Sosyalist Kitaphane

Sosyalist Kitaphane (http://www.solkitap.net/)
-   -Çeviri Roman (http://www.solkitap.net/edebiyat/edebiyat-dunya/ceviri-roman/)
-   -   Rabelais Gargantua (http://www.solkitap.net/ceviri-roman/1296-rabelais-gargantua.html)

Sosyalist2 19-11-2010 00:13

Rabelais Gargantua
 
http://static.ideefixe.com/images/60/60773_2.jpg
Gargantua


RABELAIS



Türkçesi:
SABAHATTİN EYUBOĞLU
AZRA ERHAT — VEDAT GÜNYOL




ö N S ö Z
Ortaçağ denilen dönemle Rönesans diye adlandırdığımız
Uyanış çağı arasında kesin bir ayrım yapmak, tarih anlayışını
basite indirgemek, insanlığın gelişmesindeki tutarlı ve kapsamlı
süreci sınırlara, kalıplara sokmak olur. insanlık birdenbire mi
uyanmış, neye uyanmış? Karanlığın egemen olduğu uzun bir
süreden sonra, insana gözlerini açmış, bedeni ve ruhu ile tüm
insana yönelmiş deniyor. Bu yöneliş de Yunan - Latin İlkçağının
dünya görüşüne ve o görüşün ürünleri olan yazın ve sanata
dönüşle gerçekleşmiş. Bir Brueghel, bir Jerome Bosch insanı
görmemiş göstermemiş de bir Michelangelo, ya da bir Raphael
mi daha iyi, daha tamam, daha gerçek olarak görmüş ve
göstermiş? özde belirgin bir ayrılık olmasa gerek Ortaçağın
görüş ve davranışı ile Uyanış çağı insanın özlem ve eğilimleri
arasında. Her ikisi de, ister tanrılı ister tanrısız olsun, insana
dönüktür aslında, insanlığın her çağı gibi. Bu iki dönemin geleceğe
seslenişindeki asıl ayrılığı ve bu ayrılığın asıl nedenlerini
araçlarda aramalı. Çağların yüzünü değiştiren araç burada matbaadır.
Ortaçağ da latînce bilir, ilkçağın yazın ve sanat ürünlerini
canlı tutmak için el emeği harcamış, göz nuru dökmüştür.
Geleneği sürdürmek, bilgi verilerini çağdan çağa aktarmakta
eşi bir daha görülmedik bir çaba ile başarıya ulaşmıştır.
Avrupa'yı bir boydan bir boya kaplayan manastırlar on, ondört
yüzyıl sürece karınca yuvası gibi kaynamasaydı, mum ışığında
İnci dizer gibi dizmeselerdi binlerce el yazmasını, Homeros'tan,
Vergilius'tan, Herodot ya da Plinius'tan eser mi kalırdı
Uyanış çağına? Ortaçağın canlılığı bir bakıma ilkçağdan
5
da daha göz kamaştırıcıdır. Bir oluş ki, topraktan fışkıran özgün
değerleri dile getirmek, biçimlendirmek için insanın devinmesini
baş döndürücü bir hızla canlandırır. En ufak taşına
varıncaya dek kuyumcu eliyle işlenmiş katedral denilen o gök
delenleri bir düşünün, Tanrı için üst üste dizilmiş birer sırça
saray diyeceksiniz, evet ama insan hep kendini aşan bir varlık
uğruna yaratır büyük eserlerini, ölümsüzlüğe ulaşarak dile gelen
tek varlık ise gene kendisidir, insandır, insanlığın insana en
çok inanmış dönemlerinden biridir Ortaçağ, onu karanlık görmekte
haksızlık eder tarihçiler. Hele dil ve yazın konusunda Ortaçağdan
daha pırıltılı bir dönem düşünülemez: Fıkır fıkır kaynamaktadır
kazan, latincenin attığı tohumlar ulusal düzeyin gün gün
oluşan ürünlerini gökkuşağının renklerinden daha da ayrıntılı
bir cümbüş içinde serer gözümüzün önüne. Bu diller korkunç
bir zenginlikle karşımıza çıkıyorsa onaltıncı yüzyıl Fransızca,
italyanca ya da Ispanyolcâsında, yüzyıllar süren yeraltı akışının
basılmış kitapla yeryüzüne fışkırmasındadır. Evet, korkunçtur
Ortaçağdan Yeniçağlara geçişte insan düşüncesinin oluşumu.
Rabelaîs'nin deyimiyle «horrifique» (dehşet salan) ve «espouvantable
» (korkunç) diye nitelendirilebilir, insanın dev büyüklüğü
karşısında duyulan şaşkınlık ve korku.
Ortaçağdan söz açtıysak, bu kitapta çevirisini okuyacağınız
Gargantua'nın yazarı François Rabelais Ortaçağ ile Yeniçağ arasında
köprü kuran, Ortaçağın insan değerlerini pek az sanatçının
bağdaştırabildiği ölçüde bağdaştıran bir yeni adamdır
da ondan açtık. Bir devrimcidir, ama kaçımız anlamışızdır gerçek
devrimin, yalnız var olanı yıkmakla değil, varlığın üstüne varlık
katmakla başarıldığını. Devrimci olarak diri diri yakılmaktan
zor kurtulmuştur François Rabelais, takma adıyla Maitre Alcofribas
Nasier.
Doğum tarihine bakalım. Pek belli değil, 1494 yılı olsa gerek.
Montaigne 1533'te doğmuştur, Rabelais'den kırk yıl kadar
sonra, Erasmus ise 1466'da, ondan aşağı yukarı otuz yıl önce.
Humanizmanın bu iki büyük adamı arasında Rabelais ortada
yer alıyor; demek, hümanist düşüncenin gelişmesinde de tam
ikisinin ortasındadır, Erasmus'un açtığı çığırı dil ile düşünce
arasında eşsiz bir sentez, bir birleşim kurmakla gerçekleştirmiş,
Montaigne'in kabuğuna çekilerek açılmış alanlarda rahat rahat
6
düşünebilmesini sağlamıştır. İp üstünde türlü hokkabazlıklar
yapan bir cambaza benzer Rabelais, altında ateşler yanmaktadır,
ha düştü ha düşecek. Oysa cambaz korkmaz, yere bakacağına,
elinde bir çanak dolusu şarap, içer de içer, güler de
güler.
Gargantua'nın başında şöyle seslenir okurlarına:
Bu kitabı okuyan okur dostlar
Atın içinizden her türlü kuşkuyu
Okurken de irkilmeyin sakın
Ne kötülük var içinde ne muzurluk
Doğrusu güldürmekten başka da
Bir hüner bulamayacaksınız pek
Başka yola gidemiyor gönlüm
Sizleri dertler içinde görürken
Gülen kitap yeğdir ağlayan kitaptan
Gülmektir çünkü insanı insan eden
Ne o, Bergson'dan dört yüz yıl önce bu sözü söylemek?
«Le rire est le propre de l'homme» (Gülme insana özgüdür)
diyor bu adam ve insana söylemek istediği «yeniyi» bir imge ve
söz şaklabanlığına boğuyor ki, okuyan kırılıyor gülmekten. Homeros
kahkahası vardır, tanrılar kahkaha atarak çınlatırlar
Olympos'u, Rabelais'nin kahkahası onun kadar gür, ama ondan çok
daha renkli, içeriği çok daha çeşitli ve anlamlıdır. Bir şeyler
saklanır arkasında, bir gizem belirir binbir simgenin altında. He
men haber verir Rabelais okurlarına, bir benzetmeyle başlar
Gargantua masalına: ilikli bir kemik bulan köpek «ne hayranlıkla
bakar ona, ne özlemle koklar onu, ne coşkunlukla yakalar,
nasıl bir dikkatle dişler, ne sevgiyle kırar, ne helecanla yalarsa
onu», okuyucu da aynı coşkuyla kitabındaki «substantifique
moelle», yani özlü iliği aramalıdır; «çünkü bu kitapta bir
başka tad, daha gizli kapaklı bir öğreti bulacaksınız, bu öğreti sizi
pek yüce kutsallıklara ve şaşırtıcı gizemlere erdirecek hem dinimiz
bakımından, hem de kamusal ve özel yaşantımız bakımından.»
Bu bir programdır. Ne var ki çoğu eleştirmenler XIX. yüzyıldan
bu yana şaşkınlıkla karşılaşmışlardır bu programın uygulanma
biçimini. Bir dev masalı, en ayrıntılı gerçekle en akıl almaz
7
gerçeküstünün taşkın bir hayal âleminde buluşması, hiçbir ölçü,
düzen ve sınır tanımayan dizginsiz bir imge ve dil fışkırmasıyla
hallaç pamuğu gibi karışımı, bir yemek ve içki cümbüşü
içinde en kaba saba, açık saçık şakaların en ilerici bir dünya
görüşüyle bağdaşması, halk usunun en aydın düşünceyle birleşerek
insafsız bir yergiye, yaman bir taşlamaya yol açması, ne
ipe sapa gelmez zıtlıklar çatışması, ne akla hayale sığmaz bir yazın
türüdür. Roman mı, efsane mi, güldürü mü, destan mı?
Rabelais'nin Gargantua, Pantagruel, Tiers Llvre ve Ouart Livre
adlı yapıtlarıyla ortaya serdiği insan komedyası gerçekten şaşırtıcıdır
ve dünya yazınında tek eşsiz örnek olarak kalmıştır.
Ama birincisinin çevirisini verdiğimiz bu beş kitaplık koca
yapıtı anlatmaya girişmeden, Maitre François Rabelais'nin kimliğini
daha yakından incelemeliyiz.
Rabelais'nin hayatı üstüne çok az şey biliyoruz. Doğum tarihî
olarak araştırıcılar uzun tartışmalardan sonra 1494 yılında
karar kılmışlardır. Fransa'nın orta yerinde Loire diye uzun bir
ırmak akar ağır ağır, kıyılar yemyeşil ova, göz alabildiğine düzlüktür,
orda burda küme küme ormanlar, kızıl salkımlı bağlar,
çiçek dolu bahçeler ve çevreye oturtulmuş yuvarlak kuleli, sivri
külahlı şatolar görülür. Bu şatolar bakımlı, <içi dışı işlemeli
güzelim tarih anıtlarıdır. Fransa'nın sayılı turistik bölgelerindendir
Loire kıyıları, yaz geceleri «son et lumiere» ile ışıklanır bu şatolar,
parklarının budanmış ağaçlarının altındaki çimenlere oturur,
inceden uzaktan müzik sesleri, konuşmalar duyarsınız, şatonun
pencereleri aydınlanır, içerdeki canlılık sızar dışarıya, bir
sahne gibi canlanır ortalık, bir dram oynanır, bir balo verilir,
François l'ln zamane güzellerinden bir kontesle dans ettiğini görür
gibi olursunuz.
Zengin, bereketli, şarabı bol bir topraktır burası. Ürünlerin
en dolgununu, canlıların en gürbüzünü yetiştirir. Şişkin ve şendir,
kırsal yaşamın sağladığı nimetler ve zevklerle beslenen insanları.
Biraz kaba ve ilkeldir davranışları dilleri, «Esprit gaulois
» dedikleri egemendir Fransa'nın bu bölgesine. Köylü derebeyliği
bugün bile silinmemiştir oralardan.
Bu güler yüzlü ülkede doğmuştur François Rabelais. Babası
Antoine Rabelais Chinon şehrinin seçkin bir soyundandır.
Dava vekilidir, birçok çiftlikleri vardır. La Deviniere adlı birin-
8
de gözlerini dünyaya açmış olsa gerek oğlu François. Dört
kardeşin küçüğüdür, çocukluğu bu yörede geçer, köy hayatını
en ufak ayrıntısına kadar bilir, yazdığı yazıların, anlattığı masalların
hepsi buraları yansıtır. Loire bölgesini öyle bir gerçekçilikle
verir ki, bugün de yer yer dolaşıp bulabilirsiniz anlattığı
her kasabanın, her köyün, her çiftlik, şato, değirmen, geçit
ya da yolun adını, izini yerli yerinde. Dev masalına bürünmüş
yapıtları öylesine başından geçmiş olaylara, tanıdığı ve
gördüğü kişilere ve tiplere dayanır ki, kendi hayatını anlatıyor,
bir otobiyografi yazıyor sanırsınız. Antoine Rabelais'nin en büyük
davalarından biri, komşusu ve eski dostu Gaucher de Sainte
- Marthe adındaki bir adama karşı, Paris mahkemelerine kadar
giderek savunduğu davadır. Bu derebeyi Loire ırmağının
üstünde bir dalyan kuracak olmuş, nehirde avlanma özgürlüğünü
engellediği için de balıkçılar loncası ile başı derde girmiş,
Gargantua kitabının ana olayı, bel kemiği sayılabilecek Picrochole
savaşı işte bu gerçeğe dayanır. Babası Antoine Rabelais,
roman kahramanlarından Grandgousier olur, Gaucher de Sainte
- Marthe ise, adı yunanca «acı safra» anlamına gelen Picrochole.
Rabelais 1511 yılında yöredeki manastırlardan bîrine girip
keşiş olur. Acaba neden? Okuma özlemi bu çocukta erkenden
mi belirdi de o zamanın bilgi yuvaları olan manastırların birine
kapağı attı? Ama François, manastırda bilgiye susamışlığını
gideremez. Yapıtlarında acı taşlamalarla yerdiği keşiş yaşamı
insanı bilgiye erdirmek şöyle dursun, skolastik öğretimin
gençleri aptallaştırmaktan başka bir işe yaramadığını anlar.
François din kurumlarının yozlâştıra yozlaştıra bir karikatür
haline getirdikleri Latince ile yetinmek istemez, insancı aydınlığı
yayacak tek araç sayılan eski Yunancayı öğrenmeye can
atar. Ne var ki keşişin fazla aydın olanına yer yoktur manastırlarda.
Ateş pahasına italya'dan getirtilen Yunanca kitaplarını
günün birinde alırlar bu çömezin elinden. Rabelais tehlikeyi hemen
sezer, karşı koyma yollarını araştırır. Zamanın hümanistleriyle
ilişki kurar, dalkavukluk pahasına, aydın ve güçlü kilise
ileri gelenleri arasında koruyucular edinir, onların desteğiyle
manastırdan çıkmayı başarır: «Regulier» papaz iken «seculier»
olur, yani din adamı olarak toplumun içinde yaşayabilme iznini
koparır. Papanın fermanı ile gerçekleşebilir ancak «apostasia»
denilen bu dünyeviler arasına geçiş. Manastırın boğucu hava-
9
sından kurtulunca, Rabelais Fransa'yı dolaşmaya koyulur, o zamanın
üniversite şehirlerini bir bir gezer: Bourges, Orleans,
Paris, Montpellier ve matbaacılığın en canlı merkezi olan Lyon.
Montpelliler'de karar kılar, tıp fakültesine yazılır, 1530'da bu
üniversiteye «bachelier» unvanı ile girer, yedi yıl sonra doktor
olarak çıkar. Bu arada Lyon'un Hotel Dieu hastanesinde görev
alır. Ama hekimlik bugünkü hekimliğe hiç benzemez XVI. yüzyılda,
daha çok filolojik bir meslektir, dil bilgisine dayanır, ilkçağ
hekimliğinin, Hippokrat'larırt, Calinus'ların metinlerini şerh
etmek, doğru dürüst anlayıp çevirmek, kitap halinde yayımlamak
ve sonra da bu eserlerdeki tabiplik kural ve yöntemlerini
uygulamakla başlar ve biter. Höş, Rabelais yayım işini başarıyla
gerçekleştirir, çünkü Yunanca ve Latince bilgisi sağlam,
dil dehası da baş göstermiştir artık. Ama bu işle yetinmeyip,
modern anlamda hekimlik yapmaya, beden üstünde araştırmaya
da girişir. Açık bir derste asılmış bir adamın ölüsünü teşrih
eder. Bunlar kilisenin hoş gördüğü eylemler değildir. Rabelais
tehlikeyi gene sezer. Kaçmak, canını kurtarmak için türlü çarelere
baş vurmakla geçer bundan sonraki ömrü. Görünüşte yolculuk
etmektedir, bu kez Fransa dışına. Koruyucularına hem
yoldaşlık, hem de hekimlik ederek hümanistlerin kültür cenneti
saydıkları İtalya'ya, özlemlerinin merkezi Roma'ya gider gelir.
Bu arada kitapları basılmaktadır: 1532'de Pantagruel, 1534'te
Gargantua, 1545'te Tlers Llvre, 1552'de Ouart Livre. Çıkmalarıyla
yasaklanmaları bir olur dördünün de. Sorbonne denilen üniversite,
Fransa'nın şanı şerefi Paris'in göbeğindeki sözüm ona
bilim ocağı engizisyon mahkemelerinden daha sert, daha insafsız
davranır Rabelais'nin kitaplarına karşı. Sansür mekanizması
habire işler o günden bugüne uydurduğu türlü yargılarla, suçlamalarla.
Fransız yazınının en büyük yapıtları, Fransız dilinin
en şaşırtıcı anıtları, Fransız kültürünün geleceğe yönelmiş
en ilerici müjdecileri müstehcen, zararlı, tehlikeli diye yasaklanır.
Reform hareketleri katolik din - devletinin kökenlerini çatır
çatır çatlatmaktayken ve papalık afaroz silahını kime karşı
yönelteceğini şaşırmışken, aydınlığı saçmaktan başka bir suçu
olmayan Maitre François Rabelais gizli kapaklı dinsizlikle
suçlandırılır. Papalar, yüksek rütbeli papazlar tutarlar Rabelais'-
yi, sansürün kaldırılması, yayınlara izin verilmesi için ferman çıkarırlar.
Skolastik yuvası Sorbonne direnir gene de. 28 Ocak
1552'de yayımlanan Quart Livre 1 Martta sansüre uğrar. Bu kez
Rabelais'nin kaçacak yeri kalmamıştır. Tutuklandığı haberi ya-
10
yılır. Koca yazarın bel kemiği kırıldığı sanılır. Bir yıl sonra
1553 Nisan ayında ölür. Ama ardından eser bırakmıştır: 1562'de
İsle Sonante adıyla beşinci kitabının bir bölümü, 1564'de de
Cingııfsme et dernier Llvre yayımlanır, böylece dev yapıt tamamlanmış
olarak gün ışığına çıkar.
Niçin bu patırtı gürültü, nedir bu telâş, basılır basılmaz toplatılmalarını
gerektirecek ne var bu kitaplarda? Birer dev masalı
eninde sonunda, dinin ya da devletin kurulu düzenine karşı
geldiği yok, krallığı ya da papalığı kundakladığı yok, yerdiği bile
yok. Kitabın birinde «sorbonagres» demiş Sorbonne hocalarına,
eh biraz ağır, «Sorbonne eşeği» anlamına gelebilir, ama
«sofist» dîye değiştirmiş ikinci baskıda, hem ne çıkar eşek demişse
bir üniversite hocasına, öyleleri yok değil mi bugün bile
üniversitelerde. Olmaz, başka yerde aramalı bunun nedenini.
Rabelais'nin hayatını izlediğimiz gibi, eserlerinin serüvenini de
gözden geçirelim.
1531 yılı sonlarında Rabelais Lyon'dadır, basımevlerini dolaşmaktadır
herhalde. Derken yeni basılmış kitaplardan biri dikkatini
çeker, adı bir tuhaf, konusu eğlenceli: «Les Grandes et
Inestimahles CronIcques du grand et enorme Geant Gargantua».
Rabelais bir önsözünde bu kitabın iki ayda, incil'in dokuz yılda
sattığından çok sattığını yazar. Birkaç ay geçer, bir de ne görelim:
Lyon'un en ünlü yayımcısı Claude Nourry başka bir kitap
sürmektedir piyasaya: «Les horrlbles et espouvanîables Faictz
et Prouesses du tres-renomme PANTAGRUEL, ROY DES DIPSODES,
fils du grand geant Gargantua. Composez nouvellement
par mistre Alcofrybas Nasler».
Uzunca bir başlık, yazarın adına gelince Alcofribas (o zaman
i, ye olarak da yazılırmış) Nasier, François Rabelais'nin
«anagramme» yani harflerinin değiştirilerek yazılışı. Pantagruel
de, Gargantua da bu adla çıkar, ne var ki takma ad bir yazarın
sansür kurumlarının pençesinden kurtulmasını hiç bir zaman önleyememiştir.
Rabelais, bu hümanist, bilgin doktor ve aydın kişi
niçin Gargantua gibi Ortaçağdan beri dillerde dolaşan bir halk
masalına bîr çeşit ek yazmaya özenmiş, acaba bu masallar çok
satıldığı ve kendisi oldum olası para sıkıntısı çektiği için mi?
Gerçekten de Pantagruel hemen kapışılmış. Ama halk masalı
11
neydi, Rabelais onu ne hale getirdi? Kısaca Grandes Cronicques
diye anacağımız kitap, Kral Arthur ile ilgili şövalye romanlarının
çerçevesi içine girer: İngiltere kralı Arthur Gos'lar ve Magos'larla
savaşmaktadır, büyücü Merlin bu savaşta ona yardımcı olmaları
için bir dev ailesi yaratır, öykü de Gargantua ve soyunun bu
kahramanlıklarını anlatır abarta abatta, işte bu senaryo üzerine
Rabelais iki büyük yapıt kurar, birincisi Pantagruel, ikincisi
Pantagruel'in babası Gargantua'nın serüvenleridir. Taşkın bir
dille yazılmış, ama Gargantua gibi sağlam bir kuruluşa erememiş
olan Pantagruel romanında iki yeni tip yaratmaktadır Rabelais:
«Pantagruelisme» diye bir öğretinin baş temsilcisi olan
Pantagruel içkicilerin kralıdır, içki coşkunluğu ve kaba saba şakalar
ile hümanistlerin belli başlı görüşlerini en ağır taşlamalarla
dile getirir; onun can yoldaşı Panurge ise, hem halk usunu,
hem de dizginsiz bir anarşizm görüşünü temsil eder. Bu iki tip
Gargantua'da yoktur. Buna karşılık roman tutarlı bir kuruluş
üstüne oturtulmuş, başı ve sonu olan bir bütündür.
Şövalye romanlarında ele alınan kahramanın doğuşunu, çocukluk
ve yetişme çağlarını anlatmak, sonra da yaptığı kahramanlıkları
saymak, türün kaçınılmaz kuralıydı. Aynı kuruluş az
çok farkla Gargantua'da da görülür: Bir önsözden sonra Gargantua'nın
soy ağacı verilir (Böl. I-II), doğuşu anlatılır (Böl. III
-VI), çocukluk dönemi üstünde durulur (Böl. VII-XIII), sonra da
hümanist Rabelais için en çok önem taşıyan eğitim yıllarına geçilir
(Böl. XIV-XXIV); Gargantua üstad Thubal Holofeme adlı
bir sofist'ten (ilk baskıda buna «sorbonagre» deniyordu) skolastik
öğretim kurallarına göre ders alır, yararını görmek şöyle
dursun, «gittikçe daha densiz, daha sersem oluyor, alıklaşıp şalaklaşır.
» Günün birinde babası onu yeni yöntemlerle yetişmiş
bir delikanlıyla bilgi yarışmasına sokar, Eudemon adlı bu genç
kusursuz bir Latince ile güzelim söylevler verdiği halde, «Gargantua'nın
bütün yaptığı inekler gibi ağlamak» olur. Bunun üzerine
babası eski hocayı kovar, oğlunu Ponokrates adlı bir pedagogun
eline verip okuması için Paris'e gönderir. Paris yıllarının
anlatılması hem kitabın en komik sahnelerinden birkaçının
canlanmasına (Nötre Dame kilisesinin çanlarının çalınması ve
ondan sonraki olaylar), hem de Janotus de Bragmardo adlı bir
Sorbonne hocasının kişiliği ve söylevi ile Rabelais'nin eskimiş
bilim kurumlarına en ağır taşlamasını dile getirmesine fırsat ve-
12
rir (Böl. XVIll-XX). Gargantua Paris'te okuya ve yaşayadursun,
sahne değişir ve Rabelais'nin yurdu Chinon bölgesine dönülür:
Picrochole savaşının başlamasına yol açacak Lerne çörekçileri
ile Grandgousier'nin adamları arasındaki kavga anlatılır (Böl.
XXVI), ilk saldırı Seuilly manastırının bağlarınadır, burada savaşın
baş kahramanlarından, dev olduğu söylenmeyen ama bir
devden de daha yaman işler gören keşiş Frere Jean des Entommeures
sahneye çıkar (Böl. XXVII), o yığınla adam öldürürken,
öte yandan Grandgousier'nin oğlu Gargantua'ya mektubu
ve Picrochole'a gönderdiği elçi, verdiği ödünlerle savaşı
durdurmaya, barışı sağlamaya nasıl çaba gösterdiği anlatılır (Böl.
XXVIII -XXXII). Picrochole ve kumandanlarının dünyayı feth etmek
için kurdukları planlar görüşülürken, Gargantua adamları
ile savaş bölgesine ulaşır, barışçı ve bozguncu güçler arasındaki
çatışma birbirinden güldürücü olaylarla Gargantuist'lerin
tam zaferi ile sonuçlanır (Böl. XXXIII-XLIX). Bu kez barış ve
insanlık ülküsü uğruna görüş ve düşüncelerini dile getirmek
Gargantua'ya düşer (Böl. L). Gargantua ile Frere Jean, iki ayrı
geleneğin temsilcisi birleşirler, ama zaferi şölenlerle kutlamaktan
daha ileri bir adım atılır: Eskimiş, kokuşmuş, çıkarcı din kurumlarını
simgeleyen manastırın iflâsı belli olmuştur, onların yerine
yeni bir topluluk, erkekli kadınlı bir erdem ve bilgi yuvası
kurmaya girişir Gargantua: Theleme tekkesi. Yapısı bir mimarlık
şaheseri olan bu tekkenin kapısına FAY CE QUE VOUDRAS (istediğini
yap) levhası asıldıktan sonra, tekkeye girebilecek ve giremeyecek
olanların listesi şiir halinde yazılır (Böl. LIV).
Kitap nasıl Antik bir anıtta bulunmuş panzehirli tekerle^
meler başlıklı bir «Enigme» (muamma) ile başlamışsa (Böl. II)
aynı türden bir «Kehanet» ile kapanır (Böl. LVIII). Muamma
anlamına gelen bu şiir türü Ortaçağdan kalmadır, Rabelais'nin
en yetkin eseri olan Gargantua'nın bununla başlayıp
bununla bitmesi, yukarda sözünü ettiğimiz birleşimci çabanın
belirtisidir. Ortaçağ ürünü Grandes CronIcques'ten yola çıkıp
bir hümanizma anıtı kurmayı Rabelais'nin nasıl başardığı bu özetten
bile belli olmaktadır: Din, devlet düzeni ve yönetimi, bilim,
eğitim, savaş ve barış, erdem ve insanlık, iyilik ve kötülük
alanlarında bu kitap doğruyu da eğriyi de, gerçeği ve yalanı
da, güzeli de çirkini de tam bir kesinlikle göstermeyi, olumsuz
bütün belirtilerini geçmişe mal ederek geleceği olumlu bir bütün
olarak göz önüne sermeyi başarmaktadır. Bu başarıyı da hiç-
13
bir özete sığmayan bir sanat yaratısı ile elde etmektedir. Bu sanat
üstünde durmaya değer.
Fransa'nın çağdaş düşünürlerinden en büyüğü Jean - Paul
Sartre sanatları kullandıkları araçlarla nitelemeye girişirken söz
sanatları ile plastik sanatlar arasında bir ayırma yapar: Resim,
heykel gibi sanatlar, yapıtlarını ham gereçlerle meydana getirirler,
boya, taş ya da alçı gibi gereçlerin kendi kendilerine bir
sanat varlıkları yoktur, ressam resmini yaparken tıpkı doğa gibi
hiçten yaratır yoktan var eder, yazın için öyle değildir, düzyazı
olsun, şiir olsun yazın yapıtı dilin canlı araçlarını kendine
göre bir birleşimle ortaya çıkarır, var olanı kullanarak varlığın
bir kuruluşu, bir birleşimi ile yeni ya da özgün bir şey meydana
getirirler. Söz sanatçılarının işi dizmekte, çağrışımları belli
bir düzene göre kullanmaktadır. Yaratma çok daha güç ve dolaylıdır
bu sanatlarda. Yaratıcı doğaya benzemez bu işte, düşünürü
andırır daha çok. Bu kurala uymayan bir tek söz sanatçısı
varsa, o da Rabelais'dir. Onun beş kitaplık koca yapıtında
yaratma, kitabın kuruluşunda, düşünce ve görüşlerin kişilerle ve
olaylarla göz göre göre canlanmasında değil, araç olarak kullandığı
ve yoğurduğu dili kendi kendine, salt bir sanat olarak
karşımıza koymasındadır. öz ile biçim, içerik ile kalıp, düşünce
ile dil birbirinden ayrılmaz bir bütündür Rabelais'nin yapıtlarında.
Hiç bir kişi, hiçbir olay söz oluşmasından ayrı olarak
düşünülemez, dil kaynaşmasının içinden biçimlenip doğarlar, varlıkları
bu oluşun kendisindedir. Bu yaratma biçimi de öyle beklenmedik,
görülmedik, alışılmadık bir süreçtir ki, komiklik bu
süreçten doğar. Kahkaha ile güleriz, ama neden güleriz, çünkü
bir sözcük birdenbire karşımızda şişeden fışkırmış bir duman
gibi büyür büyür, koca bir cin oluverip oynar, sıçrar ve gerçekdışı,
gerçeküstü bir varlık gibi ateş kıvılcımları saçarak patlar.
Korkunç bir olasılık karşısında sendeler, var ile yoku ayıramaz,
aklımızı yitirecek, ölçülerimizi şaşıracak olur, bu olağanüstü
olayı ancak gülmekle sindirebiliriz. Böyle bir sanat oluşunun
simgesi diye ancak devleri çıkarabilirdi Rabelais karşımıza,
kaldı ki, devler yaratıcının istediği zaman dev, istediği zaman
da normal ölçülü insanlardır Gargantua çişiyle ikiyüz altmışbin
dörtyüz onsekiz kişi boğar, sonra da tutar ilkçağın en ölçülü
insancı komutanlarını örnek alarak savaş esirlerine karşı
nasıl yumuşak davranılması gerektiğini öğütler. Abartma,
abartma için değil, bu yaratıcılık oyununda ölçü ve düzenin ne
14
denli görece olduğunu belirtmek içindir. Hayal ile gerçek arasında
şaşırtıcı bir gidiş geliş görülür Rabelais'de, Swift bile cılız
kalır onun yanında, çünkü Güliver devdir, ama cüceler ülkesinde
dev, devler ülkesinde cücedir. Oysa Rabelais'de devlik
de kişilerin birer değişmez niteliği değil, gerektiği zaman
dile uygulanıp betimleme aracı olarak kullanılan çaredir. Bir
manastırı, içindeki ahmak keşişlerle canlandırmak mı ister, savaş
korkusu karşısında kiliseye sığınan papazların gevelemesini
şöyle dile getirir (aslı Latincedir, çevirisini veriyoruz) : Ko,
ko, ko, ko, ko korkma, dü, dü, dü, dü, dü, düşmanın, sa, sa,
sa, sa, sa, sa, sa, sal, di, di, di, rı, sından! Manastır bütün
zavallılığıyla canlanmıyor mu gözümüzde? — Sorbonne'da konuşulan
bozuk, yozlaşmış Latinceyi mi yerden yere vurmak ister,
alın Yuhanna Yerakliyus'un nutkunu (bu kez Fransızcasını verelim,
anlaşılır). «Omnis clocha clochabilsln, İn clocherlo cloclıando,
clochans clochativo clochare facit clochablllter clochantes.
Parisius haber clochas. Ergo gluc. Çan anlamına Fransızca bozması
«clocha» Latince bir sözcük değildir, bu uydurma sözcük
üstüne Latince kökenli, biçimli tekerleme Sorbonne'un tüm cehaletini
ortaya vurmaya yeter. Bundan sonra Paris bilim kurumunun
Rabelais'yi neden ipe çekmeyi en büyük erek saydığı kolayca
anlaşılır.
İşte bu böyle gider. Biz de elimizden geldiği, dilimiz döndüğü
kadar Gargantua'yı Türkçeye çevirmeye giriştik. Bu girişim
ancak aramızda ve başımızda Sabahattin Eyuboğlu vardı diye
göze alınabildi. Gargantua çevirisi 1972 baharında başladı ve
üç kişinin sıkı, titiz, tartışmalı çalışması ile Sabahattin Eyuboğlu'nun
aramızdan ayrıldığı 13 Ocak 1973 cumartesi gününe kadar
sürdürüldü. Ustamız kitapta bulunan bütün şiirleri ve bi
zim yapamıyacağımız güç çevirilerin hepsini tek başına başarıp
bize sundu. Üçlü çalışmamız kitabın ellinci bölümünün yarısına
değin vardı, ötesini biz (Azra Erhat ile Vedat Günyol) kan ağlayarak
ve ancak ustamızdan aldığımız güçle, imece çalışmamızın
o tadına doyulmaz anılarını içimizde canlandırarak çevirdik,
Türk okurlarına sunuyoruz. Yaptığımız işin faydalı olacağına
inancımız tamdır. Sabahattin Eyuboğlu, Montaigne'i, La Fon-
15
taine'i nasıl türkçe olarak konuşturduysa, bu kez de çok daha
büyük bir dil yapıtını dilimize kazandırmayı başardı. Gargantua
ile humanizma'nın en büyük savaşçılarından birini Türk ulusuna
seslendirdi. Bugün Fransa Rabelais'yi anlamaz olmuştur, savunduğu
davaların hepsini kazandığı, çığırını açtığı modern Fransızcayı
da yerine oturmuş bir dil olarak yetkinliğe erdirdiği için.
Bu koşulların hiçbiri bizde tam gerçekleşmiş değildir. Onun
için inanıyoruz ki, Rabelais'nin Türkiye'ye söyleyeceği çok söz,
çizeceği çok yol vardır. Sabahattin Eyuboğlu Gargantua'nm Türk
okuruna resimli olarak sunulmasını istedi ve bunu yapmayı arkadaşımız
Ferruh Doğan'dan rica etti. Ne mutlu bize ki bugün bu
kitapla okurlarımızın karşısına çıkabiliyoruz.
Mart/1973
16
RABELAİS'NİN HAYATINDAKİ
BAŞLICA TARİHLER
1494 (?) François Rabelais, Touraine bölgesinde, Chinon
yakınındaki La Deviniere konağında doğar.
Babası Antoine Rabelais avukattır.
1511 (?) Rabelais, Vendee bölgesi, Fontenay - le - Comte
manastırında papaz cüppesi kuşanır.
1521 — 1524 Ünlü hümanist Guillaume Bude ile mektuplaşır,
Maillezais piskoposu Geoffroy d'Estissac'ın himayesine
girer. Hümanistlerin toplantılarına katılır.
Manastırda Yunanca kitaplarına el koyulur.
Papanın özel izniyle keşişlikten ayrılır.
17 Eylül: Rabelais Montpellier tıp fakültesine
yazılır, 1 Kasım'da olgunluk sınavı verip «bachelier
» olur.
Hippokrates ve Galienus'un eserleri üstünde
açıklamalar yapar. Yılın sonunda Lyon'a gider.
Pantagruel'i Claude Noury adlı yayımcıya verir,
Lyon'da Hotel Dieu hastanesine hekim olarak
atanır.
Pantagrue) Sorbonne üniversitesinin sansürüne
uğrar.
Rabelais koruyucusu Jean du Bellay ile Roma'-
ya gider. Mayıs'ta Lyon'a döner. Ağustos'ta
Gargantua yayımlanır.
Roma'ya ikinci yolculuk. Papa keşişlikten ayrılıp
«regulier» papaz olması için izin verir.
Rabelais, Montpellier üniversitesinde sınavları başarır,
doktor olur. Lyon'da asılmış bir adamın ölüsünü
teşrih eder.
1525
1530
1531
1532
1533
1534
1535 — 36
1537
17
1540 — 42 İtalya'ya, Guiilaume du Bellay'nın hekimi olarak
gider, Torino şehrinde kalır.
1543 Guiilaume du Bellay ve Geoffroy d'Estissac adlı
koruyucularının ikisi de ölür.
O yıl Pantagruel ve Gargantua ikinci kez sansüre
uğrar.
1546 Tiers Llvre yayımlanır ve hemen sansüre uğrar.
1546 — 47 Rabelais Metz şehrine sığınıp şehrin hekimi olur.
1547 — 49 Jean du Bellay ile üçüncü Roma yolculuğu.
1548 Ouart Lîvre'in birkaç bölümü yayınlanır.
1550 Rabelais, Jean du Bellay'nın şatosunda kalır,
Onart Llvre'i tamamlar.
1552 Ouart Lîvre'in tümü yayımlanır, hemen sansüre
uğrar.
Rabelais'nin tutuklandığı haberi duyulur.
1553 9 Nisan günü Paris'te ölür.
1562 Clnquîesme et Demter Lîvre'in bir bölümü yayımlanır.
1564 Beşinci kitabın tümü yayımlanır.
18
PANTAGRUEL'İN BABASI
B Ü Y Ü K G A R G A N T U A ' NIN
ÇOK ÜRKÜNÇ HAYATI
Simya ve felsefe ehli
M. Alcofridas tarafından
vaktiyle kaleme alınmıştır.
Pantagruelllkle dolu kitap
OKURLARA
Bu kitabı okuyan okur dostlar
Atın içinizden her türlü kuşkuyu
Okurken de irkilmeyin sakın
Ne kötülük var içinde ne muzuriuk
Doğrusu güldürmeden başka da
Bir hüner bulamayacaksınız pek
Başka yola gidemiyor gönlüm
Sizleri dertler içinde görürken
Gülen kitap yeğdir ağlayan kitaptan
Gülmektir çünkü insanı insan eden
YAZARIN ÖNSÖZÜ
Pek ünlü ayyaşlar ve siz, pek değerli frengililer,
—çünkü başkalarına değil, sizlere adanmıştır yazılarım—
Alkibiades, daha açığı Şölen adlı dialogunda Platon'un hocası
Sokrates'i, ki filozofların şahı olduğu su götürmez,
başka sözler arasında Silen'lere benzetir. Eskiden Silen'-
ler küçük kutulardı, bugün ilâç satan dükkânlarda gördüklerimiz
gibi, üstlerinde gülünç, saçma sapan yaratık
resimleri vardı: Harpya'lar, satyr'ler, yularlı kazlar, boynuzlu
tavşanlar, eğerli ördekler, uçan tekeler, koşumlu
geyikler ve insanları güldürmeye yarayan daha birçok
uydurmalar. O canım Bacchus'un lalası Silenos da bunlardan
biriydi aslında. Ama bu kutuların içinde nadide
ilâçlar saklanırdı : Balsam, ak amber, kakule, misk, zebbat,
mücevherler ve daha başka değerli şeyler (1).
Sokrates'i de onlara benzetiyordu Platon, çünkü ona
dışardan bakıldığı, dış görünüşüne göre değerlendirildiği
zaman bir soğan kabuğu kadar para etmezdi, öylesine
çirkindi bedeniyle, gülünç halleriyle, sivri burnu, boğa bakışı,
deli suratıyla, kaba davranışları, köylü kılığıyle, züğürtlüğü,
kadından yana bahtsızlığı, devlet işlerine elverişsizliği,
durmadan sırıtması, her önüne gelenle içki içmesi,
boyuna maskaralık etmesiyle o tanrısal bilgisini her
zaman gizleyerek. Ama kutuyu açtınız mı, içinde göklerden
inme, paha biçilmez bir ilâç bulurdunuz: İnsanüstü
23
bir anlayış, görülmedik erdemler, yenilmez yiğitlik, eşsiz
bir azakanarlık, kesin bir yetinirlik, kendine şaşmazca
güvenirlik ve insanların, uğrunda sabahladıkları, koşuştukları,
çabaladıkları, denizlere açıldıkları, savaştıkları her
şeye karşı inanılmaz bir küçümseme.
Sizce ne diyedir bu peşrev, bu kalem hünerbazlığı?
Şundan ötürü ki, sizler, benim sadık çömezlerim ve sizler
dışında kimi aylak zıpırlar, Gargantua, Pantagruel, Fessepinte,
Uçkurlarım, Domuz yağlı Nohut üstüne vb. (2) gibi bizim
uydurduğumuz alaylı kitap başlıklarını görünce, hemen
sanırsınız ki içlerinde yalnız alaylar, tuhaflıklar, gülünç
uydurmalar vardır; çünkü herkes dış görünüşün —
yani başlığın— şakacılığına, maskaralığına bakıp daha
ötesine gitmez. Ama insanların eserlerini böylesine hafife
almak doğru değildir. Çünkü siz de söylemez misiniz:
Papazı papaz eden cüppe değildir, kimi keşiş kılığına girer,
ama içinde hiç keşiş olmaz, kimi İspanyol şalına bürünür,
ama hiç de İspanyol yüreği olmaz. Onun için kitabı
açmak ve içindekini özenle tartıp değerlendirmek gerekir.
O zaman görürsünüz ki kutunun içindeki ilâç kutunun umdurduğundan
çok daha değerlidir, demek istiyorum ki
bu kitapta işlenen konular başlığın düşündürdüğü kadar
abuk sabuk değildir.
Hayli gülünç ve başlığa uygun konular bulsanız bile,
bağlanıp kalmayın onlara, Siren'lerin türküsüne bağlanır
gibi, şakadan söylendiğini sandığınız şeyi daha yüksek bir
anlamla yorumlamaya bakın.
Şişe açtığınız oldu mu hiç? Hehey! Düşünün o zamanki
halinizi. İlikli bir kemik bulan köpek gördüğünüz oldu
mu hiç? Platon'un Devlet'inin ikinci kitabında söylediği
gibi köpek dünyânın en filozof hayvanıdır, görmüşseniz,
bilirsiniz ne hayranlıkla bakar ona, ne özlemle koklar onu,
ne coşkunlukla yakalar, nasıl bir dikkatle dişler, ne sev-
24
giyle kırar, ne helecanla yalar onu. Ne diye yapar bütün
bunları? Nedir umduğu bütün bu çabalardan? Nedir bulacağı
nimet? Bir lokma ilik sadece. Ama doğrusu, bu
azıcık şey başka her şeylerin çokluğundan daha lezzetlidir.
Çünkü Calinus'un Doğal Yetiler kitabının üçüncü
ve Uzuvların Görevleri adlı (3) kitabının on birinci babında
dediği gibi, ilik doğanın özene bezene yarattığı bir besindir.
.
İşte onun gibi sizin de bu yüce özlü kitapları koklamak,
tatmak ve değerlendirmek için akıllı davranmanız
gerekir, izlemede çevik, yakalamada atak olacaksınız;
sonra merakla inceleyip üstünde dura dura kıracaksınız
kemiği ve çekip yutacaksınız içindeki özlü iliği —yani bu
Fisagorca benzetmelerle demek istediğim şeyi— böylelikle
okuduğunuz kitabın size bilgelik, mertlik sağlayacağını
umabilirsiniz; çünkü bu kitapta bir başka tad, daha gizil
kapaklı bir öğreti bulacaksınız, bu öğreti sizi pek yüce
kutsallıklara ve şaşırtıcı gizemlere erdirecek hem dinimiz
bakımından, hem de kamusal ve özel yaşantımız bakımından.
Siz gerçekten inanır mısınız ki, Homeros İlyada'yı ve
Odysseia'yı yazarken Plutarkhos'un, Pontos'lu Herakleides'in,
Eustatius'un, Phomutus'un ondan çıkaracakları,
Politianus'un da (4) onlardan aşıracak olduğu gizli anlamları
düşünmüş olsun? Buna inanırsanız, benim düşüncemin
köşesine bile yaklaşamazsınız, çünkü benim düşünceme
göre, Homeros bu anlamları aklından geçirmemiştir, Ovidius'un
Dönüşümler'de (5) incil'in törelerini aklından geçirmemiş
olduğu kadar; oysa otlakçıların şahı bir Rahip
Lubin (6) çıkar, bunu ispatlamaya kalkar, ola ki onun kadar
budala okuyucular bulsun, atasözünün dediği gibi tencere
yuvarlansın kapağını bulsun.
Bunun böyle olduğuna inanmazsanız, benim bu eğlen-
25
celi ve yeni hikâyelerime de bir sürü anlamlar verebilirsiniz,
oysa ben bunları yazarken hiç de öyle şeyler düşünmedim,
siz de belki benden fazla düşünmeyip içiyorsunuzdur
benim gibi. Çünkü bu haşmetli kitabı bedenimi beslemeye
ayırdığım zaman içinde yazdım, yani yiyerek ve
içerek. Bu üstün konuları ve derin bilgileri yazmanın tam
zamanı da budur, nitekim Homeros, bütün bilgilerin şahı,
öyle yapmış, Horatius'un dediğine bakılırsa, Lâtin şairlerinin
babası Ennius da (7) öyle; gel gör ki densizin biri
Ennius'un şiirlerinde zeytinyağından çok şarap kokusu olduğunu
kınayarak ileri sürer.
Zıpçıktının biri de benim kitaplarım için böyle der.
Halt etmiş o! Şarap kokusu zeytinyağından ne kadar daha
göksel ve leziz! Benim için zeytinyağından çok şaraba
para harcamış derlerse övünürüm bununla, Demosthenes
kendisi için nasıl şaraptan çok zeytinyağına para harcıyor
denmesiyle övünmüş ise (8). Keyif adamı, cümbüş ehli denmek
şandır şereftir benim için ve ben bu sıfatla bütün
Pantagreuel'ci meclislere hoş gelir, sefa getiririm. Asık suratlının
biri Demosthenes'e söylevlerin kirli paslı bir zeytinyağ
satıcısının önlüğü gibi kokuyor diye çatmış. Siz yine
de benim söyleyip yaptıklarımı baş tacı edin ve size bu
güzel uydurmaları sunan peynir kafalıyı yabana atmayın,
onu hep hoş tutun elinizden geldiği kadar .
Uzun sözün kısası keyfinize bakın canlar ve güle güle
okuyun ötesini bedeninize sağlık, böbreklerinize rahatlık
getirerek. Ama bakın bana, eşek suratlılar, canı çıkasıcalar,
sakın o zaman bana kadeh kaldırmayı unutmayın
ki, ben de size kaldırayım kadehlerimi.
I
26
BÖLÜM : I
Gargantua Soyunun Eskiliği
Gargantua'nın aramıza ne kadar eski bir soydan geldiğini
görmek için sizi Pantagruel'in yüce hayat hikâyesine
yollarım. (9) Orada uzun boylu öğrenirsiniz devlerin dünyamıza
nasıl geldiğini ve Pantagruel'in babası Gargantua'nın
onların özbeöz evlâdı olarak nasıl doğduğunu; gerçi
bu öyle bir konudur ki ne kadar tekrarlansa, siz beyzadelerin
o kadar hoşlarına gider, Piaton'un Philebos ve
Gorgias'ından bilirsiniz, Horatius da der ki, kimi konular,
herhalde bunlar gibileri, ne kadar sık söylenirse, o
kadar tadları artar öyledir ama şimdilik bunları anlatmadan
geçmemi hoş görün. (10)
Keşke herbir kişi şeceresini Nuh'un gemisinden bu
yana onlarınki kadar kesinlikle bilseydi! Sanırım bugün
dünyada birçok imparator, kral, duka, prens ve papalar
vardır ki, kimbilir hangi goygoycu papaz ya da sırık hamalının
soyundandırlar; buna karşılık öyle miskin, züğürt
tımarhane dilencileri de vardır ki, büyük kralların ve imparatorların
kanından ve soyundan gelmedilerler, nitekim
ne kadar şaşırtıcıdır krallıkların ve imparatorlukların birbirine
geçişleri:
Asurlardan Medlere
Medlerden Perslere
Perslerden Makedonyalılara
27
Makedonyalılardan Romalılara
Romalılardan Bizanslılara
Bizanslılardan Fransızlara. (11)
Ben kulunuzdan örnek vermem gerekirse, sanırım eski
zamanların zengin bir kral ya da prensinin soyundan
gelmeyîmdir; çünkü benim kadar büyük bir tutkuyla kral
ve zengin olmak isteyen kimse görülmemiştir; neden isterdim
bunu: Bol bol yiyip içmek, çalışmamak, kaygı nedir
bilmemek, dostlarım ve bütün hayırlı ve bilgili kişileri
zengin etmek için. Ama sununla avutuyorum ki kendimi,
öbür dünyada öyle olacağım, hem de bugün umabildiğimden
daha da fazla. Siz de dertlerinizi böylesi ya da daha
iyisi düşüncelerle avutun ve kana kana için, içebilirseniz.
Dönelim koyunlarımıza (12), diyordum ki size Gargantua'nın
şeceresi ve tarihi tanrıların yüce bir lûtfu olarak
başkalarından daha tastamam elimize geçmiştir. Yalnız
Mesih'inki daha tam olabilir, ama ondan söz etmek bana
düşmez, zaten şeytanlar (yani müfteri ve mürai kişiler)
izin vermezler buna. Bu şecereyi Jean Audeau, Galeau kemeri
yakınlarında, Narsay'e doğru akan Olive deresinin
aşağılarındaki çayırlığında bulmuştur (13); kazmacılar bu
çayırlığın hendeklerini düzeltirken, çapaları tunçtan bir
büyük mezara takılmış, alabildiğine uzunmuş bu mezar,
ucu bulunamamış, neden derseniz, Vienne ırmağının savakları
altına gidiyormuş. Bu mezarı bir yerinden açmışlar,
orası bir kâse ile işaretliymiş, kâsenin çevresinde de Etrüsk
harfleriyle HİC BİBİTUR (Burada içilir) yazılıymış,
açınca bakmışlar dokuz şişe, Gaskonyalıların çomakları
dizdikleri gibi dizilmiş duruyor, bunların ortasındakinin altında
kocaman, toraman, yaman, cici bici, gri, küflü müflü
bir kitapçık bulmuşlar, kokusu güllerinki gibi güzel değilse
de, daha keskinmiş.
Sözünü ettiğimiz şecere bu kitapçığın içindeydi, baş-
28
tan başa süslü ve okunaksız harflerle, kâğıt değil, deri
değil ve balmumu değil, karaağaç kabuğu üzerine yazılıydı,
harfler zamanla öyle aşınmış ki, ancak bir satırda
üç tanesi zor okunuyordu.
Lâyık olmadığım halde beni çağırdılar, koca koca
gözlükler takınarak, Aristoteles'in öğrettiği üzere, görülmez
harflere okuma sanatını uygulayarak, yazıyı çevirdim,
bu çeviriyi Pantagruellik ederek, yani gönlünüzce
içerek ve Pantagruel'in akıl almaz eylemlerini okuyarak
göreceksiniz.
Bulunan kitapçığın sonunda «Panzehirli tekerlemeler
» başlığı altında bir küçük betik vardı. Fareler ve sıçanlar,
ya da yalan söylemiş olmayayım, daha başka muzır
hayvanlar baş tarafını kemirmişlerdi; üst yanını eskilere
saygımdan ötürü buraya aldım.
29
BÖLÜM : II
Antik Bir Anıtta Bulunmuş
Panzehîrlî Tekerlemeler (14)
... du Kimberleri alteden kahraman (15)
... rak hava üzre korkup yerdeki çiğden
... un gelmesiyle gökten sağanak sağanak
Tereyağ yağı yağdı yalakları doldurarak
Koca deniz yağ bağladı nerdeyse o gün
Bağırdı bar bar: Baylar, gelin kurtarın
Tüm tezek olacak zira adamın sakalı
Ya da bir merdiven uzatın çıksın zavallı.
Terliğini yalamalı diyordu kimileri
Terlik yalaması yeğmiş bin sevap kazanmaktan
Derken çıka geldi serseri zirzopun biri
Fırlayıp çamca balığı avlanan yerden
Ve dedi: Baylar, aman korkalım burdan;
Yılanbalığı burda saklı besbelli ki;
Koskoca bir Papa külahıdır içerdeki.
Vakta ki süreyi okumaya geldi sıra
Baktılar dizi dizi bir sürü keçi boynuzu
Diyormuş ki adam: Külahımın dibi
öyle soğuk ki donduruyor beynimi.
Şalgam suyuyla ısıtmışlar adamcağızı
30
Ocak başına gelince de bulmuş keyfini
Yeni bir dingilci başı bulup bari
Sevindirseler bunca asık yüzlü yobazı.
Söz ettiler Ermiş Patricius'un deliğinden (16)
Cebelitarık'taki ve başka yerlerdeki
Binlerce kutsal kehanet deliklerinden
Acep kapatmalı mıydı bunları falanca keşiş
Bir daha öksürmesinler diye pis pis
Hepsi küstahlık sayıyormuş çünkü
Bu deliklerin her yele karşı yellenmesini
Kapanınca rehin diye de kullanabilirlermiş.
Bu karar üzerine yolundu tüyleri karganın
Libya'dan dönen Herakles'in eliyle
Ne! dedi Minos, beni çağırmazlar ha! (17)
Benden başka herkesleri çağırın, sonra da
Dileyip durun ki artık vazgeçeyim ben
Size ejderhalar, kurbağalar göndermekten
Şeytan canını alsın öyleyse bundan sonra
öreke satışlarını korursam bir daha.
Topal Q.B. çıkageldi onları mat etmeye (18)
Güzelim sığırcık kuşlarının rehberliğiyle
Elekçi başı, koca Tepegöz'ün emmioğlu
Tepeledi onları. Hepsi sile dursun burnunu.
Az kerata gelmiştir ki bu yeryüzüne
Kafese girmesin palamut değirmeninde.
Koşun hep oraya borular çalaraktan
Bu yıl daha çok çimlenirsiniz bıldırdan.
Az sonra Jüpiter'in kuşu gelip alana (19)
Bahse girdi beterin beteri olacağına;
31
Ama fazla kırgın görünce onları
Korktu ülkeyi yerle bir etmelerinden
Kaçırmayı yeğ gördü gökün ateşini
Çiroz satılan kütüğün içerisinden;
Uydurmayı kaçırılan rahatını dünyanın
Kara kitapta dediklerine hahamların.
Gereği görüşüldü bağlandı pamuk ipliğine
Çöp bacaklı Ate tanrıçanın inadına;
O da geldi oturdu görüp Penthesileia'yı (20)
Yaşlı Amazon tereciyi andırmadaydı.
Bastı bağırdı herkes: Pis kömürcü karı!
Senin ne haddine yok etmek burasını?
Sen değil misin alıp kaçıran Roma'nın
Parşömen üstüne çizili armasını?
Juno olmasaydı gök kuşağının altında
Şahiniyle kuş avlamaya hazırlanan
öyle kötü bir oyuna gelecekti ki
Bir yanı kalmayacaktı örselenmedik.
Kararlaştı ona bu yağmadan sunulması
Proserpina tanrıçanın iki yumurtası
Ama bir daha yakalanırsa buralarda
Bağlayacaklardı onu Muşmula dağına. (21)
Yedi ay sonra - yirmi iki eksiğiyle,
Kartaca'yı yıkıp yokeden Romalı
Geldi katıldı onlara bütün görkemiyle
Miras hakkını talep eyledi onlardan
Ya da bölüşelim dedi ayırmadan anca kanca
İple ölçerek yasaların buyruğunca
Ve de dağıtılsın pişen aştan birer lokma
Kontratı hazırlayan adamlarına
32
Ama bir yıl gelecek ki, onun alâmeti
Bir Türk yayıdır, beş dingil ve üç kazan dibi
O yıl pek az kibar bir kiralın sırtı
Kızıl bibere dönecek kürkler altında
Yazıklar olsun! Bir ikiyüzlü uğruna
Bırakacak mısınız gümlesin bunca toprak?
Yeter yeter; olamaz böylesi maskaralık;
Gidin, yılanların kardeşine sığının artık!
Yıl geçince o var olan baş olacak
Dostlarıyla birlikte barışı sağlayarak.
Gayrı ne zorbalık sökecek ne çamur atma;
Her iyi dilek karşılığını görecek,
Ve cennetliklere adanmış olan neyse
Gelip kuracak tahtını dünya kulesine;
Ve bozulmuş haraların tayları o zaman
Gelişip olacaklar şanlı birer küheylan.
Mars tanrıya zincir vurulacağı güne dek
Bu alevere dalavere çağı sürecek
Eşi görülmedik bir zaman gelecek sonra,
Tadına doyulmaz, hoş, güzel mi güzel bir çağ!
Coşsun yürekleriniz, buyurun o sofraya!
Buyurun, canlarım; çünkü insan bir öldü mü
Dünyalar verse de geri dönemez gayrı
Ne kadar ararsa arasın geçmiş günleri.
Sonunda o balmumundan yuğurulmuş insan
Saatleri vuracak çan kulesinde dan dan
Kazanı sallayan salıncakçı bundan böyle
Çağrılmayacak: Efendimiz, efendimiz, diye.
Ah, biri çıkıp kılıcını çekebilseydi eğer
Kalmazdı bu top lahana gibi kat kat dertler
Ve bağlanırdı iplerle dört bir köşesinden
Bütün bu yalan dolanlarla dolu bedesten.
33
BÖLÜM : III
Gargantua'mn Anasının Karnında
On Bir Ay Kalması
Grandgousier (22) bir keyif ehliydi zamanında, gelmiş
geçmiş insanların en içki seveniydi ve tuzlanmış yiyeceklere
bayılırdı. Bu nedenle evinde bol bol Mayence ve Mayonne
jambonları bulundurur, bir hayli füme dilleri, mevsimlik
işkembe sucukları ve hardallı sığır etleri, bol :bol
balık yumurtaları, sosislerin türlüsü, ama Bolonya'dan gelme
değil (çünkü Lombardiya'lıların zehirlerinden korkuyordu),
Bigorre, Lonquaulnay, Brenne ve Rouergue'den
gelme sosisler. (23)
Delikanlılığında Parpaillos'lar kralının güzel kızı, (24)
akça pakça, al yanaklı Gargamelle ile evlendi, ikisi sık sık
iki sırtlı hayvan oluyorlardı, yağlarını keyifle sürtüştürerek;
o kadar ki hatun güzel bir oğlana gebe kaldı ve
onu on bir ay karnında taşıdı.
Zira kadınların gebeliği o kadar, daha da fazla sürebilir,
hele karnındaki bir şaheser, çağında büyük işler
görecek bir babayiğit olursa, nitekim Homeros der ki,
Neptunus'un su perisinin karnına düşürdüğü çocuk bir
yıl sonra doğdu, on iki ayında. Zira (Aulus - Gellius'un
kitap III'te dediği gibi) bu uzun zaman Neptunus'un haşmetine
uygun düşüyordu, çocuğun tam biçimini bulması
için gerekliydi bu. Aynı nedenle Jüpiter Alkmene ile yat-
34
tığı geceyi 48 saat sürdürdü, zira daha az bir zamanda
Hercules gibi dünyayı canavarlardan ve zorbalardan temizleyecek
bir yiğidi tavına getiremezdi. (25)
Eski Pantagruel'ci baylar bu dediğimi onaylamalar,
babasının ölümünden on bir ay sonra doğmuş çocuğun
sadece olağan değil, meşru da sayılabileceğini söylemişlerdir
:
Hippokrates, Besinler Üstüne kitabında,
Plinius, Kitap VII, Bölüm V'te,
Plautus, Çömlek'te,
Marcus Varro, Vasiyetname adlı yergisinde, bu konuda
Aristoteles'in yetkisine dayanarak,
Censorinus, De die natale (Doğum günü) adlı eserinde,
Aristoteles, De nat. animalium (Canlıların niteliği) adlı
kitabının böl. VII., bap III ve IV'te,
Gellius, Kit. III, Böl. XVI'da,
Servius, Çoban Şiirinde, Vergilius'un şu mısraını sunarak
:
Matri longa decem, vb. (Anasının karnında on
ay kadar uzun zaman...)
Ve daha bir sürü deli divane; hukukçuların karışmasıyle
bunların sayısı daha da artar: De suis et legetimis
heredibus, lege întestato (Meşru mirasçılar ve vasiyetsiz
ölenler , hakkındaki kanun, De Authenticae (Meşruluk),
De restitutionibus et ea quae parit in undecimo mense
post moriem viri (İade kuralları ve kocasının ölümünden
on bir ay sonra doğuran kadın üstüne) Üstelik Gallus
De liberis et posthumis instituendis vel exheredandis (Babalarının
ölümünden sonra doğup mirastan faydalandırılmaları
ya da yoksun edilmeleri gereken çocuklar hakkında)
ve şimdilik adlarını söylemekten çekindiğim başkaları
karışıkobulaşık yasalarını bu konuyla arap saçına çe-
35
virmişlerdir. İşbu yasalara göre, dul kadınlar kocalarının
ölümünden sonra iki ay serbestçe, doyasıya, kıyasıya kıç
oynatabilirler.
Aman ne olur, zampara dostlarım benim, böylesi kadınlardan
uçkur çözmeye değer birkaçını bulursanız, atlayın
üstlerine, getirin bana.
Zira üçüncü ayda gebe kalırlarsa veletleri merhumun
varisi olur; gebelikleri bir kez belli oldu mu, daha da veryansın
edip pupa yelken gidebilirler, çünkü benim yükümü
almıştır gayrı! - nasıl ki Julia, imparator Octavianus'
un kızı, ancak gebeliğini anladıktan sonra tokmakçılarına
bırakırmış kendini, tıpkı bir geminin kaptanını yalnız kalafatlanıp
yüklendikten sonra alması gibi. Ve biri çıkar da
onları gebe gebe kendilerini dübürtüklemelerinden ötürü
kınayacak olursa, hayvanlar dolu karınla erkeği üstlerine
çıkarmazlar derse, biz hayvan değiliz, kadınız derler onlar
da, gebelik üstüne gebe kalmanın güzel ve keyifli bir
hakçağızları olduğunu ileri sürerler, nitekim Macrobius,
Saturnales'in II. Kitabına göre Populia da böyle demiştir
(26).
Şeytan gebe kalmalarını istemezse tıkacı bursun ve
ağız kapansın.
36
BÖLÜM : IV
Gargamelle'in Gargantua'ya Gebe İken
Tabaklar Dolusu İşkembe Yemesi
Gargamelle'in çocuk doğurması şu hal üzere şu biçimde
oldu ve inanmazsınız eğer, dibiniz boşalsın!
Onun dibinin boşalması şubat ayının üçüncü günü bir
öğleden sonra fazla işkembe yedikten sonra oldu. işkembe
dediğim yağlı, özel öküz işkembesi; özel öküz dediğim
ahırda ve özel çayırda beslenmiş öküz; özel çayır dediğim
de yılda iki kez yeşeren çayır, işte bu tür yağlı öküzlerden
üç yüz altmış yedi bin on dördünü kesmişler, Karnaval'da
tuzlansın, baharda bol bol öküz eti bulunsun,
yemeklerden önce tuzlu kutlamalar yapılsın ve şarap daha
keyifli içilsin diye.
Anlayacağınız gibi, o gün işkembe bolluğu vardı, öylesine
lezzetli bir işkembe ki, yiyenler parmaklarını yalıyorlardı.'
Ama şeytanın şeytanlığına bakın ki, bu işkembeler
uzun süre saklanamazdı, çürürlerdi çünkü. Bu da
onların gözünde büyük ayıptı. Bundan ötürü parçasını bırakmadan
hepsini tıkınma kararı alındı. Bu amaçla tüm
Sainnais, Suille, La Roche Clermaud, Vaugaudray ahalisi
çağrıldı, Coudray Montpensier, Gue de Vede'Iiler ve daha
başka komşu bölgeler unutulmadı, hepsi de iyi içkici, sen
ahbap ve iyi kuka oyuncularıydı. (27)
Babacan Grandgousier'nin keyfine diyecek yoktu ve
37 '
her şeyin çanaklar dolusu getirilmesini buyuruyordu. Ama
karısına mümkün olduğu kadar az yemesini, çünkü kurtulmasının
yaklaştığını ve bu durumda cümbüşün pek yerinde
olmayacağını söylüyordu. «Kim ki bok yemek ister
(diyordu) bu işkembeyi tıkabasa yer». Bu uyarmalara boş
veren Gargamelle onaltı ton, iki fıçı ve altı çanak yedi.
O kadının içinde şişişen kazurat bolluğunu düşünün artık!
Yemekten sonra hepsi cumbur cemaat Saulsaie söğütlüğüne
gittiler ve orada sık çimenler üstünde, keyifli
zurna ve tatlı tulum sesleri arasında öyle coşkunca dans
ettiler ki, onların böyle eğlendiğini görmek bir cennet sefası
oldu.
38
ı
BÖLÜM : V
Zil Zurna Sarhoşların Konuşmaları
Sonra aynı yerde yeniden yemek faslı başladı, gelsin
şişeler, jambonlar, uçsun kadehler, çınlasın kâseler:
— Çek!
— Aç!
— Çevir!
— Karıştır!
— Bana susuz ver, ha şöyle, ahbap!
— Bitir şunu dibine kadar.
— Doldur taşır ışıl ışıl şarabı.
— Boğazımız kurudu!
— Yangın var, söndürün!
— Aman kardeş, gönlümce içemiyorum!
— Nezle olmayasın, iki gözüm?
— öyle, öyle.
— Haydi yahu, içkiye gelelim.
— Ben belli saatlerde içerim, papanın katırı gibi.
— Ben içkimi dua kitabından içerim, başpapazlar
gibi.
— Dünyada ilkin susuzluk mu var idi, yoksa içki mi?
— Susuzluk var idi, çünkü susamadan kim içebilirdi
masumluğunda?
— İçki var idi, zira privatio presupponit habitum (28).
Latincem kuvvetlidir:
Foecundl calices quem non fecere disertum? (29).
— Biz masumlar az mı içiyoruz susamadan?
— Ben, günahkâr kulunuz, susamadan içmem, şimdiki
susuzluğum için değilse bile, gelecek susuzluğuma
içerim. Ebediyen içerim. Benim için ebediyet
içmedir ve içme de ebediyet.
— Şakıyalım, içelim, bir ilâhi döktürelim.
— Şarap döktür, şarap...
— Nedir bu? Ben hep vekâleten mi içeceğim?
— Gırtlağınızı kurutmak için mi ıslatırsınız, yoksa
ıslatmak için mi kurutursunuz?
— Ben teoriden anlamam; pratikten biraz çakarım.
— Çabuk olalım!
— Islatırım, demlenirim, içerim, içmesem ölürüm diye.
— Hep için, hiç ölmezsiniz.
— içmezsem, kururum, ölmüş olurum. Canım alır başını,
ıslak bir yere gider, çünkü can kuru yerde
barınamaz.
— Sakiler, siz ey bedenlerden yeni beden yaratanlar!
içmez adamdan içer adama çevirin beni.
— Bu sinirli ve kuru barsaklar ebediyen sulansın!
— İçtiğinden tad almayan boşuna içer.
— Damarlara giren içkiden çişhaneye damla gitmez.
— Bu sabah kestiğim dananın işkembesini ıslatsam
iyi olur.
— Midemi fazla şişirdim, içmeli.
— Senetlerimin kâğıdı benim içtiğim kadar içse, alacaklarım
şarap alırlardı para yerine, ödemeye sıra
gelince.
— El kaldırır, burun kızarır!
— Bu içtiğim çıkmadan daha niceleri girecek içime!
— Sığ kâseden içmek gerdana zarar.
40
— Şişeyle sürahi avlamak derler buna.
— Ne fark var şişeyle sürahi arasında?
— Büyük fark: şişe tıpayla kapanır, sürahi tıkaçla.
— Amma da yaptın ha!
— Babalarımız iyi içtiler, iyi boşalttılar.
— Sıçmak. Şakımak tamam! İçelim!
— Bu ahbap işkembesini yıkamaya gidiyor ırmağa,
bir diyeceğin var mı?
— Ben içsem içsem sünger kadar içerim.
— Ben bir Malta şövalyesi kadar.
— Ben tanquam sponsus, yani bir güveyi kadar.
— Bense sicut terre sine aqua, susuz kalmış toprak
kadar.
— Jambon nedir, tanımla bakalım.
— Bir içki müeyyidesidir, yani bir makaradır, makarayla
şarap mahzene indirilir, jambonla mideye.
— Bırakalım be, içelim! Respice personam; pone pro
dous; bus non est in usu (30).
— İndirdiğim kadar çıkabilseydim, çoktan havalarda
olurdum.
— Jacques Cueur(31) böyle doldurdu küpünü.
— Ağaç sulandıkça verir ürünü.
— Böyle girdi Bacchus Hindistan'a.
— Böyle girdi bilim Melinda'ya (32).
— Küçük yağmur büyük yeli dindirir. Uzun içmeler
yıldırım söker.
— Benimkinden böylesi idrar çıksa emer miydin
onu?
— Ben varım buna.
— Saki, doldur! Kaydet, ben de giriyorum sıraya.
— Devir kâseyi baba, içinde var daha.
— içkisizlikten ötürü yolsuzluk davası açıyorum. Saki,
dilekçemi kaydet gereğince.
41
Şu dibinde kalanı da!
Eskiden tümünü içerdim, şimdi damlasını bırakmıyorum.
Acele etmeyelim, herşeyi tıkınalım!
Şu güzelim işkembelere bakın, alaca öküzün yağlı
işkembelerine, ağzınıza lâyık! Tanrı aşkına, dibini
kazıyalım şunun, evin bereketine.
İçin, yoksa...
Hayır, hayır...
için, ne olur.
Serçeler kuyruklarına vurulmadan yemezler, ben
de kıçım yalanmadan içmem.
Lagona edatera! (33) Bedenimde tek bir delik yok
ki, şarap susuzluğu kovalamasın orda.
Bu şarap susuzluğumu artırıyor benim!
Bu şarap hiç susuzluk bırakmayacak bende.
Şişeleri, sürahileri şıngırdatarak bağıralım: Susuzluğunu
yitiren gelip burada aramasın diye!
Uzun içki şırıngaları susuzluğu kapı dışarı etti.
Yüce tanrı parlattı yıldızları, biz de tabakları parlatıyoruz.
İsa'nın sözü çıkıyor ağzımdan : Sltio, susadım.
Yanartaş söner de benim ruhbanî susuzluğum sönmez.
Mans piskoposu Angest der ki: İştah yedikçe gelir,
ben de derim ki susuzluk içtikçe gider.
Susuzluğun çaresi ne ola?
Köpek ısırmasına karşı çarenin tam tersi: Köpeğin
hep ardından koşun hiç ısırmaz sizi, susuzluğun
hep önünden için, o zaman susuzluk hiç yakalamaz
sizi.
Baktım uyuyorsunuz, uzandırıyorum. Ezel sakisi,
bizi uyumaktan koru Argus'un yüz gözü vardı
42
görmek için, bir sakiye yüz el gerek Briareus gibi,
hiç yorulmadan şarap sunmak için (34).
— Islatalım, kurutması hoş olur.
— Beyazından ver, hepsini ver, şeytanın başı îçin!
Doldur, doldur iyice, dilimin derisi soyuldu.
— İçin ihvanlar!
— Şerefe ahbap! Devir, devir!
— Hey babam! Cümbüş buna derler.
— O lachryma Christi! (35)
— Deviniere şarabı bu, beyazın beyazı!
— Ah, canım beyaz şarap!
— Şarap değil, ipek mübarek!
— Aman, aman ne yumuşak, yün yastık gibi.
— Dayan, dostum, dayan!
— Bu kumarda hile olmaz, çünkü yuttuğumuz yuttuk.
— Ex hoc in hov. Ordan çıktı dışarı, burdan girdi
içeri, ne sihirdir ne keramet. Herkes gözüyle gördü
: Benim bu işin ustası.
— Hmm, hmm, ben papazın keratası.
— Ey içenler, hey susayanlar!
— Canım saki, doldur şarabı taşsın!
— Kızılından, kardinal takkesi gibi.
— Natura abhorret vacuum, doğa boşluktan hoşlanmaz.
— Sinek içmiş diyemezsiniz, öyle dolu.
— Devirelim, Breton'lar gibi.
— Dibine kadar, dibine kadar için bu şarabı.
— Yutun, derde devadır.
43

