Sosyalist Kitaphane  
''Öğretimiz Dogma Değil Eylem Klavuzudur''
Go Back   Sosyalist Kitaphane > EDEBİYAT > Edebiyat Dünya > -Çeviri Roman
''MARX - ENGELS''
Cevapla
 
Bookmark and share LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 12-12-2010, 19:45
Sosyalist2 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Moderator
 
Standart Jorge Semprun Ne Güzel Bir Pazar




Ne Güzel Bir Pazar

Jorge Semprun

10 Aralık 1923'te Madrid'de doğdu. 1937'de ailesi Fransa'ya sürgün gitti. Sorbonne'da felsefe eğitimi gördü. 1941'de
Direnis'in Komünist bir koluna katıldı. Ertesi yıl İspanya Komünist Partisi'ne girdi. 1943'te Gestapo tarafından tutuklandı
ve Buchenwald toplama kampına kapatıldı. Paris'e 1945'te döndü. 1952 yılına kadar UNESCO'da çevirmen olarak
çalıstı. Bu tarihten itibaren Franco rejimine karsı Komünist parti yeraltı faaliyetlerinde önemli görevler üstlendi. 1962
yılına kadar kod adı Federico Sanchez'di. "Büyük Yolculuk" romanı 1963'te Fermentor Ödülü'nü kazandı. Ertesi yıl
komünist partiden ihraç edildi. "La deuxieme mort de Ramon Mercader" 1969'da Femina Ödülü kazandı. 1988-1991
arasında İspanya'da kültür bakanı olarak hükümette çalıstı. 1996 yılında Goncourt ödülü jürisine seçildi. Paris'te yasıyor.
Thomas'a,
İleride, daha sonraları, anıyı hatırlayabilmesi ipin.
1
"...insanın iktidara karsı mücadelesi, belleğin unutmaya karsı mücadelesidir." MILAN
KUNDERA
"Rus kamplarında, Alman kamplarında olduğu gibi, en zorlu kadere maruz kalan Ruslar omustur. Bu savas bize, sonuç
olarak bu dünyada Rus olmaktan daha kötü bir sey olmadığını gösterdi." ALEKSANDR SOLJENTSIN
"İsimleri istemekte, yalnızca ve yalnızca kendi kendine açılıp kapanan, anahtarını aramak zorunda olmadığımız kapılara
benzeyen kitaplarla ilgilenmeye devam etmekte ısrar ediyorum. Çok sükür ki romanesk uydurmacalarla dolu psikolojik
edebiyatın günleri artık sayılı."
ANDRE BRETON
1
SIFIR
Belli belirsiz bir ses duymus gibi geldi. Bir çesit hısırtı, yerdeki kann hısırtısı. Orada, kıslalara doğru giden yolun
kavsağında, belki bir kamyonun tekerlekleri altında. Ağaçların arasında, belki birkaç askeri aracın tekerlekleri altında
parıldayan bir kar yığını. Taze kann üzerinde kayıp giderken, karları yumusatan tekerleklerin altında.
Anlık bir hısırtı, hepsi bu. Manzara, hareketsizliğin sessiz gürültüsüne yeniden dönüvermisti.
Takip ediliyormusçasına bir durgunluk içinde birkaç adım attı. Birkaç adım, istemsiz bir hareketle,
düsünmeksizin atılmıs birkaç büyük adım. Sonra yolun ortasında durdu. Durması için hiçbir neden yokken.
Yürüyüsünün düssel yolunda uyanmıs olarak.
Sessizlik sonsuza dek sürebilirdi, mümkündü bu.
Biraz önceki o son insan sesinden, o belirsiz hareketten sonra manzara bombos ve terk edilmis kalabilirdi. Ağzının
hemen önünde bir buharın olusmakta olduğunu görüyordu. Çizmelerinin sert derisi içinde sismis ayak parmaklarını
oynattı. Mavi kumastan kabanının ceplerine sıktığı yumruklarını bastırıyordu.
Bundan sonra hiçbir sey olmayabilir, hiç kimse gelmeyebilirdi. Yol hiçbir yere çıkmayabilirdi. Kısın buzdan, berrak
yalnızlığı uzayıp gidebilirdi. Daha sonra, belirsiz ama tahmini bir gelecekte kar erimeye baslardı. Ormanın her yanı
derelerle, su akıntılarıyla dolardı. Hem ağaçlar hem toprak özsularıyla, tohumlarla donanırdı. Bir gün her taraf
yeserecekti. Yemyesil, bolluk içinde. Bütün bunları özetlemek için bir tek sözcük yetiyordu: Bahar.
Sonra solunda, o karlı sonsuzluğun içinde bir ağaç gördü.
Bayırın, yüksek lambalar dizisinin, anıtsal sütunlar topluluğunun ötesinde bir ağaç. Bir kayın galiba! Ya da ona öyle geldi.
Tıpkı bir kayına benziyordu. Karmakarısık kayınlar yığınından kopmus, bombos bir alanın ortasında muhtesem bir
yalnızlık içinde. Ormanı görmeyi engelleyen kayındır belki, kimbilir? Muhtesem kayın! Üç adım yanında duruyor ve çok
komik görünüyordu. Ancak bunun kendi hayal gücünün ürünü olmasından, ağacı düsünde yaratmıs olduğundan
kuskulandı. Hayır, değil herhalde: Edebi bir serap. Gülümsedi, yana doğru birkaç adım daha attı.
Herhangi bir amacı olmadan, rasgele bir yürüyüsle yolun karsı tarafına geçecek gibiydi.
Baska hiçbir ağaç anımsamıyordu. Merakı, geçmise duyulan bir özlem değildi. Bir kan akısıyla uyanıveren
bir çocukluk anısı bile yoktu. Yakalanması olanaksız bir seyi, geçmiste kalmıs bir anı bulmaya çalısmıyordu.
Merakını besleyen eski bir mutluluk yoktu. Yalnızca, tahmin edilen adı bile hiç önemli olmayan bir
ağacın güzelliği. Bir kayın herhalde ya da belki bir mese, bir incir, bir salkımsöğüt, bir akçaağaç, bir
disbudak, bir sedir, bir demirhindi...
Fakat kar ve demirhindi bir arada, pek mantıklı değil. Saçmalıyordu. Nesesi aklını basından almıstı. Altı üstü
bir ağaç, simdi-. ki zamanın seffaf hareketsizliği içinde hemen göz alan çarpıcılı-ğıyla bir ağaç.
Bayın geçti, yumusak, bembeyaz karın üstünde yürüdü.
Ağaç oradaydı, uzanıp dokunabileceği uzaklıkta. Gerçekti, dokunulabilirdi.
Elini uzattı, rüzgârın kayın gövdesi üzerinde biriktirdiği buzlanmıs karı kazıyarak ağacın kabuğuna dokundu. Sonra daha
iyi görebilmek için geri çekilip biraz uzaklastı. Gözlerinin altında küçük bir manzaranın tamamı vardı. Nefesini üfleyerek
parmaklarını ısıttı, ellerini mavi kabanın cebine iyice soktu. Yukarı doğru baktı. Aralık göğü, neredeyse renksiz bir cam
gibi solgundu. İnsan günesi hayal edebilirdi.
Zaman geçecekti. Kayın ağacı, karlı mantosundan soyunacaktı. Sağır bir titremeyle ağacın dalları gözenekli, kırılgan
demetler halinde toprağa dökülecekti. Zaman da üstüne düseni yapacaktı, günes de. Yapmaya da baslamıslardı zaten.
Zaman, parlak ihtisamını kısın içine yaymaktaydı. Ama huzurlu mevsimin buzdan kalbinde yesil bir tomurcuk, belli
belirsiz özsulany-la beslenmekteydi.
Orada hareketsiz durmus, tepeden tırnağa dikkat kesilmis, tomurcuğun kısı, çiçeğin tomurcuğu, meyvenin çiçeği nasıl
inkâr ettiğini düsünüyordu. Bu temel diyalektiği fark edince kahkahalarla gülmeye basladı; çünkü bu henüz elle
tutulamayacak kadar küçük, narin tomurcuk; zamanın karlı karnında açan bu yesil, nemli bitki, kısı yalnız olumsuz
kılmakla kalmıyor, onun bitisini de gösteriyordu. Yaslı Hegel haklıymıs. Parlak kar, parlak yesille biter.
Karla kaplı kayına baktı. Yesil gerçekliğini simdiden görebiliyordu. Aralıktan sonra, daha beklenecek kaç ay var? Belki de
kendisi o zamana kadar ölmüs olacaktı. Tomurcuk patlayacak, kısın derin gerçekliğine son verecekti. O ise ölmüs
olacaktı. Hayır yalnız ölmüs bile değil, tamamen yitmis olacaktı. O yok olacak, toz ve dumana karısacak, tomurcuk ise
özsuyuyla dolu bir top gibi patlayacaktı. Hayal etmek büyüleyiciydi. Günese, ağaca, manzaraya, kendi yokluğunun olası
ve uzak fikrine güldü. Ne olursa olsun her sey sona erecekti. Kısın sonu da bolluk olacaktı.
Soğuktan kaskatı olmus deri botlarının içinde ayak parmaklarını oynattı. Mavi kabanının cepleri içinde sıktığı ellerini
oynattı.
Ne de olsa henüz Talmud'u okumamıstı. Talmud, "Güzel bir ağaç görürsen durma, yoluna devam et," der. O ise durmus,
güzel ağaca kadar yürümüstü. Dünyanın gelip geçici güzelliklerini inkâr ederek kendi varlığını onaylamaya hiçbir zaman
ihtiyaç duymamıstı.
Talmud'u okumamıstı, bu muhtesem bir kayındı ve o kendini mutlu hissediyordu.
O sırada bir metal sıkırtısı dikkatini çekti. Basını çevirdi. Yaklastığını hiç duymamıstı ama simdi karsısında bir astsubay
vardı. Astsubay tabancasını kırmızı deri kutusundan çıkardı. Namluya bir mermi sürdü. Bu metalik ses berrak berrak
yankılandı.
Kendisine doğrultulmus olan tabancaya baktı. Astsubayın bakısında bir saskınlık, hatta biraz endise vardı. Sesinde
hayretle karısık bir öfke seziliyordu. " Was machst Du bier?" diye sordu.
Sesi saskınlıktan ya da kızgınlıktan titriyordu. Bu da anlasılabilir bir seydi. Orada, kullanılan yolun dısında,
bir ağacın yanı basında, yüzünde memnun bir ifadeyle aptal aptal gülen biri dayanılır gibi değildi.
Bir saniye düsündü. Ne söylediğine dikkat etmeliydi.
"Das Baum," dedi sonunda, "so ein rvunderschönes Banm!"
Yapılabilecek tek açıklama buydu.
Bu beklenmedik yerde bulunusunun gerçek nedenini, kısaca ve özlü biçimde, üstelik Almanca olarak ifade edebilmis
olmak hosuna gitti. Ağaç gerçekten de mucizevi güzellikteydi. Yine de aynı açıklamayı Fransızca yapsa, resmi ve
yapmacık duracaktı. Bu ağaç mucizevi güzellikte, diyecekti.
Astsubay basını çevirdi ve ilk defa olarak ağaca baktı. O ana dek kayın ağacını fark etmemisti. Zaten görseydi bile
yoluna devam ederdi. Üstelik Talmud'u okumus olması da çok küçük bir olasılıktı. Tabancanın namlusu, karlı toprağa
doğru düsey bir hareket yaptı.
Bir saniyeliğine kendini, astsubayın ağacı kendi gördüğü gözle gördüğünü hayal ederken yakaladı. Belki de astsubayın
gözleri, gördüğü güzellik karsısında kamasmıs, zayıflamıstı. Ağacın bütün o beyazlığı, kütlesinin kalınlığıyla
mavimsilesme-si, dantel gibi kenarlarındaki renkleri, belki de onun bakıslarındaki karanlığı eritmisti. Yere sarkıttığı
kolunun ucunda duran tabancayla, bütün dikkatini vermis ağaca bakıyordu. Belirsiz, bulanık bir olasılık beliriyor gibiydi.
İkisi orada öylece yan yana durup, bu karlı güzellik hakkında konusabilirlerdi.
Astsubayın yakasının iki ucunu süsleyen siyah dörtgenin üstüne gümüsle islenmis çift S harfinin parıltısını görebiliyordu,
ama nedense bu ona bir engel değilmis gibi geldi. SS astsubayı, az önce kendisinin yaptığı gibi birkaç adım uzaklastı.
Astsubay, kayına ve manzaraya mavilesmis bir gözle bakıyordu. Her sey çok masum görünüyordu, en azından belirsiz
bir olasılıktı bu.
Astsubay basını sallayarak ona doğru dönebilirdi. Tatsach-lich, ja, Mensch, ein wunderschb'nes Baum,
diyebilirdi. Her ikisi de baslarını sallayarak ağaca bakarlardı. Fırsattan istifade, bir SS
astsubayına, ülkesinin bir filozofunun çarpıcı görüslerinin karmasıklığını duyarlılıkla açıklayabilirdi.
Ağacın önünde hareketsiz duruyorlardı. Biraz günes görünüyordu, gökyüzü solgundu, kar bütün gürültüleri
boğuyordu ve uzakta bir duman yükselmekteydi. Aralık ayında bir pazar günü, saat sabahın onuydu.
Herhalde bu böyle sürüp gidebilirdi.
Ama biraz sonra bitti.
SS astsubayı ona doğru üç adım attı. Tabanca yeniden göğsüne doğrulmustu. Astsubayın yüzü öfkeden ya da nefretten
kıpkırmızıydı. Biraz sonra bağırmaya baslayacaktı.
Ama o, birden çizmelerinin topuklarını birbirine vurarak esas durusa geçti. Karın kayganlığı yüzünden bu pek kolay
olmamıstı. Yine de yapmayı becerdi. Topuk sesi kusursuzdu. Ani bir hareketle beresini çıkardı. Bası ileride, dümdüz
durarak, gözleri solgun gökyüzünün kör bosluğunda, bağırmaya basladı. Haykırmaya hazırlanan SS astsubayından önce
davranıp, onun ağzını açık bırakmıstı. Kurallarda yazılı olduklarından daha da uygun biçimde sıra numarasını, kendisine
verilen görevi ve kamp sınırlan dısında bulunmasının nedenlerini sıraladı.
"Haftling, vier-und-vierzig-tausend-neun-hundert-vierr diye bağırdı. uVon der Arbeitsstatistikl Zur Mibau kommandiert!"
Uzaktaki sakin duman, krematoryumdan yükseliyordu.
SS astsubayının ismi Kurt Kraus'tu. Hakkında tek söyleyebileceğimiz bu.
Üzeri Hitler kartallanyla süslenmis sütunların çevrelediği yolun açığında, tek basına bir kayın ağacını hayranlıkla
seyrederken Kurt Kraus tarafından yakalanan Numara 44904, kimliğini açıkladı: Numara 44904. Bu sayı, beyaz
kumastan bir dikdörtgenin üstüne siyah renkte basılarak, mavi kabanının sol tarafına, tam kalbinin üstüne dikilmisti. Aynı
sayı ikinci bir dikdörtgenin üstüne de basılarak, bu kez de sağ bacağının sağ kenarına, baldırının üstüne dikilmisti. Her
bir dikdörtgenin üstünde kırmızı
kumastan birer ikizkenar üçgen vardı. Bu kırmızı üçgenlerin üzerine silinmez mürekkeple S harfi yazılmısa. Bilmeyen biri
kolaylıkla yanılabilir, bunun tamamen bir rastlantı olduğuna inanmayabilirdi. Sanki astsubayın yakasındaki siyah fon
üzerine gümüsle islenmis ve aynı zamanda süslü -çift parılulı, çift parlak yanklı- çift S ile, Numara 44904'ün giysilerindeki
kırmızı fon üstüne siyah, tek S arasında hiyerarsik bir iliski varmıs sanılabilirdi. Tekle çift arasındaki gibi. Ama hiç
de öyle değildi. Elbette ki bir hiyerarsi vardı. SS astsubayı Kurt Kraus ile Numara 44904 arasında ölüm hakkı kadar bir
mesafe vardı. Ancak mesafe ve hiyerarsiyi tekten çifte, S'ten SS'e geçis simgelemiyordu. Tek S'in yerine baska bir harf
de olabilirdi. F, R, T: Franzose, Russe, Tscheche örneğin. İkizkenar üçgenin üzerine yazılan harf, numarayı tasıyanın
milliyetini gösteriyordu yalnızca. Bu durumda S'in anlamı Spanier, yani İspanyol. Ayrıca numara sahibiyle SS astsubayı
Kurt Kraus arasındaki hiyerarsik mesafe, sözü geçen numara sahibinin milliyetiyle belirlenmi-yordu. Ölüm hakkı, milliyeti
ne olursa olsun numara tasıyan herkese uygulanabilirdi. Hatta sözü geçen numara sahibinin var olusu, üzerinde tasıdığı
simgeleyici harf hangisi olursa olsun, yönetimin çıkarlarına bağlıydı. Saat sabahın onuydu. Pazar günüydü. Aralık ayının
sonuydu. Her yer karla kaplıydı. Ettersberg tepesi üstünde bulunan ve adını Buchenwald denen yere veren kayın
ormanı, Weimar'a birkaç kilometre uzaklıktaydı.
Weimar kentinin birkaç yıl öncesine dek hiç de kötü bir söhreti yoktu. Genel olarak saygın kabul edilen tarihsel
kaynaklara inanacak olursak 9. yüzyılda kurulmustu ve 1140 yılına dek Or-lamünde kontlarına aitti. Kent, 1345'te
Thuringe prenslerinin toprağı haline gelmis, bir sonraki yüzyılda, tam olarak 1485'te de Saksonyalı Wettin hanedanının
en büyük koluna bırakılmıstı. 1572'den sonra Weimar, bu dukalığın sürekli ikametgâhı olmustu. Charles-Auguste ve
selefleri zamanında kent, özgür bir sanat ve edebiyat merkezine dönüsmüstü.
Sehrin bu son özelliği, Ettersberg toplama kampına ait belgelerin bir dökümünde özellikle altı çizilerek, biraz da üstü
örtülü bir hamasetle belirtilmistir:
"Simdiye dek Weimar bütün dünyada, Yaslı Lucas Cranach, Johann Sebastian Bach, Christoph Martin Wieland,
Gottfried Herder, Friedrich von Schiller, Johann Wolfgang von Goethe ve Franz Liszt'in yasadığı ve ölümsüz eserlerini
yarattığı sehir olarak tanınıyordu. Goethe bu tepede, kayın ağaçlarının arasında gezinirdi. Wanderers Nachtlied burada
tasarlanmıstı. We-imar'ın bütün aydın çevresi, Goethe'yle birlikte Ettersberg'in üstünde toplanıp, dinlenmeyi, temiz hava
almayı severdi."
Weimar'daki yasama bu pastoral yaklasım, bizzat Goethe tarafından da onaylanmıstır. 26 Eylül 1826 tarihinde Eckermann'la
yaptığı Konusmalarımda., Ettersberg üzerinde yapılan bir gezintinin samimi anlatımına rastlayabiliriz.
J. Chuzeville'in çevirisinden hareketle, sadık ancak gösterissiz çevrim yazıcı Eckermann'a kulak verelim. "Goethe bu
sabah beni Etter Dağı'nın batı zirvesi olan Hot-telstedt Tepesi'ne, oradan da Ettersberg av kösküne doğru bir araba
gezintisine davet etti. Hava çok güzel ve sıcaktı, sabah erken saatte Saint-Jacques kapısından yola çıktık... Simdi
tepeye varmıstık ve hızla ilerliyorduk. Sağ tarafimızda meseler, kayınlar ve daha baska yapraklı ağaçlar vardı. Weimar
arkamızda gözden kaybolmustu...
"'Burası iyi,' diyerek arabayı durdurdu, Goethe. 'Bu temiz havada kahvaltı etmek nasıl olacak bakalım.'" "Arabadan inip,
birkaç dakika boyunca sayısız fırtınadan eğ-rilmis, cılız meselerin arasında, sert toprağın üzerinde boydan boya yürüdük.
Bu sırada Frederic kahvaltıyı bayırın çimleri üze-10
rine yaymaktaydı. Bu noktadan manzara, güz günesinin sabah aydınlığında gerçekten de göz alıcıydı. "Sırtımızı
meselere vererek oturduk ve böylece yemeğimizi yerken Thuringe'nin yansını içine alan sonsuz manzara gözümüzün
önünde kaldı. Bir çift kızarmıs keklik ve beyaz ekmek yiyip, bir sise çok kaliteli sarap içtik. Goethe'nin bu tip gezintilerde
yanında tasımayı alıskanlık edindiği kırmızı deri kılıf içinde, altından, güzel bir katlanabilir kadehi vardı... "
Ancak bütün bu soylu anıların inceliğine rağmen Weimar, Goethe'nin zamanında bes-altı bin kisilik küçük bir kasabadan
baska bir yer değildi. Hayvanlar çamurlu sokaklarda salınıyordu. En bilgili yazarların anlattıklarına göre sehirde, doğru
dürüst yol yoktu. Sokaklarda yürürken insanın düsüp kemiklerini kırması isten bile değildi.
Bes yıl sonra, 1779'da Dük Charles-Auguste tarafından danısman ve Savas ve Köprüler-Yollar bakanlıklarının yöneticisi
olarak atanan Goethe, kentin durumunu düzeltmeye çabaladı. Ancak gelismenin fazla hızlı olmadığı anlasılıyor.
Stendhal, Rusya'ya imparatoru ziyarete giderken bu bölgeden geçtiği sırada kız kardesi Pauline'e yazdığı 27 Temmuz
1812 tarihli bir mektupta, Thuringe yolu üzerinde atlı yolculuğunu yavaslatan "Alman yavaslığı"ndan sikâyet ediyor.
Manzaranın Stendhal'i, Go-ethe ve Eckermann'ı büyülediği ölçüde etkilemediği anlasılıyor. Pauline'e söyle yazmıs:
"Weimar'da sanatı seven bir prensin varlığı hissediliyor. Ancak tıpkı Gotha'daki gibi burada da doğa hiçbir sey
yapmamıs. Burada doğa Paris'teki kadar yavan."
Ne olursa olsun, bazı aydın kisiler buna pek katılmasalar da, doğal güzellikler açısından Weimar'in hiç de kötü bir söhreti
yoktu. 1919'da Hohenzollernlerin düsüsünden sonra Weimar Cum-huriyeti'ni kuracak olan ulusal meclis de burada
toplanmıstı.
Bir öykünün, karsılıklı olarak birbirini etkileyen, aralarında karanlık bağlar olan bir olaylar dizisi ya da silsilesinin gerçek
11
baslangıcını kesin olarak belirlemek çok güç, hatta bazen olanaksızdır. Özellikle de bu olaylar ilk bakısta ilgisiz, hatta
olasılık dısı görünüyor, daha sonra sıkıca birbirine bağlanıyor ve en sonunda kesinliğin parlaklığını -ne kadar yanıltıcı da
olsa- kazanacak derecede belirgin bir tutarlılığa ulasıyorsa. Ancak bizim durumumuzda 3 Haziran 1936 tarihi kesin gibi
gözüküyor.
Tam o gün, toplama kampları genel müfettisi ve müfrezeler sefi SS Totenkopf, Theodor Eicke, Berlin'de,
Wilhelmstrasse'de-ki bürosunda, soyadının bas harfi olan tek bir büyük E ile imzaladığı GİZLİ mührü tasıyan resmi
duyuru aracılığıyla gelisecek olan hikâyeyi baslatmıstı. Bir bakalım.
Theodor Eicke söyle yazıyor: "Reichsführer SS Himler Lich-tenburg (Prusya) toplama kampının Thuringe'ye tasınmasına
onay vermistir. Bu nedenle söz konusu bölgede uygun bir alan bulunarak üç bin tutuklu için bir kamp insa edilecek ve
çevresi de İkinci Bölük SS Totenkopf kıslalarıyla sarılacaktır. Operasyonun maliyeti bir milyon iki yüz bin mark olarak
belirlenmistir."
3 Haziran 1936 tarihli bu gizli belge, uzun süredir Thurin-ge'in Gauleiter'si olan Fritz Sauckel'e gönderilmisti. Sauckel
1942'de Reich'ın ve isgal edilen bölgelerin çalısma bakanı oldu ve çesitli adlar altında milyonlarca isçinin Almanya'ya
getirtil-mesini organize etmekle sorumlu tutuldu. Bu sorumluluk nedeniyle de 1946'da Nuremberg mahkemesi tarafından
yargılandı ve ölüme mahkûm edilerek asıldı. Mektubu imzalayan Theodor Eicke ise ancak iki yıl önce Brigadeführer
olmustu.
Stadelheim hapishanesinin 474 numaralı hücresine, SA sefi Ernst Röhm'ün kapaDİdığı yere girmisti. Güvenilir
kaynakların belirttiğine göre hava sıcaktı ve Rohm hücresinde üstü çıplak olarak oturuyordu. Avam Nazilerin sefi Ernst
Röhm, Maliye Bakanlığı ve Genelkurmay'daki beyefendilerin takdirini kesin 12
olarak kazanmak isteyen Hitler'in kisisel emriyle Theodor Eicke tarafından öldürüldü. Daha sonra ise, 1943'te Eicke doğu
cephesinde can verdi.
Ama biz bütün bu ölümlerin anlatımımızı bölmesine izin vermeyelim.
Bunlar bizi, 1936 yılındaki o haziran gününün nemli Berlin'ini hayal etmekten alıkoyamaz. Wilhelmatrasse'deki
bürosunda oturmakta olan Theodor Eicke, bir sekreterin az önce önüne koyduğu, Fritz Sauckel'e gönderilecek mektubu
gözden geçirdi. İlk sayfanın sağ üst kösesinde, tarihin ve diğer alısıldık bilgilerin (Berlin SW 68, den 3 Juni 1936,
Wilhelmstr. 98/IV) hemen altında, parantez içinde GEHEIMyazılmısa. Daha önce de söylediğimiz gibi: "Gizli"
Theodor Eicke kalemini eline aldı ve mektubun alt tarafına, Heil Hitler! ibaresi ile kendi unvanlarının (Der Inspekteur der
Konz. - Lager u. Führer der SS-Totenkopfrerbande, SS-Gruppen-führer) hemen altına büyük harfle, soyadının bas
harfini yerlestirdi: E. Sekreter daktiloda yazılmıs sayfalan geri aldı ve özel idari postanın kırmızı maroken dosyasına
koydu. Gruppenfüh-rer'le birkaç kelime konustuktan; havaların nasıl gittiği, birbirlerinin sağlığı ve Baltık kıyısındaki
plajlarda yapmayı planladıkları tatil projeleri üzerine iki çift laf ettikten sonra bürodan ayrıldı. Böyle hayal edebiliriz.
Her ne olursa olsun bu mektubun yazılıp postaya verildiği o gün, Leon Blum'ün böyle bir mektubun varlığından haberdar
olması bile olanaksızdı. Hele bu mektubun, onun kaderi üzerinde nasıl bir etki yapacağını hiç bilemezdi.
31 Mayıs'ta toplumsal çatısmaya ve CGT'nin ortamı sakinlestirmek yönündeki çabalarına karsın giderek artan fabrika
isgallerine bir çözüm bulmak amacıyla çalısma bakanı Ludovic-Oscar Frossard -Komünist Parti'nin Tours kongresinden
sonra göreve gelen eski sekreteriydi ve aynı zamanda Zinoviev ve Troçki'nin yazılannda olduğu gibi, Humbert Droz'un
anıları ve
13
raporlannda da fazla övgüyle sözü edilmeyen merkezci akımın yöneticiliğini yapmıs ve Dördüncü Komintern Kongresi'ni
takiben Fransız Komünist Partisi'nden (FKP) istifa ettikten sonra 1935 Haziranı ile 1936 Haziranı arasında Laval ve
Sarraut kabinelerinde çalısma bakanı olmustu- tarafından, toplanmıs olan isveren ve isçi sendikaları karma konferansı, 3
Haziran 1936 günü görüsmelerin basarısızlığıyla sona ermisti. Bu durumda 4 Haziran Persembe günü Leon Blum,
bakanlığını baskan Lebrun'e sundu. "Eski bakanlık," dedi Lebrun Blum'e, "durumu öyle vahim görüyor ki görevi
devralmanız için yarını bile beklememenizi istiyor. Sizden bu aksam saat dokuz itibariyle İçisleri ve Çalısma
bakanlıklarının basına geçmenizi rica ediyor." Leon Blum bu ricayı yerine getirdi ve aynı aksam içinde bir gün önce sol
delegasyonunda yaptığı konusmada, "İsçi teskilatlarını yönlendirmekle görevli olanlar üstlerine düseni yapmalıdırlar. Bu
adaletsiz kargasaya bir son vermek için acele etmelidirler. Bana göre seçim düzen ile anarsi arasındadır. Kim ne derse
desin benim yolum düzeni korumaktan geçecektir," demis olan Roger Salengro içisleri bakanlığında ve Jean Le-bas da
çalısma bakanlığında görevlere getirildiler.
3 Haziran 1936 günü, Theodor Eicke'den Fritz SauckePe gizli mührüyle gönderilen mektuptan Leon Blum'ün haberi bile
olamazdı. Eğer bazı mucizevi rastlantılar sonucu böyle bir mektuptan haberdar olmus olsa bile, o mektubun kendi
varolusu üzerindeki sonuçlarını tahmin edebilmesi çok küçük bir olasılıktı. O günlerde bakanlığının kurulusuyla, 6
Haziran cumartesi günü yapılması öngörülen göreve atanması sırasında mecliste yapacağı konusmayı hazırlamakla ve
toplumsal çatısmaların çözülmeye çalısılmasıyla mesgul olan Leon Blum'ün otuz bes yıl önce bizzat yazdığı Goethe'nin
Eckermann'la Teni Konusmalarım hatırlaması da yine küçük bir olasılıktı. Theodor Eicke'nin, Fritz SauckePe yazdığı
resmi duyurunun altına imzasını koyduğu anda, o zaman için bile geçmiste kalmıs o yazıyı düsünüyor olması ise
kesinlikle
14
olası değildi. Bu mektubun sonucunda Goethe'nin Eckermann'la konusmalarını yaptığı o canım arazide bir toplama
kampı kurulacak, ve birkaç yıl sonra kendisi de bu kampa kapatılacaktı.
Bu hikâyenin diğer baskahramanına, yani Anlatıcı'ya gelince, bilimsel bir elestirinin bundan sonra bu metne yükleyeceği
özerklik ne olursa olsun, Anlatıcı, 3 Haziran 1936 günü yalnızca on iki yasındaydı. Yıl sonu sınavlarından birinde
basarısız olmustu. Ama korkmayın, basarısız olduğu yalnızca matematikti. Anlatıcı, insani bilimlerde her zaman çok
parlak bir öğrenci olmustu. Baska türlü olabilir miydi ki? Büyük olasılıkla o öğleden sonra Anlatıcı, erkek kardeslerinden
ikisiyle Madrid'deki Retiro parkında gezmeye çıkmıstı. Ancak o sıralar Retiro da artık kaynak sularının olusturduğu
gölcükler, gül bahçeleri ve Kristal Sa-rayı'nın müzeleriyle çevrili o sakin, huzurlu ve duygulan harekete geçirici yer
olmaktan çıkmıstı. Vallecas banliyölerinden gelerek Madrid'in merkezine doğru yürümekte olan, kalabalık ve çoğunlukla
gürültücü isçi grupları Retiro'dan hiç eksik olmuyordu. Çünkü bu savastan önceki son haziran ayıydı. İç savastan önceki,
bütün savaslardan önceki...
Kısacası 3 Haziran 1936 Çarsamba günü, iyi planlanmıs bütün trajedilerde olduğu gibi kader kendini göstermeye,
hafiften, ama yönlendirici bir biçimde baslamıstı ve kahramanlarımızdan hiçbiri henüz onun yüzünü, her seyin farkında
olan gülümsemesini ve alaycı ya da merhametli göz kirpisini tanımıyordu. Theodor Eicke tarafından Fritz SauckePe
gönderilen mektup, burada ayrıntısıyla anlatılamayacak kadar yoğun bir idari yazısma sürecini harekete geçirdi.
Kesin olan bir tek sey var: Kampın Lichtenburg'dan Thurin-ge'ye tasınması isi zaman alacaktı. Sonunda 5 Mayıs 1937
tarihli (yani mektubun üzerinden bir yıla yakın zaman geçtikten ve asal planda belirlenmis olan süre asıldıktan sonra) ve
Thuringe İçisleri Bakanlığı danısmanı Gommlich'in imzasını tasıyan bir nottan öğrendiğimize göre
15
Eicke, Weimar yakınlarındaki Etter Tepesi, yani Ettersberjfin bu is için seçilmesini onaylıyor. Bunun sonucunda 16
Temmuz 1937'de üç yüz tutukludan olusan ilk grup, yörenin ağaçsızlan-dırılarak gerekli baraka ve kıslaların insaatına
hazırlanması amacıyla yola çıkıyordu. Bu çalısmalara komuta edecek olan SS-Obersturmbannführer Koch'un karısı ilse,
sonraki yıllarda buradaki tutukluların derilerinin rengini çok beğenerek, bunlardan yaptığı abajurlarla tanınacaktı.
Yeni kampa verilen ilk resmi ad, K.L. Ettersberg, kimi tartısmalara neden oldu. 24 Temmuz 1937 tarihinde Himmler'e
yazdığı bir mektupta Eicke, Weimar Nasyonal-Sosyalist Kültür Derneği'nin bu ada kesinlikle karsı çıktığını, "çünkü
Ettersberg adının Goethe'nin hayatı ve eserleriyle yakından ilgili" olduğunu ve bu adın bir eğitim (Umschulungslager)
kampına, yani toprağın tortularının bir araya getirileceği bir yere verilmesinin sairin anısını kirleteceğini anlatıyordu.
Ancak yine Eicke'ye göre, kampa en yakın köy olan Hottels-tedt'in adının verilmesi de olanaksız değildi, çünkü bu
durumda da garnizonun SS'leri büyük bir maddi önyargının kurbanı olacaklardı. Böyle bir durumda subayların lojman
tazminatları -yönetmelikler uyarınca- Hottelstadt'taki hayat pahalılığına göre hesaplanacaktı. Oysa bir SS, göreceli olarak
daha pahalı bir kent olan Weimar'in fiyatlarının dikkate alınmasını hak ediyordu. Bu nedenle de Eicke kampa K.L.
Hochwald adının verilmesini öneriyordu. Dört gün sonra Himmler sorunu çözdü. Kampa K.L. Buc-henwald/Weimar adı
verildi. Böylelikle de hem bölge burjuvalarının kültürel bilinci yaralanmamıs oldu, hem de SS askerleri toplumsal
konumlarına layık olan lojman tazminatını alabildiler.
Leon Blum'ün yazdığı Goethe'nin Eckermann'la Teni Konusmaları, ilk kez 1901 yılında Revue Blanche yayınlan
tarafından, yazar ismi yazılmamıs olarak yayımlanmıstı. Ancak aynı Leon
16
Blum'ün 7 Haziran 1936 Pazar günü öğleden sonra saat üçte tarihe Matignon antlasmaları olarak geçecek bir
anlasmayla sona erecek olan görüsmeleri aynı adlı otelde baslatırken, bu gençlik yazısını hatırlamıs olması pek de
mümkün olmasa gerek. Oysa birkaç yıl sonra Buchenwald'de, Goethe'nin dolastığı, Eckermann'la ünlü gezintilerini
yaptığı yerdeki Falkenhof villasına kapatıldığı sırada, bu yazıyı hiç kuskusuz birden fazla kez düsünecekti. Yine de Leon
Blum Matignon anlasmalarıyla sonuçlanacak görüsmeleri yapmak üzere masaya oturduğu sırada, o tarihte bile geçmiste
kalmıs sayılabilecek bu yazıyı haûrlıyor olması pek olası değildi. Oysa aynı gün bütün öğleden sonra boyunca, bir gün
önce, 6 Haziran Cumartesi günü temsilciler meclisinde Xavier Val-lat'nın kendisine yönelttiği sözleri sağır ve kederli bir
öfkeyle düsünüyor olmalıydı: "Sayın Konsey Baskanı, sizin iktidara gelisiniz, tarihimizde karsı çıkılamayacak derecede
önemli bir dönüm noktasını isaret ediyor. Bu eski Galya-Roma ülkesi ilk kez bir Yahudi tarafindan yönetilecek." Bu sözler
dolaylı yoldan da olsa bizi yine bu hikâyenin baslangıç noktasına, Theodor Eicke'nin daha önce de sıkça sözü geçen ve
o öğleden sonra Matignon Oteli'nde, aynı adla tarihe geçecek anlasmayı imzalamak üzere bir masanın çevresine
toplanmıs olan kimselerin haberdar bile olmadıkları o mektubuna geri götürüyor. Aynı Leon Blum, Fransa'yı yönetecek
ilk Yahudi olmasından otuz bes yıl, bu ünlü konusmaların yapıldığı yerleri bizzat tanımasından kırk iki yıl önce,
Goethe'nin Eckermann'la Teni Konusmaları" n&z söyle yazıyordu: "3 Temmuz 1898,
Goethe'yle yemek yedim. Bana Racine'den tek sözcüklük bir alıntı yaptı. Phedra'nın taslağını tamamladıktan
sonra Racine bir arkadasına söyle demis: 'Oyunum bitti. Bana sadece dizeleri yazmak kaldı.'"
Yazalım.
17
BİR
"Çocuklar, ne güzel bir pazar!" dedi çocuklardan biri.
Gökyüzüne baktı ve çocuklara bunun çok güzel bir pazar olduğunu söyledi. Oysa gökte, gökten baska bir sey
gözükmüyordu. Göğün karanlığından, göğün gecesinden ve projektörlerin ısığında dönüp duran kar tanelerinden baska
hiçbir sey. Dans eden, buzdan bir ısık içinde...
Bu cümleyi kocaman bir kahkahayla birlikte, sanki "hassik-tir" der gibi söylemisti. Ama hassiktir dememisti. Fransızca
olarak, 'çocuklar ne güzel bir pazar,' demisti, sabahın saat besinin karanlık göğüne bakarak. Kendi kendine kocaman bir
kahkaha atmıs ve hassiktir dememisti. Zaten hassiktir demek istese bile diyemezdi, Scheisse demesi gerekirdi. Çünkü
önemli sözcükler Fransızca olamazdı. Ya Sırpça, ya Flamanca, ya da Norveççe.
18
Hatta Rusça bile, ama çok güçlü bir sözcük olan machorka dısında. Scheisse denirdi, ya da Arbeit, Brot... Bütün önemli
sözcükler Almanca söylenirdi. Ekmek, is, hassiktir: bütün gerçek sözcükler. Bir de yine gerçek bir sözcük olan machorka,
tütün anlamında ya da daha doğrusu içilen acı ot.
Ne olursa olsun çocuklar gökyüzüne bakacaklar, göğün gecesini, göğün karını, göğün elektrik ısıklarını görecekler ve
canları hassiktir demek isterse Scheisse diye bağıracaklardı. Scheisse dediğinizde herkes sizi anlayabilirdi ve insanın
canı hassiktir diye bağırmak ve duyulmak istediğinde anlasılabilmek önemli olmalı. Çocuğun gülüsü göğün gecesine,
güzel pazarın safak karanlığına doğru yükseldi ama kısa sürdü. Çocuk baska bir sey söylemedi. Hayat hakkında ne
düsünüyorsa bir cümlede söyleyiver-misti herhalde, sonra sustu ve karlı geceye, kendisini çağıran yere doğru uzandı.
Yalnızca tipi altında kıvrılarak kosmakta olan bir gölgeydi artık. Diğer gölgeler de "Ne güzel bir pazar!" diye bağıran
çocuğun gölgesinin ardından kosmaya basladılar.
Niçin konusmustu? Karlı gökyüzüne doğru haykırırken sesindeki o umutsuz alaycılık nedendi? Kaputunun yakasını
kaldırdı. Kaputun arka tarafında yesil boya izleri görünüyordu, yarı silinmis harfleri çevreleyen belirsiz seritler. K harfi
hâlâ okunabiliyordu. B ve U da tahmin ediliyordu. Blok girisi önünde durmus, kar fırtınasından korunmak için birinci kata
çıkan çift merdivenin olusturduğu çıkıntının altına girmis, kaputunun yakasını kaldırmıs, dısarıda projektör ısıklarıyla yer
yer aydınlanan pazar safağını izliyor, günün ilk yoklamasına toplanmaları için çocukları uyaran düdük seslerini
dinliyordu.
Sonra birden bağırdı, kendi kendine, yüksek, berrak, umutsuz, alaycı -daha doğrusu kendiliğinden alaycılığa dönüsenbir
sesle bağırdı: "Çocuklar, ne güzel bir pazar!" Herhalde bir anı, eski zamanlardaki güzel pazarların anısı, az
19
sonra kar fırtınasına dalıp gitmesine neden olacak bir anı, onu böyle bağırtmıs, ona bu umutsuz kahkahayı attırmıstı.
"Ne güzel bir pazar çocuklar, Marne Nehri'nin kıyılarında!" Ettersberg Tepesi'nde kar fırtınasına dalıp gitmisken
birdenbire belleğine giriveren, Marne Nehri kıyılarında bir zamanlar geçirdiği o güzel pazarın anısına karsı koyamamıs
olmalıydı. Belki de bu dünyanın su kabul edilemez aptallığını, bir yanda Marne Nehri pazarları dururken -baska yerde,
uzakta, geçmiste, öbür tarafta, dısanda- bir yanda da Ettersberg'in bu yumak yumak, inatçı kar yığınının olması fikrini
düsündü. Belki de bu aptallıktan öcünü almak için haykırdı, en azından o aptallığı dolaylı yoldan da olsa dile getirmek
için. Eğer "Marne'da pazar güzeldir" diye bağırsaydı, kimse ne demek istediğini anlamayacaktı.
Yoklama yerine doğru yalpalayarak yürüyen kalabalığa katılmadan önce, son dakikaya kadar harekete geçmeyen
gecikmisler grubuna karısmıs bekliyordu. Gökyüzüne bakmıs ve bağırmıstı. Kendi için, bir anda geri gelen anısı için,
çevresindeki gölgeler için, Ettersberg'in karı için, onu bekleyen yarım günlük is için, birazdan bağınp çağıracak kapdar
için, Marne Nehri'nin ilkbaharı için bağırmıstı. Çünkü ilkbaharla ilgili bir tek anı, onu bu inatçı kar altında birdenbire ele
geçirebilmisti. "Ne güzel bir pazar!" diye haykırdı. Sonra yana doğru iki adım ata, bir ısık demeti yüzünü profilden
aydınlattı. Barizon'du bu. Fernand Barizon.
Kar fırtınasının içine doğru kosmaya baslamıs ve onun gecenin içine dalması, diğerlerini, bütün geç kalmısları da
harekete geçirmisti. Barizon, gölgeler kalabalığına doğru aceleyle kosan bir gölgeydi ve bu kalabalığın yürüyüsü
birazdan ritmini bulacak ve güzel pazarın baslangıcını selamlayacaktı. Kuskusuz biraz sonra 40. bloktan yoklama yerine
doğru uzanan yerde, bu bloğun mahkûmlarının olusturacağı dikdörtgen sıradaki yerini aldığında da Barizon, Marne
Nehri'nin kıyılarını
20
hatırlamaya devam edecekti. O kalabalık, hareketsiz, hazır olda duran dikdörtgen sırayı olusturan adamların çoğu
ölüyor, dumana dönüsüyor ve buradan geçmis olduklarına dair arkalarında bıraktıktan tek iz 40. bloktan yoklama yerine
uzanan yerdeki bu kalabalık, hareketsiz ve içi bos seklin sürekliliği oluyordu. İçi bos sekil, ortadan kaybolanlar olunca
yerlerine getirilen yeni mahkûmlarla yeniden ve yeniden dolduruluyordu. Hoparlörlerden gelen keskin emirlerin böldüğü
sessizlikte Barizon, bu hatıranın bütün ayrıntılarını zihninde özgürce can-landırabilecekti: Geçmiste kalmıs bir ilkbahann
o pazar gününde havanın nasıl olduğu, ağaçlann yapraklanyla genç kızların elbiselerinin rengi, sarabın tadı, bir sigara
yakmak ya da yanındaki genç hanımın ellerini kendi avuçlannın içine alabilmek için bir kösdye bırakılmıs küreklerin yanı
basından akan suyun ılıklığı. Elbette ki dondurucu soğuk duyulannı keskinlestireceğinden, Marne Nehri kıyılannı
hatırlamaya dalmıs olan Barizon, buradan mutluluğun kınlganlığına varacak, dısandaki yasamın ilkel mutluluklan üzerine
sıradan düsüncelere kapılacaktı. Çok yazık; yasamın bize neler getirebileceğini bilseydik, kendi içinde sakladığı ölümcül
zenginliklerden haberimiz olsaydı, Marne kıyılanndaki o küçücük mutluluklarla yetinecek kadar aptal olmazdık. Onun
yerine çok daha büyük bir mutluluğun pesinden kosardık. Ne bugünkü kann, ne Gustlojfun kaposunun, ne de gözlüklü
SS'lerin yok edemeyeceği kadar büyük ve çılgın bir mutluluk.
Aslında bize Fernand Barizon'un, Marne Nehri kıyılannı hatırladığını düsündüren tek belirti, kosmaya baslamadan önce
haykırdığı sözcüklerdi. Kabul etmek gerekir ki fazla bir sey değildi bu. "Ne güzel bir pazar, çocuklar!" İste, pazar! Pazar
günleri nasıldı?
Marne Nehri'ni kastetmiyorum. Bir keresinde bir kızı gölden, Boulogne ormanına kadar götürmüstüm.
Kayıkla gezinti
21
hem güzel bir eğlence yoluydu, hem de çok pahah değildi. Ancak her kız da temiz havadan ve yol boyunca sürdürülen
parlak kültürel sohbetlerden hoslanmazdı. Hatırladığım kadarıyla o kız, hiç olmazsa bunlan fark etmemisti. Belki de
Marne kıyılan daha bastan çıkarıcıydı.
Bilemiyorum, çünkü Marne kıyılarını hiç hatırlamıyorum. Sabah sigaramı günlük gazeteye sararak yakıyorum. Machorkcfnın
acı dumanı boğazımı yakıyor. Mavi kabanımın yakasını kaldırmıs, birinci kata çıkan dıs merdivenin altında
duruyorum. Ayaklarımın ucu çorabın deliklerinden dısan çıkıyor, çizmemin pürtüklü derisi parmaklarımı kesiyor.
Topuklarımı 40. bloğun girisindeki taslara vuruyorum. 40. bloğun sefi Emil geliyor, basında denizci kasketiyle, heybetli,
yüzü asık, gözü lavanta mavisi. Emil, yatakhanelerin bos olup olmadığını kontrol ediyor olmalı. Kimse içeride kalmasın
diye. Geçerken homurdanarak selam veriyor, sonra karlı karanlıkta kayboluyor.
Marne Nehri mi? Hiçbir sey. Hiçbir sey hatırlamıyorum. Projektörlerin ısığında parıldayan kara bakıyorum. Dans eden,
buzdan bir ısık. Artık Arbeitsstatistik barakasına çıkmam gerek, yoklama saati yaklasıyor. Ama bu anı uzatıyorum. Tek
basıma, ağzımda machorkcCnwx hoyrat tadıyla. Bir çesit huzur içinde, kimse bana bakmıyor: sessiz, sakin, kırılgan bir
mutlak yalnızlık mekânı.
İki yıldır baskalarının uykulanyla uyuyordum. Bankın üzerinde birkaç santimlik bir alana yerlesip aksam çorbasından
içebilmek için bir arkadasımın çorbasını bitirmesini bekliyordum. Hemen yanı basımda ise baska arkadaslar benim
bitirmemi bekleyeceklerdi. Tuvaletlerin ılık fayanslarında en az on baska adamla birlikte yan yana oturuyordum. Sıra
halinde, baskalarıyla omuz omuza yürüyordum. Kocaman, ilkel ve topal bir böceğin ayaklarından biri gibiydim. Dusun
suyu vücudumla beraber yüzlerce kıllı bacağın, yumusamıs, morarmıs erkeklik organının,
22
sismis karnın, içine çökmüs göğsün de üzerinden akıyordu. İki yıldır solumalarla, iç organlann iğrenç gürültüleriyle dolu
bir evrene atılmıstım.
İste bu yüzden böyle sabah anlarını, yalnızlık anlarını uzatıyordum: ilk sigara, dans eden buzdan ısık, geçici sessizlik,
var olmanın muhtesem kesinliği.
Peki Marne Nehri'ni, onun pazar neselerini düsünmek neden? Doğruyu söylemek gerekirse Marne Nehri'yle ilgili hiçbir
sey bilmiyordum. Az önce Fernand Barizon pazarla ilgili o sözü haykırdığında, Marne kıyılarını hatırlamıstım; daha
doğrusu belleğim bana ait olmayan bir anıya kapılmıstı. Sanki baska biri benim belleğimde bir anısını hatırlıyormus gibi.
Savastan önceki, yani iki savas arasındaki son yaz, 1939 yazında, her öğleden sonra sinemaya gidiyordum. Gerçi bu
önceden karar verilmis bir sey değildi. Ama her gün aynı sey tekrar yasanıyordu: her gün aynı sasırtmaca, hep aynı
büyülenis.
Soufflot Caddesi'ne kadar gelip Sainte-Genevieve Kütüpha-nesi'nin önünde duruyordum. İçeri girmem gerekiyordu,
benden beklenen buydu, çalıskan bir genç adam gibi davranmalıydım. Basamakların üstünde öylece hareketsiz durup,
bos meydanda gezinmekte olan ılık, karamelayı andıran havayı sinsice içime çekiyordum. Sanki kütüphanenin sıkıntılı
havasızlığına dalmadan önce son bir nefes alırmıs gibi. Ancak bütün varlığım, oluklar boyunca akarak Seine Nehri'ne
doğru inen gri bir yağmur damlası gibi beni asağı çekiyordu.
Meydana bakıp iç geçiriyordum. Basımı sola çevirdiğimde, ağustos ayının aydınlık ve keskin ısığında Saint-Etienne-du-
Mont'un ön cephesini görüyordum. Bir an daha orada kalsam kütüphaneye girecektim. Karar verilmisti, artık geri dönüs
yoktu. Sonra kalbim hızla çarparak, Valette Caddesi'ne kosarak iniyor, bu arada da artık arkamda kalmıs olan
Pantheon'un kör ön cephesine son bir bakıs firlatıyofdum. Suçlu ama rahatlamıs bir bakıs...
23
Rivoli Caddesi'ndeki bütün sinemalar bir seansta iki film birden oynatıyordu. Bazen bir salondan çıkıp bir diğerine giriyor,
bir öğleden sonra içinde dört film izliyordum. Filmlerin çoğunda Arletty vardı ve Marne Nehri kıyıları bir mutluluk yeri gibi
görünüyordu. Marne Nehri, kahvehaneleri, pernod,* yuvarlaklıkların üzerinde teklifsizce dolasan çılgın eller: İste
mutluluğun sinema perdesinden yansıyan görüntüsü. Perdedeki Marne, teknelerin içine gömüldüğü gölge dehliz-leriyle,
çok solgun ama parlak bir grilikteydi. Sanki bir tür limonlu çay, ama kısa sürecek bir pazar günü cennetinin girisinde. Bu
yüzden de az önce Barizon'un alaycı sesi güzel pazarlara duyduğu özlemi haykırdığında aklıma doğal olarak Marne
Nehri kıyıları gelmisti. Vals, tekneler ve pernod. Tiz bir kadın kahkahası. Eteklerin altına giren bir el; burada bir böcek
varmıs oyunu.
İste Marne Nehri'ni böyle baskalarının belleğinden hatırlıyorum. Üstelik tanımıs olduğum gerçek kisilerin bile değil, o yaz
gördüğüm filmlerin yapay ve gelip geçici kahramanlarının belleğinden. Sanki 1944'ün Aralık sonunda bu pazar günü,
Etters-berg'in karı altında, Michel Simon'un ya da Arletty'nin hayaletleri iki kisilik bir bisiklete binip yeryüzüne inmisler ve
benim belleğimde kendi anılarını hatırlamaya koyulmuslar. Arletty, genizden gelen o güzel sesiyle, Barizon'un geçmisin
güzel pazar-lanyla ilgili söylediklerine cevap verecektir. Onun bu konuda söyleyecek bir seyleri kesinlikle vardır.
Ama machorka'mm son nefesinde dudaklarımı yakıyorum. Tepenin üzerinden hafif bir gürültü yükseliyor. Saat geldiğine
göre herkes yoklama yerinde toplanmıs olmalı. Yani yoklamaya, çalısma yerinde girmeyenlerin hepsi. Ben yoklamaya
Arbeit barakasında giriyorum. Bu da benim ayrıcalıklarımdan biri. Artık oraya gitmeliyim. Mahkûm sayımı birazdan
baslar. *) Anasonlu bir tür içki. (ç.n.) 24
Bir kere daha karanlığa, parıldayarak dönüp duran kara bakıyorum. Ellerimi ceplerimden çıkarıp kosmaya baslıyorum.
Marne Nehri'nde ilkbahar ne kadar güzeldi! Kendi kendime gülüyorum, sanki oraya gidip gelmisim gibi.
Elbette ki arkadaslar bundan söz ediyorlardı. Birkaç gündür bundan baska bir .sey konusmuyorduk. Arbeitsstatistik
bürosuna girdiğimde, bir yandan yoklamayı beklerken, bir yandan da küçük gruplar halinde bunu konusuyorlardı.
Barakanın girisinde, tepenin tam üstünde, asağı yukarı krematoryumun karsısında, çizmelerimi merdivenin ayağındaki
demir çubuklara vurdum. Mavi kabanımın üzerinde biriken karları silkeledim. Barakaya girip sola döndüm. Sağda
Schreibstube, yani sekreterlik merkezi vardı. Tam karsıda kütüphane, solda ise Arbeit.
Bütün arkadaslar içerideydi, aralarında bu konuyu konusuyorlardı. Yalnız Meiners yoktu, siyah üçgen böyle seyleri
umursamazdı.
Baslangıçta kimileri bunun bir yalan olduğunu düsünmüslerdi. Elbette. Halkın moralini yükseltmek amaçlı Nazi
propagandasının bir uydurması. Alman radyosunun bütün hoparlörlerden yayınlanan haber bültenlerini dinliyor ama
inanmıyorduk. Alman halkının moralini yükseltmek için bir numaraydı bu, kesinlikle öyleydi. Ancak bir süre sonra isin aslı
anlasılmaya basladı. Müttefiklerin radyolarını gizlice dinlediğimiz zaman, haberi onların da doğruladığını gördük. Artık
kusku yoktu: İngiliz birlikleri Yunan direnisini tamamen ezmekteydi. Atina'da çarpısmalar çok siddetli geçiyor, İngiliz
birlikleri, sehri ELAS kuvvetlerinden semt semt geri alıyordu. Mücadele eden taraflar esit güçte değildi; ELAS'ın ne
cephanesi ne de uçağı vardı. Ancak Moskova radyosu bu konuda hiçbir sey söylemiyor ve bu sessizlik farklı sekillerde
yorumlanıyordu. 25
Günlerdir bundan baska hiçbir sey konusmuyorduk. 1944 Aralığı'nda, Ettersberg'in kar fırtınaları içinde konustuğumuz
tek sey Yunanistan'dı. Savas henüz bitmemisti ve Hitler karsıtı ittifakın kendi içinde yeni bir çatısma çıkmıstı. Daha Hitler
tamamen yenilgiye uğratılmadan, İngiliz tankları Komünist partizanları ezmeye baslamıstı. Elbette ki konusacağımız çok
sey vardı. Günlerdir bundan baska bir sey konusmuyorduk. "Baksana!" dedi Daniel. "Evet," dedim ona.
"Sana söyleyecek iki çift lafim var," dedi Daniel. "Hadi söyle." "Biraz sonra," dedi Daniel. Bir hareketle
etrafın çok kalabalık olduğunu isaret etti. Benimle yalnız konusmak istiyordu. Ne demek istediğini
anlamıstım. Anladığımı göstermek için basımı salladım.
Hepimiz Arbeitsstatistik bürosunun girisinde bulunan bos alanda toplanmıs, yoklamayı yapacak SS
astsubayının gelmesini
bekliyorduk.
îçeri girilince bu bos alan karsınıza geliyor. Biraz ileride bir barikat, bu alanı daha genis baska bir alandan ayırıyor. Bu
ikinci alan masalar, iskemleler, dolaplar, dosyalar, fıs kutuları, raflarla dolu. Tam ortada bir de soba var. İçinde kuru odun
yaktıkları, büyük, yuvarlak bir soba. Kısacası bir idare merkezi. Bürokratik bir yerin sessiz nemliliği.
İdare merkezinin en gerisinde idari nesneler yığılı: fis kutuları, dosyalar, kayıtlar; masa ve raflar bunları koymak için
kullanılıyor, iskemleler bütün bu idari ıvır zıvır karsısında kıçımızı koymamız için, büyük dolaplar, idari ıvır zıvırdan en
değerli olanları kilit altında tutabilmek için. Arkada iki kapı var. Sağdaki Arbeit
kaposu WiUi Seifert'in odasına açılıyor. Aslında bu oda sadece bir büroymus, idari büro diyebiliriz. Ama
Seifert buraya
26
bir de yatak koydurmus. Burada, sessiz sakin uyuyor. SS'ler bu küçük kural ihlalini görmezden geliyorlar. Soldaki
kapıysa bir çesit ortak salona açılıyor, ya da bir tür yemekhane gibi bir sey. Canımız isterse biraz uzaklasıp burada bir
sigara içebilir, bir arkadasla biraz gevezelik edebilir, hayal kurabilir ya da pencereden karı, günesi veya yağmuru
seyredebiliriz. Dekor hakkında söylenebilecek bundan baska pek bir sey de yok.
Bir yıl kadar önce karantinaya ayrılmıs olan Küçük Kamp'ta-ki 62. blokta birkaç hafta geçirdikten sonra buraya, Arbeit
bürolarında çalısmak üzere getirilmistim. Bütün bunlar benim iradem dısında gelismisti. Bir çesit zorunlu mekanizma.
Gelisimden iki gün sonra, karantina koğusundaki yatağıma uzanmıs ne uyumaya ne de döseğimin üzerinde
kaynasan hasarattan kendimi kurtarmaya çalısmadığım bir sırada biri adımı söyledi. Yani gerçek adımı,
İspanyol adımı, resmi kayıtlarda yazılı olan adımı. Compiegne'den hatta Auxerre ve Dijon hapishanelerinden
beri etrafımda bulunan Fransızlar bana Gerard derlerdi. Bu benim savas adım olmustu.
Koğustaki yerim en kösede, üçüncü ve en üst sıradaydı. Adımı söyleyenin kim olduğunu görmek için basımı
kaldırdım.
Asık suratlı bir herif benimle İspanyolca konusuyordu. "Evet, o bendim," dedim. Hepimiz gibi kafası tıraslı, elbiseleri dar
ve birbiriyle uyumsuz bir adamdı. Yüzü kemikli, gözleri berraktı. Adam benimle konusmak istiyordu.
Yatağın üzerinden sıyrılarak asağı indim. Bloğun ana koridoruna doğru birkaç adım yürüdük. Her zamanki gibi ana baba
günüydü. Adam benle konusmaya basladı. Öylesine, pek bir anlamı olmayan sorular, cümleler.
Tek isteğinin bağlantı kurmak olduğunu anladım. Bu bakısı, 27
bu ihtiyatlılığı, bu inatçı canlılığı tanıyordum. Hepsi bana teskilatı hatırlatıyordu. Konustuk, sanki havadan sudan
konusurcası-na, ama hayır öyle değil. Belirginlesiyoruz. Yavas yavas, küçük adımlarla yaklasıyoruz. Tıpkı bir iskambil
oyunu gibi. Oynayıp oynamamak benim elimde. Kartları ya alırsın, ya bırakırsın. Kartları aldım, birkaç ipucu verdim ama
hepsini birden değil. Yavas hareket etmeli. Bu bir kural, bu bir tören, bu bir oyun. Benim verdiğim ipuçlarından hareket
ederek gerisini yoldas kurdu. İste, parti karsımda.
Ben tek basmayım, yalnız iki gözüm var; partinin bin gözü var. Ben tek basmayım, yasayacak yalnız bir saatim var,
yalnız su an; partinin bütün saatleri var, bütün zamanları, geleceği. Ben tek basmayım, yalnız kendi ölümümü
yasayabilirim; parti hepimizin ölümlerini yasayabilir ve kendi ölmez. Asağı yukarı Brecht'teki gibi. Ama o zamanlar henüz
Brecht'i okumamıstım. Durum o kadar da edebi değildi. Yalnızca parti teskilatı beni tekrar göreve çağırıyordu.
Yoldas cebinden üç sigara çıkarıp bana verdi, bir de parola. Üç sigara ve bir parola, daha fazlası yok. Bir daha
gelemeyebi-lirdi, yerine bir baskası gelirdi, parola sayesinde birbirimizi tanıyabilecektik. Daha sonralan, Falco'yu daha
yakından tanıdığımda, İspanyol Komünist yeraltı örgütünün yönetiminde çalıstığını öğrendiğimde de ona bu haberi nasıl
ve kimden aldıklarını sormayı hep unuttum. "62'ncide biri var. Yirmilerinde bir İspanyol, Bo-urgogne koruluğundan
gelmis. Bir yoldas olabilir. En azından eskiden FTP ile çalısmıs. Gidip bir görün." Bu soruyu sormayı unuttuysam nedeni
fikra gibi olusundandır. Bundan sonrası çok kolay oldu.
İspanyol mahkûmlar arasında Almanca bilen yalnız ben vardım. Yeri gelmisken, üzerine titrenmis bir
çocukluğun Almanca öğretmenleri Fraulein Grabner ve Fraulein Kaltenbach'a buradan
28
birer tesekkür! Böylece İspanyol parti teskilatı Alman Komünistlerinden beni Arbeitsstatistik'e aldırmalarını istedi. Bir gün
bir çağn aldım. Kar bütün kampı kaplamıstı. Karantina dönemimin sonlarıydı. Arbeit kaposu Seifert beni kabul etti. Beni
özel bürosunda -sağdaki kapı- kabul etti ve benimle uzun uzun konustu. Seifert sakin, kararlı ve otoriterdi. Daha doğrusu
yalnız görevinden değil, doğasından da kaynaklanan bir otoritesi vardı. Bu kamp dünyasında bir derebeyi olduğu hemen
anlasılıyordu. Yirmi altı yirmi yedi yaslarındaydı. Tam üzerine göre biçilmis ceketinde kırmızı üçgenin üstünde fazladan
küçük bir de kırmızı serit vardı. Rückfulliger. sabıkalı. Sahip olduğu makam, bu fazladan kırmızı serit, yası
düsünüldüğünde bütün bunlar insana onun geçmisini merak ettiriyordu.
Sonradan yavas yavas öğrendim. Komünist Gençlik örgütü, yeraltı faaliyetleri, hapis, geçici salıverilme, yeniden yeraltı
faaliyetleri, kamplar. Daha sonraları, bir ilkbahar gününde Seifert'in doğası haline gelmis bu otoriteyi nasıl edindiğini de
anladım.
O bahar günü, bir SS astsubayı, DAW (Deutsche Ausrüs-tungs Werke) çalısma komandolarından birinin sefi büroya
gelmisti. Sabah yoklamasından sonraydı. Olanca dikkatimizle fislerimizi, listelerimizi düzenliyorduk. Ayrıca o gün
barikatın önündeki bos alanda çesitli milliyetlerden on kadar tutuklu yeni çalısma alanlarını öğrenmek için bekliyorlardı.
SS astsubayı içeri girdiğinde, biri haykırdı: "AchtungV Bu sesle hepimiz birer makine gibi ayağa kalkıp hazır ola geçtik ve
iskemlelerimizin yanı basında hareketsiz durduk. Kural buydu. Seifert sakin bir tavırla bürosundan çıktı. Zorunlu
duyuruyu yaptı. SS astsubayı bize islerimize dönmemizi emretti: "WeitermachenV Seifert iki eliyle barikata dayanmıs,
astsubayın tam karsısında duruyordu. Astsubay sikâyete gelmisti. Öfkeli bir sesle, kesik kesik Seifert'e Arbeitsstatistik'm
kendi çalısma kommandosuna yeterli sayıda mahkûm yollanmadığından yakınıyordu. "Yeteri kadar adamım
29
yok," diye bağırıyordu, "böyle devam edemem!" Üretim planında sürekli geri kaldığını söylüyordu.
Seifert, sakin sakin onun sözünü bitirmesini bekledi. Sonra SS astsubayıyla aynı tonda, sesinde aynı öfke ve
aynı siddetle -ama kesiksiz, sürekli olarak ve kontrollü bir sekilde- SS astsubayına bütün gün adamlarını
copla hırpalamaya devam ettiği sürece, ona daha fazla adam vermeyeceğini açıklamaya koyuldu.
"Ne diye adamları size, coplanmaya göndereyim? Rahat edecekleri onca komando var. Adamlanmı dövmeyi
bırakırsanız, yeterli isçiniz de olacaktır!"
Seifert avazı çıktığı kadar bağırıyordu ve ben bu isin sonunun kötüye varacağını düsünmeye baslamıstım. Ancak SS
astsubayı bağırmayı kesti. Basını salladı, söyleyecek bir sey bulamadı ve topukları üstünde dönüp gitti.
Seifert bağırdı: "AchtungV Bir kere daha kıçımızı iskemleden kaldırdık. Kural buydu. Astsubay büronun kapısını
arkasından kapayarak çıktı. Hepimiz Seifert'e bakıyorduk ve o gülüm-süyordu. Otoritesinin nereden geldiğini o gün
anladım. Kampın vahsi ormanında geçen sinsi savas yıllan, bu demirden iradeyi bükülmez hale getirmisti. Hepimiz
ayakta dikilmis Seifert'e bakıyorduk ve o, uzun boyuyla hepimize hükmediyordu. Tam bir derebeyi gibi.
Ancak daha sonra, çok daha sonra, yüzünün nasıl darmadağın olduğunu da gördüm.
Bu kez, gece ekibindeydim. Bu gece ekibi de Seifert'in bulusuydu. Aslında, on iki saatlik günlük çalısma iyi
sonuç veriyordu. Kampın sahip olduğu isgücünün tamamının idaresi sağlanmıstı. Alman verimliliğiyle
hazırlanmıs, iyi bir idare. Ancak Seifert dinlenebilmemiz için, her birimizin üç haftada bir katıldığı bu gece
ekibini kurmustu. Aksam yoklamasından sonra, ısıklan söndürme saati geldiğinde gece ekibi, Arbeit
barakasında toplanıyordu. Gece ekibinde okuyabilir, uyuyabilir, sohbet edebilir,
30
hayal kurabilirdiniz: yasıyormus gibi yapabilirdiniz. Gün ağann-ca, sabah yoklamasından sonra bloktaki yatakhaneye
dönüp dilediğiniz gibi uyuyabilirdiniz. Aksam komandolar dönene dek gün boyunca yatakhaneler bos olduğundan, bütün
koğusta tek basınıza, sessizlik içinde uyumak mümkündü. Bir keresinde gece ekibindeydim, Seifert ve yardımcısı Weidlich
ile sohbet ediyordum. Herbert Weidlich 1933'ten sonra Almanya'dan ayrılmayı basarmıstı. Prag'da sürgünde
yasamıstı. Laf nasıl açıldı hatırlamıyorum ama o gece Weidlich bize Prag'daki anılanın anlatıyordu. Lafın nasıl açıldığı
da hiç önemli değil aslmda çünkü Weidlich her fırsatta Prag anılannı anlatırdı. Prag'la ilgili pek çok güzel anısı vardı. En
azından Nazi isgaline kadar.
Seifert'in bana verdiği bir sigarayı içiyordum. Üstelik bu, gazete kâğıdına sanlmıs machorka da değil, Doğu tütününden
yapılmıs, gerçek Alman sigarasıydı. Dikkatle Weidlich'i dinliyordum. Bana Prag'ı sevdiren hiç kuskusuz Weidlich'in anılan
olmustu. On yıl sonra, 1954'te oraya ilk gittiğimde, sehir bana çok tuhaf bir biçimde tanıdık geldi.
Herbert Weidlich belli bir tarihte Prag'da, avluya bakan bir odada yasamıs. Yaz olduğundan komsulann çoğu tatildeymis.
Gece olunca Weidlich ısıklan söndürüp, boğucu sıcaklıkta bir günün ardından biraz nefes alabilmek için pencereye
çıkmıs. Daha kendini gecenin karanlığına bıraktığı anda, avlunun öbür ucunda bir yatak odası aydınlanmıs. Komsular
tatilden dönmüs olmalılar, diye düsünmüs. Olgun yasta bir çift. Yani erkek kırk-lannda, kadınsa belki biraz daha genç.
Aydınlık bir oda, perdeler açık, herhalde gecenin serinliğini içeri alahUmek için. Yakınlardaki ırmaktan yükselen havayla
perdeler hafif hafif kımıldıyor. Weidlich kadınla adamın, onun gölge halindeki varlığına al-«dırmaksızın yatağa, girdiklerini
görmüs. Yan yana iki yatakta erkek bir gazete açmıs, kadınsa bir kitap okumaya koyulmus. Tek . kelime etmeden
okuyorlarmıs. Biraz sonra adam gazetesini
31
özenle katlamıs. Yüzünü kansına doğru çevirmis, kadın da ona bakmıs. Belki bir-iki söz etmisler, Weidlich duyamayacak
kadar uzaktaymıs. Konusmuslarsa bile fazla uzun sürmemis: Bir isaret, bir emir, bir çağrı. Adam gazetesini özenle
katlamıs, hafif, yazlık ayak örtüsünü asağı kaydırıp, beyaz kumastan kılıfina sokmus. Aynı anda kadın da benzer bir
hareketle üstünü açmıs. Adam iki yatağın arasındaki daracık aralıkta, yarı çıplak, ayakta duruyormus. Olanca heybetiyle
kadına doğru yaklasmıs, lambanın ısığında kalçalarıyla erkeklik organı görünüyormus. Kadınsa yatağında uzanmıs,
bacaklarını ve karnını açmıs, geceliği kaysın diye vücudunu eğiyormus. Görüldüğü kadarıyla tam bir sessizlik içinde.
Belki de kadının üstüne eğilmis olan adam alçak sesle bir seyler fisıldıyordur. Weidlich'in anlattığına göre kadın az sonra
kahkahalara boğulduğundan, konusacak hali yokmus. Artık çırılçıplak kalmıs olan kadın, yatakta yan doğrulmus, bir
dirseği üstüne dayanarak yüzünü kocasının bacakları arasına gömmüs. Erkekse dizlerini karısının yatağının kenarına
dayamıs, karnı gergin ayakta duruyormus. "Kadın konusamazdı ki," diyordu
Weidlich yılısık bir gülüsle. "Ağzı doluydu herhalde!"
Weidlich'i dinlerken hayallere dalmıstım. Görüntüler kafamda canlanıyordu.
Weidlich, her seyi en küçük ayrıntısına kadar betimliyordu. Kadının ağzının adamın erkekliği üzerindeki çalısmasını,
kadının ellerinin adamın böbrekleri üstünde kasılısını, adamın genizden gelen, kısa çığlıklarını ve sonra devamını,
duruslarını ve birden kadının bitmek bilmez, tiz, yırtıcı, delicesine sen kahkahalarını. Ben hayallere dalmıs onu dinlerken,
bakısım tesadüfen Se-ifert'in yüzünde kalmıs. Tarifsiz bir acının, sonsuz bir kederin etkisi altında Seifert'in yüzü
darmadağın olmustu.
Ben bir hayalciydim, yoksunluk nedeniyle abartılan erkekçe sohbetin karanlık suç ortaklığında kendi kisisel
sinemamı yaratıyordum. İste o sırada tesadüfen Seifert'in yüzünü fark ettim.
32
Sanki bütün kanı çekilmisti. Yüzündeki hüzün açıkça okunabiliyordu. İnsan her seyi hayal edebilirdi. Weidlich,
röntgencilik macerasını en küçük ayrıntısına kadar anlatmayı sürdürüyordu. Seifert ona baktığımı fark etmis olmalı ki
basını öteki tarafa çevirdi, eliyle yüzünü kapattı. Hepsi bu kadar. On bes yıl sonra, 1960'a doğru, bir kez daha, Seifert'in
o geceki yüzünü hatırlayacaktım. O tarihte İspanyol Komünist Partisi'nin siyasi bürosunda çalısıyordum. Bayağılığı
nedeniyle hosuma giden bir takma adım vardı. Sanchez diyorlardı bana. Zaten hep böyle olur, Fransızlar da bana
Dupont derlerdi. 1954'te merkez komitesine girdiğimde, bu adı bana kimin seçtiğini hatırlamıyorum, herhalde bizzat
Carrillo idi. Ama bu geçmisi olmayan, neredeyse anonim isim hosuma gidiyordu. İspanya'da sık sık, uzun militan geçmisi
olan yoldaslarla gizlice iletisim kurmam gerekiyordu. İç savası yapmıslar, parti teskilatını ele geçirmisler, o korkunç
yıllarda hapis yatmıslardı. Zaferler, sırlar ve kuskularla doluydular. Yüzüme bakıyorlardı. Benim merkez komitesi, siyasi
bürodan "Sanchez" olduğumu biliyorlar ve beni dinliyorlardı. Ama ben ilk karsılasmada, bakıslarından benim kim
olduğumu, nereden çıktığımı merak ettiklerini anlıyordum. "Sanchez" mi? "Sanchez" de neymis? Tarihe geçmis bir
yönetici değildim. Onların savasına katılmıs olabilecek yasta da değildim. Aynı referanslara sahip değildik, aynı karanlık
ve trajik suç ortaklığını paylasmıyorduk, aynı zafer ya da sefalet anılarımız da yoktu. Unutuslarımız bile aynı değildi.
Uzun ve kanlı bir tarihin belli bölümlerini unutmak konusunda ortak bir irademiz bile yoktu.
"Sanchez" mi? Eski savasçılar baslarını sallıyorlardı. Bu beni rahatsız etmiyordu. Onların anlattıklarını dinlemeyi, onlarla
ortak bir bellek yaratmayı seviyordum. Ancak "Sanchez" olmayı daha da çok seviyordum. Bütün bu geçmisten kopuk
olmayı, kavgamızın geleceğine ait olmayı.
33
Her neyse, 1960'ta bazı sorunları halletmek için Doğu Berlin'e gitmistim. Yalnızdım. Alman partisinin üyelerine ayrılmıs
bir otelde kalıyordum. Katılmam gereken toplantılara giderken siyah bir Limuzin. gelip beni alıyordu. Hiç de heyecan
verici değildi. Son gün Alman merkez komitesinin bana eslik etmekle görevli memuru, bir arzum olup olmadığını sordu.
O anda birdenbire çok uzakta kalmıs o gecenin anısı zihnimde canlandı. "Willi Seifert ya da Herbert Weidlich'le
görüsebilir miyim?" diye sordum. Basta ne dediğimi anlamadı. Ona bir zamanlar Buc-henwald'de tutuklu olduğumu,
Seifert'i, Weidlich'i, Arbeitssta-tistik'i anlatmam gerekti. Anlattıklarım onu çok sasırttı.
Yani ben Buchenwald'de mi bulunmustum? Sıradan, kibar ama önemsiz bir konusmanın ortasında bir İngiliz'e eskiden
Oxford'da okuduğunuzu söylediğinizde İngiliz nasıl heyecanlanırsa, o da aynen öyle heyecanlandı. Buchenwald! Ama
bunu neden daha önce söylememistim ki? Bana hemen Weimar'a, kamp alanına arabayla bir gezi düzenlemeyi önerdi.
Hayır, Allah kahretsin! Tam on bes yıl boyunca bir "kazazede" gibi yasamamaya gayret etmistim. Eski mahkûmları bir
araya getiren derneklerin, yardım kuruluslarının hiçbirine katılmamayı basarmıstım. Eski mahkûmlarla onların ailelerini
eski kamp alanlanna götürmek için düzenlenen ve adına da hac denen o gezilerden hep nefret etmistim. Onun için de
anlamsız bir sesle birkaç sudaı bahane mırıldandım. Acelem vardı, hemen Batı'ya dönmeliydim. Parti isleri böyleydi iste.
Ancak merkez komitesi memuru, olanca iyi niyetiyle ısrar ediyordu. Gerçekten de o zamandan beri Buchenwald'e hiç
gitmemis miydim? Hayır, hiç. Bsjinı salladı. Bana o bölgede yapılan güzellestirme çalısmalarını anlatmaya basladı. Bir
anıt, Alman Demokratik Cumhuriyeti buraya muazzam bir plastik zenginliğe sahip bir anıt dikmisti. Basımı salladım.
Fotoğraflannı görmüstüm, iğrenç bir seydi. Bir kule, öbek öbek heykeller, biraz mermer, alçak kabartma kaplı
34
duvarlarla çevrili bir yürüyüs yolu, anıtsal basamaklajr. Tek kelimeyle iğrenç. Bu düsündüklerimi ona söylemedim tabii ki.
Utangaç bir tavırla ona eski hayalimi anlatmaya koyuldum: Kamp, doğanın yavas isleyisine bırakılıyor. Ormana, ağaç
köklerine, yağmura, mevsimlerin muhtesem erozyonuna... Ve bir gün eski kampın binalarını, ağaçların karsı konulmaz
yesilliğiyle kaplanmıs olarak buluyoruz. Beni hayretle dinledi. Ama hayır, bir anıt eğitsel, siyasi bir anlam tasıyan bir seydi
ve bu yüzden insa edilmisti. Hem zaten'bu da Bertolt Brecht'in fikriydi. Eski Buchenwald toplama kampının tam
karsısına, Weimar tarafındaki bayıra bu görkemli anıtı dikmeyi Brecht önermisti. Hatta anıtta temsil edilecek kisilerin
gerçek boyutlarından daha büyük olmasını, tastan oyulmalarını ve hiç süslenmemis bir kaide üstüne oturtularak, bir
amfiteatrın soylu hatlarına benzetilmesini de istemisti. Bu amfiteatrda her yıl, mahkûmlann anısına bir festival
düzenlenecekti. Burada oratoryolar, san korolarıyla hazırlanan zımbırtılar sergilenecek, halk seminerleri yapılacak, siyasi
bildiriler okunacaktı.
Ağzım bir karıs açık, SED memurunu dinliyordum. Brecht'in zaman zaman ne kadar zevksiz olduğunu bilirdim ama bu
kadarı onun için bile fazlaydı. Yine de bir sey söylemedim. Onunla bunlan tartısmak canımı sıkıyordu. Weimar'a gidecek
zamanım yoktu, hepsi bu kadar iste. Bu da beni çok üzüyordu. Öte yandan eğer beni Willi Seifert ya da Herbert
Weidlich'le görüstürebilirse, bunun için ona minnettar kalırdım. "Tabii eğer bu herhangi bir sorun yaratmayacaksa", diye
de ekledim.
Tekrar o donuk, ifadesiz idareci havasına geri döndü. Bu konuda bilgi edinmesi gerektiğini söyledi. Bilmediğini,
bakacağını söyledi.
Öğleden hemen sonra, merkez komitesinin memuru geri geldi. Partiye ait otelin salonunda kahvemi
yudumlayarak, dört gün öncesinin Huma gazetesini okuyordum. Eğlenmek için
35
bunun çok incelikli bir yol olmadığının farkındayım bunun ama Doğu Berlin'de Berliner-Ensemble1 m muhtesem geceleri
bir tarafa bırakılacak olursa, eğlence namına baska ne yapılabilirdi ki? Hele parti örgütü tarafından görevli
gönderilmisseniz.
Alman yoldas geldiğinde gözleri ısıl ısıldı. Buna karsın bana getirdiği tek haber, Seifert'le de YVeidlich'le de görüsmemin
olanaksız olduğuydu. İkisi de Berlin'de değildiler.
Nesesinin baska bir nedeni olmalıydı. Ona Seifert ile Weid-lich'ten söz ettiğim sırada, bu isimler karsısında bakıslarının
ne kadar ilgisiz kaldığını fark etmistim. Ya ondan, beni sonu kötü olmus kisilerle görüstürmesini istediysem? Nazizm
altında, bir toplama kampında birkaç yıl geçirmis olmamız, bizi siyasi sapkınlıklara karsı bağısıklı kılmaz ki! Ya görüsmek
istediğim kisiler partinin baba ocağından (ana ocağı da diyebilirdim, parti bir hünsa, bir erselik olabilir, kimbilir?) reddettiği
kisilerse? Belki de bunlar, partinin hapse attığı ya da astırdığı kisilerdir. Bakısından nasıl bir sıkıntı geçtiğini çok iyi
hatırlıyorum. Geçmisi eselemek her zaman tehlikelidir. İslerin neden kötüye vardığını açıklamak zorunda kalmak, her
zaman can sıkıcıdır.
Oysa biraz sonra bütün kuskularım yersiz çıktı. Merkez komitesinin memuru, Seifert ve Weidlich'in Alman Demokratik
Cum-huriyeti'nde parlak birer kariyere sahip olduklarını öğrenmisti. Özellikle Seifert'in; ki bu da hiç sasırtıcı bir sey
değildi. Hiç kuskusuz iki parlak kariyer... Weidlich polis komiseri olmustu. Se-ifert'e gelince -bu noktada memurun sesi, o
çok iyi bildiğimiz, taklit edilemez idareci heyecanına bürünmüstü- Willi Seifert Volkspolizefde tuğgeneral olmustu. Ancak
ne yazık ki her ikisi de Berlin'de değillerdi. Gizli kalması kosuluyla bana Weidlich'in tasrada bir yerlerde görevde
olduğunu söyleyebilirdi. Seifert ise -burada idareci heyecanı siyasi bir tatminle katlanıyordu- Tarihsel (ve aynı zamanda
Diyalektik herhalde) Materyalizm konulu, halk ordusu ve halk polisinin subaylarına yönelik bir seminerdeydi. Seifert'in
yüzündeki o tarif edilemez hüzün aklıma geldi.
36
Çok gerilerde kalmıs bir gecede, Buchenwald'deki Arbeit barakasında, Herbert vıcık vıcık bir sesle tesadüfen baslayıp,
hevesle devam eden röntgencilik macerasını anlatırken Seifert'in yüzünde beliren o paramparça ısık. Yüzünden apaçık
okunan geçmisiyle ilgili bir sır, birdenbire o her zaman taktığı derebeyi maskesini parçalayıvermisti.
Biraz hesap yapmak yeterliydi aslında. Seifert ilk yakalandığında on bes yasında olmalıydı. Hayatı boyunca hiçbir kadın
tanımamıs olabilirdi. Bütün hayatını hapislerin, kampların, kısacası erkekliğin kuru, karanlık, belalı evreninde geçirmisti.
Weidlich'in anlattıklarının çağrıstırdığı mesru bir zevk anına ait o görüntüler, bir gece lambasının huzurlu ve terbiyeli
ısığında, bitisik yataklarına uslu uslu uzanmıs o meçhul kadın ve erkek arasında önceden hazırlanmaksızın, aniden
yasanan o patlama, her türlü baskıdan kurtulmus o zevk tutkusunun ani padaması, iki bedenin birbirine hayvani boyun
eğisi, birbirleri üstünde kurdukları o yumusak egemenlik, adamın kesik kesik sözcüklerinin ya da kadının bitmek
bilmeyen, tiz, çılgınca, gözlerinden yas getiren kahkahalarının isaret ettiği ilkel ve kaba nesenin tek amacını olusturan o
zevk isteği; Weidlich'in anlattığı bütün bu Prag görüntüleri tek bir seyi, dısarıdaki hayatı çağrıstırıyordu. Dısarıdaki
hayatın iç parçalayıcı ve muhtesem varlığını.
Ancak sonuçta Seifert, dısarıdaki hayatın varlığına hiç kavusamayacaktı ya da daha doğrusu dısarının varlığını bütün
riskleri ve çeliskileriyle birlikte reddedecekti.
Daha Buchenwald'den çıkar çıkmaz, Ruslann kendi isgal bölgelerinde kurdukları polis teskilatına katıldı. Böylece aynı
baskı evreninin sıcağından uzaklasmamıs oldu. Burada kalmayı seçti; ancak bu sefer iyi olan tarafta, güçlü olan tarafta.
Buchen-wald'in genç Komünisti simdi bir polis memuru olmustu. Dahası polislikte kariyer de yapmıstı. Volkspolizet'de
tuğgeneral olmustu. Oysa Doğu Berlin'de, Ulbricht'in ve Rus gizli servislerinin sopası altında, önce Stalinizm'in son
günlerinin entrikaları,
37
komploları ve tasfiyelerinin ortasında, daha sonra ise bürokrasinin Stalinizm'den arındırılması sürecinin büklümleri'
içinde, kariyer yapabilmek için insanın gerçekten de her seye hazır olması gerekirdi. Her türden alçaklığa, her çesit
yozlasmıslığa ödün vermeye. Güçlü olan tarafta kalabilmek için sarttı bu. Aksi takdirde ani bir virajda arabadan
düsüvermek isten bile değildi.
1952'de topun ağzına geldiğini fark etmis olmalıydı Seifert. Her gece en kötüsüne hazırlanarak, korku içinde haftalar
geçirmis olmalıydı. Kendini unutturmaya çalısmıs, halk polisindeki meslektaslarının kuskulu, alaycı ya da merhametli
bakıslarını görmezden gelmeye çabalamıs olmalıydı. Ancak Stalin'in ölümünden sonra Seifert rahat bir nefes almıs
olmalıydı.
1952'nin Kasım ayında Josef Frank, Prag'da sanık sandalyesinde oturuyordu. Sürmekte olan ve Rudolf Slansky adıyla
tanınan bu dava, Stalin döneminin genis kitlelerce izlenen son da-vasıydı. Stalin'in güvenlik servislerinin yirmi yıllık,
neredeyse kusursuz arastırma ve çalısmalarının bir sonucuydu; ama aynı zamanda da Doğu Komünist hareketinin yirmi
yıllık kosulsuz boyun eğisinin ve cılız büyülenisinin bir sonucuydu. Biri olmadan diğeri tek basına bir ise yaramazdı.
Josef Frank, Buchenwald'den arkadasımızdı. Arbeitsstatis-tik\e birlikte çalısırdık. Çek arkadasları ona "Pepikou" derlerdi.
Sahsen ben bu kısaltmayı kullanmazdım. Frank pek coskulu biri değildi. Kendisw'e baskaları arasına asılması güç setler
çekerdi. Yine de onunia aram gayet iyiydi. Josef Frank'ı severdim. Eski savas anılarını anlatmaya meraklı olanlardan
değildi. Kamptaki diğer Komünist yöneticilerin çoğunun tersine, bürokrasinin efendisi olmanın verdiği bir kibirliliği yoktu.
Daha sonraları, özgürlüğüne kavustuktan sonra Josef Frank, Çekoslovak Komünist Partisi'nin genel sekreter yardımcısı
olmustu. Ancak 1952 Kasım ayında, Prag'da sanık sandalyesinde oturuyordu. Birkaç gün sonra da asıldı. Külleri karlı bir
yolda rüzgâra savruldu.
38
Mahkeme karsısında Josef Frank, dimdik ayakta durarak, önceden hazırlayıp ezberlediği metni okumustu: "1939-1945
yılları arasında toplama kamplarında bulunusum sırasında fırsatçılık ve ihanet batağına saplanmıstım. Yine bu yıllarda
savas suçları da isledim."
Ancak savcı, doğal olarak daha fazla ayrıntı istedi. Daha önce defalarca denenmis olan halka açık sorgulama
senaryosu, mükemmel bir sekilde hayata geçirildi ve beklenen sonuçları verdi. Frank konuya bu sekilde genel bir giris
yaptıktan sonra, kendinden beklenen ayrıntıları anlatmaya koyuldu. "Buchenwald toplama kampındayken, 1942'de
Arbeitssta-tistik servisinde sekreter ve çevirmen olarak görevlendirildim ve bu tarihten sonra kampın Nazi yönetiminin
yararına bu görevde hizmet verdim." Ancak bu kadarı da yeterli değildi. Frank'ın daha da ileri gitmesi gerekiyordu. Kamu
davasının bütün pedagojik korku mekanizmalarını harekete geçirmesi, itiraflardan doğacak utancı, skandali yaratması
gerekliydi. Zavallı halkın, dürüstlüğün parlak hakikatiyle aydınlattığı doğru yoldan ayrıldığımızda nerelere kadar
gidebileceğimizi görmesi gerekirdi. Gösterinin metni, iste bu amaç doğrultusunda özenle yazılmıs, düzeltilmis, prova
edilmisti.
Böylece Frank "savas suçlan"nın somut içeriğini anlatmasa bile, savcı sözcükleri azar azar ağzından alacak, dava
senaryosu gerilim mekanizmasını çalıstıracak, suçlunun vicdanında gizlenen korkunç gerçek efsanesi ortalığa yayılacak,
parti Sokrates'in yöntemini kullanarak bu korkunç gerçeği bilgece gün ısığına çıkaracaktı. Pra0 Esrarı adını alıveren
dava bir roman tefrikası gibi bölümler halinde, radyolar aracılığıyla bütün halka yayılıyordu.
Frank'ın; bazen ezberlediği metinleri okumakta zorlandığında, bazı kelimelerde duraksadığında, islediği suçlardan
duyduğu utancın konusmasını güçlestirdiği düsünülüyordu. Herkes bu korkunç gerçekleri itiraf etmenin verdiği utancın
onu böyle ke-
39
kelettiğini düsünürken, aslında konusmasını sasırmasının nedeni bu yalanları söylemek zorunda kalmanın verdiği
utançtı.
1952'nin o Kasım gününde savcı, Frank'tan yalancı itiraflarının korkunç ayrıntılarında daha ileri gitmesini istemisti.
"İslediğiniz savas suçları nelerdi?" diye sordu.
Josef Frank cevap verdi: "Görevimi yerine getirirken Nazilerin, mahkûmlan çesitli dıs kumanda merkezlerine
göndermelerine yardımcı oldum. Bu merkezlerde yasam ve çalısma kosulları, esas olarak kampın içinden daha sertti.
Böylece gönderilen mahkûmların büyük kısmı bir daha geri dönmüyorlardı. Üstelik, görevlerimi yerine getirdiğim sırada
birkaç kez mahkûmlara vurarak da savas suçu isledim."
Ancak savcı, Frank'tan daha da fazlasını istiyordu. Savcı bir soru daha sordu. Hiç kusku yok ki son bir soru: "Kimin
emriyle ve hangi yollarla mahkûmları ölüme gönderdiniz?" diye sordu savcı. Josef Frank bu son soruya söyle yanıt verdi:
"Nakil emirleri, kampın Nazi yönetiminden geliyordu. Ben bu emirleri, nakledilecek mahkûmların listesini bana ileten kapo
Willi Se-ifert aracılığıyla alıyordum." İste söyledi. İste bu yüzden 1952 yılının Kasım ayında Willi Seifert topun ağzına
geldiğini hissetmis olmalı. Doğu Avrupa'nın bütün gazeteleri, tam bir örnek niteliğindeki Prag davasının tutanaklarını her
gün yayınlıyordu. Günün birinde Seifert, gazetelerde kendi adına rastlamıstı. Hem de nasıl bir konuda! Halk polisinin
yüksek rütbeli subayı, Buchenwald'de mahkûmların yok edilmesi yönündeki Nazi emirlerini Frank'a iletmekle dolaylı
yoldan suçlanmaktaydı. Seifert bunun ne anlama geldiğini gayet iyi bilecek konumdaydı. Gerçeği ortaya çıkarmaya
çalısmanın ne kadar yararsız olacağını, hatta onu gülünç duruma düsüreceğini çok iyi biliyordu.
Buchenwald'deki durumun gerçekte nasıl olduğunu, Nazilerin isteklerine karsı koyma olasılığının ne kadar olduğunu,
yine bu istekler doğrultusunda çesitli ulusal dire40
nis örgütleri arasında bir stratejinin, ortak bir anlasmanın, gelistirilmis olduğunu hatırlatmak neye yarardı? Josef Frank'ın
Arbe-itsstatistik\c mahkûm nakillerinin düzenlenmesinde hiç çalısmadığını hatırlatmak neye yarardı? Josef Frank'ın asla,
ama asla bir mahkûma vurduğunun hiç kimse tarafindan görülmediğini hatırlatmak neye yarardı? Seifert gayet iyi
biliyordu ki Prag davası bastan sona bir kurguydu ve bu yüzden de onlar için önemli olan neyin gerçek olduğu değil,
neyin gerçek gibi göründüğüydü. Frank'tan onun adını vermesini niçin istediklerini de çok iyi biliyordu: Stalin'in güvenlik
servislerinin daha önce denenmis yöntemlerinden biriydi bu. Görülmekte olan davaya doğrudan karısmamıs militanların
isimlerini davada geçirerek, bundan sonra yeni davalar açılabilmesi için açık kapı bırakmak. Adı geçenlerin üzerine de
korku salmak.
Böylelikle 1952 Kasımı'ndaki bu davada Seifert'in adını geçirerek, Stalin'in güvenlik servisleri Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin
devlet örgütünde de yeni bir tasfiye hareketini baslatabileceklerini belli etmislerdi. Ne zaman? Ne zaman olursa,
bulunabilecek ilk fırsatta. SSCB dıs politikasının alacağı en küçük bir virajda, Doğu Bloğu ülkelerindeki en küçük bir yön
değisikliğinde. Neden? Hiçbir nedenle, ya da daha doğrusu sadece bir mutlak gücün iktidarını kötüye kullanısını yasal
yollardan ve akılcı biçimde haklı göstermesine hiç de ihtiyacı olmadığını kanıtlamak için. Korkunun hiçbir zaman
bitmeyeceği, bir yerden sonra kendi kendini besleyeceği, kendi keyfî iktidarının sonu olmayan uygulamasından güç
alacağı açıkça görülsün diye.
Her ne olursa olsun Willi Seifert, bundan bes ay sonra, Stalin'in öldüğü gün rahat bir nefes alabilecekti. Bu süre içinde
eminim ki itaatkârlığını daha da bilemis, Doğru Düsünce'ye olan saygısını daha da güçlendirmis ve her türden siyasi
sapkınlara karsı acımasızlığını daha da arttırmıstır. Bes ay sonra Stalin'in öldüğü gün, halk Moskova'daki Sütunlar
Salonu'nda yatan Efendi'nin balmumuyla kaplanmıs yüzünü son bir kez gö-
41
rebilmek için birbirini ezmekteyken; Seifert hiç kuskusuz, Rus Politbürosu'nun elinden kurtulanlarla birlikte derin bir oh
çekmekteydi. Aslında bu kaçakların, Gürcü'nün ölümünü kutlamak için fazla zamanları da yoktu. Stalin sonrası dönemde
birbiri ardına entrikalar, bastırılan devlet darbeleri, idamlar, kurulan ve bozulan ittifaklarla boğusmak zorunda
kalacaklardı.
1944 Subatı'nda, karantina dönemimin sonunda Arbeitssta-tistik'e ilk geldiğimde beni Seifert kabul etmisti. Bürosunun
penceresinden elektrikli tellerle çevrili olan DAW (Deutsche Ausrüstungs Werke) binaları görünüyordu. Biraz eğilirseniz
krematoryumun bacasını da görebilirdiniz. Sakince tütmekteydi. Seifert masasının basına oturmus, uzun bir cetvelle
oynuyordu. Bana oturmamı söyledi. Kılığımı biraz hosnutsuzlukla inceledi. Kampa geldiğim gün beni dezenfekte ettikten
sonra kafama geçirdikleri sararmıs, yumusamıs fötr sapkayı ne yapacağımı bilemiyordum. Bu sekilsiz fötr sapkayı önce
parmaklarımın arasında bir süre çevirdim, sonra da masanın üstüne koydum. Seifert fötr sapkaya iğrenerek bakıyordu.
Zaman geçti, sessizlik sürdü. Bu beni rahatsız etmiyordu, sessizliği severim. Dısarı bakıyordum. Karların üstünde
parlayan günes ısığına. DAW binalarının ötesindeki kayın ormanına. Basımı biraz eğdim ve krematoryumu da gördüm.
Solgun gri bir duman göğe yükseliyordu. Sonra Seifert konustu.
"Evet, krematoryum," dedi. "Onu biz insa ettik. Buradaki her seyi biz insa ettik."
Omuzlarını kaldırdı.
"Bugün bu kamp bir sana'dan farksız!"
Sanatoryum anlamına gelen bir kısaltmaydı bu tabii ki. Bir çesit konusma biçimi. Bu da beni rahatsız etmedi.
Kısaltmalara, bu tür konusma biçimlerine alıskındım.
42
Seifert mekanik bir biçimde masasının üstündeki belgeleri düzenlemeye koyuldu.
Kampın bugünkü haliyle, bir sanatoryuma dönmüs olmasıyla ilgili bu giris cümlesinden sonra, eski askerlerin kızgın ve
küçümser bir tavırla anlatmaya bayıldıkları bu konuyu gelistirmesini bekliyordum. Ein Sanatorium! Das Lager ist nur ein
Sanatorium beute! Bir aydır bütün eskiler bu nakaratı tekrar edip duruyorlardı. Evet bugün artık bu kamp olsa olsa bir
sanatoryuma dönmüstü. Eskiler küçümseyerek, "Siz burayı eski güzel günlerinde görecektiniz," diyorlardı. O eski güzel
günlerle ilgili hikâyeler, ekinlerin üstüne düsen dolu gibi bizim üstümüze düsüp duruyordu.
Seifert'in tam karsısına oturmus, rengi solmus sapkamı masasının üstüne bırakmıs, bu kampın bugün bir sana'ya
döndüğünü, oysa eski güzel günlerde bundan çok daha fazlası olduğunu bir kez de ondan dinlemeyi bekliyordum. Ama
hiç de öyle olmadı.
"Galiba bu büroda ilk kez bir felsefe öğrencisi ağırlıyorum. Genellikle bana gönderilen yoldaslar prolo* olur." Die Kumpel
die zu mir jjeschickt werden sind Proleten. Bu cümlenin içinde daha önce hiç duymadığım iki Almanca sözcük vardı.
Kumpel ve Proleten. Bilinmeyen ancak hemen anlasılabilen, tanınan, seffaf
sözcükler. Sizi anında tanıdık bir evrene sürükleyen, yabancılara kapalı ve evrensel bir dilin dünyasına sokan sözcükler.
Bizler de Laroche-Migennes'e doğru giden gece trenlerinde, Contrescarpe çevresindeki meyhanelerde, Semur
yakınlarındaki korularda birbirimizi arkadas diye değil "yoldas" diye çağırırdık ve kendimizi görevinin dünyayı değistirmek
olduğuna inandığımız bu karanlık, içine girilmesi güç ve göz alıcı güçle, isçi sımfi olarak tanımlamamız gerektiğinde, FTP
ya da MOI'den tanıdığımız bu *) Proleter, (ç.n.) 43
sınıfin temsilcilerinden söz ederken biz de "prololar" derdik.
Kumpel ve Proleteri, yoldaslar ve prololar: bunlar aynı sözcükler, aynı ideolojik uzlasma isteği, bir gün, yakın gelecekte
evrensel olacak gizli topluma ait olmaktan gelen aynı kibirdi.
Ancak dısarıda günes kar birikintilerinin üzerine mavi boyalar sürerken, krematoryumun her zamanki dumanı sakince
göğe yükselirken, Seifert'in ağzından isittiğim bu sözcükler bana Komünizmin kardesçe ve hiyerarsik, açık ve törensel
evrenine girmemi yasaklıyor gibi gelmisti. Artık ben sadece bir felsefe öğrencisiydim. Toplumsal kökenim, okyanus
kıyısındaki bir plajda suda sismis, yosunlarla, balçıkla kaplanmıs bir cesedin yüzeye çıkıp esrarengiz bir boğulma olayını
ortaya çıkarması gibi birdenbire su yüzüne çıkıvermisti. Cesedim su yüzüne bir etiketle, bir felsefe öğrencisi olarak
çıkmıstı: Eskimis toplumdan kalma genç bir ceset.
1944 yılının o karlı ve günesli Subat gününe kadar, toplumsal kökenlerimle iliskimi tam bir saflık içinde yasamıstım.
Kendimi asla, hiçbir zaman suçlu hissetmemistim. Tam tersine kendimin farkında olusum, içten içe bir haz bile veriyordu.
Kim olduğum, nerede olduğum, nereden geldiğim hosuma gidiyordu. İspanya İç Savası çocukluğumda baslamıstı. Bu
savas, yasayabileceğim bütün sorunları bir çırpıda ortadan kaldırmıstı, yoksa hepsinin tek tek çözülmesi gerekecekti.
Büyük tarihsel bunalımların ani aydınlatmasıyla tarafları belirlemisti. Tarih bütün kurnazlığı ve vahsetiyle sorunlarımı
benim yerime ele almıs, benim için geçici olarak çözümlemisti. Tarihin kendi yasadığı bunalım, beni ergenlik
bunalımımdan korumustu. Buna karsılık daha sonra 1956'da orta yas bunalımımı da o çıkaracaktı. Atalarımın
inancından, ahlâki değerlerinden fiitınaların, afetlerin geçici masumiyetleri sayesinde kurtulmamı, o yılların kritik tarihi
sağlamıstı. Hayır, gerçekten de hiç suçluluk duymuyordum. Yirmi yasında, kendimle tamamen barısıktım.
44
Ancak o gün Seifert çok sakin bir sesle, beni kendi tekilliğime, yani sınıfsal kökenlerimin kuskulu evrenselliğine
hapsediyordu. İstersem bir yoldas, ein Kumpel olabilirdim, ama hiçbir zaman bir prolo, ein Prolet olamayacaktım. Asla,
kesinlikle. Böylece, az önce bana içinde herkesin yalnız kendi edimlerine göre değerlendirileceği, yalnız kendi
ihtiyaçlarına göre davranıs göreceği kardesçe bir evrenin kapılarını açan birer parola gibi gözüken o sözcükler,
birdenbire benim aleyhime döndüler. O sözcükler beni ontolojinin sülfürden cehennemine yolladılar. İste ben artık
edimlerimle değerlendirilmiyor, varolusuma göre, hem de varolusumun benliğimin en dısındaki yanına göre
sınıflandırılıyordum. Benliğimin en hantal, en yapıskan ve sorumluluğunu asla üstüme alamayacağım bir yanına göre,
sosyal varlığıma göre.
Orada oturmus, Seifert'in sakin sesiyle anlattıklarını dinlerken, bütün atalanm, büyük toprak sahipleri, savasçı
derebeyleri, değerli tas ticaretinden, doğu baharatlarından, Hint madenlerinin islenmesinden servet yapmıs maceracı
burjuvalar, İspanya'nın sefil ve barok zaferi ya da sadece kendi özgürlüğü uğruna, Aklın ısığının gelismesi için -öylesi de
vardı- savasmıs bütün atalarım unutulusun gölgesinden, eskimis fotoğrafların sepya rengi hüznünden; akaju ve pelesenk
-caoba y palosanto!- mobilyaları, mat tenli, melankolik tavırlı karılan, faytonları, üstü açı-labilen İspanyol arabaları, san
tastan kemerleri olan kare seklindeki meydanlardaki güzel kır kahvelerinde, dobra dobra cümleleriyle birlikte dısan çıkıp
beni ayaklanmdan tutarak kurtulduğumu sandığım o ontolojik cehenneme doğru çekmeye basladılar. Ben Seifert'i
dinlerken bütün atalanm sıntıyorlardı: Sana daha önce de söylemistik, asla onlardan biri olamayacaksın! Seifert'in benim
nasıl da kuraldısı bir tek vaka olduğumu açıklayısını dinliyordum. Parti teskilatı daha önce hiç ama hiç Arbeitsstatistik\c
çalısmak üzere bir felsefe öğrencisi göndermemisti. İçten içe bir felsefe öğrencisinin nasıl olup da gerçek
45
bir Komünist olabileceğini merak ettiğini hissediyordum.
Bense dısarıdaki karı izlemeye devam ediyordum. Basımı biraz eğersem krematoryumun bacasını, düzenli ve sakin
dumanını görebileceğimi biliyordum. Ama istesem de kendimi suçlu hissedemiyordum. Galiba bu duygu konusunda
yetenekli değilim.
46
IKI
Fernand Barizon yoklama sahasındaydı.
40. blok mahkûmlarının olusturduğu sıranın tam ortasında, diğer mahkûmlardan kesinlikle ayırt edilemeyecek biçimde ve
hem önden hem arkadan hem de yanlardan mahkûm sıralarıyla iyice korunmus olarak duruyordu.
Barizon, burada islerin nasıl döndüğünü anlamaya baslamıstı.
Sözcüğün hem gerçek hem de mecazi anlamıyla, öne çıkmamak gerektiğini biliyordu. Eğer en ön sırada durursanız,
mahkûmları saymakla görevli SS sizin önünüzde durabilir, bir düğmenizin eksik olduğunu, göğsünüze islenmis
numaranın kusursuz olarak okunamadığmı ya da durusunuzun kurallara tam uymadığını fark edebilirdi. Eğer niyeti
bozuksa, çatacak yer arıyorsa, herhangi bir seyi fark edip bağırmaya baslayabilirdi. Fark edi-47
lecek bir seyler her zaman vardır. Sonra suratınıza bir yumruk, birkaç cop darbesi, belki fazladan bir is, herhangi bir
ceza.
Fernand Barizon, mahkûmlar kalabalığının tam ortasında saklanıyordu. Kalabalığa karısıyor, kayboluyor,
kendini unutturuyordu. İsi öğrenmisti.
Kar devam ediyordu, boktan bir pazardı bu.
Ballı İspanyol'sa, Arbeit barakasının sıcağında yoklamaya girmisti. Az önce kosmaya baslamadan 40. bloğun önünde
basını çevirdiğinde Barizon, İspanyol'u hemen arkasında üst kata çıkan merdivenin kösesinde görmüstü.
İspanyol, Bourgogne'daki bir direnis hücresinden gelmis diyorlardı. Partinin yoldaslanndandı. Ona Gerard diyorlardı.
Herhalde bu ismi ona hücrede vermislerdi. Barizon'un onun hakkında bütün bildiği buydu. Baska herhangi bir isim
duymamıstı. Yıllar sonra, Buchen-wald'den on bes yıl sonra Gerard'ı yeniden gördüğünde, adım artık Gerard değildi.
Artık bana Sanchez diyorlardı. Zaten Barizon da beni tanımamıstı. On bes yıl sonra satonun girisindeki basamakları
çıkmıstım. Sato, gerekli yerlerinde tas kullanılmıs, tuğladan büyük bir binaydı: Bilmemkaçıncı Louis taklidi, ancak kaliteli
bir taklit, sağlam ve gösterisli bir taklit. Birkaç hektar genisliğinde ağaçlık bir parkın ortasına kurulmus olan sato, tatil
zamanlarında, Paris banliyösünden Komünist bir belediyenin çocukları için tatil yeri olarak kullanılıyor olmalıydı. Fransız
yoldaslar, Endülüs ve Estremadura'nın kırsal bölgelerinde yeraltı faaliyederini sürdüren İspanyol partisinin kadroları ve
yöneticileriyle birkaç günlük bir toplantı düzenleyebilmemiz için bu malikâneyi biz kullanalım diye ayırmıslardı.
Hava kararıyordu, basamakları çıkarken bir sigara yaktım. Toplantı çok heyecanlı geçmisti. "Yiğit İspanya'nın en
yiğitleri..." Belleğimde Hugo'dan birkaç dize dolanmaktaydı. Her zaman ve her durumda belleğimde çayırlar üzerindeki
sabah sisi gibi birkaç 48
küçük siir parçası uçusur. Hatta bunlar bazen durumla hiç ilgisi olmayan seyler de olabilir. Masumca bir takıntı olsa
gerek. Üstelik yararlı da. Hapiste ya da yeraltındaki uzun bekleyislerde, hep kendi kendime siir mırıldanarak zaman
geçiririm.
Basamakları çıkıyordum, sigara yakmıstım, hava kararıyordu. Bahçede birkaç otomobil, yoldasları küçük gruplar halinde
Paris'e götürmek için bekliyordu. Soförler de orada gevezelik ediyorlardı. Kararmakta olan havada, sigaralarının kızıl
atesini seçiyordum ve birden Barizon'un sesini duydum, Fernand Barizon'un. Homurdanıyordu Fernand. Toplantının
teknik organizasyonundan sorumlu İspanyol yoldasa çıkısıyordu. Belirlenmis olan çalısma saatleri ona uymuyordu. Bu
yüzden kızmıstı. Fernand hiç değismemisti.
Buchenwald pazarlarından on bes yıl sonra, bütün kanımı donduran bir anda, Barizon'un homurdanan sesini tanımıstım.
Merdivenlerden inip bahçede bir-iki adım attım. Hafif bir elektrik ısığı soförler grubunu aydınlatıyordu. Fernand
Barizon'un, uzaktaki bir lamba tarafından hafifçe aydınlanan asılmıs yüzüne baktım. İçimden ona yaklasmak, onu
kollarımın arasına alıp, hiç değismediğini söylemek geldi. "Hiç değismemissin Fernand!" Buchemvald'deki pazar
sohbetlerimizi ona hatırlatmak istedim. Buchenwald öğleden sonralarından Zarah Leander'in sarkılarını hatırlıyor muydu
acaba?
Daha sonra, Paris'e dönerken tesadüf eseri kendimi onun sürdüğü arabada buldum. Sehrin kapılarından birinde
arabadan indim. Metro istasyonuna gitmek üzere ayrılırken Barizon'un elini sıktım. Gözlerimin içine bakıp, "Selam
yoldas," dedi ama beni tanımadı. Bunun için onu suçlayamazdım. Ben bile eski bir fotoğrafta yirmi yasımdaki halimi
gördüğüm zaman kendimi ta-ruyamıyordum. Bu karsılasmadan birkaç ay sonra, Fernand Barizon tekraı yoluma çıktı. 49
Su an ne olduğunu hiç mi hiç hatırlayamadığım acil bir is için Prag'a gitmem gerekiyordu. Zaten o yıllarda her sey bize
acil ve hayati görünüyordu. Kaybedecek bir dakikamız bile yoktu. Karaciğerin safra salgılaması gibi yeraltı politikasının
uygulamaları da bu acil ve hayati ideolojisini salgılıyordu. Kısacası acil olarak Prag'a gitmem gerekiyordu.
Bir otomobilin beni Cenevre'ye kadar götürmesi kararlastırılmıstı. Oradan trenle Zürih'e geçecek, Zürih'ten de Prag'a
uçacaktım. İzlerimi saklayabilmek için İsviçre'ye Fransız kimliğiyle girecek, Zürih'ten uçağa binerken Güney Amerika
pasaportu kullanacaktım. Her zamanki düzen.
Beni Cenevre'ye götürecek arabayı sürmekle Fernand Barizon görevlendirilmisti.
Fernand arabayı çok hızlı sürüyordu. Sadece birkaç sözcük konusmustuk. Ona o yolculuk sırasında kullandığım
kimliğimi vermistim. Belleğim beni yanıltmıyorsa bu kez adım Salagnac'tı, Camille Salagnac. Sınırda
karsılasabileceğimiz beklenmedik bir durum olursa diye yolculuğun sahte nedenleri konusunda aramızda anlasmıstık.
Sonra ben her zamanki gibi kendi hayallerime dalmıstım.
Nantua'ya girerken Fernand ayağını gaz pedalından kaldırdı. Yüzünde kocaman, sevimli bir gülümsemeyle bana döndü.
"Karnımızı doyursak mı?" diye sordu.
Basımı salladım. "Neden olmasın?"
"Nantua sosunu bilir misin?" diye sordu Fernand.
Nantua sosunu bilmiyordum ama Nantua belleğimde belli belirsiz bir seyi ya da birini çağrıstırıyordu. Biraz sonra Fransa
Oteli'nin lokantasına oturduk. Barizon, Nantua soslu kerevit ısmarlarken, ben de Nantua'da bir kolejde İngilizce
öğretmenliği yapan biriyle tanısmıs olduğumu hatırladım. Ama Nantua'daki bu İngilizce öğretmeni kim olabilirdi?
50
Bu kadar belirgin bir ayrıntıyı hatırlayıp da onun kime ait olduğunu çıkaramamak pek de alısıldık bir sey değildi.
Hatırlamaya çalıstım ama aklıma ne bir isim ne de bir yüz geliyordu.
Her ne olursa olsun Nantua bana, ilk kez o gün tanıstığım Nantua sosunu hatırlatmıyordu. Tadını çıkarmaya erkenden
baslamak için Barizon sosun nasıl yapıldığını tam bir çesnici ke-sinliğiyle ve bana ilkokul problemlerini çağrıstıran
miktarlar kullanarak anlatmısü: İki desilitre kremayı alınız, bunu bir litre be-samel sosuna ilave ediniz, üçte birini alınız ve
böylece devam edip gidiyor.
Barizon'un Nantua'daki bu gastronomik duraklamayı önceden titizlikle planladığını, Paris'ten yola çıkısımızdan
baslayarak arabanın hızını buna göre hesapladığını, böylece Nantua'ya vardığımızda bana dönüp, ağzı kulaklarında,
bütün masumiyetiyle, sanki o an aklına gelmis gibi "Karnımızı doyurmak için biraz dursak mı usta?" diyebileceğini
düsünmek bayağı hosuma gitti. Öyle ya tam o sırada karnımızı doyurma saati de gelmisti.
Ancak Barizon o gün, Fransa Oteli'nin lokantasında Nantua sosundan bir daha hiç söz etmedi. Karsımda otururken
Barizon birdenbire Buchenwald'deki müthis açlığını hatırlamıstı. Nantua sosu birdenbire az sonra bize sunulacak
yemeğin garnitürü olmaktan çıkmıs, Buchenwald'deyken kurulmus bir hayalin gerçeklesmesine dönüsmüstü.
Buchenwald'deki açlığın yol açtığı nostaljik ve hastalıklı hikâyelerin üstüne dökülecek, kremadan, besamelden ve kerevit
yağından yapılmıs bir hayal.
Sosun kokusuyla dili çözülen Barizon, bana Buchenwald'deki hayatını anlatmaya basladı. Basımı sallıyor, bir zamanlar
benim de hayatım olan o hayatı anlatmasını dinliyordum. Barizon beni hâlâ tanımamıstı. Tek bildiği, Camille Salagnac
takma adı altında yolculuk eden İspanyol bir Komünist lideri olduğumdu. Nantua sosunun zengin ve ağır kokusu
esliğinde, Barizon bana Buchenwald'deki hayatımızı anlatıyordu. Ama bu bizim hayatımız mıydı?
51
Onu dinliyor, basımı sallıyor ve hiç konusmuyordum. Oysa aslında içimden müdahale etmek, bazı yerleri düzeltmek,
unuttuğunu sandığım bazı bölümleri hatırlatmak geliyordu.
Örneğin Barizon, Zarah Leander'den hiç söz etmedi. Oysa Buchenwald, Zarah Leander olmadan Buchenwald olamazdı!
Barizon Gustlojftz, ben Arbeitsstatistik'te, aynı zamanda gece ekibine kaldığımız zamanlarda, bütün sabah uyuduktan
sonra öğleden sonra bos yemekhanenin sessizliğinde onunla uzun uzun konustuğumuz olurdu. Üzerine zar gibi
margarin sürülmüs bir dilim siyah ekmeği beraber yerdik. Konusurduk. Hoparlörlerden hafif hafif müzik çalardı.
Kontrol kulesindeki SS, Zarah Leander'in sarkılarına zaafı olan biriydi herhalde. Arka arkaya onun plaklarını çalardı.
Kontrol kulesinde görevli SS astsubayını söyle hayal ederdim: Bir koltuğa oturmus, ayaklarını masaya uzatmıs. Tepenin
eğiminden bütün kampa hâkim bir manzarası var. Elektrikli dikenli tellerin dısında olanca yaygınlığıyla, üzerinde beyaz
çiftlikleri, huzurlu küçük köyleriyle ova uzanıyor.
Görevli astsubayın apaçık bir manzarası var. Goethe'nin manzarası bile bu kadar güzel değildi herhalde; çünkü kamp
insa edilirken kesilen büyük ağaçlar onun zamanında manzarayı engelliyor olmalıydı. Thuringe Ovası'nın öbür ucunda
yükselen mavi dağlara bakarken, yanında ölümsüz fikir alısverisleri yapabileceği bir Eckermann olmadığı için astsubay,
Zarah Leander'in plaklarını koyuyordu. Kampın bütün hoparlörleri bu bakır titresimlerinden geçip gelen, karanlık sesi,
yalnız ve yalnız asktan söz eden o sesi yayınlıyordu: Schön war die Zeit da wir uns so geliebt...
Buchenwald'in sakin öğleden sonralarında plak tekrar ve tekrar dönüp dururdu.
52
Barizon ve ben 40. bloğun birinci kat, C kanadındaki bos yemekhanesinde karsılıklı otururduk. Bu ayrıcalıklı an için,
gece ekibine kaldığımız zamanların ertesi gününün bu göreceli sessizliği, öğleden sonranın bu rahatlatıcı telassızlığı için
özel olarak sakladığımız bir ince dilim siyah ekmeğimizi yerdik. Sanki hayat bir dizi minik zevkten, iç parçalayıcı
hatıralardan, kristal gibi çınlayan duygulardan ibaretmisçesine yalnız ve yalnız asktan söz eden Zarah Leander'in
derinden gelen sesini dinlerdik. So stelle ich mir die Liebe vor, ich bin nicht mehr allein...
Bir yandan Zarah Leander'in derinden gelen, karanlık, madeni sesini dinlerken konusmaya devam ederdik. Bazen
Barizon'a Völkischer Beobachter'den ya da haftalık Das Reich dergisinden bir makale çevirirdim. Savastan, devrimin
geleceğinden konusurduk. Bazen de ekmek dilimi gerçekten çok, çok ince olurdu, biz de yapacak baska bir sey
olmadığından ekmeği yavas yavas özenle çiğner, küçücük topaklar halinde yuvarlayıp, dilimizin altına, dislerimizin
arasına yerlestirirdik; ama ne yaparsan yap sonunda ekmek erirdi, sanki hiç var olmamıs gibi. Böyle günlerde biz de
sürekli birbirimize tıkınma hikâyeleri anlatırdık. Aslında bunları anlatan daha çok Barizon olurdu. Tıkınma konusunda ne
belleğim iyi çalısır ne de hayal gücüm.
Aslında benim hiç tıkınma anım yoktur. Yalnızca tıkınmayla uzaktan uzağa ilgisi olan birkaç çocukluk anım var.
Madrid'deki pazar günlerinin süslü pastaları. Tatil günlerinde San Jeroni-mo'da ayin sonrası kahvaltılarının börekleri ya
da Fernand'ı tam anlamıyla sersemleten, ailece çekilen bir haftalık nohutlu sığır haslaması ziyafetinin gevreklesmis
anısı. Boktan bir sığır haslamasının nohutlarını sefkat ve merhametle hatırlamam, Bari-zon'un nefesini kesmisti. Bunu
bana açıkça söylemekten de çekinmedi. Onun tıkınma anılan çok daha incelikliydi ve üstelik 53
Barizon bir prolo iken, ben bir burjuva ailesindendim. Zaten bu her halimizden de belliydi.. Fernand bunu her firsatta
bana hatırlatmaktan hiçbir rahatsızlık duymuyordu. Örneğin ben bir hikâye anlatırken babamın arabalarından, De Dion-
Bouton'lar-dan, üstü açılabilen Oldsmobile'lardan, Berlin Graham-Page'la-rından, hatta Hispano-Suiza'lardan söz
ettiğimde. Bir insanın böylesine sımartılmıs bir çocukluk yasadıktan sonra, boktan bir sığır haslamasının nohutlarını
böyle özlemle hatırlıyor olması, Barizon'un önünde insan ruhunun karmasıklığı üzerine yeni ufuklar açıyordu.
On bes yıl sonra, Nantua'da, Fransa Oteli'nin yemek salonunda Barizon'un hikâyelerini dinlerken basımı sallıyor ve hiç
konusmuyordum. İlgileniyormus gibi görünmeye çalısıyor ama pek de basarılı olamıyordum. Fernand, hayatını doğru
anlatmıyordu. Birbiri ardı sıra dizilmis anılar, tam bir karmasa içinde. Hikâyesinde hiçbir vurgu yoktu. Üstelik en önemli
seyleri unutuyordu.
Örneğin, Brötanya kaçamağını anlatmayı unuttu. Juliette'le birlikte yaptıkları geziyi anlatmayı unuttu. Oysa
Buchenwald'de, ikimiz de gece ekibine, Nachtschichfe katıldığımız için 40. bloğun bos yemekhanesinde bulustuğumuz
günlerde; ekmek diliminin ancak küçük parçalar halinde çiğnenebilecek kadar ince olduğu, seker emermis gibi küçük
parçaları emmek için nafile uğrastığımız günlerde Zarah Lean-der'in sarkılarının yapıskan fısıltıları içinde mutlaka bir an
gelir ve Fernand, Juliette adındaki bir genç kadınla Brötanya'ya yaptığı küçük kaçamağı anlatırdı. Barizon'un ayrıcalıklı
anısıydı bu, hayali yasanmıslığın bulanık ve uzak dünyasındaki fetisiydi. Her seferinde aynı sey olurdu.
Açlığın verdiği heyecan, yarı çiğnenmis, neredeyse gerçek bir varlıktan bile yoksun, yarı erimis esmer ekmek diliminin
bıraktığı yoksunluk duygusuyla Barizon, her seferinde Juliette'le birlikte Brötanya'ya yaptığı geziyi hatırlardı. Anlasılır bir
seydi bu.
54
Her ikisi de birkaç günlük mutlak bir özgürlük yasamıslar, bu sürenin de yansını sofrada, yansını yatakta geçirmislerdi.
"Ho-mini gırtlak, tumba yatak," derdi Barizon. Böylece bu mutlu anının etkisiyle zevkle dolup tasan Fernand, en açgözlü
arzularını açığa çıkarmaya baslardı. Geçmisin büyük tıkınma hikâyeleri, her seferinde açık havada yapılan zevk
alemlerinin hastalıklı betimlemelerine dönüsürdü. Barizon'un belleğinde Juliette, geçmiste kalmıs mutluluklan
simgeliyordu.
Sonunda Juliette'le ilgili her seyi öğrenmistim. Sanki onu kendim becermisim ya da daha doğrusu kendimi ona becertmisim
gibi yakından tanıyordum. Bacaklarının uzunluğunu, göğüslerinin biçimli kıvnmlannı, ağzının istahlı ve isini bilir
yumusaklığını, kahkahasını ve zevk anlarındaki çığlıklarını. Juliette düslerimizin can yoldası olmustu. Onun bedeni
Buchenwald öğleden sonralarında, Zarah Leander'in sesi titremekteyken, Fernand'ın bana sunduğu saf ve muhtesem bir
armağandı.
Ama on bes yıl sonra, Nantua'da, Nantua soslu kerevitlerimizi bitirirken Barizon, Buchenwald anılan arasında Zarah Leander'le
birlikte, Juliette'i de unutmustu. Biraz içim kararmıs, beni ısrarla hatırlamayan ve Juliette'le Zarah Leander'i de
unutmus görünen Barizon'a bakarken düsünüyordum, ben bütün bunlan gerçekten yasadım mı?
Bir kez daha bu sasırtmacalı soruyla karsılasıyorum. Buchen-wald'deki hayatım bir hayal miydi? Ya da tam tersine
Buchen-wald'den sonra yasadıklanmın hepsi bir hayalden ibaret olabilir miydi? On bes yıl önce ölmüs muydum ve bütün
bunlar, Nantua, Nantua soslu kerevit ve Prag, Pinkas'taki eski Yahudi mezarlığı ve bu siyasi etkinliğin narin örgüsünün,
atıldıkça tekrar çözülen ilmikleri, bunlann hepsi Ettersberg tepesindeki gri dumanın geleceği gören düsleri olabilir miydi?
Barizon'a bakıyor, basımı sallayarak hikâyesini dinliyor ve bu yaralayıcı, hayati soruya ne cevap vereceğimi
gerçekten bilemiyordum. Hiçliğin yerine ne diye bütün bunlar olmustu? Saydam
55
kıs göğünün kör hiçliğinde hafif bir krematoryum dumanın yerine bütün bunlar...
Herhalde Juliette bu soruya yanıt verebilirdi. Öyle olmasını umuyordum en azından, hem de ümitsizce... Mutlaka
söyleyecek bir seyleri olacaktır. Ancak o gün Nantua'da Juliette bizi terk etmis gibiydi ve ben ne söyleyeceğimi
bilemiyordum. Bu soruya verecek hiçbir cevabım yoktu.
Basımı sallıyordum, Barizon'un anlattıklarını pek dinlemiyordum artık. Yakın zamanda buna benzer baska bir durumla
karsılastığımı hatırlamıstım.
Barizon'la bu Cenevre yolculuğunu yaptığımız sırada, I960 yılında, Madrid'de İspanyol Komünist Partisi'ne ait bir
apartman dairesinde gizli olarak oturuyordum. Ventas adında kalabalık b'.r semtte, Concepcion-Bahamonde
Caddesi'nde. Çocukluğumda sehir burada biterdi. Daha ötede gri ve kahverenginde, boynu bükük bir kır vardı. Vadilerle
oyulmus yüksek bir Kastilya platosu, içinde insaat sirketlerinde is aramaya gelmis tarım isçilerinin üst üste yasadığı, küflü
gecekonduların, kerpiç ve paslı sacdan yapılmıs barakalann arka arkaya dizildiği bir manzara. Bu toz toprak içindeki
kırsalda birkaç yesil vaha da vardı: Bostancıların, artezyen kuyularının ya da kaynak sularının yakınlarında insa edilmis,
iklim kosullarına karsı azimle korunan sebze ve meyve bahçeleriyle süslü, parlak beyazlıktaki evleri. Ama Madrid,
çocukluğumdan beri çok değisti. 1960'da ben Ventas banliyösündeki Concepcion-Bahamonde Caddesi'nde yasadığım
sırada, hâlâ cüzam lekesi gibi duran birkaç gecekonduyla birkaç bostancı evi vardı. Ancak sehirlesme seli bütün alanı
kaplamıstı. Yeni kurulmus anonim semtler, geçmisin bu kalıntılarından tamamen arınmıstı. Concepcion-Bahamonde
Caddesi, eski kent çekirdeğinin sınırını olusturan eğimli bulvann biraz açığında kalan küçük sakin bir caddeydi. Evler üç
katlıydı ve dövme demirden balkonları vardı.
