bir dakikaları da yoktu. Hava bozuverirse!
diye ikide bir başını kaldırıp bulutlara bakıyordu. Kar bir
başlarsa bütün bu çabalar boşa gidecekti. "Acaba doğuran '6Boyun var
mı?" diye büyük kızını ikide bir sürünün yanına yolluyordu.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
84
Hepsi zor, hepsi önemliydi yapılacak işlerin. Hepsini yapmaya
kalksan alü ayda bitmezdi. Eğer koranın damı açık olmasa, içindeki
gübre de kuru olsa, temizlenmesi de çok daha kolay olacaktı.
Çiğnenip tezek olmuş kuru gübreyi kal-
J
Elveda Gülsan/137
dınp keser çıkarıp atarlardı. Koyun tezeğinin sıcaklığı çok
güzeldir, altın gibi saf ve parlak olur. Çobanlar kışın bu tezekle
ısınırlar. Ama buradaki gübre kar ve yağmur altında kalmış ve onu
oradan çıkarıp korayı temizlemek çok zor bir işti. Ve, zaman
durmuyor, akıp gidiyordu. Bütün gece, is kokan fenerlerin cılız mı
cılız ışığında, soğuk mu soğuk bir yerde, pis mi pis ve cıvık
cıvık gübreyi sepetlerle dışarı taşıyorlardı, îki gün iki geceden
beri durup dinlenmeden yapıyorlardı bu işi.
M Koranın dışına taşıyıp yığdıkları gübre dağ gibi olmuştu ama
içerisi .yine doluydu. Bugün yarın doğacak kuzular için hiç
olmazsa koranın bir köşesini temizleyip hazır hale getirmek
istiyorlardı. Her gün yirmişer, otuzar koyun doğuracaktı. Oysa
bütün korayı temizleseler koyun ve kuzular buraya sığmazdı. O bir
tek köşe neye yarayacaktı? Tanabay zembillerle gübreyi
doldururken, taşıyanlara yardım ederken ve sonra yine koraya
dönerken "Ne olacak? Ne yapacağız?" sorusu çıkmıyordu aklından.
Cıvık cıvık pis kokulu gübreyi, gece boyu, tan ağarıncaya kadar
taşıyordu. Başlan dönüyor, mideleri bulanıyordu ve kollan
uyuşmuştu. Bu yetmiyormuş gibi camlan kınk fenerleri rüzgâr sık
sık söndürüyordu. Neyse ki yardımcı kadınlar da Tanabay ve Caydar
gibi canla başla çalışıyor, hiç yakınmıyorlardı.
Bir gün bir gece, sonra bir gün bir gece daha.. Durmadan
taşıdılar. Duvardaki, çatıdaki delikleri tıkamaya çalıştılar.
Sonra bir gece, koradan çıkardığı sepeti dışarı taşırken, kulağına
bir kuzu melemesi geldi. Sürüye bakınca, anasının da ayaklannı
yere vurarak ona cevap verdiğini gördü. "Başladı! Başladı!" dedi
Tanabay yüreği hoplayarak.
- Duydun mu? diye seslendi karısına.
İkisi birden ellerindeki yükü bırakarak sürünün yanına koştular.
Fenerin titrek ışığıyla doğan kuzuyu aramaya koyuldular. Neredeydi
kuzu? tşte, öbür uçta! Ana koyun, henüz
138/ElvedaGülsarı
doğmuş ve titreyip duran kuzusunu yalıyordu.Caydar kuzuyu
kucaklayıp eteğine sardı. Tam zamanında yetişmiş, ku-zucuğu donup
ölmekten kurtarmışlardı. O sırada, biraz ötede, bir koyun daha
kuzuladı. îkiz doğurmuştu. Tanabay da bunları kucakladı, kendi
eteğine sarıp sarmaladı. Dört-beş koyun daha doğurmak üzereydiler.
Doğum sancısından inliyorlardı. Evet, başlamıştı! Güneş doğmadan
bunlar da doğuracaklardı. Yardımcı kadınları sürünün başına
çağırdılar. Kuzulayan koyunları sürüden ayırarak, koranın az çok
temizlenmiş köşesine götürdüler.
Tanabay, sözde kapalı koranın bir köşesine saman döşedi. Kuzuları
buraya yatırdı ve üzerine bir çuval örttü. Hava soğuk olduğu için
analarını da oraya getirdi. Düşünceli, endişeliydi. Durmadan
dudaklarını ısınyordu. Neye yarardı sadece düşünmek! "Umutsuzluğun
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
85
canı cehenneme!" diye, çabayı bırakmamak, umutsuzluğa yenilmemek
dileğinden başka ne gelirdi elinden? Ama öyle çok iş vardı ki,
bitecek gibi değil. Bari yeterince saman olsaydı şu kuzulama
günlerinde. O da yoktu. İbrahim buna da bir bahane buluyordu.
"Yollar açılmadan dağa nasıl saman yollayabilirim?" derdi mesela.

"Ne olacaksa olsun!" dedi sonunda. Çadırdan bir şişe siyah boya
alıp geldi. O gün doğan ilk kuzunun sırtına (2), ikizlerin sırtına
da (3) sayısını yazdı. Analarına da aynı numaraları yazarak
belirledi. Böyle yapmazsa, yavruyu aramaya başladıkları zaman, o
kargaşada onlan birbirleriyle buluşturmak çok zor olurdu. Çobanın
iki ayağı bir pabuca girerdi öyle günlerde ve şimdi o günler
başlamıştı bile.
Ve bu defa, pek ani, pek acımasız başlamıştı. Birden bire kendini
savaş meydanında bulmuştu sanki: Tanklar üstüne üstüne geliyordu
ve onun elinde savunması için hiçbir şey yoktu.Bu ölüm-kalım
savaşında ya bir mucize olur sağ kalırsın ya da ölürsün!
Tanabay, sabahleyin sürüyü otlağa çıkarmadan önce,
Elveda Gülsan/139
az ilerideki bir tepenin üzerine çıkarak sessiz sessiz çevreye
baktı. Arazi keşfi yapıyor, ne gibi savunma tedbirleri alacağını
düşünüyordu. Siperler bozulmuş, savunma hattı çök '6Düştü.Yine de
direnmek zorundaydı. Geri çekilecek, kaça-cafc*bir yer yoktu. Suyu
iyice azalmış bir derenin yatağı, iki tepe arasında kıvnla kıvrıla
uzanıyordu. Tepelerin ardında karlı dağlar, onların da ardında
daha yüksek ve doruklan bembeyaz dağlar vardı. Çıplak yarlar beyaz
yamaçların üzerine kara bulutlar gibi çöküyor, buz tutmuş
bayırların üzeltine kış bütün ağırlığıyla abanıyordu. Ve orası,
koyun korasına el uzatsanız tutulacak gibi yakın görünüyordu.
Biraz daha yaklaşırsa o vadi bulutların karanlığına gömülüp
kaybolacaktı.
Gökyüzü soğuk, kara bulutlar kaplamıştı. Soğuk bir rüzgâr toprağı
yalayarak esiyor, ayazın şiddeti artıyordu. Oralan ıpıssızdı, tek
canlı yoktu. Dört yanı da ulu dağlarla kuşatılmıştı. Tanabay bu
korkunç durum karşısında bir kez daha ürperdi, yüreği yandı. Yıkık
koranın içinde ilk kuzuların ve analarının acı acı melemesi
geliyordu kulağına. Sürüden, kuzulamak üzere olan on koyun daha
ayrılmıştı.
Sürü, henüz bitmiş kısa otlan güçlükle kopanp otlaya-rak ağır ağır
ilerliyordu. O yamaçta onlan bir an bile yalnız bırakmağa
gelmezdi. Doğuracak her koyunun yardımına koşmalıydı. Bir
bakarsın, bir çalının arkasında bunlardan biri kuzulayıverir. Onu
göremez ve kendi haline bırakır-san,kuzu yaş topraktan soğuk kapar
ve çok geçmeden ölürdü.
Tanabay tepenin üzerinde bu düşüncelere dalmış gitmişti. Sonra,
çaresizlik anlamında kolunu salladı ve koraya doğru yürümeye
başladı. Yapılacak iş, başındaki kıllann sayısından da çoktu.
Ellerinden geldiği kadannı yapmalıydılar.
Bir süre sonra İbrahim geldi. Ne utanmaz adamdı bu İbrahim! "Eee,
size han sarayı veremem ya, kolhozun kuzu-
140/ElvedaGülsan
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
86
lama korası bunlar işte, başka da yok, henüz komünizme tam
anlamıyla ulaşmış değiliz" diyordu.
Tanabay adamı bir yumrukta yere sermemek için kendini zor tuttu.
- Şakanın hiç sırası değil, sana durumu gösteriyor, anlatıyorum.
Bir şeyler yapmak gerektiğini söylüyorum. Buranın sorumlusu benim,
yarın benden hesap soracaksınız!
- Ben durumu bilmiyorum, düşünmüyorum mu sanıyorsunuz, ben ise
bütün sürülerden, her şeyden sorumluyum. Sizden, ötekilerden,
hayvanlarla ilgili her şeyden ve tek tek her hayvandan sorumluyum.
Beni oyunda, eğlencede mi sanıyorsunuz?., dedi İbrahim.
Bu iki yüzlü adam, iki eliyle yüzünü kapatıp ağlamaya başladı ve
Tanabay'ı hayretler içinde bıraktı. "Beni hapse atacaklar, hapse!
Hiçbir yerden hiçbir şey bulamıyorum. Geçici bir süre için de olsa
kimse çalışmak için buraya gelmek istemiyor. İstersen öldür beni,
paramparça et! Yine de yapabileceğim bir şey yok. Başka bir şey
bekleme. Ah sersem kafam! Bu görevi niye aldım, bu belayı niye
sardım başıma! Niye!.."
Bunları söyledikten sonra oldjuğu yere yığılırcasına çöktü.
Zavallı saf Tanabay da onun içtenliğine kanıp kendi
söylediklerinden utandı. Bundan sonra İbrahim atına binip gitti.
Bir daha da onu kuzulama korasında hiç gören olmadı.
Tanabay'ın sürüsünden yüz kadar koyun kuzulamıştı. Vadinin biraz
yukarısına konuşlanan Asim ve Bektay'ın sürülerinde kuzulama henüz
başlamamıştı. Ama Tanabay onları bekleyen felaketi seziyordu. Her
zaman sürünün başında bulunan yaşlı kadın yardımcı ile Tanabay'ın
altı yaşındaki büyük kızı hesaba katılmazsa, geriye asıl işleri
gören üç kişi kalıyordu. Bunlar da yeni doğmuş, titreyen bacakları
üzerinde dik durmaya çalışan kuzuları alıp kurulamaktan,
analarından ilk sütü emzirmekten ve onları eldeki imkânlarla sıcak
tutmaya çalışmaktan, koranın içindeki gübre-
ElvedaGülsarı/141
leri atıp kuzuların altına saman taşımaktan başka iş yapmıyorlardı.
Koyunlar zayıf olduğu için sütleri yetmiyor, aç ka-
. lan kuzuların acı acı melemeleri kulakları dolduruyordu.
i . Zayıf koyunları besleyecek yem yoktu. İleride daha kimbi-
'?. lir neler olacaktı?..
Çobanların gündüzü gecesine karışmış, soluk alacak vakitleri
kalmamıştı. Kuzular peş peşe doğuruyorlardı.
i Bir gün önce çok büyük bir korku geçirdiler. Birden sopuk
bastırmış, kara bulutlar gökyüzünü kaplamış ve lapa lapa kar
yağmıştı. Her yer kapanmış, dünya karanlığa gömülmüştü...
Şükürler olsun, çok geçmeden bulutlar dağılmış, hava ısınmaya
başlamıştı. Nemli bir bahar kokusu sardı ortalığı. Tanabay, "Aman
Tanrım, bahar gerçekten gelsin, hava tekrar bozmasın! Ah bahar
gelse! Havanın durmadan değişmesi çok kötü..." diye düşünüyordu.
Bahar gelmesine geldi, ama hiç de Tanabay'ın beklediği, umduğu
gibi değil! Bir gece ansızın yağmurla, karla, sisle geldi. Açık ve
kapalı koranın, keçe çadırın ve her şeyin üzerine dondurucu
ıslaklığıyla geldi. Kapalı koranın çürüyen damından yağmur doldu
içeriye. Akan ve biriken sular buz tuttu. Koyun-kuzu ayağını yere
basamaz oldu. Kuzular birbirlerine sokularak titreşiyor, koyunlar
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
87
o soğukta ayakta doğururken inim inim inliyorlardı. Bahar, yeni
doğan kuzuları işte böyle, ana sütü yerine soğuk su ile karşıladı.
Yağmurluklara sarılıp ellerindeki fenerle oradan oraya
koşturuyorlardı. Tanabay bitkindi. Ayağında ağır çizmelerle her
yere yetişmeye çalışıyordu. Karanlıkta cıvık cıvık gübreye, su
birikintilerine batıp batıp çıkıyordu. İki ayağı, karanlıkta
kıstırılmış iki hayvandı sanki. Yağmurluğun etekleri, yaralı bir
kuşun kanatlan gibi yeltek yeltek savru-luyordu. Boğuk sesiyle
kendine de, ötekilere de durmadan bağırıyordu:
- Çabuk demir çubuğu ver! Kürek! Şuraya gübre dök!
142/ElvedaGülsarı
Suyun önünü kes! Koraya doğru akan suyun yönünü değiştirmek için
kaskatı olmuş toprağı kazarak arklar açmaya çalışıyordu.
- Işık getir! Şuraya tut! Dikilip durma öyle!
Gece sis bastırdı. Kar yağdı, yağmur yağdı. Bunları hiçbir güç
engelleyemezdi.
Tanabay keçe çadıra koştu. Gaz lambasını yaktı. Çadırın her
tarafından su sızıyordu. Yine de kapalı koradaki kadar kötü
değildi. Kızlar uyuyordu. Yorgan ıpıslak olmuştu. Tanabay onları
yataklanyla birlikte kucaklayarak çadırın daha iyice bir yerine
yerleştirdi. Yorganın üzerine bir keçe örttü. Böylece kuzulara da
yer açmış bulunuyordu çadırda.
Dışarı fırladı, kadınlara seslendi:
- Kuzuları çadıra getirin! dedi, kendisi de yardıma koştu.
Ama çadıra kaç kuzu alabilirlerdi ki! Elden geleni yapacak,
kurtarabildiği kadarını kurtaracaktı.
Şafak söktü. Gökyüzü kalbura dönmüştü sanki. Yağmur dinmek
bilmiyordu. Kısa bir süre diner gibi oluyor, sonra yine kar, yine
yağmur.. Yine kar, yine yağmur..
Çadır kuzularla tıklım tıklım dolmuştu, iğne atsan yere düşmezdi.
Hepsi meleşiyordu ve kokulan da dayanılır gibi değildi. Soluk
alamıyordu insan. Eşyaların hepsini bir köşeye yığmış, üzerine
branda bezi sermişlerdi. Kendileri de yardımcı kadınların
palatkalanna sığındılar. Çocuklar üşüyor, ağlıyorlardı.
Çobanların kara günleriydi bunlar. Tanabay başına gelenler için
kargışlar yağdırıyor, herkese lanet okuyordu. Bir damla uyku
uyuyamıyor, ağzına bir lokma yiyecek alacak vakit bulamıyordu.
Üstü başı sınl-sıklam ve çamur içinde, kabir gibi soğuk korada
donan kuzuların arasında çabalayıp duruyordu. Ölüm kolayca
giriyordu koraya: Yıkık çatıdan, kırık pencereden, kapılardan,
istediği yerden... Girin-ci de zayıf koyunları ve yeni doğmuş
kuzuları kırıp geçiri-
Elveda Gülsan/143
yordu.Zavallı çoban, donup kalan ölü hayvanlan sürüyerek çıkanyor,
dışarıda bir yere yığıyor, yığıyordu...
Dışanda, açık ağılda, yağmur ve kann altında, bir sürü hayvan
vardı. Bugün yarın doğuracak koyunlardı bun-lar.Yağmur tepelerine
tepelerine iniyor, çeneleri kilitleniyor, karına kadar suya batmış
vücutlanndan keçeleşmiş tüyleri avuç avuç dökülüyordu.
j Koyunlar artık otlağa gitmek istemiyorlardı. Bu soğukta, bu
yağmurda, su birikintileri içinde nasıl yürüyecek, ne bulacaklardı
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
88
otlamak için? Başına bir çuval geçiren yaşlı kadın elindeki
değnekle koyunları dışarı çıkarmaya çalışıyor, ama sanki ağıl daha
iyiymiş gibi koyunlar çıkış kapısına varmadan geri dönüyorlardı.
Zavallı yaşlı kadın, çaresizlikten ağlayarak koyunları yeniden
toplamaya çalışıyor ama koyunlar yine geri dönüyordu. Tanabay
küfürler savurarak ağıla çıktı. Değneğini sırtlannda kıracak kadar
kızıyordu koyunlara. Öbür kadınlan da yardıma çağırdı. Hep beraber
sürüyü otlatmaya çıkarabildiler.
Bu âfet başladığı andan itibaren Tanabay zaman kavramını yitirmiş,
güzünün önünde kınlıp giden kuzuların sayısını şaşırmıştı. Öyle de
çok ikiz, hatta üçüz doğuran koyanlar vardı ki! Bunlar bir
servetti ve bu servet gözünün önünde yok olup gidiyordu. Bütün
emekleri boşa gitmişti. Yeni doğan kuzular aynı gün vıcık vıcık
gübrenin, çamurun içinde ölüyorlardı. Sağ kalanlar ise öksürüyor,
güçlükle nefes alıyor, sürgün olup birbirlerinin üzerine
sıçratıyorlardı. Kuzusundan aynlmış koyunlar aklını yitirmiş gibi
acı acı meleşerek dolaşıyor, birbirlerine çarpıyor, doğurmak üzere
yatan koyunların üzerine basıyorlardı. Bütün bu olanlarda tabiî
olmayan, yaradılışa aykın ve akıl almayan, zulmet gibi, işkence
gibi bir şey vardı. Tanabay, kuzulama döneminin biraz
gecikmesinden başka bir şey istemezdi. Nedendi bu erken
kuzulama!...
144/ElvedaGülsan
Ama, koyunlar birbirleriyle sözleşmişler gibi, peşi peşine
kuzuluyorlardı.
Tanabay'ın damarları öfkeden mosmor oldu. Bu öfke büyüdü, büyüdü,
nefrete dönüştü. Şimdi yıkık-dökük koradan, kırılıp giden
koyunlardan, kendinden, bütün hayatından, her şeyden nefret
ediyordu. Karaya vurmuş balık gibi çırpınarak, gecesini gündüzüne
katarak çalıştığı, uğruna helak olduğu işlerden.. Gözünün gördüğü
herşeyden tiksiniyordu.
Bütün duyulan uyuşmuş gibi bir süre dalıp gitti. Sonra türlü türlü
düşüncelerle aklını oynatmaktan korkarak, bu düşünceleri
kafasından kovmak istedi. Ama gitmiyor, bey-. nini yiyor, ruhunu
sıkıyordu o düşünceler. "Bunun hepsi kim için? Ne için?
Bakamayacak olduktan sonra neden koyun yetiştiriyoruz? Bunun
suçlusu kim? Kim? Söyleyin suçlu kim? Suç sende elbet, senin gibi
konuşanda: Ooo, biz her şeyi biliyoruz, işler yolunda! Çok
ilerleyeceğiz, ilerde olanlara yetişecek, onları geride
bırakacağız! Söz veriyoruz! Yaa, güzel sözler söylüyor, bülbül
gibi şakıyordu.Hadi bakalım, şimdi git de ölüp kalan kurulan
koradan çıkar, dışarıya at! Şuradaki su birikintisinde boğulup
yatan hayvanı çek çıkar!.. Hadi bakalım, kimmişsin sen, göster
kendini!...!"
Bu düşünceler daha çok geceleri, dizboyu çamur ve sidikle vıcık
vıcık olmuş gübrelerin üzerinden geçerken aklına geliyor, onu
öfkeden kudurtuyor, canından bezdiriyordu. Oy o kuzulama döneminin
uykusuz geçen geceleri oy! Ayakları pislik deryasında yüzerken,
tepelerine günboyu yağmur boşanıyor, sözde kapalı koranın içinde
rüzgâr uğul uğul esiyor, fenerleri söndürüyordu.
Tanabay.karanlıkta gözleri görmeyenler gibi el yordamıyla yolunu
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
89
buluyor, yeni doğmuş kuzuları ezmemek için dört ayak olup
emekliyor, feneri güçlükle bulup yakıyordu. O gece feneri yakarken
şişmiş, kan içinde kalmış ellerini gördü.
Elveda Gülsan/145
Çoktan beri aynaya bakmamıştı. Bu yüzden son günlerde saçlarının
iyice ağardığını, iyice çöktüğünü, kocadığı-nı bilmiyordu. Bundan
sonra ona herkesin 'ihtiyar' diyece-< ğinif yaşlı, kocamış biri
olarak tanınacağını da bilmiyordu ama, şimdi kendisine ne
diyecekleri umurunda değildi. Yemek yemeye, yakanıp temizlenmeye
vakti yoktu. Kendine de, yanındakilere de bir dakika dinlenme
fırsatı vermiyordu. O büyük felâketin karşısında çaresiz kalınca,
yardımcı kadınlardan genç olanına atını eyerlemesini söyledi:
- Koştura koştura git, Çora'yı bul, hemen buraya gelmesini söyle.
Eğer gelmezse bir daha gözüme görünmesin! Bunu da söyle.
Yardımcı kadın gitti. Akşama doğru geldiği zaman yüzü ve dudaklan
soğuktan mosmor olmuş, iliklerine kadar ıslanmıştı. Eyerden,
bitkin bir durumda kayarak indi:
- Çora hasta Taneke, yatıyor.Yine de "İki-üç gün içinde yolda
öleceksem bile gelirim" dedi.
- Hay kalkamaz olsun da gelemez olsun! dedi Tanabay öfkeyle.
Caydar kocasım susturmak istedi ama kocasının çok kızdığını
görünce buna cesaret edemedi.
Üçüncü gün hava açılmaya başladı. Bulutlar dağıldı, sis dağlara
yükseldi. Rüzgâr dindi. Ama bunun pek yaran yoktu artık. Olan
olmuş, sağ kalan gebe koyunlar iyice zayıflamış, bir deri bir
kemik kalmışlardı. İnsan bakmaya korkuyordu. Ayaklan çivi gibi
ince, karınlan şiş, omurgaları, fırlamış, kımıldayacak güçleri
yoktu. Eğer bunlara sağ demek doğruysa, sağ koyunlar böyleydi
işte! Kuzulamış koyunlardan ve bunların kuzularından kaç tanesi
erişebilirdi bahar bereketine. O zamana kadar ölmeden kalsalar
bile bunlardan ne et alınabilirdi ne de yün...
Gün açıldı, hava düzeliyor derken bir talihsizlik daha geldi
başlarına: Bir sabah uyanınca toprağın kaskatı olduğunu, su
birikintilerinin donduğunu gördüler. Bu hayvanlar
146/ElvedaGülsan
otlağa çıkamayacak demekti. Neyse ki öğleye doğru don çözüldü.
Tanabay "Umutsuzluk şeytan başına" diye rahat bir nefes aldı.
Yeniden küreklere, tırmıklara sarıldılar. Sepetle, zembille çamur
taşıyıp açık ağılda bir yol açtılar. O çamurda yürünmüyordu, vakit
kaybediyorlardı çünkü.. Şimdi, anasız kalan kuzuları, kuzuları
ölen koyunların ajtına götürmeliydiler. Koyunlar o kuzuların
kendilerinin olmadığını kokularından anlıyor, emzirmek istemiyor,
tos vuruyorlardı. Zavallı yavrular süt diye acı acı meliyor,
küçücük ve soğuk dudakları meme arıyor, insanların parmaklarına
yapışıyor, emmek istiyorlardı. Parmağınızı çekip kuzuları öteye
beriye itseniz, bu defa da yağmurluğun eteğini ağızlarına alıyor,
çekiştiriyorlardı. Açtılar. Açlıktan ağlaya ağlaya peşinizden
gelen yetim çocuklar gibiydiler. Ağlayana sızlayana meme yok, süt
yoktu. Zavallı kadınlarla ufacık kızımı daha ne zamana kadar böyle
çalıştırabilirim? diye yakınıyordu. Günlerden beri üzerlerinden
yağmurluklarını hiç çıkarma-mışlardı.Tanabay onlara hiçbir şey
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
90
söyleyemiyordu. Yalnız bir defa kendini kaybetti, dilini tutamadı.
Yaşlı yardımcı kadın bir gün, Tanabay'a yardım edtrim
düşüncesiyle, öğle zamanı koyunları ağıla doğru getiriyordu. O
sırada Tanabay da sürüye bir bakmak için dışarı çıkmıştı.