BÖLÜM : VI
Gargantua'nın, Pek Garip Biçimde
Dünyaya Gelişi
Onlar içme üstüne bu ufak tefek lâfları ededururken
Gargamelle alttan fenalaşmaya başladı. O zaman Grandgousier
çayırdan kalktı. Doğum sancıları geliyor sanarak
onu tatlılıkla yüreklendirmeye çalışıyordu, söğütlük altında
çimene uzanırsa rahatça kurtulacağını söylüyordu :
Çünkü yeni bebeğin gelişinde taze bir güç kazanması gerekiyordu,
sancı her ne kadar canını yakıyorsa da,. bunun
çok sürmeyeceğini, ardından gelecek sevincin bütün
bu çektiklerini unutturacağını, aklında izi bile kalmayacağını
söylüyordu.
— Koyunlar gibi yürekli olun, diyordu, şunu çabucak
doğuruverin ki, hemen bir başkasını yapalım.
— Ya! Siz erkekler için söylemesi ne kolay! Peki, peki,
madem öyle istiyorsunuz kendimi zorlarım, ama dilerim
Tanrı'dan ki, dibinden kopsun oranız!
— Ne? dedi Grandgousier.
— Hadi, amma da şakacısınız pekâlâ anlıyorsunuz
ne demek istediğimi.
— Erkekliğim mi? Vay canına! Peki, madem öyle istiyorsunuz,
söyleyin bir bıçak getirsinler.
— Yoo, aman Allah göstermesin! Tövbe, tövbe! Sahiden
söylemedim, sakın öyle bir şey yapayım demeyin.
47
Ama bugün başıma çok gelecekler var, Tanrı yardımcım
olmazsa, hepsi sizin oranız yüzünden.
— Cesaret, cesaret! Tasalanmayın, önünüzdeki dört
öküze güvenin! Ben gidip birkaç tek atayım. Bu arada
fenalaşırsanız, uzakta olmayacağım, bir seslenmede hemen
yanınıza gelirim.
Az sonra ahlayıp oflamaya, bağırıp çağırmaya başladı.
Hemen dört bir yandan bir sürü ebe geldi, alt yanını
yokladıklarında bir hayli pis kokulu deri parçaları buldular,
çocuk geliyor sandılar, oysa içi boşalıyordu kıç barsağı
dediğimiz kalın barsak gevşemesi dolayısiyle - çünkü,
yukarda söylediğimiz gibi, gereğinden fazla işkembe yemişti.
Derken aralarındaki bir kocakarı —ki hekimlikte
büyük ün salmış ve oraya altmış yıl önce Saint Genou
yakınındaki Brizepaille'dan gelmişti— ona öyle korkunç
bir büzücü ilâç verdi ki, bütün dübür kasları sıkı sıkı kapandı,
öylesine ki, düşünmesi iğrençtir ama dişleseniz
açamazdınız : Hani şeytan Saint Martin vaaz ederken iki
geveze kadının konuşmalarını yazıyormuş da yer kalmadığı
için deriyi dişleriyle çekip uzatmış (36).
Bu sıkışma yüzünden yukarda rahim zarları gevşemiş
ve çocuk zarlardan dışarı sıçrayıp boş damara girmiş
ve oradan karın zarını da geçerek omuzlara kadar çıkmış
(ki orada mezkûr damar ikiye bölünür), sola doğru
yollanmış ve sol kulaktan dışarı çıkmış.
Bizimki doğar doğmaz ötkei bebekler gibi: «Mies!
Mies!» diye değil, «içki! İçki! içki!» diye bağır bağır bağırmış,
bütün dünyayı içmeye çağırırmış gibi, öyle ki bütün
içistan ve İçmenistan ülkelerinden duyulmuş.
Bu garip doğuma herhalde inanmayacaksınız sanırım,
inanmazsanız umurumda değil ama kendini bilen, sağ
duyulu bir insan kendine söylenen ve yazılı olan her şe-
48
ye inanır her zaman. Yasalarımıza, imanımıza, akla ve
kutsal kitaba aykırı mıdır bu? Bana sorarsanız, kutsal
kitapların hiç birinde buna ters düşen hiçbir şey yoktur.
Hem sonra Tanrı böyle olmasını isteseydi, yapamaz mıydı
diyeceksiniz. Aman, ne olur kafalarınızı bu boş düşüncelerle
alengirlemeyin. Bana sorarsanız Tanrının yapamıyacağı
şey yoktur ve eğer isterse kadınlar bundan böyle
çocuklarını kulaktan doğururlar.
Bacchus Jüpiter'in baldırından peydahlanmadı mı?
Rocquetaillade anasının topuğundan doğmadı mı?
Crocquemouche da sütninesinin terliğinden? (37)
Minerva Jüpiter'in beyninden kulağı yoluyla dünyaya
gelmedi mi?
Adonis de arapzamkı ağacının kabuğundan?
Castor ile Pollux, Leda'nın yumurtlayıp kuluçkaladığı
bir yumurtanın kabuğundan?
Ama büsbütün şaşırıp afallardınız Plinius'un kitabından
acayip ve doğaya aykırı doğumlardan söz eden bütün
bir bölümü size aktarsaydım; ne var ki ben onun kadar
pişkin ve yalancı değilim. Okuyun Doğa Tarihinin yedinci
kitabının üçüncü bölümünü, okuyun ve benim kafamı
şişirmeyin artık.
49

BÖLÜM : VII
Gargantua Adının Nasıl Konduğu Ve
Gargantua'nın Şarabı Nasıl Tattığı?
Grandgousier baba ötekilerle içip eğlenirken oğlunun
gün ışığına çıkarken attığı yaman çığlığı, «İçki! İçki! İçki!
» diye bağırdığını duydu ve gırtlağını kastederek «Que
grand tu as» (38) dedi. Orda olanlar bunu duyunca, çocuğa
Gargantua adının takılması gerektiğini söylediler, çünkü
doğuşunda babasının ilk sözü bu olmuştu. Böylece eski ibranilerin
âdetlerine uyulmuş olurdu. Babası kabul etti bunu,
anasının da pek hoşuna gitti. Çocuğu yatıştırmak için
hababam içki verdiler ona, sonra havuzlara götürüp vaftiz
ettiler, dinibütün hıristiyanların âdeti üzere.
Günün süt ihtiyacını karşılamak için Pautille ve Brehemond'dan
onyedibin dokuzyüz onüç inek ısmarladı.
Çünkü bu çocuğun beslenmesi için gerekli sütün çokluğu
düşünülürse bütün memlekette yeterli bir sütninenin bulunması
mümkün değildi. Gerçi kimi Scot'çu (39) allâmeler
onu annesinin emzirdiğini ve her seferinde memelerinden
bindörtyüz küp ve dokuz testi süt çıkarabildiğini ileri sürerler,
ama olağan görünmeyen bu iddianın memesel bir
rezalet olup dindar kulakları incittiği ve sinsi bir dinsizlik
havası taşıdığı resmen bildirildi.
Gargantua böylece yirmi iki ayını doldurdu, o yaşında
hekimlerin tavsiyesiyle dışarı çıkarılmaya başlandı;
53
bu iş Jehan Denyau'nun icadı oları güzel bir öküz arabasıyle
yapıldı (40). Bu arabanın içinde onu keyifli keyifli orada
burada gezdiriyorlardı; herkes hoşlanıyordu onu görmekten,
çünkü yüzünden sağlık fışkırıyordu ve çenesinin
altı nerdeyse on sekiz kattı; ağlaması pek azdı, ama her
saat başı uyuyordu, çünkü kıçını oynatmaktan yana son
derece uyuşuktu, bunun nedeni ise yaradılışı kadar taze
eylül şarabını fazla kaçırmadan gelen arızî bir düşkünlüğe
bağlıydı. Aslında hiç sebepsiz de içmiyordu, çünkü her
küstüğü, kızdığı, öfkelendiği, ya da sinirlendiği, tepindiği,
ağladığı, bağırdığı zaman kendisine içki getirip yatıştırıyorlardı,
içer içmez susuyor, keyfi yerine geliyordu.
Dadılarından birinin dini üstüne yemin ederek dediğine
göre, içmeye öylesine alışmıştı ki, şişe bardak sesi duyar
duymaz cennet keyifleri tadar gibi kendinden geçiyormuş.
Dadılar onun bu tanrısal düşkünlüğünü göz önünde
tutarak sabahları onu keyiflendirmek için bardakları bir
bıçakla, şişeleri tıkaçlarıyla, ölçekleri kapaklarıyla tıngırdatıyorlar,
bunları duyunca seviniyor, hopluyor, kafasını
sallayıp parmaklarıyla çalgı çalıyor, kıçıyla tempo tutarak
beşiğinde gidip geliyordu.
54
BÖLÜM : VIII
Gargantua'yı Nasıl Giydirdiler?
O yaşa gelince babası Gargantua'ya kendininkilere
benzer giysiler yapılmasını buyurdu; bu giysilerin renkle
ri mavi ile beyazdı. Hemen işe koyuldular ve giysiler o günün
modasına uygun olarak kesildi, biçildi, dikildi. Montsoreau
Sayıştayında(41) bulunan eski kayıtlarda giydirilmesinin
şöyle olduğunu gördüm :
Gömleği için dokuzyüz arşın Chasteleraud bezi (42)
kesilmiş, ayrıca cepler için de iki yüz arşın; bu dörtgen biçimli
cepler koltuk altlarına dikilmiş, çünkü büzgülü gömlek
sonradan, dikişçi kadınlar iğnelerinin burnu kırılıp da
kıçlarından çalıştıkları zaman ortaya çıkmış.
Yeleği için sekizyüz onüç arşın beyaz saten kesilmiş,
kaytanları için de bin beşyüz dokuz buçuk köpek
derisi. O gün bugündür dünyada yelek potura bağlanacağına
potur yeleğe bağlanır olmuş; çünkü öteki türlüsü
Ockam'ın (43), Bay Poturzade'nin Mantık önerileri'ni eleştirirken
uzun uzun anlattığı gibi doğaya aykırı bir şeydir.
Poturu için bin yüzbeş arşın ve üç çeyrek beyaz sof
kesilmiş. Poturu arkadan çizikti ve tırtıllı şeritler biçiminde
yırtmaçlıymış, böğrü kızışmasın diye. Yırtmaçlardan
gereği kadar bol mavi Şam ipeklerinden puflalar taşıyormuş.
Şurasını da belirtelim ki, Gargantua'nın bacakları
çok güzelmiş ve beden yapısıyla iyi orantılıymış.
:" ı
55
Potur önlüğü için aynı kumaştan onaltı ve bir çeyrek
arşın kesilmiş. Bu potur önlüğü payanda kemeri biçimindeymiş,
gözlere şenlik iki güzel altın tokayla tutturulmuşmuş,
mineli iki çengelle kapanıyormuş, her birinin
üzerinde portakal büyüklüğünde iri bir zümrüt varmış.
Zira Orpheus'un De Lapidibus, ve Plinius'un Ultimo Lîbro'
da (44) söyledikleri gibi, zümrütte erkekliği kaldırma ve
kamçılama hassası varmış.
önlüğün yarmacı iki baston uzunluğundaymış, o da
potur gibi yırtmaçlı ve mavi ipekten puflalıymış. Ama üstündeki
güzel sırma işlemeyi, eşsiz elmaslar, yakutlar, firuzeler,
zümrütler, Fars incileri takılı güzelim mücevher
şeritlerini görseniz, antik anıtlardaki ve Rhea tanrıçanın
Jüpiter'i emziren Adrastea ve ida adlı iki periye verdiği
Bereket Boynuzuna benzetirdiniz; o boynuz ki her dem
canlı, özlü, coşkundur, her dem yeşillenip tazelenir, her
dem cümbüşlü, verimlidir, çiçekler, meyveler, türlü hazlarla
doludur. Seyrine doyum olmayacağına tanrılar tanıktır.
Bu konunun, «Potur önlüklerinin görkemi üstüne»
yazdığım bölümde daha etraflı olarak işlenmiş olduğunu
göreceksiniz.
Ayrıca şunu bildirmek isterim ki size, bu potur önlüğü
öyle uzun, öyle kapsamlı, içi öylesine dolu ve yüklüydü
ki, hiçbir bakımdan bir sürü zamparanın aldatıcı
önlüklerine benzemiyordu, o önlükler ki kadın milletinin
büyük zararına olarak havacıva doludur sadece.
Ayakkabıları için dörtyüz altı arşın erguvana kaçan
mavi kadife kesilmiş. Onlar da bir hoş biçimde yırtmaçlanıp
sıra sıra bir örnek şeritlerle bağlanmışlar. Bu ayakkabıların
pençeleri için bin yüz kara ineğin derisi balık kuyruğu
biçiminde kesilmiş.
Kaftanı için bin sekizyüz arşın damar damara boyalı
mavi kadife kesilmiş; kaftan çepeçevre asma yaprağı
56
biçimi işlemelerle süslüymüş, ortadaysa altın halkalar ve
bir hayli incilerle karışık olarak gümüş sırmalardan yapılma
kadehler varmış: Bunlar onun çağında yaman bir
ayyaş olacağına alâmetmiş.
Kuşağı, yanılmıyorsam, mavi beyaz üçyüz buçuk arşın
çapraz dokumalı bir ipekli kumaştan yapılmışmış.
Kılıcı, Valencia'dan gelme değildi, ne de hançeri Saragossa'dan,
çünkü babası o aşırı ayyaş ve şeytan gibi
Arap karışımı ispanyol soylularından nefret edermiş; ağaçtan
güzel bir kılıç vermişler ona, bir de herkesin gönlünce
boyalı ve yaldızlı kaynamış köseleden bir hançer.
Kesesi fil hayasından yapılmaymış, bunu da ona Libya
valisi Her Pracontal vermiş (45).
Hırkası için dokuzbin altıyüz altıdan iki çeyrek eksik
mavi kadife kesilmiş yine, bu kadife çaprazlama altın
sırmalarla karışık olarak dokunmuş, karşıdan bakılınca
ad verilmez bir rengi varmış bu kadifenin, kumruların
boynu gibi öyle bir renk ki gözleri büyülüyormuş bakınca.
Külahı için üçyüz iki ve bir çeyrek arşın beyaz kadife
kesilmiş. Bu külahın biçimi başının ölçülerine uygun
olarak geniş ve yuvarlakmış, çünkü babası diyormuş ki,
o öteki çörek kabuğuna benzer İspanyol külahları dipten
traşlı kafalara günün birinde uğursuzluk getirecek.
Külahında püskül olarak kocaman, güzel bir mavi
tüy varmış : Vahşi Hırkanya ülkesinin (46) bir pelikan kuşundan
yolunmuş olan bu tüy sağ kulağının üstünden şirin
şirin sarkıyormuş.
Külahında madalya olarak on okka ağırlığında som
altından, güzel mine kakmalı bir plaka varmış, mine üstüne
çizili insan bedeni birbirine bakan iki kafalı, dört
kollu, dört ayaklı ve iki kıçlı imiş; Platon Şölen'inde dediğine
göre, insanoğlu efsanelerdeki başlangıcında böyle
57
imiş (47). Bu resmin çevresinde Yunan harfleriyle şu yazılıymış.
Yani, iyilik kendi çıkarına bakmaz.
Boynunda taşıdığı altın zincir yirmibin altmışüç okka
ağırlığındaymış; bu zincirin yuvarlak iri iri halkaları
varmış, aralarındaki iri yeşim taşları ejderhalar biçiminde
yontulup işlenmiş, ejderhaların çevresi de ışınlar ve
kıvılcımlarla süslüymüş, eskiden kral Nekepsos'un (49) taşıdığına
benzeyen bu zincir göbeğine kadar iniyormuş. Yunan
hekimlerinin bildiği gibi, bu zincir ömrü boyunca sağlığına
yararlı olmuş.
Eldivenleri için on altı cin derisi ve bunların kenarları
için de üç gulyabani postu kullanılmış. Eldivenlerin
bu gerçeklerden yapılmasını Kutsal Kitabı yorumlayan
Saintouand keşişleri (50) uygun görmüşler.
Yüzük olarak (ki babası eski soyluluk alâmetini yenilemesi
için taşımasını istemiş) sol elinin işaret parmağında
deve kuşu yumurtası büyüklüğünde bir yakut varmış,
bu yakutun çerçevesi Mısır altınından pek ustaca
yapılmışmış. Aynı elin orta parmağındaki yüzük dört madenin
görülmedik bir güzel biçimde birleştirilmesiyle yapılmış:
Ne çelik altını bozuyormuş, ne de gümüş bakıra
zarar veriyormuş. Bu işi kaptan Chappuys ve onun yardımcısı
Alcofribas (51) başarmışlar.
Sağ elin orta parmağında ise helezon biçiminde bir
yüzük varmış, bu yüzükte pürüzsüzce işlenmiş bir yakut,
sivri bir elmas ve bir physon (52) zümrütü varmış, paha biçilmez
taşlarmış bunlar, çünkü Melinda kralının kuyumcu
basısı Hans Carvel bunların altmışdokuz milyon sekizyüz
doksandörtbin onsekiz yünü kırkılmamış koyun değerinde
olduğunu söylüyormuş, Auxbourg'lu Fourques da aynı
değeri biçiyormuş (53).
58
imiş (47). Bu resmin çevresinde Yunan harfleriyle şu yazılıymış.
BÖLÜM : IX
Gargantua'nın Renkleri ve Kıyafeti
Gargantua'nın renkleri yukarda okumuş olabileceğiniz
gibi beyazla maviydi; bunlarla babası göksel bir sevinç
duyduğunu anlatmak istiyordu; çünkü ona göre beyaz
sevinç, keyif, haz ve cümbüş, mavi ise göksel şeyler
anlamındaydı.
Biliyorum bunları okurken eski ayyaş kulunuzla alay
edeceksiniz ve renklere verdiği bu yorumu pek uydurma
ve yersiz bulacaksınız, diyeceksiniz ki beyaz inanç demektir,
mavi ise direnç. Ama kabarıp kızmadan, coşup taşmadan
(çünkü havalar tehlikeli) şu sorularıma karşılık verin
lütfen, başka türlü bir zorlamada bulunacak değilim, ne
sizlere karşı, ne de kim olursa olsun başkalarına: Yalnız
şişeden gelme bir söz edeceğim size.
Kimdir sizi coşturan? Kimdir sizi dürtükleyen? Kimdir
size beyazın inanç, mavinin direnç olduğunu söyleyen?
Bir kitap diyeceksiniz, gezgincilerin, madrabazların sattığı
«Renklerin Destanı» adlı küflü bir kitap (54). Kim yazdı
bu kitabı? Her kim ise akıllılık edip adını koymamış, ama
bunun dışında hangi yanına hayran olmalı, bilmiyorum,
kendini beğenmişliğine mi, yoksa aptallığına mı? Kendini
beğenmişliği surda ki, sebepsiz, nedensiz medensiz kendi
kafasından renklerin ne anlama geleceklerini kestirip atmaya
kalkmış; böyle davranan zorbalardır, kendi görüş-
59
lerini aklın tâ kendisi sayarlar, bilgeler ve bilginlerse öyle
davranmazlar, okuyucuları haklı nedenler göstererek
inandırırlar.
Aptallığı da surda ki geçerli hiçbir kanıt tanıt göstermeden
elâlemin yolunu seçmede onun sersemce önerilerine
uyacağını sanmış.
Gerçek şu ki, («Amel olanın, kıçından bok eksik olmaz
» atasözüne uygun olarak) bu yazar eski zamanın
kodamanları arasında birkaç avanak kalıntısı bulmuş, bu
avanaklar onun yazdıklarına inanarak, yollarını düsturlarını
bu yazılara uydurmuşlar, katırlarını onlara göre
donatmışlar, uşaklarını onlara göre giydirmişler, pantolonlarını
onlara göre biçtirmişler, eldivenlerini onlara göre
nakışlandırmışlar, yataklarını onlara göre saçaklamışlar,
armalarını ona göre donatmışlar, destanlar düzmüşler
ve daha kötüsü, namuslu kadınlar arasında gizli kapaklı
alçakça oyunlar oynamışlar.
Böylesi karanlıklar içerisinde ne şanlı şerefli saraylılar,
ne unvan kaçakçıları olmuş; bunlar armalarına
«umut» anlamına bir «hamut» koymuşlar, «dert» yerine
«kement», «elma», «hayat» yerine «kır at», «iflâs» yerine
«makas», «keramet» yerine «keremit», «okumuş» yerine
«kamış»; bunlar öylesine saçma, tatsız, kaba saba
ses benzetmeleridir ki, bunları Fransa'da edebiyatın yeni
bir düzene girmesinden sonra kullanan herkesin boynuna
bir tilki kuyruğu asmak, kafasına da bir tezek oturtmak
gerekir (55).
Eski zamanda Mısır bilgeleri pek başka bir yoldan gidiyorlardı,
onlar hiyeroglif dedikleri harflerle yazıyorlar
ve bunların simgelediği nesnelerin değerini, özelliğini ve
niteliğini bilmeyen bilmiyor, bir bilen de varsa biliyordu;
bunlar üstüne Orus Apollon yunanca iki kitap yazmıştı
ve Polyphilos «Aşk Rüyası» adlı kitabında bu konuyu da-
60
ha da fazla işlemiştir. Fransa'da bunun örneğini Bay Amiral'ın
armasında görürsünüz, bu armayı ilkin Octavianus
Augustus taşımıştır (56).
Ama ben artık bu girdaplarda ve nahoş akıntılarda
daha fazla kürek çekmeyeceğim : Çıktığım limana dönüyorum
demir atmaya. Umarım günün birinde bunlar üzerinde
daha fazla durur, hem filozofsal kanıtlarla, hem de
bütün eski dünyanın tanıyıp onayladığı yetkili kişilere dayanarak,
doğada nite ve nice renkler olduğunu ve bunların
her biriyle neyin anlatılabileceğini göstereceğim - eğer
Tanrı külahımın kalıbını bağışlarsa, ki büyükannem şarap
küpü derdi ona.
61
BÖLÜM : X
Beyaz ve Mavi Renklerin Ne Anlama
Geldikleri Üstüne
Böylece beyaz sevinç, ferahlık, şenlik demektir ve
bu anlama gelmesi yersiz değil, doğru ve tam yerindedir;
önyargılarınızı bir yana bırakıp şimdi siz anlatacaklarımı
dinlerseniz, böyle olduğunu anlarsınız.
Aristoteles der ki, türlerinde birbirine karşıt iki şey
düşünürsek iyi ile kötü gibi, düzgünlükle bozukluk, soğukla
sıcak, akla kara, hazla acı, sevinçle keder vb. gibi
ve bunları her türün karşıtı öbürünün karşıtına uygun
düşecek biçimde birleştirecek olursak, ister istemez öteki
karşıt geri kalanla bağdaşır; örnek : Düzgünlükle bozukluk
her türde karşıttırlar, iyi ile kötü de öyle; birinci türün
karşıtlarından biri ikincinin karşıtlarından birine uyuyorsa,
düzgünlükle iyi gibi, çünkü düzgünlüğün iyi bir
şey olduğu bellidir, böylece geri kalan kötü ile bozukluk
da birbirine uyar, çünkü bozukluk kötü bir şeydir.
Bu mantık kuralına uyarak şu iki karşıtı, sevinçle kederi
alalım, sonra da akla karayı, çünkü fizik bakımından
karşıttır bunlar; imdi kara keder anlamına gelirse, ak da
ister istemez sevinç demek olur.
Bu anlam insanlarca uydurulup zorla kabul ettirilmiş
değil, bütün dünya insanlarının rızasiyle benimsenmiştir;
filozoflar buna ius gentîum, evrensel kanun derler,
bütün ülkeler için geçerlidir.
62
Bütün halklar, bütün milletler —eski Syrakuza'lıları
ve bazı Argos'luları dışarda bırakıyorum, çünkü onlar bozuk
yaratılışlıydılar— bütün diller kederlerini dıştan göstermek
için siyah giysi kullanırlar ve her yas karayla belirtilir.
Bu evrensel benimseme ancak doğanın bir çeşit kanıt
ve neden sağlamasıyle mümkündür, bunu herkes kendiliğinden,
kimseden birşey öğrenmeden kavrayıverir - doğal
kanun dediğimiz de budur.
Aynı doğal nedenle herkes için beyaz sevinç, şenlik,
ferahlık, zevk ve keyif demektir.
Eski zamanda Trakyalılar ve Girit'liler mutlu ve se
vinçli günlerini beyaz çakıl taşlarıyle, kederli ve mutsuz
günlerini de kara çakıllarla belirtirlerdi.
Gece ölümsü, hüzünlü, kederli değil midir? Yoksulluğundan
kara ve karanlıktır. Işık bütün doğayı şenletmez
mi? Her şeyin olabileceğinden daha beyazdır ışık. Bunu
ispatlamak için size Laurens Valla'nın Bartolo'ya karşı
yazdığı kitabı (57) salık verebilirdim ama İncil'in tanıklığıyla
yetinirsiniz herhalde: Matta'nın İncil'inin XVII. bölümünde
denmiştir ki, Tanrımızın kalıp değiştirip görünmesinde
vestimenta eiusfacta sunt alba sicut lüx - giysileri
ışık gibi beyazdı - bu ışıklı beyazlıkla İsa havarisine ebedî
sevinçlerin ne türlü olacağını anlatmak istiyordu. Çünkü
aydınlık insanlar için bir sevinç kaynağıdır; nitekim
ağzında diş kalmamış bir kocakarı bile Bona Lux — Işığa
şükürler olsun! — demiş (58). Gözleri görmez olan Tobie,
Raphael kendisine sevinç dilediği zaman şu karşılığı
vermiş: «Göklerin ışığını görmeyen benim için ne sevinç
olabilir?» Kurtarıcının dirilmesinde (Yuh. XX) ve göğe çıkmasında
(Resullerin işleri, I. 10) melekler evrenin sevincini
aynı renkle yansıtmışlardır, incil yazan Ermiş Yuhan-
63
na, göksel ve kutlu Kudüs'te Tanrı'nın cennetlik kullarını
aynı renk giysiler içinde gösterir.
İster Yuhanna'yı, ister Roma eskiçağ tarihlerini okuyun,
göreceksiniz ki, Roma'nın anayurdu olan Alba şehri
kuruluşunu ve adını orada bir beyaz dişi domuzun bulunmasına
borçludur. Göreceksiniz ki, düşmanlarını yendikten
sonra herhangi birinin Roma'ya büyük zafer alaylarıyla
girmesine karar verilince, o kişi beyaz atların çektiği
bir arabayla giriyordu şehre. Daha az şanlı alaylarla giren
de öyle; çünkü gelişlerinin sevincini beyazdan başka hiçbir
renk daha açıkça anlatamazdı.
Göreceksiniz ki Atinalıların önderi Perikles'in buyruğuyla
askerleri arasından kur'ada beyaz bakla çekenler
bütün gün rahatça keyf eder, ötekilerse gider savaşırlarmış.
Bu konuda size binlerce başka örnek verebilirim,
ama burası yeri değil.
Buna dayanarak Aphrodisias'lı İskender'in çözülmez
dediği bir muammayı çözebilirsiniz: Neden tek kükreyişiyle
bütün hayvanları korkutan arslan yalnız beyaz horozdan
ürker çekinir? Çünkü Proclus'un «Kurban ve Büyü
Üstüne» (59) kitabında dediği gibi, dünyanın ve yıldızların
bütün ışığının kaynağı olan güneşin gücü arslandan
çok rengi kadar özelliği de ve türsel niteliğinden ötürü beyaz
horozla simgelenir ve bağdaşır. Şunu da ekler ki, şeytanlar
çok kez arslan kılığına girerler ve bir beyaz horoz
görünce birden yok olurlar.
Bundan ötürü Galya'lılar (Yunanlıların «gala» dedikleri
süt gibi beyaz yaradılışta oldukları için bu adı almışlardır)
başlıklarına beyaz tüy koymaktan hoşlanırlar; doğuştan
neşeli, açık yürekli, zarif ve sevimlidirler ve simge
olarak çiçeklerin en beyazı olan zambakı almışlardır.
Nasıl oluyor da doğa bize beyaz renkle sevinç ve ferahlık
veriyor diye soracak olursanız, derim ki benzerlik
64
ve uygunluk gereğidir bu. Çünkü beyaz nasıl dışımızda
Aristoteles'in «Problemler» inde ileri sürdüğüne göre, görme
ve uzağı yakını seçme gücünü dağıtarak gözü ayartır
ve kamaştırırsa (ki bunu karlı dağları geçerken deneyebilir,
iyi bakamaz olursunuz. Ksenophon adamlarının başına
böyle bir şey geldiğini anlatır, Galienus da uzun uzun
durur bunun üstünde «De usu partium» kit. X, tıpkı onun
gibi içimizde de aşırı sevinç yüreği ayartır ve yaşama
gücünü açıkça dağıtır; bu dağılma o kadar çoğalabilir
ki, yürek besininden yoksun kalır, sonuç olarak da Galienus'un
«İyileştirme Yöntemleri» kit. XII. «Hastalıklı Yerler
» kit. X ve «Araz ve Sebepler» kit. Il'de söylediği gibi,
bu sevinç aşırılığı hayatı söndürebilir. Eski zamanda böyle
şeylerin olduğuna Marcus Tullius Cicero, Verrius, Aristoteles
ve Cannes savaşından sonra Titus Livius, Plinius,
Aulus Gellius ve daha başkaları buna tanıklık ederler, derler
ki Rodos'lu Diagoras, Khilon, Sophokles, Sicilya zorbası
Dionysius, Philippides, Philemon, Polykrata, Philistion,
M. Juventi ve daha başkaları fazla sevinçten ölmüşler
(60), ibni Sina'nın da «Yüreğin Gücü» hakkındaki kitabının
II. bölümünde dediği gibi, safran da fazla miktarda
alınırsa, yüreği öylesine sevince boğar ki, aşırı dağılma
ve genişlemeden ötürü insanı öldürür. Bu konuda Aphrodiasias'lı
İskender'in «Problemlerinin» birinci kitap, ondokuzuncu
bölümüne bakıp bu bahsi kapatın.
Ama gördünüz mü, bu konuda başta niyet ettiğimden
daha ileri gittim. Onun için üst yanımı, tümü bu konuyla
ilgili kitaba bırakarak yelkenleri indiriyorum. Kısaca şunu
da söyleyeyim ki, beyaz hangi simgelerle sevinci ve zevki
anlatıyorsa, mavi de aynı simgelerle göğü ve göksel
şeyleri anlatır.
65