56
Aksamlan Concepcion-Bahamonde Caddesi'ne dönüslerimde, en yakın metro durağı olan "Manuel-Beccara"da
inmezdim. Daha uzaktaki bir durakta inmeyi tercih ediyordum. Örneğin, "Goya"da. Taksiyle geldiğim zamanlarda da aynı
seyi yapıyordum. Soförden beni sokağımdan biraz uzak bir yerde indirmesini istiyordum. Böylece her seferinde kendime
yeni ve kaprisli bir yürüyüs yolu icat edebiliyordum. Girmem gereken sokağı kasten geçiyor sonra geri dönüyor,
çevredeki kahvelerden birinin önünde biraz duruyordum. Takip edilip edilmediğime bakmak, kimsenin beni
gözetlemediğinden emin olunca yoluma devam etmek için. Concepcion-Bahamonde Caddesi'nde oturduğum iki odalı
apartman dairesi, Maria ve Manuel Azaustre adlarındaki militan bir çift tarafından, İKP hesabına satın alınmıstı. 1939'da,
iç savasın sonunda Maria ve Manuel Fransa'ya sürülmüslerdi; ancak Franco'nun polisleri tarafından tanınmamayı
basararak, İspanya'ya tamamen yasal yollardan geri dönmüslerdi. İspanya'daki hiçbir siyasi etkinliğe karısmamıslardı.
Kendilerine verilen tek görev, Madrid'de parti hesabına bir daire satın alıp, bu dairenin yeraltı teskilatının hizmetinde
kalmasını sağlamaktı. Manuel özel soför olarak çalısıyor, Maria da daireyle ilgileniyordu. Bazı aksamlar Manuel ve
Maria'yla birlikte yemek yerdim. Böyle aksamlarda, yemekten sonra kahve içerken, anılann kaçınılmaz olarak geri geldiği
zamanlarda Manuel bana Mauthausen'de-ki hayatını anlatırdı. Nazi konsantrasyon sisteminin en sert uygulandığı
yerlerden biri olan bu kampta bes yıl geçirmisti. 2 Ocak 1941 tarihinde, gizli (Geheim!) mührü altında, Nazi güvenlik
polisinin sefi olan Reinhard Heydrich toplama kamplarının sınıflandınlmasına iliskin bir not yazmıstı: Einstufung der
Konzentrtionslager. Birinci kategori en hafif vakalar, eğitilerek daha iyi hale getirilebilecek olan {unbedingt
besserungsfahige Schutzhaftlinge) mahkûmlar için öngörülmüstü ve Dachau, Sachsenhausen ve Auschwitz 1 kamplarını
içeriyordu. İkinci ka-57
tegori, daha tehlikeli, ancak yine de eğitilme ve iyilestirilmeleri mümkün (jedoch noch erziehungs- und besserungsfahige
Schutz-haftlinge) mahkûmlar için öngörülüyor ve Buchenwald, Flos-senbürg, Neuengamme ve Auschwitz 2'yi
kapsıyordu. Üçüncü kategoriye gelince; bu da en ciddi vakalar, topluma kazandırılması ya da eğitilebilmesi pek
olanaksız olan (ka-um noch erzieh-bare Schutzhaflinge) mahkûmlar için öngörülmüstü ve yalnızca bir kampı,
Mauthausen'i içeriyordu.
Elbette ki suç ve cezaların bu tam bürokrasiye özgü, gereksiz ussallastırması kelimesi kelimesine uygulanmamıstı. Bir
yandan Yahudi mahkûmların, Polonya'daki kamplara tasınarak kitleler halinde imha edilmelerini sağlayacak bu kamplara
yerlestirilmeleri yoluyla Yahudi sorununun nihai çözüme ulastırılması, öte yandan savas sanayiinin gerekleri ve mahkûm
isgücünün verimli dağıtımı kaygısı, özellikle 1942'den sonra, Reinhard Heydrich'in talimatlarının uygulanısını sürekli
altüst etti. Ancak buna karsın Mauthausen, sonuna kadar Nazi baskı sisteminin en zorlu kamplarından biri olarak kaldı.
Neyse, Concepcion-Bahamonde Caddesi'nde kahve içiyorduk, Manuel Azaustre de bana Mauthausen'deki hayatını
anlatıyordu.
Tabii ki Manuel geçmisim konusunda hiçbir sey bilmiyordu. Tek bildiği benim bir parti yöneticisi olduğumdu. Beni Rafael
adıyla tanımıstı. Rafael Bustamonte galiba. Rafael Artigas da olabilir, hatırlayamıyorum. Benim de toplama kampında
bulunduğumu bilmiyordu. Ben de tek kelime etmeden, onun beceriksizce, bu tür hikâyelerin doğasından gelen gereksiz
uzatmalarla anlattığı, bitmek bilmez kamp hayatı anılarını dinliyordum. Bazen her sey iyice karısıp içinden çıkılmaz bir
durum aldığında; içimden araya girmek, lafa kansıp bir seyler eklemek geliyordu ama hiçbir sey söyleyemezdim ki
gizliliğimi korumam gerekliydi. İste bundan birkaç ay sonra 1960 güzünde Nantua'dayım. 58
Nantua'daki Fransa Oteli'nde yemeğimizi bitirmek üzereyiz ve ben hâlâ basımı sallayarak, Fernand Barizon'un
anlattıklarını dinliyorum.
O da Buchemvald'i, Concepcion-Bahamonde Caddesi'nde-ki yemek odasında Manuel Azaustre'nin Mauthausen'i
anlattığından daha iyi anlatmıyordu. Belki de hataları, toplama kampındaki hayatı inandırıcı biçimde anlatamıyor olmaları
değildi. Belki tek hatası orada bulunmus olmak ve oradan sağ çıkmıs olmaktı. Yine de her sey bu kadar basit değil.
Gerçekten de baskalarına anlatmayı beceremediğimiz, en küçük bir gerçekliğini bile yeniden vücuda getirmeyi
basaramadığımız ve hakkında ancak bu sekilde konusabildiğimiz bir sey mi yasadık biz? Kisisel bir deneyimi yasamak,
onu bilincimizin bir parçası haline getirmek ve böylece geleceğe yönelik bir tasarıya da dönüsmesi mümkün olan,
hatırlanan bir yasanmıslığa dönüstürmek değil midir? Peki, dilimizde bile hâkim olmayı beceremediğimiz bir deneyimin
sorumluluğunu üstlenebilir miyiz? Peki ya tarih, hikâyeler, anlatılar, anılar, tanıklıklar: Bunlar yasam olabilir mi? Bunlar
yasamın içeriği, hatta dokusu, kuması olabilir mi?
Nantua'da, Fernand Barizon'un çorbaya çevirdiği hikâyesini dinlerken düsünüyordum: Neden tarihi anlatanlarla tarih
yapanlar aynı kisilerdir? Tamam! O gün Nantua'da, tarihi yapanın kitleler olduğunu biliyordum. Bunu bana öyle değisik
tondan tekrarlamıslardı ki! Bazen keskin ve azarlayıcı hatta bazen parçalayıcı tonlarda. Bazen de pastel tonlarda; büyük
ittifakların, uzanan dost ellerin, birbiri ardına açan yüzlerce çiçeğin zamanlarında, biçerdöverlere, oraklara, kesilen
çiçekler ve ellere dönmeden hemen önceki zamanlarda. Tarihi, daha doğrusu kendi tarihlerini, kitlelerin yaptığını o kadar
çok duymustum ki sonunda ben de kendimi bu saçmalığı tekrarlarken, bu görkemli salaklığa inanmıs gibi yaparken
bulmustum. Yanılsama günlerimde ya da sadece ideolojik incelik günlerim de diyebiliriz, Marx'in biraz -
59
cık da olsa gözü açılmıs, zafer sarhosluğundan biraz da olsa ayıl-mıs bir formülüne tutunmustum; kitlelerin tarihi
yaptığına, ancak yaptıkları tarihin farkında olmadıklarına inanıyordum. Arif olanın anlayacağı biçimde buradan çıkan
sonuç da kitlelerin istedikleri, diledikleri, düsledikleri ve yapmakta olduklarına inandıkları tarihi yapmadıklarıydı. O halde
onlar tarihi yapmıyorlar, baska bir sey yapıyorlar. Buradan da bu metafıziksel olduğu kadar totolojik de olan
sorgulamanın basladığı noktaya geri dönüyoruz: Gerçek tarihi kim yapıyor? Nantua'da, Barizon'un az önce istahla
soframıza davet ettiği Nantua soslu kerevitin kokusu altında, bu soruyu, geçici bir uzlasma formülünün yardımıyla
parantez içine almaya karar verdim: Tarihi kitleler yapıyor olabilir ama onu anlatan kesinlikle kitleler değil. Tarihi anlatan
egemen azınlıklardır; yani solcuların deyisiyle "öncüler", sağcıların, hatta merkezdekilerin deyisiyle de "doğal seçkinler".
Ve gerek duyulduğunda, ki bu gereklilik onların egemen bakıs açılarına göre sıkça duyulur, tarihi yazan da yine onlardır.
Egemen azınlıklar kendi tarihlerini, ihtiyaçlarını karsılıyormus gibi yaparlar. Manuel Azaustre ile Fer-nand Barizon'un
karmakarısık hikâyelerine dönersek, kamp hayatı anlatılması kolay olan bir sey değildi. Ben de bu isin içinden nasıl
çıkacağımı pek bilemiyorum. Ben de anlattıklarımı karmakarısık ediyorum. Aslında ben ne anlatıyorum ki? 1944'te, Stalin'in
soğukkanlı bakısları altında İngiliz birlikleri Yunan Komünist direnisini ezmekteyken, Buchenwald'de yasanan bir
pazar gününü mü? Yoksa 1960'ta Barizon'un arabasıyla Paris'ten Nantua'ya, Nantua'dan Prag'a yaptığımız yolculuğu ve
bunun belleğimde uyandırdığı anıları mı? Alın iste, su anda bile Nantua'da, Fernand Barizon'un anlattıklarını dalgınlıkla
dinlerken bile, bir anda Nantua'da bir kolejde çalısan ingilizce öğretmeninin kim olduğunu hatırlayıver-dim. Adı Pierre
Courtade idi. Tabii eğer gerçekle kurguyu birbirine karıstırmıyorsam. Belki de Nantua'da öğretmenlik yapan,
60
Courtade'ın romanlarından birinin kahramanıydı. Her ne olursa olsun ya Pierre'in kendi geçmisiyle ilgili anlattığı bir
hikâye ya da onun yaratmıs olduğu hayali bir kisi aracılığıyla, Nantua, belleğimde Pierre Courtade'la bağlantılı bir yer
edinmisti.
O gün, Nantua'daki o yemek molası sırasında, birdenbire aklıma gelen Courtade hakkında, ne düsündüğümü tam olarak
hatırlamam olanaksız elbette. Bunları o günden on bes yıl sonra yazıyorum. Fikirler, duygular, yargılar, bugünkü
görüslerim tarafından kurulmus kronolojik bir tabakanın üzerinde üst üste yığılı duruyor. Hiç kuskusuz 1960'ta Pierre
Courtade hakkında bugün düsündüklerimi düsünmüyordum. Zaten 1960'ta kendim hakkında düsündüklerimin ya da
düsündüğümü sandıklarımın çoğu kısmını da bugün düsünmüyorum. Hem de en önemli kısımları.
Bu yüzden de Nantua'daki molayı size, sanki su an oraday-mısız, siz de oradaymıssınız gibi anlatmaya çalısmayacağım.
Çünkü artık orada değiliz. Bir daha o günkü halimizle orada hiç olmayacağız. Pierre
Courtade öldü. Ben de öldüm. En azından Federico Sanchez adındaki, o yolculukta Fernand Barizon'un yanında olan o
geçmiste kalmıs hayalet öldü. Peki ya Barizon? Yaklasık on bes yıldır Barizon'dan hiç haber almadım. Oysa onu 1964'te
son gördüğümde, tekrar görüsmek üzere sözlesmistik. Pierre Courtade'ı düsünerek, dalgınca Barizon'u dinliyordum.
O yaz Sovyetler Birliği'nde tatil yapmaya hak kazanmıstım. Bu İKP'nin yöneticiler sınıfı olarak bize iki yılda bir sağlanan
bir ayrıcalıktı. (Yöneticiler sının, ne güzel bir deyim! Bilgi ve iktidarın sonsuz uzamında azametle yükselen o
dısarıdakilere kapalı evren, o cennet mertebesi!)
Temmuz ayını Kırım'ın Foros kentinde, Rus partisi merkez komitesinin isbirlikçileriyle, yabancı partilerin yöneticilerine
ayrılmıs bir dinlenme evinde geçirmistim. Yabancı partilerden söz
61
edilirken "Kardeslerimiz," derlerdi: Herhalde Habil ve Kabil gibi kardesler.
Bu dinlenme evinin ana binası, Kırım'ın en uç noktasında, Sivastopol'ün güneydoğusunda bulunan, biraz tozlu, çok
eskimis ama lüks bir eski dapa idi. XIX. yüzyılda bir Rus derebeyi ya da sanayicisinin sayfiye eviymis. Benim kaldığım
dönemde bile banyo sulan, gri bezden elbiselere sannmıs yaslı ve sessiz hizmetçiler tarafından, emaye demirden
hazneler içinde, büyük odun ateslerinin yardımıyla ısıtılıyordu. Söylenenlere göre Gorki, hayatının son yıllarında burada
uzun süreli tatiller geçirmisti. Anlasılabilir bir sey. Doğal çevre ve iklim ona Capri'yi anımsatmıs olmalı.
1960 Temmuzu'nda ailelerimizle tatil yapmak üzere Fo-ros'ta bulusmustuk. Dolores Ibarruri, Santiago Carrillo, Enrique
Lister ve ben. Nam-ı diğer Federico Sanchez.
Rus Merkez Komitesi'nin (MK) görevlileri, plaja inmek yerine dinlenme evinin küçük gölcükler, çakıl taslan ve nilüferlerle
süslü büyük, romantik parkında gezinmeyi tercih eden "Pasi-onaria"nın siyah renkli siluetini izlemekteydi. Aksamlan
yemekten sonra Lister, her zamanki içtenliğiyle, bininci kez iç savas sırasında kumanda ettiği Cumhuriyet Ordusu on
birinci bölüğünün ya da besinci müfrezesinin maceralannı anlatırdı. Carrillo ise o yaz çok mutluydu. Kısa süre önce
yapılan İKP'nin VI. Kongresi'nde Pasionaria'nın yerine genel sekreter olarak atanmıstı. Pasionaria içinse, partinin onursal
baskanı olarak özel bir makam yaratmıstık. Böylece Carrillo'nun hayattaki en büyük iki isteğinden biri gerçeklesmis
oluyordu, ikincisi yani toplum tarafindan ve özellikle de yüksek sosyete tarafından tanınmak, kabul görmek ise henüz
gerçeklesme olasılığı bulamamıstı.
Foros'ta davetli bulunan yabancılar arasında, bizim İspanyol grubundan baska bir de Adam Schaff ve ailesi vardı. Bu
ünlü Polonyalı filozof, o tarihte birlesik isçi partisinin MK'sine hâlâ üyeydi. Tatilde okumak üzere yanında, benimle aynı
kitabı ge-62
tirmisti: Sartre'm Diyalektik Aklın Elestirisi. Bu tesadüf bizi ya-kınlastırmıstı. Plajda kendi partilerimizin sorunlan ve
Komünist hareketin durumu üzerine saatlerce fikir alısverisinde bulunduğumuz oluyordu. O yaz Rusya ile Çin arasında
gizliden gizliye sürmekte olan anlasmazlık, açıkça patlak vermisti. En azından Komünist hareketin yüksek
mertebelerinde (bir kez daha "mertebe"!). Haziran ayında, Rumen partisinin kongresi sırasında Krusçev ve Peng Chen
sertçe yumruklasmıslardı. "Stalin'in kılıcını istiyorsanız alın," diye haykınyordu Nikita Sergeyeviç. "Zaten kanla kaplı!
Hatta üstüne, size onun cesedini de verelim. Stalin'in mumyası sizin olsun." Bu kapısmanın ayrıntılarını bize Lister
anlatmıstı. Rumen partisinin kongresinde İKP'yi o temsil etmisti.
Öte yandan Pekin'deki Dünya Sendikalar Federasyonu toplantısının kulislerinde de bu kez Çinliler saldırganlasmıs,
Krus-çev'in politikasına karsı çıkarak, "Leninizme dönüs" nutuklan atmıslardı. Kırım'a gelmeden önce birkaç gün kalmak
üzere Moskova'ya vardığımızda, Zagladine ve Ponomarev'in sorumluluğu altında Rus merkez komitesinin İspanyol
sorunlanyla ilgili memuru olarak çalısan Kolomiez bizi karsılamaya gelirken, Rus partisiyle Çin partisi arasındaki ilk
tartısma belgelerini de yanında getirmisti. Elbette ki bunlar gizli belgelerdi. Bunlan okuduğumuz için bizi bir odaya
kapatabilirlerdi. Belgelerle ilgili not almaya da iznimiz yoktu. Okumayı bitirir bitirmez Kolomiez, kâğıtlan elimizden aldı.
Kolomiez neseli bir adam, iflah olmaz bir votka tutkunuydu. Onu 1954 yılında, Bohemya'da Mochovo Gölü kıyılannda
gizli olarak yapılan V. İKP kongresinde tanımıstım. Çok akıcı bir İspanyolca'sı vardı ve İspanya'daki durum hakkında
oldukça bilgili sayılırdı. Buchenwald'deki Ruslarla yasadığımız toplama kampı günlerinden beri fikir alısverisinde
bulunduğum ilk Rus parti üyesi oydu. 63
Bu karsılasma sayesinde Ekim Devrimi'nden otuz bes yıl sonra, Rus Komünistlerin siyasi düzeylerinin ne kadar acıklı,
zihinsel dünyalarının ne kadar kasvetli ve küçük hesaplarla dolu olduğunu bir çırpıda anlamıstım. 1951'de Katalanya'da,
isçi sı-nıfinın on yıl boyunca uğramıs olduğu büyük bozgunların sonunda yasanan grevlerden söz ederken Kolomiez
bana, Katalan isçilerinin bu kitlesel grevlerinde İngiliz İstihbarat Servisi ajanlarının ne kadar rolü olduğunu tahmin ettiğimi
sordu. Sersemlemis bir halde sorusunu tekrar etmesini istedim. Hayır, yanlıs duymamısım. Kolomiez'e göre İngiliz
istihbaratının ajanları, bu grevlerde mutlaka bir rol oynamıstı. Baska türlü olamazdı. Ona nazikçe ve siyasi yollardan
düsüncesinin ne kadar saçma olduğunu kanıtlamaya çalıstım ama bir türlü ikna edemedim. Sözcükleri birbirinin aynı
olan iki farklı dil konusuyor gibiydik. İki farklı evrende yasıyorduk sanki. Kolomiez'e göre sosyal sınıflar, kitleler, üretici
güçler, öznel bir mücadele iradesinin etrafında yapılanmıs topluluklar; bütün bunlar atıl ve sekilsiz bir magmadan ibaretti,
belli araçlarla harekete geçirilebilirlerdi, ancak kendiliğinden yaratıcı olmaları olanaksızdı. Katalan parti örgütü de 1951
grevlerini kıskırtacak ve örgütleyecek kadar güçlü olmadığına göre bu iste baska bir teskilatın parmağı olmalıydı.
Buradan, bunun bir istihbarat servisi ağının isi olduğu sonucunu çıkarmak ve neden Katolik kilisesinden ya da Fransız
masonlarından kuskulanmamak gerektiği ise aydınlatmaya hiç kalkısmadığım bir sır olarak kaldı.
Kolomiez'i ikinci kez, Carrillo'yu parti genel sekreteri yaptığımız VI. Kongre'nin kapanısında görmüstüm. CarriUo terfisini
kutlamak için doğu partilerinin delegelerini (kardeslerimiz, elbette ki) yemeğe davet etmisti ve benden de, belki de yalnız
basına sıkılacağından korkarak kendisine eslik etmemi istemisti ya da belki bu yalnızca politik bir seçimdi. Uzak arayla
İKP yönetim komitesinin en genç üyesi bendim. Üstelik ben burjuva kökenli bir entelektüeldim ve İspanyol yeraltı
örgütünde çalısıyor-64
dum. Belki de kendisine eslik etmek üzere beni seçerek Carril-lo, bütün o Rus, Rumen, Doğu Alman ve Bulgarlara İKP
yönetim kadrosunun gençlesme isteğini ve ufuk genisliğini göstermek istemisti. Çünkü, Büyük Dümenciler'in adı
üstünde, aydınlık zorbalıklarının ısığa ihtiyacı vardı ve Büyük Dümenciler, CarriUo gibi kendi kendini yetistirmis ve
teskilat tarafından biçimlendirilmis kisiler olduğunda, iktidarın sofalarında, aydınlık zorbaların yatak odalarında mum
tutma isi de entelektüellere kalmaktaydı. Bazıları kendi büyü gösterilerinin büyülenmis seyircileri olarak o mumu
hayatlarının sonuna dek tutmaya devam ederler. Sorduğunuzda, bahaneleri Dava'ya (isçi sınıfina, halka, ezilmis ve
asağılanmıslara) sadakat olacaktır; oysa onlar gerçekte yalnızca birbiri ardına gelen zorbalarına ve kendi özlerindeki
sadakat yoksunluğuna sadıktırlar. Bazılarıysa günün birinde, ama ne yazık ki geç kalmıs olarak, ruhlarını kurtarmaya,
yeniden kendileri olmaya dönmeye karar verirler. Mumu söndürür ve yapayalnız arayıslarının karanlığına geri dönerler.
Her neyse, o aksam votka ve sarap su gibi akıyordu. Daha ana yemek sofraya gelmeden Kolomiez körkütük sarhos
olmustu. Konusmaları birbirini tutmamaya baslamıstı. Daha doğrusu her söylediği ancak tek basına tutarlıydı. Rumen
politik bürosundan bir yoldas, sapıkça bir zevk alarak, Rus'un kadehini bosaldıkça dolduruyordu. Derken yemeğin
ortasına doğru, bütün frenlerinden bosalmıs, bütün kontrol gücü uçup gitmis olan Kolomiez, paslı bir sesle bize çatmaya
basladı. Stalin'i övmeye, bizi onu geri getirmekle tehdit etmeye koyuldu. Evet yakında Stalin, onun yokluğunda yolunu
sasırmıs yığınların karsısına yeniden çıkacaktı. Yoldas Stalin, o büyük dev, bizleri yeniden ait olduğumuz yere koyacaktı.
Bizler onun o güçlü ellerinde birer saman çöpünden baska bir sey değildik. O dağların kartalıydı, bizlerse gözü
açılmamıs kedi yavruları. Kolomiez giderek daha da paslanan sesiyle asağılamalarına devam etti.
65
Hepimizin üzerine bir ölüm sessizliği çökmüstü. Hepimiz o ölümcül sessizlikte geçmisten gelen ve hâlâ var olan o sesi
dinliyorduk. Rumen politik bürosundan gelen yoldas, Kolomiez'e tas kesilmis gibi bir yüzle bakıyordu. Bakısında
küçümseme, iğrenme ve gözkapaklarını titreten telaslı ve büyülenmis bir endise birbirine karısıyordu. Rumen yoldas bize
döndü. "İste!" demek istiyordu sanki, "İste efendilerimiz! İste geleceğimizi belirleyen adamlar!" Rumen yoldasın yüzü tas
kesilmis, parmaklan kadehinin çevresine kenetlenmisti. Birden Kolomiez yıkıldı, iskemlesinden asağı yuvarlandı. Rumen
yoldas onu ayağıyla masanın altına doğru iterek kadehini kaldırdı ve berrak, umutsuzluk kadar keskin bir sesle, "Uzun
uykular yoldas Stalin!" dedi. Hepimiz kadehlerimizi kaldırıp, Gürcü'nün ölümüne, ebedi ölümüne içtik. 1960 yazında
Foros'ta, bu Kırım plajında Adam Schaffla uzun sohbetler etmistim. Olanca serbestliğimizle Komünist hareketin bütün
sorunlarını konusmustuk. Ben bütün saflığımla -Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin (SBKP'nin) XX. Kongre-si'nin ortaya
attığı reformcu yanılsamalardan çıkamamıs olduğumdan -Rus-Çin anlasmazlığının, Avrupa Komünist partilerinin içinde
bulunduğu ideolojik sıkısmayı gevseteceğini düsünüyordum. Böylece bu partilerin Komünist hareketin geleceğinde daha
etkin bir rol oynayabileceğine inanıyordum. Ancak benden daha uyanık olan Adam Schaff tam tersini düsünüyordu. Ona
göre Rus-Çin çaüsması, yeni bir ideolojik buzlanma dönemini baslatacaktı. Olasılıkla Birlik yakında yıkılacaktı. Ancak
Bir'in İki'ye, ayrılması hiçbir diyalektik asama olasılığı sunamayacaktı. Olsa olsa tek parçalı ve tek tanrılı bir çifte söylem
yaratacak, bu da Ortodoks tekçiliğin ikiye bölünmesinden ya da ikiye katlanmasından baska bir sey olmayacaktı. Bunun
ilk sonucu olarak her iki tarafta da az ya da çok bir sertlikte yönetim yeniden dü-
66
zenlenecekti. Üstelik Polonya, Rus tarafindaydı. Bunun sonuçlan yakında görülmeye baslayacaktı. Adam Schaff pek de
iyimser biri değildi. Bitmek bilmez tartısmalanmızın üçüncü gününde Carrillo yanıma geldi. Biraz utanıp sıkılarak Sovyet
yoldasların, benim Schaffla sohbetlerime pek iyi gözle bakmadıklannı söyledi. Bu adamın 1956'daki Ekim olayları
öncesinde açıkça Sovyet karsıtı düsünceleri olduğunu unutuyor muydum? Tabii ki su an Polonya merkez komitesi
üyesiydi ama bu da yeterli bir garanti sayılamazdı. 1956'dan beri Polonya'da ancak Leh partisi sayesinde yiyecek içecek
bulunabiliyordu. Sovyet yoldaslar böyle söylüyorlardı. Carrillo'ya, bu konuda kisisel olarak onun ne düsündüğünü
sordum. Carrillo kendisinin bu konuda kisisel bir düsüncesinin olmadığını, yalnızca Sovyet yoldasların gözlemlerini bana
ilettiğini söyledi. Kisisel olarak, benim gibi bir entelektüel olan Schaffla konusmak istememi anlıyordu. Ancak su an
SSCB'de olduğumuzu ve buraya Sovyet yoldaslann davetiyle geldiğimizi unutmamalıydım. Böyle ikincil bir konu için
yanlıs anlamalara, kalp kırmalara yol açmaya da gerek olmayabilirdi. Sonuçta karar vermek bana kalmıstı. Böyle dedi
Carrillo, her anlama gelebilecek bir gülümsemeyle.
Ben de gidip SchafPı bulmaya ve neler olduğunu, ona aynn-tısıyla anlatmaya karar verdim. Tarifsiz derecede sasırdığını
söyleyemeyeceğim. Bu tür bir Rus müdahalesi, ona son derecede mantıklı geliyordu. "Bu adamlan asla değistirenleyiz,"
dedi; ancak yine de sohbetlerimize son vermenin daha doğru olacağına inanıyordu. Küçük de olsa yanlıs anlamalara,
çatısmalara yol açmanın yaran yoktu. Hem üstelik önemli olanı zaten konusmustuk. Böyle söyledi.
Kınm'daki o yazın bütün olaylannı anlatacak değilim. Amacım bu değil. Belleğim bu Kınm yolculuğunu,
Sovyetler Birli-ği'ne bu son gidisimi, Pierre Courtade aracılığıyla geri getirmis-
67
ti. Birazdan Pierre Courtade'a, Nantua'daki Fransa Oteli'nin yemek salonunda birden karsıma çıkan anısına döneceğim.
Rusya'yla ilgili anlatacaklarım bittiğinden değil. Tam tersine, bu konuda daha saatlerce konusabilirim. Uzun geceler
boyunca. Sesim kısılıncaya, nefesim kesilinceye, mantığımı kaybedin-ceye kadar. Zaten Rusya hakkında konusmak için
üslubu zorlamaya gerek yok. Sıfatları çoğaltmaya, sözleri parlatmaya hiç gerek yok. Size ölçülü, belli bir ahlâklılıktan da
nasibini almıs, sonsuz nehirlerin, uçsuz bucaksız ovaların üzerinde uzanan seffaf, incecik Rus göğünün gümüs renginde,
gri görünüslü bir hikâye anlatabilirim. İlk bakısta grimsi görünen ancak içten içe alacalarla, beklenmedik renk
cümbüsleriyle, duyguların ve dilin küçücük havai fisekleriyle dolu bir hikâye.
Ancak benim anlatımım, Manuel Azaustre'ninki ya da Fer-nand Barizon'unki kadar saf, samimi ve dolayısıyla da
karmasık değil. Rusya öykümü simdi anlatmak isteseydim, onu suyun akıntısına bırakmazdım. Bir gezi yazısı gibi insa
edilmis olurdu. Hiçbir sey yazıdan daha az masum olamaz. Ben de bu yüzden yazımın tam ortasına, ikincil önem tasıyan
bölümleri bir mıknatıs gibi kendine çekecek, açık havada bir aksam eğlencesi koyardım. Dekor, Foros'ta kaldığımız yeri
çevreleyen, dikenli teller ve güvenlik kuvvetlerinin silahlı askerleri tarafından sıradan ölümlülere yasaklanmıs olan
dinlenme evlerinden biri olurdu. Danslı bir balo örneğin. Bitki örtüsünün bas döndüren reçineli kokusunda, gece
karanlığında, genis bir terasta, kocaman hareketsiz servilerin adak mumları arasında bir orkestra dans müziği
çalmaktadır; ancak elbette ki her müzik uygun olmaz. Bedenlerin birbirine dokunmasını gerektirecek türden müzikler
çalınamaz. Bedenin tutkuları ve düsleri, sosyalizmin gerekleri ile bir arada bulunamaz, bilinen bir seydir bu. Beden,
üretim makinesinin çark düzeneğinden baska bir sey değildir ve onunla ancak bu niteliği altında ilgileniriz; onu besleriz,
onun tıbbi bakımını teoride bedava, an-68
cak islevde yetersiz önlemlerle sağlayarak çalısma kapasitesini ağır aksak yenilemesine yardımcı oluruz. Ancak
vücudun çılgınca fantezilerini uyandırmamız, arzu israfına doğru karsı konulmaz bir sapmaya kendimizi bırakmamız
doğru değildir. O halde sehvetli danslar yok. Tensel temaslar da. Bu güzel kokulu, mavi Kırım gecesinde durup
dinlenmeden çalan dans müziği de, üretkenliğin mutlak emirlerine eslik eden ve aynı zamanda onları yücelten bu
Viktorya çağı ahlâk anlayısının en sıkı ölçütlerine uygun olarak seçilmeliydi. Bütün bunlar bana aynı dönemde ama
kuskusuz çok farklı amaçlarla, gençliğin yararlanması için haile agarrado, yani vücut vücuda dansın, seytani dürtülerin
kaynağı olduğunu yazan brosürler hazırlamakla mesgul İspanyol papazlarını hatırlatıyordu. İspanyol papazlar mutlu
olabilirler. Kırım'ın müzikli eğlencelerinde vücut ' vücuda dans yok.
1960 yılında en çok rağbet gören dans, bir çesit mönüet olan ve adına da -kesinlikle uydurmuyorum- pas de grâce (zerafet
adımları) denen bir danstı. Ruslar bu adı, ne anlama geldiğini, kökeninin ne olduğunu bilmeden polka, tango, çarliston
der gibij yajım yamalak telaffuz ediyorlardı. Halk eğlencelerinin sorumluları, sık figürleri iffetli bir hava içinde uzayıp giden
bu toplu dansı, Monarsi Fransa'sının tarihinde çok aramıs olmalıydılar. Elbette ki bu reveranslı dansın ihtiyatlı adımları
göz boya-macadan, yeni adamın niteliklerinin serpilip geliseceği bir toplumun erdemlerini, yine Viktorya çağına özgü
biçimde ikiyüzlüce ilan etmekten baska bir sey değildi. Sonuçta yeni ya da eski adamla, iffetli ve üretken cennetinin
Havva'sı, bu dinlenme evlerinde eski rejimden kalma bir taskınlıkla yatıyorlardı. Çünkü bürokrasinin üst kadrolannın tatil
erotizmi, ancak evliliğin yasal sınırlan dısında gerçeklesebilirdi. Birkaç sayılı durum dısında, karı ve kocalar ücreti
ödenen izinlerini bir arada geçiremezlerdi. Her birinin izni kendi amiri tarafından karsılanır ve farklı dinlenme evlerine
gönderilirlerdi. Böylelikle de Karadeniz ya da
69
Baltık kıyısındaki birkaç haftalık yaz tatilleri, bos zamanlan düzenleme sorumluları tarafından evlilik hayatının gündelik
sıkıntılarından uzaklasmanın zararsız ve sonuç itibanyla olumlu bir yolu olarak tasarlanmıs gibi görünen bir biçimde, bir
tür kurumsal zina hareketine dönüsürdü. Hem böylece zina bile sosyal disiplinin ve isgücünü ödüllendirme sisteminin
yeni bir mekanizmasına dönüsüyordu.
Böyle bir aksamda, taslık bir terasta, servilerin ortasındaki onlarca uyumsuz çiftin pas de grâce figürlerini gelistirmelerini
izliyordum. Birdenbire her seyi anladım.
Pas de grâce yapmakta olan bu adam ve kadınlara bakıyordum. Görünüste mutluydular. Görünüste güçlü kuvvetliydiler,
sağlıkları yerindeydi. Partinin, sendikaların, devlet yönetiminin ya da sanayinin memurlarıydı bunlar. Aralarında bilim
adamı, tanınmıs bir ressam ya da yazar yoktu. Onlar uzun bir süredir baska bir evrende, baska bir bölmede yasıyorlardı.
Onlann kendi özel daça\zn vardı. Rus isçilerin ürettiği artı değerin kendilerine düsen kısmını kendi baslarına
tüketiyorlardı. Oysa dinlenme evlerindeki tatilciler bu artı değerden, Rus isçilerin fazla çalısmasından kendilerine düsen
payı hep birlikte tüketiyorlardı. Onlara bu ayncalıklı ancak anonim, ortak tüketim hakkını, görevleri, teskilat
hiyerarsisindeki konumlan veriyordu. Yann gözden düsecek olurlarsa, bu hakkı kaybedecekler ve baskalan, onlar kadar
anonim ve birbirinin yerini alabilecek nitelikte baska birileri onlann yerini alacaktı. Ama bu oluncaya kadar onlar pas de
grâce dansıyla mesguldüler ve mutluydular.
Disiplinleriyle, sessizlikleriyle, pragmatizmleriyle, Doğru Düsünce'ye, bütün o çeliskili dönemeçlere karsın değismeyen
boyun eğisleriyle mutlu olma hakkını kazanmıslardı. Kuskusuz bir de cesaretleriyle. Onlara bu ayncalıklan sağlamıs olan
toplum için korkusuzca savasmıslardı.
İlk önce Beyazlara ve müdahalecilere karsı bu yeni doğmakta olan, profili henüz belirsiz toplum adına savasmıslardı.
Daha
70
sonra köylünün ya da onlann deyisiyle "nepmen"lerin derdinden hiç anlamayan solcu siyasi sapmacılara karsı
savasmıslardı. Daha sonra, ilkinden daha kanlı ikinci bir iç savasta, köylüleri ve "nepmen"leri kınp geçirerek, bunlann
sorunlanna hızlı ancak yanılsayıcı bir çözüm bulmayı denemislerdi. Daha sonra bütün bu düsmanlara karsı kan ve ter
akıtarak galibiyet kazandıktan sonra, 30'lu yıllann ortasına doğru yeniden çarpısmaya basla-malan, bu kez bizzat
Komünistleri imha etmeleri gerekmisti. Onlara diyalektiğin gizemleri açıklanmıstı, onlar da anlamıslardı; (düsman sınıflar
ortadan kaldınldığına göre... ) denmisti onlara, bundan sonra sımf mücadelesi partinin kendi içinde devam edecekti. Bu
kadar basitti, üstünde biraz düsünmek yeterliydi. Zaten bütün parti de bu çözümlemenin geçerliliğinde hemfikir
gözüküyordu: İmha edilmeye uslu uslu boyun eğmislerdi. Daha sonra, Stalin'in diyalektik olarak kardesçe uzattığı ele
tüküren Alman isgalcilere karsı savasmalan gerekmisti. Kısacası sık sık, cesaretle savasmıslardı. Kınm plajlannda
yaslan otuz besle elli arasında olan erkeklerin vücutlanndaki yara izlerini görmek, nasıl cesaretle savastıklannı anlamak
için yeterliydi. Diğerleri, iç savaslann izleri ise görünür değildi.
1960 yazında onlan pas de grâce yaparken izliyordum. Onlar Büyük Parti ve Devlet Mekanizmasının küçük çarklan,
küçük vidalanydılar ve Almanya'ya karsı zaferin kazanıldığı gün Stalin onlann sağlığına kadeh kaldırmıstı. Ancak bu
zafer yeterli olmamıstı. Her türden yeni düsman karsılanna dikilmisti, hem daha tehlikeli hem daha sinsi düsmanlar,
Sovyet iktidanna karsı ne düsmanhklan, ne isyanlan, ne çekinceleri olduğunu kendileri de bilmeyen düsmanlar.
Düsmandılar iste, hepsi bu. Nazi kampla-nndan sağ çıkmıs yüz binlerce savas esiri Gulaglar'da, güya suç-lannın ne
olduğunu bile anlamadan -iste bu kadar düzenbazdılar-çürüyeceklerdi. Sovyet iktidannın koruyucu baba elinin
uzanabildiği yerlerin dısında onca zaman, yeniden geri alınabilmek için mücadele etmis, acı çekmis bütün o siyasi
mahkûmlar,
71
çalısma mahkûmları. Su uğursuz ve gerici ulus kurma, onu koruma ve insa etme fikirleri içlerine islemis olan
Ukraynalılar, Le-tonyalılar, Litvanyalılar, Estonyalılar, Tatarlar ve son olarak Yahudiler, hep küstahça baskaldıran ebedi
düsmanlar.
Büyük Mekanizma'nın küçük vidalarıyla çarklarının dansını izlerken, birdenbire Adolfo Bioy Casares'in Morel'in İcadı adlı
romanında anlattığı hayali gerçekliği yasadığımı hissettim. Bütün bu insanlar bana çok uzun süre önce ölmüs
göründüler. Hareketleri, gülüsleri, pas degrâce dansları, Bioy Casares'in romanındaki icada benzer, geçmisi yeniden
yaratan bir makinenin ürettiği yanılsamalardan baska bir sey değildi. Birden kendimi bir ölüler dansını izlerken
bulmustum. Belki de Rusya ölmüstü ve bu müzik, bu dans, bu nafile ve kanlı, kan denizlerine batmıs mutluluk, bazı
aksamlar koro halinde yükselen bu iç parçalayıcı, bu güzel sesler ölmüs bir yıldızın yansıtmakta olduğu son ısıktan
baska bir sey değildi.
Ancak 1960 yılında o aksam, son bir sorunun esiğinde durup kalmıstım. Eğer Rusya öldüyse, onu kim öldürdü?
Ama ben Pierre Courtade'a geri dönmeye söz vermistim.
Kırım tatilinden üç ay sonra Nantua'da, Fransa Oteli'nin yemek salonundayım. Pierre Courtade'ın Nantua'da bir kolejde
İngilizce öğretmenliği yaptığını biraz önce hatırlamıstım. Bana Kırım tatiliyle ilgili birkaç silik görüntüyü hatırlatan da
Pierre Courtade'ın anısı olmustu zaten. Foros'tan ayrılmamızdan iki-üç gün önce, Pierre Courtade'ın geleceğini haber
vermislerdi. O yıllarda Humanite'mn Moskova temsilcisiydi ve Foros'a da tatil için geliyor olmalıydı. Bu rastlantı çok
hosuma gitmisti. Pi-erre'i 1945'ten beri tanıyordum. Onu o zamana kadar her türlü yerde görmüstüm ancak Sovyetler
Birliği'nde, Rus merkez komitesinin bir dinlenme evinde ilk kez görecektim. Onunla hararetli tartısmalar yapmaya
hazırlanıyordum. Ancak sonuçta nedendir bilmiyorum, gelisi gecikti. Onu göremeden Foros'tan ayrıldık. Ölmeden önce
onu bir daha baska bir yerde gördüm mü? Hatırlamıyorum. Buchenwald'den dönüsümden kısa bir süre sonra Georges
Szekeres beni Pierre'le tanıstırmıstı. Ya Szekeres? Onu nasıl tanımıstım?
Fernand Barizon'un monologunu dalgınlıkla dinliyordum. On bes yıl öncesinin ilkbahar günesinde, Saint Germain Bulvan'nın
kaldırımındaydım. Buchenwald'den dönüsümden iki üç gün sonraydı. Michel Herr'le birlikte Flöre kahvesine
giriyordum. On bes yıl öncesinin o ilkbahar günesinde, Flöre kahvesinin girisinde Michel Herr beni Georgez Szekeres ile
tanıstırmıstı.
Michel'in üstünde 1. Ordu'nun yüzbası üniforması vardı. Paris'e birkaç günlüğüne gelmisti, izinli ya da görevli olarak mı
gelmisti, hatırlamıyorum. Bir önceki aksam oturup uzun uzun, Jo-igny'deki tutuklanmamdan baslayarak son iki yılın
hesabını yapmıstık. Montparnasse'da safak vaktine kadar girip çıktığımız barlarda, gece kulüplerinde takındığı erkekçe
bir kendinden emirdik maskesinin altında Michel'i sinirli ve acı verecek kadar gergin bulmustum. Petit Schubert'de 1942
yılındaki sürpriz partilerimizden beri hâlâ aynı madeni ve derinden gelen müzikleri çalıyorlardı. Jimmy's'te, Michel
masamıza iki kız çağırdı. Sıkı içiyorlardı ama galiba çok sıkıldılar, çünkü Michel bana sürekli Hegel'den ve tarihin
anlamından söz ediyordu. Gece bitmek üzereydi, yorgunluğumun sisleri üzerinde yıldızlar pırıldıyordu. Birden kızlardan
biri hafif oksamalarla elini saçımda gezdirmeye basladı. "Seni tıras etmisler!" dedi. "Yoksa Almanlarla mı yattın?" Michel
bana baktı. İkimiz de kahkahayı koyuverdik. Gerisi biraz karısık. Bundan sonrasını anlatabileceğimden emin değilim.
Anlatmayı istediğimden bile emin değilim. Hayır, Michel ve Jimmy's'in kızlarıyla geçirdiğim o gecenin sonunu anlatmaya
hiç mi hiç niyetim yok.
Birkaç saat sonra, Flöre kahvesinin girisinde Michel beni Georges Szekeres ile tanıstırdı.
Szekeres'i dört yıl sonra belki de aynı günde, 1949'un ilkba-
73
harında yine aynı yerde gördüm. Bu süre içinde arkadas olmustuk. Ancak o baharda, 1949 yılında, Roger Vailland'dan
bir telefon almıstım. Courtade adına anyordu. Bana söylediğine göre bütün arkadaslara haber vermekten o sorumluydu.
Szekeres Paris'teydi ancak onunla konusmamak gerekirdi. Szekeres bir hain, demisti bana. Macaristan'ın Roma
Büyükelçiliği'ndeki isinden ayrılmıstı ve Macar partisinin Budapeste'ye geri dönmesi yolundaki çağrısına cevap vermeyi
reddediyordu. Bana iletmesi gereken bu habere, Vailland birkaç kisisel yorum da ekledi. Szekeres'in bu tavrı onu pek de
sasırtmamıstı. Yoksa ben Szekeres'in aristokrat bir ruha sahip olduğunu, derinlerde bir yerde halkı hep küçümsediğini
fark etmemis miydim? O sıralarda Macaristan'da Laszlo Rajk davası hazırlanmaktaydı. Batıya göç etmis bir Komünist
olan ve Direnis yıllarında Fransa'da müttefik ağların ajanlarıyla ve her türden grupla bağlantılar da kurmus bulunan
Georges Szekeres bundan sonraki davalarda rol oynamak için ideal bir adaydı. Neyin hazırlanmakta olduğunu anlayan
Szekeres elçilikteki görevinden ayrılmıs ve Fransa'dan sığınma hakkı istemisti. Fransız polisi onunla pazarlığa girismisti.
DST için muhbirlik yapması kosuluyla ona sığınma hakkı tanıyacaklardı. Aksi takdirde sınırdısı edilerek, kendi ülkesinin
yetkililerine teslim edilecekti. Szekeres bu pazarlığı reddetti. Almanya'daki Sovyet isgal bölgesinin sınırına kadar
götürülerek, burada Rus güvenlik kuvvetlerine teslim edildi.
Yıllar sonra karsılastığımızda, bu hikâyenin devamını bizzat Szekeres'ten dinledim.
Ancak 1960'ta Nantua'dayken henüz onunla tekrar karsılasmamıstım. Bu hikâyenin sonunu ayrıntılı olarak bilmiyordum.
Tek bildiğim 1956'da serbest bırakıldığı ve Budapeste'de çalısmakta olduğuydu. 1960'ta Nantua'da Szekeres'le o
zamana kadar olan son karsılasmamızı, 1949 bahannda Saint-Germain Bulvan'nda, Deux-Magots kahvesinin önündeki
gazete bayiinin yakınlarındaki rastlasmamızı hatırlamıstım.
74
Vailland'ın telefonundan birkaç gün sonraydı; gazete alıyordum. Basımı çevirdiğimde Szekeres'i hemen yanımda
gördüm. Ona uzun uzun baktım, onunla göz göze geldim. Onu görmemis gibi davranmak istemiyordum. Onu gördüğümü
ama görmezden geldiğimi anlamasını istiyordum. Bakısım ve sessizliğim, onu cehenneme götürsün istiyordum. Hatta
daha da iyisi, hiçliğe götürsün.
Kendimi bir melek gibi hissediyordum. Saint-Germain Bulva-rı'nın kaldırımlarında yavasça kanat çırpıyor, Bolsevizmin
cıvamsı gökyüzüne doğru uçuyordum. Son birkaç saniyedir, hümanizmin bütün bastan çıkancılıklanna boyun eğen
burjuva kökenli bir entelektüel değildim artık. Bir parti adamıydım ve kendimi kararlılıkla, hiçbir sahte duygusallığa
kapılmadan proleter pozisyonlann üzerine yerlestiriyordum. Bir hareketle, kaybedecek ve bağıslanacak hiçbir seyi
olmayan ezilmisler kalabalığına katılmıstım. Artık bütün değerleri partinin ruhuna göre tartacaktım. İste bu kadar basitti.
Bu adamla arkadas mıydım ben? Demek ki bu arkadaslık benden daha sert bir tavır almamı gerektiriyordu. Ve eğer biri
gelip de davranısımı ayıplasa, beni yaptığımdan utandırmaya çalıssa, ona vereceğim cevabı aramama bile gerek yoktu.
Cevap zaten yazılmıstı, o haddini bilmezin yüzüne çarpacağım cevap! Tek yapacağım yazılı cevabı tekrar etmek, onun
yüzüne fırlatmaktı. Ona haykırarak partinin ayıklamayla güçleneceğini söyleyecektim! Devrimin bir aksam yemeği daveti
olmadığını! Ya da belki, kültürlü ve hassas bir entelektüel olduğuma göre o haddini bilmezin yüzüne Mayakovski'den
birkaç dize çarpacaktım. Ya da belki Ara-gon'dan. Ya da belki iyice arılayabilsin
diye heceleyerek ona Brecht'in su cümlesiyle haykıracaktım: "Komünizm için savasan kisi - savasmayı ve savasmamayı
- gerçeği söylemeyi ve söylememeyi - hizmet etmeyi ve hizmet etmeyi reddetmeyi - sözlerini tutmayı ve tutmamayı -
tehlikeye atılmayı ve tehlikeden kaçmayı -kendini tanıtmayı ve görünmez olmayı bilmelidir - Komünizm uğruna savasan
kisi - bütün erdemler içinde yalnız birine sahip ol-75
malıdır - Komünizm için savasma erdemine." İste o haddini bilmezin suratına böyle haykıracaktım. Ve yalnız kültürlü ve
hassas değil aynı zamanda da dil bilen bir entelektüel olduğum için Almanca haykıracaktım. Werfiir den Kommunismus
kampft hat von ailen Tümenden nur eine: dass erfür den kommunismus kampft. Ancak öyle bir haddini bilmez çıkmadı.
Saint-Germain Bulvarı'ndaki gazete bayinin önünde, asağı yukarı dört yıl önce tanıstığımız yerde Szekeres ve ben
yalnızdık. Sessizce birbirimize bakıyorduk. Szekeres benimle konussaydı ne yapacaktım? Bu fikir beni içten içe
titretiyordu. Szekeres'in sesini duymak fikri beni titretiyordu. Çünkü hiç kusku yok ki muhtesem özgüvenim eriyip
gidecekti. Daha onun sesini duyar duymaz meleksi makamımın kaidesinden tıpıs tıpıs asağı inecektim.
Asağı yukarı aynı günlerde, benzer bir durumda Robert A., Rennes Caddesi'nde üzerime doğru yürümüstü. Beni
kolumdan yakalamıs, "Böyle çekip gidemezsin," demisti. "Beni ya öldür, ya da konus benimle." Tabii ki onunla
konusmustum. Bo-naparte'a oturmaya gidip uzun uzun konusmustuk. Ona parti ruhunun gerekliliklerini neden her seyin,
hatta uzun süreli dostlukların bile üzerine koyduğumu anlatmıstım. Robert A. umutsuzluk içinde beni dinlemisti. Hayır,
dostluğumu yitirmis olmanın umutsuzluğu değil, bu ikincil bir seydi. Benimle birlikte, benim yüzümden en azından kısmi
olarak, Komünizme bağladığı umudu yitirmisti. Robert A. meleksi zırhımda bir delik bulmaya çalısmıstı. Rajk'ın suçlu
olduğuna inanmanın akılcı olarak mümkün olmadığını anlatmayı denemisti. Ancak ben doğal olarak onun bu sahaya
girmesine izin vermedim. Bir kere Rajk suçluydu. Pierre Courtade davaya bizzat katılmıstı ve Rajk'ın suçlu olduğuna beni
hiç kusku kalmayacak biçimde ikna etmisti. Bazı ortak arka-76
daslanmızla bu konuda yaptığı sohbetlerde, bu kadar kesin konusmadığım ben de biliyordum. Ancak ben yalnız kendi
adıma konusabilirdim. Budapeste'den dönüsünde kendisiyle konustuğumda Courtade bana Rajk'ın suçluluğunu kesin
olarak bildirmisti. Ancak Robert A.'nın bu konuyu eselemesine izin veremezdim. Çünkü Rajk suçsuz olsa bile, bunun için
partiyi terk etmek gerekmez diyordum Robert'e. Bu tavrı diyalektik açıdan temize çıkarmak için bir cümlemiz vardı. Evet
ya diyalektik açıdan. Partiyle beraber yanılmak, ona karsı ya da onun dısında haklı olmaktan daha iyidir derdik. Çünkü
parti küresel gerçeği, tarihsel haklılığı temsil ediyordu. Partinin yapacağı herhangi bir hata, ancak kısmi ve geçici
olabilirdi. Tarihin kendi akısı bu hatayı düzeltirdi. Partiye karsı olan bir gerçek de ancak kısmi ve geçici olabilirdi. Tarihsel
haklılığın küresel gerçeğini bulandırmak, karartmak, asındırmak tehlikesi tasıdığı için kısır ve uğursuz olacaktı. Ormanı
görmenizi engelleyen tek ağaç, Gerçek'i görmenizi engelleyen ve böylece yalana dönüsen küçük gerçek, banyo suyuyla
birlikte atılan çocuk. İste böyle kanıtlanır.
Yıllar sonra, Bohemya krallarının eski satosunun büyük salonunda, İKP'nin siyasi bürosundan ihraç edildiğim sırada,
Santiago Carrillo aynı cümleyi benim yüzüme çarpmıstı: "Partiyle birlikte yanılmak, partinin dısında haklı olmaktan iyidir!"
Neredeyse gülmeye baslayacaktım. İste düğme iliklenmis, vida yerine girmis, diyalektiğin ipi boynuma sarılmıstı.
Ancak 1949'da, Saint-Germain Bulvarı'ndaki gazete bayi-inin önünde Szekeres hiçbir sey söylemedi. Sessizce
birbirimize baktık. Yüzünde kasılmıs bir gülümseme vardı, bakısı hüzünlüydü. Basımı öte yana çevirip, Szekeres'i hiçlik
içinde bıraktım. Ben bir Bolsevik'tim. Çelikten bir adamdım. Kısacası tam bir Stalin yanlısıydım.
Sonra 1960'da, Nantua'da bu anının etkisiyle öfkeli, Fer-nand Barizon'un yüzüne bakıp monologunu böldüm:
77
JİP
"Söylesene, Buchenwald'de hiç İspanyol tanımadın mı?"
Fernand sabit bir bakısla yüzüme baktı:
"İste simdi abarttın Gerard," dedi anlamsız bir sesle, "hem de ne abarttın!"
Ağzım açık Barizon'a bakakaldım.
Demek beni tanımıstı. Peki ne zaman tanımısa?
"İlk aksam tanıdım. Altı ay önce satonun basamaklarından asağı indiğinde." "Peki
neden bir sey söylemedin Fernand?" Omuzlarını kaldırdı.
"İlk adımı atmak sana düserdi," dedi. "Sen artık yağlı biri olmussun!"
Güldüm.
"Yağlı mı?"
"Ne yani, yağlı değil misin?" diye üsteledi.
"Yağım ates üstünde," dedim.
Tekrar omuzlarını kaldırdı. Bir sigara yaka.
"Hâlâ eskisi kadar tuhafsın," dedi. "Bu da ne demek simdi?"
"Su demek ki, zamanımın çoğunu İspanya'da, yeralanda geçiriyorum."
Yüzüme bakıp basını salladı.
"Bu halin beni hiç sasırtmıyor," dedi. "Sen hep yaramazlık yapmayı severdin." Bu da
onun bakıs açısıydı. Gülmeme engel olamadım. Bulusmanın verdiği sıcaklıkla Fernand
konyak söyledi.
"Bana gelince," dedi. "Uzun zamandır senin ülkende söylenen bir atasözünü uyguluyorum: Del amo y del burro manto
mas lejos mas segurol"
Telaffuz pek iç açıcı değildi ama ne dediği anlasılıyordu. Patrondan ve esekten ne kadar uzaksan o kadar rahat edersin.
Ama birden konuyu değistirdi.
"Söylesene," dedi. "Hapsi tamamen unuttun mu? Bir saattir seni harekete geçirmek için Buchenwald'i anlaap
duruyorum."
78
"Bozulmaca yok ama arkadas, doğrusu hiç de güzel anlatmıyordun! En önemli seyleri unutuyorsun."
Belki bozulmadı ama sasırdı.
"Hangi önemli seyleri unutmusum?" diye sordu.
"Örneğin, Juliette'i unuttun."
Fernand'ın rengi soldu.
"Juliette'i haürlıyor musun?" diye sordu, tamamen değismis, tiü"eyen bir sesle.
Elbette Juliette'i hatırlıyorum. Juliette'i nasıl unutabilirim ki? Hayaamın onca yılını kanlı canlı kadınlann bana yasatüğı
gerçek sayılan zevkleri, Juliette fantezilerinin bende yaratüğı hayali ve görkemli zevkle karsılasararak geçirdim. Barizon'a
Juliette'i neden haarladığımı anlatmaya koyulmustum ama Barizon artık beni dinlemiyordu. Barizon, kendisine
Juliette'den söz eden İspanyol'a bakıyor, İspanyol'un söylediği tek bir sözcüğü bile duymuyordu. İnsan nasıl bası
dönerek rüyaya dalarsa, Barizon da aynen öyle kendi geçmisine dalıp gitmisti. Barizon su an 1944 Aralığının bir
günüde,. Ettersberg'in inatçı kan alanda, Buchenwald'in yoklama yerindeydi.
İspanyol'un yoklamaya Arbeit barakasının sıcağında gireceğini düsünmekteydi.
Barizon, adına Gerard dedikleri bu İspanyol hakkında ne düsüneceğinden çoğu zaman emin olamazdı. İspanyol yirmisindeydi
ve her seyi oldukları gibi kabul eden, yirmisinde bir arkadasa sahip olmak çok da kötü bir sey değildi. Hayır,
İspanyol'da bulunup da onu ara sıra rahatsız eden sey, nasıl derler, bir çesit kansımdı. Evet, evet. Hoppaca bir havailikle
büyümüs de küçülmüs bir çokbilmisliğin kansımı. Havailiği, düzenli olarak her seye karsı, alaycı bir tavır alısından
geliyordu. Her sey, hatta en kutsal olanlar bile onun için saka konusu olabilirdi. En kötüsü de Gerard'ın sakalan
karsısında Barizon gülmeden duramıyor ama hemen arkasından da yapağına pisman oluyordu. Neyse ki
79
Fernand, Lenin'in bir sözünü anımsıyor ve kafasının içinde onu bir cop gibi İspanyol'a çarpıveriyordu: Büyük
derebeylerinin anarsizmi... İste, her seye karsı alaycı olmanın temelinde bu yatmaktadır. Çokbilmisliğe gelince, bunu
tanımlamak biraz zordu. Gerard bilgisini satmaya çalısanlardan değildi. İyi eğitim aldığı kuskusuzdu ama bununla
öğünmezdi. Hatta daha çok bu ayrıcalığı için özür diler gibiydi. Zaten çoğu zaman dinlemeyi tercih ederdi.
Hayır bunu anlatmak daha zor. Öğleden sonraları, Zarah Leander'in askla, askın lezzetli umutsuzluğuyla ilgili sarkılarını
dinlerken yaptıkları konusmaların bazı anlarında, Gerard durup dururken Marx'tan, Lenin'den, Barizon'un daha önce hiç
duymadığı ve çoğu zaman da aklını karıstıracak nitelikte olan alıntılar yapıverirdi. Konuya uygun düssünler diye bunları
uyduruyor muydu? Barizon bunu iddia edecek kadar ileri gidemezdi. Ama yine de bu can sıkıcı bir seydi. Bunun da
ötesinde Gerard, düsüncelerle bir hokkabaz gibi oynamasını sağlayan, kendisine keskin bir özgüven veren bir bilgi
hazinesinin anahtarlarına, sözcüklere, formüllere, Barizon için söz konusu bile olamayacak bir söz söyleme tutarlılığına
sahipmis gibi görünüyordu. Hayır, üstünlük taslayan ya da küçümseyen bir tonda konustuğu için değil. Sanki
kendiliğinden gelen nesnel bir özgüven. Böylesi daha da kötüydü. İnsan, doğru da olsa yanlıs da olsa, karsı
çıkamayacağı, yanına bile yaklasamayacağı bu bilgi karsısında kendini tam bir salak gibi hissediyor, söyleyecek bir sey
bulamıyor ve derin bir rahatsızlık duyuyordu. Çünkü bu bilgi sorgulayabileceği-miz, arastırabileceğimiz bir deneyimden
değil, doğrudan bilginin kendisinden geliyordu. Bu, Kutsal Ruh'un yardımıyla kendi kendini çoğaltan türden bir bilgiydi.
Entelektüellere özgü bir ayrıcalık, kusaktan kusağa aktarılan ve hatta belki de kalıtsal olan bir çesit sınıfsal ayrıcalıktı.
Yoklama yerinde ısınabilmek için Fernand Barizon ayaklarını yere vurdu. Ellerini birbirine sürttü.
80
İspanyol kaygısızca, hiç acele etmeden Arbeifa. çıkmıs olmalıydı. Yoklamaya sıcak sıcak girebilmek için. Torpilli iste, ne
olacak!
Oysa o kadar da basit değildi. Düsünmek gerekirdi. "Düsünmek gerek Fernand," dedi kendi kendine, fısıltıyla. Böyle
kendi kendine fısıltıyla konusmak, hücredeyken, yalnız değilmis gibi hissetmek için edindiği bir alıskanlıktı.
Hemen sağındaki mahkûm, ona hızlı bir bakıs attıktan sonra basını hemen öbür yana çevirip gözünü kontrol kulesinde
sabitlestirerek, hazır ol konumunun ceset gibi hareketsizliğine geri döndü. Sağındaki mahkûm, Fernand'ın kendi kendine
ne fısıldadığını anlayamazdı, çünkü Alman'dı. 40. bloktakilerin neredeyse hepsi Alman'dı. Üstelik de tutuklu Alman
aristokratları. Komünist teskilatın yüksek kadroları, 1920'lerin isyancı grevlerinin yürütücüleri, uluslararası tugaylardan
sağ kalanlar. Tek sözcükle kalburüstü kisiler. 40. blokta eski Alman Komünistlerinden, yani bu kampı insa etmis, o eski
güzel günleri yasamıs, simdi de kampı yönetmekte olan eskilerden baska, bir avuç da yabancı vardı. Birkaç Fransız,
birkaç İspanyol, bir iki Belçikalı. Sıradan Belçikalılar değil ama. Bir Belçikalının 40. blokta kalabilmesi için partinin
milletvekili ya da merkez komitesi üyesi ya da en azından maden sendikası sekreteri olması gerekirdi. Ancak 40. blokta
çok az Polonyalı vardı, Rus ve hele Macar'sa hiç yoktu. Çünkü bunlar kampın ayaktakımı sayılıyorlardı. Gördüğünüz gibi
oldukça karmasık bir isti bu. Düsünmek gerekirdi, Fernand.
Her sabah yoklama yerinde, mahkûmları sayacak SS gelmeden önceki birkaç dakika boyunca Fernand Barizon,
içerideki hayatın zevklerini tatmaya çalısırdı. Düs kurar, anılarına dalar, di sünürdü. Kendini korumakta olan kalabalığın
içinde yiterek yalnız kalırdı. Böyle düsüncelere dalıp gitme lüksü çok hosuna gidiyordu. Böyle seyler için baska uygun
zaman bulunamadığı-81
27
nı da söylemek gerek. Yoklamadan sonra, gürültü patırtı baslayacak, kapolann bağırıslarını askeri müzik takip edecek,
ondan sonra komandolar hareket edecek, Gustlojf fabrikalarına giden yol yürünecek, zincirleme çalısma baslayacak, on
dört saat sonra bitkinlik içinde geri dönülecek, aksam yemeğinden sonra da mümkün olduğunca çabuk yatılacaktı. Tabii
eğer o aksam parti örgütünün toplantısı ya da uluslararası askeri teskilatın savunma gruplarının gizli çalısması yoksa.
İste bu yüzden sabahları, yoklama yerinde Fernand Barizon kendini koyuverirdi. Bu, onun için bir nefes alma anıydı.
İster inanın ister inanmayın, sabah sabah düsüncelere böyle dalıp gitmeyi mümkün kılan da kıstı. Hatta kar yağdığında
bile.
Orada öylece dururken soğuktan uyusuyordunuz. Vücudunuz kendi hesabına pamuk gibi yumusacık bir ölüm anı
yasamaya baslıyordu. Az sonra vücudunuzu hissetmemeye baslıyordunuz. Ya da onu uzaklarda, baska yerlerde, sizden
kopmus olarak hissediyordunuz.
Vücudunuz bir kumaslar ve damarlar magmasına dönüsüyordu. Birden vücut anaçlasıyor, paradoksal olarak
sizi, koruyucu bir uyusma kozasıyla sıcak tutuyordu. Artık siz, belleğin tek basına yanan küçücük bir
alevinden baska bir sey değildiniz, yol gösterici bir tek lambadan baska her seyin söndüğü, karanlık bir
yerde. Basmakalıp sözcüklerle ifade etmek gerekirse, o yere ruh dememiz gerekir herhalde.
Sonuç olarak kısın, soğuğa ve uyusmaya karsın, iç dünya her sabah birkaç dakikalığına canlanabilir duruma
geliyordu. SS, 40. bloğun önünde sıralanmıs mahkûmları saymak için gelinceye kadar.
Baharda bunu yapmak olanaksızdı.
Diyelim ki mayıs ayında, daha saat sabahın besiyken, günes ağaçların tepelerinde gezinmeye baslardı. Kampı üç
tarafından çevreleyen kayın ormanı günes altında uyanırdı. Ormandan buğular yükselirdi. Hoparlörlerden gelen
bağırıslar, çizmelerin gü-
82
rültüsü ve askeri müzikler arasında bir ya da iki saniyelik bir sessizlik olduğunda, doğanın çesitli sesleri duyulurdu. İste
bu sesler içinizi parçalar, sizi küçücük duygu parçalarına böler, damarlarınızda atar, hareketsiz iç organlarınız boyunca
bir özsuyu gibi yükselir, sizi bir sarmasık, bir asma gibi her yandan sarıp, nefesinizi keser, sizi her yandan kusatır, içinizi
eritip, sizi sersem-lestirir, uzakta kalmıs çocukluğunuzla kurduğunuz nostaljik bağlarınızdan koparır, hiçbir sey
düsünemez hale getirirdi.
Mayıs ayında, saat sabahın besinde, Thuringe Ormanı'nı aydınlatan günesin altında, yasamanın mutsuzluğu, canlı
olmanın mutluluğu sizi her çesit derin düsünceden alıkoyardı. Vücudunuz sizi binbir kök ve kökçükle ebedi doğaya,
mevsimlerin döngüsüne, ölümün uçsuz bucaksızlığına, yenilenisin organik mırıltılarına bağlayan bulanık ve nemli bir
aracıdan baska bir sey değildi artık. Diyelim ki mayıs ayında, Buchenwald'de günesin seytani ılıklığı altında insan âdeta
deliye dönerdi. Ancak biz aralıktayız. Fernand düsünebilir.
Evet, İspanyol, yoklamasını Arbeit barakasının sıcağında geçiriyordu. Ama öyle bile olsa, Arbeifz kaçıp sığınan kendisi
olmamıstı. Onu oraya parti teskilatı yerlestirmisti. Üstelik de belli bir amaçla, kamptaki İspanyolların çıkarlarını koruması
için.
Burada hiç kimse tek basına yakasını sıyıramazdı. Ya da belki hem çok sağlıklı, hem çok sanslı, inanılmayacak kadar da
isini bilir olması gerekirdi. Sert olmak, kurnaz olmak, acımasız olmak. Kapolann, sivil ustabasıların kıçını yalamaya hazır
olmak; dikkat çekmek için arkadaslarından daha hızlı çalısmaya
hazır olmak ve bu arada fazla hızlı çalıstığın, arkadasların tarafından görüldüğü için ellerine demir çubuklarla
vurulmasına hazır olmak; tabii ki otlakçılığa ve hırsızlığa da hazır olmak.
Burada hırsızlığa organisieren deniyordu.
Barizon kar altında yoklamanın bitmesini beklerken, düsün-
83
çelerinin sessizliğine dalmıs, içinden organisieren diyordu. Hırsızlık için bundan baska sözcük yoktu. Barizon etimolojiyle
fazla ilgilenmezdi. Hem nasıl ilgilenebilirdi ki? Sözcükleri duyduğu sekilde kabul ederdi: Önemli seyler için Almanca
sözcükler. Onlar olmasa insan kaybolur. Çünkü bunlar, anlasılabilir isaretler koyarak gündelik hayatı anlasılır hale
getiriyorlardı. Arbeit, Scheisse, Brot, Revier, Schnell, Los, Schonung, Achtung, Antreten, Abort, Ruhe. Bütün gerekli
sözcükler. Ve bir de organisieren.
Barizon sözcükleri olduğu gibi kabul ederdi ama organisi-eren sözcüğünü ilk duyduğunda elinde olmadan, içten içe irkilmisti.
Organisieren mi? Hassiktir! Amma saygısızlık! O güne kadar "organize" sözcüğü ona hep ciddi, önemli, hatta
bazen tehlikeli ama ne olursa olsun olumlu seyler çağrıstırmıstı. Aslında Barizon'un bütün siyasi belleği, bu sözcük
etrafında dönüyordu.
"Siyasi çizgi bir kez belirlendikten sonra, her seye organizasyon karar verir," diyen Maurice değil miydi? Belki de Maurice
değil Stalin'di. Evet, bunu ilk söyleyen Stalin olmalıydı. Zaten her seyi ilk söyleyen o olurdu. Hadi bakalım Fernand, biraz
gayret et; her seye organizasyonun karar verdiğini Stalin ne amaçla söylemisti?
Ettersberg karı altında görüntüler, anı kırıntıları yağmaya
baslıyordu.
1929'da "sınıfa karsı sınıf sloganının yaygın olduğu dönemde Barizon, Saint-Denis'te bir konferansa katılmıstı. Bu
toplantıdan aklında kalan, sosyal demokrasinin ve anarsist sendikacılık geleneklerine, parti için zararlı olan bu iki
geleneğe karsı mücadele etmek gerektiği olmustu. Ve özellikle, bu iki zararlı ancak proleterler arasında çoktan kök
salmıs geleneğin sınır çizgisinin, ayrılma noktasının, organizasyon kavramının Leninist yaklasımının çevresinde
kurulmus olduğu gerçeği. Yani hatırladığı asağı yukarı böyle bir seydi.
84
Stalin'in her seye organizasyonun karar verdiğiyle ilgili cümlesi, Saint-Denis'teki bu tartısma sırasında mı geçmisti?
Barizon pek iyi hatırlayamıyordu. Tarihleri ve toplantıları karıstırıyor olabilirdi. Çünkü o tarihlerde bir de VI. Komünist
Enternasyonal Kongresi'nin sonuçlan üzerine yerel bir toplantıya katılmıstı. Buchenwald'in yoklama yerinde, Barizon,
yüzünde koskoca bir gülümsemeyle duruyordu. Nedenini biraz sonra anlayacaksınız.
Yayımlar bürosunun hazırladığı brosürü çok iyi hatırlıyordu. Kırmızı kapakta siyah harflerle kocaman bir baslık: SINIFA
KARSI SINIF. Brosür, VI. Enternasyonal Kongre ile IX. Yürütme Toplantısındaki Fransız sorununa iliskin tartısma ve
kararları içeriyordu. Fransız partisinin sorunlarıyla ilgili bu tartısmaya Ercoli'nin müdahale ettiğini de hatırlıyordu. İki
gelenek teorisini gelistiren de oydu. Daha sonraları Barizon, Ercoli'yle İspanya'da karsılasmıstı. O sıralar adı Alfredo'ydu.
Ercoli'nin adı buydu elbette, Barizon'un değil. IX. Yürütme Toplantısı'nın hararetli tartısmaları sırasında Barizon'un aklı
Maurice'in bir cümlesine takılmıstı. Bu durumda artık kusku kalmıyordu. Cümle Stalin'e değil Maurice'e aitti. Maurice,
Fransız partisinin yapoğı hataların nedenlerini sayarken; Komünistlerin demokrasiyle fazla güçlü bağlarla sarıldıklarını,
demokrasinin parti üzerinde kurmus olduğu baskıdan kurtulamadıklarını söylemisti. Partinin eylemlerini engelleyen en
büyük etkenlerden biri, bu eylemlerin demokrasiyle dolup tasan bir ülkede gelisiyor olmasıydı. Maurice böyle söylemisti.
O an için Barizon da bu görüsü çok haklı ve sağlam bulmustu. Burjuva demokrasisi ne demekti? Burjuva devleti,
burjuvazinin diktatörlüğü. İste devrilmesi, yıkılması gereken buydu. İste bu, düzeltmek, içerden iyilestirmek istediğimizde
elimize, yüzümüze yapısıp kalacak bir seydi. Ancak bu apaçık gerçek, anında görülebilecek nitelikte değildi. Kitlelerin
gündelik sosyal deneyimlerinin içine gizleniyor, gözden kayboluyordu. Patatesin
85
kendisini yavasça kızartmakta olan yağın içinde yüzmesi gibi kitleler de burjuva demokrasisinin içinde yüzüyorlardı.
Daha sonraları, Halk Cephesi zamanında ve özellikle de Ar-les Kongesi sonrasında demokrasi, partinin eylemleri için bir
engel olarak görülmekten çıkıp, tam tersine bir sıçrama tahtasına dönüsmüstü. Demokrasinin konumunun bu sekilde tam
tersine dönmesi diyalektikti, Barizon'a böyle açıklamıslardı. Hem zaten o günlerde, 1937'de Fernand Barizon'un kendine
teorik sorular soracak kadar bos zamanı yoktu. İspanya'daki tugaylarda çarpısıyordu.
Ancak elbette ki az önce Barizon'un yüzüne o kocaman gülümsemeyi yerlestiren ne Ercoli'yi hatırlamıs olması, ne IX.
Yürütme Toplantısı'ndaki tartısmalar, ne de Maurice Thorez'in cümlesiydi. Onu gülümseten
Juliette'ti.
Juliette uzun masanın öteki tarafında, onun tam karsısında oturuyordu. Paris bölgesel toplantısının yemek
arasındaydılar. Juliette büyük bir ciddiyetle ona giyim sendikasındaki isinden söz ediyordu. Juliette gözlerinin tam içine
bakarak bir elma soyarken, ona sendikadaki isini anlatıyordu. Sonra Barizon birden masanın altında Juliette'in ayağının
sol bacağı boyunca yükseldiğini, iki bacağının arasına girip, onları ayırarak, erkekliğine ulasmaya çalıstığını hissetti.
Juliette ciddi ciddi konusmaya devam ediyordu. Ancak ayağı Barizon'un bacak arasından kaymıs, onun, alısık olmadığı
bir oksamanın etkisiyle sertlesmis erkekliğine yumusakça sürtünmekteydi. Juliette'in ayağı çıplaktı. Oysa Barizon daha
biraz önce Juliette'in çorap giymis olduğunu fark etmisti. Daha doğrusu Juliette'in uzun bacaklarının yapay ipekten bir
kılıfa sannmıs olduğu dikkatini çekmisti. Fernand'ın erkekliğine daha iyi sürtünebilmek için, çoraplarından birini sıyırmıs
mıydı? Bunu yapmıs olabilirdi, küçük yosma. Her ne hal ise Fernand, pantolonunun kuması üzerinde bu çıplak ayağın
capcanlı sıcaklığını hissediyordu. Juliette, dört küçük parçaya böldüğü elmasını yiyordu. Ken-86
dinden emin, aklı basında bir tavırla sendikadan söz ediyordu. Ne söylediğini bilerek konusuyordu. Ancak capcanlı,
sıcacık ayağı Fernand'ın erkekliğini mıncıklamaktaydı. Bir an basparmağı, Barizon'un pantolonun iki düğmesinin arasına
girdi. O da bu davete karsı koyamadı. Sofrada yoldaslar samata içinde yemeklerini bitirirlerken, masanın altından,
beceriksizce pantolonunun düğmelerini çözdü. Juliette'in çıplak ayağıyla sürtünmesinden kabarmıs erkekliğini dısarı
çıkardı.
Juliette hâlâ sendikadan söz ediyordu ama simdi konusmasının temposu hızlanmıstı. Barizon'sa tek kelime edecek
halde değildi.
Her neyse, su organizasyonun her seye karar vermesi konusunda Barizon'un her zaman kuskulan olmustu. Açıkça söze
dökmeyi beceremediği, belli belirsiz bir rahatsızlık hissetmisti.
Ancak sunu da kabul etmek gerekirdi ki organizasyonla ilgili sorular, her sey yolunda giderken değil, basımız dara
düstüğünde aklımıza gelirdi. Parti yalnız bırakıldığında, sloganlarımız kitlelere ulasamadığında, gelgit dönemlerinde
organizasyon sorunları ön plana çıkar, her seye onun karar vermesi beklenirdi. Gelgit dönemleri... İste Barizon'un çok
sevdiği bir laf. Gelgit, reyon sekreterlerinin ağızlarında sürekli geveleyip durdukları bir sözcük. Gelgit, çok belirgin bir
sözcük, insanda çok belirgin çağrısımlar yapıyor. Ne zaman bir toplantıda gelgit sözcüğünü duysa, onu her yönden
saran görüntülerle karsılasırdı. Toplantıda konusulanlar ne kadar ciddi olursa olsun gelgit sözcüğünü duymak, ona
Juliette'le yaptıkları birkaç günlük bir Brötanya kaça- ' mağını anımsatırdı. Tam bir çılgınlıktı. Dönüste kıçına tekmeyi
basmıslardı: tam iki ay issizlik! Ama yine de o ne geziydi öyle! Anılan kafasının içinde, Tröne panayınnın koca çarkı gibi
dönmeye devam ediyordu hâlâ. Birlikte yattıklan, sürekli tıkındıkla-n, gelgitlerin ortaya çıkardığı o koca kumsalda
yürüyüsler yap-tıklan bes güzel gün. Yatak, sofra ve okyanus. Geri dönüste is-
87
sizlik varmıs, ne gam! O bes günü patronlar asla yasayamayacaklar! Gelgit sözcüğü bir toplantıda ortaya atıldığında -ki
ortaya atacak biri her zaman çıkar, bu gelgitlerden kurtulmamız gerektiğini söylerdi-Barizon'un birden içi ısınıverirdi.
Aslında organizasyonun hiçbir seye karar verdiği yoktu ama insanın bu acı gerçeği kendine saklaması gerekirdi. Barizon,
Leninist organizasyon sorununu ön plana koymanın parti adına ileri doğru en küçük bir adım atılmasını sağladığına bir
kez olsun tanık olmamıstı. Buna karsın, her sey yolunda olduğu zaman, akıntı bizi alıp götürdüğünde her sey çok
kolaylasırdı. Dikkat et Fernand, öykünmecilik yok! Parti asla kendini akıntıya bırakmaz, o hep akıntının önündedir. Bir
adım önünde, daha fazla değil, kitlelerle temasını kaybetmeyecek kadar. Öncüler ve kitleler: Bunu öğretmeye, daha
29
semt okullarından baslarlardı. Ama bir dalga, bir gelgit gibi yayılan hareket tarafından tasınmak, götürülmek, arkadan
itilmek, hiç de kötü bir sey değildi ki!
Böyle zamanlarda; yani 1935-36 yıllarında, çünkü Barizon bundan baska yükselme dönemi tanımamıstı, organizasyon
sorunları birden ikincil duruma gelindi. Bu zamanlarda parti kendi kendine, kitlelerle birlikte, onlarL aynı zamanda, onlar
için ve onlar tarafından organize olurdu ve Leninist organizasyon teorisini sürekli ağızda gevelemeye gerek kalmazdı.
Hem zaten 1917'nin Nisanı'yla Ekimi arasında Lenin partinin Leninist tanımını kaç kez hatırlatmıstı? Bir kez bile değil,
çocuklar! Ağzınız bir karıs açık kaldı öyle değil mi? Yeterince belirgin olmayan, belli belirsiz bir rahatsızlık yaratan da
buydu iste. Sanki ilerleme anlannda, kitleler harekete geçtiğinde, parti öncü olmayı bırakıyormus gibiydi. Artık kitlelerin
önünden gidilmiyordu, hem de bir adım bile; hatta arkasından kosuluyordu. Üstelik arkasından kosulmasının nedeni de
onları öne doğru çekmek değil, tutmaya çalısmak oluyordu. "Her seyi yapmak mümkün değildir." "Bir grevi bitirmeyi de
bilmek gerekir." Sanki parti sadece hiçbir seyin kımıldamadığı
88
ya da en azından IC yöneticilerinin öngördüğü yönde kımıldamadığı zamanlarda öncülük yapıyordu. 1936 Ekimi'nde bu
rahatsızlık, Barizon için her seyi bırakıp, Tugaylarda savasmak üzere İspanya'ya gitmesine yetecek kadar güçlü hale
gelmisti.
Ne olursa olsun organisicren sözcüğünü Buchenwald'de ilk duyduğunda ve ne anlama geldiğini fark ettiğinde, bu onun
üzerinde sok etkisi yaratmıstı. Ancak ne yapabilirdi ki? Bir süre sonra bu konusma biçimine de alıstı. Sözcükleri olduğu
gibi kabul etmek gerekirdi. Fernand Barizon yoklama yerindeydi.
Kar durmustu. Blokların önündeki mahkûm sıralanılın üzerindeki gece simdi daha da karanlıktı. Projektör ısıkları artık
dönüp duran kar tanelerini parıldatamıyordu. Mahkûmların sayımı sona erdi.
SS astsubayları blokların sefleriyle birlikte rapor kâğıdında yazılı rakamlann, yoklama yerinde su an bulunan
mahkûmların sayısıyla aynı olup olmadığını kontrol ettiler. Sonra da SS astsubayları kontrol kulesine çıktılar.
Rapportführer blok blok, komando komando kontrol edilmis bütün rakamları bir araya getirecek, onları toplayarak
bugünkü toplamı bulacaktı. Bundan sonra yapılacak tek bir islem kalıyordu. Son yoklamada yani dünkü aksam
yoklamasında ulasılan toplamdan, krematoryuma girislerin sayısını düsmek. Sonuçlar aynı çıkarsa islem
tamamlanacaktı. Yasayanlar ve ölüler ayrı ayrı hesaplanarak, doğru biçimde toplanan ve çıkarılan sayılar doğru sonucu
verdiğinde yoklama sona erecekti. Komandolar, bakırların uğultusu esliğinde çalısmaya gideceklerdi. Kamp orkestrası,
büyük kapının yanında yerini almıstı bile. Müzisyenlerin üniforması gözalıcıydı: yesil kenarlıklı kırmızı binici pantolonu,
san islemeli yesil kısa ceketler, siyah çizmeler. Tabii ki onlar da mahkûmlardı.
40. blok mahkûmlarının sırasının tam ortasında duran Barizon ısınmak için silkelendi. 89
Marne Nehri kıyılarını kesinlikle hatırlamadığı açıkça görülüyordu. Marne Nehri kıyıları, bu kıyılardaki ilkbahar pazarları,
bunların hepsi onu yoklama yerine doğru kosarken gören ve az önce "Çocuklar, ne güzel bir pazar!" diye bağırdığını
duyan İspanyol'un varsayımlarından baska bir sey değildi. Hepsi uydurmaydı: Roman yazmıstı. Barizon hiç de Marne'ı
ve onun cazibesini, yesilliklerini düsünmüyordu. Çok açıkça belliydi ki hiç de Marne Nehri'ni hatırlamamıstı. İspanyol ne
düsünürse düsünsün, Barizon sadece "Çocuklar, ne güzel bir pazar!" diye bağırmıstı, hepsi bu. Sanki "hassiktir" demek
ister gibi. Ve simdi Fernand Barizon ısınmak için silkeleniyordu.
Her sey, İspanyol'un yoklamaya Arbeit barakasında kuru ve sıcak gireceğini bir an için düsünmesiyle baslamıstı. Ah su
torpilli! Yine de o kadar basit değildi. Parti tarafından, parti adına çalısmak için torpilliydi. Hem üstelik Barizon'un kendisi
de torpilli değil miydi? O da parti tarafından torpilliydi. Tamam, yoklamaya açıkta, yeri geldiğinde karın altında giriyordu.
Ancak Gustloffda simdiye kadar gördüğü bütün kulübelerin benzeri olan ve G-43 otomatik filintalarının monte edildiği bir
kulübeydi. Barizon hikâye anlatmaya pek meraklı değildi. Citroen ya da Göring -aslında Feldmarschall Gustlojfun
hissedarlanndan biriydi- makinenin üstünde, gürültü patırtının içindeyken ne fark ederdi ki? Yani evet, aslında farkı vardı,
ama fark daha çok kafa-nızdaydı, isin kendinde değil. Bundan çok daha hızlı çalısma gerektiren isler görmüstü.
Cehennemlik denen türden.
Gustlojftz yeraltı örgütü duruma hâkimdi: Dalgacının, saskının ya da kıç yalayıcının birinin normlan doldurmayı aklından
geçirmesi bile olanaksızdı. İsler yavas yürütülüyordu: İyi haftalarda, üretim planının yüzde kırkı. Ya da kötü haftalarda.
Hangi taraftan baktığınıza bağlı. Alman Meister'ler, sivil ustabaslan, uzun zamandır üretim planından, verimlilik
normlanndan umudu kesmislerdi. İste Barizon da böyle bir torpilliydi.
90
Torpilli olmak ne anlama geliyordu? Kampın fabrikalarından birinde (Gustloff, MIBAU, DAW vs.) çalısmanız, sıcak ve
diğerlerine göre biraz daha rahat bir isinizin olması. En azından ma-denciyseniz ve zincirleme çalısmaya alıskınsanız.
İmha komandolarından birine Dora S-III'e örneğin, nakledilecekler listesine adınızın yazılmamasım sağlardı bu. Bu kadar
basit iste. Compi-egne'den buraya, Buchenwald'in bu muhtesem ve hayal edilmesi güç dünyasına sersemlemis olarak
gelirdiniz. Sağdan soldan çekistirilirken, yapayalnız olduğunuzu hissederdiniz. Karantina, angaryalar, hasarat, SS'lerin,
yesil kapoların, hatta bazen kızıl kapolann dayağı. Çoğu zaman yanınızdakilerden korumak için yumruklarınızı
kullandığınız incecik ekmek dilimi. Çok boktandır! Yanınızdaki, dürüst bir büro memuru, Fransız ordusunun bir albayı, bir
medeni hukuk profesörü, kısacası bir insan, açgözlü, yırtıcı, acımasız bir hayvana dönüsmüstür; tek derdi hayatta
kalmak olan, fazladan bir lokma ekmek, bir yudum çorba için her seyi yapmaya hazırmıs gibi duran insanlar! Ve iki gün,
üç gün, on bes gün sonra, nihayet temas! Parti sizi koruması altına alır.
Buchenwald'in büyük sürprizi de buydu: yeraltında bir parti teskilatının varlığı. Bu da Alman yoldasların çalısmalarının
sonucuydu elbette. Onları kaba, kibirli ve dar görüslü bulsak da hatta içlerinden birçoğu delirmis olsalar bile, Alman
yoldaslar, Komünist teskilatlanmayı korumus ve yeniden kurmuslar, böylece de dayanısma ve ortak strateji belirleme
olanağını sağlamıslardı. Tek tek bakıldığında, pek de ise yarar değildiler belki ama teskilatları çok sıkıydı.
Böylece Barizon da karantina döneminin sonunda Gustloff a alınmıstı. Sıcacık, rahat rahat, bütün bir zincir boyunca
omuz basında bulunan ve onu Alman Meisteıierin, gücü hiçbir seye yetmeyen o sivillerin öfkeli bakısları, çaresizlik içinde
kafa salla-yıslan karsısında saklayan arkadaslarıyla beraber, nese içinde G-43
otomatik filintalarının parçalannı bozmak için çalısıyordu.
91
İste organizasyon buydu!
Tabii ki hiçbir sey karsılıksız değildi. Bu göreceli huzura karsılık, onun da üretimin sistemli ve akılcı biçimde sabote
edilisine katılması gerekiyordu. Hele gerçek anlamda kalifiye bir isçi değilseniz, sizi bir parçayı mahvederken
yakalamaları çok mümkündü. Her an bir isgüzar ya da sivil MeisteAcrdcn biri sizi SS nöbetçilerine ihbar edebilirdi. Yüzde
kaç sansınız vardı ki? Ancak Gustloffxa zincirin en basından, en uçta silahların denetlendiği yere kadar her taraf
yoldaslar tarafından hazırlanmıs, örgütlenmisti. GustlofftA. yakalanma riski en aza indirilmisti. Yakalanmak için bir Rus
kadar çılgın olmak gerekirdi. Ruslar!
Barizon, Rusları anlayabilmek için ne yapması, onlara nasıl yaklasması gerektiğini hiç bilemiyordu. Sosyalizmin
anavatanında yasayan bu insanlar, sanki baska gezegenden gelmis gibiydiler. Oyunun kurallarını kabul etmeye
yanasmayan genç serserilerden olusmus, kalabalık, mesafeli, düsman tavırlı bir güruh. Canlan sabote etmek isteyince,
kendi kendilerine ve yalnız kendi hesaplarına sabote ediyorlardı. Sanki zevk için yapıyorlarmıs gibi. Organizasyonun
kurallarına hiç "saygıları yoktu. Ne zaman adamlardan biri apaçık sabotaj halinde yakalansa, bu, her zaman bir Rus
oluyordu. Çoğu zaman yirmisinde bile olmayan, sırıtkan bir çocuk olurdu bu, kendisini tutmaya çalısan MeisteAede SS
'lerin suratına küfürler yağdırır, onlara analarını düzmelerini, babalarına arkadan vermelerini söylerdi. (Barizon'un sürekli
duyarak sonunda anlamayı basardığı yegâne Rusça cümleler, hep ana-babayla çocuklar, ya da kardesler arasındaki
cinsel edim etrafında dönüyordu.) Ne zaman yoklama yerinde toplanan mahkûmların karsısında bir adam asılsa, bu da
hep bir Rus oluyordu.
Buna katlanmak gerekiyordu. Kampın özel bir bölümünde, kapalı tutulmakta olan Sovyet savas esirleri bir
yana bırakılacak olursa, Ruslarda ne organizasyon duygusu ne de organizasyona
92
saygı görülüyordu. Her seyden çok anarsistti bu Ruslar.
Her ne kadar sözcüğün olumlu anlamıyla organizasyon duyguları olmasa da, organisicrcn konusunda rakipsizdiler.
Ekmek ve tütünle takas etmek üzere çatal ve kasık yapmak için atölye -lerdeki artık demirleri yürütüyorlardı.
Mahkûmların giyiminden sorumlu komandolardan deri, fötr ve kumas artıkları yürütüp, yeraltı takas pazarında kolayca
paraya çevrilebilecek çizmeler, kasketler ve ceketler yapıyorlardı. Kısacası kamptaki küçük ticaret, tamamen Rusların
elindeydi. Büyük ticaretiyse bizzat SS'ler yürütüyorlardı. Küçük Kamp'ın derinliklerinde karanlık ve nereden geldiği
belirsiz bir otorite kurmus olan Ruslar, değis tokus islerini kontrol edebilmek için çeteler halinde gruplasmıslar, her
çetenin basına da yirmi yaslarında, kılıkları sayesinde rahatlıkla diğerlerinden ayırt edilebilen sefler getirmislerdi: Binici
pantolonları, yumusak deriden çizmeler, asker ceketleri ve daha yüksek dereceden liderler için de kampın giyecek
dükkânından sağlanmıs, sınır bekçisi ya da NKVD birliği sapkaları. Aksamları, ısıklan söndürme zamanı geldiğinde,
umumi helaların dumanlı, kocaman binasında, Stubendienst kulübeciklerinde, sakatlar bloğunun en geride yer alan
yatakhanesinde, Küçük Kamp esrarengiz biçimde hummalı ve amansız bir hareketliliğe bürünürdü. Değis to-kuslar,
hesaplamalar, hastaneden araklanan 90 derecelik alkol kullanılarak gizlice üretilmis sert içkilerin dağıtılması...
Siyasi sorunlara karsı tuhaf bir biçimde tamamen kayıtsız kalan Ruslar, Buchenwald'in dünyasında hiç de yabancıymıs
gibi durmuyorlardı. Sanki geldikleri toplumsal çevre onları bu deneyime hazırlamıs ve bu dünyanın gizli anahtarlannı
vermis gibiydi. Gizemli bir biçimde ulusal bütünlüklerini sağlayan bir hiyerarsiye sahip bu gençlik çetelerinden baska,
hiçbir organizasyon biçimini kabullenmiyorlardı. Bu gençlik çeteleri karsısında SBKP'nin küçücük teskilatı, bir çesit
ideolojik otoriteyi koruyabilmek uğruna sürekli ödünler vermek zorunda kalıyordu. Rus
93
mahkûmlar bu teskilata, bir çesit güvensizlikle birlikte, sivil toplumun yeterince örgütlenmemis ve çok zayıf olduğu
ülkelerde, polis otoritesine karsı gösterilen ihtiyatlı bir saygı ve hatta bir tür kölelik duygusuyla yaklasıyorlardı.
Ancak yine bu aynı çete liderleri, aynı elebasıları, 12 Nisan 1945'te, Buchenwald'in özgürlüğünün ertesi gününde
Rusların isgal ettiği bütün barakaların üzerine kocaman Stalin portreleri asarak Barizon'u hayrete düsüreceklerdi.
Saskınlıktan ağzı bir karıs açık kalan Barizon, bir gecede yapılmıs ve sosyalist gerçekçiliğinin en olgun üslubunu tasıyan
bu koskoca Stalin portreleri sergisini hayranlıkla izleyecekti. Maresalin ne bıyığının tek bir kılı eksikti, ne de general
ceketinin tek bir düğmesi. Gece boyunca küçük sefler, gecenin buzdan maviliği içinde, NKVD kasketleri ve pınl pınl
çizmeleriyle iki dirhem bir çekirdek giyinmis olarak, Büyük Sefin, Büyük Lider'in onuruna bu portreleri hazırlamıs
olmalıydılar. Çok kısa süre sonra Büyük Sef, baba elini onlara uzatacak ve Nazi kamplannda baslamıs olan eğitilme
süreçlerini tamamlamaları için onları Büyük Kuzey çalısma kamplarına gönderecekti.
Ancak Barizon, o gün bunu tahmin edemezdi elbette. Herhalde küçük sefler de edemezlerdi. Yani Barizon, ne zaman
Rusları düsünecek olsa, onlar hakkında ne düsüneceğini bilemezdi. "Rusları hatırlıyor musun?" dedi Barizon, on altı yıl
sonra Nantua'da. Juliette'i hatırlamanın yarattığı uzun dalgınlığın sessizliğinden yeni çıkıyordu.
Dakikalardır sessizce konyağını yudumlamaktaydı. Anlatıcı da bundan yararlanıp eski bir zamanda, on altı yıl öncesinde
kalmıs bir pazar günün olaylarını anlatmaya devam etmisti. "Rusları hatırlıyor musun Gerard?" diye sordu Fernand Banzon.
94
Biraz önce Barizon bana bu adla ilk seslendiğinde yerimden sıçramıstım. Gerard mı? Uzun zamandır kimse bana Gerard
de-nıiyordu. Beni yerimden sıçratmayacak bin türlü takma adım olmustu. Ama Gerard adı beni sıçratabiliyordu. Niçin?
31
Belki bu ad, diğerlerinden daha fazla gerçeği saklamakta kullanılmıs olduğu için. En önemli gerçekleri ya da tam tersi: Bu
bana en uzak takma adım olduğu için.
Zaten zamanında da Gerard bu adı kendi seçmemisti. Bir gün MOI'den bir yoldas, o zaman dediğimiz gibi benim
bağlantım, bana bu adı uydurmustu. "Adın Gerard olacak," demisti bana. Peki, adı Gerard olacaktı. Daha sonraları,
Joigny'de benim için sahte bir kimlik düzenleyecekleri zaman, bu ada bir de soyadı eklemek gerekmisti. Onu da Gerard
seçmemisti. Michel Herr'di seçen. "Sorel," demisti Michel. "Gerard Sorel." Neden olmasın? Böylece o bölgede sahte bir
kimlik kartıyla, bahçıvan Gerard Sorel olarak dolasmaya basladım. Bu onu güldürürdü. Bahçıvan ha!
Hayatımı kurtarabilmek için Gestapo'yu ikna etmek adına bile olsa, bir bahçede küpeçiçeğini petunyadan, yıldızçiçeğini
begonyadan ayıramazdım. Ancak sonuçta bu pek de önemli değildi. Auxerre'deki Gestapo villasının bahçesinde
yalnızca güller vardı ve ben de gülleri tanıyabiliyordum. Bu tuhaf meslek sayesinde Gerard, kendini Giraudoux'nun
romanlarından fırlamıs bir çobana benzetti.
Joigny'den Auxerre'e ve Auxerre'den Toucy'e yanımda bahçıvan çuvalı, bisikletle giderdim ve bu avare bisikletçinin
Giraudoux'nun bir romanından çıkmıs olduğunu düsünürdüm. Ağırlık ve ölçüler kontrolörü daha uygun düserdi herhalde.
Ancak Giraudoux'daki kontrolörlere benzemek için ne yasım uygundu, ne de öyle ciddi bir havam vardı. O yüzden ben
de sonbahar yollarında gezinen bir bahçıvan olmakla yetiniyordum. Yanımda Sten marka bir makineli tasıyor ve onu
bahçıvan çuvalımda saklıyordum. Bu da pek sasırtıcı değildi aslında. Giraudo-
95
ux'nun bahçıvanlarının da gizli bir numarası mutlaka olurdu.
Buchenwald'de adım artık Gerard Sorel değildi. Yalnızca beni Auxerre ve Dijon hapishanelerinden ve Compeigne seçme
kampından tanıyanlar bu adı kullanıyorlardı. Oradayken artık bahçıvan da değildim. Kampa geldiğim ilk gece kendimi bir
masanın basına oturmus, önüne kalemler ve fisler yığılı bir adamın karsısında buldum. İki dakika öncesine kadar
çırılçıplak olarak ve yine çırılçıplak olan yüzlerce kisiyle birlikte labirent gibi merdivenleri olan çimento koridorlarda
kosmustum. Sonra bizi Effektenkammer salonuna, giyecek dükkânına doldurmuslardı. Üstümüze hiçbiri birbirine
uymayan pılı pırtılarla, kayıslı nalınlar fırlatmıslardı. Nalınımın tahta tabanı, yeni bir odanın çimento tabanına çarpıyordu
simdi ve kendimi sorgu masasının karsısında bulmustum.
Adam bana her zamanki kimlik bilgilerini sorup bir fise kaydetti. Gerard'ın akıcı biçimde Almanca konusuyor olması, çok
hosuna gitmisti. Böylece isi kolaylasıyordu. Ona makine gibi cevap veriyordum. Buchenwald'e vans gecesine özgü
katılma töreninin upuzun bir bölümünden sonra, su an islemin hangi asamasında olduğumdan emin değildim. Soyunma,
dus, dezenfekte edici banyo, kırkılma, ham çimentodan koridorların çınlayan labirentinde anadan üryan kosu. Bana
sorular soran adama bakıyor ve makine gibi cevap veriyordum. Bitirirken mesleğimi sordu. " Beruf?" dedi. Artık bahçıvan
olmadığıma göre ona öğrenci olduğumu söyledim. Adam omuzlarını kaldırdı. "Das ist doch kein Beruf.'''' diye çıkıstı.
Bunu meslekten saymamıstı. İçimden bir cinas yapmak geldi. "Kein Beruf nur eine Berufung," diyecektim. Meslek değil
sadece yetenek. Bu cinas Almanca'da daha güzel oluyor, hem fonetik, hem de semantik olarak. Ancak kendimi bu
Almanca söz oyununu yapmaktan alıkoydum. Öncelikle, bu sözün içeriği pek de doğru olmadığı için. Öğrenci olmak,
yeteneğin ötesinde belli bir sosyolojik ağırlığa sahip olmanın sonucuydu. Bir de daha önemlisi, beni sorgulayan ada-
96
kim olduğunu bilmiyordum. SS olmadığı açıkça belliydi. Ancak yine de dikkatli olmakta yarar vardı. Ben de bu yüzden
belirsiz cinasımı kendime sakladım ve öğrenci niteliğimde ısrar ettim. Bunun üzerine adam hiç acele etmeden bana,
Buchenwald'de elinle çalısacağın bir mesleğe sahip olmanın daha yararlı olduğunu açıklamaya koyuldu. Mesela
elektrikten hiç mi anlamıyordum? Bu oldukça basit bir is değil miydi? Olumsuz anlamda basımı salladım. Peki ya
mekanik? Ondan birazcık çakıyor muydum? Basımı sallamaya devam ettim. Ya tahta? Tahtacılık isleri hakkında bir
seyler biliyor muydum? Artık rende tutmayı da biliyor olmalıydım, öyle değil mi? Adam neredeyse kızmaya baslamıstı.
Her ne pahasına olursa olsun, karsısında bir ahmak gibi her seye kafasını sallayan bu yirmilik öğrencide bir çesit elle
çalısabilme kapasitesi kesfetmek istiyor gibiydi. Gerard o zaman, kabaca da olsa nasıl yapılacağını bildiği, elle yapılan
tek isin teröristlik olduğunu fark etti. Silahları, en azından hafif olanları, Fransız ordusunda kullanılan makineli tüfeklere
kadar tanıyordum. Onları kullanmayı, sökmeyi, temizlemeyi ve tekrar takmayı biliyordum. Plastik silahlan da bilirdim.
Asağı yukan bütün patlayıcılan, atesleme fitillerini, Bick-ford kordonlarını, trenleri raydan çıkarmak için gereken her seyi
biliyordum. Bir de kamyonları, lokomotifleri, barikatları havaya uçurmakta kullanılan manyetik mayınları tanırdım. İsin
gerçeği, karsımda sinirlenmekte olan bu adama bildiğimi söyleyebileceğim, elle yapılan tek is, teröristlikti. Ancak hiçbir
sey söylemedim ve o da durumun yarattığı umutsuzluk içinde beni öğrenci olarak kaydetti.
Böylece Buchenwald'de, bahçıvan olmaktan çıkmıstım. Artık adım da Gerard Sorel değildi. Epizy'de, Joigny'nin bir
banliyösünde tutuklandığım gün üzerimde gerçek İspanyol kimliğim vardı. O aksam bağlı bulunduğum ağın sefi olan
"Paul" ile bulusmak için Paris'e geçmem gerekiyordu. Paris'te Yonne'lu bahçıvan kimliğim kusku uyandırabilirdi. Pek de
Yonne'lu bir 97
bahçıvana benzer bir halim yoktu. Zaten kimlik kartım da tam olarak gerçek bir Yonne kimlik kartına benzemiyordu ve
azıcık dikkatli olan kontrol polislerine, Giraudoux'dan söz etmenin de pek bir yararı olmazdı herhalde.
Böylece tesadüf eseri, gerçek kimliğimle yakalanmıs oldum. Yine de Fransızlar bana hâlâ Gerard diyorlardı. Beni daha
önceden Auxerre ve Dijon hapishanelerinde, Compiegne kampında, nakil treninde bu adla çağırmaya alısmıslardı. Eğer
Semur'lü adam gerçekten var olsaydı, o da Büyük Yolculuk vagonunda bana Gerard derdi. Ve Fernand Barizon da
Buchenwald'de bana Gerard diyordu.
Ancak on altı yıl sonra Nantua'da, Barizon'un bana hâlâ Gerard demesi, beni yerimden sıçratmıstı. Sanki birden kendim
olmayı, Ben olmayı bırakmıs, benle ilgili bir hikâyenin kahramanı olmustum. Sanki bu öykünün Ben'i olmayı bırakıp, O'su
haline gelmistim. Ama hangi O? Bu öykünün iplerini elinde tutan Anlatıcı olan O mu? Ya da öykünün kisilerinden biri
olan, herhangi bir üçüncü sahıs olan O mu? Hangisi olursa olsun, sonuçta bütün bunların ve de O'nlann hilekar Allah
Baba'sı olduğuma göre, böyle bir seye izin vermeyeceğim elbette. O halde dolaylama yoluyla Birinci Kisi. Üç'e bölünen
Bir konusundaki Hegel-ci görüsün kılığına girip saklanmıs olsa da... Çünkü böylesi, anlatıcı hilelerine karsı duyarlı
okuyucunun yüksek zevkine daha uygundur. Okuyucunun, hassas diyalektik sorunu üzerindeki görüsü ne olursa olsun!
"Gerçekten hatırlıyor musun Gerard?" diye soruyordu Fernand Barizon, on altı yıl sonra, Nantua'da. "İsviçre sınırında
sakın unutma," dedi Gerard, "benim adım Gerard değil Camille: Camille Salignac." Barizon öfkeyle omuzlannı kaldırdı.
"Bana ne senin adından! Bir kere ben senin gerçek adını hiçbir zaman öğrenmedim zaten. Tabii eğer bir gerçek adın
varsa.
98
Adın bugün Salagnac'sa yarın Tartempion olur: Bana ne bundan! Ben sana Gerard diyeceğim. Eski, sağlam, garantili.
Ama sınır konusunda endise etme. Bu islere alıskınım." Bakısı çok kızgındı. Konyak kadehini bir dikiste bitirdi. "Gerçek
adım Sanchez," dedi. Gerard.
"Öyle mi?" dedi Barizon. "Benimkini de biliyorsun: Du-pont, seyimin Dupont'u." Birlikte
güldük. Gerard ona neyi hatırlaması gerektiğini sordu. "Neyi gerçekten hatırlıyor
muyum?" Barizon bosalmıs kadehine baktı.
"Artık yağlı biri olduğuna göre," dedi, "yol masraflarından bana bir kadeh konyak daha ısmarlar mısın?" Basımla evet
dedim ve garsonu çağırdım.
"Kampı," dedi, Barizon. "Kampı, gerçekten de basına gelmis bir sey gibi hatırlıyor musun sahiden? Bazen bütün bunları
rüyanda görmüssün gibi gelmiyor mu sana da?" Ona baktım.
"Hiç de değil," dedi, Gerard. "Evet, bazen her sey sanki bir rüyaymıs gibi geldiği oluyor ama o rüyayı benim
gördüğümden hiç emin olamıyorum. Belki de bir baskasının rüyasıydı."
Düsündüklerimi olduğu gibi söylemedim. O baska birinin bir ölü olabileceğini söylemedim.
Barizon az önce sofraya gelen ikinci konyak kadehinden kocaman bir yudum aldı. Sonra öne eğildi.
"İste bu!" dedi. "Tam bu iste! Peki ama neden?"
"Belki de gerçekten öyle olduğu içindir," dedi Gerard.
Bir sigara yaktım ve hafifçe güldüm.
Belki gerçekten öyleydi. Belki de ben, Gerard adında, yirmisinde genç bir ölünün Buchenwald'de, Ettersberg tepesinde
duman olarak havaya karısırken gördüğü bir rüyaydım. Ancak bunlar, anlatması kolay seyler değildi. Zaten ben de
Barizon'a bundan hiç söz etmedim.
99
Ona baktım.
"Evet, çok iyi hatırlıyorum," dedi Gerard.
İlk bakısta çeliskili gibi de gelse, bellek en iyi kurtarıcıdır. Hatırlamanın verdiği kasvete, terk edilmisliğe, o tanıdık ve sağır
çılgınlığa karsı en iyi kurtarıcı... Bir ölünün hayatını yasamanın o suçlu çılgınlığına karsı... "Anlatabilir misin?" diye sordu
Barizon. Anlatabilir miydim?
Birkaç ay önce Madrid'de, Concepcion-Bahamonde Cadde-si'nde Manuel Azaustre'nin ipe sapa gelmez öyküsünü
dinlerken, anlatabileceğimi düsünmüstüm. Hiç olmazsa ondan daha iyisini yapabilirdim. Bugün, Nantua'da Fernand
Barizon'u dinlerken de aynı duyguya kapılmıstım. En azından Juliette'i ve Zarah Leander'i unutmazdım. Ancak insan
yanılsamaya kapılmamalı: Hiçbir zaman her seyi söyleyemezsin. Buna bir ömür yetmezdi. Mümkün olan bütün anlatılar,
sonsuz bir öykünün, sözcüğün gerçek anlamıyla bitmek bilmeyecek bir öykünün, dağınık parçaları olabilirdi ancak.
"Anlatabilirim galiba," dedi. Gerard.
"Tabii ya!" dedi Barizon, biraz acı bir sesle. "Anlatanlar hep aynıdır." "Bu
doğru olsa bile," dedi Gerard, "sorunun ancak bir kısmı olabilir."
"İste!" diye bağırdı Barizon. "Yine aynı yere döndük! Yağlı biri olmussun ama hiç değismemissin. Hâlâ kılı kırk yarıp,
sorunları ikiye bölüyorsun. Zaten bu yüzden yağlı olmussun ya! İçin'ler ve karsı'lar, olumlular ve olumsuzlar, bir yanda
olanlar ve öte yanda olanlar. Peki sorunun öteki kısmı neymis bakalım aslanım?" Rahatlatıcı bir adamdı Barizon. Elimde
olmadan gülümsedim, rahatlamıstım. "Sorunun öteki kısmı su," dedi Gerard. "Kime anlatabilirsin?" 100
Barizon basını sallayıp, isaretparmağını kaldırdı. "Kimseye,"
dedi. "Kimse anlayamaz. Hiç denedin mi?" "Sen anlayabilirsin,"
dedi Gerard. Barizon abartıyla omuzlarını kaldırdı.
"Tabii ama neye yarar?" dedi. "Beni bana anlatırsan, ya da tam tersi, bu bir anlatı olmaz ki. Gevezelik olur." Kabul etmek
zorundaydım. Eğer onu ona anlatırsam, bu bir anlatı olmaz, eski defterleri karıstırmak olurdu. Eğer o bana kendini
anlatırsa, bu da gevezelik olurdu. Hem de en berbatından. Ben de zaten gevezeliği ve eski defterleri karıstırmayı
sevmediğim için eski savasçılarla görüsmüyorum.
"Ya Juliette?" dedi Gerard. "Ya Juliette'e anlatsak?"
Juliette'in öldüğünü biliyordum. Fernand biraz önce, anımsama ya da anma sessizliğine gömülmeden önce söylemisti
bunu. Direnis sırasında Juliette güneydoğuda, FTP'nin bölgeler arası sorumlularından birinin bağlantı ajanı olarak
çalısmıs. Ancak Barizon, Buchenwald'e dönüsünde Juliette'in ölümü konusunda öğrendiklerini anlatmakta kararsız
kalmıstı. Eliyle bir hareket yapıp "Neyse," demisti. "Juliette ölmüs. Hepsi bu!" Juliette artık ölmüs olduğu için Barizon da
Buchenwald'den dönüste mesru karısını, çocuklarının annesi ve sonsuza dek esi olan kadını arayıp bulmus. "Neyse,"
demisti Barizon, bir el hareketiyle konuyu kapatarak, "iste böyle!"
Juliette'in öldüğünü biliyordum. Ancak ben Nantua'da, Fernand konyak kadehlerini avuçları içinde ısıtırken, Juliette'in
hayaletini düsünüyordum. Sizi seven, hayattayken sizi sevmis olan, ölümcül hayat macerasından dönüsünüzü bekleyen
bir kadının hayaletini düsünür gibi. Beatrice'i, Penelope'yi, Laura'yı, Dul-cinea'yı düsünür gibi...
Barizon ne demek istediğimi anladı.
33
"Belki," dedi zor duyulur bir sesle. "Belki Juliette'e anlatabilirim." Peki
ya ben? Ben kime anlatacaktım? Sen Gerard, sen kime
101
anlatacaktın? Senin hayatında bir Juliette var mıydı?
Ancak Barizon yumruğunu masaya indirerek, bu iç sorgulamayı yanda kesti.
"Simdi gördün mü nasıl bir adam olduğunu?" diye bağırdı. "Sana soracak gayet belirgin bir sorum vardı. Ve simdi yolumu
kaybettim. Hiç çaktırmadan kafamı kanstırdm, bana tuzak kurup, beni metafiziğe batırdın!" Bu fırsatı kaçıramazdım.
"Metafizik nedir Fernand?" diye sordu Gerard.
Barizon kuskuyla yüzüme baktı. Tuzak kokusu almıs olmalıydı. Sonra gözünü karartıp, kendinden emin bir tavır takındı.
"Buraya baksana aslanım," dedi. "Bizim zamanımızda bunu ilkokulda öğretirlerdi. Diyalektiğin tam tersidir. Diyalektik de
onun tam tersi."
"Tabii öyle," dedi Gerard yatıstıncı bir tonda. "Ama diyalektik nedir? Hiç
duraksamadı Fernand. Gözlerimin tam içine baktı. "Her zaman dört
ayağının üstüne düsme sanatıdır aslanım!" Gözleri parladı. Konyak kadehini
sağlığıma içer gibi kaldırdı.
Basımı salladım. Hiç de kötü bir tanımlama değildi. Olayların akısını haklı çıkarma sanatı kuskusuz. "Peki su belirgin
sorun neydi?" diye sordu Gerard. "Ruslar!" dedi Barizon.
On altı yıl önce, Buchenwald'de, Rus sorunuyla ilgilenmek, bu sorunu çözmeye çalısmak gerekiyordu. Bir açıklama
bulmak gerekiyordu. Ve mümkünse, Barizon'un dediği gibi diyalektik bir açıklama. Yani olumlu ve olumsuz faktörlerin
geçerli bir hiyerarsisini tasıyacak bir açıklama. Elbette ki faktörlerden olumlu olanlar, olumsuz olanlardan üstün olmalıydı
ki diyalektik döngü olumsuzlasmanın karamsarlığına kapılmasın ve olumsuzun olumsuzlasmasının iyimserliği içinde
kalsın. Bir sekilde bu Rus barbarlığını, tamamen kaba kuvvet üzerine kurulmus, yazı-
102
h olmayan ama zorlayıcılığı olan bir yasaya göre isleyen bu gençlik çetesi terörünü anlayabilmenin bir yolunu bulmak
gerekiyordu.
Aramızda birkaç teori gelistirmistik. Bunlardan birine göre Rus sorunu aslında bir Ukrayna sorunuydu. Bütün is,
Buchenwald'de bulunan Rus vatandaslann çoğunluğunun Ukraynalı olusundaydı. Sonraki yıllarda Eugen Kogon'un da
Nazi kamp-lan üzerine yazdığı Organize Cehennem adlı denemesinde aynı görüsü savunduğuna tanık oldum. "Ruslar,"
diye yazıyordu, "birbirinden tamamıyla farklı iki gruba aynlmıslardı: Rus sivillerle savas esirleri bir yanda, Ukraynalılar
diğer yanda. Bu ikinci grup ezici çoğunluğu olusturuyordu. Savas esirleri oldukça disiplinli, kolektif çıkarlanna büyük bir
beceri ve aynı zamanda da adalet duygusuyla sahip çıkan birimler olustururken (stalaglar-da yapılan tercihle, kamplara
temsil ettikleri davanın bilincinde olan Komünistler gönderilmisti), Ukraynalılar kitlesi nitelendirilmesi güç bir sürü
olusturmaktaydı. Baslangıçta Alman yoldas-lan tarafından o kadar kaynlıyorlardı ki bir Rus'a karsı en küçük bir sikâyette
bulunmak bile olanaksız gibiydi. Ancak aralanndan büyük bir kısmının küstahlığı, tembelliği ve yoldaslık duygusu
eksikliği, kısa sürede durumun bütünüyle değismesine neden oldu; bunun sonucunda da önemli mevkilere getirilmeleri
yasaklandı. Buchenwald'deki son bir yıl boyunca Rus savas esirle-riyle birkaç Ukraynalı genç ve parlak Komünist, bu çok
karmasık yapılı ve genellikle doğal eğilimlerine hiçbir sınır tanımayan topluluğun kullanılabilir bir bölümünü eğiterek,
onlan çoğunluğa kazandırmaya çalısmıslardır."
Eugen Kogon, Nazi toplama kamplan sisteminin titiz bir gözlemcisiydi. Üstelik Buchenwald'deki isi, ona kamp hayatının
ve Nazi karsıtı direnisinin gizli yönlerini tanıma sansı da vermisti. Son olarak bir Marksist değil, Hıristiyan demokrat
olduğu için de gözlem ve analizleri, Diyalektik'in önceden kurulmus, kan kurallarına uydurulmak zorunda kalmamıstı.
Objektif ola-
103
bilirlerdi. Objektif olmaları zorunlu değildi ama mümkündü. Yine de surası kesin ki Buchenwald'deki Rus barbarlığı ile
ilgili açıklaması tatmin edici değildi. Ukraynalılar neden Stalin'in çokuluslu imparatorluğunun diğer vatandaslarından
daha kötü ol-sunlardı? Zaten bizzat onun öne sürdüğü kanıtlar daha ayrıntılı olarak incelendiğinde, bu ulusçu (hatta yarı
yarıya ırkçı) açıklamanın dısında, toplumsal nitelikli bir açıklamanın unsurlarını da içlerinde tasıdıkları görülebilirdi.
Aslına bakılacak olursa, Kogon'un Rus savas esirleriyle Ukraynalı mahkûmları birbirinden ayırmak için kullandığı o kesin
çizgi, uluslanyla ilgili değildi. Bu yalnızca görünürdeki durumdu. İsin aslı, savas esirlerinin "oldukça disiplinli birimler"
kurmus olması ve dahası "temsil ettikleri davanın bilincinde olan Komünistler" den meydana gelisiydi. Gerçekte sorun
Ruslarla Ukraynalılar arasındaki farktan değil, Stalin Rusya'sındaki belirli bir toplumsal yapının kadrolanyla (ya da
seçkinleriyle) kitleleri (ya da en asağı toplulukları) arasındaki farktan kaynaklanıyordu.
Aramızda gelistirdiğimiz ikinci ve daha çok kabul gören teori ise, bu toplumsal farklılığı ele alıp açıklamaya çalısıyordu.
Bu teoride Barizon'un diyalektik tanımı, her zaman dört ayağının üstüne düsme sanatı bütün ayrıcalıklarını buluyordu.
Buna göre Rusya'daki devrimin yeni adamı, sosyalizmin yeni ahlâki değerlerini içsellestirip bireysellestirmis adamı
yaratacak zamanı henüz bulamadığını varsaymak gerekiyordu. Sunu kabul etmek gerekirdi ki yeni adam henüz
doğmamıstı. Buna karsılık devrim simdilik yalnızca yeni toplumun kadrolannda, sok isçileri, entelektüeller, Kızıl Ordu'nun
subaylan ve benzerlerinde; vücuda gelip kisiles-mis olan yeni toplumsal yapılan, yeni üretim iliskilerini ortaya koymaya
baslamıstı. Oysa bu toplumsal yapı, Almanlar tarafından isgal edilmis topraklarda bozulmaya uğramıstı ve bu
bölgelerden gelen Rus mahkûm kitleleri, biraz da genç yaslarının etkisiyle, hâlâ eskinin yeni üzerinde hüküm sürdüğü bir
düzensizliğe kendilerini bırakıyorlardı ki bu durum da çeliskili değil, diyalektikti.
104
Böylece de Barizon'un dediği gibi, dört ayağımızın üstüne düsüyorduk.
Bu kuramsallastırmanın rahatlatıcı erdemleri her ne olursa olsun, Marksist Bilim'in gayretli savunucularını tatmin etmeye
yetmiyormus gibi geliyor bana. Kuskusuz onlar gerçekliği tamamen aklamayı basaramayan, onu çeliskileri içinde
açıklamaya çalısmayı yeğleyerek bu çeliskileri çözme ya da asma (Aufhebung yoldaslar, Aufhebung!) zaferine
ulasamayan bu açıklamayı, yeterince diyalektik bulmayacaklardır. Hem zaten bildiğim kadarıyla, Buchenwald'deyken
ürkütücü Rus gerçeğini ussallastırmayı denemek için olusturduğumuz bu açıklama, daha sonraları hiçbir yerde açıkça
dile getirilmedi. Buchenwald'deki Ruslarla ilgili bütün kuskularımızı ve sorgulamalarımızı, kendi kalbimizin sırlarına
sakladığımız gibi bu açıklamayı da kendimize sakladık.
Elbette ki bugün bu karanlık isaretler okunur hale geliyor, tutarlı bir bütün olusturuyorlar. Buchenwald'deki Rusların
davranıs biçimlerinin çözümlenmesi sonucunda, o dönemin Rus toplumu hakkında diyalektik olmayan, gerçekçi bir fikir
veriyorlar. Belki de bu isaretler 1944 yılında, Buchenwald'de de anlasılabilir durumda, Rus gerçekliği hakkında bir fikir
edinmeye izin verecek nitelikteydiler. Belki de. Ancak bunun için Diyalek-tik'in vaazlarını terk etmek, akılcı ve elestirel
deneyselliğin kötücül kusuruna düsmek gerekiyordu. Horribile dictul Bu genç Rusları oldukları gibi, yalnızca birer insan
olarak, elbette ki gizemli ama iletisim kurulması mümkün varlıklar olarak görmek, onları yeni üretim iliskilerinin ve
sosyalizmin yeni değerlerinin örnek tasıyıcıları olarak ele almamak gerekiyordu. Onlara sorular sormak, ne
söyleyeceklerini dinlemek, aslında vücut dilleriyle, hareketleriyle, gülünç kılıklanyla, hayvanca gülüsleriyle, buram buram
sıla özlemi kokan akordeonlanyla, güce duydukları saygıyla, erkekçe sefkatleriyle, doğu rüzgârı ülkelerinin büyük
nehirlerinin buğusunu getirir getirmez, nerede, nasıl ve ne zaman olursa olsun kaçmaya çalısmalarına neden olan bahar
çıl-105
gınlıklanyla, ne söylemekte olduklarını dinlemek yeterdi. Kötü sorulmus sorulara basmakalıp, hazır cevaplar aramak
yerine onları dinlemek yeterdi.
Elbette ki bugün, Buchenwald'deki Rus barbarlığının ne anlama geldiğini bildiğimi sanıyorum. Buchenwald'deki genç
Rus ve Ukraynalıların, Eugen Kogon'un sözünü ettiği "küstahlığı, tembelliği ve yoldaslık duygusu eksikliği"nin ne anlama
geldiğini bildiğimi sanıyorum.
Ama henüz orada değiliz. Su anda 1960 yılında, Nantua'da-yız ve belki size bunu söylemeyi unutmusumdur
ama bu öyküyü kronolojik sırayla anlatmaya karar vermistim. Bu sıraya uygun davranabilmek için de simdi
size Fernand Barizon'un, az önce Nantua'daki Fransa Oteli'nin tuvaletinden geldiğini söylemem gerek.
"Baksana aslanım," dedi. "Gece olmadan Cenevre'ye varmak istiyorsan yola çıksak iyi olur."
Aynı fikirdeydim. Biz de böylece Nantua'daki Fransa Ote-li'nden çıktık ve yola koyulduk.
İki saat sonra ise Cenevre'de, tam olarak Cornavin Garı'nın büfesindeydik. Zürih treninin kalkmasını
bekliyordum.
Eğer sade ve alçakgönüllü bir davranısla Buchenwald'deki, çok uzaklarda kalmıs bir pazar gününü anlatmak yerine
hayatımı anlatıyor olsaydım su an, Cenevre sehri üzerine -kuskusuz dokunaklı, hatta belki de parlak-bir anlatı yapmak
üzere konudan ayrılmanın tam sırası olurdu. Çünkü benim için sürgün Cenevre'de basladı, Marx denen su "aç köpeğin"
dediği gibi die schaflose Nacht des Exits. Benim için sürgünün uykusuz gecesi 1936 yılının sonunda Cenevre'de basladı.
Bitmis gibi görünse de hâlâ bitmemis olan bir gece bu. Herhalde hiç bitmeyecek bir gece. Tabii ki yalnızca kendi adıma
konusuyorum.
Belki biraz daha kesin konusmalıyım. Kesinlik, kronolojik sıraya zarar vermez. Belki de sürgünün aslında Bayonne'da,
Fran-
106
ko'nun ordularından kaçan Bilbaolu mültecileri tasıyan Galerna, adlı Basklı balıkçı teknesinin Bayonne limanına varısıyla
basladığını söylemeliyim. Ancak Bayonne'un hatırası çoktan yok olmustu. 1953'ten beri Bayonne'dan sayısız kez
geçmis, aynı sokaklarda, Adour rıhtımındaki aynı çiçek tarhlanyla süslü meydanda sayısız kez dolasmıstım ama
çocukluğumun acı veren hatıraları yok olup gitmisti. 1953'ten beri İspanya'ya giderken hep Bayonne'dan geçiyordum.
Önce Adour'un üzerindeki köprüden, sonra da adını hiçbir zaman öğrenemediğim diğer nehrin üzerindeki ikinci köprüden
geçiyordum. Bu yol sonunda çiçek tarhlanyla, müzik çalan gazete bayiinin olduğu büyük meydana çıkıyordu. Tıpkı eskisi
gibi. Ve sonbahardayken aynı güz günesinin altında. Tam orada bir yol tabelası vardı: İspanyol sınırı su kadar kilometre.
İste evime dönüyordum. Bayonne'la ilgili çocukluk hatıram, benim için sürgünün basladığı, kızıl bir İspanyol olduğumu ilk
kesfettiğim o günün hatırası yok olup gitmisti. Evime dönüyordum, hâlâ kızıl bir İspanyol'dum; ancak beni evime götüren
arabanın direksiyonunda bu kez Barizon yoktu. Ama olmayı isterdi. 1960 yılındaki o gün, Nantua ile Cenevre arasında
bana, evime yaptığım yolculuklardan birinde bana eslik etmek istediğini söylemisti.
Ayrıntılara önem verir ve kronolojik sırayı takip edersek, Bayonne'dan sonra, Lestelle-Betharram geliyordu. Bu küçük
Bearn köyü bir hac yeriydi. Piskoposluk kilisesi, haçlı bir tepesi ve pek çok dini binası vardı: piskoposluk kurulu binası,
manastır ve bunun gibi yerler. Bir de geçmiste, içinde mucizevi bir olayın meydana geldiği söylenen bir mağara. Ne
olduğunu hatırlamıyorum. Ancak Bearn civanndaki mağaralarda Meryem Ana'nın sıklıkla görünmekte olduğu
düsünülünce, Lestelle-Betharram'ı bir hac yeri yapan da herhalde Kutsal Bakire'nin görünüslerinden biri olmalıydı. Ancak
Bayonne'daki oldukça kısa süreli, yalnızca bir günlük o ilk sürgünden sonraki ikinci sürgünün burada, Lestel-le-
Betharam'da olmasının nedeni bu mucizevi olay değildi. Bu-107
nun nedeni Soutou ailesinin burada bir evi olması ve benimkileri -yani benim ailemi- bu evde ağırlamıs olmalarıydı.
Sürüldüğümüz sırada meteliksizdik ve Soutou ailesi bizi evlerinde konuk etmislerdi. Jean-Marie, Soutou ailesinin büyük
oğluydu ve "Ruh" hareketine dahildi. Babamsa bu hareketin İspanya'daki genel sorumlusuydu. İç savasın baslangıcında,
1936 yılının yaz tatilini geçirmekte olduğumuz sırada, bizi yakalayan olayların basladığı bir Bask köyü olan Lekeitio'da,
Bearnlı Jean-Marie Soutou birden karsımıza çıkmıstı. "Ruh" hareketi adına, babamla bağlantı kurmaya gelmisti. Pirene
Dağlan'ndan Adour ve Ga-ronne nehirlerine akan selalelerin, kutsal suların yüzyıllar içinde cilaladığı çakıllar üzerinden
dökülürken çıkardığı sesleri andıran nağmeli ve boğuk bir aksanla konusan, gencecik bir adamdı. Zaman içinde aksanı
35
yitip gitti, ancak yirmili yaslarının Bearn'a özgü atesliliği yerinde kaldı. Her neyse, cebimizde bes kurus olmadan
Bayonne'a varıp, biraz saskına dönmüs bir halde Fransa'nın bans halini -müzik çalan gazete bayii, renkli tarhlar, pastane
vitrinleri, çiçek açmıs genç kızlar- hayran hayran seyrederken, aklımıza Jean-Marie Soutou'dan yardım istemek gelmisti.
