Sosyalist Kitaphane  
''Öğretimiz Dogma Değil Eylem Klavuzudur''
Go Back   Sosyalist Kitaphane > ARAŞTIRMA > Araştırma
''MARX - ENGELS''
Cevapla
 
Bookmark and share LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 14-11-2010, 02:03
Sosyalist2 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Moderator
 
Standart Doğu Ve Güneydoğu Anadolu'da Sosyal Ve Ekonomik Öncelikler

DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU’DA SOSYAL VE EKONOMİK ÖNCELİKLER


İÇİNDEKİLER
GİRİŞ 9
TEŞEKKÜR 10
KISA DEĞERLENDİRME 11
DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU İÇİN
ÖNCELİKLİ SOSYAL VE EKONOMİK POLİTİKA ÖNERİLERİ 14
Orhan Kurmuş, Proje Koordinatörü
DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU’NUN
KALKINMASINDA YATIRIM POLİTİKALARI 30
Ayşe Kudat, Ece Sanal Kılıçözlü,
Ertan Karabıyık, İsmet Yalçın, Serkan Ünverdi
DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU’NUN
KALKINMASINDA TARIM POLİTİKALARI 72
A. Halis Akder
DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU’NUN
KALKINMASINDA SOSYAL POLİTİKALAR 92
Çağlar Keyder, Nazan Üstündağ
Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu
TABLO İNDEKSİ
Tablo 1.1: Araştırma Kapsamındaki İllerin SEGS Durumu (1996-2003) 15
Tablo 1.2: İllerin İnsani Gelişmişlik Endeksi Değerleri (BM) 18
Tablo 2.1: Doğu ve Güney Anadolu’da 21 İlin Nüfus, Şehirleşme Oranı,
Yeşil Karta Sahip Nüfus Oranı ile Sosyoekonomik Gelişmişlik
Sıralaması 35
Tablo 2.2: 21 İlin Sosyoekonomik Gelişmişlik Sıralaması Karşılaştırması
(1996-2003) 37
Tablo 2.3: 2000 Yılı Genel Nüfus Sayımına Göre İllerin Nüfus Büyüklüğü 39
Tablo 2.4: 21 İlde İlköğretimde Okuyan Öğrencilerin Sayısal Dağılımı 43
Tablo 2.5: Bölgeler İtibarıyla 1995-2001 Yılları Yatırım Teşvikleri Toplamı
(2001 Yılı Şyatlarıyla, Milyar TL) 46
Tablo 2.6: 5084 Sayılı İstihdamı ve Yatırımı Teşvik Kanunu’nun Etkileri
(Nisan 2005) 61
Tablo 3.1: Tarımın GSYİH İçindeki Payı (2000) 74
Tablo 3.2: Tarımın İstihdam İçindeki Payı (2000) 75
Tablo 3.3: Tarım Sektöründe Kadın İşgücünün Payı (2000) 75
Tablo 3.4: Tarımsal İşgücü ve Alan Başına Katma Değer (2000) 76
Tablo 3.5: Hayvansal Üretim Değeri/Bitkisel Üretim Değeri 76
Tablo 3.6: Bitkisel Üretim Değeri (YTL) 78
Tablo 3.7: Reel Üretim Değerindeki Artışın Unsurları (YTL) 78
Tablo 3.8: Bitkisel Üretim Alanlarında Değişim (Hektar) 78
Tablo 3.9: Güneydoğu Anadolu’da Bitkisel Üretim Değeri (1996-2003) 79
Tablo 3.10: Reel Üretim Değerindeki Artışın Unsurları (YTL) 80
Tablo 3.11: TRC2 (Şanlıurfa, Diyarbakır) ve TRC3 (Siirt, Şırnak, Batman,
Mardin)’te Bitkisel Üretim Değerindeki Değişim (1996-2003) 80
Tablo 3.12: Reel Üretim Değerindeki Artışın Unsurları (YTL) 81
Tablo 3.13: 2000 Yılında GAP’ta Gerçekleşen ve Potansiyel Üretim 82
Tablo 3.14: GAP 2010 Yılı İçin Planlanmış Üretimin 2003 Şyatlarıyla Değeri 83
Tablo 3.15: Doğu Anadolu’da Bitkisel Üretim Değeri (1996-2003) 84
Tablo 3.16: Doğu Anadolu’da Reel Üretim Değerindeki Artışın Unsurları (YTL) 84
Tablo 3.17: TRA1 (Erzurum, Erzincan, Bayburt) ve TRA2 (Kars, Iğdır, Ardahan,
Ağrı) ve TRB2 (Van, Muş, Bitlis, Hakkari)’de Bitkisel Üretim Değerinde
Değişim (1996-2003) 85
Tablo 3.18: Erzurum, Erzincan, Bayburt (TRA1) Reel Üretim Değerindeki Artışın
Unsurları (YTL) 85
Tablo 3.19: Hakkari’de 1996-2003 Yıllarında Meyve Üretimindeki Artışın
Kaynakları (YTL) 86
Tablo 3.20: Güneydoğu Anadolu’da Et ve Süt Üretim Değerlerindeki
Değişim (YTL) 87
Tablo 3.21: Güneydoğu Anadolu’nun Alt Bölgelerinde TRC2 (Diyarbakır, Şanlıurfa)
ve TRC3 (Mardin, Batman, Şırnak, Siirt) Hayvan Sayıları,
Et ve Süt Üretim Değerleri (YTL) 88
Tablo 3.22: Doğu Anadolu’da Hayvan Sayıları, Et ve Süt Üretim Değerleri (YTL) 89
Tablo 3.23: Doğu Anadolu’nun Alt Bölgelerinde TRA1 (Erzurum, Erzincan, Bayburt)
ve TRA2 (Ağrı, Kars, Iğdır, Ardahan, TRB2 (Van, Muş, Bitlis, Hakkari)
Hayvan Sayıları, Et ve Süt Üretim Değerleri (YTL) 90
Tablo 3.24: Erzurum’da Süt Üretim Artışının Kaynakları (YTL) 91
Tablo 4.1: Bölge İllerinin DPT Gelişmişlik Sırasına Göre Dizilimi (2003) 101
Tablo 4.2: Bölgelerin KBGSYİH’lerinin Türkiye Ortalamasına Oranı 104
Tablo 4.3: KBGSYİH’lerinin Türkiye Ortalamasına Oranına Göre İllerin