Koyunların ağıla getirildiklerini görünce kan beynine sıçradı:
Koyunlar birbirlerinin yünlerini yiyor, yoluyorlardı. Demek
açlıktan ölmek üzereydiler ve ne bulurlarsa yiyeceklerdi. Yaşlı
kadına hiddetle bağırdı:
- Bu da ne demek oluyor cadı kadın! Ne yaptıklarını görmüyor
musun? Niye bağırmıyorsun onlara! Çabuk otlağa sür onları. Hiç
durdurma! Birbirlerinin yünlerini yeme-sinler! Bir dakika daha
gecikirsen öldürürüm seni!
"Düşman yakana yapışınca kurt da bacağını ısırır" derler ya.. Asıl
büyük felaketle uğraşırken daha küçük aksilikler de olmuyor
değildi. İkiz doğuran koyunlardan biri yavrularını istemiyor,
onları emzirmiyordu. Kuzular mele-
Elveda Gülsan/147
ye meleye, düşe kalka analarına sokuluyor, memelerine yapışmak
istiyor ama anaları süserek, tekmeleyerek uzaklaştı-nyordu onlan.
Açlık, kıtlık hüküm sürerken, tabiat da canlılarda sağ kalma
içgüdüsünü uyarıyor olmalı. Acımasızların, uğursuzların "Ben sağ
kalayım da başkaları ölürse ölsün" demeleri gibi, ikiz doğuran
koyun da önce kendini düşünüyordu. Sürüde bir koyun böyle bir
davranışta bulunur-şfe, bu, salgın hastalık gibi bütün koyunlara
geçer. O koyunu gjören öbür koyunlar da aynı içgüdü ile
yavrularına süt vermeyi reddedebilirlerdi. Tanabay çok korktu,
telaşa kapıldı. Kızıyla birlikte açlıktan gözü dönmüş, yavrularını
bile iste-miyen koyunu ve kuzularını yakalayıp koradan çıkardılar
açık ağıla getirdiler. Orada kuzuları analarına kabul ettirmeye
çalıştılar. Tanabay koyunu tuttu, kızı da kuzuları tutup
analarının memesine yapıştırdı. Ama koyun direniyor, dönüp dönüp
tos vuruyor ve silkiniyordu. Küçük kız kuzuları tutamıyor, bu işi
beceremiyordu.
- Baba, baba, ememiyorlar.
- Emerler, emerler ama sen onlan tutamıyorsun.
- Hayır, bak ayakta duramıyor, düşüyorlar! dedi kız ağlamaklı bir
sesle.
- Sen analarını tut, onlan ben emzireyim.
Tannm! Bacak kadar kızın ne gücü olabilirdi ki! Tanabay kuzulan
anasının memesine yapıştırmış, kuzular emmeye başlamışlardı ki,
koyun başıyla kızı itip yere yıktı, onun elinden kurtululup
kaçmaya başladı.Tanabay kızının becereksizliğine dayanamadı ve
yüzüne şaman indirdi. Oysa çocuklanna. hiç vurmazdı. Çok kızmıştı
ama kızına vurduğu için yüreği de paramparça olmuştu. Çocuk
burnunu çeke çeke sessizce ağlıyordu. Tanabay hepsine lanet okur
gibi oradan uzaklaştı.
Biraz yatışmcaya kadar yürüdü. Yürüyüp de nereye gidecekti? Tekrar
döndü.Kızından nasıl özür dileyeceğini bilemiyordu. O sırada kızı
da koşup onu karşıladı:
150/ElvedaGülsan
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
91
lerinde, geçmişin bazı olayları, bölük pörçük aklına gelip
gidiyordu...
Bir zaman, ta çocukken koyun güdüyordu. Ağası Ku-lıbay ile
birlikte, uzaktan akrabaları olan bir zenginin koyunlarını
güdüyorlardı. Aradan ancak bir yıl geçtikten sonra sadece karın
tokluğuna çalıştıklarını anladılar. O zengin mal sahibi onları
aldatmıştı. Ağabeyi ile birlikte söylendiler, yakındılar ama
onları dinleyen olmadı. Paralarını alamadılar. Bunun üzerine iki
zavallı, kendi ufak tefek eşyalarını koydukları torbayı omuzlarına
atmış, burunlarını çeke çeke gitmişlerdi. Tanabay ayrılırken
zengin adama: "Hele bir büyüyeyim de gösteririm sana!" demişti.
Kulıbay ağzını bile açmamıştı. O Tanabay'dan beş yaş daha büyüktü.
O zengini böyle korkutamayacaklannı biliyordu. "Ben zengin olursam
çobanın hakkını yemem" demişti kendi kendine. Toprak ve sürü
sahibi olmayı, ağa olmayı o zaman koymuştu kafasına. O yıl
ikisinin yollan ayrıldı. Kulıbay başka bir ağanın çobanı oldu.
Tanabay ise Aleksandrovka'da Efre-mov adında bir Rus'un yanında
ırgat olarak çalışmaya başladı. Bu Efremov, zengin bir çiftçi
değildi. Buğday ektiği bir tarlası, iki öküzü, iki aü vardı.
Buğdayı Evliya-Ata kasabasındaki değirmene götürdü. Sabah
eritenden akşam karardığına kadar o da bir ırgat gibi çalışırdı.
Tanabay'ın asıl işi onun öküzlerine ve atlarına bakmaktı. Efremov
sert bir adamdı ama âdil idi. Hak yemiyordu. O devirde yoksul Kızgızlar,
kendilerinden olan ağalardan memnun olmadıkları için Rus
ağaların yanında çalışmayı yeğ tutarlardı.
Tanabay Rusçayı o zaman öğrendi. Araba da sürüyordu artık? Evliya-
Ata kasabasına gide gele, görgüsünü arttırdı ve gözü açıldı.
Bundan sonra devrim yapıldı. Her şey altüst oldu. Tanabayların
günü de böylece doğmuştu.
Tanabay köyüne dönüp yerleşti. Yeni, bambaşka bir hayat
başlamıştı. Bu yenilik Tanabay'ın başım döndürüyor, onu coşkulara
gömüyor, sürükleyip götüriiyordu.Gün Ta-
Elveda Gülsan/151
nabaş'ın günüydü artık.Her şeye birden kavuştu: Toprak,
erkinlik^ıak, hukuk... her şeye. Tanabay "Irgatlar ve Yoksul
Köylüler Komitesi"ne üye seçildi. Çora ile işte o zamanlar
karşılaşıp tanıştılar. Çora okumuş, kültürlü bir adamdı. Gençlere
okumayı öğretiyor, onları bilgilendirmeye çalışıyordu. Tanabay da
öğrenmek, bilgilenmek zorundaydı. Ne de olsa artık Irgatlar
Komitesinin üyesiydi.Sonra bir kom-somol hücresine katıldı. Burada
da Çora ile beraber çalıştılar. Partiye de beraber girdiler.
Yoksullar yükseliyor, işler nida ilerliyordu. Kolektifleştirme
başladığı zaman Tanabay kollarını sıvadı, canla-başla çalıştı.
Köylülerin yeni hayata geçişleri için bu uğurda toprak, hayvan,
emek ve büyük ideal., her şeye ortak olmak için Tanabay
çalışmayacaktı da kim çalışacaktı? Gözleri çıksındı kulakların
(toprak sahiplerinin). Yok olsunlardı! Her şey bir anda ve çabuk
çabuk ol-malıydı.Tanabay bütün gün at üstünde dolaşıyor, gece
toplantılarına, konuşmalara katılıyordu. Zenginler, mollalar,
toprak sahipleri, zararlı otlar gibi köklerinden sökülüp
atılıyordu. Yeni, yepyeni fikirlerin kök salması için tarlayı
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
92
temizlemek gerekiyordu. Bu tarladaki bütün zararlı otlar yok
edilmeliydi. Kulakların listeleri hazırlandı ve bu listeye Kulıbay
da alındı. Tanabay gece gündüz attan inmeden, o meclisten bu
meclise, o oturumdan bu oturuma koşarken, ağabeyi de kendi
hayatını bir düzene sokmuştu. Bir dulla evlenmişti. Çiftçilik
yapıyordu. Birkaç koyun, bir inek,, iki koşum aü bir de taylı
biyesi (kısrağı) vardı. Tabiî sabanı, tırmık ve yaba gibi bazı
tarım araçlan da. Ev kendisinindi. Hasat zamanı bir ırgat
tutuyordu. Bu durumda zengin sayılmazdı ama yoksul da değildi. Çok
çalışıyor ve iyi yaşıyordu.
Köy Sovyeti toplantılarında sıra Kulıbay'ın adına gelince Çora
şöyle konuştu:
- Yoldaşlar, dedi, burada iyi düşünmemiz gereken bir durum var:
Kulıbay'ı kulaklar arasında sayıp mallarına el koyacak mıyız,
koymayacak mıyız? Kulıbay gibilerin kol-
152/ElvedaGülsan
hoza yardımı olabilir, ondan yararlanabiliriz. O da yoksul bir
aileden geliyor. Devrim aleyhinde de değil, hiç karşı çıkmadı.
Bunun üzerine çeşitli fikirler, çeşitli görüşler ortaya atıldı.
Kimi Çora'nın dediğini kabul ediyor, kimi karşı çıkıyordu. Söz
sırası Tanabay'a geldi. Tanabay bir horoz gibi mağrur, sessiz
oturuyordu. Ne de olsa Kulıbay ağabeyi idi. Anneleri ayrı olsa da
babalan birdi. Ağabeyine karşı gelmek zorunda kalmıştı. Gerçi o
günlerde birbirlerini seyrek görüyorlardı ama aralan fena değildi.
İkisi de kendi işlerine dalmışlardı. "Kulıbay'a dokunmayın" dese,
ağa akrabalan olan başkaları da çıkabilirdi. O zaman ne olacaktı.
"Kendiniz karar verin" dese, onu samimiyetsizlikle, korkaklıkla
suçlayabilirlerdi.
Herkes onun ağzına bakıyor, onun ne diyeceğini bekliyordu ve bu da
onun çok canını sıkıyordu.
Tanabay ayağa kalktı:
- Bak Çora, sen hep böylesin! Gazetelerde okumuş adamlar için.,
şey diyorlar. Neydi o. Ha, entelektüel. Sen de bir entelektüelsin.
Ötesini düşünür, berisini düşünür, bu işin sonu ne olur? diye bir
karar veremez, kestirip atamazsın. Korkarsın. Uzatmaya ne gerek
var. Listede adı var mı? Var. Öyleyse o da bir kulaktır. Benim
ağabeyim diye kayırmayın. Sovyet iktidan uğruna ben öz babama
merhamet etmem. Benim ağabeyim diye çekinmeyin. Mallarına siz el
koymazsınız bunu ben kendim yapanm...
Ertesi gün Kulıbay onu görmeye geldi. Tanabay ağabeyini soğuk
karşıladı ve elini de uzatmadı.
- Beni neden toprak ağası saydınız? Neden malıma el koyuyorsunuz?
İkimiz beraber ırgatlık etmedik mi? Kulak denen o zengin toprak
sahipleri ikimizi birden kovmadılar mı?
- Onlar eski hikâye. Bu gün sen de bir zenginsin.
- Benim zengin bir ağa olduğumu, kulak olduğumu na-
ElvedaGülsan/153
sil söylersin? Neyim varsa kendi emeğimle, gece gündüz çalışarak
alın terimle elde ettim.Bunları çok görüyorsan hepsini alın. Ama
beni kulak grubuna, ağa grubuna sokma-; nız neden? Sen hiç
Allah'tan korkmaz mısınız Tanabay? "-¦ t - Eski zengin,
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
93
yeni zengin hepsi bir bizim için. Sen ; düşman sınıfındansın.
Kolhoz kurabilmemiz için önce bu sınıfı yok etmemiz gerek. Sen
bizim yolumuzun üzerinde bir engelsin, bu engeli kaldırmalıyız. "
Bu son konuşmalan oldu. Bu olayın üzerinden yirmi jj| yıl geçmiş
ve bu süre içinde birbirleriyle tek kelime konuş-\* mamışlardı.
Kulıbay'ı kulaklar sınıfına kaüp Sibirya'ya sürdükleri zaman,
köyde ne dedikodular olmuş, neler neler söylemişlerdi!
Öteye beriye koşup bu konuyu konuşanlar çoktu ve herkes başka
başka şeyler söylüyordu:
...Köye iki atlı milis gelmiş, bunlar Kulıbay'ı önlerine katarak
götürmüşler. Kulıbay başını öne eğerek, sağa sola bakmadan, hiç
kimseyle vedalaşmadan gitmiş. Köyden uzaklaştıktan sonra, kolhozun
güz buğdayı ekilmiş tarlalan boyunca ilerlemeye başlamışlar.
Kulıbay orada, birden kolhozun buğday tarlasına dalmış, kapana
kısılmış bir kurt gibi can havliyle, yeşil buğdaylan yolmaya,
kökünden söküp çıkarmaya, çiğneyip ezmeye başlamış. Onu götürmekte
olan milisler zor zaptetmişler, yola zor çıkarmışlar. Yine
köylülerin anlattıklarına göre, Kulıbay tutuklanıp götürülürken
hüngür hüngür ağlıyormuş, sel gibi söz yaşı dökmüş ve "Allah
Tanabay'ı ondurmasın!" diye kargışlamış...
Tanabay bunlara pek inanmıştı: "Bana düşmanlıkla-nndan, beni
kötülemek için, kargışlanmış olmama sevinmek için uyduruyorlar"
demişti. "Düşmanlarımın içi bu kadar yanmışsa üzerine tuz
yalasınlar! Ne dedikleri umurunda değil!" diye savunmuştu
kendisini...Tanabay bir gün, ekin biçme zamanından az önce,
kolhozun ekinlerine bakmaya gitmişti.O yıl ürün boldu. Taneler
başaklara, başaklar ka-
154/ElvedaGülsan
vuzlanna sığmıyordu.. Birden, ileride, tarlanın içinde çiğnenmiş
yeri gördü. Kulıbay'ın saplan kökünden çıkardığı, yolduğu, ezip
çiğnediği yeri. Sanki boğalar güreşmiş gibi yer alt üst olmuş.
Ezilmiş ve çiğnenmiş yerde buğdaylar sa-rarıp solmuş ve bunu gören
Tanabay öfkeden kudurarak kükremişti:
- Vay zalim vay! Vay hain vay! Demek kolhoz ekinine zarar
verirsin! Sen gerçekten bir kulaksın! Bunu yapan kulak değildir de
nedir!"
Sonra atından inmeden, başka bir şey söylemeden, ardına bile
bakmadan gitmiş ve olaya inanmıştı.. İşte bütün bunlar dolaşıyordu
ağızdan ağıza.
O günlerde Tanabay'dan yana olanlar, onu haklı bulanlar pek azdı.
Çoğu onu kınıyordu: "Tann insana böyle bir akraba vermesin! Böyle
bir kardeşin olacağına hiç olmasın daha iyi!" diyorlardı.Bazılan
bunu Tanabay'ın yüzüne karşı da söylüyordu. Evet, o günlerde köy
halkı onu dışladı. Açıktan açığa olmasa da, seçimlerde ona oy
vermez oldular. Yavaş yavaş bütün görevlilerden uzaklaştırıldı.
Kendini savunmuyor değildi: "Kulaklar kohhozlan yakıp yıktılar,
işçileri öldürdüler, en önemlisi de kolhozlarda işler düzelmeye
başladı.Yıldan yıla daha iyi oluyor* kalkmıyoruz. Hayat tarzı
tamamen değişti.. Yooo, hayır, Tanabay'ın gayretleri hiç de de
boşa gitmedi..." diye savunuyordu kendini..
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
94
Tanabay o geçen günleri en küçük ayrıntılarına kadar hatırlıyordu.
Ne var ki bütün hayaü, kolhozlann yeni yeni güçlenmeye başladığı o
güzel günlere asılıp kalmıştı sanki. O günlerin "Kızıl baş örtülü
emekçi kız" şarkısını, kolhozun ilk kamyonetini, o kamyonetin
arkasında elinde kızıl bayrakla nasıl durduğunu da hatırlıyor,
gözünün önüne getiriyordu.
Tanabay bütün gece koranın içinde bir yandan o pek zahmetli işleri
yaparken, bir yandan da ayrı bir azap veren geçmişi düşünmekten
kendini alamıyordu, dolanıp duru-
Elveda Gülsan/155
yordu. Kolhozda işler neden yürümüyordu, neden herşey darmadağın
olmuştu? Yanlış yola mı girmişlerdi? Hayır, tuttukları yol yanlış
değildi, olamazdı.Peki ne olmuştu öyleyse? O doğru yolu mu
yitirmişlerdi? Ne zaman ve nasıl başlamıştı bu? Başarma,iş bitirme
yansım ele alalım mesela. Verilen sözler bir deftere yazılıyordu.
Ama o defterde kalıyordu o sözler. Ne oluyor, halin nicedir, işler
nasıl? diye soran, arayan yoktu. Eskiden, kırmızı ve kara ilan
tahtalan vardı. Herkes kızıl tahtaya kimlerin, kara tahtaya
kimlerin adıi'azılmış, ya da kimler yazılmalı diye düşünür,
bunlara bakardı. O ilanlar okunur, tartışılırdı.Herkes çok
etkilenirdi bundan. Artık bunların hepsi gerilerde kalmıştı.
Eskimiş bir usul olduğu söyleniyordu. Peki yenisi, eskimemişi
nerede. Boş sözlerden,yerine getirilemeyecek vaadlerden ibaret
kalmıştı her şey. Hiç bir mesele çözülmüyor, hiçbir işin sonu
alınamıyordu. Neden böyle olmuştu? Suç ve kusur kimdeydi.
Tanabay, düşüne düşüne yorgun düştü. Düşüncelerinde de,
hareketlerinde de bir gevşeme, bir uyuşma başlamıştı. Bezgin,
kayıtsız, üzgün... Kendini bir türlü işe veremiyor, başı ağnyor,
gözlerinden uyku akıyordu. O sırada genç yardımcı kadının duvara
yaslandığını gördü. Kızarmış gözlerinin kapanıp açılışından onun
uykusuzlukla savaştığı pek belli oluyordu. Sonunda dizleri
büküldü, olduğu yere çöktü ve uyuyakaldı. Tanabay onu uyandırmadı.
O da duvara yaslandı, başı yavaş yavaş kaydı, taşıyamadığı, karşı
koyamadığı bir ağırlığın altında yavaş yavaş çöktü ve gözlerini
yumdu...
Boğuk bir çığlık ve gürültüyle uyandı. Ürken koyunlar Tanabay'ın
ayağına basa basa kaçıyor, nereye gideceklerini bilemiyorlardı.
Tanabay ne olduğunu anlayamadan yerin-ien sıçradı. Uyur-uyanık bir
ürperti geçirdi.
- Tanabay! Tanabay kurtar! diye bağırıyordu kansı -aydar.
156/ElvedaGülsan
Yardımcılar Caydar'ın sesinin geldiği yöne koştular. Tanabay da
koştu peşlerinden. Bir de ne görsün! Tavan kirişi çökmüş ve Caydar
altında kalmıştı. Kirişin bir ucu duvardan kurtulup kaymış, öbür
ucu da çatının ağırlığını taşıya-madığı için çökmüştü. Tanabay'ın
uykusu bir anda açılıver-di.
- Caydar! diye haykırdı. Çöken kirişin altına girip omuzu ile
kaldırdı.
Caydar sürünerek kirişin altından çıktı. Acıdan inliyordu.
Kadınlar Caydar'ın yüzünü gözünü sıvazlayarak ağlıyorlardı.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
95
Tanabay korkudan aklını kaçıracaktı nerdeyse. Kadınları yana itip,
karısının gövdesini elle yoklamaya başladı:
- Ne oldu? Neren acıyor?
- Oy sırtım! Sırtım!
- Çok mu fena? Hani neresi? Hadi yardım edin bana! Üzerindeki
uzun, ince pardesüyü çıkarıp yere serdi.
Caydar'ı üzerine yatırdılar ve koradan çıkardılar. Çadıra gelince
Tanabay bir daha bütün vücuduna baktı. Görünürde yara bere yoktu.
Ama o kalın kiriş çok sert inmişti sırtına. Caydar
kımıldayamıyordu. Ağlamaya başladı:
- Şimdi ne yapacaksınız? böylesine zor ve önemli günlerde işte
kalkamıyorum! Ne yapacaksınız şimdi?
- Aman Tanrım! dedi Tanabay. Sen sağ kaldığına şükret, başka bir
şey düşünme! İşlerin yüzüstü kalması, her ye- j rin yıkılıp
gitmesi umurumda değil. Ah benim zavallı kan-1 çığım ah!
Böyle derken karısının yüzünü gözünü okşuyordu.
- Sen neler söylüyorsun Caydar. Ağlama! Sen iyileşmene bak. Her
şey düzelir, üzme kendini. Hiçbir şey senin sağlığından daha
önemli değil.
Artık şaşkınlık ve korkuyu atlatmışlardı. Hepsi Caydar'ı avutmaya
başladı.
Elveda Gülsan/157
Tatlı söz hazineden değerlidir derler ya, Caydar da bu tatlı
sözler karşısında ve gözyaşları arasında gülümsedi:
- Pekâlâ, ama sakın bana gücenmeyin. Olan oldu. Çok yatmam, biriki
gün içinde kalkarım, görürsünüz..
Kadınlar ona bir döşek serdiler, ateşi yaktılar. Tanabay da, bir
büyük felâketi bu kadarla atlattıklarına şükrederek ve sendeleye
sendeleye koraya doğru yürüdü.
\ Şafak sokmuştu. Yer, gece yağan karla bembeyaz olmuştu. Tanabay,
düşen kirişin altında ezilip ölen bir koyun buldu orada. Az önceki
telaş ve korkudan onu görmemişlerdi. Zavallı kuzusu, ölü anasının
memesine yapışmış, çekiştirip duruyordu. Tanabay bunu görünce ne
büyük bir tehlike atlattıklarını bir kez daha düşündü ve karısının
sağ kaldığına sevindi, şükretti. Öksüz kuzuyu kucağına aldı ve ona
bir süt anası aramaya koyuldu. Sonra, çöken kirişin altına bir
destek koyup, yıkılmasın diye duvara da bir direk dayadı. Bundan
sonra yine Caydar'a bakmak için koradan çıktı.
Bir de ne görsün! Karların üzerinden bir koyun sürüsü ağır ağır
beriye doğru geliyordu! "Bu da ne oluyor? Kimin sürüsü? Çoban
sürüyü neden buraya getiriyor?.." İki sürü birbirine karışacaktı
ve bu da hiç iyi olmazdı. Tanabay gelen çobanı uyarmak için ona
doğru yürüdü.
Yaklaşınca çobanı tanıdı: Bektay idi bu.
- Hey Bektay! Sen misin?
Bektay cevap vermedi. Değneğiyle koyunların sırtına vura vura, ona
doğru sürüyordu. "Gebe koyunlara böyle vurmak da ne oluyor, deli
mi bu?" diye düşündü Tanabay. Çok şaşırmıştı.
- Hey, nereden gelip nereye gidiyorsun? İyi misin?!
- Nereden geldiğimi sorma, nereye geldiğimi de görüyorsun, dedi
Bektay.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
96
Beline sımsıkı bir ip dolamıştı. Eldivenlerini muşambasının alüna,
göğsüne sokmuştu. Tanabay'ın yanına yaklaştı ve birkaç adım önünde
durdu. Selamına karşılık ver-
158/ElvedaGülsan
Elveda Gülsan/159
medi. Öfkeyle yere tükürdü ve kann üzerindeki tükrüğünı
kızgınlığını belli ederek ayağıyla ezdi. Başını yukarı kaldır di.
Sakalı büyümüş, yüzü kapkara olmuştu. Yakışıklı yüzüne o kara
sakal yakışmıyor, yapıştırılmış gibi duruyordu. Yabankedisi gibi
bakan gözlerinde kin ve nefret vardı. Meydan okur gibi bakıyordu.
Bir kere daha tükürdü ve değne-ğiyle koyunları gösterdi:
- Al bunları! İster say ister sayma. Hepsi üçyüz e beş baş.
- Peki ne oluyor?
- Gidiyorum.
- Niçin, nereye?
- Ayaklarım nereye çekerse, başım nereye yönelirse!
- Peki bunu niye bana söylüyorsun?
- Niye olacak? Beni yardımcı alan sensin!
- Ne olmuş yani? Dur, dur gitme! Neler söylüyorsun sen? Nereye
gidermişsin?
Bektay'ın gelişinden ve söylediklerinden şaşkına dönen Tanabay'ın
kan beynine sıçradı, her yanını ateş bastı ve boğulacak gibi oldu.

- Nasıl gidersin, nasıl yaparsın bunu!
- İşte böyle yaparım. Yetti artık! Bıktım, usandım böyle
yaşamaktan!