O da anında yanımızda belirip, duruma el koymustu. Lestelle-Betharram etabı oldukça uzun sürdü. Kardeslerim ve ben
yollarda kosusturup dururken, kuru tas duvarların üstünde kertenkeleler güneste ısınmaya çalısırlardı. Bir gün selaleye
çıkan bozuk yollardan birinde, Betharram manastırının kesislerinden biri bizi durdurmustu. Kardeslerimle beni kilisede
gördüğünü söylüyordu, bizi tanımıstı. Bizi kilisede görmüs olduğu için Frankist (Franko yanlısı) olduğumuzdan kesinlikle
emindi. Hayır bu anakronizm oldu ve kronolojik sıraya önem verilen anlatılarda anakronizm hos karsılanmaz. "Frankist"
sözcüğü daha sonraları ortaya çıkmıstı. Bunun yerine o dönemde sağcılar Milliyetçi, solcularsa Fasist demeyi tercih
ediyorlardı. Ya da Asiler; çünkü Cumhuriyetçilerin yasal hükümetine karsı, silahlı bir ayaklanma baslatmıslardı. Bütün bu
adlandırmaların bizi bir za-108
manlar nasıl sersemliğe ya da en azından sıkıntıya sürüklediğini çok iyi hatırlıyorum. Dillerin karmasası, sürgünün ilk
deneyimlerinden biridir. Sürgünde uykusuz bir gece Babil gecesi gibidir. Betharram manastırının kesisine dönecek
olursak; bizi kilisede görmüstü ve bu yüzden de bizim milliyetçi olduğumuzu sanıyordu. Kardeslerimle birlikte, sadistçe
bir neseyle kertenkeleleri taslamakta olduğumuz bozuk selale yolunda bizi sevinçle ve gururla durdurmustu. Bizi
İspanyol olduğumuz, Marksist hainlere karsı açılmıs bu haçlı seferinde, İnanç'ın savunuculuğunu korkusuzca sürdüren
bu halka ait olduğumuz için kutladı. Masmavi gözleri, yoldan çıkmıs müminleri demir ve ates kullanarak Hak yoluna
sokmak için öfkeyle ve ilahi askla parıldıyordu. Basımızı önümüze eğmis, onun nutkunu dinliyorduk. Bizi çok
korkutmustu, tek söz etmeye cesaretimiz yoktu. Sanrılara kapıl-' mıs gözlerindeki kutsal parıltı ödümüzü patlatıyor,
söylediklerine karsı gelmeye cesaret edemiyorduk. Sonra buna pisman olacaktık. Pau selalesinin bozuk yolunda
karsımıza çıkıp İnanç'ın küçük düsürücü, sözlü kılıcını savurup duran bu din adamının karsısında duyduğumuz çocukça
korkumuzdan utanacaktık.
Buchenwald'deki bir pazar gününü anlatmak yerine kendi hayatımı anlatmaya basladığıma göre sunu da söyleyebilirim
ki Betharram manastırının kesisiyle karsılastığımız o günden sekiz yıl kadar sonra, Lestelle-Betharram'daki günlerimin
en önemli olayının, bu karsılasma olmadığını itiraf etmek zorunda kalacaktım. Bu en önemli olay, Joseph Kessel'in
Gündüz Güzelini okumam olacaktı. Anıtsal bir anlatının bu çift anlamlı maceraya her çesit gönderme yapmaktan
kaçınması gerektiğini gayet iyi biliyorum. Bu macerayı gizleyip, siyasi sürgünün sıkıntılarını yasayan, kökünden
koparılmıs olmanın acısıyla boğulan bir çocuğun, dokunaklı tasviriyle yetinmem gerektiğini biliyorum. Ancak çocuk aynı
zamanda ergenliğin belalarıyla da karsılasmaya baslamaktaydı. Çocuk yakında on üç yasını dolduracaktı ve bu arada bir
vatana, bir aileye, bir kültürel çevreye ait olmanın be-109
lirtilerini -belki de sonsuza dek- yitiriyor, bedeninin istekleri doğrultusunda, kimliğini, erkekliğini, gerçek benliğinin akla
hayale sığmayan, gözü dönmüs dısavurumunu kesfediyordu. Tarih onu bütün siddetiyle olası kimliğinin kökenlerinden
kopanp alırken, o bedeninin, cinselliğinin büyüleyici kesfi sırasında, artık nesnel olmayan bir arzunun özerkliği içinde
kendisi olmaya, bir Ben, bir Özne olmaya çalısıyordu. Elbette ki bütün bunlan bilinci dısında yasamakta olan, ancak yine
de canını acıtan, içini parçalayan görüntüler, soluğunu kesen düsler, tarif edemeyeceği fiziksel sıkıntılar içinde bulunan
çocuk, Lestelle-Bethar-ram'da, Soutoular'ın aile kütüphanesinde Gündüz Güzelinin bir sayısını bulmus ve kabinlerin
göreceli sessizliğindeki tutkulu ve öğretici okuma anlannda yavas yavas tüketmeye baslamıstı.
Kuskusuz bu pek de yakısık alan bir sey değil. Zaten, Lestel-le-Betharram'daki o çocuk, sonradan bu yazının ve belleğin
lu-naparkındaki dönme dolaplar gibi, saplantılı bir biçimde hep aynı temalar çevresinde dönüp duran baska yazılann da
Anlatıcı'sı olduğunda, ilk tepki olarak bu bölümü unutmus, Gündüz Güzelinin okunusuyla ilgili bu anıyı bir kez daha
sansürlemek istemisti. Anlatıcı sonralan çocukluğu, ClaudePin ve Betharram manastın kesisinin dilini öğrenisiyle ilgili
sorulan yanıtlarken okuduğu ilk Fransızca kitaplann Cocteau'nun Kötü Çocuk-lar'ıyh, Maurice Thorez'e atfedilen Halkın
Oğlu olduğunu söyleyecekti. Bu pek de doğru sayılmazdı. Adı geçen bu iki kitabın okunması daha geç bir zamana,
birkaç ay sonrasına rastlıyordu. Bu 1937'de Lahey'de, sürgünün bir baska ayağında, Hollanda'daki İspanya Cumhuriyeti
orta elçiliğinin bahçesinde manolyalar çiçek açarken olacaktı. Ancak bu iki okuma arasında, Gündüz Güzeli ile Kötü
Çocuklar ve Halkın Oğlu okumalan arasında da bir bağ vardı. Bu bağ Jean-Marie Soutou idi. Tabii ki dolaylı bir bağ,
hatta istemsiz, bağlantıyı kuran kisi tarafından bilinmeyen bir bağ. Çünkü Lahey'de adı geçen iki kitabı bana okutan
Jean-Marie Soutou idi ama Gündüz Güzelinden o so-
110 değildi. Onu Soutoular'ın Lestelle-Betharram'daki aile kütüphanesinde tesadüfen bulmus ve kayda değer bir
önseziyle okumaya karar vermistim.
Ama ben 1960 yılında Cenevre'deyim ve kendi hayatımı, yani sonunda, KessePin romanının belalı ve
dahicesine bereketli anısıy-la birlikte yeniden ben olan bu on üç yasındaki çocuğun hayatını anlatmıyorum.
1944 yılında Buchenwald'de bir pazar gününü ve onun yanında da 1960 yılında Paris'ten Prag'a yapılan bir
yolculukla bu yolculuğun Nantua, Cenevre ve Zürih'teki, uzunluklan belleğimde belirsiz olan molalannı
anlatıyorum. Daha doğrusu hem çoğul hem de tek anlamlı olacak sekilde sonunda bana dönüsen Sorel,
Artigas, Salagnac ve Sanchez'in belleğinde...
Yeniden Fernand Barizon'la Cornavin gannın büfesindeyim.
Bira içiyor ve kaslannı çatarak bana bakıyor.
"Peki simdi adın ne?" diye sordu.
"Barreto," dedim. "Ramon Barreto. Uruguaylıyım."
Alaycı bir tavırla güldü.
"Simdi bana, benim, La Courneuvelü prolo Barizon'un, bu seçkin Uruguaylıyla birlikte su yerin dibine batası Cenevre
sehrinde ne isim olduğunu söyler misin?" Omuzlarımı kaldırdım. "Kimse bunu sormaz," dedim.
"Tabii ya," dedi Fernand. "Bizi kimse takmaz zaten. Peki ya sen aslanım, bütün bu kimlik değistirmeler arasında kim
olduğunu sasırmıyor musun?"
Fernand'a kimlik değistirmediğim zamanlarda bile bazen kim olduğumu sasırdığımı söylemek istedim. Zaten kimlik
değistirmediğim zaman var mıydı? Kendi kimliğimi ne zaman buluyordum, gerçekte o da baska birinin kimliği değil
miydi? Ama bir sey söylemedim. Simdi beni yine metafizik karmasalarla suçlayacaktı. Hayır, hiç gereği yoktu.
Cenevre'de, Zürih trenine binmeden önce Barizon'dan ayrılırken ne Lestelle-Betharram'ı, ne de Bayonne'u
anımsıyordum.
111
Aklım bir an önce tuvalete gidip, Michel Salagnac isimli Fransız pasaportumu seyahat çantamın gizli bölmesinden içeri
kaydınp, oradan Barreto isimli Uruguay pasaportumu çıkarmaktaydı. Bu Güney Amerika pasaportlarının boktan yanı
imzalarıydı. Bu pasaportların asıl sahiplerinin imzalan çoğu zaman karmasık olur ve havaalanıyla otellerdeki polis
kayıtlarını doldururken bunlan taklit etmekte zorlanırsınız. Süslü imzalar, yeraltı hayatını bosu bosuna zorlastıran, kibirli
bir Güney Amerika geleneğidir. Cornavin gannın tuvaletinde seyahat çantamın gizli bölmesini kapatırken, asağı yukan
bunun gibi seyler düsünüyordum. Dı-sandan da açıkça görülebileceği gibi hiç de Bayonne'u ya da Les-telle-Betharram'ı
düsünmüyordum. Sadece yeniden Cenevre'de olduğumu ve geçmiste Cenevre'nin, çocukluğumun sonunda, gerçek
sürgünümün basladığı yer olduğunu düsünüyordum.
Ancak 1960'da, Cornavin garının tuvaletinde, seyahat çantamın gizli bölmesine Michel Salagnac isimli kimliğimi
saklarken üzgün değildim. Neden üzgün olacaktım ki? Barizon'la hos bir gün geçirmistim. Hayatta yapmak istediğim isi
yapıyordum. Su an olduğum sey olmam için kimse beni zorlamamıstı. Onu ben kendi kendime arayıp bulmustum. Özgür
irademle, İKP'nin yeraltı örgütünün hizmeti uğruna kisisel özgürlüğümden vazgeçmistim. Ve 1960 yılında hâlâ Rus siyasi
sisteminin iyilestirilebi-lir olduğuna ve yakında Franko rejimini yıkacağımıza inanıyordum. Sürgünün sonunda da yirmi
dört yıl önce basladığı zamanla aynı seyleri düslüyordum. Gündüz Güzelfni, kendi kendimi kesfetmenin uzakta kalmıs
sıkıntılarını unutmustum. Üzgün ya da İspanyolca'da dendiği gibi desanimado yani hareketsiz, coskusuz değildim.
Canlılıktan, ruhtan, anima'dzn, kısacası yasama sevincinden yoksun değildim. Hayır 1960'ta henüz coskusuz değildim.
"Nasıl anlatırdın?" diye sordu Barizon birdenbire. Ona baktım.
Birkaç ay önce Madrid'de, Manuel Azaustre'nin sürekli ken-112
dini tekrar eden, çaprasık hikâyesini dinlerken ben de bunu düsünmüstüm.
"Buchenwald'de bir pazar gününü anlatırdım," dedim. "Pazar mı?"
"Evet ya! Hatırlasana, en salak gün pazardı. Hiçbir özelliği olmayan, sıradan bir pazar gününü anlatırdım. Uyanma,
çalısma, eristeli pazar çorbası, pazar öğleden sonrası, kendi kendine geçirdiğin saatler, arkadaslarla sohbetler. Al iste,
ikimizin uzun uzun konustuğumuz bir kıs pazarı, örneğin." "Ne yani?" dedi Barizon. "Hikâyende ben de mi olacağım?"
Evet anlamında basımı salladım.
"Tabii ki! Hatırlıyorum, o pazar, yoklamadan hemen önce, seninle ben 40. bloğun önündeydik. Kar yağıyordu ve kar
taneleri projektörlerin ısığında panldayarak dönüp duruyorlardı. Dans eden, buzdan bir ısık. Sen bağırmıstın: 'Çocuklar,
ne güzel bir pazar!' ya da buna benzer bir sey. Sonra da yoklama yerine doğru
kosmaya baslamıstın. İste oradan baslayarak bütün pazar gününü anlatırdım. Merak etme, adını değistiririm.
Böylece eğer hikâyemde kendini tanımazsan, kitapta olmadığını söyleyebilirsin."
"Bana ne ad verirdin?" diye sordu kuskuyla.
"Barizon," dedim. "Ama ön adını değistirmezdim: Fernand Barizon."
Bir saniye düsündü. Basını salladı.
"Evet," dedi. "Fena değilmis."
Bir hoparlörden Zürih yönüne gidecek hızlı trenin ikinci perona girdiği anons edildi. Ancak Barizon Zürih'e gitmiyordu.
Zaten o su anda Cornavin ganndaki Zürih treni anonsunu değil, Buchenwald'de, yoklamanın bittiğini bildiren anonsu
duyuyordu. Kontrol kulesinin hoparlöründen Rapportführer'm sesini duyuyordu ve bugün, geçmiste kalmıs bu pazar
gününde, yollama yerinde Barizon ne özel olarak Rusları düsünüyor, ne de Marne nehri kıyılannı anımsıyordu. Açıkça
belliydi bu. 113
Bugün onun kafasını mesgul eden, az önce ani ve kurnaz bir endise ve açık bir rahatsızlıkla bilincine vardığı tuhaf
gerçek, bambaska bir seydi. Az önce yoklamanın aydınlatıcı uyusması sırasında, birdenbire Buchenwald'de Komünist
olmanın, insanı ayrıcalıklı bir konuma koyduğunu fark etmisti. Nazi Almanya'sının göbeğinde, SS'lerin gözlerinin önünde
parti üyesi olmak insanı ayrıcalıklı kılıyordu. Elbette bunun belli riskleri de vardı. Ancak bu olağandı. Bir sosyal fonksiyon
olarak çalıstığı sürece her çesit ayrıcalık, bir zorunluluklar ve riskler bütününü de yanında tasırdı. Hiçbir sey karsılıksız
değildi. Yine de bir Nazi kampında, Komünist olduğunuz için ayrıcalıklı olmanız ilk anda çeliskili görünüyordu. İste bu
gerçeğe çıkmıstı Barizon'un düsüncelerinin yolu.
Çünkü Komünist olmak ona ilk kez böylesi bir ayrıcalık sağlıyordu. Hemen İspanya'yı hatırladı Barizon. Jarama Savası
sırasında, cephe Mağripli süvarilere teslim olmusken, çember, Madrid'i elinde tutan cumhuriyet ordusunun iletisim hatları
üzerine tamamen kapanacak kadar daralmısken, tugayın siyasi komiseri kutusundan çıkan bir seytan gibi yerinden
fırlamıs ve makineli tüfek ateslerinin öfkeli gürültüsünü bastırarak gürlemisti: "Komünistler ön safa!" Bunun üzerine, o
ana kadar havan topu deliklerine saklanmıs, dislerini ve kıçlarını sıkarak bekleyen Komünistler ayağa dikilmisler, duman,
sis ve cesetlerle kaplı alanda boydan boya dizilmislerdi. Komünistler, Mağripli süvarilere ve İtalyan tanklarına doğru
ilerlemeye baslamıslardı. Komünistler, dumanla ve kısın pusuyla kaplı havada, kimsenin, kendilerinin bile duymadığı bir
çığlıkla ağızlan açık Mağripli süvarilerle İtalyan tanklarının arasına kansıp, düsman piyadeleriyle vücut vücuda
çarpısmaya baslamıslardı. Komünistler, Jarama Vadisi'nde, el bombalarıyla beyaz orduya yol açmıslardı. Komünistler ön
safa. Normaldi bu, onlar buraya bunun için gelmislerdi.
37
Peki ya bugün ön saf neredeydi? Gustlofftz sıcacık, G-43 otomatik filintalarının parçalanın bozmakta mıydı? Yoksa
dısandaki
114
çok daha sert kamplarda, Dora S-III'te örneğin, Buchenwald nıerkez kampından nakledilen mahkûmlann çoğunlukla
yalnız baslanna bırakılarak, yesil kapolarla, SS astsubaylanmn doğrudan egemenliğine terk edildiği yerlerde mi?
Buchenwald'deki isgücünün idaresini kontrol eden yeraltı Komünist örgütü, partinin üyelerinin, asıl direnisçilerin,
öngörülemeyen kaza durumlan dısında bu kamplara gönderilmemesinin bir yolunu buluyordu.
Basını salladı Barizon. Tartısılması gereken bir meseleydi bu, pek açık değildi. İspanyol'la konusmalıydı. Ancak
Rapportführer'm sesi kontrol kulesinin hoparlöründen hazır ol emrini verdi. Das Ganze, stand! Barizon anında hazır ola
geçti. Yoklama yerinde toplanmıs otuz bin mahkûm anında hazır ola geçtiler. Hazır ol kusursuzdu. Mützen ab! Otuz bin
mahkûm, belirli bir hareketle yeni baslayan günü selamlamak üzere sapkalannı çıkardılar. Mützen auf! Otuz bin mahkûm
kendi ölümlerini selamladıktan, gelecekteki cesetlerinin karsısında sapka çıkardıktan sonra, berelerini yeniden baslanna
geçirdiler. Yoklama bitmisti. Ve müzik basladı. Vurmalılar, ziller, fifreler, trompetler, trombonlar, tam bir sirk gibi. Blokların
önündeki sıralar, bir tür girdap gibi döne döne bozuldu.
Fernand Barizon, Gustloff kommandosunun sıraya girdiği yere doğru kostu. Kamptan ilk çıkan kommandolardan biriydi
onunki. Müzisyenler, kontrol kulesinin altındaki giris kapısının yanında duruyorlardı. Yesil kenarlıklı, kırmızı, kabarık
panto-lonlan ve islemeli ceketleriyle. Bakırlan üflüyorlar, davullara vuruyor, zilleri titretiyorlardı. Medrano'dan bile daha
iyiydi! Juliette sirklerden hoslanmazdı. Sevismekten hoslanırdı. Oysa palyaçolar onu ağlatır, kaplanlar korkuturdu. İp
cambazlanna hiç gelmeyelim. Onlar çıkınca gözlerini kapardı. Kısacası Juliette, durumun gülünçlüğünün tadını
çıkarmayı bilmezdi. Yine de bu, boktan bir pazardı. 115
üç
Bu öyküyü kronolojik sırayla anlatmaya karar vermistim. Basitlestirmek için değil, kronolojik sıradan daha karmasık hiçbir
sey yoktur. Gerçekçilik kaygısıyla da değil, çünkü kronolojik sıradan daha gerçekdısı bir sey de yoktur. Bu bir tür
soyutlama, kültürel bir konvansiyon, geometrik ruhun bir fethidir. Tıpkı tekeslilik gibi zamanla doğal bulmaya
basladığımız bir sey.
Kronolojik sıra, dünyanın karmasası üstündeki nüfuzunu göstermek isteyenler için onun üzerindeki etkilerinin altını
çizmenin bir yoludur. Tann'yı oynamaktır. Hatırlayın: Birinci gün O sunu yarattı, ikinci gün O bunu yarattı, böyle devam
edip gider. Kronolojik sırayı icat eden Yehova'dır.
Bu öyküyü kronolojik sırayla anlatmaya, bir pazarın bütün saatlerini birbiri ardına sıralamaya, böylesi daha
karmasık oldu-
116
ğu için karar verdim. Ve gerçekdısı. Beni çeken havailiği olmustu. Sözcüğün, sözlüklere göre yaygın olan her iki
anlamıyla: İlki "ciddiyetten uzak, kendi derdinde," ikincisi, "havayla ilgili olan." Bu fikir hosuma gitmisti. Kronolojik sıranın
havailiği, havai fiseklerle patlıyor.
Kısacası bu öyküyü kronolojik sırayla anlatmayı seçmemin nedeni, kendini beğenmisliğimdi ve 1944 Aralığı'ndaki o
pazar sabahı, kontrol kulesine Henk Spoaney'le birlikte çıktığımızda saat sabahın dokuzuydu. Henk de benim gibi yirmi
yasındaydı. Hollandalıydı. Yumusak huylu, her zaman sakin görünen biriydi. Arbeitsstatistik\c-ki en hassas mevkilerden
birini isgal ediyordu: Bizim servisle, bizim çalısmamızı denetlemekle görevli SS bürosu olan Arbeitse-insatz arasındaki
günlük bağlantıyı o sağlıyordu. Aslında Henk'in isi bizim kapomuz olan Seifert ile Arbeitseinsatz SS'i Schwartz
arasındaki bağlantıyı sağlamaktı. Henk ve ben iyi anlasırdık.
Saat sabahın dokuzuydu ve keskin bir soğuk vardı. Ancak günes manzaramızın üzerinde parıldamaya baslamıstı. Doğu
rüzgârı havayı bulutlardan temizlemisti. Henk ve ben, kontrol kulesindeki SS muhafiz subayına kendimizi tanıtıyorduk.
On bes dakika önce büyük fis kutusunun durduğu masanın basındaki yerimde oturmaktaydım. Sakin bir gündü,
görünürde ne gidis ne gelis yönünde hiçbir nakil yoktu. Kaydedilecek ceset sayısı da fazla değildi. Makul bir ortalamaydı
yalnızca. Bu yüzden ben de çesitli kommandolardan, hastaneden ve krematoryumdan gelen günlük raporlarda yazılı
bilgileri küçük fislerime geçirme isimi çoktan bitirmistim. Düslere dalmıstım, bir günes ısını, solumdaki cama vuruyordu.
"Ne bok yiyorsun?"
Henk arkamda duruyordu. Ona yan döndüm. "Hiç," dedim. "Bugün yenecek hiçbir bok yok." EJiyle bana
dısarıdaki günesi gösterdi.
117
I
"Bir tur atmaya gelir misin? Mibau'dz halledecek bir isim var." "Seifert'e
sormam gerek," dedim. Basını salladı.
"Ben sordum," dedi. "Madem yapacak hiçbir bokun yok, haydi
kıralım!" Kırdık.
Walter'e, "Spoenay'la çıkıyorum," dedim. Walter de benim gibi dosylarda çalısıyordu. Ne anlama geldiği belli
olmayan bir hareket yaptı, umurunda değildi. Völkischer Beobachter'in pazar sayısını okuyordu.
Dısarı çıkıp barakanın arkasından dolasarak, simdi bombos kalmıs olan yoklama yerinden geçtik. Sessizlik
az rastlanır nitelikteydi. Hem yoğun hem de unufak olabilecekmis gibi kırılgandı. Sessizliğin yoğunluğu öyle
bir boyuttaydı ki en küçük bir ses bile berrakça duyulabiliyordu. Yoklama yerini çevreleyen tahtadan
barakalar, sevimli bir yesile boyanmıstı. Krematoryumun dumanıysa soluk bir griydi. Duman bu kadar az
olduğuna göre, krematoryumda fazla is yoktu. Ya da belki bugünkü ölüler iyi yanıyordu. Yeterince kuru
ölüler, arkadasların bağ sarmasıklarının dallan gibi cesetleri. Bize solgun, hafif, gri bir buluttan son bir çiçek
yapıyorlardı. Dostların dumanı, pazarın dumanı.
"Gerçek değil bu," dedim.
Henk bana bakıp gülümsedi.
"Hayır gerçek değil," dedi. "Bir düs bu."
Yoklama yerinde, bir düsün içinde yürüyorduk.
"Ne?"
"Nasıl?"
Yüzü bana dönüktü. Hâlâ yürüyorduk.
"Bir düs olan ne?" dedim. "Bu mu? Yoksa geri kalan mı?"
"Hangi geri kalan?" diye sordu Henk.
"Dısarısı."
Henk güldü.
118
"Ya her sey bir düsse?" dedi. "Burası, dısarısı, hayat?" "Olmayacak sey değil," dedim. Gülmeyi kesti. "Fazla kafanı
yorma," dedi. "Bir ise yaramaz." Giris kapısına çok yaklasmıstık. Nöbetçi SS bize bakıyordu.
"Belki ölüm bile." "Nasıl?"
"O da bir düstür," dedim. "Bunu yakında anlarız," dedi Henk. Ancak bu derin konusmayı kesmemizin zamanı gelmisti.
Nöbetçi SS'in üç metre yakınındaydık. Kuralların belirlediği uzaklık buydu. Hazır ola geçtik, topuklarımızı vurduk,
berelerimizi çıkarttık ve kendimizi tanıttık. Daha doğrusu kayıt numaralarımızı haykırdık, kendini tanıtmanın baska yolu
yoktu.
Nöbetçi subay giris kapısının tepesinin tam altına kurulmus olan camlı bölmesinden dısarı çıktı. Elinde rapor defteri
vardı. SS subayı Henk'i tanıyordu tabii ki. Onu her gün, günde birkaç kez görüyordu. Ona nereye gittiğini sordu. Neseyle,
havanın düzelmis olduğundan söz etti. Konusurken, Henk'in numarasını rapor defterine kaydetti. Sonra bana döndü.
"Kırk dört bin dokuz yüz kırk," dedi yüksek sesle, göğsümün üzerinde islenmis olan numarayı okuyarak. Henk araya
girip, Arbeitsstatistik'te çalıstığımı ve Mibau'yz kadar ona eslik edeceğimi söyledi. SS subayının bakısı, göğsümün
üzerindeki kırmızı üçgenin içine yazılmıs olan İ harfinde takılıp kalmıstı. "İspanyol ha?" dedi saskınlıkla.
"Arbeitsstatistik'te?" Yüzüme baktı. Çok sasırmıs gibiydi. "Ben de Hollandalıyım," dedi. Henk alçak sesle. SS subayı
omuzlarını kaldırdı. İspanyol olmakla Hollandalı olmak aynı sey değil, demek ister gibiydi.
Henk hızla bana döndü. Suç ortağıymısız gibi göz kırptı. "Bilirsiniz İspanyollar," dedi Henk, "sıradan bir millet değil-
119
dirler. Bütün Avrupa'ya egemen olmuslardı. Hatta uzun bir süre benim ülkemi de isgal etmislerdi." SS, ikna olmamıs gibi
ona bakıyordu.
"Hollanda ulusal marsı nasıl baslar bilir misiniz?" diye devam etti Henk.
Anlasıldığına göre SS subayı bunu bilmiyordu.
Ben hâlâ hazır olda durmus, gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Bu ulusal mars hikâyesi, Henk'le benim aramızda
bir sakaydı.
"Een prinsen van Orcrnje been ik altijd geweest-De
konink van Spanje heb ik altijd geerd" dedi Henk,
marsın ezgisiyle birlikte.
Anlamı suydu: "Ben her zaman bir Oranj prensi oldum - İspanya Kralı'nı her zaman selamladım." Tarihsel olarak bu
doğru değildi, en azından ikinci yarısı.
Ama bu ikimizin arasında bir sakaydı. Henk'e iyi bir Hollandalı olarak, her ne kadar ben kral olmasam da yine de beni
selamlaması gerektiğini söylerdim. O da cevap olarak, "Oranj hanedanına da sıçayım, İspanya Kralı'nın ağzına da,"
derdi.
SS subayının bizim kendi aramızdaki bu mahrem sakadan haberdar olması mümkün değildi. Sersemlemis görünüyordu.
"Hatta bir İspanyol bir keresinde Almanya İmparatoru da olmustu," diye ekledi Henk sakince.
"Almanya İmparatoru mu? Hadi oradan!"
SS subayı öyle iğrenmisti ki kendini tutamamıstı.
"Sarlken yok mu?" dedi Henk.
SS ikna olmamıstı. Ama Henk konuyu değistirdi. Bazı sınırlan asmamak gerekirdi.
İfadesiz bir sesle SS subayına, benim örnek bir memur olduğumu, Almanca dahil pek çok dil bildiğimi ve böylece her
milletten mahkûmla ilgili islerin görüldüğü Arbeitssta.tistik'tc çok ise yaradığımı söyledi. SS bana döndü ve gerçekten
Almanca bilip bilmediğimi sordu.
120
Ben de hazır ola geçerek, mükemmel bir Almanca'yla ona Almanca'yı mükemmelen konustuğumu söyledim. Rahatlamıs
gibiydi. Basını salladı ve bize geçmemizi söyledi.
Kapıdan geçip öbür tarafa çıktık. Uzun ve karlı yol boyunca yürüdük. Karlı yolun çevresinde, üzerlerinde Hitler kartalları
ya da sadece imparatorluk kartalları bulunan yüksek granit sütunlar vardı. "İspanyol değildi," dedim.
"Nasıl?"
"Sarlken," dedim. "Flaman'dı."
"Hay Allah kahretsin!" dedi "Henk. Doğru."
Güldü, güldük.
Uzun yol boyunca yürüdük. Hava buz gibiydi.
Yalnız döndüm, Henk Mibau'dz kaldı. İlgilenmesi gereken is, tahmin ettiğinden uzun sürmüstü. Onu
39
bekleyemeden yalnız dönmem gerekiyordu.
Yol bombostu. Yavas yavas yürüyor, çevreme bakmıyordum.
Biraz önce aynı yoldan geçerken', Henk de çevresine bakınmıstı.
"Tüysek mi?" demisti.
Çevremizdeki kayın ormanına bakmıstık. Daha ileride, çift taraflı bir caddenin ucundaki SS kıslasının kocaman
binalarına bakmıstık. Bütün çevrede, ağaçları ve kıslaları kaplamıs olan kara bakmıstık. Doğuda Rus ovalarından, batıda
Ardennes dağlarına kadar bütün Avrupa'yı kaplamıs olan kara. "Hisst!" demistim ona. Henk omuzlarını kaldırmıstı.
"Buradan çıkmanın hiç yolu yok," demisti.
Esas kamp alanını çevreleyen elektrikli tellerin dısına çıkmıstık; ancak bütün bu fabrikaları, depolan, kıslalan, idare
binalarını -SS Totenkopf bölümünün lojistik üssünü- çevreleyen ikinci bir sıra dikenli tel daha vardı. Bunun da ötesinde,
bütün kırlık
121
alanda gezici nöbet devriyeleri gidip geliyorlardı.
Avrupa'yı örten kara bakıyordum. "Ruslar tüyüyorlar
ama," demistim. Henk yine omuzlarını kaldırmıstı.
"Ruslar baharda tüyüyorlar," diye mırıldanmıstı. "Hem zaten Ruslar deli." Ruslar
baharda tüyüyorlardı, doğruydu bu. Ruslar deliydi, bu da doğruydu.
Havalar güzellesmeye baslar baslamaz, yol veya demiryolu insaatında, taraçalamada, tasocağında, açık havada yapılan
herhangi bir iste çalısan Ruslar da tüymeye baslıyorlardı. Bahar geliyordu, nisan ayıydı.
Goethe faytonunu hazırlatmıs, Eckermann'ı Ettersberg yollarında, yetiskin uluağaçlar arasında gezinmeye çağırmıstı.
Manzaranın güzelliği ve kusların yasamına iliskin küçücük ayrıntılar konusunda yorumlar yapacak, bu yorumların arasına
derin ve keskin düsüncelerle, Schiller ve Hegel, hatta belki Napolyon'la ilgili anılar da katacaktı. Eckermann da onu ağzı
bir kans açık, olanca hayranlığıyla dinleyecek, her bir sözcüğü aklına not edebilmek için bütün gücünü harcayacaktı.
Çünkü onun bu dünyadaki varlığının tek nedeni, Goethe'nin bu saçma sapan sayıklamalarını yazıya dökmekti.
Thuringe'in o güzelim ormanlarına bahar geliyordu!
Kısacası bahar gelir gelmez, daha bu kırılgan baharın ilk kırlangıcı görünür görünmez, Ruslar tüymeye baslıyorlardı.
Önceden hazırlanmıs bir planlan yoktu, firarlarını tasarlamıyorlardı. Tüyüyorlardı sadece. Hep aynı sekilde oluyordu.
Birden bir Rus çalısmayı bırakıyordu. Baharın ılıklığında, hafif bir soluğun az önce üflediği bir buğu gibi havaya yayılan
bahar kokusunda, kazmasına ya da küreğine dayanıyordu. Bu duygu, bir çesit sarhosluk gibi içinde yükselip basına
vuruyordu. Rus doğrulup çevresindeki manzaraya bakıyor, küreğini bir kenara fırlatıp tüyüyordu.
122
Bu bir firar değil, bir yürek çarpıntısıydı ve insan bu tür çarpıntılara karsı koyamazdı. Bu güzel kokulu, hafif buğu havaya
yayılmıstı. Rus, bakıslarını yukarı kaldırdı. İlerdeki çit yesildi, küçük koru yumusacık filizlerle doluydu. Rus orada durup,
toprağa kürek sallamaya devam edemezdi, çok salakça olurdu bu. Tüyecekti. Küreğini fırlattı, bayırı astı ve çite, koruya,
olmamıs buğdaylara, yeni açan filizlere, mırıldanan su akıntısına, dısardaki hayata doğru kostu. Bahar günesinin altında
çılgıncasına, ülkesinin uzaktaki uçsuz bucaksız ovalarına kosuyordu.
Bazen Rus, sırtına bir kursun yiyerek ölüyordu. Ancak tatlı bir ölümdü bu, bahar kokuyordu, onun yüzünü otların arasına
gömüyordu. Bazen de kaçağı, birkaç saatlik bir çalı özgürlüğünün sonunda yakalıyorlardı. Bu kez de yoklama yerinde
asılmıs haldeyken yüzünde hâlâ çocukça, ölçüsüz bir nesenin yansıması görülüyordu.
Havalar güzellesince Ruslar tüyerlerdi. Bilinen bir seydi bu.
"Ruslar deli," demisti Henk.
Kuskusuz deliydiler. Bu Rus deliliği, kalp atıslarımı hızlandırıyordu.
Yıllar sonra, Varlam Salamov'un Kolyma Hikâyeleri'm okurken kanım beynime sıçramıstı. Bütün kanım çekilmis gibi,
sanki bir hayalet gibi, baska birinin belleğinde geziniyormusum gibi hissetmistim. Ya da belki Salamov bir hayalet gibi
benim belleğimde geziyordu. Ne olursa olsun ikimizinki ikiye ayrılmıs tek bir bellekti. Salamov'un anlattığına göre
Kolyma'da da bahar gelir gelmez, Rus köylüleri tüymeye baslıyorlardı. Ancak oradan kaçmak için hiç sansları yoktu.
Peslerinde av komandolan olduğu halde, yüzlerce kilometrelik taygayı geçmeleri gerekirdi. Yine de Büyük Kuzey'in o bir
görünüp bir kaybolan, uçucu bahan gelir gelmez tüyüyordu Rus köylüleri. İçisleri Bakanlığı özel av bölü-123
müne bağlı komandolar onları yakalıyor, firari kafalarını kesiyor, kaçakları yakaladıklarını kanıtlayıp ikramiyelerini
alabilmek için, onları bir kutuya koyup getiriyorlardı.
"Rus köylülerinin kesik kafaları, Kolyma'daki kommandatu-ra barakasının önünde sıralanıyordu," diyordu Salamov.
"Gözleri açık. Soluk mavi, buz grisi, deli bakıslı gözleri, ilkbaharın ani ve ölümlü canlılığını yansıtan küçük göller gibiydi.
Rus çıl-gınhğıyla delirmis gözleri. Buchenwald'dekiyle aynı çılgınlık. Hitler'in ve Stalin'in kamplarında, Rus köylülerinin
aynı yasama çılgınlığı." Artık masum bellek yok. Benim için yok.
Londra'da Varlam Salamov'un Kolyma Hikâyeleri'ni okuyordum. 1969 bahannın sonlarıydı. En küçük bir yararı olsaydı,
kesin tarihi de verebilirdim. Bazı yıllar, bellekten neredeyse tamamen silinir. Benim belleğimden demek istiyorum. Bazı
olayların bıraktığı doğrulanabilir izlerden ve belgelere geçmis bilgilerden yararlanarak onlan yeniden kurmak, kimi zaman
çok zor ve acı verici olabilir. Ancak o yıl, belleğimde olanca seffaflığıyla ve her seyiyle, bütün ayrıntıları ve girdi çıktısıyla
yer bırakmıstı.
Her neyse, 1969 yılında, Mayıs ayının sonunda Londra'daydım ve Kolyma Hikâyeleri1 m okuyordum. Dean
Caddesi'ndeki bir film sirketinin bürosunda her sabah is randevularım oluyordu. Otelimden yürüyerek, Picadilly ve
Shaftesbury Caddesi yoluyla büroya geliyordum. Sokağın girisinde, Old Compton'un kösesinden itibaren, mobilya cilası,
tahta talası, İngiliz birası gibi sert ve uyancı kokuların birbirine karısüğı pubhrh, geleneksel olarak daha çok göçmenlerin
oturduğu bu Soho semtinde sayılan çok olan ve ekspresssolanyla çok davetkar gözüken İtalyan usulü kahveler arasında
bir tercih yapabilirdim.
Sabahlan elbette ki İtalyan kahvelerini tercih ederdim. Zaten İtalyan göçmenler toplumsal düzende birkaç basamak
yükselmis
124
olduklarından bu kahveler, her iki cinsiyetten İspanyollarla dolu olurdu.
Bu sabah molalannın bana çifte yaran oluyordu. Öncelikle bir fincan, hatta bazen birden çok fincan gerçek kahve
içebilmek. Beni aralıklarla bir yıl boyunca oyalayan ve sonunda hiç gerçeklesmeyen bir film projesiyle ilgili uzun
tartısmalardan önce, kahveye gerçekten ihtiyacım oluyordu. Gerçi proje gerçeklesmemisti ama ben de bu durumdan
bazı ikincil yararlar sağlamıstım. En basta da bu oldukça sık Londra gezileri. Ancak bu ekspreso ziyafetine, daha sonraki
saatlerde daha çok ihtiyacım oluyordu. Sözde film yapımcılannın bürosunda kahve namına soluk renkli, ılık, aroma ve
kafeinden neredeyse tamamen yoksun bir sıvıdan baska bir sey almayı asla basaramadım. Bu sabah molalannın bana
ikinci yaran ya da avantajı ise, kadın ve erkek garsonlann çoğuyla, neredeyse hepsiyle İspanyolca konusabilmemdi. En
sınırlı ve en teknik biçimine indirgenmis, bir siparisin ya da bir isteğin, tam olarak bir fincan kahve istemenin, basitçe
iletilmesinden ibaret de olsa iletisim bu sayede çok kolaylasıyordu. Ancak is bu kadarla da kalmıyordu. İspanyol
sözcükleri ve aksanlannın, kısaca özetlenen ya da yalnız tahmin edilen hikâye kınntılannın, İspanyol yasamına iliskin
kimi olaylan, özellikle de spor haberlerini yorumlamanın tadı da isin içine karısıyordu.
Bir Londra coffee-house'unda, tezgâha dayanmıs, az önce kendisine İspanyolca olarak koyu bir kahve ısmarladığımda
en küçük bir saskınlık belirtisi göstermeyen bir garsonun, son derecede kendinden emin hareketlerle çalısmasını
seyrediyordum. Herhalde o da artık hiçbir seye sasırmayan ve kendi ülkelerindeki gündelik hayatın eskimis, tasra
alıskanlıklanndan sonsuza dek kurtulmus yeni kusak İspanyollardan biriydi. Daha sonra garson kahve fincanını önüme
koyarken bana bir İspanyol gazetesi, tam olarak da bir spor gazetesi olan Marca'yı önerdiğinde, bu öneriyi kabul ederken
-gazete önerisini tabii ki; yoksa hiçbir kosul altında kahve ısmarlamazlardı- Madrid'deki eski günleri hatırlamıstım. 125
Eskiden Madrid'deki kahvelerde saatler geçirirdim. 5O'li yılların baslarıydı. Henüz gerçek bir yeraltı adresim yoktu. Yine
takma adlarla yasıyordum elbette, ama surada burada, genellikle memurların ya da vatan uğruna ölmüs subayların -
İspanyol ordusunda subaysanız, yatağınızda bile ölseniz vatan uğruna ölürdünüz-dul eslerinin evlerindeki, içinde tuvaleti
olan ya da banyoya açılan bir kapısı bulunan bir odayı ikinci elden kiralayarak. Bu dullar, genellikle genis ve harap
durumda olan dairelerinin odalanndan bir ya da birkaçını ikinci elden kiralayarak, çok az olan dul maaslarını beslemeye
çalısıyorlardı. Her oda ve semt değistirdiğimde ad ve soyadları düzenli olarak değisen, ancak her seferinde beni bir
Santanderli yapan, kusursuz sahte kimlik kâğıtlarım vardı. Bütün çocukluğum, yani çocukluk tatillerimin uzun ayları
burada geçmis olduğu için Santander'i, ev sahibelerimin bana sorduğu ilgili, hatta bazen mahrem, ancak kuskuyla
uzaktan yakından ilgisi olmayan, sırf yalnız kadın meraklılığın-dan ileri gelen sorularını yanıtlayabilecek kadar
tanıyordum. Uzak tasra kenti Santander'den Madrid'e gelisimin nedenini, bu menopozlu hanımefendilere, sosyoloji
profesörü olarak bir ise alınmak üzere girmem gereken bir sınav olduğunu söyleyerek açıklıyordum. Nedendir bilmem
ama sosyolojinin, bütün bu asker ya da bayındırlık bakanlığı memuru esleri üzerinde olumlu bir etkisi oluyordu. Sözde
gireceğim sınava hazırlanmak için uzun saatlerimi kütüphanelerde ya da üniversite seminerlerinde geçirmem
gerekiyordu; ya da daha doğrusu rolünü inandıncı biçimde oynamam gereken hayali kisinin bunu, yapması gerekiyordu.
Bu, benim için zor bir isti çünkü sabah evden çıktıktan sonra günde birkaç kez, gizli randevularıma hazırlanmak için eve
dönmek kusku uyandırabilirdi. Bu yüzden de gizli randevularımı olabildiğince bir araya getirmeye çalısıyor ve böylece
müstakbel sosyoloji profesörünün sıkı ve düzenli bir programa göre çalıstığı izlenimini vermek istiyordum. Ancak yine de
bos zamanları, bekleyisleri, iki randevu arasındaki kayıp dakikaları
126
tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmuyordu. Böylece ben de sonunda asıl konuya geliyorum. 50'li yılların basında
uzun saatlerimi Madrid kahvelerinde geçirmek zorunda kalıyordum. O yıllarda beni tanımayanlar, buna
inanmayacaklardır ama simdi çok gerilerde kalmıs olan o ellili yıllarda futbolla hiç mi hiç ilgilenmiyordum. Öylesine
ilgisizdim ki dirseklerimi tezgâha dayayıp* içine bir damla süt katılmıs bir fincan kahvenin karsısında saatlerimi geçirmek
zorunda kaldığım o yerlerde; futbol konusundaki cehaletim her seferinde belli belirsiz bir güvensizliği de içeren üzüntülü
bir saskınlığa, hatta bazen samimi bir kuskuya yol açıyordu. Eğer bir masaya oturup açıkça belli ederek, hatta bazen de
biraz düsmanca bir tavırla tek basınıza okumaya, ya da gayretle bir mektup veya resmi bir dilekçe falan yazmaya
dalmamıssanız, Madrid'de bir kahvede Madridlilerin asırı içtenliğine, doğustan gelen iletisim kurma ihtiyacına ve hossohbetliğine
maruz kalmadan, birkaç dakikadan fazla oturmanız mümkün değildir, ya da değildi; ne de olsa yalnızca o
dönemi kastederek konusuyorum. Üstelik bütün sohbetler de zorunlu olarak futbol teması üzerine gelistirilirdi. Real
Madrid'in Avrupa kariyerinin baslamakta olduğu, her pazar radyoda ve her pazartesi ve salı yazılı basında konunun
uzmanı olan gazetecilerin, Di Stefano'nun basanlarını uzun uzun yorumladıkları yıllardı. La saeta rubia -San Ok- adını
taktıklan bu Arjantinli forvet, fanatik İspanyol taraftarlannı duruma göre büyük mutlululuklara ya da kahırlara sürüklüyordu
(Markajdan kurtulmak için su çalımları yok mu! Ya su daha top ayağında bile değilken depara kalkıp karsı tarafin
savunmasını sasırtmacalar! Ya bu hava pasla-nndan, usta bir dansçıyı andıran hareketlerle attığı goller!). San Bernardo
meydanındaki Cafe ingeW'vn. tezgâhında, samimi bir sohbet sırasında yanımda oturana yalnız bir gün önceki futbol
sampiyonasının sonucuyla hiç ilgilenmediğimi söyleme ihtiyatsızlığında bulunmakla kalmayıp, Di Stefano adının da
benim için pek bir sey ifade etmediğini itiraf ettiğim gün; çevremdeki 127
buz gibi sessizliğin, tam kıvamına ulasmakta olan bir mayonez gibi yavas yavas koyulastığını hissetmistim. Bir an için
kendimi, bozguncu amaçlarla yeryüzüne gönderilen ancak gündelik hayatın herhangi bir yönüne karsı duyarsızlığı
nedeniyle dünyalılar tarafından maskesi düsürülen bir Marslı gibi hissettim. Oysa bir Marslı gibi görünmem, kendi
tekilliğim içinde maskemin düsürülmesi çok tehlikeli bir seydi. Tam tersine benim erimem, kalabalığa kansmam, sıradan
41
ve basit olmam gerekliydi. O an birden anlamıstım ki Gento'nun at gibi kosturmaları, Di Stefa-no'nun oyununun
incelikleri, Luis Suarez'in biraz yaratıcılıktan uzak da olsa kusursuz tekniği ve bunun benzeri seyler hakkında uzun uzun
ve parlak sözlerle ahkam kesmem gerekliydi. Futbol tutkusunun İspanya'da, sağduyulu insanların söylediğine göre,
kitleleri hareketsiz kılmanın, politikadan uzaklastırmanın bir unsuru olarak kullanıldığı bir dönemde, bu biraz çeliskili
görünecek; ama sizin de gördüğünüz gibi beni bu ayak-topu oyunuyla ilgilenmeye iten sey yalnızca politikaydı. Tabii ki
artık bugün, eskiden kendi gözümde tamamen saygıdeğer olan bu bahaneye ihtiyacım kalmadı. Artık futbolla, herhangi
bir bahane, bir aklama nedeni olmadan ilgileniyorum. Sırf seyir zevki için.
Her neyse 1969 baharının sonunda Londra'da, Dean Caddesi ya da komsu caddelerden birindeki bir kahvedeyim ve
garson bana bir Marca, kendi ülkemden bir spor gazetesi uzattı. Kısaca ama ustalıkla İspanyol birinci lig
sampiyonasındaki sonuçları yorumladı. Yorumundan hem kökeni hem de tercihleri açıkça belli oluyordu. Hiç kusku
götürmeyecek sekilde Baskhy-dı ve o sabah canını sıkan da San Sebastian kulübü Real Soci-edatFm birkaç gün önceki
performans düsüklüğüydü.
Küçük yudumlarla acı ve sıcak kahvemi içiyor ve Pasajes'li garsonla sohbet ediyordum. Bu bölük pörçük ve tutarsız,
ancak bana geçmisteki aydınlık Madrid günlerini anımsatan erkek erkeğe muhabbet içimi ısıtıyordu. 128
Ancak Londra'daydım ve Varlam Salamov'un Kolyma Hikâ-yeleri'ni okuyordum.
Buchenwald'de de Ruslar baharda firar ederlerdi. Buna firar da denemez aslında. Tüyerlerdi. Birdenbire ellerindeki
kazmayı, küreği bir yana atıverir, yerlerinde doğrulurlardı. Bazen baharın bütün bitki özlerinin, özsulannın kokusunu
tasıyan ılık bir rüzgâr, yakınlardaki bir ağacın yapraklarını hısırdatırdı. Bazen kusların gırtlaklarını paralayarak öttükleri
duyulurdu. Her ne kadar dört bir yanı görkemli bir kayın ormanın karanlık ve kibirli yığı-nıyla çevrili de olsa,
Buchenwald'in kamp sınırlan içinde hiç kus ötüsü duyulmaz, hiç kus görülmezdi. Ettersberg tepesinde hiç kus yoktu.
Belki de kuslar krematoryumun yoğun dumanıyla birlikte manzaranın üzerine kustuğu yanmıs et kokusuna dayanamıyorlardı
ya da belki SS müfrezelerine ait kurt köpeklerinin havlamalarından hoslanmıyorlardı. Her ne olursa olsun
baharda, kampın sınırlan dısında çalısan taraçalama komandolarından herhangi birinde çalısan yirmi yaslarında genç bir
Rus'un birden yerinde doğrulmasına neden olan, beklenmedik bir kus ötüsünün, o büyüleyici ses titrisiminin yarattığı
tuhaf ve iç burkan özlem duygusu olabilirdi. Kusun ötüsünü, sanki sonsuzluğun askıya alınmıs gibi olduğu bir an
boyunca dinlerdi. Dudaklannda gülümsemeyle... Sonra birden elindeki kazmayı ya da küreği bir tarafa fırlatır ve fark
edilmeden geçip gitmesi gerekirken, apaçık firarına bir de tüy dikmek için, tiz bir çığlıkla, dahası Siu yerlilerinin savas
alanındaki nidalarına benzeyen, vahsi bir sevinç nidasıyla kosmaya baslardı. Size Ruslann bu bahar firarlannı, sanki
görmüsüm gibi anlatıyorum ama aslında görmedim. Hiçbir Rus'un firanna tanık olmadım. Bir keresinde Sebastian
Manglano tanık olmus. Bunu da bana o anlatmıstı. Hem de çok güzel anlatmıstı.
Sebastian Manglano, Madrid'in, Cava Baja tarafındaki en kalabalık semtlerinden birinde doğmustu. Madridli genç bir
horozun bütün o erkeksi palavracılığına, gülünçlüğüne ve tekdüze,
129
külhansı aksanına sahipti. Ama daha yeni yetmeyken iç savasa katılmıs, cumhuriyet ordusunun, Komünistler tarafından
komuta edilen ve İKP propagandasının gözbebeği olan besinci kolundaki bir askeri birlikte savasmıstı. Bu iki farklı
biyografik unsurun karısımı daha çok olumlu sonuç vermis; ancak Komünist eğitim Sebastian Manglano'nun halka özgü,
ve hatta daha çok ayaktakımına özgü, ama haksızlıklara ya da gücün kötüye kullanılısına karsı hep adaletli kalmıs olan
doğallığını boğamamıstı.
Tek sözcükle Sebastian Manglano çekilmez bir arkadas değildi. Ondan yana tek sikâyetim, karantina döneminden sonra,
çalısması için gönderildiği Gustlojftz bitlenmis olmasıydı. 40. bloktaki koğusta yataklarımız yan yana olduğu için temizlik
yönetmeliği gereğince, her ikimiz de dezenfekte edilmeye gönderilmistik. O giysilerinde bit bulduğu için, ben de onun
yanında yattığım için. Mahkûmlar aristokrasisinin kaymak tabakasının önemli bir kısmını barındıran 40. Blokta, bizim
yanımızda yatanlardan bazıları, dezenfekte edilmeye gönderilmemislerdi. Çünkü onlar Alman'dı. Manglano ve benim gibi
uzaktaki, ne idüğü belirsiz, pis Akdeniz ülkelerinden geliniyorlardı. Görünürdeki sonuçlara bakılacak olursa, İspanyolların
üzerindeki bit, bir Alman mahkûmun pembe, pürüzsüz, gergin ve iyi beslenmis, kısacası Ari tenindeki bide aynı sey
sayılmıyordu. Sonuç olarak dezenfekte edilmeye yalnızca, kanı her türlü pisliği anında reddedecek kadar temiz olmayan
yabancıları göndermislerdi. Tabii buradaki "gönderenler" SS'ler değildi. Onlar, gündelik hayatın bu kadar bayağı bir
ayrıntısıyla ilgili bir ise karısmaya gerek görmezlerdi. Buradaki "gönderenler" blok sefiyle yardımcılarıydı.
Kısacası Manglano ve ben, dezenfekte edilmeye gönderilmistik. Arbeitssta-tistik'x.e çalısıyor olmam, yani yönetici siyasi
bürokrasiden olusum, beni dezenfekte edilmeye gönderilmekten ve kafamın kampa ilk geldiğimizdeki gibi tıras edilerek,
iğrenç bir kirli yesil antiseptik banyosuna basımızı mümkün olan 130
en uzun süreyle su içinde tutmaktan hoslanıyormus gibi görünen Rusların eliyle batırılmasından kurtaramamıstı.
Ayaktakımına özgü dezenfekte edilme isleminden yırtmak için "torpilli" olmak yetmiyordu demek, Alman olmak
gerekiyordu. Belki Çek olmak da yeterdi.
Ancak öykünün bu kısmını hiç de üzüntüyle hatırlamıyorum. Bir kere o zamanlar her seyi merak ediyordum ve fiziksel
acıya karsı da neredeyse duyarsızdım. Sonra dıstan gelen ve nesnel olan hiçbir sey beni küçük düsüremezdi. Bu
gerizekâlı, sisko Rusların, Nazi kamplarında yurttaslarının çektiklerine karsılık bizden adice ama yine de bir yere kadar
anlasılabilir bir sekilde öç almak için yaptıkları beni etkilemiyor, küçük düsüremi-yordu. Beni ancak ben, kendim küçük
düsürebilirdim. Demek istediğim, beni küçük düsürebilecek tek sey ancak kendi yaptığım utanç verici bir isin anısı
olabilirdi. Oysa ben dezenfekte edici banyonun pis kokan yesilimsi suyuna, kimsenin kafasını batırmamıstım. Beni küçük
düsürebilecek tek sey kendimi cellatların, tuzu kuruların, çıkarcıların tarafında bulmak olabilirdi ve ben kesinlikle onların
tarafında değildim. Her neyse, dezenfektasyon binası, Buchenwald kampının batı sınınnda DAW (Deutsche Ausrüstunjjs
Werke) alanının tam karsısında, 40. blokla aynı sırada ve onun biraz uzağında bulunuyordu. Dusların bulunduğu binayla
Effektenkammer'm, giyecek dükkânının hemen arkasındaydı. Manglano ve ben, bize söylenen saatte oraya gittik. Bize
kapının önünde beklememizi söylediler. Kıs ortasıydı, bu yaslı savasın son kısı. İnsanın ruhunu donduracak bir soğuk
vardı. Eğer Manglano her zamanki canlılığı ve düs gücüyle gençlik maceralarını anlatarak bizi ısıt-masaydı, herhalde
ruhumuz donardı. Geçen bahar taraçalama kommandosunda çalısırken tanık olduğu, bir Rus mahkûmun aniden
kaçıverisinin hikâyesini de o gün, dezenfekte edilmeyi beklerken anlatmıstı. "O gün keyfim yerindeydi," demisti
Manglano. "Bir önceki
131
aksam karantina bloğuna beni görmeye gelmistin, hatırlıyor musun? Bana bir parça tütün getirmistin.
Aileden... "
Aile, partiydi elbette. Lafamilia. Bazısı açık, tarihsel neden-' lere dayanan ve bu yüzden ortaya çıkarması kolay, bazısı
ise oldukça karanlık birçok neden yüzünden, İspanyol Komünistler uzun bir süre boyunca, her türlü namahrem ve belki
de kötü niyetli kulağın, kısacası düsman kulağının uzağında geçen, kendi aralarındaki özel konusmalannda bile partiyi
adlı adınca telaffuz etmekten kaçınmıslardır. Bir yoldastan söz ederken, Es de lafamilia, ya da belki Es de casa derdik
bilgiççe ve imalı bir tavırla. "Ailedendir" ya da daha da özlü ve daha açıklayıcı biçimde "Bizim evdendir". Kuskusuz bu
çok yerlesmis alıskanlığın kökenleri tarihe dayanıyordu. Her seyden önce İKP, varlığının çok uzun bir süresi boyunca
hep yeraltında çalısmıstı. Bu dolaylı ifade, herhangi bir komploya karsı önlem olarak kullanılıyordu. Daha sonralan, iç
savas sırasında, İKP, toplumdaki yaygınlık oranının çok üstünde önem tasıyan siyasi bir rol oynamıstı ve bu da bir dizi
dıs etkene, en çok da Sovyet askeri yardımına ve bu yardımın kolaylastırması sayesinde devlet organlarına
Komünistlerin el koymasına bağlı olarak gerçeklesmisti. Bu dönemde İKP, bütün teskilatlarda, bütün kurumlarda ve
özellikle de asker ve polis örgütlerinde çılgıncasına bir çekirdeklenme ve sızma, kısacası içten ele geçirme taktiği
uygulamıstı. Aslında İKP, iç savas döneminin basından beri Komünist partiden baslayarak, her türden İspanyol
teskilatlanmasının içine sızmakta olan Sta-lin'in özel servisleriyle, bir yerde aynı taktiği uyguluyordu. Bütün bunlar da
taktik ve kamuflaj nedenleri yüzünden herkese açıklanamayacak olan partiye ait olma durumunu, dolaylı ve mecazi bir
yolla dile getirme alıskanlığını güçlendirmisti. Ancak bu gizlilik duygusunun bütün nedenleri, tarihsel kökenlerle ilgili
değildi tabii ki. Daha derin bir seyler de tasıyordu içinde. Gizli olanla kutsal olan arasındaki iliskinin altını çiziyordu. Parti
adını bos yere ağzımıza almamamız gereken, ancak bilinçli olanların adını telaffuz edebilecekleri ve sırrına vakıf
olmayanların yanında varlığının açığa çıkarılması söz konusu bile olamayacak, nurdan bir zafiyetti. Bu yüzden de
kendisinden söz edilmesinin zorunlu gözüktüğü durumlarda bu isi, bu türden dolaylamalar aracılığıyla yapmak alıskanlığı
gelismisti. Manglano bana, geçen baharda o gün keyfinin neden yerinde olduğunu anlatıyordu. Yalnızca önceki gün ona
Komünist dayanısmasından tütün tayını getirmis olduğum için değil. Aynı zamanda o sabah, keskin uyandırma
düdüklerinin çaldığı sırada, Küçük Kamp'taki barakasında coskun bir duygusallıkla, erkekliğini henüz tamamıyla
kaybetmemis olduğunu fark etmisti. Oysa haftalardır bunun sıkıntısı içindeydi. "Anlıyor musun?" diyordu Manglano. "Onu
o kadar uzun zamandan beri elime almıyordum ki! Zavallı Gustave ölmüs gibiydi, sonsuza dek uykuya dalmıs gibi.
Sabahları uyandığımda hiçbir sey yok! Oysa ben, övünmek gibi olmasın ama eskiden sabahlan esekler gibi uyanırdım.
Haftalardır hiçbir sey yoktu. Ne zaman uygun bir an bulsam zamazingoyu yokladım, salladım, gıdıkladım, hırpaladım;
attıracak hiçbir sey gelmedi. Sonra o sabah uyandığımda, birdenbire, sessiz sedasız, Gustave'cık! Güzel, cici, bronz
kule, çesme gibiydi mübarek!"
Anlasılacağı üzere burada, Manglano'nun o gün kullandığı bolca uydurmaca ve Madrid ağzı içeren hercai İspanyolcanın,
yaklasık bir çevirisini verebilmek için çaba harcıyorum.
Dezenfektasyon binasının kapısının önünde duruyorduk ve Manglano'nun anlattığı hikâyenin sıcaklığı, bizi sarıp
sarmalayan buz gibi soğuğu unutmamıza yardımcı oluyordu. On metre kadar ileride, önümüzde Effektenkammer'h
dusların olduğu binanın arasında uzanan açıklığın öbür ucunda, Goethe'nin ağacını görüyordum ya da daha doğrusu o
ağaçtan geriye kalan kireçlesmis kütüğü. Gerçi SS'ler Buchenwald'i insa ederken ona dokunmamıslardı ama 1944
Ağustosu'ndaki bombardıman sırasında, fosforlu bir Amerikan bombası onu atese vermisti. Söy-
133
lendiğine göre bu ağacın gövdesinde Goethe'nin ve Ecker-mann'ın adlarının bas harfleri bıçakla kazınmısmıs. Doğrusu
buna inanmak istiyorum.
O kıs sabahının soğuğunda benim vücudum uyusmaya, Manglano'nun, yirmisinde genç bir Rus'un, geçen yıl tanık
olduğu çılgınca bahar firarıyla ilgili hikâyesiyse tutarsızlasmaya, kendini tekrar etmeye baslamıstı. Manglano'nun
hikayesindeki Rus, üçüncü defadır yerinde doğruluyor, gözü etrafta, dudaklarında gülümsemeyle -mutluluk dolu bir
gülümseme, diyordu Manglano, üçüncü defadır- kazmasını bir kenara fırlatıyor ve bir Siu yerlisi gibi savas çığlığı
kopararak, küçük koruluğa doğru kosmaya baslıyordu. "Neden Siu?" diye sordum belirgin bir kötü niyetle. "Nasıl?" dedi
hızlı anlatısı aniden kesilen Manglano. Kaslarını çattı.
"Neden Siu olmasın?" dedi suratını asarak. "Ne yani?" diye bağırdım, "sen simdi Siulann, Apaçilerin, Komançilerin,
Navaholann ya da bilmemkimlerin savas çığlıklarını birbirinden ayırabiliyor musun?" Ancak bu ilginç nokta üzerinde fazla
tartısamadık. Dezen-fektasyon binasının kapısı açıldı ve kırmızı suratlı sisman bir herif yüzümüze havlayarak, içeri
girmemizi emretti.
Böylece ve önceden planlanmamıs kaçısı sırasında adını bile bilmediğimiz bir Rus'un, tamamen gerek yere attığı savas
çığlığının ait olduğu yerli kabilesinin belirlenmesiyle ilgili bu yararsız, son tartısmaya rağmen; Varlam Salamov'un
Buchen-wald'deki yurttaslannın bahar firarlanyla ilgili birinci elden bir tanıklığı dinlemis oldum.
Ancak bütün Ruslar, ilkbaharda tepeleri attığı, yürekleri hızlı çarptığı için kaçmıyorlardı. Kolyma'da olduğu gibi, Buchenwald'de
de uzun uzun hazırlanan, üstünde düsünülerek olgun-lastınlan firarlar oluyordu.
134
43
Londra'daydım, Kolyma Hikâyelerinde Yarbay lanovsky ve grubunun kaçısını okuyor ve Piotr'u hatırlıyordum. Buchenwald'de
ona Pedro derdik. Ama aslında Rustu. İspanya'da zırhlı araçlarda çarpısmıstı ve çok iyi İspanyolca
konusuyordu.
Piotr, bir toplama kampında çürümenin çok aptalca olacağına karar vermisti. İnsan burada, hele bir de Rus oldu mu, sırf
önemsiz ve kindar bir SS astsubayının sinirine dokunduğu için krematoryumu boylayabilirdi. Oysa savasın bitmesi birkaç
aya bakıyor-ken, duman olup havaya kansma fikri Piotr'a iyice aptalca geliyordu. Bu yüzden Buchenwald'den firar
etmeye karar verdi. Burada ne zaman, nasıl olursa olsun, baharın acı-tatlı ilk nefesinde tüymek yerine firar etmek
deyisini özellikle kullanıyorum. Gerçek bir firar, hazırlık gerektirir.
Buchenwald'de dikkat edilmesi gereken ilk sey, sansını sınamamak gerekliliğiydi. Kampın asıl sınırlan içinden ve hatta
kampın hemen dısında bulunan ve mahkumlann her aksam yoklama için kamp sınırlanna geri döndükleri çalısma
kommandolann-dan kaçmak neredeyse olanaksızdı. Piotr bu yüzden, kosullann en fazla elverisli olduğu dıs
kommandolardan birinden grup halinde kaçmak için bir plan gelistirmisti. İste bu yüzden de gelip beni bulmustu.
Arbeitsstatistik'teki isim sayesinde ona en uygun kaçıs yerini belirlemesinde yardımcı olacaktım.
Piotr en sonunda Müttefiklerce bombalanmıs olan demiryollarını tamir etmekle görevli ve demiryollan boyunca hem
hapishane, hem atölye islevi gören özel bir trenle, bir Eisenbahn-bnubrigmie ile yolculuk eden
gezici bir kommandoda karar kıldı. Özel olarak seçtiği on bes kadar genç Rus gönüllüyle birlikte bu kommandoya yazıldı.
İlkbaharda değildik. Güz sonlann-daydık. Kıs, en uzun ve en soğuk kıs, savasın son kısı baslamak üzereydi. Birkaç hafta
sonra Arbeitsstatistik'e. bir rapor geldi. Baubrtffade'dz toplu bir firar olmustu. Piotr ve arkadaslan basarmıslardı. Birkaç
gün sonra firarilerden ikisi yakalandı. SS ra-
135
poru tek satırda iki genç Rusun yakalandıklarını ve hemen serbest bırakıldıklarını yazıyordu: entlassen. İdam edildiklerini
belirtmek için kullanılan alısılmıs, resmi formüldü bu. Yeryüzündeki ağır ve sefil varoluslarından azat edildiler.
Buchenwald'de-ki kayıtlarının üzerine hemen bir çizgi çekilmeliydi. Sonraki günlerde ve haftalarda, buna benzer baska
raporlar da elimize ulastı. Piotr'un firar grubundan bir kaçak, surada ya da burada yakalandı ve idam edildi: entlassen.
Bu raporlar Rusların yakalandıkları yerleri açıkça belirttiğinden, Piotr ve grubunun izledikleri yolu, Avrupa'yı asarak,
Doğuya, Kızıl Ordu'ya doğru gidislerini takip edebiliyorduk. Son bir rapora göre grup, Slovakya'da, Macaristan sınırının
yakınlarında olmalıydı. Daha sonra ise bu konuyla ilgili tam bir sessizlik hâkim oldu. Piotr'la birlikte dört ya da bes kisi
daha sağ kalmıs olmalıydı. Avrupa boyunca geceleri yürüyerek, ilerlemelerine devam mı ediyorlardı? Kızıl Ordu
sınırlarına girmeyi basarmıslar mıydı?
Sonralan Piotr'un firarı ve hatta bizzat Piotr beni uzun süre büyüledi. Kisisel mitolojimde Piotr, Sovyet insanının, yeni
adamın, gerçek adamın, bir çesit canlı örneğine dönüsmüstü.
Suzanne'ın Pasifik'teki adasında yalnızlığını avutmak için Marne'ı düslemesi gibi - Giraudoux'nun bu sayfalarını ezbere
biliyordum, 1969'da Dean Caddesi'ndeki bir kahvenin tezgâhına dirseklerimi dayamısken onlan seslendire bilir ya da
1944'te Buchenwald'de Fernand Barizon'u ürkütmeyi göze alarak geceye doğru haykırabilirdim, hatta onlan simdi burada
bile tekrarlayabilirim: "Küfük İzcfnin bütün satırlan altında bir tek Mar-ne adı, bir köprünün gözenekli tahtalannın altından
görünen nehir gibi akmaktaydı." Bu merhemi kendi üstümde denermis gibi, gayri ihtiyari, yüksek sesle haykırdım: "O
simdi adasında yalnız ama Marne var! Ve birden bana bütün berraklığıyla Cha-renton'u nehir kıyısında nese içindeki bir
balıkçıyla beraber göstererek, gerçekten de Marne bana dönüsümü vaat etti." Suzanne'ın Marne'ı düslemesi gibi, ben de
Piotr'un anısını düslüyor-
136
dum. Nesesini, cesaretini, kardeslik duygusunu. Daha sonralan, soğuk savasın bazı zorlu anlarında -sınıfa karsı sınıf,
bilime karsı bilim, onlann ahlâkı ve bizim ahlâkımız- Piotr'u düsünerek rahatlamaya, gevsemeye çalısacaktım. Elbette ki
Fourgeon'un tabloları essiz değildi, hatta laf aramızda iğrençtiler ve ben de bunu biliyor, onlara aldanmıyordum ama
Piotr vardı; Sovyet insanı, yeni ve gerçek adam. Tabii ki Komünist filozoflar birliğinin 1950 Kasımı'nda Teni Elestirimde
yayımlanan metni sapkın-caydı: "HegeFe dönüs", "üniversite revizyonizminin son sözcüğü" olarak uzun uzun
tanımlanıyor ve su cafcaflı ve tiksindirici sözlerle bitiyordu: "Hegel'e bu Büyük Geri Dönüs emperyalizmin yasadığı son
bunalımla birlikte revizyonizmin aldığı yeni özgül karakter, yani fasist karakterli revizyonizmin Marx'a pare-sizce karsı
koymasından baska bir sey değildir.'''' Bu değerlendirmeyi, sizofren iç dünyamın sessizliğinde tamamen sapkınca
buluyordum ve yapacak hiçbir seyim yoktu ama bana umut vermek için Piotr vardı, Piotr'un hatırası vardı. Savasmamızın
nedeni, en azından ben, bahtsız sersemin, savasma nedeni Mark-sizmin Hegel'le iliskileri sorununa bir son vermek ya
da Fouge-ron ve Braque'tan, hangisinin daha değerli olduğuna karar vermek değildi: Savasmamızın, benim savasmamın
nedeni Piotr'un hiç solmayan nesesi, sessiz cesareti ve adil kardeslik duygusuyla yarının insanı olabilmesini sağlamaktı.
Ancak 1969'da, Londra'da, Dean Caddesi'ndeki o küçük kahvede artık ne bu masala ne de böyle büyülenmelere
ihtiyacım vardı. Artık yeni insan efsanesinin, tarihi efsanelerin kanayan tarihindeki en kanlı mitlerden biri olduğunu
biliyordum, ikinci bir kahve ısmarladım. Pasajes'li bir Bask olan garsonla konusuyordum. Artık futboldan söz etmiyorduk.
San Sebastian kulübü Real Sociedad\n geçenlerdeki yenilgisiyle ilgili yorumlar bizi birden konunun özüne getirmisti.
Tabii ki bu da politikaydı, ülkemizin tarihiydi. Ülkelerimizin demem daha doğru olur sanınm.
137
Londra'da, boğazım düğümlenmis olarak, Kolyma Hikâyelerini okuyordum. Piotr'un sonunun ne olduğunu artık
biliyordum. Örnek bir sondu hiç kuskusuz, ancak Piotr'un firarının güzel ve dokunaklı öyküsünü, Piotr ile arkadaslarının
Avrupa'nın bir ucundan bir ucuna, gece karanlığında, dağlan, ormanları asarak yaptıkları uzun yürüyüsü anlattığım
yıllarda beklediğim yönde bir son değildi. Örnek bir sondu, çünkü Piotr'un sonu bir Gulag kampında gelmis olmalıydı.
Hatta belki yolu Kolyma'da Varlam Salamov'la da kesismistir. Piotr'u, Stalin'in kamplarından birine nakledilmek için ideal
bir aday haline getirecek bütün kosullar mevcuttu. İspanya'da savasmamıs mıydı? Bir Nazi kampından kaçmamıs mıydı?
Hiç kuskusuz bütün kosullar tamamdı. Acaba Piotr Kolyma'da da Salamov'un sözünü ettiği Yarbay lanovsky gibi firar
etmeyi denemis miydi? Salamov'un Rusça'dan çevrilmediği için okuyamadığım, ancak Michel Heller'in Toplama kampı
dünyası ve Sovyet edebiyatı üzerine yazdığı, vazgeçilmez denemede duygusallıkla sözünü ettiği Binbası PugatpevHn
Son Dövüsü adlı öyküsünde kahramanca ölümünü anlattığı, bir Nazi kampından kaçtıktan sonra Kolyma'ya gönderilmis
Sovyet subayı o muydu yoksa? Ya da Komünizmin yıktığı bir Komünist olarak, soğuktan, açlıktan, insanlıkdısı
çalısmadan tükenip, nedenini anlayamadan, kendi kendine nerede hata yaptığını, islerin ne zaman, nasıl ve niçin tersine
döndüğünü sorarak mı ölmüstü? Ya da belki, bunu düsünmek acı verici olsa bile, gerçek olması imkânsız değildi; bu
gerçek, yeni adam, bu hakiki, örnek, sadık Komünist bir zorunlu çalısma stakono-visti, acımasız bir çavus, Doğru
Düsünce'nin nefret dolu, öfkeli bir robotu, mahkûm edilen yoldasları için bir bas belası haline gelmisti.
Her ne olursa olsun 1969 yılında Piotr'u, İspanya'da savasmıs olduğu için ona taktığımız adla Pedro'yu anımsamak, beni
hiç mi hiç rahatlatmıyordu. Tam tersine canımı yakıyordu. 138
Ancak ben Dean Caddesi'nde, daha önce birkaç kez sözünü ettiğim film sirketinin bürosunun bulunduğu binanın
önündeyim. İçeri girmek üzereyken, basımı çevirip caddenin hareketli kalabalığına son bir kez bakmak istedim. Tam
karsıdaki evde, çift numaraların tararında, Karl Marx'in bir zamanlar orada yasamıs olduğunu hatırlatan bir tabela
gördüm. Kuskusuz bu hiçbir anlamı olmayan bir rastlantı değildi.
Yirmi bes yıl önce Buchenwald'de kimi zamanlar, ölümsüz ve efsanevi, tek sözcükle Goetheyen Goethe'nin, Ettersberg
tepesinde yanında Eckermann'la, o seçkin geri zekâlıyla gezinmesini hayal ederdim. Bir tür entelektüel sapıklıkla,
Goethe ve Ec-kermann'ın Buchenwald kampı hakkında yapacakları konusmayı uydururdum. Sözgelimi aralık ayında bir
pazar günü, Goethe kartallı yol boyunca yürürken kampın dev parmaklıklarının üzerinde, demirden dövülmüs Jedem das
Seine ibaresini görse ne derdi? "Herkesin borcu kendine!" 1944'te ben elbette ki o sıralarda Kolyma toplama alanında bir
yerde bulunan Varlam Salamov'un çok yakında, bu demirden ibareden söz edildiğini duyacağını bilemezdim. Sonradan
Büyük Kuzey'e kapatılmıs olan çok sayıdaki Rus vatandası, Buchenwald mahkûmlarından biri -kimbilir, belki de Piotr- bu
ibareden söz edecekti. Ve kulaktan kulağa yayılan hikâyelerde, çoğu zaman neredeyse kaçınılmaz olarak görüldüğü gibi
ibarenin anlamı yavas yavas değisecekti. Salamov söyle yazıyordu: "Söylendiğine göre Alman toplama kamplarının
girisinde, Nietzsche'den bir alıntı yazılıyormus: Herkes kendi içindir." Kolyma'da bir barakada Buchenwald'deki
maceralarını anlatmakta olan Ruslar tarafindan yayılan hikâyelerde Jedem das Seine, Jeder für Sich halini almıstı.
"Herkesin borcu kendine" yerine "Herkes kendi içindir". İkisi arasında hiçbir iliski yok, bunu kanıtlamaya kalkmak bile
gereksiz. Aslında bütün bu hikâyede bir parça da olsa sasırtıcı olan tek unsur, Salamov'un "milletlerin bilgeliği" denen
seyi gösterenA çok eskilerden kalma
139
bu bayağı bencillik ifadesini, Herkes kendi icindir'i Nietzsche'ye mal etmesiydi. Neden Nietzsche? Bunu kendime hâlâ
sorarım.
Her neyse, 1944 yılında, sapıkça bir zevkle, Goethe'nin bu ibare Herkesin borcu kendine -sinikçesine esitlikçi bir deyishakkında
ne zırvalar yumurtlayacağını hayal ederken, Varlam Sala-mov'un ileride Ettersberg'le ilgili bu uyduruk
diyaloglara gerçek bir muhatap olacağını bilmiyordum. Varlam Salamov'u bile tanımıyordum. Kolyma hakkında da hiçbir
sey bilmiyordum. Aslında bilseydim bile bilmemis olmayı isterdim.
Ancak o gün, 1969'da, Dean Caddesi'ndeki bir evin ön cephesindeki bir tabelada, Karl Marx'in orada yasamıs olduğunu
hatırladığım -ve ayrıca Liebknecht'in tanıklığına inanacak olursak, neseli aile kervanı da oradan hareket ederek,
gürültücü bir yaya yolculuğuyla Hampstead parkının çimenli vadilerine gidiyordu; Marx 1850'den 1856'ya dek burada,
Dean Caddesi 28 Numara'da yasamıs, Louis Bonaparte'm On Sekiz Brumaire'i ile yüzlerce makale ve siyasi denemeyi
de burada yazmıstı- o gün-se, Kolyma'yı yeterince biliyordum ve iste bu yüzden de Goet-he'yi sorguya çekmekle,
burjuva hümanizmini kendi tarihsel ikiyüzlülüğünün tuzağına düsürmek için fazlasıyla rahat, neredeyse kendinden gelen
ancak her zaman iyilestirici etki yapmayan girisimlerde bulunmakla zaman yitirmiyordum. O gün, Marx'in, yıpranmıs
redingotu içinde, o caddedeki 28 numaralı binadan çıkısını görmeyi düslüyordum. Varlam Salamov'a ne derdi acaba? Bir
önceki aksam otelimde, tekrar Kolyma Hikâyelerini okumaya baslamıstım. 87. sayfadaydım ve "Her sey nasıl basladı?"
baslıklı kısa bir metni okuyordum.
Birden bir cümlenin basında, kanım önce beynime sıçradı, sonra yüzümden ondan sonra da ellerimden çekildi, deli gibi
çarpan kalbimde dondu kaldı. Sunu okumustum: "Geceleri maden yatağını aydınlatan projektörlerin üçgen ısığında kar
tanecikleri,
yir günes ısınındaki toz zerrecikleri gibi dans ediyorlardı" Projektörlerin ısığında dans eden kar taneleri! Biz, birkaç bin
eski mahkûm (Böyle söylemek de hosuma git-nıiyor aslında. Eski mahkûm! Eski savasçılar gibi mi? Ama baska ne
denebilir ki? Ölüm kampından sağ çıkanlar mı? İfadenin gülünç tumturaklılığı bir yana, "sağ çıkanlar" deyisi insanın
aklına daha çok bir doğal afeti getiriyor. Depremden sağ çıkanlar, selden sağ çıkanlar... Baska? Kurtulanlar mı? Bu
hiçbir anlamı olmayan bir deyis. Yani belirgin, geçerli bir anlamı olmayan. Neden kurtulanlar? Ölümden mi? İste bu çok
hos: İnsan kendi ölümünden kurtulamaz ki. Ölüm hep orada, pusuya yatmıs, sabırlı bir kedi gibi tortop olmus, saatini
bekliyor. Baskalarının ölümünden mi o halde? Bu da çok bayağı: Baskaları ölürken hayatta kalmak için kampta olmaya
gerek yok ki. Ölüm deneyimi toplumsaldır, türün bir intikamı ya da zaferidir. Asağı yukarı böyle diyordu Dean
Caddesi'ndeki bir bina tabelasıyla Londra'daki varlığım anımsadığımız Doktor Marx), biz batıda birkaç bin, doğudaysa
birkaç yüz bin kadın ve erkek -bu sayılan vermekle bilimsel kesinlik taslamaya çalısmıyorum, basit bir büyüklük sırası,
göreceli bir oranlama vermeye çalısıyorum- projektörlerin ısığında döne-nen kar tanelerini bir daha asla kanımız
çekilmeden, kalp atıslarımız hızlanmadan, belleğimiz uyusmadan hatırlayamayacaktık. Bu benim basıma 1963 yılının
Nisan ayında, Lyon Garı'nda geldi. Lyon Gan ha?
45
Ama bu kez gizli bir yolculuktan dönmüyordum. Öyle görünüyor ki bir daha asla gizli yolculuklardan dönmeyeceğim. Her
neyse, İspanya'dan gelmiyordum. Zaten Lyon Garı'ndan ne İspanya'ya gidebilir ne de oradan gelebilirsiniz. 1962 Aralık
ayından beri İspanya'da yeraltında çalısmayı bırakmıstım. Kendi isteğimle yeraltı hayatından vazgeçmistim. Kendi
kimliğime, yani idari belgelerin, resmi kayıtların bana atfetmis göründükleri kimliğe geri dönmüstüm. 141
Yanlıs hatırlamıyorsam o gün, özellikle herhangi bir seyi düsünmüyordum. Tek derdim bir an önce bu yapıs yapıs,
aceleci yolcu kalabalığından kurtulup, garın kapısına varabilmek için pergelleri açmaktı. Beklenmedik bir kar fırtınasının
havada dönüp duran taneciklerine yakalandığımda rıhtımın üstü açık kısmına inmistim. Boğuk bir ses, hoparlörden bir
sey duyurdu. Herhalde bir trenin kalkısını ya da varısını... Garlarda sürekli bunları anons ederler. Birden basımı
kaldırdım. Nedenini bilmiyordum ama kalbim hızla çarpıyordu. Sonra projektörlerin ısığında parlayan kar taneciklerinin
döndüklerini gördüm, dans eden buzdan bir ısık gibi. Tir tir titreyerek, olduğum yerde, donmus gibi hareketsiz
kalakaldım. Dans eden buzdan bir ısık, dans eden bir ısık, bir ısık...
Ayakta, hareketsiz, gelis-gidislerin, kavusmaların karmakarısık samatası içinde, projektörlerin ısığında dans etmekte
olan kar tanelerine bakıyordum. Dans eden buzdan bir ısık. İçimde, bu sözleri söyleyen kimdi? Nereden geliyordu bu
ses? Ben kendim değilsem, bu sözleri kim söylüyor, kim fısıldıyordu? Benliğimin derinliklerinden değilse nereden
geliyorlardı?
Kuskusuz kendimi tutabilir, alçak sesle kendi kendimi azarlamaya baslayabilirdim. Kendime ortada büyütülecek bir sey
olmadığını söyleyebilirdim. Daha önce de herhangi bir vesileyle, hatta ortada bir vesile bile olmadan Buchenwald'den bir
anının yakama yapıstığı olmustu. Kar, projektörler: Pekâlâ, bunda büyütülecek hiçbir sey yok. Baskalarına anlatılması
mümkün olmayan bir am iste. Buna alısmıstım. 1963 Nisanındaki o gün Buchenwald'i anımsamıyordum. Sorun buydu
iste.
Hiç bulunmadığım bir yeri anımsıyordum. Lyon Gan'nda, kann dönüp durusunu görmüs ve hiç kapatılmadığım bir kampı
anımsamıstım. İste bu yüzden bu anıdan, daha önce defalarca yaptığım gibi bir hareketle, bir sözle kurtulamıyordum. Ne
142
kadar ağır, ne kadar yapıskan da olsa Buchenwald'e ait bir anıyı dısan atmam için bir hareket, bir söz yeterli oluyordu.
Bir hareket, bir söz o anıyı da bitip tükenmek bilmez, ölümcül bir zenginliğe sahip olan ve sahip olduğunun ancak
kırıntılarını baskalarıyla paylasabilen bir belleğin çölündeki yerine yerlestirmeye yetiyordu. Ancak benim anımsadığım,
Buchenwald değildi. Adını bile bilmediğim, bilinmedik bir kampı ammsıyordum. Ivan Denisoviç Sukhov'un -bana göre
ezelden beri ve ebediyete dek- kapatıldığı özel kampı. Solyenitsin*i birkaç gün önce okumustum ve o gün hâlâ bu
okumanın saplantılı dünyasında yasamaktaydım. Lyon Gan'nın lambalarının ısığında dönüp duran kan fark ettiğimde,
baharın bu beklenmedik tipisini gördüğümde, Buchenwald'i, bir kıs gününde, belki bir pazar günü, sabahın saat besini
hatırlamamıs-tun. Gününün henüz basında, hava hâlâ karanlık ve iki projektör kamp*alanını hâlâ iki resim fırçası gibi
bölüyorlarken, revir yolunda olan İvan Denisoviç'i hatırlamıstım. Uzaklarda kalmıs bir Buchenwald anısında, Gerârd'ın
yerinde değildim. SSCB'de bir yerlerdeki özel bir kampta, su anda yasamakta olan Sukhov'un ya da daha da üzücüsü,
belki de tanımıs olduğum Sen-ka Klevsin'in yerindeydim.
Ayakta, hareketsiz, gelis gidislerin, samatanın ortasında, bir kez daha gerçekdısı bir daha önce yasanmıslık duygusuyla
sarılmıstım.
Ancak su konuda anlasalım. Bana gerçek dısı gelen Lyon Garı, kalabalık, ani bahar tipisinin dönüp duran kar taneleri,
kısacası beni çevreleyen dıs dünya değildi. Gerçek dısı olan bendim. Beni bir düsün gerçek dısılığma bağlayan, kendi
hafizamdı. Hayat bir rüya değildi. Hayır! Rüya olan bendim. Dahası bu, uzun süre önce ölmüs birinin rüyasıydı. Bütün o
anlamlandırılmaz patavatsızlığına rağmen, geçen yıllar boyunca zaman zaman üstüme saldıran bu duygunun adını
koymustum ben. Geçmiste
143
kalmıs genç bir ölünün düs gören hayaletinden baska bir sey olmamanın verdiği, huzurlu ve bütünüyle umutsuz kesinlik.
O aksam Lyon Gan'nda, projektörlerin ısığında dönüp durmakta olan kar tanelerinin, dans eden buzdan ısığı, bana kısa
süre önce okuduğum Solyenitsin'i anımsattığı sırada, beni gözümün yasına bakmadan yapayalnız bir çılgınlığa; bu
yüzyılı küle çevirmis olan barbar yangının bir yansımasından baska bir sey olmayan, kendi deliliğimin titrek alevine doğru
götüren tünelde yeni bir adım daha atıyor, yeni bir yola daha iniyordum. Birazdan bir ölünün hatırası olmaktan, belki de
aslında ben olan, herhangi bir isim altında, örneğin bahçıvan Gerard Sorel takma adı altında ben olmus olabilecek,
geçmiste kalmıs genç bir ölünün umutsuz ve belirgin rüyası olmaktan çıkacaktım. Gerçekdısı olan, kendi varlığımı terk
edecek ve baska bir hayatı yasamaya ya da daha doğrusu baska bir hayat tarafindan yasanmaya baslayacak, baska bir
bellek tarafindan kusatılacaktım. En basta Ivan Denisoviç'in, daha sonra ise, geçen zaman içinde, okuduklarımın
yardımıyla, bellekleri ve isimleri çesitli anlatılar ve tanıklıklarla günümüze ulasmıs olan Gulag kamplarındaki bütün
zerlerin belleği tarafindan... Ve belki de ölümün ya da deliliğin sınırına dek, ortak ve dilsiz bir benliğin, herkesin unuttuğu,
dünya üzerindeki bütün anılardan silinmis, meçhul bir zekin, en küçük umut ısığından, merhamet olasılığından yoksun,
yavan ve harap, çamurlu ve donuk belleğinin korkunç isleyisinin kusatması altında kalacaktım. Belki de, neden olmasın?
Ve kuskusuz bu büyük kasveti kökünden koparıp atmanın da bir yolu vardı. Rüyayı gören her kimse, onu ortadan
kaldırarak, rüyayı ortadan kaldırmak mümkündü. Böylece Buchenwald anısının iyi niyetli masumiyeti içinde, uğrunda
mücadele ettiğimi sandığım fikirler, uğrunda savastığıma inandığım adalet aynı sırada haksızlıkların en köktenini,
kötülüklerin en mutlağını aklamak için kullanılmaktayken; hiç kusku duymadan haklı olanla-144
rın tarafına ait olmanın masum hatırası içinde yasamıs olmanın verdiği suçluluk duygusunu da ortadan kaldırmak
mümkündü. Çünkü haklı olanların tarafı, Kolyma'daki kampları yaratmıs ve yönetmisti. Hiç kuskusuz intihar her zaman
mümkündü. Fade-yev intihar etmisti. Kanı temizlemenin tek yolu kan dökmekti. Benim belleğimde de kan var mıydı?
Soljenitsin'i okuduktan sonraki günlerde, belleğimle sıkı bir hesaplasmaya girismistim. Yasıyormusum gibi yapmaya
devam ediyordum elbette. Bana sorulan soruları tabii ki yanıtlıyordum. Hatta metro merdivenlerinde yaslı hanımlara kapı
da tutuyordum belki. Sofrada benden ekmek ve tuz isteyenlere, ekmeği ve tuzu uzatıyordum. Hatta ara sıra bir espri
patlattığım, su film ya da bu kitap hakkında alaycı bir yorum yaptığım da oluyordu. Ama bunların hepsi yüzeyseldi:
yasamın yüzeyindeki kabarcıklar. Benliğimin en derin yerlerinde, sorgulamalara geri dönme anlarına özgü saplantılı
titizlikle, belleğimin çözümlenmesine devam ediyordum. Belleğimde kan yoktu.
Kastettiğim su: Belleğim kanla doluydu. Belleğim, bu yüzyılın tarihini gözden geçirdiğinde kan içinde kalıyordu. Bu yüzyıl
da tarihin bütün diğer yüzyılları gibi kana bulanmıstı. Belki de kanlı tarihin diğer bütün yüzyıllarından daha fazla kana.
Ama bu kabullenebileceğim bir kandı. Aynı zamanda, bundan sonra bu yüzyılın çarpısmalarına katılmayı reddederek,
geri çevirebileceğim bir kan. Benim kastettiğim bu kan değil. Kana bulanmıs bir tarihten sızmakta olan kanı
kastetmiyorum. Benim kastettiğim, Stalin döneminde Komünizmin cephelerinde savasanların belleklerinde ve hatta
ellerinde tasıdıkları, o silinmeyen kan. Ve sanki Gürcü'den önce ya da ondan sonra hiç kan dökülmemis gibi bir
yanılsamayla yalnızca Stalin dönemini de kastetmiyo-run. Özellikle bu dönemden söz ediyorum çünkü benim Komünist
olusum bu döneme rastlıyor, her ne kadar İKP'de yönetici olusum, Stalin'in ölümünden hemen sonraya rastlasa da. 145
Kastettiğim kan, solun kam, kime ait olursa olsun, Komünist bir yönetici olduğumuz için, mutlak gücün, dedikleri gibi
yasam veya ölüm gücünün bir parçasına, üstelik yalnızca küçük bir parçasına da olsa sahip olduğumuz için bazen
doğrudan bazen de daha incelikli olarak, kendinden, sapkın ve erdemli gerçekliğinden emin, terörist bir ideolojinin
görünürde mantıklı yollarının aracılığıyla akıttığımız masum kan. Benim belleğimde bu kan yoktu.
Hos olmayan pek çok sey vardı; gülünç olan, utanç veren, tiksindiren, bir tür kötü-iyi niyetle yapılmıs, sizofrence bir
ideolojiden, içi bos, teröristçe bir sertlikten kaynaklanan ve sabırla buda-njp atılması gereken pek çok sey. Belleğimin
çalıları atese verilmeliydi ama benim belleğimde kanla temizlenecek kan yoktu. Öte yandan bunda gurur duyulacak pek
bir sey de yoktu. Belki bu yalnızca bir yas sorunuydu. Belki de belleğimde ve ellerimde kan olmamasının tek nedeni bes
ya da on yas genç olmamdı. Belki de masumiyet, bir yas sorunundan baska bir sey değildir. Bes ya da on yas büyük
olsaydım, belleğimde PO-UM'un kam, Gabriel Leon Trilla'nın kanı, masum devrimcilerin kam olacaktı. Olmayacağına
yemin edebilir miyim? Her ne olursa olsun, bu yalnızca biyografik bir rastlantı da olsa, sonuçta benim belleğimde
temizlenmesi için kan dökmeyi gerektirecek bir kan yoktu. Bana verilmis olan, ya gerçekten be-- nim ya da yirmi yıl önce
Buchenwald'de ölmüs birinin olan bu hayatı yasamaya devam edebilirdim. İvan Denisovip'in Bir Gü-»w'nü okumanın
görünmez biçimde, ancak kökten değistirdiği bu hayatı yasamaya devam edebilirdim. İste 1963 Nisanı'nda, Lyon
Gan'nda, projektörlerin ısığında dönüp duran kan gördüğümde her sey böyle basladı.
Ancak ben birkaç yıl sonra Londra'da, bir zamanlar Kari Marx'in yasadığı evin karsısındayım. Daha On
Sekiz Brumaire'in, hiç kuskusuz Dean Cadde-
146 si'nde yasadığı dönemde yazdığı eserlerin en önemlisinin, ilk satırlarından baslayarak Marx, Hegel'e atıfta
bulunuyor. Kusaklar boyunca seçkin Marksistlerin ona biçtiği kadere rağmen, yalnızca sonucu olmayan takılmalar
seklinde atıfta bulunur. Takılma, Engels'le onun arasında samimi bir saka ya da espri, bir private joke idi. Çünkü Marx'in,
Hegel'e göre tarihin kisileri ve olaylarının her zaman iki kez tekrarlandığım, ancak Hegel'in bunlardan ilkinin trajedi
ikincisinin komedi seklinde yasandığım eklemeyi unuttuğuna iliskin ünlü cümlesi, aslında Engels'e aitti. 3 Aralık 1851
tarihli, yani Louis Bonaparte'ın devlet darbesinin ertesi günü yazılmıs bir mektubunda Engels, arkadasına bu olayı
yorumluyor. Yiğit Engels, o gün tam formundaymıs. Mektubu seçkin, parlak ve yakıcı. Öte yandan tamamen de yanlıs.
İmparatorluğun devlet darbesinin tarihsel anlamına iliskin yargıları, tam bir gaflet içinde. Her ne olursa olsun Engels su
meshur tarihsel tekrar fikrini ilk kez bu mektupta, güçlü ve alaycı bir açıklıkla dile getirmis; Marx da daha sonra bu fikri
alıp edebi söylemini yumusatmıs ve bu arada da fikre, herhalde Engels'in aklından bile geçmeyen genislikte bir açılım
kazandırmıs.
Ancak su an beni ilgilendiren, Engels değil Hegel. Aralarındaki özel mektuplasmalarda Marx ile Engels'in takılmalarına,
parlak doğaçlamalanna ya da incelmis çözümlemelerine konu olan yaslı Hegel, bugünkü Althusser'ciler gibi o çağın
küçük üs-tatlannın da "aç köpek" dedikleri Hegel, bundan yaklasık iki yüzyıl önce, -ise bakın ki 18 Brumaire ile yani 1799
Kasımı'yla yaklasık aynı günlerde- gelecekte yasanacak olan toplama kampı sisteminin özünü birkaç satırda
özetlediğinde, gencecik bir adamdı.
Yazdığı bir fragmanda, daha doğrusu, Bern ve Frankfurt'tayken tuttuğu okuma notlannda Hegel, hukukçu Carmer'in bir
kitabı dolayısıyla Gefagniswesen\, hapishane hayatını çözümlüyor ve su sonuca vanyor: Mil kaltem verstande die
Menschen bald als arbeitende undproduzierende Wesen, bald alszu bessern-
147
de Wesen zu betrachten und zu bej"ehligen, wird die argste Tyran-nei, well das Beste des Ganzen alsZweck ibnen
fremd ist, wenn es nichtgerecht ist. Yani: "İnsanları soğuk bir akıl yürütmenin sonucunda kâh çalıskan ve üretken
varlıklar, kâh iyilestirilmesi gereken varlıklar olarak görmek ve onlara komuta etmeyi istemek en korkunç zorbalığa
dönüsür; çünkü Amaç olarak tasarlanan Totalite'nin İyilesme'si, adalet temeli üzerine kurulmadığı zaman onlara yabancı
olur."
Nazi ve Sovyet baskı sistemlerinin ortak özü, bundan daha az sözcükle ifade edilebilir mi? Çalıstırmak ve zorunlu
çalısma yoluyla düzeltmek, eğitmek; tarihsel ve hatta coğrafi kosullara bağlı farklar ne olursa olsun, her iki sistemde de
ortak olan temel bu değil mi?
1934'te Hitler'in İçisleri Bakanlığı, toplama kamplarına idari kapatılmaların normlarını belirlemekteyken, aynı sistem
SSCB'de on bes yıldır islemekteydi. 1919 Subatındaki Pan-Rus merkez Yürütme Komitesi'nin sekizinci toplantısında
Çerjinski açıklıyordu: "Toplama kamplarının, mahkûmların, düzenli bir isi olmayanların, belirli bir baskı altında
bırakılmadan çalısmayacak olan herkesin çalıstırılması amacıyla kullanılmak üzere korunmasını öneriyorum." (Ah ne
güzel bir cümle! Bugüne kadar kim az çok belirli bir baskı altında kalmadan çalısmıs ki? Hangi proleter, onu isgücünü
özgürce satmaya zorlayacak, belirli bir ekonomik ve ekonomik ötesi baskı olmaksızın fabrikaya gidip çalısmıs? Ancak
Çerjinski'nin formülü en mutlak keyfiyete yolu açmanın ötesinde, çalısma ideolojisinin içinde bulunan diyalektik
ikiyüzlülüğü de gizliyor. Çalısma ideolojisi, Bolsevik devrimin zaferinden bu yana çalısanlar için bir onur meselesi,
47
devrime bağlılığını göstermenin bir yolu olarak görüldü. Çalısma karsısında gösterilen her türlü çekince, bir kabahat ya
da en azından bir tür kötü niyet ifadesi olarak yargılanabilirdi. Yarım yüzyıl sonra, Küba'da, Fidel Castro'nun Tembellik
Karsıtı Ya-sa'sı da aynı ideolojik söylemi geri getiriyordu. Marx'in Küba
148
doğumlu damadı ve Tembellik Hakkı üzerine saygısızca bir hicvin yazan olan Paul Lafargue, mezarında ters dönmüstür
herhalde.) Çerjinski devam ediyor: "Yönetimleri düsünecek olursak bu tedbir" -kampların korunmasını kastediyor-,
"çalısma isteği eksikliğini, islerin geç kalısını vs. yaptınmlandıracaktır. Memurlarımızı yola getirmemizi sağlayacaktır. Biz
bu yolla bir çalısma okulu kurmayı öneriyoruz." İste asıl sözü söyledi: Okul! Yaslı Hegel ne kadar haklıymıs: Daha 18.
yüzyılın sonunda reddettiği ve özü insanlan bald als arbeitende und produzierende Wesen, bald alszu bessernde
Wesen, görmeye dayanan bu pedagojik terör yoluyla, üretici ve yeniden eğitici bir zorunlu çalısmanın aracılığıyla Lenin
ve Çerjinski, yeni doğmus sovyet toplumunu beslemek için bütün asalakları, bütün miskinleri, bütün zararlı böcekleri
kitleler halinde yola getirmeye karar vermisler. Tabii bir de isterikleri. Lenin'in siyasi rakiplerinden söz ederken ağzından
da, kaleminin ucundan da düsürmediği bir sözcüktü bu. Tedaviedilmesi gereken hastalar. Le-nin'den sonra gelenler de
bu söylemi ihmal etmediler.
1934'te Hitler'in İçisleri Bakanlığı idari tutuklamaları Gesta-po'nun sorumluluğuna verirken (Zur Anordnung der Schutzhaft
ist ausschliesslich das Geheime Staatspolizeiamt zustandijj), Çerjisnki'nin az önce sözü geçen konusmasından bir
cümleyi de neredeyse kelimesi kelimesine tekrarlıyordu: "Toplama kamplarına kapatma hakkı Çeka'ya aittir." O tarihte,
Bolsevik devriminin baslangıç asamalanndayken atesli bir karsm ve diktatörce uygulamalarının apaçık bir elestiricisi olan
Gorki'nin, yeni baskı sisteminin nakaratını söylemesinin üzerinden yıllar geçmisti: "Bence sonuç çok açık: Solovki
benzeri kamplar kaçınılmaz." Bunu söylediğinde yıl 1929'du. Üstelik, Çerjinski'nin sözlerini de bilmeden tekrarlayarak,
Solovki kamplannın "birer hazırlık okulu" olarak düsünülmesi gerektiğini de ekliyordu. Koly-ma'dan önce Solovki'yi de
tanımıs olan Varlam Salamov'un aynı fikirde olmadığını söylemeye gerek var mı? Ancak tabii ki Sa-
149
lamov toplumcu-gerçekçi bir yazar değildi. Bir zihin mühendisi değildi. Belki de Solovki kamplarının Kolyma cehennemi
için bir "hazırlık okulu" olduğunu anlamak gerekiyordur. Çok basvuranın olduğu, ancak çok azının alındığı zorlu bir okul!
Her neyse, 1937'de Almanya'daki çesitli baska kamplardan gelen ilk mahkûmlar, Ettersberg'in yükseklerinde
Buchenwald'i insa etmeye basladıkları sırada; Gulag toplama kampları sistemi zirvesine ulasmıstı bile. Ama bu Gulag
sözcüğünü kullanmamız mesru mu? Bazı Marksistler, bütün diğer Marksistler içinde en ahmak, en ikiyüzlü ve en sinsi
olanlar, tabii ki FKP'nin Marksistlerinden söz ediyorum, Gulag sözcüğünü kullanmamızı yasaklamak isteyeceklerdir.
Sonraları yeniden "genel olarak olumlu" hale dönüsmüs olan "gerçek sosyalizm"e karsı mesafeli bir tavır almanın moda
olduğu bir dönemde, FKP'nin yöneticileri öne çıkıp, diğerlerine örnek olmak için SSCB ve Biz adında acınacak bir eser
kaleme almıslardı. Bu kitapta, isimlerini unutmayı tercih ettiğim entelektüeller su paragrafı yazmıslar: "Gulag sözcüğünün
kullanılması da aynı türden düsünceleri çağrıstırıyor." -Bundan önce niçin Stalinci sıfatını kullanmayı reddettiklerini
açıklıyorlardı da-"Bu sözcük bir kısaltmadır. "Eğitici çalısma kamplarının devlet-sel yönetimi" -bir kez daha bravo sana
yaslı Hegel!- sözcüklerinin Rusça'daki bas harflerinden olusmustur ve 1956 yılına dek kampların yönetimini belirtmek için
kullanılmıstır. Solyenitsin bu tuhaf ve tedirgin edici iki hecenin tanıyabileceği duygu değerini anlamıstı; kitle iletisim
arapları ise bunun çevresinde devasa ve akıldan çıkmayan bir orkestrasyon kurdular. Böylece sözcük "Orta Batı ile" -
Orası da neresi? Hangi melezlemeyi kastediyorlar?- "sosyalist dünyanın evrimi ve gerçekliğine iliskin her çesit akılcı
görüsün arasına girdi."
italik yazılmıs olanlarr bana ait elbette. Böyle bir metni yazabilmis olan entelektüelleri -çünkü tekrarlıyorum, bunu
yazanlar entelektüellerdi- heyecana kapüma-
150
dan, soğukkanlılıkla nasıl tanımlayabilirsiniz? Sinikler mi, meczuplar mı, geri zekâlılar mı? Yoksa onlar mı bizi geri zekâlı,
meczup ya da sinik yerine koyuyorlar? Gulag sözcüğü bir kısaltmadır, evet. Her zaman da öyle oldu, Soljenitsin'in
kaleminde de çok daha önceleri, Gustav Herling'in, ya da David Rous-set'nin kaleminde de, Snecma, Urssaf, Inserm gibi
bir kısaltma. Bu iki hecenin tasıyabileceği duygu değeriyse, metafizik bir gökyüzünden düsmüyor herhalde, semantik bir
kader değil bu. Bu iki hecenin "tuhaf ve tedirgin edici" olmaması için SSCB'de kamp olmaması yeterliydi, bu kadar basit
iste! Çünkü o "duygu değeri", Gulag sözcüğünün ne anlama geldiğini artık biliyor olmamızdan geliyor. Yalnızca
Soljenitsin sayesinde değil elbette ama sonuçta, bu konudaki gerçeğin bilinmesine onun katkıları hayati derecede önemli
oldu. Ve Soljenitsin, FKP entelektüellerinin iğrenç bir ikiyüzlülükle söyledikleri gibi, bu iki hecenin tasıdığı "duygu
değeri"ni "anlamıs" olmadan önce, onu yasamıstı. Sekiz yıl boyunca Gulag'ın "duygu değeri"ni yasamıstı. Var-lam
Salamov ise bu "duygu değeri"ni yirmi yıl boyunca yasamıstı. Eğer Gulag sözcüğünün bu iki hecesi bir anlam ifade
ediyorsa, bunun nedeni asağı yukarı bütün açıklığıyla bir tarihsel deneyimi düsündürmeleridir. Sorun fonetikte değil. Artık
hepimiz, az ya da çok, bu deneyimin neyi içerdiğini biliyoruz. Ve eğer medya bu bilginin yayılmasına katkıda bulunduysa,
yasasın medya! Yine de bana sorarsanız bu bilgi hâlâ yeterince yaygın, yeterince anlasılmıs değil. Daha çok
bayağılasma, siliklesme eğiliminde (bunun da sorumlusu yine aynı medya. O halde ölsün medya! Diyalektik olmayı da
bilirim, kuskunuz olmasın) çünkü Doğu'nun gerçeğine karsı Batı'nın sağırlığı, çok güçlü sosyolojik ve politik kökenlere
sahip. Soykırım dizisi Avrupa televizyonlarında -ya da Orta Batı televizyonlarında- yayınlanırken söyle bir metin
yayınlansa: "Gaz odası ve krematoryum fırını sözcüklerinin tasıyabileceği duygu değerini anlamıs olan Yahudiler -ya da
belki Siyonisüer de de-
151
nebilir- bunun çevresinde, kitle iletisim araçlan yoluyla devasa ve akıldan çıkmayan bir orkestrasyon kurdular." FKP'nin
entelektüelleri buna ne derlerdi acaba? Rezalet diye haykırırlardı herhalde. (En azından böyle ümit edecek kadar
cesaretimiz hâlâ var.) Oysa kendi yapakları da tamamen aynı sey. Ohlann yaptığı da alçaklık konusunda bundan asağı
kalmıyor.
Kısacası FKP'nin tarihçileri, iktisatçıları, elestirmenleri -evet ya! bunu yapanlar onlardı- bize Gulag sözcüğünü kullanmayı
yasaklamak isterlerdi. Zaten birbirlerine yasaklıyorlar. Belki de onu ifade eden sözcüğü sansürleyerek, kampların
gerçeğini ya da en azından bu gerçeğin etkilerini ortadan kaldırmaya çalısıyorlar. İste bu, Marksist olmaktan gurur duyan
Marksistler için gerçek bir idealizmin kanıtı olurdu. Her ne olursa olsun, argümanları bu.Gulag sözcüğünün "Orta Batı ile
sosyalist dünyaya iliskin her çesit akılcı görüsün" arasına giriyor olmasıydı. Bana sanki çok yararlı bir sıfatı unutmuslar
gibi geliyor. "Diyalektik" sıfatını unutmuslar. Akılcı ve diyalektik bir görüs: İste bize gereken bu. Bu bilgece formülden
çıkarım yaparsak, bekçi köpeği entelektüellerimize göre demek ki bir "sosyalist dünya" mevcut. Üstelik bu dünya, bu
güzel dünya herhangi bir küçük düsürücü sıfatla da nitelenmemis. "Gerçek", "ilkel" ya da "tamamlanmamıs" değil. Bu
dünya sosyalist, ne fazlası, ne eksiği var. Ancak biz o dünyada yasamıyoruz. Aynı dünyada bile yasamıyoruz.
1937'de ilk Alman mahkûmlar, kayın ormanlarını kesmek için Ettersberg'in üzerinde toplandıkları sırada; eğitici çalısma
kamplarının toplama sistemi, yani Gulag, SSCB'de, o korkunç yılın muazzam fırtınasıyla boğusuyordu.
SSCB/deki Terör tarihi, çesitli asamalardan geçmisti. Stalin döneminde Terör'ün zirvesine ulasılmadan önce pek çok esik
asılmıstı. Hiç kuskusuz 1937 yılı da bu esiklerden biriydi.
Salamov'un dün okuduğum metni -dün derken su an yazı yoluyla yeniden kurmakta olduğum, 1969'da
Londra'da Kari
152
Marx'la ilgili tabelayı fark ettiğim, sonra konudan oldukça uzaklasmamıza neden olan bu anlatıyı tetikleyen o günün bir
öncesini kastediyorum-, Kolyma. Hikâyelerinden "Her Sey Nasıl Basladı?" baslıklı o metin de tam olarak Terör'ün tarihsel
evreninde, Gulag'ın kendi tarihçesinde 1937 yılında asılan esikten bahsediyordu. "Bütün 1937 yılı boyunca," diyordu
Varlam Salamov, "iki ya da üç binlik resmi nüfus içinde yalnızca iki kisi, bir mahkûm ve özgür bir adam, Partisan
madeninde (Kolyma'daki maden bölgelerinden biri) hayatını kaybetti. Onları bir höyüğün altına yan yana gömdük. Belli
belirsiz iki dikilitas -mahkûmunki biraz daha küçük- mezarlarında yükseliyordu. 1938'de ise bütün bir birlik sürekli
çalısarak mezar kazıyordu." Çünkü 1937 yılının sonunda, bütün Sovyet toplumuyla birlikte Kolyma kamplarının da
üzerinde kasırga patlak vermisti. Albay Garanin'in emirleri altında -ki Garanin daha sonraları Japon casusu olarak
suçlanıp kursuna dizilecekti, tıpkı ustası Yejov gibi; ki o da daha önce kursuna dizilmis olan Yagoda'nın yerine NKVD'nin
basına geçmis ve o kursuna dizildikten sonra yerine Beria gelmisti, ki o da... - Albay Garanin, Dalstroy'da Kolyma'nın
toplama kampı bölgesi içinde, 1937 yılının çılgın kasırgasını baslatmıstı.
Albay Garanin'in emriyle, Büyük Kuzey'in kamplarında binlerce mahkûm kursuna dizildi. Kursuna dizilmelerinin nedeni
ise "karsı devrimci faaliyetler"di. Bir Gulag kampında, karsı devrimci faaliyet ne olabilirdi? Varlam Salamov söyle
cevaplıyor: "Yüksek sesle çalısmanın dayanılmaz olduğunu söylemek, Stalin'e yönelik en masum bir elestiriyi fısıldamak,
mahkûmlar toplu halde 'Yasasın Stalin!' diye bağırırken sessiz kalmak... Bunlar kursuna dizilmeniz için yeterdi. Bazen
susmak, karsı devrimci bir faaliyet oluyordu." "Nöbetçiye hakaret" suçuyla kursuna dizdiler. "Çalısmayı reddetmek"
suçuyla kursuna dizdiler. "Metal hırsızlığı" suçuyla kursuna dizdiler. Ancak Salamov'un dediğine göre, "Mahkûmları
dalgalar halinde kursuna
153
dizmelerini sağlayan gerekçelerin sonuncusu ve en yaygınıysa, kurallara uymamaydı. Bu suç koca birlikleri bir bütün
halinde toplu mezarlara yolluyordu. Otoriteler, bu konuyu düzenlemek için teorik bir temel hazırlamıslardı. Bütün ülke için
hazırlanmıs olan bes yıllık plan her bir fabrika, her bir kurum için belirli rakamlara ayrılmıstı. Kolyma'da da her bir maden
ocağı, her bir el arabası, her bir külünk için istenen miktarlar belirlenmisti. Bes yıllık plan, yasaydı! Plan'a uymamak karsı
devrimci bir suçtu. "Plan'a uymayan köpekleri hendeğe atın!"
Sovyet toplumunun üstünlüğünün gözle görünür kanıtı olduğu söylenen Plan, kapitalist üretimin bunalımlarını ve
anarsisini önlemeye yarayan Plan, neredeyse mistik bir kavram olan Plan; yalnızca, dedikleri gibi sivil toplumda da değil,
bu hiç de sivil olmayan, girisim despotizminin doruk noktasına vardığı -isçiyi fabrikasına, mahpusu hapishanesine bağlar
gibi bağlıyordu çünkü- Gulag kamplarının içinde bile terörü ikiye katlayan bir araç görevi görüyordu. Plan da en az Albay
Garanin kadar katildi. Zaten biri olmadan diğeri bir ise yaramazdı.
Salamov anlatmaya devam ediyor, " Merzloto'nın sonsuza dek donmus tası ve toprağı, ölüleri içine almayı reddediyordu.
Kayaları dinamitle ya da kazmayla açmak gerekiyordu. Mezar kazmakla, altın madenlerini kazmak için aynı islemler,
aynı aletler, aynı malzeme ve aynı isçiler gerekiyordu. Bütün bir birlik günlerini, mezar açmak ya da daha doğrusu
isimsiz ölülerin kardesçe üst üste yığılacağı genis çukurlar kazmak için çalısarak geçiriyordu. Bütün ölüler, altın disleri
kırılarak çıkarıldıktan sonra, gömme tutanaklarına kaydedilerek, çırılçıplak üst üste yığılıyorlardı. Çukurlara ölüler ve
taslar kansık olarak bosaltılıyordu, ama toprak ölüleri reddediyor, Büyük Kuzey'in her zaman buz tutmus olan zemininde,
çürümeden, sonsuzluğa mahkûm ediyordu... " Dün -yani dün değil, üstünden on yıl geçtikten sonra bugün, hatıramda
yeniden canlandırmakta olduğum, Londra'daki o bahar gününün öncesindeki gün- bu satırları okurken, bu gö-
154
rüntü gözlerimi yaktı: Büyük Kuzey'in çukurlarında, ebedi buzlar içinde hiç bozulmadan kalmıs, binlerce çıplak cesedin
görüntüsü. Bu çukurlar bir zamanlar yeni adamın santiyeleriydi, hatırlarsak! Moskova'da Kızıl Meydanı'nın mozolesinde
inanılmaz kalabalıklar, gözlerine inanamayarak, Lenin'in bo'zulmayan cesedinin önünden geçmeye devam ediyorlar. Bu
mozoleyi ben de 1958'de ziyaret etmistim. O dönemde Stalin'in mumyası da Vladimir İlyiç'e eslik ediyordu. İki yıl önce
SBKP XX. Kongresi'nin gizli bir oturumunda Nikita Sergeyeviç Krusçev, bütün arkadasları gibi bir zamanlar tapındığı,
hakkında övgüler düzdüğü bu ilahı yakmıstı. İki yıl sonra Bükres'te Krusçev, Peng Chen'e Stalin'in kanlı mumyasını Çin'e
götürmesini önerecekti; mumya da SBKP'nin XXII. Kongresi'nden sonra sonunda mozoleden kaldırılacaktı.
49
Ama 1958 yazında, Stalin, Lenin'in yanında, kızıl mermerden mezarında yatıyordu; ben buna tanığım. Her ikisini de
gördüm. Huzur içinde, bozulmamıs, çürü-memis: Bir tek konusmaları eksikti. Neyse ki konusmaları eksikti. Her ikisi de
bir akvaryum ısığı içinde, bir muhafız alayının koruması altında, bronzdan heykeller gibi hareketsiz, sakin sakin
yatıyorlardı.
On yıl sonra Londra'da, Varlam Salamov'un bu satırlarını okuyunca Kızıl Meydan'daki mezarı hatırladım. Devrim'in asıl
mozolesinin Büyük Kuzey'de, Kolyma'da olduğunu düsündüm. Sosyalizmin ceset çukurlarının -santiyelerinin- ortasına
galeriler kazabilirlerdi. Ebedi ölümün buzu içinde bozulmadan donmus binlerce çıplak mahkûm cesedinin önünden
geçerdi insanlar. Muhanz alayına gerek yoktu; bu ölülerin korunmaya ihtiyacı yok. Müziğe de gerek yok; sessizce
çalınan resmi cenaze marsları da olmazdı. Sessizlikten baska bir seye gerek yok. Galeriler labirentinin ucunda, toplu
mezarlardan birinin buzundan oyulmus, her yanından kurbanların kör bakıslarıyla çevrili bir amfiteatrda, Batılı
Marksistleri temsilen seçkin bir topluluğun
155
da katılımıyla, "Stalin sapmacılığının" sonuçlarına iliskin bilimsel toplantılar düzenlenirdi. Ancak Rus kampları, Alman
kamplarının Hitlerci olduğu anlamda Marksist değildi. Nazi teorisiyle bunun baskıcı uygulaması arasında tarihsel bir
ardısıklık, mutlak bir seffaflık var. Hitler iktidara, kitleleri ideolojik olarak harekete geçirerek, genel oyla, hiçbir yanlıs
anlamaya yer bırakmayacak, apaçık bir teori adına gelmisti. Kendi fikirlerini kendi uygulamaya koymus, bunlar
aracılığıyla da Alman gerçekliğini yeniden olusturmaya çalısmıstı. Karl Marx'in durumuysa XX. yüzyılın tarihinden ve
hatta bu tarih içinde onun adına yapılanlardan belirgin biçimde farklı. Aslında Ekim Devrimi sırasında Bolseviklerin
karsıtları da, ya da en azından karsıtlarından önemli bir kısmı da en az Bolsevikler kadar Marx'a sahip çıkıyorlardı.
Yalnız Mensevikler değil, Alman asın solunun kuramcıları de Ekim Devrimi'nden itibaren SSCB'de yayılan yetkecilik ve
terörü, ideolojik tek sesliliği ve toplumsal esitsizliği elestiriyorlardı.
Bu yüzden de Rus kampları, doğrudan ve tek anlamlı olarak Marksist kamplar sayılamaz. Ama sadece Stalina kamplar
da denemez. Bunlar Bolsevik kamplarıdır. Gulag, doğrudan doğruya ve tartısmasız biçimde Bolsevizmin bir ürünüdür.
Aslında bir adım daha da ileri gidebiliriz. Marx'in teorisi içinde sonradan Doğru Düsünce denen ölçüsüz barbarlığın -
eğitici çalısma kamplan da buradan doğacaktır-, Tek Tip olma çılgınlığının ve Büyük Dümenciler'in cezalandırıcı, buzdan
diyalektiğinin sızıp içeri gireceği çatlağı da bulabiliriz. 5 Mart 1852 tarihinde Karl Marx, Joseph Weydemeyer'e yazıyor.
Bu kisi o sıralarda New York'ta belirsiz aralıklarla çıkan Die Revolution adlı bir dergi yayımlıyor. Finansal güçlükler
nedeniyle o dönemde pek çok sosyalist yayın, belirsiz aralıklarla çıkarmıs. Marx Londra'da, kıs sonunun yağmurlu
günlerinde bitirmeye çalıstığı, On Sekiz Brumaire üstüne makalelerini Wey-demeyer'in bu dergisi için yazmıs. Sonunda
bu yazılar Die Re-156
folution'un bir sayısında Weydemeyer tarafindan Deutsche Vere-ins-Buchhandlunjj von Schmidt und Helmich 191,
William Street belirgesiyle ve çok az değistirilmis bir adla yayımlanmıs: Der 18te Brumaire des Louis Napoleon.
Bonaparte yerine Napoleon. 1852'nin bu Mart gününde Karl Marx, Weydemeyer'e yazıyor. İki gün önce Frederic
Engels'in kendisine Manchester'dan yolladığı bes sterlini almıs. O hafta Marx ailesi en fazla bastıran alacaklılar olan
doktorun ve bakkalın borcunu ödedikten sonra, karınlarını tıka basa doyurmus olmaklar. Karl Marx, az önce dairesinin
penceresinden dısarıya söyle bir baktı. Her zaman hareketli olan caddenin canlılığını seyretti. Bakısı tam karsısındaki
binanın kapısının dar köseliğine kaydı. Görünürde dikkat çekecek bir sey yoktu. Henüz o binanın içine yerlesmis bir film
sirketi de yoktu. Çalısma masasına gidip oturdu. Okunması neredeyse olanaksız olan yazısıyla sayfanın sağ üst
kösesine tarihi yazdı. Tarihin altına da adresini ekledi: 28, Dean Street, Soho, Londra.
Marx, sınıflar ve sınıf çatısmasıyla ilgili teoriye kisisel katkısını bu mektupta belirginlestirmistir. Bu mücadelenin tarihsel
gelisimini, burjuva tarihçilerinin kendinden önce ortaya koyduklarını ve bunun ekonomik anatomisini de burjuva
iktisatçılannm çözümlediklerinin altını çizdikten sonra Marx, teoriye kendisinin ne kazandırdığını açıklıyor: was ich neu
tat. "Benim getirdiğim yenilik", diyor, "1) Sınıflann varlığının yalnızca üretimin tarihsel gelisiminin belli asamalanna bağlı
olduğunu, 2) sınıf çatısmasının mutlaka proleteryanın diktatörlüğüne varacağını, 3) ve bu diktatörlüğün bütün sınıfların
ortadan kalkmasına, sınıfsız bir topluma doğru bir geçis asaması olduğunu göstermek."
Herkesin bildiği, zaman içinde içine her türlü sos katılmıs, bilgin yorumculann kusaklar boyunca açımladıktan, bir asırdan
fazla zamandır en parlak ve en çarpıcı tartısmacılann sürekli birbirlerinin yüzüne fırlatıp durduklan bir metin. Yine de ona
hâlâ geri dönebiliriz. Hâlâ üzerinde düsünebiliriz. Hâlâ yeni bir yanını kesfedebiliriz: etwas neues.
157
m
Peki Marx'in teorisine, tarihin ve tarihi yapan sınıf mücadelesinin somut düzlemine getirdiğini söylediği yenilik nedir?
Birkaç noktayı göstermek - ya da kanıtlamak: Marx her iki anlamda da kullanılabilecek nachweisen fiilini kullanıyor,
ancak her iki anlama göre de Marx, bu fiili ters anlamda kullanıyor; çünkü birazdan göreceğimiz gibi öne sürdüklerini ne
gösteriyor ne de kanıtlıyor.
Birinci noktayı, sınıfların varlıklarının tarihselliğiyle ilgili olanı bir yana bırakalım. Bu sorun su an hiç ilgilenmediğim bir
tarih felsefesinden ileri geliyor. İnsanlığın sınıfsız bir toplumdan, ilkel Komünizmin toplumundan, aynı türden ancak daha
gelismis ve bolluk içinde yüzeceği bir baska topluma ulasmak için azgın ve sonu belirsiz -öte yandan da her seferinde
Marx'in kendinden baslayarak, bütün Marksist kuramcıların öngördüğünden farklı sonuçlar doğuran- sınıf mücadeleleri
tarihinin uzun süreli arafindan geçmek zorunda olduğu fikrine hiçbir zaman ısınamamısımdır. Tarihin derinliklerinde
huzur içinde yasayan ideal toplumlar, devletsiz insan topluluklarının var olmus olması ve bu yüzden bunların gelecekte
de var olabileceği fikri, artık kimseyi bağlamıyor. Bu fikri Marx'in birinci noktasında ifade ettiği sekliyle kenara ayırmanın,
biraz keyfi bir hareket olduğunu biliyorum. Marx'in birinci noktasının içeriğine temel olusturan alt-Hegelci tarih
felsefesinin, aynı zamanda diğer iki noktaya da temel sağladığını biliyorum ve buraya daha sonra döneceğim. Ancak salt
yöntem kaygılarıyla su andaki çözümlememizin bu ilk noktasını bir kenara ayırabilir, geçici olarak parantez içine
alabiliriz.
Tarihsellik sorunu ve sınıfların varlığının göreliliği her ne olursa olsun, Marx'in sıraladığı bundan sonraki iki noktanın tarih
biliminden değil -böyle bir bilimin var olduğu ölçüde- yalnızca öngörüden kaynaklandığını görmek kolaydır. Ya da
kehanetten. Hatta belki de dinsel vaazdan. Sınıf çatısmasının mutlaka proleteryamn diktatörlüğüne varacağı
varsayımından ya da
158
belki sofuca bir dilekten baska bir sey olamaz. Ancak ne bu varsayımın doğrulandığı, ne de bu sofuca dileğin yerine
geldiği, gerçek tarihin hiçbir yerinde görülmemistir. Dünyanın hiçbir yerinde kavramın Marksçı anlamına göre bir
proleterya diktatörlüğü görülmedi. Marx'in Weydemeyer'e yazdığı mektuptan yüzyıl sonra", bu saptamayı yapabiliriz.
Bu noktada, salonun arka tarafından, seçkin Marksistlerin gücenmis yaygaralarını duyuyoruz tabii ki. (Yazarken her
zaman, az çok bir gösteri yapıyor gibiyizdir. Hâlâ bunu inkâr etmekte ısrarlı olan bir iki geri zekâlı kaldıysa da böyle bu.
Ve eğer bir gösteri yapıyorsak, salonu da gözümüzde canlandırabiliriz.) Bütün Marksistler hep bir ağızdan bağırıp
çağırmaya baslıyorlar.
Çığlık çığlığa Paris Komünü adının geçtiğini duyuyorum, onu unutuyor muydum? Frederic Engels'in su cümlesinin kesin
bir sesle yinelendiğini duyuyorum: "Bu diktatörlüğün nasıl bir sey olduğunu bilmek mi istiyorsunuz baylar? Paris
Komünü'ne bakın. İste o bir proleterya diktatörlüğüydü." Paris Komünü'ne bakın baylar, ama iyi bakın. Onun içinde çok
heyecan verici, çok öğretici seyler bulacaksınız. Ama proleterya diktatörlüğünü asla bulamayacaksınız. Engels'i unutun
ve onun olaylardan yirmi yıl sonra, Marx'in Fransa'da, İp Savaf ma. yazdığı önsözü, güzel bir sonla bağlamasını
sağlayan cafcaflı cümlesini unutun. Engels edebiyatını bir tarafa bırakarak tarihin kaba gerçeklerine geri dönün. Orada
proleterya diktatörlüğünü bulamayacaksınız. Dönemin metinlerini okuyun. Elbette ki Komün seanslarının tutanaklarından
baslayarak. Göreceksiniz ki Paris Komüncülerinin adil bir toplum isteğiyle yoğrulmus ve en belirsiz ideolojilerle kemirilmis,
yüce ve gülünç, kahramanca ve alçakça girisimlerinin proleterya diktatörlüğüyle uzak yalan, hiçbir ilgisi yoktur.
Ancak bunu kanıtlamaya devam etmeme izin vermezler. (Nachweisunj diyordu Marx: Ancak benim onda olmayan bir
avantajım var, sırtımı tarihe dayayabilir, tarihi tanık gösterebili-
159
rim, hayal kurmaya ihtiyacım yok; bu yüzden de kanıtlayabilirim, yani tarihin kanıtladıklarını gösterebilirim.) Hep bir
ağızdan yükselen sesler sözümü kesiyor.