Sıralanışı 104
Tablo 4.4: İlköğretimde Okullaşma Oranı ve Örgün Eğitimden Yararlanamayan
Çocuk Sayısı (2004-2005 Öğretim Yılı) 108
Tablo 4.5: İlköğretimde Bölgelere Göre Okullaşma Oranı, Derslik ve Öğretmen
Başına Düşen Öğrenci Sayıları (2004-2005 Öğretim Yılı) 109
Tablo 4.6: Ortaöğretimde Bölgelere Göre Okullaşma Oranı, Derslik ve Öğretmen
Başına Düşen Öğrenci Sayıları (2004-2005 Öğretim Yılı) 114
Tablo 4.7: Bölge İllerinde İlköğretim ve Ortaöğretim Okul Sayıları ile İlköğretim
Okullarının Ortaöğretim Okullarına Oranı (2004-2005) 114
Tablo 4.8: Bazı Ülkelerde Ortaöğretimdeki Öğrencilerin Eğitim Türlerine Göre
Dağılımı (2002) 115
Tablo 4.9: Çeşitli Sağlık Göstergeleri Açısından Türkiye’nin OECD-Avrupa Ülkeleri
İle Karşılaştırılması (2003) 120
Tablo 4.10: Bölgelere Göre Sağlık Göstergeleri (2002) 121
Tablo 4.11: Türkiye’deki Hastanelerin CoğraŞ Bölgelere Göre Yatak ve 10.000
Nüfusa Düşen Yatak Sayısı, 2004 124
Tablo 4.12: DİE Hane Halkı İşgücü Anketine Göre Mevcut Sağlık Sigortalarının
Kapsamı (2003) 126
Tablo 4.13: Şartlı Nakit Transferi’nin İllere Göre Dağılımı 135
Tablo 4.14: Sosyal Hizmet Sektörü Bileşenlerinde Çalışanların Toplam Aktif
İşgücüne Oranı 148
7
KISALTMALAR
AB Avrupa Birliği
BKA Bölgesel Kalkınma Ajansları
ÇATOM Çok Amaçlı Toplum Merkezleri
ÇYDD Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği
DB Dünya Bankası
DİE Devlet İstatistik Enstitüsü
DİSK Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu
DPT Devlet Planlama Teşkilatı
DTÖ Dünya Ticaret Örgütü
GAP Güneydoğu Anadolu Projesi
GAP-GİDEM Güneydoğu Anadolu Projesi Girişimci Destekleme Merkezleri
GSMH Gayri SaŞ Milli Hasıla
GSS Genel Sağlık Sigortası
GSYİH Gayri SaŞ Yurtiçi Hasıla
IFAD Uluslararası Kalkınma Fonu
International Fund For Agricultural Development
İLKYAR İlköğretim Okullarına Yardım Vakfı
İŞKUR Türkiye İş Kurumu
İTO İstanbul Ticaret Odası
KBGSİYH Kişi Başına Gayri SaŞ Yurtiçi Hasıla
MEB Milli Eğitim Bakanlığı
MEGEP Mesleki Eğitim ve Öğretim Sistemini Güçlendirme Projesi
MÜSİAD Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği
NUTS İstatistik Bölge Sınışandırması
The Nomenclature of Territorial Units for Statistics
ODTÜ Ortadoğu Teknik Üniversitesi
OECD Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü
Organisation for Economic Co-operation and Development
OHAL Olağanüstü Hal
OSB Organize Sanayi Bölgesi
PİO Pansiyonlu İlköğretim Okulu
PRAF Aile Destek Programı
Programa de Asignacion Familiar
RMI Asgari Gelir Desteği Uygulaması
Reddito Minimo d’Inserimento
SEGS Sosyoekonomik Gelişmişlik Sıralaması
SHÇEK Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu
SPF Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politikalar Forumu
SRAP Sosyal Riski Azaltma Projesi
STK Sivil Toplum Kuruluşları
SYDGM Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü
SYDTGM Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Genel Müdürlüğü
SYDV Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı
TEGV Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı
TÜSİAD Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği
UNDP Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı
United Nations Development Programme
UNICEF Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu
United Nations Children’s Fund
YİBO Yatılı İlköğretim Bölge Okulu
Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı'nın (TESEV), "Doğu ve
Güneydoğu Anadolu'da Sosyal ve Ekonomik Öncelikler" başlıklı raporunun
ilk baskısı, Eylül 2006'da yayımlanmıştı. 22 Kasım 2006'da Ankara'da
yapılan tanıtım toplantısına katılan siyasi parti temsilcilerinin
olumlu mesajları, bölgede gerçekleştirilecek yeni programlar konusunda
duyarlılığa yönelik bir işaret olarak yorumlanmıştı. Ancak, sorun,
henüz geniş bir tartışma süreciyle kamuya ve tüm siyasi aktörlere mal
edilebilmiş değil. Bu çalışmanın yeniden basılması ve tartışmaya açılmasının ise, bu eksikliğin
giderilmesine yönelik bir adım olacağını umuyoruz
8
Ülkemiz için önemli bir sorun olan Doğu ve Güneydoğ
u Anadolu’daki durumun normalleşmesi
ve kalkınmaya katkıda bulunacak sosyal ve ekonomik
öncelikli politikalar ile ilgili araştırmayı
takdim etmekten mutluluk duyuyoruz.