BÖLÜM : XI
Gargantua'nın Ergenlik Çağı Üstüne
Üç yaşından beş yaşına kadar Gargantua babasının
buyruğu altında gereğine uygun olarak beslendi ve yetiştirildi;
ve Gargantua vakitlerini ülkenin küçük çocukları
gibi geçirdi, yani içmek, yemek ve uyumakla, yemek, uyumak
ve içmekle, uyumak, içmek ve yemekle.
Hergün çamurlara batıyor, burnunu karalıyor, yüzünü
gözünü kirletiyor, pabuçlarını yıpratıyor, sık sık sinek
avlıyor, babasının kuyruğundaki kelebeklerin ardından
koşuyordu. Pabuçlarına işiyor, gömleğini pisliyor, kollarıyla
burnunu siliyor, sümüğünü çorbasına akıtıyor, batmadığı
çamur kalmıyor, terliğinden su içiyor ve genel olarak
da göbeğini bir sebeple kaşıyor. Dişlerini bir takunyayla
temizliyor, ellerini çorbayla yıkıyor, saçını bir kadehle
tarıyor, iki semer arasında kıç üstü oturuyor, tepesine
ıslak bir çuval geçiriyor, içkisini çorbayla içiyor, çöreğini
ekmeksiz yiyor, ısırırken gülüyor, gülerken ısırıyor,
sık sık tabağına tükürüyor, yağlı yağlı osuruyor, güneşe
karşı işiyor, yağmurdan kaçmak için suya dalıyor,
demiri soğukken dövüyor, yıldıza kement atıyor, suçluyken
güçlü oluyor, tavus kuyruğu çıkarıyor, maymunca dua
ediyor, koyunlarına dönüyor (61), etliyi sütlüye karıştırıyor,
arslanın önünde köpeği dövüyor, öküzün altında buzağı
arıyor, kaşınmayan yerini kaşıyor, ağzından bakla-
69
yi çıkarıyor, iki karpuzu bir koltuğa sığdırıyor, ekmeğini
yağ sürmeden yiyor, develeri nallıyor, gülmek için kendini
gıdıklıyor, tencerelerin dibini kalaylıyor, tanrılara kurbanda
kazık atıyor, akşamın duasını sabah okuyup doğrusu
budur diyor, sap yiyip saman sıçıyor, sütünde sinek
avlıyor, sinekten yağ çıkarıyor, kâğıt karalayıp mürekkep
yalıyor, tavşana kaç deyip tazıya tut diyor, dağdan gelip
bağdakini kovuyor, havanda su dövüyor, bulutları tava,
havaları fener sanıyor, bir taşla iki kuş vuruyor, çayı görmeden
paçaları sıvıyor, yumruğuyla demir dövüyor, ağzıyla
kuş tutuyor, ince eleyip sık dokuyor, bulunca bunuyor.
daldan dala atlıyor, kurunun yanında yaşı yakıyor,
iğneyle kuyu kazıyor, ayıyı kurtlardan koruyor, pire için
yorganı yakıyor, mihneti nimet biliyor, dayaktan kaçıp yemekten
kaçmıyor, ekşiyi tatlıdan ayırmıyor, her sabah deveye
hendek atlatıyor. Babasının köpek yavruları onun
çanağından, o da onların çanağından yemek yiyordu. Köpeklerin
kulaklarını ısırıyor, onlar da onun burnunu tırmalıyor;
kıçlarına üflüyor, onlar da dudaklarını yalıyordu.
Dahası ne, biliyor musunuz, ihvanlar? içip içip çatlayasılar!
Bu küçük zampara durmadan dadılarını mıncıklıyordu,
önden arkadan, üstten alttan ve —haydi ver yansın—
başlıyordu şimdiden uçkur çözmeye. Dadıları hergün
orasını güzel çelenkler, güzel kurdeleler, güzel çiçekler,
güzel püsküllerle süslüyorlar ve oklava misali ellerinde
yuvarlıyorlar ve seninki kulaklarını kabartınca, bu oyun
hoşlarına gitmiş gibi gülmekten kırılıyorlardı.
Biri ona tıpacığım, öteki iğneciğim, bir başkası mercan
dalım, bir başkası musluğum, tıkacım, burgum, dürtecirn.
matkabım, küpem, benim dik kafalı oyuncağım,
saç maşam, kızıl sucukçağızım, benim hayasız hayacığım
diyor.
Biri : — Benimdir, diyordu.
öteki : — Yok benimdir, diyordu.
70
Bir başkası: — Hani bana? Vallahi keserim öyleyse.
Bir başkası: — Kesmek mi? Canını yakarsınız, bayan.
Çocuklarmki hiç kesilir mi? Çüksüz bay olur sonra.
Ve memleketin öbür oğlancıkları gibi eğlensin diye,
Mirebalais'deki bir yel değirmeninin kanatlarından güzel
bir fırıldak yapmışlar ona.
71
BÖLÜM : XII
Gargantua'nın Oyuncak Atları Üstüne
Sonra ömrü boyunca iyi bir binici olsun diye ona tahtadan
güzel bir at yapmışlar. Bizimki bu atı atlatıyor, zıplatıyor,
hoplatıyor, şahlandırıyor, oynatıyor; yürütüyor, tırısa
kaldırıyor, rahvan koşturuyor, dört nala sürüyor, tırısını
bozduruyor, tökezletiyor, çökezletiyor, devemsi ve
yaban eşeğimsi koşturuyor, tüylerinin rengini değiştiriyor
(törenlerde rahiplerin cüppe değiştirmesi gibi), dorudan
kıra, kırdan alacaya, alacadan sıçan tüyüne, geyik tüyüne,
inek tüyüne, zebra tüyüne, alacaya bulacaya mulacaya.
Kendisi de bir iri kütüğü av atı yaptı kendine, bir fıçıyı
da gündelik binek atı olarak kullandı, odada gezmek
için de koca bir meşeyi kuşamlı bir katır yaptı; dokuz on
kadar yedek atı vardı, yedi ayrı at da posta arabası için.
Hepsini yanında yatırıyordu.
Bir gün Ekmekli beyi büyük şatafatla babasını görmeye
geldi, o gün Bolyemek dukası ve Yelıslatan kontu
da gelmişlerdi. Doğrusu ev ve özellikle ahırlar bunca kişiye
dar gelmişti, onun için Ekmekli beyinin kâhyası ve seyisi
evde başka boş ahırlar olup olmadığını öğrenmek için
gizliden küçük delikanlı Gargantua'ya sordu büyük atların
ahırları nerede diye, çocukların ağzından herşey kolayca
öğrenilebilir diye düşünüyorlardı.
72
O zaman Gargantua onları şatonun büyük merdivenlerine
götürdü. Bulundukları yerden bir büyük salona, oradan
da büyük bir sofaya, oradan da koskoca bir kuleye
geçtiler. Bir başka merdivenden daha çıkarlarken, seyis
kâhyaya: «Bu çocuk bizi aldatıyor» dedi; «çünkü evin
üst katında ahır olmaz.» Kâhya: «Yanılıyorsunuz» dedi,
«ben Lyon'da, Basmette'de, Chinon'da ve daha başka yerlerde,
ahırları en üst katta olan evler biliyorum. Belki de
arkada dağın eteğine bir çıkış yeri vardır. Ama bir sorayım,
emin olmak için.» Ve sordu Gargantua'ya: «Küçük
bey, nereye göturuyorsun bizi?» «Büyük atların ahırına,
dedi Gargantua, nerdeyse geldik, şu basamakları da çıkalım.
» Sonra da bir başka büyük sofadan geçirip kendi
odasına götürdü ve kapıyı açarak: «işte aradığınız ahır.
İşte benim midilli, benim kadana, benim iğdiş, benim eşkin
at.» Kalın bir demir çubuğu uzatıp onlara: «Bu kısrağı
size vereyim, Frankfurt'tan gelmişti bana, ama sizin
olsun, iyi bir atçağızdır, dayanıklıdır: bir aîadoğanınız,
bir düzine av köpeğiniz, iki de tazınız oldu mu, bütün
bu kış kekliklerin ve tavşanların kralı oldunuz demektir.»
«Hoppala! Gördün mü başımıza geleni? Papaz oyununa
düştük.»
«Papaz mı? Üç gün önce buradaydı papaz.»
Siz adamların halini düşünün: utançtan yüzlerini mi
kapasınlar, yoksa şakaya alıp gülsünler mi?
Onlar şaşkın şaşkın aşağıya inedursun, Gargantua
sordu: «Bir Abaru ister misiniz?»
«O da nesi?» dediler.
«Beş tezek bir arada, burnunuza burundurak olur»
dedi Gargantua.
«Kalsın, dedi kâhya, bugün için ağzımızın payını aldık
yeterince. Seni küçük yumurcak, iyi yutturdun bize.
Yakında Papa olursun sen.»
73
«Olurum ben de, dedi Gargantua, ama siz de yaman
papacık olursunuz, bu papağancık da papalaşır.»
«Doğru, doğru!» dedi seyis.
«Ama bilin bakalım, dedi Gargantua, annemin gömleğinde
kaç ilmik var?»
«On altı» dedi seyis.
«Bilemedin, dedi Gargantua, yüz önde var, yüz arkada.
Bir hayli yanılmışsın sayarken.»
«Ne zaman?» dedi seyis.
«Burnunu tıpa yapıp bok fıçısına soktukları zaman,
dedi Gargantua, boğazını huni yapıp kaptan kaba bok boşalttıkları
zaman.»
«Tövbe, tövbe! dedi kâhya. Amma laf ebesine çattık!
Bay lafazan, Tanrı yardımcın olsun senin, çünkü ağzın bir
hayli gevşek.»
Palaspandıras aşağı inerlerken, merdivenin kemeri altında
adamlar Gargantua'nın onlara verdiği demir çubuğu
düşürdüler.
«Amma da kötü binicilermişsiniz, dedi Gargantua, yolun
başında düşüyorsunuz beygir sırtından. Burdan Cahusac'a
gidecek olursanız, bir kaz palazına mı binmek istersiniz,
yoksa yularlı bir dişi domuza mı?»
«Ne onu isterim, ne onu, şarap içerim daha iyi» dedi
seyis.
Bunları söylerlerken, bütün kalabalığın bulunduğu
aşağıdaki salona girdiler ve bu yeni hikâyeyi anlatıp güldürdüler
herkesi, salon arı kovanına döndü gülüşlerinden.
74
BÖLÜM : XIII
Bir Kıç Sileceği Buluşu Dolayısiyle Gargantua'nın
Ne Yaman Bir Zekâsı Olduğunu Grandgousier'nin
Nasıl Gördüğü
Beşinci yılın bitimine doğru, Grandgousier, Kanarya'
İılara karşı kazandığı zaferden dönüşünde oğlu Gargantua'yı
görmeye geldi (62). Böylesi bir çocuğunu gören bir
baba nasıl sevinirse öyle sevindi, onu kucaklayıp öperken,
ona türlü çeşit ufak tefek çocukça konular üstüne sorular
sordu. Bu arada onunla ve dadılarıyla bol bol içti ve
onlara da büyük bir merakla oğlunu temiz tutup tutmadıklarını
sordu. Bu soruya Gargantua karşılık verip, bu
işi öylesine bir düzene soktum ki dedi, bütün ülkede benden
temiz çocuk olamaz gayrı.
«Nasıl yaptın bu işi?» diye sordu Grandgousier.
«Uzun ve titiz denemelerden sonra, diye karşılık verdi
Gargantua, kıçımı silmenin en şahane, en üstün, en
kestirme yolunu buldum.»
«Neymiş o?» dedi Grandgousier.
«Hemen anlatacağım,» dedi Gargantua. «Bir kez bir
gene kızın kadife maskesiyle şilindim, hoşuma gitti, çünkü
tüylerinin yumuşaklığı kıçıma büyük bir haz verdi. Bir
kez genç kızların kukuieteleri ile şilindim, o da hoşuma
gitti. Bir kez bir boyun atkısı ile şilindim, bir kez kırmızı
satenden kulaklıklara şilindim, ama boktan incik boncuk-
75
lan, sırmaları kıçımı bereledi. O incik boncukları yapan
kuyumcunun ve onları taşıyan kızın kalın barsağını mihnaz
illeti sarsın.
İsviçre modası tüylü bir uşak külahiyle şilindim, kıçımın
sızıları geçti.
Sonra bir çalılığın arkasında pislediğim bîr gün, bir
mart kedisi buldum, onunla şilindim, ama tırnakları dübürümü
çizik çizik etti. Ertesi günü annemin mis kokulu
eldivenleriyle silinince bir şeyim kalmadı.
Sonra adaçayı, rezene, dere otu, merzenkuş, gül, kabak,
lahana, pazı, asma, hatmi, sığır kuyruğu (ki dibi kırmızıdır),
marul ve ıspanak yaprakları ile şilindim, hepsi
kıçıma iyi geldi. Fesleğen, maydanoz, ısırgan, merkep kulağı
yaprakları ile de şilindim; ama bunlar derimi yüzesiye
kaşıntı verdiler bana, çük önlüğümle sile sile iyi—
leştim.
Sonra çarşafla, yorganla, perdelerle, bir minderle, bir
halıyla, yeşil çuha ile, bir masa örtüsü ile, bir havlu ile,
bir mendille, bir bornozla şilindim. Ve hepsinden aldığım
zevk, uyuzların kaşınmasından aldığı zevkten fazla oldu.
«Peki ama,» dedi Grandgousier, «en çok hangi silgeç
hoşuna gitti?»
«Ben de ona geliyordum şimdi, dedi Gargantua, tüm
serüveni öğreneceksiniz. Kuru otla, samanla, üstüpü ile,
postla, yünle, kâğıtla şilindim. Ama,
Kim ki siler pis kıçını kâğıtla
Bir az pislik kalır taşaklarında
«Vay küçük yumurcak, dedi Grandgousier, kafayı tuttun
da kafiye düzmeye mi başladın şimdiden?»
«Elbette kralım, dedi Gargantua, kafiye düzdükçe düzüyorum,
kafiye düzerken de kafayı buluyorum çok kez.
Dinleyin bizim hela ne diyor sıçmaya gelenlere:
76
Sıçağarı
Cırcırgan
Osurgan
Boklu
Kabuklu
Sıvışgan
Dağılası
Bayılası
Çirkefsal
Boksal
Lağımsal
Ermiş Antonius belânı versin
Tüm deliklerin
Açılırleyin
Çekip gidersen
Kıçın silmeden
Daha ister misiniz?»
«Evet, isterim,» dedi Grandgousier.
«Alın öyleyse,» dedi Gargantua.
Rondo (*)
Anladım geçen gün sıçarken
Kıçıma ne borçluymuşum ben
Bu kez bir başka türlüydü koku
Tüm üstüm başım pis pis koktu
Ah bir alıp getirseydi
O beklediğim sevgiliyi
Sıçarken
(*) Ortaçağda bir şiir biçimi. Rabelais bu biçimde yazılmış yapmacıklı
aşk şiirleriyle alay ediyor.
77
Çiş deliğini kapardım iyice
O benim hoyrat usulümce .
Parmaklarıyla da sevgilim
Bok deliğimi tıkardı benim
Sıçarken
Gördünüz mü neler biliyor muşum? Ama doğrusu ben
yapmadım bunları, burada şu gördüğünüz koca bayandan
dinledim ve belleğimin heybesinde sakladım.»
«Konumuza dönelim», dedi Grandgousier.
«Hangisine,» dedi Gargantua, «sıçmaya mı?»
«Evet.»
«Bu konuda sizi mat edersem, bana bir fıçı şarap ısmarlar
mısınız?»
«Evet, ısmarlarım,» dedi Grandgousier.
«Pislik olmadıkça insanın kıçını silmesi gerekmez,
dedi Gargantua. Sıçmayınca pislik olmaz. Onun için kıçımızı
silmeden önce sıçmamız gereklidir.»
«Aman ne akıllı şeysin sen, oğulcuğum benim. Vallahi
yakında Sorbonne'dan doktora aldıracağım sana.
Çünkü aklın yaşından büyük senin. Ama ne olur şu kıçsilse!
konuya dön. Ve sakalıma yemin, bir fıçı yerine altmış
küp şarap veririm. Hem de o güzelim Bretagne şarabından.
O şarap ki, Bretagne'da değil, o canım Verron'-
da çıkar.»
«Sonra, dedi Gargantua, bir başlıkla şilindim, sonra
bir yastıkla, bir terlikle, bir heybe ile, bir sepetle (o ne
berbat bir silgeçtü), sonra bir şapka ile. Unutmayın ki
şapkaların kimi düz, kimi tüylü, kimi kadifeden, kimi taftadan,
kimi satendendir. En iyisi tüylü olanıdır, çünkü kazuratı
çok iyi emer.
Sonra bir tavukla şilindim, bir horozla, bir piliçle, bir
dana postu ile, bir tavşanla, bir güvercinle, bir karaba-
78
takla, bir avukat çantasıyla, bir cüppe ile, bir sarıkla, bir
samurla.
Ama sonuç olarak şunu der ve demekte diretirim ki,
bol tüylü bir kaz palazından daha iyi bir kıç silgeci yoktur,
ama kafasını bacaklarınız arasında tutmak şartiyle.
Şerefim üzerine söylüyorum, inanın ki böyle. Çünkü, insan
kıçının deliğinde acayip bir haz duyuyor. Bu haz tüyün
yumuşaklığı kadar, palazın hafif sıcaklığından geliyor. Bu
sıcaklık, kalın ince bütün barsakiara, oradan da yüreğe ve
beyne yayılıyor.
Sanmayın ki cennetteki kahramanların ve yarı tanrıların
mutlulukları, o kocakarıların dediği gibi, tanrı otundan,
tanrı şerbetinden, tanrı balından geliyor. Bence kıçlarını
bir kaz palazı ile silmekten geliyor. Üstad Duns
Scot'un inancası da budur (63).»
79
BÖLÜM : XIV
Gargantua'nın Nasıl Bir Sofistleri Latin
Edebiyatını Öğrendiği
Bu sözleri duyunca Koca Grandgousier, oğlu Gargantua'nın
ne üstün bir aklı ve ne şaşılacak bir zekâsı olduğunu
görüp hayran kaldı. Ve dadılarına şunları söyledi
:
«Makedonya kralı Philippos, oğlu İskender'in akıllılığını
bir atı ustaca kullanmasında görmüştü. O at öylesine
yaman, azılı bir attı ki, kimse üstüne binemiyordu.
Çünkü, bütün binicilerini yere atıp, kiminin boynunu, kiminin
bacaklarını, kiminin kafasını, kiminin çenelerini kırıyordu.
İskender, atların gezi ve eğitim yeri olan Hippodrom'da
bunları görünce, atın azgınlığının, gölgesini görüp
korkmasından geldiğini anlayıverdi. Bunun üzerine ata binip,
onu güneşe karşı sürdü. Böylece, gölge arkaya düştü
ve at buyruğuna girdi. Babası onun tanrısal bir kafası
olduğunu orada anladı ve onu çağındaki Yunan filozoflarının
en üstünü sayılan Aristoteles'ten çok özlü bir eğitim
görmesini sağladı.
Ama size diyeceğim şu ki, oğlum Gargantua ile önünüzde
yaptığım bu konuşmadan onda tanrısal bir zekâ olduğunu
anladım; öyle keskin, öyle ince, öyle derin, öyle
sağlam bir zekâ ki bu, iyi bir eğitim görürse, en yüce
bilim basamaklarına yükselebilir. Onun için kendisini, ye-
80
teneğine uygun olarak yetiştirecek bir bilgin kişiye vermek
ve bu uğurda hiçbir şeyi esirgememek niyetindeyim.
»
Gerçekten de, ona üstad Thubal Holoferne adlı bir
büyük sofist bilgin hoca tutuldu. Bu hoca ona alfabeyi
öyle iyi öğretti ki, bütün harfleri tersine ezberden okuyordu.
Bu iş beş sene üç ayda oldu. Sonra hocası ona Donatus'un
kitaplarını ve Alanus'un in Parabolîs dörtlüklerini
okudu (64). Bu da onüç sene, altı ay ve iki hafta sürdü.
Ama şunu da söyleyeyim ki, bu arada ona gotik harflerle
yazı yazmasını öğretiyor ve Gargantua bütün kitaplarını
kendi eliyle yazıyordu. Çünkü baskı sanatı henüz
yoktu.
Gargantua iri bir diviti her gün yanında taşıyordu.
Bu divit yedibin batman ağırlığındaydı. Kalemdanlığı Enay
kilisesinin (65) koca sütunları kadar iri ve büyüktü. Hokkası,
bir ton ağırlığı taşıyacak güçte zincirlerle kalemdanlığa
asılıydı.
Sonra hocası ona De modis significandî'yi; Hurtebize,
Fasquin, Tropiteubc, Gualehaul, Jean le Veau, Billonio,
Breiınguandus (66) ve bir sürü başkalarının yorumları ile
okudu. Bu da onsekiz sene, onbir ay sürdü. Bunları öylesine
iyi öğrendi ki, sınavda hepsini tersine ezberden
okuyordu ve annesine bir çırpıda dil biliminin bilim olmadığını
ispatlıyordu.
Sonra hocası ona bir çeşit takvim olan Compostum'u
okudu. Bu da on altı yıl, iki ay sürdü. O zaman hocası
öldü :
Yıl bindörtyüz yirmi iken
öldü gitti frengiden.
Sonraki hocası üstad Jobelin Bride adında öksürüklü
bir başka ihtiyardı. Bu hoca da ona Hugotio'yu, Hebrard'-
81
in Grecismus'unu, Doctrinal'i, Pars'ları, Quid est'i, Supplementum'u,
Marmotret'nin Sofra Adabı'nı, Senaca'nın
Dört Baş Erdem'ini, Passavantus'un Cum Commento'sunu,
şölenler için Ninni'yi (67) ve aynı hamurdan başka kitaplar
okudu. Bunları okuyunca Gargantua, bizim sonradan
hiç bir fırında pişiremediğimiz kadar pişip akıllandı.
82
BÖLÜM : XV
Gargantua'nın Nasıl Başka Hocalara Verildiği
Bu arada babası baktı ki oğlu çok iyi çalışıyor, bütün
vaktini bu işe veriyor ama yine de bir yararını görmüyor,
daha da kötüsü, gittikçe daha densiz, daha sersem
oluyor, alıklaşıp salaklaşıyordu.
Grandgousier bundan yakınırken, Papeligosse genel
valisi (68) Don Philippe des Marays dedi ki ona: böylesi
hocalardan böylesi kitaplar okuyacağına hiçbir şey öğrenmemek
daha iyidir, çünkü bütün öğrettikleri saçma, bütün
bildikleri koftur, bu adamlar güzelim soylu kafaları
kısırlaştırıp gençliğin bütün çiçeğini soldururlar. Böyle
olduğunu anlamak için, günümüzdeki gençlerden sadece
iki yıl okumuş birini alın, dedi. Eğer bu genç sizin oğlunuzdan
daha aklı başında değilse, sözü sohbeti daha yerinde
değilse, herkesin yanında nasıl davranılacağını daha
iyi bilmiyorsa, ne isterseniz deyin bana, Brene farfarası
deyin (69). Bu öneri Grandgousier'nin pek hoşuna gitti ve
hemen uygulanmasını istedi.
Akşam yemeğinde bu bay des Marays kendi uşaklarından
Villegongys'li Eudemon adında (70) bir delikanlıyı
getirdi; bu genç öyle iyi taranmış, öyle iyi giyinmiş, öyle
iyi fırçalanmış, öyle kibar davranışlıydı ki, insandan çok
bir küçük meleğe benziyordu. Grandgousier'ye dedi ki:
«Daha on iki yaşında. Görelim ne fark olduğunu sizin
o eski alık allâmelerinizin bilgisiyle şimdiki gençler
arasında.»
83
Bu denemeden hoşlanan Grandgousier: «Uşak kendini
göstersin» dedi. O zaman Eudemon, efendisi genel validen
izin alarak, şapkası elinde, alnı açık, ağzı pembe pembe,
bakışı güven dolu, gözleri bir çocuk saflığı ile Gargantua'ya
dikili, ayağa kalktı ve başladı övmeye ve yüceltme- ,
ye önce onun erdem ve iyi huylarını, ikinci olarak bilgisini,
üçüncü olarak soyluluğunu, dördüncü olarak beden güzelliğini,
beşinci olarak da Gargantua'ya tatlılıkla, kendisini
bu kadar iyi yetiştirmek isteyen babasına gerekli en
büyük saygıyı göstermeyi öğütledi, sonunda kendisini en
nâçiz kulu bilmesini rica etti; tanrılardan başkaca bir dileği
olmadığını, ona bir hizmette bulunabilirse bunun kendisine
yapacağı en büyük lütuf olacağını söyledi. Bütün
bunları öyle yerinde tavırlarla, öyle açık bir söyleyişle, öyle
etkili bir sesle, öyle süslü ve güzel bir lâtinceyle söyledi
ki, bu çağın bir delikanlısından çok, eski zamanın bir
Gracchus'una, bir Çiçero'nuna, bir Aemilius'una benziyordu
(71).
Buna karşılık Gargantua'nın bütün yaptığı inekler gi-,
bi ağlamak oldu, yüzünü külâhıyla kapadı ve ölmüş eşekten
nasıl osuruk çıkmazsa, onun ağzından da tek kelime
almak mümkün olmadı.
Babası öyle kızdı ki hocası Jobelin'i öldürmek istedi.
Ama bay des Marays tatlı tatlı diller dökerek öfkesini yatıştırdı.
Bunun üzerine Grandgousier parası verilsin, çatlayasıca
içki içirilsin ve cehennem olup gitsin dedi.
«Bir ingiliz gibi sarhoş olup getoerirse, bugün kimseye
yük olmaz artık,» diyordu.
Jobelin hoca evden ayrılınca, Grandgousier genel valiye
oğlunu kimin eğiteceğini danıştı, bu işjn Eudemon'-
un öğretmeni Ponokrates'e (72) verilmesi ve o zamanın
Fransa'sında delikanlıların neler okuduğunu görmek için
hep birlikte Paris'e gidilmesi kararlaştırıldı.
84

BÖLÜM : XVI
Gargantua'nın Paris'e Nasıl Gönderildiği, Onu Götüren
Dev Kısrağın Hoşova'da Keneleri Nasıl Dağıttığı
O günlerde dördüncü Numidya kralı Fayoles (73) Afrika'dan
Grandgousier'ye görülmüş görülecek kısrakların
en insini, en büyüğünü, en azmanını yolladı (bilirsiniz Afrika'dan
hep yeni şeyler gelir); bu kısrak altı fil büyüklüğünde
idi, ayakları Caesar'ın atının ayakları gibi parmak
parmaktı, kulakları Languegoth keçilerinin kulakları gibi
sarkıktı, kıçında da küçük bir boynuz vardı. Ayrıca da
kavruk al tüylüydü ve yer yer boz benekleri vardı. Ama
üstüne üstlük korkunç bir kuyruğu vardı, bu kuyruk aşağı
yukarı Langes yakınlarındaki Saint Mars kulesi (74) iriliğinde
ve onun gibi dört köşeydi, kuyruğun kılları tıpkı
buğday başakları gibi büklümsüzdü.
Buna şaştınızsa, Iskitya koçlarının on beş kilodan ağır
kuyrukları daha az mı şaşırtıcı? Ya Suriye koyunları?
Tenaud (75) doğru söylüyorsa, kuyrukları öyle uzun, öyle
ağırmış ki, taşıyabilmesi için bir araba koyuyorlarmış kıçlarına.
Sizin gibi düz ova zamparalarında öyle kuyruk ne
gezer?
Bu at denizden üç kalyon bir çektirme ile Thalmondois'daki
Olonne limanına (76) getirildi.
Grandgousier atı görünce: «İşte » dedi, «oğlumu Paris'e
götürmek için biçilmiş kaftan. Bak hele, vallahi işler
87
yolunda. Gün gelecek büyük bilgin olacak oğlumuz. Bay
hayvanlar olmasaydı, bizler bilginler gibi yaşardık (77).»
Ertesi gün, şaraplar içildikten sonra tabii, Gargantua
öğretmeni Ponokrates ve onlarla birlikte genç uşak Eudemon
yola çıktılar. Havalar açık, yağmursuz olduğundan
babası oğluna kırmızı mesler yaptırdı, Babin, potin der bunlara
(78).
Böylece güle söyleye yola çıktılar ve her gün bol bol
yiyip içerek Orlâans'nın yukarılarına vardılar. Orada otuz
beş fersah uzunluğunda ve aşağı yukarı on yedi fersah
genişliğinde bir orman vardı. Bu ormanda korkunç bir
at sineği ve eşek arısı bolluğu vardı, o kadar ki burası
zavallı eşekler, atlar, kısraklar için gerçek bir cehennemdi.
Ama Gargantua'nın kısrağı kimsenin aklına gelmeyen
bir oyunla, kendi türünden olan bütün hayvanlara bu ormanda
yapılmış bütün işkencelerin bir güzel öcünü aldı.
Nasıl derseniz, ormana girdikleri anda eşek arıları hücuma
geçer geçmez, kuyruğunu kılıç misâli çekti ve öylesine
bir veryansın etti ki, tüm ormanı sildi süpürdü. Rastgele,
bir o yana, bir bu yana, enine boyuna, alttan üstten vurup,
ormanı ot biçer gibi yerle bir etti. öylesine ki o gün
bu gündür ne orman kaldı, ne eşek arısı, ne sinek. Bütün
bölge düz ova oldu.
Bunu gören Gargantua pek öğünmediyse de hoşlandı
bundan ve adamlarına, «Hoşuma gitti» dedi ve oranın adı
Beauce yani Hoşova kaldı (79). Ama yemek yerine de hava
aldılar. Bundan ötürü halâ bugün bile Hoşova'nın beyleri
yemek yerine hava alırlar, bundan hiç de yakınmazlar,
bol bol tükürürler. (80)
Sonunda Paris'e vardılar. Orada Gargantua adamlarıyla
cümbüş ederek iki üç gün dinlendi, o sırada Paris'te
hangi bilginlerin bulunduğunu ve hangi şarapların içildiğini
araştırdı.
88