- Sen ne söylediğini biliyor musun evlat? Bu koyunlar bugün yarın
kuzulayacak! Yapılacak iş mi bu seninki! Hiç böyle şey yapılır mı?
- Yapılır! En doğrusu bu. Onlar bize nasıl yapıyorlarsa, biz de
onlara öyle yaparız. Hadi hoşça kal!
Bektay değneğini başı üzerinde birkaç kez döndürerek olanca
gücüyle ta uzaklara fırlattı ve yürüdü gitti.
Tanabay donakalmıştı. Dili tutulmuş, konuşamıyor-du. Arkasına
bakmadan gidiyordu Bektay. Neden sonra:
- Dur! Bekle biraz! diye peşinden koşmaya başladı. İyi
düşün Bektay, çocukluk etme! Ne yaptığını bir düşün! Kendini
düşün! Duyuyor musun beni? Bektay başını çevirdi:
- Rahat bırak beni! Sen kendini düşün. Ben de herkes gibi yaşamak
istiyorum. Başkalanndan neyim eksik? Ben de kasabada yaşar, aylık
ücret alırım. Bu koyunlarla ömrümü niye tüketeyim.. Yem yok, ağıl
yok, barınak yok! Rahat
Jpırak beni! Sen git, öle-yite çalışmana bak. Şu haline, neye
'benzediğine de bir bak! İnsana benzer yanın kalmamış. Orada
pisliklere bata bata ölüp gideceksia Sana o da az! Yine de herkese
bağırır durursun. Başkaları da senin gibi olsun istiyorsun. Atan
başı sen de! Yetti artık!..
Yürüyüp gitti. Ayaklarını yeri döver gibi hızlı basıyor, ayak
izlerinin çukuru hemen su doluyordu.
- Bektay, ne olur dinle beni! Sana her şeyi anlatacağım! diyen
Tanabay koşup Bektay'in yanına geldi.
- Git başkasına anlat, seni dinleyecek başka aptallar bul!
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
97
- Dur Bektay, dur! Konuşalım biraz..
( Bektay onu dinlemek istemiyor, yürüyordu.
- Seni hapse atarlar hey çocuk!
- Böyle yaşamaktansa hapse girmek daha iyi! dedi ve ardına
bakmadan yürümeye devam etti.
- Sen bir kaçaksın! Kaçak! Bektay yoluna devam ediyordu.
- Senin gibi kaçakları cephede kurşuna dizerlerdi! Bektay devam
ediyordu yoluna.
- Dur diyorum sana! diye Tanabay onun koluna yapıştı.
Bektay kolunu çekip kurtardı ve yürümeye devam etti.
- Hayır, bırakmam seni, böyle bırakıp gitmeye hakkın yok! diye
Bektay'ın omuzuna yapıştı bu defa. Onu kendine çevirdi. Ama o anda
beyaz doruklar bir kıpırdadı ve sonra karanlıklar içinde yok oldu.
Çenesine yediği müthiş bir
I F
160/Elveda Giilsan
yumruk Tanabay'ı yere sermiş, neye uğradığını anlayamamıştı.
*
Tanabay kendine gelip başını kaldırdığı zaman Bektay bayırın
belini aşmış, öbür tarafa inip gözden kaybplmuştu bile.
Ayak izleri gözden kaybolduğu yönde uzayıp gidiyordu. Tanabay
bakakaldı.
- Mahvolacak zavallı çocuk, mahvolacak! diye mırıldandı. '45lleri
kar ve çamur içindeydi.
Kalktıktan sonra biraz soluklandı. Bektay'ın sürüsünü toplayıp
kendi korasına sürdü. Çok üzgündü.
17
Köyden iki atlı çıktı, dağlara doğru yol almaya başladılar.
Atlardan birinin donu san, ötekininki doru idi. Kuyrukları
düğümlendiğine göre yollan uzundu. Toynaklardan çamur ve kar
sıçrıyordu. •
Dizgini kısa olan at Gülsan idi.Hızlı, daha hızlı gitmek istediği
için üzerindeki binici dizginleri çekiyordu. Gülsan ahırda
sahibinin iyileşmesini beklerken neredeyse ayaklan tutulmuştu.
Şimdi üzerindeki sahibi değil, bir yabancıydı. Deri ceketli ve
muşambalı bir adamdı. Elbiseleri boya ve muşamba kokuyordu.
Muşambasının düğümleri iliklenme-mişti. Yanındaki doru ata binen
Çora idi. Merkezden gelen haürlı konuklan yorgaya bindirirlerdi.
Gülsan için sırtında kim olursa olsun farketmezdi. Hepsi birdi
onun için. Onu üyirden ve ilk sahibinden zorla ayırdıkları günden
beri pek çok insan binmişti sırtına. Çeşit çeşit eyer vurmuşlardı.
Binicilerin iyisi de vardı kötüsü de. Eyerde doğru dürüst
oturmasını bileni de, bilmeyeni de. Gösteriş meraklısı olanlan da
görmüştü. Bunlar eyere kuruldukları zaman kendilerini
Elveda Gülsan/161
büyümüş sanan ahmaklardı. Böyleleri atı hızla sürerken,
dizginlerini hayvanın dudaklarını yırtarcasına birden çeker, onu
arka ayaklan üzerine kaldırırlardı. Bir daha, bir daha yaparlardı
bunu. Böylece herkese, yorga ata bindiklerini . göstermiş
olurlardı. Gülsan bunların hepsine alışmıştı. Onun hoşlanmadığı
tek şey, ahırda kapalı ve bağlı durma-sıydı. Koşmak tutkusu hiç
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
98
azalmamıştı: Koşmak, daha koşmak, yine koşmak istiyordu.
Sırtındaki binicinin kim olduğu artık ilgilendirmiyordu onu. Ama
biniciler için hangi ata bindikleri önemliydi. Eğer biniciye sarı
yorgayı sunmuşlar-sa, bu, o kişinin saygınlığını, insanların ondan
çekindiklerini gösteriyordu. Gülsarı güçlüydü, güzeldi. Tam
binilecek attı. Ona binen zevk alır, mutlu olurdu.
Bu defa Gülsarı'nın sırtında, ilçe merkezinden kolho-zu
denetlemesi için gönderilen bir müfettiş vardı. Kendisine kolhozun
parti örgütçüsü eşlik ettiğine göre, çok saygı duyulan ve önem
verilen bir kişi olmalıydı. Parti örgütçüsü hiç konuşmuyordu.
Kuzulama dönemi kötü gittiği için üzüntülü olmalıydı. Durum
gerçekten kötüydü. Konuşmazsa konuşmasın, korkarsa korksundu. Boş
konuşmalarla koskoca bir amirin canını sıkmaması gerekiyordu
belki. Disiplin böyle gerektirirdi. Astlar üstlerine saygılı
olmazsa bu disiplin bozulurdu. Bazı memurlar yanlarında
çalıştıkları, emrinde bulundukları kişilerle yüz-göz olmaya devam
ediyorlardı ama bunlar günün birinde öyle bir sille yerlerdi ki
neye uğradıklarını şaşırırlardı. Hükümet etmek, yönetmek, büyük
bir iş, büyük bir sorumluluk idi. Herkesin yapamayacağı,
kaldıramayacağı ağır bir işti!
Segizbayev, taypalma yorganın düzgün adımlarına, onun gidiş
temposuna uygun olarak sallana sallana giderken bunları
düşünüyordu. Çobanların işlerini denetlemeye gelmişti. İşlerin hiç
de iyi olmadığını bildiği halde yine de keyfi yerindeydi. O yıl
kışla bahar bir birine meydan okumuş, yenişememişlerdi. Onların bu
yer kapma, zaman kap-
162/Elveda Gülsarı
ma savaşından zarar görenler de çobanlar ve sürüler oluyor, koyunkuzu
kırılıp gidiyordu. Hiçbir şey yapılamıyordu bunu önlemek
için. Her yıl böyle oluyor, böyle olduğunu da herkes ve tabii
Segizbayev de biliyordu. Ama Segizbayev buraya teftiş için
gelmişti ve işlerin böyle kötü gitmesine cevap verecekfbir resmi
sorumlu bulmak zorundaydı. Aslında bölgede kışın geç gitmesi,
baharın geç gelmesi ve koyun-kuzunun kırılıp gitmesi ona hiçbir
zarar vermezdi. Hatta bundan sinsi sinsi bir çıkar bile umuyordu.
Aslında o ilçede sadece bir müfettiş, partinin ilçe merkezinin bir
üyesiydi. Asıl sorumlu o değil, partinin ilçe kurulunun birinci
sekreteriydi. Bu sekreter de bölgeye yeni gelmişti, varsın bunun
sıkıntısını o çeksindi. Segizbayev uzaktan bir seyirci olarak
kalacaktı. Yukarıdakiler, kodamanlar, gönderdikleri sekreterin
başarısını, başarısızlığını görsünlerdi. Buraya bir yabancı
göndermekle hata ettiklerini anlasmlardı. Niye kendisini
düşünmemişler, hiçe saymışlardı da bir yabancı atamışlardı! Burada
yıllardır görev yapmış, güvenilir bir kişi olduğunu göstermemiş
miydi? Ama bunun şimdilik bir yaran yoktu. Dostu-yâranı vardı
nasıl olsa. Zamanı gelince kendisini desteklerlerdi. Uzun
yıllardır bulunuyordu şimdiki görevinde. Artık terfi etmesi, daha
yüksek makama gelmesi gerekirdi... Şu sarı yorga da eşsizdi
doğrusu. Suya çamura batmıyor, engel tanımıyor, bir gemi gibi
geniş dünyayı yara yara alıp götürüyordu insanı. İşte, parti
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
99
örgütçüsünün altındaki at ter içinde kalmış, oysa yorganın
kulağının arkası yeni yeni hafifçe terlemeye başlamıştı.
Çora da kendi düşüncelerine dalmıştı. Bakışları üzgün, beti-benzi
sararmış, gözleri iyice çökmüştü. Uzun yıllardan beri kalbinden
rahatsızdı. Sağlık durumu her yıl daha da bozuluyordu. Bir yandan
evham, karamsarlık yiyip bitiriyordu onu. Tanabay söylediklerinde
haklı çıkmıştı. Yeni başkan, bağırıp çağıran ama hiçbir iş
görmeyen, bilmeyen bir adamdı. Günlerinin çoğunu merkezde
geçiriyordu. Söz-
ElvedaGülsan/163
de bitip tükenmeyen işlerin üstesinden gelmeye çalışıyordu orada.
Çora, onun durumunun parti toplantısında görüşülmesi gerektiğini
söylüyor, ama onu merkezdekiler "biraz daha sabret" diye
oyalamaktan başka bir şey yapmıyorlardı. Niçin sabredecek, niçin
bekleyeceklerdi? "Aldanov görevi kendiliğinden bırakacakmış" gibi
bir söylenti de dolaşıyordu ortada. Ona belki bu yüzden bekle
diyorlardı. Gidecekse bir an önce gitmesi iyi olurdu. Artık ondan
hayır gelmeyeceği anlaşılmıştı çünkü. Çora'nın da ayrılma vakti
gelmişti ar-üjt. Her zaman hastalanıyordu. Tatili geçirmeye gelen
oğlu Samansur da söylemişti: "Artık işten çekil" demişti.
Çekilmesine çekilirdi ama, bunu bir ar-namus meselesi yapıyor,
işleri yüzüstü bırakarak çekilmek istemiyordu. Samansur akıllı bir
çocuktu. Ülkede neler olup bittiğini, meseleleri, babasından daha
iyi biliyordu. İşlerin nasıl yönetilmesi gerektiğini söyleyip
duruyordu fırsat buldukça. Gençler iyi öğrenim görüyorlardı.
Kimbilir, belki bir gün işler bilimsel olarak ele alınır ve
düzelirdi. Ama bunu Çora görür müydü, görmez miydi? Herhalde
göremezdi. Biliyordu bu hastalıktan kurtulamayacağını.
Sorumluluktan kaçamazdı. Herkese umut vermiş, söz vermişti. Sözünü
yerine getirmeden işi bırakırsa insanların karşısına ne yüzle
çıkardı? Ona ne derlerdi? "İşleri karmakarışık etmiş, kolhozu borç
batağına saplamış, şimdi de çekip gidiyor" demezler miydi? Bu
durumda ayrılırsa vicdan azabından kurtulamazdı. İşler de böyle
sürüp gidemezdi, belki yardım gelirdi. Ama bu yardım daha fazla
gecikmemeliydi. Böyle yanındaki gibi bir denetçi değil, gerçek
yardım gelmeliydi. Bu adam "İşleri böyle berbat bir hale
getirdiğiniz için sizi mahkemeye vereceğim" demişti. Versindi
mahkemeye! Mahkemeye vermekle işlerin düzeleceğini mi sanıyordu?
Kaşlarım çatmış, böbür-kibir oturuyor atin üstünde. Bütün
dağdakiler suç-luymuş da, sanki kolhozu düşünen yalnız o imiş..
Üzülen yalnız o imiş!... Aslında kaşlarını çatması da, dudak
ucuyla
164/E!vedaGülsan
gülümsemesi de yapmacıktı. Hiçbir şey umurunda değildi. "Ölmesen
oba kap, catkannınan turma"' diyordu o içinden. Ama, "Sen işte
böyle bir adamsın" diye nasıl söylersin?
18
Ulu dağlar sisli, puslu.. Tepeler güneş görmüyor ve öfkeli, soğuk
bakışlarla gökyüzüne uzanıyorlar... Bahar gelmiş mi, gelmemiş mi
belli değil. Soğuk bir gidiyor, bir geliyor. Her yer balçık.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
100
Delik-deşik, yıkık-dökük korada, öle-yite çalışıyordu. Bir yanda
soğuk ve rüzgâr, bir yanda dayanılmaz pis kokularla bunalıyordu.
Aynı anda birkaç koyun birden doğuruyor, kuzuları nereye
koyacağını bilemiyordu. Saçını başını yolsa da, yavruları koyacak
sıcak bir yer bulamıyordu. Kuzular acı acı meleşiyor, koyunlar
birbirlerini iterek ayaklarını basacak yer bulmaya çalışıyorlardı.
Açtılar, susuzdular ve sinek gibi kırılıp gidiyorlardı. Bunlar
yetmiyormuş gibi, karısının sırtı hâlâ ağrıyor ve kalkamıyordu.
Kalkmak istemişti ama, belini doğrultamamıştı. Tanabay'ın da
direnecek gücü kalmamıştı artık. "Ne olursa olacak, kolumu
kaldıracak gücüm kalmadı" diyordu.
Öte yandan, Bektay'ın sürüyü bırakıp gidişini bir an bile aklından
çıkaramıyor, acı ve öfke içinde bunalıyordu. Öfkesi yalnız onun
çekip gitmesine değildi. Cehenneme kadar gitsindi. "Yumurtalarını
başka kuşların yuvalarına bırakan kökek kuşu gibi, sürüsünü benim
sürüme katıp gitmesine de kızmıyorum" diyordu. Nasıl olsa
kolhozdan onun yerine birini gönderirlerdi. O, Bektay'a yüzünü
kızartacak, onu yerin dibine batıracak sözler bulup söyleyemediği
için kızıyordu daha çok. Salya gibi laf eden o yeni yetmeye! O
sümüklüye! Ömrünü kolhoza adayan kendisi gibi yaşlı bir komünist
na-
1 Ölmezsen vebaya tutul, yatarsan kalkamaz ol!
Elveda Gülsarı/165
sil olur da onun çenesini kapatacak bir laf bulamazdı! "Çoban
değneğini fırlatıp attı da gitti sümüklü!" Onun bu yaptığını
Tanabay'ın aklı almıyordu. Can-baş koyup yaptığı işlerle alay
edilmesini aklı almıyordu.
Tanabay "yetti artık, yetti!" diyor, başka şey düşünmeye
çalışıyor, ama bir an sonra yine o olay geliyordu aklına.
Bir koyun daha kuzuladı, hem de ikiz. Ne de güzeldi yavruları! Ama
onları nereye koyacaktı? Analarının memeleri boştu. Sütü nereden
bulacaktı. Felâket! Bu iki yavru da ölecekti demek! Bu ne
uğursuzluk, bu ne acı! İşte şurada bir yığın koyun ölüsü vardı.
Tanabay ölen hayvanları toplayıp dışarı çıkarıyordu ki, kızı
koşarak yanına geldi:
- Baba, başkanlar geliyor! dedi.
- Gelsinler! diye mırıldandı Tanabay, sen git annene bak.
Koradan çıkınca iki atlı gördü. "Haa! Gülsan bu!" diye Sevindi.
İçindeki o ateş, o sevgi uyanıverdi "Görmeyeli çok oldu, ama hiç
değişmemiş" diye düşündü. O iki kişiden biri Çora idi. Ama yorgaya
binmiş olan deri ceketli adamı tanıyamadı. İlçe merkezinden gelen
biri olmalıydı.
"Yaa, gelin bakalım, gelin! Tam da zamanında gelmişsiniz ha!" diye
söylendi. Böyle bir yerde neler çektiğini anlatma fırsatı
doğmuştu. Ama hemen karar değiştirdi. Öyle yakınıp
sızlanmayacaktı. Onlara çıkışacak, utandıracaktı. Kızarsalar
kızsınlar! Sen adamı yemsiz, korasız, aç ve susuz bırak, sonra da
ne olmuş bakalım diye görmeye gel! Gelin, gelin hele!...
Tanabay onları beklemedi. Koranın arkasına geçerek elindeki ölü
kuzuları öbür ölülerin üzerine attı. Sonra ağır adımlarla geldi.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
101
Konuklar koranın önüne gelip durmuşlardı. Atlar ter içinde, soluk
soluğa idiler. Çora'nın yüzü perişandı. Suçlu gibi duruyordu.
Dostunun önünde suçlanacağım, zor durumda kalacağını biliyordu.
Yorganın üzerindeki adam ise
166/ElvedaGülsan
'Ijj
i*
öfkeli, sert bakışlı görünüyordu. Tanabay'a selam bile ver- ^
meden bağırıp çağırmaya başladı:
- Rezalet bu! Nereye gitsen aynı şey. Şunlara bak!... Bunları
Çora'ya bakarak söylüyordu. Sonra Tanabay'a
döndü:
- Ne oluyor yoldaş? dedi ölü koyun yığınlarını göstererek. Sen
komünist bir çoban olduğun halde kuzuFann neden ölüyor?
- Herhalde kuzular benim komünist olduğumu bilmiyorlar! diye
patladı Tanabay. Sanki içinden onu tutan bir bağ, gönlünün yayı
kopmuş, boşanmıştı. Dünya umurunda değildi. Bu herif hiç umurunda
değildi. Ama içi acılarla doluydu.
Segizbayev'in yüzü birden kıpkırmızı oldu. Bir an donakaldı ve
ağzını açmadı. Sonra bağırdı:
- Nee! Sen sosyalistlik adına söz vermemiş miydin?
- Söz verdim.
- Neye söz verdin?
- Hatırlamıyorum.
- İşte, kuzuların da bu yüzden plüyor! dedi Segizba-yev.
Böyle derken, kırbacını uzatıp, koyun ölülerini gösteriyordu.
Aradığı suçluyu bulmuş olmanın sevinciyle ve bu küstah çobana
haddini bildirmek, onu doğduğuna pişman | etmek için, üzengiler
üzerinde doğruldu. Önce Çora'ya ba-1 ğırdı: "Siz burada ne
yapıyorsunuz? Adamların verdikleri 1 sözleri bile bilmiyorlar.
Planı baltalayan, malların kınlma-| sına sebep olanlar bunlar
işte! Bugüne kadar ne yaptınız burada? Komünistleri, kendi
örgütünün komünistlerini böyle* mi eğitiyorsun? Bu ne biçim
komünist? Sizden cevap istiyo-1 rum!
Çora başını öne eğmiş, hiçbir şey söylemiyor, dizgin kayısıyla
oynar gibi duruyordu.
Çora'nın yerine Tanabay cevap verdi:
Elveda Gülsan/167
- Ben nasılsam nasılım. Olduğum gibiyim.
- Evet, evet öylesin! Kolhoz malına isteyerek zarar veren bir halk
düşmanısın! Senin gibilerinin partide işi yok! Se/ün yerin
hapishane! Sosyalistlik yarışında önümüze engel çıkarıyorsun, bizi
geri bırakmaya çalışıyorsun!
- Evet, benim yerim hapishane! Hapishane! diye cevap veren Tanabay
için bu herifin sözleri bardağı taşıran son damla olmuştu. Birden
öfkelendi. İçindeki acının bu dürtüsüyle isyan etti. Ağzına geleni
söyleyecekti artık. Dudakları titremeye başladı. Segizbayev'e dik
dik bakarak sordu:
- Eee, daha başka diyeceğin var mı? Çora araya girdi:
- Niye öyle konuşuyorsun Tanabay? Neden her şeyi anlatmıyorsun?
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
102
- Yaa! Demek öyle? Sana da anlatmam gerekiyor öyle mi! Sen niye
geldin buraya? Niye geldiniz? Şimdi ben soruyorum: Kuzuların
kırılıp gittiğini söylemek için mi? Bunu ben de biliyorum. Belime
kadar boka battığımı söylemek için mi? Bunu ben de biliyorum.
Ömrüm boyunca ahmaklık ettiğimi, kolhoz için ölesiye-bitesiye
çalıştığımı söylemek için mi? Bunu da biliyorum!...
Çora sapsarı olmuştu. Atından indi.
- Tanabay! Tanabay! Sakin ol, aklını başına topla!
- Defol git başımdan! diye Tanabay onu eliyle itti. Lanet olsun
verdiğim söze! Lanet olsun ömür boyu verdiğim emeklere! Hepsinin
canı cehenneme! Defol git! Benim yerim hapishanedir! Sen bu deri
ceketli yeni efendiyi niye getirdin buraya? Beni çileden çıkarması
için mi? Beni hapse tıksın diye mi? Hadi bakalım, beni hapse
tıksana it oğlu it!
Bu sözleri Segizbayev'e dönerek söyleyen Tanabay eline bir şeyler
geçirmek için arandı. Arkasında duvara asılı duran tırmığı kaptığı
gibi Segizbayev'in üzerine yürüdü "Defol buradan it oğlu it! Yok
ol!" diye Segizbayev'e vurmak için tırmığı kaldırdı ve başladı
savurmaya.
168/ElvedaGülsan
r
Korkudan ne yapacağını şaşıran Segizbayev yorganın dizginini
çekiyor, at şaha kalkıyor, ileri geri gidiyordu.Bu yüzden
Segizbayev'e kaldırılan tırmık atın başına küt diye indi. Bir daha
kaldırdı tırmığı, bir daha atın başına indi. Tanabay'ın gözü
dönmüştü. Gülsan'nın kafasının neden öyle inip inip kalktığım,
gemin neden dudaklarını yırtarcasına gerildiğini ve hayvanın
şimşek çakan gözleriyle* ona çılgınca baktığını Tanabay anlamıyor,
ama bir yandan da bağırıyordu:
- Gülsan çekil önümden, çekil! İndireyim şu tırmığı deri ceketli
herifin kafasına!
Genç yardımcı kadın koşarak geldi. Tanabay'ın kollarına asılarak
tırmığı almaya çalıştı. Ama Tanabay onu iterek savuşturdu. Bu
sırada Çora da sıçrayıp atına atlamak fırsatını buldu:
- Çabuk, kaçalım buradan, sizi öldürecek! diye bağırdı.
İki adam atlarının başlarını çevirdiler. Tanabay arkalarından
koşunca atlarını dörtnala kaldırdılar. Köpek de havlayarak atların
peşine düştü. Koşarken sendeliyordu. Yerden eline gelen bir avuç
toprağfalıp üzerlerine attı. Bir yandan da bağırıyordu:
- Benim yerim hapishane! Hapishane! Defolun buradan defolun! Benim
yerim hapishane! Hapishane!
Sonunda "Yerim hapishane, hapishane!" diye soluk soluğa geri
döndü. Köpeği, büyük bir iş başarmış, görevini yapmış olmamn
övüncüyle, kuyruğunu sallaya sallaya yanında dolanıyor, bir aferin
bekliyordu. Ama Tanabay onun farkında bile değildi.
Korkudan benzi sapsarı olan Caydar, bir değneğe da-ğ yanarak
topallaya topallaya kocasının yanına geldi:
- Ay sen ne yaptın! ne yaptın!
- Boş yere vurdum, yapmamalıydım.
- Boş yere de ne demek? Çok kötü oldu!
Elveda Gülsan/169
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
103
- Yorgaya boş yere vurdum, vurmamalıydım.