Neyse baska zaman, belki baska bir yerde devam ederim. Ancak ne kadar gürültü patırtı, her çesitten Marksist sesin ne
kadar bağırıs çağırısı olsa da, sesimi biraz daha yükseltmem gerekse de, Marx'in üçüncü noktası üzerine de iki çift laf
edeceğim. Proleterya diktatörlüğünün yalnızca, sınıfsız bir topluma, bütün sınıfların ortadan kalkısına bir geçis dönemi -
devlet karsıtı bir devlet yani- olacağına iliskin görüsü üzerine. Yine burada da bir koyuda, bir kanıtsamayla karsı
karsıyayız. Gerçek tarih bunun tam tersini kanıtladı -nachgewiesen. Devletin sürekli ve yeri doldurulmaz biçimde
güçlendiğini, ortadan kaldırılmak söyle dursun kutuplastınlarak daha da belirgin hale getirilen sınıf mücadelesinin
siddetle yoğunlastığını kanıtladı. 30'lu yılların basında SSCB'de köylülere karsı baslatılan asıl iç savasın yanında,
Batıdaki sınıf mücadeleleri yemek daveti gibi kalır. SSCB'deki toplumsal ayrıcalıklar tabakalasmasının yanında -kisiye
değil, statüye bağlı fonksiyonel ayrıcalıklar tabii ki- batıdaki toplumsal adaletsizlik, yani milli gelirin dağıtımındaki
esitsizlik, peri masalı gibi kalır.
Tek sözcükle, Marx'in sınıflar ve bunların mücadelesi teorisine getirdiğini iddia ettiği yenilik; teorik olmaktan, gerçeği
aydınlatarak, üzerinde oynamaktan öteye gitmiyor. Kısacası bu iyi niyetli bir tahminden, Londra'nın Soho'sundaki Dean
Caddesi 28 Numara'da sıkça kullanılıyor olması gereken ifadesiyle wishful thinking'den baska bir sey değil.
Ve iste Marx'in proleterya diktatörlüğünü sınıfsız topluma geçisin kaçınılmaz adımı olarak gören bu kuramı, Bolsevizmin
cezalandırma çılgınlığının doğusuna zemin hazırlıyor. Terör, kökenlerini bu kuramsal zeminde bulup, buradan
besleniyor. İste Marx'in 1852 Mart ayında bir gününde kuru kuruya, sanki kendiliğinden
geliyormusçasına sıraladığı bu noktalar hakkında,
160
bütün Büyük Dümenciler, proleterlerin yerine düsünmeye -ve daha kötüsü bunları geceleri rüyalannda görmeyebasladılar.
Proleteryanın bu tarihi misyonu adına, milyonlarca proleter, özgür ya da zorunlu, ama her seferinde eğitici,
çalısma yoluyla ezildi, mahkûm edildi, dağıtıldı.
Marx'in bir noter gibi sıraladığı bu noktaların -bu teorik yeniliklerin- temelinde yatan bir fikir var. Bütün diğer sınıfların
kaybolusu anlamına gelen, diğer bütün sınıflar kaybolmadan ortaya çıkmayacak olan evrensel bir sınıfin varlığı fikri.
Genç Marx'in 1843'ten baslayarak; Dean Caddesi'nde değil, Paris'teki Vaneau Caddesi'ndeyken yazmıs olduğu Hegel'in
Hukuk Felsefesinin Elestirisine Giris adlı metninde, titrek bir sesle haykırdığı proleteryanın 6 Ocak yortusunu hatırlıyoruz.
Ancak bu evrensel sınıf ortada yok. Bu yüzyılın bizi Marx'tan ayıran dersi su oldu: En azından günümüz proleteryası bu
sınıf değil. Sonsuz pratik sonuçlar doğuran bu kuramsal kurmacayı korumaya devam ediyoruz. Çünkü meydan,
proleteryanın partilerine, proleteryanın diktatörlüklerine, proleteryanın seflerine, proleteryanın eğitici çalısma kamplanna
ait. Kısacası meydan, ağzı tıkanmıs proleteryanın sessizliğinde onun adına, onun sözde evrensel misyonu adına, yüksek
sesle, bağıra çağıra ve çoğu zaman da kestirip atan bir tavırla (bu, söylenebileceklerin en hafifi!) konusanlara ait.
Proleteryanın adına konusmayacak, kendini yalnızca sürekli bozuiup yeniden yapılan, proleteryanın sesini dinleyip,
söylediklerini dikkate alarak ona organik bir ağırlık, maddi bir güç kazandırmayı amaçlayan geçici bir yapı olarak görecek
yeni bir devrimci partinin ilk görevi; doğuracağı bütün sonuçlarla birlikte, evrensel bir sınıfin var olmadığı yolundaki teorik
gerçeği yerine oturtmak olmalıdır.
51
Ancak Marx'in kuramındaki, XX. yüzyılın sapkın gerçekliklerine yol açan bu kör nokta, aynı zamanda kuramın göz
kamastıran noktası. Devrim'in bütün o yüce yanılsaması bu noktada parlıyor. Bu hatalı evrensel sınıf kavramı olmasaydı,
Marksizm
161
hiçbir zaman, eskiden olduğu ve bugün de kısmen olmaya devam ettiği gibi dünyayı kökünden değistirip, daha da
yasanmaz bir yer haline getiren maddi güç olamazdı. Gözümüz bununla kamasmasaydı Marksist olmazdık. Yalnızca artı
değer üretiminin mekanizmalarım çözümlemek için Marksizmin vazgeçilmez olduğu ticaret toplumunun fetisizmini açığa
çıkarmak için hiçbirimiz Marksist olmazdık. Belki öğretmen olurduk. Oysa bizim yasama nedenimiz haline gelen evrensel
bir devrimci pratiğin teorisi olarak gördüğümüz Marksizmin, derindeki akılsızlığıydı bu. En azından benim yasama
nedenim haline gelen. Bu yüzden de artık yasama nedenim yok. Nedensiz yasıyorum.
Ama herhalde bu da normal bir sey. En azından diyalektik, öyle değil mi?
"Diyalektik her zaman dört ayağının üstüne düsme sanatıdır, aslanım!"
Dokuz yıl öncesinde, Nantua'da Fernand Barizon gözümün içine bakıyordu. Elindeki konyak kadehini
yüzünün hizasına
kaldırmıstı.
O gün Londra'da, diyalektik yüzünden Barizon'u hatırladım.
O günlerde Fernand'ı sık sık hatırlıyordum tabii. Yani Kolyma Hikâyeleri1 m okumakta olduğum 1969 bahar sonlannda.
Anlasılır bir sey bu. Ancak Barizon'la ilgili anılar belleğimin arka planında, biraz bulanık, belirsiz olarak kalmıstı. Ön
planday-sa hep kar vardı. Ettersberg pazarlarının karı, Magadan ya da Kargopol üzerindeki kar.
Ancak bu kez diyalektik nedeniyle Barizon'un hatırası daha belirgindi. Hatta tamamen belirgindi. 1960'ta Fernand'la
Nantua ve Cenevre'de molalar vererek, Paris'ten Prag'a yaptığımız yolculuğu haürladım. Aslında Prag'a giden yalnız
bendim, Barizon gelmiyordu. Zürih'te de durmustum ama henüz orada değiliz. Daha sonra geleceğiz.
Her neyse, Cenevre'deyiz, Cornavin Gan'nın büfesinde. Ar-
162
tık konusmuyoruz, birazdan ayrılacağız. Hoparlörden Zürih'e gidecek hızlı trenin 2 numaralı perona girdiğini anons
ettiler. Barizon hâlâ sessizdi. "Söylesene aslanım!" dedi sonra birden. Ona baktım.
"Seninle Zürih'e gelsem ne dersin?"
"Zürih'e mi?" dedim biraz afallayarak. "Benimle trene binmek mi istiyorsun?"
Omuzlarını kaldırdı.
"Tren mi? Trene ne gerek var? Benim dört tekerle devam ederiz. Uçağının yarın öğleden sonra kalkacağını söylememis
miydin? Çok zamanımız var." Gerçekten de zamanımız vardı.
Barizon'a baktım, birazcık sarsılmıs gibiydim. Yalnız yolculuk etmeyi severim. Yani trene ya da uçağa binerken yalnız
olmayı. Dinlendirici olur. Ayrıca bana fikirler de verir. Yalnız yolculuğun geçici hava değisikliğinde kafam iyi çalısır. Öte
yandan onunla sohbete devam etme fikri de hiç fena değildi. Bu tür yolculuklarda bazen canınızın hiç konusmak
istemediği yol arkadaslarınız olur. Zaten onlara anlatacak hiçbir seyiniz de yoktur. On bes gün önce San Sebastian ve
Vitoria'ya kısa bir yolculuk yapmıstım. Yanımda da Bayonne'lu bir Fransız militan vardı, ya da belki Saint-Jean-de-Luz'lü,
hatırlamıyorum. Onunla sohbet etmem hiçbir sekilde mümkün değildi. Geçimsiz ve kasıntıydı. Üstüne üstlük de
vejetaryendi. Hiç durmadan yemeklerden sikâyet ediyordu; oysa Bask mutfağı Allah için tam bir harikadır. Dönüste
hesap yaparken, benden, önceden konusulduğu gibi ve gayet normal olarak benzin parasını ödememi istedi. Ancak
bununla birlikte arabasının amortismanı için de kilometre basına bilmem kaç santim vermemi istiyordu. Ağzım açık kaldı,
ama hiç de saka yapmıyordu. Bana bizim için, yani İKP'nin yeraltı örgütü için yaptığı bütün yolculuklarda, küçük özel
arabasının amortisman payı olarak, kilometre basına belli bir miktar
pa-
163
ra istediğini açıkladı. İste o zaman, iki üç yıl önce onu terk etmis olan karısını anladım ve içimden kadına hak verdim.
Bunu bana Vitoria'da bir aksam, özel olarak zeytinyağına, genel olaraksa kadınların ahlâksızlığına verip veristirirken
söylemisti. Ancak Barizon'la durum böyle değildi.
"Doğru," dedim. "Çok zamanımız var. İstersen Zürih'e arabayla gidelim." İstiyordu.
Basım salladı. Çok mutlu görünüyordu.
"Yalnız bir sey var," dedim. "Yola çıkmadan önce Fransız kimliğimi almalıyım." Bir
açıklama bekler gibi yüzüme baktı.
"Tabii ya!" dedim. "Az önce sen de fark ettin ya. Salagnac ve Barizon, iki Fransız, hiç sorun değil. Ancak bir Uruguaylı ve
bir Fransız yan yana, bu biraz kafa karıstırıp, küçük bir tatsızlığa neden olabilir. Sözgelimi Zürih'teki otelde. Küçük bir
risk, ama baska seçeneğimiz varken niye üstümüze alalım ki?" Yüzüme bakıp, dislerinin arasında ıslık çaldı.
"Her seyi düsünüyorsun Gerard," dedi, biraz alayla. "Neden yağlı biri olduğunu simdi anlıyorum." Basımı salladım.
"Hayır," dedim. "Onca yıldan sonra neden kodeste olmadığımı anladın." Fernand
yüzüme baktı.
"Böyle devam et aslanım!" dedi ölçülü bir tavırla. Bir
yudum bira içip kadehimi kaldırdım. "Sen merak etme
Fernand! Ben ölümsüzüm!"
Ertesi gün Zürih Gölü üzerinde gezinti yapan gemilerden birinin güvertesindeydik. Güz günesi parlıyordu. Manzarayı
seyrediyorduk: beyaz köpüklerle süslenen mavi göl suyu, yesil çayırlar, sakin köyler, güz günesiyle kızıllanmıs dağlar.
Prag uçağını beklerken yapılan bu göl gezileri, neredeyse bir gelenekti. Bazen tek basıma yapardım, bir yol arkadasım
olduğunda da yol arkadasımla birlikte.
164
Bugün Barizon'la yapıyorduk, geçmiste Carrillo'yla yaptığım da olmustu. Bir kez onunla birlikte Zürih yoluyla Doğu'ya
gitmistik. O zaman arabayı kullanan Fernand değil Rene idi. Her neyse, bu göl yolculuğunu da Carrillo'yla beraber
yapmıstık. Yolculuk sırasında çok rahattı, anılarını, kendi hayatının ve Komünist hareketin az çok bilinen bölümlerini
hatırlıyordu. Stalin'in ölümünden sonra Krusçev ve SBKP Prezidyum'unun öteki üyelerinin Beria'yı nasıl ortadan
kaldırdıklarını da burada, Zürih Gölü üzerinde gezinen bir gemide mi anlatmıstı? Tam emin değilim. Bu hikâyeyi bana bir
yolculuk sırasında anlattığını hatırlıyorum. Yolculuklar insanı gençlestirir, bilinen bir seydir bu. Bazen de yolcuların dilini
çözerler. Neden böyledir bilmem ama böyledir iste. Yolculuklar, yaslı Komünistlerin bile dilini çözer. Yani, biraz çözerler.
Bu da az sey değildir.
Krusçev 1957'de Moskova'da düzenlenen Komünist Partiler Konferansı sırasında belli sayıda delegeyi, Kremlin'in
satafatlı salonlarından birinde aksam yemeğine davet etmis. Davetliler arasında Carrillo da varmıs. Sıra tatlıya
geldiğinde Krusçev, Be-ria'nın ölümünün hikâyesini anlatmıs. Saskınlık içindeki bütün o Avrupalı Komünistlere, Stalin'in
ölümünden sonraki bir Prezidyum seansında, Beria'dan kurtulmayı nasıl basardıklarını anlatmıs. Aralarında gizli olarak
Beria'yı devreden çıkarmak, onu fiziksel olarak ortadan kaldırmak için anlasmıslar. Bu pek kolay değilmis, çünkü Stalin'in
sağlığından kalma bir alıskanlıkla toplantı salonunun girisinde bütün Prezidyum üyelerinin üzerleri KGB'nin adamları
tarafından aranıyormus. Kremlin'in Prezidyum toplantılarına ayrılmıs olan salonuna silah sokmak olanaksız gibiymis.
Yine de bu güçlüğü asmıslar. Çünkü ordunun generalleri toplantı salonuna giriste aranmıyorlarmıs. Böylece maresal
rütbesindeki Bulganin, baska bir yüksek rütbeli generalin isbirliğiyle salona birkaç otomatik tabanca sokmayı basarmıs.
Aslında ordudan yüksek rütbeli birkaç subay da Beria'ya karsı olusturulan gizli komploya dahilmis ve sonrasında
olabileceklere karsı birkaç askeri birim alarm durumunda bekletiliyormus. Sonuçta Bulganin, Kremlin Sarayı'nda, Stalin'in
varislerinin Prezidyum toplantılarını yaptıkları salona birkaç küçük silah sokmus. Daha toplantı baslar baslamaz,
komplocular silahlarına davranıp Beria'yı yere sermisler. Kimse bir seyden kuskulanmadan Kremlin'den çıkarabilmek için
Beria'nın cesedini bir halıya sarmıslar. Sonra da bir telefonla harekete geçirilen seçkin askeri birimler, Beria'nın baslıca
isbirlikçilerini ve Stalin'in son polis sefinin kayıtsız sartsız adamları oldukları düsünülen İçisleri Bakanlığı özel birliklerinin
komutanlarını tutuklamıslar. Kremlin'in kocaman salonunda, altın kaplamalar ve cilalarla parıldayan bir lüks içinde
Krusçev, kardes delegelere verdiği yemekte, her zamanki belagatiyle, Lavrenti Beria'dan kurtulmayı nasıl basardıklarını
böyle anlatmıs. Anlatırken belki biraz süslemistir. Yapmayacağı sey değil. Ya da belki gerçekte her sey daha karmasık
ve daha adiceydi. Ancak davetlilerin üzerine kalın, buzdan bir sessizlik çökmüs. Deyim yerindeyse, ölüm sessizliği.
Kardes delegeler birbirlerinin yüzüne bakmaya bile cesaret ede-miyorlarmıs. Sonra yaslı Gollan, Büyük Britanya
Komünist Partisi sekreteri, yanındakinin kulağına eğilip fısıldamıs: " A gentlemen's affair, indeed!3'
Bana bu hikâyeyi Carrillo anlatmıstı. Kremlin'de kardesler yemeğinin sofrasında, GoUan'ın yanında oturuyormus. Ve
öyle sanıyorum ki Carrillo bu hikâyeyi bana Zürih'te, göl gezintisi yapan gemilerden birinde anlatmıstı. Hâlâ emin değilim
ama öyle sanıyorum.
Ancak bugün göl gezintisini Santiago Carrillo ile yapmıyorum. Bugün yanımda Fernand Barizon var. Mavi gölün üstünde,
güz günesinin altında, Wadenswil köyünün tam karsısındayız. "Hareket ettiğimizde rıhtımda duran adama dikkat ettin
mi?" dedim Barizon'a. "Hangi adam?" dedi kaslarını çatarak.
166
1
"Keçi sakallı, melon sapkalı, bodur bir adam." Melon sapka, belleğinde bir seyler uyandırdı sanki. "Melon sapka mı?
Evet, bir melon sapka gördüğümü hatırlıyorum," diye bağırdı Barizon. "Ama sapkanın altındaki adamı hatırlamıyorum."
"Lenin'di," dedim.
Barizon'un sigarasının dumanı boğazına kaçtı. Öksürmeye basladı, neredeyse boğuluyordu. Sırtına vurdum. İsviçre'nin
temiz havası hemen Barizon'un normal nefesine kavusmasını sağladı. "Tabii ya, ben de Napoleon'um," dedi Fernand,
nefesi yerine gelir gelmez.
"Bak sen!" dedim. "Ne tarihi bir bulusma! Tanık olmak isterdim. Lenin ve Napoleon strateji üzerine tartısıyorlar. 'Giriselim,
sonrasmı görürüz.' Her iki durumda da gördük zaten." Ancak Barizon zırvalamalarımı, ilgisiz bir kuskuyla dinliyordu.
"Adam gerçekten Lenin'e benziyor muydu?" diye sordu. "Dikkat etmemisim." Basımı salladım.
"Lenin'di," dedim. "Zaten bunda sasılacak bir sey yok. Hayaleti gelip, bir zamanlar mutlu olduğu yerleri
ziyaret ediyor." Barizon dönüp uzaktaki tepenin alanda uzanan Zürih sehrine baktı.
"Lenin, Zürih'te mutlu mu olmus?" diye sordu. Basımı salladım.
"Tabii ki", diye yanıtladım. "Burada Inessa varmıs. Hem sonra bütün zamanını kütüphanelerde felsefe ve ekonomi politik
kitapları okuyarak geçirirmis. Devrimciler için en iyi zaman kütüphanelerde geçirdikleri zamandır."
Barizon hosnutsuz bir tavırla bana doğru döndü. "Hayır ama!" dedi. "Devrimciler için en iyi zaman devrim
yaptıkları zamandır."
167
"Laf!" dedim. "Bir kere kabul et ki öyle zamanlar çok enderdir. Hem sonra isler çok çabuk tersine döner. Hiç
beklenmeyen seyler olur."
Barizon bir süre göl manzarasını seyrettikten sonra bana döndü.
"Söylesene Gerard! Artık yağlı biri olduğuna ve çok gezdiğine göre belki bana cevap verebilirsin. Ruslar nasıl insanlar?"
"Ruslar deli!" demisti Henk Spoenay, on altı yıl önce.
Kartallı yolda, karların üzerinde yürüyorduk. Ruslar hakkında, onların ilkbaharda kaçısları ya da tüyüsleri hakkında
konusmustuk. Farkına varmadan durmustum. Karlı manzaraya bakıyordum ama aslında onu görmüyordum bile. Hayal
kuruyordum.
53
Ne de olsa baharda değildik. Aralık ayındaydık. 1944'ün Aralık sonunda bir pazar günü. Pedro dediğimiz, Piotr'u
düsünüyordum. Avrupa boyunca Doğu'ya, Kızıl Ordu'ya doğru uzun yürüyüsüne devam ediyordu. Buchenwald'de
aramızda baska bir Pedro daha vardı. Ve üstelik o da İspanyol değildi. Slovaktı. Her iki Pedro da İspanya'da
çarpısmıslardı. Slovak olan uluslararası tugaylarda, Rus olansa Sovyet askeri uzmanlarıyla birlikte tanklarda. Her ikisi de
çok iyi İspanyolca konusurlardı.
Rus tankçısı Piotr'un soyadını hiç öğrendim mi bilmiyorum, öğrendiysem de unutmusum. Oysa Slovak piyade eri
Pedro'nun soyadını çok iyi hatırlıyorum. Kaliarik'ti. Ancak çok daha sonra- lan bunun da bir takma ad olduğunu
öğrendim. Aslında adı ne Pedro ne de Kaliarik'mis. Gerçek adı Ladislav Holdos'mus. Ancak
bunu tam yirmi yıl sonra öğrendim. 1945 Nisanı'nda Slovak Pedro'dan ayrılırken adını Kaliarik sanıyordum, sonradan
tekrar Holdos adını alacağını bilmiyordum. Kısaca vedalasıp "Salud, suerte, hasta la vista!" demistik. Bir daha görüsmek
için yirmi yıl bekleyeceğimizi bilmiyorduk. Birbirimizin ismini, ad-
168
resini de almamıstık, ne gereği vardı ki? Bir kere her ikimizin de adresi yoktu. Yalnızca birbirimizin çizmelerini almıstık,
çok iyi hatırlıyorum.
11 Nisan 1945'te ve bunu izleyen günlerde, Buchenwald'in yeraltı direnisinin çarpısma gruplarında birlikte bulunmustuk.
Tabii ki Kaliarik'in yeraltı askeri örgütünde benden daha önemli bir sorumluluğu vardı. Öncelikle benden yasça büyüktü,
en az on yas. Hem sonra İspanya'da ve Fransız direnisinde savasmıstı, kıdemliydi. Onca Komünist kusağın ortak
paydasını, tartısmasız hazinesini olusturan seye, savas deneyimine sahipti. Biraz durup düsünecek olursak, XX. yüzyıl
tarihi boyunca Komünistlerin en çok etkili oldukları yer, iç ya da dıs savas alanlarıydı. Hatta zaman zaman bu alanlarda
parladıklan bile olmustu. Sanki askeri ruh, XX. yüzyıl Komünizmi için vazgeçilmez bir unsur-mus gibi. O kadar ki özünde
Marksizme çok uzak, hatta neredeyse karsıt olan bazı hareketler, örneğin Castroculuk ve Latin Amerika'daki bütün
türevleri, sırf bu savasçılık unsuru, bu askeri ve hatta militarist ruh nedeniyle kendilerine, Komünizmin Kutsal Kilisesi'nin
cemaatinde, müteveffa Maresal Stalin'in vârislerinin sıkısık savas saflarında yer buldular. XX. yüzyıl Komünizmi, ilham
verdiği ya da egemen olduğu bütün devrimleri yerine getirir getirmez basarısızlığa uğradı, ancak savaslarda birkaç
parlak- zafer kazanmayı basardı. Üstelik bu is henüz bitmis değil. Çok uzak olmayan bir gelecek, bu kehaneti haklı
çıkaracak. Görmeyi bilen için yeterince seffaf olan günümüz, bunu her geçen gün biraz daha açıklıkla kanıtlıyor. Zaten
bunu anlamak da çok zor değil: Devrimin basarısızlığı, yani toplumun yeniden düzenlenmesi konusundaki basarısızlık,
kaçınılmaz olarak silahlı yayılmacılığı getiriyor. Afrikalı, Kübalı, Arap ya da san ırktan askerler aracılığıyla.
Her neyse, Kaliarik, 11 Nisan 1945'te SS bozguna uğratıldığı sırada Buchenwald'in kontrol kulesini isgal eden, Gustloff
fabrikasında parça parça takılmıs otomatik tüfeklerle donanmıs
169
f
sok gruplarından birine komuta ediyordu. "Ünlü kuleye karsı ilk saldırı dalgası, Pedro dedikleri bir Çek'in emri altında
baslamıstı," diye yazıyor Olga Wormser-Migot kitabı Müttefikler Kapıyı Affyjmda...''dz. Gerçi o Slovaktı ve sonradan
bunun ağırlığını hayatında çokça hissedecekti; ancak sonuçta bu Pedro, benim Pedro idi. Arkadasım Kaliarik. Bense
ancak ikinci dalgada, makineli tabancalar, Panzefraust\ar -bazuka denen ve tanklarla, zırhlı araçlara karsı kullanılan bir
tür tekil motorlu- ve SS muhafiz kulübelerinden alınan diğer silahlarla kampın kapısına yerlestiren birlikte yer
alabilmistim. Böylece Kaliarik ve ben, o ünlü 11 Nisan gecesi, Weimar'a giden yolda, Goethe'nin sevgili kayın ormanında
karsılasmıstık. O gece Weimar'i çevreleyen ormanın içinde bol bol İspanyolca konusmustuk.
Ancak birkaç gün sonra birbirimizden ayrılırken uzun uzun vedalasmamıstık. Birbirimize adreslerimizi verememistik,
çünkü adresimiz yoktu. Ancak birbirimize çizmelerimizi vermistik. SS kıslalarındaki dükkândan aldığım deri çizmelerin,
benden çok kendisine yakıstığını düsünüyordu. Buna karsılık, onun aynı yerden aldığı çizmeler de bana daha iyi
oluyordu. Bu önemli gerçeği, savasın bitmesinden birkaç gün sonra, nisan ortasında bir günde, 40. bloğun önünde
güneste otururken kesfetmistik. Bu yüzden de çizmeleri değis tokus ettik. 1 Mayıs 1945 günü Paris'e, 1 Mayıs
yürüyüsüne katılmak için tam zamanında vardığımda, ayağımda Kaliarik'in çizmeleri vardı. Zaten aklımda da o vardı.
Yalnızca benimkilere karsılık, bana verdiği o yumusak çizmeler yüzünden de değil. O 1 Mayıs günü, Millet Meydanı
tarafında 1 Mayıs yürüyüsünün kalabalığı dağılmak üzereyken, Paris'in üzerine düsen hafif kar fırtınası yüzünden.
Yağmakta olan karın havada dönüp duran tanelerine baktım ve tabii ki arkadaslarımı hatırladım.
Bundan yirmi yıl sonra, 1964'te Kaliarik'i yeniden gördüm ve bu kez gerçek adının Ladislav Holdos olduğunu öğrendim.
Voltaire Bulvan'nda, arkadaslarımın evinde, o sıralar tanıma-170
dığım Londonlar'la bulusmak için randevum vardı. 1945'te Buchenwald'den dönüsümde Paris'te Arthur London'la bir kez,
bir toplantının çıkısında karsılasmıstım. Benim yanımda Michel Herr vardı ancak bizi tanıstırmıs mıydı, yoksa Mauthausen'den
gelen bu uzun boylu, zayıf ve kamburu çıkmıs adamın, MOl'nin efsanevi yöneticisi "Gerard" olduğunu ben
kendim mi çıkarmıstım, simdi hatırlamıyorum. Ancak tanıstınldıy-sak bile, bütün sahne ancak birkaç saniye sürmüstü.
1964'te Voltaire Bulvan'nda arkadaslarımın evinde, gerçekten tanıstığımızda London bize nefeslerin tutulduğu, nefret ve
kasvet dolu uzun saatler boyunca Çekoslovakya'da tutuklanısının, yargılanısının ve hapsedilisinin öyküsünü bütün
düğüm noktalarıyla anlatmıstı. Bu anlatı, en azından benim belleğime kazınmıs haliyle, aynı olayların anlatıldığı ve
London'un yıllar sonra yayınlayacağı İtiraftan çok daha amansız, her türlü kendini aklama istediğinden çok daha
arınmıstı. Ancak simdi İtiraftan söz etmenin sırası değil. Kronolojik sıraya dikkat ettiğimi unutmayalım. Belleğin sinsi ve
yılankavi dönemeçlerine, sinema dilinde kullanılan deyisten esinlenirsek "geriye dönüslü" isleyisine, gerçek adı Holdos
olan Kaliarik'in kaybolan ve yeniden bulunan izlerine, bütün bu apaçık gelis ve gidislere karsın; hâlâ 1944 Aralığında,
Buchenwald'de bir pazar gününü yeniden yasamaktayız. İtirafın, bu yeniden yasanan deneyimde henüz bir
yeri yok. 1964 güzünde, Voltaire Bulvan'nda, Jean Pronteau'nun evinde, Artur London'un birkaç yıl sonra
İtirafa konu olacak hikâyesini bize anlattığı o gecede, su an beni ilgilendiren tek sey Pedro Kaliarik'in varlığı.
Çünkü o, Buchenwald'de söz konusu pazan ve baska birçok pazan daha benimle paylasmıstı.
Bir aksam Jean Ponteau'nun, Voltaire Bulvarı'ndaki evine
giriyorum. İçeride Londonlar var. Aynca bir de görür görmez
tanıdığım bir adam. Pedro, Buchenwald'deki Slovak arkadasım.
Kaliarik'i bulmak benim için bir bayram olabilirdi. Neden ol-
171
masın? Yirmi yıl sonra, tamamen rastlantı eseri, bir arkadasınızla karsılasıyorsunuz. Hatırlayacak ne çok seyimiz, ne çok
anımız vardı. Değis tokus ettiğimiz su çizmelerden baslardık. SS dükkânından aldığımız o çizmeleri hatırlıyor musun?
Pedro'ya, daha sonra o çizmelere ne olduğunu anlatabilirdim. Sonra da kamptan kurtulusumuzdan sonraki o nisan
günlerini anımsardık. O gece Weimar yolunda devriyelerimizden birinin yakaladığı o Nazi ailesini hatırlıyor musun
Pedro? Pedro hatırlayacaktı. Belleğin bir yerlerinde uyumakta olan, ancak uyanmaya, yeniden doğmaya hazır daha pek
çok sey bulup çıkaracaktık. Bütün bu geri gelen anılara aptal aptal gülecektik. Tabii ki üzerimizde duman olup havaya
karısmıs arkadaslarımızın gölgesi de olacaktı. Gölge bir an için hafifçe, kardesçe üzerimizden kayıp geçecekti. Belleğin
derinliğindeki o günesli nisan resminde, krematoryumun bacası da olacaktı elbette. Ancak biz, ölümün gölgesine,
krematoryumun dumanına rağmen yine de gülecektik. Pedro gibi bir arkadası yirmi yıl sonra tesadüfen bulmanın tadını
çıkarmak ve onunla birlikte geçmisin parlak masumiyetini anmak, hayattan çok fazla sey beklemek de sayılmazdı.
Ancak bu mümkün olmadı. Geçmisi anamadık. Hayır, aslında geçmisi andık ama Buchenwald'deki geçmisi değil.
Masumiyetin geçmisini değil. Çünkü Kaliarik 1945'te evine dönmüs ve yeniden Ladislav Holdos olmustu. Bu ad, yani
gerçek adı altında Slovakya Komünist Parti'sinin sekreterliğine ve Prezid-yum'una üye olmustu. Daha sonra ise Slovakya
Milli Konseyi'ne milletvekili ve baskan yardımcısı olmustu. Ancak 1951'de, yılın basında Holdos tutuklanmıstı.
Clementis'in yanında, bir Slovak milliyetçi-burjuva grubuna katılmakla suçlanmıstı. 21 Subat 1951'de Çekoslovakya
KP'sinin merkez komitesine Clementis ve Slovak KP'si içindeki parti karsıtı milliyetçi-burjuva. hizipfi grubunun casusluk
ve sabotaj faaliyetlerinin ortaya, çıkarılısım dair bir rapor sunulmustu. Sonraki aylarda ise dava senaryosu değismisti.
Sonuçta Clementis, korkuyla bir araya toplanmıs
172
halkın karsısında, Slovak milliyetçiliğinin canavarlarının maskelerinin düsürüleceği bir kamu davasının yıldızı, bas aktörü
olmaktan çıkmıstı. Clementis, Slansky davasında yalnızca ikincil bir rol oynayacaktı. 1952'de onunla birlikte idama
mahkûm edilecekti. İdam edildikten sonra da külleri, Prag yakınlarındaki buz tutmus bir yoldan rüzgâra savrulacaktı.
Clementis ve Josef Frank'ın külleri bir arada ve birbirine kansmıs olarak, Bohem-ya'daki karlı bir yolun üzerine
savrulacaktı.
Celementis'in suç ortağı olmakla suçlananlarsa, ki aralarında Holdos'la birlikte Novomesky, Okali, Horvath ve Husak -
evet ya Hüsak! Stalin'in zindanlarından çıktıktan sonra, 1968 Ağustosundan itibaren Stalin'in varislerinin baskı
politikasını acımasızca uygulayacak olan Husak- yüksek makamların davalarının senaryolarını sonlandırması, yaptıkları
hareketin titizce hazırlanan protokolünün tamamlanması ve itiraf metinlerinin yazılması için birkaç yıl daha beklemek
zorunda kalacaklardı. Nihayet 1954'ün 21-24 Nisan günlerinde Bratislava'da yargılanacaklardı. On yıl sonra 1964
güzünde, Paris'te, Voltaire Bulvan'nda Pedro'yu dinliyordum. Umutsuz bir öfke beni tamamen kaplamıstı. Pedro'nun
sesini titreten de aynı öfkeydi herhalde.
Birkaç hafta önce, Nikita Sergeyeviç Krusçev devrilmisti. Tarihte bir sayfa daha kapanmıstı. Tarihin, siyasi sistemini
yeniden kurmak için -yaygın ve kargasa içinde bir isyanın kanlı çatısmaları olmadan, askeri bir iç çarpısmanın toplu
kıyımları olmadan-Komünizme tanıdığı tek ve benzersiz firsat kaçırılmıstı. Bir daha böyle bir tarihsel firsat asla ortaya
çıkmayacaktı. Hiç kuskusuz Nikita Sergeyeviç de her seyden çok kendi çeliskilerinin, kendi belirsiz stratejisinin kurbanı
olmustu. Reformcu bir strateji olarak, ancak demokratik bir kitle hareketinin yayılmasıyla basarıya ulasabilecek ve bu
arada da kendi kendini olumsuzlas-tıran bir kendini asma sürecinin tohumlarını da içinde tasımakta olan girisiminin,
tarihsel olarak belirlenmis sınırlarına karsı di-renememisti. Bunu daha önce Polonya'da ve Macaristan'da 173
gördük. Simdi de Çin'de görmeye baslıyoruz. Ancak Nikita Ser-geyeviç yalnızca Terör'ün yeni yönetici sınıfının, en
azından bu Terör'ün sınıf haline getirdiği kesimin mutlak iktidarını yeniden kurmak için Krusçev'in ortadan kaldırılmasını
gerekli gören yandaslarının kurbanı olmamıstı; aynı zamanda uluslararası Komünist hareketin büyük çoğunluğunun
anlayıssızlığına, saldırılarına, bozguna uğratma ve kökünden yıkma çabalarına da yenik düsmüstü. Bir kez daha, çok
karanlık ve itiraf edilmeyen -itiraf edilemeyecek-ancak burada yapılması mümkün olmayacak kadar derin bir
çözümlemeyi hak eden sonuçlarla, bir bütün olarak Komünist hareket, birkaç ilginç istisnaya karsın, aslında oynamak
için yaratılmıs olduğu zararlı rolü oynamıstı. Neye inanmıs görünürsek görünelim! Bu hareket, bu yüzyılın 30'lu yıllarında
kayıtsız kosulsuz, asağılık bir boyun eğisle bütün sistemin Stalincilestirilmesine izin vermisti. Yirmi yıl sonra, 50'li yıllarda
uluslararası Komünist hareket SBKP'nin XX. Kongre -si'nin yarattığı sok dalgasının yayılmasını engelleyecekti. Batıda
Fransız KP'sinin, doğudaysa Çin KP'sinin itmesiyle durumu, ulusal örgütler için kabul edilebilir bir seviyede tutacaktı.
Ancak 1964 güzünde, Voltaire Bulvan'nda, Ladislav Hol-dos'la yemden bulustuğum o apartman dairesinde Nikita Serge -
yeviç'in indirilmesine üzülmeyecektim. O dönemde ne herhangi bir seye üzülüyor ne de bir sey umabiliyordum. İKP'nin
yönetici örgütünün zirvesinde kisisel savasımımın -onur mücadelemin: bu ifade kulağıma ilk kez haklı geliyordu- sonuna
kadar gitmistim. Çok kısa bir süre önce 3 Eylül 1964'te Yürütme Ko-mitesi'nin bir delegasyonu tarafından çağırılmıstım.
Bana öğleden sonra ikide Aubervüliers belediyesinin önünde randevu vermislerdi.'Yıllar boyunca ÎKP'nin gizli yönetim
toplantılarım yaptığımız bu semtin bütün apartmanlarını, bütün evlerini tanıdığım için bu seferki toplantının hangisinde
yapılacağını tahmin edebilirdim. Hatta zaman kazanmak için bana doğrudan, bu apartmanlardan birinde de randevu
verebilirlerdi. Ancak isler
55
174
öyle yürümez. Bütün Komünist partilerde "devrimci titizliği" gibi ikiyüzlü bahanelerle kendimizi aklamaya çalıstığımız
polisiye refleks buna izin vermez. O gün o saatte, 3 Eylül 1964'te saat öğleden sonra ikide, çağırılmıs olduğum o
toplantının öncesinde hâlâ İKP yönetiminin, parti merkez komitesinin bir üyesiydim, Yürütme Komitesi'ndense siyasi
sapmalarım incelenin-ceye kadar geçici olarak uzaklastırılmıstım. Ancak daha simdiden fiilen bir düsman, bir hain
davranısı görüyordum. Yalnızca bana randevuyu, doğrudan toplantıyı yapacağımız yerde vermemekle de kalmamıslardı;
üstelik bir de Aubervilliers belediyesinin önünden beni almaya gelen araba bizi takip eden birilerini sasırtmak ya da bana
yön duygumu kaybettirmek için aynı yerlerden tekrar tekrar geçiyordu. Bu hain komedide canımı en çok yakansa,
arabanın soförüne eslik eden ve görevi benim sağ salim toplantı yerine varmamı sağlamak olan yoldasın, Madrid'deki
eski yeraltı günlerimden bir arkadas olmasıydı. Zaten "Bernardo" da gitgide daha tedirgin görünüyordu. Ben de onu iyice
bunaltmak için üstüne bir dizi alaylı söz yağdırdım. Ne kadar tutarsız olduklarını, bir isi ciddiyetle yerine getirmekten ne
kadar uzak olduklarını bir kez daha kanıtladıklarını söyledim. Çünkü ikisinden biri olmalıydı: Ben ya bir düsmandım ya da
değildim. Bana polis gibi yaklasmalarından, düsman olduğuma karar verdikleri anlasılıyordu. Hatta belki bir polis
olduğuma. Ama bu durumda gerçekten çok salaktılar. Çünkü ben bir polis idiysem, uzun zamandır öyle olmam gerekirdi.
İnsan bir sabah dislerini fırçalarken polis olmazdı ki. Bütün bu gidis gelis komedisine rağmen beni götürmekte olduklan
apartmanın adresini daha önceden vermis olabilirdim. Hatta daha pek çok adres vermis olabilirdim. "Burada ve bütün
İspanya'da kaç tane yeraltı adresi biliyorum, haberin var mı Bernardo?" demistim. "Benim verebileceğim ve senin de ne
yaparsan yap korumayı basaramayacağın sırların neler olduğu konusunda en küçük bir fikrin var mı? Bak, sen bile
bilmiyorsun, peki sana Madrid'deki bütün giz-
175
li basımevlerimizin adreslerini ve parolalarını vermemi ister misin?" "Bernardo"nun tedirginliği gitgide artıyordu. Soförün
de öyle. Giderek daha dikkatsiz sürüyordu ve ben de buna dikkatini çekmekten geri kalmıyordum. "Bak 'Bernardo'", diye
devam ediyordum, "Carrillo'nun gizli adresini bilmediğinden eminim. Biz bilenlerin sayısı çok azdır. Sana bunu
söyleyeyim mi? Telefon numarasını da ister misin?" Ancak "Bernardo" çılgına dönmüs gibi benden susmamı istiyordu.
"Neden susayım ki 'Bernardo'? Ne ağzımı tıkadın, ne gözlerimi bandadın. Tutarlı bir adam olsaydın bunları yapman
gerekirdi. Nereye gideceğimizi zaten bildiğime göre, bütün bu gidis gelisler ne ise yarayacak? Bundan sonra hiç kimse
konusmamı yasaklayamayacağına ve zaten sizin ödünüzü bokunuza karıstıran da bu olduğuna göre susmamı istemek
ne ise yarayacak?" Her neyse, 3 Eylül 1964 günü İKP'nin bir delegasyonu bana Merkez Komitesi'nin, Yürütme
Komitesi'nden ihraç edilmemi onayladığını ve benden hatalı fikirlerimi düzeltmemi beklediklerini söyledi. Ama ben bir kez
daha -ve son kez- Stalinci özelestirinin rahatlatıcı ve güven verici mazosist uygulamasına girmeyi reddettim. Böylece bu
is, birkaç sözlü çekismeden sonra burada kapandı. Birbirimizi tanımıs, ne yapmamız gerektiğini anlamıstık.
Bu nedenle, 1964'ün o güz aksamında, Voltaire Cadde-si'nde Pedro ile karsılastığımda, öteki tarafa geçmistim artık.
Hiçbir seye üzülmüyor, hiçbir sey beklemiyordum. Ancak yine de Pedro'nun anlattıklarını dinlerken kapkara, yararsız bir
öfke -çünkü tamamen umutsuz, herhangi bir eyleme dönüsmekten tamamen uzak bir öfke- içimi kaplamıstı.
1954 Nisanı'nda Pedro, Bratislava'da mahkeme önüne çıkarılmıstı. Dava Çekoslovak KP'sinin Merkez Komitesi
sekreterliğinin kurduğu senaryoya göre gelismisti. Pedro, yani Ladislav Holdos, otuz yıl hapse mahkûm olmustu.
Dava 21 Nisan 1954'te baslamıstı. Günü gününe tam dokuz
176 yıl önce, 21 Nisan 1945'te Pedro ile ben, Buchenwald'de çizmelerimizi değismistik. Tam yerine düsen bu hatıranın
kesinliği sasırtıcı olabilir. Ancak bu kesinlik, bayağı da olsa tartısmasız. Çünkü Kaliarik ve ben, yumusak deriden, güzel
çizmelerimizi, Rodhain manastırının askerleri yurdarına geri götürmekle görevli kamyonlarından biriyle Buchenwald'den
ayrılısımdan iki gün önce değis tokus etmistik. Buchenwald'den ayrılısımın tarihi 23 Nisan'dı. Bu Saint-Georges günü
olduğu; Buchenwald'den ayrılısımın aynı adlı süvari alayının kutsal efendisinin ve Katalonya'nın daha da yüce
efendisinin gününe denk gelmesi beni hayli eğlendirmis olduğu için bu tarihi çok iyi hatırlıyorum. Demek ki çizmelerimizi
de 21'inde değistirmistik. Günü gününe tam dokuz yıl sonra da Bratislava'da Ladislav Hol-dos'un davası açılacaktı.
Onca yıl sonra, Buchenwald'le vedalasmamdan neredeyse yirmi yıl sonra Voltaire Bulvan'nda, Pedro'nun anlattıklarını
dinlerken bunları düsünüyordum. Ayrıca Pedro'nun dâvasının Stalin'in ölümünden bir yılı askın bir zaman sonra
yapıldığını da düsündüm. Stalin'in; öldükten sonra bile öldürmeye, hapsetmeye, iftira atmaya ve hayadan mahvetmeye
devam ettiğini dü-' sündüm. 1954'te Buchenwald'de, özgürlükten sonra da mahkûmların ölmeye devam ettiklerini
düsündüm. Auschwitz'den sağ çıkan Yahudiler, Buchenwald'in Küçük Kamp'ında ölmeye devam ediyorlardı. Stalin'in tek
basına koca bir toplama kampı gibi, ideolojik bir gaz odası gibi, Doğru Düsünce'nin krematoryumu gibi, yok olduktan
sonra bile öldürmeye devam ettiğini düsünüyordum. Özellikle de Stalin'in belleğimizin olası masumiyetini nasıl
paramparça ettiğini düsünüyordum. Çünkü Pedro ve ben o aksam, Jean Ponteau'nun Voltaire Bulvan'ndaki evinde
birbirimizin boynuna sarılabilirdik. Eskiden tanıdığın bir arkadasının, hiçbir art niyetinin, hiçbir karısık ya da kafa
karıstırıcı anıyı paylasmadığın bir arkadasının boynuna sarılmak. Değis tokus ettiğimiz çizmeleri, Buchenwald'deki o eski
mutluluğu-177
muzu anabilirdik. Haklı bir dava uğruna verilen bir mücadelede özgürce yer almıs olmanın, bütün riskleri ve sıkıntılı
anlanyla, bütün o küçücük umut ve nese kıvılcımlarıyla bir yer almıs olmanın mutluluğu. Ancak bu artık mümkün değildi.
Evet yine de birbirimizin boynuna sarılmıstık ama 21 Nisan 1945 günü değistirdiğimiz yumusak deriden çizmeleri anmak
için değil. Günü gününe tam dokuz yıl sonra Bratislava'da açılan davayı anmak için. Birbirimizin boynuna sarılmıstık ama
her ikimizin içini de kapkara bir öfke kaplıyordu. Yararsız ve suçlu bir öfke. Yararsız bir öfke çünkü kim ne derse desin,
umutsuz bir mücadeleden ve basansız mücadelede ayak diremekten baska hiçbir sey üretmeyen bir ideolojik hareketin
içinde, artık umut edilecek hiçbir sey kalmamıstı. Suçlu bir öfke çünkü Pedro, kuskusuz ağzından zorla alınan itirafları
hatırlıyordu; bense geçmisteki huzur verici sessizliklerimi ve bir zamanlar arkadasım olan bazı zavallıların çığlıklarına
bile isteye ve kölece kulak tıkayısımı. Artık masum bellek yoktu. Bizim için yoktu.
Ancak ben 1944 Aralığı'nda Buchenwald'deyim. Aralık sonunda bir pazar günü. Henk Spoenay'la birlikte kamptan
çıkmıstık. Henk Mibau'dz kaldığı için ben tek basıma dönüyorum. Biraz önce, bir sonsuzluk önce, gidis yolundayken,
belleğimdeki bütün bu ileri gidislerden önce, Henk ve ben Ruslardan söz ediyorduk. "Ruslar deli!" demisti Henk. Henüz
Kolyma'dan söz edildiğini hiç duymamıstım.
Karlı yolun öbür ucunda kampın anıtsal giris kapısı yükseliyor, onun üzerinden de kontrol kulesi görünüyordu.
Güneste yavas yavas yürüyordum.
"Bu bir rüya," demisti Henk az önce yoklama yerindeyken.
Ama rüya olan neydi? Mavimsi beyazlıktaki kan, solgun günesi, uzaktaki sakin dumanıyla bütün bu
manzara, benim gördüğüm bir rüya mıydı? Yoksa ben mi bu manzaranın gördüğü,
178
bu manzarada görülen, uzaktakinden ancak biraz daha yoğun bir duman gibi bir rüya mıydım? Ben gelecekteki dumanın
bir rüyasından, ölüm ya da yasam denen bu dumanlı tutarsızlığın düssel bir görüntüsünden baska bir sey değil miyim?
Ya da bütün bunlar, bu kampın bütün dünyası ve arkadaslar, Fernand Barizon, Henk, Yehova'nın Sahidi, Jiri Zak'ın
orkestrası, bütün bu kalabalık, benim de yalnızca kahramanlanndan biri olduğum ve kendisini görmekte olan kisinin bir
gün uyanabileceği bir rüyadan baska bir sey değil mi? Geri kalan her sey, dısarısı, eskiden yasanmıs olanlar ve ileride
yasanacak olanlar, bir rüyadan baska bir sey değil mi?
Bu kıs rüyasının solgun günesi altında bir an basım dönüyor. Telas edecek bir sey yok. Hosuma bile gidiyor.
Artık gerçekliğe dair hiçbir ölçüt yok. Varlığımı kanıtlamak için kendimi çimdikleyecek kadar aptal değilim.
Çimdiğin vereceği o kısa, belirgin, keskin acının hiçbir sey kanıtlayamayacağını biliyorum.
Gerçekliğe dair hiçbir ölçüt yok, her sey mümkün. Birkaç adım daha atıp duruyorum.
Yolun öbür ucundan karsıma, Goethe ve yanında sıfır numara salak, sadık Eckermann'ı çıkabilir. Onlann en
sevdikleri gezinti yeri burası değil miydi? Goethe ve Eckermann, üzerinde görkemli kartal armaları bulunan
sütunlarla çevrili yolda.
Falkenhof tarafındaki ağaçlann arasından karsıma çıkabilirler.
"Bugün," diye yazardı Eckermann daha sonra, "keskin soğuğa rağmen Goethe, Ettersberg üzerinde gezmek istediğini
belirtti.''
"Bu sabah," dedi, Goethe, "bu, güzel ormanlardaki bütün anılanının sonbahann, geçmekte olan yırtıcı ılıklığıyla ya da
ilkbaharın yesilliğin yaklasmakta olduğunu hissettiren, emeklemekte olan canlılığıyla mühürlü olduğunu fark ettim. Sanki
bütün Ettersberg, anılanm mayıs ve eylül aylannın renklerini, yalnızca iki mevsimin kokularını tasıyor. Oysa bu güzel
ağaçlann arasına
179
kıs ortasında da kızak gezintileri yapmak için hatta bazen gece karanlığında, neseli fener ısıklarıyla gittiğimden eminim.
Ancak bu hatıralar çok bulanık. Galiba," diye ekledi Goethe, "yaslandıkça daha yumusak anıların sıcaklığına
sığınıyorum."
"Goethe'nin yaslanmaktan söz edisini duyunca gülümsemeden edemedim. Soylu majestenin yüzünde öyle bir canlılık,
öyle bir ruh gençliği okunuyordu ki! İnsan bu hayranlık uyandıran adamın, bu Goetheyen dahinin yakında ikinci asrını
devireceğine nasıl inanırdı?
"Bu durum aklıma, biraz melankolik bir düsünce getirdi. Bu savas bes yıl içinde bitmeliydi ki 1949'da üstadımın iki
yüzüncü doğum günü, bans içinde, uzlasmıs bütün Avrupa halklarının bu vesileyle bir araya geleceği büyük sölenlerle
kutlanabilsin! Bu gerçeklesmezse ne büyük bir felaket, insanlık için ne büyük bir kayıp olacak!
"Goethe'den baska kim Weimar'da, iki yüzüncü doğum-gününü kutlamaya gelmis olan bu dünyanın büyüklerini evrensel
bir Barıs Kongresi'nde bir araya getirebilirdi? Reich'ın kaçınılmaz ve zaten yaklasmakta olan yenilgisinden -Goehte'ye
göre Alman ulusunun yeni bir yükselis için güç toplayacağı bir yenliği olacak bu- Alman tarihini ve Alman bilgeliğini,
Goethe'den daha iyi hangi Alman devlet adamı simgeleyebilirdi? Avrupa'nın yeniden insa edilisi sırasında Baskan
Roosevelt, Maresal Stalin, Basbakan Winston Churchill ve General De Gaulle'ün karsısında, Alman ulusunun çıkarlarını
Goethe'den daha iyi kim koruyabilirdi? "Her neyse, bu sabah çalısma odasına girdiğimde Goethe'yi, oldukça heyecanlı
ve hatta biraz da atesli bir halde buldum. Doğu cephesinde çarpısmakta olan Albay Von Sch.'ın gönderme nezaketinde
bulunduğu ve kendisinin de büyük bir ilgiyle bağlandığı Rus ikonlarım dalgın dalgın seyretmekteydi. Ona pazar
gazetelerinin özetini yapmaya baslamıstım ki ani bir hareketle bu usandırıcı isi yanda kesti. 180
' "Bir an için, dedi, dünya islerini bir yana bırakalım. Benim sevgili Eckermannım, aziz dostum, Valmy'de bulunmus,
Fransız Devrimi'nin yayılısına tanıklık etmis, Napoleon'un zaferinin doğusunu ve sönüsünü görmüs benim için günesin
altında yeni bir sey olabilir mi hiç? Hayır, ne yazık ki tarih sürekli kendini yineliyor. Bu konuda eski dostum, Profesör
G.W.F. Hegel ne kadar haklıymıs! Siz HegePle 1827 senesinde Weimar'dan geçmekteyken, onuruna verdiğim çay
davetinde tanısmıstınız. Ancak su an hatırladığım o yıllarda, o Iena yıllarında henüz benim yanımda değildiniz
Eckermanncığım! Iena, uygar dünyanın merkeziydi cancağızım! Oranın hatırasını belleğimde tam bir göz kamasmasıyla
canlandırıyorum, hem bazı kötü kalplilerin' iddia ettikleri gibi sadece küçük Minna Herzlieb'in, Minche-nim'in yüzünden de
değil. Hiç de değil! O sıralar Tena, Gran-dük'ün yanındaki görevim nedeniyle ilgilinmek zorunda olduğum üniversitesiyle
yüzyılın en önemli Alınanlarından bazılan-nın yasadığı ve çalıstığı bir yerdi. Geçen yüzyılın demek istiyorum tabii ki.
Schiller ve Fichte, Schelling ve Hegel, Humboldt, Schlegel Kardesler, Brentano, Tieck, Voss ve simdi aklıma
gelmeyenler! Bütün bu insanlar çok sefil kosullar altında çalısıyorlardı, çünkü Almanya'da ruh zenginliği çoğu zaman
maddi sefaletin besleyici toprağında çiçek açmıstır. Hatırlıyorum da bir keresinde Hegel öyle dardaydı ki ortak bir
dostumuzdan, yiğit KnebeFden, profesöre on gümüs para vermesini istemek zorunda kalmıstım.'
"Ancak bu zarif olduğu kadar, üzücü de olan anıları bir hareketle uzaklastırarak haykırdı Goethe: 'Bugün sizi Ettersberg'e
çıkarmak istiyorum. Kıs doğasını incelemek bize kimbilir ne çok konusulacak konu verecektir.' "Bu sözleri onaylarken
57
içimden de Goethe'nin sabırsızlığının nedeni gerçekten bu muydu acaba diye düsündüm. Bundan kuskuluydum ama
nedenini bilmiyorum. Çok gecikmeden kızağı hazırlamalannı söyledim ve bir kürk yığınına sıkı sıkıya sarın-
181
mıs olarak, tırısa kalkmıs iki sorguçlu gürbüz atın önderliğinde Ettersberg'in bayırlarına doğru yola çıktık. Ne yazık ki bu
güzel tepe, çesitli milletlerden suçluların kapatıldığı bir eğitici çalısma kampı, bir Umschulungslagher'm insası sırasında
epey zarar görmüstü." Solumdan gelen bir ses, beni bu hayallerden uyandırdı.
Kıslaların tarafında, ağaçlardan olusan bir perdenin ardında parlamakta olan bir kar demeti. Herhalde bir askeri
kamyonun tekerlekleri, taze kar üzerinde kaymıs olacaktı. Yalnızca bir saniye sürdü. Boğuk ama berrak bir ses. Sonra
sessizlik geri geldi.
Madem öyle, Goethe'nin arabasının ileride, karları uçusturarak aniden durduğunu hayal etmemem için bir neden yok.
Belki de Goethe Falkenhofn ziyaret etmek istemistir.
O aralık pazarının soğuk günesi altında hareketsizce durmus, Hitler kartallanyla çevrili yolun öbür ucunda Goethe ve
Ecker-mann'ı hayal etmekteyim.
Biraz kımıldanıyorum, ayaklarımı yere, kar yığınlarının üstüne vuruyor, parmaklanma üflüyorum. Yol hâlâ bombos.
Ettersberg Tepesi'ndeki bu tarihi manzara içinde, bu aralık pazarında, insan ne isterse hayal edebilir. Erfurt
görüsmelerinin ardından Grandük Charles-Auguste burada Napoleon'un onuruna bir av partisi düzenlemisti. Bir
patikanın dönemecinde Na-poleon'u Erfurt'ta Goethe'yi kabul ettiği gün giydiği Muhafız avcısı üniforması içinde hayal
edebilirdim. "İste gerçek bir adam!" derdi Goethe'den söz ederken, oldukça bayağı bir anlatımla. Daha sonra ise
Weimar'da, Talleyrand'ın alaycı bakısları altında hırslı ve köle ruhlu bütün küçük Alman soylularının kosa kosa gelerek
katıldıklan görkemli davet sırasında, Goethe'ye sonradan tarihe geçecek ve bazı kara cahillerin Malraux'ya atfettikleri su
sözü söylerdi: "Kader siyasettir." Birden ağacı gördüm.
182
Solumda bayırın ötesinde, karlı ağaçlar yığınından uzakta, tek basına, ormanı görmemi engelleyen bir tek ağaç.
Herhalde bir kayın. Yolu geçip, bayın tırmandım, taze ve yumusak, bembeyaz kann üzerinde yürüyüp, ağaca
dokunabilecek kadar yaklastım. Dokundum. Bu ağaç hayal ürünü değildi.
Günesin altında, ağacı aptal aptal seyrederek öylece kaldım. İçimden gülmek geldi, güldüm. Bir saniyelik bir kopus
asırlar sürdü. Kendimi bu ağacın güzelliğine bıraktım. Bugünkü karlı güzelliğine. Ama aynı zamanda da yakın gelecekte,
kaçınılmaz olarak ve benim ölümüme rağmen gelecek olan yesil güzelliğine. Mutluluktu bu, mutluluğun keskin ve vahsi
bir biçimi.
Ancak az önce duyduğum ses de hayal ürünü değildi. Ya da bana sertçe soru soran su ses: " Was machst Du hier?»
Döndüm.
Bir SS astsubayı, dokuz milimetrelik mavzer tabancasını bana doğrultmustu. Az önce duyduğum sesin ne olduğunu
anlamak artık çok kolaydı. SS, tabancanın namlusuna bir kursun getirmisti. Az önce duyduğum, sürgü kolunun metalik
sesiydi.
Ona ne cevap vermeliydim? Orada ne yaptığımı soruyordu. Peki ben orada ne yapıyordum? Açık ve aynntıb bir cevap
bizi fazla uzağa götürürdü. SS astsubayına Hans'tan, MichePden, okumalanmızdan, Port-Royal Bulvan'ndan söz etmem
gerekirdi. Ona Hegel'den söz etmem gerekirdi. O bölümü ezbere biliyorduk. Die Knospe verschwin-det in dem
Hervorbrechen der Blüte... Ancak bu bizi fazla uzağa götürürdü. Büyük olasılıkla SS astsubayı beni sonuna kadar
dinlemezdi. Hele aynntılı bir hikâyenin içereceği çok sayıdaki olayı, konudan sapmaları, kestirme yollan düsünecek
olursak... Sonuna kadar dinlemezdi. Herhalde ben daha bitiremeden kafama kursunu sıkardı. Yazık olurdu. Bu yüzden
ben de daha sınırlı bir cevapla yetindim. Kayın
183
yüzünden, bu muhtesem ağaç yüzünden burada olduğumu söyledim.
"Diese Buche/' dedim, "50 ein wunderschones Baum!"
Belki bu kadarı da fazla kısa kaçtı. Çünkü yüzüme bir geri zekâlı gibi bakıyordu. Yani ben bir geri zekâhymısım gibi.
Sonra bir anda döndü. Kayına doğru yürüdü, ne demek istediğimi anlamaya çalısır gibi uzun uzun onu inceledi. Gözle
görünür bir çaba harcıyordu ama çabası verimsiz görünüyordu. Tekrar bana yaklastı. Tabancasını bir kez daha göğsüme
doğrulttu. Bağırmaya baslayacaktı. Ancak bana bir sey olmayacağını anlamıstım. Henüz saati gelmemisti.
Silahıyla beni tehdit ederken SS astsubayının yüzü, nefret dolu bir ifadeyle gerilmisti. Simdi bağırmaya baslayacaktı,
ölümü haber veren isaretleri hiçbir yerde görmüyordum. SS, beni izin verilen yolların dısında yakalamıstı, firar etmeye
kalkıstığımı düsünüyor olmalıydı, beni yere sermek için her türlü hakkı ve hatta zorunluluğu vardı ama ben hiçbir yerde
ölümün hafif ve aydınlık gölgesini görmüyordum. O anda ölümün doymak bilmez, gözenekli, tanıdık gölgesinin yokluğu o
kadar belliydi ki SS, nefreti, tabancası, öldürme hakkı, hepsi birden komiklesiyordu. Yunan trajedisi oynamaya soyunan,
kaderin puslu ve açgözlü gölgesine benzemek için didinen bu SS, olsa olsa acınacak haldeydi. Ölüm, bu SS
astsubayının yüzünü tasımıyordu. Hem de hiç.
Ölümü tanımayı Giraudoux'dan öğrenmistim. Zaten o çağlarda, yirmili yaslarımda neredeyse her seyi Giraudoux'dan
öğrenmistim. Yani asıl olan her seyi. Tabii ki ölümü nasıl tanıyacağımı da. Ayrıca hayatı nasıl tanıyacağımı, manzaraları,
ufuk çizgisini, bülbülün ötüsünü, bir genç kadının sızlayan bitkinliğini, bir sözcüğün anlamını, yalnız bir aksamın meyveli
tadını, bir sıra kavağın gece boyunca titresmelerini, ölümün puslu gölgesini: Hep buraya dönüyorum. 1943'te Othe
ülkesinin çiftliklerin-
184
de bir yabancı, doğustan sehirli olan ben, bize kapılarını açan, İSlazi zulmünün risklerine karsın barınaklarında ve
sofralannda yer veren köylülerle nasıl konusacağımı biliyordum. Onlarla Gi-raudoux'nun sözcükleriyle konusuyordum ve
onlar beni anlı-yorlardı. Hatta benim için edebiyatın en süslüsü olan bu dil, onlara tamamen doğal geliyordu. Artık bir
yabancı olmaktan, çocukluğunun sözcükleri ve manzaralarından sürülmüs biri olmaktan çıkmıstım. Giraudoux'nun
sözcükleri bana Fransız köylüleriyle, üzüm bağcılarının belleğine giden yolu açmıstı. Giraudoux'nun sözcüklerini
kullanarak onlarla ekmekten, tuzdan ya da mevsimlerden konusabiliyordum. Beni kendi topluluklarına kabul ettiklerini
göstermek için olacak, bana "yurtsever" diyorlardı. Ben bir "yurtsever"dim ve onların belleklerinin, onların üzüm
bağlarının ve buğday tarlalarının geleceği için savasıyordum. Othe ülkesinin, Châtillonais'nin, Auxois'nin çiftliklerinde,
lamba ısığında koyu kıvamlı ve lezzetli çorbalarından içiyor ve aile reislerinin beni bir "yurtsever" olduğum için
kutlamaları karsısında basımı sallıyordum. Giraudoux'yu düsünüyordum. Simon ve Sigfried'in, Suzanne ve Juliette'in
bana göz kırptıklarını hayal ediyordum. Onlar da ben de mutluyduk.
1944'teki o gün, aralık günesi altında, yüksek sütunlarla çevrili yolun açığındaki, karla kaplı o ağacın yanında,
Giraudoux'dan öğrendiklerim bana zamanın henüz gelmediğini söylüyordu. Dedikleri gibi benim saatim gelmemisti.
Tuhaftır, ölümü çoğu zaman sakin ve huzurlu yerlerde tanı-mısımdır: kalabalık balolarda, nehir boyunca uzanan bir
rıhtımda, sonbaharda orman içlerindeki düzlüklerde. O beni hiç fark etmedi elbette, yoksa su an bu hikâyeyi anlatıyor
olamazdım. Onun dikkatini çekmek için bütün kendini beğenmis çabalanm bosa gitti. Hiçbir seferinde benle isi olmadı.
Ölüm, beni görmeden yanımdan geçen genç bir kadındı ve ben buna bozuluyordum.
Yıllar boyunca yavas yavas, varlığını bulup çıkarmayı öğrendim. Yeryüzündeki görünüsünü terk ederek,
rüzgânn nefesine,
185
berrak bir suyun yüzeyindeki kürek seslerine, bir atın adımlarına, bir ağacın yapraklarını titretisine, olgun basakların
dalgalanmasına saklandığı zamanlarda bile onu tanıyordum. Tamamen manzaraya dönüsse, bir kavsakta trafik ısığı, bir
sofrada durgun bir fincan da olsa, onu tanıyordum. 1975 güzünde, Paris'te onu tanımıstım.
Görüyorsunuz ya kronolojik sıra ne kadar karmasık bir sey. Sizi kendimle birlikte 1944 Aralığında Buchenwald kampının
anıtsal giris kapısına çıkan, imparatorluk kartallarıyla çevrili yolda gezdiriyordum. Sonra birdenbire, Varlam Salamov ve
onun Kolyma Hikâyeleri yüzünden 1969 ilkbaharında, Londra'ya söyle bir sapmak zorunda kaldım. Simdi de Paris'teyiz,
bu kez Salamov'un değil, Giraudoux'nun yüzünden. Dört yıl önce, yani 1975'te, bugünden dört yıl önce. Demek ki 1944
Aralığından otuz bir yıl sonra. Bellek bir ileri bir geri gidiyor, çılgınca bir sey bu. 1975'te Paris'te, sonbahardayız.
Bu kez ölüm bana XVI. bölgede bir birahanede göründü. Yer biraz uygunsuz gelebilir ama saat çok elverisliydi: tam gece
yansı.
Dört kisiydik, bir gösteriden çıkmıstık. Yanımızdaki masada gürültücü bir grup, sampanya esliğinde yemek yiyordu. Var
olduklarını kanıtlamak için havaya sözcükler ve kahkahalar savuran bir grup kadın ve erkek. Sanki en küçük bir
sessizlikte, aralarından ilk seytan geçtiğinde, paramparça dağılmaktan, yok olmaktan korkuyorlarmıs gibi. Konusma
sırasında birdenbire bir sessizlik anına tepe üstü düsselerdi, neye benzerlerdi acaba? Çü-rümekte olan sekilsiz et
yığınlarına, sebze eseleklerine, temizlenmesi için kovalar dolusu su gerekecek çöp birikintilerine. Her neyseler ona
benzeyeceklerdi sonuçta: Bacon'un bir tablosunun kisilerine. Bu arada puro dumanlarının, çılgınca gevezeliklerin
arasında
186
dimdik ayakta durarak hayatlarının neseli olduğuna, yasama sıkıntısına katlanmaya değdiğine kendilerini inandırmak için
umutsuzca bir çaba harcıyorlar, ancak bunda tam anlamıyla basarılı olamıyorlardı. Çünkü onlan hareleyen -ancak
onlardan gelmeyen, çok uzakta, yüzyıllarca öncesinde sönmüs bir yıldızın yortusal yansımasından baska bir sey
olmayan- bu fosforlu, parlak ısık, aslında yalnızca bir gaz aleviydi. Yan masadan ceset kokusu geliyordu.
İste onun orada olduğunu böyle anladım. Birahaneden içeri girerek, yiyecek kokulan ve gürültü patırtının arasından
geçen bir genç kadın gelip yan masaya oturduğunda, saskınlık ve sevinç,sesleriyle karsılandı. "Daisy, buradasın ha! Ne
mutluluk!"
Demek o gece ölümün adı Daisy idi. Ne yapabilirdim ki? Daisy adındaki ölüm, siyah ve beyaz ipekleri uçusturarak yan
masaya oturdu. Uzun bacaklan ve kendisini saran kumasın altında, narin ve biçimli bir kemik yapısı olduğunu
düsündüren kalçalan vardı. Yüzü fazlasıyla beyaza boyanmıstı, dudakları kan kırmızı, göz kapaklan maviydi. Gözlerimi
kapadım ve açtım.
Hâlâ oradaydı, hatta konusuyordu. Yan masanın davetlilerini gözlerinden yas gelene kadar güldüren bir hikâye
anlatıyordu. Benimse hiç güleceğim yoktu. Ölümün konusma yeteneğine sahip olmasını hiç mi hiç komik bulmuyordum.
Hatta adı Daisy olan ölümün o gece dile gelip olanca kendine güveniyle konusması beni korkutuyordu.
Ölümün ne söylediğini duymamaya çalıstım. Ancak o yüksek sesle, berrak bir biçimde ve kontralto çıkıslar yaparak
konusuyordu. Hikâyesini anlatırken dilleri birbirine kanstınyor, Fransızca'nın içine yer yer, adilik derecesinde kaba
İngilizce deyimler serpistiriyordu. Ölüm olacak orospu, çiğ, neseli, edepsizce konusmayı seviyordu. Üstelik de birkaç dil
biliyordu. Bir bu eksikti doğrusu.
187
Konustuklarını unutmak için Daisy'nin uzun bacaklarına baktım. Bacaklarının beyaz kıvamının siyah ve beyaz ipeğin
altında uzanısını, cinsel organının yakındaki, girilebilir, içinde yü-zülebilir halicine dek vansını hayal ettim. Rolleri tersine
çevirmek için zavallıca bir hile bu. Çünkü açık olan, ardına kadar açılmıs olan bendim ve benim içime girecek olan da
ölümdü.
Tam bu noktada, ansızın bana döndü. Uzun uzun yüzüme baktı, bakısımı kaçırmadım. Biraz sonra genis
çerçeveli, siyah, bakalit gözlüklerini takarak gözlerini sakladı. Daisy maskesini takmıstı.
Böylece o gece, XVI. bölgedeki bir birahanede ölüm ilk kez, dolaylı da olsa benimle konustu. Ya da belki
sadece ben artık ölümün sesini duyabildiğimiz bir yasa gelmistim. Tabii ki içsel-lestirilmis bir ses.
59
Daisy'nin sesinin kontralto çıkıslarıyla içimde gidip geldiğini ve izini bırakmakta olduğunu duyuyordum.
Titriyordum, soluksuz kalmıstım. Evet, hayatta ilk kez korkudan titriyordum.
Ertesi gün evimde telefon alısık olmadığım bir saatte çaldı. Derinden gelen, bezgin, acıya boğulmus bir ses bana Domingo'nun
"Dominguin"in GuayaquiPde, kafasına bir kursun sıktığını söyledi. Madrid yeraltındaki en iyi arkadasım Domingo.
Kardesim Domingo. Ölüm orospusu bu sefer kazanmıstı. Ancak otuz yıl önce, 1944'te, Aralık günesi altında, bir
zamanlar Goethe'yle Eckermann'ın gezinmeyi sevdikleri karlı ormanda, ölümün varlığını bildiren en küçük bir isaret
yoktu. S Eli tetikte, mavzer tabancasını üstüme doğrultmus SS'e baktım. Bağırmaya baslayacaktı. Ancak ölümün
gölgesini hiçbir yerde görmüyordum. Bence Giraudoux'nun kendi de bundan emin olurdu. Göğün renginde hiçbir
değisme olmadı, manzarada bir yaprak bile kımıldamadı, hiçbir yerden hayalet bir hayvan sürüsünün çanları duyulmadı.
SS'e baktım ve çevresinde hayat belirtilerinden baska bir sey
188
göremedim. Kayın karlı kefeninden soyunmus gibiydi. Buzlanmıs tepenin içinde bahar akıntıları mırıldanmaya baslıyor
gibiydi. Hatta neredeyse böceklerin yazlık vızıltılarını bile duyabiliyordum. SS'e baktım ve ilerde doğacak sansın
çocuklarının güneste yanmıs yüzlerini, gülen gözlerini gördüm. Ona bu çocukları verecek ısıl ısıl bakıslı kadının
bacakları açık, kalçaları anaç siluetini gördüm. Hatta bir yerlerde bir piyano sesi duydum, bir tür küçük sonat çalıyordu.
SS'e baktım ve içimden gülmek geldi. Yüzüne haykırmak: "Bırak be dostum! Kendini yorma, yeterince ağır değilsin!
Hiçbir zaman, ölümün hafif dumanın ağırlığını tasıyamayacaksın! Bugün değil, daha saati gelmedi." Sonunda, aslında
sıradan bir aile babası olduğu halde kendini kaderin yerine koyan bu hantal SS'le giderek gülünçlesmeye baslayan
durumumuza bir son vermek için hazır ola geçtim ve sıra numaramı haykırarak kendimi tanıttım. Gözlerimi bosluğa,
solgun gökyüzünün kör hiçliğine, ölümün en küçük bir izinin bile olmadığı havaya dikmistim.
Yani benim ölümümün hiçbir izinin olmadığı. Krematoryumun dumanıysa hâlâ sakince tütmekteydi.
189
DÖRT
"Beni mi görmek istedin ahbap?"
Arbeitsstatistik bürosunda Daniel'e sordum. Gülümseyerek bana doğru döndü.
Çoğu zaman gülümserdi Daniel. Daha doğrusu ben onu çoğu zaman gülümserken gördüm. Ama sanıyorum ki
gülümsemediği zamanlar da olurdu. Ara sıra olurdu herhalde. Gerçeklik kaygısıyla, her zaman gülümserdi demiyorum,
yalnızca, çoğu zaman gülümserdi diyorum. Ben gerçekçi bir yazarım, kuskunuz olmasın. "Duyduğuma göre tüymüssün!"
dedi Daniel. Evet, Henk Spoenay ile tüymüstüm.
Beni koca kayının yanında yakalayan SS, sonunda, mavzeri-190
nin namlusu sırtıma dayalı, beni götürüp kampın kapısına bırakmaya karar verdi. Bu komik operada onun rolü ölüm
meleği değildi. Bunu son dakikada fark etmis olmalıydı.
Beni kampın kapısına götürdüğünde, bir saat önce Henk'le benim geçmemize izin veren nöbetçi subay,
bürosundan dısarı çıktı. Beni kontrol kulesinin zemin katında penceresiz bir odaya taktılar. Her ikisi de
bağırıp çağırıyor, rapor defterine bakıyorlardı, öfkeden kıpkırmızı olmuslardı.
Birazdan suratıma birkaç yumruk yiyecektim, bu çok belliydi.
Ancak tam o sırada Hauptsturmführer Schwartz geldi ve duruma el koydu.
O odaya girince bir kez daha kendimi tanıtmam gerekti. Dümdüz durup, basımı dimdik tutarak sıra numaramı, kommandomun
adını ve kamp alanının dısına çıkma nedenimi söyledim. Hiç kuskusuz, mükemmel bir kendini tanıtma. Bu
küçük oyunda giderek ustalasıyordum.
Hauptsturmführer Schwartz, kuru bir sesle sorgulamamı ele aldı. Ben de ona aynı kurulukla cevap «'eriyordum. Görev
görevdir. Bütün askerler kısa ve özlü anlatımı severler, ama SS'ler buna bayılıyorlardı. Schwartz, bir saat önce Henk
Spoenay'la birlikte kamptan çıktığımı nöbetçi subaya doğrulattı. Numaralarımızı ve kamptan çıkıs nedenimizi rapor
defterinden kontrol etti. Bana neden tek basıma döndüğümü sordu. Spoenay'ın Mibau'dz öngörülenden uzun kalmasının
gerektiğini ve beni de Arbeitsstatis-fr'&'teki isimin basına dönmek üzere kampa geri yolladığını söyledim. Basım
sallıyordu. Bütün bunlarda yanlıs bir sey yoktu.
Sonra sıra sorgulamanın en hassas noktasına geldi. Kendimi buna hazırlamıstım. "Yoldan
niçin ayrıldın?" diye sordu.
Tam yüzüne bakıyordum. Bakısımdaki masumiyeti görmesi gerekiyordu. 191
"Ağaç yüzünden, Hauptsturmführer!" dedim. Ona SS hiyerarsisindeki tam rütbesiyle seslenmemin de olumlu bir puan
olduğunu biliyordum. SS'ler rütbelerinin karısıklığında ayaklarımızın birbirine dolasmasından hoslanmazlardı. "Ağaç mı?"
dedi.
"Diğerlerinden biraz uzakta tek bir ağaç vardı. Bir kayın, çok güzel bir ağaç. Birden bunun Goethe'nin ağacı olabileceğini
düsünüp, ona doğru yaklastım." Çok ilgilenmis görünüyordu. "Goethe!" diye bağırdı. "Goethe'nin eserlerini bilir misiniz?"
Alçakgönüllülükle basımı önüme eğdim. Belki farkında bile olmadan, bana "siz" demisti. Goethe'nin eserlerini tanıyor
olusum, anında ton değistirmesine neden olmustu. Kültür güzel sey ne de olsa!
"Hem zaten," dedi Hauptsturmführer Schwartz, "Alman-ca'nız da çok iyi. Nerede öğrendiniz?"
Sanki bu anı daha önce yasamısım, bu soruya daha önce de cevap vermisim gibi hissettim.
Evet ya, yaklasık bir bir buçuk yıl önceydi. Julien'le birlikte Les Laumes'a giden trendeydik. Bir Alman
kontrolü olmustu ve subay bütün yolcuların kimlik kartlarına baktıktan sonra bagajlara bir göz atmıstı.
"Bu valiz kimin?" diye sormustu duraksayan bir Fransızca'yla.
Baktığımda, benim valizimi göstermekte olduğunu gördüm. Semur'e götüreceğim ve içinde parçalan birbirine takılmamıs
Sten marka makineli tabancalar ve dolu sarjörler bulunan bavulu. Julien'in de benzer bir bavulu vardı ve o da basının
üstündeki bagaj filesinde duruyordu. Julien'e bakmadım. Tıpkı benim gibi onun da pantolonunun 192
kemerinde bir Smith & Wesson 11,43 tasıdığını biliyordum.
Wehrmacht subayına doğru döndüm.
"Dasgehört mir!" dedim.
Ona valizin benim olduğunu söyledim.
"Ach so!" dedi sevinçle. "Sie sprechen Deutscb!"
Görünüse bakılırsa Almanca biliyor olmam, onu çok mutlu etmisti.
"Also bitteschön" dedi subay kibarca, "was haben Sie in di-esem HandkofferV
Valizin içinde ne olduğunu bilmek istiyordu. Bu olabileceklerin en hafifiydi.
Hatırlamaya çalısıyormus gibi bosluğa baktım.
"Zwei öder drei İdemde," dedim; "ein Paar braune Halbschu-he, eingrauer Anzug, und soweiter. Nur persönliche
Sacken!"
Valizimde tasıyabileceğim bütün kisisel esyaları sıraladım. Subay
sevinçle basını salladı.
"Sie sprechen ganz nett Deutsch, dedi. Wo haben Sie's ge-lerntV
Bu kadar iyi Almanca konusmayı nerede öğrendiğimi sordu. Bunun üzerine biraz üstünlük taslayarak: "Bei uns zu Hause
haben wir immer ein deustches Fraülein gehabt!" dedim. Subay bana onaylar gibi, hatta neredeyse suç ortağıymısız gibi
gülümsedi. "Dankeschön!" dedi, basını öne eğip selam vererek.
Ailemde sürekli Alman öğretmenlerin olduğunu söylemem, ulusal gururunu oksamıs gibiydi. Sanki bu durum onu benim
adıma rahatlatmıstı. Üstelik artık valizin içeriğini de merak etmiyor, valizi açtırmayı gereksiz bir formalite olarak
görüyordu. Alman öğretmenlerin yetistirdiği bir genç adam, valizinde yasak bir seyler tasıyabilir miydi hiç?
Subay bana büyük bir selam verdikten sonra kompartımandan çıktı.
193
İçerdeki bütün yolcuların bana kuskuyla baktıklarını fark ettim. Julicn
de bana bakıyordu ama kuskuyla değil, hayranlıkla. "Ne yani, onlann
dilini biliyor musun?" dedi bana doğru eğilerek. "Ne yaparsın? Hayat
bu!" "Peki ona ne anlattın?" "Sadece gerçeği," dedim. .Julien
kahkahayı bastı. "Örneğin?"
"Valizimde ne olduğunu söyledim. Bilmek istediği buydu."
Julien bana doğru biraz daha eğildi. Gülmesini engelleyemi-yordu.
"Peki ne var, koduğumun valizinde?"
"Hiç, dedim, iki-üç gömlek, gri bir takım, bir çift ayakkabı, kisisel esyalar iste."
Julien gülmekten boğulacaktı neredeyse. Bacaklarına vurup duruyor, gülmesini tutamıyordu. Diğer
yolcular hâlâ bize bakıyorlardı. Simdi daha çok endiseyle...
Ancak bu olay bir buçuk yıl kadar önce, Julien ve beni Jo-igny'den Les Laumes'a götüren trende olmustu. Bugün
Hauptsturmführer Schwartz da bana aynı soruyu soruyordu. Almanca'yi nerede öğrendiğimi bilmek istiyordu. Ona aynı
cevabı verdim.
"Bei uns zu Hause haben wir immer ein deustches Fraülein gehabt!"
Hauptsturmführer'e İspanya'dayken, evimizde her zaman Alman öğretmenlerin bulunduğunu söyledim. Almanca'yı çok
küçük yasta öğrenmistim ve öğrencilik hayatım boyunca da sürekli kullanmaya devam etmistim. Evet, Goethe'nin
eserlerini tanıyordum, hatta bununla yakından ilgiliydim. Schwartz bana bakıp kaslarını çattı. Sanki bir sorun var gibiydi.
194
"Alman öğretmenler ha?" diye haykırdı. "İyi bir ailedensiniz! O halde burada ne isiniz var?" İste Schwartz'in sorunu
buydu. Bu kadar iyi sosyal kökenlere sahip olan benim nasıl olup da burada bütün bu serserilerin, teröristlerin arasında,
kısaca bariyerin kötü tarafında bir yer edinebildiğimi merak ediyordu. Söylemek zorundayım, sosyal kökenlerim canımı
sıkmaya baslamıstı. Daha doğrusu onlann bana karsı kullanılma, yüzüme çarpılma biçimi canı sıkıyordu. Bugün
Hauptsturmführer Schwartz, bu kadar iyi sosyal kökenlerim olmasına rağmen niçin burada, bir çalısma ve eğitim
kampında bulunduğumu anlamı -yordu. Goethe'yle ilgileniyor olmamı anlamıyordu. Bu onun kafasındaki, direnis
faaliyetleri nedeniyle tutuklanmıs kızıl İspanyol fikriyle uyusmuyordu. Kaslarını çatıyordu Schwartz, apısıp kalmıstı. Bu
durum ona bulanık görünüyordu.
Geçen günse Seifert, sosyal kökenlerime rağmen beni Arbe-itsstatistik'ç. kabul etmelerinin ne kadar nazik bir davranıs
olduğunu, kasılarak anlatıyordu. Burjuva ailesinden gelen bir felsefe öğrencisi ha, Aman Yarabbi, Seifert böylesini
bürosunda ilk kez görüyordu. Buna belirgin biçimde benim dikkatimi de çekmisti. Sanki yalnızca bir süre denenmek için
kabul ediliyormusum gibi bir izlenime kapılmıstım. En küçük bir hatamda beni cehennemde sonsuza dek yanmak üzere,
sosyal kökenlerimin kazanına yollayacaklardı. Daha sonraları da bütün siyasi hayatım boyunca, aynı sey devam etti. En
küçük ve uygunsuz düsüncem yüzünden üzerime sıçrayıp yakama yapısmak üzere, sosyal kökenlerim karanlığın içinde
pusuya yatmıs, bekliyorlardı. Sürekli içimden sosyal kökenlerimi azarlayarak yasıyordum. Onlarla evcil hayvanlarla
konusur gibi konusuyordum: "Uzanın, uzanın. Konukların canını sıkmayın." Ama adil olalım. Sosyal kökenlerim bazen de
yoldaslar parti-195
nin etkisinin, parlaklığının ve açılımının altını çizmek istediklerinde, olumlu olarak ve hatta belli bir ısrarla değerleniyordu.
Bakınız bayanlar, baylar, partimiz ne kadar açık fikirlidir, bir dirhem bile dar kafalılık yoktur bizde. İste yoldasımız
Sanchez, aristokrasiyle bile bağları olan bir büyük burjuva ailesindendir. Kuzenleri arasında dükler, düsesler bile var!
Yoldas Sanchez bir entelektüel, doğru değil mi? Buna karsın büyük ve güzel İspanyol Komünist partimizde en yüksek
sorumluluklara kadar yükselmistir.
61
Bir doğum günü fotoğrafı çektirir ya da bir ödül alırmısım gibi bilgece ve alçakgönüllü bir tavır takınırdım. Çevremde
tombul yanaklı küçük melekçiklerin uçustuğunu, sosyal kökenlerimin trompetler çaldığını duyardım. Tam bir Murillo
tablosu gibi!
Ama bu coskun mutluluk hali sonsuza dek sürmezdi. Bu hayatta her seyin bir sonu vardır. Sosyal kökenlerim en kara pılı
pırtılara bürünmüs olarak, Macbeth'in cadıları gibi tekrar karsıma çıkarlardı. Yeniden kuskuyu, kararsızlıkları, olumsuz
bakan ruhu, güven eksikliğini, büyük derebeyi anarsisini özünde tasıyan, burjuva kökenli bir entelektüel olurdum. Kurtlu
meyve, ne olacak!
1964'ün Mart ayında, eskiden Bohemya krallarına ait olan bir satoda, uzun bir masanın basına oturarak bir mahkeme
heyetine dönüsmüs bulunan yoldaslarımın, beni ihraç etmek yönünde verdikleri kararı dinliyordum. Kendimi hiç suçlu
hissetmiyordum. İyi ailelerin Boston'da Mayflower'dan indikleri gibi ya da maymunun ağaçtan indiği gibi isçi sınıfından
inmis olan bu yeni püritenlere bakıyordum. Beni güldürüyorlardı. Hem de gözümden yas gelinceye kadar.
Bu halk çocuklarının, en azından çoğunluğunun, neye dönüstüklerini çok iyi biliyordum. Gözleri her an örgütün
koridorlarında, odalarında, haremlerinde esen rüzgârda olan ödlek ve kaypak memurlara dönüsmüslerdi. Onlara isçi
sınıfından çık-
196
mıs bütün yöneticileri Thorezleri, Rakosileri, Ulbrichtleri, Gottwaldlan ve daha bir çoklarım alıp münasip bir yerlerine
sokmalarını söylemek isterdim. Ama onlara bunu açıklamaya çalısmak hiçbir ise yaramazdı. Orada, ihracıma karar
verdikleri o uzun masanın basına sert ama adil havariler gibi oturmuslardı: Asalarının üzerinde küçük bir alev parlıyor,
Kutsal Ruh kel kafalarının üzerine iniyordu, çünkü onlar isçi sımfindandılar. Bana düsense, kendi cehennemime
dönmekti.
Ancak henüz oraya gelmedik. Bugün bana sosyal kökenlerimi hatırlatan Seifert de değil Carrillo da. Hauptsturmführer
Schwartz. Bu sosyal kökenlere sahipken, Buchenwald'de olmama, bariyerin kötü tarafında yer almama sasıyor.
Her iki taraftan bakıldığında da, birbirine ters ancak denk nedenlerle süpheli görünüyordum. Günün birinde hem bir
taraftakilere, hem de öbür taraftakilere entelektüel bir Komünistin ne olduğunu açıklamam gerekecek. Hatta bu kitabın
sonuna gelmeden beni asıl ilgilendiren, benim varlık nedenim olan seyin bu kuskulu tarafim olduğunu daha ayrıntılı
olarak açıklamalıyım. Kuskulu olmasam burjuvaziden çıkmıs Komünist bir entelektüel değil, bir burjuva entelektüeli
olurdum. Kuskulu olmasam, entelektüel bir bekçi köpeğinden, bilgili bir ayıdan baska bir sey olmaz, ideolojik
çalısmalarımla, burjuva tarzı üretim biçiminin devamına katkıda bulunurdum. Eğer kuskulu biriysem, bu kendi sınıfıma
ihanet ettiğim içindir. Ancak bu benim için geçici bir ihanet değil, temelde duran, asal bir ihanet. Sınıfıma ihanet ettim
çünkü benimkiyle birlikte bütün sınıflara, sınıflar toplumunun tamamına ihanet etmek için yönelimim, isteğim ve
kapasitem -bir de sansım- vardı; çünkü benim rolüm (burada birinci tekil kisi kullanmamın tek nedeni dil kolaylığı, çünkü
burada kendimden değil, genel olarak entelektüel Komünistten söz ediyorum) bir entelektüel Komünist olarak sınıfları ve
hangi görünüm altında olursa olsun sınıflar toplumunu her seyiyle yadsımak; dedikleri gibi asamaları atlamak, Realpoli-
197
tik'in, yani siyasetin gerçekliği ve gerçekliğin siyasetinin, inceliklerini anlayamamak pahasına da olsa. Tabii ki bu yalnızca
muhafazakar siyaset için geçerli, çünkü devrimci siyaset özü gereği gerçekliğin olumsuzlasmasını, mesru düzenin,
tarihin doğal akısının altüst edilerek yeniden yaratılmasını gerektirir. Kuskulu karakteri de buradan gelir. Eğer kuskulu
değilsem, olumsuz ruhunun seytani suç ortağı, sosyal iliskiler bütününün sürekli elestiricisi değilsem, hiçbir sey değilim
demektir. Ne entelektüel, ne Komünist, ne de kendim olabilirim.
Ancak bunları, en azından bu sözcüklerle, Hauptsturmfüh-rer Schwartz'a açıklamam kolay olmazdı. • Bu yüzden
sorusunu yanıtlamaktan kaçındım.
"Bence o, Goethe'nin ağacıydı Hauptsturmfiihrer," dedim. "Bu yüzden de gidip yakından bakma isteğime
karsı koyamadım."
Schwartz anlayısla basını salladı.
"Yanılmıssınız," dedi. "Goethe'nin ağacı, üzerine adının bas harflerini kazıdığı ağaç, kamp alanının içinde,
mutfaklarla Effek-tenkammer arasındaki boslukta bulurdur. Üstelik kayın da değil, mesedir!"
Bunları zaten biliyordum elbette, ancak bu güzel haberi sanki o an öğrenmis ve hosnut olmusum gibi bir
mimikle yakın ilgi gösterdim.
"Ah, o mu?"
"Evet," dedi Schwartz. "Tepedeki ağaçlan keserken Goethe'nin anısına hürmeten ona dokunmadık."
İste simdi Alman kültür geleneğine, Nasyonal Sosyalistler'in gösterdiği saygı üzerine uzun bir söylev
geliyordu. Hâlâ hazır ol konumunda, tam yüzüne bakıyordum, yapmam gerektiği gibi. Ama onu
dinlemiyordum. Goethe'yle Eckermann'ın bunları duymaktan ne kadar hoslanacaklarını düsünüyordum.
Kartallı yoldaki kayının görkemli güzelliğini düsünüyordum. Biraz önce Daniel'in bana bir sey söylemek
istediğini ama benim onunla konusmadan Henk'le birlikte dısarı çıktığımı düsünüyordum.
198
Günlerden pazar olduğunu, HauptsturmführerSdnwaxtz'in sinsi bir salak olduğunu, Atina'da İngiliz
birliklerinin ELAS partizanlarını nasıl ezdiğini düsünüyordum. O an tüymek istediğimi düsünüyordum.
O sırada, üç SS ve benim içinde bulunduğumuz odanın kapısı vuruldu. Bir görüntü simsek gibi çaktı: Kapı
açılıyor ve Jo-hann Wolfgang Goethe majesteleri içeri giriyorlar.
Kapı gerçekten de açıldı.
Ancak içeri Goethe değil, arkadasım Henk Spoenay girdi.
"Duyduğuma göre tüymüssün!" dedi Daniel. Arbeitsstatistik
bürosundaydık.
Daniel'in yumusak, sakin, neredeyse mutlu bir gülümsemesi vardı. Yumusak, sakin, neredeyse mutlu
gülümsemeler çoğu zaman aptal gülümsemelerdir. Oysa Daniel'inki tanıdığım en zeki gülümsemelerden
biriydi. Belki de bu yumusak, sakin, neredeyse mutlu gülümsemenin üzerinde parlayan tanıdığım en keskin
bakıslardan biri olduğu içindir. Evet bu yüzden olmalı.
"Evet, tüydüm," dedim Daniel'e. "Eckermann ve Goethe ile randevum vardı."
Daniel olanca doğallığıyla sordu:
"Peki nasıllarmıs?"
Saskınlığım gözle görünür olmalıydı. Hatta belki de ağzım açık kalmıstır.
"Ne var?" dedi Daniel. "Goethe ve Eckermann'la randevun olmasında ne gibi bir olağanüstülük var ki?
Onlann Ettersberg tepesinde gezme adetleri olduğunu herkes bilir."
Yenildiğimi itiraf etmemeye çalıstım.
"Belki ne hakkında konustuğumuzu da biliyorsundur?"
Daniel yüzüme bakıp basını salladı, kendinden emin bir tavırla:
"İnsan Goethe'yle, Goethe'nin kendinden baska ne hakkında konusabilir ki?" dedi.
199
Sonra birbirimize bakıp kahkahayı koyuverdik, o pazar günü.
Daniel terziydi. Eskiden Saint-Denis Sokağı'nda siparis üzerine çalısıyormus. Terzilerin, tıpkı kitap basımcıları gibi çok
düsünen insanlar olduğunu herkes bilir. Çalısmalarının ritmi, onlara okuyacak, düsünecek zaman bulma olanağı verir.
Bütün XIX. yüzyıl boyunca isçi hareketinin kadrolarında bu iki meslekten yüzlerce kisinin bulunmus olması rastlantı
değildir. Elbette ki genel olarak onların temsil ettiği gelenek, devrimci sendikacılık geleneğiydi. Ancak eğer Marksizm -ya
da onun kılığına girmis olan her neyse-Fransız isçi sınıfında hiçbir zaman derinlere kök salamadıysa, bu terzilerin ya da
kitap basımcılarının suçu olamaz. Baska bir açıklaması olmalı.
Yani Daniel terziydi. Aynca da Yahudi'ydi. Ancak burada bulunmasının nedeni Yahudi olması değildi. Burada öldürülen
bütün Alman Yahudileri'nin nasıl öldüklerini anlatmak için bugün hâlâ yasayan birkaç Alman Yahudi'si gibi, san üçgen
üzerine ters olarak islenmis kırmızı üçgenden olusan bir Davut yıldızı tasımıyordu o. Burada bulunmasının nedeni
Komünist olmasıydı.
Hem Yahudi hem de terzi olduğundan, mizah duygusuna sahip olmak için gereken bütün özellikler Daniel'de birlesmisti.
"Kazandın ahbap!" dedim Daniel'e. Arbeit
barakasında, onun yanına oturdum.
Yüzüme baktı ve cebinden dörde katlanmıs, minicik bir kâğıt parçası çıkardı. Kâğıt parçasını elime verdi. "FTP'den üç
arkadas," dedi. Daniel. "Polonya'daki bir kamptan gelmisler. Karantinalan bitince parti çalısmak için nereye
gönderileceklerine karar verecek. Bu arada yanlıslıkla bir nakil yoluyla gönderilmelerini önlemek lazım. Parti kampta
kalmalarını istiyor. Bir bak bakalım, ne yapabilirsin?" Basımı sallayıp tamam dedim ve ayağa kalktım.
Merkez dosyasının uzun masasının basında Walter hâlâ Völ-kischer Beobachter'in pazar sayısını okumaya
dalmıs durumday-
200
di. Tabii eğer önünde gazete açıkken hayallere dalmadıysa. Bu da olanaksız değildi. Walter Arbeifta deli olmayan az
sayıdaki eski Alman Komünistinden biriydi. Yani saldırganlık anlamında deli olmayan. O da delilikten nasibini almıstı
aslında ama tatlı bir delilikti bu. Walter konuskandı. Zaman zaman çevresinde insanlar olduğunun farkına vanrdı sanki.
Hatta bazen bizimle konusur, bize soru sorardı. Eski Alman Komünistlerin birçoğu ise bizi görmezlerdi bile.
Biz diyorsam, elbette ki bunun içinde bazı nüanslar ve bir tür hiyerarsi var. Aramızda en görünmez olanlarsa gerçekten
bizdik, yani Batı Avrupa'nın isgal edilmis ülkelerinden Buchen-wald'e getirilenler. Asağı yukan 1943'ten beri oradaydık.
Onlara göre on yıl gecikmistik ve bu farkı kapatmamızın da çaresi yoktu. 1943'te onlar kamplara ve hapishanelere
kapatılalı on yıl olmustu bile. Onlann hayatı, saplanDİan hakkında ne bilebilirdik ki biz? Onlan delirten seyin ne olduğunu
nasıl anlayabilirdik? Biz dısanda bira içerken, onlar içerideydiler. Biz dısarıda, Montsouris Parkı'nda gezinirken onlar
içerideydiler. Biz dısarıda genç kızların kalçalannı, omuzlannı, gözkapaklannı oksar-ken, onlar içerideydiler.
On yıllık gecikme, çok fazlaydı. Bu bizi seffaf yapıyordu. Bize bakıyorlar ama bizi görmüyorlardı. Bize söyleyecek hiçbir
seyleri yoktu.
Bizden biraz daha az görünmez olan, çok küçük bir gerçek varlık tasıyanlar ise Çekoslovakya'dan gelen mahkûmlardı.
Ya da daha doğrusu Bohemya-Moravya Protektorası'ndan gelenler. Bunlar imparatorluk sınırlan içinde ve kısmen
Cermenlestirilmis bir Avrupa'dan gelmekle kalmıyorlardı, üstelik 1939'dan beri oradaydılar. Bu da az zaman sayılmazdı.
O eski güzel günlerin son dönemini, kampın bir sahaya dönmeden önceki halini görmüslerdi.
201
Bir de diğerleri vardı. Polonyalılar, Ruslar, Doğulular. Bunlar kampların en alt tabakasını olusturuyorlardı. Ama Walter
konuskandı. Hepimizle konusurdu. Belçikalılarla, hatta yeri geldiğinde Macarlarla bile. August de onun gibiydi doğrusu.
Ancak August tam bir eski Alman Komünisti sayılmazdı. Hem tam bir eski Komünist, hem de tam bir Alman'dı ama
Nazilerin iktidara gelmesinden hemen önce Arjantin'e göç etmisti. İspanya'da, Tugaylar'da savasmak için geri dönmüstü.
Sonunda 1939'da Vernet kampına kapatılmıstı. Vernet'deyken, Vichy polisi onu Gestapo'ya teslim etmisti.
Sonuçta August, deyim yerindeyse biraz kozmopolit sayılırdı. Zaten her ne kadar Alman mahkûmlar gibi, üzerine
milliyetini belirten siyah harflerden hiçbiri kazınmamıs bir kırmızı üçgen tasıyorduysa da August, idari açıdan bir yabancı,
kızıl bir İspanyol, bir Rostpanier sayılıyordu. Ben ve bütün diğer kızıl İspanyollar gibi. İdari açıdan Alman ulusal
topluluğundan çıkarılmıs olmak, August'un hiç umurunda değil gibiydi. Hatta August kızıl bir İspanyol olmaktan gurur
duyuyordu. Kısa boylu, top gibi yuvarlacık, hiç yaslanmayan, gözlük camlarının ardından bakısları keskin keskin
parlayan bir adamdı ve çok iyi İspanyolca konusuyordu. Aslında, Arjantin İspanyolca'sı.
63
Görülmeye değer bir manzaraydı: August, Arbeit bürosundaki hoparlörlerden biriyle aynı hizaya gelebilmek için bir
iskemlenin tepesine çıkmıs, Webrmacbfm resmi bildirilerinin matemli bir tonla Rus tanklarının Polonya'yı geçtiğini
duyurmasını dinliyordu. "Macanudo" diye. bağırıyordu, "macanudor Ancak bu sizi güldürmeyecek sanınm. Benimle
birlikte bu sahneye gülmek için İspanyolca bilmek gerekiyor. Ya da daha çok Arjantin İspanyolca'sı. Ancak o zaman
Buchenwald'deki bu eski Alman Komünistinin ağzında bu sözcüğün nasıl alısılmadık bir sevimliliğe büründüğü
anlasılabilirdi. Adolfo Bioy Casares bu küçük hikâyeye kesin gülerdi. "Macanudo, macanudoT Rus tankları Polonya'yı
geçmis. 202
Her neyse August de tıpkı Walter gibi konuskandı. Her kuralın istisnaları vardır.
Tarihleri, anılan, yolculuklan birbirine kanstınyorsun. Doğu Berlin'de August'le karsılastığın yolculuk bu seferki değildi.
Daha önce, bir baska seferdi. Bu sefer, son yolculuğunda, normal olarak, gerçek bir pasaportla, resmen kabul edilen,
doğrulanabilir kimliğinle yolculuk ediyordun. DEFA'dan arkadaslar, Go-ya'nın yasamı üzerine bir film hazırlıyorlardı,
senden de senaryo üzerinde tartısmak, senin fikrini almak için gelmeni istemislerdi. Zaten bu son yolculuğun kanıtlarını
da saklamıstın. Artık bunu yapmaya hakkın olduğu için, artık hayatın gizli olmadığı için, değisik polislerden saklayacak
hiçbir seyin (neredeyse hiçbir seyin) olmadığı için, varlığının en küçücük kamtlanm bile manyakça bir açgözlülükle
saklamıstın; sanki varlığından emin olmak istermis gibi, sanki kaybettiğin zamam böyle telafi edermis gibi. Sanki
belleğinin tiyatro biletlerinden, kartpostallardan, sararmıs fotoğraflardan olusmus bir yığın karton parçasıyla yıllar, ülkeler
ve yolculuklar boyunca, cisimlesmesine ihtiyacın varmıs gibi. Tek yapman gereken, çekmeceyi açıp oradan sararmıs bir
zarf çıkarmak. Nr. 17/5/7657
EINREISE - und WIEDERAUSREISE VISUM zur
einmaligen Einreise nach und Wiederausreise aus der
Deutschen Demokratischen Republik
über die Grenzstellen zur Einreise : Schönefeld und Ausreise Gültig vom bis zum
Reisezweck Berlin, den : Schönefeld : 6 Dez. 1965
: 21 Dez. 1965
: Berlin u. Babelsberg :
6 Dez. 1965 203
Alman Demokratik Cumhuriyeti'ne tek bir gidis-dönüs yol- j culuğu için geçerli olan bu vizeye bakıyorsun. Bu vizenin
üstüne basılmıs kaselere bakıyorsun. İki kırmızı, dikdörtgen kase, Schönfeld havaalanındaki sınır polislerine ait. Bir
siyah, yuvarlak kase, Dısisleri Bakanlığı'na ait, bedava bir vergi puluyla birlikte: Gebührenfrei. Ancak asıl önemli olan
tarih: Aralık, 1965. 21 Aralık'a kadar da kalmamıstın zaten, 11 'inde dönmüstün Doğu Berlin'den. Bunu bu kadar açıklıkla
hatırlamak için bir nedenin de var. Bir önceki gün, 10 Aralık, doğum günündü.
Ancak August'ü gördüğün yolculuk bu değildi. O yıllar önceki bir baska yolculuktu.
Aralık 1965'teki bu son yolculuğun maddi izleri sararmıs zarfta duruyor. Onlara hayran hayran bakıyorsun. Mctgistrat von
Gross"Bertirt'den bir kredi kartı sayesinde, iki yüz marka kadar alısveris yapabilirsin. O kartı hiç kullanmadın, kart daha
damga yüzü görmedi. Doğu Berlin'deyken yanında her zaman iki yüz mark bulunmalı. Tiyatroların program dergileri.
Berliner En-semble'da Die Tragedie des Coriolan ve Der aufhaltsame Aufs-teijj des Arturo Ui. Anılar, görüntüler
bulanıklasıyor. Deutsches Theater'da Yevgeni Schwarz'in Der Drache'si, Benno Besson sahneye koymus. Program
dergilerini karıstırıyorsun. Schwarz'in Ejderha'sini 10 Aralık'ta görmüstün, dönüsünden bir gün önce. Doğu Berlin'deki
son aksamın, bir daha oraya dönmeyeceksin. Üç tane de kâğıt para. Bir tane bes marklık, yüzlerinden birinde
Aleksander Von Humboldt'un resmi var. Gülümsüyorsun, Malcolm Lowry'yi hatırladın! Cuernavaca'da-ki Humboldt
Sokağı'nı, kendi kendine gülüyorsun. İki tane de yirmi marklık. Onlara bakınca daha çok gülüyorsun. Rastlantılar yakanı
bırakmıyor gibi. İtiraf et ki bu seferkini hiç beklemiyordun. Yirmi marklık banknotların bir yüzünde Johann Wolfgang
Goethe'nin resmi, bir yüzünde de Weimar Ulusal Tiyatro Binası'nın ön cephesi var. Rastlantı çok iyi isliyor, itiraf et! Ken-
204
di kendine gülüyorsun. Yirmi marklık banknotlara bakıyorsun. Goethe'nin genis, açık, Goetheyen alnına. Hayatın bütün
renklerini görmüs bir adamın yüzü bu: insancıl, anlayıslı, Goetheyen. İste gerçek bir adam! diye haykırmıstı Napoleon.
Kesinlikle evet, gerçek bir adam. Dahası bir hümanist: İnsanlığı meslek edinmis bir adam, insan doğasının görevli
memuru olan bir adam. Bu is seni yoruyor. Yirmi marklığı eline alıp, ısığa doğru tutuyorsun. Banknotun sol üst
kösesinde, üzerinde seri numarası yazılı beyaz bir alan var: CF 378575. Altındaki filigranda, arkadan vuran ısığın
aydınlığında bir kez daha Johann Wolfgang Goethe'nin yüzü beliriyor. Arkadan vuran ısıkta Goethe'nin yüzünün
yansımasına bakıyorsun. Bir duman, bir sis, bir buğu, cisimsiz bir düs: Burjuva hümanizminin filigrana yansıyan hayaleti.
Bu demokratik paranın gerçekliğini iste bu hayalet güvence altına alıyor. Bu is seni yoruyor, yirmi marklık banknotları,
1965'te, Doğu Berlin'e yaptığın o son yolculuğun diğer anılarıyla birlikte sararmıs zarfa koyuyorsun. Ama August'ü
gördüğün yolculuk bu değildi. Yıllar önce baska bir yolculuktu o.
Alman partisinin konuklarına ayrılmıs olan otelin salonun-daydı. Alman MK'sinin memuru sana Seifert vc Weidlich'in
Berlin dısında olduklarını, onlarla görüsemeyeceğini haber vermisti. Buchenwald'den, görmeyi arzu ettiğin baska Alman
arkadasın olup olmadığını sormustu. Aklına August gelmis, onun adını söylemistin. August'ün izini çok çabuk
bulmuslardı. Evet, Berlin'de yasıyordu. Onu görebilirdin.
Bir saat sonra Rus yapımı siyah bir Limuzin -ön, arka ve yan camlarına kalın tür perdeler çekilmis olarak-
"Nasıl, nasıl? demisti Barizon, geçmiste kalmıs o pazar günü Buchenwald'de.
Az önce söylediğim cümleyi bir daha tekrarladım.
"Haklı savas vardır, masum ordu yoktur!"
Kuskuyla yüzüme baktı.
205
"Simdi bunun Lenin'den olduğunu söyleyeceksin!" dedi. Olumsuz
anlamda basımı salladım.
"Hayır," dedim, "Garcia'dan."
"O hangi Komünistmis bakalım?"
Barizon gardım almıstı. Kömür gibi kaslarının altındaki bakısı kötülesmisti. "Ne?
Garcia'yı tanımıyor musun?" Sarsılmıs gibi yaptım.
"Garcia klasiklerimizden biridir! Marx, Engels, Lenin ve Garcia!"
Öfkeden patlamak üzereydi.
"Açtırma ağzımı simdi Gerard!" diye gürledi.
Gerard güldü, Fernand'ı sakinlestirmek için bir çlini onun omuzuna attı. Günes parlıyordu. Kuru ve keskin bir ayaz vardı.
Yarım saat önce, yoklamadan hemen sonra 40. bloğun yemekhanesinde bulusmuslardı. "Yemekten sonra ortadan
kaybolma," demisti Barizon. "Konusmamız lazım, bana bir seyi açıklaman lazım." Yarım saat önce Gerard ıslık çalmıstı.
"Vay canına! İsçi sınıfi entelektüel küçük burjuvadan açıklama istiyor ha! Bu büyük bir olay!"
Fernand Barizon buna alısıktı. Hiç sarsılmadan omuzlarını kaldırdı.
"İsçi sının koysun sana aslanım! Ama pazar günü olduğu için seni bağıslıyor."
Sonra kaslarını sıkıca çattı. "Küçük burjuva ha?" dedi. "Aniden bu beklenmedik alçakgönüllülük de nereden çıkü böyle?
Çocukluğunla ilgili anlattıklarına bakılırsa sen koduğumun büyük burjuvasının koduğumun oğlu değil misin?" Birlikte
güldüler.
"Hem de nasıla dedi Gerard. "Kuzenlerim arasında bir sürü dük ve düses bile var." Barizon
bunun bir tek sözcüğüne bile inanmıyordu tabii ki.
206
İspanyol insanı uyutmak için ayaküstü hikâyeler uydururdu.
"Daha fazla ekleme aslanım," dedi Barizon. "Sosyal kökenin su haliyle bile yeterince üzücü."
Yine birlikte güldüler.
"Sorunun ne peki?" diye sordu Gerard.
Barizon bir el hareketi yaptı.
"Bir dakika," dedi. "Önce sakin sakin su boktan çorbayı tı-kınalım. Sonra konusuruz." 40. bloğun birinci katındaki Flügel
C'nin yemekhanesindeyA diler. Su boktan çorbanın dağıtılmasını bekliyorlardı. Ama pazar günleri o boktan çorba, diğer
günlere göre daha az boktan olurdu. Neredeyse içilebilirdi. Kötü bir hayatın çorbası olmazdı: Neredeyse size yasama
sevinci verirdi. Boktan bir tatil günü için boktan bir çorba. Bunu neye borçluyduk? Yahudi-Hıristi-yan hümanizminin Nazi
sisteminin tam göbeğine sinsice yuvalanmıs çıkmak bilmez bir lekesine mi? Pazarın, dedikleri gibi, Efendi'nin günü
olmasına mı? Yoksa yalnızca üretim verimliliğinin zorunluluklarına mı? İsgücünün yeniden kendini bulabilmesi için böyle
bir dinlenmeyi, bir pazar ikramiyesini, pazarlık bir sımartmayı gerekli gören sinsice yapılmıs bir üretim zamanı hesabına
mı? İsçilerin pazarını Tanrı mı icat etmisti, yoksa bizzat isin kurnaz ve Nuh nebiden kalma zorbalığı mı?
Her ne olursa olsun, Buchenwald'de pazar günleri çorba, diğer günlerden daha koyu olurdu. Zor bir sey değildi bu
kuskusuz ama neredeyse gerçek bir çorba gibiydi. Gerçek sebzelerin gerçek parçalarıyla: gerçek salgamlar, gerçek
lahana eselekleri. Gerçek et lifleri, hem de çıplak gözle bile görünür cinsten, tabii eğer çok aç değilseniz ya da çok aç
olduğunuz için yemeğin daha uzun sürmesi umuduyla yemeğinize bakıyorsanız görebilirdiniz. Hele o gerçek hamurlar.
Büyük, beyaz, doğrusu biraz yumusak hamur topaklan.
Fernand haklıydı. Pazar gününün eristeli çorbası önemli bir seydi. Ciddiyetle içilmeliydi. Bir yandan
gevezelik ederek ol-
207
f
mazdı. Konusma dikkatimizi dağıtırdı. Sofrada sohbet etmek zenginlerin keyfiydi. Bir yandan parlak bir kültürel fikir
alısverisi yaparken bir yandan da tabağa bir çatal daldırırlardı. Eğer açsanız, eğer yoksulsanız, eğer bir zek iseniz (siktir!
kazettler diyecektim) yemek keyif değil, ihtiyaçtır. Ve ihtiyaç olduğu için de, bir törene dönüsebilirdi. Bu yüzden de,
Marsilya'da, Cabu-celle adı verilen isçi mahallesindeki bir evde Gerard'ın benim kafamın içinde ne düsündüğü rahatça
anlasılabilirdi. Cabucel-le'de Livi ailesinin evinde pazar günleri hamur yemeğini baba yapardı. Ve pazar günleri Livi
ailesinin babasının pisirdiği hamur yemeğinin, duruma çok yakısan, bir eldiven gibi uyan bir de adı vardı: la pasta della
domenica. Pazar onlar için beyaz gömlek günüydü. Mutfağa el koyanın babanın, bir tutam latin ciddiyetiyle pisirdiği
pasta'nın günüydü. Fasizmden önce, sürgünden önce, Monsumano'dayken, onun babası da, babasının babası da böyle
yapardı. Beyaz gömlekli erkekleri ve sepya renkli eski aile fotoğraflarındaki gibi elleri dizinde oturmus pazar keyfi
yaparak, babanın hazırlamakta olduğu hamur yemeğini bekleyen kadınlarıyla pazar günü, Cabucelle'deki Livilerin evinde
bir bayram günüydü.
Ama Buchenwald'de, 1944 Aralığı'nda ne Gerard'ın, ne de Barizon'un Livi ailesinden haberi bile yoktu. Çocuklarından
birinin yakında Yves Montand olacağını da bilemezlerdi. Yine de törenselliği ve ciddiyetiyle, kahkahaları ve birden
patlatılıp hemen sonra kesilen opera ezgileriyle bu pazar yemeği hikâyesi, daha sonraki yıllarda yeri geldiği zaman
birbirlerine anlatacakları ve onları birbirine yakınlastıracak bir hikâyeydi. Tam bir sürgün hikâyesi. Ama zaten bu
sürgünleri ve sürgün hikâyelerini birbirlerine daha sonraları anlattılar. Pazar yoklamasından hemen sonra, 40. blok C
kanadının ye-mekhanesindeydiler. Cubucelle'de değil, Buchenwald'de bir pazar günüydü. Gerard ve Barizon, pazar
gününün eristeli çorbasının dağıtılmasını bekliyorlardı. 208
Su boktan çorbayı sessizce, ciddiyetle içtikten sonra (pazar çorbasını içmenin gerçekte nasıl bir sey olduğunu anlatmaya
çalısmayacağım çünkü unuttum; geçmiste kalmıs o anın gerçekliğini yeniden kuramayacağım, ancak uydurabilirim; ya
da belki Sa-lamov'un, Soljenitsin'in, Herling-Grudzinski'nin ya da Robert Antelme'in yazılarında anlattıkları açlığı
65
hatırlayabilirim; kuskusuz onların sayesinde doğru sözcükleri, yerli yerine oturacak cümleleri bulabilirim; ancak ben,
kendim unuttum; Büyük Yol-culuk'ta söyle yazmıstım: "Tek bir gerçek yemekle açlık hemen soyut bir seye dönüsmüstü.
Ve buna rağmen çevremde binlerce adam sırf bu soyut fikir yüzünden ölmüslerdi. Vücudumdan memnunum, bence o
harika bir makine. Bir tek aksam yemeği bu artık gereksiz hale gelmis, soyutlasmıs seyin, bizi neredeyse öldürecek olan
açlığın izlerini silip atmaya yetti... " Bu sözleri yazdım, çünkü onlar doğruydu, yani benim için doğruydu; kafamın içinde,
iç organlarımda olan biten aynen buydu, ama okurlardan nefret dolu bazı mektuplar aldım; sıradan okurlardan değil, eski
mahkumlardan; açlıktan böyle bahsedebilmem onlan kırmıs, yaralamıstı, birkaçı benim bir zamanlar mahkum
olduğumdan bile süphe etmislerdi, utanmasalar bana uydurukçu diyeceklerdi; içlerinden biri, özellikle nefret dolu olan biri
benim süphesiz çıldırmıs olduğumu söylüyordu, kendisinin aylar boyunca yemek artıklarına, sebze ve meyve
kabuklanna, her çesit yiyecek çöpüne saldırıp, bunları bir çırpıda yalayıp yutmaktan kendini alamadığını söylüyordu;
olabilir, belki de ben çıldırmısımdır, olmayacak sey değil) Barizon ve Gerard aralık günesinde gezinmeye çıktılar.
Oparlörler bütün Ettersberg tepesinin üzerine tatlı bir müzik yayıyordu ve Gerard, Barizon'u sakinlestirmek için, kolunu
onun omzuna attı. Arkadasının arkasında, açıklığın orta yerinde, 34. bloktan bir grup Fransız'ın durduğunu gördü.
Çevresindekilerden bir bas uzun olan Boris'i tanır gibi oldu.
"Kızma Fernand!" dedi Gerard. "Garcia, Malraux'nun Umut'undaki karakterlerden biridir."
209
Barizon hemen yatıstı.
"Öyle mi?" dedi. "Bu daha çok hosuma gitti." "Malraux, Lenin'den daha mı çok hosuna gitti." "Baslama yine Gerard,
olmaz mı? Ben Malraux'yla tanıstım: Dur sana anlatayım. Barizon Malraux'yu çok iyi hatırlıyordu. 1936 Kasımı'nda
Albacete'de kısa bir eğitim döneminden sonra, Madrid cephesinde XIV. uluslararası tugaya katılacakmıs. Siyasi komiser
bütün uçak mekanikçilerinin ortaya çıkmalarını istemis. O da çıkmıs, çünkü Juliette'le Brötanya'ya yaptığı kaçamaktan
sonra iki yıla yakın bir zaman boyunca Bloch'ta çalısmıs. Ancak isin devamı hiç de hosuna gitmemis. Onu arkadaslarıyla
birlikte atese göndereceklerine, Malraux'nun filosunun motorlarını tamir etmesi için alıkoymuslar. Homurdanıp durmus
Barizon! İspanya'ya uçak motoru tamir etmek için gelmemisti ki o, Allah kahretsin! Siyasi komiser onu dinlememis bile. O
da emirleri uyguluyormus. Görev görevmis! Ondan uçak teknisyeni bulmasını istemisler, o da Barizon'u bulmus,
bırakmıyormus. Ne de olsa Albacete sokakları uçak teknisyeni kaynamıyormus., Nihayetinde Barizon su meshur
Malraux'yla tanısmıs. Bir önceki yıl da onu Mutu'da, dumanın ve samatanın içinde uzaktan görmüs zaten. Ne
konustuğunu pek duyamamıs ama homur-dandığını anlamıs. Albacete'de Malraux sigara üstüne sigara içmis ve
Barizon'u dikkatle dinlemis. Sonunda Barizon davayı kazanmıs ve onun arkadaslarıyla birlikte Madrid cephesine
gitmesine izin vermisler.
"Sana söylüyorum yoldas," dedi Barizon, "Tugaylar is bulma kurumu değil ki! Kendi alanımda is aramıyorum ben burada,
savasmak istiyorum. Duconneau, siyasi komiser, bana herkesin tüfek tutabileceğini ama uçak motoru tamir edebilmek
için kalifiye olmak gerektiğini söyledi. Kalifiye olmaktan bana ne yoldas, dedim. Ben burada isçi değil piyadeyim. Kalifiye
olduğum tek is de fasistleri gebertmek. Elimizi kirleteceksek makine yağıyla değil kanla kirletmeliyiz. Mekanikçileri
burada, İspan-210
ya'da da bulabilirsiniz. Bulun onlan, askere alın, rehin olarak alıkoyun, verimlilik ikramiyeleri ödeyin, fazla mesailer
ödeyin, ücretli izinler, aile yardımları verin, ben ne bileyim, benim umurumda değil ki! İspanya'ya gelme nedenime saygı
göstermeniz gerek. Ben gönüllüyüm! Malraux da bana hak verdi." "Nasıl biriydi?" diye sordu Gerard. Ulbricht portresine
kararsızlıkla sabitlemistin. Kendi kendine, kimbilir belki de hiç yirmi yasında olmadığını söylüyordun. Belki de onların
hepsi bir rüyaydı. Belki henüz dünyaya gelmedin bile.
Sonra, birbirinizi tanımıs gibi yaparak sundan bundan konustunuz. Sen simdi ne olmustun? August sana nazikçe ne
olduğunu soruyordu. Fazla ayrıntıya girmeden anlatün. Belleği ve hayatı tuhaf bir erozyona uğramıs bu yaslı adama ne
olduğunu anlatman, hele fazla ayrıntıya da girmeden, çok zor bir isti. Hem zaten sen bir sey olmus muydun? O gün
August'e Buc-henwald'den sonraki hayatını özetlerken hiçbir sey olmadığını, sadece yirmi yasındayken neysen o olmaya
devam ettiğini hissetmistin ki bu da utanç verecek kadar az diyalektik bir seydi.
Willi Seifert bir sey olmustu. Volkspolizefde tuğgeneral olmustu. Eğer ona bu soru sorulsaydı cevap vermekte hiç
zorlanmazdı. "Sen ne oldun Seifert?" "Volkspolizefdc tuğgeneral oldum," diye cevap verebilirdi, bir saniye bile
duraksamadan. Ama sen ne olduğunu sandığını özetlerken, August basını sallıyordu. Herhalde pek inandırıcı değildin.
August, bir trende sirketin kontrolörüyle yasadığı aptalca bir olayı uzun uzun anlatan bir yabancıyı dinler gibi dalgın
dalgın basını sallıyordu.
Sonra bir anlık bir sessizlik oldu. August artık senin yirmi yasındaki halini hatırlamaya çalısmıyordu, belliydi bu. Hâlâ
makine gibi basını sallıyordu, sen de kendini onun yalnız belleğine değil, günlük hayatına da dalıvermis bir davetsiz
misafir gibi hissettin. Ancak yine de ayağa kalkıp oradan çıkmadan önce, ona kibarlık gösterdin. Sen de ona ne
olduğunu sordun. "Ya sen August, sen ne oldun?" diye sordun. Basını sallayarak uzun
211
uzun yüzüne baktı, sanki seni görmeden. "Hayat iste, bilirsin ya," dedi, "gelir ve gider. Bazen inersin, bazen çıkarsın."
Çok açıklayıcı sayılmazdı ama sen de o an için daha fazlasını öğrenmeyi istemiyordun aslında. Bazen iner, bazen
çıkarsın, tabii ki. Birden August öne doğru eğildi, sesi değisti. "Biliyorsun ya İspanya'nın eskileri için burada çok zor
günler oldu!" dedi. Sanki bugünkü yüzünün üstüne eski yüzünü takmaya çalısıyormus gibi geldi sana. Sana kaygıyla
bakıyordu. Eğer senin eski yüzün, Buchenwald'deki yirmi yasındaki yüzün belleğine geri gelmis olsaydı, sanki daha çok
konusacakmıs gibi hissettin. O anda eski görüntün vücut bulabilseydi, sana daha fazla güveneceğini düsündün. Nefesini
tutup bekledin. Ancak hiç ama hiçbir sey olmuyor gibiydi. Tetik çekilmedi, görüntün gölgede kaldı. Her biriniz kendi
kösesine fırlatılmıs, birbirinizden uzak düsmüstünüz. Sen kendi küçük ölümüne, o ise yalnızlığına.
August, seni daha uzun süre alıkoyamayacağı için özür diledi. Bitirmesi gereken bir isi olduğunu açıkladı. Aslında o gün
resmi bir anma töreni vardı ve is gününün sonunda bütün personel için düzenlenecek zorunlu toplantıda, duruma iliskin
bir konusma yapması için parti komitesi onu görevlendirmisti. August sana bu is nedeniyle düzeltmesi gereken,
daktilodan çıkmıs kâğıtları gösterdi. "Bu büyük bir onur, anlıyor musun?" dedi. "Yasadığım onca siyasi güçlükten sonra
bu görevin bana verilmesi yani." Sonra da birden tekdüze bir sesle, yapacağı konusmadan bir bölüm okudu. Yoldas
Walter Ulbricht'in üstün nitekleri üstüne bir bölüm. Sonra sana kısa bir bakıs attı ve o anda bakısı sanki eski günlerdeki
canlılığını yeniden kazanmıs gibi geldi sana, ancak bu kez umutsuzca bir alaycılığın iziyle birlikte.
August'ün bakısı hemen söndü. Artık gidebilirdin.
Koridordan geçtin, sekinin basamaklarından inip sokağın nemli sıcaklığına geri döndün. Dayanılır gibi değildi. Hayır,
Weimar'a, Buchenwald anıtını ziyaret etmeye gitmeyecektin.
212
Buchenwald anıtı umurunda bile değildi. Fotoğraflarını görmüstün zaten, hiç umurunda değildi. Eğer bu pis anıtı
yaptırma fikri gerçekten ona aitse, yazıklar olsun Bertolt Brecht'e. Üstünde dev bir çan bulunan o mide bulandırıcı koca
kule, Glockent-rum, Ettersberg Tepesi'nin üstüne dikilmis iğrenç erkeklik organı, onu alıp münasip bir yerlerine
sokabilirlerdi. Glockmt-rum'un önünde duran, seçkin halk sanatçısı Profesör Fritz Cre-mer'in heykelleriyle birlikte tabii.
Buchenwald'e asla gitmeyeceksin. Nasıl olsa arkadasların orada olmayacaklar. Josef Frank'ı bulamayacaksın örneğin,
çünkü o Prag'da, kendi ülkesinde, kendi insanları tarafından asıldı ve külleri de rüzgâra savuruldu. Willi Seifert ile
Herbert Weid-lich'ten baska kimseyi bulamayacaksın. Onlar yasıyorlardı. Ama bu artık seni ilgilendirmiyordu. Onlar artık
senin Buchenwald'deki arkadaslann değildiler, polis olmuslardı. Polisler seni ilgilendirmiyordu. August'ü de
bulamamıstın.
Eskiden yusyuvarlak, pembe tenliydi, hiç yaslanmaz gibiydi. Altın renginde metal çerçeveli gözlüklerinin camları
ardından, bakısları simsekler saçardı. Wehrmacht bildirilerinin, matemli bir tonla Stalin'in tanklarının Polonya ovalarında
ilerlemekte olduğunu haber verisini dinler ve haykırırdı: Mancanudo viejo, mancanudo! İspanya'da savasmıs, Fransız
kamplarını görmüs, Vichy hükümeti tarafından Gestapo'ya teslim edilmis, Alman milliyetinden dıslanmıstı,
Buchenwald'de o sadece kızıl bir İspanyol'du. Hiç yaslanmayacak gibiydi. Ama sen August'ü bulamamıstın. Çünkü kendi
insanlarının -ve senin insanlarının- iktidarı, Seifert'in polislerinin iktidan onu yıpratmıs, baska hiçbir iktidann
basaramadığını basararak onu sinikçe, umutsuzca, Walter Ulbricht'e övgüler düzmeye hazırlanan gözü açılmıs, hayatı
sönmüs bir moruğa dönüstürmüstü. Sekinin altında, soseye park etmis duran siyah limuzine baktın. Soföre
gidebileceğini, yürümek istediğini söyledin. Ama so-213
för buna kulak asmadı. Talimat aldığını, seni partinin oteline götürmesi geretiğini söyledi. Ona, merak etmemesini,
partinin oteline sağ salim gideceğini söyledin. Ama yürüyerek; canın yürümek istiyordu. Ona tartısacak zaman
bırakmadan otele doğru yürümeye koyuldun. Berlin'in nemli sıcağında yavas yavas yürüyordun. Bir süre sonra basını
çevirdin. Siyah limuzin on metre kadar geriden seni izliyordu. Siyah limuzine baktın, birden bu-lantılı bir bas dönmesi
hissettin. Kaçınılmaz isaretleri tanımıstın. Siyah Limuzin, senin adımlarına bağlı ölümün gölgesiydi. Sanki kendi cenaze
arabanın önünden yürüyordun. İlk defa ölümün gölgesi seni izliyor, seninle ilgileniyor gibiydi. Berlin'in nemli sıcağında,
kül rengi göğün altında senin insanlarının iktidarını hasmetle cisimlestiren siyah Limuzin, ölümün gölgesinden baska bir
sey değildi. Yine de ölüm henüz oyunu tamamen kazanamamıs gibiydi. Daha bu sayfalan gözden geçirdiğin gün bir
kartpostal almıstın. Kartın ön yüzüne basılı olarak Frohe Weihnachtstage und GLÜCKim neuen Jahr yazıyordu.