BÖLÜM : XVII
Gargantua'nın Kendisine Hoş Geldiniz Diyen Paris'lileri
Nasıl Karşıladığı ve Nötre Dame Kilisesinin Koca
Çanlarını Nasıl Kaçırdığı
Birkaç gün dinlendikten sonra Gargantua şehri gezdi
ve herkes onu büyük bir hayranlıkla seyretti, çünkü Paris
halkı doğuştan öyle budala, öyle avanak, öyle salaktır
ki, bir soytarı, bir goygoycu, boynu çıngıraklı bir katır,
dört yol ağzında duran bir kemençeci orada iyi bir İncil
vaızından daha fazla insan toplar başına.
Gargantua'nın peşine düşüp öyle rahatsız ettiler ki
onu, Nötre Dame kilisesinin kuleleri üstünde dinlenmek
zorunda kaldı. Oraya çıkıp da çevresinde bunca insanı görünce,
şöyle dedi açıkça :
«Sanırım bu serseriler beni karşılamalarına teşekkür
etmemi, kendilerine bir armağan sunmamı istiyorlar. Hakları
var. Ben biraz şarap ikram edeyim bari onlara, ama
yalancıktan bir şarap.»
Sonra gözlerinin içi gülerek o güzel önlüğünü çözdü,
maslahatını havaya kaldırıp öyle zorlu bir çiş yağmuruna
tuttu ki onları, kadınları ve çocukları saymazsak, ikiyüzaltmışbin,
dörtyüz onsekiz kişi boğuldu.
Bu çiş sağanağından tabana kuvvet kaçıp kurtulanlar
oldu, bunlar kan ter içinde öksüre aksıra, soluk soluğa
üniversite yokuşunun en yukarısına varınca, kimi öfkeyle,
91
kimi şakacıktan (par ris) (81) söğüp saymaya başladılar:
«Abaru abari! Tanrı korusun bizleri. Bir güzel yıkandık
şakacıktan.» Böylece şehrin adı Paris oldu, daha önceleri
oraya Strabon'un dediği gibi Leucece denirdi, bu da yunancada
Akça demektir (82), oradaki kadınların ak baldırlı
olmalarından ötürü. Paris'e bu yeni adın verilmesini orada
bulunanlar, her biri kendi semtindeki ermişlerin adına küfürler
ederek kutladılar, her soydan, her türden gelme Paris'liler
yaradılıştan hem iyi küfürbaz, hem iyi hukukbazdırlar,
biraz da palavracıdırlar, buna dayanarak Joanninus
de Barranco (83) «Küfürname» adlı kitabında Paris'li
adının yunanca «parrhesia» dan geldiğini ileri sürer, yunancada
bu kelime ağzı kalabalık demektir.
Gargantua bunun üzerine, adı geçen kulelerdeki koca
çanlara döndü ve hepsini çalıp pek uyumlu sesler çıkardı.
Çanlar çalarken bunların, Brie peynirleri, taze ringa
balıklan ile yükleyip babasına geri göndermek istediği
kısrağının boynunda iyi birer çıngırak olacağı aklına esti,
Gerçekten de bu düşünceyle çanları evine götürdü.
O sırada ermiş Antoine tarikatından bir jamboncu
rahip domuz dilenmeye geldi; bu rahip kendini uzaktan
duyurmak ve mahzendeki domuz yağını titretmek için çanları
gizlice kaçırmak istedi, ama kibarlığına yedirmeyip
bıraktı, fazla sıcak oldukları için değil, taşıma bakımından
fazlaca ağır oldukları için. Bu adam Bourg'daki jamboncu
değildi, çünkü o benim iyi dostumdur, böyle şey yapamaz
(84).
Derken bütün şehir ayaklandı, bilirsiniz ya Paris'liler
o kadar kolay ayaklanırlar ki, yabancı milletler Fransız
krallarının sabrına şaşarlar, nasıl oluyor da bu krallar bu
ayaklanmaların günden güne artan tehlikelerini görüp
bunları gereğince bastırmıyorlar diye. Keşke bu kopuşma-
92
ların, bu baş kaldırmaların hangi fırında piştiklerini bilsem
de hemcinslerime açıklasam.
İnanın bana, aklı başından gidip şaşkına dönen halkın
toplandığı yer Sorbonne'du, bugün değilse de, o günlerde
Paris'in kaderi orada saptanıyordu. Dava oraya götürüldü
ve çanların kaçırılması olayının vehameti ortaya
kondu. Pro et contra, lehte ve aleyhte bir hayli akıl yürütüldükten
sonra, Aristo mantığına uygun olarak fakültenin
en yaşlı, en yetenekli üyesinin Gargantua'ya gönderilmesine
karar verildi. Bu üye Gargantua'ya çanların yitirilmesinden
doğacak korkunç sonuçları anlatacaktı, üniversiteden
bazı kimseler bu işi bir sofist'ten çok bir hatibin
daha iyi göreceğini ileri sürdüyse de, seçilen bilgin bizim
Janotus de Bragmardo, yani Yuhanna Yerakliyus oldu (86).
93
BÖLÜM : XVIII
Yuhanna Yerakliyus'un Nasıl Gargantua'dan Koca
Çanları Almaya Gönderildiği
Üstat Yuhanna Sezar biçimi kırkılmış saçları, başında
allâme külahı, fırınlanmış pelteler ve kutsal fıçı suyu
dolu midesi ile Gargantua'nın evine doğru yollandı; önünde
üç kırmızı burunlu hademe, ardında üstleri başları pislik
içinde beş altı miskin softa vardı.
Kapıda onları Ponokrates karşıladı, kılıklarını görünce
ürktü, olmayacak maskeler takınmış kimseler sandı onları.
Sonra miskin softalardan birine bu maskaralığın ne
demek olduğunu sordu. Çanların kendilerine geri verilmesini
istedikleri cevabını aldı.
Bunu duyar duymaz Ponokrates bir koşu gidip Gargantua'ya
haber verdi, verilecek cevabı hazırlasın, ne yapmak
gerektiğini hemen düşünsün diye. Durumu öğrenince,
Gargantua öğretmeni Ponokrates'i, kâhyası Philotomie'yi,
seyisi Gymnastes'i ve Eudemon'u bir kenara çekti
ve onlarla ne denip ne yapılacağı üstüne kısaca görüştü.
Hepsi şunda anlaştı: Bu adamlar içki kilerine götürülecek,
orada bir güzel sarhoş edilecek ve başlarındaki
öksürüklü bunak, çanların onun isteği üzerine geri verilmesiyle
böbürlenmesin diye, o içedursun, şehrin valisi,
Üniversite rektörü ve kilisenin baş papazı çağırtılacak ve
üstat elçilik görevini yerine getirmeden çanlar onlara teslim
edilecek. Sonra bu gelenlerin de önünde üstadın güzel
söylevi dinlenecek. Denildiği gibi yapıldı; çağrılan kimseler
gelince, toplantı salonuna götürüldü ve orada öksüre
tıksıra aşağıdaki söyleve başladı.
94
BÖLÜM : XIX
Üstad Yuhanna Yerakliyus'un Çanları Geri Almak
İçin Gargantua'ya Çektiği Söylev
«Ene, öhö, öhö öhö! Mna dies, sayın bay, mna dles
sizlere de baylar! (86). Çanlarımızı geri vermenizde sadece
hayır vardır, zira onlara muhtaç bulunmaktayız. Ehe, öhö,
hapşu! Eskiden bu çanları Cahors'daki Londra halkı ve
Brye'deki Bordeaux'lular bizden büyük para karşılığı satın
almak istediler, vermedik; almak istemelerinin nedeni,
bu çanların ana maddelerinin karışımındaki özel niteliktir
ki bu da özlerindeki topraksal kaynaşım dolayısiyie
bağlarımızdan, yalnız bizim bağlarımızdan değil, çevremizdekilerin
de bağlarından türlü afetleri defetmektedir;
zira biz şaraptan yoksun kalırsak her şeyimizi yitirmiş olur,
ne aklımız kalır, ne yasamız.
Ayrıca benim isteğim üzerine çanları geri verirseniz,
altı kangal sucuk ve bacaklarımın muhtaç olduğu bir çift
pantolon kazanmış olacağım, vermezseniz bunları alamıyacağım.
Hey Tanrı, Domine, ne iyi şeydir bir pantolon
ef vir sapiens non abhorrebit eam, yani aklı başında kişi
geri çevirmez bu işi. Ha! Ha! Her yiğidin kârı değildir bir
pantolon sahibi olmak, ben bunu kendimden bilirim! Düşünün,
ulu bayım, on sekiz gündür kafamda bu güzel sözleri
tımbırdatıyorum: Reddite quae sunt Cesaris Cesari,
et quae sunt Dei Deo, yani Sezar'ın olanı Sezar'a ve Tan-
95
rı'nın olanı Tann'ya verin. İbi jacet lepus, yani burdadır
tavşan, yani meselenin esası.
Ah ne olur, ulu bayım, in camera charitatis, yani manastırda
benimle bir akşam yemeği yeseniz, Allah rızâsı
için, rcos faciemus bonum cherubin, ne güzel melekler, yani
yemekler yeriz. Ego occidi unum porcum, et ego habet
bono vino, yani bir domuz kestim ve iyi şarabım da var.
İyi şaraptan kötü lâtince çıkmaz.
İmdi, de parte Dei, date nobis clochas nostras, yani
Allah rızası için verin çanlarımızı geri. İşte size Üniversite
adına bir kitap veriyorum, Utino'nun Vaazları, buna karşılık
çanlarımızı verin bize. Vultis etiam pardonos? Sevap
bonoları da ister misiniz? Per diem, habitis et nlhil payabitis.
Tanrı adına söz, dilediğiniz kadar veririz, para da istemeyiz.
Ey ulu bay tanrı, clochidonnaminor nobis! Çanlarımızı
çınlatın bize! Dea, est bonum urbis, gerçekten, bunlar
öz malıdır şehrin. Herkes yararlanır onlardan. Kısrağımız
bu çanlardan hoşlanıyorsa, bizim üniversitemiz ve hoşlanıyor,
o üniversitemiz ki akılsız bir kısrağa benzetilmiştir,
böyle bir benzetiş bilmem hangi Mezmur'da geçer...
Oysa bu defterime yazmıştım, bundan iyi kanıt mı olur?
Ehe, öhö, öhö!
Her çan çınlar, çınladıkça çanlaşır, çanlaştıkça çınlaşır,
çıniaşan çanlaşmak, çanlaşan çınlaşmak zorundadır..
Paris cansız olamaz, vesselam.
Ha, ha, ha, konuşmak buna derler! Birinci mantık ilkesinin
üçüncü bendi bunu emreder. Hey gidi hey> bir
zamanlar ben ne yaman kanıtlamalar yapardım, ama şimdi
işim gücüm hayal kurmak, bundan böyle benim dilediğim
iyi bir şarap, iyi bir yatak, sırtım sıcakta olmalı, karnım
sofrada bu burnum derin bir çanakta...
Ey ulu tanrı bay, yalvarırım size Baba, Oğul ve Ru-
96
huikudus adına, amin, verin çanlarımızı geri. Verin ki belâlardan
korusun sizi Tanrı ve sağlık tanrıçamız Meryem
ki yüzyıllar yüzyılı yaşayacak, başımızda kalacaktır, amin!
Hene, höhö, höhö, höhöhö!
Verum enim vero, quando quidem, dubio procul, edepol,
quoniam, ita certe, meus Deus fidus, gerçek şudur ki,
su götürmez kesindir, tanrı da tanıktır ki, cansız bir şehir
değneksiz bir köre, kuşamsız bir eşeğe, çıngıraksız bir
ineğe benzer. Çanları bize vermediğiniz sürece durmadan
size değneğini yitiren bir kör gibi bağıracağız, kuşamsız
bir eşek gibi anıracağız, çıngıraksız bir inek gibi böğüreceğiz.
Paris hastanesinin yakınlarında oturan Lâtince uzmanı
bir zat, zamane şairlerinden Taponus, hayır yanıldım,
Pontanus (87) adında birine hak vererek, çanların
kuş tüyünden ve çan tokmağının tilki kuyruğundan olmasını
ister, çünkü çanlar onun şiire benzer şiirler döktürürken
beyninin barsaklarında ishal yapıyormuş; sen misin
bunu söyleyen, allem kallem, o dedi bu dedi, dırdır vırvır
derken, adamın adı zındığa çıkmış. Biz böyleyiz işte, balmumunu
damgalar gibi insanları da damgalarız. Ben bunu
bilir bunu derim. Valete et plaudite, sağ olun ve alkışlayın.
Galepinus recensul, böyle deyip kesti Calepino
(88).»
97
BÖLÜM : XX
Üstadın Kumaşını Nasıl Alıp Gittiği ve
öteki Sorbonculara Nasıl Dava Açtığı
Üstat söylevini bitirir bitirmez, Ponokrates ve Eudemon
öyle katılasıya güldüler ki, ruhları cennetlik oluyor
sandılar; Crassus bir aygır eşeğin devedikeni yediğini görünce
tıpkı öyle gülmüş; Philemon da bir eşeğin sofra için
hazırlanmış incirleri yediğini görünce gülmekten katılarak
ölmüştü.
Üstat Yuhanna da onlarla birlikte yarışırcasına gülmeye
başladı. O kadar güldüler ki, beyin hamurlarının dayanılmaz
çalkantısından gözlerine yaşlar geldi. Beyinlerindeki
gözyaşı suları sıkışınca göz sinirleri aracılığıyla
dışarıya fırladı. Böylece, Demokritos'u Herakleitos'laştırmış
ve Herakleitos'u Demokritos'laştırmış oluyorlardı (89).
Bu gülmeler yatışınca, Gargantua adamları ile ne yapmak
gerektiğini görüştü. Ponokrates bu yaman söylevciye
yeniden şarap içirilmesini, kendilerini eğlendirdiği ve
oyuncu Songecreux'den (90) daha çok güldürdüğü için
ona, şakrak söylevinde adı geçen on kangal sucuğun, ihtiyarlık
için gerekli saydığı bir pantolon, üç yüz kütük, yirmi
beş fıçı şarap, kaz tüyünden üç katlı bir yatak, geniş
ve derin bir çanakla birlikte verilmesini önerdi.
Herşey görüşüldüğü üzere yerine getirildi. Yalnız Gargantua
üstadın bacaklarını rahat ettirecek pantolonun he-
98
men bulunabileceğini sanmıyordu. Hangi türlüsünün ona
uygun geleceğini bilmiyordu, acaba hacetini kolay görmesi
için iner kalkar cinsten mi olmalıydı, yoksa böbreklerini
daha çabuk rahatlatmak için yırtmaçlı mı olmalıydı,
yoksa göbeğini sıcak tutması için İsviçre biçiminde mi
olmalıydı, ya da beli fazla ısınmasın diye sallankuyruk
biçiminde mi? Bir karara varamadığı için ona yedi arşın
siyah şayak, astarı için de üç arşın beyaz bez verdirdi.
Yakacak odunları hamallar, sucukları ve kap kaçağı çömezler
taşıdı. Şayağı üstat kendisi götürmek istedi.
Sorbonlulardan Jousse Bandouille adlı biri bunun yakışık
almıyacağını, üstadın bu işi kendilerinden birine bırakması
gerektiğini ileri sürdü.
«Vay eşek kafalı, vay» dedi Yerakliyus, «biçimsel mantık
gereğince düşünmüyorsun. Varsayımları ve ilk kuralları
iyi buseydin böyle konuşmazdın. Panus pro quo supponit?
Kumaştan kimin yükümlü olması gerekir?»
«Confuse et distributive! Belirsiz bir bölüşümlü.»
«Koca eşek, sana öyle mi böyle mi diye sormuyorum,
pro quo, kimin diye soruyorum; pro tibiis meis, bu kumaş
benim bacaklarım içindir, bundan ötürü benim taşımam
gerekir, sicut suppositum portat appositum, sonuç nasıl
nedeni taşırsa.»
Böylece kumaşı yüklenip sıvışıverdi Patelin gibi (91).
Dahası var: Bizim öksürüklü üstat Sorbonluİarın gene!
kurulunda kazandığı zaferin gururu içinde kendisine
vaadedilmiş olan pantolon ve sucukları istediği zaman,
bu isteği kesinlikle reddedildi, çünkü bunları Gargantua'-
dan almış olduğu haberi kulaklarına varmıştı. Üstat onlara
anlattı ki bunlar kendisine ayrıca ve cömertçe hediye
edilmişti. Gargantua'nın cömertliği onların sözlerinde durmalarına
engel olamazdı. Yine de, hakkına razı olması ve
başkaca bir zırnık bile alamıyacağı söylendi kendisine.
99
«Hangi hak, dedi Yerakliyus, burada hakkın tanındığı
yok. Hain herifler, beş para etmezsiniz siz, yer yüzünde
sizden kötü insan yoktur, bilirim bunu. Tereciye tere
satmayın. Kötülüklerinize ben de bir hayli katıimışımdır.
Vallahi de billahi de burada işlenen ve sizin ellerinizle
yoğrulan bütün yolsuzlukları krala bildireceğim bir bir. Sizi
birer haydut, birer hain, birer zındık, birer iblis, birer
Tanrı ve ırz düşmanı olarak diri diri yaktırmazsa, cüzzamlara
tutulayım!»
Bunun üzerine aleyhine zabıtlar tutuldu, Yuhanna da
onları mahkemeye verdi. Mahkeme davayı ele aldı ve ele
almakta devam ediyor. Kesin kararın çıkacağı günedek
Sorbonlular kıçlarını, Yerakliyus ve çömezleri de burunlarını
silmemeye yemin ettiler. Bu yeminler yüzünden hepsi
halâ pislik ve sümük içinde yüzmektedirler, zira mahkeme
henüz bütün kanıtları elekten geçirmedi. Karar çıkmaz
ayın son çarşambasında verilecek, yani hiç verilmeyecek,
çünkü bilirsiniz ya, yargıçlar süreyi uzatmakta doğadan
da ileri giderler ve kendi yazdıklarını da bozarlar.
Paris yargıçlarına sorarsanız sonsuz şeyleri yalnız Tanrının
yapabileceğini söyler dururlar. Doğa hiçbir şeyi ölümsüz
yaratmaz, ürettiği her şeye bir son ve süre verir, çünkü
omnia orta cadunt, her doğan şey batar; gel gelelim bu
sabah ortakçıları (92) önlerinde askıda kalan davaları hem
sonsuz, hem ölümsüz kılarlar; böylece Delphoi'da kutsanan
Lakedemonya'lı Khilon'un (93) dediğini doğrulamış
oluyorlar: Khilon der ki, mutsuzluk ve dava yoldaştırlar,
davası olanlar da mutsuz kişilerdir, çünkü aradıkları hakkı
almadan ömürleri tükenir gider.
100
BÖLÜM : XXI
Sorbonoman Eğiticilerin Yönetimi Altında
Gargantua'nm Eğitilmesi
ilk günler böylece geçip çanlar yerine konduktan sonra,
Paris'liler bu soylu davranışa karşılık Gargantua'nm
kısrağını dilediği sürece bakıp beslemeyi önerdiler. Bu
öneri Gargantua'nm hoşuna gitti ve kısrağı Biere(94) ormanına
gönderdiler. Şimdi artık orda değildir sanırım.
Bunun üzerine Gargantua Ponokrates'in dilediği gibi
eğitilmeyi canla başla istedi; ama Ponokrates eski eğiticilerinin
onu bunca zaman içinde nasıl bu kadar boş, anlayışsız
ve bilgisiz bırakabildiklerini anlamak için Gargantua'nm
başlangıçta alıştığı yoldan yürümesini uygun buldu.
Gargantua, alıştığı zaman ayarlamasına göre, hava aydınlık
olsun olmasın saat sekizle dokuz arasında uyanıyordu;
eski yöneticilerinin buyurduğu üzere Davud'un sözünü
ileri sürerek: «Vanum est vobis ante lucem surgere»
ışıktan önce kalkmanız boşunadır.
Sonra can damarlarını daha iyi işletmek için, bir süre
yatağında hopluyor, zıplıyor, takla atıyordu, sonra mevsimine
göre giyiniyor; en severek giydiği de içi tilki kürkleriyle
kaplı kalın yünlüden bol ve uzun bir urbaydı. Saçlarını
Almain (95) tarağıyla, yani parmaklarıyla tarıyor, çünkü
eğitimcilerine göre başka türlü taranmak yıkanmak ve
101
temizlenmek bu dünyada vaktini yitirmekti.
Sonra kakasını, çişini ediyor, gırtlağını temizliyor, geğiriyor,
yelleniyor, esniyor, tükürüyor, öksüruyor, aksırıyor,
hapşırıyor, kaba kaba sümkürüyor ve sabahın neminden,
serinliğinden korunmak için kahvaltı ediyordu: güzel işkembe
kızartmaları, güzel ızgara etler, güzel jambonlar,
oğlak kebapları yiyor ve türlü çorbalar içiyordu.
Ponokrates, yataktan kalkar kalkmaz, daha bedenini
biraz çalıştırmadan midesini doldurmasına karşı çıkıyordu,
Gargantua da:
«Ne demek, diyordu, az mı cimnastik yaptım? Kalkmadan
yatağımda yedi sekiz takla attım, yetmez mi? Papa
Alexandre Yahudi hekiminin öğütüyle öyle yapmış ve
kendisini kıskananlara inat ölünceye kadar yaşamış. İlk
hocalarım beni böyle alıştırdılar, kahvaltı insanın belleğini
işletir diyorlar ve onun için sabahtan içki bile içiriyorlardı.
Bana çok yarıyor bu, sonraki yemeklerimi de daha
iştihayla yiyorum. Paris'te, fakültesinin başında gelen üstat
Tubal derdi ki bana: En iyisi hızlı koşmak değil, erken
yola çıkmaktır; onun için bizim insanlığımıza tam sağlık
verecek olan ördekler gibi bol bol, tümen tümen içmek
değil, sabah erkenden içmektir; ünde versus, şiire de girmiştir
bu :
Erken kalkmak değil gerek
En iyisi sabah içmek.»
Bu doyasıya kahvaltıdan sonra Gargantua kiliseye
gidiyordu. Dua kitabını bir büyük sepet içinde taşıyorlardı;
sarılıp sarmalanmış olan bu kitap kapakları ve kâğıdı
kadar üstünde birikmiş olan yağlardan da ötürü ne fazla
ne eksik tam onbir batman altı okka ağırlığındaydı. Gargantua
kilisede yirmialtı ya da otuz dua dinliyordu. Sonra
kendi papazı hüthüt kuşuna benzer kılığı ve soluğu
102
üzüm suyuyla adamakıllı tütsülenmiş olarak geliyor; onunla
birlikte türlü ilâhiler mırıldanıyorlardı; kelimeleri öyle
bir özenle tek tek ayıklıyorlardı ki teşbih taneleri gibi, hiçbiri
yere düşmüyordu.
Kiliseden çıkışında ona bir öküz arabası içinde, tanelerinin
herbiri bir kelle iriliğinde olan bir Saint Claude
tespihi getiriyorlardı, bu tespihle kilisenin kapalı avlusunda,
revaklar altında ya da bahçede dolaşırken onaltı keşişin
edebileceği duadan fazlasını ediyordu.
Sonra yarım saatçık kadar gözlerini kitaba dikip ders
çalışıyordu, ama komedya yazarı Terentius'un dediği gibi,
gönlü mutfağa kayıyordu.
Oturaklar dolusu işedikten sonra, sofraya oturuyor
ve yaradılıştan ağır davranışh olduğu için yemeğe birkaç
düzine jambon, füme sığır dili, balık yumurtası, humbar
ve buna benzer şarap mezeleri ile başlıyordu. Bu arada
adamlarından dördü birbiri ardı sıra, hiç durmadan ağzına
kovalar dolusu hardal atıyorlardı. Böbreklerini rahatlatmak
için bir dev yudumu beyaz şarap içiyordu. Sonra,
mevsimine ve iştahına göre, etler yiyordu ve karnı iyice
şişince de yemeği kesiyordu. İçmeye gelince onun başı
sonu, kuralı muralı yoktu, çünkü, diyordu, içmenin sonu,
sınırı, içen kişinin terlik mantarlarının yarım kadem şiştiği
zamandı.
103
BÖLÜM : XXII
Gargantua'nın Oyunları
Sonra ağır ağır bir dua mırıldanarak, ellerini şarap
içerek yıkıyor, dişlerini bir domuz paçasıyla temizliyor ve
adamlarıyla söyleşip gülüşüyordu. Sonra masaya yeşil çuhalar
serilip oyun kâğıtları, zarla damalar, satrançlar geliyordu.
Ve oynanan oyunlar şunlardır (96):
git gel
tek kâğıt
aldı kaçtı
silmece
zafere
Pikardya dümeni
yüzleme
epineme
mutsuz dam
karıştırmaca
ona pas
otuz bir
çifte çift
üçyüzleme
mutsuz vale
cezalama
çevirmece
bozuşmaca
ökseleme
boynuzlama
kim dedi, ne dedi
silmece soyunmaca
evlenmece
keyiflenme
kim ne der
eden bulur
kesmece
ispanyol oyunu
italyan oyunu
kokinber, kazanan kaybeder
aldandı
işkence
horlama
gıdıklama
onurlama
bilmece
104
satranç
kurtla kuzu
kaydırmaca
inekleme
aklama
ya sana ya bana
üç zar
dama
var yok
az çok
kızıl elma
bozuk düzen
tavla
çizmece
kapalı tavla
şeytan I ama
zorlama
dam'lama
balama
birleme ikileme
bıçaklama
ver anahtarı
al karoyu
bul çifti al parayı
yazı mı tura mı
aşık oyunu
cimri oyunu
düzleme
kunduram sende
baykuş oyunu
tavşan kaçtı
tir I i tan ten
domuz kaçtı
saksağan uçtu
boynuzuna boynuz
gebe öküz
deh deh
gıdıklayım gülme
gagalamaca
nal söktürmece
layotru
eşekleme
oturmaca
mum-sakal oyunu
buskin
şiş çekmece
sür panayıra
birader, çantanı ver
koç yumurtası
sür dışarı
Marsilya inciri
tüfekleme
oklarına
tilki yüzmece
toplamaca,
madama çengel
et lâfı, sat yulafı
üfle dur, yansın kömür
çatışmaca
öl yargıç, diril yargıç
fırınlama
haydut kaçtı
bıldırcın
kambura kambur
bul ermişi
çimdikleme
105
armut piş
pinpon
üçleme
çember
dişi domuza
karın karına
vur yokuşa
süpürmece
kaydırak
ben de varım
fuket oyunu
çelik çomak
rendeleme
yassı top
dön baba dön
Roma kazığı
tükaka
Angenart oyunu
top yuvarlama
Yunan oyunu
kabuk üstüne kabuk
çömlek kıran
el bende
fırıldak
serpiştirme
değneğini kısalt
uçtu uçtu (uçar)
göz kırpmaca
piket oyunu
blanka
tavşan kaç
seget
kalecik
dizim dizim
gir çukura
kim horluyor
hortum oyunu
papaz kaçtı
karartmaca
şaşırtmaca
balıklama
mekik
vur kıçına
al süpürgeyi
tapışmaca
ne böceği - bok böceği
al beni, aldım seni
gitti gider
çatal meşe
at eridi
kurt kuyruğu
ağızdan yellenme
bilader, kargımı ver
çalı çırpı
mertek
çık kavağa
sinek uçtu
küçücük, öküzcük
dedim dedi
dokuz el
deli külahı
yıkıldı köprü
bağlamaca
al pabuç, ver pabuç
kokanten
kör ebe
106
mirlimofli bul domuzcuğu
fitleme tuzlu kıç
kurbağa oyunu güvercin uçtu
çomaklama üç kâğıt
piston doldurmaca
top oturtma çalıdan atladı
sinek kızı, maça kızı kesişmece
tezgâhlama saklambaç
baş başa oyunu kesen nerede, kıçımda
üzümcük çaylak yuvası
gebertmece geç öne
krokinol yutturmaca
hotoz yıkama osurtmaca
belot havanda hardal
yulaf ekme kambos
homini gırtlak düştü düştü
değirmen oyunu pikando
savunmaca kelleye kelle
gerisin geri karga oyunu
kantar oyunu turna oyunu
çiftçi oyunu taykup
hop hop hım hım
kudurtmaca ne kuşu, tarla kuşu
lleşe leş fiskeleme
merdiven oyunu
Güzel güzel oynadıktan, eğlendikten, zamanı bir hoş
savurup eledikten sonra, biraz içmek iyi olurdu elbet; herkes
on bir kâse şarap içti, bu cümbüşten hemen sonra güzel
bir sedir ya da rahat, geniş yatakta uzanılıp iki üç saat,
hem düşünmeyip hem konuşmadan uykulara dalındı.
Gargantua uyanınca kulaklarını kaşıyıp oynattı biraz.
Derken serin serin şaraplar geldi, o da her zamankinden
daha keyifle içti.
107
Ponokrates uykudan sonra içmenin kötü bir şey olduğunu
söyledi. Gargantua:
«Kilise babalarının yaptığı da budur aslında, dedi, yaradılıştan
uykum tuzludur benim, bunca yağlı jambonu da
uykuda edinmişimdir.»
Sonra biraz çalışıyor ve sabah dualarını keyfince savuşturmak
için bir yaşlı katıra biniyor, daha önce dokuz
krala bineklik etmiş bu katırın üstünde ağzını oynatıp,
başını sallayarak tavşanların ağlara düşmesini görmeye
gidiyordu.
Dönüşünde doğru mutfağa gidip şişte hangi etlerin
kızardığına bakıyordu. Akşam yemekleri de yamandı doğrusu
: Gargantua içkici komşularını da yemeğe çağırmaktan
hoşlanırdı, onlarla birlikte eski yeni adamları da bol
bol içerlerdi. Bunlar arasında Fou, Gourville, Grignault,
Marigny gibi beyzadeler bulunurdu (97).
Akşam yemeğinden sonra güzel tahta rahleler geliyordu
ortaya, yani tavla oyunları, ya da bir iki üç, resterest
gibi kâğıt oyunları. Vakitlerini böylece geçiriyor ya da
çevredeki kızları görmeye gidiyor, onlarla küçük şölenler,
gece yemekleri üstüne gece yemekleri düzenliyorlardı.
Sonra dolu dizgin ertesi gün saat sekize kadar uyuyorlardı.
108
BÖLÜM : XXIII
Ponokrates'in Gargantua'yı Nasıl Günün Hiçbir Saatini
Boş Geçirmeyen Bir Eğitimle Yetiştirdiği
Ponokrates Gargantua'nın bu bozuk yaşayışını görünce,
onu bir başka türlü okutmaya karar verdi, ama ilk günler
için onu pek sıkıştırmadı, çünkü ansızın yapılacak değişikliklerin
insan doğasında sert tepkiler yaratacağını düşünüyordu.
İşine gereğince başlamak için o zamanların üstat
Theodore adında bilgin bir hekiminden Gargantua'yı daha
iyi bir yola sokma olanaklarını araştırmasını rica etti, o
da barsaklarını hırbık otuyla üstün hekimlik kurallarınca
temizledi, bu müshil beynindeki bütün bozukluğu ve kötü
alışkanlıkları sildi süpürdü. Ponokrates bu yoldan ona eski
hocalarının bütün öğrettiklerini unutturdu, Timotheus da
başka çalgıcıların yetiştirdiği öğrencilerine böyle yaparmış.
Daha iyi bir başarı sağlamak için Ponokrates onu
çevredeki bilgin kişiler arasına soktu, onlara özenen Gargantua'nın
kafası gelişti, başka türlü okuyup kendini gösterme
istekleri arttı.
Sonra onu öyle bir çalışma düzeni içine soktu ki,
Gargantua gününün hiçbir saatini yitirmiyor, bütün zamanını
okumak ve yararlı bilgiler edinmekle geçiriyordu.
Bu amaçla Gargantua sabahın saat dördüne doğru
109
uyanıyordu. Uşakları kolunu bacaklarını ovdukları sırada
ona Kutsal Kitabın bir yaprağı yüksek sesle, açık seçik ve
konuya uygun bir söyleyişle okunuyordu. Bu iş için Basche'den
gelme, Anagnostes (98) adlı bir delikanlı görevlendirilmişti.
Bu dersin sözüne ve özüne uygun olarak
Gargantua çok kez kendini Ulu Tann'ya kul köle olmaya,
tapmaya, yalvarıp yakarmaya veriyordu; çünkü okunan kitap
Tanrı'nın yüceliğini, akılları durduran aklını koyuyordu
ortaya.
Sonra doğal sindirimlerini boşaltmak için mahrem
yerlere gidiyordu; orada eğitmeni okunanı tekrarlıyor, karanlık
ve anlaşılmaz yerlerini açıklıyordu.
Dönüşte gökyüzünün durumuna bakılıyordu : Acaba
gök dün akşam görüldüğü durumda mı, değil mi ve güneşle
ay o gün ne alâmetler gösteriyor diye.
Bu işler bittikten sonra Gargantua giydiriliyor, saçı
başı taranıyor, süslenip püsleniyor, kokularını sürünüyor;
bu arada kendisine bir önceki günün dersleri tekrarlanıyordu.
Kendisi de bunları ezberden okuyor ve onlara insan
halleri ile ilgili bazı gerçek örnekler ekliyordu. Bu dersler
kimi zaman saat iki ya da üçe kadar sürüyordu, ama genel
olarak giyinip kuşanması tamamlanınca bitiyordu. Sonra
tam üç saat kitaplar okunuyordu ona.
Okuma bitince, okunanlar üzerinde konuşa konuşa
dışarı çıkıyorlardı, Bracque meydanına ya da çayırlara
gidiyor, top, çelik çomak, üç köşe oynuyorlar, böylece
ruhlarını besledilerse, bedenlerini de aynı coşkuyla geliştiriyorlardı.
Bütün oyunları özgürce oynuyorlardı, diledikleri zaman
oyunu bırakıyor, bırakmaları da genel olarak terledikleri
ya da fazla yoruldukları zaman oluyordu. Oyundan
sonra bedenleri iyice kurulanıp ovuşturuluyor, gömlekleri
değiştiriliyor, ağır adımlarla gezinerek yemeğin hazır olup
110
olmadığını görmeye gidiyorlardı. Yemeği beklerken dersten
akıllarında kalan birkaç cümleyi berrak sesle ve nutuk
edasiyle tekrarlıyorlardı.
Derken İştah Hazretleri teşrif ediyor ve tam zamanı
diyerek sofraya oturuyorlardı.
Yemek başlarken Gargantua şarabını içtiği sürece eski
zaman serüvenleri üstüne hoş bir hikâye okunuyordu.
O zaman istenirse okuma sürdürülüyor ya da, ilk
aylarda, güle söyleye sofraya gelen nesnelerin, şarabın,
ekmeğin, tuzun, etlerin, balıkların, meyvelerin, otların, köklerin
nitelikleri, yararları, özellikleri, etkinlikleri ve hazırlanışları
üstüne tartışmalar yapılıyordu. Böylelikle kısa zamanda
bu konularda Plinius'un, Athenaeus'un, Dioscorides'
İn, Juillius Pollux'un, Galienus'un, Porphyrius'un Oppianus'
un, Polybios'un, Heliodoros'un, Aristoteles'in, Aelianus'-
un (99) ve daha başkalarının yazdıkları öğrenildi. Bunlar
konuşulurken çok kez söylenenlerin doğruluğundan
emin olmak için adı geçen yazarların kitapları sofraya getiriliyordu.
Gargantua söylenenleri o kadar iyi aklında tuttu
ki, zamanında onun bildiklerinin yarısı kadarını bilen
hekim yoktu.
Sonra sabah okunan dersler üstüne konuşuluyor, yemeklerini
bir ayva reçeli ile bitirdikten sonra Gargantua
bir sakız ağacı kütüğüyle dişlerini temizliyor, ellerini ve
gözlerini güzelim serin sularla yıkıyor, sonra hepsi birden
i 'nın keremini ve inayetini öven güzel ilâhilerle Yaradan'a
şükürler ediyorlardı. O da bitince, oyun kâğıtları
getiriyorlar ama, bunlarla oyun oynamıyorlar, hepsi aritmetiğe
dayanan bir sürü yeni, hoş, küçük buluşlarla eğleniyorlardı.
Gargantua bu yoldan sayı bilimini sevdi ve hergün
yemeklerden sonra bu eğlence ile hoş vakitler geçirdi, zar
111
ve iskambil oyunları ile geçirdiği vakitler kadar hoş. Böylece
o bilimin teorisini ve pratiğini öyle iyi öğrendi ki, bu
konuda çok yazılar yazmış olan İngiliz Tunsal (100) Gargantua'nın
yanında bu bilimi eski Almanca kadar az bildiğini
itiraf etmişti..
Gargantua yalnız aritmetik değil, geometri, astronomi
ve müzik gibi başka matematik bilimlerinde de bilginleşti,
çünkü yemeklerini eritip sindirdiği sırada bir sürü
geometrik şekiller ve oyuncaklar yapıyorlar, hattâ astronomi
kanunlarını bile inceliyorlardı.
Sonra gırtlaklarının bütün gücüyle dört beş sesli parçalar
ya da temalar üzerinde eğlenceli müzik çalışmaları
yapıyorlardı.
Müzik araçlarına gelince, Gargantua ut, klavsen, arp,
Alman kavalı, dokuz delikli flüt, viola ve boru çalmasını öğrendi.
O saat böyle kullanılıp sindirim tamam olunca, barsaklarını
iyice boşaltıp üç saat ya da fazla bir süre asıl
çalışmasına koyuluyor, ya sabahki okumayı tekrarlıyor,
ya da başlanmış kitabı okumaya devam ediyor, ya da eski
Gotik ve Romen harflerini güzel yazıp çizmeye çalışıyordu.
Bu çalışmalar bitince yanlarına seyis Gymnastes adında
Touraine'li bir beyzadeyi de alarak evden çıkıyorlardı,
bu delikanlı onlara ata binmesini öğretiyordu.
Gargantua o zaman giysilerini değiştirip bir küheylana,
bir savaş atına ya da bir rahvana binip koşturuyor,
şaha kaldırıyor, hendek ya da engelden atlatıyor, yerinde
sağa sola döndürüyordu.
Bu arada Gargantua mızrak kırmıyordu, çünkü dünyanın
en saçma sözü «Turnuvada ya da savaşta on mızrak
kırdım» demektir — bir dülger de bu işi kolayca yapar —
asıl övünülecek şey bir mızrakta on düşmanı kırmaktır.
112
Ucu sivri, sağlam ve sert mızrağıyla bir kapıyı kırıyor, bir
zırhı deliyor, bir ağacı söküyor, bir baltayı hedefe çiviliyor,
zırhlı bir eğeri, bir gömleği, bir eldiveni yerinden söküyor.
Bütün bunları tepeden tırnağa zırhlar, silâhlarla kuşanmış
olarak yapıyordu.
Atlambaç denen atların birinden öbürüne atlayıvermekte,
sağdan soldan ata elde mızrakla üzengisiz binmekte
ve atı dizginsiz kullanmakta büyük ustalık kazanmıştı,
çünkü bu hünerler askerlik eğitiminde yararlıydı.
Bir başka gün savaş baltasını kullanıyordu, baltayı
öyle iyi savuruyor, öyle sıkı vuruşlar yapıyor, öyle kıvrakça
çevresinde dolandırıyordu ki, savaşlarda ve bütün denemelerde
üstüne silâhşor yoktu.
Sonra kargı savuruyor, türlü türlü kılıçları, büyüğünü
küçüğünü, sivri uçlusunu, kamayı, hançeri, zırhlı ya da
zırhsız olarak büyük küçük kalkanlarla, kaputla kullanıyordu.
Geyik, karaca, ayı, ceylan, yaban domuzu, tavşan,
keklik, sülün, toy avına çıkıyordu. Top oyunu oynuyor,
iri topu ayağıyla da, yumruğuyla da havaya fırlatıyordu.
Güreşiyor, koşuyor, atlıyor, üç adım, tek ayak, Alaman
atlamalarını yapmıyordu, çünkü Gymnastes'e göre böylesi
atlamalar yararsız ve savaş için gereksizdi; bir sıçrayışta
hendek atlıyor, bir duvara altı adım çıkıyor ve böylece bir
kargı boyu yukardaki pencereye tırmanıyordu.
Derin sularda sırtüstü, yüzüstü, yan yan, bütün bedeniyle,
yalnız ayaklarıyla, tek elle, bir eli havada yüzüyordu,
havada tuttuğu elindeki kitabı hiç ıslatmadan Söino
nehrini geçiyor, Julius Caesar gibi de kaputu dişlerinde
yüzebiliyordu (101); tek elle tutunup bir hamlede kayığa
çıkıyor, kayıktan tepe üstü suya atlıyor, dibi buluyor,
kayalıklara giriyor, derinlere, girdaplara dalıyordu. Sonra
kayığı yerinde çeviriyor, yönetiyor, hızlı, yavaş, akıntı yö-
113
nünde, akıntıya karşı gidiyor, azgın akıntıda kayığı durduruyor,
bir elle dümen tutup öteki eliyle koca bir küreği
çekiyor, yelken açıyor, iplerden direğe çıkıyor, serenler
üstünde koşuyor, pusulayı ayarlıyor, rüzgâra karşı borinaları
geriyor, dümeni ustaca kırıyordu.
Sudan çıkıp bir koşu dağa çıkıyor, aynı çeviklikle
dağdan iniyor, kedi gibi ağaçlara tırmanıyor, sincap gibi
birinden ötekine atlıyor, Milon (102) gibi koca dallan kırıp
yere indiriyordu, iki keskin hançer ya da çelik çiviyle bir
evin tepesine sıçan gibi çıkıyor, sonra yukardan öyle bir
atlıyordu ki aşağıya, hiçbir yeri incinmiyordu.
Cirit, çubuk, taş, harbi, kazık, gönder atıyor, yay çekiyor,
sıkı mancınıkları beliyle geriyor, ağır tüfekle gözden
nişan alıyor, topu kundağına yerleştiriyor, nişan papağanına
yukardan aşağı, aşağıdan yukarı, önden, yandan,
arkadan Partlar gibi attığını vuruyordu.
Yüksek bir kuleden sarkıtılan ipe bağlanıyor, bu ipi
iki eliyle tutup dümdüz bir çayırda yürür gibi yukarı çıkıp
aşağı iniyordu.
İki ağaç arasına bir mertek konuyor, iki eliyle bu merteğe
asılıp ayaklarıyla hiçbir yere dokunmadan, inanılmaz
bir çabuklukla bir o yana, bir bu yana gidip geliyordu.
Göğsünü ve ciğerlerini işletmek için zebellalar gibi
bağırıyordu. Bir gün onun Saint Victor kapısından Montmartre
kapısına Eudemon'a seslendiğini duydum. Troya
savaşında Stentor böylesi bir ses çıkaramamıştı.
Kas sinirlerini sağlamlaştırmak için, herbiri kurşundan
sekiz bin yedi yüz batman ağırlığında ve onun halter
dediği iki koca baskül yapmışlardı ona. Bunları herbir
eliyle yerden başının üstünde havaya kaldırıp, hiç kıpırdamadan
üç çeyrek saatten fazla öylece tutuyordu, eşi
görülmedik bir güçle.
114
En güçlülerle çubuk yarışmaları yapıyor, çubuk göğsüne
gelince kimsenin onu yerinden kımıldatamayacağı biçimde
kaskatı duruyordu ayakları üstünde, eskiden Milon'
un durduğu gibi, yine Milon gibi elinde bir nar tutuyor ve
alabilene veririm diyordu.
Böylece geçen saatlerden sonra, oğuşturulup, yıkanıp,
üstünü başını değiştiriyor, yavaş yavaş eve dönüyor. Çayırlar
ya da otlaklardan geçerken, ağaçları, bitkileri seyrediyor,
Dioskorides, Marinus, Plinius, Nikandoros, Macer,
Calinus gibi (103). Eskilerin onlar üstüne yazdıklarını düşünüyor
ve eve kucak dolusu otlar götürüyordu. Bu görev,
Rhizotome adında bir delikanlıya verilmişti. Çapa, kürek,
tırmık, bel, keski, küskü ve bitki toplamak için gerekli
başka araçlar ondan soruluyordu.
Eve döndüklerinde, akşam yemeği hazırlanırken, bizimkiler
okumuş oldukları bazı yazıları tekrarlıyor ve sofraya
oturuyorlardı. Burada hatırlatalım ki, Gargantua'nın
öğle yemekleri içkisiz ve yavandı, çünkü yalnız midesinin
kazıntısını bastırmak için yiyordu. Oysa akşam yemekleri
doyasıya bol ve zengindi. Çünkü Gargantua gücünü yitirmemek
ve beslenmek için ne kadar yemek gerekirse o
kadar yiyordu. Bu da, en doğru, en güvenilir hekimlerin
buyurdukları rejime uygundur. Kimi yalancı hekimler, sofistlerin
eğitimiyle bunalıp tam tersini öğütleyedursunlar.
Akşam yemeğinde, öğlen yemeğindeki ders dilendiği
kadar sürdürülüyor, daha sonra, geriye kalan zamanda
hepsi bilgili ve yararlı, güzel konuşmalarla geçiyordu.
Tanrı'ya şükürler edildikten sonra, usulünce şarkılar söylüyorlar,
uyumlu çalgılar çalıyorlardı, ya da oyun kartlarıyla,
zarlar, kâselerle oyunlar oynuyorlar, bu arada bol
bol yemek yiyip eğlenerek uyku vaktine kadar oyalanıyor-
115
lardı. Zaman zaman da okur yazar kimselere ya da yabancı
ülkelerden gelmişlere misafirliğe gidiyorlardı.
Gecenin ortasında odalarına çekilmezden önce evin
en açık yerinden göğe bakmaya gidiyorlardı, orda varsa
kuyruklu yıldızları, gezegenlerin aldıkları biçimleri, durumlarını
görüntülerini, ayrılıp kavuşmalarını izliyorlardı.
Sonra Gargantua, Fisagorcular gibi, bütün gün okuduklarını,
gördüklerini, öğrendiklerini, yaptıklarını ve duyduklarını
kısaca gözden geçiriyordu.
Sonra, dünyaları yaratan Tanrı'ya dualar ediyor, ona
hayranlıklarını ve inançlarını tazeliyor, engin rahmetini yüceltiyor,
geçmiş zamanlar için O'na şükürler edip gelecek
zamanlar için kendilerini O'nun şefaatine emanet ediyorlardı.
Bütün bunlar bittikten sonra gidip yatıyorlardı.
116
BÖLÜM : XXIV
Hava Yağmurlu Olunca Gargantua Nasıl Vakit
Geçirirdi
Hava yağmurlu ve soğuk olunca yemek öncesi her zamanki
gibi geçerdi, yalnız Gargantua havayı ılıtmak için
güzel, pırıl pırıl bir ateş yaktırırdı. Yemekten sonra ise,
spora çıkacak yerde dam altında kalıyor ve bedenlerini
işletmek için otları demetlemek, odunları yarmak, testere
ile kesmek, ambarda ekin dövmekle uğraşıyorlardı, sonra
resme ve heykele çalışıyorlar, eski Yunanlıların aşık oyunlarını
oynuyorlardı, Leonicus'un anlattığı ve dostumuz Lascaris'in
(104) oynadığı gibi. Oynarken de, bu oyunlar üstüne
eski yazarların sözlerini ve benzetmelerini tekrarlıyorlardı.
Ayrıca madenlerin nasıl inceltildiğini, topların nasıl
döküldüğünü görmeye, kıymetli taş yontucuları, simyacıları,
para basanları, halıcıları, dokumacıları, kadifecileri,
saatçileri, aynacıları, basmacıları, çalgı yapanları, boyacıları,
ve daha başka, türlü türlü ustaları görmeye gittikleri
de oluyordu, her gittikleri yerde şarap paraları dağıtarak
zanaatların türlü işçilik ve buluşlarını öğreniyor, inceliyorlardı.
Halka verilen derslere, törenlere, okumalara, söylevlere,
ünlü avukatların savunmalarına, kilise vaazlarına da
gidiyorlardı.
117
Kılıç oyunları öğretilen kapalı yerlere de uğruyor ve
bu oyunları onlar kadar, hattâ onlardan daha iyi bildiklerini
gösteriyorlardı.
Bitki toplama yerine, merhemci, otçu, eczacı dükkânlarını
geziyor, yabancı ülkelerden gelme yağları, tohumları,
zamkları, yaprakları, kökleri, meyvaları inceliyor ve
nasıl ilâç haline getirildiklerini görüyorlardı.
Cambazları, göz boyayıcıları, yutturmacıları görmeye
de gidiyorlar, onların el çabukluklarını, kurnazlıklarını, takla
atışlarını, göz oyunlarını seyrediyorlardı; özellikle de
Picardia panayırlarından gelenlerin söz oyunlarını. Çünkü,
onlar anadan doğma büyük laf cambazıdırlar ve olmayacak
şeyler uydurup palavra atmakta eşsizdirler.
Akşam eve döndüklerinde, başka günlerden daha ölçülü
yemekler, daha az besleyici kuru etler yiyorlardı ki
havadan bedenlerine ister istemez geçen nemli bozukluk
bu yoldan düzelsin ve her zamanki gibi işletmemiş oldukları
bedenleri rahatsız olmasın.
Gargantua işte böyle eğitiliyor, günden güne bu yordamla
yetişiyor ve onun yaşındaki aklı başında bir delikanlı
böylesine sürdürülen bir eğitimden ne kadar yararlanabilirse
o' kadar yararlanıyor ve başlangıçta güç gibi
gelen bu eğitim zamanla o kadar hoş, hafif ve tadına doyulmaz
bir hale geldi ki, bir öğrenci çabasından çok bir
kral eğlencesine benziyordu.
Bununla birlikte Ponokrates, kafaların bu aşırı gerginliğini
gidermek için ayda bir kez, havanın açık ve dingin
olduğu günden yararlanıp, sabah sabah şehirden çıkarıyordu
onları. O gün, ya Gentily, ya Boulogne, ya Montrouge'a,
ya Charenton köprüsü, ya da Vanves ve Saint -
Cloud'ya gidiyorlardı. Ve orada, bütün gün, gönüllerince
cümbüş ediyor, eğleniyor, şakalaşıyor, bol bol içiyor, oynuyor,
türkü söylüyor, dans ediyor, güzel bir çimenlikte
118
yatıp yuvarlanıyor, kuş yuvaları arıyor, bıldırcın, kurbağa
ve kerevit avlıyorlardı.
Ama kitapsız, okumasız geçen bu günler hiç de yararsız
olmuyordu, çünkü, güzel çimenlikler üstünde, Vergilius'tan,
Hesiodos'tan, Politianus'tan (105) ezbere şiirler
okuyorlar, hoş Lâtin taşlamaları söylüyorlar, sonra bunları
Fransızca rondo ve ballad biçimlerine sokuyorlardı. Cümbüş
sırasında, sulu şaraptan suyu, Caton ve Plinius'un öğütleri
üzere, sarmaşık kökünden bir kadehle ayırıyorlar; şarabı
su dolu bir kapta yıkayıp, sonra bir huni ile çekiyor;
suyu bir kadehten ötekine aktarıyor, küçük küçük birçok
otomatlar, yani kendi kendine işleyen araçlar yapıyorlardı.
119
BÖLÜM : XXV
Gargantua'nın Memleketindeki Çörekçilerle Lerne
Çörekçileri Arasında Yaman Savaşlara Yol Açan
Büyük Tartışma Nasıl Başladı
Güz başlayıp da bağ bozumu mevsimi geldiği zaman,
kırdaki çobanlar bağları bekliyor, sığırcıkların üzümleri yemesini
önlüyorlardı.
O günlerde Lerne çörekçileri (106) on oniki arabaya
yüklü çöreklerini ana yoldan geçiriyor, şehre götürüyorlardı.
Sözünü ettiğimiz çobanlar onlardan kendilerine parasıyla,
çarşı fiyatına çörek vermelerini kibarca istediler;
çünkü bilirsiniz, sabah sabah taze çörekle üzüm, tanrılara
lâyık bir besindir, hele üzümün bazı çeşitleri ile yenirse,
özellikle sürgün dedikleri üzümle; pekliği olanların yediği
bu üzüme sürgün denir, çünkü adamların içini musluk açmış
gibi boşaltır ve çok kez insan yellendiğini sanarak altını
kirletir, bundan ötürü de bunlara bağ bozumu kurbanları
derler.
Çobanların isteğine çörekçiler hiç yatkınlık göstermediler,
üstelik işin kötüsü, bir hayli hakaret ettiler onlara,
neler demediler: pis boğazlar, dilenciler, dişi kırıklar,
havuç kafalılar, uyuz köpekler, götü boklular, serseriler,
yüzsüzler, aylaklar, aç gözlüler, şiş göbekler, farfaralar,
ciğeri beş para etmez herifler, hödükler, odun kafa-
120
Iılar, lüpçüler, sürüngen hırsızlar, kendini beğenmişler,
soytarılar, miskinler, beyinsizler, avanaklar, dangalaklar,
kafadan çatlaklar, salaklar, zırtapozlar, maymunlar, tezek
sığırtmaçları, bok çobanları, ve daha bir sürü berbat küfürler.
Bu çörekler sizin nenize gerek, bayat kara ekmek
nenize yetmiyor?
Bu hakaretlere çobanlardan Frogier (107) adında, kibar
görünüşlü, seçkin bir delikanlı soğukkanlılıkla karşılık
verdi:
«Ne zamandan beri boynuzlarınız büyüdü de kavgacı
oldunuz böyle? Eskiden çörek satardınız t>ize, şimdi satmıyorsunuz.
Komşuluğa sığmaz bu. Biz size böyle davranmıyoruz,
çöreklerinizi poğaçalarınızı yapmak için bizim
güzelim buğdaylarımızı almaya geldiğiniz zaman biz size
böyle davranmıyoruz. Biz size üstelik üzüm de verecektik.
Ama Allah tanığımız olsun, bir gün işiniz düşerse bize, bu
yaptığınıza pişman olacaksınız.»
Bu sözlere çörekçilerin başı Marquet (108) şöyle karşılık
verdi :
«Doğrusu, ibiğin pek yukarılarda bu sabah, güzel horoz.
Dün akşam darıyı fazla kaçırmış olmalısın. Gel şöyle,
gel şöyle de çörek vereyim sana...»
Bunun üzerine Forgier, bütün saflığı ile, Marquet'ye
yaklaştı, kendisine çörek vereceğini sanarak, kesesinden
para çıkardı. Oysa, Marquet, kırbacı ile bacaklarına öyle
bir vurdu ki, düğümlerin izi kaldı etinde. Vurduktan sonra
da sıvışıp gitmek istedi, ama Frogier'in avaz avaz «İmdat!
Adam öldürüyorlar!» Diye bağırmasiyle koltuğunun altındaki
kalın sopayı Marquet'ye fırlatması bir oldu. Sopa,
kafasının sağ yanına, alın kemiğinin ek yerine, şakak damarının
üstüne öyle bir indi ki, Marquet kısrağından düştü,
ölmüşe benziyordu daha çok.
Bu arada, yakın bir yerde cevizlerin dış kabuklarını
121
soyan küçük çiftçiler, koca sırıkiarıyla bir koşu geldiler
ve çörekçileri yeşil çavdar döver gibi dövdüler. Forgier'nin
sesini duyan öteki kadın erkek çobanlar, ipten kayıştan
sapanları ile çıkageldiler ve çörekçilerin arkalarından öylesine
taşa tuttular ki onları, dolu yağıyor derdiniz. Sonunda
onları yakaladılar ve çöreklerinden dört beş düzine
kadar aldılar; yine de parasını satış fiyatı üzerinden verdiler,
üstüne üstlük bir torba cevizle üç sepet beyaz üzüm
de cabadan. Çörekçiler ağır yaralı Marquet'yi atına bindirdiler
ve Parilly (109) yoluna gitmeyip Lernö'ye geri döndüler,
giderken sığırtmaçlara, çobanlara, çiftçilere alabildiğine
tehditler savurdular.
Bunlar olup bittikten sonra, kadın erkek çobanlar, çörekler
ve güzelim üzümlerle şölen yaptılar. Tulumlar çalarak
gülüp oynadılar, sabahleyin sol taraflarından kalktıkları
için başlarına belâ gelen kibirli çörekçilerle alay ettiler
arkalarından, Forgier'nin bacaklarını iri üzümlerle öyle
oğuşturdular ki yaraları çarçabuk iyileşti.
122
BÖLÜM : XXVI
Lernelilerin, Kralları Picrochole Kumandasında
Gargantua'nın Çobanlarını Nasıl Ansızın Baskına
Uğrattıkları