Dr. Orhan Kurmuş’un koordinatörlüğünde yürütülen
proje üç araştırmadan oluşuyor.
Dr. Ayşe Kudat’ın yönettiği çalışma Doğu ve Güneydoğ
u Anadolu’nun Kalkınmasında Yatırım Politikaları
başlığını taşıyor, Prof. Dr. A. Halis Akder
ise Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun Kalkınması
nda Tarım Politikaları bölümünü hazırladı.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun Kalkınmasında
Sosyal Politikalar araştırması Prof. Dr. Çağlar
Keyder’in yönetiminde yürütüldü.
Araştırma, kalkınma ile sosyal dinamikler arası
ndaki ilişkiyi ve bölgenin özel koşullarını dikkate
alan, saha araştırmalarına dayalı bir yöntemle
gerçekleştirilmiştir ve bölgedeki önceliklerin
tespiti amacına hizmet etmektedir. Ancak
kapsamlı bir bölgesel kalkınma programı sistematiğ
i içinde hazırlanmamıştır. Bu nedenle,
bölgesel kalkınmayla ilgili bazı alanlara girilmediğ
i gibi, farklı alanlardaki önerilerin de aynı
somutluk düzeyinde olmadıkları görülecektir.
Örneğin, teşviklerle ilgili genel bazı saptamalar
yapılmış, sosyal politika bölümünde ise
daha detaylı öneriler yer almıştır. Teşvik politikaları
ile ilgili kapsamlı çalışmalar Devlet
Planlama Teşkilatı (DPT) tarafından yapılmakta
olduğundan ve çeşitli iş kuruluşları teşviklerle
ilgili öneriler hazırlamakta olduklarından dolayı,
bölgede teşviklerin işlevinin genel değerlendirmesi
ve bazı temel tespitlerin belirtilmesi ile
yetinilmiştir. Araştırmada bölgedeki idari reformlar,
kalkınma ajansları ve insan kaynakları-
nın geliştirilmesine yönelik kurumsal düzenlemelerle
ilgili olarak da öneriler geliştirilmemiştir.
Kuşkusuz, raporda vurgulanan önceliklerin
GİRİŞ
gerçekleşmesi için kurumsal kapasitelerin geliştirilmesine
yönelik çabalar ve programlar son
derece önemlidir.
Araştırmadaki politika önerileri azami etki sağlaması
açısından bölgedeki 21 il için geliştirilmiştir.
Ancak bölge içinde önemli farklılıklar olduğu da
bir gerçektir. Örneğin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin
batı kısmında yer alan Adıyaman ve
Şanlıurfa’da ekonomik gelişme ve yatırım dinamikleri
daha belirgindir. (Bunda Adıyaman’ın,
önemli bir sanayileşme ve girişimcilik geleneğine
sahip olan Gaziantep’e yakınlığı ve Şanlıurfa’nın
tarımdan gelen zenginliğinin rol oynadığı söylenebilir).
Öncelikli sosyal ekonomik politikaların
uygulamasının, sorunların en yakıcı olduğu daha
dar bir alt bölgeden başlatılması ve sosyal dinamikler
ve gelişmişlik düzeylerine göre politika
paketlerinin bölgede yaygınlaştırılması, bileşkelerinin
değiştirilmesi düşünülebilir.
Bununla birlikte, özellikle sosyal politikalar
kapsamında yapılan bazı önerilerin çalışma kapsamı
ndaki 21 il dışında, yoğun yoksulluğun yaşandığı
başka bazı yerleşimlerde uygulanmaları
da öngörülebilir.
Önerilen politikaların 5 - 7 yıl uygulanacak şekilde
planlanmalarının ve kamuoyuna da bu şekilde
sunulmalarının uygun olacağını düşünüyoruz.
Bölge için uygulanacak program erken bir aşamada
Avrupa Birliği (AB) ile paylaşılmalı ve Katı
lım Öncesi Stratejinin parçası haline getirilmelidir.
Portekiz'in AB'ye katılımında olduğu gibi,
Türkiye'nin Avrupa Birliği ile sosyal ve ekonomik
uyum konusunun da sıra dışı programlar ve
kaynaklar gerektirdiği gerçeği ısrarla vurgulanmalı
dır. Bu yolla, Türkiye’nin öncelikli olarak
tespit edeceği ve mevcut kaynaklarıyla uygulamaya
başlayacağı programlara AB’nin de ciddi
miktarda kaynak ayırmasının sağlanabileceğine
inanıyoruz.