GLÜCKyani mutluluk sözcüğü, büyük ve altın rengi harflerle yazılmıstı, daha ne olsun! Yani bu kart "İyi Noeller ve yeni
yılda MUTLULUK" diliyordu. Arka yüzündeyse sık bir el yazısıyla sunlar yazılmıstı: W ünscht seinem jungen Karnemden
Jorge in dauernden Verbun-denheit, der alte Freund, August G. ADC'den gelen bu karta, August'ün imzasına, adresine
bakarken titriyordun. "Eski dost" August, "genç yoldası Jor-ge'ye" iyi bir Noel ve yeni yılda mümkün olduğu kadar
MUTLULUK diliyordu. Artık o kadar da genç olmadığını düsündüm. Ancak August, yıllar önce Buchenwald'deki
gençliğine sesleniyordu kuskusuz. İste o zaman ölümün oyunu tamamen kazanamayacağını deliler gibi ummaya
basladın. Nihayet August'ün belleğinin aydınlandığını, herhalde yazmıs olduğun kitap sayesinde August'ün sonunda
yirmi yas görüntünü bulup çı-214 I
kardığını düsündün. August senin Paris'teki adresini, Doğu Berlin'de hangi yoldastan almıs olabilirdi? W., K., J., Ch., St.,
hangisi? Bunun hiçbir önemi olmadığını düsündün. Belleğini geri kazanmıstı ya, önemli olan buydu. August'ün
gönderdiği karta baktın ve düsündün; acaba Avrupa'da hâlâ yeterli sayıda Komünist var mıydı? Savasa yeniden
baslamak için, ölüme ve bir devlet kurumuna dönüsmüs örgütlü hafıza kaybına karsı saldırıya geçmek için, siyah
Limuzinlere, halk polislerinin kasketlerin-deki mavi, yesil ya da kırmızı seritlere, yanılmaz diyalektikçilere, her türden
Büyük Dümenciler'e kafa tutmak için... Deliler gibi, ölümün oyunu tamamen kazanamayacağını ummaya basladın.
Merkez dosyasının, büyük masasın basındaki yerimi aldım. Walter basını gazetesinden kaldırdı.
"Geldin mi?" dedi.
Bu bir soru değil, saptamaydı. Bir sey söylemedin. Saptamaların üstüne yorum yapılmaz.
"Al, bu sana," dedi Walter.
Uzun dosya kutularının durduğu etajerin üstünden, daktilodan çıkmıs birkaç sayfa alıp bana uzattı. Eskiden ölülerin ve
yasayanların hesabını tutmak, nakilleri ve görevlendirmeleri günü gününe not etmek için defterlerimiz, kartondan
kocaman kayıt tutanaklarımız vardı. Ancak Seifert bize fis kutulan hazırlattı. Böylesi daha akılcıymıs.
Walter'in bana uzattığı kâğıtları almak için kalktım. Bunlar, çesitli kommandolann mevcut sayılarındaki değisiklikleri
bildirdikleri günlük raporlardı. Çalısmaya gelmeyenler, nakiller, yeni gelenler, falan filan. Aynca Revier'in, yani kamp
hastanesinin ve krematoryumun raporlan da vardı. Ordnung muss sein.
Kesinlikle sakin bir pazardı bu, fazla is yoktu. Bana düsen numara dilimleri içinde, islemem gereken ancak
yirmi-otuz ka67
215
dar fis vardı. Her birimize birkaç bin numaralık birer dilim verilmisti. Tabii ki dosyalamada çalısan Almanlara, en düsük
numara dilimleri ayrılmıstı. En eski mahkûmlarınkiler. Bu dilimlerde fazla hareketlilik olmazdı. Eskiler kommando
değistirmez, nakledilmezlerdi. Hatta sasılacak biçimde, çok az hastalanırlardı. Üstelik artık ölmüyorlardı da. Kısacası
bunlar bize fazla is çıkarmıyorlardı.
Bana ise, su ise bakın, kırk binle yetmis bin arasındaki numaralar düsmüstü. Bu dilimlerde hareket hiç bitmezdi. Bas
döndürücü bir hızla gidenler, gelenler, ölenler...
Dosya kutulanyla oyalanmaya, her bir fisin üstündeki geçer-sizlesen bilgileri silmeye, günlük raporların belirttiği yeni
bilgileri kursun kalemle eklemeye koyuldum.
Böylelikle Daniel'in bana isimlerini ve numaralarını verdiği Fransız arkadaslarla da ilgilenebilecektim. Katlanmıs küçük
kâğıt parçasını çıkarıp açtım ve kimsenin bana bakmadığından emin olarak, onu sol elimin altına sakladım. Sınavda
kopya çeker gibiydim. Gözetmenlerin uyanık bakıslarını savusturmak için kendimden emin ve isime dalmıs gibi bir tavır
takınmıstım.
Daniel'in benden ilgilenmemi istediği üç arkadasın numaraları arka arkaya sıralıydı. Rahatlıkla tahmin edilebilirdi. Polonya'daki
kamptan nakledilmeleri kararlastırıldığında üç arkadas aynı vagonda, bir arada yolculuk edebilmek için bir yol
bulmus olmalıydılar. Buchenwald'e vardıklarında da birbirlerinden ayrılmamıslar, dezenfekte etme ve giydirme islemleri
boyunca bir arada kalmıslardı. Aynı direnis örgütünde çalısmıs, beraber tutuklanmıs, nereye gönderileceklerine karar
verildiğinde de birbirlerinden ayrılmamaya yemin etmis olmalıydılar. İste basarmıslardı, hâlâ beraberdiler, numaraları
arka arkayaydı. Burada da bir arada kalacaklardı.
İlk iki fisin üstüne DIKAL yazıp, günün tarihini attım. Üçüncü fise ise değisiklik olsun diye DAKAK yazdım ve
bir gün öncesinin tarihini attım. DIKAL, Darfin kein anderes Lageryz-
216
ni "baska hiçbir kampa nakledilmeyecek" demekti. DAKAK ise Darf auf kein Aussenkommando yani "hiçbir dıs
kommandoya gönderilmeyecek."
Elbette ki fislerin üzerine bu talimatları yazmak için hiçbir hakkım yoktu. Hangi mahkûmların DIKAL ve DAKAK
sayılacağına, Berlin'in talimatıyla Politische Abteüung, yani kampı kontrol eden Gestapo kolu karar verirdi. Gestapo,
mahkûmları el altında tutmak istediği zaman bize onların DIKAL ve DAKAK olarak kaydedilmeleri için emir gönderirdi.
Çoğu zaman Gestapo'nun sizi elinin altında tutmak istemesi hayra alamet değildi. İsinizin henüz bitmediğini,
Gestapo'nun ilgilerini tamamlamak için sizi her an çağırtabileceğim gösterirdi. Öte yandan fislerinin üzerinde DIKAL. ya
da DAKAK kısaltmalarından birini tasıyan mahkûmların, Buchenwald'in asıl kamp alanında kalmaları güvence altına
alınmıs olurdu. Bunlar otomatik olarak bütün nakil listelerinin dısında tutulurlardı.
Böylece ben de bu arkadasları korumak için Gestapo'nun karsı konulmaz otoritesini kullandım. Gestapo otoritesinin
böyle tersine dönmesi, beni ve Daniel'i sık sık güldürürdü.
Eğer Seifert ya da Weidlich çevirdiğim dolapları fark etselerdi, benim için hiç iyi olmazdı. Anında Arbeitsstatistik\cn
atılırdım. Hatta belki bu disiplinsizliğim nedeniyle en ağır dıs kom-mandolardan birine gönderilebilirdim, Dora'ya, Ohrdruf
a ya da S. IH'e örneğin. Tabii eğer İspanyol partisi Buchenwald'de kalmamı sağlamayı basaramazsa. Bunun için de
araya kodamanları sokmak gerekirdi. Bu son olayda, hiçbir sey beni birkaç aylık çalısma cezasından kurtaramazdı. Tas
ocağında örneğin.
Fisleri tahrif etmem, SS'ler tarafından sabotaj olarak değerlendirilirdi. Böyle bir durum için öngörülen ceza, eğer bizzat
SS'lerden birine yakalanırsanız, yoklama yerinde, bir araya toplanmıs mahkûmların önünde asılmaktı.
Ancak SS'lere yakalanma riski gerçekten var mıydı, yoksa bu 217
yalnızca bir varsayım mıydı? Sorunu bütün açılardan ve elimden geldiğince nesnel olarak inceledim. Sorunu bütün
açılardan inceleyelim.
1944'ün bu Aralık ayında, Buchenwald kampının yönetimiyle görevli SS subaylarının stratejisini tahmin etmek kolaydı.
Her ne pahasına olursa olsun cepheye gitmekten kurtulmak istiyorlardı. Arka saflarda, arpalıklarının rahatlığı içinde
yasamaya devam etmek istiyorlardı. Bu durumda da ne pahasına olursa olsun, Berlin'in dikkatini Buchenwald'in
yönetilmesine çekecek ve yeni disiplin önlemleri almayı gerektirecek olayları önlemeleri gerekiyordu.
Peki bu olaylar nasıl önlenirdi? En iyi çözüm, kampın içislerinin yönetilmesini yıllar önce sinsi ve kanlı bir mücadeleyle
genel kuralları bertaraf ettiklerinden bu yana, iç idarenin anahtar mevkilerine yerlesmis olan Alman Komünistlerine
bırakmaktı. Bunun için de Alman Komünist mahkûmların belli bir özerkliği olması gerekiyordu. Böylelikle yozlasmıs ve
tembel SS subayları, kendilerini tamamıyla büyük ticari alısverislerine ve küçük ziyafetlerine adayabilirlerdi.
Zaten kamp yönetimindeki hayati mevkilerde bulunan Alman Komünistler -Kıdemliler, kapc/lar, blok sefleri, ustabaslan,
Stubendienst, Lagerschutz- gözle görülür bir organizasyon duygusuna sahip yetenekli ve çalıskan adamlardı. İslerin
yürümesi için onlara güvenilebilirdi.
Ancak Alman Komünistlerin bütün bu nitelikleri, fabrikaları, dıs kommandoları, çoğu Nazi savas sanayiinde çalısmakta
olan on binlerce mahkûmuyla kampın iyi islemesini sağlamak için vazgeçilmez olan bütün bu nitelikler SS'lerin asıl
otoritesini giderek unufak etmekte, Buchenwald'deki uluslararası Komünist teskilatın yeraltındaki karsı gücünü ise çok
yavas ama etkili biçimde artırmaktaydı.
En önemli idari mevkilerde bulunan Alman Komünistler, bu yeraltı teskilatının somut zirvesini, resmi
hiyerarsisini temsil edi-
218
yorlardı. Ancak diğer milliyetlerden Komünistler, özellikle Çekler, Fransızlar ve İspanyollar (doğudan gelmis olan
mahkûmlar ayrı bir sorundu: Rusların arasında çok az Komünist vardı, Polak-lann arasındaysa neredeyse hiç yoktu;
Yugoslavian gelince, Buc-henwald'de onların sayılan çok azdı, nedenini bilmiyorum, belki çok az Yugoslav direnisçi
tutuklandığı içindir, belki de Naziler onları tutuklamak yerine hemen kursuna dizmeyi tercih ettiği için) Çek, Fransız ve
İspanyol Komünistler diyordum, Buchenwald'in yeraltı örgütünde önemli rol oynuyorlardı. Bu rol resmi idarede, hem de
gözle görünür biçimde artmaktaydı. SS'lere kampın yönetimine yabancıların daha fazla katılmasını kabul ettirmek için
bulunan her fırsattan yararlanılıyordu. Böylece 1944 Ağustosu'nda Buchenwald'in fabrikaları Amerikan uçakları
tarafından bombalandıktan sonra, Alman Komünist sorumlular, yabancı mahkûmların "iyi davranısı "nı öne sürüp,
bunların her türlü paniği önlediklerini, hemen yaralıların yardımına kostuklarını ve Amerikan fosfor bombalarının asıl
kamp alanı içinde neden oldukları yangını söndürmeye çalıstıklarını söyleyerek, SS'lerden LaAerschutz'un -yalnızca
mahkûmlardan olusan kamp içi polisi-kapılarını yabancılara açma izni koparmıslardı. Ama bütün yabancılara değil tabii
ki. Örneğin Lajjerschutz'da bir Rus'un bulunması söz konusu bile olamazdı. Ama Çekler ve Fransızlar, SS'lerin gözünde
bile gerçek birer Avrupa ülkesi sayılan yerlerin vatandasları bulunabilirlerdi. Buchenwald'i, Nazi toplama kamplan sistemi
içinde benzersiz bir vaka haline getiren karsı güçlerin bu sürekli, inatçı, kemirgen bir köstebek gibi çalısan ilerleyisi,
Komünist teskilatlarla da sınırlı kalmıyordu. Hiç durmadan bu sınırı da asıp gidiyordu. Komintern'in 1943'teki kendini
fesheden metninde belirlenmis olan stratejiyi uygulayan çesitli partiler, antifasist ulusal cephe politikasını yaymaktaydılar.
Böylece de her bir ulusal topluluğun kendi nüfusunun özelliklerine göre Hıristiyan-Demok-rat, toprak reformcusu,
sosyalist -Fransa örneğinde DeGaul-
219
le'cü- direnisçiler, uluslararası komitenin piramit biçiminde düzenlediği çesitli ulusal komitelerin yönetimi altında yeraltı
ağlarında bir araya gelerek, kendi mahkûmlarının dayanısmasını sağlıyor ve haberler, maddi ve manevi destekler
aracılığıyla günlük hayatlarını kolaylastırmaya çalısıyorlardı.
Siyasi karsı güçlerin bu çok yavas ama sürekli güçlenisi, bir yandan kampın iyi yönetilmesi için kaçınılmazken, ancak öte
yandan da kampın fabrikalarındaki çalısma ritmini düsürüyor, sistemli biçimde düzenlenmis bir sabotajla kampın üretimi
istikrarlı ve amansız biçimde azalıyordu. Elbette ki bu da Buchen-wald'deki SS yönetimiyle Himmler'in Berlin'deki
karargâhı arasında çatısma riski anlamına geliyordu. Bu nedenle SS subaylarının içinde bulundukları konum çok
çeliskiliydi. Kampın, isgücünün, fabrikaların idaresinin düzgün biçimde yürüyebilmesi için bizi serbest bırakmaları
gerekiyordu. Berlin'deki karargâhın alarma geçip, müdahale etmeye kalkmaması içinse silah fabrikalarının üretimi makul
bir düzeyde tutulmalıydı. Bu yüzden de bizi tamamen kendi halimize bırakmaları olanaksızı.
Bu çeliskinin tam göbeğinde de çalısma organizasyonu hazırlayan ve isgücünün dağıtımını yapan Arbeitsstatistik
bulunuyordu. Bu yüzden de Willi Seifert ile Hauptsturmführer Schwartz arasında neredeyse her gün bir çatısma
çıkıyordu. Bu, sakin dönemlerle ani gerilim anlarının birbirini izlediği, SS yönetimine karsı sürdürmek zorunda olduğumuz
bir tür sinir harbiydi.
Örneğin birkaç hafta önce, Schwartz bizi bir araya toplayıp, tehdit dolu bir nutuk çekmisti. Arbeit salonunda hazır ola
geçmistik ve Schwartz bizi en ağır sözlerle tehdit etmisti. Arbeit'ta nasıl bir politika izlediğimizi, hangi türden siyasi
mahkûmları koruduğumuzu, çok iyi bildiğini haykırmıstı. Bütün bunların değismesine bizzat dikkat edeceğini haykırmıstı.
Ancak isin doğrusu, dikkat etmesi çok uzun sürmedi. Her gün gelip çalısmamızı kontrol etmekten çabuk yoruldu. Hayat
tekrar eski akısına geri döndü. 220
Böylece görülüyor ki bazı yoldasların nakledilmelerini önlemek için fislerde tahrifat yaparken SS'lere yakalanmak, daha
çok varsayıma dayanan bir riskti. Her ne olursa olsun Hauptsturmführer Schwartz'in zaman zaman yaptığı müdahaleler
gerçek bir tehlike olusturmuyordu. Yakalayabilmeleri için fis kutularının hepsinin bir arada ve sistemli biçimde kontrol
edilmesi gerekirdi. Bu da haftalar, hatta aylar alırdı. Öte yandan bizim önceden haberimiz olmadan, Buchenwald
Gestaposu'nun bu türden bir operasyon baslatması neredeyse olanaksız gibiydi. Alman yoldaslar, SS idaresinin kilit
mevkilerinde bir muhbirler ağı kurmuslardı. Komutanın ve yüksek rütbeli subayların berberleri, SS villalarında ev
hizmetinde çalısanlar, yine bu villalarda ya da yerel idarelerde bakım çalısmaları yapan elektrikçi ve tesisatçılar:
Çoğunlukla Bibelforscher yani inancı gereği askerliği reddeden Yehova'nın Sahitleri arasından seçilmis bir mahkûmlar
ağı, SS'lerin niyetleri ve ruh halleri üzerine bilgiler toplayıp, birbirlerine aktarıyorlardı. Berlin'le doğrudan yapılan telefon
görüsmeleri bile dinleniyordu.
Bu yüzden de çeliskili biçimde, benim için asıl büyük yakalanma tehlikesi SS'lerden değil, Alman Komünistlerden
geliyordu. Üstelik bu durumda bile riskleri abartmaya gerek yoktu. Bütün olası sonuçlarıyla birlikte bir rezalet çıkması için
benim bir fisi tahrif ederken suçüstü yakalanmam gerekirdi. Alman arkadaslar, uluslararası yeraltı örgütünün bazı nakliye
listelerini silmesine ya da ayrıcalıklı mevkilere atama yapmasına izin veren yazılı kurallara ve teamüllere öyle bir saygı
duyuyorlardı ki Daniel ve benim FTP isi ya da bireysel telafi dediğimiz isi yapmak, fislerin üzerindeki bilgileri değistirmek,
onların aklına bile gelmezdi. Eğer Seifert ya da Weidlich üzerinde DIKAL. ya da DA-KAK yazan fislerden birine
rastlayacak olurlarsa, söz konusu mahkûmun böyle sınıflandırılması yönünde bir Gestapo emri olup olmadığına bakmak
için dosyalan kontrol etmeye gerek duymazlardı. Hayır, onların bürokratik düzene saygıları vardı ve 221
bu saygıyı bizim de paylastığımızı düsünüyorlardı. FTP isinin, hayatın tuzu biberi olduğunu bilmiyorlardı. Demek ki
etraflıca düsünüldüğünde, göze aldığım tehlike çok da büyük değildi. Daha önce bundan çok daha zor isler yapmıstım.
Kesinlikle.
Sonraki yıllarda, barların dumanlı atmosferinde bu sorunlar üstüne, çok aklı basında -yani soyut olarak aklı basındatartısmalara
katıldığım olmustu. Buchenwald'de, 1944 Aralığı'ndaki o pazar günü Fernand Barizon'un kafasını mesgul
eden o aynı sorunlar üstüne. Özellikle bir aksamı hatırlıyorum.
Mephisto'daydık, eskiden Seine Caddesi ile Saint-Germain Bulvan'run kesistiği yerde bulunan, müzikli ve danslı bir de
bodrum katı olan bir barda. Bugün onun yerinde bir elbise dükkânı olmalı. Eskiden bu semti çekici kılan fikir ve cazibe
69
alısverislerinin yapıldığı yerlerde, bugün yalnızca elbise dükkânları var. Her neyse, bir gece geç bir saatte,
Mephisto'daydık.
Danslı bodrum katandaydık, ama dans etmiyorduk. Armstrong'un trompetini dinliyorduk. Banyo edilen fotoğraf
görüntülerinin gözlerinizin önünde gelismesi, renklerin ve bulanık sekillerin yavas yavas belirginlesmesi gibi, bu çok
gerilerde kalmıs olay belleğimde yeniden cisimlenmeye baslarken; Armstrong'un bir plağını dinliyorduk, buna yemin
edebilirim. Hatta belki de o gecenin, daha doğrusu o sabahın ilk saatlerinin, onca gece, onca erken sabah saati arasında
belleğime böylesine kazınmıs olması da Armstrong yüzündendir.
Bir kulağımla -daha dikkatli olan kulağımla- Armstrong'un trompetini dinlerken diğeriyle de çok daha az dikkatle,
oturduğum masada dönmekte olan konusmayı dinliyordum.
Aslında bu konusma beni ilgilendiriyordu. Belki Armstrong'un müziğinden daha fazla değil ama onun kadar ilgilendirdiğini
söyleyebilirim. Zaten Armstrong'un müziğinin berrak
222
ve madeni umutsuzluğuyla, masamda bilgiççe konusulmakta olan konu arasında karanlık bir iliski de vardı. Masamda
Pierre Courtade ve Maurice Merleau-Ponty vardı. Baska pek çok insan da vardı tabii. Mephisto'nun masaları, gecenin bu
son saatlerinde oldukça kalabalık olurdu. Üstelik de kalburüstü bir kalabalık. Belki masamızda "Touki" Desanti de vardı.
Hatta belki Boris Vian da. Pierre Herve. Roger Vailland da bir ara görünmüs olabilirdi. Ama buna yemin edemem. Baska
aksamlarla karıstırıyor da olabilirim. Vian ve Desanti, Herve ve Vailland, bitmekte olan gecenin kasvetinde bir araya
gelen ve Mephisto'nun mahzeninden ya da yer altındaki baska bir anaç sığınaktan çıkıp doğmakta olan safağın acı
tadını ve bulanık ısığını birlikte karsılayan gruplara sıklıkla katılırlardı. Kısacası masamızda bir dolu insan vardı, kimileri
geliyor, kimi gidiyordu. Ancak hatıramda Pierre Courtade ve Maurice Merleau-Ponty diğerlerinden ayrılarak
belirginlesiyorlar; herhalde bu da konusmayı asıl sürdürenlerin onlar olmasındandır. Konu ahlâk ve siyaset arasındaki
iliskiydi. İlk bakısta ne saat ne de mekân böyle genis bir konuyu ele almak için uygun görünmeyebilir. Ancak bu ilk bakıs,
fazla kalıcı değildir. Sabahın üç buçuğuna doğru, Mephisto'da, Armstrong'un trompetinin boğuk sesi esliğinde ahlâk ve
politikadan ne diye konusulmasın ki? Tam tersine çok iyi bir firsat bu. Harika bir ortam. Hele 1948 yılının basında
bulunuyorsak. Soğuk savas en uğursuz etkilerini göstermeye baslamıs. Direnis'in seçilmis yakınlıkları, siyasi ittifakları,
kültürel ortaklıktan, sapkınca bir kutuplasmanın ağırlığı altında parçalara ayrılıyor. Kampa karsı kamp, sınıfa karsı sınıf,
ahlâka karsı ahlâk: Onların ahlâkı ve bizim ahlâkımız. Ama bu son formül ne Courtade'a ne Merleau-Ponty'e aitti. Çok
daha eskiye dayanıyordu, Troçki'den kalmıstı.
Her neyse o gece konusmanın konusu ahlâk ve siyasetti. Herhalde öncesinde de pek çok baska sey
konusulmustu. Ancak söz sonunda dönüp dolasıp yine ahlâk ve siyasete gelmisti.
223
Biri, kimdi hatırlamıyorum, konusmasına örnek ya da mecaz olarak Nazi kamplarındaki direnisi göstermisti. Ancak Barizon'dan
dolayı değil, orası kesin. O aksam yanımda olanlardan hiçbiri ne Barizon'dan ne de onun sorunlarından
haberdardı. Courtade bile o zaman, on iki yıl sonra 1960'da, Nantua'daki mola sırasında, belleğimde Fernand Barizon'a
dolaylı olarak bağlanacağını bilmiyordu. Hayır, bu kim olduğunu hatırlayamadığım kisi, belki de bizzat Merleau-Ponty,
konusmasında David Rousset'nin kitaplarına atıfta bulundu. Sorunun ortaya atılmasını sağlayan Barizon değil, Rousset
idi. Rousset'nin Toplama kampı dünyası üzerine denemesiyle, Ölümümüzün Günleri adlı romansı röportajıydı.
Hatırlanacağı gibi Rousset, Nazi kamplarıyla ilgili yazılarında tanıklık esiğini geçmeyi basararak genel bir perspektif
olusturmaya ve bütüncül bir çözümlemeye girisen ilk kisiydi. Herhalde bu nedenle de Mephisto'da onun kitaplanndan söz
ettiğimiz o aksamdan çok kısa bir süre sonra Rus kampları konusunu, Gulag sorununu ele alacaktı. Ancak o gece
Mephisto'da konu Gulag değildi. En azından doğrudan değildi. O gece konu Nazi kamplarıydı. Kampların iç idare
sisteminde, Direnis'in yararına kullanılmak üzere iktidarın küçük parçalarına sahip olmak gerekli miydi? Siyasi nedenlerle
hayatta kalmalarını sağlamak için bazı mahkûmları nakil listelerinden silmeye haklan var mıydı? Listeden silinenlerin
yerini mutlaka baskaları alacağına göre, birilerini kurtanrken, baska birilerini ölüme mahkûm etmiyorlar mıydı?
O masada büyük bir yetkinlikle tartısılmakta olan sorular bunlardı. Ancak bu soyut bir yetkinlikti. En azından baslangıçta,
benim yasamıs olduğum bir seyden söz etmekte oldukları izlenimine hiç kapılmadım. Sanki önümde, 1871'de Paris
Komü-nü'nün rehineler sorunu hakkında konusuluyor gibiydi. Ya da Troçki'nin Terörizm ve Komünizmce islediği temalar
hakkında. Sanki Simone de Beauvoir'ın Gereksiz Ağızlar oyunu üzerinde tartısılıyormus gibiydi. 224
Yapılan konusma beni bunlardan daha fazla ilgilendirmiyordu, en azından baslarda.
O yıllarda bunun sık sık basıma geldiğini söylemeliyim. Sık sık Nazi kamplarından, hatta bazen Buchenwald'den
konusulduğunu duyup, sanki hiç orada bulunmamısım gibi, hiç araya girmeden dinlediğim olmustu. Unutmayı
basarmıstım. Ya da daha doğrusu bu hatırayı çok derinlere bastırmayı basarmıstım. Kösemde sessizce oturup,
insanların kamplar hakkında ahkâm kesmelerini pür dikkat dinliyordum. Bütün bu hikâyeler gerçekten ilgimi çekiyordu.
Oldukça iyi bir dinleyiciydim.
Sonra ansızın konusmanın bir aynntısı, belleğimin bir düğmesine basıp çözülmesini sağlıyordu. Çoğunlukla bu da
konusmaya katılmama, tanık ya da kurtulan olarak anlatılanlara müdahale etmeme yetmiyordu. Aslında ben oradan
kurtulduğumdan da emin olamıyordum. Çoğu zaman kalkıp gidiyordum. O cesur insanları, Nazi vahseti ve cellat-kurban
iliskisinin ideolojisi üzerine ahkâm keserlerken terk ediyordum. Bazen de çok ender olarak konusurdum. O gece
Mephisto'da, Nazi kamplanndaki direnis konusunda bilgiççe sürdürülmekte olan tartısmayı dinliyordum. Ben tartısmanın
dısında duruyordum. Tek kelime etmeden, her bir tarafin öne sürdüklerini ölçüp biçiyordum. İlginçti ama soyuttu. Sonra
birden anılarımın içine gömüldüm. Belleğin buğulu sulan, bendini asmıs bir barajın sulan gibi içimde sel olup
yükseliyordu. Bütün bunlan yapan Armstrong'un trompetiydi. Hâlâ daha dikkatli olan kulağımla dinlemekte olduğum
Armstrong'un trompeti, ansızın Jericho'nun duvarlarını çökertti. Yeniden Buchenwald'de, bir pazar öğleden
sonrasındaydım ve Jiri Zak, Schreibstube'den genç bir Çek Komünist bana, kampta kurulmasına yardım ettiği caz
grubunun bir çalısmasında, ona eslik etmemi teklif ediyordu. Mephisto'da Armstrong'u dinliyordum ve aynı anda Zak'ın
kesfettiği ve o pazar çalısma sırasında Star Dusfı çalmıs olan Danimarkalı'yı da duyuyordum. 225
Saksofonda da Markovitch vardı. Yves Darriet ise orkestrasyon-ları hazırlıyordu.
Sonra birden konustum.
"Bütün söyledikleriniz saçmalık!" dedim.
Bana biraz saskınlıka baktılar. Sonra Courtade haykırdı:
"Hassittir! Doğru ya! Sen oradaydın!"
Evet doğru, oradaydım. Üstelik yalnız bir zamanlar değil, o gece de hâlâ oradaydım. "Büyük ilkelerden yola çıkmak
yerine," dedim, "somut bir durumdan hareket edelim, ister misiniz?" Baslannı salladılar. Somut durum fikri hoslarına
gitmisti. Ya da en azından buna karsı değillerdi. "Peki o halde, somut durum oldukça basit", diye devam ettim. "Bir gün
SS yönetimi, ertesi persembe sabah saat sekizde üç bin mahkûmun Dora'ya nakledilmesi için emir veriyor. Bu sadece
bir örnek tabii. Ancak gefecek persembe saat sekizde üç bin kisinin Dora'ya doğru yola çıkacağından emin olabilirsiniz.
Berbat bir kamp, Dora! İngiltere'yi bombalamak için kullanılan V"l ve V"2 -Vergeltunjfun V'si, yani intikamın- Alman
misilleme füzelerinin yapıldığı bir yeraltı fabrikasının tünellerinin kazıldığı bir santiye Dora. Tam bir cehennem Dora.
Cehennemin son halkası da diyebilirsiniz. Ancak Dora'ya gitmemek, kalmak gibi bir alternatif yok. Seçme sansı yok,
burasını iyi anlayın! Her ne olursa olsun, belirlenen gün belirlenen saatte, üç bin adam Dora'ya gidecek. Eğer
Buchenwald'de çoğunlukla Alman siyasilerin elinde bulunan iç idare -her kampın isleyisi kendine özgüdür, ben yalnız
Buchenwald için konusuyorum- bu nakli hazırlamayı reddederse (üç yıl sonra burada rahat rahat otururken, büyük
ilkelerle biraz eğlenmek için yapabileceğimiz bir varsayım bu) eğer Alman siyasiler reddederse, SS yönetimi iç idare
yetkisini bu kez de sıradan mahkûmlara verecektir örneğin. Ya da bu nakli ve sonrakileri de doğrudan kendi
hazırlayacaktır. Yani, gelecek persembe saat sekizde Dora'ya üç bin mahkûm gidecek. 226
Yapılabilecek tek seçim su olabilir: Her seyi rastlantıya bırakmak mı, yoksa bu rastlantıyı çok az da olsa etkileyebilmek
için mü: dahale etmek mi? Belki de bu rastlantı değildir de kaderdir. Ya da belki Tanrı. Nasıl isterseniz. Ancak bundan
baska seçenek yok: her seyi Tanrı'ya, kadere ya da rastlantıya bırakmak veya sahip olduğumuz güçle, elimizde bulunan
olanaklarla müdahale etmek. Bir nakil listesi nasıl hazırlanır peki? İlk basta henüz sabit görevlerine sevk edilmemis, belli
kommandolarda görevlendirilmemis, karantina dönemindeki mahkûmların bulunduğu Küçük Kamp'a bakılır.
Proleteryanın en kolay harcanabilirleri-nin alayı burada, Küçük Kamp'ta bulunur. Varsayalım' ki su an Küçük Kamp'ta üç
bin mahkûm yok. Dora'ya nakledilecek olanların listesi Büyük Kamp'taki mahkûmlardan, doğrudan savas üretimiyle ilgili
olan islerde çalısmayanların arasından seçilenlerle tamamlanır. Otomatik filinta fabrikası olan Gustloffta. çalısan bir
metal isçisinin Dora'ya gitme sansı, daha doğrusu sanssızlığı, yani riski hiç yoktur. Dora'ya nakledilecek olanların listesi
böylece isgücü kaynaklarının istatistik tesadüfüne göre hazırlanır. Bir baska deyisle körlemesine. Yeraltı örgütünün
çalısması ancak bundan sonra baslar. Direnis örgütlerini bir araya getiren her bir ulusal komite, nakil listesinden
silinmesini istediklerini belirtir. Her bir ulusal komite diyorum ama bu tam doğru değil aslında. Almanlar hiç
nakledilmezler. Daha doğrusu yalnızca kapo olarak, sef olarak, kampın bitli piyadelerini, basit mahkûmlarını hizaya
getirmek için nakledilirler. Almanlar için iki olasılık vardır: Ya kendilerinin de nzası alınarak, yeraltı örgütü tarafından yeni
kommandolara göz kulak olmak üzere nakledilirler; ya da Yesiller, sıradan mahkûmlar ya da SS'lerin ispiyoncuları gibileri
güvenlik nedenleriyle Buchenwald'den uzaklastırılırlar. Çekler de nakledilmezler ya da Almanlar gibi nakledilirler.
İspanyollar hiç gitmezler. Buchenwald'de İspanyol nüfus çok fazla değildir: Topu topu yüz elli mahkûm. Yeraltı örgütünün
aldığı bir kararla bu nüfusun tamamı her tür nakilden 227
korunmaktadır. İspanya'daki savasın hatırasına, iste nedeni de bu! Çünkü Buchenwald'in Komünist yöneticileri arasında
uluslararası tugaylarda çarpısmıs, azımsanmayacak sayıda savasçı var. İspanya onlar için antifasist hatıralarının yesil
cenneti gibi. Yani nakil listelerinin çoğunluğunu olusturanlar, sayıca çok olan Fransız ve Rus mahkûmlar diyebiliriz.
Nerede kalmıstım ben? Hah, yeraltı komiteleri, kampta kalmasını istediklerinin listelerini yaparlar. Bazen kampta kalmak,
hayatta kalmak demektir. Örneğin söz konusu Dora olunca, nakledilenlerin hayatta kalma olasılığı belirgin ölçüde düser.
Komitelerin hazırladığı bu listeler direnisçilerden olusur elbette. Metafizik açıdan bakıldığında, biliyorum ki her insan
diğerine esit değerdedir. Tanrı'nın bakıs açısından ve aynı zamanda insan doğasının da bakıs açısından her insan bir
diğerine esittir. Her insan aynı ilahi sıfata ya da insani sıfata, insan türü sıfatına sahiptir. Her insan cinse özgüdür, bir
anlamda her insan tnsan'dır. Tanrı hiç kuskusuz Dora'ya gidecek üç bin mahkûmu seçmeyi reddederdi. Günü geldiğinde,
eğer öyle bir gün gelirse, Tanrı insanları ya da ruhları direnisteki durumlarına göre, kamplardaki tavırlarına göre, Dora'da
ölmüs ya Buchemvald'de sağ kalmıs olmalarına göre yargılamayacak öyle değil mi? Öyleyse Tanrı bu ise kansmayabilir,
bu onun sorunu değil. Tanrı iki üç FTP'nin hayatını kurtararak olayların akısına, dünyanın tarihine müdahale etmez. Bu
çok açık. Ancak biz Tann olmadığımıza göre -ve her ne kadar bütün insanların metafizik esitliğine inanıyor, bunu
savunuyor olsak da- olayların akısına birazcık da olsa müdahale etmeyi istiyorsak, ölçüp biçmeye ve yargılamaya
mecburuz. Buchenwald'de bütün insanların ağırlığı aynı değil. Bir direnis örgütündeyken yakalanmıs birinin ağırlığı,
karaborsa yaparken yakalanmıs biriyle ya da bir saldırı sonrasında etrafi sanlan bir semtteki polis baskınında rastge-le
alıkoyulmus biriyle aynı değil. Tanrı önünde esit olabilirler, SS'lerin ayınm yapmadan bütün Fransızlara verdiği ve siyasi
mahkûm olduklarını gösteren aynı kırmızı üçgeni tasıdıkları 228
kuskusuz ama Buchwenwald'da belli bir direnis stratejisine gö-_ re ağırlıkları aynı değil. Altı ay sonra belki yine aynı
ağırlıkta olacaklar. Yani altı ay sonra özgürsek ve hâlâ yasıyorsak."
Özgürüm, hâlâ yasıyorum. Bir yudum bira içiyor, nefesimi içime çekiyorum. Ama burada o gece Mephisto'daki tartısmayı
ayrıntılı olarak tekrarlamaya çalısmayacağım. Zaten basaramam da. Üstelik ben 1948 yılına doğru Mephisto'da bir
geceyi anlatmıyorum. Bu da ilginç bir hikâye olabilirdi ama ben birkaç yıl önce Buchenwald'de bir günü, bir pazar gününü
anlanyorum. Dört yıl önce.
71
Yine de Mephisto'daki çok uzaklarda kalmıs o gecede (her bakımdan, her anlamda uzaklarda kalmıs: Bugün bu satırları
yazısımdan, Mephisto'daki o gecenin otuz yıl sonrasından uzakta; baska biçimde de olsa Buchenwald'deki o pazardan
çok uzakta; yasanan zaman olarak daha az uzak kuskusuz çünkü Buchenwald ile Mephisto arasında yalnız dört yıl var,
ama tarihin zama-nıyla çok uzak, çünkü 1948'de adına soğuk savas dediğimiz seyin zirvesine ulasmak üzereydik, bütün
bu açılmıs bayrakların yaldızlı ve yorucu zirvesine, Stalin döneminin yalnız epistemo-lojik de olmayan kesintisine:
Yalnızca Hegel'e karsı Marx, burjuva bilimine karsı proleterya bilimi, Mendel'e karsı Lyssenko, güzel sanatlardan biri
olarak görülen resme karsı Fougeron ve güzel silahlardan biri olarak görüyormusuz gibi yaptığımız resim değil, aynı
zamanda siyasi, ahlâki ve kültürel de olan kesintinin zirvesine), Mephisto'daki uzakta kalmıs o gecede, aramızda birkaç
anlasma noktasına varabilmistik.
Direnmek gerekirdi, iste ilk nokta buydu. Bu amaçla, ne kadar dar olursa olsun SS'lerin kurmus oldukları düzenin
sunduğu bütün olanaklar kullanılmalıydı, bu da ikinci nokta. O halde Buchenwald'deki Alman
Komünistler, kampın iç yönetimindeki iktidarın küçük parçalarını ele geçirmekte tarihsel olarak haklıydılar. "Bunu
tartısmaya açmak," dedi içimizden kim olduğunu hatırlayamadığım biri, "örneğin ve mecazi olarak, isçi sendikalan-229
nın patronlarla -patronlar ne kadar zalim, ne kadar dediğim dedik olsalar da- yapılan ve zorunlu olarak burjuva devletinin
yazılı hukuk kuralları içinde -ve hatta bu kurallar onlann yararına da olabilir- geçmesi gereken her türlü toplu sözlesme
görüsmesinin zorunlu olarak sınıfsal durumumuza bir ihanet, ondan bir uzaklasma olduğunu iddia etmek kadar çocukça
olur."
Kısacası mücadele etmeye cesaret etmek ve mücadele etmeyi bilmek gerekirdi. Bütün araçlarla, yasal araçlar da buna
dahil.
O gece Mephisto'dayken, hiçbirimiz Alexandre Soljenitsin adını duymamıstık elbette. O zamanlar Soljenitsin yalnızca
isimsiz bir zek\i. Takımadalardaki gezisinin üçüncü yılına baslıyordu. Hâlâ cehennemin ilk halkasındaydı. Ancak bugün
tuhaf bir biçimde kimi ayrıntıları belleğimde capcanlı, kimileri ise tamamen bulanık olarak kalmıs, o uzaktaki tartısmayı
anlatırken, kendimi Soljenitsin'in Gulag Takımadaları'nın üçüncü cildinde direnis üzerine söylediklerini düsünmekten
alıkoyamıyorum. Bugün Soljenitsin'i, Mephisto'daki tartısmaya seve seve dahil ederdim.
"Bugün," derdim, "Soljenitsin'in yerinde söylenmis, haklı sözlerini ödünç alarak, bugün bu kitabı yazarken; hümanist
kitaplar raflarından üzerime ısınlarım düsürüyorlar ve yıpranmıs kapaklarının donuk simsekleri, yıldızların bulutları yarıp
gelen parıltıları gibi üzerime kınayıcı bir ısık gönderiyorlar: Bu dünyada siddet kullanılarak hiçbir sey elde edilemez! Elde
kılıç, hançer, filintayla, kısa zamanda biz de cellatlarımızın, bize zulmedenlerin düzeyine alçalacağız. Bunun sonu
olmayacak... "
"Sonu olmayacak... Burada aklım basımda, sıcak masamda otururken, bu düsüncenin doğruluğundan kesinlikle eminim.
"Ama bir hiç uğruna yirmi bes yılı tükettikten, üzerinde yazılı dört numarayla, ellerin sürekli arkanda, her sabah ve her
aksam kazıya götürüldükten, canın çıkıncaya kadar çalıstırıldıktan, ihbar üzerine Bour'a kapatılıp (bizde, Buchenwald'de
Bour ye-230
rine bunker vardı, yani hücre) ayaklar altına alınarak yerlere serildikten sonra, iste o zaman, o çukurun dibindeyken
büyük hümanistlerin bütün söylevleri size karnı tok sivillerin gevezeliğinden baska bir sey değilmis gibi geliyor."
İste belli bir bakıs açısına göre bizim Mephisto'daki tartısmamız da karnı tok sivillerin gevezeliğinden baska bir sey
değildi.
Aleksander Soljenitsin bu aklı basında saptamayı, toplama kampı hayatının en hayati sorunlarından biri üzerine yapıyor:
İspiyonculardan kurtulma sorunu üzerine. Hem Rus hem de Alman kamplarında, her türlü direnis iste bu noktada
baslıyor. "Esaret zincirini kırabilmek için üstüne yüklenmemiz gereken halka hangisidir?" diye soruyor Soljenitsin.
Cevaplıyor: "İspiyoncuları öldürün! İste halka bu! Göğüslerine bir bıçak saplayın! Bıçaklar yapıp, ispiyoncuların
boğazlarını keselim, iste halka bu!"
Lenin'in meshur "en zayıf halka" tezinden yola çıkan Soljenitsin'in bunu anlamlı bir biçimde tersine çevirmis olması,
insanı neselendiriyor, en azından beni neselendiriyor. Zaten Soljenitsin'in hayatı ve yazarlık etkinliği boyunca, Leninizmin
taktik bakımdan çok parlak olan kimi ilkelerini ve formüllerini alıp, Leninizm sonucunda ortaya çıkmıs yeni sömürü
toplumunun zorbaca gerçekliklerine dikkat çekme ve bunlan açığa çıkarma stratejisinin yararına kullandığı tek durum da
bu değildir.
Ancak Nazi kamplarındaki direnisle Bolsevik kamplarındaki direnisin kosullan arasındaki benzerlik burada,
ispiyonculardan kurtulma gerekliliğiyle ilgili bu hayati ve bir anlamda da temel sorunda bitiyor. Geri kalanı için durum
köklü farklılıklar tasıyor.
Alman kamplanyla Rus kamplan arasındaki farkları sıralamak, su andaki amacım değil. Ben yalnızca bir noktanın altını
çizmek istiyorum.
Nazi kamplannda siyasi mahkûmlann durumu (bu kapsamda değerlendirilemeyecek olan Yesillerin ve sıradan
mahkûmlann durumunu simdilik parantez içine alıyorum), siyasilerin durumu oldukça açıktı: SS'ler bizim düsmanımızdı,
onlann ide-231
olojisinden tiksiniyorduk, bu yüzden de neden Buchenwald'de olduğumuzu gayet iyi biliyorduk. Oradaydık çünkü SS
düzenini yıkmak istiyorduk, bizi buraya getirmis olan riskleri bile bile, özgürce göze almıstık. Neden Buchenwald'de
olduğumuzu biliyorduk. Bizim burada olmamız, bir yerde normaldi. Nazizme karsı silahlandığımıza göre, tutuklanısımızın
yaptırımının buraya gönderilmek olması da normaldi. Ayrıca kursuna da dizilebi-lirdik ve bunu da normal bulurduk.
Kursuna dizilmememizin tek nedeni, bu dünya savasının cephelerinde silahların kaderinin Hitler Almanyası'nın aleyhine
dönmüs olması ve savas üretiminin ihtiyaçlarının daha fazla zorunlu çalısmayı -yaslı Hegel'in deyimlerini kullanmaya
devam edersek, zorunlu çalısmanın üretkenlik boyutu, eğiticilik boyutunun önüne geçmisti artık-gerektirmis olmasıydı.
Ama eğer bir sonbahar günü, safak vakti, Auxerre zindanına gelip bizi duvara yapıstırsalardı, bunun da hiçbir anormal
yanı olmazdı. Ancak geri zekâlılar buna sasırırlardı. Ya da Direnis'e sadece heyecanlı bir macera olsun diye katılmıs
saflarla suursuzlar. Bunlar sırtlan duvara dönük, kursuna dizilmeyi beklerken, kalkıstıkları isin böyle bir sonuca
değmeyeceğini düsünebilirlerdi. Ancak bizi hiçbir sey sasırtamazdı. Yani Buchenwald'de, hâlâ hayatta olmanın geçici
tatmininin ötesinde -elbette ki kendi adıma, hâlâ hayatta olanların adına konusuyorum: Hiçbir sey ölüler adına
konusmama asla izin veremez, bu rolü üstlenmenin düsüncesi bile içimi nefretle dolduruyor; iste bu yüzden ben hayatta
kalanlardan değilim, bu yüzden hiçbir zaman yoldaslarının ölümüne rağmen hayatta kalmıs biri gibi konusmayacağım.
Sadece yasıyorum, hepsi bu. Belki daha az etkileyici bir deyis ama daha doğru. Üstelik daha katlanılır- neden orada
olduğumuzu çok açıkça biliyorduk. Kamplar deyim yerindeyse, bölünmüs, ikiye ayrılmıstı. Biz ve onlar vardı, SS'ler ve
biz, ölüm ve yasam, baskı ve direnis, onların ahlâkı ve bizim ahlâkımız. 232
Ama Rus kamplarında durum, iste tam da bugün beni ilgilendiren bu noktada, çok farklıydı. Meshur 58. madde
gereğince Gulag'lara kapatılanlar arasında siyasi mahkûmlar kimlerdi? Siyasi mahkûmların kalabalık kitlesi
masumlardan, Sovyet rejimindeki hiçbir seyi devirmek, hatta değistirmek bile istemeyen insanlardan olusuyordu. Yüz
binlerce, milyonlarca kisi oradaydı, çünkü babaları bir zamanlar, üstelik de köylülerin zengin olmasının tesvik edildiği bir
dönemde, zengin birer köylüydü; çünkü kardeslerinden biri bir kez, tesadüfen ya da sadece meraktan bir sol muhalefet
toplantısına katılmıstı; çünkü Leningrad'da oturuyorlardı ve bu sehrin nüfusu S.M. Kirov'un burada suikaste
uğramasından sonra toplu mahkûmiyetlerle kırılmıstı, çünkü özel bir toplantıda -ancak artık özel hiçbir sey yoktu, Le-nin
1922'de Kurski'ye yazdığı mektupta bunu kesin olarak açıklıyordu- yurtdısında basılmıs bir Rus romanını övmüslerdi;
çünkü bir parça sabun alabilmek için saatlerce kuyruk beklemeleri gerektiğini söylemislerdi. Bütün bunlar karsı-devrimci
faaliyetti! 58. maddenin hükümlerine göre bes, on, on bes, yirmi yıllık zorunlu, eğitici çalısma! "Ve Rus geleneğine, Rus
karakterinin özelliklerine uygun olarak," diye buzdan bir alaycılıkla yorum-luyordu Varlam Salamov Kolyma
Hikâyelerfnde, "bes yıla mahkûm olan dikkatsiz, on yıl almadığı için seviniyor, on yıl yiyen sersem yirmi bes yıl
kalmayacağı için bayram ediyor; yargıçların yirmi bes yıla mahkûm ettikleri akılsızsa idam sehpasından kurtulduğuna
sükrediyordu."
Bu masumlar yığınının içinde -sözcüğün her iki anlamıyla da masum; hem hüküm giydikleri suçlan islemediklerinden
hem de ruhlan masum olduğu için- Komünist partinin üyeleri de vardı. Ancak bunlar da kamplann yönetimine karsı
direnmek için ne moral ne de ideoloji bakımından silahlı değildiler. Güvenlik organla-nnın onlan tutukladığı, sorguladığı -
çoğu zaman iskence ettiği- ve buraya gönderdiği, dısardaki siyasi sistem; Stalin'in bitmek bilmez fisıltıh tartısmalara konu
olan, olası sapürmalanna karsın, az ya da
233
çok onların eseri değil miydi? Bütün bürokratik bozulmalarına karsın devlet bir isçi devleti, onların devleti değil miydi?
Onlar bizim yaptığımız gibi rahat rahat "biz ve onlar" diyemez, "biz"le "onlar"ı ayıramazlardı. Çünkü onlar da "biz"di, aynı
aygıtın küçük vidalan, aynı devletin küçük çarkları, sınıf düsmanlarına, emperyalistlere, kararsızlara karsı aynı "biz":
mahkûm olan "biz"ler ve gardiyan olan "biz"ler. Zamyatin'in ilk romanın adının Öteki Bizler olması da rastlantı değil
herhalde. Ya da Elizabeth Poretski'nin tanıklığının baslığı: Bizimkiler. "Biz", "bizimkiler", "öteki bizler", iste idam ateslerini
tutusturan odunların, giyotinin yapıldığı demir iskeletin dilinin baslıca sözcükleri.
Düsünüyorum da, İKP'de bu "biz" sözcüğü ve ondan türeyen "bizim" sıfatı, bütün resmi dili kanserli hücreler gibi ele
geçirmis. İspanyol partisinin teorik dergisinin adı -bugün 1979'da hâlâ- Nuestra Bandera (Bizim Bayrağımız), İKP'nin
yayınevinin adı Nuestro Pueblo (Bizim Halkımız), ve bir zamanlar bizzat benim yönettiğim kültür dergisinin adı Nuestras
Ideas (Bizim Fikirlerimiz)! Tabii ki uzun yıllar boyunca baskıya karsı direnisi etkisiz kılan ve kılmaya da hâlâ devam eden,
Komünistlerin bu köklesmis "biz" alıskanlığını, en belirgin biçimde ve her zaman gerekli intikamcı alaycılık dozuyla
birlikte dile getiren de Soljenitsin olmustur. Kısacası Nazi kamplarında ve Stalin'in kamplarında siyasi mahkûmların
durumunu etkili biçimde karsılastırabilmek için Nazi kamplarının da Hitlercilerle dolu olduğunu varsaymak gerekirdi.
Örneğin Röhm SA.'sının eski üyeleriyle. Eğer 1934 yılında "uzun bıçaklar gecesi" zamanında Hitler'in SA saflarında
giristiği temizlik hareketi, birkaç yüz suikastle, uykuda yapılan infazlarla sağlanmamıs olsaydı ve binlerce ya da on
binlerce SA üyesi, Hitler politikasının yeni muhafazakar çizgisinin asın uçta bulunan halk tabakasından gelme
muhaliflerine dönüsebilecekleri için toplama kamplanna gönderilseydi; o zaman Hitler'in kamplanyla Stalin'in kamplan
arasında, en azından siyasilerin
234
durumu açısından bir karsılastırma yapmak mümkün olabilirdi.
Bu durmda tıpkı NKVD subaylarının 58. madde uyarınca mahkûm edilenlere, çekingen bir iğrenmeyle birlikte asağılama
ve nefretle yaklastıklan gibi, SSler de mahkûm edilen SA'lara nefretle ve çekingen bir asağılamayla bakacaklardı. Eski
SS arkadası, Nasyonal Sosyalist devrim mücadelesindeki yoldası tarafından horlanan, dövülen, sopaya çekilen SA da
tıpkı cesur SBKP militanı gibi, basına gelenlerden hiçbir sey anlamayacaktı. Tıpkı o militan gibi üretim planının
kosullannı yerine getirmek için canla basla çalısacaktı. Tutuklu SA, Buchenwald'in krematoryumunu rekor bir sürede insa
edecekti. Bazen, aksamları, bitmek bilmez yoklamadan sonra, bos mideyle uzandığında belki de Hitler'in bütün bu
alçaklıklardan haberi olmadığım düsünecekti. Ah, Hitler bir bilseydi!
Her neyse, Mephisto'daki o uzakta kalmıs geceye dönecek olursak, o gece orada Aleksander Soljenitsin'in
söyleyeceklerini dinlemek ilginç olurdu. Ancak herhalde biz onu duymazdık bile. Ben duymazdım. Çünkü o zaman
sağırdım.
Uzaktaki o gece, Mephisto'da birkaç belirgin sonuç üzerinde anlasmıs gibi göründüğümüz sırada Merleau-Ponty sakin
bir sesle bu belirlenen noktalann strateji alanına girdiğini hatırlattı. "Ama ben," dedi, "yalnız stratejiden söz etmiyordum
ki. Ahlâkı kastediyordum." "Verdiğim örnekte," dedim hemen, "ahlâklı olan davranıs, doğru bir strateji belirlemekti."
Merleau-Ponty gülümsedi. Kesin formüllere zaafim olduğunu bilirdi.
73
"Formülse formül," dedi Merleau-Ponty gülümseyerek. "Ben de size bir tane öneriyorum: Haklı savaslar vardır, haklı ordu
yoktur!"
"Masum!" dedim rahatsız olmus gibi. "Masum ordu yoktur!" 235
Merleau-Ponty kaslarını çatıp bana baktı. "Emin
misiniz?" diye sordu.
Emindim ama yanılıyordum. Ünlü cümleyi doğru hatırlayan Merleau idi. Ne yazık, ben kendi versiyonumu tercih
ediyorum: Haklı savaslar vardır, masum ordu yoktur! Pierre Courtade, her zamanki alaycı dudak büküsüyle araya girdi.
"Hadi Merleau! Bize bu cümlenin Lenin'e ait olduğunu söylemeyecek misin? Bir bu eksikti zaten, bizim yerimize Lenin'den
alıntı yapman." Güldük ama bu alıntı Lenin'den değildi.
Haklı savaslar ve masum ordular hakkındaki bu tartısma, birden aklıma bir sey getirivermisti. Geçmiste
kalmıs bir sey. O anı daha önce yasamısım gibi keskin bir duyguya kapıldım.
"Nasıl, nasıl?" demisti Barizon, geçmiste kalmıs o pazar günü Buchenwald'de.
Az önce söylediğim cümleyi bir daha tekrarladım.
"Haklı savas vardır, masum ordu yoktur!"
Kuskuyla yüzüme baktı.
"Simdi bunun Lenin'den olduğunu söyleyeceksin!" dedi.
Olumsuz anlamda basımı salladım.
"Hayır dedim, Garcia'dan."
"O, hangi Komünistmis bakalım?"
Barizon gardım almıstı. Kömür gibi kaslarının altındaki bakısı kötülesmisti. "Ne?
Garcia'yı tanımıyor musun?" Sarsılmıs gibi yaptım.
"Garcia, klasiklerimizden biridir! Marx, Engels, Lenin ve Garcia!"
Öfkeden patlamak üzereydi.
"Açtırma ağzımı simdi, Gerard!" diye gürledi.
Gerard güldü, Fernand'ı sakinlestirmek için bir elini onun omuzuna attı. 236
Günes parlıyordu. Kuru ve keskin bir ayaz vardı. Yarım saat önce, yoklamadan hemen sonra 40. bloğun
yemekhanesinde bulusmuslardı.
"Yemekten sonra ortadan kaybolma," demisti Barizon. "Konusmamız gerek, bana bir seyi açıklamalısın." Yarım saat
önce Gerard ıslık çalmıstı.
"Vay canına! İsçi sının entelektüeli, küçük burjuvadan açıklama istiyor ha! Bu büyük bir olay!"
Fernand Barizon buna alısıktı. Hiç sarsılmadan omuzlarını kaldırdı.
"İsçi sının koysun sana aslanım! Ama pazar günü olduğu için seni bağıslıyor."
Sonra kaslarını sertçe çattı.
"Küçük burjuva ha?" dedi. "Aniden bu beklenmedik alçakgönüllülük de nereden çıktı böyle? Çocukluğunla ilgili
anlattıklarına bakılırsa sen, koduğumun büyük burjuvasının koduğu-mun oğlu değil misin?" Birlikte güldüler.
"Hem de nasıl!" dedi Gerard. "Kuzenlerim arasında bir sürü dük ve düses bile var."
Barizon bunun bir tek sözcüğüne bile inanmıyordu tabii ki. İspanyol, insanı uyutmak için ayaküstü hikâyeler uydururdu.
"Daha fazla ekleme aslanım," dedi Barizon. "Sosyal kökenin, su haliyle bile yeterince üzücü." Yine birlikte
güldüler. "Sorunun ne peki?" diye sordu Gerard. Barizon bir el hareketi yaptı.
"Bir dakika," dedi. "Önce sakin sakin su boktan çorbayı tı-kınalım. Sonra konusuruz."
40. bloğun birinci katındaki FlügelCrim yemekhanesindey-diler. Su boktan çorbanın dağıtılmasını bekliyorlardı. Ama
pazar günleri o boktan çorba, diğer günlere göre daha az boktan olurdu. Neredeyse içilebilirdi. Kötü bir hayatın çorbası
olmaz -237
cu: Neredeyse size yasama sevinci verirdi. Boktan bir tatil günü için boktan bir çorba.
Bunu neye borçluyduk? Yahudi-Hıristiyan hümanizminin Nazi sisteminin tam göbeğine sinsice yuvalanmıs,
çıkmak bilmez bir lekesine mi? Pazann, dedikleri gibi, Efendi'nin günü olmasına mı? Yoksa yalnızca üretim
verimliliğinin zorunluluklarına mı? İsgücünün yeniden kendini bulabilmesi için böyle bir dinlenmeyi, bir pazar
ikramiyesini, pazarlık bir sımartmayı gerekli gören sinsice yapılmıs bir üretim zamanı hesabına mı? İsçilerin
pazarını Tanrı mı icat etmisti, yoksa bizzat isin kurnaz ve Nuh nebiden kalma zorbalığı mı?
Her ne olursa olsun, Buchenwald'de pazar günleri çorba, diğer günlerden daha koyu olurdu. Zor bir sey
değildi bu kuskusuz, ama neredeyse gerçek bir çorba gibiydi. Gerçek sebzelerin gerçek parçalarıyla: gerçek
salgamlar, gerçek lahana eselekleri. Gerçek et lifleri, hem de çıplak gözle bile görünür cinsten, tabii eğer çok
aç değilseniz ya da çok aç olduğunuz için yemeğin daha uzun sürmesi umuduyla yemeğinize bakıyorsanız
görebilirdiniz. Hele o gerçek hamurlar. Büyük, beyaz, doğrusu biraz yumusak hamur topaklan.
Fernand haklıydı. Pazar gününün eristeli çorbası, önemli bir seydi. Ciddiyetle içilmeliydi. Bir yandan
gevezelik ederek olmazdı. Konusma, dikkatimizi dağıtırdı. Sofrada sohbet etmek zenginlerin keyfîydi. Bir
yandan parlak bir kültürel fikir alısverisi yaparken, bir yandan da tabağa bir çatal daldırırlardı. Eğer açsanız,
eğer yoksulsanız, eğer bir zek iseniz (sittir! kazettler diyecektim) yemek keyif değil, ihtiyaçtır.
Ve ihtiyaç olduğu için de bir törene dönüsebilirdi.
Bu yüzden de Marsilya'da, Cabucelle adı verilen isçi mahallesindeki bir evde Gerard'ın, benim kafamın içinde ne
düsündüğü rahatça anlasılabilirdi. Cabucelle'de Livi ailesinin evinde pazar günleri hamur yemeğini baba yapardı. Pazar
günleri Livi ailesinin babasının pisirdiği hamur yemeğinin, duruma çok yakı-238
san, bir eldiven gibi uyan bir de adı vardı: la pasta della dome-nica. Pazar onlar için beyaz gömlek günüydü. Mutfağa el
koyan babanın, bir tutam Latin ciddiyetiyle pisirdiği pastcCnva günüydü. Fasizmden önce, sürgünden önce,
Monsumano'dayken, onun babası da, babasının babası da böyle yapardı. Beyaz gömlekli erkekleri ve sepya renkli eski
aile fotoğraflarındaki gibi elleri dizinde oturmus pazar keyfi yaparak, babanın hazırlamakta olduğu hamur yemeğini
bekleyen kadınlarıyla pazar günü, Ca-bucelle'deki Livilerin evinde bir bayram günüydü.
Ama Buchenwald'de, 1944 Aralık ayında ne Gerard'ın ne de Barizon'un Livi ailesinden haberi bile yoktu. Çocuklarından
birinin, yakında Yves Montand olacağını da bilemezlerdi. Yine de törenselliği ve ciddiyetiyle, kahkahaları ve birden
patlatılıp hemen sonra kesilen opera ezgileriyle bu pazar yemeği hikâyesi, daha sonraki yıllarda yeri geldiği zaman
birbirlerine anlatacakları ve onları birbirine yakınlastıracak bir hikâyeydi. Tam bir sürgün hikâyesi. Ama zaten bu
sürgünleri ve sürgün hikâyelerini birbirlerine daha sonraları anlattılar. Pazar yoklamasından hemen sonra, 40. blok C
kanadının ye-mekhanesindeydiler. Cubucelle'de değil, Buchenwald'de bir pazar günüydü. Gerard ve Barizon, pazar
gününün eristeli çorbasının dağıtılmasını bekliyorlardı.
Su boktan çorbayı sessizce, ciddiyetle içtikten sonra (pazar çorbasını içmenin gerçekte nasıl bir sey olduğunu anlatmaya
çalısmayacağım çünkü unuttum; geçmiste kalmıs o anın gerçekliğini yeniden kuramayacağım, ancak uydurabilirim; ya
da belki Salamov'un, Soljenitsin'in, Herling-Grudzinski'nin ya da Robert Antelme'in yazılarında anlattıkları açlığı
hatırlayabilirim; kuskusuz onların sayesinde doğru sözcükleri, yerli yerine oturacak cümleleri bulabilirim; ancak ben,
kendim unuttum; Büyük Yolculuk'ta. söyle yazmıstım: "Tek bir gerçek yemekle, açlık hemen soyut bir seye dönüsmüstü.
Buna rağmen çevremde binlerce adam sırf bu soyut fikir yüzünden ölmüslerdi. Vücudumdan
239
memnunum, bence o harika bir makine. Bir tek aksam yemeği bu artık gereksiz hale gelmis, soyutlasmıs seyin, bizi
neredeyse öldürecek olan açlığın izlerini silip atmaya yetti... " Bu sözleri yazdım, çünkü onlar doğruydu, yani benim için
doğruydu; kafamın içinde, iç organlarımda olan biten aynen buydu, ama okurlardan nefret dolu bazı mektuplar aldım;
sıradan okurlardan değil, eski mahkûmlardan; açlıktan böyle bahsedebilmem onları kırmıs, yaralamıstı, birkaçı benim bir
zamanlar mahkûm olduğumdan bile süphe etmislerdi, utanmasalar bana uyduruk -çu diyeceklerdi; içlerinden biri,
özellikle nefret dolu olan biri, benim süphesiz çıldırmıs olduğumu söylüyordu, kendisinin aylar boyunca yemek
artıklarına, sebze ve meyve kabuklarına, her çesit yiyecek çöpüne saldırıp, bunları bir çırpıda yalayıp yutmaktan kendini
alamadığını söylüyordu; olabilir, belki de ben çıldır-mısımdır, olmayacak sey değil), pazar gününün eristeli çorbasını
içtikten sonra Barizon ve Gerard aralık günesinde gezinmeye çıktılar.
Hoparlörler, bütün Ettersberg tepesinin üzerine tatlı bir müzik yayıyordu ve Gerard, Barizon'u sakinlestirmek için, kolunu
onun omuzuna attı.
Arkadasının arkasında, açıklığın orta yerinde, 34. bloktan bir grup Fransız'ın durduğunu gördü. Çevresindekilerden bir
bas uzun olan Boris'i tanır gibi oldu.
"Kızma Fernand!" dedi Gerard. "Garcia, Malraux'nun Umutl undaki karakterlerden biridir."
Barizon hemen yatıstı.
"Öyle mi?" dedi. "Bu daha çok hosuma gitti."
"Malraux, Lenin'den daha mı çok hosuna gitti?"
"Baslama yine Gerard, olmaz mı? Ben Malraux'yla tanıstım. Dur sana anlatayım." Barizon,
Malraux'yu çok iyi hatırlıyordu.
1936 Kasımı'nda Albacete'de kısa bir eğitim döneminden sonra, Madrid cephesinde XTV. uluslararası
tugaya katılacakmıs.
240
Siyasi komiser, bütün uçak mekanikçilerinin ortaya çıkmalarını istemis. O da çıkmıs, çünkü Juliette'le Brötanya'ya yaptığı
kaçamaktan sonra iki yıla yakın bir süre boyunca Bloch'ta çalısmıs. Ancak isin devamı hiç de hosuna gitmemis. Onu
arkadaslarıyla birlikte atese göndereceklerine, Malraux'nun filosunun motorlarını tamir etmesi için alıkoymuslar.
Homurdanıp durmus Barizon! İspanya'ya uçak motoru tamir etmek için gelmemisti ki o, Allah kahretsin! Siyasi komiser
onu dinlememis bile. O da emirleri uyguluyormus. Görev görevmis! Ondan uçak makinisti bulmasını istemisler, o da
Barizon'u bulmus, bırakmıyormus. Ne de olsa Albacete sokakları uçak makinisti kaynamıyormus. Sonunda Barizon su
ünlü Malraux'yla tanısmıs. Bir önceki yıl da onu Mutu'da, dumanın ve samatanın içinde uzaktan görmüs zaten. Ne
konustuğunu pek duyamamıs ama homurdandığını anlamıs. Albacete'de Malraux sigara üstüne sigara içmis ve
Barizon'u dikkatle dinlemis. Sonunda Barizon davayı kazanmıs ve onun arkadaslarıyla birlikte Madrid cephesine
gitmesine izin vermisler.
"Sana söylüyorum yoldas," dedi Barizon. "Tugaylar is bulma kurumu değil ki! Kendi alanımda is aramıyorum ben burada,
savasmak istiyorum. Duconneau, siyasi komiser, bana herkesin tüfek tutabileceğini ama uçak motoru tamir edebilmek
için kalifiye olmak gerektiğini söyledi. Kalifiye olmaktan bana ne yoldas, dedim. Ben burada isçi değil piyadeyim. Kalifiye
olduğum tek is de fasistleri gebertmek. Elimizi kirleteceksek makine yağıyla değil kanla kirletmeliyiz. Makinistleri burada,
İspanya'da da bulabilirsiniz. Bulun onları, askere alın, rehin olarak alıkoyun, verimlilik ikramiyeleri ödeyin, fazla mesailer
ödeyin, ücretli izinler, aile yardımları verin, ben ne bileyim, benim umurumda değil ki! İspanya'ya gelme nedenime saygı
göstermeniz gerek. Ben gönüllüyüm!" Malraux da bana hak verdi. "Nasıl biriydi?" diye sordu Gerard. "Komikti," dedi
Barizon.
241
Tahta barakalan, çimentodan iki katlı bloklardan ayıran yol boyunca geri yürüdüler. "Ee
sonra?" diye sordu Barizon. "Ne diyordu bu Garcia?" "Haklı savaslar vardır, masum ordu
yoktur!" Barizon birkaç saniye düsündü.
"Evet," dedi, "fena değil. Ama ben sana ahlâktan değil stratejiden söz ediyorum."
Barizon ahlâkı yok saymazdı. Tam tersine, çok keskin bir haklı ve haksız ayrımı duygusu vardı. Böyle olmaz, Barizon'un
dilinin anahtar cümlelerinden biriydi. Bu haklı-haksız duygusu, Descartes'ın sağduyu tanımına da benzemiyordu: Bu
75
dünyada en çok paylasılan sey değildi. Barizon günlük hayatında, Gust-loff'ta çalısırken, insanlarla iliskilerinde sürekli bir
ahlâki seçim yapardı. Ancak bugün kafasını mesgul eden ve İspanyol'la tartısmak istediği sorun özelinde, kamplardaki
direnisin stratejisi konusunda sorunun ahlâkla bir ilgisi olmadığını düsünüyordu.
Baska bir deyisle, direnis haklıdır; ahlâk için bu kadarı yeterli. Ancak en iyi direnis biçimi nedir? İste bu, stratejinin
konusu.
"Yine de," dedi Gerard, "o kadar da basit değil."
Sola dönüp, tepenin yokusunu çıkan yola girdiler. Simdi 10. ve 11. blokların arasında, asağı yukarı yoklama
yerinin ucunda bulunuyorlardı.
Barizon kuleye baktıktan sonra Gerard'a döndü.
"Sana göre hiçbir sey basit değil zaten," dedi.
"Lehinde ve aleyhinde, fazlası ve azı, çiçeği ve meyvesi, basit olmayan diyalektiktir Fernand."
Barizon bir daha kuleye baktı. Biraz daha solda, krematoryumun yoğun bir dumanla taçlanmıs olan bacasına
doğru baktı. Sonra da ormanın üzerindeki karlara baktı.
Gerard'a gülümsedi.
"Bu krematoryum da diyalektik mi?" dedi, alaycı bir ifadeyle. Ancak bu
Gerard'ı afallatacak bir soru değildi.
"Elbette," dedi. 242
"Açıklasana," dedi kaslarını çatarak.
"Krematoryum ölüm demek, öyle değil mi? Ölümün heybetli bir isareti. Oysa o yine de hayatın üstünde, dısında, ötesinde
değil. Ölüm de hayatın içinde, hayat bu. Bunun gibi krematoryum da kampın içinde. Bu bir simgenin ötesinde bir sey,
ölüm hayatımızın tam ortasında, ölüm bizim hayatımız. Krematoryum, ölümün isareti ama aynı zamanda bizi bekleyen
hayatın, olası geleceğimizin de isareti."
Barizon krematoryumun bacasına bakıp, ıslık çaldı. "Söylüyorum sana," dedi, "sen profesör olmalıymıssın. Ya da vaiz."
Sonra da kesin bir tonla ekledi:
"Krematoryum boktan baska bir sey değil." Gerard isaret-parmağını Barizon'un göğsüne dayadı. "Bok da diyalektiktir."
Ama Barizon bir hareketle onu susturdu. "Tamam, tamam. Allahaskına bunu kanıtlamaya kalkma!" Güldüler.
Krematoryumun bacasına, kuleye, muhafız binasının uzantısı olarak insa edilmis olan zindanların koca binalarına
baktılar. Kara baktılar, günün birinde doğanın yeni hayatı, yeniden doğan ilkbahar bu beyaz kefeni yırtıp dısan çıkacaktı.
Ancak onlar bunu göremeyebilirlerdi.
"Sen sözümü kesmeden önce," dedi Gerard, "sana bunun o kadar basit olmadığını söyleme zevkini tadıyordum. Ahlâkla
stratejiyi bu kadar kesin biçimde birbirinden ayıramayız."
Tekrar yürümeye basladılar. Sovyet savas esirlerinin barakalan boyunca uzanan yolda yürüyerek yoklama yerinden
uzaklastılar. Piotr, Kızıl Ordu'ya ulasabilecek miydi? "Sen de bunu pekâlâ biliyorsun," dedi Gerard. "Daha demin bana bir
Nazi kampında Komünist olduğun için ayncalıklı olmanın canını sıktığını söylemiyor muydun?" Barizon onaylar gibi
basını salladı.
243
O kadar basit olmadığı doğruydu.
"Yani?" dedi Barizon.
"Yani, Garcia'nın her seyi açıklayan formülüne geri dönüyorum: Haklı savaslar vardır, masum ordu yoktur. Su an biz zor
kosullar altında, düsünülebilecek en zor kosulların altında, Nazi sisteminin tam kalbinde haklı bir savas veriyoruz. Ancak
kaçınılmaz olarak biz de masum değiliz; çünkü bu haklı savas bize ayrıcalıklar sağlıyor, bizi kayırıyor, bize kötüye
kullanabileceğimiz güçler veriyor. Bunlar her gün olan seyler, öyle değil
mi?"
Barizon basını salladı.
"Yani?" diye tekrarladı.
"Yani," dedi Gerard, "bu sartlar altında herkes kendi bildiği gibi hareket ediyor. Bireysel bir sorun bu. Sahip olmak ya da
olmamak. Ahlâka sahip olmak, cesarete sahip olmak. Zaten ahlâk çoğu zaman tasaklılık sorunudur. Eğer hiç risk almak
istemiyorsan, ahlâklı davranmayı bırakırsın. Sende birinden iki tane varsa, öbüründen de bir tane olabilir. Yani iki hayan
varsa, bir ahlâkın olabilir." Bunu söylerken Gerard'ın aklında bir dolu örnek vardı. Örneğin Fritz ve Daniel.
İkisi de asağı yukarı aynı yaslardaydılar. Her ikisi de Komünistti. Tabii Fritz kampa çok daha uzun zaman önce
kapatılmıstı. Daniel'den birkaç yıl daha fazla hapis ve kamp deneyimi vardı. Kuskusuz bu hesaba katılmalıydı. Hiçbir seyi
temize çıkarmazdı elbette ama bir-iki seyi açıklayabilirdi. Fritz yürürlükteki yönetmelikleri uygularken, kampın iç
yönetiminde kendisine düsen kısmi iktidarı kullanırken -kamp hayatının bütünü düsünüldüğünde küçük bir iktidar, ancak
kimi zaman su ya da bu mahkûmun hayatı söz konusu olduğunda hayati de olabilirdi- sanki bu iktidar ve bu
yönetmelikler ne iyi ne de kötüymüs, tamamen nötrmüs gibi hareket ederdi. Sanki bürokratik bir makineyi, akılcılığın ve
verimliliğin en uygun kosullarına göre isletir gibi.
Öte yandan Daniel aynı iktidarı kullanırken ve aynı yönetme-
244
likleri uygularken, bunları sürekli olarak tersine çevirir, verimliliklerini ve akılcılıklarını en aza indirmeye çalısırdı. Çünkü
bu kavramların ikisi de Nazi savas üretiminin yararına, mahkûm is-gücününse zararınaydı. Bu davranısıyla tabii ki sürekli
olarak, o Fritz olacak hayvandan çok daha fazla risk alıyordu. Yani bu tamamıyla bireysel bir sorundu. Bir stratejinin
ahlâka uygun olabilmesi için kendisinin ilke düzeyinde haklı olması yetmezdi, onu uygulamaya koyan kisilerin de haklı ve
adil olmaları, bu stratejiyi hayata geçirmek için sahip oldukları iktidarın kendilerini yozlastırmasına izin vermemeleri
gerekirdi. Çünkü herkes bilir ki iktidar bir çığ gibi büyür. Barizon'u bu tasak meselesi çok güldürmüstü. "Bak bu hiç fena
değil!" diye haykırdı. Birinden iki tane varsa, öbüründen de bir tane olabilir. Bak, bu güzel formülü tersine de çevirebiliriz
aslanım! Bir ahlâk ve iki küçük tasakçık; ahlâk onları büyütecek."
"İste bak," dedi Gerard, "tersine de çevrilebiliyor çünkü bu formül gerçekten diyalektik." Tersine çevrilebiliyor ama
asılamıyor, aufheben, diye düsündü Gerard. Hegel diyalektiğini havada bırakan, mükemmelliği yüzünden onu gerçekdısı
kılan iste bu lanetli Aufhebung idi. Ama bu düsünceyi kendine sakladı. Barizon'u kızdırmaya gerek yoktu. O da tam o
sırada durdu ve ona baktı. "Çok can sıkıcısın, biliyor musun?" dedi. "Biliyorum," dedi Gerard.
Dört yıl sonra Mephisto'da, tartısma karısmaya baslamıstı. En azından benim belleğimde karısmaya baslıyor. Benim
belleğimde can acıtıcı bir belirginlikte kalan tek sey Armstrong'un trompeti. "Ya sen?" diye sordu bana Pierre Courtade,
gecenin bulanık sonuna doğru bir ara. "Sen kamplarla ilgili hiçbir sey yazmayacak mısın?"
245
Basımı salladım.
"Hayır," dedim. "Henüz çok erken."
Courtade alaycı bir gülüsle güldü.
"Ne bekliyorsun?" dedi. "Çok geç olmasını mı? Herkesin
unutmasını mı?"
Basımı salladım, canım bunu konusmak istemiyordu. Ama zamanı geldiğinde Fernand Barizon'la 1960'da, Cenevre'de
konustuklarımı yazmayacaktım. Baska bir sey yazacaktım. Yani aynı seyi ama baska biçimde yazacaktım.
1960'da Barizon bana sormustu: "Nasıl anlatırdın?" "Bir pazar gününü anlatırdım," diye cevap vermistim. Doğrusunu
söylemek gerekirse onun sorusuna cevap vermemistim. Ona nasıl anlatacağımı değil, ne anlatacağımı söylemistim. İkisi
aynı sey değildi. Ama sonuçta üstelenecek bir sey değildi bu. En azından Barizon üstelememisti. Cevabımı ses
çıkarmadan kabul etmisti. Sasırtıcı ama Cenevre'deyken bulduğum bu fikir, Buchen-wald'de bir pazar gününü anlatma
fikri, aklımdan o an geçmis gibi görünen bu fikir -bak su ise! Fikirler aklımızdan, yayaların caddeden geçtiği gibi
geçiyorlar demek! Acaba fikirler yaya geçidinden de geçerler mi? Yesil ısıkta mı?- yeniymis gibi görünen bu fikir, sanki
daha önce de varmıs gibi hissettim. Buchen-wald'de bir pazar gününü anlatma fikri, bana hayal meyal baska bir seyi
hatırlatıyordu. İki gün sonra Prag'daydım.
Prag'a niçin gelmistim, amacım neydi hiç hatırlamıyorum. Ama Prag'daydım ve her ne idiyse, çok acil olan bu amaç
bana biraz bos zaman da bırakmıstı. Prag Ulusal Galerisi'nde Reno-ir'ın neseli ve sehvet dolu bir tablosuna bakıyordum;
altın parıltılı koyu renk bir manzaranın ortasında neseli ve sehvet dolu bir genç kadın. Renoir'ın bu genç kadını bana
neden Buchen-wald'in pazarlarını düsündürdü bilmiyorum, ama orada, o portrenin karsısında aklıma geldi bu fikir. Belki
de sadece zıtlık yüzündendir. 246
Zaman zaman zıtlıklara karsı çok duyarlı olurum. Yani zıtlık beni derinden sarsar, altüst eder. Kısacası yaralar. O yıllar
boyunca bu sık sık basıma gelmisti. Örneğin geçici ve aldatıcı da olsa keskin ve dokunaklı bir mutlulukla, kamptaki bir
anın birden -bu mutluluk yüzünden mi?- geri gelen anısı arasındaki zıtlık. Geceleri yatakhanede, gürültücü, yoğun,
kımıltılı, düsman kalabalığın içindeki bir kasvet anı. Thuringe ovasının bayağı denecek kadar güzel bir manzarası
karsısındaki bir çılgınlık anı. Bir tabak eristeli çorba için ruhunuzu satabileceğiniz korkunç bir açlık anı. Ama
Buchenwald'de, ruhunuzu satabileceğiniz bir seytan yoktu. Orada yalnız insanlar vardı. Ne korkunç! Sonuçta, aldatıcı
bile olsalar bugünün mutluluklanyla, geçmisin günleri arasındaki buna benzer zıtlıklar. Tabii ki bu durum basıma
geldiğinde hiçbir sey söylemiyorum, sadece bu sıkıntı anlarının geçip gitmesini bekliyorum. Hiç kimsenin yanlısını
düzeltmiyorum, asla, neye yarar ki? İç çekisimin memnuniyetten geldiğine, iniltimin mutluluktan olduğuna inanmalarına
izin veriyorum. Hatta belki de zevkten. Eğer bütün zamanımı hayatımın baska yerde olduğu anları anlatarak
geçirseydim, çekilmez biri olurdum. O yüzden de hiçbir sey söylemiyorum.
Her neyse, Prag Ulusal Galerisi'nde, Renoir'ın tablosuna bakıyordum ki aklıma Buchenwald'deki pazarlar geldi.
Uzun zaman önce, Buchenwald'in pazarları hakkında zaten bir seyler yazmıs olduğumu hatırladım. O halde iki gün önce
Cenevre'de Barizon'la konusurken bu fikir aklıma yeni gelmemisti. On yıl önce, Buchenwald'deki pazarlar hakkında
yazmaya baslamıstım. Adı da Güzel Pazarlar'di. Yarım kalmıs bir tiyatro oyunuydu. Yaklasık on yıl önce. Unesco'nun o
sıralar Kleber Cadde -si'nde bulunan bürosundan çıkısımı hatırlıyordum. Bu tiyatro oyunu üstünde çalısmak için, Felix-
Ziem Sokağı'nda, Montmart-re mezarlığının arkasında kiraladığım mobilyalı apartman dairesine gidisimi. Her aksam
çalısmak üzere bu daireye gittiğimi iddia edemem. Bu kadarı abartılı olur. Çoğu zaman aksamı, hatta ge-247
cenin de büyük bölümünü Saint-Germain-des-Pres'de örneğin, Montana ile Mephisto arasında geçirirdim. Bu bitmek
bilmez gezilerde ve gece sohbetlerinde, çok heyecan verici arkadaslanm da olurdu. Daha seyrek olarak kadın arkadaslar
da.
Demek ki bu tiyatro oyununu, Güzel Pazarlar1! Felix-Ziem sokağında yazdığıma göre, bu bize kesin tarihi de veriyor.
Demek ki yıl 1950'ymis.
Felix-Ziem sokağında, 1950 EylüFünde, Fransız hükümeti İKP'nin Fransa'daki basınını ve yasal etkinliklerini yasakladığı
sırada oturmustum. Belki hatırlarsınız, bir polis baskını sırasında İKP'nin onlarca militanı ve orta kadrolarının üyeleri
tutuklanmıstı. Bunlann bir kısmı Korsika'ya sürülmüs, bir kısmıysa Doğu ülkelerine gönderilmisti. Ancak bu baskının
haberi ve hatta tam tarihi, İKP'nin yönetimi tarafından önceden biliniyordu. Yönetim o sıralar Kleber Caddesi'nde,
Unesco'nun neredeyse tam karsısında bulunuyordu ve bu da benim isimi çok kolaylastırıyordu tabii ki. Liberal bir
devlette, bu tür devletlerde sık sık gelip gittiği iyi bilinen otoriter ve baskıcı dönemlerde bile, devlet sırlan çoğu zaman iyi
saklanmaz. Liberal devletlerin -ya da isterseniz demokratik devletlerin diyelim; egemen azınlıkların egemenliğinin
parlamenter çoğunluk sistemi yoluyla, iyiliksever görünüslü aracılar tarafından uygulandığı devletlerin- devlet
örgütlerindeki bu gözeneklilikten sikâyetim yok elbette, tam tersine. Keske her ülkedeki bütün muhalifler, muhalefet
ettikleri rejim ne olursa olsun, devlet örgütünde böyle bir gözeneklilikten yararlanabilseler.
77
Yani Kleber Caddesi'nde -Unesco'da değil tabii, karsısındaki İKP bürosunda-, bu polis baskının yapılacağı birkaç gün
önceden duyulmustu. Biri de caddenin karsısına geçip, beni görmeye gelmisti. O sıralarda ben İspanyolca çeviri
bölümünün sef yardımcı-sıydım. Bu haberciyi, Unesco binasının en üst katındaki büromda kabul ettim. Bu soylu kurum o
tarihte, eskiden, isgal zamanında Nazi polis servislerinden bir bölümünün genel karargâh
248
olarak kullandıkları eski Majestic Oteli'nin binalarını isgal etmekteydi. Büromda bu eski otel zamanından kalma, eski bir
yatak odası da vardı. Eskiden bu odanın banyosu olan yerden tuvalet tesisatı çıkarılmıs, buraya klasörler ve raflı
dolaplar konmustu. Büromda oturmus, Kleber Caddesi'ni geçip beni görmeye gelen İKP habercisini dinliyordum. Kapısı
olmayan banyonun bir kısmını görebiliyordum. Klasörleri ve küvetin musluklarını görüyordum. Küvetin kendi çıkarılmıs,
Majestic'in eski banyolarının bu süslü püslü musluğu, gereksiz ve tuhaf bir görüntü olusturarak duvarda kalmıstı.
Bazen önümde yığılı sayfalardan basımı kaldırdığımda, bu tuhaf görüntü beni rahatsız ediyordu. Hayalet bir küvetin,
duvara sa-bitlenmis rokoko muslukları, bazen bende tatsız bir etki bırakıyordu. Omuriliğimden bir çesit titremenin
geçtiğini hissediyordum. Bunun nedenini anlamak kolaydı. Musluklar bana, olmayan küveti hatırlatıyor ve orada olmasa
bile, küvet de birkaç yıl önce bu yeri isgal etmis olan Nazileri hatırlatıyordu. Çünkü küvet, Gestapo ile ilgili en kötü
anımdı. Majestic'teki Gestapo ile hiç isim olmamıstı tabii ki, ama Auxerre'deki Gestapo da küvet kullanmayı biliyordu.
Basımı isimden kaldırıyor, hayalet küvetin musluklarını görüyor ve bu arada da dilbilimsel bir sorunu düsünüyordum.
İki gün önce bir komisyon toplantısı olmustu. Resmi belgelerde İnsan Haklarını Derechos del Hombre diye mi
çevirmeliydim, yoksa Derechos Humanos diye mi? Ben hem kavramın Fransızca kökenine hem de oturmus bir çeviri
geleneğine daha uygun olduğunu düsündüğüm Derechos del Hombre formülünden yanaydım. Söz konusu dil, yani
kollektif ve kültürel bir tarih ve bellek olduğu zaman, geleneği de hiçe saymamak gerekirdi. Ama Latin Amerikalılar
Derechos Humanos'z sıkı sıkıya bağlıydılar. Onlar böyle söylüyorlardı ve dahası bilindiği gibi bu deyisin ingilizcesi
Human Rights idi ve yine bilindiği gibi Güney Amerika'nın resmi, diplomatik ve ticari dili, her geçen gün biraz daha
İngilizce'ye bağlanıyordu.
249
Daha sonraları, birkaç yıl sonra, SBKP'nin XX. Kongre -si'nden sonra bu vahsi dilbilimsel çekismeyi hatırlayacaktım.
İKP'de sürekli çalısabilmek için 1952'de Unesco'dan ayrılmıstım ancak Unesco'nun resmi dili birlestirmekle görevli ad
hoc komisyonlarındaki simdi geçmiste kalmıs, bitmek bilmez tartısmalarını hatırlıyordum. Rus partisinin XX.
Kongresi'nden sonra da İKP'nin merkez komitesinin yazım komisyonunda da bitmek bilmez tartısmalara girmistik.
Meshur "kisilik kültü"nü nasıl tanımlamamız gerekirdi? Örneğin MK'nın bütün üyelerinin katıldığı bir toplantının siyasi
sonuç bildirisini hazırlamak üzere olusturulmus bu türden bir yazım komisyonunda ne zaman yer alsam -ki sık sık yer
alıyordum- su meshur "kisilik kültü"nü her seferinde "kanserli" sıfatıyla tanımlıyordum. Kesin halini almadan önce, İKP'nin
üst makamlarına -ki orada da yer alıyordum-sunulacak olan müsveddeye her seferinde "kisilik kültü kanseri" diye
yazıyordum. Ve "kanser" sözcüğü, her zaman bir tartısmaya yol açıyordu. "Hayır, 'kanser' sözcüğünü kullanmamız
olanaksız", diyorlardı bana. Bir kere "kanser" sözcüğünün çağrısımı çok olumsuz, çok uğursuzdu. Ne olmus yani? "Kisilik
kültü" de uğursuz bir sey değil miydi? Evet tabii ki öyleydi ama, "kanser" sözcüğü, çoğu zaman ölümcül bir hastalığı akla
getiriyordu. Oysa "kisilik kültü" sosyalist toplum için ölümcül olmamıstı. Sosyalizm, kendi bünyesinin derinliklerinde bu
"kült"ü ortadan kaldıracak organik kaynaklan bulup çıkarmamıs mıydı? Ama böyle bir tartısmanın ince eleyip sık
dokuyan girdisini çıktısını ayrıntısıyla anlatacak değilim. Diyelim ki sonuçta "tümör" sözcüğüne düsmeyi kabul etmisim.
Ancak "tümör" deyisi de törensel ve derin bir incelemenin sonucunda geri çevrilmis. Çünkü herkes bilir ki bazı tümörler
kötü huyludur. Hem zaten "tümör" sözcüğü de "kanser" dememek için basvurulmus bir örtmeceden baska bir sey değildi
ve sonunda en basta düsünülen ve benim kabul edilmemesi için bir onur mücadelesi -ya da onursuzluk, sonuçta
diyalektik bir mücadele- verdiğim 250
sözcüğe geri dönüldü. Bu sözcük de "çıban'Mı. Kisilik kültü sosyalizmin sağlıklı ve dayanıklı organizmasında çıkan
sağlıksız ve geçici bir çıbandı sadece ve bu organizma o çıbanı ortadan kaldırmak için gereken gücü kendi bünyesinde
bulmus ve yarayı dağlamıstı. Sorun böyle çözülmüstü. Ama biz yolumuzu sasırmayalım.
1950 Eylül'ünde, Unesco'daki büromdayım ve hiç de "kisilik kültü"nü düsünmüyorum. Hangi tarihte olduğumuz ve ne is
yaptığım göz önünde bulununca, nasıl düsünebilirim ki? İki gün önceki, Derechos del Hombre mi, yoksa Derechos
Humanos mu tartısmasını düsünüyorum. Yani İnsan Haklan mı, Human Rights mı? Ad hoc komisyonun Arjantinli bir
üyesiyle çekismemizi düsünüyorum. "İnsan Haklan'ymıs* demisti, peki ya kadınlar?" Ona bu ifadedeki doğustan gelen ve
devredilemeyen haklara sahip olan İnsan ya da Hombre'nin türe özgü bir varlık olduğunu ve bu yüzden de çift cinsiyetli,
hatta cinsiyetler üstü olduğunu açıklamaya koyuldum: İnsan Haklan'ndaki İnsan aynı zamanda hem Erkek, hem Kadın,
hem de Çocuk'tu. Bu kıvırcık saçlı ve oldukça ukala Arjantinli'nin aynı zamanda da ilerici olduğunu bildiğim için -onu
A.'lann evindeki bir aksam davetinde Madeleine Braun'la birlikte görmüstüm- ona Marksist atıflarda bulunarak, Marx'in
Gattungsweseri'm&e.n alıntılar yaparak eğleniyordum ama nedendir bilmem, bu atıflar onu daha da çok sinirlendiriyordu.
Belki de bu tavrımda, teorik suç ortaklığından çok kendini beğenmislik gördüğü içindir. Neyse, İnsan Haklan'nı
düsünüyordum -ve tabii kadınları da, siz de o Arjantinli gibi beni kadın düsmanı olduğuma inandırmaya çalısmayın- ve
gözüm Gestapo'nun küvetinin rokoko musluklanndaydı. Kötü anılan canlandırıyordu bu. Mümkün olan bütün anılar
içinde en kötülerini. Bu arada da, İKP'nin ha*) İnsan haklarının Fransızca söylenisinde "erkek" anlamına da gelen "homme"
sözcüğü kullanılır, (ç.n.) 251
bercisi, bana gizli mührü altında Fransız polisinin İspanyol partisine karsı bir baskın hazırlamakta olduğunu ve sorumlu
bir yoldası saklamak için de benim evimin güvenli bir sığınak olabileceğinin düsünüldüğünü söylemekteydi.
Hayali bir Gestapo'nun yok olmus küvetinin üstünde duran, eski Majestic Oteli'nin süslü püslü musluklarına bakarken
yaptığım bir hareketle onu onayladım. Felix-Ziem Sokağı'nda benim için Unesco'nun lojmanı görevi gören apartman
dairesi kuskusuz güvenli bir sığınaktı.
Böylece Victor Velasco ve karısı, benim düzenli aralıklarla Güzel Pazarlar adını tasıyan ve tamamlanmamıs olarak kalan
bir tiyatro oyununu yazmakta olduğum daireye, sığınmaya geldiler. Velasco, partinin İspanya'daki yeraltı çalısmalarını
düzenleyen komisyonda Carrillo'nun yardımcılarından biriydi. Ama ben o zamanlar Carrillo'yu tanımıyordum. Onunla
ancak üç yıl sonra tanısacaktım.
Velasco'lann evime yerlesmesinden birkaç gün sonra, öngörüldüğü gibi polis baskını gerçeklesti. Yine öngörüldüğü gibi
İKP'nin yönetici örgütünün zirvesi, yeraltına gömülerek baskından kurtuldu. Böylece Kleber Caddesi'ndeki mekân -
Unesco'nunki değil tabii, İKP'ninki- terk edildi. Bu benim için hayatı biraz zorlastırmıstı. O zamana kadar tek yapmam
gereken caddenin karsı tarafına geçmekti. Aynı sekilde İKP'nin habercileri de bana ihtiyaç duyulduğu zaman, yalnızca
caddenin karsı tarafına geçiyorlardı. Ama ben 1960 güzünde Prag'da, Sternberk Sarayı Ulusal Galerisi'nde, bir Renoir
tablosunun önündeyim. On yıl öncesinde, Felix-Ziem Sokağı'nda Güzel Pazarlardı yazdığımı hatırladım. Adından da
anlasılacağı gibi bir pazar günü, Buchenwald'de geçen bir öyküydü. Bir muhbirin öyküsüy-dü bu. Ya da isterseniz bir
ispiyoncunun öyküsü, daha doğrusu onun yakalanısının ve yok edilisinin öyküsü. Olay bir Pazar gü-
252
nü öğleden sonra, tek bir mekânda -Arbeitsstatistik barakasında- geçiyordu ve bir SS ispiyoncusunun fiziksel olarak yok
edilisini anlatıyordu. Üç birlik kuralına harfiyen uyulmustu, bana güvenebilirsiniz. Oyun kisilerinden birinin adı da tabii ki
Ge-rard'dı.
Bütün bunları, istah açıcı bir genç kadın portresinin önünde hatırlamıstım. Demek istediğim, kadından yasama istahı
fiskırı-yordu ve aynı zamanda Renoir'ın istahı da; hem de bu altın pa-nltılarıyla süslü, koyu renkli, bir krematoryumun
dumanının en küçük bir izinin bile görülmediği, olasılığının bile düsünüleme-diği manzaranın içinde. İki gün önce de
Fernand Barizon'a, Buchenwald'de bir pazar gününü anlatacağımı söylerken, yeni bir sey icat etmiyordum. Yeni bir sey
uydurmuyordum. Farkına bile varmadan eski bir saplantıyı uyandırıyordum.
Ancak simdi on altı yıl öncesinde Buchenwald'de bir pazar günündeyim ve Daniel'in bana isimlerini ve numaralarını
verdiği üç Fransız arkadasın fisleriyle az önce oynadım. Artık onlar dokunulmaz olmuslardı. Onları bizzat Gestapo
koruyacak, zamansız bir nakille gönderilmelerini engelleyecekti. Daniel'in bana verdiği küçük kâğıt parçasını ağzıma
attım ve yavasça çiğnedikten sonra yuttum. Sağ tarafımda günes cama vuruyordu. "Gazete ister misin?"
Walter, elinde Völkischer Beobachter'le. bana soruyordu.
"Evet," dedim, "gazete isterim." Gazeteyi fis dolabının üzerinden bana doğru uzattı. "Bu
Yunanistan hikâyesi," dedi Walter, "çok boktan!"
İlk günler bu hikâyeye inanmak istememistik. Kuskusuz Nazi propagandasıydı. Daha sonra, gerçekliği anlasılınca, bizim
merak ettiğimiz, İngilizlerin neden ELAS'ı ezmeye karar verdikleri değildi. Bu anlasılabilir bir seydi. Ama Moskova neden
sessizdi? Sovyetler buna neden izin vermislerdi? Ya da eğer Sovyetler, Hitler'e karsı ittifakın yaran için İngilizlerle
herhangi bir 253
çatısmaya girmemeye karar verdilerse -bu da anlasılabilirdi- Yunanlı Komünistlerin böylesine kansık ve moral bozucu bir
stratejiye giriserek, isyancı kuvvetlerin saldırılarıyla, en utanmazca uzlasmaları birbiri ardına sıralamalarına niçin izin
veriyorlardı?
Arbeitsstatistik'te biz, çesidi milliyederden bir avuç Komünist, bu olayı hararetle tartısıyorduk. Sabah aksam yoklamayı
beklerken, hemen küçük bir çember olusuveriyordu. Aramızda Almanlar da vardı: Walter ve August. Bazen de Georg
Glücker. Tahmin ediyorum ki gençliğinde, "sınıfa karsı sınıf parolası günlerinde de böyle kesin tavırlı ve anlasılmazdı.
Bazen Jupp, bir Leh kadar iyi Lehçe konusan Silezyalı Alman ve Jan, bir
Alman kadar iyi Almanca konusan Silezyalı Leh de aramıza katılırdı. Bir de Çek vardı, Josef Frank. Bir Belçikalı, Jean
Blume. Sonra Daniel A., Fransız yoldas. Daha ender de olsa Seifert ve Weidlich de zaman zaman gelip tartısmalarımıza
katılırlardı. Zaten katıldıklarında da fazla bir sey söylemezlerdi. Sanki kisisel fikirleri yok gibiydi.
Strateji konusundaki harareüi tartısmalar -yalnız Yunanistan sorunuyla ilgili dAdeğil, genelde bütün Ban Avrupa'yla ve
özelde de vatansever milislerin yenildiğine iliskin bölük pörçük haberlerini aldığımız Fransa'yla ilgili- aramızda iki akım
olusturmustu.
Birinci akımdakilere göre önemli olan, uluslararası düzeyde Hider karsıtı ittifakı, ulusal düzeyde ise direnisin birlesik
cephesini korumaktı. Özerk silahlı güçlerin denetiminin Komünistlerde bulunması, Amerikan ve ingiliz birliklerinin
müdahalesine yol açardı ki bu da hali hazırdaki güç iliskileri bakımından felaket olurdu. İngilizlerle Amerikalıların,
diyorlardı bunlar, bu tür olaylardan yararlanarak Alman kurmayıyla diğerlerinden ayn bir bans imzalayıp da çemberi
SSCB üzerine daraltmayacaklan ne malum?
İkinci akımdakilerse -tabii ki ben de bunlara dahildim, çünkü eski iz sürücülere özgü koku alma duyusuyla Stalin'in
niyetlerini daha o zamandan tahmin etmis olan "gerçekçiler" arasında bulunmama ne yasım ne de deneyimlerim
uygundu- yani biz 254
de Avrupa'daki güç iliskilerinin dokunulmaz bir sey olmadığını düsünüyorduk: Toplumun değistirilmesine yönelik, Batılı
bir isçi hareketinin stratejisiyle bu iliskiler değistirilebilirdi. Tabii ki çok genis ittifaklarla kurulmus ve bir özerklikle, tercihen
isçi ve devrimci kuvvederinden olusan bir orduyla güvence altına alınmıs bir stratejiyle.
Ancak 1944'ün bu aralık sonunda, son birkaç gündür, teorinin muduluk verici asamasına ulasmıstık. Strateji üstündeki
kansık ve bazen siddedi tartısmalar, artık uzaktan uzağa Hegelci bir diyalektiğin rahadancı, mayısık ılıklığında
gevsemeye baslamıstı. Sanki düsüncelerimizin hareketi ortak bir yerçekimine boyun eğmis gibi, olaylann akısına
getirdiğimiz açıklamayı hepimiz aynı aldatıcı akıl yürütmeye bağlamıstık. Genelin ve özelin diyalektiği, düsünmeye değer
bir seydi. Yunanistan'daki devrimin sorunlan, genel bir durumun özel bir görünüsüydü sadece: Antifasist savas
durumunun. Geri kalan her sey bu genel durumun çözülmesine bağlıydı. ELAS'la Churchill arasındaki ikincil çeliskiler,
sonuçlan ne kadar acı verici olsa da, Hider'in kampıyla, antifasist kamp arasındaki temel çeliskiye kanstınlmama-lıydı.
Yunan özeli, yeri geldiğinde, her ne kadar üzücü de olsa, antifasizmin genel davası uğruna feda edilebilmeliydi. Dua
79
değirmenine dönen bu sahte diyalektiği mırıldanıp duruyorduk ve ELAS'ın ezilmesi, genel akısı tam da Tarih'in yönünde
olan -ah diyalektik totolojinin harikalan!- bir tarihin özel bir kazasına dönüsmüstü. ELAS'ın ezilmesi, teorinin aydınlık
alanına girmisti. Teorize edildiğine göre artık dayanılır hale gelmisti. "Bu Yunan hikâyesi çok boktan," dedi Walter,
Völkischer Be-obachter'i bana uzatırken. Basımı salladım.
Bütün o güzel diyalektik ahstırmalanmıza rağmen, gerçekten de boktandı.
255
BES
Kızarmıs patateslerin kokusu burun deliklerimi dolduruyor. Bu koku yavas yavas her yanımı sarıyor. Ağzımı sulandırıyor.
Kızarmıs patateslerin kokusu kanımı hızlandırıyor. Neredeyse bayılacağım. Patatesleri kızartan Meiners.
Bu pazar gününün yeni bir bölümünü baslatan kızarmıs patates kokusundan önce uyukluyordum. Arbeitsstatistik'm ortak
salonunda, kantinindeydim, alnımı masanın üstüne, katlamıs olduğum kollarıma dayamıstım. Uyukluyordum. Henüz
çevremde olup bitenlerin bilincini tamamen kaybetmemistim. Arbeit bürosunun kapısının açıldığını ve kapandığını
duyuyordum. Kapının açılıs ve kapanıs sesinin gerçekliğinden hiç kusku duymuyordum. Dösemeye çarpan adımların
sesini duyuyordum. Bu 25*
sesin gerçekliğinden de kuskum yoktu. Benliğimin bir kısmı bulanık bir dikkat durumu içinde yasamaya devam ederken,
bir kısmı da uyuklamanın pırıl pınl düslerinde yitiyordu.
Daha önce, Arbeit salonunda, asıl fis dosyasının rafinın önündeydim. Günes çamlara yansıyor, krematoryumun dumanı
gökyüzüne yükseliyor, biri öksürüyor, önümde açık duran Völ-kischer Beobachter'in baslığında, modern gotik
karakterlerle ve altı kırmızıyla çizilmis olarak İngiliz tanklarının ELAS güçlerini ezdiği yazıyordu. Marne Nehri ilkbaharda
çok güzel olurdu, bundan bıkmıstım artık. Ayağa kalkıp çevreme bakındım.
Soba horulduyordu, her sey yerli yerinde ve dayanılmazdı. Daniel her zamanki yerinde, bizim Fritz'in, kötü kalpli bunağın
yanındaydı. Daniel'in sırtı bana dönüktü, saskın bakısımı göre-miyordu. Ansızın bir yok olma isteği, gerçek bir yatağın
serin çarsafları arasında, rüyasız, uzun bir uykuya dalıp kaybolmak için karsı konulmaz bir gereksinme duyarak, ileri
doğru iki adım attım. Salonun öbür tarafına, arkasına doğru baktım ve Au-gust'u gördüm. O da her zamanki yerinde çok
iyi Almanca konusan Silezyalı Leh arkadasla, çok iyi Lehçe konusan Silezyalı Alman arkadasın arasındaydı.
August'e yaklassaydım, o da basını kaldırırdı. "Que pasa viejoV diye sorardı bana Arjantin aksanıyla. "Domingos de la
grim puta!" diye cevap verirdim, bakısımdaki gözle görünür sıkıntıyı açıklamak için. Allanın belası bir pazardı bu iste.
Boktan bir pazar. Allanın belası, boktan bir pazardı iste. August bana karsı eski savasçı tavrı takınmazdı, onun tarzı
değildi bu. Bana Buchenwald'in artık bir sana'ya döndüğünü, eski güzel günlerde pazarların altı, hatta sekiz saat süren
yoklamalarıyla gerçekten Allahın belası günler olduğunu anlatmaya giriserek canımı sıkmazdı. August beni utandırmak,
beni Buchenwald'in görmediğim bütün pazarlarının ağırlığı altında ez-257
mek için görmediğim bütün o Allanın belası pazarların hesabını yapıp, bunu yüzüme vurmazdı. August omuzlannı
kaldırıp gülümserdi. "'Asi es la vida, viejo!" derdi bana.
Elbette hayat böyleydi. Baska türlü olması için de hiçbir zorlayıcı neden yoktu. Can sıkıcı olan da buydu. Can sıkıcı olan,
hayatın böyle olmasıydı.
Ama August'la bir parça sohbet etmek için onun yanına gitmedim.
Arbeit barakasının en arka tarafında, Seifert'in odasının hemen yanında bulunan ortak salona doğru
yürüdüm.
Salon bostu.
Her sabah bize dağıtılan ve ortak salonda da daima bir bidon içinde bulunan siyah sudan bir çeyrek litre ısıttım. SS'lerin
bize tamamen yasakladıkları el yapımı elektrikli ısıtıcılardan birini çalıstırıp ısıttığım bu çeyrek litre kahveyi içtim. Sonra
bir sigara yaktım.
Isıtılmıs siyah suyla bir sigarayı içmek fazla zamanımı almamıstı. Biraz önceki fiziksel çöküntüye geri dönmek
üzereydim. Bu, bana bir seyler hatırlatıyordu. Geçmisin sözcüklerini, duygularını. Belki bu türden bir kasvete daha önce
de kapılmıstım, olmayacak sey değildi. Belki de bunun o an içinde bulunduğum kosullarla hiç de ilgisi yoktu. Belki böyle
bir kasveti daha önce de hissetmistim, daha sonra da bir yerlerde hissedecektim. Belki de kasvet verici olan yasamın
kendisiydi, Ettersberg'in buzdan sessizliği, krematoryumun dumanı, Buchenwald'deki bu pazarın vahsi belirsizliği
olmaksızın. Belki de yasam kasvetliydi, nerede, hangi kosullar altında olursa olsun.
1942'nin baharında Contrescarpe'ın ortasında hareketsizdim. Ben mi hareketsizdim? Yoksa bahar mı? Hem
ben, hem bahar. Merkezkaç hareketsizlik, firdönen hareketsizlik. Meyda-
258
nın üzerinde polenler, bitkilerin küçücük döküntüleri uçusuyordu. Ortadaki büyük dolgu toprağın üzerinde hareketsiz
durmus, içten gelen atesli ama dısarıdan fark edilemeyecek bir hareketle heyecanlanmıs; polenlerin, bitki döküntülerinin
beni kaplamasına izin veriyordum. Birazdan kus pislikleri de bu hareketsizlik abidesini tamamlayacaklardı. Meydanın
ortasında, yakında kötü havalar yüzünden asınmaya baslayacak, her an tuzla buz olabilecek bir heykel gibi duruyor,
sehrin meydanlarından kaldırılmıs bronz heykellerin yerini geçici olarak tutuyordum. Contrescarpe'ın ortasında ne kadar
zamandır böyle hareketsizdim? Kafamın içinde -o bos dolabın, o ayakyolunun, o kenefin içinde- o gün yaptıklarımı
sıraya koymaya çalısıyordum. Kendi kendime, "Bu sabah her zamanki saatte kalktın," dedim. Bu tanımlamanın altını
çizerek: Her zamanki saatte. Artık insanın içini rahatlatmıyorken, sinsice bir tersine çevirmeyle adı konulamaz biçime
dönüstüğü zaman bile her zamanki saat seni bağlıyor, serbestçe salınmanı engelliyor. Yani, dedim kendime, her
zamanki saatte kalktın. Odanın iki penceresi de bir iç bahçeye bakıyor. Bu iç bahçenin gerçekliğinin de altı çizilmeli,
hatta biraz da üzerinde durulmalı. Dısarıya kapalı, ama gökyüzüne açık; bazen çiçekli, yapraklı, pek de sehre özgü
olmayan seslerle dolu, ortasında gri tastan, bası olmayan bir kadın heykeliyle süslü. Bazen, bol günesli sabahlarda
tastan göğüsleri sabah günesiyle tamamen aydınlanıyor. Yani sen, dedim kendime, bir iç bahçeye bakan, iki penceresi
olan bir odada kalıyorsun ve bu sabah da orada uyandın. Bu uyanıs fena değil: Bir tür baslangıç. Baslangıçla
baslayalım. Ama sende bu sabah, dedim kendime, geçici, hatta bosu bosuna bile olsa hiç de bir baslangıç hali yoktu. İç
bahçeye bakan, o iki pencereli odada yeniymis gibi parlayan hiçbir sey yoktu. Ama eskinin rahatlatıcı, müsfik
köhnemisliği de yoktu. Esyalar, mobilyalar, ısık, kitaplar, kıyı köse, her sey sanki hem ilk kez orada duruyor gibiydi, hem
de zamana bağlı olmayan ve geri
259
döndürülemez bir asınmıslıkla yıkık dökük, çürümüs, solmus gibiydi. Sen bile, dedim kendime, uyandığından itibaren bu
hal sana da bulasmıstı, sende de daha bu iç bahçeye bakan iki pencereli odanın küçücük dünyasına ilk bakısından
baslayarak hem orada yalnızca rastlantısal olarak bulunmanın, ilk kez ve her seyden bağlantısız olarak bulunmanın
kesinliği, hem de ezelden beri orada olmanın, anlamdan yoksun, hareketsiz ve yıldırım gibi çarpan bir ebediyetin parçası
olmanın kesinliği vardı. Hemen anlamıstın ki, dedim kendime, hiçbir sey yeni baslamıyordu, olsa olsa yeniden
baslayabilirdi.
1942 baharında, Contrescarpe'ın ortasında, kafamın içinde yaptıklarımı sıraya, mümkünse kronolojik sıraya koymaya
çalısıyordum. Ortadaki büyük dolgu toprağın üzerinde hareketsiz, belirsiz bir süreden beri bir hareket yapmaktan, yer
değistirmeye karar vermekten, içimdeki yer değistirmelere bir yol, bir amaç, bir
anlam seçmekten aciz. Hayır, bu söz konusu bile değildi. Kesinlikle düsünülemezdi.
İç bahçeye bakan, dedim kendime, iki pencereli bir odada kalıyorsun. İki pencere arasında bir komodin var.
İki pencerenin aydınlattığı duvann iki dikey kenarından birine dayalı olarak bir masa ve kitaplar için bir raf
var. İkinci dikey kenara bir yatak dayanmıs. İki pencereli duvann paralelindeki dördüncü kenarın arkasında
tuvalet var. Yatağın dayalı durduğu dikey kenarın sağ tarafında, paralel kenarın üstünde, tuvalete açılan bir
kapı var. Ayrıca tuvaletten dairenin koridoruna açılan ikinci bir kapı daha var. Koridordan odaya doğrudan bir
giris kapısı da olduğundan, giris çıkıs için tuvaletten geçilen ya da geçilmeyen birden çok olasılık bulunuyor.
Bugünkü gibi günlerde, bir labirentin içindeymis gibi dönüp durma riskleri de göz ardı edilir gibi değil.
İç bahçeye bakan, dedin kendine, iki pencereli, sıcak suyu olmayan, ayda üç yüz elli franklık, kirası önceden
ödenebilen bir odada kalıyorum. Bu odayı, dedin kendine, Blainville Soka-ğı'ndaki bir evde İsviçreli, tarafsız
bir çiftten kiraladım. Tarafsız
260
bir isçi ailesi: Erkek, banliyöde bir maden sirketinde mühendislik isleri yaptığını söylüyor, ama hayat tarzlarının tevazusu,
karısının evin harcamalarını kurusu kurusuna hesaplayısı ve hatta evlerinin en güzel odasımn kiraya verilmis olması, bu
mühendislik islerinin çok da önemli olmadığını; ya da bunların sadece, İs-viçreli'nin hayalini kurduğu daha yüksek bir
sosyal statüye özgü olduğunu düsündürüyor. Bu tarafsız ve yorulmak bilmez isçinin, dedin kendine, benim adımı, ailemin
Paris yakınlarında oturmakta olduğu köyün adıyla karıstırıp, bana hitap etmesi gereken ender zamanlarda Bay Saint-Rix
diye seslenen bu İsviçreli'nin, mühendis ya da tas yıkayıcısı olması umurumda bile değil. Karısı, çocuklarının sarısın ve
sığıra benzeyen annesi de aynı derecede çalıskan, hamarattır; hiç konusmadan sürekli çarsaflan değistirir, toz alır; bazı
günler birden atesli, inatçı, siddetli bir aceleciliğe bürünür; belli karnelerin sahiplerine pirinç, bezelye ve her çesit kuru
sebze dağıtılacağının duyurulduğu, evde bayram havasının estiği günlerde. Böyle sevinçli günlerinde, sağlam bacaklan,
genis kalçaları, heybetli ama parçalan birbirine düzgünce orantılı vücuduyla, bazen saçı bası dağınık, bakımsız bir halde
odama dalar, diye hatırlıyorsun, benden kendi kullanmayacağım karneleri ona vermemi ya da birkaç kahvaltı karsılığında
değis tokus etmemi ister. Çocukları da çalıskandırlar, diye hatırlıyorsun, büyük bir kız ve iki küçük erkek çocuk; her biri
kendi okulunda uslu, terbiyeli, ağırbaslı, ne çok parlak, ne çok atesli elbette; ortalama, tarafsız, çalıskan.
İç bahçeye bakan iki penceresi için seçilmis bir odada kalıyorum, dedin kendine, bu bahçenin ağaçlan için, bu ağaçların
kus-lan için, dikdörtgen gökyüzünün solgun günesi için, tastan göğüsleri sağlam, sakat kadın heykeli için, IV. Henri
Lisesi'ne yakınlığı için ve daha doğrusu Thouin Sokağı'nda bulunan ve eskiden IV. Henri Lisesi'nden sıvısmamıza
yardımcı olan sokak lambasına yakınlığı için seçilmis. Bu yıl hazırlık sınıfına basladı-261
ğım ve üç ay sonra bıraktığım bu lise, ikinci göbek bağımın kesildiği yer olarak artık benim için kutsal bir yer. Karanlık,
uçsuz bucaksız, kırık dökük bir avlular, merdivenler, koridorlar, tuvaletler, yatakhaneler, vestiyerler, derslikler, etüd
odaları labirenti; ağzında ısığa karsı bilge gölgelerin dolasıp durduğu bir mağara; bu mağarada bilgelik bize, Napoleon
dönemi ortaöğretiminin mistik ve ısıltılı cismini parçalara bölen bir ders programının tesadüfüne göre koparılmıs, sökülüp
alınmıs gibi duran ustaca ve karizmatik derslerle, mayasız ekmeğinin küçük dilimleri gibi dağıtılmaktaydı. İçine törenle
girilen bu tımarhanede, biz hastalar, kanlı budamalar, kesip biçmelerle yeniyetmeliğin belalı kötülüklerinden, vahsi ve
sinsi çılgınlığından kurtardır, kültürel eğitimle olgun yasın yumusak ve boyun eğen çılgınlığına hazırlanırdık. IV. Henri,
vaftiz edilmeden ölen çocukların göbek bağlarını, anadillerinin köklerini, çocukluk göğünün renklerini, sözlerin ve
rakamların bitkisel sinirlerini kesip atan bir baltaydı, çocukluğumun o zor döneminde, o savas sonrası dönemde, iki
savas arasındaki, bütün savasların arasındaki o dönemde. Bu yasanılabilir odada, dedin kendine, sürgünün sonsuz
çöllerindeki bu kapalı sürgün yerinde, iç bahçedeki ağaçların yapraklarının hareketli gölgesini, kâğıt hısırtısına benzeyen
seslerini verdiği bu odada kalıyorum.
Contrescarpe Meydanı'nın ortasında, dedin kendine, suların birbirinden ayrıldığı yerde, mekanik ve hülyah bir gidisatın
gevsek kıpırtısızlığıyla seni sasırtıcı etkinliklere doğru sürükleyebilecek bir yokusun tepesinde hareketsizsin. Oysa sen
merkezi ve altüst edici bir yorgunluğun, bir tür gönüllü yorgunluğun etkisinde herhangi bir seçim yapmaktan, birinden
birine karar vermekten acizsin. Kuslan ürkütüp kaçırmak ya da tam tersine, yüzü pürüzsüz bir kadının dikkatini çekip,
aniden sana doğru dönerek bozguna uğramıs ve sahiplenici bir tavırla, gözleri atesle ve istahla parlayarak sana bakması
riskini göze alarak, Arta-ud'nun yıllar önce herhalde, kendi farkında bile olmadan senin
262
81
fiziksel durumunu -yalnız ve yalnız senin durumunu- betimlemek amacıyla yazdığı sözleri, Fiziksel bir durumun tasvirinin
sözlerini; 1942 bahan boyunca hayatının büyülü ve pek çok sonuç doğuran nakaratına dönüsmüs o sözleri yüksek sesle
söyledin: Yeniden kurulacak hareketler, bir tür ölüm yorgunluğu, diyordun yüksek sesle ve devam ediyordun, dünyanın
baslangıcının yorgunluğu, vücudunun tasınması hissi, inanılmaz bir kırılganlık duygusu ve bu giderek mahvedici bir
acıya dönüsüyor, diye devam ediyordun;
giderek daha da yüksek sesle, harekete ge-piren bir bas dönmesi, her türlü pahaya eslik eden eğri bir göz kamasması,
kafatasını boydan boya saran ya da burada parpalara ayrılan bir sıcaklık pıhtılasması ve bu sözleri, bu bos ve teatral
mekândaki kuslan ürkütecek kadar yüksek ve berrak bir sesle söyledikten sonra, kendinde yeniden kımıldama gücü
buluyorsun. Bu bir mucize! Önce bir parmak, sonra bir el, bir kol, sağ omuz, omurga boyunca gerilmis kaslar, bir bacak,
sonra diğeri, bütün vücut, bir doğuma ya da bir bitkinin açmasına benzeyen, diyordun kendine, bir hareketle, az önceki
gerilmis ve apıktay-mıs gibi kaslar, camdanmıssın, kırılabilirmissin gibi bir duygu, hareket ve ses karsısında bir korku, bir
vazgepifın çıplak kasvetini geçici olarak örten ve kuskusuz ona bir ad veren, onu kovan ve acı çekmenin sonuna dek
acısını çeken bir hareket; ve sen de kendini bu doğmakta olan harekete bırakıyor, onun seni biraz önceki anaç ve nemli
hareketsizlikten söküp çıkarmasına, seni ileri doğru tasımasına, sasırtıcı bir kesinlik içinde ve artık acı vermeksizin, bu
ruh durumunun daha sonra da kendini tekrarlamasına, bu ölüm yorgunluğunun hayatının tuzu 6iberi olmasına izin
veriyordun. Ama ben iki yıl sonra, Buchenwald'deyim.
Bugün beni kasvetin gayya kuyusundan çıkaran, ona bir ad veren, onun tasvirini yapan, onu sözcüklerin
tuzağına düsüren Artaud'nun metnini yüksek sele okuyusum değil, beni kâbu-
263
sumsu bir uyuklamadan çekip çıkaran kızarmıs patateslerin kokusu olmustu.
Kapının açılıp kapandığını, kap kaçağın kullanılmakta olduğunu duymustum. Bir gözümü açıp Meiners'in enine boyuna
heybetli karaltısını gördüm. Isıtıcının basında bir seyler yapıyordu. Bir sıçrayısta uykumdan sıyrıldım.
Meiners bana sırtını döndü. Patatesleri sobada kızartıyordu.
Aslında içinde bulunduğumuz ortak salon bunun için yapılmıstı. Uzun bir masa, iskemleler, dolaplar ve birkaç elektrikli
ısıtıcı vardı. Dolaplar, fazla erzakımızı saklamamız içindi. Bu amaçla her birimizin ayn bir gözü vardı. Benim de
dolaplarda bir gözüm vardı ama hep bos dururdu. Benim fazladan erzakım olmazdı. Allah askına nasıl olabilirdi ki? Hem
zaten Daniel'in de yoktu, Lebrun'ün de yoktu. Lebrun'ün adı aslında Lebrun değildi, Avusturyalı Yahudi bir yoldastı ve
Fransa'da Lebrun takma adıyla tutuklanmıs, Gestapo'nun önünde de bu takma adı korumayı basarmıstı. Sonuçta
Lebrun'ün de fazladan erzakı olmazdı. Belçikalı arkadas Jean Blum'ün de.
Fazladan erzakı olanlar Almanlar, Çekler, Polonyalılar, kısacası eskiler, kıdemliler, kampın sana'ya dönmeden önceki
halini bilenlerdi. Onların erzak parçalan olurdu. Biraz margarin, biraz esmer ekmek (hatta bazen beyaz ekmek ya da
yağlı çörek), birkaç patates, birkaç kutu pastörize süt, bir-iki kutu et, ne bileyim iste, böyle seyler!
Daniel ve ben öğle aralannda kantine birer sigara içip biraz konusmak ve hayallere dalmak için gelirdik. Her zaman hazır
bulunan bir bidon siyahımsı sudan birer çeyreklik ısıtırdık. Bunun bile diğer mahkûmların durumuyla karsılastırıldığında,
usulsüz bir ayrıcalık olduğunu pekâlâ biliyorduk. Çeyrek litre siyah su, biraz sessizlik, ortalıkta SS yok, kısa bir
sekerleme yapabilir, bir sigarayı paylasabilirsin: Cennet sayılır bu! Bunun cennet sayılacağını çok iyi biliyorduk. Ara sıra
Arbeit kantininde birlikte bir lokma yemek yediğimiz zamanlarda da bu, günlük 264
tayınımızdan arttırdıklarımız olurdu. Açlığımıza hâkim olup da sabah saat dört buçukta dağıtılan esmer ekmek ve
margarinle, sabah kahvesini bir lokmada yalayıp yutmadığımız zamanlarda, ekmekle margarinin geri kalanını öğle
arasında, Arbeit kantininde yerdik.
Öğle arasında Almanlar, Çekler, Polonyalılar tıkmıyor olurlardı. Zaten onlar her saat tıkınırlardı. Patates kızartırlar, kalın
ekmek dilimleri keser, üzerlerini de kalın margarin tabakalarıyla kaplarlardı. Sosisler, konserve et tıkınırlardı. Yumurta
tozu, kaymağı alınmıs süt ve unla hazırladıktan sekerli kremaları pisirirlerdi. Uzun masaya kurulup tıkınırlardı. Herkes
kendi yemeğini yerdi. Her biri kendi kösesinde, yalnız tıkınırdı. Birlikte bir yemek düzenlediklerini, hep beraber bir ziyafet
çektiklerini hiç görmedik. Tuzu kuru olmayı bile paylasmıyorlardı. Ortak bir yemeğe katıldığım tek sefer, Wili Seifert'in bizi
davet ettiği bir yemekti. Hepimiz birlikte yemistik, hatta bizler bile: Fransız, Belçikalı, İspanyol, Avusturyalı Yahudi.
Yemek, köpek yahnisiy-di. Halk romanlarında denebileceği gibi, ileriye atlamayalım. Seifert tarafından köpek yahnisi
ziyafetine davet edilisimiz, 1944 Aralığı'ndaki bu pazann daha ilerideki aksam saatlerinde olacak, onun için ileriye
atlamayalım. Zamanı geldiğinde buraya döneceğim. Kronolojik sırayı bozmamak gerek. Her neyse, eskiler tıkınırlardı.
Arkadasları ölmüs, duman olup havaya kansmıslardı. Kendileri de ölebilirdiler. Kampı, krematoryumu, Totenkopf
kıslalarını, ilk fabrikaları onlar insa etmislerdi. Günesin altında, karın altında, sopaların altında, köpekler ve SS'ler
tarafından hırpalanarak çalısmıslardı. Taslan tasıyan tren dizilerini takip edemedikleri için yoldaslannın enselerine bir
kursun yiyerek yere serilislerini görmüslerdi. SS'lerin gülerek, yoldaslarından birinin beresini, asılması yasak olan sınınn
öbür tarafına firlatıslannı görmüslerdi. Eğer yoldas beresini almaya gitmezse, SS'ler onu bere giyilmesini zorunlu kılan
giyim kusam yönetmeliklerine uymadığı 265 için öldürürlerdi ve eğer yoldas beresini almaya giderse, SS'ler onu yasak
sınırı geçtiği için öldürürlerdi. Kampın vahsi ormanında hayatta kalabilmek için, yesil renkli kimlik üçgeni tasıyan sıradan
mahkûm kapolara karsı yıllar boyunca karargâhsız, sinsi bir savas vermislerdi. Yesil kapoların, en iyi yoldaslarının
kafalarını, boğuluncaya kadar Küçük Kamp'ın tuvaletlerin çukuruna batırdıklarını görmüslerdi. Kör ve sağır gecelerde,
bıçaklarla, demir çubuklarla, yesil kapoları öldürmüslerdi. İktidara giden yollan dostlannın ve düsmanlarının cesetleriyle
örtülüydü. Yesil kapolardan daha iyi yönetici olduklannı göstermisler, kampın bütün Orta Almanya'ya yayılan fabrikaları
ve dıs komandolarıy-la onlar olmadan isleyemeyeceğini SS'lere kanıtlamıslar ve SS'ler de Nazi savas makinesinin iyi
islemesi, savas düzeninin yarannın sağlanması adına iktidarın bir kısmını onlara bırakmayı kabul etmislerdi. Onlar
soğuktan, ölümden, dumandan, çılgınlıktan gelmislerdi. Simdi de tıkmıyorlardı. Bu hakkı, bu eski savasçı ayrıcalığını
kazanmıs olduklanna inanıyorlardı. İktidardaki paylarına, kampın alısverislerinde, üçkâğıtlanndaki paylanna sahiptiler. Bu
alısverislerin ve bu iktidann onlara sağladığı kınntılan tıkmıyorlardı.