- Aklım mı oynattın sen! Ne yaptığım biliyor musun? Elbette
biliyorum. Ben bir halk düşmanıyım, dedi Tanabay soluğu kesilerek;
Sonra sustu. İki büklüm olarak çöktü. Elleriyle yüzünü kapattı ve
sarsıla sarsıla, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Karısı arkasından
tutup sırtım sıvazlayarak:
- Ağlama Tanabay, ağlama! diyor, ama kendisi de ağlı-jferdu onunla
birlikte. O güne kadar kocasının ağladığım hiç görmemişti.
19
O olaydan üç gün sonra, parti ilçe komitesi olağanüstü toplandı.
Tanabay Bakasov, yandaki bekleme odasında çağrılmasını bekliyordu.
Bu üç gün içinde uzun uzun düşünmüş, kendisinin suçlu olup
olmadığına karar verememişti. Hükümet temsilcisine el kaldırmıştı,
kuşkusuz bu ağır bir suç idi. Ama mesele de bundan ibaret
değildi.Yaptığı terbiyesizlik için her cezaya razıydı. Ne var ki
öfkeye kapılıp ağzına geleni söylemişti: Kolhoz için o güne kadar
yaptıklarını kötüle-miş, kargışlar yağdırmıştı. Bunca emek
vermekle aptallık ettiğini söylemişti. "Artık bana kim inanır?"
diyordu kendi kendine. Belki her şeyi anlatırsam, nasıl bir kış
geçirdiğimizi, keçe çadır bile olmadığını, yem ve ot
bulunmadığını, uykusuz geçen geceleri, Bektay'ın çekip gittiğini.,
her şeyi anlatırsam, anlayış gösterebilirler. O şartlarda işlerin
nasıl yürütüldüğüne kendileri karar versinlerdi. Yaptıklarına
pişman değildi. "Beni cezalandıracaklara cezalandırsınlar" dedi
kendi kendine. "Belki bunun başkalarına bir yararı olur, başka
çobanlara kolaylık sağlarlar. Çobanların nasıl çalıştıklarını,
nasıl yaşadıklarım öğrenirler belki..."
Fakat bir dakika sonra başından geçenleri tekrar hatırlayarak,
acılara gömülüyor, yumruklanm sıkıp dizlerinin
170/ElvedaGülsarr
arasına kısürıyor, "Hayır, ben suçlu değilim, hiç suçum yok!"
diyordu kendi kendine. Böyle deyince de yine kuşkulara
kapılıyordu.
Bekleme odasında, nedense, İbrahim de bekliyordu. "Bunun ne işi
var burada? Leş bekleyen kuzguna benziyor" diye düşündü Tanabay
ona sırt çevirerek. İbrahim, çoban Tanabay'ın ensesine bakıp içini
çekiyor, hiç konuşmuyordu.
"Ne diye bekletiyorlar.ne diye işi uzatıyorlar?" diyordu Tanabay.
Diken üstünde oturur gibiydi." Ne olacaksa bir an önce olsun!" O
kapalı kapının ardında herkes toplanmış olmalıydı. Birkaç dakika
önce Çora da girmişti içeri. Tanabay başını kaldırıp bakmamış,
onu, çizmelerine yapışmış Gülsan'nın sarı tüylerinden tanımıştı.
"Gülsarı'yı kan ter içinde bırakıp hayvanın kılları çizmesine
yapıştığına göre, pek acelesi olmalı" diye geçirdi aklından.
Üzerinde Gülsa-rı'nın teri ve tüyleri bulunan çizmeler, Tanabay'ın
önünde biraz duraladı. Tanabay başını kaldırıp bakınca kapının
ardında gözden kayboldu.
Çağrılmayı bekleyen Tanabay için vakit geçmek bilmiyordu. Neden
sonra kurul yazıcısı kapıdan uzatıp:
- Bakasov yoldaş, giriniz! dedi.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
104
Tanabay irkildi, yüreği hızlı hızlı çarpmaya başladı. Yürek
atışları kulağının içinde güm güm ederek içeri girdi. Bir anda
gözleri kararmış gibi herşey bulanık göründü. Orada duran adamlar
bir sis bulutu içindeydiler sanki.
- Oturunuz! diyen ilçe kurulu birinci sekreteri Kaşka-tayev, uzun
masanın ucundaki sandalyeyi gösterdi.
Tanabay, kurşun gibi ağırlaşan ellerini dizlerinin üzerine koyarak
oturdu. Gözlerindeki bulanıklık geçmemişti daha. Başını kaldırıp
masanın çevresindekilere baktı. Birinci sekreterin sağ yanında
azametli bir tavırla Segizbayev oturuyordu şimdi. Onu görür görmez
nefreti uyandı. Gözleri iyice açıldı. Her şeyi, herkesi açık seçik
görüyordu şimdi.
Elveda Güisan/171
Masada oturanlar arasında en kara suratlısı dalağı patlamış gibi
kızanp bozaranı Segizbayev idi. En solgunu, yüzünün bütün kanı
çekilmiş olanı ise Çora. Çora, masanın uç tara-ûnda Tanabay'a
yakın yerde oturuyor, yeşil çuha üzerinde parmaklarını sinirli
sinirli hareket ettiriyordu. Onun karşısında kolhoz başkanı
Aldanov vardı. Suratı asıktı, hırıldayarak soluyordu. Tanabay
konusundaki olumsuz tavrını apaçık belli ediyordu. "Bakalım ne
olacak?" der gibi bir bekleyiş içindeydiler. Sonunda, birinci
sekreter başını önündeki kağıtlardan kaldırdı:
- Komünist Bakasov'un durumunu konuşacağız, dedi kelimelerin
üzerine basa basa.
İçlerinden biri:
- Sözde komünist demek istiyorsunuz herhalde, diye mırıldandı.
Tanabay içinden "bunlar kollarını iyice sıvamışlar" diye düşündü.
"Merhamet bekleyecek değilim. Niye merhamet bekleyeyim ki? Suçlu
muyum ben?"
Kendisi için bir karar vermek üzere toplananların birbirine gizli
rakip iki gruptan oluştuğunu ve bu olaydan iki tarafın da
kendilerine bir pay çıkarmak için çırpındıklarını Tanabay
bilmiyordu. Kaçkatayev, Segizyayev'in kendi yerine göz diktiğini
seziyordu ama, gerginliğini otoritesini sarsacak noktaya
getirmeden işi nasıl bir çözüme kavuşturacağını pek bilemiyordu.
Kendini küçük düşürmeyecek bir çözüm yolu arıyordu kafasında.
Parti sekreteri, Segizbayev'in raporunu okudu. Raporda, "Aktaş"
kolhozunun çobanı Tanabay Bakasov'un, gerek sözle, gerek fiille
işlediği suçlar tek tek anlatılıyordu. Bu anlatılanlar arasında
Tanabay'ın reddedeceği hiçbir şey yoktu, hepsi olmuştu. Ama
raporun genel havası, ifade tarzı pek ağırdı. Bu, Tanabay'ı
karamsarlığa düşürdü. Bu korkunç, bu iğrenç rapora karşı koyacak
gücünün olmadığını anladı. Her yanını ter bastı. Bu
kâğıt,.Segizbayev'in kendisinden de
172/ElvedaGülsan
kötü ve korkunçtu. Tırmıkla saldırabileceği bir şey değildi bu
kâğıt. Kendini savunmak için söylemeyi düşündüğü şeyler, kabından
dökülen cıva gibi bir anda dağılıp gitti kafasında. Bu sözlerin
hiçbir önemi yoktu artık. Çobanların her zaman 'o yok, bu yok'
yakınmalarından farklı bir değeri olmayacaktı bu sözlerin. Aklını
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
105
mı kaçırmıştı? Bu korkunç -apcr karşısında onun söyleyeceklerinin
ne değeri olurdu \v.! Kiminle, nasıl çarpışırdı?
Raporun okunmasından sonra Kaşkatayev Tpnabay'a sordu:
- Bakasov yoldaş, parti üyesi Segizbayev yoldaşın raporunu
dinlediniz. Anlattıklarının doğruluğunu kabul ediyor musunuz?
- Evet, dedi Tanabay suratını asarak.
Kimse bir şey söyleyemedi. O raporda yazılanlardan hepsi korkmuş
gibiydi. Şaşırmışlardı. Aldanov: "Gördünüz mü nasıl işler oluyor?"
der gibi, masadakilere tek tek baktı. Herkesi süzüyor,
böbürleniyordu.
Segizbayev söz alıp konuşmaya başladı:
- Parti üyesi yoldaşlar, izin verirseniz ben durumu biraz
açıklamak istiyorum. Bazı yoldaşları uyarmak isterim ki, komünist
Bakasov'un davranışı basit bir kabadayılıktan öte bir durumdur. Bu
yoldaşlara şunu söylemek istiyorum. Eğer bu basit bir
kabadayılıktan ibaret olsaydı, inanın ki onu bu kurula
getirmezdim. Kabadayılarla başa çıkmak için başka usullerimiz de
var. Mesele, Bakasov'un beni aşağılaması da değil. Ben ilçe parti
komitesini temsil ediyorum, demek oluyor ki partiyi temsil
ediyorum. Böyle olunca da, partinin aşağılanmasına izin veremem,
bunu görmezlikten, duymazlıktan gelemem. Bu olayın en önemli yanı,
partiye kayıtlı komünistlerle kayıtlı olmayanlar arasında
yürütülen siyaset ve eğitimle ilgili çalışmaların hiç de iyi
gitmediğini göstermesidir. Bu olay, ilçe parti komitesinin
ideolojik çalışmalarda başarısız olduğunu da gösteriyor. Biz
hepimiz,
Elveda Gülsan/173
Bakasov gibi komünistlerden, onun gibi düşünenlerden sorumluyuz.
Bu görüşte olan yalnız Bakasov mu, yoksa başkaları da mı var? Bunu
bilmeliyiz. Bana "Deri ceketli yeni efendi" dedi. "Deri ceketli"
sözünü bir yana bırakalım, "Yeni* efendi" demek de ne oluyor!
Bakasov'a göre ben, bir Sovyet vatandaşı ve partinin temsilcisi
olan ben, "Yeni efendi" imişim. Yani halkı ezen bir ağa! Evet,
evet, öyle! Bunun ne demek olduğunu,ard niyetini anlıyor musunuz?
Daha başka bir şey söylemeye gerek yok sanırım... Meselenin bir de
ÖQür yanı var. Aktaş kolhozunda hayvanlarla ilgili durumu, işlerin
fena olduğunu görünce çok üzüldüm. Bakasov komünistlik adına
verdiği sözü unuttuğunu söyleyince ona "halk düşmanı" dedim.
"Senin yerin parti değil, hapishanedir" dedim. Bu sözlerimle ona
hakaret ettiğimi kabul ediyorum. Kendisinden özür dilemeyi de
düşünüyordum. Ama haklı olduğumu görüyorsunuz. Onun için o
sözlerimi geri almak şöyle dursun, Bakasov'un tehlikeli ve
tavırlarının düşmanca olduğunda ısrar ediyorum...
Ah, ah! Neler geçmemişti Tanabay'ın başından. Savaşın ilk gününden
sonuna kadar ateş altında yürümüştü, ama ne kendisinin, ne de bir
başkasının, şimdi olduğu gibi çığlık çığlık yanacağını aklına bile
getirmemişti. Segizbayev'in konuşması, tıpkı cephede olduğu gibi
uğulduyordu kulaklarında. Yüreği, bir kopmuş gibi çöküyor, bir
yukan tırmanıp ağzına geliyordu. Sonra güm! diye aşağı ve hop!
diye yine yukarı çıkıyordu. Ama mermiler vücuduna tam isabet
ediyor, yüreğini, bütün vücudunu kevgire çeviriyordu. Ey Tanrım!
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
106
Hayatimin aslı haline gelen çalışmam, ömür boyu çabalamam,
emeklerim, baş dayanağım olan armanım (ülküm) ne oldu? Nereye
gitti? Ölesiye-bitesiye çalışmamın sonunda, ola ola 'halk düşmanı'
mı olacaktım? Bana böyle mi diyeceklerdi? Bir gün bana böyle
diyeceklerine asla inanmazdım! Ben zavallı, yıkık-dökük kora için,
sürgüne tutulan, kırılıp giden kuzular için, talihsiz Bektay için
dert-
174/ElvedaGülsan
lenip duruyorum. Bütün bunlar kimin umurunda? diye düşünüyordu.
Segizbayev'in dili bir çekiç, her kelimesi de bir çivi idi.
Çakıyor ha çakıyordu!..
"Raporumda belirttiğim hususlara bir kez daha kısaca değinmek
istiyorum: Bakasov bizim yönetim düzenimizden, kolhozdan nefret
ediyor. Sosyalist rekabetten nefret ediyor. Bizim sosyal
düzenimizin hepsinden nefret ediyor. Bunu, kolhozun parti
örgütleyicisi Çora Sayakov'un da önünde açıkça söylemekten
çekinmedi. Onun bu davranışlarının Ceza Kanununa göre
cezalandırılması gerekir. Bir hükümet temsilcisine görevi
başındayken saldırmıştır. Beni yanlış anlamanızı istemiyorum.
Bakasov suç işlemiştir. Bu odadan suçlu olarak çıkmalı ve
tutuklanmalıdır. Suçu, Ceza Kanununun 58. maddesine uymaktadır.
Hele onun parti üyesi olarak kalması, parti içinde herhangi bir
yerde bulunması, bence asla mümkün değildir!.."
Segizbayev aşın isteklerde bulunduğunun farkındaydı. Onun için,
komite Tanabay'ı mahkemeye sevketme kararı almazsa, hiç değilse
partiden çıkarılmasını istiyordu. "Deve istiyordu ki biye1
alabilsin.''•Kaşkatayev bu isteğe karşı çıkamazdı ve bu da
Segizbayev taraftarlarının gücünü arttırırdı.
Kaşkatayev sinirlenmeye başlamıştı:
- Bakasov yoldaş, kendinizi savunmak için ne diyeceksiniz? dedi.
- Hiçbir şey. Hepsi söylendi zaten. Demek oluyor ki ben başından
beri hep bir halk düşmanıymışım! Öyleyse benim fikirlerimi,
savunmamı niçin dinleyeceksiniz? Ne isterseniz yapın, siz
bilirsiniz....
- Siz kendinizin samimi bir komünist olduğunuza inanıyor musunuz?
1 Biye: Dört yadını geçmiş dişi at.
Elveda Gülsarı/175
- Şimdi bunu kanıtlayamam.
- Suçlu olduğunuzu kabul ediyor musunuz?
- Hayır.
- Yani siz kendinizi herkesten daha akıllı mı sanıyorsunuz?
- Hayır, tam tersi, kendimin herkesten daha ahmak olduğumu
düşünüyorum.
- Söz istiyorum! dedi bir ses.
Omuzunda komsomol rozeti bulunan bir genç ayağa ilkti.
Oradakilerin en genciydi. Sesiyle olduğu gibi, beti benziyle de
çocukluktan henüz çıktığını belli ediyordu. Yine de çocuk
sayılırdı daha.
Tanabay onu yeni farkediyordu. İçinden "Hadi evlat, gürle bakalım,
hepsini bastır, hiç acıma. Senin yaşındayken ben de öyle yapardım.
Kimsenin gözünün yaşına bakmazdım" diye geçirdi aklından.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
107
O anda, Kulıbay'ın buğdayları söküp çıkararak, toprağı çiğneyerek
bozduğu ekin tarlası gözünün önüne geldi gitti. Sanki, bulutlan ve
karanlığı yararak çakan şimşeğin o bir anlık ışıltısında görmüştü
o tarlayı. Yine o anda baştan başa irkildi. Sanki gök gürlemesi
onun içinde kopmuştu ama sesi duyulmuyordu..
Bu hayalden Kaşkatayev'in sesiyle sıyrıldı:
- Konuşun Kerimbekov.
- Ben Bakasov yoldaşın davranışım doğru bulmuyorum. Bu davranışı
için partiden bir ceza alması gerektiğine de inanıyorum. Ancak
ben, Segizbayev yoldaşın sözlerine de katılmıyorum. -Kerimbekov
serinkanlı olmaya çalışıyordu- Ben burada Segizbayev yoldaşın
tutumunun ve onun davranışının da ele alınmasını, tartışılmasını
talep ediyorum.
Biri araya girdi:
- Yaa, demek böyle? Komsomollarda iş ve disiplin böyle mi oldu?
Kurallar böyle mi oldu?
176/ElvedaGülsan
- Hepimiz aynı kurallara bağlıyız, dedi Kerimbekov. Biraz
duraladı. Sinirlerini yatıştırmaya çalışıyordu ama bunu
başaramadı. Öfkeli, suçlayıcı konuşmasına devam etti: Kolhozumuza
en çok emeği geçmiş, bu yaşlı, tecrübeli komünist çobana hakaret
etme yetkisini size kim verdi? Hadi, bana da halk düşmanı deyin
bakalım... Siz bunu kolhozun durumuna çok üzüldüğünüz için
yaptığınızı söylüyorsunuz. Peki, o duruma çobanın sizden daha az
üzüldüğünü mü sanıyorsunuz? Bunu hiç düşünmediniz mi? Onun
sürüsüne vardığınız zaman, onun ne durumda, işlerin ne durumda
olduğunu, hangi şartlar altında yaşadığını sordunuz mu? Kuzuların
neye kırılıp gittiğini sordunuz mu? Kendi raporunuzdan da
anlaşıldığına göre, oraya varır varmaz bağırıp çağırmaya
başlamışsınız. Kolhozlarda kuzulama döneminde çobanların ne zor
günler geçirdiklerini bilmeyen var mı? Ben görevim gereği
dağlarda, kırlarda sık sık dolaşırım. Oralarda genç çobanlarla
konuşurken utanıyorum. Onlardan çok şey istiyoruz ama gerekli
yardımı yapmıyoruz. İşte bunun için utanıyorum. Kolhoz koralarının
ne durumda olduklarını gördünüz mü hiç? Yem var mı, ot var mı? Ben
de bir çoban çocuğuyum. Sürü bakımının ne «lduğunu, kuzuların
neden kırılıp gittiklerini çok iyi bilirim. Bir de şu var: İşler
hep eskisi gibi gidiyor. Bize Tarım Enstitüsünde öğrettikleri gibi
değil. Bu durumları görünce insanın içi kan ağlıyor!..
Segizbayev onun sözünü keserek karşılık verdi:
- Kerimbekov yoldaş, bizim gönlümüzü yumuşatmaya, merhamet
duygularımızı uyandırmaya çalışıyorsunuz. Duygu denen şeyi sakız
gibi uzatabilirsiniz. Bize duygu değil kanıt gerek, somut
kanıtlar, gerçekler gerek.
- Affedersiniz ama, dedi Kerimbekov, burası bir mahkeme salonu
değil, biz de bir suçluyu yargılamıyoruz, kurulumuzda bir
yoldaşımızın durumunu tartışıyoruz. Bir komünistin meselesi var,
onun üzerinde duruyoruz. İşte onun için "Bakasov yoldaş niye öyle
davrandı?" diye düşünme-
Elveda Gülsan/177
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
108
miz gerek. O hareketi elbet bir ceza görür, ama şunu da düşünün:
Bakasov, kolhozun en iyi çobanlarından biridir. Bunu herkes kabul
eder. Böyle birini o davranışta bulunmak #i zorunda bırakan, onu
bu duruma getiren nedir? İşte bunu düşünelim...
Kaşkatayev'in keyfi kaçmıştı:
- Oturunuz, dedi, siz bizi asıl meseleden uzaklaştırı-yor,.konuyu
saptırıyorsunuz Kerimbekov yoldaş. Bana göre Burada bulunanların
hepsi kabul eder ki, komünist Bakasov ağır bir suç işlemiştir. Bu
ne biçim hareket? Hiç böylesi görülmüş '6Düdür? Temsilcilerimize hiç
kimsenin tırmıkla saldırmasına göz yumamayız, parti yetkilisinin
otoritesini sarsacak bir davranışı hoş göremeyiz. Siz, Kerimbekov
yoldaş, hoşgörü, merhamet duygulan yerine, komsomol işlerini haleyola
sokmak için kafa yorsamz daha iyi edersiniz. İş iştir, duygu
da duygu. Bakasov'un saldırısı hepimizi ilgilendirir, hepimiz için
yapılmış gibidir. Artık parti içinde ona yer yok. Sayakov yoldaş,
siz kolhozun parti örgütleyicisi olarak, raporda yazılanların
doğruluğunu kabul ediyor musunuz? diye sordu Çora'ya.
Çora, beti benzi sapsarı olarak sandalyeden usulca kalktı:
- Evet, dedi, ama açıklamak istediğim...
- Neyi açıklayacaksınız?
- Her şeyden önce ben, Bakasov meselesini kendi parti örgütümüzde
ele almamıza izin verilmesini isterdim.
- Buna gerek yok. İlçe Merkez Komitesinin aldığı ka- ran daha
sonra kolhoz komünistlerine bildirirsiniz. Başka söyleyecek bir
şeyiniz var mı?
- Açıklamak istediğim...
- Neyi açıklayacaksınız Sayakov yoldaş? Bakasov'un partiye karşı
davranışı ve sözleri apaçık değil mi? Açıklanacak başka bir şey
yok. Aslında bu olaydan siz de sorumlusunuz. Komünistleri eğitme
görevini gereği gibi yapamadığı-
178/ElvedaGülsan
Elveda Gülsan/179
nız için size de bir ceza verilmesi gerek. Hem siz Segizba-1 yev
yoldaşa bu olayı bu kurula bildirmemesini niçin rica et-f tiniz?
Onu şikâyetten niçin vazgeçirmek istediniz? Meseleyi örtbas etmek,
saklamak mı istiyordunuz? Ayıp! Oturunuz!
Böylece tartışma başladı. Makine ve traktör istasyonunun müdürü
ile ilçe gazetesi redaktörü, Kerîmbekov'u desteklediler. Bir ara
Tanabay'ı savunmada başarıya ulaşır gibi oldular. Ama Tanabay
yıkılmış, kendinden geçmiş, onların ne konuştuklarını dinlemiyordu
bile. O durmadan kendi kendine sorular soruyordu: "Ben ne uğruna
hayatımı adamış, ne uğruna canımı dişime takarak çalışmışım?
Buradakilerin hiçbiri dağdaki sürülerle ilgilenmiyor! Umurlarında
bile değil! Ne budala, ne akılsız imişim meğer ben! Kolhoz için,
koyun ve kuzular için ömrümü harcadım. Bu yaptıklarım, hayatımı
buna harcamış olmam, onların umurunda değil. Üstelik tehlikeli bir
adammışım, halk düşmanıymışım! Madem ki öyle diyorsunuz, öyle
olsun! Hepinizin canı cehenneme! Bunun başkalarına bir yaran
olacaksa hiç üzülmezdim. Hadi ezdiniz, silkeleyip atyı artık beni!
Artık hiç birşeyin önemi yok benim için..." diyordu içinden.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
109
Kolhoz başkanı Aldanov söz aldı. Tanabay onun yüzünün aldığı
biçimden, el-kol hareketiyle konuşmasından bir şeylere çok
öfkelendiğini anlamıştı, ama neye öfkelendiğini ancak "Zincir.,
köstek., yorga Gülsan..." sözlerini duyunca anlayabildi. Aldanov
köpürüyordu:
- Sonra ne oldu sanıyorsunuz yani? Olan şu: Biz ata zincir vurmak
zorunda kaldığımız için, herkesin önünde beni kafamı kırmakla
tehdit etti. Kaşkatayev yoldaş, bana bu tehditleri savururken
duyan tanıklar var, şu anda bekleme salonunda oturuyor. İsterseniz
çağıralım..
- Gereği yok, dedi Kaşkatayev sert sert. Bu kadarı yeter zaten.
Oturun.
Sıra oylamaya gelmişti.
- Bakasov yoldaşın parti üyeliğinden ihracı konusunda bir öneri
var. Kabul edenler?..
Kerimbekov oturduğu yerden fırlayarak bağırdı: „ * - Bir dakika
yoldaş Kaşkatayev. Kurul üyesi yoldaşlar, büyük bir hata yapmıyor
muyuz? Bir öneri daha var: Baka-sov'a ağır bir uyarı ve tekdir
cezası verilsin, fazlası değil. Aynı zamanda, bir parti üyesi olan
Bakasov'a onur kırıcı sözler söylediği, hakaret ettiği, bir komite
temsilcisine ya-kışlnayacak bir yöntem kullandığı için, ilçe
komite üyesi Seğizbayev yoldaşa da tekdir cezası verilsin. Bunu
öneriyorum.
- Sayıklıyor, ne dediğini bilmiyor! diye bağırdı Seğizbayev
oturduğu yerden.
- Sakin olun yoldaşlar! dedi Kaşkatayev. Kendinize gelin. Evinizde
değil, partinin ilçe merkezi kurul toplantısında bulunuyorsunuz.
Disipline uymanızı rica ediyorum sizden!
Artık her şey ilçe merkezi komitesi birinci sekreterine kalmıştı.