Çörekçiler Lerne'ye döner dönmez, yemeden içmeden
doğru kaleye gittiler ve orda kralları Üçüncü Pıerochole'
un (110) önünde dert yandılar, paralanmış sepetlerini, boşalmış
çörek torbalarını, buruşmuş şapkalarını, yırtılmış
giysilerini, ve özellikle ağır yaralı Marquet'yi gösterip, bütün
bunların Seuillé ötesindeki ana yolda Gargantua'nın
çoban ve çiftçilerinin yaptığını anlattılar.
Picrochole birdenbire küplere bindi ve fazla sorup
soruşturmadan, memleketin büyük küçük bütün soylularını
savaşa çağırdı, herkes silâhlarını kuşanıp öğle vakti
sarayın önündeki meydanda toplanacak, gelmeyen ipe çekilecekti.
Buyruğunu daha iyi duyurmak için davullar çaldırdı
şehrin dört bir yanında. Kendisi de, öğle yemeği hazırlanadursun,
toplarını hazırlatmaya, alemlerini, sancaklarını
açtırmaya, silâhlar için cephane, mideler için yiyecek yükletmeye
gitti.
Yemek sırasında görevleri dağıttı, öncü birliklerin başına,
yüksek soylu kişilerden Kıllıoğlu getirildi, bu öncü
birliklerde onaltıbin ondört ağır tüfekçi ve otuzbeşbin onbir
er vardı.
123
Topçu alaylarına İmrahor Böbürlek verildi, bu alaylarda
tunçtan demirden, ağır hafif, uzun kısa, iri ufak, dokuzbin
ondört parça türlü türlü toplar vardı.
Ardçı birliklerin başına Kont Paracan geçecek, kral
ve krallığın bütün prensleri ordunun orta yerinde bulunacaklardı.
Bir çırpıda yapılan bu hazırlıklardan sonra, yola çıkarılmadan
önce komutan Yelyutan'ın buyruğunda üçyüz
hafif süvari çevrede keşfe çıkarıldı, bir yerlerde tuzak muzak
kurulmuş mu diye; ama bunlar dört bir yanı iyice arayıp
taradıktan sonra, bütün yörenin bir barış sessizliği
içinde olduğunu, hiçbir yere asker yığılmadığını gördüler.
Bu haberi alınca Picrochole, herkesin bayrak açıp hızla
sefere çıkmalarını buyurdu.
Bunun üzerine ölçü düzen dinlemeden kırların altından
girip üstünden çıktılar, geçtikleri yerde insanların zenginliğine
fakirliğine bakmadan yerlerin kutsallığını mutsallığını
hiçe sayarak, herşeyi talan edip sildi süpürdüler;
öküz, inek, boğa, dana, düve, koyun, koç, keçi, teke, tavuk,
horoz, piliç, kaz, palaz, ördek, domuz momuz ne varsa
aldı götürdüler. Ağaçlarda ceviz, bağlarda üzüm bırakmadılar,
asmaları söküp çıkardılar, bütün meyva ağaçlarını
silkelediler. Herbir yanı görülmedik biçimde darmadağın
ettiler ve hiçbir yerde karşılarına çıkan olmadı, tersine
herkes onlardan aman diledi, bunca zamandır iyi
komşuluk ettiklerini, tatlı tatlı geçindiklerini unutmayarak
kendilerine daha insaflı davranmaları için yalvardılar; «size
karşı en ufak bir sarkıntılık etmediğimiz halde, neden
bize böylesine kötülük ediyorsunuz, çok geçmez Tanrı cezanızı
verir,» dediler. Bu yakınmalara ötekiler hiçbir karşılık
vermediler, «size çörek yemesini öğretiriz,» demekle
yetindiler.
124
BÖLÜM : XXVII
Bir Keşiş Seuille Manastırının Bağlarını Düşman
Saldırısından Nasıl Kurtardı?
Ağırlığına hafifliğine bakmadan alıp götürebildikleri
herşeyi alıp götürdüler. Evlerin çoğunda veba olduğu halde,
her yere giriyor, buldukları herşeyi alıyorlardı; hiçbiri
vebaya tutulmadı, bu da şaşılacak şeydi, çünkü hastaları
yoklamaya, yaralarını sarmaya, ilâç vermeye, son dualarını
okumaya gelen papaz, vâız, hekim, cerrah ve merhemcilerin
hepsi salgına yakalanıp ölmüştü, oysa bu soyguncu,
kana susamış iblislere hiçbir şey olmadı. Nasıl oluyor
bu, baylar? Düşünün bunun üstüne, rica ederim.
Kenti böylece yağmaladıktan sonra korkunç bir velvele
ile manastıra saldırdılar, ama kapıları sağlam sürgülerle
kapanmış buldular, bunun üzerine ordunun çoğunluğu
manastırı bırakıp Vede geçidine (111) yöneldi, yedi piyade
bölüğü ve ikiyüz mızraklı orda kaldılar, bağları yerle
bir etmek için manastırı kuşatan duvarları yıktılar. Zavallı
keşişler hangi evliyadan medet umacaklarını bilemiyorlardı.
Belki işe yarar diye tüm manastır erkânını toplantıya
çağıran ad capitulum capitulantes (112) çanlarını
çaldılar. Toplantıda verdikleri karara göre, ağır adımlarla
güze! bir geçit töreni yapacaklar, lâtince dualar, bir yandan
savaşa, bir yandan barışa çağıran ilâhiler okuyacaklardı.
O tarihte Papaz Jean des Entommeures (113) adlı bir
keşiş vardı: Genç, yakışıklı, çevik, uyanık, güler yüzlü, becerikli,
gözü pek, atılgan, akıllı, ince uzun, yaman ağızlı,
125
burnu heybetli, duaları bir çırpıda okuyan, törenleri şıpınişi
uygulayan kısacası tam bir papazdı, dünya papazlandı
papazlanalı böyle bir papaz görülmemişti; ayrıca
dişinden tırnağına okur yazar ve kitap ehli bir keşişti
bu.
İşte bu keşiş düşmanların bağda kopardıkları kıyameti
duyarak ve yaptıklarını görmek için dışarı çıktı ve
bir yıl içecekleri şarabın güme gitmekte olduğunu görerek
kiliseye döndü, baktı ki orda bütün öteki papazlar şaşkınlıktan
cin çarpmışa dönmüş, kekeliye kekeliye ilâhiler
okuyorlar: İni nim, pe, ne, ne, ne, ne, ne, tum, ne, num,
num, ini, i, mi, i, mi, co, o, ne, no, o, o, ne, no, ne, no, no,
no, rum, ne, num, num: ko, ko, ko, ko, ko, korkma, dü,
dü, dü, dü, dü, düşmanın sa, sa, sa, sa, sa, sa, sa, sal,
di, di, di, rı, sından!
«Tam buldunuz söylenecek ilâhiyi,» dedi papaz Jean.
«Tanrı adına ne diye
Bağlar bozuldu yansın sepetler
ilâhisini söylemiyorsunuz? Şeytan canımı alsın bu adamlar
bağımızın altını üstüne getirmiyorlarsa, dört yıl zırnık
alamayız bu bağdan. Vay canına, vay canına be! Ne içeriz
sonra biz zavallıcıklar? Aman Yarabbİ, da mihi pofum, içkim!
eksik etme!»
Manastır başkanı bağırdı o zaman :
«Bu ayyaşın ne işi var burda? Atın şunu zindana!
Tanrının törenini bozmak ha!»
Keşiş de şöyle karşılık verdi:
«Ya şarabın töreni ne oluyor? Onun da bozulmaması
için gerekeni yapalım, çünkü siz de, sayın Başkan, şarabın
en iyisini seversiniz, her erdemli insan da sever, hiçbir
soylu insan şarabın iyisini sevmezlik etmez: Keşişlerin ata
sözüdür bu. Söylediğimiz bu ilâhiler hiç de yerinde değil,
vallahi.
126
«Neden hasat ve bağ bozumu zamanları dualarımız
kısadır da, kışın başında, ortasındaysa uzundur. Hatırlarım,
dinimize bağlılığı su götürmeyen merhum rahip Mace
Pelosse de demişti ki bana, bunun nedeni o mevsimde
üzümlerimizi güzel güzel ezmeye ve şarabımızı yapmaya
vakit kalmasını sağlamaktır, kışın bol bol içelim diye.
«Beni dinleyin, baylar, siz ki şarabı seversiniz! Tanrı
aşkına, katılın bana. Ermiş Antonius'a yemin ederim ki,
bağı kurtarmaya gelmeyenler şarabın damlasını içemeyecekler!
Fesuphanallah! Kilise malına el sürmek ha! Hayır,
hayır, olmaz, olmaz böyle şey! İngilizlerin Ermiş Thomas'ı(
114) kilise malları uğruna ölmedi mi? Ben de ölürsem,
ermiş olmaz mıyım ben de? Ama ben ölecek değilim,
ben ötekileri öldüreceğim.»
Bunu der demez, sırmalı kaftanını çıkardı ve gitti haçlı
tören asasını aldı eline; üvez ağacı kütüğünden yapılmış
olan bu âsa bir kargı gibi uzun ve kalındı; üstünde
yarı silinmiş yer yer zambak resimleri vardı. Cüppesinin
eteklerini omuzuna atıp güreşçi kılığıyla çıktı dışarı
ve haçlı âsasıyla birdenbire saldırdı düşmanların üstüne;
düşmanlar o sırada darmadağınık bir halde, düzensiz,
davulsuz dümbeleksiz bağı talan etmekteydiler; sancaktarlar,
bayraktarlar sancaklarını, bayraklarını duvar diplerine
atmışlar, davulcular davullarının bir yanını patlatıp
içlerine üzüm doldurmuşlardı. Borazanların içi bile salkımlarla
doluydu, kısacası herkes zıvanadan çıkmıştı. Bu
durumda rahibin saldırısı öyle şaşırtıcı, öyle amansız oldu
ki, sağa sola rasgele vuruyor, sopayı yiyenler seriliyordu
yere domuzlar gibi.
Kiminin beynini patlatıyor, kolunu bacağını kırıyor,
kiminin boyun kemiklerini birbirinden ayırıyor, belini iki
büklüm, burnunu dümdüz ediyor, kiminin gözünü patlatıp
kiminin çenesini darmadağın ediyor, kimine dişlerini yut-
127
turuyor, kürek kemiklerini çökertiyor, baldırlarını morartıyor,
kiminin kalçasını, kiminin bileğini dirseğini yerinden
oynatıyordu.
Asmaların sık yerlerine saklanmak isteyen oldu mu,
sırtına sopayı indiriyor, kırıyordu 'belini köpek gibi.
Kaçıp kurtulmaya yeltenen oldu mu, ense köküne bir
vuruşta kafasını patlatıyordu.
Ağaca çıkıp canını kurtarmak isteyenlerin kıçlarına
sopayı sokuyordu.
Aralarında bir eski tanıdık çıkıp da : «Hey, rahip Jean,
dostum, kardeşim, teslim oluyorum,» diye bağırdı mı, «elbette
teslim olacaksın,» diyordu «ama canını da cehenneme
teslim et bakalım.»
Ve ona da ver yansın ediyordu sopayı. Ona karşı durmayı
göze alan oldu mu, kollarının gücünü asıl onun üstünde
deniyor, göğsünü orta yerinden delip yüreğini söküyordu.
Kiminin böğrünü delip midesini allak bullak edip
bir anda öldürüyordu. Kiminin göbeğine öyle bir hırsla vuruyordu
ki, barsaklarını dışarı çıkarıyordu. Kiminin hayalarından
sokup kıçından çıkarıyordu sopasını. Görülmüş
görülecek en kanlı olaydı bu, inanın bana. Kimi Ermiş Sakal'a
yalvarıyordu, kimi Ermiş Yorgi'ye, kimi Ermiş Azize'ye,
kimi Cunault, Laurette, Bonnes Nouvelles, Lenou,
Riviere Meryem'ine; kimi Ermiş Jacques'a, kimi Ohambery'deki
kutsal kefene sığınıyordu, ki o kefen üç ay sonra
öyle bir yandı ki, tek kılı bile kalmadı; kimi Cadouin'deki
kutsal emanetlere, kimi Ermiş Juhanna'ya, kimi Ermiş
Eutropîus'a, kimi Ermiş Mesmus'a, kimi Ermiş Martin'e,
kimi Sinai'nin Ermiş Clouaud'suna, kimi Javrezay'dekf kutsal
kalıntılara ve daha binlerce ufak tefek evliyacıklara
sesleniyordu (115).
Kimi konuşmadan ölüyor, kimi ölmeden konuşuyordu.
Kimi konuşurken ölüyor, kimi ölürken konuşuyor. Ki-
128
mi alabildiğine bağırıyor: «Papaz yok mu? Can teslim edeceğiz.
Acıyın bize.»
Yaralıların bu bağrışmaları öyle büyüdü ki, manastırın
başrahibi ve bütün keşişler dışarı çıktılar, bağın ötesinde
berisinde can çekişen yaralıları gördüler ve birkaçının
son dualarını okuyabildiler. Ama kimi rahipler son
duaları okuyadursunlar, kimi küçük keşişler rahip Jean'ın
yanına koşuyor ve ona nasıl yardım edebileceklerini soruyorlardı.
Rahip Jean onlara yerde yatanları birer birer
boğazlamalarını söyledi. Bunun üzerine onlar da cüppelerini
asmaların üstüne atıp rahip Jean'ın yaraladığı adamları
gırtlaklayıp öldürmeye başladılar. Biliyor musunuz ne
kullanıyorlardı öldürmek için? Bizim memlekette küçük
çocukların yeşil cevizleri soymak için kullandıkları kıvrık
bıçakları.
Sonra rahip Jean haçlı sopasını sallaya savura düşmanların
duvarda açtıkları gediğe gitti. Bu arada küçük
keşişler sancakları bayrakları don yapmak üzere odalarına
götürdüler. Günah çıkartıp da ölmemiş olanlar gedikten
dışarıya çıkmak isteyince rahip Jean sopayı kafalarına
indirip şöyle diyordu :
«Pişman olup günah çıkaranlar Tanrıca bağışlanmıştır,
onun için cennete gitsinler, dosdoğru orak gibi, en dolambaçlı
kestirmeden doğru cennete.»
Böylece rahip Jean'ın yiğitliği sayesinde manastır duvarlarından
içeri girenlerin hepsi tepelendi, sayıları onüçbin
altıyüzyirmi ikiyi bulmuştu, kadınları ve küçük çocukları
saymıyoruz, âdet değildir.
Keşiş Maugis bile (116) İspanya Araplarına karşı demir
topuzuyla savaşırken —ki bu savaşlar Dört Haymon
kardeşlerin destanlarında yazılıdır— rahip Jean'ın haçlı
sopasıyla gösterdiği yiğitliği göstermemiştir.
129
BÖLÜM : XXVIII
Picrochole, La Roche Clermauld'yu Nasıl Saldırıp Aldı ve
Grandgousier Nasıl İstemeyerek ve Zorlukla Savaşa
Girdi
Rahip Jean manastıra girenlerle anlattığımız gibi cenkleşedursun,
Picrochole adamlarıyla apar topar Vede geçidini
aşıp La Roche Ciermauld'ya yürüdü; orada kendisine
karşı koyan olmadı, gece de bastırdığı için, adamları ile
birlikte şehirde kalmaya ve içini kemiren öfkeyi yatıştırmaya
karar verdi (117).
Ertesi sabah surlara ve şatoya el koydu, ve orasını
gerekli bütün silâhlarla iyice donatıp güçlendirdi. Saldırıya
uğrarsa oraya çekilmeyi düşünüyordu, çünkü orası yeri
ve kuruluşu bakımından savunmaya pek elverişliydi.
Şimdi onları oldukları yerde bırakıp dönelim bizim,
Paris'te kendisini candan gönülden edebiyata ve beden
eğitimine vermiş olan Gargantua'mıza ve yaşlı babası
Grandgousier'mize; o ki akşam yemeğinden sonra harıl
harıl yanan güzelim bir ocak ateşinde hayalarını ısıtıyor,
çıtır çıtır kızaran kestaneleri seyrediyor, ucu yanan bir
değnekle ateşi karıştırıyor, karısına ve yakınlarına güzel
eski zaman masalları anlatıyordu.
Tam o sırada bağlara bakan çobanlarından Pıllot adında
biri çıkageldi ve Lernö kralı Picrochole'un onun topraklarında
yaptığı kötülükleri ve talanları olduğu gibi an-
130
lattı, bütün memleketi nasıl yağmaladığını, yakıp yıktığını,
yalnız SeuillĞ manastırının bahçesini rahip Jean des
Entommeures nasıl şerefiyle kurtardığını, ve şu anda bu
kralın La Roche Clermauld'da olup adamlarıyla birlikte savaşa
hazırlandığını bir bir söyledi.
«Vah! Vah!» dedi Grandgousier, «nedir bu, dostlar?
Bir düş mü, yoksa gerçek mi bu duyduklarım? Picrochole,
bunca yıllık dostum, soyca sopça yakınımız Picrochole bana
saldırıyor ha? Kim dürtüyor onu, kim kışkırtıyor, kime
uyuyor, kimden akıl alıyor? Vay, vay, vay, hey ulu Tanrım,
sen yardım et bana, sen yol göster, ne yapmam gerektiğini
bildir. Beni desteklemen için, açıkça söylüyorum, yemin
ediyorum ki sana, ne ona bir kötülük ettim, ne adamlarına
bir zarar verdim, ne de topraklarını talan ettim; tam
tersine para ve adam yardımı yaptım ona, kendisine yararlı
olacağını sandığım her durumda destek olmaktan geri kalmadım.
Bana böyle bir saldırıda bulunması ancak bir şeytan
dürtüsüyle olabilir. Tanrım, sen benim yüreğimi bilirisin,
çünkü hiçbir şey saklamam senden; eğer aklını kaçırmsşsa
ve sen onu bana buraya aklını başına getireyim diye
gönderiyorsan, bana yeterince güç ve bilgi ver de onu
yolu yordamıyla senin yüce iradenin boyunduruğu altına
sokayım.»
«Vah, vah, vah, benim candan dostlarım, sadık uyruklarım,
bana yardım etmeye zorlamam mı gerekiyor sizleri?
Yazıklar olsun! Yaşlı günlerimde yalnız dinlenmek
gerekirdi bana, bütün ömrüm boyunca da barışı sağlamaya
çalıştım; ama görüyorum ki, yorgun ve cılız zavallı
omuzlanma zırhlar yüklenip, titrek ellerimle kargılara
mızraklara sarılmalıyım, zavallı uyruklarımı korumak kurtarmak
için. Akıl bunu gerektirir çünkü, uyruklarımın emeğiyle
ayakta kalmışım, onların alın teriyle beslenmişim ben,
çocuklarım ve soyum sopum.»
131
«Yine de bütün barış yollarını denemeden savaşa girişmeyeceğim;
bunda kararlıyım.»
Bunun üzerine danışmanlarını topladı ve durumu olduğu
gibi ortaya koydu, verdikleri kararları, aklı başında
bir adam Picrochole'a gidecek ve böyle birdenbire rahatını
bozup üzerinde hiçbir hak ileri süremeyeceği topraklara
niçin girdiğini öğrenecekti; ayrıca Gargantua ve adamları
da, memleketin başına geçip, gereğinde onu savunmak
üzere geri çağrılacaklardı. Grandgousier bütün bu
kararları beğendi ve gereğinin yapılmasını buyurdu.
Bu karar üzerine Basklı uşağını çarçabuk Gargantua'yı
çağırmaya yolladı, yazdığı şu mektubu da eline vermişti.
132
BÖLÜM : XXIX
Grandgousier'nln Gargantua'ya Yolladığı Mektubun
Metni
«Güvendiğimiz, birleşik olduğumuz eski dostlar yaşlı
günlerimin esenliğini bozmasalardı, okumada gösterdiğin
coşkunluk; seni uzun süre felsefi huzurunla baş başa bırakmamı
gerektirirdi. Ama madem kader en çok bel bağladığım
kimselerin beni kaygılara boğmasını istiyor, doğal
yasaların sana emanet ettiği insanları ve mallan korumaya
çağırmak zorundayım.»
«Zira içerde iyi bir yönetim olmayınca dışarda silâhlar
nasıl güçsüz kalırsa, zamanında erdemlice uygulanmayan
ve ereğine ulaşmayan okumalar ve düşünceler öylesine
boş ve yararsızdır.»
«Benim seçtiğim yol kışkırtmak değil, yatıştırmak, saldırmak
değil, savunmak; topraklar edinmek değil, bana
bağlı uyruklarımı ve atalardan kalma toprakları korumaktır.
Picrochole bu topraklara yersiz, nedensiz, düşmanca
girmiş bulunuyor ve özgür insanların katlanamayacağı aşırılıklarla
azgın saldırısını günden güne artırıyor.»
«Zorbaca öfkesini yatıştırmayı bir ödev bilerek, kendisine
hoşuna gidebileceğini sandığım her türlü tekliflerde
bulundum ve birkaç kez kendisine dostça adamlar yollayıp
hangi nedenle, kimin yüzünden nasıl onuru kırıldığını
öğrenmek istedim. Fakat, buna karşılık yerine bana düpe-
133
düz meydan okumakla ve topraklarımda dilediği gibi davranmaya
hakkı olduğunu ileri sürmekle kaldı.»
«Bundan anladım ki, Ulu Tanrı, onu kendi keyfine ve
aklına bırakmıştır. Oysa, Tanrı kendisini sürekli olarak yönetmezse,
kötülükten başka bir şey yapmayacağı için, ona
haddini ve kendini bildirmek için, onu böylesine uygunsuz
bir biçimde bana yollamış bulunuyor.»
«Onun için, sevgili oğlum, bu mektubu okur okumaz
elinden gelen çabuklukla dön ve evlâtlık görevin olarak
yalnız beni değil, akıl ve hak gereği uyruklarını kurtar ve
koru. Savaşta elimizden geldiğince az kan dökeceğiz ve
mümkün olursa daha etkili silâhlar, tedbirler, savaş hileleri
ile canlan kurtarıp, herkesi sevinçle evlerine yollayacağız.
»
«Sevgili oğlum, kurtarıcımız İsa'nın rahmeti üzerinde
olsun!»
«Benden Ponokrates'e, Gymnastes'e ve Eudemon'a
selâmı söyle.»
«Eylülün yirmibirinci günü»
«Baban, GRANDGOUSİER!»
134
BÖLÜM : XXX
Ulrich Gallet Picrochole'a Nasıl Gönderildi
Mektup yazdırılıp imzalandıktan sonra, Grandgousier
verdikleri kararı bildirmek üzere Ulrich Gallet'nin (118)
Picrochole'a gitmesini buyurdu. Hukuk danışmanı olan Ulrich
Gallet aklı başında ve sözünü bilir bir adamdı. Grandgousier
değişik ve çetrefil işlerde onun değerini ve görüşlerini
denemişti.
Sayın Gallet hemen yola çıktı. Irmaktan öteye geçer
geçmez oradaki değirmenciye Picroohole'dan ne haberi
olduğunu sordu. Değirmenci dedi ki: Picrochole'un askerleri
ne horoz bıraktılar, ne tavuk, gittiler La Roche
Clermauld'na kapandılar, bana sorarsanız, daha ileri gitmeyin,
bekçileri var, hepsinin azgınlıkları üstünde. Gallet
bu sözlere inandı ve o geceyi değirmencide geçirdi.
Ertesi sabah borazancısıyla şatonun kapısına gitti ve
nöbetçilere kendisini kralla görüştürmelerinin hayırlı olacağını
söyledi.
Bu haberi alan kral, elçiye kapının açılmasına izin
vermedi, kendisi surun üstüne çıkıp : «Nedir getirdiğin
haber? Nedir söylemek istediğin?» diye seslendi.
Bunun üzerine elçi aşağıdaki söylevine başladı.
135
BÖLÜM : XXXI
Gallet'nin Picrochole'a Söylevi (119)
«İnsanları haklı olarak en fazla üzen şey, iyilik güzellik
bekledikleri yerden kötülük ve zarar görmeleridir.
Böyle bir felâkete uğramış olan insanlardan çoğunun bu
mutsuzluğu ölümden beter saymaları ve kendilerinin de,
bu belâyı önlemeye güçleri yetmeyip, başka da bir çare
bulamayınca canlarına kıymaları doğru olmasa bile boşuna
değildir.»
«Bundan ötürü kralım Grandgousier'nin senin bu azgınca
ve düşmanca saldırını büyük bir üzüntüyle karşılaması
ve bunu aklına sığdıramaması şaşılacak bir şey değildir.
Asıl şaşılacak şey, senin ve adamlarının onun topraklarına
ve uyruklarına reva gördüğünüz inanılmaz kötülüklerin
onu duygusuz bırakması olurdu. Uyruklarının
sizden gördüğü her türlü insanlıkdışı davranışlar ona hiçbir
ölümlü insanın dayanamıyacağı kadar büyük bir acı
verdi, çünkü o halkını her zaman bütün yüreğiyle sevmiştir.
Üstelik ona insanlık bakımından daha da acı gelen bu
kötülükleri ve soysuzlukları özellikle senin ve adamlarının
yapmış olmanızdır, çünkü sen ve ataların en eski tarihlerden
bu yana onunla ve atalarıyla dostluk kurmuş ve bugünedek
bu dostluğu kutsal bir emanet olarak korumuş, sürdürmüşsünüzdür,
o kadar ki, yalnız o ve uyrukları değil,
barbar milletler, Poitiers'liler, Breton'lar, Mans'lılar ve Kanarya
adaları ile İsabella'nın ötelerinde yaşayanlar (120)
bile sizin aranızdaki birliği bozmanın bulutların üstündeki
gök kubbeyi ve sonsuz evrenleri yıkmak kadar zor oldu-
136
ğuna inanmışlar ve bu birlikten o kadar ürkmüşlerdir ki»
birinin korkusundan öbürünü kışkırtmak, kızdırmak, hırpalamaktan
kaçınmışlardır.»
«Dahası var. Bu kutsal dostluk bütün dünyaya öyle
bir ün salmıştır ki, bugün bütün karalarda ve Okyanus'un
bütün adalarında yaşayan pek az insan vardır ki, sizin dilediğiniz
koşullarla birliğinize katılmaya can atmasınlar,
sizinle birleşmeyi kendi yurtları ve topraklarında egemen
yaşamak kadar değerli bulmasınlar; onun için bugunedek
hiçbir kral ya da birleşik krallık görülmemiştir ki, ne kadar
azgın ve gururlu olursa olsunlar, değil sizin topraklarınıza,
birleşkilerinizin topraklarına bile saldırmayı göze
alabilsinler. Ve eğer sorup soruşturmadan onlara karşı
saldırıya geçmişlerse, sizinle birleşik olduklarını öğrenir
öğrenmez hemen girişimlerinden vaz geçmişlerdir.»
«Bugün hangi çılgınlığa kapılarak, bütün antlaşmaları
bozarak, bütün dostluğunuzu hiçe sayarak, bütün hakları
çiğneyerek, o ve adamları seni hırpalamamış, kızdırmamış,
kışkırtmamışken topraklarına düşmanca saldırıyorsun
onun? Nerde kaldı dostluk yeminleri? Nerde kaldı
hak hukuk? Nerde kaldı akıl mantık? Nerde kaldı insanlık?
Nerde kaldı Tanrı korkusu? Sanıyor musun ki,
bu kötülükler, bu azgınlıklar göksel varlıkların ve bütün
eylemlerimizin haklı karşılığını veren Yüce Tann'nın gözünden
kaçacak? öyle sanıyorsan, aldanıyorsun, çünkü
herşey O'nun yargısından geçecektir! Yoksa meşum kader
cinleri mi, yıldızların etkileri mi keyfini, rahatını kaçırmak
istiyor senin? Demek herşeyin bir sonu, bir süresi varmış!
Herşey en yüksek doruğuna vardı mı, tepe takla düşüyor,
o noktada uzun süre kalamıyor. Akılla, ölçüyle ikbal
ve refahlarını dizginleyemeyenlerin sonu budur.»
«Ama kader böyle idiyse ve senin mutluluğun ve rahatlığının
sona ermesi gerekli idiyse, bu akıbete benim
137
kralımı tedirgin ederek varman şart mıydı, o benim kralım
ki, tacını tahtını ona borçlusun. Ocağın yıkılacak idiyse,
yıkılırken onu beslemiş olan kişinin de ocağının üstüne
çökmesi mi gerekiyordu? öylesine aklın sınırları dışında,
öyle saf duyuya aykırı bir şey ki bu, insan kafasıyla
anlaşılması zor, yabancılar için bile inanılmayacak bir şey
kalacak bu, tâ ki sapık tutkularına uyup Tanrı'dan ve Akıldan
ayrılanların hiçbir kutsallık, hiçbir yücelik tanımıyacaklarını
olan bitenleri görerek anlasınlar.»
«Uyruklarına, topraklarına bizden bir zarar gelmiş olsaydı,
sana kötülük etmek isteyenleri desteklemiş olsaydık,
giriştiğin işlerde sana yardım etmemiş olsaydık, adına
ve şerefine leke düşürmüş olsaydık, seni kötülükten
yana çeken fesat şeytanı bir takım aldatmacalar, yanıltıcı
oyunlarla bizim seninle eski dostluğumuza yakışmıyacak
işler yaptığımızı kafana sokmuş bile olsa, ilkin gerçeği
araştırman, sorup soruşturman, sonra bize durumu bildirmen
gerekirdi; biz de kuşkularını dilediğin açıklıkla giderirdik,
senin de için rahat ederdi. Oysa, senin yaptığın
ne, söyle, Tanrı aşkına? Efendimin krallığını haince bir
zorbalıkla yağmalayıp yok etmek mi istiyorsun? Sence o
kadar korkak, o kadar budala bir insan mıdır o ki senin
haksız saldırılarına karşı koymak istemeyecek ya da adamları,
parası, uzmanları, savaş bilgisi olmadığı için sana karşı
koyamayacak mı sanıyorsun?»
«Hemen buradan kalk git ve yarın gün batmadan
topraklarına dönmüş ol, dönerken hiçbir karışıklık çıkarma,
kimsenin kılına dokunma, bu topraklara verdiğin zararlara
karşılık olarak bin Bizans altını öde. Yarısını yarın
verirsin, öbür yarısını gelecek Mayıs ayının on beşinde,
bu arada rehine olarak da bize Tournemoule, Basdefesses
ve Menuail dukaları ile prens Gratelles ve Vikont Morpiaille'yı
bırak (121).»
138
BÖLÜM : XXXII
Grandgousier'nin Nasıl Barışı Sağlamak İçin Çörekleri
Geri Verdiği
Sayın Gallet bunları söyleyip sustu; ama Picrochole'-
un bütün bu söyleve verdiği karşılık sadece şu oldu : «Gelin
kendiniz alın, gelin kendiniz alın, benim adamlarımın
taşaklan yumuşaktır hamur gibi, çörek yapıp yedirirler
size.
Bunun üzerine Gallet, Grandgousier'nin yanına döndü.
Onu diz çökmüş, başı açık, odasının bir köşesinde iki büklüm,
Picrochole'un öfkesini yatıştırması ve zora baş vurmadan
aklını başına getirmesi için Tanrı'ya dua eder buldu.
Elçisinin döndüğünü görünce, Grandgousier sordu:
«Aman dostum, aman gel, ne haberler getirdin?»
«İşler berbat,» dedi Gallet, «bu adam aklını tümünden
yitirmiş. Tanrı da bırakmış onu.»
«Peki ama, dostum,» dedi Grandgousier, «neymiş bu
taşkınlığın sebebi?»
«Hiçbir açıklamada bulunmadı, yalnız öfkeler içinde
bir çörek sözü etti. Bilmem ama belki de çörekçilerine bir
kötülük eden olmuştur.»
«Yapılacak şeyi düşünmeden önce, bunun aslını bilmek
isterim.»
O zaman bu işi soruşturdu ve öğrendi ki Picrochole'un
adamlarından zorla birkaç çörek alınmış, Marguet'nin
139
kafasına da sopa vurulmuş; gel gelelim çöreklerin parası
hakkıyla ödenmiş ve Marquet sopayı yemeden önce Forgier'nin
bacaklarını kırbaçlamış. Bütün danışmanlar kralın
var gücüyle kendini savunması gerektiği kanısına vardılar,
Grandgousier yine de bu karara karşı çıktı ve:
«Madem bu iş birkaç çöreğe dayanıyor, onun gönlünü
yapmaya çalışacağım. Çünkü savaş açmak hiç hoşuma
gitmiyor,» dedi.
Bunun üzerine, kaç çörek alındığı soruşturuldu, dört
beş düzine olduğu anlaşılınca, Grandgousier hemen o gece
beş araba dolusu çörek yapılmasını buyurdu; arabanın
birindeki çörekler tereyağıyla, taze yumurta sarısıyla, safran
ve güzel baharatla yapılıp Marquet'ye teslim edilecekti,
ayrıca kral kendisine, yarasını saran berberlere verilmek
üzere yediyüzbinüç lira zarar ziyan ödüyor, bununla
da kalmayarak ona La Pomardiere çiftliğini (122) kendine
ve ailesine vergisiz devamlı mülk olarak bağışlıyordu.
Bütün bunları götürmek işi Gallet'ye verildi. Gallet
yolda, Sauloye çayırlarında birçok kamış ve saz dalları
kopartıp bunlarla arabaları ve arabacıları donattı; arabacılarla
birlikte kendisi de eline bir dal aldı, böylece barış
için anlaşmaya geldiklerini belli etmek istiyordu.
Kapıya varınca, Grandgousier adına Picrocholela görüşmek
istediler. Picrochole ne içeri girmelerine izin verdi,
ne de onlarla konuşmaya geldi. Kendisinin meşgul olduğunu,
ne söyleyecekleri varsa komutan Böbürlek'e söylemelerini
bildirdi; bu komutan o sırada surlar üstüne ağır
bir top yerleştirmekteydi.
Gallet ona şunları söyledi:
«Sayın komutan, bütün bu anlaşmazlığı kısa kesmek
ve eski antlaşmamıza dönmemize hiçbir engel bırakmamak
için, tartışma konusu olan çörekleri size geri getir-
140
miş bulunuyoruz. Bizimkiler sizden beş düzine çörek almışlar
ve parasını eksiksiz ödemişlerdi, ama biz o kadar
barışseveriz ki, size beş araba dolusu çörek veriyoruz: bunlardan
birisi, şu araba, en çok yakınan Marquet içindir.
Üstelik hiçbir diyeceği kalmaması için kendisine yediyüzbinüç
Makedon lirası veriyoruz, isteyebileceği zarar ziyanı
karşılamak üzere de La Pomardiere çiftliğini kendisine
ve ailesine vergisiz devamlı mülk olarak bağışlıyoruz; işte
bu bağışın konturatosu. Tanrı aşkına bundan böyle barış
içinde yaşayalım, siz üzerinde hiçbir hakkınız olmadığım
kendiniz de söylediğiniz bu toprakları bırakıp güle güle
yurdunuza dönün, eskisi gibi dost kalalım.»
Böbürlek bu sözleri Picrochole'a iletti ve onu yüreklendirip
diretmeye ksşkırtmak için şunları ekledi:
«Bu herifler bal gibi korkuyorlar. Vallahi donuna ediyor
Grandgousier, zavallı ayyaş! Onun üstünlüğü savaşta
değil, kadeh boşaltmakta. Bana kalırsa, çörekleri ve parayı
alalım, yine de biz hiç ara vermeden bu kaleyi güçlendirelim
ve yolumuzdan dönmeyelim. Sizi enayi mi sandılar
da çöreklerle avutmak istiyorlar? Böyledir işte, bugünedek
onlara iyi davranmış, büyük dostluk göstermiş
olmakla kendinizi gözlerinde küçük düşürdünüz: okşa kötüyü
vursun kafana, vur kafasına okşasın seni.»
«Tamam, tamam,» dedi Picrochole, «görecekleri var
onların! Dediğin gibi yap.»
«Ama birşey bildirmek isterim size,» dedi Böbürlek,
burada erzak bakımından kötü durumdayız, boğaz gereçlerimiz
bir hayli cılız. Grandgousier bizi burada kuşatacak
olursa, ben hemen gider bütün dişlerimi çektiririm, üç tane
bırakırım yalnız, askerlere de aynı şeyi yaptırırım; bu
üç diş bile fazla gelir erzakımızı tüketmeye.»
«Yiyeceğimiz çok bile,» dedi Picrochole. «Biz buraya
yemeye mi geldik, savaşmaya mı?»
141
«Savaşmaya tabii,» dedi Böbürlek, «ama can boğazdan
gelir, aç ayı oynamaz.»
«Bırakalım gevezeliği,» dedi Picrochole, «gidin el koyun
getirdiklerine.»
Bunun üzerine paraları, çörekleri, öküzleri ve arabaları
aldılar, cevabı yarın vereceğiz diyerek ve bir daha
surlara yaklaşmamasını tenbihleyerek geri yolladılar Gallet'yi
ve adamlarını. Onlar da böylece hiçbir sonuç almadan
Grandgousier'nin yanına döndüler ve ona durumu anlattılar
ve barışı sağlamak için kıyasıya cenkleşmekten başka
yol umudu kalmadığını eklediler.
142
BÖLÜM : XXXIII
Bazı Komutanların Sivri Akılları Yüzünden Picrochole'u
Nasıl Büyük Bir Tehlikeye Attıkları
Çöreklere el konunca, Bızdıklar Dukası, Kont Dalkılıç
ve Komutan Boklavat (123) Picrochole'un huzuruna çıkıp
dediler ki :
«Efendimiz, bugün biz sizi Makedonyalı İskender'in
ölümünden bu yana gelmiş bütün kralların en mutlusu ve
en yiğidi ilân ediyoruz.»
«Giyin şapkalarınızı, giyin,» dedi Picrochole.
«Sağ olun, efendimiz, ödevimizi yerine getirmeye hazırız.
Yapılacak şey şudur: Kaleyi korumak üzere burada
bir komutanla küçük bir birlik bırakırsınız, bizce kale kendiliğinden
ve sizin sağiamlaştırdığmız surlarla yeterince
dayanıklıdır. Ordumuzu ikiye bölersiniz, nasıl bölüneceğini
siz herkesten iyi bilirsiniz. İki ordudan biri Grandgousier
ve alayları üstüne yürür, ve ilk saldırıda kolayca haklarından
gelir; böylece yığınla para elde edersiniz, çünkü
bu aşağılık herifin parası bol, aşağılık diyoruz, çünkü soylu
bir-kralın meteliği olmaz. Para biriktirmek aşağılık kişi<
lerin harcıdır, öteki ordu bu sırada Aunis, Saintonge,
Angoumois, Gaskonya, aynı zamanda Perigord, Medoc ve
Landes üzerine yürür. Karşısına çıkan olmadan şehirler,
şatolar, kaleler alır. Bayonne'da, Saint Jean de Luz'de ve
Fontarabie'de bütün gemilere el koyar (124), Galice ve Por-
143
tekiz kıyılarını dolaşarak Lizbon'a kadar bütün limanları
yağma edersiniz. Lizbon'da bir fatih için gerekli bütün
deniz gücünü sağlarsınız. İnanın ki İspanya hemen
teslim olur, çünkü İspanyollar hep aylak kişilerdir. Sibyl
Boğazından (125) geçer ve orada adınızı sonsuzluğa dek
yaşatacak Herakles'inkinden daha görkemli iki sütun dikersiniz,
ve o boğaza Picrochole denizi adını verirsiniz.
Picrochole denizini geçince, Barbaros (126) teslim olup
ayaklarınıza kapanır...»
«Canını bağışlarım onun,» dedi Picrochole.
«Bağışlarsınız, kendini vaftiz ettirirse tabii. Tunus, Bizerte,
Cezayir, Bone, Kyrene krallıklarını, kısacası bütün
Barbaristanı bir saldırışta alırsınız. Daha ötelere gidip Majorka'yı,
Minorka'yı, Sardinya'yı, Korsika'yı ve Ligurya ve
Baleares denizlerinin öteki adlarına el koyarsınız. Sol kıyıdan
ilerleyip Narbonne Galya'sını, Provansa, Cenova,
Floransa, Luka'yı alırsınız, o zaman Roma'nın vay haline!
O zaman zavallı Bay Papa başlar korkudan ölüm terleri
dökmeye.»
«Vallahi,» dedi Picrochole, «ben dünyada onun terliğini
öpmem.»
«İtalya alındı mı, Napoli, Kalabrya, Apulya ve Sicilya
bir çırpıda avucumuza düşer Malta ile birlikte. Eskiden
Rodos'lu denilen o kendini beğenmiş şövalyelerin size
karşı komalarını isterdim, nasıl donlarına ettiklerini görmek
için.»
«Lorette'e (127) de gitmek isterdim,» dedi Picrochole.
«Hayır, hayır,» dediler, «oraya dönüşte. Malta'dan
sonra Girit'i, Kıbrıs'ı, Rodos'u, Ege adalarını alıp Mora
üstüne yürüyeceğiz. O da bizim oldu demektir. Tanrı Kudüs'ün
yardımcısı olsun! Osmanlı Padişahının gücü nerde,
sizin gücünüz nerde!»
144
«öyleyse Süleyman'ın tapınağını yeniden yaptırırım,»
dedi.
«Yooo,» dedi ötekiler, «daha değil. Durun biraz. Seferlerinizde
bu kadar aceleci olmayın. Ne demiş biliyor
musun Augustus «Festina lente» yani çabuk ol, ama ağır
ağır. önce Küçük Asya'yı, Karya'yı, Likya'yı, Pamphilya'-
yı, Kilikya'yı Lidya'yı, Phrigya'yı, Misya'yı, Bithinya'yı, Karasia'yı
(Sardes), Satalya'yı (Antalya), Samagarie'yi (?),
Castamena'yı (Kastamonu), Duga'yı (?), Sebasta'yı (Sivas)
tâ Frat'a kadar almamız gerekir (128).»
«Bâbil'i ve Sina dağını da görecek miyim?» diye sordu
Pîcrochole.
«Şimdilik gereği yok,» dediler, «gemilerle Hazer denizini
geçtik, at sırtında iki Ermenistanı ve üç Arabistanı aştık.
Yetmiyor mu bu kadar yıpratıcı yolculuk?»
«Vallahi, biz çıldırdık galiba. Vah zavallı askerlerim!»
«Nasıl?» diye sordular.
«Ne içeceğiz o çöllerde? İmparator Julianus ve bütün
ordusu susuzluktan ölmüş oralarda.»
«Biz herşeyin gereğini çoktan düşündük. Suriye denizlerinde
dünyanın en iyi şaraplarıyla yüklü dokuzbin ondört
büyük gemimiz var, Yafa'ya gelmiş bulunuyorlar. Orada
ikiyüzyirmibin deve ve onaltıbin fil hazır; bunları Libya'ya
girdiğinizde Sigeilmes yakınlarında (129) avlamıştınız,
üstelik Mekke'ye giden bütün kervanı da ele geçirmiştiniz.
Bunların taşıdığı şarap yetmez mi size?»
«Doğru, ama o şaraplarda serinlik arama.»
«Küçük bir balık avlamaya çıkmış değiliz! Bir kahraman,
bir fatih, dünya imparatoru olmaya can atan bir
insan her zaman dilediği rahatlığı bulamaz. Şükür Allaha
ki siz ve askerleriniz sağ salim Dicle nehrine kadar varmış
bulunuyorsunuz.»
145
«Peki, bu arada o Grandgousier sarhoşunu haklamış
olan öteki ordu ne yapıyor?»
«Onlar da boş durmuyorlar. Yakında buluşacağız onlarla.
Bretagne'ı, Normandie'yi, Flandres, Hainaut, Brabant,
Artois illerini, Hollanda ve Zelanda'yı aldılar sizin
için isviçreli ve Alman köylü askerlerinin karınları üstünden
Ren nehrini aştılar, ordunun bir kolu l_uxemburg,
Lorraine Champagne'yı, Savoie'yı tâ Lyon'a kadar dize
getirdi; orada Akdeniz seferlerinden dönen alaylarınızı
buldular ve Suabe'ı, VVürtemberg'i, Bavyera'yı, Avusturya,
Moravya ve Stirya'yı silip süpürdükten sonra, Bohemya'da
yeniden buluştular; sonra hep birlikte yiğitçe saldırdılar
Lübeck'e, Norveç'e, İsveç'e, Danimarka'ya, Hothia'-
ya, Groenland'a, Estonya'ya tâ Buz denizine kadar. Ardından
Orkat adalarını feth ettiler, İskoçya'yı, İngiltere'yi,
ve İrlanda'yı buyruk altına aldılar. Sonra Baltık denizini
ve Sarmat'lar ülkesini geçip Prusya'yı, Polonya'yı, Litvanya'yı,
Rusya'yı, Valaşya'yı, Transilvanya'yı, Macaristan'ı,
Bulgaristan'ı ve Türkiye'yi yenip Constantinopolis'e vardılar.
»
«Bir an önce buluşalım onlarla,» dedi Picrochole,
«çünkü ben Trebizond'un da imparatoru olmak istiyorum.
Bütün o Türk ve Müslüman itlerini öldürecek miyiz?»
«öldürmeyip de ne yapacağız,» .dediler, «onların mallarını
mülklerini size şerefle hizmet etmiş olanlara dağıtacaksınız.
»
«Aklın buyruğu, hakkın gereği budur,» dedi Picrochole.
«Karaman ülkesini, Suriye'yi ve bütün Filistin'i size
veriyorum.»
«Aman, yüce efendimiz, ne büyük lütuf! Sağ olun!
Tanrı saltanatınızı daim etsin!»
Bunlar konuşulurken aralarında, Ekhepbron (130), yani
146
Testemkin adında türlü serüvenler, savaşlar görmüş, yaşlı
bir beyzade vardı, hepsini dinledikten sonra dedi ki:
«Korkarım bütün bu seferler süt çömleği masalına dönecek
: Hani kunduracının biri hayalinde zengin olmuş ve
süt çömleği kırılınca ne yiyeceği kalmış, ne içeceği (131).
Bu parlak fetihlerle neye erişmek istiyorsunuz? Sonu ne
olacak bütün bu savaşların, seferlerin?»
«Sonunda evimize dönüp rahatımıza bakacağız,» dedi.
Picrochole.
Testemkin de :
«Ya bir daha dönmezseniz,» dedi, «çünkü uzun ve belâlı
bir yolculuk bu. O tehlikelere gireceğimize şimdiden
rahatımıza baksak, daha iyi olmaz mı?»
«İşte asıl hayal adamı böyle olur,» dedi Dalkılıç. «Ne
demek, ocak köşelerine mi sığınacağız, ömrümüzü kadınlarla,
günlerimizi boncuk dizmekle, Sardanapal gibi (132)
yün eğirmekle mi geçireceğiz? Tehlikeyi göze almayanın
ne atı olur, ne katırı, der Süleyman Peygamber.»
«Fazla tehlikeye atılan atından da olur, katırından da
dermiş Malcon (133),» diye karşılık verdi Testemkin.
«Yeter!» dedi Picrochole «bırakalım bu konuyu. Benim
tek korktuğum Grandgousier'nin o cehennemlik alayları.
Ya bizler Mezopotamya'dayken, onlar arkadan vururlarsa
bizi ne yaparız?»
«Orası çok kolay,» dedi Boklavat, «Moskoflara bir küçük
haber uçurdunuz mu, dörtyüzellibin seçme savaşçı hemen
buyruğunuza girer. Ah, siz hele bir görevlendirin beni
bu işle! Yorgan için pireleri yakarım, ısırırım, saldırırım,
vururum, yakalarım, gebertirim, hiç dinlemem!»
«ileri, ileri!» diye bağırdı Picrochole, «herşey hemen
hazır olsun, beni seven ardımdan gelsin!»
147
BÖLÜM : XXXIV.
Gargantua'nın Yurdunu Korumak İçin Paris Şehrinden
Nasıl Ayrıldığı ve Gymnastes'in Düşmanlarla
Nasıl Karşılaştığı
Bunlar konuşuladursun, babasının mektubunu alır almaz
Paris'ten çıkan Gargantua, koca kısrağının üstünde
Nonriain köprüsünü geçmişti (134). Ponokrates, Gymnastes
ve Eudemon kiralık atlarla ardından geliyorlardı. Geri
kalan adamları posta arabalarına binmiş, Gargantua'nın
kitaplarını ve filozofi tezgâhını getiriyorlardı.
Gargantua Parilly'ye varınca, çiftlik sahibi Gouget
kendisine Picrochole'un La Roche Clermauld kalesine kuvvet
yığdığını ve komutan Bokkazan'ı büyük bir orduyla
Vede ormanına ve Vaugaudry'ye (135) baskına yolladığını,
Billarda şaraphanesine kadar her yerde kümesleri talan
ettiklerini, memlekette yaptıkları azgınlıkların inanılması
güç, görülmedik şeyler olduğunu söyledi. Gargantua bunları
duyunca öylesine ürktü ki, ne yapacağını, ne söyleyeceğini
bilemez oldu. Ama Ponokrates ona Vauguyon beyinin
şatosuna gidilmesini öğütledi. Bu bey öteden beri
onların dostu ve birleşiğiydi, onunla her şeyi daha iyi görüşüp
danışabilirlerdi; hemen öyle yaptılar ve beyi kendilerine
yardım etmeye hazır buldular; beyin düşüncesine
göre, çevrede ne olup bittiğini, düşmanların ne durumda
'bulunduğunu öğrenmek üzere adamlarından biri yol-
148
lanmalı, böylece o günkü duruma göre ne yapılacağı görüşülmeliydi.
Gymnastes gitmek için gönüllü çıktı; ama
kendisine çevredeki yolları, kestirmeleri, ırmakları bilen
birisinin katılması daha doğru olacağına karar verildi.
Bunun üzerine Gargantua ve Vauguyon'un seyisi
Prelingand yola çıktılar ve korkusuzca dört bir yanı kolaçan
etmeye başladılar. Bu arada Gargantua adamlarıyla
birlikte biraz yedi içti ve kısrağına bir yeyimlik, yani
yetmişdört varil yulaf verdirdi. Gymnastes ve yol arkadaşı
at koşturdukları yerlerde dağınık ve düzensiz, bulduklarını
yağmalayıp iç eden düşman askerlerine rastladılar.
Bu askerler Gymnastes'i uzaktan görür görmez,
üstüne yürüyüp soymaya kalktılar onu. Gymnastes bağırdı
:
«Baylar, ben yoksul şeytanın biriyim; bağışlayın
beni, rica ederim. Birkaç altınım kalmadı değil, onu da
birlikte içeriz, çünkü bu aurum potabile'dir (136), gelişimi
kutlamak için bu atı da satarız; sonra da beni aranıza
alırsınız, çünkü tavuğu yakalamakta, yağlamakta, kızartıp
pişirmekte, hattâ vallahi, gereğince parçalayıp tadını
çıkartmakta şu gördüğünüz ben kulunuzdan daha ustası
yoktur; ve işte size katılışımı kutlamak için bütün dostlar
şerefine içiyorum.»
Bunu deyip deri kaplı şişesini açtı ve burnunu ıslatmadan
bir hayli içti. Soyguncu herifler ağızlarını bir karış
açmış, dillerini tazılar gibi dışarı çıkartıp ona bakıyor,
içme sırasının kendilerine gelmesini bekliyorlardı. Ama o
sırada komutan Bokkazan ne olup bittiğini görmek için
bir koşu geldi. Gymnastes ona şişesini uzatıp :
«Buyrun, komutan,» dedi, «çekinmeden için, ben şimdi
denedim, Monjau şarabıdır.»
«Ne demek?» dedi Bokkazan, «bu soytarı bizi alaya
alıyor. Kimsin sen?»
149
«Ben bir yoksul şeytanım.»
«Ya!» dedi Bokkazan, «madem yoksul bir şeytansın,
geçip gidebilirsin, çünkü her yoksul şeytan vergisiz mergisiz
geçer her yerden; ama yoksul şeytanların böyle güzel
bir ata binmesi âdet değildir. Onun için, bay şeytan,
inin o binekten de ben bineyim, altımda iyi yürümezse,
senin sırtına binerim, sayın şeytan, çünkü şeytana uymasını
pek severim.»
150
BÖLÜM : XXXV
Gymnastes Nasıl Ustalıkla Komutan Bokkazan ve
Picrochole'un öteki Askerlerini öldürdü
Bu sözleri duyunca kimileri korkmaya başladılar, bu
adam belki kılık değiştirmiş bir şeytandır diye, bir sağ
bir sol elleriyle istavroz çıkarır oldular. Aralarından Don
Joan adında biri, köy milislerinin başı, kuşağından dua
kitabını çıkartıp bağırdı : «Hagios ho Theos! Tanrı Uludur.
Tanrıdan geliyorsan konuş! Şeytandan geliyorsan
çık git.»
Bizimki olduğu yerde duruyordu; konuşmayı duyanlardan
birçokları bölükten ayrıldılar. Gymnastes gözetliyordu
herkesin ne yaptığını.
Bunun üzerine Gymnastes atından iner gibi yaptı.
Sol yana asılı dururken, çevik bir hareketle atın altından
öbür yana geçti, belinde kısa kılıcıyla havaya sıçradı ve
kıçı atın başına dönük olarak iki ayağıyla eğer üstüne
düştü.
«Gidersem, kıçın kıçın giderim,» dedi.
Bunun üzerine olduğu yerde tek ayak üstünde topaç
gibi dönüp aynı yönde kıçı üstüne eğere düştü. O zaman
Bokkazan :
«Bak ben bu oyunu yapmam şu sırada, sebebi de
var.»
«Tuh! olmadı,» dedi Gymnastes, «tersine sıçrayaca-
151
ğırr» şimdi.» Bu sefer büyük bir güç ve çeviklikle aynı sıçrayışı
sağ yanına dönerek yaptı. Bunu da yapınca baş
parmağını eğerin bir başına bastırıp bütün bedenini tepe
takla havaya kaldırdı, baş parmağının kası ve siniri üstünde
dikili kalıp üç kez daha havada döndü. Dördüncüsünde
bütün bedenini hiçbir yere dokundurmadan atın iki
kulağı arasına fırlattı ve sol elinin baş parmağı üzerine
dikilip havada durdu ve bu durumda yine topaç gibi döndü;
sonra sol elinin ayasıyia eğerin ortasına vurup öyle
bir sıçradı ki atın sağrısı üstüne kızlar gibi oturuverdi.
Bu da bitince sağ ayağını eğer üstünden aşırıp sağrı üstünde
binicilik numarası yaptı.
«Ama en iyisi eğerin iki başı arasında olmak,» dedi.
Deyince de, iki elinin baş parmağıyla önündeki sağrıya
abanıp havada bir takla attı ve eğerin tam ortasına
doğru dürüst oturdu; sonra yine bütün bedeniyle havaya
dikildi, ayakları eğerin ortasında türlü cambazlıklar yap--
t i ; bir de kollarını haç gibi gerip bağırmaya başladı: «Ku^
duruyorum, Şeytanlar, kuduruyorum, kuduruyorum! Tutun
beni şeytanlar, tutun beni, tutun!»
O bu perendeleri atarken soyguncular büyük şaşkınlıklar
içinde birbirlerine: «Vay canına! diyorlardı. Bu bir
cin ya da bir şeytan, kılık değiştirmiş. Ab hoste malfgno
lîhera nos, Domine! Şeytanın şerrinden bizi koru, Tanrım!
»
Hepsi tavuk kaçıran bir köpek gibi arkalarına baka
baka kaçıyorlardı.
O zaman Gymnastes fırsat bu fırsat diyerek atından
indi. kılıcını çekip en gösterişlilere var gücüyle saldırdı.
Yığın yığın yere seriyordu hepsini, yaralı bereli, bitik bir
halde; gerek attığı görülmedik perendeler ve gerek Bokkazan'ın
ona yoksul şeytan diyerek konuşmaları yüzünden
onu azgın bir şeytan sanarak kimse karşı koymuyor-
152
du; yalnız Bokkazan iki yanı keskin kılıcıyla onu kalleşçe
arkadan vurup kafasını yarmak istedi, ama Gymnastes'in
zırhları, miğferi sağlamdı, kılıcın başına indiğini duymakla
kaldı ve birden dönerek Bokkazan'a hızlı bir kılıç savurdu,
adam başını korumak isterken, kılıç bir anda karnını,
barsaklarını ve karaciğerini ikiye böldü. Bokkazan yere
düştü ve düşerken de dört çorba çanağı kanını caniyle
birlikte kustu.
Bunun üzerine Gymnastes ele geçen fırsatların tersine
dönünceye kadar kullanılmaması ve yiğit kişilerin talihlerine
saygılı ve ölçülü, olmaları, onu zorlayıp yıpratmamaları
gerektiğini düşünerek savaştan ayrıldı, atına
binip mahmuzlara yüklendi ve ardından gelen Prelingand
ile birlikte dosdoğru Vauguyon yolunu tuttu.
153