TESEV
9
10
Bu çalışmanın gerçekleşmesi için önemli destek
sağlayan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’
na (United Nations Development Programme -
UNDP) ve Açık Toplum Enstitüsü’ne (Open
Society Assistance Foundation - OSIAF) teşekkür
ederiz.
Türkiye’ye gelerek çalıştığımız konularla ilgili
görüşlerini bizle paylaşan UNDP Kalkınma Politikaları
Yöneticisi Selim Jahan ve UNDP Uluslararası
Yoksulluk Merkezi uzmanı Eduardo Zepeda’nı
n birikimleri ve değerlendirmelerinden
yararlandık.
Çalışmanın her safhasında UNDP Program Direktörü
Yeşim Oruç’un ve Açık Toplum Enstitüsü
–Türkiye Direktörü Hakan Altınay’ın önemli
destekleri oldu.
TESEV’in araştırmanın değerlendirilmesi amacı
yla düzenlediği atölye çalışmalarına katılan
Spanish National Research Council’dan (İspanya
Ulusal Araştırma Konseyi) Luis Moreno ve Leuven
Katolik Üniversitesi’nden Laurent Van Depoele’un
çalışmamızı Avrupa perspektiŞnden
değerlendirmeleri çok faydalı oldu.
Diyarbakır Sanayi ve Ticaret Odası Başkanı Kutbettin
Arzu, Diyarbakır Sanayiciler ve İşadamları
Derneği Başkanı Raif Türk, GAP-GİDEM Diyarbakı
r Koordinatörü Nurcan Baysal, Türkiye
Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeler, Serbest Meslek
Mensupları ve Yöneticileri Vakfı Yönetim Kurulu
Üyesi Bedrettin Karaboğa, Güneydoğu Sanayiciler
ve İşadamları Derneği Genel Sekreteri
Osman Akyıl, Van Belediye Başkan Yardımcısı
Abdullah Çalım atölye çalışmasında bölge deneyimlerini
ve görüşlerini bizle paylaştılar; kendilerine
teşekkür ederiz.
Toplantılarımıza katılan İktisadi Kalkınma
Vakfı Başkanı Davut Ökütçü’ye, Hak-İş Genel
Başkanı Salim Uslu’ya, DİSK danışmanı Tonguç
Çoban’a, Müstakil Sanayici ve İşadamları Derne-
ği (MÜSİAD) danışmanı İbrahim Öztürk’e de
konuya olan duyarlılıkları ve destekleri için teşekkür
ediyoruz.
ODTÜ’den Tarık Şengül ve Ebru Ertugal, Sabancı
Üniversitesi’nden Hasan Ersel ve Alpay Şliztekin,
Galatasaray Üniversitesi’nden Ahmet İnsel,
Boğaziçi Üniversitesi’nden Ayşe Buğra toplantı
lara katılarak önemli eleştiriler ve değerlendirmeler
yaptılar; kendilerine müteşekkiriz.
Araştırmanın çeşitli safhalarında Devlet Planlama
Teşkilatı (DPT) ve GAP yetkilileriyle görüş
alışverişimiz oldu; yapıcı eleştirileri ve çalışmamı
zı yakından ilgilendiren saptamalarından
faydalandık; teşekkür ederiz.
TESEV Yüksek İstişare Kurulu üyeleri, Yönetim
Kurulu üyeleri ve program yöneticileri bu çalışmaya
önemli katkılar sağladılar.
Saha çalışmalarının gerçekleşmesinde bölgedeki
kamu kurumlarından, yerel yönetimlerden, sanayi
ve ticaret odaları, tabip odaları gibi yerel
kuruluşlardan destek alındı. Tek tek sayamadığı-
mız tüm bu değerli katkılar için de müteşekkiriz.
TESEV
TEŞEKKÜR
11
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun azgelişmişli-
ği, tarihsel bir olgudur. 1980’lerde başlayarak
yirmi yıl süren silahlı çatışma ortamı, köylerin
boşalmasına neden olan ve hem bölgedeki hem
de ülkenin diğer yörelerindeki büyük şehirleri
etkileyen büyük bir göç dalgasına yol açmıştır.
Göç edenlerin önemli bir kısmı, göç ettikleri yörelerdeki
iş imkanlarına veya akraba-hemşehri
ilişkisi ağlarının sağlayabileceği ekonomik imkanlara
güvenemeden, güvenlik sorunları ve geçim
olanaklarının ortadan kalkmasının yol açtı-
ğı zorlamalarla hareket etmişlerdir. Dolayısıyla,
özellikle yoğun göç alan kentlerde, ortaya çok
ciddi bir sosyoekonomik entegrasyon sorunu
çıkmıştır. Bölgenin iktisadi koşulları Türkiye ortalaması
na oranla giderek bozulmaktadır. İşsizlik
büyük bir sorundur; bölge nüfusunun yarı-
dan fazlası yoksul tanımına girmekte, kentlerdeki
yoksulluk toplumsal ve siyasi sonuçları açı-
sından vahim bir görünüm arz etmektedir.