Kaşkatayev de Segizbayev'in isteği doğrultusunda karar verdi:
- Bakasov'u mahkemeye sevketmeye ve aleyhinde bir dava açmaya
gerek yok sanıyorum. Ama ona artık partide yer verilemez. Bu
konuda Seğizbayev yoldaşa hak veriyorum. Şimdi oyunuza sunuyorum:
Bakasov partiden çıkarılsın diyenler el kaldırsın!
Kurul yedi üyeden oluşuyordu. Bunlardan üçü Baka-sov'un ihracı
lehinde, üçü de aleyhinde olduklarını bildirdiler. Kaşkatayev
henüz oyunu bildirmemişti. Bir an durdu, bakındı. Sonra
"çıkarılsın" diye el kaldırdı.
Tanabay kalkan parmaklara bakmıyor, hiçbirini görmüyordu. O,
sonucu ancak Kaşkatayev'in yazıcıya verdiği emirden çıkardı:
- Tutanağa geçin: İlçe Parti Komitesi kararıyla, Tanabay Bakasov
parti üyeliğinden çıkarılmıştır.
180/ElvedaGülsan
"İşte bu da bitti" diye düşündü Tanabay. Her yanı buz gibi
soğumuştu.
Kerimbekov ısrar ediyordu:
- Ben Segizbayev'e tekdir cezası verilmesini öneriyorum.
Bu önerinin oya konulması durumu değiştirmez, bunun için de
oylanması gerekmezdi. Ama Kaşkatayev'in kafasında başka bir hesap
vardı ve bunu da oya sundu:
- Kerimbekov'un önerisini kabul edenler..
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
110
Yine üç lehte, üç aleyhte el kalktı. Ve yine Kaşkatayev Segizbayev
lehinde oy kullanarak, üçe karşı dört oyla önerinin reddedilmesini
sağladı. Segizbayev böylece tekdir cezasından kurtuldu.
Üyeler, arak her şey bittiğine göre, gitmek için kımıldamaya,
yerlerinden kalkmaya başladılar. Tanabay da her şeyin bittiğini
düşünerek kimsenin yüzüne bakmadan, kalkıp kapıya doğru yürüdü.
- Bakasov, nereye gidiyorsunuz? diye durdurdu onu Kaşkatayev.
Parti üyesi kartını teslim ediniz.
- Bırakmam mı gerek? dedi Tanabay. Olardan şimdi şimdi anlıyordu.
- Evet, masamn üzerine bırakın. Artık parti üyesi değilsiniz.
Üyelik kartını taşımaya hakkınız yok!
Tanabay, üye kartım çıkarmak için elini koynuna soktu. Kart,
ceketinin altındaki kazağın iç kısmında, bir deri kılıfın
içindeydi. Bu deri kılıfı Caydar dikmişti. Kılıf ince bir kayışla
boynuna asılıydı. Kılıfı çekip çıkardı. Vücudunun kokusu ve
sıcaklığı sinen kılıfı, Kaşkatayev'in buz gibi soğuk ve cilalı
masasımn üzerine bıraktı. Bırakırken masamn soğukluğunu hissederek
ürperdi. Sonra yine hiç kimseye bakmadan gitmeye hazırlandı. Bu
sırada hemen ardından kendisine hitap eden bir ses duydu. Konuşan
Kerimbekov idi ve sesinde bir içtenlik vardı:
- Yoldaş Bakasov, ne diyorsunuz bu olanlara. Herhal-
ElvedaGülsan/181
de bir söyleyeceğiniz olmalı ama tek söz etmediniz ve belki de
bunlann sebebi çektiklerinizdir. Biz kapılann tamamen
kapanmadığını, er-geç partiye dönebileceğinizi umuyoruz. Bir şey
söylemek ister misiniz? Ne düşünüyorsunuz?
Tanabay dönüp baktı. Karşısındaki tanımadığı o delikanlı, onun
omuzlanndaki kaygı yükünü, o ağır darbeyi hafifletmeye çalışıyordu
ve Tanabay onun karşısında kendini pek acemi görüyor, daha da
eziliyordu. Büyük bir üzüntü içinde:
J - Ne diyebilirdim ki oğul, burada herkesi susturamam M. Yalnız
şunu söyleyebilirim: Ben suçlu değilim. Ona el kaldırmış, hakaret
etmiş olsam da suçlu değilim. Ama bunu açıklayamıyorum. İşte böyle
evlat.
Ezici bir sessizlik vardı. Hemen az sonra Kaşkatayev sinirli
sinirli konuştu:
- Hımmm! Demek partiye güceniksin yani? Dikkat et yoldaş. Parti
sana doğru yolu gösterdi. Seni mahkemede yargılanmaktan, hapisten
kurtardı. Sen ise hâlâ kırgınsın, sonuçtan memnun değilsin. Demek
sen parti üyesi olmaya da lâyık değilmişsin. Böyle olunca, samnm
bizim kapılar sana açılmaz!
Binadan dışan çıkınca Tanabay serinkanlı, sabırlı görünüyordu.
Aşın bir serinkanlılık idi bu. Bu kadan kötüydü. Hava sımsıcaktı,
güneş pınl pırıl, güzel bir akşamüstüydü. O yandan, bu yandan
insanlar gelip geçiyordu. Komite binasının önündeki alanda
çocuklar koşuşuyor, oyun oynuyorlardı. Ama Tanabay bütün bunlan
çekilmez buluyor, neye baksa, kusacakmış gibi iğreniyordu.
Kendisinden bile iğreniyordu sanki. Bir an evvel gitmek, dağlara
kavuşmak en iyisiydi. Daha kötü bir şey olmadan gitmeliydi
buradan.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
111
Atlann bırakıldığı yerde, Gülsan kendi atının yanına bağlanmıştı.
Ah Gülsan, ah! Onun boynu,ensesi, evin girişiyle konuk odasımn baş
köşesine giden yol gibi güzeldi. Gövdesi tunçtan bir heykel gibi
güçlüydü. Yanına yaklaşın-
182/ElvedaGülsan
ca, durduğu yerde ayağını oynattı. Ağırlığını bir ayağından
öbürüne geçirdi. Tanabay'ın ona doğru geldiğini görünce, eski bir
dosta bakar gibi baktı kara gözleriyle. Tanabay'ın tırmıkla
kafasına vurduğunu unutmuş olmalıydı. Ne de olsa attı, hayvandı
işte.
- Bana gücenme Gülsarı, unut gitsin! diye fısıldadı yorgaya. Beni
bağışla. Derdim çok büyük Gülsarı, çok büyük!
Atın boynuna sarıldı ve gözyaşlarını tutamayarak hüngür hüngür
ağladı. Sonra, gelip geçen insanların önünde öyle ağlamaktan
utanarak kendini tuttu, kollarını gevşetti.
Kendi atına atlayarak, hayvanın başını dağ yoluna çevirdi.
*
Çora ona, Aleksandrovka yokuşunu geçtikten sonra yetişti. Peşinden
koşan yorgayı nal seslerinden tanımıştı. Yine yüreği sızladı ve
kaşlarını çattı. Arkasına dönüp bakmadı. Öfkesi kaynayan kazan
gibiydi, kanı ise kararıp kaskatı olmuştu sanki. Çora da onun için
eskisinden farklı bir kişiydi artık. Ne yapmıştı bugün? Kaşkatayev
sesini yükseltir yükseltmez, sus-pus olmuş, söz dinleyen bir
öğrenci gibi başını kaldırmadan oturmuştu yerinde. Şimdi ne
yapacaktı ki? Halk ona güvenmişti. O ise halka doğruyu söylemekten
korkuyordu. Hep çekingen, hep ihtiyatlı. Mutlaka düşüne taşına
söylüyordu. Nereden öğrenmişti bütün bunları? Doğru: Kendisi
cahildi, bütün işi çalışmak, çalışmak, yine çalışmaktı. Oysa Çora
okumuş biriydi. Ömür boyu önemli işler de bulunmuş, hep yöneten
kişi olmuştu. İşlerin, Segizbaye ve Kaşkatayev gibilerinin
söyledikleri gibi olmadığını bil miyor muydu? Onların sözlerinin
"Dışı cıltıravuk, içi kaltı ravuk=Dışı parlak, içi karanlık ve
soğuk" olduğunu "ho lâf-boş lâf' olduğunu bilmiyor muydu? Bu Çora
kimi kandı rıyordu? Niçin kandırıyordu?
Elveda Gülsarı/183
Çora ona yetiştiği, terlemiş atının gemini çekip onunla yanyana
koşturmaya başladığı zaman da dönüp bakmadı ona.
- Hey Tanabay, beraber döneriz diye aradım seni, ama gitmişsin.
Aradım, aradım bulamadım...
Tanabay ona bakmadan:
- Ne istiyorsun? Sen kendi yoluna git!
- Seninle konuşmak istiyorum. Bana sırt çevirme Tanabay. Biraz
bana bak. İki eski dost, iki komünist olarak ko-nögalım, diye söze
başlamıştı ki dilini ısınp susmak zorunda katdı. Tanabay sert bir
şekilde sözünü kesmişti çünkü:
- Ben senin dostun değilim, bilmek istiyorsan, komünist de değilim
artık. Hiç değilim! Sen de uzun süredir komünist olmaktan çıktın.
Sadece kendini öyle gösteriyorsun..
- Bunu söyleyemezsin! dedi Çora üzüntüyle.
- Elbette söylerim. Ben dobra dobra söylerim, ölçüp biçip
konuşmasını öğrenemedim daha. Nerede, nasıl konuşulacağını, ne
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
112
söyleneceğini öğrenemedim. Burada yolumuz ayrılıyor, ben
sapıyorum...
Tanabay atının başını çevirdi, yoldan ayrıldı, tarlaların içinden
sürüp uzaklaştı.
Çora'nın yüzü ölü gibi, sapsarı olmuştu. Sesi çıkmıyordu.
Tanabay'a bir şeyler söylemek için elini uzattı, sonra aynı elini
göğsüne bastırdı. Atın boynuna, yelesine yapışıp soluk almaya
çalıştı. Zor duruyordu atın üstünde. Bütün bunları Tanabay
göremedi.
- Oy kalbim! Göğsüm! diye inledi Çora. Sesi iyice kısılmıştı.
"Gülsan, çabuk eve götür beni! Çabuk Gülsan! Çabuk!..
Yorga, adamın sesinden ürkmüştü. Ölüm kadar korkunç bir şey vardı
bu seste ve Gülsan bunu sezmişti. Kulaklarını kıstı, hinldayarak
koşmaya başladı. Eyerdeki adam acılar içinde kıvranıyor,
elleriyle, dişleriyle aün yelesine
184/ElvedaGülsan
sarılıyordu. Tutamadığı dizginler Gülsan'nın boynundan sarkıp
sallanıyordu.
20
O akşam, Tanabay henüz dağ yolundayken, köy sokaklarında at
koşturan bir haberci, her evin önünde durup sesleniyordu:
- Hey! Kim var evde? Dışarı çıkın, çabuk! Hemen parti bürosuna
gidin! Toplantı var, çabuk! Çabuk!
- Ne oldu? Acelen ne?
- Ben bilmiyorum, Çora gönderdi, çabuk gelsinler, diyor.
O sırada Çora idare odasında oturuyor, çağırdıklarının gelmesini
bekliyordu. Göğsünü masaya dayamış, bir eliyle kalbini bastırıyor,
ağzını burnunu iyice açarak güçlükle soluk alıyordu. Acıdan
inliyor, dudaklarını ısırıyor, kanı çekilmiş yüzünden soğuk ter
şıp şıp damlıyordu. Gözleri göz çukurlarına baüp yitmiş gibiydi.
Ara sıra gözleri kararıyor, dalıp gidiyor, o zaman kendini hâlâ at
sırtında, Tanabay'la konuşmaya çalıştığını sanıyordu. Tanabay'ın
ardından bağırmak istiyordu. Oysa Tanabay, Ççra'nın yüreğine bıçak
gibi saplanan o sözleri söyledikten sonra ardına bakmadan
gidiyordu.
Çora, köye döndükten sonra bir süre samanların üzerine uzanıp
dinlenmiş, sonra at bakıcıları onu, koluna girerek büroya
götürmüşlerdi. Eve götürmek istemişlerdi ama Çora büroya gitmekte
ısrar etmişti. Köydeki bütün komünistlerin acele toplanmaları için
haberci çıkarmış, şimdi onların bir an önce gelmelerini
bekliyordu.
Gece bekçisi kadın lambayı yakmış, Çora'yı odasında yalnız
bırakarak ön odaya geçmişti. Orada sobayı yakmaya çalışıyor, arada
bir çıkıp kapı aralığından Çora'ya bakıyor, iç çekip başını
sallaya sallaya yine ön odaya geçiyordu.
Çora adamların gelmelerini beklerken zaman hiç bek-
Elveda Gülsarı/185
, lemiyor, damla damla akıp gidiyordu. Geçen her saniye, Çora'nın
acılarla, sızılarla geçen ömrünü de damla damla tüketiyor ve Çora,
ancak bunca yıl sonra, bu son saatlerinde anlıyordu hayatın
değerini. Durup dinlenmeden, her derdi sinesine çekerek ve
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
113
üstesinden gelmek için çalışarak geçirmişti yıllarını. Ve bunca
zamanın nasıl geçip gittiğini anlayamamıştı. Armanı
(gerçekleştirmek istediği ülküsü) büyüktü, çoktu, ama bunların pek
çoğunu başaramamıştı. Kıvrım kıvrım sarp yollardan gitmek zorunda
kalmıştı. Çıkma-z| saplanıp başka yola geçtiği de olmuştu. Ama
işin güçlüğü hiçbir zaman yıldırmamışti onu. Onu yıldırmayan güç,
işte şimdi yakasına sımsıkı yapışmışa. Sapacağı, kaçacağı başka
yol yoktu artık. Dönüşü olmayan bir sona geliyordu. Sonunda böyle
olacağını önceden bilseydi, şimdi herkesin yüzüne daha korkusuz
bakabilirdi belki...
Zaman kötüydü. Acımasız zaman tıp tip damlıyordu. Nerede
kalmışlardı çağırdığı insanlar? Niye gecikiyorlardı? Çok uzakta
değillerdi ki!..
"Ah bir dayanabilsem, söylemek istediklerimi bir söy-leyebilsem"
diye düşündü. Uçup gitmekte olan canını, sessiz sessiz, umutsuz
bir çığlıkla tutmaya çalışıyordu "Her şeyi, her şeyi anlatmam
gerek onlara. Bu işin nasıl olduğunu, Tanabay'ı partiden nasıl
ihraç ettiklerini anlatacağım. Her şeyi anlatacağım. Herkes her
şeyi bilsin: Tanabay'ın partiden çıkarılmasına karşı geldiğimi
bilsinler. Aldanov hakkında ne düşündüğümü de bilsinler. Benden
sonra onun ne söyleyeceğini de, ne yapacağını da görsünler.
Komünistler kendileri karar versin. Kendimi de olduğum gibi
anlatacağım. Kolhozumuz hakkında, insanlarımız hakkında her şeyi
anlatacağım... Yeter ki bunları anlatacak kadar zamanım olsun...
Nerede kaldılar? Biraz çabuk gelseler..."
İlk gelen karısı oldu. Elinde ilaçlar olduğu halde koşarak, nefes
nefese gelmişti. Kocasını görür görmez ağlamaya ı başladı:
186/ElvedaGülsan
- Ah, ah! Çıldırdın mı sen! Toplantı yapacak başka vakit bulamadın
mı? Hadi eve gidelim. Şu haline bir bak! Sen hiç canını, hayatını
düşünmez misin!
Çora dinlemiyordu. İlacını içerken kendisini götürmeye çalışan
karısını eliyle itti. Dişleri titreyip bardağa çarpıyor, su
göğsüne dökülüyordu.
- Bir şeyim yok, şimdi daha iyiyim, dedi karısına. Sen kapının
önünde bekle. Toplantıdan sonra beni eve götürürsün. Korkma...
Hadi çık..
Dışarıdan, gelenlerin sesini duydu. Başını kaldırıp dikleşti.
Acılarım bastırıp, son görevini yapmak için bütün gücünü topladı.
- Ne oldu Çora? Neyin var? diye sordular gelenler. Zaman ağır mı
ağır, acı mı acı damlalar halinde, tıp tıp
akıyor, geçiyordu.
Komünistlerin hepsi gelince, parti örgütleyicisi Çora Sayakov
ayağa kalktı, şapkasını çıkardı, toplantıyı açarak konuşmaya
başladı...
21
Tanabay evine geç vakitte ulaştı. Gözleri yollarda kalan Caydar,
elinde bir fenerle kapının önünde onu bekliyordu. Saatlerce,
gözünü dört açarak bakmıştı yollara.
İşlerin kötü gittiğini bir bakışta anladı. Tanabay hiç konuşmadan
atın ağızlığını çıkardı, sırtından eyeri aldı. Caydar feneri
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
114
tutuyordu. Tanabay ona tek lâf etmiyordu. Karısı içinden "Keski
kasabada içip zil-zurna sarhoş olsaydı, belki o zaman bu kadar
üzgün olmazdı" diye düşündü. Tanabay hâlâ ağzım açıp tek lâf
etmiyordu ve bu suskunluğu korku veriyordu. Oysa Caydar'ın ona iyi
haberleri vardı. Onlara saman ve arpa unu göndermişlerdi. O gün
hava ısınmış, kuzuları kıra çıkarmışlar ve hayvanlar taze ot
otlamış-lardı.
Elveda Gülsan/187
- Bektay'ın sürüsünü ayırdılar, yeni bir çoban göndermişler, dedi
Caydar.
- Bektay'ın da, sürünün de, yeni çobanın da... diye bir-küfür
savurdu Tanabay.
- Çok mu yoruldun?
- Ne yorulması? Partiden kovdular beni!
- Çok bağırma, yardımcı kadınlar duyacak.
- Niye bağırmayacakmışım! Neden gizleyecekmişim! Bir köpek gibi
kovdular beni. Bunu haketmiştim zaten. Sen tfe haketmiştin. Bu
bize az bile. Ne diye öyle bakıyorsun? Ne diye dikilip kaldın?
- Hadi yat, biraz dinlen.
- Ben bilirim ne yapacağımı!
Tanabay kapalı koraya gitti. Koyunlara bir göz attı. Sonra açık
koraya çıktı. Karanlıkta bir süre dolandıktan sonra kapalı koraya
girdi. Çok huzursuzdu. Cam ne konuşmak istiyordu ne de yemek. Bir
köşeye yığılmış samanın üzerine çöktü, orada uzanıp kaldı.
Yaşamak, çalışmak, uz gitmeyen işler için kaygılanmak... Hiçbir
şeyin anlamı, değeri yoktu artık. Hiçbir şeyi, hiç kimseyi görmek
istemiyor, onu hiçbir şey ilgilendirmiyordu.
Yattığı yerde bir o yana bir bu yana dönüyor, dünyada ne varsa
unutup uyumaya çalışıyor ama uyuyamıyordu: İşte, bembeyaz kar
üzerinde Bektay'ın kapkara ayak izleri geliyordu gözlerinin önüne.
Ona söyleyecek söz, verecek cevap bulamadığını da hatırlıyordu.
Segizbayev'in, yorganın üzerinde kendisine bar bar bağırışı
kulaklarında uğulduyor, onun hakaretlerini, hapse tıkma
tehditlerini yeniden duyuyordu. Sonra Komite toplantısı
canlanıyordu gözünde. Bir halk düşmanı olarak suçlandığım
hatırlıyordu. Halk düşmanı ha! Ömür boyu çırpınmasının sonunda
gördüğü karşılık bu idi. Bunların hepsini gözünde canlandırıp
aklına getirince, yeniden o tırmığı kapmak, sallaya sallaya,
bağıra çağıra karanlıklara dalmak, sesini bütün dünyaya duyurmak,
sonra
188/ElvedaGülsan
bir dere yatağına girmek, düşüp kafasını kınncaya kadar koşmak,
koşmak, koşmak.. Bunlar geliyordu aklına.
Bütün bunlar gözünde canlanınca, böyle yaşamaktansa ölmek daha
iyi, diye düşündü. "Evet ölmek daha iyiydi!.."
Uyandığı zaman başı kazan gibiyidi. Uzun süre kendine gelemedi.
Nerede olduğunu, ne zaman nasıl yattığını bilemedi. Yanıbaşında
koyunlar öksürüp aksırıyor, kuzular meleşiyordu. Aa, demek korada
idi! Dışarıda şafak aydınlığı vardı. O niçin uyanmıştı? Niçin? Hiç
uyanmamayı istedi. Artık ölmekten başka yapacağı ne vardı? Ölsün,
daha iyiydi...
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
115
... Kalkıp çaya kadar uzandı. Eğilip avuçlarıyla su içti. Su buz
gibiydi. Çayın kıyısında küçük buz parçalan yüzüyordu. Avuçlayıp
aldığı su, titreyen parmaklan arasından akıyor, o da bir avuç daha
alarak üstüne döke döke içiyordu. Şimdi biraz kendine gelmişti. Az
önce aklından geçirdiği kendini öldürmek düşüncesinin, saçmalık,
budalalık olduğunu anladı. İnsan denen varlığa, yalnız bir kez
verilen cana, nasıl kıyardı? Segizbayev gibileri için ölmeye değer
miydi. Hayır! Daha yaşayacaktı, yaşadıkça da bu yerleri daha çok
çiğneyecek, çok işler yapacaktı.
Dönüp evine geldi. Tüfeğini, fişekliği, hiç kimseye belli etmeden
bir yerlere sokuşturdu. Yine var gücüyle işe koyuldu. Artık
karısına, kızlanna ve yardımcılara daha yumuşak davranmak istiyor,
ama bu ani değişiklikten kuşkulanmasınlar diye kendini tutuyordu.
O gün, hiçbir şey olmamış gibi çalıştılar. Değişen bir şey yoktu
sanki. Bu yüzden Tanabay onlara içinden teşekkür ediyor, hiç
konuşmadan ve durmadan çalışıyordu. Daha sonra otlağa gitti,
sürüyü koraya getirdi.
O akşam hava bozmaya başladı. Yağmur ya da kar yağacak gibiydi.
Dağlar sislere bürünmüş, gökyüzünü kara bulutlar kaplamıştı. Yeni
doğmuş kuzulan soğuktan koru-
ElvedaGülsan/189
mak için çare aramalıydılar. Korayı temizleyip yere kuru saman
yaymak gerekiyordu. Tanabay yine kaşlannı çatmaya çalışıyor, ama
olanlan unutmak ve cesaretini yitirmemek için kendini zorluyordu.
Hava kararmaya başladığı sırada bir atlının gelmekte olduğunu
gördüler. Onu ilk farkeden ve karşılayan Caydar oldu.
Karşılaştıklan zaman biraz konuştular. O sırada Tana->ay korada
temizlik yapıyordu. Kansı kapalı koranın kapılına geldi:
- Biraz dışan çıkar mısın, gelen var. Seni görmek istiyor... dedi.
Tanabay kamının ses tonundan kötü bir haber alacağını sezmişti.
Dışan çıkıp gelen atlıya 'hoş geldin' dedi. Gelen, yakındaki
sürülerden birinin çobanıydı.
- Ha, demek sensin Aytbay, in aündan, içeri buyur. Nerden
geliyorsun?
- Bir iş için köye inmiştim. Oradan geliyorum. Çora'nın çok hasta
olduğunu sana bildirmemi söylediler. Mutlak gelsin, dediler.
"Ay Allah! Yine mi Çora?" diye düşündü. Önceki acılan birden
depreşiverdi. Onu görmek istemiyordu.
- Ben doktor değilim ki, o her zaman hastadır zaten. Burada işler
başımdan aşkın. Gördüğün gibi hava da bozuyor..
- Sen bilirsin Taneke. Gidip gitmemek sana kalmış. Ben görevimi
yaptım, haber verdim. Sağ ol, şimdi gitmem gerek. Karanlık
basıyor.
Aytbay atının başım çevirdi. Sonra biraz durarak:
- İyi düşün, bu defa çok ağır hasta. Okuldaki oğlunu da
çağırmışlar, istasyona karşılamaya gitmişler.
- Haber verdiğin için sağ ol, ama gitmeyeceğim. Caydar kocasımn
sözlerinden utanarak:
- Gider, gider... gidecektir, dedi.
190/ElvedaGülsan
Elveda Gülsarı/191
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
116
Tanabay hiçbir şey söylemedi. Atlı uzaklaştıktan sonra karısına
çıkıştı:
- Benim adıma nasıl cevap verirsin! Gidip gitmeyeceğime ancak ben
karar verebilirim. Gitmeyeceğim dedim, gitmeyeceğim!
- Sen ne dediğini düşündün mü hiç Tanabay!
- Düşünecek ne var bunda! Yetti artık! Düşündüm, çok düşündüm de
ne oldu? Sonunda partiden kovdular beni. Benim dostum-mostum yok
artık. Ölüm döşeğine yattığım zaman beni yoklamaya da gelmesinler.