Bazen Daniel ve ben onlann tıkınmalarını seyrederdik. Hiçbir zaman içlerinden herhangi biri ekmeğinin en küçük
parçasını, çorbasının en küçük yudumunu, sosisinin en ince dilimini bizimle paylasmazdı. Bizim günlük tayından baska
bir seyimiz olmadığını görmüyorlar mı acaba diye merak ederdim. Bazen gün içinde, ortak salon bosken, dolaplan açıp
eskilerin erzakla-nna bakardım. Konserve kutulannı, bira siselerini, ekmek parça-lannı seyrederdim. Bazı gözlerde
ekmeğin çürüdüğünü görürdüm. Beyaz ekmeğin üzerindeki yesil küf lekelerine bakardım. İçimden birilerini öldürmek
gelirdi. Nefret dalgalanyla birlikte.
Meiners döndü. Elinde', üzerinde patateslerin kızarmakta olduğu sobayla, dirseklerimi dayadığım masaya
doğru geldi.
266
Meiners siyah üçgen tasırdı. 'Asosyal'di. Bir yasadısı ticaret olayı yüzünden içeri kapatılmıstı. Ama kesinlikle sıradan bir
is değildi bu. Mutlaka önemli bir karaborsa olayıydı. Meiners'in hiç de acınacak bir görünüsü yoktu. Yakısıklıydı, 30'lu
yıllardan bir Alman sinema oyuncusunu, UFA'dan bir müzikal komedi aktörünü andınrdı. Anladığım kadanyla Meiners,
Arbeitsstatis-tik'c birkaç yıl önce SS'ler tarafından, buradaki Alman Komünistlerin güçlü etkisini dengelemek için
konmustu. Ancak Meiners kısa sürede burada ağırlığı olamayacağını, Arbeitsstatis-ft'&'teki Komünistlerle,
Arbeitseinsatz'tdti SS'ler arasındaki sinsi savasta tarafsız kalmanın kendi çıkan için en uygunu olacağım anlamıstı.
Kendini her iki tarafa da unutturmus, sonunda da tamamen önemsiz bir görevin basında gerçekten unutulmustu ve tek
derdi kendi kisisel hayatta kalma mücadelesiydi. Bunun dısın-daysa dünyanın en iyi adamıydı; sakin mizaçlı, çelebi.
Meiners masaya oturdu. Tabağını, kare biçiminde küçük bir peçetenin üzerine koydu. Bir de beyaz havlusu vardı.
Kızarmıs patatesleri tabağına koydu. Bir kutu ezmeyle, bir sise bira açtı. Beyaz ekmekten birkaç kalın dilim kesti. Gözü
boslukta, yavas yavas çiğnemeye basladı. Ben masanın öbür ucunda oturmus, gözlerimi üzerine dikmis, ona
bakıyordum.
Ekmeği, ezmeyi ve kızarmıs patatesleri çiğnerken Meiners ne düslüyordu? Ama ben taraflı biri değilim, kesinlikle değilim.
Meiners'e su an duyduğum nefret, ezmesine, kızarmıs patateslerine, üzerine kalın margarin tabakalan sürülmüs beyaz
ekmeğine duyduğum nefret, beni kesinlikle tarafsız olmaktan alıkoyamaz. Kuskusuz ki Meiners'in beyninde en sefil, en
aptalca düslerin bulunduğunu hayal etmeye, karsı konulmaz bir eğilimim vardı. Oysa belki de, neden olmasın, ince
seyler düslüyor olabilirdi: sevdiği ve onu beklemekte olan bir kadın, Mozart'ın bir müziği, Goethe'niri bir sayfası.
Büyülenmis gibi Meiners'e bakıyorum. 267
Birden benim oradaki varlığımı fark ettiğini ve bu varlığın onu rahatsız ettiğini hissediyorum. Daha doğrusu gözümü
üstüne dikmis olmamın onu rahatsız ettiğini. Sıkınanın yerlesmekte olduğunu, onu yavas yavas ele geçirdiğini,
hareketlerini kesiklestirdiğini görüyorum. Bana doğru hemen geri döndürülen bakıslarında hafifçe endiseli, derin bir
merak var. Yemeğini bitirmek için acele ediyor sanki. Lokmaları iki kat büyüdü, artık her lokmadan sonra, biranın her
yudumundan önce dudaklarını silmeyi de bıraktı. Kabaca, oburca yemeye basladı. "Bitirdin mi?"
Saskın saskın bana baktı.
"Nasıl?" dedi.
"Yemeğini bitirdin mi diye sordum," dedim. Bir
tabağına, bir yüzüme baktı. "Neredeyse.
Neden?" dedi. "Ziftlendiğin sey kötü kokuyor,"
dedim.
Anlamamıs gibi bana baktı. Sonra tabağına eğildi, burnunu çekti. Üsteledim.
"O boktan ezme bozulmamıs mı?" Hosnutsuzlukla
basını kaldırdı. Çatalını oynattı.
"SS kantininden," dedi, sanki bu ezmenin mükemmel olduğuna dair çürütülmez bir kanıtmıs gibi.
"Bu ezme bok gibi kokuyor," dedim. "Bu SS'ler, ezmelerini neden yapıyorlar böyle? Küçük Kamp'in tuvaletlerinin
bokundan mı? Yoksa geçenlerde Polonya'dan gelen Yahudilerin cesetlerinden mi?" İğrenerek hıçkırdı. Beyaz havlusunu
dudaklarına götürdü. "Ama bu harika bir ezme!" Neredeyse ağlayacaktı.
"Ezmen kokuyor," dedim. "Bir imparatorluk da verseler ona elimi sürmezdim. Kesin ishal olacaksın."
Gözleri yuvalarından firladı.
268
Ezmesinden kuskulanmaya basladı, eğilip tekrar kokladı.
"Sen kokuyu duymuyor musun?" dedim. "Benim midemi kaldırdı. Dayanmak için çok çaba harcıyorum." Ezme kutusunu
eline aldı.
"Hadi at sunu," dedim. "Burada ishal hiç çekilmez!" Eli
nöbet geçirirmis gibi titredi.
"Üstelik," dedim, "bugün pazar, unutma. Öğleden sonra kerhaneye gitmek için biletin de var. Tam kızın üstüne bindiğin
sırada canın sıçmak isterse görürüm seni."
Fırlamıs gözlerle yüzüme baktı. Az önce sözünü ettiğim bakıs açısı, onu kesinlikle rahatsız etmis gibiydi. Bir an
ağlayacağını sandım.
Ama o sırada kantinin kapısı açıldı ve Daniel içeri girdi.
Eğer gelen bir Alman olsaydı, eminim ki Meiners onu benim saldırganlığıma tanık tutmak isteyecekti. Meiners protokol
konusunda çok titizdi. Buradaki dünyamızın sosyal ve ulusal hiyerarsilerine en uç noktasına kadar saygı gösterirdi. Bu
özelliğini, iyi bir burjuva eğitimine borçlu olmalıydı. Onun için önce Almanlar gelirdi. Ancak bunu da açıklamak gerek.
Almanlar derken, Reich'ın Almanlar'ını, ReichsdeutscbeAyi kastediyorum. Diğer Almanlar, Reich'ın komsu ülkelerindeki
83
Alman azınlıkların mensupları, örneğin Südet, Silezya ya da Baltık ülkelerinin Al-manlar'ı, tek sözcükle Volksdeutsche
onun için ikincil değerdeydi. Söylemeye gerek var mı? Tabii ki SS yönetimi için de ikincildi bunlar. Örneğin kerhane
biletleri yalnız Reichsdeutsche'yc verilirdi. Kerhane yalnız Reich'ın Almanlar'ına özgü bir kurumdu. Ne yabancılara, ne de
Volksdeutsche'ye kerhane bileti verilmezdi. Reich'ın Alman'ı olmayanlar, resmi olarak düzüsemezdi.
Bu yüzden de eğer tam su anda içeri giren bir Alman, gerçek bir Alman olsaydı, Meiners kesinlikle saldırgan davranısımı
ona sikâyet ederdi. Ama gelen bir Fransız'dı. Üstüne üstlük bir Yahudi. Buna daha fazla katlanamazdı Meiners. Ayağa
kalktı, esyalarını topladı ve aceleyle çıktı.
269
"Nesi var bunun böyle?" diye sordu Daniel.
"Onu kaçırdın," dedim ikiyüzlüce. "Herhalde Yahudileri sevmiyor."
Daniel güldü. .
"Yahudileri ne diye sevsin ki? Hiç Yahudileri sevene rastladın mı? Fritz, Yahudileri seviyor mu? Hem de o çok eski bir
Komünist. Ya sen, Yahudileri sevdiğinden emin misin?" "Canımı sıkıyorsun," dedim tatlılıkla. Ama lafi değistirmeye niyetli
değildi.
"Ben kendim bile," dedi. "Sence ben Yahudileri seviyor muyum? Her gün, her zaman?" Ona baktım.
Aklından ne geçtiğini biliyordum. Bana baktı. Aklımdan ne geçtiğini biliyordu. Sessizce aynı seyi
düsünüyorduk.
Arbeitsstatistik barakasının arkasındaki bos alanda yüzlerce kisiydiler. Birbirlerine sıkı sıkıya sarılmıslardı. Belki
alıskanlıktan, belki düsmemek için. Onları Polonya'daki kamplardan getiren trenlerin vagonlarında, haftalardır birbirlerine
sıkı sıkıya sarılmıs durumdaydılar.
O günün buzdan pusu içinde, kar yağısının altında da yine birbirlerine sıkı sıkıya sarılmıslardı. Sağa sola sendeleyen,
hareket eden bu kalabalık yığından tek bir ses bile çıkmıyordu. Tek bir insan sesi bile yoktu. Ne bir konusma, ne bir
fisıltı, ne de kasvetli bir iç çekis. Yağan kann altında, o günün sinsi nemliliğinde, sessizlik içinde donmus gibiydiler.
Yalnızca arada bir sürü sesleri duyuluyordu. Tahta nalınlarının, yumusamıs, çamurlu toprağın çakıllarına çarpınca
çıkardığı ses. Hayvan panayırında, ' bir köseye çekilmis sürünün toynaklarını, yürüyüs yollarının kaldırım taslarına
vururken çıkardığına benzer bir ses. Bundan baska hiçbir ses yoktu.
Onları böyle, ince ve sürekli yağan kann alanda, birbirlerine yapısmıs olarak görünce insan, onların sonsuz
sabırlarını, fela-
270
ketler karsısında, hayatın onlara acımasızca öğrettiği boyun eğmis bekleyisi tahmin edebiliyordu. Onlar artık bu sonsuz
sabırdan, bu hiçbir seyin yok edemeyeceği boyun eğisten baska bir sey değildiler. Onların yasam gücü artık yalnızca bu
ölümcül, kenara çekilmis sürü zayıflığıydı. Hiçbir soru sormamıs, neden böyle bir araya getirildiklerini, kendilerine ne
yapılacağını öğrenmeye çalısmamıslardı. Az önce içlerinden hâlâ yürüyebilenleri, hâlâ bir adımını, diğerinin önüne
atabilenleri, karantina kampındaki barakalarının önünde toplayıp buraya getirmislerdi. Yürürken bir adımlarını, diğerinin
önüne güçlükle atıyorlar, her seferinde bu atabilecekleri son adımmıs gibi zorlanıyorlardı. O zamandan beri buradaydılar,
hiç soru sormadan, aralarında bile fisıldasmadan, sessizce bekliyorlardı. Çimento torbalarını, ağaç kütüklerini, taslan
sıraya dizer gibi dizmislerdi onlan da. Her sırada yüz kisi, toplam altı sıra. Birbirlerine sıkı sıkıya sarılmıs bekleyen altı
yüz kisiydiler.
Arbeit barakasının arka cephesini görüyorlar, ama bunun Arbeit barakası olduğunu bilmiyorlardı. Sadece bir baraka
görüyorlardı. Barakanın pencerelerindeki camlardan içeriyi, masalan, dosya dolaplannı, sobayı görüyorlardı. Soba
yanıyor olmalıydı çünkü içerdeki adamlar üzerlerinde yalnız gömlekleriyle dolasıyorlardı, sıcak ve kuru. Bu onlan hiç de
sasırtmıyordu. Onlar dı-sanda toprağı, kan, çamuru ya da arkadaslannın cesetlerini eselerken, içerde sıcak ve kuru
hayatlanna devam eden birileri mutlaka olurdu. Baslannı çevirseler, krematoryumun binasını, sert ve dondurucu rüzgânn
zaman zaman hızlandırdığı yoğun dumanını gö- • receklerdi. Ama baslannı çevirmiyorlardı, buna alıskındılar. Ara sıra
tahta nalınlannın, kısın kan ve yağmuruyla yumusamıs alanın keskin çakıllan üzerinde çıkardığı, bir panayır alanında
kapatılmıs bir sürünün gürültüsünü andıran sesi çıkararak bekliyorlardı sadece. Daniel ve ben, tek kelime etmeden
onlara bakıyorduk.
271
Son birkaç hafta içinde, trenlere doldurulmus olarak Polonya'dan gelmislerdi. Rokossovsky'nin hücumu Eylül ayında
Varsova kapılarında kesin olarak durdurulmus, böylece Almanlar da Bor-Komorowski ayaklanmasını bastırabilmislerdi.
Su an için Polonya cephesi hareketsizdi. Sovyet saldırısı Macaristan'da, Budapeste yakınlarında devam ediyordu.
Ancak ölmüs bir yıldızın ısığını, uzay bosluğunu, galaksileri, ısık yıllarını asarak yeryüzüne ulastırması gibi; yaz ve güz
ayları boyunca Polonya kamplarında Rokossovsky hücumunun yol açtığı göçler de etkilerini bize kadar ulastırıyordu.
Tıpkı ölmüs yıldızların ısığı gibi, Polonya kamplarının mahkûmlanyla tıka basa dolu trenler haftalardır Avrupa'yı asarak
yolculuk ediyorlardı. Bazen tasıyacak canlı yolcu kalmadığı için trenler garaj yollarında ya da kır ortasında terk
ediliyorlardı. Bazı trenlerse Etters-berg Ormam'nın ortasındaki Buchenwald'in özel garına kadar ulasıyorlardı.
Yolculuktan sağ çıkanlar, kartallı yol boyunca sen-deleye sendeleye kampın girisine doğru yol alıyorlardı.
Daniel ve ben tek kelime etmeden sağ kalanların, sağ kalanlarına bakıyorduk.
On bes kisilik gruplar halinde, Arbeit barakasının arkasına birkaç ay önce insa edilmis olan ek binaya alınacaklardı.
Burası Fritz'in, su bunamıs, soven ruhlu, kötü kalpli eski Komünistin alanıydı. Burada her aksam yoklamadan sonra,
çesitli komandolarda o gün sağlık nedenleriyle çalısmaya gitmemis olan ya da isten muaf tutulmus bulunan mahkûmları
toplar, kurallara uygun olup olmadıklarını, kamp hastanesi doktorlarının verdiği Scho-nung raporlarının olup olmadığını
denetlerdi. İsini çok ciddiye alırdı Fritz hayvanı. Durumları kurallara uymayan, isten kaytarmaya çalısmıs mahkûmlan
hemen bulup çıkarırdı. Buchen-wald'de hayatın ve çalısma organizasyonunun karısıklığı içinde, en kötü niyetliler, en
cesurlar -ya da en çaresizler-isten kaytarmanın, zaman zaman kurallara aykırı olarak birkaç günlük dinlenme izni
ayarlamanın bir yolunu mutlaka bulurlardı. Elbette ki
272
bu izinler SS'ler tarafından konmus kurallara aykırı olurdu. Ancak Fritz SS'lerin kurallarını kendi kurallanymıs gibi
benimsemisti. Bürokratlara özgü sakin görev bilinciyle, kurulu düzene son derecede titiz bir saygı gösterir, çalısmanın
kurallarını olduğu gibi uygulardı. Üstelik bu boktan herif, bu eski Komünist, eski proleter, eski orospu çocuğu bize de
ders vermeye cüret ederdi. Bu denetleme isinde Daniel, onun yardımcısıydı ve bu yüzden de aralarında neredeyse her
gün bir çatısma çıkması kaçınılmazdı. Çünkü Daniel, Fritz'in yaptığının tam tersini yapıyordu. İsten muaf tutulmus ya da
çalısmaya gitmemis olan mahkûmlan çağınyor ve eğer kurallara aykın durumda olduklannı görürse, elinden geldiği kadar
fislerle ve rapor evrakıyla oynayarak, olayı örtbas etmenin bir yolunu buluyordu. Bu da aralannda, kimileri oldukça
siddetli geçen çatısmalara yol açıyordu.
O gün Seifert, Polonya kamplarından gelen altı yüz mahkûmun sınıflandınlmasını yapmamız için beni, Daniel'i, tabii ki
Fritz'i ve Georg Glucker adında baska bir Alman yoldası görevlendirmisti. Yapılacak is yalnızca bunlann aralanndan
hangilerinin Facharbeiter, kalifiye isçi olduğunu belirlemekten ibaretti. İlke olarak, SS yönetiminin emirleri doğrultusunda
Polonya'dan gelen mahkûmlar, derhal, bazen kampa gelislerinden yalnız dört-bes gün sonra dıs komandolara
gönderiliyorlardı. Buchenwald'in SS sorumlulan, kamplannda Yahudi istemiyor gibiydiler.
Buna karsılık bu Yahudi mahkûmlardan hiç olmazsa bir kısmını kampta tutmak isteyen uluslararası yeraltı örgütü -çünkü
kampta yasama ve hatta ölme kosullan, onların genellikle gönderildikleri dıs kommandolardan daha iyiydi-,
Buchenwald'in üretkenliği için gerekli olduklannı iddia ederek üzere bir kalifiye isçiler listesi çıkarmaya karar vermisti. SS
yönetimi üretkenlik konusunda duyarlıydı; simdiden Polonya'daki kamplardan getirilmis mahkûmlardan birkaçını kalifiye
isçi olarak Buchen-wald'de tutmayı kabul etmislerdi bile.
273
Fritz'in alanı olan ek binada, uzun bir masanın arkasına oturmustuk. Fritz denen ihtiyar salakla birlikte, Daniel ve ben
vardık. Bir de Georg Glucker. Glucker de Buchenwald'de delirmis eski Alman Komünistlerin en delilerinden biriydi. Hiç
beklenmeyen durumlarda öfke cinnetlerine kapılırdı. Noele yaklastığımız geçen günlerde, bu öfkesinin nesnesi,
ormandan gizlice çam dallan getirip, küçük Noel ağaçları yaparak odalarını süslemek isteyen Çek arkadaslardı. Glucker
ağzından köpükler saçarak onlara hakaretler ediyor, Christenbaumsozialisten yani İsa ağaçlı ya da Noel ağaçlı
sosyalistler diyordu. Gururla savurduğu bu hakaret Glucker'e çok ağır gözüküyordu; sanki deli olduğunu hepimizin bildiği
Glucker'in, Noel'in gülsuyu kokan sosyalistleri olarak adlandırması Çek arkadasları çok etkileyecekmis gibi.
Uzun masanın arkasına oturmustuk ve Polonya kamplarından gelen mahkûmların ilk on bes kisilik grubunu içeri
alacaktık.
Ek binanın kapısı açıldı ve ilk on bes mahkûm -canlı cesetler- içeri girdi. Onlarla birlikte buz gibi Aralık soğuğu da içeri
girdi ve Fritz hayvanı böğürmeye basladı: Kapıyı kapatın, has-siktir, çabuk olun, bok çuvalları!
" Türe zu, Sceisse, Schnell, Scheisskerkl" Bok
çuvalları kapıyı kapatılar.
Sonra kargasa içinde, ek binanın dösemesine çarpan tahta nalın sesleri arasında, Polonya kampından gelen
mahkûmların ilk on besi önümüzde sıraya geçip, hazır olda durmaya, topuklarını vurmaya çabaladılar ve hepsi birden
aynı kesik hareketle Hitler selami verdiler. Sonra bir sessizlik oldu.
Daniel'e bakmaya cesaret edemiyordum, o da bana bakmaya cesaret edemiyordu. Polonya kamplarından gelmis on bes
Yahudi mahkûmun Hitler selamı verislerine bakıyorduk.
Mekanik bir hazır ol çabası içinde düz durmaya çalısan, hiç bitmeyecekmis gibi duran bir hazır olun komik durusu içinde
donmus bu Polonya kampı mahkûmlarına bakıyordum. Vagon-
274
ların, gaz odalarının gölgesindeki cesetlere benzer bir sekilde, donmus gibi hareketsiz, topuklar bitisik,
ayakta, Nazi selamını vermek üzere kollarını düz tutabilmek için insanüstü bir çaba harcayarak.
Gözlerimi kapamama gerek yoktu. Gözlerimi kapamadım. Polonya kamplarının on bes mahkûmu, sobanın
sıcaklığının yağmurdan ıslanmıs giysilerinden fıskırttığı buğunun içinde, bize Hitler selamı vermek için son
güçleriyle giristikleri bu acıklı çabayla direk gibi dümdüz olmaya çalısarak önümüzde duruyorlardı.
Sonra Fritz hayvanı sessizliği bozdu: "Aber Juden, nur Juden, das sind sie nur!" "Yahudiler iste, sadece
Yahudiler, hepsi bu," diyordu Fritz. Sonra da at kisnemesi gibi kahkahasıyla katıla kanla güldü.
Kollan hâlâ gergin duran, hareketsiz Polonya kampı Yahudileri tepki vermediler. Onlara daha önce de
Yahudi muamelesi yapılmıstı, yeni bir sey değildi bu. Buna alısmıslardı. Kendilerine bir emir verilmesini, ne
yapmaları gerektiğinin söylenmesini bekleyerek, hareketsiz duruyorlardı.
Fritz hızını alamayıp onlara hakaret etmeye baslamıstı. Tam o sırada Glucker araya girdi.
Ayağa kalktı, yüzünün bütün kanı çekilmis, elleri titriyordu. Kamçı gibi bir-iki sözle Fritz'i susturdu. Sonra
heceleri tane tane ayırarak ve sakin olmak için çaba harcayarak Polonya'dan gelmis Yahudilere yanlıs
anladıklannı, karsılannda SS'ler ya da SS'lerin usaklanmn bulunmadığını, bizim de onlar gibi mahkûm
olduğumuzu, sadece bizim onlardan biraz daha sanslı olduğumuzu, çünkü Yahudi olmadığımızı, ama
Komünist olduğumuzu ve Komünistlerin de antisemitizmin kararlı düsmanlan olduğunu açıkladı. Bunu
söylerken de Fritz'e baktı. Georg Glucker ayakta, yüzünün bütün kanı çekilmis, elleri titreyerek, sakin
konusmaya çaba harcayarak, sözcükleri, heceleri tane tane ayırarak açıkkyordu. Herhalde on bes yıl önce
Essen ya da Wuppertalli
275
85
isçilerle de böyle konusmus olmalıydı, Glucker Ren Bölgesi'n-dendi çünkü. Ayakta, Polonya'dan gelmis Yahudilerle
konusurken, Glucker'in kanı çekilmis yüzüne bakıyor, seffaf mavi, deli gözlerinde bütün o yılların çılgınlığının dizginsizce
parlamakta olduğunu görüyordum. Bu çılgınlığa karsı sözleri, geçmisin inançlarının barajını asmaya çalısıyordu.
Sonunda Glucker, karsısında Hitler selamı vermekte olan, Polonya kamplarından gelmis on bes Yahudi hayaletine
yaptığı konusmayı bitirdi.
Mahkûmlar kollarını indirmeye, gevsemeye basladılar. Birbirlerine bakıyorlar, aralarında fisıldasarak bu yeni durumu
anlamaya çalısıyorlardı. Sonunda hepsi önümüzden geçip gittiler. Biz de kalifiye isçi olarak kampta tutmaya
çalısacaklarımızın bir listesini çıkardık.
Hemen yanımda, sağ tarafımda oturan Daniel'e hâlâ bakmamıstım. O da bana hâlâ bakmamıstı. Yalnızca hızlı hızlı
soluk alısını duyuyordum.
Fislere kaydetmek üzere görüstüğüm Polonya kamplarından gelme Yahudi mahkûmlardan ilk ikisi Macar'dı. Onlan
kalifiye isçiler listesine yazmadım. Bir kere her ikisi de kürkçüydü. Üstelik kampta kalsalar bile sağ çıkma sanslan yok
gibiydi. Bitkin vücutlarının, titrek ruhlarının son bir inatçı ve umutsuz çabasıyla ayakta
duruyor olmaları bile bir mucizeydi. Ölümün yapıskan gölgesi, yuvalarından uğramıs gözlerinde simdiden görülebiliyordu.
Karsıma gelenlerin üçüncüsü Polonyalı'ydı. İlk ikisine göre çok daha gençti. Ya da daha doğrusu, hayal gücünüzü
çalıstırıp, dikkatlice gözlemlerseniz, bunun genç bir adam olduğu sonucuna varabiliyordunuz. Benden bes ya da altı yas
büyüktü. Yani yirmi bes, yirmi altı yaslanndaydı. Henüz çevresinde olup bitenlere olan ilgisini kaybetmemisti, neyin
neresinde olduğunu bilmek istiyordu. Bana hızlı hızlı, Almanca birkaç soru sordu. Ona az önce Glucker'in söylediklerini
tekrar ettim. Basını salladı, bu yeni gerçekliği içine sindirmeye çalısıyordu. Bizim burada, bu
276
sıcak ve kuru yerde, üstümüzde yalnızca gömleklerimizle çavuslar gibi dolasırken, SS'lerin gayretkes usakları
olmayısımızın nasıl mümkün olabildiğini anlamaya çalısıyordu. Sonra ben de ona birkaç soru sordum. Ona az önce
neden Hitler selamı verdiklerini sordum. Ama o bu soruyu anlamadı, sorum ona saçma gelmisti. Öyleydi iste, hepsi bu.
Adet böyleydi, kural buydu, baska bir nedeni de yoktu. Omuzlarını kaldırdı, sorum ona saçma geliyordu. Zaten
saçmaydı.
Sonra konuyu değistirmek için ona nereden geldiklerini sordum. Aylardır yolda olduklarını ve bu arada da her türlü yerde
kısa molalar verdiklerini söyledi. Uzun süre önce Polonya'dan yola çıkmıs olduklarını söyledi. Czestochowa yakınlarında
küçük bir kamptaymıslar ve bir gün top patlamaları, yaklasan savas sesleri duymuslar. Sonra bir sabah safak vakti,
Almanlar gitmis. Onlar yalnız kalmıslar, baslarında onlan bekleyecek hiç Alman kalmamıs. Gözetleme kulelerinde hiç
nöbetçi yokmus. Bunun bir tuzak olduğunu düsünmüsler. Bir araya toplanmıslar ve içlerindeki en eskiler bunun bir tuzak
olduğuna karar vermisler. Sonra da bu eskilerin yönetimi altında gruplara ayrılıp, Alman-lar'ın terk ettiği bu kamptan
ayrılmıslar ve birbirlerine sıkı sıkıya yapısık sıralar halinde en yakın sehre kadar yürümüsler. Kimse sıradan ayrılmamıs.
Sehirde doğuya doğru giden Alman konvoyların kullandıkları bir demiryolu istasyonu varmıs. Gidip Al-manlar'a teslim
olmuslar, bakın biz buradayız, bizi unuttular, demisler. Almanlar onlan istemiyorlarmıs, aralarında tartısmaları gerekmis.
Sonunda Almanlar onlan da bir trene doldurup, Doğu'ya doğru göndermisler.
"Ama neden?" diye sordum saskınlık içinde.
Ben bir gerizekâlıymısım gibi yüzüme baktı. Açıklamaya basladı.
"Almanlar gitmisti, öyle değil mi?" dedi.
"Ne olmus yani?"
277
Basını salladı. Kesinlikle hiçbir sey anlamıyordum ben. Sakin sakin açıklamaya devam etti:
"Almanlar gidiyorsa Ruslar gelecek demektir, öyle değil mi?"
Bu bana karsı çıkılmaz gözüküyordu. Kabul etme anlamında basımı salladım.
"Evet," dedim, "ne olmus yani?"
Aniden öfkelenmis, rahatsız olmus gibi bana doğru eğildi. Neredeyse ağlayacaktı. "Ruslar!" diye
bağırdı. "Ruslar'ın Yahudilerden nefret ettiklerini bilmiyor musunuz yani?" Ona baktım.
Uzaklastı, nihayet anladığımı umuyordu.
Gerçekten de anlamıstım galiba, ifadesiz bir sesle ona mesleğini sordum. "Kürk
isçisi," dedi.
Ona baktım, sıra numarasına baktım. Onu Facharbeiter, kalifiye isçi olarak kaydettim. Elektrikçi ustabası diye yazdım,
aklıma gelen ilk mesleki uzmanlık buydu. Czestochowah Yahudileri asla unutmayacaksın.
Yaslanacaksın, ilerleyen unutkanlığın, belki de aptallığın kara tülü, iç dünyanın bir kısmının üzerini örtecek. Kadınların
göz kapaklarının, ağızlarının, ellerinin vahsi yumusaklığını hiç hatırlamayacaksın. Kendi labirentinin içinde Ariane'ın izini
kaybedecek, ölümün çok yakınındaki parlak ısıktan gözlerin kör olmus gibi orada basıbos gezinip duracaksın. Th.'ye
bakacaksın ve belki de bir zamanlar bütün dünyanın ötesinde sevdiğin bu çocuğun simdi dönüsmüs olduğu adama
söyleyecek bir sey bulamayacaksın; o ise sana acımaktan doğan bir sefkatle kansık sürekli bir sabırsızlıkla bakacak.
Yakında öleceksin dostum.
Ettersberg Tepesi'nden hafif bir bulut gibi duman olup havaya kansmayacak, Thuringe Ovası'nın üzerinde
rüzgârla dört
278
bir yana dağılmadan önce, arkadaslara son bir veda etmek için çevrede salınmayacaksın. Bir yerlerde toprağın altında
çürüyeceksin. Nerede olduğu hiç fark etmez. Altında çürümek için bütün topraklar aynıdır. Ama asla unutmayacaksın.
Donmus gibi ayakta durarak, Hitler selamı verebilmek uğruna kollarını gergin tutabilmek için insanüstü bir çaba harcayan
Czestochowa Yahudilerini, son dakikana dek hatırlayacaksın. Gerçek birer Yahudiye dönüsmüs o Yahudileri, yani tam
tersine Yahudi'nin olumsuzlanmasına, belirli bir tarihin Yahudilere atfettiği imaja tamamen uygun hale gelmis Yahudileri.
Onları asağılayarak, köklerini kazımak için Yahudileri ancak sefil ve itaatkâr yaratıklar olarak gören, açıkça antisemitist
bir tarihin verdiği imaja. Ya da bazen antisemitist olduğunu bile bilmeyen ve hatta öyle olmadığını iddia eden ama
Yahudileri, ancak ezilenler, kurbanlar olarak gören ve böylece köklerinin kazınmasına acıyıp, hayıflanma olanağı bulan,
daha sinsi baska bir tarihin de verdiği imaja.
Bugün, 1 Mayıs 1979'da, Czestochowa Yahudilerini yeniden hatırladın.
Çalısma masanda, tamamlanmamıs bir yazının verdiği huzursuzlukla oturuyordun. Birkaç haftadır bu yazıya son halini
vermek için onunla uğrasıp duruyorsun, dedin kendine. Ancak bu ona son halini vermeye kalkısıp da basaramadığın ilk
sefer değil. Belki de sen aslında ona son halini vermek istemiyorsun-dur. Belki de aslında bu tamamlanmamıs yazı, yıllar
boyunca sürekli yeniden ele alınan, yeniden yazılan, unutulan, tekrar kesfedilen, sanki tehlikeli biçimde özerk bir hayat
süren, üzerindeki kontrolünü kaybetmis gibi göründüğün bu yazı aslında senin hayatındır. Kendi hayatına son noktayı
koyamazdın tabii ki! Kamp anılarına son noktayı koyamazdın, bu olanaksızdı elbette. Belki de bu yazıyı hiç
bitiremeyeceksin, çünkü o belki gerçekten de bitmek bilmez bir hikâyedir, belki günün birinde 'son' yazmayı basarsan
bile, bu sözcük bir yazının -bir hatıra-279
nın- geçici olarak kesildiğini, yakında yeraltında veya yerüstünde, açıkça veya sinsice çalısmasına tekrar baslayacağını
belirten alaycı bir ifadeden baska bir sey olmayacaktır.
Her ne olursa olsun, dısarıda ısığın değismekte olduğunu hissederken akısını, anlamını, ihtiyaçlarını yakalamayı
basaramadığın bir yazının insanı yalnız bırakan, belli belirsiz huzursuzlu-ğuyla çalısma masanda oturuyordun. Gözlerini
kaldırdın ve dısarı bakıp pencerenin tam karsısına düsen meydanın ağaçlarını, baharın onların üzerine serptiği yesil
tozları ve ısığın gerçekten de değismis olduğunu gördün. Az önce seffaf ve derin bir bahar ısığı vardı. Ama aniden
değismis, griye dönüp koyulasmıs, arka planda ise hareli bir alacalanmayla renklenmisti.
1979'un bu 1 Mayıs günü, Paris'te, Saint-Germain Bulva-rı'ndaki küçük meydanın ağaçlarının üzerinde, gözlerinin
önünde ani bir fırtına, kar tanelerini döndürüp duruyordu.
O zaman bir yürek çarpıntısıyla anladın ki bu kar yalnızca bir hatırlatma değil, aynı zamanda da bir kehanetti.
Otuz dört yıl önce, 1 Mayıs 1945'te Paris'e gelmistin. 1 Mayıs yürüyüsünün üzerindeki kar fırtınasını hâlâ hatırlıyordun.
Kar taneleri gösteriye katılanların omuzlarını ve saçlarını beyazlatıyordu. 1 Mayıs'ın kırmızı bayraklarının üzerine
düsüyorlardı. Sanki bu bir günlük son kar -o kısın son karı, o savasın, o geçmisin son karı- yalnızca o geçmisin, o
savasın, o kısın bitisinin altını çizmek için yağmıstı. Sanki Buchenwald yakınlarındaki ormanın kayınlarını onca zamandır
örten bütün o kar erimis, ani bir bahar fırtınası ağaçları sarsmıs, kırmızı bayrakları sallayarak açılmalarını sağlamıs,
ağaçların üstü birden krepon kâğıtlarıyla, yası değil umudu simgeleyen parlak süslerle kaplanmıstı.
Ancak bugünkü, 1 Mayıs 1979 tarihli bu kar, yalnızca bir hatırlatma değildi. Aynı zamanda da bir kehanetti. Birkaç saat
sonra bir arkadas telefonla, Eduard Kuznetsov'un Brejnev Gu-lag'ından serbest bırakıldığını bildirmisti. New York'a
varmıstı ve bir an önce İsrail'e geçmek niyetindeydi. 280
Sen de Czestochowa Yahudilerini hatırladın.
Birkaç ay önce, 1979'un Ocak sonunda, Eduard Kuznetsov'un serbest bırakılması için Uluslararası Komite tarafından
düzenlenmis bir toplantıya katılmıstın. O toplantıya katılıp, Kuznetsov'un özgürlüğü adına mücadele eden bütün o kadın
ve erkeklerin yanında yer almak için burada sıralanmasına gerek olmayacak kadar açık, bütün siyasi ve toplumsal
nedenlerin yanı sıra birkaç kisisel nedenin de vardı. Öncelikle kuskusuz, Kuznetsov'un Yahudiliği kendisinin seçmis
olması geliyordu. Yahudilik yasasının anneden geçmeyi, iç organlarda, ette Yahudiliği tasımayı gerektiren sıkı kurallarını
asmak pahasına da olsa, bu dini seçmis ve belki de seçtiği din sembolik de olsa ideal olduğu ve bu bir seçim
olduğundan dolayı her türlü yasanın karsısında da geçerli olması gerektiğinden hukukun kurallarını da asmak zorunda
kalmıstı. Ama Eduard Kuznetsov, Yahudi olmayı istemekle birlikte Czestochowa Yahudilerinin tam karsıtıydı. Hiçbir seye
itaat etmiyor, hiçbir seyi kabul etmiyor, hiçbir seye boyun eğmiyordu. O özgür iradesiyle, geri alınamayacak biçimde
Yahudi olmustu. Her seye karsı Yahudi olmustu. Kendine bile karsı, en azından kendinin önemli bir parçasına karsı.
Eduard Kuznetsov'la ilgilenmen için baska kisisel nedenler de vardı.
Bir süre önce Kuznetsov'un cezasını çekmekte olduğu özel bir kampta yazdığı ve haftalık bir Paris dergisinde yayınlanan
bir mektubu okuma fırsatı bulmustun. Bu satırların karsısında öylece kalıvermistin: "Yasananlar hayal edilenlerin üstünü
örtüyor. Düsün içine düs karısıyor. Feleğini sasıran bellek, kekeleyerek kafasını kasıyor. Bütün bunlar çok eski bir
zamandan gelmiyor. Gözetleme kulesinin öte yanında bulunan her sey, baska bir gezegene ait. Ama bazen kendimi
çılgınca sayıklamalar içinde, bana bir aydınlanma gibi görünen korkunç bir kuskuyu açıklığa kavusturmak
281 için çok zarif sizofrenik girisimlerde bulunurken yakalıyorum. Kamp ve onu izleyen her sey hayattaki tek
gerçeklikmis, gerisi ise bir seraptan, sulu çorbanın yol açtığı bir sanrıdan ibaretmis. Ya da bazen, birdenbire fark
ediyorum ki 1971 'in yılbasından önceki o meshur gün, iskence cezasına çarptırıldığım o gün aslında kursuna dizilmisim.
Ama gerçek dünyada kursun delikle-riyie kevgire dönmüs olan ben, ates anındaki dualarımın meyvesi olarak,
yanılsamacı bir boyutta bir makine gibi islemeye devam ediyorum." Böylece bu düsü gören tek kisinin, bir düsün içinde
yasadığını, geçmiste kalmıs bir ölünün düsü olduğunu düsleyen tek kisinin sen olmadığını anlamıstın. Senin Buchenwald
kampını terk edisinden yirmi bes yıl sonra Kuznetsov'un yazdığı bu satırlar sana ait olan, sana özgü olan duyguları
sözcüğü sözcüğüne dile getiriyordu. Bu duygunun tuhaflığını dengelemek için gerekli olan alaycı üslupla birlikte bu
satırlar, senin de bir zamanlar kendini içinde yakaladığın ve hatta bundan da zevk aldığın aynı zarif sizofrenik gir isimlen,
açığa çıkarıyordu. Senin durumun, tek örnek olmadığına göre o kadar da vahim sayılmazdı. Yalnız sende görülen,
senden baskasına uğramayan bir ruh hastalığı, hiç kuskusuz iyilestirilemez bir sey olurdu. Tek bir vaka için, uç noktadaki
tekillik için bir tedavi yoktu. Bilim bununla ilgilenmezdi. Demek ki eğer sen tek vaka değilsen, Kuznet-sov da seninle aynı
belirtileri hissetiyse -ki mektubunun az önce alıntıladığın parçası, hissetmis olduğunu tartısmasızca kanıtlıyor- en
azından bir gün bir araya gelip bunun hakkında konusabilirdiniz.
87
Onun özgürlüğüne kavusması kosuluyla elbette.
29 Ocak 1979 günü, Port-Royal Bulvarı'ndaki Yahudi kültür merkezinde, bir toplantı salonunun tribünündeydin. Andre
Siniavski'den sonra söz almıs olan Jean-Pierre Vernant'ı dinliyordun. Vernant'ı dikkatle dinliyordun çünkü aranızdaki
biyografik farklara rağmen, o da seninle aynı geçmisten, Komünizmin 282
aynı kültür ufkundan geçmisti. Ve onu birkaç hafta önce Yunan mitolojisi ve felsefesi üzerine yaptığı çalısmaların çoğunu
yeniden okumus olduğun için daha da dikkatli dinliyordun. Çünkü birkaç hafta önce Persefone'yle, onun cehenneme
yaptığı yolculuğun göndermelerle dolu, bas döndürücü, efsanevi hikayesiyle yakından ilgileniyordun.
Ama bugün, bu Ocak gününde Jean-Pierre Vernant, cehenneme yapılan baska bir yolculuktan söz ediyordu. SSCB'deki
Yahudilerin durumunu anlatıyordu. Vernant asağı yukarı söyle diyordu: "SSCB'de Yahudilerin ulusal statüsü, milliyet
kavramının sahip olabileceği her türlü olumlu anlamdan soyutlanmıstır. Ya-hudiyseniz demek ki Rus değilsiniz, Ukraynalı
değilsiniz, o halde bunların sahip olduğu haklara sahip olamazsınız. Ama aynı zamanda, Yahudi olduğunuz için milliyet
kavramının içine giren pozitif haklan da size tanımıyoruz. Özerk bir kültürünüz yok. Diliniz resmi olarak kabul edilmiyor.
Dininizi ifade edemezsiniz ve bu durumda siz Rus değilsiniz ve baska herhangi bir sey de değilsiniz demek oluyor. Siz
'hiç'siniz ya da daha doğrusu, bir sey olabilmenizin tek yolu kendinize bir vatan yaratmanız, yani Siyonist olmanız. Bu o
kadar gerçek ki çok fazla sayıda insan için Yahudi olmakla Siyonist olmak tamamen aynı sey."
Jean-Pierre Vernant'ın bu sözlerini dinlerken onun haklı olduğunu, hem de bin defa haklı olduğunu düsünüyordun.
Gerçekten de Siyonizm Yahudi kimliğini kabul ettirmenin, bunu geleceğe doğru yönlendirmenin, geleceğin kanıyla kök
salmasını sağlamanın yollarından biri; kitlece yalnız bırakılmıslığın, bütün gezegene yayılmıs infazların, soykırımların
çağında kuskusuz, baslıcasıydı. Buradaki gelecek, vaat edilmis toprağın geleceği değil elbet; yalnızca bir toprağın, bir
anavatanın -ya da kendi isteğiyle Yahudiliğin baska bir kolunu seçmis olan Kuznetsov'un durumunda olduğu gibi
babavatanın- kısacası aile ocağı olabilecek bir yerin geleceği. Bu büyük ve Önemli rolü Siyonizm geçmiste oynadı, hâlâ
da oynamaya devam ediyor; ancak bu ara-283
da kendi çeliskisini de içinde tasıyarak, Yahudi halkını diğerleri gibi bir halk, diğerleri gibi bir devlet olmaya iterek kendi
fikirsel yıkılısının tohumunu da içinde barındırarak. Hiç kuskusuz devlet, tarihsel düzlemde, dünyanın hiçbir uzlasmanın
kabul edilmediği bu ender yerlerinden birinde, her türlü saldırıya karsı savunulması gereken bir seydir; ancak
insanlıkdısılığın ya da bir tür olarak insanlığın mihenk tası olan İsrail'in varlığı, aynı zamanda, her ne kadar sorunun bu
yanı su an karanlık ve tozlu olsa da, bu devletin varlığı bir Arap Filistin devletinin, daha çok bir petrol ganimeti, stratejik
bir bölge, büyük güçler arasında bir para değisimi alanı olacak bir Filistin vatanının, Filistinli Araplar için aile ocağı
olabilecek bir yerin ortaya çıkması ve dolayısıyla da Siyonizmin devrilmesi, belirgin olarak tersine döndürülmesi
olasılığının da kosulu oluyor. Ancak tarihsel düzlemde doğru olan, Yahudilerin diğerleri gibi bir devlet kurma ihtiyacı, aynı
anda onlar için metafizik düzlemde ölümcül bir tehlike olusturuyor. Çünkü Yahudi halkı, belki seçilmis bir halk değil, bunu
düsünmek pek mümkün değil, ama en azından okumus bir halk, bir Kitap halkı olarak, sana öyle geliyor ki, özünü ve
büyüklüğünü sağlayan bir çeliskyıin içinde yasıyor. Bu çeliski onların da diğerleri gibi bir halk olmak, diğerleri gibi bir
toprağa ve bir devlete sahip olmak için tasıdıkları devredilemez haklarının -her ne kadar bu hak, burada sözcüklerini
dikkatle tartıyorsun, somut gerçekliğe dönüsmüs ve bu arada da Filistin toprakları kurucuların düsledikleri gibi topraksız
bir halk için halksız bir toprak olmadığı, üzerinde bir halkın yasadığı bir toprak olduğu için Araplar'ın gizli kalmıs, uykuya
dalmıs ve bizzat Siyonistlerce uyandırılmıs ama yine de tartısılmaz olan haklarına ciddi biçimde halel getirmis olsa dabu
hakkın arka yüzündey-se, sadece diğerleri gibi bir halk olmalarının metafizik imkânsızlığını, yalnızca Menahem
Begin'in değil, Pierre Goldman'ın da halkı olmalarının metafizik gerekliliği vardı. Bu gereklilik kendini, İsrail Devleti'nin
içinde bulunduğu, bütün Yahudi halkını 284
içine almanın ve diasporayı ortadan kaldırmanın hem maddi hem de manevi olanaksızlığında kendini gösteriyordu;
çünkü diaspora da Yahudi ulusal kimliğinin tasınmasında en az Yahudi devleti kadar rol oynuyordu.
Ama sen Jean-Pierre Vernant'ı dinliyorsun ve birden Czes-tochowa Yahudilerini hatırlıyorsun. Senden yalnız bes-altı yas
büyük olduğu halde ihtiyar bir adama benzeyen ve Facharbeiter, kalifiye isçiler listesine adını yazdığın Polonyalı
Yahudi'yi düsünüyorsun. Buchenwald'den sağ çıktı mı acaba? Birden oradan sağ çıkmıs olmasını deli gibi umut etmeye
baslıyorsun. Adını kalifiye isçiler listesine koyarak belki de onun hayatını kurtarmıs-sındır. Bunu deli gibi umut ediyorsun.
Belki Hitler'in yenilgisinden sonra, Avrupa'nın dört bir yanına dağılmıs olan sığınma kamplarındaki gönüllü Yahudileri
İngiliz mandası altındaki Filistin'e götüren Siyonist kafilelerden birine katılmıstır. Belki Haga-nah saflarında çarpısmıstır.
Belki Haganah saflarında Yahudi statüsünü, Yahudi kisiliğini bulmustur. Belki o da Haganah'ın, Glubb Pasa Arap
lejyonunun Latroun yakınlarındaki, Trappe Manastın Notre-Dame-de-Latroun'un yakınındaki merkezine saldınya
geçmesinden birkaç gün önce, kaçak bir gemiyle yola çıkan yüzlerce Yahudi gönüllünün arasında yer almıstır. Latroun
bir yer ismi değildi aslında, Latince bir sözcüğün bozulmus haliydi; çünkü manastınn kurulduğu tepenin üzerinde eskiden
Templierler tarafından insa edilmis ve XII. yüzyılın sonlannda İyi Latron'un Satosu (Castellum Boni Latroni) adıyla bilinen
bir sato varmıs. Sen de 1972 sonbaharında Latroun Manastırı'nı ziyaret etmis, tepenin üzerinden asağıdaki Hıristiyan
satosunun harabelerini, yani Arap lejyonunun toplarını yerlestirmis olduğu yeri ve İncil'de sözü edilen ovayı, yani gece
karanlığında Haganah'ın Yahudi gönüllülerinin saklandıklan yeri seyretmistin. Belki, Czestochowa'da bir kamptan gelmis
olan ve senin Rus birlikleri geliyor diye neden kaçtıklannı anlamamanı öfkeyle karsılayan, yirmi bes yasındaki
bakıslannda yirmi yüzyıllık ölümü ve 285
boyun eğisi tasıyan o Polonyalı Yahudi de buraya saklananlar arasındaydı; belki gelecekteki yirmi, ne yirmisi, yüzyıllar
boyunca, zamanın sonuna dek koruyacağı savasçı ve insanca bir bakısı yeniden kazanmıstır. Belki Buchenwald'de
kurtardığın Yahudi, çevresindeki yüzlerce Yahudi'nin zaman zaman yaptıkları gibi alçak sesle yeni öğrenmis olduğu
birkaç İbranice sözcüğü tekrarlıyordu. Seflerinin emirlerini anlayabilmek için mutlaka öğrenmek zorunda kaldığı bazı emir
sözcüklerini. Bu sözcükleri unutmamak için kendi yasamı, halkının zaferi buna bağlı olduğu için bunları fısıldayıp
duruyordur. O gün öğrenmis olduğu bu ilk İbranice sözcükleri söylerken de belli belirsiz titriyordur. Bu sözcükler itaatten,
boyun eğisten söz etmiyor, savasmayı, öldürmeyi anlatıyorlardır: İlerleyin! Ates! Açılın! Hücum! İstediğiniz kadar ates!
İleri! Süngü tak! Mars! Bu uğursuz ve keskin sözcükler, bu vahsi ve yırtıcı sözcükler, bu iğrenç sözcükler, o gece,
Latroun alanının karsısında, İncil'de sözü edilen o ovada, geri kazanılan saygınlığı, olası bir kimliği, bir vatan toprağını,
bir ana toprağını, Kitap'ın anlattığı süt ve bal ülkesinin nihayet bulunusunu simgeliyordu. Bütün bu İbranice emir
sözcüklerinin farklı ağızlardan arka arkaya fisıldanısları, gecenin içinde trajik ve gizemli bir koro gibi yükseliyor ve
bunlardan hiçbir sey anlamayan Arap lejyonu nöbetçilerinin kulaklanna kadar ulasıyordu. Ya da belki de bir seyler
arılıyorlardı, tuhaf ve büyük bir sey, canlı bir varlığın ana karnında hareket etmesi gibi dünya üzerinde kımıldamaya
baslayan dev bir sey; bastırılmıs, ezilmis, asağılanmıs, özünden vazgeçirilmis Yahudi'nin canlı vücudunun birden dirilisi,
bu korkunç ve kutsal gecede, Oswiecim ve Birkenau'dan, Buchenwald ve Dachau'dan sağ kurtulanların göğe
yükselecekleri, Yahudiye topraklarının üzerindeki yıldızlarla süslü uçsuz bucaksız gökselliğe çıkacaklan, kan ve gözyası
arasında canlannı verecekleri bu gecede yeniden dünyaya gelisi.
Ama sen 29 Ocak 1979'da, Paris'te, Port-Royal Bulvan'nda-ki Yahudi kültür merkezinin tribününde olmalısın.
Bu kadın ve
286
erkeklerin, Eduard Kuznetsov hakkında yaptıkları konusmalan dinliyor olmalısın. Su anda da Marthe Robert'i dinliyorsun
ama benliğinin bir parçası çok uzaklarda. Benliğinin bir parçası bulanık bir halde, Czestochowa Yahudilerinin anısı içinde
geziniyor, 1972 sonbaharında İsrail'e yaptığın gezi sırasında sürekli, ısrarlı bir biçimde belleğine gelip duran o anının
içinde. Ama kuskusuz benliğinin bu Marthe Robert'in sözlerinden uzaklasmıs gibi görünen parçası, aslında ona geri
dönüyor, Czestochowa Yahudilerinin anısı kuskusuz seni Marthe Robert'in anlattıklannın özüne götürüyordu.
Uzakta kalmıs bir kıs günü, on bes kisilik gruplar halinde Ar-beitsstatistik barakasının ek binasından içeri alınan
Czestochowa Yahudilerini, gülünç bir hazır ol konumunda, kollar gergin, Hitler selamı verebilmek için insanüstü bir çaba
harcayarak sabit duran ilk on bes kisilik grubu hatırladın. Fritz buna aldan-mamıstı. Su yaslı Fritz hayvanı, su eski
Komünist, su eski bok. Anında onlara hakaret etmeye baslamıstı, cıyak cıyak bir sesle, isterik bir heyecanın kıyısında.
Bu yaslı Fritz hayvanı kendi kafasındaki Yahudi imajına bu kadar uygun Yahudilere çatmıs olmaktan fazlasıyla mutlu
olmus görünüyordu. Eski Komünist, eski antisemitist.
Yıllar sonra İsrail'deyken de Czestochowa Yahudilerini hatırlamıstın. Latroun Tepesi'nin üstünde hatırlamıstın.
Süleyman'ın Fıskiyeleri'nde, insanoğlunun yaptığı -insanoğlunun bin yıllık emeğinin, bin yıllık Yahudi emeğinin ürünü
olan, Yahudilerin hâlâ bir topraklannın ve doğal kaynaklarının bulunduğu, dünyanın dört bir yanına dağıtılarak toprak
sahibi olmalarının yasaklanmasından, Yahudi emeğinin kendini toprağa adamasının, toprağa sahip olmasının, toprağı
eselemesinin, islemesinin yasaklanmasından önceki zamanlara ait olan- atalardan kalma, bu inanılmaz güzellikteki
manzarada, keskin kayaların içine kazılarak, hareketli su alması sağlanmıs Süleyman'ın Fıskiyele-ri'ndeyken de onlan
hatırlamıstın.
287
Ama birden adının söylendiğini, daha doğrusu belli bir süredir seni çağırmak için kullanılmakta olan adın söylendiğini
duydun. Helene Parmelin'in simdi senin söz alacağını, sözü sana bıraktığını söylediğini duydun. Dısarıdan görünmeyen
kısa bir gülümsemeyle, bu ailenin kadınlarının kesinlikle otoriter olduklarını düsünmeden edemedin. Kesinlikle bir
otoriteleri vardı. Çünkü 1979 Ocak'ındaki o aksam konusma yapma niyetinden vazgeçmistin. Az önce, bu aksam söz
almamaya niyetli olduğunu belirten bir notu Helene Parmelin'e iletmistin. Topluluk önünde konusmaktan hoslanmazdın,
özellikle de kosullar gereği bir tribünün yüksekliğinde oturmusken. Tribündeki bu yer senin için çok iyiydi, mümkün
olabilecek en erisilmez yerlerden biri. Üstelik sen daha çok yeraltı konusmalarına, kısa ve kısıtlı toplantılara alıskın bir
ekolden geliyordun. Ancak asıl sorun bu değildi. Asıl sorun, o aksam Czestochowa Yahudilerinden baska hiçbir konuda
konusmayı istemiyor olman ve bunu konusmanın da imkânsız olusuydu. Aniden zihninde canlanmıs bu kisisel anıyı
topluluk önünde, ortalığa anlatmak sana olanaksız geliyordu. Bunu ahlâksızca buluyordun. Kuskusuz o aksam, orada
bulunanların pek çoğuna bu anıyı bas basayken anlatabilirdin. Ancak bunu, aynı insanlara bir araya toplanmıs,
varlıklarını bir kitleye dönüstürmüslerken anlatmayı imkânsız buluyordun. Ya da ahlâksızca. Eduard Kuznet-sov'dan söz
edebilirdin elbette. Ama Kuznetsov orada değildi, o anda Brejnev Gulag'ındaki özel bir kamptaydı. Bu yüzden onun
hakkında konusmayı da istemiyordun. Ancak Helene Parmelin'in sesi seni ileri fırlatmıs, konusma gerekliliği içinde
bırakmıstı. Bu sana geçmisteki bir olayı hatırlattı. O zaman seni sessizliğinden koparıp çıkaran Helene Parmelin'in değil,
ablası Olga Wormser'in sesiydi. Yıllar önce, Sar-celles'deki gençlik ve kültür evindeydin. Gelmeni Anna Langfus rica
etmisti. Burada toplama kampı deneyimleri üzerine bir çesit konferans-tartısma düzenlemisti ve bu deneyimin tarihçisi
olan
288
Olga Wormser geceye baskanlık edecekti. Büyük Yolculuktu bir-iki yıl önce yayımlamıstın ve bu küçük eğlentiye
katılman hararetle önerilmisti. Reddetmeye cesaret edememistin çünkü rica eden Anna Langfus'tü. Böylece kendini
Sarcelles'deki gençlik ve kültür evinde, bir masanın basında, eski mahkûmlar olan birkaç kadın ve erkeğin arasında
bulmustun. Her biri sırayla kendi deneyimini anlatıyordu. Mükemmeldi, büyülenmistin. Her sey kendiliğinden akıp
gidiyordu. Her biri tanık rolünde son derecede rahattılar. Bunu olumsuz anlamda ya da küçümsemek için söylemiyorsun,
hiç de öyle değil. Bunu saskın bir hayranlıkla söylüyorsun. Çünkü bütün bu eski direnisçi mahkûmlar seçkin, hem de çok
seçkin kimseler. Hatta aralarında kendilerine kahraman denilenler bile var. Ama sen onları, ifadelerindeki kolaylıktan, söz
söyleme yeteneklerinden, tanıklıklarındaki özgüvenden, hayatta olmalarından kesinlikle emin oluslarından büyülenerek
dinliyordun. Onlar böyle atesli ve belirgin konustukça, sen giderek daha fazla karmasık bir hiçliğe gömülmekte olduğunu
duyuyor, az sonra bu insanlara ne söyleyebileceğini giderek daha az biliyordun. Sarcelles'in cesur halkı buraya son
derecede saygın hatta belki de övgüye değer bir niyetle, kamplardan hayatta kalmıs bu insanların deneyimlerini
89
kendilerine aktarmaları için; bu deneyimin aktarılamaz olduğunu, paylasılamayacak bir seyi paylasmanın mümkün
olmadığını bilmeden gelmislerdi. En azından ısmarlama paylasılamayacak, önceden öngörülerek, belirlenmis bir
zamanda paylasılamayacak bir sey; gong çaldı, dördüncü vu-ru£, sıra sizde! Gerçekten de konusma sırası sana gelmis,
Olga Wormser sözü sana vermisti. Ne söylediğini, ne anlatabildiğim hiç hatırlamıyorsun. Tek hatırladığın, bir-iki dakika
konustuktan sonra birden sustuğun. Dedikleri gibi ipin ucunu kaçırmıstın galiba. Anlatıcının konudan aynlan birkaç küçük
olay ve hikâyeden sonra, dinleyicilerine ve aynı zamanda kendine dönüp bir an için yolunu kaybetmis gibi su soruyu
sorduğu, her zamanki durum: Nerede kalmıstım? Nerede kalmıstın gerçekten? İpin ucunu yal-
289
nız konusmanda değil, bütün hayatında kaçırmıs gibiydin. Yalnızca hikâyenin neresinde kaldığını bilmiyor değildin,
kendinin nerede olduğunu, niçin ve nasıl orada olduğunu da bilmiyor-dun. Aslında artık hiçbir yerde değildin. Anlatıcının
nerede olduğunu ve hatta kim olduğunu bilmeden hikâyene nasıl devam edebilirdin? Onlara hangi deneyimini
anlatabilirdin? Onlara aktarabileceğin tek deneyim ölüm deneyimiydi, yani tanımı gereğince yasamıs olamayacağın,
ancak baska birinin yasamıs olabileceği bir deneyim. Ama kimin o zaman? Neden o kisi, senin ölümünü yasamıs
olabilecek ve burada baskalarıyla paylasabilecek o baska biri, simdi burada, senin yerinde değildi? Durumun
umutsuzluğu içinde, sağında oturan ve bu sevimli toplantıyı yönetmekte olan Olga Wormser'e döndün ve alçak sesle,
"Ne diyordum, nerede kalmıstım hiç bilmiyorum!" dedin. O da gözlerinin içine bakarak, yumusak ve itirazsız bir sesle, az
önceki kasvetli sessizliğe gömülmeden söylediğin son cümleyi tekrar etti. «Sen de bu geceye katılan Sarcellesliler'e
dönüp, konusmana bir makine gibi bıraktığın yerden devam ettin. Kuskusuz yapacak baska bir sey de yoktu. Sana ipin
ucunu kaçırtan bu bellek bosluğunu atlattıktan sonra, kamptan sağ kurtulan biri rolüne geri dönmekten baska
yapabileceğin bir sey yoktu. Tek yapabileceğin, tanık rolünü üstlenmekti. Burada bulunmanın tek nedeni buydu. Buraya
bu rolü oynamak, bunu temsil etmek için gelmistin. Kâbuslarda olduğu gibi içine düsülüp sonsuza dek inilecek bir bellek
bosluğunu atlatmıstın; ancak metnin son cümlesini fısıldadıklarına göre temsiline devam edebilirdin. Hepiniz, bütün o
kahramanlar ve sen orada sağ kurtulan tanıklar olarak bulunuyordunuz ve bir tanığın rolü de tanıklık etmektir, hepsi bu
iste. Bir tanığın rolü, romantik bir melodramda gizli merdivenler, sahte kapılar, düzenler ve kapanlarla karsılasıp,
tuzaklann içinde kaybolan bir kahramanın rolü değildir. Tanığın rolü sürekli konusmaktır, sessiz kalamazsın.
Theramene'in sessiz kaldığını bir düsünsene, Theramene'e atfedilen hikâyeyi anlatamadığını; 290
mümkün mü bu? Bu yüzden sen de Sarcelles'de konustun, sağ kurtulan tanık olarak hayatını anlattın. Ölümünü de
anlatabilirdin ama sonuçta bu türden konferans-tartısmalarda dinleyicilerden fazla bir sey bekleyemezsin. Onlar buraya,
hayatının ve hayatta kalısının hikâyesini dinlemeye gelmis; onları ölümünün hikâyesini dinlemek zorunda bırakman
uygunsuz olurdu.
Gözlerini kaldırdın ve Port-Royal Bulvarı'ndaki Yahudi kültür merkezinin salonunu dolduran kalabalığa baktın. Elbette ki
konustun. Helene Parmelin haklıydı. Buraya kisisel düsüncelerine gömülüp yitmeye gelmemistin. Buraya Kuznetsov
hakkında konusmak, ona sözlerinle mümkün olduğu kadar yardım etmek için gelmistin. Onun için de konustun.
Birkaç ay sonra, 1 Mayıs 1979'da her seyi yeniden hatırladın. Eduard Kuznetsov'u ve bir mektupta yazdığı o sözleri
hatırladın. Artık özgür olduğuna göre belki bir gün onunla bir araya gelip, ortak duygunuz, baska birinin hayatını yasıyor
olma duygusu hakkında konusabilirdiniz. Czestochowa Yahudilerini de hatırladın. Belki bir gün Kuznetsov'a,
Czestochowa Yahudilerini de anlatırdın. Sonra karı, Orta Almanya'dan, Sovyetler'in Büyük Kuzey'ine dek yayılan,
kampların anıtsal kefenini hatırladın. 1 Mayıs 1979'un bu ani kar fırtınasının dönüp duran kar tanelerine bakarken, otuz
dört yıl önceki 1 Mayıs yürüyüsünün üzerindeki hafif, bahar karının dönüp duran tanelerini hatırladın.
Otuz dört yıl önce Buchenwald'den dönüyordun. İncecik karın bir günlük saçaklanyla süslenmis, kırmızı 1 Mayıs
bayraklarına bakıyordun. Aynı sırada Stalin'in Gulag kampları da Nazi kamplarından gelen Rus mahkûmları karsılamaya
baslamıstı. 1 Mayıs'tan önceki gün, Moskova'daki Lubianka Hapishanesi'nin hücrelerindeki pencerelerden kamuflaj
perdeleri çıkarılıyordu. "Savas gözle görülür biçimde sona eriyordu," diye yazacaktı sonraları Aleksander Soljenitsin.
Fasizme karsı zaferin pırıl pırıl masumiyeti içinde özgürlük toprağına adım attığın sırada, Aleksander Soljenitsin de
cehen-
291
nemin yoluna adımını atıyordu. 1 Mayıs 1945 günü, Lubian-ka'da sessizlik hiç olmadığı kadar derindi. Ve sonra, 2
Mayıs'ta Lubianka'nın mahkûmları otuz pare top atısı duyacaklardı, "Bunun anlamı," diyordu Aleksander Soljenitsin,
"Almanlar bir Avrupa baskentini daha terk etmislerdi. Alınacak yalnız iki baskent kalmıstı: Prag ve Berlin, bunun ikisinden
hangisi olduğu ise tahminimize kalmıstı." Ama eğer o gün Prag'ın mı yoksa Berlin'in mi kurtulduğunu tahmin
edememislerse bile, sorun 9 Mayıs'ta yeni bir otuz parelik top atısıyla çözülmüstü: Prag da düsmüstü ya da Berlin.
Sonuç olarak, son Avrupa baskenti de Kızıl Ordu tarafından ele geçirilmisti. Ancak Soljenitsin ekliyordu: "Bu zafer bizim
için son noktayı koymuyordu. Bu bahar bizim için değildi."
Bugün 1 Mayıs 1979'da, bu kar fırtınası sana âdeta Eduard Kuznetsov'un özgür kalısını haber verdiğinde, bu baharın
kimin için olduğunu düsündün mü? Müttefiklerin zaferinin, Nazizmin sona erisinin, Alman kamplarının bitisinin otuz
dördüncü yıldönümünü kutlamaya hazırlandığımız bu gün, Eduard Kuznetsov'un özgür kalısından sonra Brejnev
Gulag'ının kamplarında kalan binlerce mahkûm, bu bahar hakkında ne düsünüyorlardı?
Bir kere daha Czestochowa Yahudilerini hatırladın. Onlar için savasmaya devam etmek gerektiğini düsündün.
"Peki, Blum'le de karsılastın mı?" diye sordu Daniel.
"Blume mü? Hayır," dedim. "Yalnız Spoenay'le birlikte çıktım. Jean Blume burada kaldı. Hem sen onu görmüs olmalısın."
Daniel basını salladı.
"Jean değil, Leon! Leon Blum'ü kastediyorum."
Saskın saskın ona baktım.
Meiners kantinden çıktığından beri, Daniel'le benim aramda yalnız bir saniye, bir bakıs ve hemen karsılığında bir baska
bakıs süresi kadar süren, Czestochowa Yahudilerinin hatırlanısından
292
beri, ikimiz Arbeifm arka salonunda oturmus, öğle yoklamasını beklerken çene çalıyorduk.
Pazar sabahı bitmisti bile.
Pazar sabahları, diğer günlerin sabahlarından daha uzun sürmezdi aslında ama bitmek bilmez gibi görünürdü. Pazar
sabahları da bütün diğer sabahlar gibi yedi saat sürerdi. Asağı yukarı saat besten, ki bu sabah yoklamasının süresine
göre değisirdi, öğlen on ikiye kadar. On ikide öğle arası vardı. Zamanın bölünüsü her gün böyleydi. Ancak pazar
sabahlan diğerlerinden daha uzun gelirdi. Belki pazar öğleden sonrasına, bu birkaç saatlik bos zamana bir an önce
ulasmak için acele ettiğimizdendir. Neyse, ne demek istediğimi anladınız.
Ama iste bu pazar sabahı da sona ermisti.
"Jean değil," demisti Daniel. "Leon. Leon Blum'ü kastediyorum."
Yüzüne baktım. Ne demek istediğini hemen anlayamadım.
Az önce ona o sabahki gezintimi, koca kayının yanında SS'le olan olayı, Goethe'nin ağacı hakkında
Hauptsturmführer Schwartz'la yaptığım konusmayı anlatmıstım. Ona Goethe ve Eckermann'ın yürüyüse
çıktıkları hayalimden söz etmistim. Eğer buradan sağ çıkarsam, demistim Daniel'e, Ettersberg Üstünde
Konusmalar adında bir kitap yazacağım. Kitapta Goethe ve Eckermann'ı, 1944 Aralık'ının bir gününde,
Buchenwald kampı yakınlarında bir yürüyüs yaparken göreceğiz. Ve göreceksin, her türden sasırtıcı
muhatapları olacak, demistim.
Peki simdi ne diye Blum'den söz ediyor?
"Blum mü? Bu hikâyenin Leon Blum'le ne ilgisi var simdi?"
"İyi de," dedi Daniel sakin sakin, "eğer SS villalarından birinde hapis tutulduğu doğruysa, kitabın için ilginç bir karakter
olurdu. Blum ve Goethe'nin birbirlerine neler söyleyebileceklerini hayal etmek hosuna gitmez miydi?"
Bu yılın, 1944'ün Ağustos ayında Buchenwald fabrikalarının Amerikan uçakları tarafından bombalanmasının
ardından, ara-
293
mızda Leon Blum'ün Falkenholfün arkasında, yalıtılmıs bir villaya kapatılmıs olduğu söylentisi çıkmıstı. Fosfor
bombalarının yol açtığı hasarın tamirinde çalısan Fransız ve Belçikalı mahkûmların onu görüp tanıdıkları söyleniyordu.
Hatta kimilerinin, bir penceredeki parmaklıkların arkasından, onunla iki çift laf ettikleri bile söylenmisti. Bu dedikodu o
zamandan beri doğrulanmamıstı ama bir yandan da dedikodu hızla yayılmıstı.
"Blum mü? Falkenhoftz olsa bile, onu kitabımda istemem!" dedim. "Ama onu
kitabına koymak zorundasın!" dedi Daniel inatla. "Senin Blum'ün umurumda
bile değil!" Ama Daniel hiç vazgeçmiyordu.
"Bir kere o benim Blum'üm değil," dedi yine sakin sakin. "Ayrıca eğer Ettersberg'in tarihi seni eğlendiriyorsa, Blum de
bunun bir parçası. O da tıpkı Goethe, Eckermann ya da Napoleon gibi, senin hikâyenin kahramanlarından biri. Onun
gibi, Goethe'nin Eckermann'la Teni Konusmaları'nı yazmıs birini kitabından nasıl çıkarabilirsin? Goethe'yi
ölümsüzlestirme fikrini ondan asırıyorsun ve sonra onu kitabında istemiyorsun öyle mi? Blum'ü kitabına koymak
zorundasın! Bu kadar basit!" Haklıydı, ağzım açık kalmıstı.
Blum'ün kitabını unutmustum. Üstelik o kitabı okumustum, Port-Royal Bulvan'nda bu kitap hakkında tartısmıstım. Ve son
tahlilde kuskusuz, 1944 Aralık ayının bir gününde Goethe'nin sevgili dostuyla beraber Ettersberg Tepesi'nde dolasması
hayalini benliğimde doğuran da bu kitabın bilinç dısı hatırasıydı. Port-Royal Bulvan, 39 numarada, Lucien Herr'in
hayatının son günlerini yasadığı ev bulunuyordu. Bayağı ve hali vakti yerinde görünüslü, 39 numaralı apartmana
girerdiniz. Bahçe kapısından girip, herhangi bir apartmanın ön bahçesinden farklı olmayan bir ön bahçeden geçerdiniz.
İleride, ikinci binayı geçtikten sonra ise, alısılmadık bir yere gelir-
294
diniz: Ağaçları ve çiçekli bahçecikleri olan -en azından bahçelerin çiçekli olduğu mevsimde- yesil bir alan, Port-Royal
Bulva-n'ndaki yol açma çalısmalarından kurtarılmıs birkaç kösk ve evin üzerine serpistirilmis olduğu bir kır alanı.
Bu evlerden biri Lucien Herr'in ailesine aitti.
1941 ve 1942 yıllarında oraya sık sık giderdim. Dimdik, siyahlar giyinen, yorulmak bilmez, kırlasmıs saçlarının asi
tutamları yukarı doğru kıvrılmıs Bayan Lucien Herr, bize münasebetsiz ama hos kokulu bitkilerden, tuhaf çaylar yapardı.
Zemin kattaki karanlık doğramalı kütüphanede, tartısmalarımız sonsuza dek uzayıp giderdi. Bayan Lucien Herr aynı
anda hem atesli hem de dalgın, sanki bir rüyanın içindeymis gibi içeri girip çıkardı. Bazen aramızda kalır, dikkatle, oğlu
Michel'in çevresini saran bu genç insanları izler, ani hareketlerle sürekli saçını düzeltir, dünyayı yeniden kurusumuzu,
felsefi bilincimizi ona kanıtlamaya çalısmamızı, Hegel'i Kant'ın yüzüne nasıl çarptığımızı ya da gününe göre tam tersini
nasıl yaptığımızı izlerdi. Bazen de kısaca tartısmalarımıza katılır, aynı anda hem belirgin hem de alegorik olabilecek
biçimde, ilk bakısta sasırtıcı görünen ancak her zaman anlamlı olan sözler söyler; kocası Lucien Herr'in ve onun
sayesinde tanıdığı, bir kısmı kocasının dostları, bir kısmı ise öğrencileri olmus bütün adamların, Ulm Sokağı'nın ve
Fransız sosyalizminin en iyi beyinlerinin deneyimlerinden söz ederdi.
Bazı aksamüstleri -eğer ilkbahardaysak ortalık kusların cıvıl-damalanyla dolu olur, sonbahardaysak bahçe bizi pas rengi
bir ısık bolluğuna boğardı- Hegel ya da Gotha Programının Elestirisi hakkında, ya da Sextus Empiricus, Korsch, Kant,
Lukas hakkında son derecede bilgiç (ve aynı zamanda kendini beğenmis tabii ki, on sekiz, yirmi yaslanndaydık) bir
tartısmanın tam ortasında, giris kapısının zili çalardı. Bayan Lucien Herr kapıyı açmaya giderdi. Biraz sonra da yanında
bir erkek ya da bir kadın, elinde mudaka biçimi bozulmus ağır bir deri çanta ya da liflerine kadar eskimis, sicimlerle tuttu-
295
91
rulmus küçük bir bavul bulunan, beklenmeyen bir konuk olduğu halde geri dönerdi. Bayan Lucien Herr yeni geleni ya da
gelenleri bize kısa ve özlü bir sekilde tanıstırırdı: "Bu hanım ya da bey bir arkadasımdır." Hanım ya da biy basını sallar,
herkese gülümser, biçimi bozulmus çantasını ya da asınmıs bavulunu iskemlesinin altına, elinin uzanabileceği bir yere
bırakır ve doğal olarak münasebetsiz ama güzel kokan çayların içilmesine ve genel fikir alısverislerine ortak olurdu.
Hiç soru sormazdık, karsımızdakinin kim olduğunu biliyorduk çünkü. Bayan Lucien Herr'in evi bir sığınma yeriydi, bunu
biliyorduk. Herhalde bu bir aile geleneğiydi. Yanm yüzyıl önce, 1897'nin Eylül'ünde Lucien Herr bisikletine atlayıp -ki bu
sözünü ettiğim zamanlarda Bayan Herr'in alısveris yaparken hâlâ kullandığı süslü gidonlu antika aletin ya ta kendisi, ya
da birkaç yas büyük ablası olacaktı- Paris yakınlarında tatilini geçirmekte olan Leon Blum'ü bulmaya gitmisti. Herr,
Blum'e damdan düser gibi sormustu: "Dreyfus'ün masum olduğunu biliyor musunuz?" Ve Lucien Herr, Dreyfus
davasında gerçeği ortaya çıkarma kampanyasının ruhu, iflah olmaz organizatörü haline gelmisti. Bugün, yanm yüzyıl
sonra, Lucien Herr'in evi, onun yasamının son yıllarını geçirdiği bu ev hâlâ ezilenler için bir sığınma yeriydi.
Bunlar çoğunlukla yasalara aykırı durumda bulunan, çoğu zaman yabancı ve dahası Orta Avrupa mültecisi olan ve
yeraltı çalısmalarına, genellikle de Komünist faaliyetlere girmis kadın ve erkeklerdi. Bu ütopik ve kardes yolcular,
evrenselin bu isimsiz memurları, içeri girerler, çantalarını ya da bavullarını iskemlelerinin altına, ellerinin uzanabileceği
bir mesafeye bırakır ve Bayan Lucien Herr'in sasırtıcı çaylanndan tadarlardı. Dünyanın geleceği ve felsefenin reformu
hakkındaki tartısmalarımızı dinlerlerdi. Zaten birkaç dakikalık dikkatli sessizlikten sonra, onlar da tartısmaya katılırlardı.
Çoğu zaman dünyanın geleceği ve felsefenin reformu üzerine söyleyecek akıllıca bir seyleri olurdu. Böylece aylar
boyunca, bu isimsiz yolculardan bir bölümü 296 i
bizim için tanıdık hale geldi. Zevkleri, tutkuları, saplantıları bazen bir kitabın ya da bir olayın tartısılması sırasında gün
ısığına çıkardı. Geçmislerinin kırıntılarıyla birlikte: Bir Viyana manzarası, Prag üzerindeki bir ısık, Bavyera'da Konseyler
Cumhuriyeti altında bir aksam, yeraltındaki hayatlarının pürüzsüz yüzeyinde atesli bir kabarcık gibi patlayıverirdi.
Sonra bir gün Bayan Lucien Herr kütüphaneye girip -belki de aksamdır, belki de endiseli okumalarımızın üzerine
lambalar yakılmıstır- ifadesiz bir sesle ve bir yandan saçını düzelterek, bunlardan birinin vurulduğunu ya da Gestapo
tararından tutuklandığını bildirirdi.
Bu yolcuların gerçek isimlerini o son âna kadar, o son yolculuğa kadar öğrenemezdik. Sanki kimliklerini, kökünden
koparılmıs varlıklarının köklerini ancak bu son yolculukta geri kazanıyorlardı. Hareketsiz duruyor, Michel'in annesine
bakıyor ve bu kisinin bir süre önce bize Korsch'un Marxismus und Philosop-hifsirim bir nüshasını hediye ederken tam
olarak neler söylediğini hatırlamaya çalısıyorduk. Michel'in annesine, onun narin ve hiç yaslanmayan, uzun boylu
vücuduna bakıyor ve bu kisinin bize Polonya Komünist partisinin kökünün Stalin tarafından nasıl kazındığını anlattığını
hatırlıyorduk. Bunlar, mezarın ötesinden gelen mesajlardı ve bize karısık ve kanlı, bazen de adi, ancak evrensel
ütopyasının hâlâ simgesel olarak geçerli olduğu bir hikâyeyi anlatıyorlardı. Simgesel ve gülünç olarak. 1941, 1942
yıllarında, Port-Royal Bulvarı'nda, Lucien Herr'in evindeydik.
Leon Blum'ün kitabını, Goethe'nin Eckermann'la Teni Ko-nu/maları'm da burada okumustum. Bizzat yazan tarafından
imzalanmıs bir nüshaydı tabii ki. Hatta öyle sanıyorum ki bu, Port-Royal Bulvan'nda, Lucien Herr'in kütüphanesinde
okuduğum son kitaptı. Daha sonra Michel ve ben, felsefi bilincimizle hesabımızı geçici olarak kapatarak, yeraltı
çalısmasına dalmıstık. Sonra gece trenleri, silah dolu bavullar, parasütler,
Othe 297
. Ormanı'ndaki direnis hücresi, uzun namlulu ve çok az boyalı güzel Smith-Wessonlar, hâlâ üzerimizde tasıdığımız,
erkekliğimizin ek bir isareti gibi bacaklarımızın arasında duran muhtesem 11,4 3'ler gelmisti.
'
I
I
Ama ben Daniel'e bakıyordum.
"Haklısın," dedim. "Blum'ü, kitabıma koymak zorundayım."
Öğlen olmak üzereydi. Joachim her an gelebilir, Alman ve Fransız gazetelerini getirebilirdi.
Leon Blum perdeyi aralayıp dısarı baktı.
298
ALTI
Leon Blum pencereye yaklastı, perdeyi araladı.
Pazar sabahı güzel görünüyordu. Çok solgun bir mavilikteki gökyüzü neredeyse seffaftı. Ormanın siyah ve beyaz
kaburgalarına takılmıs bir cam parçası gibiydi. Blum küçük bir hareketle gözlüklerini düzeltti.
Burada insanın canı sıkılmadan seyredebileceği tek sey, gökyüzüyle ağaçların tepesiydi. Villayı çevreleyen kazıklardan
duvarla, duvann ötesinde ağaçlardan olusan sık perde ufku kapatıyordu. Gökyüzünün bugünkü gibi açık olduğu
günlerde, gözleri yukarı, göğe çevirmekten baska çare yoktu. Çok solgun bir mavilikteki gökyüzünün altında kar, beyazın
sonsuz tonlarıyla balkıyordu. Ağaçların altında, gölgelerin kenarlarındaki mavimsi beyazdan, günesin alanda alacalanan
göz kamastırıcı bembe-
299
yaza kadar; bir de en yüksekteki dalların siyah budaklan. İste, doğanın bütün renkleri. Leon Blum ansızın, geçmiste
kalmıs bir baska pazan hatırladı. Eylül'ün hafif kızıllasmıs yumusaklığı Toulouse Kırlan'nın üzerine yayılmıstı. O pazar
günü, 15 Eylül 1940'ta, Vichy hükümetinin polis müfettisleri oldukça kalabalık bir grup halinde, Armurier'deki kır evinin
etrafını sarmaya geldiklerinde saat sabahın altısıydı. "Sabahın altısında, yasal saatte, polisler kapıya dayandılar. Tasal
saate gösterdikleri saygı olağanüstü,'" diye düsünmüstü Leon Blum. Hemen o aksam kendini Châtel-Gu-yon'un
üzerindeki, Auvergne Dağlan'nda, Chazeron Satosu'na kapatılmıs olarak bulmustu.
O zamandan baslayarak, 1943 Nisan'ının ilk günlerinde, Et-tersberg Ormanı'nın ortasındaki bu ıssız villaya kapatılısına
kadar yalnızca hapishaneler görmüstü: Chazeron, Bourrassol, Por-talet kalesi. "Tapam deneyimimde hapishane eksikti.
İnsan her türlü deneyimden yararlanmalı. Bir deneyelim.'" Leon Blum bakısını asağı, Ettersberg'deki villayı çevreleyen iç
karartıcı kazık duvarına indirdi. Armurier'de tutuklanısının hemen ardından yazmaya basladığı anılarında, bu cümleyi
yazdığını hatırladı.
Leon Blum ufkunu kapatan, onu nöbetçi kontrolleriyle sürekli gözlenen bu kapalı yere hapseden kazık duvanna baktı.
İste nöbetçiler de oradaydı zaten. Ani bir zayıflık duygusu sardı içini, gözlerinin buğulandığını hissetti, gözlüklerini
çıkardı.
Bir süredir kapalı alanda, uzun kazık duvarı boyunca, ellerinde kurt köpekleriyle, düzenli olarak bekleyen nöbetçiler,
Vlas-sov ordusunun Rus gönüllüleri oluyordu. Sakin, biraz ağır, köylü yürüyüslü, uzun siyah kaputlar giymis, köpeklerini
tasmala-nndan tutarak bıkıp usanmadan dönüp duran adamlar. Köpekler soluk soluğa kalıp, tasmalanna asılıyorlardı.
Siyahlar giymis Rus askerleri, görünürdeki alanda köylülere özgü ağır yürüyüsleriyle gidip geliyorlardı. Leon Blum'e,
Vlassov Ruslan'nın karartılan ölümün sinsi
300
varlığının altını çiziyor gibi geliyordu. Bu kaçıssız ölümü ona ne zaman duyuracaklardı? O yılın, 1944'ün Temmuz ayında
zamanın geldiğini sanmıstı. Fransızca çıkan Alman gazeteleri, Philippe Henriot'nun bir grup direnisçi tarafından
öldürüldüğünü yazmıstı. Leon Blum, bu durumu, onunla birlikte aynı Etters-berg villasına kapatılmıs olan Georges
Mandel'le tartısmıstı. Misilleme beklemek gerektiğine ikna olmuslardı, Henriot'nun ruhuna karsılık Darnand ve milislerinin
kurban vereceğine. Peki içlerinden hangisi? Leon Blum mü? Georges Mandel mi? Yoksa her ikisi de mi?
"Zavallı Georges Mandel yalnız gitti. Ona yapacağı söylenen uçak yolculuğu ipin bavulunu hazırlamasına ve titreyerek
örtülerini toplamasına yardım ettik. Bizi, dünyanın geri kalanından ayıran dikenli telle örtülü kazık duvarına kadar birlikte
yürüdük. Onu bekleyen kader üzerine en küpük bir yanılsamaya kapılmıyordu ve en dikkatli bir gözlemci bile ellerinin
hareketinde, yürüyüsünde, konusmasında, sesinin tonlamalarında en küpük bir aksama göremezdi. Onu hip bu kadar
sakin, bu kadar kendinden emin ve bu kadar aklı basında görmemistik. Onu havaalanına götürecek olan arabayı
penceremizden izlerken, günün birinde, belki de pok yakında, bizim de aynı yolu izleyeceğimize dair uğursuz bir
duyguya kapılmıstık." Leon Blum, bu ani duygu baskınının etkisiyle buğulanmıs olan gözlüklerini sildi.
Gözlüklerini tekrar taktığında, uzun siyah kaputlu Vlassov Ruslan gözden kaybolmuslardı. Leon Blum, çok solgun bir
mavilikteki, neredeyse seffaf gökyüzüne baktı. Gökyüzüne uzun uzun baktı.
Yazlan -burada simdiden iki yaz geçirmisti bile- belirli bir açıdan bakılırsa ağaçlann arasındaki bir bosluktan, oldukça
yakındaki bir bos alan görülebiliyordu. Herhalde ormanın içindeki bir açıklıktı bu. Leon Blum, bu bakıs açısını tamamen
rastlantıyla kesfetmisti. Ancak kesfettiğinden beri yazlan sıkı sık -son-
301
baharda bu bakıs açısı ağaçlann yapraklarını döküsü ve manza-nnın pırıl pınl kızıllığıyla kapanıyor, kısınsa tek tip
beyazlık, hacimleri ve sekilleri bozup yassılastırıyordu; yaprakların arasından ormandaki açıklığın bos alanının
görülebilmesi için yesillenmenin doruğa çıktığı yaz aylarını beklemek gerekiyordu- gelip, sanki bir anahtar deliğinden
mahrem bir manzarayı gözetliyor-mus gibi tuhaf bir saygısızlık hissiyle bu açıklığın küçücük ve aydınlık manzarasını
izlerdi. Janotte'dan, bir İncil hikâyesini ya da bir savas manzarasını resmeden ancak fonunda insan eli değmis bir doğa
manzarasının titiz saflığı görülen bazı Rönesans tablolarına bakarken duyulabilecek huzur verici bir mutluluk uyandıran
bu görüntünün zevkini onunla paylasmasını isterdi.
Janotte'la birlikte, bu çok yakın ama aynı zamanda çok uzak açıklığı, sık sık seyrederlerdi. Bazen orada, birkaç insan da
görürlerdi. Bir gün kadınlı er-' kekli bir grup bir ağacın altına oturmus gibi görünüyordu; otların üzerine yayılmıs beyaz bir
örtünün olusturmus olabileceği aydınlık bir lekenin çevresinde bir kır yemeği yiyecekleri tahmin edilebilirdi. Baska bir gün
omuzlarına uzun sarı saçları dökülmüs, eyerin üzerinde dimdik ve hareketsiz duran bir genç kadın, atını zaptetmeye
çalısıyordu herhalde. Bu görüntülerin dokunaklı cazibesi -çünkü onlar dısarıdaki hayata aitti- bazı yaz öğleden
sonralarında Leon Blum'ü, yalnız bu gizemli orman açıklığına değil, sanki aynı zamanda kendisi iç dünyasının
derinliklerine de açılan pencerenin karsısında kendi farkına bile varmadan kıskırtılmıs, dizginlenmis bir hayal dünyasının
içine iterdi. Böylece ormanın sık yesilliğiyle kesilen bu aydınlık ekrana, Leon Blum düs gücünün sekillerini yerlestirir,
bazen de bu uzaktaki açık alanda Goethe'yle Eckermann'ın göründüklerini düslerdi. Bu sekilde gençliğinin edebi
fantezilerinden birini geri getirerek, bir anlamda gençliğini de nostaljiyle geri getiriyordu. Schutzstaffeln kıslalarına giden
yolda Goethe, birden kızağı 302
durdurdu. Arabacı saskınlıkla frene sarılıp, dizginlere öyle bir asıldı ki kızağın arka taran kaldırımın yumusak karı
üzerinde, havaya parlak ve tozlu bir köpük sıçratarak kaydı.
"Affedersiniz," dedi Goethe bize doğru dönmüs olan arabacıya, küçük insanlarla konusurken her zaman
takındığı kibar tavrıyla. "Affedersiniz dostum, ama biz inip yola yaya devam edeceğiz. Bizi bir saat sonra
anayolda bekleyiniz, rica ederim."
Arabacı üstadın söylediğini onayladı.
"Anlasıldı ekselans, bir saat sonra kartallı yolda."
Arabadan indik.
Goethe'yi bu program değisikliğine hangi ani esinin itmis olduğunu merak ediyordum. Ama öğrenmekte
gecikmeyecektim.
"Falkenhofu bilir misiniz sevgili Eckermann?" diye sordu, daha karlı yola adımımızı atar atmaz. Cehaletimi itiraf ettim.
"Aslında ben de," diye devam etti Goethe, "oraya hiç gitmedim. Ancak bir süre önce Totenkopftzn Bavyeralı bir subay
bana okumam için Rus tasrasında yazdığı günlüğü verirken, oradan uzun uzun söz etti. Gidip bir görelim bakalım!"
Konusmasını sürdürürken Goethe, ormanın içinde tahtadan birkaç küçük evin göründüğü bir açıklığa doğru yöneldi.
Mimarilerine bakılırsa av pavyonuydu bunlar.
93
Bir yandan yürürken -bu arada arkadasım ve üstadımın subay yakalı gri kaputu içindeki heybetine hayranlık duymamak
elde değildi- Falkenhofun, Reichsführer SS Himler'in talimatıyla Cermenlere özgü bir etkinlik olan av için yetistirilen
sahin, kartal ve diğer av kuslannı banndırmak için insa edilmis olduğunu öğrendim. Burada, bu sahinliğin çevresinde bu
avlanma etkinliği ve zevki, SS'lerin ve ordunun subaylarının en seçkinlerini bir araya getiriyordu.
Bütün aynntılannı incelediğimiz av pavyonları, en iyi kalitede mese kütüklerinden, görkemli bir biçimde insa edilmisti.
Merkez binasının, gotik üslupta büyük bir salonu ve o dönemin
303
bütün güzelliğini tasıyan mobilyalanyla, bir de kocaman söminesi vardı. Biraz daha ilerideki küçük hayvanat bahçesini de
ziyaret edip geyikleri, ceylanları, Ren geyiklerini, yabandomuzla-nnı, tilkileri ve sülünleri gördük. Ayrıca mükemmel
biçimde düzenlenmis kafesler içinde, dört kahverengi ayı ve ender bulunan bir türden bes maymun vardı.
"Gezi bittiğinde fark etmis olmalısınız," dedi Goethe. "Bütün bu hayvanlar kusursuz durumdalar. Daha ilk bakısta ne
kadar iyi beslendikleri, iyi bakıldıkları hemen anlasılıyor. Benim görmek istediğim de tam olarak buydu iste; çünkü bana
öyle geliyor ki bu Alman karakterine özgü bir davranıs biçimi. Bütün bu hayvanlara her gün çeyrek kilo birinci kalite et
verildiğini bile söyleyebilirim. Ayılar ayrıca bal ve reçel de yiyorlar. Maymunlar da biraz sımartılıyor; sütlü yulaf parçalan
ya da yağlı çörekler örneğin. Böylesi zor bir dönemde, hayvan yasamına, doğanın gerekliliklerine böyle bir saygı bana
tamamen Almanlar'a özgü bir seymis gibi geliyor. Fransızlar ilk yiyecek sıkıntısında bu hayvanları yerlerdi mutlaka.
İngilizler de asağı yukarı aynını yapardı, ardından da bir basın kampanyası baslar, Times'A bu katliamı protesto eden
mektuplar yağardı. Hatta belki de Avam Kamarası'na bir soru önergesi verilirdi. İngiliz sistemi aynen böyledir: postfestum
bir demokrasi. Oysa bize özgü bu karakter özelliği -kuskusuz bazıları bunu da 'Alman ölçüsüzlüğü' dedikleri seye
yormaktan geri kalmayacaklardır- insanla doğanın uyumlu birlikteliğinin belirleyici rol oynadığı bir dünya görüsüne daha
uygunmus gibi geliyor bana." Falkenholf'tan ayrıldık.
Basitçe söylenmis bu sözlerinin derinliğini düsünüyor, We-imar'a döndüğümüzde onları sözcüğü sözcüğüne not etmek
için kendime söz veriyordum ki Goethe kendisi için, sevgi gösterisi zamanlarında bile alısılmadık olan bir hareketle beni
kolumdan sıkıca yakaladı. Birden bana alçak sesle, kulağıma fisıl-dar gibi ama sasılacak kadar atesli bir sesle, "Size bir
sır verece-304
ğim," dedi. "Çünkü sizin sohbetlerinizin içtenliğini her seyin üzerinde tutuyorum, sevgili Eckermanncığım." Goethe'nin
kullandığı ses tonunun tumturaklılığı karsısında, olduğum yerde, toprağa mıhlanmıs gibi kalakaldım.
"Evet," diye ekledi. "Falkenhofz. duyduğum ilginin asıl nedeni bambaska. Siz de tahmin edersiniz ki vahsi hayata ne
kadar ilgi duyuyor olsam da böyle bir zamanda, bu kadar yolu kafesteki kartalları görmek için gelmezdim. Size sunu
söyleyeyim ki -ama karsımdaki siz bile olsanız sevgili sırdasım, bu bilginin kaynağını söyleyemeyeceğim, bana
gücenmeyin ne olur, bu bir devlet sırn- Falkenhoftaki pavyonlardan biri, çok yüksek rütbeli esirleri saklamak için
kullanılıyormus ve su anda da orada, birkaç Fransız devlet adamıyla, soylu kandan bir İtalyan prensesi bulunuyormus.
Benim görmek istediğim iste buydu Ecker-mann!" Hâlâ olduğum yerde, saskınlık içinde hareketsiz duruyordum.
Kolumun üzerinde duran elini hem yumusak, hem de karsı konulmaz biçimde bastırarak yanm kalan yürüyüsümüze
devam etmemizi isaret etti. Ben de o sırada Sahinlik'teki pavyonlardan birinin diğerlerinden biraz açıkta ve içine
girilmesini engelleyen kazıklardan bir duvarla çevrili olduğunu hatırladım. Aynı zamanda Goethe'nin o tarafa uzun uzun,
dikkatli ve simdi nedeni açıklığa kavusmus olan bakısını da hatırladım. "Peki Ekselanslan," dedim heyecanıma hâkim
olamayarak, "orada tutulan Fransız devlet adamlannın hangileri olduğunu da biliyor musunuz?" Goethe olumlu anlamda
basını salladı.
"Birkaç kisiler," dedi. "Ancak içlerinden biri beni, her seyin ötesinde ilgilendiriyor ki nedenini siz de rahatlıkla
anlayacaksı-nı-;. Eski Konsey Baskanı Bay Leon Blum!"
Bir kez daha olduğum yerde donakaldım.
Bu inanılmaz bir seydi, Blum Falkenboftal Goethe'nin sa-
305
bahtan beri neden bu kadar heyecanlı, bu kadar atesli olduğunu simdi çok iyi anlıyordum elbette. Leon Blum, Goethe'nin
Ec-kermann'la Teni Konulmaları'mn yazan değil miydi? Kitap 1901 yılında yazar ismi olmaksızın Revue Blanche
Yayınları tarafından ilk yayımlandığında, Goethe yalnızca kendi deyisiyle saf kan bir yazan haber veren üslubun
niteliğinden değil, ?ynı zamanda üstadımdan açıkça çalınmıs bazı düsüncelerin onun eserlerine tam anlamıyla hâkim
olunduğunu gösteren ve ender bulunur bir çözümleme inceliğine sahip olan içeriğinden de çok etkilenmisti. Sunun altını
çizmeliyim ki burada sadakat kaygısıyla yalnızca Goethe'nin fikirlerini aktarıyorum. Kendi adıma ben, bu edebi korsanlık
girisimine karsı ondan çok daha az hosgörülüydüm. Yıllar sonra, yazarın ismi açıklandığı zaman Goet-he'den özgün bir
edebi eserin adının ve içeriğinin çalıntı olusu nedeniyle dava açmam için bana izin vermesini istemistim. Go-ethe'yle
konusmalar benim alanım, benim uzmanlığım, benim tekelim değil miydi? Haklarımı koruyamaz mıydım? Ancak hukuki
dava asla açılamadı; çünkü Goethe beni bundan caydırdı. Hatta bana engel oldu bile diyebilirim. O dönemde, Goethe'nin
sahte ölüm haberinin yayılmasının üzerinden oldukça uzun bir süre geçmis olduğundan, yeniden halkın gözü önüne
çıkmamızı istemedi. Goethe, ölümüyle ilgili bu dokunaklı efsaneyi ne yalanlamıs, ne de yadsımıstı; her geçen yıl Go-ethe
figürünün saygınlığını biraz daha artırarak ona bir efsane boyutu kazandıran bu uydurma ölümün gölgesinde, yaratıcı
çalısmalarını çok daha rahat sürdürebileceğini düsünüyordu. Bu nedenle bütün rahatsızlığıma karsın Goethe, bu yüzyılın
basında edebi hakların çalınmasına karsı açılacak bir davanın yaratacağı idari tasalann içine girmeyi ve yeniden toplum
hayatına dönmeyi reddetmisti. Bu durumun ironisinin tadını çıkarıyordu ve benim elimden de buna saygı duymaktan
baska bir sey gelmezdi; her ne kadar bu, baskalarının yaptığı isten pay çıkaran ve üstadımın gerçek büyüklüğü
sayesinde kendilerini büyütmeye 306
çalısan edebi asalaklara karsı içimdeki öfke her geçen gün artsa da. Goethe'nin söylediğine göre iyi niyeti tartısılmaz
olan Leon Blum'ün yaptığını böylece yanına bıraktık. Gerçi sahsen ben bundan da o kadar emin değilim, ama neyse.
Sonuç olarak Blum, Yahudi değil mi? Bu ırkın sinsi ve kurnaz mizaçlı olduğunu zaten biliyoruz.
Aradan biraz zaman geçtikten sonra, 1932'nin 30 Nisan'ın-da Paul Valery, üstadımın sözde ölümünün yüzüncü yılını
anma vesilesiyle ve bu vesileden kendine pay çıkarmayı umarak, Sorbonne'da ünlü Goethe'nin Onuruna Konusmacım,
okuduğu sırada, o da altüst edici Mezardan Konusmaları \n\ yazmıstı. Ancak bu süre içinde zaman oldukça değismisti.
Bugüne kadar tek ve biricik okuyucusu olduğum ve klasik ruhla Faust'vari seytan-cılığın Goethe'ye özgü sentezinin
bütün bilgeliğini tasıdığına kefil olacağım bu ısıltılı metni bitirdiği sırada, Sayın Sansölye Adolf Hider de Reichstag'dan
güvenoyu almıstı. Goethe bu yeni rejime karsı bir tür anlayıslı tarafsızlık yaklasımı benimsemisti ki mantıklı
düsünüldüğünde bu, bütün yasamı boyunca izlediği davranıs çizgisiyle son derecede tutarlıydı. Ancak Thomas Mann
gibi Goethe'ci düsünceye oldukça yakın bir yazar, yeni ve devrimci rejimle kısa sürede bağlarını kopararak, sürgünde
yasamayı seçiyordu. Bu durum saygıdeğer üstadım ve arkadasımı derinden üzmüstü. Öte yandan Goethe
hümanizminden oldukça uzak ve üstadımın eserlerini sürekli ihmal ederek, hep ısrarla Hölderlin'den söz edisi
arkadasımı kızdıran filozof Martin Heidegger, Nasyonal Sosyalizme karsı ılımlı bir anlayıslılık yaklasımı benimsemisti.
Bu kosullar altında Goethe, Mezardan Konusmalar'da özellikle hedef aldığı Fransız aydınlannın, metninin gerçekliğinden
süphe edebileceklerinden ve hatta belki de üstadımın dirilis haberinin Doktor Goebbels'in bir propaganda manevrası
olduğunu düsünecek kadar ileri gidebileceklerinden endiselendi. Bu olasılıkla derinden kaygılanan Goetlae, sonunda
Konusmalardı 307
yayımlamayarak, sözde bir ölümün isimsizliği içinde kalmaya karar verdi. Kararına boyun eğmekle birlikte, aslında bu
kararı hiç onaylamıyordum çünkü bu eserin bütün olası yanlıs anlama ve görmezden gelmelere karsın Avrupa'da tutkulu
taraftarlar bulabileceğine inanıyordum.
Goethe'nin elini kolumun üzerine, yine yürümeye baslamamı bildiren bastırmasıyla, bu anılar girdabından çıkıverdim.
"Ekselans!" diye bağırdım, yüzüne bakarak ve ruhumda birbirinin üzerine çıkıp duran bütün o duyguları nasıl ifade
edebileceğimi bilemeden. Goethe basını salladı.
"Artık sevgili Eckermanncığım," dedi, "bu sabahki merakımın ve heyecanımın nedenini anlamıssınızdır. Bay Blum
Falken-hoftzl Düsüncelerim hakkında yaptığı yorumlar üzerinde bire bir konusmak için ne bulunmaz fırsat öyle değil mi?
Ancak korkarım ki bu fırsat öylece kalacak ve hiç gerçeklesemeyecek. Bugüne kadar iktidara çok yakın, hatta sırdas
yollar aracılığıyla giristiğim her türlü çaba sonuçsuz kaldı. Leon Blum'u ziyaret etmek için izin alamayacağım galiba."
Ettersberg'in karlı ormanının yollarında yavas yavas yürüyerek konusuyorduk. Goethe kolumu sevgiyle sıktı. "Sizin için
de üzülüyorum sevgili dostum," dedi. "Ecker-mann'ın yeni kitabı, Goethe'nin Leon Blum'le Konusmaları, savas sonrası
Avrupası'nda ne büyük bir etki yaratırdı, tabii ki edebi basan da garantili." Yavas yavas yürüyorduk ve ben Goethe'nin
düsüncesinin nüfuz etme ve ifade gücünün zirvelerine vardığı ayrıcalıklı anlardan birinde olduğumuzu düsünüyordum.
"Aslında dostum," diye ekledi Goethe, "Bay Blum'le üzerinde konusmak istediğim konu, bugünlerde dendiği gibi,
entelektüellerin siyaset ve iktidarla iliskileri olacaktı. Benim bu konudaki düsüncelerimi biliyorsunuz. Bir entelektüelin
siyasete ve iktidardakilere karsı ilgisiz kalamayacağını, onlara öğüt vermek,
308
ısık tutmak zorunda olduğunu, ancak söz konusu iktidarın doğrudan uygulanısından uzak durması gerektiğini
düsünürüm. Çünkü entelektüellik ve iktidar özü bakımından birbirinden farklı seyler. Bu yüzdendir ki gerçek
entelektüeller ne zaman iktidarın doğrudan uygulanmasını kabul etme yanılgısına düsse-ler, her seferinde basarısızlıkla
karsılasırlar. Bu durumda yapabilecekleri iki sey vardır. Ya toplumsal gerçekliğin çeliskilerini entelektüel bakıs açılarıyla,
evrimci ve anlayıslı bir yoldan düzenlemeye çalısır ve basarısızlığa uğrarlar, çünkü gerçeğin siyaseti ve siyasetin gerçeği
onları yıpratır, geri çevirir ve mahkûm eder. Ya da tam tersine, gerçeğin çeliskilerine, su anın taktik gerekliliklerine teslim
olur, bunları yüceltir, Erdem, Ütopya, ya da Tarih'in itici güçleri gibisinden karizmatik kavramlar kullanarak bunları
tannsallastırırlar ve böylece zorbalığın, mutlak keyfiyetin kuramcılarına dönüserek sonunda kendi kendilerini yiyip
bitirirler. Bay Blum, elbette ki birinci kategoriye giriyor ve Falkenhofta üzerinde bolca düsünme olanağı bulmus olacağı
kendi deneyimi benim için çok yararlı olabilirdi. Eski Konsey Baskanı ile karsılıklı görüsmeyi çok isterdim ama heyhat!
Onun karsısına çıkmak için izin alabileceğimi hiç ummuyorum."
Yürümeye devam ederken ormanın patikalarından ayrılmıstık ve simdi birkaç yıl önce Ettersberg'in kuzeye bakan
yamacına insa edilmis olan eğitim kampının giris kapısının önündeki bosluktaydık. Goethe, giris parmaklıklarının
ortasında bulunan ve bulunduğumuz yerden açıkça okunabilen metal üzerine dövülmüs
yazıya baktı: JEDEM DAS SEINE.
Üzüntüyle basını salladı.
"Biliyor musunuz," dedi, "gölgesinde dinlendiğimiz o ağaç kamp alanının içinde kaldı. İste yine tam Almanlar'a özgü bir
hareket, çok takdir ediyorum. Savasın korkunç gerekliliklerine rağmen bu ağaç -garnizonun subayları ve askerleri ona
hâlâ 'Goethe'nin ağacı' diyorlarmıs ki bu da herhalde birden çok nedenle zavallı mahkûmların moralini yükseltiyordurkesilmedi.
Birkaç ay
309
önce o ağacın mutfaklarla giyim kusam dükkânları arasında bir yerlerde, hâlâ gururla ve hasmetle dikilmekte olduğunu
gördüm. Evet, tarihimizin anılarına gösterilen bu saygıyı takdir ediyorum. Daha 1937'de bu eğitim kampı insa edilmeye
basladığı sırada, Weimar Nasyonal-Sosyalist Kültür Derneği'nin kampa K.L. Ettersberg adının verilmesine, bu adı
tasıyan yerle benim hayatım ve eserlerim arasındaki kopmaz bağlardan dolayı karsı çıkmaları, beni derinden etkilemisti.
Size sunu söyleyebilirim ki Eckermann, o dönemde onların bu davranısı ve sonunda -en yüksek makamlardan, bunu çok
güvenilir bir kaynaktan duydum- buraya K.L.
Buchen-wald adının verilmesine karar verilisi beni çok duygulandırmıstı." O anda Goethe'nin gözlerinde, bir
95
damla yasın nemli parlak-lılığını görür gibi oldum ve ben de duygularımdan titreyerek basımı çevirdim.
Ama Goethe hemen sonra sözüne devam etti. "Kimbilir?" dedi. "Belki de bütün bu kisisel felaketler, burada
her türden milliyetin birbiriyle karıstırılması, ortak bir Avrupa ruhunun olusmasına katkıda bulunacaktır.
Unutmayın ki sevgili Eckermanncığım, tarihin kurnaz hileleri pek çoktur!"
Sonra Goethe beni bir kez daha kolumdan tuttu ve kampın kapısına doğru birkaç adım yürüttü. .
"Bu yazıyı görüyor musunuz?" diye sordu. "Jedem das seine. Bu sözü kim söylemis, bunu buraya kim
yazdırmıs hiç umurumda değil. Ancak özgürlüklerin yoksun edildiği, zorunlu çalısma yoluyla eğitim yapılan
bir kampın giris kapısının böyle bir yazıyla süslenmis olmasını, çok anlamlı ve cesaret verici buluyorum.
Çünkü bu söz, "herkesin borcu kendine", ne demek istiyor? Herkesin, toplumun bütününün özgürlüğünü,
gerektiğinde abartılmıs ve zararlı bir kisisel özgürlüğün aleyhine de olsa savunmak için düzenlenmis bir
toplumun, olağanüstü bir tanımı değil mi bu? Bunu size daha yüz yıl önce söylemistim ve siz de 9 Temmuz
1827 Pazartesi tarihli Konusmalarımızda, yazmıstınız. Hatırladınız mı? Sansölyeyle Fransa'daki siyasi
durum üze-
310
rine konusuyorduk -Bay Hitler'le değil elbette, Sansölye Bay Meyer'le; ne çok sansölye gördük ama öyle değil mi?- yeni
basın yasası hakkında. O gün size sunları söylemistim: Kısıtlayıcı yasa, eğer kısıtlamaları öze yönelmiyor, yalnızca
kisileri ilgilendiriyorsa, iyilestirici bir etkiye sahiptir. Dizginsiz bir muhalefet bayağılığa gömülür. Köstekler ise, onu manevi
olmaya zorlayacaktır ve bu da büyük bir kazanımdır. Baskı zekâyı harekete geçirir ve bu nedenle de daha önce de
söylediğim gibi, basın özgürlüğünü sınırlayan bir yasa benim hosuma gideri"
Goethe bütün bunlan bir nefeste söylemisti ve ben de kendimi onun belleğine hayran olmaktan alamadım. Bütün
bunların sözcüğü sözcüğüne Konusmalarimda yazılı olduğuna emindim. Zaten muzip bakısları onun da benim kadar
emin olduğunu kanıtlıyordu.
"Bu konudaki düsüncelerinizin sağlamlığından ve devamlılığından çok etkilendim Ekselans," dedim Goethe'ye. "Ama
sanırım, eğer benim de kendi belleğimin mükemmeliyetini kanıtlamama izin verirseniz -kuskusuz ki onu harekete geçiren
sözlerinizin soyluluğudur-, özgürlük hakkındaki düsüncelerinizin en belirgin ve sağlam dile getirilisi 18 Ocak 1827
Persembe günkü Konusmalar'ımda yazmıs olduğumdur. O gün bana söyle demistiniz: Özgürlük ne kadar tekil bir seyi
Herkes ona yeterince sahip zaten, yeter ki onu nerede bulacağını bilsin ve onunla yetin-sin. Onunla ne yapacağımızı
bilemedikten sonra daha fazla özgürlük neye yarar? Sağlık ipinde yasayıp, mesleğini yapabilecek kadar özgürlüğe sahip
olmak yeterlidir, herkesin bu kadar özgürlüğe sahip olması da kolaydır. Hem sonra ancak belli kosulları yerine getirirsek
özgür olabiliriz. İpinde doğduğu toplumsal konumun, Tanrı tarafından belirlenmis olan sınırları ipinde kaldığı sürece bir
burjuva da bir soylu kadar özgürdür. Soylu da prens kadar özgürdür, pünkü eğer sarayda zorunlu davranıs bipimini
birazcık gözlemlediyse kendini prense esit sayabilir. İnsanı özgür kılan, kendinin üzerinde olan her kim olursa onu kabul
etmesi
311
değil, kendinden üstün olanı kutsamasıdır. Çünkü bu saygı gösterisi sayesinde aynı düzeye yükseliriz, bir üstünlüğü
kabul ederek, ipimizde bir büyüklük duygusu olduğunu ve bizi onurlandıran seye layık olduğumuzu göstermis oluruz."
Goethe, kendi düsüncelerinin kendine hatırlatılmasını basını sallayarak, gözle görünür bir hosnutlukla dinliyordu.
"Görüyorsunuz ya azizim," dedi, "kendi formüllerimi unutmusum. Ama aslında hâlâ bunların arkasındayım. İste bu
yüzden de eğitim kampının kapısının üzerindeki bu yazı, Jedem das Seine, kime ait olursa olsun, bunun içinde bir
yerlerde benim de bulunduğumu, benim esinimin nefesinin de bulunduğunu düsünmeden edemiyorum. Herkesin borcu
kendine, gerçekten de herkesin doğustan, yeteneğiyle sahip olduğu, özgürlüklerin hi-yerarsisindeki, herkesin özgürlüğü
için gerekli olan kisisel baskıların hiyerarsisindeki yeri kendine."
Konusurken kampa arkamızı dönmüs, yeniden ormanın patikalarında, bugün Goethe'nin düsüncelerini esir almıs ve
adımlarını karsı konulmaz biçimde kendine çekiyor gibi görünen Falkenhof açıklığına doğru yürümeye baslamıstık.
Ama Leon Blum perdeyi bıraktı. Hayali insan görüntüleriyle dolu bu açıklığı seyretmekten vazgeçti. Çalısma masasına
geri döndü.
Emile Faguet'nin o günlerde okumakta olduğu ve az önce, pencereye doğru gitmeden bir bölümünü not ettiği kitabını
araladı. Aslında not ettiği bölüm, Emile Faguet'ye ait değildi, Pla-ton'un Yasalarımdan Faguet'nin denemesine alıntı
yaptığı ve pek iyi anlayamadığını iddia ettiği bir bölümdü. Oysa Blum'e göre Platon'un metni, son derecede aydınlık ve
belirgindi.
Leon Blum, Faguet'nin kitabını bir yana koydu ve önündeki kâğıtların arasında, birkaç ay önce almıs olduğu ve simdi
bulup gelistirmek istediği bir notu aradı. Aradığını kolaylıkla buldu, kâğıtları her zaman çok düzenliydi.
312
i
22 Nisan 1943'te, Ettersberg'deki bu villaya gelisinden birkaç gün sonra Leon Blum, özgürlük üzerine aklına gelen bir
çalısmayı not almıstı. "Hareket noktam, siyasi anlamıyla özgürlük fikrinin gerçekte felsefi anlamdaki özgürlük kavramı
kadar karmasık olduğudur," diye yazmıstı. "Özgürlüksün felsefi kavramını incelersek," diye ekliyordu Blum, " onu
parçalarına ayırmak, daha doğrusu sıralara bölmek zorunda kalırız, çünkü özgürlüğün Kantfta, Schopenhauer'de ve
günümüze daha yakın olarak Bergson'da, pragmatik ve psikolojik bir tanımlanısı var ki bunun üzerinde ahlâki bir tanım,
onun da üzerinde metafizik bir tanım bulunuyor. Benim soyunduğum is, bunun siyasi özgürlük için de geçerli olup
olmadığını arastırmak?''
Ancak Leon Blum'ün, düsüncelerini o günden beri üzerinde olgunlastırdığı ve bugün de onu ilgilendiren sorun bu değil.
.Aslında, bu çalısmaya vereceği biçimle ilgili bir noktayı hatırlamıstı. Aradığını, okumakta olduğu sayfanın sonunda
buldu: "Konu öyle genis ki yalnızca gelismeleri belirtmek ve aynı zamanda her tür anlam belirsizliğini önlemek için bir
Platon diyalogunun çesitliliğini ve dolambaçlı esnekliğini gerektiriyor.'''' İste, bir Platon diyalogu!
Elinde 22 Nisan 1943 tarihli bu sayfayla odanın ortasında hareketsiz duran Leon Blum, ilk esinine sadık kalarak,
üzerinde notlar almayı hiç bırakmadığı özgürlük üstüne bu denemesi için en iyi biçimin gerçekten de diyaloglar olup
olamayacağını düsünüyor. Az önce ormanın boydan boya beyazlığı üzerindeki, solgun mavilikte Aralık göğünü izleyerek,
Goethe ve Ecker-mann'ın ormanın açıklığındaki hayali görünüslerini hatırlayan Leon Blum, belki de bu diyaloglara Teni
Konusmalarım devamı biçimini vermenin yeterli olabileceğini düsünmüstü. Ancak bu düsünce ona biraz yetersiz
göründü.
Bu özgürlük sorununa bütün yoğunluğu, bütün karmasıklığı içinde eğilebilmek için gerçek bir diyalog gerekirdi; yani çoğul
ve karsılıklı bir diyalektik çatısma. Oysa Eckermann bu türden ko-
313
nusmalann adamı değildi. O bu is için fazla gri, fazla donuk ve aynı zamanda da üstadının düsüncelerinin bir parçasını
bile unutmadan sadakatle yazıya geçirebilme çabasıyla fazla mesguldü. Hem Konusmalarım hem de Teni Konusmalar'm
kesintili monolog seklindeki yapısını asabilmesi mümkün değildi. Hayır, ona gereken gerçek bir Platon diyaloguydu. O
halde öncelikle, Ettersberg Üzerinde Konusmalarız katılanların sayısını artırmak, çemberi genisletmek gerekiyordu.
Örneğin bizzat kendi de konusmaya katılabilir, hayali bir Goethe'nin, varsayımsal bir Eckermann'ın aracılığına gerek
kalmadan kendi fikirlerini gösterebilirdi. "Ben, kendim," diye düsündü Blum, "üçüncü taraf olarak konusmaya katılabilirim.
Dört yıllık hapis, beni özgürlüğün hem siyasi hem de metafizik yönü üzerinde konusacak kadar yeterli kılıyor." Leon Blum
gülümsedi.
Hâlâ odanın ortasında, elinde bir yıldan fazla zaman önce yazdığı sayfayla ayakta duruyordu. Konusmalarım bu yeni
versiyonuna, baska hangi kisilikleri sokabileceğini düsündü. Kuskusuz hayal gücüyle yasayan kisileri sokmak eğlenceli
olurdu. Paul Valery örneğin. Yalnızca 30 Nisan 1932'de, Sorbonne'da, Goethe'nin ölümünün yüzüncü yıldönümü anısına
ünlü bir konusma yapmıs olduğu için değil, hatta Valery hayatı boyunca bir düsünür olarak görülmeye çabaladığından
ona kendini kanıtlama fırsatı vermek adil olabileceğinden de değil; özellikle entelektüel düsünme biçiminin özdeyisli
üslubu, Platon yöntemiyle yazılacak diyaloglara kusursuzca uyacağı için.
Paul Claudel de fena bir aday olmazdı. Bir anlamda aynı türden bir eser sayılabilecek Loir-et-Cher'de Konusmalardı
yazmıstı ve bu da onu bu tür bir zihin egzersizine hazırlamıs olmalıydı; ancak daha önemlisi, tamamen farklı bir kültürü
ve düsünceyi temsil ediyordu ve onun muhafazakar ya da daha doğrusu ve sözcüğün gerçek anlamıyla karsı-devrimci
dehası, takdire değer bir diyalektik engel olusturabilirdi.
314
"Ama, bu kitaba yasayan kisileri dahil etmem mümkün değil," diye düsündü Leon Blum. Ne Valery, ne Claudel, ne de
Goethe üzerine çok sayıda dikkat çekici makalenin yazarı ve tarih üzerine diğer bütün düsündürücü çalısmalarıyla
birlikte özellikle Kitlelerin İsyanı adlı denemesiyle XX. yüzyılın özgürlük sorunlarını tartısmaya hevesli İspanyol filozof ve
seçkin Cermen uzmanı Ortega y Gasset. Hayır, yasayan hiç kimse olmazdı. Kitap yayınlandıktan sonra bir sürü karsı
çıkma, polemik, düzeltme yazısı, klanların ve yakın çevrenin öfkeleri birbirini izlerdi. Konusmalar1 m bu yeni versiyonuna
yalnızca tarih sahnesinden yok olmus kisileri katmakla yetinmeliydi. Ölülerin diyalogu, cehennemde diyalog, ya Elize
tarlalarında ya da Platon'un mağarasında: İste bu, olması gereken bu. "Zaten ben de," diye düsündü Leon Blum, "ölü
sayılmaz mıyım? Bir ayağım mezarda değil mi? Canlandırmaya çalıstığım o ünlü gölgelerin arasına karısabilecek kadar
bulanık değil miyim?" Birden aklına bir fikir geldi.
Ettersberg Üzerinde Konusmalarız. Herr'i, Lucien Herr'i dahil etmeliydi. Tabii ya bunu neden daha önce düsünememisti
ki? Çok doğaldı bu! Goethe ile Schiller arasındaki Mektuplasmalarız muhtesem bir önsöz yazmıs olan Herr, Hegel
felsefesinin Fransa'daki en yetkin bilgini, Ulm Sokağı'nın yeri dolduru-lamaz mayötik ustası Lucien Herr! Lucien Herr'in,
hayalini kurduğu Konusmalarda dahil olusunu düslerken, tuhaf bir entel-lektüel nese Leon Blum'ü öyle bir sardı ki,
duyuların uyarılması ve içten gelen bir atesle fiziksel
olarak da algılanabilir hale dönüstü.
Yalnız hayalini kurduğu değil, tasarladığı Konusmalar.
Leon Blum çalısma masasına dönüp oturdu.
Bu sabah Emile Faguet'nin, Platon'u Okuyabilmemiz İpin adlı denemesinde yaptığı Platon alıntısını okumustu. Emile Faguet
Tasalar'dzn alınmıs bu parçayı anlamadığını, tamamen karanlık ve anlasılmaz bulduğunu söylüyordu. 315
Leon Blum bu sabah', bu kitapla ilgili aldığı notlan gözden geçirdi.
"Faguet ne derse desin, bu bölüm ne karanlık ne de çeliskili. Karanlık bir yana, ben burada bir pesit parıltı görüyorum (ki
sanıyorum, az sonra nedenini de yazacağım.) Platon esitliğin çok farklı iki kavramını birbirinden ayırıyor. Bir tarafta
aritmetik bir aynılığı ifade eden ve ağırlıklar, sayı ve ölçüden olusan denklik anlamında esitlik var. Bu ilk anlamıyla esitlik,
bireylerin çesitlilik ve farklılıklarını, yani doğal esitsizlikleri görmezden gelir, yadsır ya da ortadan kaldırmaya palısır,
herkesi ister istemez aynı ölçü, sayı ve ağırlık kurallarına uygun hale getirir. Öbür taraftan sayısal bir tektipliğe
dayanmayan denkserlik anlamında esitlik; insan 'malzemesi'ni olduğu gibi kabul eder, çesitlilik ve farklılıkları birincil bir
olgu olarak tanır ve buna bağlı olarak da insan verilerinin özünde esitsiz olduklarını kabul eder, yani esitsiz insan verileri
arasında sağlanacak adil bir oranlamaya dayanır. Büyük olana çok, küçük olana az vermeyi savunur. Adalet, diyerek
sonuca bağlıyor Platon, esitsiz seyler arasında, doğalarına uygun olarak kurulmus bir esitlikten baska bir sey değildir. Bu
tanımlama bana olağanüstü gözüküyor. Adalet, esitlik, doğa ve toplum arasındaki oranı korumaya dayanır ve bu yüzden
de toplumda, doğal esitliklerin dısında kalan hiçbir esitsizliği hos-görmez. Hiçbir sey bundan daha açık olamaz, bu
metinde anlasılmayacak ne var? Bu fikre baska yerlerde de rastladım, örneğin Eckermann'da (iste geri döndük! diye
düsündü Blum, okumasına bir an ara vererek, bu Konusmalar konusu beni esir aldı!) çok daha sonraları, Sosyalist
Olmak İç'm'de, diye okumasını sürdürdü. Her zaman esitliği, doğal farklılığa ve dolayısıyla esitsizliğe tam olarak saygı
97
göstermek olarak görmüsümdür. Esitliğin formülü Herkes bir ölçüde ya da Herkes aynı kefede değil, Herkes kendi
yerinde ve Herkesin borcu kendine' dir.s
Leon Blum bu pazar sabahı yazmıs olduğu düsünceleri okumayı bitirdi. 316
Kalemi eline aldı.
"'Esitliğin bu tanımı tamamen devrimcidir,'''' diye yazmaya koyuldu.
Ama tam o anda uzaklardaki bir müziğin sesi, dalgalar halinde ona kadar ulastı. Sürükleyici bir müziğin küçük parçalan.
Leon Blum, birden alevlenerek çalısmasını bir kez daha kesti. Kalemi bir yana atıp ayağa kalktı ve gidip pencereyi
araladı.
Evet uzaktan gelen, mars gibi bir müziğin dalgalan. Askeri bir müzik, bir sirk ya da panayır eğlencesi müziği, çok sayıda
bakır üflemeli ve vurmalılarla, çoksesli bir müzik; sen sakrak bir müzik, iste öyle bir seydi. Leon Blum kaygılı bir meraka
kapılarak bu ezgileri dinledi.
1944 Ağustos'una kadar -yani bir yılı askın süre- Leon Blum'ün nasıl bir yere kapatılmıs olduğuna iliskin hiçbir belirgin
fikri yoktu. Yalnızca dıs dünyadan yalıtılmıs olan bu villanın, Ettersberg ormanında bir yerde bulunduğunu biliyordu.
Ancak hemen yanı basında bir toplama kampı olduğundan habersizdi. Bunu daha sonra, Buchenwald'den dönüsünde
kendi de söyleyecekti: "O kadar uzun zaman boyunca birkaç yüz metre yakınımızda süregitmekte olan, sözle
anlatılamayacak felaketlerden habersiz olusumuzu, ilk bakısta anlasılmaz görünen bu gerçeği, kapatılısımızın kesinliği
açıklıyordu. Bizi sasırtan ilk belirti, çoğu aksam açık pencerelerden içeri girerek bize kadar ulasan ve rüzgârın aynı
yönde esmeye devam ettiği zamanlarda bütün bir gece yakamızı bırakmayan tuhaf kokuydu: Krematoryum fırınının
kokusuymus bu.'''' Aksamüstü kokuları, özellikle de ilkbahar ve yaz kokuları, açık pencerelerden geçerek, Falkenhof
villasının mahkûmlarına kadar ulasıyordu. Ettersberg Ormanı üzerindeki rüzgârın tasıdığı tuhaf, yavan, biraz tiksinti
verici, mayhos biçimde mide bu-landıncı, o sırada Blum ve mahkûmiyet arkadaslan tarafından tanımlanamayan ancak
yine de endise verici olan bir koku. Aylar, yıllar içinde bizim için, bizim gibi neyin kokusu olduğunu 317
bilenler için tanıdık hale gelmis bir koku. Artık basımızı döndürmeyen, zaman içinde alıstığımız bir koku. Tıpkı tuvaletlerdeki
izdihama, yatakhanelerde üst üste yığılmaya -cimrice iki kisi için düsünülmüs bir yerde, barakasına göre bes ya da
altı mahkûm- küçük seflerin azarlarına ya dagummi1 lerine, sabahın dördünde uyanmaya, hiçbir zaman kalıcı olarak
dindirilemeyen sürekli açlık ve uykusuzluğa -gecikmis bir açlık ve uykusuzluk, bolca açlık ve bolca uykusuzluk her
zaman vardır- toplu angarya aksamlarında bitmek bilmeyen yoklamalara, tek bir yalnızlık anının imkânsızlığına
alıstığımız, tıpkı duman olup havaya karısan ve bu tuhaf kokuyu olusturan arkadaslarımızın ölümüne alıstığımız gibi. Bu
tuhaf ve tanıdık koku, hâlâ hatırlama sansına sahip olanların hatırasında machorka'nm yakıcı kokusuyla, Küçük Kamp'ın
tuvaletlerinin bok kokusuna karısarak Buchen-wald'deki ölümün tuhaf ve tanıdık parfümünü olusturuyor. İlkbahar ve yaz
aylarında canlanan bu parfüm, Blum'ün Falken-hoftaki villasının açık pencerelerinden ve civarda birkaç kilometre
uzaklıktaki bütün açık pencerelerden, Thuringeliler'in çiftliklerinin, Weimar burjuvalarının yazlık kır evlerinin ve pazar
günleri krematoryumun bas döndürücü kokusu içinde Tanrı'ya dua edilmekte olan, bütün Hıristiyan mezheplerinin
büyüklü küçüklü kiliselerinin pencerelerinden içeri, karanlık bir mesaj gibi sızıyordu. Ama Leon Blum pencerenin
yanındaydı. O tuhaf koku dalgalarıyla birlikte, kendini çevreleyen dünyanın endise verici gerçekliğinin tek belirtisi olan
askeri müzik ezgilerini dinliyordu.