Bölge insanları arasındaki hakim söylem, huzur
ve barışın, hukuk ve adaletin önemini vurgulamaktadı
r. Ancak bölgede siyasi gerilimlerin yanı
sıra -eskisinden çok daha kısıtlı olmakla birlikte-
silahlı eylemler devam etmektedir ve yukarı
da değindiğimiz entegrasyon ve yoksulluk
sorunları sosyal ve siyasi riskleri artırmaktadır.
Ayrıca, bugün Kuzey Irak bölge halkı tarafından
ilgiyle izlenmekte ve oradaki Kürt nüfusu ilgilendiren
siyasi ve ekonomik gelişmeler Kürt kökenli
vatandaşlarımızın bazıları için yeni bir aidiyet
modeli ve tahayyül malzemesi oluşturmaktadı
r. Böyle bir ortamda, bölgede yaşayan
insanların kendilerini adil bir toplumun eşit vatandaşları
gibi hissetmeleri, devlete güven hissiyle
bağlanabilmeleri büyük önem kazanmaktadı
r. Bunun sağlanması ise, kısa dönemde etkili
olacak ekonomik ve sosyal politika önlemleri gerektirmektedir.
Bu önlemlerin uzun dönemde hedeŞ bölgenin
kalkınmasıdır; bu da bölgede özel girişimciliğin
geliştirilmesi yoluyla istihdam olanaklarını art-
ırmak ve halkın refah düzeyini yükseltmek anlamı
na gelmektedir. AB entegrasyonu açısından
da bir zorunluluk olan bu amaca somut bir biçim
vermeden önce, üretim unsurlarının ve ekonomik
ortamın özellikleri dikkate alınmalı, hangi
önlemin hangi zaman dilimi içinde sonuç verebileceğ
i ve bu sonuçların ne kadar kapsamlı olabileceğ
i üzerinde düşünülmelidir.
Bu bağlamda, iki nokta üzerinde dikkatle durulması
yararlıdır: İlk olarak, bölgedeki işgücü tarı
mdan yeni kopmuş ve ciddi bir temel eğitim
almamış insanlardan oluşmaktadır. Böyle bir işgücünün,
uluslararası rekabet koşullarında üretim
yapan sanayi sektöründe ve verimli bir biçimde
çalışacak şekilde eğitilmesini ve emek
maliyet avantajına dayanan bir üstünlük sağlanması
nı kısa zaman içinde gerçekleştirmek kolay
değildir.
İkinci olarak, bölgenin azgelişmişliğinin -özellikle
bölge dışından gerçekleşecek- yatırım kararları
nın oluşmasını olumsuz etkilediği dikkate
alınmalıdır. Ekonomik gerilikle tanımlanan
bir ortam, altyapı eksikliklerinden yönetici ve
teknik kadroyu oluşturup yörede tutmanın zorlukları
na kadar, caydırıcı bir dizi sorun barındı
rmaktadır. Yatırım teşviklerinin bu zorlukları
aşmakta yeterli olamadıkları, araştırma kapsamı
nda yapılan görüşmelerde ortaya çıkmıştır.
Bu iki gözlem, bölge ekonomisinin sorunları-
nın, teşviklerle bölge dışından yatırımcı çekmeye
yönelik büyük ölçekli bir sanayi hamlesiyle
aşılabileceği konusunda ümitli olunamayacağı-
na işaret etmektedir. Buna karşılık, bölgedeki talebe
yönelen küçük ve orta ölçekli işletmeler için
planlanacak ve uygulanacak, dar hedeşi teşvik
KISA DEĞERLENDİRME
12
oluşturmaktadır. Bu kısır döngünün kırılması ve
bölgenin tümüyle gelişmesini sürükleyebilecek
bir ivme yaratılması, ancak toplam gelirin ve tüketim
kapasitesinin yükselmesi ve harcamaların
yerel girişimciliği verimli kılacak boyutlara
ulaşmasıyla mümkün olabilir.
Bölgede sosyal yardım ve devletin örgütleyeceği
iş karşılığı gelir aktarımı mekanizmalarıyla
şartlı veya şartsız nakit transferleri doğrudan
doğruya tüketime kanalize olacak, satın alma
gücünde ciddi bir artış anlamına gelecek ve üretimle
istihdam üzerinde kısa vadede etkisini gösterecektir.
Yoksulluk ileriye dönük beklenti ve projeleri
imkansız kılmaktadır. İnsanların en temel ihtiyaçları
nın çeşitli ayni ve nakdi transfer politikaları
yla karşılanması alınabilecek en etkin önlem
olacaktır. Bölgedeki tüm yoksul nüfusu daha güvenli
bir gelir seviyesine getirmek, eğitim ve sağ-
lık alanlarında da hızlı bir seferberlik başlatmak,
orta ve uzun vadede bölgenin insani gelişme
düzeyini olumlu etkileyecek, böylece bölge
ekonomisinin kendi kendini besleyen bir dinamik
kazanması şansı yükselecektir. Bölge ihtiyaçları
nı karşılamakta son derece yetersiz kalan
sosyal hizmet kapasitesinin artırılması da bu
yönde bir etki yapacak, aynı zamanda kısa vadede
de önemli bir istihdam yaratma potansiyeli
içerecektir.
Sosyal politika girişimleri, ekonomik gelişme ve
istihdam yaratma boyutlarının yanı sıra, devletin
bölge halkını sahiplenmesi olarak algılanacakları
ndan, bölgedeki insanların kendilerini
vatandaş olarak hissetmelerine katkıda bulunacaktı
r. Bu politikaların özellikle yoksul kesimi
içerici niteliği, kuşkusuz insanların devlete daha
çok bağlanmalarına hizmet edecektir.