BÖLÜM : XXXVI
Gargantua'nın Nasıl Vede Geçidinin Şatosunu
Yıktığı ve Irmağı Geçtiği
Gymnastes döner dönmez, düşmanları ne halde bulduğunu
ve tek başına bütün bir düşman sürüsüne nasıl
bir oyun oynadığını anlattı, hepsinin serseri, talancılar,
askerlik düzeni nedir bilmeyen eşkiyalar olduğunu, hemen
sağlam yürekle yola çıkmak gerektiğini, çünkü onları
hayvan sürüleri gibi tepelemenin çok kolay olacağını söyledi.
Bunun üzerine Gargantua koca kısrağına bindi, daha
önce saydığımız yoidaşlarıyia yola çıktı; yolu üstünde
başı göklerde koca bir ağaca raslayınca (ki bu ağaca Ermiş
Martin'in oraya diktiği bir değnekten uremişti), «işte
bu bana lâzım,» dedi, «bu ağaç benim sopam ve mızrağım
olacak.»
Ağacı yerden söküverdi, dallarını kopardı ve gönlünce
yontup düzeltti. Bu arada kısrağı işeyip karnını boşalttı,
ama öyle bol işedi ki, yedi fersahlık yeri tutana
boğdu; bütün çiş Vede geçidine yöneldi ve ırmağı öylesine
doldurdu, taşırdı ki, bütün bir düşman sürüsü dehşetler
içinde boğuldu, geriye yalnız sol yamaçlara doğru yol
almış olanlar kaldı.
Vede ormanı kıyısına varınca, Eudemon gelip kendisi-
157
ne şatoda düşman kalıntıları olabileceğini söyledi. Bunu
anlamak için Gargantua var gücüyle bağırdı:
«Orada mısınız, değil misiniz? Oradaysanız yok olun,
yoksanız diyeceğim yok!»
Ama şatonun mazgallarından hödük bir topçu bir
gülle attı ona ve gülle var hızıyla Gargantua'yı şakağından
vurdu; gel gör ki bir erik de atmış olsalar o kadar
canı yanardı ancak.
«Bu da nesi? dedi Gargantua. Üzüm tanelen mi atıyorsunuz
bize? Bağları bozmak pahalıya mal olacak Size!
» Gülleyi gerçekten bir üzüm tanesi sanmıştı.
Şatoda keyiflerine dalmış olanlar gürültüyü duyup
surlara, kulelere koşuştular ve hep başına nişan alarak
Gargantua'ya irili ufaklı toprak tüfeklerde dokuzbinyirmibirden
fazla mermi attılar, öyle sık ateş ediyorlardı ki,
Gargantua:
«Ponokrates, dostum, diye bağırdı, bu sinekler kör
edecek beni, şu söğütlerden bir dal kopar da kovayım
şunları!» Kurşunlar, taş gülleleri at sinekleri gibi geliyordu
ona. Ponokrates bunların sinek olmayıp şatodan atılan
mermiler olduğunu söyledi. O zaman Gargantua koca
ağacını şatoya vurdukça vurup kulelerini yıktı, yerle
bir etti hepsini. İçerdekilerin hepsi de böylece ezilip param
parça oldular. Oradan kalkıp değirmenin köprüsüne
vardılar ve bütün geçidi cesetlerle dolu buldular, öylesine
ki, değirmenin suyu akmaz olmuştu; bu ölüler kısrağın
çişsel tufanında boğulmuş olanlardı. Cesetlerin kapadığı
geçitten nasıl geçebileceklerini düşündüler. Ama Gymnastes
dedi k i :
«Şeytanlar geçmişse buradan, ben de pekâlâ geçerim.
»
«•Şeytanlar geçti ama, onlar cehennemlik canları alıp
götürmek için geçti,» dedi Eudemon.
158
«İyi ya,» dedi Ponokrates, «o zaman Gymnastes de
geçecek demektir.»
«Doğru, doğru,» dedi Gymnastes, geçerim, ya da ortalarında
kalırım.»
Ve atını mahmuzlayıp bir solukta geçti öteye, atı cesetlerden
ürkmedi bile, çünkü Gymnastes onu (Aelianus'-
un (137) öğretisine uygun olarak) dirilerden de ölülerden
de korkmamaya alıştırmıştı — ve bunu Diomedes'in Trakyalıları
öldürerek, ya da Odysseus gibi düşmanlarının cesetlerini
atlarına ezdirerek değil, ki öyle anlatır Homeros,
samanlığına bir yapma adam koyarak ve yemini verirken
atı onun üstünden geçirerek başarmıştı.
ötekiler sürçmeden gittiler ardından, yalnız Eudemon
gidemedi, çünkü atının sağ ön ayağı boğulup sırt
üstü yatmış iri yarı bir herifin karnına batmış, bir türlü
çıkmıyordu. Eudemon kalakalmıştı orada, ama Gargantua
sopasının ucuyla cesedin işkembelerini suyun dibine indirince,
at ayağını çıkardı ve (at baytarlığında görülmedik
bir şey olarak) bu atın ayağındaki bir ur şişko herifin
barsaklarına dokunmakla iyileşivermişti.
159
BÖLÜM : XXXVII
Gargantua Taranırken Saçlarından Nasıl
Top Gülleleri Düştüğü
Vede ırmağını geçtikten biraz sonra kendilerini dört
gözle bekleyen Grandgousier'nin şatosuna ulaştılar. Herkes
onu kucaklayıp gelişini kutladı, öylesine ki kimselerin
böyle sevindiği görülmemiştir; çünkü Supplementum
Supplementi Chronîcorum vakainamenin ekinin ekinde
Gargameile'in sevincinden öldüğü söylenir. Benim bu konuda
bir bilgim yok, kaldı ki o da, öteki kadınlar da pek
umurumda değil.
Gerçekten olan şu ki, Gargantua üstünü başını değiştirip
tarağıyla taranırken (ki bu tarak yüz mızrak boyunda
olup dişleri yontulmamış fil dişlerinden yapılmıştı) her
taranışta Vede ormanındaki şato yıkımında saçlarında
kalmış olan güllerin yedi sekizi birden yere düşüyordu.
Bunu gören babası Grandgousier oğlunun bitlendiğini
sandı:
«Aman evlâdım, Montaigu koleji öğrencilerinin bitlerini
mî getirdin bize (138)? Orada kalman yoktu hesapta.»
Buna Ponokrates karşılık verdi:
«Efendimiz,» dedi, «onu Montaigu denen haşarat kolejine
verdim sanmayın sakın! Oraya vermektense, Ermiş
innocentius'un dilenci berduşları arasına yollardım, çünkü
o kolejdeki hırtlıkları, bayağılıkları görmüşümdür. Arap-
160
lar ve Tatarlar arasındaki kürek mahkûmları, zindanlardaki
katiller, hattâ bu evdeki köpekleriniz bile o kolejdeki
mutsuzlardan daha iyi bakılırlar ve ben Paris'in kralı
olsaydım, şeytan canımı alsın, yaktırırdım orasını ve gözlerinin
önünde yapılan bu insanlık dışı işkencelere katlandıkları
için müdürünü de, yardımcılarını da ateşe attırırdım.
»
Ve güllelerden birini yerden alarak:
«Bunlar, az önce oğlunuz Vede ormanından geçerken
düşmanlarınızın ona kahpece attıkları güllelerdir.
Ama bu, onlara öyle pahalıya mal oldu ki, hepsi şatonun
yıkıntıları altında can verdiler, Sanson'un hışmına uğrayan
Philistin'ler, Siloe kulesinin altında ezilenler gibi. Bunları
Lukka XIII. kitabında anlatır (139). Bence talih bizden
yanayken kovalamalıyız onları, çünkü fırsatı saçlarından
yakalamış durumdayız; elimizden kaçırırsak, bir
daha yakalayamayız onu, kafasının arka yanında saç yoktur
fırsatın ve hiç de geri dönmez.»
«Doğrusu,» dedi Grandgousier, «şimdi sırası değil bunun,
çünkü bu akşam sizleri bir şölenle kutlayacağım.
Hepiniz buyurun!»
Bu söz üzerine akşam yemeği hazırlıkları yapıldı, her
zamankinden fazla olarak onaltı öküz, üç genç inek, otuziki
dana, altmışüç oğlak, doksanbeş koyun, üçyüz şarap
salçalı domuz yavrusu, ikiyüzyirmi keklik, yediyüz çulluk,
dörtyüz besili horoz, altıbin piliç, bir o kadar güvercin,
altıyüz çil, bindörtyüz tavşan, üçyüzüç toy ve
binyediyüz yarga kızartıldı. Sürek avı hayvanları hemen
bulunamadı, yalnız rahip Turpenay'in yolladığı onbir yaban
domuzu, Grandmont beyinden gelen onsekiz geyik ve
karaca, Essars'lar beyinden gelen yüzkırk sülünle birlikte
birkaç düzine üveyik, su kuşu, bağırtlak, balaban, gürlü,
yağmur kuşu, turaç, yaban kazı, yalva, kızkuşu, yeşil-
161
baş, mısır turnası, benekli ve yavru balıkçıl, su tavuğu,
püsküllü su kuşu, telli turna, terrigol (140), yabani hindi vardı,
ayrıca bir hayli kuskus ve bir hayli çorba.
Hiç eksiği olmayan bol yiyecekleri Grandgousier'nin
aşçıları Salçasaçan, Çömlekmen ve Havandoven güzelce
pişirmişlerdi (141).
içkileri ise Jarîot, Micquel ve Verrenet gereğince hazırlamışlardı.
162
BÖLÜM : XXXVIII
Gargantua'nın Altı Hacıyı Nasıl Salatada Yediği
Hikâye gereği altı hacının başına geleni anlatmalıyız.
Nantes yakınlarındaki Saint-SĞbastien'den (142) gelen bu
hacılar, geceyi geçirmek için düşman korkusundan, bir
bahçede bezelye sırıkları altında, lahanalar ve marullar
arasına saklanmışlardı. Gargantua da o sırada biraz susamış,
oralarda salata yapmak için marul var mı, yok mu
diye sordu. En güzel ve en büyük marulların orda yetiştiğini
öğrenince (çünkü erik ya da ceviz ağaçları kadar
büyükmüş marullar orda), kendi bahçeye gitmek istedi,
ve eline ne geçtiyse söküp koparıp getirdi. Getirdiği sebzeler
arasında altı hacı da vardı. Bunlar öyle korkmuşlardı
ki, ne konuşmayı, ne öksürmeyi göze alabiliyorlardı.
Gargantua avucundakileri çeşmede yıkamaya gidince,
hacılar birbirlerine şöyle fısıldıyorlardı : «Ne yapmalı?
Boğulup gideceğiz marulların içinde. Konuşalım mı? Ama
konuşursak, casus sanıp öldürüverir bizi.» Onlar böyle tartışadursunlar,
Gargantua marullarını evde bir çanağa
koydu; bu çanak Cisteaux manastırının ünlü fıçıları kadar
büyüktü (143). Sonra hepsini zeytinyağı, sirke ve tuzla
karıştırıp, akşam yemeğinden önce biraz serinlemek üzere
yemeye koyuldu ve hacıların beşini yutuverdi. Altıncısı
çanakta bir marulun altına sinmiş, yalnız sopası görünüyordu.
Grandgousier bu sopayı görünce oğluna:
163
«Bir sümüklü böcek boynuzu var orda galiba! Sakın
yeme.»
«Neden?» dedi Gargantua. «Sümüklü böcekler bu ayda
pek lezzetli olur.»
Sopayı çekince hacıyı da birlikte havaya kaldırdı, güzelce
yedi ve ardından alâmet bir koca yudum beyaz şarap
yuvarladı, akşam yemeğinin getirilmesini bekledi.
Böylece yutulan hacılar dişlerinin değirmen taşları
arasından güç belâ kurtuldular, kendilerini bir zindanın
dibine atılmış gibi görüyorlardı ve Gargantua'nın korkunç
şarap yudumu üstlerine gelince, ağzından nerdeyse boğulup
şarap seliyle birlikte midesinin derin burgaçlarını boylayacaklardı;
ama sopalarına abanıp Saint-Michel hacıları gibi
uzun atlayıp dişlerinin kıyısında selâmeti buldular. Mutsuzluğa
bakın ki, hacılardan biri bulundukları yerin emniyetli
olup olmadığını anlamak için sopasıyla çeneyi yoklayayım
derken, bir çürük dişin deliğine sertçe dokunuverdi
ve çene sinirini incitti. Gargantua acıya dayanamayıp
bar bar bağırmaya başlad:. Ağrıyı dindirmek için, diş
karıştıracağını getirtti ve sert ceviz ağacını içerlere sokup
hacı bayları sığınaklarından çıkardı Kimini bacaklarından,
kimini omuzlarından, kimini heybesinden, kimini cebinden,
kimini atkısından yakalayıp çekiyordu; sopasıyla
canını yakan adamcağızıysa uçkurundan kancaladı; ama
bu. adamın yararına oldu, çünkü Ancenys'den çıktığı günden
beri canını yakan bir çıbanı deşivermişti.
Deliklerinden böylece çıkarılan hacılar tabana kuvvet
bahçeye kaçtılar, Gargantua'nın da ağrısı dindi.
İşte o sırada Eudemon onu yemeğe çağırdı : Herşey
hazır olmuştu.
«Şu ağrımın üstüne bir işeyeyim bari,» dedi Gargantua.
Ve öylesine gürül gürül işedi ki, sidik seli hacıların
164
yolunu keşli, adamlar da göle dalıp çıkmış oldular. Oradan
Touche ormanını kıyılarken yol ortasında, Fournillier
dışında hepsi bir kurt kapanının ağları içine düşüverdiler.
Fournillier'nin ağları, ipleri ustaca kesmesi ile kapandan
kurtuldular. Oradan çıkıp, gecenin geri kalan saatlerini
Coudray yakınlarında bir kulübede geçirdiler ve orada yoldaşları
Lasdeller'in güzel sözleri ile başlarına geleni unuttular.
Lasdaller, onlara, bu belâyı Dâvud peygamberin,
bir mezmurunda önceden bildirmiş olduğunu söyledi :
«Cum exurgerent homines in nos, forte vivos deglutissent
nos (Adamlar üstümüze yürüdükleri zaman, belki bizi diri
diri yiyeceklerdi); iri tuzlu salatada yendiğimiz zaman;
cum irasceretur furor eorum in nos, forsitan aqua absorbuisset
nos (öfkeleri üzerimize çullanınca, sular yutabilirdi
bizi); koca yudumu devirdiği zaman; torrentem pertransivit
anima nostra (ruhumuz seli daldı geçti) göle
dalıp çıktığımız zaman; forsitan pertransissett anima
nostra aquam intolerabilem (ruhumuz geçebilirdi, önüne
durulmaz selini çişinin), o sidiğinin ki kesmişti yolumuzu.
Benedictus Dominus, qui non dedit nos in captionem dentibus
eorum. Anima nostra, sicut passer erepta est de
iaqueo venamtium (şükürler olsun Tanrıya ki, bizi onların
dişlerine kaptırmadı. Ruhumuz serçe kuşu gibi avcıların
ağından kurtuldu) kapana düştüğümüz zaman; laqueus
contritus est par Fournillier, (ağları Fournillier paraladı)
et nos liberali sumus (ve bizler kurtulduk). Adjutoriun
nostrum, e t e . (Tanrının desteğiyle vb...) (144). .
165
BÖLÜM : XXXIX
Rahip Jean'ın Gargantua Tarafından Nasıl
Ağırlandığı ve Yemekte Söylediği Güzel Sözler
Gargantua sofraya oturup da, ilk lokmaları atıştırınca,
Grandgousier Picrochole ile aralarındaki savaşın kaynağını
ve nedenini anlatmaya başladı. Rahip Jean'ın manastır
bağlarını savunmadaki başarısını anlatırken, onu
Camillus'un, Scipio'nun, Pompeius'un, Caesar'ın ve The>-
mistokles'in kahramanlıkları üstüne çıkararak övdü. Bunun
üzerine Gargantua, yapılacak şeyleri, onunla görüşmek
üzere Rahip Jean'ın hemen çağrılmasını istedi. Kâhyası
onu aramaya gitti ve onun Grandgousier'nin katırına
bindirip, elinde haçlı sopası ile, sevine sevine aldı getirdi.
Rahip Jean gelince, bir hayli okşandı, kucaklandı ve
kutlandı:
«Vah Rahip Jean, vay dostum, vay kardeşim, şeytana
taş çıkaran Rahip Jean, gel kucaklaşalım, dostum!»
«Benimle de kucaklaş!»
«Gel, ödlek, gel kucaklayayım da kemiklerini kırayım...
»
Ve Rahip Jean güldükçe gülüyordu. Kimseler o kadar
hoş, o kadar tatlı olmamıştır hiçbir zaman.
«Hele, hele,» dedi Gargantua, «bir iskemle getirin
yanıbaşıma, şuracığa.»
166
«Peki geleyim,» dedi Rahip Jean, «madem öyle istiyorsunuz.
Saki, su ver bana! Doldur, evlâdım, doldur, karaciğerim
serinlesin. Ver şundan bir gargaralık.»
«Deposita cappa!» dedi Gymnastes, (çıkaralım şu
cüppeyi!)
«Yahu, bırakın Tanrı aşkına,» dedi Rahip, «kurallar
kitabımızın bir bölümüne aykırı düşer bu, sayın bayım.»
«Bırak,» dedi Gymnastes, «bırak o bok bölümünü. Bu
cüppe omuzlarını çökertir insanın, at aşağı, gitsin!»
«Dostum», dedi Rahip, «bırak kalsın, çünkü, Tanrı bilir
ya, daha rahat içiyorum onunla. Bütün bedenimi şeneltiyor
bu cüppe. Çıkarırsam, sayın uşaklarınız kesip dizbağı
yaparlar kendilerine. Coulaines'de başıma gelmişti bir kez,
üstelik cüppem olmadı mı hiç iştahım da olmaz. Ama bu
kılıkta sofraya oturdum mu, içerim Allah için! Hem senin,
hem atının şerefine içerim, hem de nasıl! Tanrı dostları
kazadan belâdan korusun! Ben yemeğimi yemiştim,
ama, yine de yemekte kusur etmem. Çünkü, midem yamandır
benim, manastır küpü gibi derin ve ağzı açıktır
her zaman bir avukat çantası gibi. Yeşil sazan dışında
bütün balıkların sırtını yemeli, kekliğin kanadını, ya da bir
rahibenin budunu. Çünkü kalkmışken ölmek tuhaf olmaz
mı? Bizim başrahip beşli horozların beyaz etini çok sever.»
«Bu bakımdan tilkilere benzemiyor öyleyse,» dedi
Gymnastes, «çünkü tilkiler yakaladıkları horozların, tavukların,
piliçlerin beyazını hiç yemezler.»
«Neden?» dedi Rahip Jean.
«Çünkü,» dedi Gymnastes, «aşçıları yoktur ki pişirsinler
onları. İyice pişmeyince de, beyaz değil, kırmızı olur
bu yaratıklar. Etlerin kırmızlığı yeterince pişmediklerine
alâmettir, yalnız ıstakozlar ve kerevitler pişince kardinal
kızılına dönerler.»
«Vay canına be,» dedi Rahip Jean, «desene bizim ma-
167
nastırın hekiminin başı iyi pişmemiş, çünkü gözleri kan
çanağı gibidir hep. Şü tavşan budu damla hastalarına iyi
gelir. Şu kepçeyi gördüm de aklıma geldi : Bir genç kızın
baldırları neden hep serin olur?»
«Bu sorun,» dedi Gargantua, «ne Aristoteles'te var,
ne Aphrodisias'lı İskender'de, ne de Plutarkhos'ta.»
«Bir yerin doğal serinliğine üç neden gösterilebilir,»
dedi Rahip Jean, «birincisi o yerden boylu boyunca su akması;
ikincisi o yerin gölgelik, karanlık, gecemsi olması,
güneş yüzü görmemesi; üçüncüsü, o yerin çukurundan
don ve uçkur yellerinin durmadan esmesi. Hadi yallah!
Saki, ıslat bizi. Lık, lık, lık... Sen ne kadar cömertsin,
bize bu güzelim içkiyi veren Tanrım! Yemin sana Tanrım,
İsa zamanında yaşamış olsaydım onu Zeytinbahçesinde
Yahudilere zor yakalattırırdım. Şeytan canımı alsın, o havari
bayların bacaklarını keserdim, onlar ki, isa ile akşam
yemeğini güzelce yedikten sonra, o canım efendilerini,
başı derde girince korkakça bırakıp kaçtılar. Bıçağı çıkarma
zamanı gelince, sıvışıp kaçan bir insan zehirden beterdir
benim gözümde. Ah, ne olurdu seksen ya da kırk
yıl Fransa kralı olsaydım! Vallahi Pavia savaşından kaçanları
(145), kuyrukları, kulakları, çükleri kesilmiş itlere
benzetirdim. Vebaya tutulasıcalar! Ne diye orada ölmek
varken, güzelim prenslerini yardım beklediği bir sırada bırakıp
giderler? Alçakça kaçarak yaşamaktansa, mertçe
savaşarak ölmek, daha güzel, daha şerefli değil midir?..
Bu yıl pek kaz palazı yediğimiz olmadı. Hey, ahbap! Ver
bakalım şu domuzdan? Hay kör şeytan! şaraplar kurudu
bitti. Oysa: Germinavit raclix Jesse (Jesse ağacının kökü
büyüdü) (146). Canım çıksın, ölüyorum susuzluktan... Bu
şarap pek kötü değil. Siz ne şarabı içerdiniz Paris'te? Yalan
söylüyorsam, şeytan canımı alsın, benim Paris'teki evimin
kapıları altı aydan fazla bir süre her gelene açıktı...
168
Hault - Barrois'lı rahip Claude'u tanır mısınız (147)? Aman
ne iyi bir ahbaptır o. Ama bilmem hangi şeytana uydu?
Bilmem ne zamandan beri okumaktan başka bir şey
yaptığı yok. Ben kendi hesabıma hiç okumam. Bizim manastırda
hiç okumayız biz, kabakulak olmaktan korkarız.
Toprağı bol olsun, bizim başrahip, bir papazın bilgin
olması korkunç bir şeydir, derdi. Aman Tanrım, aman
dostlarım, magis magnos clericos non sunt magis magnos
sapientes (en 'büyük papazlar en bilgili olanlar değillerdir)...
Bu yılkı kadar bol tavşan hiçbir zaman görülmemiştir.
Bir türlü ne bir şahin elde edebildim, ne de bîr atmaca.
Belloniere beyi bana bir doğan yollayacaktı, ama
aldığım bir mektubundan öğrendim ki, zavallı kuş tıknefes
olmuş. Bu yıl keklikler kulaklarımızı yiyecek nerdeyse...
ökse kurup beklemekten hoşlanmam, nezle oluyorum
öylesi avda. Koşmazsam, didinmezsem rahat edemem.
Ama çitler, çalılar üstünden atlarken, cüppemin
tüyleri dökülmüyor değil. Güzel bir tazı edindim, inan olsun,
hiç tavşan kaçırdığı olmuyor. Bir uşak Maulevrier
beyine götürüyordu onu, aldım elinden. Fena mı ettim?»
«Yok canım, Rahip Jean,» dedi Gymnastes, «yok canım,
ne diye fena etmiş olasınız, iyi etmişsiniz. Bütün şeytanlar
da hak verir size.»
«öyleyse içelim o şeytanların şerefine. Var olsunlar!
O topal herif ne yapardı sanki onunla? Bir çift beşli öküz
verseler ona, daha hoşuna gider.»
«Aman, Rahip Jean, Tann'nın gücüne gitmez mi bu
söylediklerin?» dedi Ponokrates.
Rahip Jean :
«Bu sözleri,» dedi «sadece konuşmamı süslemek için
söylüyorum. Cicero retorikasının renkleridir bunlar.»
169
BÖLÜM : XL
Papazlardan Niçin Herkes Kaçınır ve Niçin Kimi
Papazların Burnu ötekilerinin Burnundan Daha
Büyüktür
İnan olsun, dedi Eudemon, şaştım kaldım, ne yaman
adammış bu keşiş. Hepimizi mest etti. 'Ne diye keşişleri
eş dost toplantılarına, eğlentilerine sokmazlar? Neşe kaçırırlar
diye, arıların yaban arılarını peteklerinden kovduğu
gibi yanaştırmazlar yanlarına? Vergilius ne der:
Ignavum fucos pecus a presepibus arcent (defederler
yabananlarını, o tembeller sürüsünü kovanlarından).
Gargantua buna şöyle karşılık verdi:
«Rüzgâr nasıl bulutları çekerse, der Caecias (148), cüppeli,
keçeli papazların da herkesin nefretini, lanetini üzerlerine
çektikleri gerçeklerin en gerçeğidir. Bunun su götürmez
nedeni, papazların dünyanın kakasını, yani günahlarını
yemeleridir. Birer kakayiyici olarak inlerine, yani
manastırlara, keşişhanelere sürerler onları. Medenî ilişkilerden
uzak tutulur bu yerler, bir evin helaları gibi. Bir
maymun aile içinde niçin hep alaya alınır, tartaklanırsa,
keşişler de onun için, genç ihtiyar herkesçe hor görülürler.
Maymun ne köpek gibi evde bekçilik eder, ne öküz
gibi çifte koşulur, ne koyun gibi süt ve yün verir, ne de
at gibi yük taşır. Bütün yaptığı dört bir yanı pislemek,
her şeyi kırıp dökmektir. Bundan ötürü de alaya alınır
170
ve sopayı yer. Onun gibi bir papaz da, yani o dediğim
aylak papazlar da, ne bir köylü gibi toprağı sürer; ne
bir savaşçı gibi yurdu savunur; ne hekim gibi hastalara
bakar; ne İncil'i iyi bilen eğitici bir rahip gibi gerçek dini
yayar; ne de tüccar gibi memlekete gerekli nesneleri,
araçları getirir ve işte bunun için de, herkes horlar, yuhalar
onları.»
«öyle ama,» dedi Grandgousier, «bu adamlar Tanrı'-
ya dua ediyorlar bizim için.»
«Hiç de değil,» dedi Gargantua, «şangır şungur canlarıyla
dört bir yanı rahatsız ediyorlar sadece.»
«öyle ya,» dedi keşiş, «sabah, öğle, akşam çanları iyi
çalmdı mı, yarı dua sayılır.»
«Hiç anlamadıkları ilâhileri, mezmurları habire mırıldanır
dururlar. Anlamını hiç bilmedikleri, üstünde düşünmedikleri
pater noster dualarını uzun Ave Marla'larla
şişirip gevelerler. Ben buna dua demem, Tanrı'yı alaya
almak derim. Tanrı bilir ya, bizim için dua etmiyor onlar,
yağlı çöreklerini, çorbalarını yitirmek korkusuyla
dua ediyorlar. Her yerde, her zaman, bütün ülkelerin
gerçek hıristiyanlarının hepsi Tanrı'ya dua ederler. Ruhulkudüs
de onlar için Tanrı'ya yakarır, aracılık eder;
Tanrı da onlardan keremini, inayetini eksik etmez. Gel
gelelim, bizim Rahip Jean, bu can adam da onlardan olduğu
halde, herkes hoşlanıyor ondan. Ne yobazlığı var,
ne de aylaklığı. Sözü sohbeti yerinde, neşeli, ne istediğini
bilen, rînd bir adam. Çalışıyor, didiniyor, ezilenleri koruyor,
dertlileri avutuyor, acı çekenlerö elini uzatıyor, manastırın
bağlarını kolluyor.»
«O kadarla da kalmıyorum,» dedi Rahip Jean, «sabah
dualarını korolu, ölüm âyinlerini bir çırpıda bitirip yaylara
ip yaparım, okları yontar sivriltirim, tavşan yakalamak
için ağlar örerim. Hiç boş durmam. Orası öyle, ama
171
içki nerede? İçelim. Meyveler de gelsin. A, a, Etrocs ormanının
bu kestaneler! Bunları taze şarapla yediniz mi,
güzel güzel osurursunuz. Şarap henüz coşturmadı sizleri.
Yaradana şükür, ben içiyorum, sığ derelerden geçişte kilise
savcısının atı gibi.»
«Rahip Jean, şu burnundaki su damlasını silsene!»
dedi Gymnastes.
«Vay, vay,» dedi Rahip Jean, «su burnuma kadar geldiğine
göre, boğulmak üzereyim demektir. Hayır, hayır,
quia (çünkü) :
Çıkar ama hiç içeri girmez su
Şaraptır panzehiri de ondan.
Böylesi deriden oldu mu çizmelerin, kışın hiç korkmadan
istiridye toplarsın, çünkü su almaz çizmelerin.»
«Rahip Jean'ın burnu neden bu kadar güzel?» diye
sordu Gargantua.
«Tanrı öyle istemiş de ondan dedi Grandgousier. Tanrı,
tanrısal yargısiyle bizi şunun için şu biçimde yapar, çömlekçinin
çömleğini yaptığı gibi.»
«Bence,» dedi Ponokrates, «burunlar pazarına erken
gelmiş de ondan. En güzel, en büyüklerinden bîrini almış.
»
«Saçma,» dedi Rahip Jean, «gerçek manastır felsefesine
göre, sütninemin memeleri yumuşakmış da ondan.
Süt emerken burnum yağa batar gibi giriyormuşum memelerine.
Böylece de burnum teknede hamur gibi kabardıkça
kabarmış. Sütninelerin memeleri sertse, çocukların
burunları yassı olur. Ama içelim, içelim! Ad formam nasi
cognoscitur ad te levavi... (burnunun biçiminden anla ki
gözlerim sendedir, sende)... Ben hiç reçel yemem. Saki,
içki, şarap getir, şarap, kızartmalar da gelsin!»
172
BÖLÜM : XLI
Rahip Jean'ın Gargantua'yı Nasıl Uyuttuğu
Akşam yemeğinden sonra, hemen yapılması gereken
işler görüşüldü ve gece yarısına doğru düşmanın ne dolaplar
kurduğunu öğrenmek için keşfe çıkmaya, o zamana
kadarsa, daha dinç olmak için yatıp dinlenmeye karar
verildi. Ama Gargantua ne yana dönse uyuyamıyordu bir
türlü. Bunu gören Rahip Jean dedi ki :
«Ben, en rahat uykuyu vaaz dinlerken, ya da Tanrı'ya
dua ederken uyurum. Gelin sizinle Yedi Mezmurları
okumaya başlayalım, bakalım hemen uyuyacak mısınız?»
Bu buluş Gargantua'nın pek hoşuna gitti ve birinci
Mezmura başlayıp da Beati quorum (ne mutlu onlar ki)
parçasına gelir gelmez ikisi birden uykuya daldılar. Ama
Rahip Jean manastırdaki alışkanlığından ötürü gece yarısından
önce uyanmakta kusur etmedi; uyanınca da avaz
avaz türkü söyleyip herkesi uyandırdı :
Heyhey, Regnault, uyansana,
Uyan bre Regnault, uyan (149).
Herkes uyanınca:
«Baylar,» dedi, «sabah duası öksürmekle, akşam yemeği
içmekle başlar derler. Biz tersini yapalım : Duaya içmekle
başlayalım, yemeğe başlarken de bol bol öksürelim.
»
173
Gargantua :
«Uykudan hemen sonra içmek hekimlerce uygun görülmez,
önce karındaki kazuratı mazuratı boşaltmak gerekir.
»
«Evet, tam hekimce söz ettin! Yüz şeytan birden
üstüme saldırsın, eğer yaşlı hekimlerden daha çok değilse
dünyada yaşlı ayyaşlar. Ben kendi iştahımla anlaşmışımdır:
Hep benimle yatar, benimle kalkar; bütün gün bu
anlaşmayı uygularız güzelce. Siz boşaltın içinizi dilediğiniz
gibi. Ben de kendi müshilimi alırım bu arada.»
«Neymiş o senin müshil?» diye sordu Gargantua.
«Dua kitabım,» dedi Rahip Jean, «çünkü şahinciler
nasıl kuşlarına yem vermeden önce, beyinlerindeki pusları
gidermek ve iştahlarını artırmak için bir tavuk ayağı
ile uğraştırırlarsa onları, ben de sabahları bu sevimli dua
kitapçığımı alırım ele, ciğerlerimi iyice temizler ve içmeye
hazır duruma gelirim.»
«Bu duaları hangi usul üzre okursun?» diye sordu
Gargantua.
«Fecamp usulü (150),» dedi Rahip Jean, «yani sadece
üç mezmur ve üç ders, ya da hiçbir şey okumam, canım
istemezse. Ben kendimi duaların buyruğuna sokmam hiçbir
zaman. Dualar insan için yapılmıştır, insan dualar için
değil. Onun için ben dualarımı özengi kayışı gibi kullanırım,
dilediğimi kısaltır, istediğim zaman uzatırım onları :
Brevis oratio penetrat caelos, longa potatio evacuat cyphos
(kısa dua göğe ulaşır, uzun içme kadehleri boşaltır).
Nerede yazılıydı bu?»
«Vallahi bilmem ahbap,» dedi Ponokrates, «ama sen
yaman adamsın doğrusu.»
«Sizlere benziyorum demektir bu. Ama venite apotemus
(gelin, içelim).»
Bol bol kızartmalar, ekmekli güzel çorbalar geldi ve-
174
4
Rahip Jean gönlünce şarap içti, kimileri ona katıldı, kimileri
ise içmedi. Sonra herkes zırhını silahını kuşanmaya
başladı, Rahip Jean'ı da zorla kuşandırdılar, çünkü o göğsünde
cüppesinden başka zırh elinde haçlı sopasından
başka silâh istemiyordu. Yine de tepeden tırnağa zırhlara
büründü ve belinde enli bir kılıçla güzel bir Napoli
küheylanına bindi. Gargantua, Ponokrates, Gymnastes,
Eudemon ve Grandgousier konağının en savaşçı yirmibeş
yiğidi, gereğince giyinip kuşanmış, elde mızrak, ermiş
Georges gibi atlarına binmişlerdi. Her birinin ardından
tüfekli bir atlı geliyordu.
175
BÖLÜM : XLII
Rahip Jean'ın Nasıl Yoldaşlarını Yüreklendirdiği
ve Nasıl Bir Ağaca Asılı Kaldığı
Böylece bizim soylu kahramanlar serüvenlerine doğru
yürüdüler. Büyük ve korkunç savaş günü geldiği zaman,
hangi yana saldırıp hangi yandan korunmaları gerekeceğini
Önceden bilmek istiyordu hepsi. Rahip Jean onları
şu sözlerle yüreklendirdi :
«Çocuklar, içinizde ne korku olsun, ne kuşku. Sağ
salim götüreceğim sizi. Tanrı ve ermiş Benoît bizimle olsun!
Yürekliliğim olduğu kadar gücüm de olsaydı, kör
olayım, hepsini ördek yolar gibi yolardım. Tek korktuğum
şey, toplardır. Ama manastırın başrahip yardımcısı
öyle bir dua öğretti ki bana, barutlu silâhlardan koruyormuş
insanı. Hoş, bana yararı olmayacak ya, çünkü
ben inanmam böyle şeylere. Ne olursa olsun, benim haçlı
sopam harikalar yaratır yine de. Ama bilmiş olun, ara
nızdan bir ödlek çıkacak olursa, kendi yerime keşiş yaparım
onu cüppemi başına geçirerek. Benim cüppe korkaklıktan
kurtarır insanı. Meurles beyinin tazısını bilir misiniz?
Kırlarda hiç işe yaramıyormuş bu tazı. Bey, onun
boynuna bir cüppe sarmış, o zaman tazının pençesinden
ne tavşan kurtuluyormuş, ne tilki. Üstelik de bu tazı memleketin
büyü yüzünden yıpranmış, kısırlaşmış dişi köpeklerini
gebe bırakmış.»
Rahip bu sözleri öfkeyle söyleyip Söğütlük denilen
yere doğru ilerlerken bir ceviz ağacının altından geçiyor-
176
du. Miğferinin siperliği iri bir ceviz dalının kırık yerine
takıldı. Buna aldırmayan rahip atını mahmuzladı. Ama at
pek gıdıklanır cinstendi, ,ileriye doğru öyle bir sıçradı ki,
daldan miğferini kurtarmak için dizgini bırakan rahip,
bir eliyle dallara asılı kaldı ve at altından sıyrıldı gitti.
Böylece Rahip ceviz ağacında asılı kalıp : «İmdat, adam
öldürüyorlar; ihanete uğradık!» diye bağırmaya başladı.
Onu ilk gören Eudemon oldu ve Gargantua'yı çağırarak
: «Kralım, gelin bakın, asılmış Absalon'u (151) görün»
dedi.
Gargantua gelip rahibin asılmış durumunu ve asılış
biçimini görünce, Eudemon'a:
«Absalon'a benzetmeniz hiç de yerinde değil. Çünkü
Absalon saçlarından asmıştı kendini. Bizim rahipse,
dazlak olduğundan, kulaklarından asmış kendini.»
«Şeytan aşkına, yardım etsenize yahu!» diyordu Rahip
«Gevezelik etmenin sırası mı şimdi? Fetvacı vaizlere
benziyorsunuz. Dermiş ki onlar, ölüm ile burun buruna
gelmiş bir insana rastlar da, ona günah çıkarttırıp Tanrı'-
nın mağfiretini sağlatacak yerde, yardım etmeye kalkarsanız,
aforozların en büyüğünü hak edersiniz. Demek ki,
dereye düşüp boğulmak üzere olan insanlara el uzatıp
yardım edecek yerde de contemptu mundi et fuga saeculi
(dünyanın boşluğu, zamanın geçiciliği üstüne) uzun bir
söylev çekeceğim onlara ve ölüp kaskatı olduktan sonra
da çıkaracağım onları.»
«Kımıldama,» dedi Gymnastes, «tosunum benim, geliyorum
yardımına, şirin bir papazcıksın sen.
Bir keşiş manastırda
Etmez iki yumurta
Otuz yumurta eder
Manastırdan dışarda
177
Ben beşyüzden çok asılmış insan görmüşümdür. Hiç
biri böyle güzel durmuyordu asıldıkları yerde. Ben de
böyle güzel asılabilirsem, ömrüm boyunca asılı kalmaya
razıyım.»
«Yetmedi mi bu kadar konuşma,» dedi Rahip Jean,
«Şeytan askına yardım etmiyorsunuz madem, Tanrı aşkına
edin bari. Sırtımdaki cüppe adına söylüyorum, pişman
olursunuz, tempore et loco prelibatis (tam zamanında ve
tam yerinde).»
O zaman Gymnastes atından indi, ceviz ağacına çıktı;
rahibi bir eliyle koltuk altından kaldırıp, öbür eliyle miğferinin
siperliğini ağaçtan kurtardı ve onu aşağı düşürüp
kendi de ardından yere atladı.
Rahip Jean kendini yerde bulur bulmaz, bütün zırhlarını
çıkardı, hepsini birer birer çayıra fırlatıp haçlı sopasını
aldı eline ve Eudemon'un kaçarken yakalamış olduğu
atına bindi. Böylece, hepsi birden güle söyleye,
Söğütlük'ün yolunu tuttular.
178
BÖLÜM : XLIII
Picrochole'un Keşif Koluna Gargantua'nın Nasıl
Rastladığı, Rahibin Komutan Sürgit'! Nasıl
öldürdüğü ve Nasıl Düşmana Esir Düştüğü
Bokkazan'ın karnı deşilince, yoldan kaçmış olanların
anlattıklarını dinleyen Picrochole, şeytanların askerlerine
saldırılmasına çok içerledi; bütün gece sürdürdüğü toplantıda
Fırlamış ve Böbürlek, cehennemin bütün şeytanları
çıkagelseler, Picrochole'un hepsini birden tepeleyecek
güçde olduğu sonucuna vardılar. Picrochole buna tam
inanmıyordu, ama pek inanmıyor da değildi.
Ne olur ne olmaz diye yine de, Kont Sürgit'in komutasında
binaltıyüz atlıyı çevrede keşfe çıkarttı. Hepsi
çevik savaş atlarına binmişler, hepsi üzerlerine kutsal
sular serptirmiş ve tılsım olarak boyunlarına birer papaz
atkısı sarmışlardı. Karşılarına şeytanlar çıkacak olursa,
olur a, bu Bizans'tan gelme su ve atkılar, dağıtır duman
ederdi hepsini. Vauguyon ve Maladerya'ya kadar bir koşu
gittiler; konuşacak hiç kimseye rastlamayınca daha yukarılara
uzandılar ve Coudray yakınlarındaki bir çoban
kulübesinde beş hacıyı buldular; onları hemen casus diye
bağlayıp, bağırıp çağırmalarına, yalvarıp yakarmalarına
aldırmadan yaka paça alıp götürdüler (152).
Ordu Seuillâ'ye indiklerinde Gargantua haberi aldı ve
adamlarına :
179
«Yoldaşlar,» dedi; «düşmanla karşılaşmak üzereyiz;
sayıları bizden altı kat fazla. Yürüyelim mi dersiniz üstlerine?
»
«Ne demek,» dedi Rahip Jean; «elbette yürüyeceğiz,
insanların sayısına mı bakılır, değerlerine, yiğitliklerine
mi?»
Az sonra da avaz avaz bağırdı Rahip Jean :
«Saldırın bre şeytanlar, saldırın!»
Bunu duyan düşmanlar onları gerçekten şeytanlar
sanıp dolu dizgin kaçmaya başladılar. Yalnız Kont Sürgit
kaçmayıp kargısını zırhına dayadı ve bütün hızıyla Rahip
Jean'ı göğsünün ortasından kargıladı; ama kargının demiri
belâlı cüppeye değer değmez, örse çarpmış bir ufak
mum gibi yassılıverdi. işte tam o sırada Rahip Jean haçlı
sopasını Kont'un boynuyla omuzu arasına kürek kemiği
üstüne öyle bir indiriş indirdi ki adam bilinçsiz, kımıltısız
atın ayaklarına kapandı. Rahip onun boynundaki atkıyı
görüp Gargantua'ya:
«Bunlar çömez,» dedi; «daha yeni başlamışlar papaz
olmaya. Bense, Ermiş Jean'a şükür, olgun, yetkin bir rahibim.
Sinekler gibi gebertirim bunları sizin için!»
Böyle deyip dört nala sürdü atını kaçanların ardından.
En geride kalanları sopasıyla rastgele tepeleyip çavdar
taneleri gibi serpiyordu yere.
Gymnastes, Gargantua'ya düşmanın ardına düşmenin
gerekli olup olmadığını sordu. Gargantua şöyle karşılık
verdi ona:
«Hiç gerekli değil; çünkü gerçek askerlik sanatı gereğince
düşmanı umutsuzluğa düşürmemeliyiz; bıçak kemiğe
dayandı mı, düşman yıpranıp tükenmekte olan gücünü
ve yüreğini yeniden toparlayıverir. Hiç bir kurtuluş umu-
180
du kalmaması, bitmiş tükenmiş insanları diriltip kurtaracak
olan ilâçların en iyisidir. Nice zaferler, yenenlerin elinden
kaçıp yenilenlerin eline geçmiştir, çünkü yenenler hakettikleri
kadarıyla yetinmeyip her şeyi çiğneyip yoketmeye,
düşmanlarını haber götürecek tek kişi bırakmamacasına
öldürmeye kalkmışlardır! Düşmanlarınıza kapıları, yolları
açın her zaman; hatta gümüşten bir köprü kurun onlara
geçip gitmeleri için.»
«Evet ama,» dedi Gymnastes, «Rahip ardlarında.»
«Rahip ardlarında mı? öyleyse yandılar demektir.
Ama ne olur ne olmaz, çekilmeyelim henüz; sessizce bekleyelim
burda; çünkü düşmanlarımızın taktiğini yeterince
kavradım sanırım: Bu adamlar akılla değil, rastgele yürüyorlar.
»
Onlar ceviz ağaçları altında bekleye dursun, Rahip
bütün rastladıklarına kıyasıya vurup gidiyordu düşmanın
ardından. Son rastladığı atlı zavallı hacılardan birini terkisine
almıştı. Yetişip atlıyı tepeleyeceği sırada hacı bağırdı
:
«Aman Bay Rahip, canım Bay Rahip, kurtarın beni,
ne olur!»
Bu yalvarmayı duyunca düşmanlar ardlarına dönüp
baktılar ki bütün kıyameti koparan bir tek Rahipmiş sadece.
O zaman vurdukça vurdular Rahibe, odundan bir
eşeğe vurur gibi. Ama öyle sert bir derisi vardı ki Rahibin,
cüppesinin korumadığı yerlerine de vursalar hiç acı duymuyordu.
Sonunda onu iki okçunun bekçiliğine bırakıp
gerileri yoklamaya gittiler. Kimsenin üstlerine gelmediğini
görünce Gargantua'nın adamlarıyla birlikte kaçmakta olduğu
kanısına vardılar. Onları yakalamak için var hızlarıyla
cevizliğe doğru saldırıya geçtiler. Rahip iki bekçisiyle
aralarında kaldı.
181
Gargantua gürültüyü ve at kişnemelerini duyunca yanındakilere
:
«Yoldaşlar,» dedi; «düşmanlarımızın hayhuyları geliyor
kulağıma, bir kaçını görüyorum bile işte, üstümüze
gelmekteler. Burada pusuya yatalım, yolu avucumuzda tutalım
sıkı sıkı. Böylelikle onlar ayaklarıyla gelip belâlarını
bulmuş ve bize şan kazandırmış olurlar.»
182
BÖLÜM : XLIV
Rahibin Nasıl Bekçilerinden Kurtulduğu ve Plcrochole'un
Keşif Kolunun Nasıl Bozguna Uğradığı
Rahip atlıların kargaşayla uzaklaştıklarını görünce,
Gargantua'yla adamlarına saldıracaklarını anladı. Onlara
yardıma gidemediği için dayanılmaz bir üzüntü duyuyordu.
Bu arada bekçilerinin tutumu dikkatini çekti: Adamlar
ötekilerle birlikte gidip talana katılamayacaklarına hayıflanarak
bakıp duruyorlardı atlıların bir koşu indikleri vadiye.
Başka bir şeye daha takılmıştı aklı:
«Bu adamlar,» diyordu kendi kendine, «pek kötü bir
savaş eğitimi görmüşler; çünkü benden ne yemin istediler,
ne de kılıcımı aldılar elimden.»
Bunu düşünür düşünmez kılıcını çekti ve sağında duran
okçuya bir vurduğu gibi, boynundaki akar ve toplar
damarlarının tümünü küçük dili ve bezeleriyle birlikte yardı
ve kılıcını geri çekerken de ikinci ve üçüncü sırt kemikleri
arasından murdar iliğini kesti: Adam cansız serildi yere.
Rahip atını çevirip öteki okçunun üstüne yürüdü. Okçu
arkadaşının ölüsünü ve rahibin üstünlüğünü görüp bar bar
bağırmaya başladı:
«Aman, gözüm papaz efendi, teslim oluyorum! Aman
gözüm papaz efendi, canım baş papaz efendi!»
Rahip de şöyle bağırıyordu ona:
«Aman götüm asker efendi, canım götüm asker efendi;
götün götün boylarsın şimdi yeri.»
183
\
«Aman,» diyordu okçu, «aman bay rahipler başı, kuzum
bay rahipler başı! Tanrı piskopos etsin sizi!»
«Cüppeme yemin,» diyordu Rahip, «ben kardinal yapacağım
seni! Din adamlarını soymaya kalkarsınız ha?
Benim elimden giyeceksin şimdi kızıl kardinal şapkasını!»
«Aman baş rahip bayım, baş rahip bayım! Yarının
sayın piskoposu, sayın kardinali, sayın herşeyi! Aman!
Aman etmeyin baş rahip baycığım; teslim oluyorum
size!»
«Ben de tüm şeytanlara teslim ediyorum seni,» dedi.
Rahip ve bir vuruşta kellesini böldü; kafasını alın kemiğinden
şakak kemiklerinden aşağıya doğru yarıp iki beyin
zarını ve iki arka beyin karıncığını derinlemesine açtı.
Böylece kafa iki yandan omuzlara doğru sarkıp, dıştan
kara, içten kızıl allâme şapkasına döndü. Adamın ölüsü
kaskatı uzandı yere.
Bu iş bitince Rahip atını mahmuzlayıp düşmanların
gittiği yola doğru sürdü. Düşmanlar Gargantua ile adamlarına
ana yolda rastlamışlar ve koca ağacıyla Gargantua'-
nın, Gymnastes'in, Ponokrates'in, Eudemon'un ve başkalarının
elinden kıyasıya öldürüldükleri için sayıca o kadar
azalmışlardı ki, gözlerinin önünde Azrail'in kendisini görmüşler
gibi korkuya kapılmış, akılları başlarından gitmiş
bir halde apar topar kaçmaya başlıyorlardı. Tanrıça
Juno'nun yolladığı bir kene ya da bir sineğin (153) ısırdığı
bir eşek nasıl yükünü yere atıp, yularını dizginini kopararak,
durmadan, soluk almadan, görünürde kimse olmadığı
için kendini kimin sürdüğünü bilmeden, yola ize bakmadan
bir o yana, bir bu yana koşarsa, bu adamlar da, çılgınlar
gibi, neden kaçtıklarını bilmeksizin kaçıyorlardı;
yüreklerini sarmış olan bir panikti yalnız onları sürüp
götüren.
184
Rahip, onların tabana kuvvet kaçmaktan başka hiç
tasaları olmadığını görünce, atından inip, yoldaki iri bir
kayanın üstüne çıktı, koca kılıcıyla kaçanlara vurdukça
vuruyor, kendini korumakla, düşmanlarına acımakla oyalanmadan
öldürdükçe öldürüyordu. O kadar insanı yere
serdi ki, sonunda kılıcı ikiye bölündü. Bunun üzerine, artık
yeterince insan kırdığına ve geri kalanların haber götürmek
üzere sağ kalmaları gerektiğine karar verdi. Derken
yerde ölü yatanların birinin baltasını alıp yine kayanın
üstüne çıktı ve düşmanların cesetler üstünde tökezleyerek
kaçışlarını seyretmekle yetindi. Yalnız kaçanlara, kargılarını,
kılıçlarını, tüfeklerini bıraktırıyordu. Eli kolu bağlı
hacıları götürenleri yaya bırakıp, atlarını hacılara verdi
ve çit kıyısında bekletti onları, esir aldığı kaptan Böbürlek'le
birlikte.
185
BÖLÜM : XLV
Rahibin Hacıları Nasıl Götürdüğü ve Grandgousier'nin
Onları Güzel Sözlerle Nasıl Karşıladığı
Bu keşif serüveni bitince, Gargantua, Rahip dışında
bütün adamlarıyla geri döndü ve gün doğarken Grandgousier'nin
yanına vardı. Grandgousier, yatağında onların esenlikleri
ve başarıları için Tanrı'ya dua ediyordu.
Hepsini sağ salim görünce, birer birer sevgi ile kucakladı
ve Rahibi sordu. Gargantua : «Herhalde düşmanların
eline geçti» diye karşılık verdi.
«Desene, düşmanların işi kiriştir,» dedi Grandgousier.
Bu da yanlış değildi, çünkü atasözüne göre «Birine papazı
vermek, onu aldatmaktır».
Bunun üzerine, yorgunluklarını gidermek için, onlara
çok güzel bir kahvaltı hazırlanmasını buyurdu. Herşey hazırlanınca,
Gargantua çağrıldı. Ama Rahibin çıkagelmemesi
Gargantua'yı o kadar üzüyordu ki, ne yemek istiyordu,
ne içmek.
Rahip birden çıka geldi, dış avludan bağırdı:
«Şarap, serin şarap, Gymnastes, canım dostum!»
Gymnastes çıktı baktı ki, Rahip Jean beş hacıyı ve
esir aldığı Böbürlek'i getirmiş. Gargantua da dışarı çıktı
ve Rahibi canla başla karşıladı. Onu Grandgousier'nin
yanına götürdüler. O da, bütün başına gelenleri bir bir
sordu. Rahip nasıl yakalandığını, okçulardan nasıl kurtul-
186
duğunu, yolu nasıl bir mezbahaya çevirdiğini, hacıları
nasıl kurtarıp, komutan Böbürlek'i nasıl esir aldığını
tümüyle anlattı. Sonra, hep bir arada, güle söyleye yiyip
içmeye başladılar. Bu arada Grangousier hacılara nereli
olduklarını, nerden gelip nereye gittiklerini sordu. Hepsi
adına Lasdaller karşılık verdi:
«Efendimiz, ben Berry'denim; bu Paluau'dan, bu
Onzay'den, bu Argy'den; bu Villebrenin'den. Nantes yakınlarındaki
Saint Sebastien'den geliyoruz; oraya buraya
uğrayıp dönüyorduk (154).»
«Peki ama,» dedi Grandgousier, «Saint Sebastien'de ne
işiniz vardı?»
«Ermiş Sebastien'e vebaya karşı adak sunmaya gitmiştik.
»
«Vah zavallıcıklar,» dedi Grandgousier; «veba Ermiş
Sebastien'den mi geliyordu sizce?»
«Evet,» dedi Lasdaller; «vaizlerimiz hep öyle diyorlar.
»
«öyle mi,» dedi Grandgousier; «demek yalancı peygamberler
böyle saçmalar söylüyorlar size! Bu adamlar
Tanrı'nın sevgili ermişlerine çamur atıyorlar; insanlara
kötülük etmekten başka işleri olmayan şeytanlara benzetiyorlar
onları; nasıl ki Homeros da Hellenlerin ordusuna
vebayı Appollon'un yolladığını yazar; nasıl ki birçok şairler
Vejov'lardan (155), kötülük seven tanrılardan söz ederler.
Sahte sofunun biri Sinays'te verdiği vaazlarda, Ermiş Antonius'un
insanları mihmaz illetine, Ermiş Eutropius'un
su toplama, Ermiş Genou'nun damla, Ermiş Gildas'ın da
akıl hastalıklarına uğrattığını söylüyordu. Ama, beni dinsizlikle
suçlamasına aldırmayarak öyle bir ceza verdim ki
ona o gün bu gündür benzeri hiç bir softa topraklanma
girmeye yeltenmedi. Şaşıyorum nasıl oluyor da sizin kralınız,
ülkesinde böylesi kepazeliklerin vaazedilmesine göz
187
yumuyor. Bu adamlar, büyücülük müyücülükle memlekete
vebayı soktukları söylenenlerden daha ağır ceza görmeli.
Veba yalnız bedeni öldürür, bu sahtekarlarsa ruhları zehirler.
»
Bu sözler bitince Rahip Jean patavatsızca araya girip
hacılara sordu :
«Neredesiniz siz?»
«Saint Genou'dan,» dedi hacılar.
«Ya,» dedi Rahip; «manastır başkanı Aslanbiçen ne
âlemde? Keşişler nasıl? Nasıl gidiyor cümbüşleri? Siz Ermiş
ziyaretlerinde dolaşırken onlar karılarınızla mercimeği
fırına veriyorlardı.»
«Hay hay!» dedi Lasdaller; «ben karımdan yana korkmam;
çünkü gündüzün yüzünü gören gece evine girmek
külfetine katlanmaz.»
«Bunda faka bastın işte,» dedi Rahip. «Karın Proserpina'dan
da çirkin olsa koynuna girecek bulunur: Çevrede
keşişler var mı yok mu! Çünkü iyi bir işçi hangi araçla
olursa olsun işini becerir. Dönüşünüzde karılarınızı gebe
bulmazsanız frengiye tutulmaya razıyım. Neden derseniz,
bir manastırın çan kulesinin gölgesi bile gebelik verir.»
Gargantua:
«Strabon'a bakarsanız,» dedi; «Nil'in suyu da öyleymiş;
Plinius bunun yiyecek, içecek ve beden bolluğundan
geldiği düşüncesindedir (156).»
Bunun üzerine Grandgousier şöyle dedi:
«Haydi güle güle gidin, zavallı insancıklar; yaradanımız
yüce Tanrı doğru yolu göstersin size. Artık bu yararsız,
gereksiz Ermiş ziyaretleri için yollara düşmeyin kolay
kolay. Çoluğunuza çocuğunuza bakın, yetenekli olduğunuz
işde çalışın ve has havari Ermiş Paulus'un öğütlediği
gibi verimlice yaşayın. Bunları yaptınız mı Tanrı da,
188
melekler de, ermişler de sizinle olur, ne vebaya tutulur,
ne de başka belâlara uğrarsınız.»
Gargantua hacıları yedirip içirmeye götürdü; ama onlar
durmadan içlerini çekip Gargantua'ya:
«Ah,» diyorlardı; «ne mutlu bu memlekete ki böyle bîr
insan var başında! Söylediği sözler kentimizde duyduğumuz
bütün vaazlardan daha çok uyardı, aydınlattı bizi.»
«İşte,» dedi Gargantua; «Platon'un dediği budur
Devlet'in beşinci kitabında: Devletler, ancak krallar filozof,
ya da filozoflar kral olunca mutlu olabilirler (157).»
Sonra, heybelerine yiyecek, şişelerine şarap doldurtarak
rahatça yollarına gitsinler diye her birine bir at ve
biraz para verdi.
189
BÖLÜM : XLVI
Grandgousier'nin Esir Böbürlek'e Nasıl İnsanca
Davrandığı
Böbürlek önüne getirilince Grandgousier ona Picrochole'un
ne düşünüp neler yaptığını, birden kopardığı bu
şamatayla neye varmak istediğini sordu. Komutan kralının,
çöreklerine edilen kötülüğün öcünü almak üzere bütün
bu ülkeyi fethedebilirse fethetmek niyetinde ve emelinde
olduğunu söyledi.
«Aşırı isteklere kapılmış,» dedi Grandgousier; «kucağını
fazla açan iyi kucaklayamaz. İnsanların din kardeşlerini
ezerek ülkeler fethedeceği çağlarda değiliz artık. O
eski Herakles'lere, iskender'lere, Annipai'lara, Caesar'Iara
falan özenmek İncil'in öğretisine aykırıdır. İncil, herkesin
kendi yurdunu ve topraklarını korumasını, kurtarmasını,
yönetip düzenlemesini ve kimsenin başka ülkelere hoyratça
saldırmamasını buyurur. Arapların, Barbarların eskiden
kahramanlık dediklerine biz şimdi haydutluk, hainlik diyoruz.
Benim yurdumu düşmanca çiğneyip talan edeceğine
kendi yurduna krallık etmekle yetinse daha iyi ederdi, iyi
bir yönetimle yurdunu yüceltmiş olurdu; bana saldırmakla
ise kendini yıkmış olacak.
«Tanrı aşkına, gidin, hayırlı bir iş görün; kötü yolda
olduğunuzu anlayıp, kralınıza da anlatın; kendi yararınızı
gözeterek yanıltmayın onu hiçbir zaman; çünkü kamunun
yararıyla birlikte kendi yararınız da elden gider. Fidye-
190
nize gelince olduğu gibi bağışlıyorum onu size. Silâhlarınızı
ve atınızı da geri versinler.
«Komşuların ve eski dostların böyle davranmaları gerekir
birbirlerine; çünkü aramızdaki bu anlaşmazlık bir
savaş sayılmaz tam anlamıyla. Platon, Devlet'in beşinci
bölümünde, Hellenlerin birbirlerine karşı silâha sarılmalarına
savaş değil, ayaklanma denmesini ister ve böyle bir
mutsuzluk başa gelince pek soğukkanlı davranılmasını
öğütler (158). Savaş derseniz buna, yüzeyde kalan bir savaş
bu; yüreklerimizin derinlerine işlemiş denemez; çünkü hiç
birimizin şerefiyle oynanmış değil, ortadaki bütün sorun
adamlarımızın, hem sizinkilerin, hem bizimkilerin işledikleri
hatayı düzeltmekten ibaret. Bu işi daha başından oluruna
bırakmamız gerekirdi; çünkü kavgayı çıkarmış olanlar,
önemsenmekten çok küçümsenecek kişilerdi; ettikleri
zarar da ödenir biterdi benim önermiş olduğum gibi. Aramızdaki
anlaşmazlıkta haklı kararı verecek olan yüce
Tanrı'dır. O yüce Tanrı ki yalvarıyorum işte kendisine:
Beni ya da uyruklarımı ona karşı herhangi bir sapkınlığa
düşmüş görmektense, canımı çeksin alsın bu dünyadan ve
varımı yoğumu yerle bir etsin gözlerimin önünde.»
Bunları söyledikten sonra Grandgousier Rahip Jean'ı
çağırdı ve herkesin önünde sordu ona :
«Rahip Jean, sevgili dostum, yanımda gördüğünüz komutan
Böbürlek'i siz mi esir aldınız?»
«Efendimiz kendi yanınızda; yaşı başı da yeterli; olan