Tek başıma da ölebilirim..
Elini hiddetle salladı ve sonra kalkıp koraya gitti.
Ama öfkesi kabarmıştı bir kere. Yatışmıyordu. Doğuran koyunların
kuzularını alıyor, meleşen kuzuları bir köşeye sürüyor,
birbirlerini iten koyunlara küfürler savuruyordu.
"- İşi vaktinde bıraksaydı, emekli olsaydı, şimdi böyle
ağırlaşmazdı. Ömür boyu hastalıktan kurtulmadı, inleyip durdu da
yine at sırtından inmedi. Hay senin canından değerli şefliğin
batsın! Bundan sonra seni bir daha görürsem gözlerim çıksın!
Kızarsan kız. Ben de kızıyorum ve kimsenin umurunda olmuyor..."
Karanlık iyice bastırmış, hafiften kar yağmaya başlamıştı. Büyük
sessizlik içinde, kar tanelerinin yere düşerken çıkardığı o varyok
ses bile duyuluyordu.
Tanabay bu konuda karısıyla konuşmamak için eve gitmiyor, karısı
da onun yanına gelmiyordu. "Gelmezsen gelme!" diye söylendi
Tanabay. "Beni zorla gönderemezsin. Benim için hiçbir şeyin önemi
yok artık. O başka yola gitti, ben başka yola. Bir zamanlar dost
idik ama artık bitti. Gerçekten dost idiyse şimdiye kadar
neredeydi? Hayır.. Artık umurumda değil..."
Sonunda Caydar geldi. Tanabay'ın muşambasını, yeni
çizmelerini, kuşağım, eldivenlerini ve önemli ziyaretlere giderken
giydiği börkünü ve ceketini de getirmişti.
- Hadi giyin, dedi.
- Boş yere ısrar etme, gitmeyeceğim.
- Hadi vakit kaybetme. Sonra ömür boyu içinde ukde kalsın mı
istiyorsun?
- Niye ukde kalacakmış? Korkma ölmez. Bir süre yatar yüıe kalkar.
Bu ilk değil ki..
:4 - Bak Tanabay, bugüne kadar senden benim için bir şey yapmanı
hiç istemedim. Şimdi istiyorum. Acını, gücen-mişliğini bana bırak.
Git oraya! İnsanlığını unutma... Sonra el ne der?
- Hayır! dedi Tanabay başını inatla sallayarak. Benim için hiçbir
şeyin önemi yok artık. Sen hep insanlığı, saygıyı, iyiliği
düşünürsün. El ne dermiş? Ne derse desin! Umurumda değil.
- İyi düşün Tanabay. Ben çadıra gidip ateşe bakacağım, keçeye,
kıvılcım, kor parçası sıçrayabilir.
Caydar, Tanabay'ın giyeceklerini orada bırakarak çadıra gitti.
Tanabay yerinden kıpırdamadı, giyeceklere el sürmedi. İnadını
kıramıyor, Çora'ya söylediklerini aklından çıkaramıyor,
homurdanmaya devam ediyordu: "Gidip de ne yapacağım? Nasılsın, iyi
misin, benden bir isteğin var mı? diyeceğim. Nasıl yardım
edebilirim mi diyeceğim?" Hayır, bunu yapamazdı. Tanabay'a göre
bir şey değildi bu.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
117
Caydar yine geldi:
- Daha giyinmedin mi?
- Canımı sıkmasana! Gitmeyeceğim dedim ya! Caydar öfkeyle bağırdı:
- Hadi kalk giyin!
Tanabay emre uyan bir asker gibi ayağa kalktı. Bunu nasıl
yaptığını kendisi de anlayamamıştı. Caydar bir adım daha yaklaştı,
fenerin solgun ışığında yüz ifadesinin korkunç olduğunu ve
gözlerinden od fışkırdığını gördü Tana-
192/ElvedaGülsan
bay. Caydar devam etti: "Eğer bir erkek değilsen, gitmezsin. O
zaman senin yerine ben giderim, sen evde sümüğünü çeke çeke otur.
Ben şimdi gidiyorum, bana hemen atı eyerle!"
Tanabay, ağır ağır atı eyerlemeye gitti. Kar ince ince
sepeliyordu. "Hay inatçı kadın! Bu karanlıkta nasıl gidecek?"
diyordu aü eyerlerken. Onu sözünden caydıramazdı artık. Caydar,
öldürsen bile sözünden dönmezdi. "Ya bu karanlıkta yolunu
şaşınrsa, yitip giderse ne olur? Ne yapalım, onu zorlayan yok,
kendi istedi..."
Tanabay ata eyer vururken yaptıklarından, bu inadından utanmaya
başladı. "Bir hayvandan farkım yok benim. Öfke aklımı başımdan
aldı. Üzüntümü, duygularımı böylesine açığa vurmam niye? Nelere
uğradığımı, ne kadar acı çektiğimi herkes görüp anlasın diye mi?
Karımı da çok üzdüm, onun ne suçu var? Beceriksiz, işe yaramaz
adamın biriyim ben. Hayvanım hayvan!.."
Biraz durdu. Sözünü geri almak da zoruna gidiyordu. Süsmek için
başını eğen bir boğa gibi, kaşlarını çatarak Caydar'ın yanına
geldi.
- Atı eyerledin mi? dedi Caydar. •
- Evet.
- Öyleyse hemen giyin! diye muşambasını uzattı. Tanabay hiç sesini
çıkarmadan giyinmeye başladı. İlk
adımı '79ine karısı attığı için memnundu. Yine de bir onur meselesi
yaparak:
- Sabah erken yola çıksam olmaz mı? dedi.
- Olmaz, hemen şimdi gitmelisin, yoksa iş işten geçmiş olur.
Dağlarda gece, dipsiz bir girdap gibi döne döne akıyordu. Baharın
son kan, seyrek ama iri iri düşüyordu yere. Sonunda reddettiği
ağır hasta dostunun çağrısına uyarak, karanlıklar içinde
yapayalnız yol alıyor, kar taneleri başına, koluna, omuzuna,
sakalına yapışıp kalıyordu. Tanabay kan silkip atmak için bir
harekette bulunmuyor, eyer üzerinde
Elveda Gülsarı/193
kımıldamadan oturuyordu. Düşüncelere dalıp gitmişti. Gelip geçen
günleri, hayatının uzak geçmişini düşünüyordu. Çocukluk günlerini
de. Çora da gencecik idi o zamanlar. Köyün yüzünü ağartan bir
gençti. Köy halkının okumuş, ay-t dın'genci o idi. Komsomola
birlikte katılmışlardı, partiye birlikte girmişlerdi. Kanal
açılmasında beraber çalıştıklarını hatırlıyordu. Kendi resmini
basan, ondan söz eden gaze--'.! teyi ilk gösteren Çora olmuştu.
Onun elini sıkıp ilk kutlayan
da Qora idi.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
118
¦¦¦'; "1 Tanabay'in Çora'ya karşı buz kesilen yüreği yavaş yavaş
çözülmeye, yumuşamaya başladı. Onu düşünüyordu: "Çora nasıl acaba?
Ağır hasta olarak yatıyor muydu.. Bu defa çok ciddi galiba, öyle
olmasa okuldaki oğlunu ne diye çağırsınlar? Belki bana bir
diyeceği vardır, olanları konuşmak helalleşmek mi istiyor?.."
Şafak söktü. Kar hâlâ yağıyordu. Tanabay atını hızlandırdı ve az
sonra köy göründü. Önündeki bayın aşınca oraya varacaktı. Çora
nasıldı acaba? Biraz daha hızlı gitse, bir an önce varsaydı...
Derken., köy tarafından şafağın sessizliğini bozan soğuk bir ses
geldi kulağına. Ağlayan birinin ta göğe yükselen, sonra birden
kesilen çığlığı idi bu. Atın başını çekip durdurdu, rüzgâra kulak
verdi. Bir şey işitmedi. Herhalde, ona öyle gelmiş, öyle bir ses
duyar gibi olmuştu.
Atını mahmuzladı ve o bayıra çıktı. Buradan, sabahın bu erken
saatinde, köy sokaklan, kar altında kalan bahçelerin çıplak
ağaçları arasından uzayıp gidiyordu her yana. O saatte sokaklar
ıpıssızdı, kimsecikler görünmüyordu. Sonra evlerden birinin önünde
toplanmış kalabalığı, ağaçlara bağlanmış atları gördü. O ev
Çora'nın eviydi! O kalabalık niye toplanmıştı oraya? Ne olmuştu?
Yoksa Çora...
Tanabay üzengiler üzerinde doğrularak kalktı. Ağzından burnundan
soluyor, buz gibi soğuk havayı içine çekiyordu. Çok kısa bir süre
öylece durdu. Sonra atını dörtnala
194/EtvedaGülsan
» "
kaldırdı. "Olamaz! Nasıl olur, olamaz!" diyordu. Pekâlâ mümkün
olan olaydan sanki kendisi sorumluymuş gibi, yüreği burkuldu,
parça parça oldu. Biricik dostu Çora, dönüşü olmayan yolculuğuna
çıkarken, son sözünü söylemek,he-lalleşmek için onu çağırmış, oysa
kendisi inatla bu çağrıyı reddetmişti. Ne büyük aptallık, ne
bağışlanmaz bir davranıştı bu! Bir kara yüzlü olmuştu. Caydar niye
yüzüne tükür-memişti onun! Ona ne deseler, ne kadar hakaret
etseler azdı. Ölüm döşeğine yatmış bir adamın son dileğini yerine
getirmemek bağışlanır bir suç muydu? Bu dileği yerine getirmemek
şerefsizlik değil de neydi?
Tanabay, ilçeden dönerken Çora'nın yorgaya binerken kendisine
yetiştiği zamanı da canlandırıyordu gözünde. Aman Tannm! Ne ağır
sözler söylemişti Çora'ya. Artık kendini bağışlayabilir miydi?
Karla kaplı sokaklardan geçerken, suçluluk, pişmanlık ve utanç
duygularının ağırlığı altında eziliyor, yer yarılsa da içine
girsem diye düşünüyordu... Birden, önünde bir atlı grubu gördü.
Bunlar sessizce Çora'nın evine doğru gidiyorlardı. Sonra hep
birden eyerleri üzerinde ileri geri sallanarak, yüksek sesle ağıt
söylemeye başladılar: •
Oy ciğerim oy! Vay ciğerim vay!
"Kazaklar da gelmiş" dedi Tanabay içinden. O zaman anladı Çora'dan
hiçbir umut kalmadığını: Çora ölmüştü! Çayın karşı yakasında
oturan Kazaklar, Çora'yı bir öz kardeş gibi sevdikleri, bütün
bölgede olduğu gibi onların da çok iyi tanıyıp saydıkları, pek
değerli komşuları Çora'nın ölümü için yas tutmaya, onun cenaze
törenine katılmaya geliyorlardı.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
119
Tanabay "Sağ olun Kazak soydaşlar, sağ olun" dedi içinden. "Biz ta
en eski atalarımızdan beri herşeyde beraber olduk: Tasada ortak,
kıvançta ortak; toylarda ortak, yarış-
ElvedaGülsan/195
larda ortak.. Ağlayın kardeşlerim, Çora'sız kalan bizlerle
birlikte ağlayın!".
Sonra o da dövüne dövüne, köyün ıssız sokaklarında yankılanan bir
haykırışla:
* Çoraaa! Çoraaaa! Çoraaa! diye, bir sağa, bir sola sallanarak, bu
dünyadan göçen dostu için sel gibi gözyaşı dökmeye başladı. Beli
bükülmüş, kamburu çıkmıştı.
Çora'nın evine gelmişti. İşte, Gülsan orada bağlı duruyordu. Kara
bir örtü koymuşlardı üstüne. Örtüyü kar kaplamıştı. Sahipsiz
kalmıştı soylu yorga. Sahibi ölen atlara böyle kara örtü örtmek,
eyersiz tutmak, bir gelenekti.
Tanabay yüzünü bindiği atın yelesine gömdü, sonra tekrar başını
kaldırdı ve tekrar kapandı. Gözleri kararmıştı. Çevresindeki
yüzler bulanık bulanıktı. Hıçkırıklar doldurmuştu havayı. O sırada
biri:
Tanabay'ın inmesine yardım edin, Çora'nın oğluna götürün onu,
dedi. Tanabay bunu duymamıştı.
Birkaç kişi onu attan indirdiler, koluna girip kalabalığın
arasından geçirdiler.
- Bağışla beni Çora, bağışla! diye ağlıyordu Tanabay.
Çora'nın öğrenci oğlu Samansur, avluda, yüzünü duvara dayamış,
öylece duruyordu. Gözleri yaş doluydu. Tanabay'a döndü.
Kucaklaştılar, ağladılar, ağladılar...
- Artık senin baban yok! Benim Çora'm yok! Bağışla, bağışla beni
Çora diye bozladı Tanabay.
Birileri gelip onları ayırdı. Sonra Tanabay kalabalığın arasına
girdi. Herkesi yakından görüyordu şimdi ve o sırada, onu,
Bibican'ı da gördü. Bibican Tanabay'a gözlerini dikti. Gözyaşları
iri iri damlalar halinde akıyordu. Tanabay, öncekinden de büyük
hıçkırıklarla sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.
Şimdiki ağlayışı, ömür boyu yitirdiği her şey içindi: Artık hiç
göremeyeceği Çora için, işlediği suçlar için, karşı-
196/Elveda Gülsan
sında duran Bibican için, kader ikisini ayırdığı için, o müthiş
fırtınalı gece için, Bibican'ın yarsız ve yalnız kalması, bir
mutlu ve aydınlık gün görmeden yaşlanıp gitmesi içindi... Karalara
bürünmüş Gülsan için, çektiği bunca sıkıntı için ve eziyetler
için, dile getiremeyip içine attığı her şey için ağlıyordu. Neler
neler içinde o gözyaşları...
- Bağışla beni Çora! Bağışla beni! diyordu durmadan. Yalnız
Çora'dan değil, bu çığlıklanyla Bibican'dan da bağışlanmasını
diler gibiydi.
Tanabay, "Bibican yanıma gelse, gözyaşlarımı kendi eliyle silse,
beni avutsa.." diye düşünüyordu bir yandan. Ama Bibican gelmedi.
Gelmedi ama, o da kendisi gibi ağlıyordu...
Tanabay'ı yatıştırmaya çalışanlar başkaları oldu:
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
120
- Sabır Tanabay, sabır.. Kendini topla artık. Göl kadar gözyaşı
dökmek Çora'yı geri getirmez, topla kendini., dediler.
Bu sözler onu avutamıyor, acısını daha da arttınyordu. Sarsılıyor,
sarsılıyor, gözyaşlarını dindiremiyordu.
22
Çora'mn cenaze namazı ikindide kılındı ve onu toprağa verdiler.
Gökyüzünde donakalmış gibi hareketsiz duran bulutların arasından,
güneşli, belli belirsiz, beyaz bir top gibi görünüyordu. Yumuşak
kar taneleri hâlâ uçuşuyordu havada. Çora'yı dönüşsüz yolculuğuna
çıkaran cenaze alayı, çağıltısız kara bir çay gibi akıyordu.
Cenaze alayının önünde, yan kapaklan indirilmiş bir kamyon, beyaz
keçeden kefene sarılmış Çora'mn cenazesini taşıyordu. Aynı
kamyonda, Çora'mn yanında, karısı, çocukları ve yakın akrabaları
oturuyordu. Kamyonun hemen ardında iki kişi yürüyordu. Geriye
kalanların hepsi atlıydılar. Yaya yürüyenlerden biri Çora'nın oğlu
Samansur, ikincisi Tanabay idi. Tanabay, sa-
Elveda Gülsan/197
hipsiz, eyersiz, binicisiz, karalara bürünmüş Gülsan'yı
götürüyordu yedeğinde.
Köyün dışındaki yol, yumuşak, bembeyaz karla kaplıydı. Atların
toynakları altında ezilen bu yol genişliyor, kara bir şerit gibi
görünüyordu. Cenaze alayı, sanki, Çora'mn son seferi için
açıyorlardı o yolu. Yol, tepe üzerindeki mezarlığa kadar uzandı.
Ve orada, Çora'nın yolu bitmiş oldu.
Yetim kalmış Gülsan, Tanabay'ın yedeğindeydi. Ta-iabay içinden
onunla da konuşuyordu: "İşte böyle Gülsan, sen ve ben, ikimiz,
Çora'dan aynldık. Artık Çora yok.. O yolda sen niye kîşneyerek
beni durdurmadın? Ne yapalım, Tann sana konuşma dili vermemiş.
Oysa benim dilim var, konuşan bir insanım. Ama, dilsiz hayvandan
daha dilsiz, daha kötüyüm. Dostunu o yolda öylece bırakıp, arkama
bakmadan çekip gittim. Çora'yı ben öldürdüm! O hiç gereksiz acı
sözleri söyleyen dilimle öldürdüm!..." diyordu.
Mezarlığa giden yol boyunca, Tanabay Çora'dan af diledi.
Mezarlıkta Samansur'la birlikte kabre indiler. Çora'yı ebedî
uykusuna yatacağı mekâna yerleştirdiler. Tanabay durmadan
tekrarlıyordu:
- Bağışla beni Çora, bağışla! Beni duyuyor musun? Bağışla,
bağışla!
Bir tepecik meydana getirdiler.
- Bağışla Çora! Bağışla! Bağışla!
Cenaze aşından sonra Samansur Tanabay'ın koluna girerek onu dışan
çıkardı:
- Taneke, size söyleyeceklerim var, dışanda konuşalım, dedi.
Birlikte evden çıktılar. İnsanların arasından, tüten semaverin
yanından ve avluda yanan ateşlerin dumanlan içinden geçerek, evin
arkasındaki bahçeye geldiler. Oradan da
198/ElvedaGülsan
ark boyunca yürüyerek devrilmiş bir ağacın yanında durdular ve bu
ağacın üzerine oturdular. Suskundular. İkisi de kendi
düşüncelerine dalmıştı. "Hayat dediğin bu işte, bir gün bitiverir"
diyordu Tanabay. "Bu Samansur daha düne kadar koşup oynayan bir
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
121
çocuktu, şimdi kocaman bir delikanlı. Herhalde bu acı onu
olgunlaştırmış. Çora'mn aile içindeki yerini o dolduracak artık.
Şimdi onunla iki büyük insan gibi konuşuyoruz. Böyle de olmalı.
Babanın yerini oğul alır. Oğullar babalarının işlerini sürdürür,
ileri götürürler. Dilerim babası gibi olur, ona layık evlat
olduğunu gösterir. Oğullar bizden akıllı, bizden bilgili, bizden
ileri olsunlar. Kendilerine de, başkalarına da yararlı olsunlar.
Biz de bunun için babayız. Oğullarımızın bizden daha bilgili, daha
başarılı olmasını dileriz. Hayatın anlamı da budur".
Tanabay, kocamış bir adam gibi sakalını sıvazlıyordu:
- Samansur, artık sen aile reisi oldun, dedi. Artık Ço-ra'nın
yerine Çora sensin. Seni Çora'yı dinler gibi dinleyeceğim.
Söyleyeceklerini söyle bana...
- Ben size babamın bir vasiyetini, size iletmemi istediği bir
sözünü söyleyeceğim, dedi S^mansur.
Tanabay Çora'mn sesini duyar gibi oldu ve irkildi. Çocuk babasının
gençliğine çok benziyordu. Tanabay bunu o anda farketti, ama
Samansur babasının delikanlılık çağını bilmiyor, Tanabay
biliyordu. Tıpkısı, tıpkısıydı babasının. Boşuna dememişler
"Babalar ölür, ama oğullar onu yaşatırlar" diye. Çora'yı bilenler
ve ananlar var oldukça Çora ölmez!
- Kulağım sende oğlum.
- Ben geldiğimde babam daha ölmemişti Taneke. Ölümünden bir saat
önce yetiştim. Son ana kadar bilinci yerindeydi. Sizi çok bekledi
Taneke. "Tanabay nerede? Gelmedi mi?" diye sorup durdu. Biz yolda
olduğunu, az sonra geleceğini söylüyorduk her soruşunda. Size bir
şeyler söylemek istiyordu herhalde, ama söyleyemeden gitti.
Elveda Gülsan/199
- Biliyorum Samansur, biliyorum. Görüşmemiz gerekiyordu. Kendimi
hiç bağışlamayacağım. Yetişemedim, ah yetişemedim! Suç benim!
- Babam size şunları söylememi tenbih etti: "Oğlum, benim
Tanabayım'a söyle, ondan özür diliyorum, beni bağışlamasını, bana
kızmamasını istiyorum. Partinin ilçe merkezi komitesine, benim
parti üyelik kartımı o götürüp teslim etsin. Kendi eliyle
götürmesini söyle, başkası götürmesin, bjunu söylemeyi sakın
unutma, dedi. Bundan sonra gücü kalmadı. Gözleri sönüyordu.
Dudakları yine kımıldıyor, bir şeyler söylüyordu ama anlayamadık.
Artık son nefesini verdiğinde, hâlâ birilerini bekliyor gibiydi.
Tanabay hiçbir şey söylemedi. Sessiz hıçkırıklarla sarsıla sarsıla
ağlıyordu. Çora dünyadan göçüp gitmişti. Oysa onlar ikisi bir kişi
gibiydiler. Çora kendisiyle birlikte, Tanabay'ın bir yansını,
hayatımn çok önemli bir bölümünü ve daha birçok şeyi alıp
götürmüştü.
- Sağ ol Samansur, bunlan söylediğin için sağ ol. Babana da şükran
duyuyorum, dedi Tanabay hıçkınklannı keserek. Yalnız, beni
düşündüren bir durum var. Beni Partiden çıkardıklarını biliyor
musun?
- Evet biliyorum.
- Partiden çıkarıldığıma göre, onun üyelik kartını oraya götürmeye
hakkım yok.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
122
- Orasını bilemem Taneke. Buna kendiniz karar verirsiniz. Ben
babamın vasiyetini söyleyerek görevimi yaptım. Bu vasiyeti yerine
getirmenizi sözden rica ediyorum.
- Bunu candan gönülden yapmak isterim Samansur. Neyleyim ki bu
felaket geldi başıma. Sen götürüp versen olmaz mı.
- Hayır olmaz. Babam bu vasiyeti kime niçin bıraktığını
biliyordur. Babam size güveniyordu, ben niye güvenmeyeyim?
Komitedekilere söyleyiniz: "Komünist Çora Saya-
V
*^v
200/Elveda Gülsan
kov'un ölüm döşeğinde iken son isteği, vasiyeti böyleydi" deyin.
Ertesi sabah, tan ağarmadan önce Tanabay atlandı. İyi günlerde,
kötü günlerde, zorda ve kolayda, büyük dost, büyük at Gülsan,
donmuş yolu nallanyla döverek koşuyordu. Can dostu Çora Sayakov'un
vasiyetini yerine getirecek olan Tanabay vardı eyerde. Tanabay'ı
uçar gibi götürüyordu Gülsan.
İleride, gözün ulaşamadığı bir uzaklıkta, şafak ağır ağır
sökmekteydi. Şafağın doğurgan rahminden sökün eden ilk ışıklarla
yeni bir gün doğuyordu. Beyaz sisler arasından, altın renkli
ışınlar süzülüyor, sonra alev alev yükseliyor, yeryüzüne
yayılıyordu.
Gülsan, doğan güneşe, ufukta tek başına parlayan o yıldıza doğru
koşuyordu. Ayazdan kaskaü olmuş yol namlı yorganın nallan altında
eziliyor, çıtırdıyor, çınlıyordu. Tanabay çoktandır binmemişti
yorga Gülsan'ya. Gülsarı yine eskisi kadar hızlı koşuyordu.
Karşıdan gelen rüzgâr atın yelesini savuruyor, Tanabay'ın yüzüne
vuruyordu. Besbelli ki Gülsan, hızlı ve düzenli koşma niteliğini
yitirmemişti ve gücünün doruğundaydı. •
Tanabay yol boyunca düşündü: Çora parti komitesine üyelik kartını
götürmesi için, bunca kişi arasından, daha dün partiden kovulan
Tanabay'ı niçin seçmiş, niçin bunu vasiyet olarak söylemişti?
Bunun anlamı neydi? Bu bir sınav mıydı? Tanabay'ın partiden
atılmasına karşı olduğunu mu anlatmak istemişti? Bu soruların
cevabım veremiyordu. Artık Çora konuşamazdı. 'Çora konuşamazdı'
derken yine yüreği parçalandı. Ama gerçekti. Hiçbir zaman Çora'dan
öğrenemeyecekti bunu.