Önerilerimiz, devlet-vatandaş ilişkisinin ve bölgedeki
insan kaynaklarının güçlendirilmesine
katkı sağlamaya yöneliktir. Bu amacın gerektirdiğ
i idari-kurumsal düzenlemeler, eğitim ve kurumsal
kapasitelerin gelişmesi bu çalışmada etraşı
ca ele alınmamış olsa da, politika uygulamaları
için temel önem taşımaktadır. Merkezi devletle
yerel kurum ve kuruluşlar arasında işbirli-
ğine gidilmesinin gerekliliğini de vurgulamapolitikaları
kısa vadede daha işlevsel olabilir. Geliştirilmelerinde
yerel odaların önemli bir rol
oynayabileceği bu tür politikaların, kısa vadede
büyük bir istihdam yaratma potansiyeli taşımasalar
da, uzun vadede daha geniş ölçekli bir sanayinin
gelişmesine müsait bir ortam ve girişimcilik
kültürü yaratılmasına katkıda bulunmaları
beklenebilir.
Bölgede tarım önemini korumakla birlikte tarı
m politikaları yoluyla kapsamlı bir sosyal dönüşüm
sağlanması imkanı kısıtlı görünmektedir.
Ancak, önemli yatırımların yapılmış olduğu
GAP bölgesinde sulama projeleri Şziksel ve kurumsal
altyapı yatırımlarıyla sürdürülmeli, çevreyi
de dikkate alan ürün desenleri dünyadaki
gelişmeler ışığında yeniden planlanmalı; kırsal
gelişme projelerine öncelik verilmelidir.
Kısa ve orta vadede, devletin ekonomik ve sosyal
altyapı yatırımlarının harekete geçireceği inşaat
sektörü vasıfsız işgücünün istihdamında önemli
rol oynayabilecek bir sektördür. Nitekim göçle
büyük şehirlere gelen nüfus öncelikle bu sektörde
iş imkanları bulabilmiştir. Toplum önderli-
ğinde kalkınma yaklaşımı açısından da kentlerin
daha yaşanılır hale gelmeleri için kamusal
alanlara, kentsel iyileştirme projelerine ihtiyaç
vardır. Bölgede yoksul kesimin barınma koşulları
kabul edilemeyecek niteliktedir. Dolayısıyla
inşaat, tamir ve tadilat faaliyetleri kamu kaynakları
nın etkili sonuçlar verecek şekilde kullanı
mına imkan veren bir alan oluşturmaktadır.
Aynı şekilde, kentlerin, daha “yaşanabilir” olanaklara
kavuşması da bölgeye becerili iş gücünü
çekecektir.
Kısa ve orta vadede bölgedeki önemli ekonomik
potansiyel ticaret ve turizm sektörlerinde görünmektedir.
Bu açıdan, bölgeyle sınır komşusu olduğ
u ülkeler arasında ticaret ilişkilerinin canlandı
rılmasına yönelik önlemler büyük önem
kazanmaktadır. Bölge, dünyada çok az tanınan,
çok değerli kültürel varlıklara sahiptir. Bu alanlarda
teşviklerin etkili olma şansı yüksektir.
Şu anda bölgenin ekonomik geriliği ve yoksullu-
ğu, istihdam olanaklarının azlığı, dolayısıyla satı
n alma gücünün düşük düzeyi, ekonomik hayatı
n canlanmasını engelleyen bir kısır döngü
13
mız gerekir. Yerel kurum ve kuruluşların, ekonomik
gelişme ve sosyal politikalara ilişkin tartı
şmalara katılmaları ve bu alanlardaki çalışmalara
katkıda bulunabilecek bir kapasite kazanmaları
temel bir öncelik olmalıdır. Bölgedeki
üniversitelerin bu süreç içinde anlamlı bir rol
oynayabilmelerini sağlayacak koşulların oluşması
için ne yapılabileceği de ayrıca incelenmelidir.
TESEV
AMAÇ
Bu araştırma projesinin amacı, Doğu ve Güneydoğ
u Anadolu Bölgelerindeki sosyoekonomik
sorunların uzun vadede çözümüne zemin hazırlayacağı
na inanılan ve kısa dönemde uygulanabilecek
politika önerileri belirlemektir. Tarım,
özel girişimin yönü ve muhtemel açılımları ve
sosyal politika konusundaki önerilerimiz, mevzuatta
veya idari mekanizmada yapılması gereken
değişikliklere değinmemekte, ancak bu türden
değişikliklerin yönü konusunda çok gerekli
görülen bazı noktalara kısaca işaret etmektedir.
TESEV’in görevlendirdiği üç araştırma ekibi tarafı
ndan yapılan saha çalışmaları sonucunda,
önerilerin maddi temelini oluşturan yerel koşullar
belirlenmiş; elde edilen veriler ve öneri taslakları
merkezi hükümet, yerel yönetimler, meslek
birlikleri, sivil toplum kuruluşları ve yerel
paydaşlar ile tartışılarak biçimlendirilmiştir. Çeşitli
zamanlarda düzenlenen yerel ve uluslararası
atölye çalışmalarında dile getirilen eleştiri ve
öneriler, nihai raporun yazımında yol göstermiştir.