Ancak bu müzik ve bu koku çeliskili belirtilerdi. Sürükleyici, marsımsı müzik uzaklarda neseli ezgilerini çınlatmaktaydı. O
tuhaf, yavan ve yapıskan kokuysa çok baska seyleri, baska gerçeklikleri çağrıstırıyordu. Falkenhoftzki mahkûmiyetinin
baslarında Leon Blum, bazı pazarlar, geceleri, ya da tam öğle vaktinde sık sık açık pencerenin basına gider, uzaktan
gelen bu isaretlerin, bu karanlık mesajların uyandırdığı endiseye kapılarak bu 318
yavan kokunun ve bu kulağa sürükleyici gelen müziğin gizemini çözmeye çalısırdı.
Daha sonra, 24 Ağustos 1944'te Amerikan uçaklarının, Buc-henwald'in fabrika ve kıslalarını bombalamasının ardından,
gizemin bir bölümü aydınlandı. Totenkopf kıslalarının alanı içindeki bazı acil onarım isleri için birkaç mahkûm seçildi.
Leon Blum dikenli telle örülü kazık duvarının çevresinde dolasmakta olanları gördü. Hatta bunlardan bazıları villanın
kapalı alanının içine de girdiler ve o da birkaç Fransız ve Belçikalı ile, SS nöbetçilerine rağmen bir-iki kelime konusabildi.
Kampın varlığından ilk kez böyle haberi oluyordu.
Bugün, Aralık ayının bu pazar günü Leon Blum, aralanmıs pencerenin yanında askeri marsların uzaktan gelen ezgilerini
kaygıyla dinliyordu. Üsüyünce pencereyi kapattı. Tekrar çalısma masasına döndü. Yarım bıraktığı cümleyi yeniden ele
aldı. Esitliğin Platon'a göre tanımı üzerindeki düsüncesine, esiüiğin formülüne geri döndü: "Herkesin borcu kendine".
Almanca olsa Jedem d as seine derdi.
Bu cümle tam da Buchenwald'in anıtsal giris kapısındaki parmaklıkların üzerine demirden dövülmüs harflerle yazılmıs
olan cümleydi. Leon Blum ise bu kapıyı görmemisti. Onda Goet-he'de bulunan ölümsüzlük ayrıcalığı, her an her yerde
olabilme yetisi yoktu. Ayrıca, zaten Almanca bilmediği için bu yazıyı görmüs olsa bile ne yazdığını anlamayacaktı. Leon
Blum hiçbir zaman yabancı diller konusunda yetenekli olmamıstı. Kendi de bunu söylemisti; bir Yahudi için oldukça tuhaf
bir durum. Bir Yahudi, Falkenhoftz istisnai bir mahkûm!
Bir yandan Goethe'nin yanında yürürken, bir yandan da bu düsünceyi kafamdan atamıyordum.
Eğitici çalısma kampının giris kapısına arkamızı dönmüs, üzerinde Cermen İmparatorluğu'nun kartalları
bulunan sütunlarla çevrili genis yolda, yavas yavas yürüyorduk. Havanın so-
319
ğukluğu hâlâ çok keskindi ancak günes tamamen açık, seffaf mavi renkteki gökyüzünde parlıyor, yüksekte, sol
tarafımızda sakin, soluk gri renkli, hafif bir duman asılı duruyordu.
"Baskan Leon Blum gibi bir devlet adamının," dedi birden üstadım ve arkadasım, "savas sonrası Avrupa'sında hâlâ
önemli bir rol oynayabileceğini düsünüyor musunuz Eckermann?" "Ben de kendime aynen bu soruyu soruyordum
Ekselans," dedim, "ama aklı basında bir cevap bulamadım." Goethe bana sevgi dolu bir suç ortağıymısçasına
gülümsedi.
"Sevgili Eckermanncığım, sanınm size daha önceleri, bu dünyada tarihe geçmek için gereken kosulların ne olduğunu
söylemistim."
"Evet Ekselans," diye yanıtladım. "Bana bu konudaki görüslerinizi 2 Mayıs 1824'te, bugünkü gibi bir pazar günü
anlatmıstınız."
"1824 ha? O kadar zaman geçti mi? O gün size ne anlatmısım azizim?"
"Söyle demistiniz Ekselans: Dünyada tarihe geçmek için bilindiği gibi iki sey gereklidir: İlki iyi bir kafaya sahip olmak,
ikincisi ise iyi bir mirasa konmak. Napoleon Fransız Devriminin mirasına kondu, Büyük Frederic Silezya Savasanın,
Luther papaz takımının kar anlıkçılığının... "
"Yeter Eckermann yeter!" dedi Goethe ve bir hareketle ona eski düsüncelerini hatırlatısımı yanda kesti. "Her ne kadar
iktidarın uygulanması sırasında yolunu sasırmıs olsa da hiç kimse, Leon Blum'ün iyi bir kafaya sahip olduğundan kusku
duyamaz. Peki onun konduğu miras nerede? Hükümetinin 1936'daki toplumsal çalısmaları mı? Bu onun ve
arkadaslarının, üzerinde tek baslarına hak iddia edebilecekleri bir miras değil. Bu kalıt bütün Fransız toplumunun ortak
malı ve gelecekteki siyasi sistem, parlamentodaki güç iliskileri ne olursa olsun, toplum bu reformları mutlaka günlük
hayatına geçirecektir. Ücretli izinlerle insan tarihe geçemez azizim! Yani bundan baska Bay 320
Blum'ün mirası ne olabilir? Sosyalist hümanizm mi? Bu da pek büyük bir miras sayılmaz, aslında evet büyük bir miras
ama sözde mirasçıların sayısı öyle çok ve bundan öyle birbirini tutmaz amaçlarla yararlanmayı isteyecekler ki sonuçta
hiçbiri bunun meyvelerini gerçekten toplayamayacak. Sosyalist hümanizm biraz Bay Descartes'ın sağduyusuna
benziyor: bu dünyada en çok paylasılan sey. Çok fazla paylasılan seyler, iç dinamiklerini yitirir Eckermanncığım! Siz hiç
kendi küçük toprak parçalarının sahibi olan küçük çiftçilerden olusan bir halkın tarihe geçtiğini, devletlerin,
imparatorlukların düzenini altüst ettiğini gördünüz mü? Böyle bir sey düsünülemez bile! Hayır. Bay Blum iyi bir kafaya
sahip ve ondan su son yılların tarihi üzerine çok parlak düsünceler bekliyorum. Falkenhoftaki istirahati sırasında, bunları
mutlaka bol bol düsünüyordur. Ama büyük bir mirası yok. Bu yüzden de savas sonrasının dünyasında tarihe
geçemeyecek."
Goethe bir süre Sustu, ben de onun düsüncesini gelistirmeye çalısmadım. Biraz sonra onun konusmasına kaldığı yerden
devam edeceğini biliyordum.
"Görüyorsunuz ya Eckermann," dedi gerçekten de birkaç dakikalık düsünceli sessizlikten sonra, "önümüzdeki savas
sonrasının büyük mirası milliyetçilik olacak. Fransız Devrimi'nin, Ulus ve Siyaset kavramlarının devrimci tanımlarını
baslattığı dönemden henüz çıkmamıs olduğumuz rahatlıkla görülebiliyor. Kuskusuz o devrim dönemini ve onu takibeden
bütün dönemleri yasamıs olan benim için bu önemli veriyi anlamak zor değil. D.ünya tarihinin iki yüzyıla yakın bir süresini
yasamıs olmak az sey değil! Tabii ki bu benim elimde olan bir sey değil, bir çesit Tanrı vergisi ama bundan
yararlanmakta da özgürüm. Paul Va-lery'nin, basiretini teslim etmek zorunda olduğumuz Goet-he'nin Onuruna
Konusmacında, ortaya çıkardığı gerçeklerden biri de buydu. Hatırlayacaksınız Bay Valery diyordu ki: 'Goet-he'de beni
her seyden çok etkileyen, yasamının uzunluğu olmustur' -üstelik gerçek uzunluğunu bilmiyordu bile- ve söyle
321
devam ediyordu: 'Goethe'nin yasamını sürdüğü bu uzun süre, birinci dereceden önemli olaylarla doluydu ve bu süre
boyunca dünya ona izlemesi, üzerinde düsünmesi, maruz kalması ve bazen de aklından çıkarması için çok sayıda büyük
olayla bir genel felaket, bir Zaman'ın bitisi ve baska bir Zaman'ın baslangıcını sundu.' İste bu benim baslangıcını
gördüğüm, Fransız Devri-mi'nin açtığı Zaman, milliyetçiliğin zamanıdır. Bu yargının, en azından görünüste ne kadar
çeliskili olduğunu biliyorum. İçinden çıkmakta olduğumuz zaman, Enternasyonallerin zamanı değil miydi? Tam dört
Enternasyonal gördük. İlki öldü ve çiçeksiz, taçsız gömüldü. İkincisi ise 1914-1918 arasındaki Dünya Savası sırasında
ulusların karsısında direnemedi. Üçüncü sadece bir kurgu, Rusya'nın ulusal siyaseti için bir sıkıntıydı ve bu yüzden de
bizzat Maresal Stalin tarafından bir yıl bile olmadan dağıtıldı. Dördüncüsü ise adına Bay Troçki denen ve siyasetin içinde
yolunu sasırmıs olan bir büyük yazarın -iste bir tane daha!- romansı müdahalesinden baska bir sey değildi. Hayır,
Enternasyonaller dönemi henüz gelmedi. Kabul etmek gerekir ki bu esinin kaynağında bulunan fikir çok yalın ve güçlü.
Hatta diyebilirim ki bu fikir büyük gerçekliklerin genisliğine sahip ama tarih sunu defalarca kanıdamıstır ki güçlü fikirler,
büyük gerçeklikler olgunlasmadan önce daima, parlak ütopyalar seklinde ortaya çıkar. Doktor Manc'ın -yine bir Alman
Eckermann, her yerde onlar karsımıza çıkıyorlar, bu da bizim geleceğe güvenle bakmamızı sağlıyor!- ütopik düsüncesi,
sonunda neye varır bilemiyorum ama doktorun teorisinin, öğrencileri ve müritleri tarafından ne zaman tarihin somut ve
yoğun gerçekliklerine uygulanılmak istense, hep ulus sorunu engeline takılıp kalması çok anlamlı (tabii bir de köylü
sorununa ama o da ilk sorunun belirli bir parçası zaten). Sovyet Devrimi nedir aslında? Sonrasında uluslar tarihinin
yeniden akısına döndüğü karmasık ve vahsi bir parantezden baska bir sey değil. Bugün Doğunun ovalarında neyle karsı
karsıyayız? Sovyetler'in ordusuyla mı yoksa Rus-
322
ya'nın ordusuyla mı? Ama ortada duraksayacak bir sey yok azizim! Sovyetler'in ordusu bozguna uğradı, savas
rüzgârında uçusup gitti. Zaten Maresal Stalin büyük subay tasviyeleriyle orduya ciddi darbeler indirmisti, Sansölye Hitler
de bu isi tamamladı. Bundan sonra karsımıza dikilen Suvorov'un hayaletidir; ordularımıza Napoleon'un ordularının
basına gelen akıbeti yasatmak istiyor! Hatırlayın Eckermann, bu yüzyılın yirmili yıllarında, Saksonya ve Bavyera'daki
kısa ömürlü Konseyler Cumhuriyetlerinin bütün gelismelerine nasıl sükunetle, nasıl bir zihin da-ğınıklığıyla -o sıralar
Renkler Teorisfnin yeni bir versiyonu üzerinde çalısmaktaydım- katılmıstım. Baskaları saskına dönmüslerdi, bunun
uygarlığımızın sonu olacağını düsünüyorlardı. Ne zırvalık ama! O dönemin asıl büyük sorunu, kuramcıların çığlıklarına
rağmen Konseylerin uluslararası organizasyonu değildi; sorun, Alman ulusunun bozgun nedeniyle asağılanmıs,
parçalanmıs, yolunu kaybetmis olmasıydı. Çözüm önerilerini dayatan Alman ulusuydu ve Versailles galiplerinin de
99
maksimalist devrimcilerin de girisimleri, Alman ulusunun üzerinde kırılmıstı. O zamanki zihin dağınıklığımı buna
bağlıyorum. Haksız çıkmadığımı itiraf edin Eckermann. Bugün ulusal bayrağı ilk açanların, yurtseverlik ruhunu tekeline
almayı isteyenlerin maksimalistler olduğunu görüyoruz. Yalnızca Maresal Stalin, Üçüncü Enter-nasyonal'i bizzat
dağıtmakla kalmadı, üstelik gelecekte de -ve bunu bir kehanet olarak da görebilirsiniz azizim- Komünizm bu dönemi
ancak ulusal olgusunun onaylanmasına hizmet ettiği sürece etkileyebilecektir. Komünizm ancak Evrensel Sovyetler
Cumhuriyeti fikrine arkasını dönüp özellikle Maresal Stalin'in gerçekçiliği sayesinde Rusya'nın eski uluslarının çevresinde
bir araya geldikleri ve simdiye kadar tebaa ya da sömürge durumundaki yeni ulusların da bundan sonra kaçınılmaz
olarak bir araya gelecekleri, berraklastıncı bir unsura dönüsebildiği için ayakta kalmıstır. Komünizmin oynayabildiği tek
tarihsel rolün, ilk bastaki devrimci hayallerini bir yana bırakarak, Ulus davasını ele al-
323 ması, Fransız Devrimi'nin yeni burjuvazisinin davasını ele alması olusu büyük çeliski, öyle değil mi? Tarihin buna
benzer büyük çeliskilerle dolu olduğu çok doğrudur. Tıpkı bunun gibi çokuluslu Komünist imparatorluğu da yine bu Ulus
fikri ortaya çıkaracak."
Goethe'nin söylediklerini, bana aktardığı güçlü fikirlerin, zengin düsüncelerin girdabından basım dönerek dinliyordum.
Konusmasına küçük bir ara verdiğinde ben de sessiz kalıyor, az önce söylediklerini belleğime kazımaya çalısıyordum.
Bir kez daha, böylesine büyük bir adamın can yoldası olmama izin veren sansa sükrediyordum.
"Hayır azizim," diye ekledi Goethe, sabırsızlıkla düsüncelerinin devamını beklemekte olduğumu görerek. "Bay Marx'in
güçlü fikri, müritlerinin kendi iktidarlarının bekaası için ihanet etmek zorunda kaldıkları asıl esini, Ulus fikrinin tararında
bulunmuyordu. Maksimalistler yalnızca tanımı gereği, burjuva niteliğinde olan Fransız Devrimi geleneğini sürdürerek, o
tarafa kendilerini zincirlemekle kalmadılar; aynı zamanda ulusal bağımsızlık ve ulusal büyüklüğe karsı su an duydukları
coskunun onlan tasıyabileceği anlık zaferler ne olursa olsun, kendilerini düsmanlarının gerisinde kalmaya ve onlann
merhametine sığınmaya mahkûm ettiler. Ulus isçilerin isi değil, orası kesin. Bay Marx'in düsüncesi, bu gerçekten olumlu
sonuçlar çıkarmaktı, bense bunda asağı sınıfların belirleyici bir tarihsel rol oynamalanm daha uzun bir süre engelleyecek
nesnel -ve tabii ki kültürel- sınırlamaların bir kanıtını görüyorum. Doktor Marx'in güçlü fikri, sivil toplumu ve onun
anatomisi olan siyasi ekonomiyi elestirmekti. Bu arastırma için de eski dostum Profesör G.W.F. Hegel'in çalısmalarından
esinlenmisti. Ancak ne yazık ki profesörün diyalektiğinden de esinlendi. Sevgili Eckermanncığım, Diyalektiğin Zararları
Hakkında, yıllardır üzerinde düsündüğüm su kısa deneme projesini bir sonuca bağlamamı hatırlatınız... " Ancak
konusmamız birden mars gibi bir bando müziğiyle ke-
324
sildi. Bu müziğin, gezintimizin gelis gidisleri içinde simdi yeniden giris kapısına doğru yürüdüğümüz ve kapısındaki yazı: -
Je-dem das Seine! az önce Goethe'yi duygulandırmıs olan eğitici çalısma kampının sert ama adil yasam kosullarından
yararlanmakta olan bütün mahkûmlara pazar tatilini duyurduğunu biliyorduk. İste Fernand Barizon.
Tam Leon Blum'un yeniden çalısmaya koyulduğu ve az önceki uzaktan gelen müziğin ezgilerinin araya girmesinden
hemen önce yazdığı son cümleyi, "Esitliğin bu tanımı tamamen devrimcidir"! yeniden okuduğu anda; Anlatıcı'nın bulanık
hayal gücünde canlanmıs olan Goethe ve Eckermann'ın bir kez daha ortadan kaybolarak, kamp sınırlarının elektrikli
dikenli tellerle çevrilmis alanına dönmekte olan dıs kommandolann kendilerinden daha gerçek bölüklerine yol açtıkları
anda; kampın giris kapısında Lagerkctpelle'mn, kamp orkestrasının bakır üflemelileri, ve alacalı bulacalı üniformalarıyla
hem kulağa hem göze hitabeden bir debdebe ve cafcaf yayarak bando müziğini baslattıkları bu öğle anında; kartallı
yolda mahkûm sıralarının kampın kapısında kendilerini bekleyen yazıya, herkesin en muhtemel kaderi olan ölüm
karsısındaki basit esitlikten baska bir seyi ifade etmediği için artık kimsenin dikkatini çekmeyen Jedem das Seine
yazısına doğru uygun adım yürüyerek yaklastıkları bu öğle anında; iste Fernand Barizon.
Gustlojfun sıkısık sırası içinde, karın üstünde uygun adım yürürken, bir yandan da kara kaslarının altındaki keskin
bakıslarıyla biraz uzakta ayakta, her pazar durduğu yerde duran ve copunu sıkça kullandığı için herkesin iyi tanıdığı
Untersturmfüh-rer SS hayvanına baktı.
Fernand'ın, Buchenwald'in kapısında duran bu gülünç ve boktan yazıyla, Herkesin borcu kendine ile ilgilendiğini mi
sanıyorsunuz? Barizon bunun gibisini çok görmüstü. Çünkü o, bütün kamu binalarının ön cephesinde -nedendir bilinmez,
kulü-325
beler buna dahil değildir- gülünçlük bakımından hiç de fena olmayan Özgürlük, Esitlik, Kardeslik ibaresinin küstahça
yazılmıs olduğu bir ülkede büyümüstü, bu yüzden de Jedem das Seine Barizon'un umurunda bile değildi.
Herhalde Barizon'un Leon Blum'ün Platon'a göre esitlik hakkında yazdıklarını okuma fırsatı olsaydı, buna karsılık
söyleyecek bir seyler mutlaka bulurdu. Bir kere, bir sosyal demokratın düsüncelerine karsı söylenecek bir sey mutlaka
bulunmalıydı; Barizon'un kolay kolay vazgeçemeyeceği eski bir ilkeydi bu. Sonra, ne olursa olsun, İspanyol'la üzerinde
konusmasına bile gerek kalmadan Barizon, Blum'ün yazdığı cümlelerden bir kısmına hayatta tepkisiz kalamazdı.
Örneğin su: "Adalet, esitlik, doğa ve toplum arasındaki oranı korumaya dayanır ve bu yüzden de toplumda, doğal
esitliklerin dısında kalan hiçbir esitsizliği hosgörmez." Bu yargıyı kuskulu bulacaktı Barizon! Önce su 'doğal' esitsizlikler;
Barizon bunun ne anlama geldiğini pek iyi bilemiyordu. Tabii ki doğada sağırlar ve dilsizler, hatta sağır-dil-sizler ve bir de
öyle olmayanlar vardı. Ancak bununla birlikte doğal gibi görünen, kökeni aslında toplumsalken sonradan doğala
dönüsmüs olan bir yığın baska esitsizlik de bulunabilirdi. Aynı yasta, aynı sınıfta okuyan bir prolo çocuğu bazı dersleri
izlemekte, bir avukat ya da bir doktor çocuğundan daha fazla zorlanabilirdi. Doğal esitsizlik mi yoksa toplumsal çevre
farkından doğan edinilmis esitsizlik mi? Haydi Leon, haydi! Bizim ağzımızı açtırma! Hem sonra doğal esitsizliklerin
toplumda korunması gereken oranının ne olduğunu kim belirleyecek? Hangi ölçüte göre? Bunu kontrol etme gücü kimde
olacak?
Ama Barizon, Leon Blum'ün bütün bu Platon esinli, hassas ve soylu düsüncelerinden habersizdi. Üstelik umurunda bile
olmazdı. Onun tek düsündüğü, her pazar aynı yerde durup, yüzünü beğenmediği mahkûmlan coplayan bu
Untersturmführer hayvanının önünden dayak yemeden geçip gidebilmekti. SS'ten kurtulmanın en iyi yolu, beserli sıralar
halinde kartallı yolda yü-
326
rümekte olan kafilenin tam ortasına saklanmaktı. Ancak bugün fabrikanın avlusunda sıralar olusturulurken, dalgınlığına
gelmis olacak ki Gustloff\xn yürüyüs sırasının en dıs ucunda bulmustu kendini. Demek ki SS astsubayının ancak birkaç
santim uzağından geçecekti.
Bu herifin özel bir sadizme sahip olduğunu çoktan fark etmisti Barizon. En zayıf gözüken, en arkada kalan, üstü bası en
dökülenlerin üstüne saldırmaz, tam tersine daha çok en sağlam gözüken, isten kaytaran, en ısıltılı olanları seçerdi.
Barizon bu SS'in Ruslar'la da neredeyse hiç ilgilenmediğini fark etmisti. Oysa genel olarak türdeslerinin canı, birilerini
haklamak istediği zaman, ilk önce genç Rus mahkûmların üstüne çullanırlardı. Ancak bu öyle değildi. Her pazar öğle
vaktinde, görünüse bakılırsa kartallı yolun çevresindeki SS garnizonunun idari binalarından birinden çıkıp gelen ve aynı
noktada bekleyen bu herif, Ruslar'la hiç mi hiç ilgilenmezdi. Onların rahat rahat geçip gitmelerine izin verirdi. Onun isi
neredeyse tamamen Batılılar'laydı.
İste tam Leon Blum'ün Platon'un esitlik tanımını devrimci bulduğunu yazdığı sırada, Fernand Barizon'un basındaki dert
buydu: SS'in ani, soğuk ve hayvani öfkesini uyandırmak için asağı yukarı bütün ölçütlere uygunken, onun önünden
dayak yemeden nasıl geçecekti? Kendini olabildiğince küçültmesi, sırtını kamburlastınp, bakısını öte tarafa çevirmesi mi
gerekirdi? Sanki bütün varlığı bundan ibaretmis, zindan mahkûmu olarak Gust-loffxz çalısıp, kendi üzerinde ölüm ve
yasam hakkına sahip olan üniformalı heriflerin önünden geçmekten olusuyormus gibi dünyanın en doğal havasını mı
takınmalıydı? Ya da hiçbir sey yokmus gibi hafif hafif ıslık çalarak isten dönüyormus, SS de La Courneuve Meydam'nın
dört yol ağzında görev yapanlar gibi kartallı yolda duran bir trafik polisinden baska bir sey değilmis gibi mi geçmeliydi?
Yoksa tam tersine bütün vücuduyla dümdüz durup, bir i harfi gibi dimdik, hızlıca geçip gitmeli miydi? Gustlojfun
avlusunda kommando beserli sıra olurken, kafi-
327
lenin tam ortasına saklanmayı ustaca bir sanatla alıskanlık haline getirmis olan Barizon, bugün bu alıskanlığını unutmus
olduğu için kendine kızarak iste bu sorunla basa çıkmaya çalısıyordu. Ama bu, Fernand'ın bugünkü dalgınlığından
olmustu. Juliet-te'i ve on yıl önce Juliette'le birlikte yaptıkları Brötanya kaçamağını düsünüyordu. Neden Brötanya'ya
gitmislerdi? Birdenbire akıllarına esmis, birkaç gün bas basa kalmak üzere yola koyulmuslardı. Tıpkı bir yürek çarpıntısı
gibi. Tamam, ama niye Brötanya? Beaumont-du-Gâtinais'de, anneannesiyle dedesinin çiftliğinde, bir resimli dergi
koleksiyonu vardı, o da bir yaz bunlara uzun uzun bakmıstı. Sekiz yasındaydı. O yıl bütün bir yazı, hangi nedenle
anneannesiyle dedesinin yanında geçirdiğini hatırlamıyordu. Çiftliğin büyük mutfağının arkasındaki, karanlık ve serin bir
odada bu resimli dergileri tek basına karıstırmıstı. Bir gün, çıplak ya da yan çıplak kadın resmi bulma umuduyla ve büyük
bir titizlikle incelemekte olduğu bir Modanın Küçük Yankısı dergisinin içinde, herhalde orada unutulmus ya da oraya
yanlıslıkla konmus, küçük yesil bir kitapçık buldu. O zaman bile oldukça eskimis olan, 1894 tarihli bir Brötanya gezi
rehberi. Küçük Fernand, bu rehberi büyük bir zevkle okumaya basladı. Kısa sürede bütün sayfalarını ezberledi. Yalnızca
Brötan-ya'nın geçen yüzyıl sonundaki durumu hakkında her seyi değil, oraya gidis yollarını ve rehberin tanıttığı, yol
üzerindeki yakın sehirleri de ezbere biliyordu artık. Yıllar sonra bile bunları hâlâ hatırlıyordu. 1938'de İspanya'dayken, bir
devriyede XIV. uluslararası tugaydan, Chartres'lı bir adamla birlikte bulunmustu. Barizon bu kentin katedralini,
karsısındakini hayretler içinde bırakan bir cosku ve kesinlikle anlatmıstı. Fernand, koro yerinin sağında bulunun Meryem
Ana tasvirine geldiği sırada karsısındaki alınıvermisti. Doğduğu kentin güzellikleri hakkında kendisine ders verilmesine
bozularak Barizon'a siyasi bir tas atmıstı."Baksana Fernand," demisti, "partiden bir arkadas olarak kiliselerle biraz fazla
ilgilisin!"
328
Ama bu Chartres'lı tam adamına çatmıstı. Çünkü Barizon birkaç hafta önce yapılan Arles Kongresi'nde Thorez'in
sunduğu raporu içeren bir FKP brosürünü daha yeni okumustu. Bu raporun kimi yerleri, aramızda kalsın, Barizon'un
kafasını biraz karıstırmıstı. Örneğin Maurice'in raporunda İspanya'ya ayırdığı kısa bölümü fikir ve ifade gücü bakımından
biraz yetersiz, zayıf ve üstelik göz yasartıcı derecede pasifist bulmustu. Çünkü zorunlu ama yetersiz olan, duygulandıncı
selamlamalar ve zafer dilekleri bir yana, Maurice'in söylediklerinin özü, Barizon'un ilk okuduğunda yerinden sıçramasına
neden olan su cümlede özetleniyordu: "İspanyol halkının bahtsız talihinden Fransa'yı ve diğer ulusları korumanın
zamanıdır." İste bu, Barizon'u yerinden sıçratmıstt. Bahtsız talih mi? Fasist bir devlet darbesine karsı silahla ayaklanarak
kaderin akısını değistirmek, bahtsız bir talih miydi yani? Her ne kadar savasın çıkması halk kuvvetlerinin aleyhine olmus
olsa da -Barizon zafer olasılığından ciddi biçimde kuskulanmaya baslamıstı- baska ne yapılabilirdi ki? Savasın
felaketlerinden kurtulmak için fasizme teslim mi olunacaktı yani? Hayır, bu 'bahtsız talih' Barizon'un boğazında tıkanıp
kalmıstı. Ancak simdi konu bu değildi. Simdi konu, bu kıçımın Chartres'lısının ağzını kapatmaktı. "Eh sen de," demisti
Barizon, "bir parti üyesi olarak genel sekreterimizin konusmasıyla yeteri kadar ilgili değilsin!" Aslında Barizon bu kadar
resmi bir adam değildi. Genel sekreter yerine Maurice demeyi tercih ederdi. Ama Maurice demek, su an çok etkileyici
olmayacaktı. Kanıt: Karsısındaki endiseyle gözünü dikmis ona bakıyordu. Barizon istifini bozmadan devam etti: "Arles
raporunu okuman gerek aslanım. Biz Komünistlerin ulusal geleneklere saygı ve sadakatimiz hakkında. Chartres
Katedrali de ulusal bir gelenek, sence de öyle değil mi?" Chartres'lı hiçbir sey diyememisti.
Ancak bu hikâye, Juliette'le Brötanya kaçamağından birkaç yıl sonra olmustu. Baska pek çok sabah olduğu gibi, bu
sabah
329
da Gustloff kommandosu, kartallı yolun kan üzerinde uygun adım yürüyerek kampa geri dönmek üzere beserli sıra
olmaya basladığı sırada Barizon, bu Brötanya kaçamağını hatırlamıstı.
101
Gâtinais'deki, geçmiste kalmıs o yaz boyunca küçük Fer-nand, hayali yolculukların zevkine dalıp gidiyordu. Sonunda
Brötanya'yla ilgili, ya da en azından XIX. yüzyıl sonundaki Brö-tanya'yla ilgili her seyi öğrenmisti. Ancak tarihsel sırası
karısmıs bu bilgi, 1934 yılında ona, bazı sorunlar çıkarmaktan geri kalmamıstı. Örneğin Pouliguen'da Juliette'le birlikte
Yabancılar Oteli'ne girer girmez -bu oteli rehberden Barizon'un belleğine kazınmıs olan bir cümle "burada her odada
elektrikli zil" bulunduğunu söyleyen bir cümle nedeniyle seçmislerdi- Barizon yine, çocukluk hayallerini mutlu etmis olan
küçük yesil kitapçıktan hatırladığı; bu oteli 1894'te isletmekte olan dul Bayan LeB-reton'dan haberleri olup olmadığını
dikkatsizlik ederek sorduğunda, personel arasında esrarlı bir çalkantıya neden olmustu. Öyle görünüyordu ki en azından
Fernand'la Juliette, bu masum sorunun ateslediği bas basa fisıldasmalardan, telaslı fiskoslardan su sonuca varmıslardı:
Bu dulun adı, geçmiste kalmıs ve bula-nıklasmıs da olsa bazı can sıkıcı olayları hatırlatıyordu. Ne olursa olsun, otelde
kaldıkları yirmi dört saat boyunca Fernand ve Juliette kendilerini sürekli olarak, biraz kuskulu, hatta korkulu bir saygıyla
dört bir yandan sarılmıs olarak bulmuslardı. Bu deneyimden sonra Juliette, çılgın kaçamakları boyunca konaklayacakları
otel ve benzeri yerlerde, rehberin tavsiye amacıyla yazmıs olduğu isimleri bu yerlerin yeni sahiplerine ya da
isletmecilerine söylemenin münasebetsiz bir davranıs olacağına karar vermisti.
Bu sabah Gustloffun avlusunda Fernand Barizon, o yesil rehberi anımsamıstı. Dul Bayan LeBreton hikâyesinin Juliette'e
attırdığı çılgın kahkahaları anımsamıstı. Bu çılgın kahkahalardan bolca yararlanmıstı Fernand; çünkü Juliette ask
oyunlarında hiçbir zaman bu sınırsız nese anlarında olduğu kadar serbest ve coskulu olmazdı. İspanyol'a bu yesil rehber
hikâyesini anlatma-
330
lı, diye düsünmüstü. İspanyol, Juliette'le ilgili neredeyse her seyi biliyordu ama bu yesil rehberden haberi yoktu. Bu
henüz İspanyol'a anlatmamıs olduğu bir hikâyeydi ve Barizon bu hikâyenin onu eğlendireceğinden emindi.
Her neyse, bütün bu anılara dalıp gitmis olan Fernand Barizon, sonunda kendini kommando kafilesinin en dıs sırasında
buluvermisti. Nerede durduğunu fark ettiğinde, yer değistirmek için çok geçti. İste bu yüzden simdi, kartallı yolun karı
üzerinde yürürken Barizon, her pazar kendine sakladığı ölçütlere göre seçtiği birilerini coplayan SS astsubayının
önünden geçerken, cop darbelerinden kurtulmak için nasıl bir tavır benimsemesi gerektiğini düsünüyordu.
Yine de yesil rehberin anısı, bugün onu bir kez daha güldür: müstü. Yemekten sonra bunu İspanyol'a mutlaka
anlatmalıydı.
Ama Barizon bu Brötanya gezi rehberi hikâyesini İspanyol'a o gün, o pazar günü anlatmadı. Çok daha sonra, yıllar sonra
anlattı. Tam yirmi yıl sonra. Hatta 1960 yılında, Nantua, Cenevre ve Zürih'le birlikte pek çok hayali yerde, belleğin birçok
yerinde duraklayarak yaptıkları, sözü daha önce de edilen, daha sonra da edilecek olan gezi sırasında bile değil. Gerçi
Nantua'da Juliet-te'den söz etmislerdi. Belki Cenevre ve Zürih'te de onun hakkında konusmus olabilirlerdi. Zürih Gölü
üzerinde, itirafların, açıklamaların biraz soluk soluğa kalmıs karısıklığı içinde, karmakarısık yığınla seyden söz etmislerdi.
Zürih Gölü üzerinde gezinti yapan gemide, Ruslar'dan söz etmislerdi, örneğin. Hatta Buc-henwald'in Ruslar'ından da
değil, SSCB'nin Ruslar'ından.
"Onlar dünyadaki son Hıristiyan halk," demisti İspanyol, Barizon'a. "Sonsuz bir tevekkül içinde olan, akıl sır ermez ve ara
sıra da ani, kör isyanlarla sarsılan bir halk. Zaten bu isyanlar da giderek seyreklesiyor. Hem unutma Fernand, Rusçada
'Hıristiyan' ve 'köylü' sözcükleri aynı kökten gelir. Hiç oraya gittin mi? Onlarca yıldır sanayilesme hakkında, bes yıllık
planlar hak-
331
kında bağıra çağıra söylediklerimizin hepsi yanlıs! En azından kısmen yanlıs. Yani yüzeysel. Sosyalizm, demisti Lenin,
Sovyetler ve elektriklendirme demektir. Artık hiç Sovyet yok, elektriklendirme de yok gibi bir sey, eğer bu deyimi gerçek
bir modernliğin simgesi olarak alırsan. SSCB'de modernlik yüzeysel, yalnızca askeri sanayii ile uzay arastırmalarına
bağlı olan birkaç sektörü kapsıyor. Stalincilik, Sovyetlerin kökten yok edilmesi ve köylülüğün atalardan kalma, eski
değerlerine teslim olmak anlamına geldi. Simdi bana bunun boktan bir çeliski olduğunu, parlak ve cilalı formülleri hâlâ
sevdiğimi söyleyeceksin. Tamam, Stalincilik her seyden önce köylülerin kökünün kazınmasıdır; ancak burada kökü
kazınan köylülüğün modern, sözcüğün tarihsel anlamıyla kapitalist ve dinamik kısmı. Tasrada geri kalmıslığı temsil eden
sey kapitalist ziraat sirketi değil, kolhoz. Ama bu da baska bir sorun! Ruslar, Fernand, son Hıristiyan halk. Hatta öyle bile
değil! Onlar Hıristiyan bir halk değil, Hıristiyanlastınl-mıs bir halk, ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum?" Barizon çok
iyi anlıyordu. İspanyol yine o her zamanki doğaçlamalarından birine dalmıstı. Geçen onca yıla, saçlanndaki aklara ve
deneyime karsın, bu çocuğun bu kadar az değismis olması tuhaf seydi. Barizon, somut sorularını sorabilmek için
fırtınanın geçip gitmesini bekledi.
Sonuç olarak 1960'da, Zürih Gölü üzerinde gezinen gemide İspanyol Barizon'a bir dolu seyden söz etmisti. Ona, Kremlin
polikliniğinin koridorlarında Viaçeslav Mika-iloviç Molotov'la tesadüfen karsılasmasını anlatmıstı. 1958 ya-zındaymıs.
İspanyol, orada karısıyla birlikteymis. Soçi'ye tatile gitmeden önce zorunlu bir tıbbi kontrolden geçmeleri gerekmis. Onlar
bir analizin ya da radyoskopinin sonuçlarını beklerken birdenbire ortalık karısmıs. Kapılar çarpılmıs, bütün bürolar
bosalarak içlerindeki herkes Sovyet politik bürokrasisinin zirvesiyle, soylu yabancı konuklara ayrılmıs olan bu polikliniğin
koridorlarına çıkmıslar. Doktorlar, hemsireler beyaz önlükleri
332
üzerlerinde uçusarak, koridorun girisine doğru çılgınca atılıp kosmaya baslamıslar. Çünkü, İspanyol'la karısının bir
bankın üstünde uslu uslu oturarak beklemekte oldukları bu koridorun öbür ucunda, bütün bu gürültü patırtının nedeni
belirmis: Kır-çılımsı bıyıklan, çelik çerçeveli gözlükleri, inanılmayacak kadar mat ve gri teniyle hemen tanınabilen kısa
boylu bir adam. Mo-lotov'mus bu. Doktorlar ve hemsireler onun elini sıkmak, giysilerine dokunmak, ona ön adı ve baba
adıyla seslenebilmek için birbirleriyle yansıyorlarmıs. Viaçeslav Mikailoviç! XX. SBKP Kongresi'nden ancak iki yıl
sonraymıs. Krusçev'in Molotov'u aralarına Sepilov'un da eklendiği dörtler çetesiyle birlikte -Molotov'la birlikte, Malenkov,
Kaganoviç ve Vorosilov- kutsal formülle görevden almasının üzerinden bir yıl geçmis. En yüksek iktidar uğruna verilen
bu mücadelede, Molotov'un Sovyet bürokrasisinin en gerici unsurlarını temsil ettiğini ve onun Stalin-ciliğin baska adlar
altında devam etmesinin bir simgesi olduğunu herkes biliyormus. Ama yine de personeli, Stalin terörünün son
saldırılarından birine, 'beyaz gömlekliler komplosu' olayına uğramıs olan Kremlin kliniğinin doktorlan ve hemsireleri
Viaçeslav Mikailoviç'i kutlamak, onun eline dokunmak için içten ve korkunç bir sevkle, açıkça içten olduğu için korkunç
olan bir sevkle birbirleriyle yarısıyorlarmıs. Gri yüzlü, gri bıyıklı, gri bakıslı, gri takım elbiseli bu kısa boylu adam, bu kısa
boylu ölüm bürokratı, daha sonra aralarında konusacakları ve bir kere daha aynı tepkiyi vermis olduklarını anlayacakları,
dehsete kapılmıs bir saskınlık duygusu içinde, hiç kımıldamadan, oturdukları yerde donmus gibi duran İspanyol'la
karısının yanından geçip gitmis. Viaçeslav Mikailoviç Molotov, yanında Nazi savas suçlularının, hiç olmazsa
çoğunluğunun, çırak gibi hatta onlar tarihin kötü tarafına, yenilenlerin tarafına düstüğüne göre ancak büyücü çırağı gibi
kalacağı, Terör'ün bu donuk memuru; sağa sola gülücükler dağıtarak, kölece ve sefil bir sevkle pohpohlanarak
yanlarından geçerken, bankın üstünde oturmakta olan bu çifte
333
kısa bir bakıs atmıs ve karsılığında onun zamanında orada bulunmayan, onun zamanından olmayan bu yabancılardan
buz gibi bir bakıs almıs. Bunun üzerine bulantılı bir çesit bas dönmesi, bas dönmeli bir çesit bulantı içindeki İspanyol,
yani ben, günün birinde Stalin'in canlanarak Kremlin'in koridorlarında, ağır ve yavas adımlarla, bir eli askeri ceketinin iki
düğmesi arasında gidip gelerek, her seyi yeniden iktidarı altına almak üzere bürosuna doğru yürüdüğünü hayal ettim.
Her neyse, Zürih Gölü'nün üzerinde Barizon'a pek çok seyden söz etmistim. İki yıl önce Molotov'la tesadüfen
karsılasmamdan ve bir de o yıl, 1960'ta Suslov'la hiç de tesadüfi olmayan karsılasmamdan. Ancak o gün Barizon bana,
Brötanya gezi rehberi hakkında hiçbir sey söylememisti. Bundan tam dört yıl sonra 1964'te, Yardımlasma Kurumu'nun
çıkısında Fernand Barizon'la son kez karsılastığımızda bana, üzerinde hâlâ sayfalarca konusabileceği bu rehberden söz
etmisti. Bir gün, bütün bunlardan, bütün bu yolculuklardan, bütün bu hatırlamalardan çok sonra, canlı ve pırıl pırıl
aydınlık bir Haziran günü, Foues-nant Meydanı'ndayken, Barizon'un, Yardımlasma'nın yakınlarındaki bir kahvede
benimle konusurkenki sesini hatırlamıstım. Bana gezi rehberi hikâyesini o gün anlatmıs ve bir cümlesini de ezbere
söylemisti. Neden o cümle? Hiçbir nedeni yok, gelisigüzel, ama cümle suydu: "Solda 2,776 nüfuslu, bütün Finistere'de
kadınlarının güzelliği ve süslülüğüyle ünlü ve bir de XIII. yüzyıl kilisesine sahip bir ilçe olan Fouesnant yolu... " Fouesnant
Meydanı'nda, XIII. yüzyıl kilisesinin önündeydim ve Fernand Barizon'u hatırlıyordum. Juliette ve o Fouesnant'a
gitmemislerdi. Genç kadın, buranın kadınlarının güzelliği ve süslülüğüyle ilgili cümleyi duyduktan sonra varsayımsal ve
ileri görüslü bir kıskançlık krizine kapıldığı için değil, sadece tek metelikleri bile kalmadığından Paris'e dönmeleri
gerektiği için. Fouesnant'day-dım ve gezi rehberinin, gerçekliğini elbette ki garanti edemeyeceğim ama metne
uygunluğunu, ya da bir baska deyisle Fer-
334
nand'ın bana 1964'te aynen böyle alıntıladığını garanti edebileceğim cümleyi tekrar ediyordum. Ancak biz yirmi yıl
öncesinde, Buchenwald'deyiz.
Arbeitsstatistik bürosundayım, öğle yoklaması basladı. Hoparlörlerden yoklamanın seyrini takip ediyoruz. Bizim
ayrıcalıklarımızdan biri de-ki bu da az sey değil- yoklama sırasında çalısma yerimizde kalmamız. SS astsubayı geldi bile;
bizi saydı, hesap tamamdı; bizim gibi çalısma yerlerinde kalan mahkûmların toplam sayısını bildirmek üzere
Rapportführer'e gitti. Pazar gününün eristeli çorbasının dağıtılacağı bloğa doğru kosmaya baslamadan önce yoklamanın
tamamlanmasını beklememiz gerekiyordu. Kosanlar daha çok Daniel ve benim gibi günlük, her zamanki tayından baska
yiyecek bir seyi olmayanlardı. Diğerlerinin, gerçek ayrıcalık sahiplerinin, Prominente'lç.nn kosmaya hiç ihtiyaçları yoktu.
Ya blok sefi onların çorba payını onlar gelinceye kadar saklardı, ya da onlar çorbaya dokunmaya bile tenezzül etmeden
kendi paylannı kendilerinden biraz daha az ayncalıklı olan diğer ayncalıklılara verirlerdi.
Merkez fis dosyası dolabının önündeki yerimde oturuyordum. Hiçbir sey yapmıyordum. Bombos ve dalgındım. Az önce
birinin verdiği Das Reich haftalık dergisini bile okumuyordum. Yalnızca Rapportführer'm sesinin hoparlörden gürleye-rek,
yoklamanın bitisini duyurmasını bekliyordum. Dalgın dalgın krematoryumun bacasına bakıyordum; sabahki hafif, gri
dumanın koyulasmıs olduğunu fark ettim.
Tam o sırada Jiri Zak'ı gördüm. Arkadası Josef Frank'ı görmeye gelmis olacaktı. Jiri Zak Schreibstube'de çalısan genç
bir Çek Komünistti. Ağırbaslı, sakin bir adamdı, hiçbir zaman sesi yükselmezdi. Çelik çerçeveli gözlüklerinin ardında,
keskin ba-kıslan vardı. Evet, iste gelip hemen önümde, isgücü dosyasının öbür tarafinda oturmakta olan Frank'ın yanına
oturdu. Beni görünce, bana doğru bir el hareketi yaptı. Frank da bana doğru dönüp küçük bir selam isareti yaptı. 335
I
I..
Öğle günesi barakanın öbür tarafında, yoklama yeriyle krematoryumun tarafında camlara vuruyordu.
Yıllar sonra Prag'da, Ulusal Galeri'de, bir Renoir tablosunun, önündeydim. 1960 yılıydı. Bir gün önce
Fernand Barizon'la birlikte Zürih Gölü'nün üzerinde gemiyle gezmistik.
Sasılacak sey ama bu Prag yolculuğundan hatırladığım tek anı, Renoir'ın bu genç kadını ve onun karsısında
düsüncelere dalısım. Neden Prag'da olduğumu, bu yolculuğun acil nedenini tamamen unutmusum. Prag'da kaldım mı
yoksa Prag da yolculuğun duraklarından biri miydi, bunu bile hatırlamıyorum. Ama ne olursa olsun, o yolculuğun
sonunda Moskova'ya gitmediğimi biliyorum. Bütün hayatım boyunca Moskova'ya üç kez gittim. 1958'de yaz tatili için,
1959'da yine yazın Moskova yakınlarındaki Uspenskoye'de bir haftalık bir is toplantısı için ve son olarak da yine yazın,
yine tatil için ve yine 1960 yılında, Barizon'la yolculuğumuzdan birkaç ay önce.
Ama belki de Doğu Berlin'e gitmisimdir? Ya da Bükres'e?
Her ne olursa olsun bu görüntü, Prag Satosu'nun sınırlari içinde bulunun Sternberk Sarayı'nın salonlarından birindeki
Ulusal Galeri'de, bir Renoir tablosunun önünde durusum; bir gece karanlığıyla sarılmıs olarak, belirsiz bir hiçliğin içinde
tek basına duruyor. Bu müzeyi iyi bilirim, daha önce de gitmistim. Hatta Daubigny'nin tuvallerini de ilk kez bu müzenin
103
salonlarından birinde görmüstüm. Yanlıs hatırlamıyorsam, Barbi-zon'daki bir okulun resmiydi bu. Belli bir dönemde
Paris'te, Daubigny Sokağı'nda oturmustum. Ancak bu ressamın eserlerini ilk kez Prag'da görmüstüm. Daha sonra da
yine bir ressamın adını tasıyan Felix-Ziem Sokağı'nda oturmustum. Ancak Prag'daki müzede Felix Ziem'in eserleri yoktu.
Renoir'ın bu genç kadın portresi vardı ve ben de onun karsısında hareketsiz duruyordum. Gerisi ise hayal gücüme
kalıyordu. Prag'da hep aynı yerlerde kalırdım. Bu yüzden Sternberk Sa-
336
rayı'na hangi yoldan gelmis olduğumu kolayca hayal edebilirdim.
Eğer bu sefer Hradcany'nin güneyindeki modern semtin villalarından birinde kalmıssam -hatta belki de birkaç kez olduğu
gibi Cepiska villasında, Gottwald'in damatlarından birinin gözden düsmeden önceki görkemli evi olduğu için onun adını
tasıyan ve o ülkeden kovulduktan sonra (belki de eski sahibinin günahını böyle bir uluslararasılık kandırmacasıyla
silmeye çalısarak) kardes partilerin konuk yöneticilerinin kullanımına sunulan villada kalmısımdır- Hradcany'nin sınırlan
içine, doğrudan içinde İspanyol Salonu'nun bulunduğu avluya çıkan köprüden geçerek gelmisimdir.
Ancak 1960 güzünde, Prag'da, Cepiska villasında kalısımı haklı çıkaracak bir İKP yönetim toplantısı olmadığından
kesinlikle ve kesinlikle eminim.
O halde, Çek partisinin konuklarına ayrılan ve sehrin tam göbeğinde bulunan ve Barutçu kulesinden de çok uzak
olmayan, eski Steiner Oteli'nde kalmıs olmalıyım. Ancak otelin adı, Grand Hotel Steiner, artık yazılı değildi. İsmi olmayan
bir oteldi bu. Bu yüzden biz kendi aramızda, iletisim kolaylığı sağlamak için bu otele Otel Praga derdik; ama bu durumu
bilmeyenleri yanıltabilecek bir adlandırmaydı, çünkü sehirde gerçekten bu ismi tasıyan bir otel de vardı. Bu adı tasıyan,
ismi açıkça ve resmen Hotel Praga olan kurulus ise turistlerin, partiden olmayanların kolayca düsebilecekleri bir tuzaktı
aslında. Teskilatın kuvvetlerinden bir ajana, Otel Praga'da kaldığınızı söylemeniz, ya da bunu belirli bir biçimde
söylemeniz, karsınızdaki memur ya da nöbetçinin gerçek Otel Praga'dan yani üzerinde bu adı tasımayan ve gerçekdısı
ya da en azından gizli varlığı, sahte Otel Praga'nın, yeri geldiğinde herkesin ziyaret edebileceği otelin gerçek varlığı
tarafindan korunan otelden söz ettiğinizi hemen allaması için yeterli olurdu.
Eğer eski Steiner Oteli'nden yola çıkmıssam -otelin son ger-337
çek adı bu olsa bile, bu adı hiç kullanmamak gerekirdi, çünkü otelden bu adla söz ettiğinizi duyan her kim olursa olsun
kuskulu bir saskınlığa düserdi; oysa otele Otel Praga takma adıyla atıfta bulunduğunuzda, en kötü olasılıkla, hiçbir öfkeli
sonuç doğurmayacak geçici ve önemsiz bir yanlıs anlamaya yol açardınız- eğer partinin konuklarına ayrılan isimsiz
otelden çıkmıs-sam, Eski Kent'i ve Charles Köprüsü'nü geçerek Mala Strana yokusundaki, Hradcany teraslarına çıkan
sokaklara gelmis ve Sternberk Sarayı'na bu yolla varmıs olmalıyım.
Ama hiç hatırlamıyorum.
Yalnızca Renoir'ın tablosunu, güleryüzlü, tombul genç kadının yasamaktan duyduğu göz alıcı mutluluğu hatırlıyorum.
Ulusal Galeri'deki mobilya kokusunu, arkamda yürüdüğünü tahmin ettiğim bir ziyaretçinin adımlarından çıkmıs olması
gereken bir parke dösemenin çıtırtısını hatırlıyorum. Bir pencereden görünen, yapraklan dökülmüs bir ağaç dalını
hatırlıyorum. Renoir'ın çizdiği bu güleryüzlü ve altın parıltılı koyu renkli genç kadının karsısındaki nostaljik duygulanısımı
hatırlıyorum. Kadının boynunun kıvrımını, omzunda bir kumas parçasının katlanısını, omzunun tahmin edilen
beyazlığını, kumasın içindeki göğsünün düzgün yuvarlaklığını hatırlıyorum. Renoir'ın tuvalinin karsısında birden aklıma
gelen fikri, Milena'nın da bu resme bakmıs olması gerektiği fikrini, yürek çarpıntısıyla, avuçlarım terleyerek hatırlıyorum.
O gün, 1960 yılında Milena Je-senska'nın birdenbire canlanıveren anısını hatırlıyorum. Milena'nın bir defadan fazla tam
burada, aynen benim durduğum noktada hareketsiz durarak Renoir'ın resmini seyretmis olması gerektiği fikrinin bende
yarattığı titremeyi hatırlıyorum. Projektörlerin ısığında dönüp duran kar tanelerinin pınlınlı anısını hatırlıyorum; dokunaklı
bir anı bu, Milena'nın, Ravensbrück'teki bir toplama kampında ölmüs olan Milena Jesenska'nm anısını buzdan bir ates
gibi aydınlatıyor. Bir Renoir tablosunu seyrederken, Milena Jesenska'nm küllerinin üzerine düsen karın anı-338
sini hatırlıyorum. Krematoryumun dumanıyla rüzgâra savrulan Milena Jesenska'nm güzelliğini hatırlıyorum. Renoir'ın, bu
genç kadınının, otuz yıl önce Milena'nın kendisini seyreden bakıslarını seyretmis bakıslarındaki canlılığı hatırlıyorum.
Yakında kamp barakalarından baska hiçbir seyin olmadığı ıssız bir manzaranın içindeki bir krematoryum dumanı kadar
hafif ve gerçekdısı olacağını bilmeden, sırtını arkaya doğru eğerek Renoir'ın tablosunu seyretmekte olan genç ve kibirli
Milena Jesenska'nm; yakın geleceğin bu genç ölüsünün yüzünü seyretmis olan genç kadının gözlerindeki sonsuza dek
canlı kalacak bakısı hatırlıyorum. Milena'nın yüzünün duman olduğunu, rüzgâra kansarak silinip gittiğini hatırladığımı
hatırlıyorum. Bir Renoir tablosunun karsısında, Milena'nın anısının içinde canlanan bir Buchen-wald pazarını
hatırladığımı hatırlıyorum. Sanki Ravensbrück'te bir Pazar günü, benim yirmi yıl sonra Sternberk Sarayı'na yapacağım
geziyi ve burada onun hiç kuskusuz çok iyi bildiği bir Re-noir tablosuna hayran olacağımı, Milena rüyasında görüyormus
gibi Milena'nın anısı içinde silik olarak kendimi haürladığımı hatırlıyorum. Milena'nın benim varlığımı gördüğü bir rüyasını
hatırlıyorum. Buchenwald'in Pazar günlerini ve Josef Frank'ın, barakanın öbür yanındaki, krematoryum tarafındaki
camlardan yansıyan günesin pınltısıyla bir an için halelenen, bana doğru dönmüs yüzünü hatırlıyorum.
Bir gün önce Zürih Gölü üzerinde Fernand Barizon'la gezinti yapmıstık. "Gerard,
su meshur gizli rapor, gerçek mi değil mi?"
Barizon bu soruyu ansızın sorduğunda, Wadenswil Kö-yü'nün tam karsısındaydık. "Yani su,"
dedim, " 'Krusçev'e atfedilen rapor' mu demek istiyorsun?" Ama Fernand'ın canı saka
yapmak istemiyordu. "Gerçek mi değil mi, Gerard?" dedi kupkuru bir sesle. Olumlu anlamda
basımı salladım.
339
Dört yıl önce, 1956 Haziran'ında Madrid'de, Kibele Mey-danı'ndaydım. Saat
sabahın besiydi.
Taksi soföründen beni Kibele Meydanı'nda, merkez postanesi binasının önünde bırakmasını istemistim. Ücreti ödedim,
taksiye gitmesini söyledim. Haziran günesi Madrid'in üstünde yükselmekteydi. Yürümeye basladım. Evime dönüyordum
ve pek yakınında değildim. Ancak üç yıldır, taksiyi yeraltı evlerimden biraz uzakta durdurarak yürümeyi alıskanlık haline
getirmistim. Zaman zaman yolu değistirererk, ara sıra bir kahvenin tezgâhında biraz durup, izlenip izlenmediğimi kontrol
ederek eve yürüyordum. Bunlan yaparken de hiç üzerinde düsünmüyor, hepsini mekanik bir biçimde yapıyordum.
Çevremdeki sehir manzarasında benden baska kimse yoktu, meydan bombostu. Tanrıça Kibele ile bas hasaydım.
Meydanın ortasındaki kaidesinin üstünde, üzerine çesmenin sularının aktığı bir havzanın içinde duruyordu.
Birden, bu Haziran safağının sessizliği içinde, bir su sesi duydum gibi geldi. Kibele heykelinin çevresindeki çesmenin
sularının sesini. Kalbim çarparak durdum. Bu meydanla, bu çesmeyle ilgili bir anımı hatırlamıstım. Daha önce de bu
capcanlı su sırıltısını duymustum. Çok uzun zaman önce.
Bir çocukluk anısıydı bu.
Tıpkı bugün gibi sessizdi ortalık. Ancak bu kez bir Haziran safağında değil, 1934 yılında, bir Ekim öğleden sonrasındaydım.
Bu yüzden de çesmelerin sırıl tısının hafif sesini duymamı sağlayan sabahın erken saatlerinin sessizliği değildi.
Daha ağır bir sessizlikti. Dedikleri gibi, ölüm sessizliği. Bu kez sözcüğün gerçek anlamıyla hem de. Geçmiste, otomatik
silahların gürültüsünü izleyen bir ölüm sessizliğiydi bu. Bir ceset meydanda yığılıp kalmıstı. Mavi isçi tulumu giymis bir
adam Sivil Savun-ma'nın tüfekleriyle delik desik olmustu. Düserken ayakkabısının teki uzağa yuvarlanmıstı.
340
f
1934 Ekim'inde, o ölüm sessizliğinde de, Madrid'deki Tanrıça Kibele'nin kaidesini çevreleyen çesmelerin sırıltısını
duymustum.
Ancak mönüden seçilmis bu çocukluk anısını anlatacak değilim.
Yirmi iki yıl sonra, 1956 Haziran'ında bu anı, Haziran göğünden hafif bir bulut gibi kayıp geçmisti. Geçip gitmesine izin
vermistim. Hiçbir sorun yaratmayan bu silik anının yitip gitmesine göz yummustum. Bu anıda iyiler iyi tarafta, kötülerse
kötü taraftaydı. Bir tarafta cellatlar, bir tarafta kurbanlar vardı. Bir tarafta polisler, bir tarafta bir proleter. Hiçbir sorun
çıkarmadığı, hiçbir soruya yol açmadığına göre bırakalım bu anı yine yitip gitsin. Dilsiz bir anı bu, onu yine dilsizliği içinde
bırakalım. Yeri geldiğinde hatırlanmak üzere, orada sıcakta bekleyecektir.
Yirmi iki yıl sonra ben, Kibele Meydanı'nda taksinin arkasından bakarken; Le Monde, Krusçev'in SBKP'nin XX. Kongresi'ndeki
gizli raporunu yayınlamayı iki gün önce bitirmisti. Madrid'de her aksam üst üste, bu Paris gazetesine abone olan
bir yoldasın evinde bu raporu okumus, her seferinde okumaya uzun uzun dalıp gitmistim. Doğruluğundan bir saniye için
bile kuskuya düsmemistim. Bu apaçık, barbar gerçeği, yeraltı çalısmaları sırasında çevremde bulunan İKP kadrolarından
saklamayı bir saniye bile düsünmemistim. Bugün, zamanında emperyalizm tarafından, sınıf düsmanları tarafından, Tanrı
bilir daha kimler tarafından 'Krusçev'e atfedilen' bu raporu siddetle inkâr etmis olan Komünist partilerde bile, raporun
açıkça belli yetersizliklerinin altım çizmek, kibarca bir davranıs olarak görülmeye basladı. Marksist bakıs açısından,
diyorlar bugün bilgiççe, Krusçev'in gizli raporunun belirgin biçimde yetersiz olduğu çok açıktır. Böylece bu siktiğimin
raporu önce hiç söz edilmezken, sonradan Marksist olmamaya basladı, bu da var olmamanın en sinsi biçimlerinden biri
tabii, en azından teorik olarak var olmamanın.
341
Peki Krusçev'in gizli raporu neden Marksist olmak zorundaydı ki? Marksizm nedir? Bugün Marksizm adına konusan
metinlere inanacak olursak ve Doktrin'in çesitli yorumlan arasındaki farklar ne olursa olsun, Marksizm -Brejnev'inki gibi
Linhart'ınki de, Deng Ziapong'unki gibi Althusser'inki de, Lecourt'unki gibi Marchais'ninki de- temel islevi gerçeği
gizleyebilecek, tarihi mit-lestirebilecek, tarihsel olaylann devasa etkisini ortadan kaybedebilecek kavramlar üretmek olan
bir ideolojik etkinlik olarak görülüyor. Bugün Marksizm, olayların akısını haklı çıkarabilme becerisi ve sanatı olmaya
indirgenmis gibi duruyor. Marksizmin hâlâ bir arastırma ve teorik bilgi aracı olabildiği yegâne ülkeler, bir komnünist partisi
olmayan ya da güçlü bir KP'si bulunmayan ülkeler. Sanki Marksist teori artık Komünist -bir kitle pratiğinin gereklilikleriyle
bağdasmıyormus gibi ki bu da isin en basındaki Marksist projenin olumsuzlanması anlamına geliyor. Kısacası, Marksizm
ancak toplumsal ve siyasi düzlemde hiçbir gerçek uygulamaya esin vermediği zaman bir teori olarak var olabiliyormus
gibi görünüyor. Marksizm ancak, Marksizmin önvarsayımlannın olumsuzlanmasında mümkün olabiliyor.
O halde daha önce sorduğumuz soruyu tekrarlayabiliriz: Eğer Marksizm su bildiğimiz akademik çirkeften, su sefil
ideolojik afyon dumanından, bu kavramlar karnavalından baska bir sey değilse, Krusçev'in gizli raporu neden Marksist
olmak zorunda olsun? Gerçek olması yeterli değil mi?
Bu raporun doğruluğundan bir saniye bile kusku duymamıstım.
Haziran ayıydı, günes Madrid'in üzerinde yükseliyordu. Meydanın ortasında, çesme sularının sınldadığı bir havzanın
ortasında Tannça Kibele, iki aslanın tuttuğu bir kaidenin üzerinde duruyordu. Hayatta bazen öyle anlar olur ki gerçek sizi,
kafanızdaki fi-
342
kirlerin, içinizdeki duygulann kargasası içinde hoyratça yakalar. Bir simsek iç dünyanızı, içinizdeki evreni aydınlatır ve
her sey değisir. Gerçek birdenbire örtülerinden soyunur. Bir tür ideolojik yıldınm çarpmasıdır bu. Ancak bazen de gerçek
bir yıldırım gibi gürlemeden, simsek gibi çarpmadan, bir tür bütünlük anında gelir. Bastan beri orada, gecenin içinde gizli
olan safak ısığı gibi yavasça yayılmaya baslar. Bir çiçek gibi açar, bir meyve gibi olgunlasır, zaten basından beri
oradadır, goncanın -die Knopsel-içindeki çiçek gibi, çiçeğin içindeki meyve gibi.
1956'daki o Haziran safağında, Madrid'de Kibele Meyda-nı'nda, iste bu anlardan birini yasadım.
Kuskusuz bulunduğum yerlerdeki büyücü isleri, bu bütünlük hissine yabancı değildi. Çünkü çocukluğumun
manzaralarından birindeydim.
105
Yirmi iki yıl önce, bir Ekim öğleden sonrasımn gücünü yitirmekte olan günesi altında bir adam kosarak bu meydanı
geçmeye çalısmıstı. Ayakkabılannın tabanı ipten örme olduğundan kosarken ayak sesi duyulmuyordu. Mavi isçi tulumu
giymis bir adam kaçmaya çalısıyordu. Meydamn eski taslan, güz günesinden mi altın gibi parlıyordu? Yoksa bu
meydanın dekorunun uy-garlasmıs, çok az barok güzelliğinden mi? İlk bakısta sahne çok da trajik sayılmazdı. Mavi isçi
tulumu giymis, ufak tefek bir adam, hızlı ve küçük adımlarla kosarak, Kibele Meydanı'nın karsı tarafına geçiyordu. Harold
Lloyd ya da Harry Langdon, sinemanın kesik kesik görüntülerinde aynı böyle kosmus olmalıydılar. Sonra Akala
Sokağı'nın ucunda, Godoy Sarayı'nın kösesinde bir Sivil savunma kamyoneti görüldü. Aracın üstü açıktı ve muhafızlar
platformun üzerinde, korkuluklara tutunarak ayakta duruyorlardı. Kosmakta olan mavili küçük adamın karaltısı üzerine
ates etmeye basladılar. Daha ilk tüfek sesleriyle birlikte, her zamanki gibi Tannça Kibele'nin omuzlanna, ellerine,
aslanlan-nın yelelerine konmus olan güvercinler bir hamlede uçusup dağıldılar. Sonra adam, herhalde ilk kursunu yemis
olacak ki sen-
343
deledi. Yine de belki atılısının etkisiyle birkaç metre daha kosabildi, topallayarak ve tuhaf, paytak bir sekilde; çünkü az
önce ayakkabılarından biri ayağından çıkıp, uzağa doğru yuvarlanmıstı. Sonra adam, ikinci bir tüfek atesiyle birlikte yere
yığıldı. Meydanın uçsuz bucaksız dekorunun ortasında, yalnızca sefil bir mavi giysi yığınıydı artık.
Sonra Kibele Meydanı, Tanrıça Kibele, Kibele'nin çesmenin sularıyla çevrili ve iki aslan tarafından tasınan kaidesi eski
sessizliklerine geri döndüler. Kanat çırpıslarının boğuk sesleri içinde güvercinler, her zamanki yerlerine yeniden
kondular.
İste tam bu anda, seffaf havada onlarca güvercin kanadının çıkardığı sesin hemen ardından Tanrıça Kibele'nin etrafında
akmakta olan suyun sırıltısı duyuldu.
Yirmi iki yıl sonra, 1956 Haziran'ında, taksi safağın serinliği içinde gözden kaybolduktan sonra, çesmelerin ezeli sırıltısını
bir kez daha duydum.
Çocukluğumun sehrinin tam ortasında, kendi kendimin tam ortasındaydım. Hayatımın tam ortasında ayakta duruyorum
gibi geliyordu bana.
İki gün önce Le Monde, Krusçev'in gizli raporu adı altındaki, Stalin döneminin içyüzünü açığa çıkaran tefrika romanı
yayınlamayı bitirmisti. Doğruluğundan bir saniye bile kuskulan-mamıstım. Tarih sonunda akılcı hale gelmisti. Mantıklı
demiyorum, çünkü mantıklı değildi. Hem tarih neden mantıklı olsundu ki? Neden mantığın ısıklarına doğru yavas ama
karsı konulmaz bir yükselis olsundu? Hayır, en kötü körlük anlanmda bile bu gölge oyununa inanmamıstım. Ancak tarih
mantıklı hale gelmiyor, gürültülü patırtılı bir deli saçması olmaya devam ediyorsa da sonunda akılcı hale geliyordu.
Demek istediğim: Çok uzun sürse, parça parça tanımlamıs olsa, bitmek bilmeden sürekli kendini yenilese bile genel bir
kavrayıs girisimine izin verir hale geliyordu.
Stalin'in suçlan, Rusya'nın tarihine, Komünist hareketin ta-
344
rihine tutarlı bir ussallastırma olanağı veriyordu. Çünkü sonunda, akıl için katlanılmaz olan, her ne kadar zorbalığını, en
azından bir kısmını, tarihsel açıdan gizli bir biçimde sürdürmüs olsa da Stalin'in bir zorba olması değildi. Tarih zaten
zorbalar ve despotlarla doluydu ve bunların her biri de kendinden bir öncekine göre çok az gelismisti, çünkü her birinin
yerine getirmesi gereken farklı bir tarihsel görevi, tarihin kanlı at gezintisinde eyere bindirecek yeni bir sının olmustu. Akıl
için katlanılmaz olan, Stalin'in bir zorba olması değil, Troçki'nin Gestapo'nun hizmetine girmis olabilmesi, Buharin'in
sabotajlar ve terör suçlan düzenleyebilmis olmasıydı. Katlanılmaz olan, bu sizofrenik inanısın buzdan ısığında yasamıs
olmak, ahlâki ve teorik bilincin sapkın ve hadım edici biçimde birbirinden aynlmasının içinde yasamıs olmaktı. Gizli rapor
bize bu çılgınlığın, aklın bu uykusunun sırnnı açıklıyor ya da hiç olmazsa açıklama olanağı veriyordu.
Kuskusuz raporda ne Troçki'ye ne de Buharin'e doğrudan bir atıfta bulunuluyordu; bunlan olası birçok ismin arasından,
örnek olabilecek birer kaderleri olduğu için seçtim. XX. Kong-re'nin gizli raporu, SBKP'nin üst kadrolannın, Stalin
döneminin birkaç yöneticisinin itibarlanm iade etmekle yetiniyordu. Bu konuda Althusser ne derse desin, ne düsünürse
düsünsün, gizli rapor liberal burjuvaziyle sol muhalefetin eskiden ya da yakın zamanda Stalin dönemine bir bütün olarak
yönelttiği sözlü ve edimsel suçlamalardan kendini sıyırmak için özen gösteriyordu. Terörün biri iyi ve biri kötü iki dönemi
arasına, iyi suçlularla kötü suçlular arasına, masum kurbanlarla, hak ettiğini bulmus olanlar arasına açık ve belirgin bir
sınır çizgisi çekiyordu. Bu sınır, 30'lu yıllann ortasına doğru, Büyük Tasfiye'nin, Stalin'in partisinin ta kendisini, kendi
kadrolannı ve Stalinci toplumun seçkinlerini kınp geçirmeye basladığı dönemde çiziliyordu.
Gizli raporun içindeki bu sının anlamak kolaydı. Partiye, yani Stalin sonrası dönemin toplumunun mallannın, fikirlerinin ve
345
kurallarının üretimine yön verecek olan siyasi bürokrasinin yönetici çekirdeğine seslenirken, Krusçev'in iki yönlü bir
amacı vardı.
Öncelikle sistemde yapılacak her türlü reformun yılmaz düsmanları olan Molotov ve Kaganoviç'in çevresinde toplanmıs
olan eski Stalincilerin muhalefetini kırması gerekmisti. Bu amaçla, bütün delegelerin belleklerinde az çok bastırılmıs
olarak duran olayları hoyratça canlandırarak Kongre'nin üzerinde bir sok, bir travma etkisi yaratması gerekmisti. İrin
toplamıs bu yarayı yarması gerekmisti. Bu açıdan bakıldığında gizli rapor, bir çesit güç darbesi, bir yumruk darbesi, hatta
fiili olarak bir tür devlet darbesi idi. Ahlâki ve teorik bozulmanın derecesi, Stalin döneminden miras kalan siyasi aygıtın
zirvesinde, iktidarla taraftarları arasındaki entrikalı iliskilerin kaba çıplaklığı göz önüne alınınca, bundan baska çözüm
yolu yoktu kuskusuz. Demokratik tartısmaya, halk kitlelerinin fikrine basvurmaya dayanacak bir çözüm yolu yoktu. Yani
sonradan birçoğu, özlenen Baskan Mao'nun çeliskinin doruk noktası olan diyalektiğinin, Stalincili-ği 'soldan' asarak,
kendini bürokratik ve manipülatör düsüncenin asın sağında bulmanın, alçaltıcı -onlara öyle gelmiyordu elbettecazibesine
kendilerini bırakan o dönemin çok soylu beyinlerinin hayal etmekten çok hoslandıkları, 'solcu' bir çözüm yolu
yoktu.
Aslında Stalin öldüğünden beri iktidarın zirvesinde her sey kaba kuvvede, komplolar ve suikastlerle yürüyordu. Beria'nın
ve polis teskilatının üst düzey seflerinin ortadan kaldırılısı bu yöntemi çok iyi açıklıyor. Tabii ki Lavrenti Beria'nın kaderine
gözyası dökecek değilim. Stalin'in ölümünden kısa zaman sonra, bir Prezidyum toplantısı sırasında, bir köpek gibi
katledilip, cesedinin bir halıya sarılarak, Kremlin'den gizlice çıkarılması umurumda bile değil. Sadece bu olay, Stalin
sonrasının sorunlarının çözümünde bu yollara basvurmak için, SBKP'nin yönetici zirvesinde alçaklık, keyfiyet ve
dizginsiz çıplak gücün ne dereceye ulastığını çok güzel özetliyor. 346 I
Böylece Krusçev'in XX. Kongre'deki gizli raporu, bir dizi kaba kuvvet gösterisi ve keyfi eylemin devamında ortaya
çıkarak, çeliskili bir biçimde -ya da belki diyalektik biçimde, bunu Mark-sizmin Kutsal Kilisesi'nin ilahiyatçılarına sormak
gerek-SSCB'deki iktidar organlarının demokratik diyemem, yok hayır, çok gülünç olur bu, ama düzenli islemesini
sağlamayı amaçlıyordu. Amacı, o zamana kadar partinin kendi zirvesi tarafından düzenli biçimde ihlal edilmekte olan, tek
parti otoriter sisteminin kısıtlı yasallığını yeniden yürürlüğe koymaktı. Daha fazlası değil.
Ancak Stalin'in suçlarından bazılarını egemen bürokrasinin Komünist kadrolanna ve 'kardes partilerin' basta gelen
yöneticilerine açık ederek Krusçev, onlara kendi iktidarlarının kanlı, keyfi -kısaca gayrimesru-kökenlerini de en azından
kısmen hatırlatıyordu. Gerçekte hepsi de Stalin'in mirasçılarıydılar. Hepsi onun dalkavuklarıydılar. Her biri Parti-Devlet
Büyük Mekaniz-ması'nın 'küçük vidaları' ve 'küçük çarkları' idiler. Onların iktidan, Stalin'in yaydığı terör sayesinde insa
edilebilmisti. Oysa SBKP'nin yeni efendisi için -hâlâ yeri çok sağlam değildi, hâlâ güçlü Molotov-Kaganoviç grubunun
yılmaz muhalefetiyle karsı karsıyaydı-yönetici bürokrasiye iktidarlannın kanlı gayrimesru-iyetini açıkça hatırlatmak çok
tehlikeliydi. Bu yüzden de bu bürokrasinin içini rahatlatmak gerekiyordu. İste, Krusçev'in iki yönlü amacının öbür yüzünde
bu vardı. İste Krusçev'in, Stalin'in etkinliğini farklı dönemlere ayırmak için çizdiği, kutsanmıs bir bıçakla kesilmis kadar
belirgin ve adil, Althusser'in en karanlık düslerine layık sınır çizgisi bu amaca hizmet ediyordu. Thermidor'un filizlendiği
noktada (eğer Komünist solun kullana kullana eskittiği, tartısmalı bir tarihsel mecazı kullanmaya devam etmek istersek,
Thermidor ancak ve ancak o anda filizlenir-di), 'halk düsmanlanna', 'karsı devrimcilere, milliyetçi burjuvalara' yöneltilmis
olan siddetin haklı olduğunu; ancak kitlesel olarak partinin kendine, onlarca yıldır iktidan sağlamlasmıs olan 347
bürokratik sınıfa, bir Rus Thermidoru olasılığına -hatta gerekliliğine- döndüğü anda haklılığı savunulamayacak
bir teröre dönüstüğünü, Thermidorculara açıkça anlatmak gerekiyordu. Yani bu dönem, kabaca 1934 yılında, Kirov'un,
olası Thermidor-cular dizisinin liderinin öldürülmesiyle baslıyordu. Bu sahneyi gözümüzde canlandırabiliriz.
XX. Kongre'nin yapılmakta olduğu, Kremlin'in büyük salonunu gözümüzde canlandırabiliriz. Delegelerin yas
ortalamasını, giyim kusamlannı rahatlıkla hayal edebiliriz. Zaten delegelerin yas ortalaması için hayal gücüne de
ihtiyacımız yok, rakamsal verilerimiz var. Rus siyasi sisteminin bir ihtiyarlar despotizmi olduğu iyi bilinir -ama rejimin bu
özelliği, Stalin'in ya da Brej-nev'in fazla Platon okumus olmalarından kaynaklanmıyor; yok hayır, hiç ilgisi yok! Tamamen
bir iç sosyolojik zorunluluktan ileri geliyor- rakamsal veriler de bunu doğruluyor. 1956 Suba-t'ındaki XX. SBKP
Kongresi'nde, vekiller komisyonu adına Aristov'un sunduğu rapora göre, delegelerin %79,7'si kırk yasın üstünde, bunun
%55,7'si kırk ila elli yas arasında, %24'ü ise elli yasın üzerindeymis. Bu da demek oluyor ki XX. Kongre delegelerinin çok
büyük bir çoğunluğu, 1936 yılında, terör, partinin kendine dönmeye basladığında, Stalin'in güç sahibi Thermidor-culan
ortadan kaldırması ve halk düsmanlarıyla mücadelede güvenlik organlarının Stalin'e göre dört yıllık gecikmelerinin
arasını kapatması için NKVD'nin basına Yejov'u geçirdiği sırada (hiç Yejov'un bir portresine rastladınız mı? acılı yüzü ve
çılgın bakıslarıyla Dostoyevski'nin Ecinniler'inden fırlamısa benzeyen halini hiç gördünüz mü?) en az yirmi
yasındaymıslar.
Yani terör, Kremlin'in büyük salonunda bir gece, özel bir kapalı oturum için bir araya gelmis bu olgun yastaki kadın ve
erkekler için hiç de tarih öncesi sayılamazdı. Hiç kuskusuz onu hatırlıyorlardı. Onların kendi hikâyelerinin, yetiskinlik
deneyimlerinin bir parçasıydı bu. Dahası, eğer yine Aristov'un öne sürdüğü rakamlara inanacak olursak aralarından
%70'e yakını 348
SBKP'ye 1931'den sonra üye olmuslar. Yani delegelerin çoğunluğu Stalin terörünün yeni sömürü toplumunun aralannda
Thermidor ufkunun filizlenmeye basladığı kendi seçkinlerine ve kendi kurumlarına doğru döndüğü sırada, yalnızca olgun
yasa, yetiskinlik yasına erismis olmakla kalmamıslar, aynı zamanda SBKP'ye de tam bu dönemde üye olmuslar.
Hepsi Kremlin'in büyük salonunda sessiz, çok çabuk bunalmıs, kimileri bilincini yitirerek, kimileriyse sıcak gözyasları
içinde kalarak 'Krusçev'e atfedilen' raporu dinliyorlardı. Stalin'in partisine onun, baskının kırmızı demiriyle açtığı oyukları
doldurmak için üye olmus erkek ve kadınlardı onlar. Stalin'e sözcüğün gerçek anlamıyla mutlak iktidarını, yani her türlü
kararlılıktan ekonomi yoluyla, yeni Rus toplumunun sınıf yapılan yoluyla en son mercilerde bile (ah Marksist inanısın
doğruluktan ayrılmaz doktorları!) mutlak olarak kopmus iktidarını kurmasına yardım etmis erkek ve kadınlardı onlar.
Kuskusuz Stalin'in kisisel iktidarı, yeni egemen sınıfin egemenliğini yerlestirmek için yararlandığı araçlardan biriydi -
tarihsel faktörlerin benzesmez çokluğu içinde, bu toplumsal dokulara en kestirme yoldan giden, aceleci ifadeyi
kullanmamı bağıslayın, çünkü aslında 'sınıf az çok islemsel bir kavram olduğuna ve kavramlar da ne kadar islemsel
olurlarsa olsunlar hiçbir araçtan yararlanamayacaklarına ve hiçbir egemenlik yerlestiremeyeceklerine göre tamamen
gerekli olan teoriyi yeniden kurma isleminde bunları yapan insanlar ve kendi tarihleridir- ancak bunu söyledikten sonra
lan kısa keselim; tarihi, az pismis bir butu keser gibi dilimlere ayırarak göze aldığımız bütün basitlestirme risklerinin
farkında olarak, lafi kısa keselim ve Stalin'in, baslangıçta yeni egemen sınıfın bir aracı olan kisisel iktidarının 30'lu yılların
sonunda, bu sı-nıftan göreli olarak özerk hale geldiğini yineleyelim. Bu özerkliğin en belirgin isareti de sözcüğün gerçek
anlamıyla mutlak hale dönüsmüs bulunan söz konusu kisisel iktidarın; içinden çıkmıs olduğu ve bütün bir tarih dönemi
boyunca temsil ettiği
349
bürokrasiye karsı harekete geçebilmis olması ve birbirini izleyen aralıksız terör dalgaları yoluyla yalnız bürokrasinin
hepten boyun eğisini değil, aynı zamanda bu bürokrasinin içinde seçkinleri sürekli ve mekanizmayı islemez hale
getirecek bir yıkma ve yeniden kurma sürecine maruz bırakarak, toplumsal hareketliliği de sağlamıs olmasıdır. Kısacası
107
belli bir zamandan sonra bürokrasinin içinde toplumsal konumların, değerlerin ve ödüllendirmelerin dolasımını terör
sağlamıstır. Krusçev'in 1956'daki su meshur Subat aksamında, XX. Kongre'nin bir gizli oturumunda bütün bu erkek ve
kadınlara duyurduğu da bu dönemin, bürokrasinin gelismesi için dısarıdan gelen, alçaltıcı bir itici güç olarak terörün sona
erisidir. Bundan böyle, diye açıklıyordu onlara, yeni bir akılcılık, Stalin'in özel ve mutlak iktidarının sapkın ve
öngörülemez akılcılığının yerine, onların sınırının -tabii ki bu sözcüğü kullanmıyordu, yalnızca bir bütün olarak Rus
halkının, Rus ulusunun ve Rus devletinin çıkarları söz konusuydu- genel çıkarlarının akılcılığı, ayrıcalıkların ve
arpalıkların dağıtılmasına, güç ve iktidar iliskilerinin kurulmasına yön verecekti. İste gizli raporun mesajı, Rus tarihinin
buzdan derinliklerinden gelmis olan yüzlerce delege için tamamıyla anlasılır olan mesajı buydu.
Kuskusuz sahneyi gözümüzde canlandırabiliriz.
Nikita Sergeyeviç tribündeydi. Cümlelerini heceleyerek, iyice vurguluyordu. Bazı anlarda bağırıyor, tizlerde sesi
çatlıyordu. Korkunç gerçekleri birbiri ardına ortaya seriyordu. Ancak belleklerinde bulanmalara yol açan bu ürkütücü ses,
bu kez uzaktaki, erisilmez, her seye gücü yeten bir Baba'nın tekdüze ve öğretici sesi değildi; Bu ses onların kendi
sesiydi. Nikita Sergeyeviç onlardan biriydi ve orada, bu uğursuz ve törensel amaçla bir araya gelmis bütün o erkek ve
kadınlar kendilerini onunla öz-deslestirebilirlerdi. Tıpkı onun gibi, her türlü muhalefetin kırılmasına katkıda bulunmuslardı.
Tıpkı onun gibi, partinin kendisini kırmıslardı. Tıpkı onun gibi Stalin'e övgüler düzmüslerdi. İçlerinden 1939 Mart'ında,
SBKP'nin XVIII. Kongresi'ne katı-
350
lanlann sayısı herhalde oldukça fazlaydı. Krusçev'in 13 Mart 1939'da, yine Kongre tribününe çıkarak, Komünizmin
Ukray-na'daki basarılarını anlattığını da hatırlıyorlardı belki. Uzaklarda kalmıs o 13 Mart 1939 günü, tam da İspanya'daki
savasın en basta Stalin'in zararlı siyaseti yüzünden, Komintern danısmanlarıyla İKP'nin yöneticiler grubunun körlestirme
çabalan yüzünden kan, bozgun ve kargasa içinde sona erdiği sırada, Nikita Sergeyeviç'in söylediği su sözleri
hatırlıyorlardı belki de: "Bu basanlar kendiliğinden olmadı," diye açıklıyordu Krusçev, "XVIII. Kongre'de, onlar isçi ve
köylü sınıfının düsmanlarına, bütün halkımızın düsmanlanna karsı verilen zorlu mücadelenin sonucunda elde edildiler;
fasist casusluk servislerinin ajanlanna, Troçkicilere, Buharincilere ve burjuva milliyetçilerine karsı verilen mücadelenin
sonucunda." Belki de en azından bazılan, 1939 Mart'ında Krusçev'in konusmasını nasıl bitirdiğini de hatırlıyorlardı:
"Yasasın insanlığın en büyük dehası, bize Komü-nizm'in yolunda zaferle öncülük eden Üstad ve Sef, yasasın sevgili
Stalinimiz!"
Sevgili Stalin'i mutlaka hatırlıyorlardı. Hatırladıkça, hâlâ saygılı ve korkulu bir nefretle titriyorlardı.
Ama ben Prag'da, Ulusal Galeri'de, bir Renoir tablosunun karsısındayım. Neden
Prag'dayım?
Belki de sadece bir Renoir tablosunun karsısında hareketsiz durmak için. Belki de bu Prag yolculuğunun diğer bütün
neden ve kosullanın unutmus olmamın sebebi, önemli olan tek seyin bu Renoir tablosuna uzun uzun bakısım olmasıdır.
Her seyin tek sebebi Renoir değil kuskusuz. Belki bir Vermeer ya da Velasquez ya da Greco tablosu da aynı isi görürdü.
Demek istediğim, önemli olan yalnızca bakılan tablo değil, bu uzun süreli bakısın kendisidir. Bakma ediminin kendisidir
belki de. Ama ben Prag'da, Sternberk Sarayı'ndaki Ulusal Galeri'de-
351
vim. Toledo'da, Santo Tome Kilisesi'nde Orgaz Kontu'nun Cenaze Töreninin karsısında değilim. Ya da Prado'da,
Meninler'm karsısında. Ya da Mauritshuis'de Delft Manzarasının karsısında. Bu tabloların çevresinde yasamımı yeniden
kurmam mümkün olabilirdi.
Çünkü benim yasamım bir ırmağa benzemiyor, hele sürekli değisen, içinde iki kez yıkanamayacağınız bir ırmağa hiç
benzemiyor. Benim yasamım sürekli, daha önce görülmüslerden, daha önce yasanmıslardan, bıkünncaya dek
tekrarlamalardan olusuyor. Aynılık sonunda baskalığa, tuhaflığa dönüsünceye dek. Yasamım zaman içinde ileri doğru bir
akıs, akıcı ama kurulu bir süre değil, çok daha kötüsü: Kendi kendini kuran, kendi kendini yapan bir eylem. Yasamım
sürekli olarak bozuluyor, devamlı bir bozulma, bulanıklasma, duman olup havaya karısma halinde sürüyor. Yasamım,
devinimsizliklerin, anlık görüntülerin, geçici anların sırasız olarak art arda gelisinin, sonsuz bir gecenin içinde geçici
olarak parıldayan görünüslerin rastlantısal bir dizilisinden ibaret. Oraya buraya saçılmıs bütün bu çalı çırpıların, çer
çöpleri bir arada tutmak ya da en azından bir arada tutarmıs gibi yapmak için ancak insanüstü bir çaba, tam anlamıyla
delicesine bir umut gerekiyor. Hayatı bir ırmak gibi, bir akıs gibi düsünmek bir romancı uydurması. Anlatıcının seytan
kovması, Ego'nun sonsuz ve zamansız varlığına baskalarım inandırmak -geçen, yi-ten ve yeniden bulunan zaman
sapıklığı biçiminde olsa bile- ve kendi biyografisine, kendi kendinin romancısına dönüserek, kendi kendini buna ikna
etmek için bir hilesi. Yasamım bu Renoir tablosundan, bu tabloya bakısımdan baska bir sey değil.
Ama artık 1960 yılının güzünde, Fernand Barizon'la SBKP'nin XX. Kongresi hakkında konustuğumuz günün ertesi
gününde değiliz. Bir hiçlik havası, sanki hiçbir sey olmamıs gibi, sanki onca zaman hiç geçmemis, bir ırmağın sulan
misali akıp gitmemis gibi; yine ben, baska bir devinimsizlik içinde ba-
352
kıyorum: aynı devinimsizlik. Baska bir ben, aynı ben. Baska bir tablo, aynı tablo. Buchenwald'de bir Pazar günü, Josef
Frank'ın aynı hatırası.
1969 yılında, Nisan ayının baslanndayız. Dün Jiri Zak'la bulustum.
Günes, içinde bulunduğumuz odanın camlarını sözcüğün tam anlamıyla oksuyordu, ama bahan müjdelemiyordu. Jan
Pal-lach kendini vurmus ve birkaç gün sonra da Alexandre Dubcek, elinde kalmıs olan bir parça iktidardan da
uzaklastırılmıstı. Artık her sey normale dönmeye baslayabilirdi; Doğru Düsünce'nin, eğitici çalısmanın, bürokratik
düzeltmenin yeniden kurulmasına baslanabilirdi. Güzel havalan müjdeliyormus gibi görünen parlak günese karsın, o yıl
bahann gelmeyeceğini biliyorduk elbette.
Saçlan bembeyaz olmus Jiri Zak'a bakıyordum. Ona eslik eden altmıslanndaki kadına, Josef Frank'ın dul esine
bakıyordum.
Prag'a, 1969 yılının bu bahar baslangıcında, İtirafı, olayların gerçekte yasanmıs olduğu yerlerde çekme olasılığının
pesinden kosan Costa Gavras'la birlikte gelmistim. Sonra da Prag'a bundan sonra hiç gelmeyeceğimi bildiğim için, Prag
anılanmın bütün ayrıcalıklı yerlerini uzun uzun ziyaret etmistim. Ertesi gün uçağa binmeden hemen önce de Ulusal
Galeri'ye gidecek ve hayatımın çok derinden bağlı olduğu o Renoir tablosuna son bir kez bakacaktım.
Ama simdi Jiri Zak'a ve Josef Frank'ın dul esine bakıyordum. Tıpkı gecenin çökmesi gibi, sıkıntının çökmesi gibi,
üçümüzün üstüne sessizliğin çöktüğü anda, bir kez daha anıları canlandırmayı, fotoğraflara bakmayı bitirdiğimiz sırada,
birdenbire belleğimdeki o resim, inanılmaz bir berraklıkla geri geldi: Arbeitssta-tistik bürosunda Josef Frank, herhalde
Jiri'nin o dostça hareketi kime yaptığını görmek için, bana doğru dönüyor, beni görüyor, o da bana bir selam isareti
yapıyor, hemen kaybolan kısacık bir gülümsemeyle birlikte. Onun arkasında, bana doğru yarı dö-
353
nük yüzünün arkasında, barakanın öbür tarafındaki camlan parıldatan Aralık günesini görüyorum. Bir de krematoryumun
tastan bacasını görüyorum. Tam o sırada Willi Seifert gelip ortamızda dikiliyor.
"Çocuklar!" diyor ortaya. "Bu aksam saat altıda hepiniz burada olun! Köpek yahnisi hazırladım, herkese yetecek kadar
var!"
Onaylama ve hosnutluk çığlıklarının gürültüsü ortalığı kaplıyor.
Seifert'in bakısı Jiri Zak'ı yakalıyor.
"Sen bizden değilsin. Ama yine de gelebilirsin! Davetlimiz-sin!"
Jiri basını sallıyor.
"Köpek eti sevmem," diyor.
"Hiç tattın mı?" diye soruyor Seifert.
Jiri Zak basını olumsuz anlamda sallıyor.
"Köpek yeme fikrini sevmiyorum," diyor kestirmeden.
Zamyatin de köpek yeme fikrini sevmezmis. Paris'te sürgünde ölen yazar Eugene Zamyatin'i kastetmiyorum. Kolyma'da
mahkûm bir Ortodoks papazı olan baska bir Zamyatin'den söz ediyorum. Daha doğrusu ondan Kolyma Hikâyeleri'nde
Varlam Sala-mov söz ediyor. Her neyse, Peder Zamyatin, barakadaki sıradan mahkûmların 'düzenledikleri' köpek
yahnisinden bir parça yiyor. Yemeğini afiyetle bitirdikten sonra serseri Semyon, papaza yediğinin sandığı gibi koyun
değil köpek eti olduğunu söylüyor. Papaz Zamyatin de karın üzerine kusuyor. O da Jiri Zak gibi köpek eti yemenin fikrini
sevmiyor yani. Yoksa köpek etini severek yemis. Yahninin tadının güzel olduğunu, bunun iyi bir koyun olduğunu
söylemis. Onu kusturan köpek eti yemis olma fikri.
Ama Willi Seifert gülüyor.
"İyi de biz fikri yemiyoruz ki eri yiyoruz!" diyor. "Köpeğin eti de haslanmıs sığıra benzer."
Kolyma serserisi Semyon'dan çok, Willi Seifert'e hak verdiğimi söylemeliyim. Köpek eti ya da en azından o
Pazar Arbeit-
354
sstatistik'te. yediğimiz gibi kıvamlı bir sos ve sebzelerle yapılmıs köpek yahnisi, koyun etinden çok haslanmıs sığıra
benziyordu. "Elimde değil," diye cevap verdi Jiri Zak, yumusak bir inatla. "Köpek yeme fikrini sevmiyorum."
Tabii ki ben, o sırada, öğle yoklamasının sona erdiği, kamp orkestrasının müzisyenlerinin yeniden trompet, klarnet ve
tuba-larını çalmaya hazırlandıkları o anda, Leon Blum'ün, esitliğin Platoncu tanımı üzerine bir deneme yazmakta
olduğunu bilmiyordum. Köpek eti yeme fikrine o ne derdi onu da bilmiyordum, ayrıca esitlik fikri üzerine ne dediğini de o
sırada bilmiyordum. Zaten bilseydim bile buna çok önem vermezdim. 1944 yılında Platon'un siyasi ütopyalanyla pek
ilgilenmiyordum. Oysa on yıl sonra çok özel bir nedenle Platon'la ilgilenmek zorunda kalacaktım. Platon da benim için
biraz futbol gibi; felsefe ve hazırlık sınıflanndaki anılanm bir yana, beni Platon'la ilgilenmeye iten yeraltı siyasi
etkinliklerim oldu. Gerçekten de ellili yıllann ortasında Madrid'de, Platon'u yeniden okumaya baslamam gerekti. Sunu
söylemeliyim ki buna hazır değildim. Büyük bir titizlikle Wetter'in, Calvez'in, Bochenski'nin yani Cizvitlerle Katoliklerin
tarihsel materyalizmle ilgili tezlerini tartısmaya hazır-lanmısüm. Tomasçılığın, gelenekçi filozoflann İspanya'da yaydıklan,
sulandınlmıs versiyonu üzerinde saatlerce tartısmaya hazırdım. Düsüncesi Marbourg ekolüyle, deneyci
elestirselliğin kesisme noktasında yer alan Ortega y Gasset'in bütün fikirlerini noktası noktasına çürütmeye hazırdım.
Franco karsıtı harekete ilgi duyan ancak Politzer'e, o dönemde Marksizm üzerine ulasabilecekleri baslıca bilgi kaynağı
olan el kitabına, temel versiyonunda olsun, Besse et altri tarafından zenginlestirilmis versiyonunda olsun kuskuyla
yaklasan -of hem de nasıl! derdim bugün olsa- Madridli üniversitelilerle yapacağım tartısmalarda dolaylı da olsa Platon'la
boğusmak zorunda kalacağımı hiç düsünmemistim. Aslında, tahmin edilebileceği gibi doğrudan Platon'la değil, Kari
Popper'in Platon üzerine görüsleriyle boğusmak zo-
355
flA
randa kalmıstım. Asağı yukarı Blum'ün Buchenwald'de Fagu-et'yi okuduğu ve en azından esitlikle ilgili kısmını devrimci
bulduğu Platon'un siyasi düsünceleriyle heyecana geldiği sırada Karl Popper de The Open Society and Its Enemies adlı
kitabını yazmayı tamamlamısu ve 1954-55 yıllarına doğru İspanyolca'ya çevrilen bu kitap nedeniyle, Popper'in
denemeleri ilerici üniversite öğrencileri arasında azgın öfkelere yol açıyordu. Bu yüzden de Popper ve Platon üzerinde
çalısmaya koyulmam gerekmisti. (Hegel ve Marx için tesekkürler, o is çoktan yapılmıstı! Hatta Marx'in Grundisse'ierimn
1953 tarihli Doğu Berlin baskısını kesfetmis olduğum için bir parça ileride bile sayılırdım.)
Aynca, oldukça alaycı bir saskınlıkla, Madrid'deki uygulamalı alıstırmalarımdan yirmi yıl sonra, Paris'te Büyük Düsünürler
üzerine bir tansmanın çıkısına tanıklık ettim. Bu tartısma sırasında herkes aradan geçen zaman içinde adı Sir Karl
109
Popper olarak değismis olan Popper'in çok uzun zaman önce bu yolu açmıs, bu yeniliğin bahçelerini adımladığını
unutmus gibi yapıyordu.
Ama ben 1944 yılında Buchenwald'deyim ve henüz Kari Popper hakkında hiçbir sey bilmiyorum. Eğer o dönemde .
Blum'ün, Platon'a göre esitlik üzerine fikirlerini tartısmam ge-rekseydi, herhalde Marx'in Gotha Programının Elestirisi
olarak bilinen, Michel Herr'le birlikte okumus ve üzerinde çalısmıs olduğum ve bana göre doğal esitsizliklerin adil
oranlanmasını sağlayacak ütopik bir toplumsal esitlik kavramını elestirmek için gerekli unsurlan veren metnine bağlı
kalırdım.
Yine de su an esitlik fikrini düsünmüyorum. Köpek yeme fikrini düsünüyorum. Sunu söylemeliyim ki köpek yeme fikri
bayağı hosuma gidiyor. Seifert'in bu aksam için 'düzenlemis' olduğu köpek yahnisi fikri hosuma gidiyor. Engels'in ünlü bir
özdeyisini taklit edersem, köpeğin kanıtı onu yememizdir, iste bu kadar! Bu iç
rahatlatan gerçeği haykırmak geliyor içimden.
Tam o sırada, sanki praxis felsefesinin bu iyimser çözümleni-
356
sinin altını çizmek istermis gibi, Rapportführer'm yoklamanın bitisini belirten hazır ol "emrini veren sesi hoparlörden
gürledi: Das Ganze, Stand! Hegelci bir sözcük bu, Das Ganze, Herkes. Belki de bu kamp hoparlörlerinden duyulan ses
Mutlak Ruh'un sesidir. Herkes'in sesi, bizim hepimizle konusmus, bizi hazır olun ceset gibi hareketsizliği içinde hepimizi
tek bir hale getirmis, krematoryumun dumanının üzerinde süzülmekte olduğu solgun Aralık göğünün bosluğuna bakan
tek bir biçimde sabit-lestirmistir. "Herkes, Hazır ol!" diye bağırmıstır Mutlak Ruh, yoklama yerinden.
Ancak benim Pazar günkü saçmalıklarımı çok ciddiye almamak gerek. Beni böyle saçmalatan sey köpek yeme fikri. Yani
köpek yahnisi fikri! Ne gün ama çocuklar! Ne güzel bir pazar, Barizon'un dediği gibi! İlk önce bize birkaç dakika içinde
dağıtılacak olan eristeli çorba fikri, saat altıda ise köpek yahnisi fikri! Hiç kusku yok ki dünyayı böyle fikirler döndürüyor.
357 YEDİ
"Manzarayı mı seyrediyorsunuz?" dedi Yehova. Daha
doğrusu sahidi: Yehova'nın Sahidi.
Küçük Kamp'ın sınırında, karantina barakalanyla revir binalarının yani Revier'in arasındaki küçük koruda, kar üstünde
adım sesleri duydum, birinin yaklastığım anladım. Kar üstündeki ayak sesini duyunca bir saniye için basımı çevirdim.
Herhangi bir SS Blockführer'inm münasebetsizce gelivermesinden korkmuyordum. Bunların Pazar öğleden sonraları
kamp içinde dolanmak gibi bir âdetleri yoktu. Görev basında olanlar, gözetleme kulelerinde ya da nöbetçi kulübelerinde,
sıcakta dururlardı. Görevde olmayanlarsa SS kantininde bira içerek, nöbet sıralarının gelmesini beklerlerdi. Ya da
Weimar'a gidip kızlara asılırlardı. Ama bu gelenin bir SS olması pek mümkün olmadığına 358
göre, aylağın biri olabilirdi. Beni takip edip deri çizmelerimi çalmaya gelmis bir genç Rus mahkûm. O yüzden arkamda
kar üstündeki ayak sesini duyunca basımı çevirdim. Bıçaklı ya da cop-lu bir Rus aylağına yakalanmak istemiyordum.
Ama gelen bir Rus aylağı değil, Yehova idi. Uzun boylu karaltısını ve beyaz saçlarını hemen tanıdım. Galiba gerçek adı
Johann'dı. Ama hiç emin değilim. Bu yüzden de bu yazıda ondan her söz edisimde Yehova demeye karar verdim. Bir
kere Johann ya da Yehova ne fark eder ki. Hatta Ye-hova'yı akılda tutmak daha kolay bence. Hem sonra, hiç kusku yok
ki o gerçekten de bir Tanrı adamıydı. "Manzarayı mı seyrediyorsunuz?" dedi Yehova.
Karantina kampının ötesinde, bos alanın, gözetleme kulelerinden makinelilerin üzerine doğru uzandığı sınır alanının
hemen öncesindeki küçük koruda durduğum yere, yanıma geldi. Evet, manzarayı seyrediyordum.
Buchenwald'de her Pazar bu manzarayı seyrederdim. Asağı yukarı her Pazar. Belki Buchenwald'deki yetmis iki
Pazarımın hepsinde değil. Belki mutlaka, bazı Pazarlar bir kar fırtınası ya da sağnak yağmur beni, Küçük Kamp'ın
sınırına kadar giderek, buradan Thuringe manzarasını seyretmekten alıkoymustur. Olabilir, aksine yemin edemem.
Ancak böyle birkaç istisnai Pazar bir yana, Buchenwald'deki diğer bütün Pazarlarımda bu manzarayı seyretmistim.
Öğleden sonraları, tabii ki Pazar öğleden sonrasının birkaç saatlik bos zamanında. Günesli havalarda buraya günesin
batıs saatinde gelirdim, batıs saati mevsime göre kaç olursa olsun. Günes neredeyse tam karsımda, kendime seçtiğim
bu gözlem noktasının hafifçe solunda batardı. Günesin Thuringe Ovası'nın üzerinde, orada, en batı uçta, Thuringe
Dağlan'nın mavi çizgisinin arkasında heybetle batısını izlerdim. Kısın, Thuringe Dağlan'nın mavi çizgisi beyazlasır;
günesse tıpkı kullanıla kullanıla asınmıs, parlak-lasmıs bir gümüs para gibi solgun ve kırılgan görünürdü.
359
Yehova yanımda durup benimle birlikte, Austerlitz günesi gibi kısa süreli ama zafer kazanmısçasına son ısıklarını
göndermekte olan Aralık günesinin altındaki kıs manzarasını izlemeye koyuldu. "Manzarayı mı seyrediyorsunuz?"
demisti. Çok yerinde bir soru değildi bu elbette. Manzarayı seyrettiğimi görüyordu zaten. Orada durmusken manzarayı
seyretmekten baska bir sey yapıyor olamazdım. Thuringe Ovası'nı, uzaktaki köyü, krematoryumdan çıkmamıs olan sakin
ve gri dumanlan seyrettiğim açıkça görülüyordu; dısarıdaki hayatı. Herhalde asıl sormak istediği, "Niçin bu manzarayı
seyrediyorsunuz?" olmalıydı. Ya da, "Bu manzara sizin için ne ifade ediyor?", "Bu manzara sizde en tarif edilemeyecek
kasvetlerle birlikte, hangi anlık ve vahsi mutluluğu uyandırıyor?" Bu türden bir seyler iste. Ama o bütün yalınlığıy-la,
"Manzarayı mı seyrediyorsunuz?" demisti. Yehova bile gerçek soruları açıkça dile getirmekte zorluk çekebiliyordu. O bile
günlük konusmanın bayağılığına düsebiliyordu demek.
Bense hiçbir sey söylemedim, çünkü Yehova gerçek soruyu sormamıstı. Biraz sinsice bir merakla baska bir sey
söylemesini bekliyordum.
Aslında Yehova'nın, bütün konusmalarını İncil'den alıntılarla açmak gibi bir alıskanlığı vardı. Onu ilk tanıdığımdan ve ara
sıra konusmaya basladığımızdan beri konuya böyle girmek bir tür törene dönüsmüstü. İncil'den alınan sözler her zaman
yerinde olur, hep konuya uygun düserdi. Ben de bu duruma sinir olmaya baslamıstım. Ama bugün, Thuringe Ovası'yla
Etters-berg üzerindeki bu kar manzarasının karsısında İncil'den nasıl bir alıntı yapabileceğini merak ediyordum. İncil'de
kara atıfta bulunan çok fazla söz olmamalıydı.
Ben de bu yüzden biraz sinsice bir merakla bekliyordum. Yehova bu isin içinden nasıl çıkacaktı? Bana doğru döndü ve
biraz rengi atmıs gibi duran mavi gözleriyle yüzüme baktı:
360
"Yehova, sesini muhtesem bir gök gürültüsü gibi gürletti. Bizim anlayamadığımız büyük seyler yaptı ve kara
dedi ki: 'Yeryüzüne in!' ve taklitçi yağmurlara da dedi ki: 'Yağın!' Bütün insanların üzerine mührünü gönderdi
ki hepsi O'nun eserini tanısınlar... "
Cümlelerini çok yüksek bir sesle, vurgulayarak söylemisti.
Simdiyse gülümsüyordu:
"Eyüb'ün Kitabı, 37,5!"
Basımı hayranlıkla ve biraz bozularak salladım. Sonra basımı Thuringe Ovası'nı kaplayan kara, artık İncillenmis,
ölümsüzlesmis olan kara doğru çevirdim.
Yehova'yı -daha doğrusu sahidini: Yehova'nın Sahidi'ni- birkaç ay önce tanımıstım.
. Nazi kamplarında Yehova'nın Sahitleri ya da resmi adlandır-malanyla Bibelforscher, mor renkli bir kimlik üçgeni
tasırlardı. Askerlik hizmetini yerine getirmeyi ve Alman bayrağı önünde eğilmeyi reddettikleri için kapatılmıslardı.
Buchenwald'de Ye-hova'mn Sahitleri özellikle iskence görmüslerdi. Baslarda zorunlu olarak disiplin birliklerine
gönderilmislerdi. Pek çok kez SS yönetimi, onlan ilkelerinden vazgeçirmeye çalısmıstı. Örneğin 1939 Eylül'ünde savasın
baslamasından kısa süre sonra, hepsi yoklama yerinde bir araya getirilmisler ve SS komutanı onlara eğer içlerinden biri,
içlerinden yalnızca biri bile olsa, orduya katılmayı reddederse hepsinin kursuna dizileceklerini söylemis. Yehova'nın
Sahitleri iki SS savas birliği tarafından kusatılmıs durumdaymıs. Ama içlerinden biri bile Almanya için savasmayı kabul
etmemis. Sonunda dayak yemisler ve geriye kalan en son kisisel esyalan da ellerinden alınmıs ama SS yönetimi infaz
tehdidini yerine getirmemis.
1944'te ben Buchenwald'e geldiğim sırada Bibelforscher'den hayatta kalanlar, çoğunlukla kamp hastanesinde
hastabakıcı olarak ya da SS subaylannın villalannda ev hizmetinde çalısıyorlar-
361
di. Bu sessiz, fedakar, yorulmak bilmez adamlar sabırla, 1914'te Seytan'ın yeryüzüne inmesiyle baslayan milenyum\ın
kıyamet benzeri felaketlerinin bitmesini ve yakındaki, belirsiz bir gelecekte Yeni Dünya'nın kapılarının açılarak,
gökyüzündeki yerlerinden inecek olan Seçilmisler'in yeryüzünü yönetmeye baslamalarını bekliyorlardı.
Ancak kampların bu son zamanlarında bile, Yehova'nın Sahitleri hâlâ toplu angaryaların kurbanı oluyorlardı. 1944
baharında, bir kazıyı yürütmek için yoklama yerine çağırıldıklarını hatırlıyorum. Bu sırada SS müfrezeleri, onların
odalarında ve çalısma yerlerinde dini nitelikte ya da rejim düsmanı el ilanları bulmak için arama yapmaktaydılar.
Yanlıs hatırlamıyorsam Yehova'yla 1944 EylüFünde, Eylülün baslarında tanısmıstım. Birkaç gün önce, aksam
yoklamasının ardından kampta bir dedikodu, basta fısıltıyla, sonra giderek yükselen seslerle ve sonunda sessiz sevinç
patlamalarına, içte tutulan bir çığlık ve sarkı samatasına dönüserek dolasmaktaydı: Paris özgürdü, Paris kurtulmustu! Bir
bloktan diğerine kosuyor, arkadaslarımızı bularak nesemizi onlarla paylasmak istiyorduk. Benim bloğumun tam
karsısındaki 34.'de tam bir bayram havası vardı. Orada Taslitzky ile Leroy'yı buldum. Christian Pineau da onlara
katılmıstı ve galiba Roger Arnould da oradaydı. Blok sefi Fransızlar'ın çıkardığı samatayı duyuyor ama bu seferlik ses
çıkarmıyordu. Kulübesinden çıkıp Fransızlar'ın pis, disiplinsiz, tembel boklar olduğunu, nur Scbeisse, ancak bok
olabileceklerini, krematoryumdan baska bir yerde olmayı hak etmediklerini haykırmıyordu.
Herkes bilir ki Nazi kamplarında Fransızlar hakkında pek iyi seyler düsünülmezdi. SS'leri kastetmiyorum elbette,
Fransızlar'ın onların gözünde iyi bir üne sahip olmamasının hiçbir önemi yok. SS'lerin Fransızlar hakkında iyi ya da kötü
düsünmesi kimin umurunda? Ama diğer mahkûmlar arasında Fransızlar ya da daha doğrusu Fransa için iyi seyler
düsünülmezdi. Avrupa'nın 362
bütün uluslarının antifasistleri, Fransa'ya baska nedenlerle birlikte en çok İspanya'ya müdahale etmeme politikasından
dolayı kızarlardı. Polonyalılar, antifasist olsun ya da olmasın -ve çoğunlukla antifasist değillerdi, en azından Komünist
söylemin bu deyise yüklediği anlamda- her türden siyasi eğilime sahip bütün Polonyalılar, Fransa'ya 1939 Eylül'ünde
kendilerini yalnız bıraktıkları için kızıyorlardı. Bir de Polonyalısı ve Almanı, Çeki ve Rusu, hepsi, Fransa'ya 1940'ta Nazi
ordusuna bu kadar kolayca yenildiği için kızıyorlardı.
Fransa'ya ve Fransızlar'a karsı bu çok yaygın ve hırçın küçümseme düskınklığına uğramıs bir asktı aslında. 1940'ta
Fransa'dan bir mucize, savasın kaderini değistirmesi bekleniyordu. Nazizm'e esir düsmüs bütün Avrupa, ikinci bir Marne
Savası mucizesi bekliyordu. Bu yüzden de esir düsmüs, ancak Fransa bu yeni Marne Savası'nı kazandığına göre esareti
fazla uzun sürmeyecek olan Avrupa'da bir bastan bir basa, bütün erkek ve kadınlar, Pasifik'teki adasında Suzanne'ın
yaptığı gibi gece karanlığında Marne'in zafer sarkısını fisıldayacaklardı!
Her ne olursa olsun Paris'in özgür kaldığı haberi, mahkûmlardan çoğunun ve özellikle de Alman kapolarıyla, blok
seflerinin, kısla bürokrasisi kadrolarının Fransızlar'a karsı tutumunu kökünden değistirmisti. Haberin bize ulasmasının
ertesi günü Buchenwald'e genel bir nese hali egemen oldu. Sanki hepimizde bundan sonra ne olursa olsun, Paris'in
kurtulduğunu görecek kadar yasayabildiğimize göre hiçbir seyin bosa gitmediği duygusu uyanmıstı. Yaz safağının
bulanık ısığında, geceyle gündüzün arasında, kayın ormanının sabah sesleri içinde, Fransız mahkûmlar o gün, omuz
omuza, uygun adım yürüyerek -her zaman serseri, her zaman disiplinsiz olan onlar- üstelik bu sabah SS'lerin emrine
uyarak değil, zafer yürüyüsüne uygun olarak -Marne'ı kaybetmistik ama Paris bizimdü- hepsi birbirine yapısık, gözleri
doğuda krematoryumun tastan bacasının ötesinde yükselmekte olan günese sabitlenmis olarak yoklama yerine
gelmislerdi. 363
Gustav Herling de buna benzer bir hikâye anlatır. O da Paris'le ilgili bir hikâye. Ama onunki neseli bir hikâye değildir,
çünkü Paris'in özgür kalısıyla değil, düsüsüyle ilgilidir.
111
Bir gün, 1940 Haziran'ında bir gün, Vitebsk Hapishanesi'n-de Gustav Herling'in içinde bulunduğu hücrenin kapısı açılmıs
ve zaten asın kalabalık olan içeriye yeni biri girmis. Adam, mahkûmların bakısları arasında hareketsiz durarak
mırıldanmıs: "Paris düstü..." Arkasından Vitebsk Sovyet Hapishanesi'nin bu hücresinde, 1940 Haziran'ında bir iç çekis
gibi, bir keder fısıltısı duyulmus. "Paris düsmüs! Paris, Paris... Bu hücredeki en basit insanların, Fransa'yı hayatlarında
hiç görmemis olanların bile Paris'in düsüsünü son umutlarının ölümü gibi Varsova'nın isgalinden çok daha büyük bir
bozgun olarak hissetmis olmaları inanılmazdı. Bütün Avrupa'yı kara bir bulut gibi kaplamıs olan esaretin karanlığı,
hücremizin parmaklıkları arasından görülen kareli gökyüzü parçasım da karartmıstı," diyor Gustav Herling.
Ama siz belki de Gustav Herling'in kim olduğunu bile bilmiyorsunuz. Doğrusunu söylemek gerekirse ben de fazla bir sey
bilmiyorum.
Herling'in kitabı, A World Aparfı Josef Czapski sayesinde öğrenmistim. Kitabın İngilizce adını vermem, dilbilgimi gösteren
bir züppelikten değil, bu kitabın Fransızca'ya çevrilmemis olmasından. Ancak 1951 yılında Londra'da yayımlanmıs olan
A World Apart özentisizliği, ölçülü merhameti ve anlatımının her türlü süsten arınmıs söylem mükemmelliğiyle, hiç kusku
yok ki Stalin kampları üzerine yazılmıs en etkileyici eserlerden biridir. Üstelik de, 1940-1942 yıllarında Stalin'in Gulaglan
üzerine tamamen denetimli bir genel görüsle birlikte, belirgin ayrıntılar da veren, birinci sınıf bir tarihsel belgedir.
Simdi belki bazı seçkin Marksistler, hâlâ bu Gulag sözcüğünü, pek de bilimsel olmayan biçimde kullandığım için bana
kızacaklar. Alın iste Alain Lipietz, seçkin bir Marksist. Üstelik bir de ekonomist. Kendi kusağının bütün Fransız aydınlan
gibi o
364
da Althusser'in sarayında yetismis. Ancak bazı arkadaslarından farklı olarak teorik yeniyetmelik dönemini asabilmis ve
Efen-di'sinin düsüncelerinin büyüsünden kurtulmus gibi görünüyor. Bu sayede Marx'in Grundrisse'lenni, Hegelci bir
suçluluk kompleksine kapılmadan okuyabilmis ve ondan kendi çalısmaları için yararlanabilmis. Kendini Marksist sayan
bir ekonomist için bunun kaçınılmaz olduğunu söyleyeceksiniz. Yine de çok yaygın olmayan bir gerçeğin altını
çizmeliyim. Tek sözcükle Alain Lipietz, kendini okutuyor. Hatta yazılarının orasında burasında, kimi haklı noktalara,
aydınlatıcı bakıs açılarına bile rastlayabilirsiniz; en azından bir çözümlemenin teorik somutunda kaldığı, maocu
diyalektiğin çocukça bas dönmelerine kendini kaptırmadığı zamanlarda.
Oysa son denemesi, Kriz ve Enflasyon, Neden ?de isletmelerdeki kapitalist despotizme ayrılmıs bir paragrafta su zırvayı
yazıyor: "Despotizm sözcüğü ancak, hiç fabrikada çalısmamıs, proleter olmayan kisileri, Billancourt ve Javel gözlerini
oyunca komsusunun gözüyle yalnız Gulaglan görenleri, sarsabilir." Zırva mı demistim? Bu sözcük çok hafif kaçtı. İlk
basta 'hiç fabrikada çalısmamıs, proleter olmayan kisiler'e yapılan saldırının kaba deneyciliğini ortaya çıkarabiliriz.
Bildiğimize göre Lenin, hiçbir zaman fabrikada çalısmadı. Lenin örneğini kisisel bir saygı durusundan vermiyorum, Lipietz
ona hâlâ çok değer veriyor gibi göründüğü için veriyorum. Ama Marx da hiçbir zaman fabrikada çalısmamıstı. O
çalısmalannı, hem de uzun uzun, kütüphanelerde yapardı. Ancak bu, onun isletmelerin kapitalist despotizmini
tanımlamaktan ve somut tanımını vermekle kalmayıp, ona bir de teorik kavram sağlamaktan alıkoymamıstı. Buna
karsılık milyonlarca, ne diyorum ben, on milyonlarca isçi de fabrikalarda çalıstıklan halde -hem de yıllarca, hayadan
boyunca, isletmenin despotizmine ömür boyu mahkûm olarak çalıstıklan halde- bu despotizmi tanımayı, tanımlamayı ve
dolayısıyla da ona karsı etkin biçimde mücadele etmeyi bilemiyorlar. Kısacası
365 hiçbir anlamı olmayan bir cümlecik: Yalnızca iki-üç yakın arkadası hosnut eden, kendi kendini hosnut, eden, Parisli
entelektüeller arasında, hele özlenen baskan Mao'nun diyalektiğinin sanrı uyandıncı erdemlerine hayran olanlar
arasında oldukça yaygın olan popülist bir duyarlılığı oksayan bir cümlecik. Daha kötüsü de var üstelik. Cümlenin öbür
yansı: "Billanco-urt ve Javel gözlerini oyunca, komsusunun gözüyle yalnız Gu-laglar'ı görenleı Su BiUancourt'un sırtı ne
kalınmıs. Herkes onun adına ne çok saçmalık söyledi! Alain Lipietz'e Gulaglar'ın, yani toplama kamplarının isletmenin
despotizmini, SSCB'deki sosyal bürokratik Kapital'in despotizmini hiçbir zaman ortadan kaldırmadığını hatırlatabilir
miyiz? Rus isçisi, üzücü bir ayrıcalıkla iki baskı gördü; Gulaglar'ın baskısı ve yanında kapitalist sistemin peri masalı gibi
kalacağı bir isletme despotizminin baskısı. Alain Lipietz'e su en basit stratejiyi; SSCB'de, Çin'de ve iktidarın proleteryayı
sessizliğe mahkûm ederek onun adına konusan bir Tek Parti'nin tekelinde bulunduğu bütün ülkelerdeki Gulaglar'ın
varlığını isçi sınıfından saklayarak ya da bunun gibi cümlelerle onlan ucuzlasürarak Javel ve BiUancourt'un Kapital
despotizmini ortadan kaldırmanın hiçbir yolu olmadığını hatırlatabilir miyiz? 1944 EylüPünün baslannda,
Buchenwald'de, kamp kütüphanesinin girisindeydim. Bu kütüphane Arbeitsstatistik ve Schre-ibstube'yle, yani
sekreterlikle aynı barakada bulunuyordu. Kütüphanenin girisinde, baraka koridorlanyla asıl kütüphanenin arasındaki
daracık yerdeydim. Bulunduğum yerden kütüphanenin kabul gisesini ve ötesindeki kitap dolu raflan görebiliyordum. Kapı
açılıp Yehova içeri girdiği sırada ben, kütüphaneci Anton'un ondan istediğim kitabı getirmesini bekliyordum. Yehova
elinde bir kitapla yanımda durdu. "Mahlzeit!" diye selam verdi. Merakla basımı çevirdim. 366
Buchenwald'de selamlama sözcüklerinin, vedalasma ve nezaket kalıplannın sıklıkla kullanıldığı söylenemezdi. Size
sarkı söyler gibi "Zmw/"lannı yollayarak sizi selamlayan Avusturyalılar vardı ama onlar istisnaydı. Buchenwald'in
konusma dili, nezaket formülleri bakımından oldukça kısıtlıydı. Ben de ölçülü ama sıcak bir sesle "MMzeif diyen bu
adama basımı çevirdim.
Mor üçgen tasıyordu, saçlan beyaz ama yüzü hâlâ gençti. Hâlâ yasayan bir yüzdü. Bir maske değildi. Bakısı mavi, biraz
rengi atmıs gibi, seffaf ve neredeyse çekilmez bir keskinlikteydi. "Mahlzeit!" dedim ben de karsılık olarak. O sırada
kütüphaneci giseye doğru geldi ve istemis olduğum kitabı gisenin üzerine bıraktı. Kartonla kaplanmıs kalın bir ciltti.
Yehova, kitabın adına baktı. Bu adı yüksek sesle okurken sesi hafifçe, belki de saskınlıktan titriyordu ya da sevinçten.
Sevinçli bir saskınlıktan belki de. "Absalom! Absalom!" diye bağırdı. Kitabın adı buydu.
Bir kez daha merakla Yehova'ya doğru döndüm. Yehova bana bakarak, berrak ve kendinden emin bir sesle
konusuyordu.
"Absalom, Davut'un oğlu, Tamar adında çok güzel bir kız-kardesi vardı, sonra Amnon, Davut'un oğlu, ona asık oldu..."
Yanda kesti ve bir parmağını havaya kaldırdı. "Samuel'in ikinci kitabı, 13!" dedi. Biraz saskınlıkla basımı salladım.
Absalom'un hikâyesinin Samuel'in ikinci kitabında bulunduğunu hatırlayacak kadar sadık bir İncU okuru değildim. Hem
zaten orada bulunmus, Krallann Kitabı'nda ya da Paralipome-neler'de olmus benim için hava hostu. Çocukluğumdaki
Kutsal Tarih derslerimin anılannda Absalom'un çok belirgin bir görünüsü vardı: Bir mese yâ da zeytin ağacının alçak
daUanndan birine saçlarından asılmıs ve silahlı düsmanlannm kılıç ve mızrak 367
darbeleriyle delik desik ettikleri bir savasçı. Belleğimde Absa-lom'la ilgili ilk görüntü: bir ağacın dallarına saçlarından
asılmıs, paramparça bir süvari. Kısacası benim için Absalom, Samson gibi bir seydi. Her ikisi de saçları yüzünden bası
derde girmis adamlar.
Ancak kamp kütüphanesinden 'Absalom! Absalom/'u istemis olmamın nedeni, bu çocukluk anılarını canlandırmak
değildi. Mavi gözlü bir genç kadın yüzündendi. 1942 Haziran'ında Sorbonne'daydım.
Psikoloji sertifikası alabilmek için gireceğimiz sözlü sınavda, profesör Guillaume'un karsısına çıkmak için beklemekte
olduğumuz salona girmisti. Çoğu benim için yabancı olan diğer adaylarla birlikte bekliyordum. O yıl derslere pek sık
devam etmediğimi söylemeliyim.
O içeri girdiğinde ben Sorbonne'un tozlu salonunun küf kokusu içinde dalgın dalgın beklemekteydim. Sonraları, bu genç
kadının güzelliğinin nereden geldiğini kendime çok sordum. Örneğin 1944 Eylül'ünde Buchen-wald'de, Yehova bana
Samuel'in ikinci kitabından bir bölüm alıntılarken, birden bir kalp sıkısmasıyla bu güzelliği anımsamıs-tım. Bu güzelliğin
ısıltılı gizemi bir kez daha beni sarmıstı.
Kamp kütüphanesinin karsılama gisesinin önündeydim, Ye-hova'nın, Absalom'un İncil'deki hikâyesinin baslangıcını
yüksek sesle anlatısını dinliyordum ve iki yıl önce Sorbonne'un bir sınav salonunun harap ve boğucu dekoru içinde
karsıma çıkmıs olan bu genç kadının tuhaf güzelliğini hatırlıyordum. Onu düsünmeden edememistim tabii ki. Bana
Faulkner'in en sevdiğim romam Sartorifi, tanısmamızı sağlayan psikoloji sertifikası sözlüsünden birkaç hafta sonra ödünç
veren o, yani Jacqueline B. olmustu. İki yıl sonra
Buchenwald kütüphanesinin gisesine dayanmıs, elimde 'Absalom! AbsalomPun Almanca çevirisinin karton kapaklı kalın
cildiyle duruyor ve 42 yazında, birlikte Faulkner hakkında konustuğumuz, mavi gözlerinin tuhaf ısığı gözle -368
rimi kamastıran o genç kadını düsünmeden edemiyordum.
Bir önceki aksam, kamp kütüphanesinin kataloguna bakarken Faulkner'in bu romanıyla karsılasmıstım. Katalogu
öylesine, hiçbir sey beklemeden kanstınyordum. Aslında içimde bu seferlik kütüphaneden bir Hegel, Nietzsche ya da
Lange cildi yerine kurgusal bir seyler almak isteği yok değildi. Birdenbire gözlerim Faulkner'in ismine ve bu romanına,
Absalom! AbsalomPz takıldı. Kataloga daha önce de bakmıstım ama bu roman hiç gözüme çarpmamıstı. Herhalde onu
aramadığım, burada bulmayı beklemediğim içindir. Birdenbire Faulkner'in adını ve romanın adını, Absalom! Absalom Tu
gördüm. Birden kalbim duracak gibi oldu. Faulkner'in ya da henüz okumamıs olduğum bu romanın yüzünden değil
elbette. Yalnızca Faulkner'in yüzünden değil yani. Daha çok, o genç kadının, Jacqueline B.'nin ansızın geri gelen anısı
yüzünden. Böylece bu roman -kütüphanedeki diğer bütün kitaplar gibi yalnız Alman mahkûmların parasıyla değil, aynı
zamanda onların hazırladıkları listelere göre alınmıstı; SS yönetimi ise Alman kazettler'lcv tarafından toplanan paraların
bir bölümünü, zorunlu olarak Hitler'in Mein Kampfı ile Rosenberg'in Mythos des XX Jahrbunderti'inden elliser nüsha ve
Moeller van den Bruck basta olmak üzere Nazi Reich binyılının diğer önemli kuramcı-larınm bazı eserlerinden daha az
sayıda ama yine de önemli miktarda alınması ve kütüphaneye yerlestirilmesi için kullanmakla yetinmisti- Faulkner'in bu
romanı kampın kütüphanesinde tesadüfen -neden ve sonuçların karanlık ve belki de içinden çıkılmaz bir dizisine tesadüf
dersek-bulunuyordu.
Bu kitabı kim istemisti? Günün birinde adını alınacaklar listesine ekleyen Alman tutukluya hangi anılan hatırlatıyordu bu
roman? Bu kitap, kütüphanenin raflanndan Alman olmayan bütün yazarları ve bütün kuskulu, karamsar eserleri
temizlemeyi amaçlayan SS yönetiminin emrettiği sürekli tasfiyelerden nasıl kurtulmustu? 369
Bunları hiçbir zaman bilemeyeceğim. Ancak her ne olmus olursa olsun, kitap oradaydı. Hatta bana öyle geliyordu ki
Absalom! AbsalomFun Buchenwald kütüphanesinde bulunuyor olmasının tek nedeni -tek önemli nedeni demek
istiyorum, elimizin tersiyle itemeyeceğimiz tek nedeni- bakısımın katalogda ya-zann ve romanının adlarına takıldığı anın
öngörüsüydü -ki bu an da aslında, mantığın temel bakıs açısına göre öngörülemezdi.