Yine anılar, her türlü düşünceler üşüşüyordu kafasına. Unutmaya
çalıştığı ne varsa, hepsi gözünün önünde, kafasında yeniden
canlamyordu. Demek daha bitmemişti. Ço-ra'nın son dileğini yerine
getirecekti. Şimdi o, Çora'nın parti
Elveda Gülsarı/201
üyelik kartını teslim etmeye gidiyordu. Kartı verecek ve Çora'nın
nasıl bir adam olduğunu anlatacaktı onlara. Onun, herkes
tarafından nasıl sevildiğini, sayıldığım anlatacaktı. Kendisini de
anlatacaktı. Çora ile Tanabay, bir elin parmak-*ları gibiydiler,
ayrılamazlardı.
Gençliklerinde Çora ile birlikte, kışın ayazında, yazın sıcağında,
nasıl canla başla çalıştıklarım anlatacaktı. Bunu biliniyorlarsa
öğrensinlerdi. Belki o zaman herkes Tana-Jbay'ın, ne sağ iken ne
de öldükten sonra Çora'dan kopanl-f?nayı haketmediğini anlardı.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
123
Yeter ki ona kulak verip dinlesinler. Yeter ki içini dökmeye
fırsat versinler!
Tanabay Parti sekreterinin odasına nasıl gireceğini, önündeki
masaya Çora'nın kartını nasıl bırakacağım, durumu nasıl
anlatacağını da düşünüyordu. Kendi suçunu da kabul edecek, özür
dileyecekti. Onu yeniden partiye alsalar çok sevinecekti. Parti
dışında kalmak, balığın karaya çıkması gibiydi onun için.
Ya ona "Sen partiden atılmış bir adamsın, partinin resmi belgesine
el sürme hakkım nereden aldın?" derlerse! "Bu, Çora'nın ölüm
döşeğinde söylediği vasiyetidir" diyecekti. "Herkesin yanında
söylenmiş bir vasiyet, isterseniz Çora'nın oğlu Samansur'a sorun,
o buna tanıktır" diyecekti. "Bunun ne önemi var, ölmekte olan bir
adam her şeyi sayıklar.." derlerse ne cevap verecekti?...
Tanabay böyle düşüncelere dalmış giderken, Gülsan, kaskaü olmuş
yolda çın çın sesler çıkararak düzlüğü aşıyor, Aleksandrovka
yokuşuna yaklaşıyordu. Namlı yorga, göz açıp kapayıncaya kadar
Tanabay'ı ilçe merkezine ulaştırdı. Nasıl bu kadar çabuk geldiğini
Tanabay da anlayamadı.
Tanabay, partinin ilçe yönetim kurulu bürosuna geldiğinde daireler
yeni açılıyor, iş saati henüz başlıyordu. Tanabay hiçbir yana
sapmadan, köpükler içinde kalan yorgayı dosdoğru komite binasımn
önüne sürdü. Orada indi, atını bağladı, üstünü başını düzeltti ve
yüreğinin güm güm atma-
202/Elveda Gülsan
sim yatıştıramadan bürodan içeri girdi. Yine düşünüyordu: Başkan
ne diyecekti? Nasıl karşılayacaktı? Koridor boştu. Halktan gelip
gidenler yoktu daha. Tanabay dosdoğru Kaş-katayev'in bürosuna
yöneldi. Kabul odasındaki sekreter kadına:
- Selam.. İyi misiniz? dedi
- İyilik, diye cevap verdi kadın.
- Yoldaş Kaşkatayev odasında mı?
- Odasında.
- Onu görmeye geldim. Aktaş kolhozunun çobanıyım. Adım Bakasov..
- Tanıyorum, dedi kadın her şeyi bilirmiş gibi bir gülümseme ile.
Öyleyse ona söyleyin: Bizim parti örgütçüsü Çora Sayakov yoldaş
vefat etti. Ölmeden az önce, üyelik karünı benim getirip teslim
etmemi vasiyet etti. İşte bunun için geldim.
- Pekâlâ, bir dakika bekleyin, dedi kadın. Başkanın sekreteri
kadın içeride pek az kaldı. Bu süre
için bile Tanabay heyecandan yerinde duramadı.
- Yoldaş Kaşkatayev meşgul, dedi kadın kapıyı sıkıca kapatarak.
Sayakov'un kartını kayıt bölümüne '74eslim etmenizi söyledi.
Koridorun sonunda, sağda. Hemen görürsünüz.
"Kayıt bölümü., koridorun sağında. Bu da ne demek oluyor? diye bir
an şaşkınlık geçirdi. Biraz düşündü ve birden üzüntü ve öfke ile
"Bu nasıl olur? Bu iş bu kadar basit mi" diye düşündü. "Ben
sanıyordum ki..." Kadına döndü:
- Benim yoldaş Kaşkatayev'e söyleyecek sözlerim var. Çok önemli.
Lütfen bir daha söyler misiniz? Onu görmem gerek.
Sekreter kadın biraz duraladıktan sonra tekrar içeri girdi ve
döndü:
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
124
- Çok meşgul, dedi. Sonra daha samimi bir ses tonuyla:
Elveda Gülsan/203
"Konuşacak bir şey kalmamış.." Daha da yumaşattı sesini: "Sizi
görmek istemiyor, boş yere beklemeyin, gitseniz iyi olur".
Tanabay çıktı. Koridorda yürümeye başladı. Üzerinde ufak bir
pencere olan kapıda "Kayıt Bölümü" yazısı vardı. Kapıya vurdu.
Pencere açıldı ve içeriden bir ses:
- Ne istiyorsunuz? dedi.
- Parti üyelik kartı teslim etmeye geldim. Bizim Parti
ifrgütçünHiz Çora Sayakov vefat etti. Aktaş kolhozundan
geliyorum..
Tanabay elini koynuna soktu. Kayış bağı da olan deri kılıfı, sonra
bu kılıfın içinden Çora'nın üyelik kartını çıkardı. Bir-iki gün
öncesine kadar o kılıfta kendi üyelik kartım taşıyordu. Kartı
çıkarırken küçük pencerenin gerisindeki kadın sabırla bekledi.
Sonunda Tanabay kartı memura uzattı.
"Hoşça kal Çora! Elveda!" diyordu içinden. Sonra, o küçücük
pencereden kartı alan memurun yaptıklarını seyre koyuldu.
Kadın memur, karttaki numarayı aldı. Büyük bir deftere adını,
soyadını, babasının adını, kart numarasını ve partiye giriş
tarihini yazdı. Ölüm kaydını düştü. Çora'dan kalan son anı bu
oldu. Sonra kadın o defterde bir yeri göstererek Tanabay'a imza
attırdı.
- Bitti mi? dedi Tanabay.
- Evet bitti.
- Peki, sağlıkla.
- Güle güle.
Ve küçük pencere tekrar kapandı.
Tanabay dışarı çıktı. Yorganın yularını çekerken:
- Bitti, Gülsan, dedi. Her şey tamam! Hepsi bitti! Ve, argımak'
Gülsarı, soylu Gülsarı, onu sırtına alıp
1 Argımak: En iyi cins at.
204/Elveda Gülsan
köye doğru uçtu. Bozlarda bahar yeşilliği görülmeye başlamıştı.
Bozkır ve rüzgâr, Gülsan'nın nal seslerine uyarak onlara doğru
koşuyordu. Irakları yakın eden Gülsan'nın bu koşusu, Tanabay'ın
yanan yüreğine su serpmiş, sancılarını azaltmıştı.
Tanabay hemen o akşam dağdaki çadır evine döndü.
Karısı sessizce karşıladı. Atın dizginini tuttu ye inmesine yardım
etti. Tanabay Caydar'a döndü, ona-sarılıp başını omuzuna koydu.
Caydar da kocasını kucakladı1 ve ikisi birlikte Çora için
ağladılar.
- Çora'yı kaybettik! Artık Çora yok, Caydar! Benim dostum Çora yok
artık! diyen Tanabay yeniden hüngür hüngür ağladı, ağladı...
Daha sonra keçe çadırın arkasındaki koytaşın1 üzerine oturdu.
Yalnız kalmak istiyordu. Karşıda, karla kaplı ulu dağların
ardından Ay doğuyordu ve onu seyredecekti. Caydar çocukları
yatırmak için çadıra girmişti.
Koytaşın üzerinde dağlan seyrederek oturan Tanabay, önce, keçe
çadırdan, eşelenip yeni odun atılan ateşin çıtırtılarını duydu.
Sonra karısının kopuzundan, insanın yüreğini yolup alırcasına
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
125
hüzünlü ezgiler geldi kulağına. Yalnızlıklar içinde kalan bir
adamın hıçkmklan, ah dedikçe nefesiyle yel savuran çok büyük acılı
bir insan atılan, ıssız ve engin bozkırda, başını vuracak, onulmaz
derdini gömecek bir yer arayarak koşan bir adamın acı çığlıklannı
andıran bir ezgiydi. Hiç kimsenin avutamayacağı, hiçbir şeyin
merhem olamayacağı acılarla ağıdını söyleyen, ağlayan bir adamın
bozlamasını anlatıyordu kopuzun telleri. "Bozla kopuz, bozla!.."
Tanabay, efsanedeki o yalnız adam gibi acılıydı, yalnızdı,
ağlıyordu. Bunu bilen kansı Caydar ona "Karagül-Botam" bozlağını
çalışıyordu.
1 Koytaşı: Çoban çadırlarının yanında bulundurulan büyük kaya.
Bunun üzerine çıkıp uzaklara, yayılan sürüye bakarlar.
Elveda Gülsan/205
... Çok, çok eski bir zamanda, yaşlı bir avcının yiğit bir oğlu
varmış. Yaşlı avcı, genç oğluna avcılığın bütün hünerlerini,
inceliklerini öğretmiş ve delikanlı avcılıkta babasım geçmiş..
Attığı ok boşa gitmezmiş. Yerde kaçan, havada uçan hiçbir canlı
kurtulamazmış onun okundan. Yakın dağlardaki bütün av hayvanlarını
öldürmüş, gebe hayvanlan isi, yeni doğmuş yavrulan da, acımadan
vurmuş. Genç avcı, gBoz Geyik'in sürüsünü de kınp geçirmiş. Geride
yalnız dişi Boz Geyikle onun yaşlı erkeği kalmış...
Boz Geyik genç avcıya, gözyaşlan dökerek yalvarmış: "Geyik soyunu
kırıp tükettin. Soyumuzun tamamen yok olmaması için eşim Tav-
Teke'yi sağ bırakmanı istiyorum. Bunun için yalvanyorum sana. Onu
vurma!". Ama genç avcı onu dinlememiş. Nişan almış ve bir atışta
Tav-Teke'yi de vurmuş. Vurulan Tav-Teke yardan aşağı yuvarlanıp
gitmiş. O zaman Boz Geyik, acıdan inim inim inlemiş. Sonra genç
avcıya dönmüş: "Hadi beni de vur, yüreğime nişan al, hiç
kımıldamayacağım. Ama vuramayacaksın! Bu senin son atışın olacak,
senin de sonun olacak!".
Genç avcı yaşlı geyiğin bunadığını, ne söylediğini bilmediğini
düşünmüş ve gülmüş, nişan almış. Gerçekten kımıldamadan duruyormuş
Boz Geyik. Oku fırlatmış. Ok, geyiğin ön ayağını sıyınp geçmiş,
onu sadece hafifçe yaralamış. Oysa bugüne kadar, genç avcının
başına hiç böyle bir şey gelmemiş, hiçbir zaman attığı ok
hedefinden şaşmamış. "Gördün mü, demiş Boz Geyik, şimdi ben topal
ayağımla kaçacağım, yakalayabilirsen yakala, vurabilirsen vur
bakalım!"
Genç avcı yine gülmüş: "Sen de kaçabilirsen kaç bakalım! Benden
vebal gitti. Yakaladığım zaman kafanı koparacağım seni bunak
hayvan!"
Topal Boz Geyik kaçmaya başlamış. Genç avcı da pe-
206/Elveda Gülsan
şine düşmüş. Dağ-taş, dere-tepe, kar-buz.. bir kovalamaca
başlamış. Geyik kaçmış, avcı kovalamış ve kovalamaca günlerce
sürmüş. Genç avcı topal geyiği yakalayamıyor-muş. Yayını düşürmüş,
üstü başı parça parça olmuş. Boz Geyiğin onu dik kayalara
sürüklediğini farketmemiş.. Öyle bir yere gelmiş ki, oradan ne
aşağı gidebilir, ne yukarı çıka-bilirmiş. Ne sağa gidecek yol
varmış ne sola. Gelip durduğu yerden hiçbir tarafa adım atamaz,
hiçbir yana gidemez durumda kalmış.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
126
Boz Geyik onu orada bırakmış ve gitmeden önce de şöyle demiş:
"Artık buradan hiçbir yere gidemeyeceksin! Hiçbir kimse de seni
kurtaramayacak! Soyumu kırıp yok ederek beni nasıl dayanılmaz
acılar içinde bırakmışsan, senin baban da, yüreğini parçalaya
parçalaya, dağlar taşlar arasında koşa koşa, öyle acılar içinde
ağlasın! Bunu diliyorum. Kargışlarım tutsun seni Karagül,
Kargışlarım tutsun! Lanet sana!"
Boz Geyik böyle lanefokuduktan sonra, kayadan kayaya, dağdan dağa
sekerek, ağlaya ağlaya gitmiş...
Genç avcı, her yanı derin bir uçurum olan bir kayanın üzerinde,
kımıldayamadan kalmış, oraya nasıl geldiğini bilemiyormuş.
İnilemez, çıkılamaz, ulaşılamaz, baş döndürücü bir yermiş. Çömelip
yüzünü kayaya dayamış. Ne yukarı, ne aşağı, ne sağa, ne sola
bakabiliyor, kımıldamaya korku-yormuş. Biraz kımıldayacak olsa
uçuruma yuvarlanırmış..
Babası oğlunu aramaya çıkmış. Her yana bakmış; dağlara, kayalara
tırmanmış. Yolda oğlunun yayını bulunca, başına bir bela geldiğini
anlamış. Zavallı baba korkular içinde, gece dememiş, gündüz
dememiş, dik kayalardan; karanlık dar boğazlardan geçerek,
gözyaşlarını seller gibi akıtarak bağırıyormuş: "Karagüüüül!
Neredesin? Karagüüül! Ses ver bana!" Ona yalnız kendi sesinin
yankılan cevap veriyormuş: "Karagüüül! Neredesin!"
Birden, tepelerin birinden "Buradayım baba!" diye bir
Elveda Gülsan/207
ses gelmiş kulağına. Yaşlı baba sesin geldiği yana bakmış. Bir de
ne görsün! Oğlu dimdik bir kayanın tepesinde tünemiş, yaralı bir
kuş gibi, kımıldamadan, kımıldamaya korkarak duruyor! Başında
börkü, sırtında kürkü kalmamış. Elbisesi lime lime. Başını çevirip
bakamıyor bile. Düştü., düşecek!..
- Ah zavallı oğlum, oraya nasıl çıktın?
- Sorma baba, hiç sorma! Kargışlandım, lanetlendim.
Acımasızlığımın cezasını çekiyorum. Boz Geyik beni bura- ya
aldatarak sürükledi. Pek ağır kargışladı ve bırakıp gitti.
Günlerden beri burada böyle bekliyorum. Ne yeri, ne gökyüzünü, ne
de güneşi görebiliyorum. Senin yüzünü de göremiyorum baba! Vur
beni baba! Kurtar bu işkenceden! Hadi baba, çek okunu! Kurtar beni
bu acıdan. Yalvarırım, öldür de kurtar beni!..
. Zavallı baba ne yapsın? Çığlık çığlık inletmiş dağlan. Oraya
koşmuş, buraya koşmuş.. Ama hiçbir çare yokmuş oğlunu kurtarmak
için. Oğlu acılar içinde inleyerek yalvan-yormuş: "Haydi baba, vur
beni! Daha fazla acı çekmek istemiyorsan, bana acıyorsan, elini
çabuk tut! Vur beni! Vur beni! Sonra da yıka ve göm!"
Onun yalvanşı ve o hali, zavallı babanın yüreğini yolup yolup
kopanyor, parça parça '65diyormuş. Ama eli varmıyor, oğlunu kendi
eliyle öldürmeye gönlü razı olmuyormuş. Akşama kadar karar
verememiş. Sonunda, güneş batmak üzereyken, kalkmış, nişan almış
ve vurmuş oğlunu.. Sonra da okunu taşlara vurarak parçalamış.
Gidip yere düşen cesedin üzerine kapanmış ve başlamış bozlamaya:
Seni ben öldürdüm, Karagül botam! Yalnızım, kendimi soldurdum
botam! Felek beni böyle kargadı botam, Kader beni böyle arbadı1
botam!
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
127
1 Arbadı: Bana oyun oynadı, tuzağa düşürdü.
208/Elveda Gülsan
Avcılığı sana öğrettim botam, Sen de yüreğimi kül ettin botam!
Ciğerimi yoldun, kanattın botam! Yaradılanlan yok ettin botam,
Neslini kuruttun, tükettin botam! Bu eleme beni sen attın botam!
Seni ellerimle öldürdüm botam, Yalnızım, kendimi soldurdum botam!
Tanabay keçe çadırın dışında, koytaşın üzerinde oturmuş, ses
çıkarmadan, kımıldamadan, bozlağı dinliyordu. Ta eski çağlardan
kalan bu Kırgız ağıdını dinledikçe içindeki sızı daha da arttı.
Ay, karanlığa gömülmüş sıradağların ardında yavaş yavaş yükselmeye
başladı. Az sonra dağı aşıp bütünüyle ortaya çıktı ve dorukların
üzerinde bir yere asılıp kaldı. Tanabay ölen dostundan bir kere
daha, kendisini bağışlamasını istedi.
Caydar, keçe evin içinde, kopuzuyla ünlü ve eşsiz avcı Karagül'ün
pek acıklı yırını çalmaya devam ediyordu:
Avcılar avcısı güçlü Karagül Al kanlar içinde yatıyor botam!..
23
Tan ağanyordu. Tanabay can çekişen atın başucunda, ateşin yanında
oturuyor, o büyük olayı izleyen günleri de hatırlıyordu.
O olaydan bir süre sonra Tanabay'ın Bölge Merkezine gidip
geldiğinden kimsenin haberi yoktu. Bu onun son başvurusu, son
denemesiydi. O yıl Bölge Merkezinde yapılan büyük genel kurul
toplantısında konuşmasını dinlediği birinci sekreteri görmek, ona
her şeyi olduğu gibi anlatmak is-
Elveda Gülsan/209
tiyordu. Soğuk bir adam değildi, kendisini dinlerse, belki bir
yardımı olurdu. Merhum Çora da, başkaları da ondan övgüyle söz
etmişlerdi. Ama Tanabay onun başka bir merkeze atandığını ancak
oraya varınca öğrendi.
- Onun başka yere tayin edildiğini duymadınız mı?
- Hayır, duymadım.
- Eğer işiniz önemliyse yeni sekretere söyleyeyim, o sizinle
görüşür, dedi, kabul odasındaki yazıcı kadın.
J - Hayır, sağ olun, dedi Tanabay, onunla özel bir konu-oa
görüşecektim. Eski sekreteri tanıyordum, o da beni tanıyordu.
Kimseyi rahatsız etmek istemem. Kusura bakmayın, sağ olun.
Bürodan çıktı. Eski sekreteri tanıdığından, onun da kendisini
tanıyacağından hiç kuşkusu yoktu. Buna inanıyordu. Merkez Komitesi
Birinci Sekreteri kolhoz çobam Tanabay'ı tanıyor olamaz mı? Tanış
olup birbirlerine saygı beslemiş olamazlar mıydı? Bu yeni yazıcıya
da onun için böyle demişti zaten.
Tanabay yola koyuldu ve otobüs durağına doğru yürümeye başladı.
Oradaki birahanenin önünden geçerken, bir kamyona boş bira
fıçılarını yükleyen iki kişiye gözü takıldı. Biri kamyonun
üzerinde duruyor, ikincisi yerde, boş fıçıyı bir tahtanın üzerinde
yuvarlayarak kamyona çıkarmaya çalışıyordu. İşte bu yerdeki genç
adam bir ara başını çevirip ona baktı. Tanabay'ı görür görmez
gözünü ondan çevireme-den bir an donakaldı. Bu, Bektay idi.
Yuvarladığı fıçıyı durdurup, Tanabay'ın bir şey söylemesini
bekledi. Ona nefretle bakıyordu.
Kamyonun üzerindeki adam:
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
128
- Hey, uyuyor musun? Ne bekliyorsun? diye bağırdı ona.
Fıçı aşağı doğru kayıyor, Bektay ise Tanabay'dan gözünü ayırmadan
fıçıyı tutmaya çalışıyordu. Tanabay ona selam vermedi. Ama içinden
"Olacağı buydu işte. Demek bira
210/Elveda Gülsan
işçiliğine yükseldin" diye düşündü. Sonra biraz adımlarını
yavaşlatarak "Aslında iyi çocuktu, yazık oldu. tyi bir insan
olabilirdi. Dönüp biraz konuşsam mı?" diye geçirdi aklından.
Bektay'a acımıştı. Aklını başına toplar, doğru yola girerse,
aralarında olup biteni unutacağını, onu bağışlayacağını söylemek
istiyordu. Ama Bektay onun partiden çıkarıldığını biliyorsa,
onunla konuşulamazdı. Kendisi partiden . kovulmak gibi bir
felakete uğradığına göre, Bektay onun inandığı dâvayı küçümsemekte
haklı olacaktı. Bunu yüzüne vurabilirdi. Ona bu fırsatı vermemek
için geri dönmedi ve yoluna devam etti.
Tanabay, onun yoluna giden bir kamyona binip oturdu. Bektay'ı
düşünmekten kendini alamıyordu. Onun, bir eliyle fıçının aşağı
yuvarlanmasını durdurmaya çalışırken, ısrarla bir şey söylemesini
bekleyerek kendisine bakışı gözünden gitmiyordu.
Bektay'ın sürüyü bırakıp gitmesinden sonra kolhoz onu mahkemeye
vermiş, Tanabay da tanık olarak dinlenmişti. Tanabay onun sürüyü
bırakıp gittiğinden başka bir şey söylemedi. Aklını başına
toplayıp hatasını düzelteceğini umuyordu. Ama Bektay yaptık&rından
pişmanlık duyacak bir adam değildi.
Bektay'a, "Cezaevinden çıktıktan sonra bana uğra, yapabileceğin
işler konusunda konuşuruz" demişti. Bektay cevap bile vermemişti.
Daha başka ne yapsındı Tanabay? Yürüyüp gitmişti. Partiden
çıkarıldıktan sonra da kendine güvenini yitirmişti... Hep çekingen
davranıyor, kimseyle konuşmak istemiyordu. Oysa onun partiden
çıkarılmış olmasını kimse yüzüne vurmuyor, kimse iğneleyici bir
söz etmiyordu. Ama o bir suçluluk duygusuna kapılmıştı.
24
Yorga Gülsan başım yere koymuş, ateşin yanında ki-
I
Elveda Gülsarı/211
mıldamadan yatıyordu. Bütün vücudunda hayat belirtileri yavaş
yavaş azalıyordu. Göğsünden hınlülar geliyor, ateşin alevlerine
kirpiklerini hiç indirmeden bakıyor, gözünün feri sönüyordu.
Uyuşmuş ayaklan kurumuş bir ağaç gibi kaska-* ti olmuştu.
Tanabay, yorga ile son konuşmasım yapıyor, onunla vedalaşıyor,
helalleşiyordu: "Sen yılkının en iyisiydin. Bir tulpar idin
Gülsan. Benim kanatlarım oldun Gülsan! Haya-jtımın en güzel
günleri, en mutlu dönemi, seninle beraber gi-'İdecek. Seni hiç
unutmayacağım Gülsan! Gözümün önünde sönüp gidiyorsun doğuştan
tulpar Gülsan! Bir gün öbür dünyada karşılaşınz, ama artık senin
toynak seslerini duyamayacağım. O dünyada senin koşacağın yol yok,
nal izlerini bırakacağın toprak yok. Ot bitmez, canlı sesi çıkmaz
orada. Ama ben yaşadıkça sen hiç ölmeyeceksin Gülsan. Çünkü her
zaman hatırlayacağım seni. Senin ayak seslerin kulağımda en güzel
bir ezgi gibi kalacak..."
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
129
Tanabay atına bunlan söylerken, zamanın, yorga Gülsan gibi hızlı
koşarak, göz açıp kapayıncaya kadar akıp gittiğini düşünüyor,
kendisinin de yaşlandığına üzülüyordu. Belki Tanabay kendisini
kocamış sayacak kadar yaşlı değildi, ama insanı yaşlandıran yıllar
değil, çile idi. Kendini yaşlı görmesi, sonunun çok yaklaştığına
inanmasıydı.
O gece, can çekişmekte olan yorganın başında oturan Tanabay, bütün
geçmişini düşünce süzgecinden geçirmekten kendini alamıyor,
kocamışlık çağına böylesine çabuk ulaştığına şaşıyor, birçok şeye,
özellikle de, kendisini unutmayıp peşinden gelen, 'partiye geri
dön' diyen adamın davetini kabul etmekte bunca vakit yitirdiğine
pişman oluyordu.