Bu toplantılarda, tespit ve önerilerimizin
Avrupa Birliği (AB) ve Birleşmiş Milletler Kalkı
nma Programı (United Nations Development
Programme - UNDP) politikaları ile büyük ölçüde
uyumlu olduğunu gözledik. Uluslararası toplantı
lara katılan kurumsal temsilcilerin, gerek
AB gerekse UNDP politikaları açısından yönelttikleri
eleştiriler, önerdiğimiz tedbirlerin uluslararası
bir uygulama alanına sahip olduğunu ve
başarılı sonuçlara götüreceğini teyit etti.
Maddi desteği UNDP ve OSIAF (Açık Toplum
Enstitüsü) tarafından sağlanan proje üç ayrı rapordan
oluşuyor. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden
Prof. Dr. Halis Akder, Doğu ve Güneydo-
ğu Anadolu’nun Kalkınmasında Tarım Politikaları
başlıklı raporu yazdı. Dr. Ayşe Kudat’ın (Social
Assessment LLC, Alexandria, VA, ABD) yönetimindeki
araştırma ekibi Doğu ve Güneydoğu
Anadolu'nun Kalkınmasında Yatırım Politikaları
başlıklı rapor için saha araştırması yaptı ve raporu
birlikte yazdı. Prof. Dr. Çağlar Keyder yönetimindeki
Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika
Forumu ekibi ise Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun
Kalkınmasında Sosyal Politikalar başlıklı
raporun saha çalışmasını yaptı; raporun yazımı-
nı Çağlar Keyder, Dr. Nazan Üstündağ ve Çağrı
Yoltar üstlendi.
Önerilerin, AB’ye katılabilmenin ön koşullarından
birisi olan bölgeler arası farklılıkların giderilmesi
çabalarına yardımcı olacağına ve katılım
öncesi uyum sorunlarının aşılması yolunda gerekli
mali desteğin sağlanmasına da hizmet edeceğ
ine inanıyoruz.
SORUN
Ölçülebilir tüm göstergeler, Doğu ve Güneydoğu
Anadolu Bölgelerinin ülkemizin her yönden en
geri bölgeleri olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya
koymaktadır. Bu çalışmanın parçaları olan,
Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun Kalkınmasında
Yatırım Politikaları ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun
Kalkınmasında Sosyal Politikalar başlıklı
raporlarda bu göstergelere ayrıntılı olarak yer
verilmiştir. Araştırma kapsamına her iki bölgeden
toplam 19 il alınmıştır. Bu illerin seçilmesinde
temel kıstas olarak Devlet Planlama
Teşkilatı’nın (DPT) 1996 ve 2003 yıllarındaki
14
DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU İÇİN
ÖNCELİKLİ SOSYAL VE EKONOMİK POLİTİKA ÖNERİLERİ
Dr. Orhan KURMUŞ
Proje Koordinatörü
Sosyoekonomik Gelişmişlik Sıralaması (SEGS)
kullanılmıştır. Bu kıstasa göre, 1996 yılında henüz
il olmayan Kilis, sıralamada diğer illere göre
daha yüksekte bulunan Gaziantep, Elazığ ve
Malatya araştırma dışında bırakılmış; sıralamada
Doğu ve Güneydoğu Anadolu illeri ile benzerlik
gösteren Gümüşhane ve Bayburt’un (iki
Karadeniz Bölgesi ili) da kapsama alınmasıyla,
araştırmaya konu edilen il sayısı 21 olarak belirlenmiştir.
Bu 21 ilin dört temel özelliği vardır.1
1) 1996 yılında, 76 il arasında (58. sıradaki Yozgat
hariç olmak üzere) Sosyoekonomik Gelişmişlik
Sıralaması’nın en altındadırlar; 2003 yılında,
17 tanesi 81 il arasında en alt sıradadır. Aşa-
ğıdaki tablo bu sıralamayı göstermektedir:
Sıralamanın yapıldığı iki dönem arasında Iğdır
dışında tüm illerin mutlak sıralama durumu kötüleşmiştir.
Göreli olarak2, her iki dönemde de
sonuncu olan Muş’un durumu değişmemiş; 13
ilin durumu kötüleşmiş, 7 ilin durumu iyileşmiştir.
Göreli sıralamada en büyük derece kaybı-
na uğrayan beş bölge ili, sırasıyla, Erzincan, Şanlı
urfa, Gümüşhane, Van ve Bitlis’tir. Daha alt sı-
ralara inme durumu sadece bölge illerine özgü
değildir; alt basamaklara inen 32 il daha bulunmaktadı
r. Ama diğer coğraŞ bölgelerin hiçbirinde,
illerin % 65’inin durumu daha kötüye gitmemiştir.
DPT, Tunceli, Erzincan, Erzurum, Diyarbakı
r ve Adıyaman’ı 4. derecede, bölgedeki
diğer tüm illeri ise 5. derecede gelişmiş olarak sı-
nışamaktadır.
2) Kişi başına kamu yatırımları ülke ortalaması-
na göre düşüktür.