Baska bir deyisle kitap benim kaderimdi.
Bu yüzden de Samuel'in ikinci kitabı umurumda bile değildi. Yehova'ya baktım, kibarca bir veda sözü mırıldandım ve
elimde Faulkner'in, bana mavi gözlü bir kadını hatırlatan romanıyla oradan uzaklastım. Önceki hayatı hatırlatan,
dısarıdaki hayatı.
Ancak birkaç gün sonra kütüphaneci Anton, beni görmek için Arbeitsstatistik salonuna geldi. Aksamdı, ısıkları söndürme
düdüğüne çok az kalmıstı. Ben o aksam gece ekibinde, Nachtsc-hichfte bulunuyordum ve isimin basına geçmistim bile.
Aslında bu da lafin gelisi, çünkü Arbeift*. gece ekibinde olduğumuz zaman çalısmazdık. Herkes kendi zevkine göre
okuyabilir, hayallere dalabilir ya da uyuyabilirdi. Seifert, gece ekibini bunun için icat etmisti.
Ben okumak niyetindeydim. Faulkner'in romanı masamın bir kösesinde, bir tomar rapor kağıdıyla üstü örtülerek,
dikkatlice saklanmıs olarak duruyordu.
Birden kütüphaneci Anton görünüp yanıma yaklastı. Bana doğru bir paket uzatıyordu, yüzündeyse tarif etmesi güç bir
gülümseme vardı. Yine de alaycı diyebilirim. "Bu sana," dedi Anton.
Sasırmıs olmalıyım ki ısrar etti. Alaycılığı da artıyordu. "Evet,
evet, sana dedim ya! Senin Yehova Sahidinden."
Aslında 'Yehova Sahidi' dememisti. Okuma kolaylığı açısından basitlestiriyorum. Daha önce de söylediğim
gibi Buchen-
370
wald'in resmi adlandırmasında Yehova'nın Sahitleri'ne Bibel-forscher deniyordu. Anlamı 'İncil arayıcıları', ya da
'arastırıcıları'. Ama Anton Bibelforscher de dememisti. Bibelliebhaber yani 'İncil heveslisi' ya da 'İncil âsığı' -bilerek böyle
113
söylemisti kuskusuz ama o an bunu anlamamıstım- demisti. Kısaca İncil düskünü. Bu da tamamen mantıklıydı.
Yehova'ya, İncil düskününden baska ne denebilirdi ki? Biraz sasırarak basımı salladım ve Anton'un uzattığı paketi aldım.
Anton birkaç yorum daha yapacak gibiydi. Ama bir sey söylemeden omuzlarını kaldırıp gitti.
O anda Lagerschutz devriyelerinin, ısıklan söndürme vaktinin geldiğini belirten düdükleri kamp sokakları
boyunca yankılandı.
Paketi açınca bir İncil nüshasıyla karsılastım. Solmus ipekten bir sayfa seridi, Samuel'in İkinci Kitabının 13. Bölümü'nün
bulunduğu sayfayı isaret ediyordu: "Amnon'un Ensesti".
Sonra Amnon Tamar'a dedi ki: "Çörekleri yatağa getir de senin elinden yiyeyim." Tamar da hazırlamıs olduğu çörekleri
alıp, yataktaki kardesine götürdü. Tesin diye çörekleri onun önüne koyduğu sırada Amnon onun elinden tutup söyle dedi:
"Gel kardesim, benimle yat... "
Seridin isaret ettiği sayfanın birkaç satırını makine gibi okudum. Sonra İncil'i kapadım ve onu Faulkner'in romanının
yanına, islemem gereken dosyaların altına koydum. Biraz sinir olmus gibiydim. Ne bileyim, belki içim sıkılmıstı. Belli
belirsiz bir rahatsızlık duygusu beni sarmıstı yani. Benden ne istiyordu bu Yehova? Ne diye beni takip ediyordu? Ama
belki de bunun Ye-hova'yla bir ilgisi yoktu. Belki de bu tuhaf iç sıkıntısı, az önce Henri Frager'le yaptığımız konusmadan
ileri geliyordu. Gece ekibindeki isimin basına geçmek üzere Arbeit'a. gelmeden önce 42. bloğun önünden geçmistim.
Frager'i mutlaka görmem gerekiyordu.
371
Henri Frager, direnis sebekemin patronuydu. İsin doğrusu adının Henri Frager olduğunu bilmiyordum. Ben onu yalnızca
'Paul' takma adıyla tanıyordum. Beni 'Jean-Marie' sebekesine sokan da, 1943 yazında bir gün 'Paul'le tanıstıran da
Michel Herr'di. Niel Caddesi'nin kaldırımında, Birlesik Dükkânlar'ın karsısında tanısmısnk. Irene'in Yonne'daki,
parasütçülerin kabulü, Alman iletisim hatlarının sabotajı ve bölgedeki direnis hücrelerinin kurulmasından sorumlu olan
grubuna resmen katılmaya gidiyordum. Niel Caddesi'nin kaldırımında adı 'Paul' olan Henri Frager ve adı 'Jacques' olan
Michel Herr'le birlikte yürüyordum. O sırada Paul'ün adının Henri Frager olduğunu bilmiyordum. Sadece ve doğal olarak,
Jacques'in adının Michel Herr olduğunu biliyordum. Bu randevu bir anlamda benim bir süredir Michel ve Irene'le birlikte
etkinliklerine zaten katılmakta olduğum sebekeye girisimi resmilestirecekti.
Paul'le Paris'te iki-üç kez daha görüsmüstüm. Daha sonra da Irene'in Joigny'deki evinde Gestapo tarafından
tutuklanmıstım. Ama irene, Bergen-Belsen'den henüz dönmemisti.
Her neyse, Paul'le son randevumdan bir yıl sonra, Buchen-wald'de ArbeiftzYi büromdaydım. Bana kaydetmem gereken
bir raporu verdikleri sırada, isgücü merkez dosyasının üzerinde çalısıyordum. Bir gün önce 17 Ağustos 1944'te kampa
gelenlerin listesiydi bu. Ancak kırk kadar kisi nakledilmisti. İstisnai bir nakil olduğu hemen anlasılıyordu. Bir kere listedeki
mahkûmların hepsi, özel bir karantina barakası olan 17. bloğa gönderilmislerdi. Gerçekte bu bir yalıtım barakasıydı.
Sonra yeni gelenlerin hepsi Berlin'in emriyle, Gestapo tarafından DIKAL (Darf In Kein Anderes Lager) olarak
sınıflandırılmıslardı. Bu mahkûmların kampta, Gestapo'nûn elinin altında tutulmaları gerekiyordu. Son olarak isimlere
biraz yakından bakıldığında -Dod-kin, Peuleve, Hessel örneğin- bunların karısık olarak Fransız ve İngilizler olduğu
anlasılıyordu. Bütün bu verilerden, yeni gelenlerin Buckmaster ve savas ha-
372
Ündeki Fransa'nın istihbarat ve eylem sebekelerinin önemli subayları ve sefleri oldukları anlasılıyordu. Yeni gelenlerin
fislerini islemeye basladım. Birden Schreibstube'rim rapor kâğıdının üzerinde bu ismi gördüm: Frager, Henri. Mesleği
mimar olarak belirtilmisti. 'Paul'ün mimar olduğunu biliyordum. Onun hakkında bildiğim tek sey buydu. Apansız bir
sezgiyle Frager, Henri, mimarın fisini kursun kalemle doldururken Buchenwald'in 17. bloğuna gelen bu adamın,
sebekemin sefi Paul olduğunu düsündüm. Ancak bu sezgiyi doğrulamak için yapabileceğim hiçbir sey yoktu. 17. blokta
kaldığı sürece Frager'le iletisim kuramazdım.
Birkaç hafta sonra, Eylülün ilk günlerinde bu özel naklin üyelerinden on bes kadarı, aniden kampın kapısına, kontrol
kulesinde bulunan Rapportführer bürosuna çağırıldılar. Ertesi gün, Buchenwald Gestapo'sundan, Politische
Abteilung'dan gelen idari bir kâğıt, bütün ilgili servislere bu adamların serbest bırakıldıklarını bildiriyordu. Entlassen, diye
yazıyordu Gestapo raporunda. Ama Alman yeraltı teskilatının edindiği haberler çok farklı bir versiyonu isaret ediyordu.
Bu adamlar krematoryumun mahzenine götürülerek, orada asılmıslardı.
Henri Frager, bu grubun içinde değildi.
Bir süre sonra da Ağustos ayındaki özel naklin hayatta kalan mahkûmları, asıl kamp alanının içine alınarak,
Buchenwald'in normal yasamına katılmıslardı. Henri Frager de 42. bloğa gönderilmisti. O aksam, yoklamadan sonra,
kosa kosa 42. bloğa gittim. Stubendienst'lerden birine, yatak odalarında çalısan heriflerden birine, mahkûm Frager'i
getirmesini söyleyip, onun sıra numarasını verdim. Yanlıs hatırlamıyorsam yetmis bin civarında bir rakamdı bu. O sırada
ona ayrılmıs olan kulübesinde, kalabalıktan, içeride yatakhanede üst üste yığılmıs mahkûmlann gürültü patırtısından
uzakta, sakin sakin çorbasını içmekte olan Polonyalı Stubendienst, herhalde Arbeitsstatistik'te çalısıyor olmam-
373
dan kaynaklanan, kolayca kusku duyulamayacak otoritenin etkisiyle, istemeye istemeye de olsa Henri Frager'i getirmeye
gitti.
Biraz sonra o karsımdaydı. Hiç kuskusuz bu oydu. Yani bu adam hiç kuskusuz 'Paul'dü.
Sakin havası ve keskin bakısıyla oydu. Gözleri iyice keskindi, çünkü ondan ne istediğimi merak ediyordu.
Görünüse bakılırsa Frager, beni tanımamıstı.
"Korkmayın," dedim. "Ben dostum."
Herhalde korkmuyordu zaten ama uzakta duruyordu. Soğukkanlıydı. Devamını bekliyordu. Ona
gülümsedim.
"Aslında," dedim, "sizin için çalısmıstım."
Diklesti. Mavi gözü karardı.
"Çalıstınız mı? Ne için?" dedi kuru bir sesle.
"Bir ara adınız Paul'dü öyle değil mi?"
Sol gözkapağı oynadı.
"Benim her türden adım oldu," dedi.
İçini rahatlatmak için basımı salladım.
"Parasütçüler için özel mesaj hep söyle baslardı," dedim: "PauPün mobilyaları su gün gelecek." Gözle görünür biçimde
ilgilenmeye basladı.
"Sizinle nerede karsılasmıstık?" dedi. "Eğer karsılasmıs olduğumuzu farz edersek?" "İlk
olarak Niel Caddesi'nde, Birlesik Dükkânlar'ın karsısında." Bana daha da dikkatli baktı.
İsaretparmağını göğsüme doğru uzattı. "Mercier ile mi birlikteydiniz?" dedi heyecanlı bir
sesle. Basımı salladım.
"Evet," dedim, "Jacques Mercier ile."
Parmağını göğsümden çekip sağ elini sol omzuma koydu.
"Gerard!" diye bağırdı. "Öyle değil mi?"
Evet öyle. Gerard.
374
"Joigny'de, irene Chiot'nun evinde tutuklanmıstınız," dedi.
Chiot, Irene'in kızlık soyadıydı. Evlendikten sonra soyadı Rossel olmustu. Michel ve ben bu kadar gözüpek olan, üstüne
üstlük de Rossel soyadını tasıyan bir kadınla çalısmayı çok eğlenceli bulurduk. İste, birbirimizi tanımıstık.
Ancak Frager'in bakısı yine kuskulu bir hal aldı. Belki kuskulu değil, ama kesinlikle kaygılı. "Beni
bulmayı, tanımayı nasıl basardınız?" diye sordu.
Ona gerçeği anlattım. Schreibstube raporunda adını gördüğüm anda içimi kaplayan mantıkdısı kesinlik duygusundan
söz ettim.
Böylece 1944'ün bu Eylül ayı boyunca Henri Frager'le sık sık sohbet ettik. Geçmisi konusarak, Yonne-Cote d'Or
bölgesindeki sebekenin isleyisiyle ilgili bazı sorunları aydınlattık. Özellikle de 'Alain' sorununu. Frager bana Alain'in
sonunun nasıl olduğunu anlattı. Yoklamadan sonra 42. bloğa onu görmeye giderdim. Ya da o, Pazar öğleden sonraları
Arbeit'z beni görmeye gelirdi. Yağmur yağmıyorsa kampın sokaklarında yürüyüse çıkardık. Bu yürüyüslerden biri
sırasında beni, Jean-Ma-rie sebekesinde benimkinden baska bir kolda çalısmıs olan ve Buchenwald'de tutuklu olarak
bulunan Julien Cain ve Maurice Hewitt'le tanıstırdı. Bir aksam 42. blokta, Frager bana uçak mühendisi Bloch'tan söz etti.
Onu bana uzaktan gösterdi. Onun için bir sey yapılması gerektiğini söyledi. Maurice Bloch'un iyi bir direnisçi olduğunu
söyledi. Ancak iyi bir kommandoda görevlendirilmemisti ve her an nakledilmesi riski vardı. Benim için Frager'in sözü
yeterli bir garantiydi. Ben de Bloch'un durumunu -adı sonradan Bloch-Dassault, daha sonra ise kısaca Dassault oldu-
Fransız komitesinin yoldaslarına bildirdim. Onlar Maurice Dassault'nun Buchenwald'de hayatta kalabilmesi için gerekeni
yaptılar. Yani Maurice Dassault, Frager'in sayesinde hayatta kalmak için daha 375
fazla sans sahibi oldu. Belki bütün sansını ona borçluydu. Artık Frager ölmüs olduğuna ve bunu kendi
söyleyemeyeceğine göre benim söylemem herhalde iyi olmustur.
Çünkü Henri Frager sonunda Buchenwald'de öldü. Sonunda Gestapo onu infaz etti. Ekim ayındaki son infazların
sonunda ancak üç kisi hayatta kaldı. Ağustos ayının özel nakil grubunu olusturan kırk civarında adamdan yalnızca üçü.
Yeraltı örgütünün, Avusturyalı mahkûm Eugen Kogon'un hayati müdahalesi sayesinde, kendilerine tifüsten ölmüs üç
mahkûmun kimliklerini vererek kurtarmayı basardığı üç adam. Bu üç adam, Fransız Stephane HessePle iki İngiliz,
Peuleve ve gerçek adı Yeo-Thomas olan Dodkin'di. 1945'in Nisan ortalarına doğru, Buchenwald'in serbest kalısından
birkaç gün sonra, SS Totenkopf bölümündeki kısla ve askeri binaların çevresinde nöbete çıkan bir müfrezenin sorumlusuydum.
Buchenwald kampının bu dıs bölgesini, Amerikalılar devralıncaya kadar biz bekliyorduk.
O gün binalardan birini kolaçan ederken, SS idaresinin tutukluların dosyalarını sakladıkları odaya rastladım. Kendi
halinde bütün evrak dolaplan gibi alfabetik sıraya göre düzenlenmis olan dolaba baktım. Kendi dosyamı buldum.
Haftlings-Perso-nal-Karte diye yazıyordu kocaman harflerle. Sağ üst kösede dikdörtgen bir çerçeve içinde, ucu asağı
dönük bir ikizkenar üçgen vardı. İçine sıra numaram yazılmıstı: 44 904. Numara siyah kalemle yazılmıs, üçgense kırmızı
kalemle renklendirilmisti. Üzerinde bir de daktiloda yazılmıs siyah bir S vardı. Geri kalanı alısıldık kimlik bilgileriydi.
Benimle ilgili bütün verilerin yazılı olduğu fise bakarken, kırmızı çerçeve içine alınmıs siirsel ve gizemli bir sözcük
dikkatimi çekti. Sözcük anlamı açık olduğu halde, burada neyi ifade ettiği ilk bakısta gizemliydi. Meerschaum: Deniz
köpüğü. Bunun bir kod adı olduğunu düsündüm. Daha sonra bu düsüncem doğ-
376
fr
rulandı. Bu kod adı 43 yılının sonlarında ve 44'ün baslarında Compiegne'de Almanya'ya gönderilecek olan
Fransız tutukluların toplandığı operasyonu tanımlıyordu. Daha sonraları, bizimkini takip eden operasyonun
kod adının da Friihlingswind: Bahar rüzgârı, olduğunu öğrendim.
Ben bu siirsel isme, MeerschaumA bakarken, odanın kapısı açıldı.
Basımı çevirdim, gelen bir İngiliz subayıydı.
Kuskulu bir tavırla bana baktı.
"Burada ne yapıyorsunuz?" dedi kuru bir sesle.
"Ya siz?" diye sordum aynı tonla.
Hazırlıksız yakalanmıs gibi gözlerini kırpıstırdı.
115
"Ben bir İngiliz subayıyım," dedi.
Bir harekede sözünü kestim.
"Belli oluyor, biliyor musunuz?" dedim. "Tersini söyleseniz inandıramazsınız. Ama tekrar ediyorum: Ne
istiyorsunuz?"
Bu sefer hepten sasaladı.
"Size sunu söylemeliyim ki bu binadan ben sorumluyum," dedim, "müttefiklerin yetkilileri devralmaya gelinceye dek.
Görev emriniz var mı?"
Askerleri kendi kurallarıyla tuzağına düsürmekten daha eğlenceli bir sey olamaz. Hos, bu bütün meslekler için de
geçerlidir ya. Dilbilimciyi sözcüklerin, ressamı ısığın, Marksisti diyalektiğin tuzağına düsürün, görün bakın ne kadar
eğleneceksiniz.
İngiliz subayı bunu eğlenceli bulup bulmayacağını hâlâ bilemiyordu. Bir parça
çaresizlikle, elimde tuttuğum fise, SS fis dolabına baktı. Elimde tuttuğum fisi
salladım.
"Meerschaum,"dedim. "Kendi fisimi buldum. Bana Meerschaum olduğumdan baska bir sey öğretmedi. Almanca biliyor
musunuz? 'Deniz köpüğü' demektir bu." Almanca bildiğini söylemek ister gibi basını salladı.
377
"SS'ler için toprak tortusu olduğumuzu sanırdım," dedim. "Ama değilmis! Deniz köpüğüymüsüz. Bayağı rahatlatıcı değil
mi?"
Bana yaklastı. Ona uzattığım fise baktı. Sonra bana baktı.
"Eğer bu binanın sorumlusuysanız," dedi nazik bir sesle, "belki sizden talimat isteyebilirim. Görev emrim olmasa bile."
ingiliz mizahının taklit edilemez tonuna geri dönmüstü. Mizah duygusu olan askerleri severim. Marksistleri de. Ancak ne
derseniz deyin, mizah duygusu Marksistler arasında, askerlerden daha az bulunuyor. Subay iki parmağını yazlık
ceketinin dıs cebinin içine kaydırıp katlanmıs küçük bir kâğıt çıkardı. "Bazı insanları bulmaya çalısıyorum," dedi.
Kâğıdı aldım. Bir isim listesiydi bu. Listedeki ilk isim de Henri Frager idi. Hayat ne kadar
salak. Ölüm kadar salak. Hiç saka yapma isteğim kalmamıstı. İngiliz subayına baktım. "Geç
kaldınız," dedim. "Çok geç kaldınız."
Eylülün son pazarında, yani bitmekte olan savasın son kısından birkaç ay önce, Henri Frager'i son kez görmüstüm.
Revirle karantina kampı arasında, Ettersberg Yokusu'nun Thuringe Ovası'na bağlandığı yerdeki küçük fundalıkta
yürüyüs yapmıstık. Frager'e bir yıl önce 'Tabu'da basıma gelmis bir olayı anlatmıstım. Bir yıl daha erken ya da bir yıl
daha geç; bakıs açısına göre değisir. Sonuç olarak 1943 Eylülündeydi. Julien'le birlikte Tabu'ya gitmistim. Tabu'nun
direnisçilerine, simdi hangisi olduğunu hatırlamadığım bir sabotaj operasyonu için bir sürü plastik götürüyorduk.
Tabu'nun açıklık alanındaydık, hava kara-rıyordu. Biraz uzakta tek basıma oturmus, Umut'tan bir bölüm okuyordum. Her
gün çantamda tasıdığım bir kitaptı bu. Plastiğin mide bulandırıcı, çıkmak bilmez kokusu her tarafına sinmisti. O aksam
ben Umufu okurken birkaç genç direnisçi -doğru ya simdi aklıma geldi: Ben de gençtim, onların çoğu gibi ben de 378
on dokuz yasındaydım; ama bunları yaslılığın sınırında ya da en azından yaslanmanın sınırındayken yazıyorum ve bu
da beraberinde tuhaf bir seyi getiriyor: Belleğimdeki bütün diğer insanlar gençliklerini, o zamanki yaslannı korurlarken,
ben yaslanıyorum; kendi belleğimde ben onların genç yasları arasında beyaz saçlarım ve yasama bezginliğimle
dolasıyorum- birkaç genç direnisçi gelip okuduğum sey hakkında sorular sordular. Biraz sonra onlardan bir düzine
kadarıyla Umut hakkında ve İspanya savası hakkında konusuyorduk. O sırada Tabu'nun küçük seflerinden biri araya
girdi. Bağırıyordu, hiç mi hiç hosnut olmamıstı. Hücresinde siyaset istemediğini haykırıyordu. Malraux, onun için
siyasetti. Ben de onu kızdırmak için, Umutun bir sayfasını, Toledo bölümünün sonunda, Hernandez'in kursuna dizildiği
yeri yüksek sesle okudum. O sayfayı okudum ve arkasından büyük bir sessizlik oldu. Tabu'da siyaset istemeyen küçük
sef, hiçbir sey söylemedi.
Ama yine de sonuçta kaybeden taraf ben oldum. Çünkü Umuf un yanımdaki nüshasını Tabu'nun direnisçilerine
bırakmam gerekti. Hepsi kitabı okumak istiyorlardı, onlara karsı çıkamadım. Benim oradan geçisimden birkaç hafta
sonra SS'ler Tabu'yu yıkıp, hücre kampının kulübesini atese verdiklerinde, benim Umut da hücreyle birlikte yanıp gitmis
olmalıydı. İngiliz subayına geç kaldığını söylemistim. "Çok geç," demistim. Kaygıyla bana baktı.
Henri Frager nasıl ölmüstü? Bir zindan hücresinde ensesine bir kursun yiyerek mi infaz edilmisti? Krematoryumun
mahzeninde mi asılmıstı? Bir gün önce krematoryuma gitmistim. Görmüstüm. Yoldaslarımı astıkları krematoryum
mahzeninin nasıl bir yer olduğunu artık biliyordum. Ama daha oraya gelmedik. 379
Hâlâ Eylül ayında, kütüphaneci Anton'un bana, Samuel'in İkinci Kitabı'nda, Amnon'un ensestini anlatan
sayfası ipek bir seritle isaretli İncil'i getirdiği o aksamdayız.
"Senin İncil düskününden," demisti, açıklanamaz, alaycı bir gülüsle.
Bütün gecemi Faulkner'in bir romanıyla, Samuel'in İkinci Kitabı'nı çaprazlama okuyarak, Absalom ve Henry
Sutpen'in, Tamar ve Judith Sutpen'in, Charles Bon ve Amnon'un birbiriyle kesisen yasam ve ölümlerinin
karanlık noktalannı çözmeye çalısarak geçirecektim, bütün bir geceyi. (Ama bu aynı zamanda yıllar sonraki
bir geceydi. Sanki bu iki gece arasında bir ömür vardı. 1944 Eylül'ünde Buchenwald'de Politische
Abteilung'un yani kamp Gestaposu'nun bazı DIKAL mahkûmlann durumuA nu öğrenmek istediği günün
gecesi. Ama bürokratik emir Berlin'den gelmis olmalıydı, çünkü Politische Abteilungfun listesinde Ağustos
ayında özel nakille gelenlerden zaten infaz edilmis -resmi raporun sinik üslubuyla entlassen 'serbest
bırakılmıs'-olan, söylendiğine göre birkaç hafta önce krematoryumun mahzeninde asılmıs olan bazı
mahkûmlar da vardı. Hayatta olanlardan bazıları da: Henri Frager örneğin. Gestapo neden Henri Frager'in
durumunu öğrenmek istiyordu? İste bu sorunun verdiği endiseyle Gerard 42. bloğa Paul'ü bulmaya gitmisti.
Ama Paul'ün bundan haberi vardı zaten. Herhangi bir dıs komman-doyla kamptan uzaklasıp firar etmenin
yollarını aramak daha iyi olmaz mıydı? Ama Paul tek basına karar veremeyeceğini, bir gruba bağlı olduğunu
söylemisti. "Biraz daha beklemeli," demisti Paul. Çok huzurluydu Paul. Boyun eğmis değildi ama huzurluydu.
"Hem zaten," diyordu gülümseyerek, "Gestapo bana elini sürdüğü anda kursuna dizilmeliydim. Böylesi her
zaman birkaç ay kazandırıyor." Bu aynı zamanda yıllar sonraki bir geceydi. Aradan bir ömür geçmisti ve
onun adı artık Gerard değildi. Adı artık Salagnac, Artigas ya da Sanchez de değildi. Artık bir adı yoktu.
Aslında artık sadece kendi adı vardı ama bazen bi-
380 ;
ri ona kendi adıyla seslendiğinde, sanki bu ad bir baskasınınmıs, kimliğini aldığı birininmis gibi hemen cevap vermiyordu.
Artık kendinden baska bir sey değildi. "Kendim," diye düsünüyordu, hınzır bir gülümsemeyle, bir otel odasında, New
York'ta, Algonquin" &c, tek basına, 1970 güzünde yirmi altı yıl sonra, New York'ta Algonquin Oteli'nin bir odasında, hava
kararırken, Kırk İkinci Cadde'nin rüzgânyla gazete kâğıtlarının, yağlı kâğıtların uçusmaya basladığı bu saatte neden
Absalom'u, Yehova'nın Sa-hidi'ni ve Henri Frager'i hatırlamıstı? Odasının kapısı vuruldu, genç bir kadın içeri girdi. Belli ki
oda hizmetçisi, tipik bir oda hizmetçisi kılığında. Ancak bu siyah, uzun bacaklı bir ceylanın esnek güzelliğine, güçlü bir
panterin yırtıcı güzelliğine sahip bir oda hizmetçisiydi. Neyse hayal kurma, sadece yatak yapmaya geldi. Sonra kızın isi
bitince kapıda ona bahsis verdi. Kız isteksizce gülümsedi, ona doğru yaklasmadan uMy name is Clytie," dedi, "if you
need something ring me please?'' Mesafeli, dümdüz, kendinden emin, derinden gelen bir sesle konusarak ve mükemmel
bir diksiyonla heceleri birbirinden ayırarak. Ama kapı tekrar kapanmıstı bile ve o kalbine bir yumruk gibi saplanmıs bu
ismin tiz sesiyle bas basa kalmıstı. Clytie! Ayakta, hareketsiz, bu yabancı otel odasının ortasında titreyerek. Clytie! Kısa
süre sonra bulantılı bir basdönmesiyle her seyi hatırladı. Clytemnestra Sut-pen, Thomas Sutpen'in gayrimesru kızı ve
siyah bir köle Henry Sutpen'in gayrimesru kızkardesi, baba bir ana ayrı beyaz ağabeyini Charles Bon'u öldürmek suçuyla
yargılamak üzere yakalamasınlar diye eski ve çürümüs Sutpen's Hundred malikânesini atese veren Clytie. Her seyi bir
kerede hatırlamıstı. Absalom! Absalom! Kırk İkinci Cadde'nin buz gibi rüzgânyla gazete kâğıtlarının, yağlı kâğıtların
uçustuğu, gecenin baslamak üzere olduğu bu saatte, hava deliklerinin beyaz buharının ve para makineleriyle elektronik
oyunlann kulaklan delen zil sesleri arasında her seyi hatırlamıstı. Bu eski metni, aradan geçen yıllara rağmen hâlâ
sözcüğü sözcüğüne ezbere biliyordu ve eski metnin söz-
381
cüklerini yüksek sesle tekrarlamaya basladı: "Peki siz kimsiniz?" "Henry Sutpen." "Peki ne kadardır buradasınız?" "Dört
yıldır." "Peki neden eve döndünüz?" "Ölmek için." "Ölmek için mi?" Evet, ölmek için.
Peki ne kadardır buradasınız? Dört yıldır? Peki siz kimsiniz? Henry Sutpen." Faulkner'in sözcüklerini yüksek sesle
tekrarladı, sonra ani bir itkiyle harekete geçip, basucu masasına gitti ve çekmeceyi açtı! Tabii ki içinde bir İncil vardı. Samuel'in
İkinci Kitabı'nın sayfasım buldu ""And Tamar took the cakes which she had made and brought them into the
chamber to Amnon her brother. And when she had brought them unto him to eat, he took hold of her, and said unto her,
Come lie with me, my sister..?'' Gel benimle yat kardesim! Kardesim, ceylanım, güvercinim. Adın her neyse Tamar,
Judith ya da Clytie!
(Onca yıl sonra, New York'ta her seyi, bütün hatıraları bir basdönmesiyle birlikte hatırlamıstı) Genç
kadın çıkmıstı.
Odanın kapısını kapattım. Belleğimin içinde uzak bir yerlerde bir seyler kımıldıyordu. Sanki belleğim genis ve viran bir
evdi, en azından terk edilmis bir ev ve sonbaharda ziyarete gelindiğinde adımların çıkardığı ses, sönmüs yankılan
karanlık anıları uyandırıyor; bu terk edilmis evde dolastıkça buraya daha önce gelmislik, hatta burada daha önce
yasamıslık duygusu yavas yavas yerleserek sonunda bir saplantıya dönüsüyordu. Sonuçta belleğimin derinliklerinde bir
seyler kımıldıyordu. Clytie ha?
Bu Clytie adının bana bir sey hatırlatması gerektiğini biliyordum. Clytie'nin siyah olmasının rastlantı olmadığını da
biliyordum. Otel odasının ortasında yalnız ve hareketsiz duruyordum. Bir sigara yaküm. Belleğimde atlar kosusuyordu.
Neden? Bu Clytie adının atlarla ne ilgisi vardı? Neden atlı adamlar? Daha doğrusu tahta evli küçük bir sehrin
sokaklarında atlı bir adam: Bir doğu filminden bir sahne olabilirdi. Sonra birden baska anı-382
lara doğru döndüm. Atlı Adam Drieu'nün bir romanının adıydı. Bir gün Buchenwald'in kütüphanecisi Anton, bir Fransız
mahkûmlar konvoyunda bulunmus olan birkaç roman getirmisti bana. Birini okumak istiyor, benden tavsiye bekliyordu.
Ona yığının içinde bulunan Drieu'nün Atlı Adam\m okumasını söylemistim. Diğerleri önemsiz seylerdi. Anton!
Drieu'nün romanıyla ilgili bu hikâyenin sonunu hatırladığımda, önemli olanın bu olmadığını da anlamıstım. Aslında
Drieu'nün romanı hakkındaki bu küçük hatıra, asıl olanın ortaya çıkmasına aracılık ediyordu. Aslolan da bizzat Anton'du.
Daha doğrusu asıl olan, Anton'un hatırası sayesinde Clytie adının bana ne hatırlatması gerektiğini bulmus olmamdı.
Aslolan, bir Drieu romanıyla ilgili bir olayın hatırlanması aracılığıyla Clytemnestra Sutpen'e, Absalom! AbsalomPz
ulasmıs olmamdı.
Bunun üzerine yatağın basucundaki masaya doğru yürüdüm. Çekmecede bulunan İncil'i aldım. Elim hafifçe titriyordu.
"Samuel'in İkinci Kitabı, 13!" demisti Yehova, yirmi altı yıl önce, Buchenwald kütüphanesinin girisinde. Yirmi altı yıl sonra
New York'ta, Algonquin Oteli'nde, yatağın basucundaki masanın çekmecesinde duran İncil'i aldım. Kara kapağın
üzerinde altın renkli harflerle Holy Bible yazıyordu. Bir baska altın renkli yazı ise, bu kitabı -Kitap'ı- görünürde bırakacak
kadar nazik olmamızı istiyordu. Kindly leave this book in view, diyordu altın renkli yazı.
Yehova, Buchenwald'de, Aralık ayının o Pazar günü Samuel'in Kitabı'ndan değil, Eyüb'ün Kitabı'ndan alıntı yapmıstı.
Thuringe Ovası'nın üzerindeki kara bakarken, Yehova'nın bu isin içinden nasıl çıkacağını merak ediyordum. Eyüb'ün
Kitabı sayesinde gayet iyi çıkmıstı. Hayranlıkla ve biraz bozulmus olarak ona bakıyordum.
"Kısacası," dedim, "tarihsel ya da doğal her türlü olay için İncil'de uygun bir alıntı var."
383
117
Omuzlarını kaldırdı.
"Bu sizi sasırtıyor mu?" dedi Yehova. "Oysa bunun ne olduğunu biliyor olmalısınız. Siz de tamamen aynı seyi
yapıyorsunuz." Anlayamadan ona baktım.
"Ben mi?"
"Siz, Marksistler," dedi Yehova.
Bir süredir konusmalarımızda genel sorunları ele alıyorduk. Yehova
ısrar etti.
"Alıntılar," dedi, "sizin de her zevke göre alıntılarınız var!"
Omuzlarımı kaldırdım.
Bu konuda Barizon'un da bana bozulduğunu söylemeliyim. Kuskusuz Fernand'ın bakıs açısı Yehova'nınkiyle hiç de aynı
değildi. Kesinlikle değildi. Hatta ikisinin bakıs açıları tamamen karsıt olmalıydı. Yine de Barizon'da bende yankı
uyandıran alıntılar yapmaya düskünlüğüm yüzünden kızardı. Bunlann iyi düzenlenmis diyalektik bir kanıtlamanın tuzu
biberi olduğuna pek inanmıyor gibiydi. Ya da belki iyi düzenlenmis diyalektik kanıtlamalara karsı kuskuluydu. Ya da belki
alıntılarıma karsı kuskuluydu.
Konustuğum konunun gereklerine göre bunları uydurduğum hissine kapılıyordu. Zaten her zaman haklı değildi.
Her neyse, Yehova'yla genel fikirler hakkında konusmaya baslamıstık. Ve elbette ki Yehova için fikirlerin en geneli Tanrı
fikriydi. Yehova'yla Tann hakkında konusmaya baslamıstık. Örneğin geçen Pazar Tann'dan söz etmistik.
Ben 62. bloktan çıktığımda Yehova, açıklık alanda beni bekliyordu. Görünüse bakılırsa oradan geçisimi gözetliyordu. Bir
süredir, Pazar günleri öğleden sonra, Thuringe manzarasını seyretme alıskanlığım olduğunu öğrenmisti ve karantina
kampının asağı tarafındaki küçük koruya giden yoldan geçmemi bekliyordu.
Anlasılan Yehova da buranın müdavimi olmaya baslıyordu.
Birkaç gün önce, aldığım bazı kitapları geri götürmeye gittiğimde Anton bana, bu kez alaycıdan çok endiseli
görünen bir bakısla bakmıstı. Sanki Anton benim için kaygılanıyor gibiydi.
384
"Senin İncil düskünü ne âlemde?"
Senin sözcüğünü özellikle vurguluyordu tabii ki Anton.
Ama ona cevap vermeme firsat bırakmadı:
"Hem o," dedi, "İncil düskünü mü, yoksa sadece İspanyol düskünü mü? Aber, ist er Bibelliebhaber öder einfach
Spanierli-ebba-ber?"
Kütüphaneci gerçekten de benim için kaygılanıyor gibiydi. Sanki en iyi müsterilerinden birinin, çoğu zaman edebi ve
felsefi zevklerini paylastığı birinin, erdemin doğru yolundan ayrılmasından korkuyor gibiydi. İnsanların çoğunun doğru
yolun, doğru cinselliğin sapmalarından korkuyor olması çılgınca bir sey. Bütün bunları onunla tartısmayı hiç canım
istemiyordu. Bir sözcükle onu rahatlattım. İçi rahat olabilirdi, Yehova yüzünden erdemin doğru yolundan ayrılacak
değildim. Yani Yehova'nın Sahidi yüzünden. Hareketsiz zamanın ve sürekli açlığın çöllerine gömüldükçe her geçen gün
biraz daha belirsiz ve sasırtıcı hale gelen rüyalarla bulanan sefil cinselliğimizin yaygın ve zorunlu erdeminde kalacaktım.
Yasamsal bitkinliğin, erdemin uygulanmasını, tek kisilik de olsa, kolaylastırdığı bilinen bir seydir. Hem sonra, benim
hayal kahramanım Yehova'dan çok Juliette'ti. Anton'a bakıp, onu bir sözcükle rahatlattım.
Ancak bu arada, onun da kerhaneye giden Almanlar'dan olup olmadığını merak ettim. Kerhanedeki kızların patronu ve
pezevengi olan SS astsubayının izniyle ve yine onun denetimi altında bu kızlardan birine tecavüz etmenin normal ve
erdemli olduğunu düsünüp düsünmediğini merak ettim. Kerhanenin kızlarına ve aynı zamanda SS astsubayına, her sey
yolunda gitsin diye zorunlu, küçük hediyeler vermeyi, ancak kampın alısveris sistemine katılarak, yani ayrıcalıklıların
mahkûmlara verilen günlük tayından, erdemleri ve normallikleri sayesinde arttırabildik-leri payı satısa çıkararak elde
edebilecekleri konserve ve margarin kutularını, parfüm siselerini hediye etmeyi normal ve erdemli bulup bulmadığını
merak ettim. 385
Kampın kerhanesinde belli alıskanlıkları var mıydı, yoksa kızlardan önüne geleni mi alıyordu? Bunu merak ettim. Kimi
düzüyordu? Stahleber'i mi, yoksa en çok tercih edilenlerden biri olan Bykowski'yi mi? Kuskusuz Buchenwald
kerhanesinin -Sonderbau: özel bina-kızlarının gerçekten de bilmediğim ön adlarını ya da en azırtdan soyadlannı
gerçekten biliyor muyum, yoksa uydurdum mu diye düsüneceksiniz. Elbette ki hiçbir sey uydurmadım. Gerçek isimleri,
gerçek isimlerden bazılarını verdim. Buchenwald kerhanesinin diğer bütün kızlarının gerçek isimlerini de verebilirdim. En
azından 1944'ün Aralık ayında, bu hikâyede sık sık sözü edilen ayda, burada normal ve erdemli biçimde -yani erkekçe
erdemleri yozlastırmadan- etkinliklerini sürdüren bütün kızlarının. Bu konuda hiçbir seyi uydurmuyorum.
Bu hikâyede bazı baska seyleri uydurduğum oldu. Birazcık uydurmadan gerçeğe asla ulasamayız, herkes bilir bunu.
Eğer gerçeği bir parça uydurmazsak tarihin, özellikle de kendi yasadığımız tarihin içinden, Fabrice'in Waterloo
Savası'nın içinden geçip gittiği gibi geçer gideriz. Tarih, gerçeğin uydurulması, hatta hep yenilenebilecek biçimde sürekli
olarak uydurulması-dır. Zaten Fabrice de Beyle'in bir uydurmasıydı. Ancak bu konuda hiçbir seyi uydurmuyorum. 1944
Aralığında Buchenwald'in Sonderbau'sunda çalısan Stahleber ve Bykowski -bu ikincisi, Düsedau ve Mierau ile birlikte
kerhanenin normal ve erdemli müsterileri tarafından en çok tercih edilenlerden biriydi- adlı kızların isimlerini
uydurmuyorum. O sıralar bu isimleri bilmiyordum tabii ki. O aksam Anton'a bakarken ve onun sadece İspanyol düskünü
de olabilecek İncil düskünü ile iliskim konusunda benim için kaygılanısını dinlerken bu isimleri bilmiyordum. Onları çok
daha sonraları öğrendim.
Çok daha sonraları, 1965 ilkbaharında Toplama Kampları Dünyası hakkında bir dizi radyo programının yapımına
katılmıstım. Bu diziyi France-Culture adına Alain Trutat yönetiyordu.
386
Ben SS Ekonomik Sistemi üzerine bir program hazırlıyordum ve bu vesileyle yığınlarca arsiv belgesini karıstırırken,
Buchen-wald'den -yirmi yıldır görmemis olduğum- eski arkadaslarla yeniden temasa geçerken,
Buchenwald kerhanesinin muhasebesiy-le ilgili bir belgeye rastladım. Kâğıt 17 Aralık 1944 tarihliydi ve bir gün öncesinin
girdisini içeriyordu: Einnahme im Sonderbau am 16-12-1944. Bir önceki gün kerhaneye, o zamanın parasıyla 45 mark
girmisti. Muhasebe belgesinin baska bir sütununda ise o gün 45 kisinin geldiği yazılmıstı, yani matematik dehasına gerek
kalmadan, giris fiyatının bir mark olduğu sonucu rahatlıkla çıkarılabiliyordu. Ve bu belgenin ilk sütununa da kızların adı
yazılmıstı. On üç kisiydiler. Ancak bunlardan dördü, 16 Aralık günü çalısmamıstı. İkisi, Rathmann ve Dryska -belge,
kızların ön adlarını vermiyordu-anlamı ve kaçınılmazlığı yüzyıllardır insan türünü rahatsız eden, hatta basına musallat
olan kanlı ve periyodik bir olaya maruz kaldıkları için çalısamamalardı. Yani o gün, Rathmann ve Dryska is basında
değillermis. Diğer ikisi Giese ve Jubelt'e gelince, bunlardan ilki gözetmenlik ya da bir tür patro-niçelik yapmıs (Diğer
kızların her birinin o gün kabul ettikleri müsteri sayısının yazılı olduğu ve buradan altısar müsteri almıs Düsedau,
Bykowski ve Mierau'nun her biri ancak dört ya da bes müsteri almıs diğer kızlar arasında en çok tercih edilenler
olduğunu çıkarmamıza izin veren sütunda onun adının karsısında Aufsichtyazıyordu.) ve ikincisi de kasada durmus:
Kassiererin. Görüldüğü gibi hayal edilecek bir sey yok.
Kerhanedeki bir çalısma günün, girdisini gösteren sıradan ve renksiz bir muhasebe belgesi. SS komutanı ve
Buchenwald'in yöneticisi tarafından imzalanmıs. Bu ikincisi, aslı Berlin'e gönderilmis olacak, kopya kâğıdının üzerine
imzasıyla birlikte bir de Gefangenengeldverwaltung'un mürekkepli kasesini koymus: Mahkûmların Mali Yönetimi. Çünkü
Buchenwald'de her sey yönetilir, sınıflandırılır, çizelgelenir, dökümlendirilir ve imzalanırdı: mahkûmların parası,
fabrikalarda üretilen bozukluklar, ça-387
lısma saatleri ve bos zamanlar, yasayanlar ve ölüler, krematoryumun isleme masraftan, escinseller ve çingeneler, yeni
gelenlerin kol saatleri ve saçları, nakledilen mahkûmların mesleki uzmanlıkları ve üniversite cursus'lzn, kantine alınan
bira ve machor-ka'Xzx ve bir de kerhane ziyaretleri. SS imparatorluğunda bürokratik düzen hüküm sürerdi.
"Bürokrasi, elinden kimsenin kurtulamayacağı bir çemberdir. Bu hiyerarsi bir bilgi hiyerarsisidir... Bürokrasi devletin
varlığını ve toplumun manevi varlığını kendi mülkiyeti altında tutar, bu onun özel mülkiyetidir. Bürokrasinin genel ruhu
gizli olusu, gizemli olusudur..." Ama burada Marx'in, Port-Ro-yal'de, Lucien Herr'in evinde, üzerinde uzun uzun çalısmıs
olduğumuz metinlerinden birinden alınmıs bu cümleleri hatırlatacak değilim. Yehova olsa, her konuda tam yerine uygun
düsen alıntılarım nedeniyle bana sitem ederdi. İste Yehova.
Geçen Pazar günündeyiz, yani burada ayrıntılı olarak hikâyesini anlattığım Pazardan önceki Pazar gününde. Yehova,
Küçük Kamp'ta, umumi tuvaletlerin binasıyla içinde mahkûmlann, eğer bu sözcüğü kullanmaya cüret edersek, yasadığı
son barakalann arasında bulunan açıklık alanda duruyordu. Kerhane uzakta değildi, hemen Kino'nun arkasındaydı (Ama
Buchenwald'in Kino/'sunu geçenlerde New York'ta hatırlamıstın. Sonbahardı, neseli bir günes vardı, hava kuru ve
keskindi. Aslında Buchenwald'in sinemasını Gustav Herling'in anısı aracılığıyla hatırlamıstın. Tabii ki Herling kitabı A
World. Aparftz Buchenwald'i hatırlayamazdı, Yersevo kampının 'öz-yönetimsel yaratıcı etkinlikler' barakasını hatırlıyordu.
Herling'in betimlediği Stalin kampının kütüphanesi de bu barakanın içinde bulunuyordu. Yersevo Kampı'nın
kütüphanesinde Mein Kampf bulunmazdı elbette. Buna karsılık orada Stalin'in Leninizm'in Sorunları'ndzn onlarca, siyasi
propaganda brosür-lerindense yüzlerce nüsha bulunabilirdi. Ayrıca 'Pasionaria'nın
388
konusmalarını içeren bir cilt de vardı. Gustav Herling, Dolores Ibarruri'nin, 1936'da Madrid savunması sırasında yaptığı
konusmalardan birinin bir cümlesinin, sonradan çok ünlü olmus bir cümlenin altını kursun kalemle çizdiğini anlatıyordu:
'Dizler üstünde yasamaktansa ayakta ölmek daha iyidir!' Sonra da bu altı çizili cümle, kitabı Yersevo adlı Stalin kampının
mahkûmları arasında öyle popüler hale getirmisti ki sonunda bu ani popülerlikten endiselenmis olacak bir NKVD
komisyonu, Pasionaria'nın kitabını kamp kütüphanesinden çıkarttırmıstı. Ama sen Gustav Herling'in kitabını
anlatmıyorsun. Onun yerine konusamazsın. Sadece 1970 güzünde, Costa Gavras ve Yves Mon-tand'la birlikte İtiraf
filmini sunmak için Birlesik Devletler'e gittiğin sırada, New York'ta A World Aparfı okuduğunu söylüyordun. Herling'in
kitabında Yersevo'daki bir sinema seansını, Strauss'un yasamı üzerine Büyük Vals adlı bir Amerikan müzikalinin
gösterimini anlattığı bölüme gelmistin. Sen de aslında pek sık hatırlamadığın, Buchenwald'in Kino'sunu hatırlamıstın.
Zaten bu son zamanlarda Buchenwald'i, yalnızca Stalin kamplarının eski zek'lcrmın çoğu seninkilere benzeyen anıları
aracılığıyla hatırlıyordun. Sen de Buchenwald'de bir keresinde bir müzikal filmin gösteriminde bulunmustun. Büyük Vals
değildi ama filmin adı Vuelan mis canciones'û. Tabii ki Buchenwald'de gördüğün müzikal filmin adının İspanyolca
olduğunu iddia edecek değilsin. Kesinlikle Almanca bir adı vardı, çünkü bu bir Alman müzikal komedisiydi. Belki bir
Avusturya filmiydi, adının hangi dilde olduğu konusunda bu da bir sey değistirmezdi. Ama sen bu filmi daha önce,
çocukluğunda, 30'lu yıllarda İspanya'da görmüstün. Madrid'de, Opera Meydanı'ndaki bir sinemada görmüstün, Fraulein
Grabner seni ve kardeslerini size hiç danısmadan seçtiği bu müzikal filmi izlemeye götürmüstü. Filmin yıldızlan Jan
Kiepura ve Martha Eggerth'ti ve adı da en azından İspanya'da ve 30'lu yıllarda, Vuelan mis canciones idi, "Sarkılanm
Uçuyor!" Sarkılann uçması bir
mucizeydi. Ancak
389
isin aslı sen, bu filmin İspanyolca adından baska hiçbir seyini hatırlamıyordun. Üstelik filmden belirgin ve sıkıcı bir anı
olarak hatırladığın tek sahne, Jan Kiepura ile Martha Eggerth'in bir dağ gölünde, gırtlak patlatan titresimlerle dolu ve
kuskusuz asktan söz eden bir düete dalmıs olarak yaptıkları sandal sefası sahnesi de bir çocukluk arasıydı. Kısacası bu
filmle ilgili sahip olduğun tek anı, 30'lu yılların Madrid'inin anısıydı. Bu filmi Buc-henwald'de bir kez daha görmen de bir
ise yaramayacak, daha yakın tarihli olduğu halde bu ikinci anı, çocukluk anısı tarafından silinecekti. Ama Herling ve
Yersevo'daki sinema seansı nedeniyle Buchenwald'in Kino'sunu hatırlamıstın) Kino'nun tam arkasında kerhanenin
bulunduğunu söylüyordum. Her neyse, Yehova beni bekliyordu.
119
62. bloğa girdiğimi görmüstü herhalde. Oraya, simdi ne olduğunu hatırlamadığım bir sorunu çözmek amacıyla,
İspanya'da Tugaylarda çarpısmıs bir Hollandalı olan Stubendiest Leo'yu görmek için gitmistim. Oradan çıkısımda da
küçük koruya, Thuringe manzarasını seyretmek için her Pazar gittiğim alısıldık mekanıma inmeye niyetliydim. Ama
Yehova beni açıklık alanda bekliyordu.
Yehova tarafından böyle gözetlenmek, izlenmek, takip edilmek beni rahatsız ediyordu tabii ki. Ancak yanlıs anlamayın.
Be: ni rahatsız eden bu takibin olası cinsel yönü değildi. Eğer Yehova yalnız karsı cinsle ilgileniyor olsaydı, kararlı ve
yorulmak bilmez bir kadın düskünü olsaydı, bütün bos zamanlarını Sonder-bau'da, resmi istatistiklere göre -16 Aralık
1944 aksamı her birinin altı müsteri aldığı resmen kayıtlıydı- en çok tercih edilen ya da en aktif olan kızlardan Düsedau,
Bykowski ya da Mierau'dan biriyle ya da kayıtlan tutulmus olan, günde beser müsteri almıs olan Stahleber, Rafalska ya
da Heck'ten biriyle veya yalnızca dört müsteri almıs Ehlebracht, Sinzig ya da Plumbaum'dan biriyle, hatta belki, neden
olmasın, söz konusu o gün en azından cinsel anlamda çalısmamıs olan patroniçe Giese ya da kasiyer Jubelt'le
390
is tutarak geçirseydi, kısacası Yehova bir Frauenliebhaber olsaydı bile; ısrarcılığı sonunda beni rahatsız edecekti.
Ne olursa olsun, kütüphaneci Anton'un imalı cümlelerle ortalığa yaydığı dedikoduyu bir yana bırakacak olursak, Yehova'nın
-yani sahidinin: Yehova'nın Sahidi'nin- escinsel olabileceğini gösterebilecek tek belirti, edebi nitelikteydi. Yani
tamamen dolaylı nitelikte. Çünkü Yehova hiçbir zaman kusku uyandıracak ya da daha doğrusu kuskuya yer bırakacak
bir hareket yapmamıs, bir söz etmemis, bir gülümseme göstermemisti. Buna karsılık, Absalom! Absalom! hakkındaki,
onunla tanıstığımız gün kütüphaneden aldığım Faulkner romanı hakkındaki yorumu oldukça anlamlıydı. Çünkü ona göre
romanın ana örgüsünü olusturan ensest teması, escinsel ask temasıyla birlikte islenmisti. Ye-hova'ya göre Henry
Sutpen'in Charles Bon'u öldürmesinin tek nedeni, onun kızkardesi Judith'le yatmasını engellemek değildi. Onu
öldürmüstü, çünkü bilinç dısında ona asıktı. Sonunda kendini öldürmek pahasına da olsa Henry ensest yasama fikrine
hazırdı, ancak Charles Bon'un -damarlarında zenci kanı tasıyor olması daha da ilginçti- her ikisinin de kızkardesi olan
kadınla yatması fikrine tahammül edemezdi. Kendi içinde saflıktan uzak olan, bağıslanamaz ve metafizik olarak sakıncalı
olan fikir, bir kadınla tensel iliski fikriydi.
Ancak bugün, ani bir kar fırtınasına yakalanınca sığınmak zorunda kaldığımız Küçük Kamp'in umumi tuvaletlerinin
binasında, Absalom! Absalom! hakkında konusmayacaktık. Yehova ve ben Tanrı hakkında konusacaktık.
uHe sealth up the hand of every man; that all men may know his work... "
Yıllar sonra, bir ömür sonra, New York'ta Algonquin Ote-li'ndeki odamda elimde İncil var. Eyüb'ün Kitabı'ndan Thuringe'in
karlı ovasının karsısında Yehova'nın alıntıladığı bölümü -37,5 demisti berrak bir sesle- okuyorum: "Bütün insanların
391
üzerine mührünü gönderdi ki hepsi onun eserini tanısınlar... "
Ben daha çok tersini düsünüyorum tabii ki. Bence her insanın üzerine mührünü koyan Tanrı değil, bence insan her
seyin, en basta ya da en sonda da, Tann'nın üzerine izini bırakıyor. Bugün New York'ta böyle düsünüyorum;
Buchenwald'de, geride kalmıs o Pazar gününde, Efendi'nin insana değil, insanın Efendi'ye ayırdığı günde de böyle
düsünüyordum.
Genel tuvaletlerin binasındaydık ve oldukça saskın gözüken Yehova'ya Tann'yla iliskimi açıklıyordum. Marx'in ateizmi,
demistim ona, yan yolda kaldı. Kuskusuz Tann'nın insanlığının, düssel ve ideolojik doğasının maskesini düsürdü. Ancak
bu gidisin en son sonuçlarına ulasmayı basaramadı. Belki de bir Yahudi için -özellikle de Yahudiliğini reddeden ve ona
karsı isyan eden bir Yahudi için- ateizmin sonuna, Tann'nın sonuna kadar gitmek olanaksızdır. Her ne olursa olsun eğer
Tanrı insani ise, insanın kendiyle arasındaki mesafeyse, her türlü temel sorgulamaya açık olarak -yani kuskuya yer
bırakmayan bir cevabı olmayan sorulara- tam da bu nedenle, O sonsuzdur. Ya da en azından ölümsüzdür, tıpkı insan
gibi. İnsandan fazla değil, ama insandan az da değil. Tann'yı hayal edebilecek, bu hayale yasamsal bir ihtiyaç duyan bir
insan olduğu sürece, bu insan sadece Paul Claudel bile olsa Tanrı var olmayacaktır kuskusuz; çünkü O bir Varlık değildir
-çünkü Varlık yoktur- ama bulunacaktır.
Tabii ki Almanca olarak, Buchenwald'in Küçük Kamp'ının genel tuvaletlerinin bulunduğu binada, sakatlar barakasından
çıkan ve biraz sıcaklık, belki bir sanmlık machorka -ya da en azından bir nefeslik, bir tanecik, yasamanın bütün
mutluluğu! Mac-horka'â.zn bir nefes- bulmaya gelen hayaletlerin, baska hayaletlerle iki çift laf etmeye gelen hayaletlerin
(Karantina barakalarında kalan ve kampa yeni gelmis olanlarla, daha birkaç hafta sağlıklı ve semiz görünecek olan
ancak üzerlerindeki, karantinada kendilerine verilmis ve hiçbiri birbirine uymayan çaputlarla fiziksel durumlan arasındaki
fark ya da zıtlığın gülünç abartısı yüzünden 392
hepsinden daha tedirgin edici görünenlerle itisip kakısan hayaletlerin; aynı zamanda tuvaletleri ayncalıklı bir randevu
yeri, bir çesit pazar yeri olarak kullanan ve burada aralannda alkollü içki, bıçak, pornografik fotoğraf, oğlan, ekmek ve
gülücük alısverisi yapan Küçük Kamp'ın genç Rus Stubendiensf \eriy\e de itisip kakısan hayaletlerin) dıskılann pis kokulu
sıvılannın içine aktığı -yüz-numara çukuru dedikleri- derin, genis çukurun üzerine çıkıntı yapan tahta kirisin üstünde
çömelip oturmus, bu her yastan hayaletin ortasında; bazen yırtıcı bir keder, hatta korku çığlığıyla kesilen bütün bu
karmakansık gürültü patırtının içinde ve Almanca olarak Tann'dan söz etmek kuskusuz daha kolaydı: Gott ist kein Sein,
nur cin Dasein! demistim Yehova'ya. Yeryüzünde insanlar, insani olan, toplumsal olan bulunduğu sürece O da
bulunacaktır; bu buğulu görünüslü ama tarihin örgüsünün bile dokusunu oradan aldığı takımyıldızın; ideolojinin
takımyıldızının içinde bulunacaktır. Böylece Marx'in yan Yahudi, yan Hegelci çeliskilerini asmak isteyen tutarlı bir ateizm
ise aslında, insanın kendi endise ve kavrayıssızlık uçurumuna döndürülmüs halinden baska bir sey olmayan Tann'nın
varolusunu, orada olusunu, ilahi mevcudiyetini öne sürerek baslamalıdır.
Ama ben, bir ömür sonra New York'tayım ve İncil'i yeniden yatağın basucundaki masanın çekmecesine koyuyorum.
Bu öğleden sonra, Yale Üniversitesi'nde bir genç kız gözünü dikmis bana bakıyordu. Kuskusuz Yves'e ya da Costa'ya da
bakıyor olabilirdi. Yale Üniversitesi'ne, İtirafı tanıtmak için, Montand ve Gavras'la birlikte gitmistik. Bu genç kız pekâlâ
arkadaslanmdan birine de bakıyor olabilirdi. Ya da belki her ikisine de, ayrıntıya ne gerek var? Kadın bakıslan açısından
üçümüz fena bir topluluk olusturmuyorduk. Bir Yunanlı, bir İtalyan ve bir İspanyol, üç tamamen yabancı, üç ebedi sürgün.
Aramızda, dısardan da hissedilebile-cek, neseli bir tür suç ortaklığı vardı. Bir genç kadın bakısının hissedebileceği.
393
Ancak Yale'deki bu genç kadın, öğrencilerle itiraf üzerine yaptığımız tartısma boyunca ne Yves'e, ne de Costa'ya
bakıyordu. O sonbahar Cumartesisinde Yale'de hiçbir genç kadının Yves'e ya da Costa'ya bakmadığını söylemiyorum.
Bu çok saçma olurdu. Yale'deki genç kadınların çoğu Costa'ya ve Yves'e bakmıs olmalıydılar, ama ben sadece, o
kadının sürekli bana baktığını söylüyorum.
Genel tartısma bittikten sonra küçük çemberler olustu. Konusmalar bir kurulup bir dağılan grupların
düzensizliği içinde devam etti.
Dikkatle bana bakan o genç kadın yanıma geldi.
Blucin ve yuvarlak beyaz yakalı bir kazak giymisti, ince, sansın ve kısa saçlıydı. Bana onda, sanki biraz Slav havası
varmıs gibi geldi. Bunun olağanüstü bir durum olmadığını söyleyeceksiniz. Bir Amerikalı'da eğer Slav havası yoksa, ya
İskandinav havası, ya Macar havası ya da Napoliü havası vardır. Aileden gelen bir hava kısacası. Ama bunda yalnızca
Slav havası da yoktu. Polonyalı olmalıydı, yemin bile edebilirdim. Polonyalı kadınlara özgü kafa biçimi, boynu, isteksizce
kıvrılan kalça kemiği, dar ve istahlı dudakları, dikkatli ve içindekini belli etmeyen bakısları vardı. Bence Polonyalı
kadınlann bu aristokratik neseliliği, vücutlannın bu zarafeti, doğu ülkelerinin sekilsiz tekdüzeliğine karsı bir tepki verme
biçimiydi. Bence Polonyalı kadınlann görünüs biçimlerindeki bu özgürlük, Stalin sonrası Komünizminin renksiz ve donuk
Avrupa'sında, onlann ruhlanndaki farklılığın bedenselles-mesiydi. Ancak sunu da söylemeliyim ki Polonyalı kadınlann bu
zarafeti, bu zarif vücut biçimleri evrenseldir. Bu onlara üretken ve bürokratik Doğu'da olduğu kadar, üretken ve sendikacı
Uzakdoğu'da da farklılıklannı koruma olanağı veriyor olmalı. Ama o gerçekten Polonyalı mıydı?
Ondan önce davrandım ve daha o benimle konusmadan ben sorumu sordum. Ne olursa olsun bu fena bir
taktik değildir.
"Polonya kökenli misiniz?"
394
Yüzünden günes ısığıyla aydınlanmıs bir gölge geçti.
Günes dedim, çünkü yüzü içeriden aydınlatılmıs gibi parlamıstı. Gölge dedim, çünkü bakısı anında kararmıstı. Sanki
Polonyalı olmak birbirine karısmıs haldeki neseyi ve acıyı beraberinde getiriyordu. "Evet," dedi küçük bir gülümsemeyle.
"Babam Buchen-wald'de öldü," diye de ekledi, bakısında sonsuz bir gölgeyle.
İste bundan kuskulanmalıydım.
Deneyimlerim, bana biri sana baktığı zaman çoğunlukla aslında baktığının sen olmadığını öğretmis olmalıydı. Bu da
olurdu elbette ama, istisna olarak. Genellikle sende baktıklan baska bir seyin, baska birinin, kimi zaman tamamen hayali
birinin görüntüsüdür. Bugün de sende baktıkları bir hayatta kalanın gö-rüntüsüydü. Genç Polonyalı kadına bakıyordum.
Yirmi bes yasından çok büyük değil gibiydi. Hızlı hızlı o 1970 sonbaharıy-la, geçmiste kalan 1945 ilkbaharını ayıran
zaman süresini hesaplıyorum. Evet, tabii ki olabilir. Babasının tutuklanmasından sonra doğmus olmalıydı. "Ben ne hakla
yasıyorum? Sorunuz bu mu?"
Bir an yüzüme baktı. Gözleri yasla doldu gibi geldi bana. Basını önüne eğip yüzünü sakladı. Sonra
basını tekrar kaldırdı, tam bir Polonyalı gibi gururlu ve dimdik.
"Babam öldü, bana hiçbir zaman anlatamazdı," dedi tuhaf biçimde ince bir sesle. "Nasıl olduğunu anlamak için
yapabileceğim tek sey kitabınızı, Büyük Tolculuk\x okumaktı." Gözlerimin içine baktı.
"Ben de zaman zaman hayatta kalanlardan nefret ediyorum," dedi düsünceli bir sesle. Basımı
salladım.
"11 Nisan 1945 günü doğmusum ben," dedi, "Buchen-wald'in özgür kaldığı gün." Elimi onun
alnında, elmacık kemiklerinde, kulak memesin-
395
de, omzunda gezdirdim. Kımıldamadı, geri çekilmek için hiçbir tepki vermedi. Hareketimin erkekçe
olmadığını, dedikleri gibi cüretkar olmadığını, hiçbir sahiplenme ya da cinsellik iması tasımadığını anlamıs
olmalıydı. Elimin önceden düsünmeden, kendiliğinden bir hareketle hem neseli, hem üzgün olarak
ölümümüzün son gününde dünyaya gelmis bu tene dokunmaktan, bizi ölümümüzden ayıran mesafenin
ölçüsü olan, yasamın ölümümüz üzerindeki zaferi olan bu vücudu hafifçe oksamaktan baska bir sey
istemediğini anlamıs olmalıydı.
"Nisan ayını severim," dedim.
Ama sonra, az önce söylediğine geri döndüm.
"Ne olursa olsun, sunu bilmelisiniz ki, asla çocuklarımıza anlatamayız!"
Gözümün içine bakıyordu.
"Siz de mi?" diye sordu.
Olumsuz anlamda basımı salladım.
"Hayır," dedim. "Eğer bir oğlumuz varsa, oğlumuza hiçbir sey anlatamayız. En iyi, yabancılara anlatabiliriz,
çünkü o zaman daha az ilgili, daha az resmi oluruz. Hem sonra, babanız size ölümünü zaten anlatamazdı.
Oysa ben anlatabilirim!"
Gözleri büyüdü. Belki de bütün vücudu titredi.
"Buchenwald'de mi öldü, yoksa tahliye sırasında mı?" diye sordum.
Sasırdı, irkildi.
"Tahliye edildiğini nereden biliyorsunuz?"
121
Kampın III. Amerikan ordusunun birlikleri tarafından serbest bırakılmasından bir hafta önce SS yönetimi bütün dıs kommandolan,
en azından yakında olanları kamp alanının içine toplamıstı. Artık yoklama yoktu, erzak da yok gibi bir seydi.
SS yönetimi, Berlin'den kampın tahliyesi emrini almıstı. Uygulamaya çalıstılar. Böylece SS yönetimiyle içinde, elbette ki
Almanlar'ın büyük rol oynadığı yeraltı Direnis örgütü arasında bir hafta sürecek zorlu mücadeleler, kâh apaçık, kâh üstü
kapalı çatısmalar 396
basladı. Yeraltı örgütünün amacı, Amerikan birliklerinin getireceği özgürlüğe ancak birkaç gün kaldığı o günlerde,
mümkün olduğunca çok direnisçi mahkûmu kampta tutabilmekti. Bu nedenle de örgüt, SS'lerin aldığı her türlü tahliye
önlemini sabote etme ya da hiç olmazsa olabildiğince dizginleme emri verdi. Bunun sonucunda da SS'ler bu ise kendileri
girismek zorunda kaldılar. Birkaç kez silahlı müfrezelerle kampı isgal ederek mahkûmları talan etmeyi denediler. Kimi
zaman bazı blokları kusatarak, içindekileri nakledilmek üzere yoklama yerine topladılar. Ancak bu önlemlerin hiçbiri kesin
sonuç vermedi. Mahkûmların çok küçük bir azınlığı tahliyenin alçaltıcı yollarına atıldılar.
Bu genel durum içinde bazı milliyetlerin grupları, tahliyeden yana çıktılar. Böylece, özel bir barakada tutulan ve SS'ler
tarafından kolaylıkla kusatılabilecek olan Sovyet savas esirleri, göç yolu üzerinde toplu firar girisimlerinde bulunmak
üzere, hep birlikte, düzenli ve derli toplu bir blok halinde kamptan aynl-Ynaya karar verdiler. Göreceli olarak sonuç veren
bir taktik oldu bu. Yani kısa vadede sonuç verdi. Sovyet savas esirleri gerçekten de baslarındaki bekçi SS'leri adatıp,
kitleler halinde kaçmayı basardılar, ama yine de çok kısa bir süre sonra Stalin'in Gulag kamplarına gönderilmekten
kurtulamadılar.
Polonyalılar da aynı tavrı benimsediler. Onlar da tahliye emrini, özgürlüğe gidebilecek bir çıkıs yoluna dönüstürmeyi
denediler. Bu karan almalarında kuskusuz, kampın sonunda bir fare kapanına dönüseceği, SS'lerin giderken kampta
kalan bütün mahkûmları atese verecekleri yolundaki, mahkûmlar arasında oldukça yaygın olan görüsün de etkisi
olmustu. Yeraltı örgütü ise bu görüsü paylasmıyor ve savasın kaderinin değismesi yönünde hiçbir umudun kalmadığı bu
anda; Berlin'e itaat etme zorunluluğuyla, kendi geleceğini düzene koyma arzusu arasında kalmıs olan yerel SS
yönetiminin içinde bulunduğu çeliskili durumu daha
gerçekçi ve daha incelikli bir çözümlemeyle değerlendiriyordu.
397
Her ne olursa olsun Polonyalılar, tahliyeden yana çıkmaya karar verdiler. SS'lerin isteği üzerine yoklama yerinde bir
araya gelerek askeri kadrolasma yapısına göre gruplara ayrıldılar. Üstelik yaslılar kafileye alınmadılar. Buchenwald'den
göçün Polonyalı kafilelerini yalnızca gençlerle, gücü yerinde olan orta yaslılar olusturdu. Ve son olarak da Polonyalılar
kamptan bagaj-sız olarak, elleri kollan serbest, her an kaçmaya ya da dalasmaya hazır olarak ayrıldılar.
Polonyalıların gittikleri gün ben yoklama yerinin sınırında, yeraltı askeri savunma grubundan birkaç İspanyol yoldasla
birlikteydim. Olusturdukları disiplinli gençlik bölüklerini izliyorduk. Kampın kapısına doğru yürürken olusturdukları o
yığından tuhaf, neredeyse vahsi, mantıksız bir nese hali yükseliyordu. Her an sarkı söylemeye baslayabilirmis gibiydiler.
"İste babanızı sizin doğumunuzdan birkaç gün önce kamptan ayrılırken böyle gördüm," dedim, yirmi bes yıl sonra, Yale'deki
genç kadına. Gözleri parlıyordu, sanki uzağa, uçsuz bucaksız yoklama yerinin öte yanındaki, babası olan ve
savasa gidermis gibi ölüme gitmekte olan o genç adamın karaltısına bakıyormus gibi bütün vücuduyla doğruldu.
"Biz Polonyalılar her seyi iste böyle öğreniriz," dedi üzgün, belki de umutsuz bir kibirle.
Sonra da hiç duraksamadan, omzunda tasıdığı asker bezinden yapılmıs çantaya elini daldırıp, içinden
kırmızı ciltli bir kitap çıkardı.
"Grudzinski'nin kitabını biliyor musunuz?" dedi.
Bana uzattığı kitap A World Aparfti, Gustav Herling'in benim de o sıralarda okumakta olduğum kitabı. Bir an ne olduğunu
anlayamadım. Daha sonra, kızın anlattıklarından çıkardığıma göre Herling'in gerçek adı Grudzinski'ymis ya da tam tersi,
simdi hatırlamıyorum. Herling-Grudzinski adı altında, Lehçe baska kitapları da yayımlanmıs.
Grudzinski'nin kitabını biliyordum.
398
Bunu ona söyledim. New York'taki otel odamda, yatağımın basucunda Herling-Grudzinski'nin kitabının
durduğunu söyledim. Ona İncil'den söz etmedim, çünkü bunun için çok erkendi. Aslında biraz sonra, o
Cumartesi gününün sonunda, genç zenci kadının adı, My name is Clytie! anılarımı uyandırıp, bana ansızın
Yehova'yı ve Absalom! AbsalomPu anımsattığında İncil'i karıstıracaktım.
Birkaç yıl sonra onu hatırladın. Yale Üniversitesi'ndeki Polonyalı genç kadım hatırladın.
11 Nisan'daydı, yani onun doğum gününde ve otuzuncu doğum gününde çünkü o günün tarihi 11 Nisan
1975'ti. Otuz yas, yıllar sayılmaya baslıyor. Onun için, Yale Üniversitesi'ndeki, adını hâlâ bilmediğin o
Polonya kökenli genç kadın için, yıllar sayılmaya baslıyordu, ama senin için de öyle. Eskiden dedikleri gibi,
yasama dönüsünden beri otuz yıl. Peki ya bu yasama dönüs değildiyse? Ölümünün son gününden beri otuz
yıl, diye düsünmüstün, sen kendin. Peki ya bu ölümünün son günü değildiyse? Ya bu tam tersine, yeni bir
ölümün ilk günüydüyse? En azından baska bir düsün?
Ama sen onu 11 Nisan 1975'te, Buchenwald'in özgür kalısının otuzuncu yıldönümünde hatırladın.
Fransız televizyonunda, kitabı Mese ve Dana'nm yayımlanısı vesilesiyle Aleksander Soljenitsin'in çevresinde
birkaç Parisli entelektüeli bir araya getiren bir edebiyat programını izliyordun.
Bir süre önce yine Soljenitsin hakkında, ama bu kez kendisinin katılmadığı baska bir program izlemistin. Çok tanınmıs bir
edebiyat elestirmeninin yüzünü görmüstün televizyon ekranında. Büyük harflerle konusuyordu: "Hayır, bakın," diyordu,
Gulag Takımadaları basarılı bir kitap değildir! Edebi açıdan elbette!" Her zamanki mürekkep sıçratan ve kartları
karıstıran ahtapot stratejisiydi bu. Krusçev'in XX. Kongre'deki raporu da onlarca
399
yıldır Marksizmi sulandırmıs, piç etmis, Marksizmin içine sıçmıs ve Stalin hayatta ve iktidardayken ona karsı, Marksist
nitelikte bile en küçük bir elestiri yöneltmeye cesaret edememis insanlar tarafından, Marksist bakıs açısına göre
yeterince ciddi olmamakla suçlanmıstı. Simdi de yine aynıları ya da onlann benzerleri, kardesleri, Gulag
Takımadalarımın iyi yazılmadığını, edebi açıdan basarılı olmadığını söylüyorlardı. Her iki vakada da aslolan, tartısmanın
fonunu karartmak, içeriğin gerçekliğini kapatmaktı. Çünkü Krusçev'in raporu Marksist değilse bile -marksizm var
olmadığına göre, nasıl Marksist olabilirdi ki zaten?- en azından gerçeği anlatıyordu. Ve Gulag Takımadaları da iyi
yazılmamıs olsa bile -meleklerin cinsiyeti gibi zamanın sonuna dek tartısılabilecek bir konu- en azından iyi
düsünülmüstü. Ve iyi söylenmisti. Hatta sahane söylenmisti. Beyinleri sulandırılmıs binlerce isimsiz tanığın kafasıyla
düsünülmüs, sonsuza dek dilsizlestiril-mis binlerce tanığın sesiyle söylenmisti.
1974 Mart'ında, göz kamastırıcı bir metinle İtalyan Franco Fortini, hâlâ hiçbir sey öğrenmemis ve hiçbir sey anlamamıs,
belli bir Avrupalı entelektüel sol kesimin, Takımadalarım ya-yımlanısından sonra Soljenitsin'e karsı ürkekçe mesafe
alısının itiraf edilen ya da itiraf edilemeyecek nedenlerini çözümledi. Del disprezzo per
Soljjenitsin adlı bu metinde Fortini, "Soljenit-sin'in eserlerinin niteliği üzerine çekince koyarak, tarihsel ve siyasi içeriklerini
parantez içine almaya çalısanların söylemindeki ikiyüzlülük"ü gösteriyordu. 11 Nisan 1975'te, Bernard Pivot'nun
programının yayınlandığı aksam, ekranda edebiyat elestirmeni yoktu. Aleksander Soljenitsin'in muazzam ve göz alıcı
gerçeği vardı. Solun entelektüellerinin çoğu için (sağınkilerse, liberal sağdan bile olsalar bu konuda seni hiç
ilgilendirmiyorlar, çünkü onlar her ne kadar Gulag gerçeğini, Komünizm gerçekliğinin bu yoğun ifadesini, sizden bile önce
-buradaki siz lafın gelisi elbette- anlamıs ve açıklamıs olsalar da, söz konusu Gulag'ların, 400
yani zorba görünümüyle Komünizmin yıkılması için somut bir strateji gelistirmekten acizdirler, kınama bakımından her
zaman gerekli, hatta çoğu zaman vazgeçilmez bir biçimde müttefiktirler; ancak is düzeltmeye geldi mi neredeyse hiçbir
ise yaramazlar; oysa bugün için düsünülemez olan, varsayımsal bir devrimci Marksizmin görevi Gulaglar'ı ve bürokratik
zorbalığın ülkelerini yorumlamak değil, bunları değistirmektir) kuskusuz rahatsız edici ve nahos olan Soljenitsin gerçeği,
belki içten gelen bir istekle, belki umut mazosizmiyle çemberi kareye dönüstürmeye, solun birliği ve zaferi perspektifini
açık tutmaya -bu da, FKP ile ilgili gerçekçi ve elestirel bir yargıyı, Ekim devriminin ve bir kamplar kampı olan sosyalist
kamp dedikleri seyin ülkelerindeki devrimlerin bunu takip eden bozgunlarından sonra ortaya çıkmıs olan toplumun
bütünüyle ilgili her türlü yargıyı (burada bozgun derken, bağıra çağıra kendisini temsil ettiklerini söyledikleri isçi sınıfinın
tarihsel bozgununu gizleyen -ve karsıtlama yaparak ya da sadece hep daha fazlasını istedikleri için kendilerine Bolsevik
diyen- devrimci azınlıkların teknik ve taktik zaferini kastediyorum) tarafsızlastırmak, parantez içine ya da askıya almak
anlamına geliyor- çalısan solcu entelektüellere anlasılmaz geliyor; öte yandan bu solcu entelektüeller aynı zamanda, etik
olduğu kadar taraftarlarıyla da ilgili bir takım nedenlerle ve parametrelerini, bunlar SSCB ile FKP'nin mizacına ve
taktiğine bağlı olduğu için sürekli beklenmedik biçimde ve keyfi olarak değistiğinden hiçbir zaman bilemedikleri yazgısal
bir kopus esiğini asmayacak sekilde, FKP ve SSCB üzerine kısmi de olsa bazı gerçekleri söylemekten de geri
duramazlar. Ama sen 11 Nisan 1975'te, Buchenwald'in özgür kalısının otuzuncu yıldönümünde ve aynı zamanda Yale
Universitesi'nde kısa bir süreliğine tanıstığın, bir yandan hayatta olduğun için sana kızan ama aynı zamanda da bunun
için sevinen, çünkü böylelikle babasını, doğumunun öncesinde kaldığı halde bütün hayatını etkilemis olan bir geçmisi,
kendi hayatında bir türlü izin-
401
den kurtulamadığı gerilerde kalmıs bir ölümü ona anlatabileceğini düsünen Polonyalı bir genç kadının da doğum
gününde, Aleksander Soljenitsin'i izliyorsun. Onun, Parisli entelektüellerin hassas ya da incelikli, bir suçluluk
duygusunun mührünü incelikle tasıyan bütün itirazlarını genisçe bir vücut hareketiyle ve etobur bir gülümsemeyle -o
aksam seni çok etkileyen sey bu eski zek'in canlılığı ve yıkıcı mizah duygusu olmustu- silip atısını izliyorsun, bu nahos
gerçeklerin bir onun, bir bunun yüzüne çarpısını izliyorsun. Onun, solun tamamen sizofrence bir çabayla Gulaglar'ı
mahkûm ederken öncüllerini -yani bütün bir yüzyıl boyunca halkları emperyalist egemenlikten kurtardıktan sonra Tek
Parti'nin köleliğine fırlatan devrimci savasları-onaylamaya devam eden yüksek ruhlarına, erdemli vicdanlarına kabul
edilemez gelen gerçekleri bir bir sıralayısını dinliyorsun ve Franco Fortini'nin asla çürütülemeyecek metnini, Del
disprezzo per Sol-genitsin\ düsünüyorsun: "Soljenitsin'e karsı hosgörüsüzlüğün bu kadar yaygın, küçümsemenin bu
kadar sık olmasına sasırmamak gerekir. Çünkü bugünkü Sovyetler Birliği ya da KP'nin politikası üzerine siyasi bir
yargıda bulunmak yetmez. Tarihsel bir felaket fikrini kabul etmenin, kendini savunmaya yönelik bir inkârı söz konusu.
Komünizmin düsmanlarıyla karıstırılma korkusuyla uzun yıllardır Komümzmz yeniden tanımlamamakta, tarihini
reddetmekte ısrar ediyoruz. Kendi umutlarımızı gerçeğe tercih ediyoruz. En gençleri aldatmayı basarıyoruz, çünkü
kendimize yanılsamalar icat etmeye devam ediyoruz." Daha fazlasını söylemeye gerek olmadığını sanıyorsun.
11 Nisan 1975'te televizyondaki o edebiyat programı sırasında kimse, o gün çifte bir yıldönümü kutlandığını hatırlamadı.
Tabii ki Yale Üniversitesi'ndeki genç Polonyalı'nın doğum günü kimseyi ilgilendirmiyordu. Demek istediğin, kimse bunu
bilemezdi. Dolayısıyla da buna atıfta bulunulması söz konusu değildi. Diğer yıldönümü, Buchenwald'in özgür kalısı ise
yalnız seni ilgilendiren bir sey değildi. Örneğin Soljenitsin'in zorunlu 402
ve eğitici çalısma kampındaki, diğerleri gibi, diğerlerinden farksız bir gününü betimlediği İvan Denisoviç'in arkadası
Senka Klevsin'i ilgilendiriyordu. Eğer bu 11 Nisan 1975 günü hâlâ ha-yattaysa, Senka Klevsin bu yıldönümünü hatırlamıs
olmalıydı. Gerçek adı ne olursa olsun Senka Klevsin bu yıldönümünü hatırlamıstır. Eğer hâlâ hayattaysa, belki daha
sonradan, mahkûmiyetten arkadası, zek Soljenitsin'in, 11 Nisan 1975 günü, Fransız televizyonunda bir edebiyat
programına katıldığını öğrenmistir. Bu tesadüf onu gülümsetmis olmalı. "Bak su ise!" demistir. "Bu, tam da
Buchenwald'in özgür kaldığı gün." Bunun anlamlı bir tesadüf olduğunu düsünmüstür.
Sonra Senka Klevsin'i hatırlıyorsun ve bu açıkça Parisli televizyon programını, Senka Klevsin'in gözleriyle izlemeye
baslıyorsun. Hem zaten Aleksander Soljenitsin'in kitabında bu adın arkasına saklanan ve birkaç yıl öncesinde
Buchenwald'de bir ka-zettler olarak senin yanında bulunan bu Rus zek'mı belki de ta-nıyorsundur. Tanısmıs olabilirsiniz.
123
Buchenwald'de pek çok Rus tanımıstın. Ne olursa olsun, kampın özgür kalısından sonra silahlı Direnis birlikleri Weimar'a
hareket ederken, bu sehrin yollarında yan yana bulunmus olmalısınız. Ruslar ormanda, yolun sağ tarafından
yürüyorlardı. Ama Senka Klevsin'in orada olup olmadığını bilemezsin. Onun hakkında kesin olarak bildiğin tek sey,
Soljenitsin'in İvan Denisovifin Bir GünÜ'ndt yazdıkları: "Senka (bu adamda ne görmüstü ki!) neredeyse hiç konusmaz.
Konusulanları dinlemez ve hiçbir konusmaya karısmaz. Hakkında çok fazla sey de bilmiyoruz, tek bildiğimiz
Buchenwald'de bulunmus olduğu, yeraltı örgütünde yer aldığı ve ayaklanma için kampa silah soktuğu."
Ama bu doğru, diyorsun bugün -11 Nisan 1975'te değil, hayır, bugün bu satırları yazarken- böyle bir efsaneye inanacak
kadar saf olan bazı insanların Buchenwald'deki bu isyanı yadsıdıkları, Senka Klevsin'e, Soljenitsin'e ve son olarak sana
da hiçbir zaman yasanmamıs olan bu isyandan söz etme hakkını tanı-403
madıklan doğruydu ama bize hatırlama hakkını da mı tanımıyorlar? Senka, Gustlofftzki yoldaslar tarafından gizlice,
parça parça kampa sokulan otomatik filintaların hatırasını tasıyamaz mı? Kampın" Amerikalılar tarafından bombalandığı
1944'te, o Ağustos günü SS'ler tarafından bırakılan ve yeraltı savunma gruplarındaki yoldaslar tarafından 'organize'
edilen -bu kez sözcük tam yerine oturdu- silahlan hatırlayamaz mı? Ya senin, senin de hatırlamaya hakkın yok mu? Az
sonra, birkaç dakika içinde, burada hikâyesini anlattığın -ama belki de anlatan sen değil-sindir, belki de Anlatıcı'yla
tamamen özdeslesemezsin- o Aralık Pazarı bittiği anda, grup sefi seni çağıracak. Bu gece bir askeri alarm alıstırması,
bütün müfrezelerin -tabii ki silahsız- kamp içinde, kamp karanlığında gözetleme kulelerindeki nöbetçi SS'lerin gözetimini
adatarak, varsayımsal savas mevkilerine gitmek üzere yer değistireceği bir tür tatbikat olacak ama bu anıyı anlatmaya
hakkın olacak mı? Bazıları -ve tarihsel olarak en sonuncusunun seçkin psikiyatr Bruno Bettelheim olduğu anlasılıyor-
Buchenwald'de silahlı bir isyanın varlığını yadsıdıklarına göre, 11 Nisan öğleden sonrasının ilk saatlerinde, İspanyol sok
gruplarının sorumlusu Palazon'un -gerçek adı Lacalle'di- kolları tüfeklerle dolu olarak 40. bloğun önünde göründüğü ve
Gru-pos a formar! diye gürlediği ve saatlerdir bloğun içinde onlara önceden bildirilmis olan görev mevkilerine gitmek için
tüfek toplamaya çalısmıs olan sok grupları İspanyollar'ının, tıpkı bir Harold Lloyd filmindeymis gibi bloğun bütün
pencerelerinden dısarı fırladıkları bu anıyı hatırlama hakkın olacak mı?
Kuskusuz Buchenwald'deki silahlı isyanın bir askeri zafer olduğunu, savasın akısını altüst ettiğini iddia edecek değilsin
ama eğer Paris isyan etmeseydi, savasın akısı altüst olacak mıydı, savas bir gün olsun, yalnızca bir tek gün olsun daha
kısa mı sürecekti? Gayet iyi biliyorsun ki ve Bruno Bettelheim da neredeyse senin kadar iyi biliyor olmalı ki bu türden
silahlı İsyanların siyasi ve ahlâki bir anlamı vardır. Bu nedenle, Paris isyanı savasın
404
akısını değistirmediyse bile, Fransa tarihinin siyasi ve ahlâki akısını derinden etkiledi. Buchenwald için de aynı seyin
geçerli olduğunu söylüyorum. Önemli olan düzinelerce esir almak, SS'lerin gözetleme kulelerini ve kıslaları süratle
bosaltmaya basladıkları anda -yani mahkûmların kanının bos yere, sırf küçük sefler böbürlenebilsin diye dökülmesi
riskinin en az olduğu, neredeyse sıfira indiği, yeraltı askeri örgütü tarafından mükemmelen hesaplanmıs o anda- toprak
isgal etmek değildi; önemli olan birkaç saatliğine bile olsa, köleliğin ve boyun eğisin yazgısallığını kırmaktı. O gün
Buchenwald'de, iktidar, tüfeklerinizin ucunda değildi, bunu çok iyi biliyorsun. Tüfeklerinizin ucunda olan sey saygınlıktı.
İste bu saygınlık için, insan türünün bu fikri için hayatta kalmıstınız siz.
Sen, seçkin Yahudi psikiyatr ve eski Dachau mahkûmu Bruno Bettelheim'ın, Hayatta Kalmak adlı denemesinde bunu
anlamamıs gibi görünmesini tuhaf buluyorsun. Çünkü Bettelheim (Bruno), Buchenwald'deki isyan gerçeğini karanlık
siyasi nedenlerle reddedenlerin arasında yer almıyor ya da belki çok açık nedenlerle, açık ve yalın anti-komünizm
nedeniyle. Ayrıca o, görebilecekleri yerde olmadıkları için hiçbir sey görmemis olan ve kendi bakıslanndan kaçmıs olan
gerçeği inkâr eden tanıklar arasında da yer almıyor.
Hayır, Bruno Bettelheim onlardan değil. Sana öyle geliyor ki denemesi- Hayatta Kalmak- boyunca izleri oldukça açık
olduğu üzere, onun sorunu hayatta kalmıs olduğu için kendini ba-ğıslayamamak. Bir Nazi toplama kampından sağ
çıkmıs olan belki tek Yahudi, belki de çok az sayıdaki -onları saymak için bir elin parmaklarından fazlasına ihtiyacımız
olur muydu?- Yahudi'den biri olduğu için kendini bağıslayamıyor. Bu duyguyu an-layabiliyorsun. 1945 bahannda
Politische Abteilung, yani Buchenwald Gestapo'su, Arbeitsstatistik\cny sıra numarası 44 904 olan mahkûm hakkında
bilgi istemisti. Bu sıra numarası sana aitti. Kısa bir süre sonra Politische Abteilung, sana Franco'nun
405
Berlin'deki elçiliğinden gelen ve Bay de Lequerica'nin senin akıbetinle ilgilendiğini ve Alman makamlarıyla olumlu bir
sonuca ulasmayı umduğunu bildiren bir mektup verdiler. Kuskusuz ailenden biri de Lequerica için araya girmisti. Ailende
Franco rejimi tarafindan iyi gözle bakılan pek çok önemli kimse vardı. Ama senin anlatmak istediğin bu değil. Anlatmak
istediğin bu girisimlerin gerçekten de olumlu sonuç vermesi ve sonunda senin özgür kalmanı sağlayacak olabilmesi
fikrinin verdiği iç sıkıntısı. Yoldaslarını terk etme, bir anlamda onlara ihanet edebilme, onlar olmadan, belki de onlara
karsı önceki hayata, dısarıdaki hayata dönebilme fikri korkunç ve utanç verici bir kasvetle içini sıkmıstı. Ama neyse ki
İspanyol makamlarının bu girisimleri sonuçsuz kaldı.
Her ne olursa olsun bu anı senin, Bruno Bettelheim'ın, Vi-yanalı Yahudilerin soykırımından sağ kurtulan bu Viyanalı
Yahudi psikiyatrın toplama kamplarındaki hayatta kalıs kosullarından söz ederken, ruhunu saplantılı biçimde kaplayan
suçluluk duygusunu anlamanı sağlıyor. Onu gayet iyi anlıyorsun ama Buchenwald'in özgür kalısı hakkında satmaya
çalıstığı saçmalıkları da bağıslamıyorsun.
11 Nisan 1975 günü, Bruno Bettelheim'ı düsünmüyorsun, Senka Klevsin'i düsünüyorsun. Senka Klevsin'le
karsılasabilmek için ömründen birkaç yıl verebileceğini düsünüyorsun. Onunla, Buchenwald'deki eski kader arkadasınla,
oradaki Ruslar'ın davranıslarının sende uyandırdığı sorulan kesin olarak aydınlatabilirdin. Ona kendi fikrini anlatabilir,
onun gözlemlerini dinleyebilirdin. Sonunda sunu anlamıstın ve Gulag Takımadaları1 m okuduğun zaman da bu fikrin
doğrulanmıstı: Ruslar Buchenwald'in dünyasında tamamen rahattılar, çünkü içinden çıktıkları toplum onları buna
hazırlamıstı. Toplumları keyfiyetiyle, zor-balığıyla, ayrıcalıkların katı biçimde hiyerarsiye tabi tutulmasıyla, yasaların
dısında kalarak hayatta kalma alıskanlığıyla, adaletsizlik alıskanlığıyla, onları buna hazırlamıstı. Ruslar Buchen-406
wald'de garip bir gezegende değil, evlerinde gibiydiler. Çünkü -ve bu sonuç hiçbir ideolojik önyargın olmadığını
düsündüğün halde sana pahalıya mal olmustu- Nazi toplama kamplarındaki toplum, uzun yıllar boyunca sandığın gibi
kapitalist toplumsal iliskilerin yoğunlastırılmıs ve bu nedenle de zorunlu olarak biçimi bozulmus bir ifadesi değildi. Bu fikir,
özü itibarıyla yanlıstı. Kapitalist toplumsal iliskilerin aslı, sınıfların, kendi dinamizmini kuran bir sistem içinde bölünmesi,
mücadelesi ve çatısmasıydı. Oysa toplama kampı, bu nitelikteki her türlü dinamizmi kendi iç alanında ortadan kaldırıyor
ya da en azından askıya alıyordu. Elbette ki Buchenwald'de sınıf farkları ya da en azından derece farkları, yasamak için
gerekli olan malların tüketim farkları da vardı. Ancak bu tabakalasma, kapitalist toplumda olduğu gibi mücadele, alısveris
ye mülkiyete dayanmıyordu. Daha çok piramit seklindeki bürokratik bir yapı içinde herkesin oynadığı role, gördüğü isleve
dayanıyor ve buradan da farklı bir sahiplenme biçimi ortaya çıkıyordu, tıpkı Sovyet toplumunda olduğu gibi. Gerçekte
Nazi kampları, kapitalist toplumun sekilleri bozan bir aynası değil -her ne kadar sınıf mücadelesinin bir ürünü ya da daha
doğrusu bu mücadelenin fasist keyfiyet tarafından vahsice askıya alınmasının bir sonucu olsa da- Stalin toplumunun
oldukça sadık bir aynasıydı. Buchenwald gibi siyasi mahkûmların, özellikle de Komünistlerin suyun basını tuttuğu bir
kampta bu görüntünün sadakati, sana çok daha ürkütücü geliyordu.
11 Nisan 1975 günü Fransız televizyonunun ekranındaki Aleksander Soljenitsin'i izliyorsun ve her bir yanında görüntüler
beliriyor. Senka Klevsin'in hayali görüntüsü, otuz yıl önce o gün doğmus olan genç Polonyalı kadının görüntüsü, Yersevo
kampında Dostoyevski'nin Bir Ölünün Evinden Hatıralarımı okumakta olan Herling-Grudzinski'nin görüntüsü. Halbawchs
ve Maspero'nun içinde yasadıkları ve öldükleri 56. bloğun Rus Stubendiesfi Nikolay'ın pırıl pırıl çizmeleri ve NKVD
kasketiy-le -genç Rus serserilerinin bu mavi seritli baslıklara neden bu ka-
407
dar değer verdiklerini simdi anlıyordun; toplumlarının gerçek ve karanlık iktidarını, Buchenwald'in Küçük Kamp'ı denen
vahsi ormanda, onların da ilham aldıkları o iktidarı simgeliyordu bunlar- Sef Nikolay'ın görüntüsü, Ladislav Holdos'un
görüntüsü, Daniel A.'nın ve o yenilmez gülümsemesinin görüntüsü ve o Aralık Pazarının gecesinde Fernand Barizon'un
görüntüsü. Fernand Barizon, Yardımlasma'nın çıkısında beni bekliyordu. Biraz önce, toplantının sonunda kalabalığın
arasında belirmisti. "Gerard!" demisti.
Saçlan kırlasıyordu, kasları da, ama hâlâ eskisi kadar gür ve çalı gibiydiler.
Gülümseyerek basını sallamıstı.
"Gerçek adına asla alısamayacağım," dedi.
"Ama benim gerçek adım Gerard," dedim.
Güldü, güldük.
Yardımlasma'nın tribününün altında yanımızdan insanlar gelip geçiyordu. Aydmhk'tan arkadaslar ve tartısmaya katılmıs
olan yazarlar beni, bir kadeh bilmem ne içmeye davet ettiler. "Git Gerard, bana aldırma," dedi Barizon.
Ona aldırmıyordum, ikimize aldırıyordum. Yani, dostluğumuza. Yirmi yıl önce beraber bir yolculuğa baslamıstık. Onu
beraber bitirmemiz gerekiyordu. "Acelen mi var?" dedim. Olumsuz anlamda basını salladı. "Artık hiç acele yok Gerard,"
dedi.
Ben de biraz sonrası için Saint-Victor Sokağı'ndaki bir barda ona randevu verdim. Aydınlık" tan arkadaslarım Pierre
Kahn, Yves Buin ve Bernard Kouchner'in yanına giderken, Barizon bana doğru döndü: "Artık partide değilsin, değil mi?"
Kusku belirten bir hareket yaptım.
408
"Prensipte," dedim, "hâlâ MK'ye üyeyim. Aslında galiba artık partide değilim. Günün birinde bunu elbet öğreneceğim."
Ona baktım, hiç tepki vermemisti.
"Artık yağlı biri olmamam canını mı sıktı?" dedim, dört yıl önce Paris'ten Zürih'e yaptığımız ve Nantua'da da hayati bir
mola verdiğimiz o yolculuk sırasında kullandığı deyimi hatırlatarak. Gökgürültüsü gibi bir kahkaha kopardı: "Yağlı olup
olmaman umurumda bile değil!" İsaretparmağını bana doğru uzattı.
"Konusmaya baslamadan önce bilmeni istediğim bir sey var Gerard," dedi ciddi bir sesle. "Geçen baharda sizin evden,
yani İspanyol partisinden birkaç çocuk beni görmeye geldiler. Bana senin asağılık bir herif olduğunu, yani süpheli
olduğunu ve eğer benden herhangi bir sey istemeye gelirsen, kapıyı suratına kapatmam gerektiğini söylediler. Ben de
onları siktir ettim. Hepsi bu kadar. Birazdan konusuruz." Sırtını dönüp kalabalığa karıstı.
Bunu Fernand'a yapmıs olmaları beni niçin iğrendirmisti? Aslında İKP'nin daha Bohemya krallannın satosundaki toplantı
biter bitmez, ben 1964 Nisan'ında Yürütme Komitesi'nden ihraç edilir edilmez, yeraltı faaliyetleri sırasında görüstüğüm
bütün Fransız yoldaslarla temasa geçtiklerini ve onlan bana karsı uyardıklarını gayet iyi biliyordum. Uyanıklık dedikleri
sey bu olsa gerekti. Ama neden bunu Fernand'a da yapmıs olmaları, beni özellikle sarsmıstı? Buchenwald yüzünden
mi? Geçmisteki Juliette'li ve Zarah Leander'li Pazar günlerimiz yüzünden mi?
Hiçbir sey benim o Pazarları Fernand'la yasamıs olmamı engelleyemezdi. Onlan yasayan bendim, Carrillo değildi.
Belleğimi asla elimden alamazlardı. Buchenwald'in anılannı silemezlerdi. Zarah Leander'in askın sonsuz ve umutsuz
mutluluğunu anlatan sesini duyan Carrillo değildi. Zarah Leander'i duyan bendim. Buchenwald'de Juliette'in hayalini
kuran da Carrillo değildi. O hayali Fernand ve ben kurmustuk.
409
Barizon'un kalabalığa karısarak uzaklasmasını izledim. "Neden
hâlâ Komünistiz?"
Bu soruyu Barizon bana Zürih'te, 1960 yılında sormustu.
Damdan düser gibi ama yanlıs bir zamanda sormustu. Tam ayrılacağımız anda. Cevabım her ne olursa olsun ona cevap
vermeye zamanımın olmadığı bir anda. Hatta bu soruyu gerçekten sormaya, sorgulamayı genisletmeye bile zamanımız
125
yoktu, ama belki de tam bu yüzden Barizon, bu soruyu o çok münasebetsiz anda sormustu. Belki de bu münasebetsiz
soruya bir cevap istemiyordu aslında. Belki sadece bu sorunun gelisigüzel sorulmus olmasını istemisti.
Her neyse, Zürih havaalanının kalkıslar salonundaydık. Hoparlörden gelen bir kadın sesi Prag'a gidecek Swissair
uçağının kalkmak üzere olduğunu duyurdu. Fernand Barizon'un elini sıktım. En yakındaki polis kontrol gisesine doğru
yürüyecektim. Çok acil olduğu anlasılan bu Prag yolculuğunun, bütün nedenlerini unutacağımı henüz bilmiyordum. Bu
Prag yolculuğundan aklımda kalacak tek anının, bir Renoir tablosuna bakısım olacağını henüz bilmiyordum. "Neden hâlâ
Komünistiz Gerard?"
Barizon bu soruyu tam ben arkamı dönmek üzereyken sormustu. Olduğum yerde donup kaldım. Ramon Barreto olmam,
yolculuğumun bu son kısmında Ramon Barreto adını tasıyan meçhul bir Uruguaylı'yi canlandırmam gerekirken, bana
yüksek sesle ve anlasılabilir olarak Gerard dediği için Barizon'u azarlamak aklımdan bile geçmedi.
"Ama, iyi de!" dedim salakça, olduğum yerde donmusken. Tabii ki çok geçti. Bu soru için de, baska herhangi bir soru için
de çok geçti.
O sabah Zürih Gölü'nün üzerinde gezinti yapmıs ve Krus-çev'in gizli raporundan söz etmistik. WadenswiPde, yani Wadenswil'in
karsısına geldiğimizde Fernand bana ilk sorusunu, yani bu raporun gerçek olup olmadığını sormustu. Ya da
daha
410
doğrusu gerçekten var olup olmadığını ve içeriğinin doğru olup olmadığını. Daha sonra Küsnacht'ın karsısında, gemi
Küsnacht iskelesinden ayrılırken Barizon'a, Krusçev ve diğerlerinin Be-ria'yı nasıl ortadan kaldırdıklarını anlatmıstım. Bu
olayın hikâyesini, Carrillo'dan dinlediğim kadarıyla anlatmıstım tabii ki. "Hassiktir!" diye mırıldanmıstı Barizon. Bütün
sabah boyunca yaptığı tek yorum bu olmustu. Geri kalan zamandaysa bana kısa sorular sormakla yetinmis ve böylece
anlattıklarımı gelistirmis, belleğimde, yüreğimde, kursağımda ne varsa hepsini, kendi kendime çok fazla söylemediğim
her seyi söyletmisti bana.
Sonra birden, yolculuğumuzun sonunda, kimbilir ne kadar süre birbirimizi görmemek üzere ayrılacağımız sırada, Barizon
o münasebetsiz soruyu sormustu. Yani sorulduğu yer ve zaman bakımından münasebetsiz olan o soruyu. Üstelik en
münasebetsiz soruyu. Hatta tek münasebetsiz soruyu. "Neden hâlâ Komünistiz Gerard?"
Bu aksam Yardımlasma'da, Komünist öğrenciler gazetesi Aydınlık'm düzenlediği Edebiyat Ne Tapabilir? konulu
tartısmada, Fernand Barizon'un bu sorusuna cevap vermeye çalısmıstım.
"İsçi hareketinin durumu biraz basitlestirerek ama daha iyi anlasılmasını sağlamak için adına Stalincilik diyeceğim
geçmisine karsı alınabilecek en uygun Marksist tavır, bence, ne olmalıdır?" 1964'ün bu güz aksamında,
Yardımlasma'daki kalabalığın karsısında kendime bu soruyu yüksek sesle sorarken, aklımda Barizon vardı. Aydınlık
adına bu tartısmayı yöneten Yves Bu-in'in solunda oturuyordum. Yanımda Simone de Beauvoir ve Jean Ricardou vardı.
Yves Buin'in öbür tarafında, sağında ise Jean-Pierre Faye, Yves Berger ve Jean-Paul Sartre oturuyorlardı.
"Bana öyle geliyor ki," diye cevap vermistim kendi soruma, "bu tavrın temel bir öğesi var. Sorumluluğumuzun bilinci ya
da isterseniz ortak sorumluluğumuzun bilinci diyelim. Burada ger-
411
çek ya da sahte cehalet hiçbir ise yaramaz, hiçbir seyi aklamaz. Bilmenin ya da en azından sorgulamanın bir yolu her
zaman vardır. Bu aldatıcı mekanizmaların bahanelerini kendi çıkarımız için sahiplenmek üzere, örneğin Yahudilerin
kökünün kazınması konusunda sağlam bilincin, kötü niyetin yöntemlerini fazlasıyla ifsa
ettik.
"Zaten gerçekten cahil bile olsak, bu ortak sorumluluğa dahiliz, çünkü bu geçmis bizim ve hiçbir sey bunu değistiremez.
Bu geçmisi reddedemeyiz. Ama inkâr edebiliriz, yani onu sonuna kadar anlayıp, hâlâ devam eden yanlarını ortadan
kaldırabilir ve böylece geleceğin köklü bir biçimde farklı olmasını sağlayabiliriz. "Demek ki ihtiyacımız olan sey,
sorumluluğumuzun etkin olan ve mutsuz olmayan bilincidir. Bu geçmisten sorumluyuz, çünkü geleceğin sorumluluğunu,
dünya ölçeğinde bir devrimin sorumluluğunu kabul ediyoruz." Bu birkaç cümleyi okuyunca, 1964 güzünde hâlâ, ne
dereceye kadar tutarsız bir yanılsamanın içinde bulunduğumu anlamak kolay. Komünist partiye, hatta Komünizmin
kendine rağmen, Komünizmin değerlerini korumak ve gelistirmek yanılsamasının... Stalinciliğin sonuçlarının, bir de
üstelik 'dünya ölçeğinde' olacak bir devrimle ortadan kaldırılabileceği yanılsamasını! Kuskusuz o zaman da Komünist
parti içinde, varlığı sürmemesi gereken seyin Komünist parti olduğunu biliyordum; ancak henüz baska hiçbir devrimci
kuvvetin, öncü gücün de partinin yerini alamayacağını bilmiyordum, en azından kesin olarak bilmiyordum. Bu bakıs
açısından belirsiz bir süre boyunca, hatta belki sonsuza dek, yani öngörülebilir bir sonu olmaksızın, tarihin tıkanmıs
olduğunu bilmiyordum. Stalinciliğin, devrimin bozguna uğramasının sonuçlanndan biri olduğunu biliyordum -ki bunu
bilmek için de çok zeki olmak gerekmiyordu!- ama Stalinciliğin aynı zamanda devrimin yinelenmesinin tarihsel
olanaksızlığını ifade ettiğini, Stalinciliğin her ne kadar tozu alın-412
mıs, yüzeysel olarak Stalincilikten arındırılmıs da olsa, dünya ölçeğinde bir devrimin olanaksızlığını da içinde tasıdığını
henüz bilmiyor ya da belki -bağlan koparma korkusuyla, belki 'dönek' yerine konma korkusuyla-bilmek istemiyordum.
Kısacası, dünya devriminin de evrensel sınıfla aynı türden bir tarihsel efsane olduğunu henüz bilmiyordum -ama
öğrenmekte gecikmeyecektim. Her ikisi de birbirinden etkili ve birbirinden sahte iki efsane. Tıpkı birbirine tutunan bir kör
ve bir felçli gibi.
"Baksana aslanım," dedi Barizon biraz sonra, "hani su dört yıl önce Nantua'da sözünü ettiğin kitabı yazmadın!"
Gerçekten Nantua'da mıydı? Cenevre'de, Cornavin Garı'nın büfesinde değil miydi? Saint Victor Sokağı'nda,
bulustuğumuz barda Barizon'un yüzüne bakıyordum.
Ne olursa olsun, Nantua'da ya da Cenevre'de ona sözünü ettiğim kitabı yazmamıstım.
"Geçen yıl," diye devam etti Barizon, "kitabının üstünde resmini gördüğüm gün, benim için nasıl bir soktu
aslanım! Bir kere sonunda gerçek adını öğrenmistim!"
"Benim gerçek adım Gerard," dedim sözünü keserek. "Gerçek adım Sanchez, Artigas, Salagnac, Bustamante, Larrea!"
Yüzüme bakıp basını salladı.
"Tamam aslanım," dedi düsünceli bir havayla. "Gerçek adın bir takma ad. Hücre, yeraltı, mücadele... Bütün bunlar için
bir takma ad! Yine de eğer bundan sonra mutsuz olmak istemiyorsan unutmaya çalıs." Kuskusuz haklıydı.
"Neyse, sen bana Buchenwald'de bir Pazar gününü anlatacağını, hikâyene beni de Barizon adıyla koyacağını
söylemistin. Ben de bir kosu gidip kitabını aldım ve okudum, bir bok yok! Hiçbir sey yok! Ne Pazar, ne Barizon!" dedi
Barizon. Birlikte güldük.
"Her neyse," dedim, "bu kitabı yeniden yazmam gerek!"
413
Kaslarını çatıp bana baktı. Ne demek istediğimi anlamamıstı. En azından henüz anlamamıstı. Bir yıl önce, bir yılı biraz
askın zaman önce, 1963 Nisanında, Lyon Gan'nda, projektörlerin ısığında kar taneleri dönüp duruyordu. Bulantılı bir
aydınlanmayla İvan Denisovifin Bir Günü'nü hatırlamıstım. İlk bakısta, SBKP'nin XXII. Kongresi'nde Stalin'e yönelik
elestirilerin yalnız sürdürülmekle de kalmayıp halka açıklanısının ardından, Soljenitsin'in kitabının yayımlanısı ve bu
kitapla ilgili olarak Sovyet resmi makamlarının yaptıkları övücü konusmalar; bütün bu gelismeler Krusçev'in tezlerinin
kesin zaferini kanıtlıyor gibiydi. Sovyet siyasi sisteminin, zirveden baslayarak asamalı olarak düzeltilebilme olasılığı
gözüküyor gibiydi. Daha sonra Mese ve Dana'da Aleksander Soljenitsin, bu dönemden çok çarpıcı ifadelerle söz
edecekti: "XX. Kongre'nin açmıs olduğu harika perspektifleri tek sözcük etmeden gömen, renksiz ve sönük XXI.
Kongre'den sonra; Krusçev'in XXII. Kongre'ye sakladığı, Stalin'e karsı, ani, gümbürtülü ve öfkeli saldırılan tahmin etmek
olanaksızdı... Sonuçta kongre yapıldı ve XX. Kongre gibi gizli de değil, gün ısığında! Çok uzun zamandır XXII.
Kongre'nin konusmalarından daha ilginç bir sey okuduğumu hatırlamıyorum." Ancak bu görünüs aldatıcıydı.
SSCB'deki ve uluslararası Komünist hareketin organlarındaki iktidar mücadelesinin Krusçev'i, Soljenitsin'in
yazdıklarından yararlanarak iç ve dıs düsmanlarına karsı yeni bir darbe indirmeye zorlayan kosullarının bakısımızı
bulandırmasına izin vermezsek; Soljenitsin'in eserinin, Stalin sonrası siyasi sistemin düzeltilemez olduğunu açıklıkla
kanıtlamakta olduğunu görebiliriz. Gulag'ın ülkesi hiçbir zaman sosyalizmin ülkesi olamaz; İvan Denisovif'in Bir
Günü'nden kaçınılmaz olarak çıkardığım sonuç buydu. Ve bir gece, bu birkaç düzine sayfayı okumam, 1956'dan beri,
onca yıllık deneyimin, onlarca saatlik tartısma ve okumalann kesin bir biçimde aydınlatmama yeterli olmadığı 414
seyleri görmemi sağladı. Kuskusuz artık kanılacak bir yanılsama olmadığını anlamamı sağlayan sey, bu zek'm
deneyimine bir ka-zettler olarak bakısımdı. Kampların görünüsü bir anda, ideolojik düzmecelerle, asağı yukarılarla, az
çok tarihsel olan uzlasmalarla, 1956'dan beri İKP'deki sorumluluklarım nedeniyle, İspanyol yeraltı örgütünde çalısan
hepsini tanıdığım, bazılarını sevdiğim, çoğuna saygı duyduğum insanlarla dayanısmam nedeniyle içlerinde gezindiğim
bulanık ve bulandırıcı fikirlerle dolu bir iç dünyanın örtüsünü açıyordu. Hayır, ben Pierre Daix'nin, Soljenitsin'in kitabına
yazdığı önsözde belirttiği düsüncesine katılmıyorum, "İvan Denisovif'in Bir Günü devrimi, kendisini lekeleyen suçlardan
temizlemek için güncel bir çabaya girisiyor ama kuskusuz ki daha derinlerde, bu kitap devrime gerçek anlamını vermeyi
amaçlıyor." görüsüne katılmıyorum. Ben Soljenitsin'in bambaska bir çabaya giristiğine ve Rus devrimine tarihsel bir
felaket olduğu anlamını verdiğini düsünüyorum.
1962 bahanndan baslayarak İKP'nin Yürütme Komitesi içinde, az çok kargasayla açılan tartısmada ben de bundan kendi
sonuçlarımı çıkarmıstım. Çıkardığım sonuçlar öyle keskindi ki 1964 güzünde, Aydtnltk'm düzenlediği, edebiyatın gücüyle
ilgili tartısmaya katıldığım sıralarda, kendimi partinin dısında bulmustum -en azından bir ayağım dısındaydı, daha iyi
ayağım, daha iyi gözüm, resmi olarak ve her iki ayağımla da dısına çıkmayı bekliyordu-. Yardımlasma'daki o toplantı
sırasında Soljenit-sin'den de söz etmistim elbette. "Soljenitsin," demistim, "ilk önce çok hosumuza giden o masumiyeti
yıktı. Nazi kamplarından dönüyorduk, biz iyi olanlardık, kötülerse cezalarını bulmuslardı, Adalet ve Akıl bizim yanımızda
yürüyordu. Ancak aynı sırada yoldaslarımızın bazıları (ve belki de onları tanıyorduk, belki onlarla on bes gram esmer
ekmeğimizi paylasmıstık) İvan Denisoviç'in yanına, en kuzeyde bir yerlerde, orada karın altında, beton iskeletlerin terk
edilmis hayaletlerini çekistirerek, gülünç bir Sosyalist Site insa etmeye gidiyorlardı. Bu kitaptan son-
415
ra, Marksist bir dünya görüsü içinde yasamak -gerçekten yasamak- isteyen biri için hiçbir masumiyet mümkün değildi."
Bugün olsa, 'marksist bir dünya görüsü' kısmının üstünü çizerdim, çünkü kimse bunun ne olduğunu bilmiyor, ancak
bunun dısında 1964'te yaptığım bu açıklama üzerine bugün söyleyecek baska bir sözüm yok. Ama bir yıl öncesinde
Lyon Garı'nda, taneleri projektörlerin ısığında dönüp duran kar fırtınasında Fernand Barizon'u hatırlamıstım. Son tahlilde
Büyük Yolculuktu onun yüzünden yazmıstım. Onun ve Manolo Azaustre'nin, Madrid'de Concepci-on-Bahamonde
Caddesi'nde tanıstığım ve 1962'de Julian Gri-mau ile aynı zamanda tutuklanmıs olan Mauthausen'de bulunmus
İspanyol'un sayesinde. Bir anlamda onların yerine anlatmıstım. Ama Nantua'da ya da Cenevre'de Barizon'a sözünü
etmis olduğum kitabı yazmamıstım. Buchenwald'de bir Pazar gününü anlatmamıstım. Zaten ne anlatmıstım ki? O gün
Lyon Garı'nda bana sanki henüz hiçbir sey anlatmamısım gibi gelmisti. En azından asıl olanı anlatmamıstım. İv an
Denisovip'in Bir Günü'nü okuduğum sırada kitabım baskıdaydı. Bu yüzden daha kitabım çıkmadan, günün birinde onu
yeniden yazmam gerekeceğini anlamıstım. Belleğin o masumiyetini bozmam gerekeceğini anlamıstım. Aynı anda Rus
kamplarının, Stalin'in Gu-lagları'nın var olduğunu bilmenin umutsuzluğuyla Buchen-wald'deki bütün deneyimimi, saat
saat yeniden yasamam gerekeceğini anlamıstım ve ayrıca bu deneyimi yeniden yasamamın tek yolunun, onu bu kez
durumun bilincinde olarak, yeniden yazmam olduğunu da biliyordum. Kolyma kamplarının projektörlerinin gözleri kör
eden ısığının, Buchemvald anılarımı aydınlatacağını da. Kısacası henüz hiçbir sey yazmamıstım.
En azından asıl olan, gerçek olan hiçbir seyi yazmamıstım. Eğer Komünist olmasaydım bu gerçeklik yeterli olurdu. Eğer
Hıristiyan, sosyal demokrat ya da milliyetçi -ya da sadece, Othe
416
127
ülkesinin köylülerinin dediği gibi, yurtsever- olsaydım, tanıklığımın gerçekliği yeterli olurdu, ama ben Hıristiyan ya da
sosyal demokrat değil, Komünisttim. Büyük Yolculuktaki bütün anlatım, sessizce, altını çizmeden ve bunu büyük bir
olaya dönüstürmeden, Komünist bir dünya görüsüne dayanıyordu. Tanıklığımın bütün gerçekliği apaçık ama zorlayıcı bir
referans olarak yabancılasmadan kurtulmus bir toplumun ufkunu gösteriyordu: Kampların düsünülebilmesinin bile
mümkün olmayacağı sınıfsız bir toplum. Tanıklığımın bütün gerçekliği, bu üstü kapalı sağduyunun kutsal sularında
yüzüyordu, ama Komünizmin ufuğu, sınıfsız bir toplumun ufku değildi; yani gerçek, tarihsel ufku. Komünizmin ufku
kaçınılmaz olarak Gulag'ın ufkuydu. Bu nedenle de kitabımın bütün gerçekliği yalana dönüsüyordu. Yani benim için
öyleydi. Komünist olmayan bir okuyucunun bu gerçekliği sorgulamadan, yeri geldiğinde tanıklığımın gerçekliği içinde
rahatlıkla yasamasını kabul edebilirdim. Ancak ne ben ne de herhangi bir Komünist okur -en azından, Komünizmi ahlâki
bir evren olarak benimsemis, yani bir kusun bir ağaç dalına konduğu gibi, üzerine konmamıs olan hiçbir okur-dünyada bir
tane kalmıs olsa bile hiçbir Komünist okur ya da ben kendim, Nazi kampları üzerine tanıklığımın gerçekliğini olduğu gibi
kabul edemezdik.
Yıllar sonra Yale Üniversitesi'nde, 11 Nisan 1945'te doğmus olan o Polonyalı genç kadın bana Büyük Yolculuk\zn söz
ettikten sonra, Herling-Grudzinski'nin kitabı A World Aparfı göstererek bana bunu anlatmaya, kendi de bunu anlamaya
çalısıyordu kuskusuz.
1964 güzünde Saint-Victor Sokağı'ndaki barda, Fernand Barizon'a bu genç Polonyalı kadından söz etmemistim, çünkü
henüz onunla karsılasmamıs olmak gibi geçerli bir nedenim vardı. Ona basitçe -yani elimden geldiğince basit
konusmaya çalısarak- o kitabı neden yeniden yazmam gerektiğini açıklıyordum. Barizon beni büyük bir dikkatle
dinliyordu. 417
"Peki," dedi basını sallayarak, "o halde kitabı tekrar yaz. Ama bu sefer içine beni de koymayı unutma! Böylece her ne
olursa olsun bir arada kalmıs oluruz!"
Birer yudum bira içtik -ya da beyaz sarap ya da konyak, gerçekten hatırlamıyorum- ve aramızda uzun bir sessizlik oldu.
"Görüyorsun ya Gerard," dedi Barizon uzun sessizliğin ardından, "komünizm dünyanın gençliği değilmis, anlasıldı artık
ama yine de bizim gençliğimizdi!" Sessizce gençliğimize kadeh kaldırdık.
"Saat saat anlatılan bir Pazar günü, fena fikir değil," dedi Barizon biraz sonra, ağzının içinden, sanki kendi kendine
konusur gibi.
Ona bakıyorum, yirmi yıl önce 1944'te Buchenwald'deki o Aralık Pazarının gecesindeyiz.
"Söylesene, bu sabah, 'Çocuklar, ne güzel bir Pazar!' diye bağırarak kosarken aklından ne geçiyordu?"
40. blok yemekhanesinin masasında oturuyoruz. Isıkları söndürme düdüğü birazdan çalacak. Birkaç dakika
önce İKP yeraltı örgütünün askeri sorumlusu bana, o aksam bir alarm tatbikatı olacağını, ısıklar sönmeden
hemen önce talimatların verileceğini bildirmisti. Fernand Barizon da kendi tarafından aynı talimatı almıstı.
Ama ben bunu bilmiyordum. Çok baska bir seyden konusuyorduk. Biraz sonra, savas gruplarının
alıstırmasının sonunda, yine birbirimizi göreceğimizi bilmiyorduk.
Yemekhanenin masasında oturuyorduk ve karsılıklı olarak bir machorka sigarasından birer nefes çekiyorduk.
"Bu sabah mı?" dedi Barizon. "Hatırlamıyorum."
"Çocuklar, ne güzel bir Pazar! diye bağırarak kosmaya basladın. Ne düsünüyordun?"
"Koduğumun Pazarını herhalde," dedi Barizon omuzlarını kaldırarak. "Bu düzdüğümün karı yağıp dururken
ne düsüneyim istiyorsun ki?"
""Örneğin, Marne'ı düsünmüs olamaz mısın?"
418
Barizon'un gözleri faltası gibi açıldı.
"Hangi Marne'ı?" dedi. "Marne Savası'nı mı?"
Her sey anlasılıyordu, kahkahalarla gülmeye basladım, bacaklarıma vura vura. Barizon'sa kendi sakasını o kadar da
komik bulmamıs olacak ki saskınlıkla bana bakıyordu.
Sabahtan beri aklımdan çıkmayan, Barizon'un belleğinden hayalini kurduğum Marne'ın nereden aklıma geldiğini
bulmustum. Giraudoux'dan gelmisti tabii ki.
Gülmeyi kestim ve oldukça yüksek bir sesle Giraudoux'nun metnini okumaya basladım. Barizon'un ağzı bir karıs açık
kaldı ve hâlâ yemekhanede dolanmakta olan az sayıdaki mahkûm da dönüp bize baktı. "Savasla ilgili her seyi,
çözülemeyen tek bir cümle kalmayacak kadar anlamıstım ve her makalede aynı nehrin adı, konuyla ne ilgisi olduğu bile
anlasılmadan geçiyordu. Almanlar bize geldiler, diyordu ilk gazeteci, peki ama Marne hakkında ne diyorlar? Bu yıl
Fransa'da üzüm var, diyordu ikincisi, Marne Fransızlarca yeter.
Edebiyat sayfasında kübistlerin zararlarına karsı aynı panzehirle avunuluyordu: Bağımsızlarh ziyaret ettik,
diyordu Bay Clapier, elestirmen, neyse ki Marne var..."
Ama Barizon sözümü keserek hiç de hosnut olmayan bir tavırla bağırdı:
"Sen kafa üstü falan mı düstün?"
Hayır kafa üstü düsmemistim. Geçmisteki hayatın, dısarıdaki hayatın, Marne'ın olduğu, Ondine'i görmeye gideceğimiz
Atina Tiyatrosu'nun olduğu, Juliette'in olduğu, hem Barizon'un, hem Giraudoux'nun Juliette'lerinin olduğu, kısacası
hayatın olduğu yere düsmüstüm. Peki ya bu sabahki ağaç, o yüce kayın, o da dısarıdaki hayatın bir parçası mıydı?
Biraz önce, Küçük Kamp'ın ucunda, Thuringe Ovası'nın karları üzerinde günesin batısını seyrederken Yehova iyi bir
pazar geçirip geçirmediğimi sormustu. Neredeyse gerçekdısı bir
419
I
güzelliği olan o ağacı düsünmüstüm. Yoldan ayrılıp o ağacı yakından görmeye gitmistim. Çok önemli bir gerçeği
kesfediyor-mus gibi anlık bir duyguya kapılmıstım. Bu ağacın gerçeğini, çevresindeki bütün ağaçlann, bütün ormanın,
bütün ormanların, bakısıma hiçbir ihtiyacı olmayan dünyanın gerçeğini. Birden hızla akmaya baslamıs olan kanımın
bütün gücüyle hissetmistim ki ölümüm bu ağacı ısıltılı güzelliğinden yoksun bırakmayacaktı, bütün dünya yalnızca benim
bakısımdan yoksun kalacaktı. Kısacık bir sonsuzluk anında, bu ağacı ölümümün ötesinde bir bakısla, kendi ölümümün
gözleriyle görmüstüm. Ağaç yine aynı güzellikteydi. Ölümüm bu ağacın güzelliğini bozamıyordu. Daha sonraları
Kafka'nın, o sabah Buchen-wald'in kayın ağacının karsısında karısık ama yoğun duygularla hissettiklerimi, mükemmel
bir açıklıkla dile getiren bir özdeyisini okuyacaktım: "Senle dünya arasındaki karsılasmada, dünya ikinci geldi." "Evet,"
demistim Yehova'ya, "çok güzel bir Pazardı."
Günes orada, Thuringe Dağlan'nın çizgisinin ardında gözden kaybolmustu. Karanlık birdenbire kursundan ya da buzdan
bir cüppe gibi çöküvermisti. Çocukluğumda, Lekeito'da, günesin okyanusun üzerinde batısını izlerdik. Lekeito, deniz
fenerinin hemen yanındaki uçurumun kenarında dururduk. Okyanusun içine gömülmekte olan günesin kırmızımsı
tekerini çılgınca bir dikkatle izlerdik ya da belki okyanus, alçalmakta olan günes tekerini dalgalarıyla kaplamaktaydı. Her
ne olursa olsun, günes okyanusun ufkunda gözden kaybolduktan sonra bir saniyeliğine yesil bir ısığın parıldadığı
görünürdü. Neredeyse gözleri kör edecek, kısacık bir yesil ısık parlaması.
Thuringe Ovası'nın üzerinde günes battığı zaman, buna benzer bir sey olmazdı. Yalnızca gece ve soğuk gelirdi.
Birden aklıma bir sey geldi ve kosmaya basladım. "Nereye gidiyorsunuz?" diye sordu Yehova, endiseli bir sesle. Hiçbir
yere gitmiyordum, sadece gidiyordum, hepsi bu. Aklıma gelen, Yehova'nın biraz sonra İncil'den duruma uygun bir cümle
söyleyeceğiydi. İncil'de karanlığın inmesiyle ilgili, duruma uygun bir dolu güzel cümle olmalıydı. Ama ben Yehova'nın
geceden söz eden sesini duymak istemiyordum.
Onun yerine Giraudoux'yu tercih ediyordum. Jean Giraudo-ux da Bellac kıyısında karanlığın inmesini çok güzel
anlatıyordu. Bu Pazan onunla bitirmek istedim.
bir rüya mıydı? Ya da tam tersine, Buchenwald'den sonraki hayatım mıydı rüya olan Bu tüyler ürperten soru, ölüm
sessizliğinde anlatılan bir kamptan soruluyor... 2. Dünya Savası'nın en büyük toplama kamplarından biri: Buchenwald.
Krematoryumun hiç sönmediği, gaz odalarının bos durmadığı, ölüm yutan bir sessizliğin hüküm sürdüğü bir kamp...
Soruyu soran yeraltındaki ispanya Komünist Partisi eski baskanı Jorge Semprun. Takma adlarıyla Sorel, Salagnac,
Sanchez ya da Artigas... Sürgünde olduğu Fransa'da Direnis Hareketi içinde çarpısırken Gestapo tarafından Eylül
1943'te tutuklanıp Buchenwald'e kapatılan ve orada 1945 yi ayına kadar kalan/kalmayı basaran çok az insandan biri
Ne Güzel Bir Pazar, Nazizm, Stalinizm, yasam, ölüm, yazmak ve devrim üzerine sorulan en ağır soruların ve düsülen en
aydınlık notların roman tadında çok etkileyici bir özeti. Hayatın en karanlık ve kanlı yerinden yarına ve umuda atılan en
'güzel' bakıs...
1395"
BİTTİ
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Haberi Paylaş


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
M.Şehmuz Güzel - İşçi Tarihine Bakmak Sosyalist Araştırma 0 12-03-2011 03:15
CAMACHO (Jorge) - (1934 -....) Sosyalist CAMACHO (Jorge) 0 08-01-2011 15:56
Jorge Luis Borges Şiirler Sosyalist2 -Çeviri Şiir 0 28-11-2010 17:35
Jorge Luis Borges - Kum Kitabı Sosyalist -Dünyadan Öyküler 0 13-10-2010 16:56
Jorge Luis Borges - ZÂHİR Sosyalist -Dünyadan Öyküler 0 13-10-2010 16:48


07:16


Powered by vBulletin® Version Kapalı
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.