Bu olay, partiden çıkanhşından yedi yıl sonra olmuştu. Tanabay o
sırada Sarıgov1 vadisinde, kolhozun mallan-
1 Sangov: Bir Kırgız aşiretinin adı.
212/Elveda Gülsan
na bekçilik yapıyor, yaşlı karısı Caydar'la orada bir evde
oturuyorlardı. Kızları büyümüş, okula gitmiş, sonra evlenmişlerdi.
Oğlu da Teknik Okulu bitirdikten sonra ilçe merkezinde bir işe
girmiş, evlenip ayrı bir aile olmuştu.
Bir yaz günüydü. Tanabay dere boyunda ot biçiyordu. Tam ot
biçilecek güzel bir hava vardı. Çayır sessizdi, sadece
çekirgelerin cır-cırları duyuluyordu. Üzerindeki gömleği
kollarından çıkarıp, yaşlıların giydiği geniş pantolonun
(şalvarın) üzerine sarkıtmıştı. Tırpanı her savuruşunda kesilen
otlar çalgının ucunda toplanıyor, geriye doğru uzanan bir sıra
oluşturuyordu. Belli bir tempo ile tırpan çalmak, ot biçmek,
zevkli bir işti onun için. O bu işe daldığı sırada, yakınında bir
gazikin1 durduğunu ve içinden iki adamın indiğini farketmedi.
- Selam Taneke! Nasılsınız, iyi misiniz? Kolay gelsin! dedi
yanıbaşında bir ses.
Dönüp bakınca İbrahim'i tanıdı. Niç değişmemişti İbrahim. Eskisi
gibi tombul yanaklıydı, yalnız biraz göbek bağlamıştı. "Sonunda
gelip bulduk sizi Taneke!" dedi İbrahim ağzı kulaklarına vararak.
"Parti İlçe Merkezi birinci sekreteri sizi görmek için bizzat
geldi!".
Tanabay İbrahim'in kurnazlığını içinden takdir ederek "Seni kurnaz
tilki seni!" diye geçirdi aklından. "Can çıkar huy çıkmaz, nasıl
da dalkavukluk ediyor! Böylesi bulunmaz doğrusu! Gelen ağam, giden
paşam! der, âmiri kim olursa o da onun kulu, kölesi olur, hep dört
ayağının üzerine düşer. Seni gidi iki yüzlü..."
- Hoşgeldiniz çocuklar, nasılsınız? diye Tanabay onların elini
sıktı.
İbrahim'le gelen ve Tanabay'ın kolunu sıkıp bırakmayan genç adam:
- Beni tanımadınız mı baba! diye gülümsedi.
1 Gazik: Arazi arabası.
Elveda Gülsan/213
Tanabay dikkatle baktı. "Gözüm ısırıyor" diye düşündü ama kim
olduğunu çıkaramıyordu. Bir yerlerde görmüştü, hiç yabancı
gelmiyordu. Bu yiğit delikanlı "tepse temir üzgendey"1 güçlü,
kuvvetli görünüyordu. Yüzü güneşten yanmış, kahve rengini almıştı.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
130
Gülen gözleri güven veriyordu, yüzü nurluydu. Üzerinde kurşunî
renkte güzel bir elbise, başında hasır şapka vardı. "Herhalde
şehirli" diye düşündü..
- Nasıl tanımazsınız, bu yoldaş... diye İbrahim onun adını
söylemek isterken Tanabay onu durdurdu:
M - Dur, dur da kendim bulayım! dedi. Ve, sevincini belli eden bir
gülümseme ile: "Tanıdım balam, tanıdım! Seni nasıl unuturum? Aman
mısın, esen misin yiğidim?"
Böylece tanıdığı genç adam, Kerimbekov idi: Tanabay'ın partiden
çıkarıldığı o toplanüda, onu mertçe, ısrarla savunan komsomol
sekreteri Kerimbekov!
- Madem ki tanıdınız, sizinle biraz konuşalım Taneke. Gelin şöyle
biraz yürüyelim.
İbrahim'e dönerek: "Siz de tırpanı alın, otlan biçedu-run" dedi.
İbrahim, o yaltak adam, göze girmek için hemen kollarını sıvadı:
- Tabii yoldaş Kerimbekov, seve seve, diye tırpanı eline aldı.
Tanabay ve Kerimbekov çayın geçip dere kıyısında bir yere
oturdular.
- Benim buraya ne amaçla geldiğimi herhalde anlamışsınızdır
Taneke. Görüyorum ki gücünüz kuvvetiniz yerinde. Çayır biçtiğinize
göre sağlığınız iyi çok şükür. Sizi böyle gördüğüme sevindim.
- Can kulağımla dinliyorum balam. Seni gördüğüme ben de çok
sevindim.
- Doğru Taneke, hemen konuya geçmeliyim. Biliyor-
1 Tepse temir üzgendey: Tepecek olsa demiri bükecek kadar güçlü.
214/Elveda Gülsan
Elveda Gülsan/215
sunuz, çok şey değişti artık. Birçok şey düzene girdi, daha da
düzelecek.
- Biliyorum gözüm, biliyorum. Çok doğru söylüyorsun. Kendi
kolhozumuzdaki değişme ve gelişmeleri görüyorum. Gün geçtikçe daha
da iyiye gidiyor gibi. Bazen gözüme inanamıyorum. Geçenlerde,
vaktiyle çobanlık yaptığım, çok zor günler geçirdiğim Beş Ağaç
vadisine gitmiştim. Doğrusu kıskandım onlan. Yeni bir kora
yapmışlar.. Hem de ne güzel yapmışlar. Çatısı çinko ile örtülmüş.
Beş-yüz baş hayvanı rahatça alacak kadar geniş. Çoban için de
güzel bir ev yapmışlar. Evin yanında anban, at korası da var.
Düşümde görsem inanmazdım. Başka sürülerin durumu da böyle. Çok
iyi olmuş. Köyde de değişiklikler var. Ne zaman gitsem yeni bir ev
yapıldığını görüyorum. Dilerim bu iyi gelişme devam etsin..
- Bizim de amacımız bu, Taneke. Daha yapılacak çok şey var. Onlan
da yapmaya çalışacağız. Şimdi sizi görmeye gelişimin asıl sebebini
anlatayım: Gelin, partiye yeniden katılın. Sizin durumunuzu
yeniden ele alalım. Geçen gün kurul toplantısında bu konuyu
konuştuk. Güç olacağına geç olsun daha iyi.
*
Tanabay şaşırıp kalmış, ağzını açamıyordu. Hem sevinmiş, hem eski
günleri, o korkunç olayı hatırlayarak içi sızlamıştı. O derin
acıyı söküp atamamıştı yüreğinden. O aşağılanma bir kan pıhtısı
olmuş, donup kalmıştı yüreğinde. O yarayı deşmek istemiyordu.
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
131
- Çok sağ ol iki gözüm, benim gibi bir ihtiyarı unutmadığın için
çok teşekkür ederim, dedi. Biraz durduktan sonra aklından
geçenleri olduğu gibi söyledi: "Gördüğün gibi artık ihtiyar oldum.
Bundan sonra partiye ne yararım olur? Ne hizmetim olabilir. îşe
yaramazın biri olup kaldım evladım. Benim devrim geçti artık.
Sakın bana gücenme, biraz düşünmeme fırsat ver, olur mu?"
Böylece o gün için ayrıldılar. Tanabay "bugün giderim,
yann giderim" diye ilçe merkezine gidip başvurmayı erteledi
durdu. Bu arada vakit geçip gidiyordu. Fırlayıp gi-. decek
kadar dinç değildi artık. Ağırlaşmıştı, gitmek zor geliyordu.
¦* Bir gün gerçekten gitmeye karar verdi. Atına binip
yola
koyuldu. Ama yolun yansına gelince atının başını çevirdi ve
geri döndü. Neden öyle yapmıştı. "Bunadım galiba" diyordu kendi
kendine. Merkeze giderken yan yoldan dönüşünün ahmaklıktan başka
bir şey olmadığını biliyordu. Biliyordu ama yine de kalkıp
gidemiyordu.
Merkeze inmek için yola koyulduğu o gün, bir yorganın toz
kaldırarak koştuğunu görmüştü. Görür görmez de anlamıştı onun
Gülsan olduğunu. O günlerde Gülsan'yı çok az görüyordu. Yazın o
kurak bozkırda, Gülsan'nın koşup gittiği yolda, beyaz bir toz
bulutu yükseliyordu. Tanabay onu uzaktan seyrederken içinden bir
şeyler koptu. Gülsa-n'mn ardındaki o toz bulutu hiçbir zaman ona
yetişemezdi. Yorga bir kuş gibi uçup giderken, o toz bulutu upuzun
ve göğe doğru yükselen bir kuyruk gibi hep geride kalırdı. Oysa
şimdi Gülsan kendi kaldırdığı bulutu geçemiyor, toz her ya-' nını
sanyor ve Gülsan kendi kaldırdığı toz bulutu içinde kalıyordu.
Demek o da yaşlanmış, hızı azalmıştı. "Ah Gülsan, sen de
kötülemişsin!" diye geçirdi aklından.
Tanabay, Gülsan'nın nasıl güçlükle koştuğunu düşündü: Toz
bulutunun içinde kaldığı için soluğu kesiliyor, tozdan kurtulmak
isteyen binici de onu durmadan kırbaçlıyor olmalıydı. Atın şaşkın
gözlerini o toz bulutundan kurtulmak için bütün gücüyle nasıl
ileri atıldığım ve yine de kurtulamadığını görür gibiydi.
Gülsan'nın sırtındaki adamın onun sesini duyamayacağını bilse de,
Tanabay bağırmaktan kendini alamadı: "Hey, dur, öyle zorlama
Gülsan'yı!" dedi. Adamın önünü kesmek için atım dörtnala kaldırdı.
Ama ona yetişmeden dizgini çekip durdurdu atını. Gülsarı'nın
üzerindeki adam kendisi gibi mi düşünecekti
216/Elveda Gülsan
bakalım? Ya ona: "Sana ne, nasıl istersem öyle sürerim, sen-ne
karışı yorsun, bunak moruk!" derse, ne cevap verecekti.
Bu arada Gülsan, toz bulutunun içinde bir görünüp bir kaybolarak,
düzensiz bir koşuyla ondan uzaklaşıyordu. Ta-nabay durduğu yerde
onları uzaktan bir süre seyretti. Sonra da atının başım çevirip
geri döndü.
"Bizim devrimiz geçmiş Gülsarı.. İkimiz de kocadık. Artık kime ne
yararımız olur? Bende güç kalmadı. Sonumuza varan yol, evimize
varan yoldan daha kısa artık..."
Aradan bir yıl daha geçtikten sonra Tanabay Gülsa-n'yı bir arabaya
koşulmuş olarak gördü. İçi yandı. Anlı şanlı yorgayı, sonunda
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
132
bacaklarının koşma gücü bitip, boynuna eski bir hamut geçirilmiş,
kınk-dökük bir arabayı çektiğini görmek, Tanabay'a dayanılmaz
geldi ve hemen başını başka tarafa çevirdi. Onu öyle görmektense
görmemek daha iyiydi.
Daha sonra Tanabay Gülsan'yı bir daha gördü. Üzerinde kısa
pantolunlu, yırtık fanileli, yedi yaşlarında bir çocuk vardı. Ata
binmiş olmaktan gururlanıyor, çıplak topuklarını mahmuzlar gibi
hayvamn karnına vuruyor, yürütüyordu.

Çocuk ata belki ilk kez biniyordu. Onun için ona yavaş, uysal bir
at vermişlerdi. Demek, anlı şanlı yanş atı Gülsan bu hallere
düşmüştü!
Çocuk kıvançla, övünçle bağınyordu:
- Dede, bak ben Capayev 'oldum. Şimdi dereyi geçeceğim!
- Hadi, hadi, geç de ben de göreyim! diye Tanabay çocuğu
yüreklendirdi.
Çocuk dizgini sallayarak atı dereye sürdü. Fakat yorga dikçe olan
karşı kıyıya geçerken çocuk atın sırtından kaydı, cump! diye suya
gömülüverdi.
1 Capayev: Ünlü bir süvari kumandanı
Elveda Gülsan/217
- Anneee! diye bağırdı korkan çocuk.
Tanabay onu dereden çıkardı, atın yamna götürdü. Gülsan dereden
çıkıp yolda durmuş, bir bu ayağını, bir o ayağım kaldırarak
bekliyordu. "Ayaklan sızlıyor, gerçekten hasta" diye düşündü
Tanabay. Sonra çocuğu kaldınp yine atın sırtına oturttu:
- Hadi git bakalım, bir daha düşme, dedi.
Atın da, Tanabay'ın da kaderiymiş: Gülsan en sonunda yine
Tanabay'ın eline düştü. Tanabay onu iyice bakmış, beslemiş, ayağa
kaldırmıştı. Ve işte şimdi yorga, Tanabay'ı son kez Aleksandrovka
yokuşundan buraya kadar getirmişti. Ve şimdi Gülsan o yolun
kıyısında can çekişiyordu.
Tanabay, ilçedeki oğlunun evine bir kutlama için gitmişti. İkinci
torunu dünyaya gelmişti çünkü. Doğum arma-ğını olarak kestiği bir
koyunun etini, bir çuval patates ve Caydar'ın pişirip hazırladığı
bazı yiyecekler ve öte-beri götürmüştü onlara. Caydar hasta
olduğunu söyleyerek gelmemişti. Tanabay çok iyi biliyordu onun
niçin gelmediğim. Gelinini sevmiyordu Caydar. Ama bu konuda ağzını
açıp oğluna tek kelime söylemez, belli etmemeye çalışırdı. Oğullan
pısırıktı. Evlendiği orak ağızlı gelin ise, ukalanın, dırdırcının
tekiydi. Kocasına ne isterse yaptırır, o ne isterse o olurdu.
Dediğini yaptırmak, üste çıkmak için ağzına geleni söylemekten,
karşısındakini aşağılamaktan çekinmeyenler vardır. Tanabay'ın
gelini de onlardan biriydi işte. Oğlunun terfi etmesine de onun bu
tıyneti engel olmuştu. Onun geleceği yere başka birini
atamışlardı. Gelin bundan da kaynatasını sorumlu tutuyordu:
- Ömrünü çobanlık, yılkıcılıkla geçirecek olduktan sonra parti
üyesi olmanın ne yararı var? Seni partiden de
218/ElvedaGülsarı
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
133
kovdular işte. Bu yüzden çocuğun yükselemiyor. Yüz yıl çalışsa
bundan başka bir şey olamayacak! Sizin umurunuzda mı? Dağda
oturuyorsunuz Biz de senin yüzünden sıkıntı çekiyoruz!..
Tanabay geldiğine, geleceğine pişman olmuştu. Gelinini susturmak,
sakinleştirmek için:
- Madem ki böyle, ben de partiye yeniden girmek için başvurayım
bari, demişti çekine çekine.
- Yaa, çok mu gereklisin partiye? Ne zaman gelecek acaba diye
gözlerini dört açıp seni mi bekliyorlar? Senin gibi bir ihtiyar
olmadan işlerini yapamazlar mı sanıyorsun! diye bar bar bağırdı
gelin.
Sanki karşısında konuşan gelini değil de bir yabancıydı. Bir
yabancı, bir başkası olsaydı, Tanabay bu sözlerin altında kalır
mıydı hiç? Ama, iyi de olsa, kötü de olsa, öz oğlunun karısıydı.
Böylesine yakınıydı. İnsan kendi kolunu koparıp atabilir miydi?
Hiç sesini çıkarmadı, tartışmadı. "Kocanın yükselmesine engel olan
ben değilim, onun kendisinde iş yok. Aklı başında bir kadınla
evlenmediği için işinde yükselemedi" diyemedi. "İyi kadın kStü
erkeği zor (güçlü) kılar, kötü kadın iyi erkeği hor kılar" demiş
atalarımız" diyecekti ama, oğlunu karısının önünde küçük
düşürmekten çekindiği için bunu da söyleyemedi.
Tanabay işte bu yüzden o geceyi onların evinde geçirmek istememiş,
geç de olsa yola koyulmuştu.
Ateşin başında oturan Tanabay bunları da hatırlıyor, gözünün önüne
getiriyor ve kendi kendine mırıldanıyordu: "Ahmak, albastı kadın!
Senin gibi albastılar nereden çıkarlar bilmem ki? Kimseye sevgisi,
saygısı yok, arlanması utanması yok. Kendisinden başka kimseyi
düşünmez. Herkesi de kendisi gibi sanır. Ama hiç de senin
söylediğin gibi değil albastı! Beni yararlı görüyorlar,
istiyorlar, ben yararlıyım, yararlı.."
Elveda Gülsan/219
25
Tan ağardı. Dağlar göründü, uçsuz bucaksız bozkırın üzerinden
karanlık kalktı.
Çay kıyısında, sönmüş ateşin dumanı belli belirsiz tütüyordu.
Sönmüş ateşin başında saçları ağarmış, gocuğunu omuzuna atmış
yaşlı Tanabay öylece duruyordu. Yorga atın J gocuğa ihtiyacı yoktu
artık. Gülsan öbür dünyaya göçmüş, ',' Tanrı'nın yılkısına
katılmıştı... Tanabay ölen ata baktı, baktı da, onun Gülsarı
olduğuna inanamadı: Zavallı hayvan ne kadar da zayıfü! Can
çekişirken son bir çırpınışla kafasını geriye atmış, yan
yatıyordu. Başında başlığının deri izleri vardı. Dört ayağı dört
yana açılmış, kaskatı olup kalmıştı. Çatlamış toynaklarında
yıpranıp incelmiş nallan görünüyordu. Artık bu asil toynaklar yere
basamayacak, kara yolda iz bırakamayacaklardı. Artık ayrılık
zamanı gelmişti. Gitmeliydi.
Tanabay son bir kez, atın üzerine eğildi. Hayvanın buz gibi olmuş
göz kapaklarını parmaklarıyla indirdi, gözlerini kapadı. Son bir
kez atın başlığını çıkardı ve ardına dönüp bakmadan yürüdü gitti.
Taşlara basa basa, dağı aşa aşa yürüyordu. Yine acı düşüncelere
daldı. İhtiyarlık gelip çatmıştı. Evet, artık sona varan yol eve
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
134
varan yoldan kısaydı: "Gökyüzünde sıra sıra uçuşan kazların kanat
çırpınışına kendi kanatlarının gücü yetmediği için geride kalıp
tek başına donarak ölen kaz gibi ölmek istemiyorum, kanat
çırparken ölmek istiyorum. Bir yuvadan uçup gideceğim zaman, o
yuvayı benimle paylaşanlar üzerimde cıvıl cıvıl uçuşsunlar, işte
benim armanım bu..." diye düşünüyordu.
"Samansur'a bir mektup yazarım. Ona derim ki: Yorga
220/Elveda Gülsan
Gülsan'yı hatırhyor musun? Hatırlarsın elbet. Babanın parti üye
kartını teslim etmek için ilçe merkezine gittiğimde ben o yorgaya
binmiştim. Beni yola çıkarıp uğurlamışün. İşte o at, benim
rulpanm, Gülsan'm, dün gece ilçeden dönerken, Aleksandrovka
yokuşunda öldü. Bütün gece onun başı ucunda oturdum. Bütün gece,
bütün geçmişimi düşündüm. Her şeyi gözümün önüne getirdim.
'Yamansız yahşi olmaz' derler ya, onun gibi, tıpkı yorga Gülsan
gibi, bir gün, bir yol üstünde ben de öleceğim. İki gözüm
Samansur, benim partiye yeniden girmeme yardımcı olmam istiyorum.
Çok yaşamam artık. Kart bir koyunun ömrü ne kadarsa benim de o
kadar ömrüm kaldı. Ömrümün sonunda armandaşlarımdan (ülkücü
arkadaşlarımdan) ayrı kalmak istemiyorum. Düşünüyorum da, baban
Çora'nın, kendi parti kartım parti komitesine benim teslim etmemi
istemesinin bir sebebi vardı.. Çora'nın oğlu Samansur, sen beni,
Tanabay Bakasov'u çok iyi tanırsın..."
Atın başlığım omuzuna almış, düzü-yokuşu aşarak yürüyordu.
Gözlerinden akan yaşlar, yüzünü, sakalım ıpıslak etmişti. Gözünü,
yüzünü silmiyordu. Bunlar, doğuştan tulpar, doğuştan taypalma
Gülsarı için dökülen yaşlardı. Yaşlı gözlerle, yeni sabaha, tek
başına dağların eteklerine doğru uçan yabankazına, uzun uzun
baktı. Gözyaşlan daha çok akmaya başladı. Yabankazı yolunu
şaşırmış, sürüden ayrılmıştı. Arkadaşlanna yetişmek için acele
ediyordu.
- Uç yabankazı uç! Kanatlann yorulmadan arkadaşlanna yetiş! diye
derin bir iç çekti. Sonra:
- Elveda Gülsan! Elveda! dedi.
Yürürken o eski, yanık ağıdın ezgisi geldi kulaklarına:
Elveda Gülsan/221
...Ana deve, bozlaya bozlaya, yitirdiği yavrusunu günlerden beri
arıyordu: Neredesin kara gözlü güzel botam? Memelerinden güzel
kokulu ak süt akıyor. Neredesin kara gözlü botam? Ses ver bana!
Dolup taşan memelerinden süt akıyor. Güzel kokulu, ananın sütü...
SON
www.cizgiliforum.com.enginel elveda gülsarı
135
Aytmatov'un yayınladığımız diğer eserleri:
Dişi Kurdun Rüyaları
(roman)
Cemile-Sultanmurat
(hikâyeler)
Yıldırım Sesli Manasçı-Yüzyüze-Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek
(hikâyeler)
Beyaz Gemi
(hikâye)
Gün Olur Asra Bedel
(roman)
Cengiz Han'a Küsen Bulut
(roman)

Kızıl Elma-OğuUa Buluşma-Beyaz Yağmur Asker Çocuğu-Deve Gözü
(hikâyeler)
Elveda Gülsan
(roman)
elveda gulsarı
Elveda Güisan, ünlü yazar Cengiz Âytmatov'un en güzel
romanlarından biridir. Cins ve ünlü bir yorga olan Gülsarı
adındaki atın doğumundan, yaşlanarak ölümüne kadar geçen fırtınalı
hayat macerası, romanın ana konusu gibi görünür. Ama, atın sahibi
Tanabay'ın ve Tanabay gibi devrime inanmış Kırgız gençlerinin
hayatı, daha az çalkantılı, daha az çileli geçmemiştir. Bunu,
Tanabay'ın, can çekişen sevgili atının başında, yüreği üzüntülerle
dolu olarak geçirdiği bir kaç saatlik süre içinde kendisiyle,
geçmişiyle hesaplaşmasından anlıyoruz.
Fanabay, o birkaç saatlik süre içinde kendi çocukluğunu,
gençliğini ve yaşlılığını, sevinç ve açılarıyla, umut ve
umutsuzluklarda, sevap ve günahlarıyla yeniden yaşıyormuş gibi
hayalinde canlandırır, 0 kendini devrime, mutlu yarınlara adamış,
ama siyasî rejim onun ömrünü mutsuzluklar ve sıkıntılar içinde
geçirmesine sebep olmuştur.
Bu kadar değil... Aytmatov, kendine özgü anlatım hiçimi ve gücü
ile, Kırgız - Kazak ellerinin doğasını, Kırgız - Kazak Türklerinin
töresini ve folklorunu da pek canlı olarak gözler önüne seriyor.
Aşk ve heyecan, çarpıcı örneklerle eleştiri, okur için derin edebî
haz, yazarın bu eserinde de yoğun olarak vardır. Bir şey daha var:
Tanabay'ın o çok özverili ama çileli hayatını okurken, onun
gençliğinde yürekten bağlandığı bir siyasî rejimin, komünizmin,
can çekiştiğini, bugünkü dağılma ya da çöküşün kaçınılmazlığını da
görüyoruz bu çok duygulandıran ve düşündüren romanda.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Haberi Paylaş


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Cengiz Aytmatov Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek Sosyalist2 -Çeviri Roman 0 06-11-2010 01:09
Cengiz Aytmatov - Dişi Kurdun Rüyaları Sosyalist -Çeviri Roman 0 29-10-2010 21:32
Cengiz Aytmatov - Cemile Sosyalist -Çeviri Roman 0 29-10-2010 21:30
Cengiz Aytmatov Beyaz Gemi Sosyalist -Çeviri Roman 1 29-10-2010 20:58
Cengiz Aytmatov - Toprak Ana Sosyalist -Çeviri Roman 0 28-10-2010 01:51


18:16


Powered by vBulletin® Version Kapalı
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.