biteni benim değil onun ağzından öğrenmeniz daha iyi olur
derim.»
«Sayın kral,» dedi komutan; «beni o esir aldı gerçekten;
Onun tutsağı durumundayım düpedüz.»
«Fidyeye bağladınız mı kendisini?» diye sordu Rahibe
Grandgousier.
«Hayır,» dedi Rahip; «orası umurumda değil benim.»
191
«Ne istersiniz tutsağınıza karşılık olarak?» diye sordu
Grandgousier.
«Hiç bir şey, hiç bir şey,» dedi Rahip; «ben fidye midye
peşinde değilim.»
Bunun üzerine Grandgousier, komutanın huzurunda
Rahip Jean'a altmışbin altın verilmesini buyurdu. Bu buyruk,
Böbürlek'in şerefine kadehler kalkarken yerine getirildi.
Grandgousier komutana, «burada mı kalmak istersiniz,
kralınızın yanına dönmek mi?» diye sordu.
«Siz nasıl uygun bulursanız,» diye karşılık verdi komutan.
«Öyleyse,» de Grandgousier, «kralınızın yanına dönün
ve Tanrı yardımcınız olsun.»
Sonra kral komutana, asma yaprağı nakışlı ve altın
işlemeli kılıfıyla güzel bir Viyana kılıcı, yüzyetmiş batman
ağırlığında bir altın gerdanlık ki, altmışbin duka altını
değerinde taşlar kakılmıştı üstüne ve de para olarak
onbin iri altın hediye etti. Bütün bunlardan sonra Böbürlek
atına bindi. Güvenliği için Gargantua ona Gymnastes'-
In komutasında otuz tüfekli asker ve yüzyirmi okçu kattı;
bunlar gerekirse onu La Roche Clermaud'nun kapılarına
kadar götüreceklerdi.
Komutan gidince Rahip aldığı altmışbin altını Grangousier'ye
geri vererek :
«Efendimiz,» dedi; «şimdi böyle bağışlarda bulunmanızın
sırası değil; bekleyin şu savaş bir bitsin; çünkü ne
işlerin çıkageleceği bilinmez, iyi bir para desteği olmadan
yapılan savaşın gücü bir solukta tükeniverir. Cenklerin
eli ayağı paradır.»
«Peki öyleyse,» dedi Grandgousier, «savaş sonunda
senden gördüğüm ve başkalarından göreceğim hizmeti
kralca karşılarım.»
192
BÖLÜM : XLVII
Grandgousier'nin Alaylarını Nasıl Getirttiği, Böbürlek'ln
Nasıl Fırlamış'! öldürüp Picrochole'un Buyruğuyla
Öldürüldüğü
O günlerde Besse, Eskipazar, Saint Jacques kasabası,
Trainneau, Parille, Roches Saint Paul, Vaubretan, Pautille
Brehemont, Clam Köprüsü, Cravant, Grandmont, Bourdes,
Analar Şehri, Huymes, Serge, Husse, Saint Louant,
Panzoust, Coldreaux, Verron, Coulaines, Chosâ, Varenes,
Bourgueil, Boucard Adası, Croulay, Narsy, Cande, Montsoreau
ve daha başka sınırdaş ülkeler (159) Grandgousier'-
ye elçiler yollayıp, Picrochole'un ona ettiği kötülükleri duyduklarını
bildiriyorlar ve eski antlaşmaları gereğince, asker,
para ve başka savaş gereçleri olarak bütün güçlerini
buyruğuna veriyorlardı.
Antlaşmalara uygun olarak hepsinin vereceği paranın
toplamı yüzotuzdörtmilyon ikibuçuk altına yükseliyordu.
Asker olarak onbeşbin kılıç eri, otuzikibin atlı, yirmidokuzbin
tüfekli, yüzkırkbin gönüllü, ağır hafif tekli
çifte topla birlikte kırkyedibin topçu gönderiyorlardı.
Hepsinin altı ay dört günlük para ve erzakı sağlanmış
olacaktı. Gargantua bütün bunların ne gönderilmesini istedi
ne de gönderilmemesini; ama hepsine teşekkürler edip
bu savaşta uygulayacağı bir taktik sayesinde bunca mert
kişinin tedirgin edilmesine ihtiyaç kalmayacağını söyledi.
193
Yalnız Deviniere, Chavigny, Gravot ve Quinquenays'de(160)
hazır bulundurduğu alayların düzenle getirilmesi için birini
yolladı. Bunlar ikibinbeşyüz zırhlı asker, altmışaltıbin
piyade, yirmialtıbin tüfekli, ikiyüz ağır topla yirmiikibin
topçu ve altıbin zırhsız atlıydı. Küçük birliklere
ayrılmış olan bu alayların veznecileri, erzakçıları, nalbantları,
silâh ustaları sefer boyunca gerekli daha başka zanaatçıları
vardı. Hepsi askerlik sanatında öyle iyi yetişmiş,
öyle iyi silâhlanmışlar, bayraklarını, alemlerini uzaktan
öyle iyi seçip izliyorlar, komutanlarının buyruklarını öyle
çabuk kavrayıp yerine getiriyorlar, öyle rahat koşuyor,
öye yaman saldırıyorlar, gereğinde öyle tedbirli davranıyorlardı
ki, bir ordudan, savaş birliğinden çok org seslerinin
uyuşumuna, saat dişlilerinin kavraşımına benziyorlardı.
Böbürlek, döner dönmez Picrochole'un huzuruna çıktı;
neler yaptığını, neler gördüğünü uzun uzun anlattı. Sonunda,
açıkça konuşmaktan sakınmayarak, Grandgousier
ile anlaşmayı önerdiğini, bu kralın dünyanın en iyi
insanı olduğu kanısına vardığını söyledi ve sadece iyiliklerini
gördüğümüz komşulara böylesine kötü davranmanın
ne yararlı ne de haklı bir yanı olduğunu, kaldı ki bu
seferi büyük zararlara, belâlara uğramadan bitiremeyeceklerini,
çünkü Picrochole'un elindeki güçlerin, Grandgousier'i
kolay kolay yenebileceği nitelikte olmadığını
ekledi.
Bunları duyan Fırlamış birden bağırdı:
«Ne mutsuzluktur bir kral için hizmetinde böylesine
kolay satın alınan kimselerin bulunması! Buymuş
meğer Böbürlek. Çünkü, bakıyorum, duyguları öyle değişivermiş
ki, düşmanlarımız onu alıkoymak istemiş olsalardı,
katılacaktı onlara bize karşı savaşmak, bize ihanet
etmek için; ama mertlik nasıl her yerde, dostlarımızda
194
olsun, düşmanlarımızda olsun övülür ve saygı görürse,
kötü yürek de çabuk belli eder kendini ve kuşku uyandırır.
Düşmanlarımız, kötü yüreği yararlarına kullansalar
bile, onlar da her zaman iğrenirler kötülerden, kalleşlerden.
»
Bu sözlerle çileden çıkan Böbürlek kılıcını çektiği gibi
Fırlamış'ın sol memesinin biraz üstüne sapladı ve adam
hemen öldü. Böbürlek kılıcını bedenden çekip gürledi :
«Kim sadık kullara çamur atarsa gebersin böyle!»
Picrochole'un birden tepesi attı ve kılıcı pırıl pırıl kılıfıyla
görünce de:
«Sana bu silâhı,» dedi, «sevgili dostum Fırlamış'ı önümde
böyle azgınca öldüresin diye mi verdiler?»
Okçularına onu paramparça etmeleri buyruğunu verdi.
Buyruğu hemen öyle zalimce yerine getirildi ki, oda,
baştan başa al kanlara bulandı. Sonra Picrochole Fırlamış'ı
şanlı bir törenle gömdürüp Böbürlek'in ölüsünü surlardan
aşağı, vadiye attırdı.
Bu kanlı azgınlığın haberi bütün orduya ulaştı. Bir
çokları Picrochole'a karşı mırıldanmaya başladılar; o kadar
ki Şarapkurdu dedi ki Picrochole'a:
«Efendimiz; bu işin sonu neye varacak bilmem.
Askerlerinizin yüreklerini pek sağlam görmüyorum. Burada
yiyecek sağlama işlerinin kötü gittiği ve sayıca bir
hayli azalmış olduğumuz düşüncesindeler. Üstelik düşmanlarımızı
desteklemeye alay alay askerler geliyor. Bizi bir
kuşatırlarsa, tümümüzle yok olmaktan nasıl kurtuluruz
bilmem.»
«Hadi, hadi!» dedi Picrochole; «Melun'un yılan balıklarına
benziyorsunuz; deriniz soyulmadan önce bağırıyorsunuz
(161). Bırakın hele bir gelsinler.»
195
BÖLÜM : XLVIII
Gargantua'nın Nasıl La Roche Clermaud'daki Picrochole'a
Saldırıp Ordusunu Bozguna Uğrattığı
Gargantua ordunun baş komutanı oldu. Babası kalesinde
kaldı. Onları güzel sözlerle yüreklendirmiş, yiğitlik
göstereceklere büyük armağanlar vereceğini söylemişti.
Ordu Vede geçidine geldi ve orada yapıverdikleri sallar,
iğreti köprülerle hemen karşıya geçildi. Yüksek ve savunulması
kolay bir yerde olan şehrin durumu gözden geçirilince,
Gargantua ne yapılacağını düşünmek üzere geceyi
beklemeyi uygun buldu; ama Gymnastes şöyle dedi :
«Efendimiz, Fransızların öyle yaradılışları ve huyları
vardır ki, yalnız ilk atılımda yararlık gösterirler;
şeytanlardan beterdirler o zaman; ama işe ara verildi mi
kadınlardan beter olurlar. Bence askerleriniz biraz soluk
alıp biraz da karınlarını doyurur doyurmaz hemen saldırıya
geçmelisiniz.»
Bu düşünce doğru bulundu. O zaman Gargantua bütün
ordusunu düzlüğe çıkarıp yedek güçlerini yokuştan
yana dizdi. Rahip Jean altı bölük piyade ve ikiyüz atlı alıp
batak çayırları hızla geçti; Puy'nin yukarısındaki Loudun
ana yoluna kadar ilerledi.
Bu arada saldırı gelişiyordu. Picrochole'un komutanları
düşmanı dışarıda karşılamanın mı yoksa, yerlerinde
kalıp şehri savunmanın mı daha iyi olacağını kestiremi-
196
yorlardı. Ama Picrochole birkaç bölük koruyucusuyla fırladı
çıktı dışarıya hışımla ve yamaçlara doğru dolu gibi
yağan güllelerle karşılanıp kutlandı. Gargantuistler topların
serbest atış yapabilmeleri için geri çekildiler. Şehirdekiler
savunmak için ellerinden geleni yapıyorlardı; ama
attıkları oklar kimseye dokunmadan yükseklerden geçiyordu.
Top ateşinden kurtulan kimi askerler bizimkilere
azgınca saldırdıiarsa da pek kârlı çıkmadıiar; çünkü sıra
sıra askerlerce karşılanıp yere seriliverdiler. Bunu gören
başkaları geri çekilmek istediler; ama Rahip Jean geçecekleri
yeri tutmuştu; geçemeyince darma dağınık kaçışmaya
başladılar. Aralarına düşmek isteyenler olduysa da
rahip bırakmadı. Kaçanları kovalayalım derken düzenlerinin
bozulmasından ve şehirdekilerin tam o sırada üzerlerine
yürümesinden korkuyordu. Orada bir süre bekleyip
kimselerin ortaya çıkmadığını görünce duka Testemkin'i,
Picrochole'un o yardan çekilmesini önlemek için sol yamacın
tutulması gerektiğini bildirmek üzere Gargantua'ya
yolladı. Gargantua hemen girişti buna ve Sebaston'un (162)
kol ordusundan dört alayı gönderdi denilen yere; ne var ki,
alaylar yamacın başına çıkar çıkmaz Picrochole ve onunla
birlikte dağılıp kaçanlarla burun buruna geldiler. Hemen
amansızca yüklendiler üzerlerine; ama sur başındakilerin
attıkları oklar ve toplardan büyük zarar gördüler.
Bunu gören Gargantua güçlü bir birlikle yardımlarına
koştu. Topçuları surların o kanadını dövmeye başladılar;
o kadar ki, şehir bütün gücünü o yana çekmek zorunda
kaldı.
Rahip kuşatmış olduğu köşenin adamsız, bekçisiz kal-'
dığını görünce korkusuzca kaleye doğru yürüdü ve ne
yapıp edip askerlerinden birkaçı ile birlikte burcun üstüne
çıktı; düşünüyordu ki, bir kavgada beklenmeden ortaya
çıkıverenler, var güçleriyle savaşanlardan daha fazla ürkü-
197
tür korkuturlar düşmanı. Yine de, saldırıya geçmeden önce
bütün askerlerinin burca çıkmalarını bekledi. Yalnız
ikiyüz zırhlı askerini, ne olur ne olmaz diye dışarda bıraktı.
Sonra korkunç bir hücum narası attı. Kendisi ve ardından
gelenler, o yandaki kapının bekçilerini, karşı koymalarına
meydan vermeden öldürdüler ve zırhlı askerlere
kapıyı açtılar. Sonra hepsi birden var hızla, kargaşalık
içindeki doğu kapısına koştular ve düşmanın bütün gücünü
arkadan vurdular. Şehirdekiler dört bir yandan kuşatıldıklarını
ve Gargantuistlerin içeri girmiş olduklarını görünce
rahibe teslim olup aman dilediler. Rahip kılıçlarını
tüfeklerini ellerinden alıp, hepsini tıklım tıklım kiliselere
doldurdu. Bütün haçlı sopalara el koyup, kimsenin dışarı
çıkmaması için kapılara bekçiler dikti. Sonra doğu kapısını
açarak çıktı ve Gargantua'nın yardımına koştu. Picrochole
şehirden kendisine yardım geldiğini sanıp, daha bir
kabadayıca saldırıya geçmeye kalktı. Tam o sırada Gargantua
bağırdı:
«Rahip Jean, canım Rahip Jean, tam zamanında
geldin!»
O zaman Picrochole ve askerleri, her şeyin bitmiş olduğunu
görüp, dört bir yana kaçıştılar. Gargantua vura
kıra, Vaugaudry'ye kadar arkalarından gitti, sonra dönüş
boruları çaldırttı.
198
BÖLÜM : XLIX
Picrochole'un Kaçarken Ne Belâlara Uğradığı ve
Gargantua'nın Savaştan Sonra Ne Yaptığı
Picrochole, böylece umutsuzluğa düşüp, Bouchart
adasına doğru kaçtı, Riviere yolunda atı tökezleyip yuvarlandı.
Picrochole'un o kadar gücüne gitti ki bu, safrası
kabarıp, kılıcıyla atı öldürdü. At isteyebileceği hiç kimseyi
bulamayınca, yakındaki bir değirmenden bir eşek almak
istedi, ama değirmenciler onu kıyasıya dövdüler, üstünde
başında ne varsa aldılar ve örtünmesi için yırtık pırtık bir
çul verdiler ona. Zavallı safra kurbanı böylece yürüdü
gitti.
Bir zaman sonra, Port Huaux koyunda ırmağı geçerken
(163) bir yaşlı büyücü kadına rastladı, ona başından
geçenleri anlatınca, büyücü kadın ona: «Anka kuşları çıkagelince,
sana krallığın geri verilecek» dedi. O gün bugündür
Picrochole'un ne olduğu bilinmiyor. Ama bana dediklerine
göre, şimdi Lyon'da yoksul bir bileyciymiş, yine eskisi
gibi öfkeliymiş, gelen geçen yabancılara anka kuşlarından
haber soruyor ve herhalde kocakarının kehaneti
gereği, günün birinde krallığına yeniden kavuşacağını
umuyormuş.
Geri dönünce, Gargantua, önce askerlerini saydırdı,
savaşta ölenlerin pek fazla olmadığını gördü; bunlar komutan
Gözüpek'in taburundan yaya askerlerdi. Bir de,
199
Ponokrates yeleğinden giren kurşunla yaralanmıştı. Sayımdan
sonra Gargantua herkesi kendi bölüğünde yedirip
içirdi, veznedarlara bu ziyafetin masraflarını ödemelerini
ve kendisinin olan şehre hiç bir zarar verilmemesini buyurdu.
Yemekten sonra, askerlerin kale önündeki meydanda
toplanmalarını ve hepsine altı aylık ücretlerinin
verilmesini istedi. Bu isteği yerine getirildi. Sonra aynı
meydanda Picrochole'un askerlerinden kalanları topladı ve
bütün prenslerin, komutanların önünde, onlara şu sözleri
söyledi:
200
BÖLÜM : L
Gargantua'nın Yenilmişlere Verdiği Söylev
«Bizim babalarımız, dedelerimiz ve en eski çağlardaki
atalarımız o düşünüş ve o huyda insanlardı ki, savaşlarda
kazandıkları şanlı başarıların ve zaferlerin anısal
kalıntısı olarak, fethettikleri ülkelerde mimarlık yapıtları
bırakmaktansa yenilmişleri bağışlayarak yüreklerde angılar
ve anıtlar bırakmayı yeğlemişlerdir; çünkü onlar, cömertliğin
insan belleğinde kalacak canlı anısına, doğal
afetlerin ya da her aklına esen insanın yıkabileceği taklar,
sütunlar, ehramlar üstündeki sessiz yazıtlardan daha
fazla değer veriyorlardı.
«Onların, Cormier zaferinde ve Parthenay surlarının
yıkılışında Bretonlara karşı gösterdikleri büyüklüğü hatırlarsınız
elbet. Olone ve Thalmondoys limanlarını talan
edip kırıma, yıkıma uğratan ispanyol barbarlarına ne iyi
davrandıklarını duymuş, duyunca da hayran kalmışsınızdır
(164).
«Zenginliklerine doymayıp Aunis topraklarını çiğneyen,
bütün Armorik adalarında ve çevrelerinde korsanlık
yapan Kanarya kralı Alpharbal dolayısiyle sizlerin ve babalarınızın
övgüleri, alkışları bütün şu gökleri tutmuştur
(165). Babam, ömrüne bereket, o kralı yaman bir deniz
savaşında sıkıştırıp yenmişti. Ama ne yaptı? Başka kral
ve imparatorların, kendilerine Katolik diyenlerin bile iş-
201
kence edecekleri, zindanlara atacakları, aşırı fidyelere
bağlayacakları bu kralı babam kibarlıkla, güler yüzle karşıladı;
sarayında, yanı başında konukladı; akıl almaz bir
iyilik örneği vererek onu, armağanlar, bağışlar, türlü
dostluk gösterileri ve bir dokunulmazlık fermanıyla memleketine
yolladı. Ne oldu sonunda? Alpharbal, yurduna
dönünce, krallığının bütün ileri gelenlerini topladı, bizden
gördüğü insanlığı onlara anlattı ve gördükleri dürüst kibarlığı,
kibar bir dürüstlükle karşılayarak, dünyaya güzel
bir örnek vermenin yolunu bulmaya çağırdı, bunun üzerine
herkesin oybirliğiyle karar verildi ki, bütün toprakları,
sömürgeleri, krallıklarıyla bizim buyruğumuza gireceklerdi.
Alpharbal'ın kendisi hemen dokuzbinotuzsekiz
büyük yük gemisiyle geri geldi; yalnız kendi sarayının değil,
hemen bütün memleketinin hazinelerini getiriyordu bu
gemilerle; çünkü batı - kuzey - doğu rüzgârlarına yelken
açmak üzere gemilere binilirken, halk sürüyle gelmiş ve
gemileri altın, gümüş, yüzük, değerli taş, baharat, güzel
kokulu yağlar, iksirler, papağanlar, pelikanlar, maymunlar,
samurlar, misk kedileri ve okatan kirpiler ile doldurmuşlardı.
Anasından helâl süt emmiş olup da, elinde üstün
değerli ne varsa gemilere atmayan kalmamıştı. Alpharbal
gelir gelmez babamın ayaklarını öpmek istedi; bu
isteği onuruna yakışır görülmeyerek önlendi ve dostça
kucaklandı. Alpharbal armağanlarını sundu; bunlar pek
aşırı oldukları için kabul edilmedi. O zaman kendinin ahfadı
ile birlikte gönüllü kul köle sayılmasını istedi; bu da
hakka hukuka sığmaz diye kabul edilmedi. Sonra topraklarını
ve krallığını bize devreden imzalı, mühürlü ve yetkililerce
onaylanmış bir ferman sundu; buna hiç yanaşılmadı,
tüm yazılar ateşe atıldı. Sonunda bizim peder Kanaryalıların
cömert yürekleri ve içtenlikleri karşısında
derinden duygulanarak bol bol gözyaşı döktü ve ince
202
sözler, yerinde deyimlerle onlara ettiği iyiliği küçültmeye
çalıştı, bunun sözü edilmeyecek kadar önemsiz olduğunu
ve eğer onlara karşı herhangi bir efendilik göstermişse,
bunu zaten göstermek zorunda bulunduğunu söyledi. Ama
Alpharbal tersine bu efendiliği büyüttükçe büyütüyordu.
Neye vardı işin sonu? En aşırı fidye olarak iki milyon
altın ve ilk evlatlarını rehine diye zalimce isteyebilirdik,
bunun yerine bizim süresiz uyruklarımız oldular ve her
yıl iki milyon yirmi dört ayarlık saf altın vermeyi yükümlendiler.
Bu altınlar bize o yıl hemen ödendi; ikinci yıl
kendiliklerinden iki milyon üçyüzbin, üçüncü yıl iki milyon
altıyüzbin, dördüncü yıl üç milyon ve her yıl bu parayı
kendiliklerinden artırdılar, öyle ki sonunda biz [Sabahattin
Eyuboğlu ile çevirdiğimiz metin burada bitiyor]
artık bir şey getirmelerini yasak etmek zorunda kalacağız.
Minnet duygusunun özü böyledir işte: Herşeyi kemirip
tüketen zaman, görülen iyiliklerin değerini artırır, çünkü
akıllı bir insana cömertçe yapılan bir iyilik onun soylu
düşüncesinde ve gönlünde durmadan büyür.
«Büyüklerimin atalardan kalma o cömert yürekliliğine
hiçbir şekilde gölge düşürmek istemediğim için, sizi bağışlıyor,
azad ediyor ve eskisi gibi özgür ve serbest kılıyorum.
Ayrıca, şehrin kapısından çıkarken, evlerinize ve çoluk
çocuklarınızın yanına gidebilesiniz diye, her birinize
üçer aylık ücret verilecektir; köylülerin sizi hırpalamaması
için, seyisim İskender'in kumandasında altıyüz silâhlı
ve sekizbin silâhsız adamım sağ salim götüreceklerdir
sizi. Tann'ya emanet olun!
«Picrochole'un burda olmamasına gerçekten üzgünüm,
çünkü ona söylemek isterdim ki, bu savaş ne benim isteğimle,
ne de malımı mülkümü, şanımı şerefimi artırmak
umuduyla yapılmıştır. Ama madem kaybolup gitmiş ve kimse
onun nasıl ve nerde yok olduğunu bilmiyor, krallığının
203
tümüyle oğluna kalmasını istiyorum; onu, yaşı küçük olduğundan
(daha beş yaşını bile doldurmamıştır), krallığın
eski prensleri ve bilgili kişileri yönetecek ve eğitecektir.
Yöneticilerinin açgözlülükleri ve hırsları dizginlenmezse,
böylesine başı boş kalmış bir krallık kolayca çöküntülere
uğrayabilir; onun için emrediyor ve istiyorum ki, Ponokrates
tam yetkiyle bütün yöneticilerin başına geçsin ve,
kendi kendini yönetecek duruma gelinceye kadar çocuğa
gözkulak olsun, onu desteklesin.
«Kötüleri kolayca ve gelişi güzel bağışlamak eğilimi
onlara, hep bağışlanacakları güvenini aşılayarak, yeniden,
kaygısızca kötülük yapma fırsatını verir.
«Şunu unutmuyorum ki, zamanında dünyanın en yumuşak
adamı olan Musa, İsrail evlâtları arasında baş kaldıran
ve ikilik yaratanları kıyasıya cezalandırdı.
«Cicero'ya göre, en büyük mutluluğu herkesi her zaman
kurtarmak ve bağışlamak, en büyük erdemi de böyle
davranmaya çalışmak olan o yumuşak yürekli imparator
Julius Caesar bile, bazı hallerde, başkaldırmalara önayak
olanları amansızca cezalandırırdı (166).
«Bu örnekleri göz önünde tutarak, siz buradan ayrılmadan
önce, bana başta kendine aşırı güveni yüzünden bu
savaşın ilk nedeni ve kaynağı olan şu Marquet denen adamı,
sonra da çılgınlığını lahzada önlemeyen çörekçi arkadaşlarını,
son olarak da Picrochole'u bizi tedirgin etmek
için sınırlarını aşmaya iteleyen, kışkırtan, öğütleyen bütün
danışman, kumandan, subay ve adamlarını teslim etmenizi
istiyorum.»
204
BÖLÜM : Ll
Düşmanı Yenen Gargantuistlerin Savaştan Sonra Nasıl
ödüllendirildikten
Gargantua söylevini bitirdikten sonra, savaştan altı
saat önce kaçan Dalkılıç, Boklavat ve Bızdıklar Dukası
dışında, adlarını bildirdiği kışkırtıcılar kendisine teslim
edildi; bunlardan birincisi Laignel boğazına, ikincisi Vyre
vadisine, üçüncüsü de Logroiıie yöresine dek koşa koşa,
arkalarına bakmadan, soluk almadan varmışlardı; aynı
gün savaşta öldürülen iki çörekçi de kayıplar arasındaydı.
Gargantua onlara hiçbir kötülük etmedi, onlara sadece,
yeni kurduğu basımevinin preselerinde çalışmalarını
buyurdu.
Sonra, ölenleri Noirettes vadisi ile Brulevieille talim
meydanında törenle gömdürdü. Yaralıların kendi büyük
şifahanesinde yaralarını sardırdı, bakımlarını sağladı.
Sonra şehrin ve halkın uğradığı zararları tespit ettirdi ve
yeminli beyanlarına göre hepsinin zararlarını karşıladı;
orada bir de kale yaptırdı, ilerde ansızın patlak verebilecek
olan ayaklanmalara karşı kendini daha iyi savunabilmek
için kaleye adamlarını gözcü olarak koydu.
Ayrılırken, düşmanın bu yenilgisinde hazır bulunan
bütün askerlerine nazikçe teşekkür etti ve kışı geçirmeleri
için onları kışlalarına ve garnizonlarına gönderdi; yalnız
Onuncu Alaydan o gün yararlık gösteren birkaç kişiyle
205
müfreze kumandanlarını alıkoyup, beraberinde Grandgousier'ye
götürdü.
Onların geldiğini görünce, hazret öyle sevindi ki anlatılır
gibi değildi. Bir güzel ziyafet çekti onlara; kral Assuerus(
167) zamanından bu yana böyle parlak, böyle zengin,
böyle nefis bir ziyafet görülmemişti. Sofradan kalkınca
büfesindeki bütün sofra takımlarını' onlara dağıttı : Binsekizyüzondört
altın ağırlmdaki bir takım eski antika
vazolar, büyük çanaklar, büyük kâseler, büyük fincanlar,
kupolar, bardaklar, şamdanlar, sepetler, kayık tabaklar,
meyve tabakları, tatlı tepsileri, baştan başa som altın kap
kaçaklar meydana geliyordu; ayrıca bunların kıymetli
taşları, mineleri ve işçiliği, herkesin kabul ettiği gibi, ana
maddelerinin değerini çok aşıyordu. Ayrıca herbirinin
avucuna sandıklarından onikibin ekü de saydırdı; bundan
başka şatolarını ve çevrelerindeki topraklarını, seçimini
kendilerine bırakarak, dağıttı onlara; hepsine sonsuza dek
sahip olabileceklerdi, meğer ki mirasçı bırakmadan öleler;
böylece La Roche Clermaud'yu Ponokrates'e, Le Couldray'yi
Gymnastes'e, Montpensier'yi Eudemon'a, Le Rivau'-
yu Tolmer'e, Montsoreau'yu Ithybolos'a, Cande'yi Akamas'a,
Varenes'i Khironaktes'e, Gravot'yu Sebastes'e,
Quinquenais'yi İskender'e, Ligre'yi Sophron'a verdi ve
diğer mülklerini de başkalarıma (168).
206
BÖLÜM : Lll
Gargantua'nın Rahip İçin Theleme Tekkesini (169) Nasır
Yaptırdığı
Yalnız Rahibe bir şeyler vermek kalmıştı; Gargantua
onu Seuille manastırının baş papazlığına getirmek istiyordu,
ama Rahip kabul etmedi. Bunun üzerine Gargantua
ona Bourgueil veya daha çok hoşuna giderse Saint - Florent
manastırını, ya da her ikisini birden vermek istedi,
ama Rahip ne papazlık yüklenirim ne de papaz yönetirim
diye kestirip attı.
«Çünkü, daha kendimi yönetmesini bilmezken, nasıl
olur da başkalarını yönetebilirim», dedi. «Eğer sizin için
yaptığım hizmet hoşunuza gittiyse, ilerde de bir hizmet
yapabileceğime inanıyorsanız, izin verin de, kendi gönlüme
göre bir manastır kurayım.»
Bu istek Gargantua'nın hoşuna gitti: Loire nehri
kenarında, büyük Port Huault ormanının iki fersah ötesinde
bulunan bütün Theleme topraklarını ona bağışladı.
Rahip Jean kendi tarikatını bütün öbür tarikatlara karşıt
olarak kurmak için Gargantua'dan izin istedi.
«öyleyse,» dedi Gargantua, «en başta etrafına duvar
ördürmek yok, çünkü bütün öbür manastırlar yüksek duvarlarla
çevrilidir.»
«Evet,» dedi Rahip, «sebepsiz de değil: Arkada ve
207
önde nerede duvar varsa orada bol bol homurtu, kıskançlık,
alttan alta kumpas vardır.»
Ayrıca, bu dünyadaki bazı manastırlarda bir kadının
(yani erdemli ve namuslu kadınların) ayak bastığı yeri yıkayıp
temizlemek âdet olduğuna göre, buraya kazara bir
rahip ya da rahibe girecşk olursa, geçtikleri yerlerin iyiden
iyiye yıkanıp temizlenmesi kararlaştırıldı. Bu dünyanın
bütün dinlerinde herşey saatle ayarlanmış, sınırlanmış
ve kurallara bağlanmış olduğu için, bu tekkede duvar
saati de, güneş saati de bulundurulmamasına, bütün işlerin
fırsat düştükçe ve uygun görüldükçe yapılmasına karar
verildi. «Çünkü,» diyordu Gargantua, «benim bildiğim
asıl zaman kaybı saatleri saymaktır —hem bunun ne yararı
var ki?— dünyada en büyük aptallık, insanın hayatını,
sağ duyusuna ve aklına göre değil de, bir çan sesine
göre ayarlamasıdır.» Başkaca, bugün din ocaklarına yalnız
tek gözlü, topal, kambur, çirkin, eğri büğrü, kaçık, akılsız,
bizden iyilere karışmış ve lekeli kadınlarla tıksırıklı, aşağı
tabakalardan, avanak veya evine yük olan erkekler alındığına
göre...
[ «Sahi,» dedi Rahip, «güzel ve iyi olmayan bir kadın
ne işe yarar?»
«Rahibe olmaya,» dedi Gargantua.
«Evet,» dedi Rahip, «bir de gömlek dikmeye.» ]
... tekkeye yalnız iyi yapılı, etli butlu kadınlarla, yakışıklı,
boylu poslu, sevimli erkeklerin alınmasına karar verildi.
Başkaca, kadın manastırlarına —gizliden gizliye veya
kaçamak olarak girenler dışında— hiçbir erkek kabul
edilmediği için; bizim tekkeye erkek olmayınca kadının,
kadın olmayınca erkeğin alınmaması kararlaştırıldı.
Başkaca, manastıra alındıktan sonra, bir yıllık çömezlik
bitince, kadınlar ve erkekler bütün ömürleri boyunca
orada kalmaya zorlandıkları için; bizde kadınlarla erkek-
208
lere, tekkeye alındıktan sonra, istedikleri zaman, tam özgür
olarak çıkıp gitme hakkı tanındı.
Başkaca, genel olarak din adamları üç and, iffet, yoksulluk
ve itaat andı içtikleri göz önünde tutularak, bu tekkede
herkesin evlenmesi, para pul sahibi olması ve özgür
yaşaması kabul edildi.
Tekkeye resmen girebilme yaşına gelince, kadınlar
on ile onbeş, erkekler de oniki ile onsekiz arasında kabul
dileceklerdi.
209
BÖLÜM : Llll
Theleme'liler Tekkesinin Nasıl Kurulup Donatıldığı
Tekkeyi yaptırmak ve döşemek için, Gargantua iki
milyon yediyüzbin yediyüzotuzbir yünü kırkılmamış koyuna
bedel çil para saydı ve herşey tamamlanıncaya kadar
da yılda Dive çayından elde ettiği gelirden bir milyon
altmışdokuz Güneş ve bir o kadar da Ülker altını ayırttı.
Tekkenin kurulması ve bakımı için, Gargantua her yıl tekkenin
kapısında sayılmak üzere, her türlü vergiden bağışıklı
olarak, ikimilyon üçyüzaltmışdokuzbin beşyüz Güllü
altın değerinde toprak geliri verdi ve gerekli belgeleri
imzaladı (170).
Yapı altı köşeliydi, her köşesinde altmış ayak çapında
kocaman ve değirmi birer kule vardı; bu kuleler aynı
büyüklük ve biçimde idiler. Loire nehri tekkenin kuzeyinden
akıyordu; kıyısında Arktika adlı kule yükseliyordu.
Doğuya doğru gidince Kalaer kulesi vardı; sonra Anatole,
Mesembrine, Hesperie, son olarak da Kreyere adlı kuleler
geliyordu (171). Kuleler arasında üçyüzoniki ayaklık bir
aralık vardı. Bütün yapı altı kattı, bodrumdaki mahzenler
birinci kat sayılıyordu; ikinci kat sepet kulpu biçiminde
tenozlarla örtülüydü; yapının geri kalan kısmı,
lamba dibi biçiminde, Fiandres alçı taşından sarkıntılarla
kaplanmıştı. Çatı ince arduazla örtülü, çeşitli küçük, acayip
hayvan figürleriyle süslü kurşunlarla kaplıydı; oluk-
210
lar duvar dışına çıkıyor, pencerelerin arasından gök mavisi
ve altın yaldızlı çaprazlama şekillerle iniyor ve binanın
altında, suyu nehre akıtan arklarla son buluyordu.
Adı geçen yapı, Bonnivet, Chamborg ve Chantilly
şatolarından (172) yüz kat daha görkemliydi; çünkü, yapıda
dokuzbinüçyüzotuziki oda ve her odada bir arka oda,
bir hela, bir soyunma giyinme yeri, bir mihrap vardı ve
odalar büyük salona açılıyordu. Kuleler arasında, binanın
orta yerinde bir sahanlıklı döner merdiven vardı; merdiven
basamaklarının bir kısmı somaki kızıl Numidya ve Serpentin
mermerlerindendi; boyları yirmi iki ayak, enleri üç
parmaktı; sahanlıklar arasında oniki basamak vardı. Işık
her sahanlıkta yarım daire biçiminde iki güzel kemerden
giriyordu ve buradan merdiven genişliğinde pencereleri
kafesli bir odaya giriliyordu. Merdiven çatıya kadar çıkıyor
ve bir paviyonda son buluyordu. Aynı merdivenle, her
iki yanda bir büyük salona, salonlardan da odalara geçiliyordu.
Arktika kulesinden Kryere kulesine kadar, dillere ve
çeşitli katlara göre sırlanmış Latince, Yunanca, İbranice,
Fransızca, Toskanca ve İspanyolca eserlerden meydana
gelen kitaplıklar yer alıyordu.
Ortada, altı tuaz boyunda bir kemerle girişi dışarda
bulunan şaşırtıcı bir merdiven vardı. Bu merdiven öyle enli
ve öyle bir bakışım içindeydi ki, altı savaş adamı, kargıları
kalçalarına dayalı olarak, yan yana binanın üst katına
çıkabilirlerdi.
Anatole kulesinden Mesembrihe kulesine kadar, dünyanın
antik kahramanlıklarını, tarihini ve tasvirlerini dile
getiren resimlerle süslü büyük galeriler yer alıyordu. Ortada
yine bir merdiven ve nehir tarafındaki kapılar gibi
bir kapı vardı; bu kapının üstünde büyük antik harflerle
şunlar yazılıydı:
211
BÖLÜM : LIV
Theleme Tekkesinin Büyük Kapısı Üstündeki Yazıt
Girmeyin buraya, ikiyüzlüler, yobazlar,
Kartlaşmış maymunlar, kalleşler, yağ tulumları,
Yampiri çarpık boyunlular, odun kafalılar
Got'lardan, Ostrogot'lardan beter hödükler,
Sahte çilekeşler, takunyalı kara böcekler,
Kürklü dilenciler, safa pezevenkleri,
Kayış suratlı, şiş göbekli fitne tellâlları,
Gidin başka yerde satın dolaplarınızı.
İğrenç dolaplarınız
Kötülüklere boğar
Çayır çimenimi
Yalan dolanlarıyla
Türkülerimi bozar
İğrenç dolaplarınız
Girmeyin buraya, doymak bilmez hukukçular, avukatlar,
Kâtipler, mübaşirler, halk kemiricileri,
Fetvacılar, evra-kçılar, yalancı sofular,
Ve siz yargıç eskileri, siz ki tasmaya
Vurursunuz namuslu yurttaşları itler gibi,
Darağacıdır sizin hakkettiğiniz makam,
Gidin anırın orda! Burada işlenmez
Sizin mahkemelerde işlenen haksızlıklar.
212
Davalar duruşmalar
Bizim burda ne arar
Burda yalnız keyif var
Sizin olsun bolundan
Dolambaçlı karmaşık
Davalar duruşmalar.
Girmeyin buraya, siz ey pinti simsarlar,
Oburlar, sömürgenler, durmadan toplayanlar
Dolandırıcılar, sinekten yağ çıkaranlar,
Kamburu çıkmışlar, yassı burunlar, sizler ki
Tıka basa altın doldurursunuz küplere,
Tıkanır tıkanır, doymak nedir bilmezsiniz,
Sizi gidi pis suratlı namert herifler sizi
ölümlerin en beteri alsın hepinizi.
Insanlıksız suratlar
Gitsinler başka yerde
Saç sakal kestirmeye
Buraya yakışmazlar
Savulun bu tekkeden
Insanlıksız suratlar
Girmeyin buraya, havlayıp duran köpekler,
Sabah akşam asık suratlı, kıskanç moruklar,
Siz de girmeyin hır çıkaran dırdırcılar,
Karısını hapsedip cinlere baş vuranlar,
Yunan olsun Latin olsun kurttan beter kişiler,
Ne de siz uyuzlar, frengiden çürümüşler,
Gidin başka yerde dökün kurtlarınızı,
Her yanları kabuk bağlamış yüzü karalar.
213
Yüz akı, ışık, oyun
Burda onlar var yalnız
Sevinçli türkülerle
Tüm bedenler sağlamdır
Yarar onlara çünkü
Yüz akı, ışık, oyun.
Siz girin buraya, baş üzre yeriniz var,
Buyurun sizler, soylu yiğitler, kahramanlar,
Kazancı, geliri bol yerdir bizim burası,
Gelin, büyük küçük yüzlerce, binlerce gelin,
Konuklanırsınız, ağırlanırsınız burda
Hele sizler, en yakın dostlarım olursunuz,
Siz güler yüzlü, şakacı, şen şakrak insanlar.
Siz bütün sözü sohbeti yerinde olanlar.
Sohbet ehli olanlar
Kötülükten arınmış
Bilge, ince insanlar
İnsanca yaşamanın
Yolunu burda bulur
Sohbet ehli olanlar.
Girin buraya sizler de, ki, kutsal İncil'i
Açık dille sunarsınız, yılmayıp kimseden
Burası bir sığınak, bir kaledir sizlere
Sahte dilleriyle dünyayı zehirlemekten
Bıkmak bilmeyen o şirret sapıklara karşı.
Gelin ki kuralım burda yürekten inancı
Ve gelelim haklarından sözle ve yazıyla
Tanrı sözünün özüne düşman olanların.
214
Tanrı sözünün özü
Hiç kararmak bilmesin
Bu tertemiz tekkede
Her yüreği kuşatsın
Her ruh içine dolsun
Tanrı sözünün özü.
Girin buraya sizler, üstün soylu bayanlar,
Girin apaçık yürekle, ferah gönüllerle
Siz yüzleri nur saçan güzellik çiçekleri,
Girin baş eğmeden edepli vakarınızla
Şerefli insanların sarayıdır burası,
özel buyruk verdi sizin ağırlanmanız için
Burasını bizlere cömertçe bağışlayan
Her şey için bol bol altın veren yüce kişi.
Bol bol verilen altın
Hayrına olur yarın
Altın verenin bol bol
Her ölümlü insanın
Olur derdine derman
Bol bol verilen altın.
215
BÖLÜM : LV
Theleme'liler Konağının Nasıl Olduğu
İç avlunun ortasında, kaynak taşından bir çeşme, çeşmenin
üstünde de, ellerinde Bereket Boynuzları tutan Üç
Güzeller heykeli vardı; memelerinden ağızlarından, kulaklarından,
gözlerinden ve bedenlerinin başka deliklerinden
sular fışkırıyordu.
Adı geçen avluya bakan anayapı Kalkedonya ve kızıl
somaki mermerden büyük sütunlar üstünde yükseliyordu;
sütunlar arasında güzel antik kemerler vardı; yapının içinde,
yağlıboya resimler, geyik, likorn, gergedan, su aygırı
boynuzları, fil ve başka ilginç hayvan dişleriyle süslü uzun
ve geniş galeriler yer alıyordu.
Kadınlar bölüğü Arktika kulesinden Mesembrine kapısına
kadar uzuyordu. Geri kalan yerde erkekler oturuyordu.
Kadınlar bölüğünün önünde, eğlenip vakit geçirsinler
diye, dışarıdaki iki kule arasında güreş, koşu alanları,
tiyatro, yüzme havuzları, üç katlı eşsiz güzellikte hamamlar
vardı, içlerinde her türlü rahatlık sağlanmıştı ve mürüsafi
kokularından geçilmiyordu.
Nehrin kıyısında güzelim bir eğlence bahçesi vardı;
bahçenin ortasında da, girintili çıkıntılı yollarla uzayan
güzel bir koruluk, öbür iki kule arasında top ve tenis oynanan
alanlar vardı. Kryere kulesinin orda beşli kümeler
halinde sıralanmış, çeşit çeşit meyve ağaçlarıyla dolu ye-
216
miş bahçeleri uzanıyordu. En uçta, av hayvanlarıyla dolu
büyük park geliyordu.
Üç kule arasında, arkebüz, yay ve kundaklı yay için
hedefler konulmuştu; kilerler Hesperie kulesinin dışında
tek katlı bir yapıda bulunuyordu. Ahırlar, kilerlerin ötesinde,
doğanlıklar da ahırların önündeydi; doğanlıklar usta
kuşçularca yönetiliyor ve her yıl Girit, Venedik ve Sarmat'lardan
getirilen kartal, akdoğan, kaçırdoğan, tepeli
akdoğan, şahin, atmaca, bozdoğan ve başka eşsiz kuşlarla
donatılıyordu. Bunlar öylesine yetiştiriliyor ve evcilleştiriliyordu
ki, şatodan havalanıp tarlalara salındılar mı, Tasladıkları
her şeyi alıp getirirlerdi. Av köpekleri ve av takımları
biraz ötede, park yönünde bulunuyordu.
Bütün salonlar, büyük ve küçük odalar mevsimlere
göre ayrı ayrı halı ve keçelerle döşenmişti; yerler yeşil
kumaşla kaplıydı. Yataklar işlemeliydi ve her arka odada
altın çerçeveli, dört bir yanı incilerle süslü ve insanı boylu
boyunca gösterecek kadar büyük kristal birer ayna vardı.
Kadınlar bölüğünün çıkış yerinde esansçılar ve berberler
bulunuyordu, kadınları görmeye giden erkekler onların elinden
geçerdi. Esansçılar her sabah kadınların odalarına gül
suyu, çiçek suları, mürüsafi suyu sağlar ve her kadına güzel
kokular saçan kıymetli bir buhurdan verirlerdi.
217
BÖLÜM : LVI
Theieme Rahip ve Rahibelerinin Nasıl Giyindikleri
Tekkenin kuruluşunda, kadınlar kendi istek ve keyiflerine
göre giyinirlerdi. Sonradan kılıklarını serbestçe şu
biçimde değiştirirdiler:
Kırmızı veya pembe çoraplar giyiyorlardı, bunlar diz
kapaklarının üç parmak üstüne kadar çıkıyordu, kenarları
güzel işlemeli ve fistoluydu. Diz bağları bileziklerinin rengindeydi
ve dizleri alttan ve üstten kavrardı. Ayakkabılar,
iskarpinler ve terlikler koyu kırmızı veya mor kadifedendi,
kenarları da yengeç bıyıkları biçiminde tırtıllıydı.
Gömleğin üstüne nefis ipekli kumaştan bir yelek giyerlerdi.
Üstüne, beyaz, kırmızı, kahverengi veya gri taftadan
bir iç eteklik, üstüne de ince sırmalı işlemeler ve oyalarla
süslü bir fistan geçirirlerdi; bu fistan simli taftadan
ya da zevklerine ve hava durumuna göre, saten, atlas, turuncu,
kahverengi, yeşil, koyu gümüşi, mavi, açık sarı, al
ya da beyaz kadifeden, sırmalı softan, simli ketenden olur
ve gününe göre fistolar ve nakışlarla bezenirdi.
Rubaları mevsimine göre, altın ve gümüş sırmalarla
dokunmuş ketenden, işlemeli kırmızı satenden, beyaz mavi,
siyah, kahverengi taftadan, ipekli şayaktan, softan, kadifeden,
simli ketenden, altın ve gümüş sırmalı çeşit çeşit
nakışlarla süslenmiş dokumalardandı.
Yazın bazı günlerinde ruba yerine, kılıklarına uygun
218
güzel kısacık kaftanlar, ya da mağribî modasına göre mor
kadifeden; ötesi berisi altın zincirlerle, dikiş yerleri Hindistan
incileriyle süslü cepkenler giyerlerdi. Başlarında
her zaman yenlerinin rengine uygun, bol sarkıntılarla bezenmiş
tüyler bulunurdu. Kışın, yukarda sayılan renklerden
tafta rubaları vaşak, siyah gelincik, Kalabria zerdevası,
samur ve daha başka kıymetli kürkler astarlanmıştı.
Tespihleri, yüzükleri, gerdanlıkları ve bilezikleri Süleyman
taşı, yakut, pırlanta, safir, zümrüt, firuze, grena,
akik, beril gibi kıymetli taşlardandı ve pırıl pırıl incilerle
çevrelenmişti.
Saçlarının kuafürü mevsime göre değişirdi: Kışın Fransız
modasına, baharda İspanyol modasına, yazın İtalyan
modasına uyarlar, yalnız bayram ve pazar günleri Fransız
kuafüründen şaşmazlardı, çünkü bu taranış daha ağırbaşlı
ve kadın iffetine en çok yakışanıydı.
Erkekler kendi modalarına göre giyinirlerdi: Alt poturları
sof ya da şayaktan olup, koyu kırmızı, pembe, siyah
ya da beyazdı; üstü aynı renkte ya da o renge çok
yakın kadifedendi, zevklerine göre işlemeli ve yırtmaçlı
idi; yelekleri aynı renklerde altın gümüş sırmalı yünlüden,
kadifeden, satenden, atlastan olup, kusursuz biçimde yırtmaçlı,
işlemeli ve süslüydü; kordonları aynı renkte ipek
ipliğinden yapılmıştı; uçları mineli altındandı; kaftan ve
hırkaları sırmalı yün ya da keten dokuma, simli softan ya
da yol yol kadifedendi. Rubaları kadınlarınki kadar kıymetliydi;
kuşakları yeleğe uygun renkte ipekliden; herbiri
kalçasında kabzası altın, kılıfı yeleğinin renginde kadifeden,
ucu altın kakmalı güzel bir kılıç ve onun kadar da
güzel bir kama taşırdı; siyah kadifeden başlıkları bol halkalar
ve altın düğmelerle süslüydü, tepesinde bir sorguç
219
sallanır, herbir tüyünün ucunda altın pullar, yakutlar, zümrütler
ve saire taşlar sarkardı.
Erkeklerle kadınlar arasında öyle bir uyumluluk vardı
ki, her gün birbirlerine uygun kılıkta ortaya çıkarlar
ve bu konuda yanılmamaları için bazı soylu kişiler erkeklere
kadınların o gün ne giyeceklerini bildirmekle görevliydiler.
Çünkü herşey kadınların isteklerine göre düzenlenirdi.
Ama sanmayın ki, kadınlar ya da erkekler bu tertemiz
giysiler, bunca zengin kılıklar için vakit kaybederlerdi;
hayır, giyim kuşam kâhyaları her sabah herşeyi hazır
ederler ve hizmetçi kadınlar bu işde öyle ustaydılar ki, bir
çırpıda kadınları tepeden tırnağa giydiriverirlerdi.
Bu kılık kıyafetler el altında bulunsun diye, Theleme
ormanının çevresinde, yarım fersah boyunda, güzelce aydınlanmış
ve döşenmiş büyük bir ek yapı bulunurdu, orada
kuyumcular, cevahir işçileri, işlemeciler, terziler, sırmakeşler,
kadife dokumacıları, döşemeciler ve koltukçular
otururlar ve herkes kendi mesleğinde, yukarda adı
geçen rahip ve rahibeler için çalışırdı. Maddeler ve kumaşlar
onlara Reis Nausikleitos eliyle sağlanırdı; bu ünlü
kaptan Perlas ve Yamyam adalarından, altın külçeleri, ipek*
li kumaşlar, inciler ve kıymetli taşlarla yüklü yedi gemisini
her yıl onlara gönderirdi (173). İncilerden bazıları eskimeye
yüz tutar da doğal beyazlıklarını yitirecek olursa, bunları
ustalıkla yenilerler, yani şahinlere gübre yedirdikleri gibi,
incileri de seçkin bazı horozlara yuttururlardı.
220
BÖLÜM : LVII
Theleme'lilerin Yaşayışlarını Nasıl Düzenledikleri
Bütün hayatları yasalara, tüzüklere veya kurallara
göre değil, kendi serbest iradelerine ve keyiflerine göre
düzenlenmişti. Canları istediği zaman yataklarından kalkar,
içlerinden geldiği zaman yer içer, çalışır, uyurlardı;
onları kimse uyandırmaz, kimse içmeye, yemeye, ya da
başka bir şey yapmaya zorlamazdı. Düzenlerinde yalnız şu
kural vardı:
İSTEDİĞİNİ YAP
çünkü özgür, soylu, iyi yetişmiş, kibar çevrede yaşayan
insanların yaradılıştan içlerinde öyle bir içgüdü ve iti vardır
ki, onları her zaman erdemli davranmaya ve kötülükten
uzaklaşmaya zorlar: Onur dedikleri de budur. Aynı
insanlar aşağılık baskılar ve zorlamalarla ezilip boyunduruk
altına alınırlarsa, kendilerini açık yürekle erdeme yöneltmiş
olan o soylu duyguya baş vurur ve bunu kölelik
ve boyunduruğu atmak, kırmak için kullanırlar; çünkü bizler
hep yasaklanan işlere girişir ve bizden esirgenen şeylere
göz dikeriz.
Bu özgürlük içinde, bir tek kişinin hoşuna giden şeyleri
yapmakta birbirleriyle övülesi bir yarışmaya girerlerdi.
Aralarında bir erkek ya Ida bir kadın «İçelim» dedi mi
221
hepsi içer, «Oynayalım» dedi mi hepsi oynar, «Kırlarda
gezmeye çıkalım» dedi mi hepsi birden çıkardı. Kuşlarla
veya köpeklerle ava çıkarlarken, güzel rahvan kısraklara
veya alay atlarına binen kadınlar, yumdukları zarif eldivenli
ellerinin üstünde bir atmaca, bir doğan veya bir bozdoğan,
erkeklerse başka kuşlar tutarlardı.
Hepsi öylesine soyluca eğitilmişlerdi ki, içlerinde okumasını,
yazmasını, türkü söylemesini, ahenkli çalgılar çalmasını,
beş altı dil konuşmasını ve bu dillerde şiir veya
düzyazı yazmasını bilmeyen hiçbir kadın ve erkek yoktu.
Oradaki erkekler kadar yiğit, nazik, gerek at üstünde gerek
yaya iken böylesine becerikli, canlı, kımıl kımıl, her
türlü silâhı kullanmakta usta şövalye görülmemiştir; tekkedeki
kadınlar kadar temiz, ince yapılı, şirin, eli her türlü
dikiş nakısa, hür kadınlara yakışır işlere yatkın kadın görülmemiştir.
Bunun içindir ki, erkeklerden biri ana babasının isteği
üzerine veya herhangi başka bir nedenden ötürü tekkeden
ayrılmak isteyince, beraberinde kadınlardan birini,
kendisini şövalye olarak seçen bir kadını götürür ve onunla
evlenirdi; ve Theleme'de birbirlerine bağlı olarak ve dostluk
içinde yaşamışlarsa, bu hayatı evlilikte daha da iyi sürdürürlerdi;
birbirlerini, hayatlarının sonlarında bile evliliklerinin
ilk günündeki kadar severlerdi.
Tekkenin temellerinde yapılan kazıda ortaya çıkarılan
tunçtan büyük bir levha üzerindeki bir muammayı unutmadan
yazmak istiyorum size. Şöyle diyordu :
222
BÖLÜM : LVIII
Theleme Tekkesinin Temellerinde Bulunan Muamma (174)
Mutluluk bekleyen zavallı insanlar
Dinleyin sözlerimi açık yürekle :
Günah değilse inanmak kesinlikle
İnsan kafasının gökteki yıldızlardan
Geleceği kestirebileceğine,
Ya da tanrısal bir güçle insanoğlu
Bilebilirse başına gelecekleri,
Görebilirse şaşmaz bir doğrulukla
Neler olacağını uzak yıllarda,
Bildiririm bilmek isteyenlere ki
Gelecek kış ya da daha erken belki
Yaşamakta olduğumuz bu ülkede
Bir çeşit insanlar çıkacak ortaya;
Rahat döşeklerinden bezen bu insanlar
Fitne sokup düpedüz ve güpegündüz
Fakir zengin tüm yurttaşlar arasına
Ayırıp birbirine katacaklar herkesi.
Kimler kulak verip inanırsa onlara
Başlarına almış olacaklar belâyı;
Kavgaya sürükleyecek ulu orta
Dostları dostlarıyla, en yakınlarıyla;
Gözü dönmüş evlât utanç duymaksızın
Karşısına dikilecek öz babasının;
223
Büyüklere, soylu soplu beylere bile
Saldırmaya kalkacak kendi uyrukları,
Ne şeref borcu kalacak, ne saygı borcu
Bozulacak herşeyin ölçüsü düzeni,
Çünkü, diyecekler, herkes sırasında
Bir yükseğe çıkmalı, bir aşağı düşmeli.
Ve işte bundan öyle bir hır çıkacak,
öylesine çatışıp kakışacak ki herkes
Olmayacak şeyler anlatan tarihlerde
Bu türlü bir kargaşa bulamazsınız.
Nice değerli insanlar o günlerde
Ateşli gençliklerinin dürtüsüyle
Fazla inançla kapılıp bu azgın tutkuya
ölecekler ömürlerinin baharında.
Yüreğini bir kez bu maceraya koyan
Başını bir daha alamayacak ondan;
İlle de kavga gürültü çıkaracak
ille şamatası gökleri tutup
Tepmedik yer komayacak tabanları.
O zaman daha az dinlenmeyecek artık
Yalancının sözü doğruların sözünden
Herkes girecek çünkü inancına yoluna
Bilgisiz ve budala kalabalıkların,
En kalın kafalıyı yargıç seçenlerin.
Ah! Ne belâlı bir tufan olacak bu!
Tufan sözü hiç de yersiz değildir doğrusu,
Çünkü sonu gelmeyecek bu maceranın,
Yeryüzü kurtulamayacak ondan, tâ ki
Birdenbire gür sular fışkırıp yerden
Boğacak en yumuşak kavgacıları da.
Sular haklı olacak, onlar bile çünkü
Bağışlamamışlardır koyunu kuzuyu,
Bağırsakları tanrılara sunulacak yerde
224
İnsanların yararına kullanıldı diye.
İmdi, size bırakıyorum, düşünün, bulun
Nedir yolu -bütün bunlardan kurtuluşun?
Nasıl rahat eder dünya toparlağımız
Bu amansız kavgalar içinde, belâsız?
Dünyaya en bağlı, en mutlu kişiler
Herkeslerden daha az çekinecekler
Onu yitirmekten, bozup berbat etmekten.
Üstelik bu adamlar türlü yollardan
Köle etmek, hapsetmek isteyecekler dünyayı,
O kadar ki ne yapsın artık bu durumda
Onu yaratana baş vurmaktan başka?
O zaman uğrayacak beterin beterine
Aydın güneş daha alçalıp batmadan
Güneş tutulmasından ve gecelerden daha koyu
Zifir karanlıklar saracak dünyayı,
özgürlüğünü yitirecek birden dünyamız,
Gayrı yüce göklerden ne ışık, ne güler yüz,
Ya da ıssız, bomboş kalacak en azından.
Ama bu yıkıma uğramazdan önce
öyle zorlu, öyle korkunç bir depremle
Bir sarsılış sarsılacak ki uzun zaman
O kadar sarsılmamıştır Etna bile
Dibine atılıp da ezilirken Titan,
Daha apansız olmamıştır adasında
İnarima(175) tanrıçanın debelenmesi,
Typhoeus kudurup kıvranınca öfkeden
Dağları denize göçerttiği zaman.
Böylece kasvet sarıverecek dünyayı,
Ve öyle sık değişmeler olacak ki,
Dünyayı elde etmiş olanlar bile
Bırakacaklar onu yeni geleceklere,
O zaman yaklaşmış olacak zamanı
225
Sona erdirmenin bu uzun tufanı
Çünkü sözünü ettiğimiz azgın sular
Herkesi kaçırtmış olacak bir deliğe.
Şu da var ki sular çekilmezden önce
Engin bir alevin yakıcı sıcağıyla
Sardığı görülecek havayı gökleri
Kurutup suları bitirmek için bu işi.
Bütün bunlar olup bitince, kalacak
Tanrının seçtiği temiz insanların
Tüm nimetlere, mutluluğa ermeleri,
Ve zengin olmaları haketmiş olarak,
ötekilerinse yoksulluğa düşmeleri.
Bu serüven böylece erince sona
Doğru olan elde etmesidir herkesin
önceden verilmiş olan kader payını.
Bir antlaşmanın gereğidir bu. Ne mutlu
Sonuna kadar direnebilmiş olana!
Bu anıtın okunması bitince, Gargantua derin derin
içini çekti ve oradakilere şöyle dedi :
«İncil'e baş koymuş olanlar ilk defa zulme uğruyor
değildir (176). Ama ezaya cefaya aldırmayan, Tanrı'nın, sevgili
oğlu aracılığıyla bize önceden gösterdiği temiz amaca,
ten isteklerine kapılıp oyalanmadan yönelen kimseye
ne mutlu!»
Rahip :
«Siz bu muammadan ne anladınız? Anlamı, simgesi
nedir,» diye sordu.
«Ne olacak? dedi Gargantua, elbette ki Tanrısal gerçeğin
sürüp gitmesi ve korunmasıdır.»
«Ermiş Goderan tanığım olsun (177), dedi Rahip, benim
anladığım bu değil. Üslubu Merlin Peygamberinkine(
178) benziyor, istediğiniz kadar derin anlamlar ve sim-
226

geler katabilir, gönlünüzce düş kurabilirsiniz siz ve herkes.
Bana kalırsa, gizli kapaklı sözler altında bir top oyunu
tarifinden başka bir anlamı yoktur bunun. İnsanlar arasına
fitne sokanlar, oyun tertipleyenlerdir, bunlar genellikle
birbirinin dostudur. İki servisten sonra oyundakilerden
biri çıkar, bir başkası girer. Topun filenin altından mı üstünden
mi geçtiğini ilk söyleyene inanılır. Sular, ter anlamına
gelmektedir. Raketlerin ipleri keçi ya da koyun barsağından
yapılmış olur. Toparlak denilen şey, küre ya da
toptur. Oyundan sonra parlak bir ateşin önünde dinlenilir,
gömlek değiştirilir, seve seve sofraya oturulur; en neşeli
olanlar oyunu kazananlardır. Gelsin büyük ziyafet!
(179)»
SON
229
NOTLAR
(1) Bkz. Eflâtun, Şölen, Çev.: Azra Erhat - Sabahattin Eyuboğlu.
Remzi Kitabevi, 2. baskı, 1972-215 a.
(2) Pantagruel, Rabelais'nin Gargantua'dan önce yazıp,,, 1532'de
Lyon'daki Claude Nourry yayınevinde bastırdığı ilk kitabın adıdır.
«Şarap içen anlamına gelen Fessepinte, Pantagruel kitabının
önsözünde bir roman adı diye gösterilir. Uçkurlarım ve Domuz
Yağlı Nohut da alaylı birer kitap adı olarak geçmektedir.
(3) Bkz. Eflâtun, Devlet, Çev.: Sabahattin Eyuboğlu - M. Ali Cimcoz,
Remzi Kitabevi, 2. baskı 1971 — 376 a. — Burada sözü geçen
Galienus'un (Calinus) iki kitabının latince adları: De facultatibus
naturalibus ve De usu partium coıporis humanl'dir.
(4) İskenderiye okulunun gramercilerinden olan Karadenizli Herakleides
De allegoriis apud Homerum (Homeros üstüne allegoriler)
adlı bir inceleme yazmıştı. — Eustatius i. s. 12. yüzyılda
yaşamış Selanik. piskoposudur. Homeros'un destanlarına şerhler
yazmıştı. — Cornutus (ya da Phornutus) I. s. I. yüzyılda
yaşamış Stoacı filozoftur. — Politianus 15. yüzyılda Lyon'da
yaşamış Fransız hümanisti; yazılarında kendinden önceki yazarlardan
fazlasıyle faydalanmıştı.
(5) 14. yüzyıl papazları arasında, Ovidius'un Metamorphoses (Değişim
ya da Dönüşümler) adlı eserinde İncil'deki simgelerin özü
bulunduğunu ileri sürenler vardı. Rabelais burada ilkçağ pagan
yazınında hıristiyanlığı haber veren simge ve yorumları çıka-
231
rıp bulma merakı ile alay etmektedir.
(6) Frere Lubin, Rabelais'nin eserlerinde aptal ve cahil keşiş anlamında
sık sık adı geçen bir papazdır.
(7) Ennius (i. ö. 239 - 169) da yaşamış ve hellen kültürünü Roma'ya
aktarmış bir ozandır; Annales adlı bir destan yazmıştır. Horatius'a
göre, Ennius ancak şarap içtikten sonra kaleme sarıldı. Zeytinyağ,
üstünde çalışıp olgunlaştırılan şiirin simgesidir.
(8) Demosthenes (I. ö. 384-322) Atinalı devlet adamı ve hatip. Büyük
İskender'in babası Makedonyalı Philippos'a ve onun Yunanistan'a
egemenlik politikasına karşı çıkarak söylediği ateşli
söylevlerle ün salmıştır.
(0) Rabelais, Pantagruel adlı kitabının birinci bölümünde Pantagruel'in
soy ağacını incil'de, ilkçağ,yazınında ve ortaçağ romanlarında
adı geçen devlerden bir karışım yaparak çizmektedir.
(10) Platon'un Phllebos ve Gorgias dialoglarına ve Horatius'un Are
Poetlca'sına atıf yapılması Erasmus'un Adages adlı kitabında
vardır.
(11) Rabelais zamanında kimi yazarlar, giderek hukukçular bu şecereye
dayanarak François Pir» dünya imparatorluğuna hak kazandığını
ileri sürerlerdi.
(12) «Revenons â nos moutons», ortaçağın en ünlü güldürülerinden
biri olan Farce de Mattre Pathelln'de geçen bir deyimdir, sadede
gelelim anlamını taşır.
(13) Rabelais'nin memleketi olan Chinon yöresindeki yerlerin adı;
Jean Audeau, Rabelais'nin bir tanıdığı olsa gerek.
(14) Sabahattin Eyuboğlu Gargantua'daki bütün manzum bölümleri
tek başına çevirdiği gibi aşağıdaki şiiri de Antik bir anıtta bulun-
232
muş panzehiri! tekerlemeler başlığıyla türkçeye aktarmıştır. Parçanın
fransızca adı Les Fanfreluches antldotees, trouvees en tın
monumerıt antlque'dir. Bugün kadın giysilerinde görülen fırfırlı
süsler anlamına gelen «fanfreluche» 16. yüzyılda bir şiir türünün
adıydı, «enigme» yani muamma, bilmece karşılığı da kullanılan
bu tür anlamı karanlık, fikir ve kelime oyunlarından bir
araya gelen komik bir manzume idi, Eyuboğlu Gargantua'nın
başında ve sonunda bulunan bu üstü kapalı hiciv türünü türkçe
«tekerleme» sözü ile karşılayarak yabancı şiiri benimseme, diller
arasında canlı bir köprü kurma başarısını bir daha gözümüzün
önüne sermektedir.
(15) Kimber'leri alteden kahraman, Roma Kumandanı Marius'tur (i. ö.
156 - 86). Tekerlemenin ilk üç dizesindeki baş harfler eskî yazıt
havası vermek için eksik yazılmıştır.
(16) Bir İrlanda adasında bulunan mağaraya verilen ad. Araf'a oradan
gidildiğine inanılırdı.
(17) Uydurma bir efsane.
(18) Q. B. harfleriyle kimin gösterildiği belli değil.
(19) Jüpiter'in kuşu kartaldır.
(20) Ate: gafleti simgeleyen tanrıça — Penthesileia, Troya'nın yıkılışı
efsanelerinde sözü geçen Amazon kraliçesi. Akhilleus ile çarpışırken
ölür. Can verirken o kadar güzeldir ki, Akhilleus ona
âşık olur.
(21) Uydurma dağ.
(22) Grandgousier (Grand — gosier) büyük ağız, büyük gırtlak demektir;
Gargantua'nın anası Gargamelle'in adı da aynı anlama
gelir.
233
(23) Fransa'nın çeşitli bölgelerinden gelme, lezzetli olmakla On salmış
yiyecekler.
(24) Parpaillos: papillons, yani kelebekler anlamına gelir. Bu ad, Rabelais'den
sonraki dönemde Protestanlara verilmiştir.
(25) Aulus Gellius i. s. 2. yüzyılda yaşamış bir yazardır, Attlka Geceleri
adında eski Yunan yazını ve uygarlığı üstüne yazdığı bir
derlemede Homeros'a atfen anlattığı bu efsane uydurmadır.
(26) Gebelik süresi, 16. yüzyılda epey üstünde durulan bir tartışma
konusudur. Rabelais hekim olduğundan, bu konuda görüşünü
bildirmeye çağrılmıştır. Burada kaynak olarak gösterdiği yazar
ve metinlerin çoğu Yunan-Latin ilkçağından kalmadır. Macrobius
İ. s. 5. yüzyılda yaşamış Latin yazarı, Çiçeron'un «Sciplo'nurı
Düşü»ne şerhler ve Satumales adında bilgince konuşmaları toplayan
bir eser yazmıştır. İmparator Augustus'un tek kızı olan
Julia açık saçık yaşayışla ün almış, Marcellus, Agrippa ve
Tiberius'a varmış üç kocalı bir kadındı.
(27) Yukarda adı geçen yerler Rabelais'nin memleketi olan Chinon
yöresinde bulunan ve bugün de adları biraz değişik olarak geçen
yerlerdir. Sainnais: bugün Cinais, Suille: bugün Seuilly,
Vaugaudray: bugün Vaugaudry; Gue du Vede (Vede geçidi) ise
ilerde Picrochole savaşında önemli bir rol oynayacak bir yerdir.
(28) «Yokluk varlığı şart koşar» Rabelais'nin içki için kullandığı hukuk
kuralı.
(29) Latin şairi Horatius'un Epistulae (Mektuplar) adlı eserinden alınmış
bir dize: «Dolu şarap kâseleri kimin dilini çözmez?» anlamına
gelir.
(30) Lâtince kelime oyunu, şöyle çevrilebilir: «Sen kişiye bak, iki kişilik
şarap ver, içmiş olmak yakışmaz, içmek gerek.»
234
(31) Fransa Kralı Charles Vll'nin kuyumcusu.
(32) Melinda, Vasco de Gama'nın Afrika'nın güney burnunu geçtikten
sonra ilk uğrağı olan yerin adıdır. Melinda ülkesi uzak da
ğudaki hazineleri simgeler.
(33) Bask lehçesinde : «İçelim dostlar» anlamına gelir.
(34) Argus ya da Argos Yunan mitolojisinde yüz gözlü dev. Briareus
da yüz kollu devlerden biridir.
(35) Lacryma Christi, Vezüv yanardağının eteklerindeki bir manastırda
yapılan şarabın adıdır. Bu manastırda İsa'nın döktüğü göz
yaşlarından biri saklanırmış da, ondan ötürü orada yapılan şaraba
İsa'nın gözyaşı denmiş. Lacryma Christi bugün de italya'nın
en ünlü şaraplarından biridir.
(36) Ermiş Martin efsanesinde anlatılan bir olay.
(37) Rocquetaillade ve Croquemouche efsaneleri bilinmez. Bu uydurma
gibi görünen kişilerin Yunan mitolojisinin tanrıları ile bir
tutulmaları komiktir.
(38) Rabelais'nin komik etimolojilerinden biri : «Que grand tu as» n©
büyük seninki, yani gırtlağın anlamına gelir.
(39) Duns Scot 13. yüzyılda yaşamış bir Francisken papazıdır, Rabelais'nin
gözünde ortaçağın skolastik bilgisini simgeler.
(40) Jehan Denyau, Chinon bölgesinde raslanan bir addır, belki Rabelais'nin
tanıdığı bir adamdı.
(41) Montsoreau, Vienne ile Loire nehirlerinin kavşağında bulunan
küçük bir şehirdir, hiçbir zaman sayıştay olmamıştır.
(42) Aynı bölgede dokumalarıyla ün salmış bir kasaba.
235
(43) Cordelier papazlarından olan Ockam, 14. yüzyılda nominalist denilen
ingiliz teoloji ekolünün başı sayılırdı. Rabelais Ockam'ın
hasmı olan Duns Scot ile alay ettiği gibi, onu da yerin dibine
batırır.
(44) «De Lapidibus» yani taşlar üstüne; Orpheus'un böyle bir kitabı
yoktur. Plinius'un Naturalis Historia, yani Doğa tarihinin son kitabında
zümrütlerden söz edilir ama böyle bir özellikleri olduğu
belirtilmez.
(45) Rabelais'nin Her Pracontal dediği bu adam, Akdeniz'de korsanlık
yapan Humbert' de Pracontal olabilir.
(46) Hirkanya, orta Asya'da bir ülkenin adı, barbarlık ve vahşet simgesi.
(47) Bkz. Şölen, 188 c.
(48) Ermiş Paulus'un Korinthos'lulara birinci mektubunda geçen Yunanca
deyim.
(49) Nekhepso bir Mısır Kralının adıdır (i. ö. 681 -674).
(50) Saint - Louand, Chinon yöresinde bir köyün adı.
(51) Alcofribas, Rabelais'nin kullandığı takma addır. Bkz. önsöz, Kaptan
Michel Chappuis Rabelais'nin bir arkadaşı olsa gerek.
(52) Physon : cennet ırmağı.
(53) Hayali Melinda ülkesinin kuyumcusu olarak gösterilen Hans Carvel'in
sözü Rabelais'nin başka eserlerinde de geçer. Fourques,
daha doğrusu Fugger'ler Almanya'nın Augsburg şehrinde bankacılık,
ticaret ve tefecilikle büyük servet yapmış bir ailedir.
(54) Aragon Kralının armacı basılarından Sicile adında birinin 1458'de
yayınladığı bir kitapçık 1528'den sonra fransızcaya birkaç kez
236
çevrilmiş, soylularca beğenilen bir kitaptı.
(55) Rabelais'nin ses benzetmeleri ve kelime oyunları ile yaptığı bu
tekerlemeler daha birkaç satır sürüp gider. Biz bu kadarı ile
yetindik.
(56) Arus Apollon «Hierogliphica» adlı bir eserin yazarıdır; Aşk Rüyası,
Francesco Colona'nın yazdığı allegorik bir romandır, içinde
yunanca, ibranice ve hiyeroglif yazıları bulunan bu kitabı (1546'
da) Jean Martin adlı biri «Hypnerotomachie veya Polyphile'in rüyası
» başlığı ile fransızcaya çevirmişti. Fransa Amirali Guillaume
de Bonnivet, imparator Augustus'un «Festina lente» (yavaşça
acele et) armasını benimsemişti. Bu armada görülen yunus balığı
çevikliği, hızlılığı, demir ise ağırlık ve yavaşlığı simgeler.
(57) Laurent Valla adındaki hümanist hukukçu Bartolo'nun (1314-
1357) düşüncelerini «Ad candidum Decembrem» (Beyaz Aralık
ayı) başlıklı bir mektupla çürütmüştü. Bartolo en değerli ve soylu
rengin beyaz değil, altın rengi olduğunu ileri sürmüştü.
(58) Eramus'un Deliliğe övgü, bölüm XXXI'den alınmış.
(56) Aphrodias'lı İskender i. s. 2. yüzyılda yaşamış bir Aristo şerhcisidir,
çözümsüz sorunların bir listesini yapmıştı. Proclus I. s. 5.
yüzyılda yaşamış Platoncu bir filozoftur.
(60) Sevinçten ölme olaylarının listesi Ravisius Texor'un Officina adlı
derlemesinden alınmıştır.
(61) Bkz. not 12.
(62) Rabelais'nin birçok eserlerinde sözü geçen «Cannares» ya da
«Canaries» ülkesi Atlantik Okyanusu'ndaki Kanarya adaları olsa
gerek.
(63) Bkz. No.: 43.
237
(64) Thubal Holoferne uydurma bir addır. Donatus : i. s. 4. yüzyılda
yaşamış bir gramercidir. Alanus'un Paraboles, yani Meseller'i
dörtlük biçiminde yazılmış ahlâk dersleriydi. Hepsi zamanın okul
kitaplarıdır.
(65) Saint Martin d'Ainay, Lyon şehrinin en eski kiiisesidir: Kubbesi
Roma ve Augustus'a adanmış tapınaktan alınma dört büyük granit
sütuna dayalıydı.
(66) De modis significandi adlı kitap Aquino'lu Ermiş Thomas'a ya
da Duns Scot'a maledilen bir gramer el kitabıydı; Ortaçağda
çok tutulan bu kitabı, Erasmus gençliği aptallaştırır diye yermektedir.
Yorumcularının adları ise uydurmadır.
(67) Burada adları sayılan kitaplar, başta Erasmus olmak üzere, hümanistlerin
değersiz, zararlı bulup yerdikleri skolastik öğretimin
el kitaplarıdır.
(68) Papeligosse uydurma bir ülkenin adı olsa gerek; Don Philippe
des Marais'nin de kim olduğu bilinmez.
(69) Brenne, Fransa'nın Indre ve Creuse ırmakları arasında bulunan
bir bölgesidir.
(70) Eudemon (Yunanca eudaimon) mutlu demek. Villegongis, Chinon'
un doğusunda bir köydür.
(71) Tiberius Gracchus i. ö. 2. yüzyılda Roma'da toprak reformunu
gerçekleştirmeye çalışan devlet adamı. — Paulus Aemilius, Makedonya
Kralı Perseus'u Pydna'da yenen (i. ö. 168) Roma Gene-
' rali; ikisi de iyi hatip sayılırdı. Çiçeron'a gelince, Montaigne onu
dünyanın en büyük hatibi sayar.
(72) Ponokrates (yun. ponos: iş ile kratos: güç'ten katışık bir kelime)
Rabelais'nin uydurduğu bir isimdir: İşte, çalışmada güçlü
kuvvetli anlamına gelir.
238
(73) Burada sözü geçen Fayoles, Rabelais'nın tanıdığı bir aileden
Kaptan François de Fayolles olabilir.
(74) Chinon yöresindeki Saint - Mars köyünün 4 metre eninde, yirmi
metre boyunda, tuğladan yapılmış dört köşe bir kulesi vardı.
(75) Jean Thenaud adında bir bilgin ve din adamı «Denizaşırı Ülkelere
Seyahat» adlı bir kitap yazmıştı.
76) Bugün Les Sables d'OIonne diye anılan kumsal, Rabelais zamanında
Atlantik Okyanusu'na açılan büyük bir limandı. Talmondais
bölgenin adıdır.
(77) «Bay bilginler olmasaydı, bizler hayvanlar gibi yaşardık» deyiminin
tersine söylenişi.
(78) Chinon'lu bir kunduracının adı olsa gerek.
(79) Fransızca «La Beauce» adını Rabelais'nin verdiği etimolojiye
uyarak «Hoşova» diye çevirdik.
(80) Beauce bölgesi beyzadeleri yoksul bilinirdi.
(81) Rabelais Paris şehrinin etimolojisini gülerekten, şakacıktan anlamına
gelen «par - ris» den üretiyor. Bu uydurma etimoloji Gargantua'nrn
şehri çişe boğması olayına daha da büyük bir komiklik
katmaktadır.
(82) Paris'in eski adı olan Lutetia'yı yunanca beyaz anlamına gelen
«leukos» sıfatından üretmek ve üstelik bunu Strabon'a atfedip,
nedenini kadınların baldırlarına bağlamak, Rabelais'nin tadına
doyulmaz şakalarından biridir.
(83) Adı da, eseri de bilinmeyen bir kişi. Rabelais uydurmuş olacak.
Yunanca «parrhesia» açık konuşma, konuşma özgürlüğü anlamına
gelir.
239
(84) Saint Antoine du Dauphine tarikatının papazlarına domuzlarını
kırda olsun, şehirde olsun serbest bırakmak hakkı, tanınmıştı; bu
haktan vazgeçtikçe de sokaklarda jambon ve domuz eti dilenebilirlerdi.
Bu yüzden de jamboncu papaz denirdi onlara.
(85) Aslında adı Janotus de Bragmardo'dur. «Bragmarder» fiilinden
türetilmiş bu ad müstehcen bir anlam taşıdığından türkçeye Yerakliyus
diye çevirdik.
(86) Mna dies, lâtince «bona dies» yani iyi gün, bonjour; ihtiyar adam
boyuna öksürüp tıksırdığı kelimeleri de hecelerini de yutarak
söylemektedir.
(87) Pontano bir italyan hümanistinin adıdır (1426 - 1503).
(88) Lâtin komedyaları «Valete et plaudite» sözleriyle biterdi. «Calepinus
recensui» ise el yazmalarının sonuna yazılan formüldür:
Ben Calepino bu yazmayı yazdım, anlamına gelir ve imza yerine
geçer. Calepino, bir sözlük yazmış Bergamo'lu bir keşişti.
(89) Herakleltos insanın aptallığına ağlar, Demokritos ise gülermiş.
Montaigne bir denemesinde (I. 1) Demokritos'u yeğ gördüğünü
söyler.
(90) Boş kafa anlamına gelen Songecreux, Jean de l'Espine adlı (16.
yüzyıl) bir güldürü oyuncusuna takılan addır.
(91) Maître Pathelin güldürüsündeki bir sahneye atıf.
(92) Davacılar ve dava meraklıları sabah erkenden kalkıp mahkemeye
giderdi. Bkz. Aristophanes, Eşek Arıları.
(93) Khüon adı efsaneye karışmış Sparta'lı bilge.
(94) Bugün Fontainebleau ormanı.
(95) Jacques Almain, 16. yüzyılda yaşamış Paris üniversitesi doktorlarındandır.
240
(96) Burada sayılan 217 (bazı eleştirmenlere göre 274) oyunun hepsi
Rabelais zamanında oynanan iskambil, masa, satranç ve zar
oyunları ile hokkabazlık ve el çabukluğu numaralarıdır. Michel
Psichari adlı bir eleştirmen bu oyunların hemen hepsini saptamış,
incelemiştir (Revue des Etudes Rabelaisiennes, Tome I).
Biz çeviride bu oyunları, Gallimard Livre de Poche yayınındaki
sıraya göre izleyip adlarının bize esinlediği deyimlerle karşıladık.
(97) Adları sayılan bu beyzadeler gerçek kişilerdir: Jacques du Fou,
Kral François l'in maître d'hotel'i, Gourville tanınmış bir Aniou
ailesinin adı, Grignault Kral Charles Vlll'in odacı basısı, Marigny
bir Poitou soyunun adı idi.
(98) Basche Chinon yöresinde bir kasabadır. Anagnostes yunanca
«okuyan, okuyucu» demektir.
(99) Eski çağ ve doğa bilginlerinin adları sayılıyor burada: Plinius,
Pompei'de Vezüv lavlarının altında can veren ünlü doğa bilgini
(i. s. 23 - 79) — Athenaeus I. s. 2. yüzyılda yaşamış bir gramerci,
Bilginler Şöleni adlı eseri 1514'te yayımlanmıştı. — Dioskorides
I. yüzyılda yaşamış hekim, 1499'da yayımlanan eseri eczacılık
alanında otorite sayılırdı — İkinci yüzyılın ünlü hekimi Galienus
(Calinus) perhis biliminin uzmanı bilinirdi. — Porphyrius 3. yüzyılda
beden isteklerini gemlemek konusunda eser yazmış bir
bilgindir. — Oppianus av ve balıkçılık üstüne şiirler yazmış kişi
(3. yüzyıl). — Polybois (i. ö. 5. yüzyıl) Hippokrates'in damadı.
— Aelianus (3. yüzyıl) hayvanlar üstüne bir inceleme yazmıştı.
(100) Tunstal; Durham Piskoposu, İngiltere Kralı Henry Vlll'in birinci
sekreteri, yazdığı aritmetik incelemesi 1522'de Londra'da, 1529'da
da Paris'te basılmıştı.
(101) Plutarkhos'un Julius Caesar biografisinde yer alan bu olayı Montaigne
de Denemeler'inde şöyle anlatır: «İki yüz adım ötede bulunan
gemisine yüzerek vardı, sol eliyle yazı tabletlerini suyun
241
üstünde tutuyor, kaputunu da dişleri arasında sürüklüyordu»
(Kit. II, XXXIV).
(102) Güney İtalya'nın Krotona şehrinde doğan Milon I. ö. 6. yüzyılda
yaşamış ünlü bir atlettir, birçok olimpiyatlarda zafer kazanmıştı.
(103) Dioskorides için bkz. not 99. — Marinus'un kim olduğu belli
değil. — Nikandros, şifalı bitkiler üzerine didaktik şiirler yazmış
Yunan hekimi. — Macer, 1477'de yayımlamış bitkiler üstüne bir
latince şiirin yazarı. — Galienus da incelemelerinde bitkilerden
söz etmiştir. Paris tıp fakültesinde botanik üstünde pek durulmayan
bir alandı, oysa Rabeiais'nin okuduğu Montpellier fakültesinde
önemsenirdi. Yazar botanik bilgilerini orada edinmiş
olacak.
(104) Nicolaus Leonicus Thomaeus adlı italyan hümanisti 1532 de
Lyon'da aşık oyunu üstüne bir dialog yayınlamıştı. Lascaris, İstanbul'un
fethinden sonra Fransa'ya sığınan Kral François l'in
kütüphane memuru olan bir Yunan hümanistidir (1445 - 1534).
Lascaris, Rabeiais'nin dostu ünlü Fransız hümanisti Guillaume
Bude'nin hocasıydı.
(105) Politianus Hesiodos ve Vergilius gibi, tarım üstüne bir şiir yazmış,
Rustica adlı bu şiirde Vergilius'un Georgica destanına öykünmüştür.
(106) Chinon yöresinde, Rabeiais'nin doğduğu La Deviniere malikânesinden
1 km. ötede bulunan bir köy; Lerne «fouaces» denilen
çörekleriyle ün salmıştı, bunlar bugün de bölgenin bir özelliğidir.
Rabeiais'nin babası, Lerne beyi Gaucher de Sainte - Marthe
adına kadılık ederdi Lerne'de.
(107) Jacques Frogier ya da Forgier adında bir adamın 1549 ile 1556
yılları arasında Seuilly manastırının kesenekçisi olarak adı geçer.
242
(108) Bedouere beyi Michel Marquet 1489'da kral kâtibi ve Touraine
bölgesinin tahsildarı idi. Kızı Rabelais'nin Picrochole adıyla canlandırdığı
Gaucher de Sainte - Marthe ile evlenmişti, önsözde
de belirtildiği gibi, Picrochole savaşı Gaucher denilen bu adamla
Rabelais'nin babası Antoine Rabelais arasındaki davanın devler
çapında canlandırılmasıdır.
(109) Parilly, Chinon'un biraz güneyinde bir kasaba.
(110) Picrochole yunanca «pikros» (acı) ile «kholos» (safra) sözcüklerinden
katışık bir kelimedir. Rabelais'nin, aslında bir hekimlik
terimi olan bu adla canlandırdığı kişinin Gaucher de Sainte -
Marthe olduğu öteden beri kabul edilir. Sabahattin Eyuboğlu Picrochole
adını türkçe «Acısafra» ya da «Safrabol» olarak vermeyi
düşündü ve bu konuyu hep birden tartıştık, ama kitabın öbür1
kahramanları Grandgousier, Gargamelle, Gargantua gibi adları
nasıl çevirmeden fransızca olarak aldıysak onlar gibi ünlü ve
popüler bir kişi olan Picrochole'un adını da değiştirmemeye karar
verdik. Ne var ki, Picrochole'un kumandanlarından Trepelu'yü
Kıllıoğlu diye, Languedoc dilinde farfara anlamına gelen Touquedillon'u
Böbürlek, Racquedenare'ı da o anlama geldiği için Kont
Paracan, capitaine Engoulevent'ı Kaptan Yelyutan diye çevirdik.
Bu adların hepsi hem uydurulmuş hem de anlamlıdır çünkü.
(111) La Deviniere'in doğusunda küçük bir köy. La Vede, Loire nehrine
akan bir deredir, bu derenin üstünden Seuilly'den Chinon'a
giden yol geçerdi.
(112) «Baştakiler başa geçsinler» anlamına gelir. Bir manastırın baş
rahibine yardımcı olan meclise «chapitre» denirdi.
(113) Gargantua romanında çok büyük bir rol oynayan bu keşişin
adındaki «entommeures» ya da «entamures» kıymak, kıyma yapmak
anlamına gelir. Frere Jean Seuilly manastırının bir keşişi
243
olsa gerek, Rabelais böyle bir rahibi tanımış olabilir, ama gerçek
bir kişi olup olmadığı kesinlikle saptanamamıştır.
(114) Ermiş Thomas, Canterbury piskoposu Thomas Becket, ingiltere
Kral Henry ll'nin emriyle kilisede öldürülmüştü. Klişenin savunucusu
olan Becket'in kral ile olan kavgası Eliot'un Kilisede Cinayet
adlı ünlü piyesine konu olmuştur (1935).
(115) Burada sözü geçen ermişler, azizeler ve Meryem Ana kiliseleri
Fransa'nın çeşitli bölgelerinde bulunan kutsal yerlerdir. — Ermiş
Jacques de Compostelle manastırı Ortaçağda en önemli
haç yerlerinden biridir. — Chambery'deki kutsal kefene gelince,
bunun 4 Aralık 1532 günü yandığının bilinmesi Picrochole savaşını
tarihlendirme olanağını vermektedir. Rabelais burada (ve
eserlerinin daha başka bölümlerinde) kutsal sayılan ve aşırı bir
tapkı gören eşyalarla (reliques) alay etmektedir. Calvin de bu
kalıntıların gerçekliğinden şüphe ederek, bunların birçok şehirler
ve kiliseler için birer kazanç kaynağı olmasını 1543'te yazdığı
Traite des Re!iques (Kutsal kalıntılar üstüne inceleme) adlı
eserinde eleştirip yerer.
(116) Dört Aymon Kardeş Ortaçağın bir kahramanlık destanı ve destandan
esinlenmiş olarak yazılan bir şövalyelik romanının adıdır.
Charlemagne'a karşı savaşan Aymon kardeşler, bir sıçrayışta
dağları tepeleri aşan Bayard adlı atları üstünde türlü serüvenler
yaşarlar, amca oğulları Maugis ile birlikte birçok Arapları
kesip biçerler.
(117) La Roche Clermault şatpsu 16. yüzyılda Chinon ile Seuilly arasındaki
düzlüğe hakim önemli bir kaleydi. Metinde Seullly'nin de
La Roche Clermault'nun da yazılışını Rabelais'nin metninde olduğu
gibi bırakıyoruz.
(118) Belgelere göre, Rabelais'nin Jean Gallet adında bir akrabası
vardı. Avukat olan bu adam Chinon'da kralın dava vekiliydi.
244
Gaucher de Sainte - Marthe, Loire nehrinde dalyanlar kurup ticaret
gemilerinin serbestçe geçişine engel olunca, tüccarlar
loncası onu Paris mahkemesine vermiş, bu davada Jean Gallet
loncaları savunmuştur. Adı burada Ulrich Gallet olarak geçen
hukukçu bu Jean Gallet olsa gerek.
(119) Ulrich Gallet'nin mantık, hukuk ve insanlık kurallarına dayanan
söylevi ile Sorbonne'nun Gargantua'ya çanları geri almak için
gönderdiği elçi Yuhanna Yerakliyus'un (Böl. XIX) saçma sapan
nutku arasındaki fark okuyucunun hemen gözüne çarpmaktadır.
(120) Poitiers ve Le Mans Fransa'nın batısında birer şehirdir. Burada
atıf yapılan olay, Charles Vlll'in, 1488'de Breton'ları yenerek
Bretanya yarmadasını Fransa Krallığına bağlaması olsa gerek.
Kanarya adaları için bkz. not 62. İsabella, Kristof Kolomb'un Haiti
adalarında kurduğu bir şehirdi. Fransa kıyıları ile Atlantik Okyanusu'nun
ötesindeki yerleri bir arada saymakla Gallet bütün dünyanın
Grandgousier'ye boyun eğdiği anlamını çıkarmaktadır.
(121) Gallet'nin bu güzelim söylevi komik bir tonla bitmektedir: Rehine
olarak istediği kişilerin adları hem uydurma, hem anlamlıdır:
Tournemoule dolap beygiri, Basdefesses kıçı alçak, Menuail ufaklık,
Gratelles kaşıntı ya da kemirici, Morpiaille «morpion» ile
ilgili olarak haya biti demektir.
(122) La Pomardiere, La Deviniere gibi Rabelais ailesinin Seuilly yö'
resindeki bir çiftliği idi.
(123) Burada adları geçen Duc de Menuail'ı Bızdıklar Dukası, comte
Spadassin'i Kont Dalkılıç ve capitanie Merdaille'ı) da Komutan
Bolavat diye çevirdik.
(124) Fransa'nın güney batısına giden yol üstünde bulunan şehir ve
245
bölgeler sayılmakta, sonunda Atlantik kıyısındaki limanlara varılmaktadır.
(125) Sibyl Boğazı Cebelitarık'tır, Sibyl belki Sevilya'nın adı Seville'in
bozulmuş bir biçimidir.
(126) Hayrettin Barbaros (1476 - 1546) o sıralarda Cezayir'e hükmediyordu.
(127) Adriyatik denizi limanı Ancona yöresindeki Nötre Dame de Lorette
(ya da Laurette) kilisesi 16. yüzyılda önemli bir haç yeriydi.
(128) Burada sayılan Küçük Asya bölge ve şehirleri arasında adları
anlaşılanlar parantez içinde verilmiştir, bilinmeyenlerin yanına
bir ? işareti konmuştur.
(129) Sigeilmes, Ortaçağda çok ünlü, sonradan yokolmuş bir şehirdi.
(130) Ekhepron, yunanca aklı başında demek. Testemkin diye çevirdik.
(131) Bkz. La Fontaine, Süt Çömleği masalı. S. Eyuboğlu çevirisi, Cem
Yayınevi, 1969, s. 273.
(132) Ortaçağ şiirinde Sardanapal kadınlar arasında yün eğirir olarak
gösterilirdi.
(133) Ortaçağda çok okunan Süleyman ile Malcon (ya da Malchus)
dialogundan alınmış vecizeler.
(134) Chinon ile La Roche Clermault arasında, Vienne ırmağı üstündeki
bir köprü. Bu köprüye Nonnain denmesi, «nonnes» yani
yöredeki bir manastır rahibelerinin köprüden bir geçit parası
almalanndandı.
(135) Parilly için bkz. not 109. Vaugaudry ise La Deviniere çiftliğinin
doğusundaydı.
246
(136) Aurum potabile yani içilebilir altın (zeytinyağ ile altın klorürü karışımı)
o zamanlar eczacıların çok kullandığı bir ilâçtı. Burada
içilir altın sözü ile kelime oyunu vardır: içmeye yarayan altın
anlamına gelir.
(137) Aelianus De natura animalium adlı eserinde atları ürkmemeğe
alıştırmak için Pers'lerin içi saman dolu kuklalar kullandıklarını
anlatırdı.
(138) Paris'te, bugün Sainte - Genevieve kitaplığının olduğu yerde bulunan
Montaigu koleji pisliği ve geriliği ile ün salmıştı. Beda adlı
müdürü de skolastik kurallarına bağlı bir adamdı.
(139) Lukka İncil'i (XIII. 4) te Siloe kulesinin yıkılışı anlatılır, Sanson'-
dan ise Tevrat'ın Hakimler kitabı (XVI, 26 - 31) de söz edilir.
(140) Terrigol, adı bugün bilinmeyen bir kuştur; bu listeden Rabelais'nin
kuşlar üstüne bilgisinin genişliği ve Ortaçağda avlanan kuşların
çokluğu ortaya çıkmaktadır.
r(141) Fripesaulce, Hoschepot ve Pilleverjus uydurma adlarını türkçeleştirdik.
(142) Nantes şehri dolaylarındaki Saint - Sebastien yılan sokmalarına
karşı çare arayan hastaların hac yeriydi.
(143) Bourgogne bölgesindeki Citeaux manastırı 300 muid (1 muid:
247 litre) şarap alan koca bir fıçısıyla ün salmıştı.
(144) Kutsal Kitaptan karma karışık biçimde alınan bu cümlelerin latincelerini
olduğu gibi, parantez içinde de türkçelerini veriyoruz.
ı(145) François l'in yenilgiye uğradığı Pavia savaşı 1525 yılında olmuştu.
247
(146) Tevrat'ın (Isaie XI, 1) alınmış bu cümle müstehcen bir anlam
taşımaktadır.
(147) Pantagruel kitabında da adı geçen bu rahip Rabelais'nin bir tanıdığı
olsa gerek.
(146) Eramus'un Adages adlı eserinden alınma, Latin yazarı Aulus -
Gellius'tan bir söz.
(149) Ortaçağda çok sevilen bir halk türküsünden.
(150) Fecamp bir Benediktin papazları manastırı idi; buradaki taşlamanın
anlamı belli değil.
(151) Tevrat'ta (Krallar Kitabı, II, 18) anlatılan bir mesel.
(152) Bölüm XXXVIII'deki hacılar olayına dönülüyor.
(153) Zeus'un sevgilisi olup Hera'nın hışmına uğrayan lo efsanesine
atıf.
(154) Sayılan bu yerlerin hepsi Fransa'nın ortasında Chateauroux yöresindedir.
(155) Roma mitolojisinde kötülük tanrıları olarak anılan bir takım cinler,
ilyada'nın başında tanrı Apollon rahibi Khryses'e yapılan haksızlıktan
dolayı Akha ordusuna veba salar.
(158) Strabon ve Plinius'a göre, Nil ırmağının suları kadınları doğurgan
kılardı.
(157) Platon, Devlet, V. 473 d.
(158) Platon, Devlet, V. 470 c. Burada Rabelais bu parçanın Erasmus'un
eserinde yapılan özetini vermektedir.
(159) Burada adları geçen yerlerin hepsi Rabelais zamanında vardı
248
ve hepsi de Chinon bölgesinde Loire ile Vienne ırmakları arasında
bulunuyordu.
(160) Rabelais'nin ailesine ait olan şatoların adları.
(161) Eski bir atasözü; Paris'te satıcılar «Melun yılanbalıkları» diye
bağırırlardı.
(162) Sebastos yunanca saygıdeğer demek; Grandgousier'nin bütün
komutanları, iyi nitelikleri yansıtan adlar taşır, oysa tam tersine
Picrochole'unkilerin adları alaylıdır.
(163) Indra nehri üzerinde, bugün de aynı adı taşıyan bir köy.
(164) 1488'de Fransa Kralının orduları, Saint-Aubin du Cormier Bretagne
dukasını yenmişler ve sonraları Louis XII. olarak tahta
çıkacak olan Orleans dukasını esir etmişlerdi. Parthenay 1487'de
Fransa Kralı Charles VIII. tarafından alınmıştı. Burada Grandgousier
Charles VIII, Gargantua ise Louis XII. ile bir tutuluyor.
«Espagnole» Kristof Kolomb'un Haiti'ye verdiği addır, burada
İspanyol barbarları denilenler Haiti sakinleri olmasa gerek, çünkü
onlar hiçbir zaman Fransa kıyılarına çıkış yapmamışlardır,
belki de sadece ispanyalılar kastediliyor. Talmont ve Sables
d'Olonne bugün de Vendee bölgesinin iki kıyı şehridir.
(165) Alpharbal, Hannibal, Hasdrubal örneğine göre uydurulmuş bir
addır; Kanarya adalarından Gargantua'nın bundan önceki bölümlerinde
de söz edilmiştir (Böl. XIII, XXII).
(166) Julius Caesar'ın bu övgüsü Çiçeron'un «Pro Ligaris» adlı söylevinden
esinlenmiştir. Caesar'ın amansızca cezalandırdığı kişilerin
başında Galya başbuğu Vercingetorix gelir.
(167) Tevrat'a göre Kral Assuerus 180 gün sonra bir şölen vermişti.
249
(168) Bu adların hepsi yunancadır; Ithybolos: hedefi vuran; Akamas:
yorulmaz, yılmaz; Khironaktes; elleriyle iş gören, eli becerikli;
Sophron: aklı başında, temkinli demektir.
(169) Theleme tekesinin adı da yunancadan gelmedir, «thelo» istemek,
dilemek ve «thelema» irade, istek anlamına gelen sözcüklerden
esinlenerek kurulmuştur. Theleme tekkesi özgür istem ocağıdır
ve adı da bunu dile getirir.
(170) Dive çayı La Deviniere'den geçen ve gemiciliğe hiç de elverişli
olmayan küçük bir su yoludur; Louis XI. zamanında, üstünde bir
güneş resmi bulunan bir altın paraya Güneş altını deniyor, Ülker
altını ise uydurmadır.
(171) Teheleme tekesinin kulelerine de yunanca adlar verilmiştir; Arktika:
kuzeye bakan; Kalaer: güzel havalı; Anatole: doğuya bakan;
Messembrine: güneye bakan; Hesperie: batıya bakan; Kryere:
dondurucu anlamına gelir.
(172) Burada sözü geçen üç şato Loire şatolarının en ünlülerindendir.
Poitiers yöresindeki Bonnivet şatosu 1513 ve 1525'te Amiral Bonnivet
tarafından yaptırılmış ve 1788'de yıkılmıştır; 1524'te başlanıp
1557'de tamamlanan Chambord şatosu bugün ayaktadır ve
gezilir: 1534'te bitirilen Chantilly şatosu ise XVII."yüzyılda yıkılıp
ünlü mimar Mansart'ın planlarına göre yeniden yapılmış,
Fransız İhtilâlinde ykılmıştır. Chantilly kreması bu şatonun adını
taşır.
(173) Nausikleitos: ünlü gemici anlamına gelen yunanca bir kelime;
Homeros'un Odysseia destanında bu ad ve unvan atadan kalma
usta denizciler olan Phaiak'lar boyuna verilir. Perlas ve Canibales
ile belki Antilles adaları kastedilmektedir.
(174) «Enigme en prophetie» (kehanet yollu muamma) başlığını taşıyan
bu manzum parça için bkz. önsöz. s.
250
(175): İtalya kıyılarında ischia adasının meydana gelişini anlatan efsanede
bu adayı simgeleyen tanrıça İnarima dev Typhoeus ile çarpışır,
dev yenilip de toprak altına gömülünce her titreyişinde üstünde
ischia adası da sarsılırdı.
(176) Rabelais'nin «Ce n'est pas de maintenant que sont persecutez»
cümlesi bizi çok düşündürdü; İncil'e Katoliklerin vermediği önemi
veren ve İsa'nın öğretisini asıl orada bulan reformcu Hıristiyanlar
olsa gerek. Bunlar Kral François I. zamanında ilkin hoş karşılanıyor,
giderek kralın kızkardeşi Marguerite de Navarre açık açık
yeni dinden olduğunu ilân ediyor ve bu yolda şiirler yayımlıyor,
ama sonraları Sorbonne'un da baskısıyla olacak dinde reform
taraftarları takibe uğruyor ve Ekim 1534'te «L'Affaire des Placards»
diye anılan bir olay protestanlara karşı baskıyı artırıyor. Bir
ekim gecesi kilise kapılarına «messe» âyinini yeren afişler asılınca,
bu yeni dinin Kilisenin otoritesini kökünden sarsacağı kanısına
varan krallık İncil'ci inancı yasaklamıştır. Rabelais burada
protestanları tutar gibi görünüyor. Muammayı Gargantua"-
nın bu biçimde yorumlaması önemlidir, ama yazar bu tehlikeli
görüşün üstünde durmayıp hemen rahip Jean des EntommeuresV
ün şakacı yorumuna geçmesi ve bütün kitabı da böyle hafif,
alaylı bir tonla bitirmesi çok anlamlıdır.
(177) Rabelais'nin papazlık ettiği Maillezais manastırının ermişlerinden.
(178) Merlin şövalye romanlarında sözü geçen bir büyücüdür; «Merlin
l'Enchanteur» (büyücü yerine «Merlin le Prophete (peygamber)
denmesi okuyucuyu hemen güldürmekte ve Gargantua'nın yo*
rumundaki ciddi havayı dağıtmaktadır.
(179) Gargantua kitabının sonundaki bu Muamma ve onun iki türlü
yorumu üzerinde çok söz söylenmiş, epey tartışmalar yapılmıştır.
Kitabının başına ve sonuna birer «Enigme» koymakla yazarın
güttüğü amaç nedir? Bunlar ciddiye alınmalı mı, alınmamalı
251
mı? Bu konuda ne kadar tartışılsa sonuca varılamıyacağı su götürmez.
Ne var ki, sonuç çıkarmasını okuyucuya bırakması ve
kitabını şüpheci bir davranışla bitirmesi Rabelais'nin sanatındandif.
252


15:17

Powered by vBulletin® Version Kapalı
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.

SOSYALİSTFORUM | Forumstar