İstihdam ve gelir sağlayıcı niteliği nedeniyle kamu
yatırımları büyük öneme sahiptir. Buna karşı
n, söz konusu bölge illerinde kişi başına düşen
ortalama kamu yatırımı tutarı, ülke ortalaması-
nın üçte biri kadardır. Türkiye ortalaması hesap-
15
TABLO 1.1: ARAŞTIRMA KAPSAMINDAKİ İLLERİN
SEGS DURUMU (1996-2003) (DPT)
İLLER 2003 1996 DEĞİŞİM
ADIYAMAN 65 61 % 0,02
AĞRI 80 74 % -1,41
BİNGÖL 76 73 % 2,37
BİTLİS 79 71 % -4,21
DİYARBAKIR 63 57 % -3,57
ERZİNCAN 58 47 % -13,63
ERZURUM 60 56 % -0,53
GÜMÜŞHANE 71 63 % -5,43
HAKKARİ 77 70 % -3,11
KARS 67 62 % -1,37
MARDİN 72 66 % 2,30
MUŞ 81 76 % 0,00
SİİRT 73 68 % -0,72
TUNCELİ 52 60 % 22,98
ŞANLIURFA 68 59 % 7,53
VAN 75 67 % -4,79
BAYBURT 66 64 % 3,35
BATMAN 70 65 % -1,03
ŞIRNAK 78 75 % 2,48
ARDAHAN 74 72 % 3,70
IĞDIR 69 69 % 6,58
1 Çalışmanın diğer bölümlerinde, “zorunlu göç” ve “çatışma ortamı” nitelemelerinin
dışında “bölge” tanımı bu 21 ili kapsayacak biçimde yapılmıştır.
2 Göreli değişme, herhangi bir ilin 1996 yılındaki sıralamasının 76’ya, 2003 yılındaki sıralaması
nın 81’e bölünmesinin birbirine oranı olarak tanımlanmıştır.
GRAFİK 1.1: KİŞİ BAŞINA ORTALAMA KAMU
YATIRIMLARI (1999-2004) (DPT)
YILLAR
lanırken kullanılan bölge rakamları hesaplama
dışında tutulur ve Türkiye ortalaması bölge dı-
şındaki ortalama olarak hesaplanırsa, bu oran
dörtte bire düşmektedir.
Bu iller arasında Tunceli, kişi başına düşen kamu
yatırımları açısından özel bir konuma sahiptir.
Bu ilde kişi başına düşen kamu yatırımı tutarı
yıllık Türkiye ortalamasının üstündedir. Örne-
ğin, 2001 yılında Tunceli’de kişi başına düşen kamu
yatırımı tutarı Türkiye ortalamasının dört
katıdır. Bu oranın en düşük kaldığı yıl olan
2004’te bile bu oran 1,5’tir. Diğer taraftan, Tunceli’deki
kamu yatırımlarının niteliğine bakıldı-
ğında, bu yatırımların ortalama % 86,8’inin
enerji hatları için yapıldığını ve ilin istihdam ve
satın alma gücünün yükseltilmesi türündeki sorunları
na yönelik olmadığını görürüz.
3) Bölgenin Gayri SaŞ Yurtiçi Hasıla’ya
(GSYİH) yaptığı göreli katkı azdır.
Ülke nüfusunun % 15’ine sahip olan bölgenin
GSYİH’ya yaptığı katkı ortalama % 6 dolayındadı
r. Bu katkının çok önemli bir bölümü tarım
sektöründe yaratılan katma değerdir.
4) Bölgede kişi başına düşen GSYİH Türkiye ortalaması
na göre düşüktür.
Bölgede kişi başına düşen GSYİH ülke ortalaması
nın üçte biri kadardır. Bölge ve Türkiye arasındaki
fark bölge içinde de mevcuttur. En düşük
kişi başına GSYİH’ya sahip Hakkari ile en yüksek
GSYİH seviyesindeki Diyarbakır arasında
saptanan fark yaklaşık dört kattır.
Toplu ekonomik göstergelerin işaret ettiğinden
daha vahim olan durum ise, bölge halkının yaklaşı
k % 60’ının yoksulluk sınırının altında yaşaması
ve yoksulluğun kuşaklar arasında miras bı-
rakılır hale gelmesidir. Ekonomik, sosyal ve insani
açılardan kabul edilmesi mümkün olmayan
bu durumun nedenleri olarak iktisat ve sosyolojinin
bu tür farklılıkları açıklamakta kullandığı
tüm kavramları saymak mümkündür. Bunların
tümünün geçerliliği kabul edilse bile, bölge halkı
nın yumuşatarak ifade ettiği, merkezi hükümetlerin
“ihmali” önemli bir etmen olarak karşı
mızda duruyor. Bu ihmalin ekonomik ve sosyal
nedenleri olduğu kadar politik nedenlerinin de
olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Yaklaşık
20 yıl süren silahlı çatışma, bölgede ekonomik
hayatı altüst etmekle kalmamış, tüm ilişkilerinden
koparılmış; gelecekten nerdeyse umudunu
kesmiş; yaşamaya devam ettiği, göç ettiği veya
göç etmek zorunda kaldığı yerlerde işsiz, parasız,
eğitim ve sağlık gibi en temel haklardan bile
yoksun; çevresine ve merkezi hükümete karşı
16
GRAFİK 1.2: GSYİH’YA KATKI (1990-2001) (DİE)
GRAFİK 1.3: KİŞİ BAŞINA DÜŞEN GSYİH
(1993-2000) (DİE)
güven duygularını yitirmiş, sayısı milyonlarla
ölçülen bir nüfus yaratmıştır. Bu durum tehlike
arz etmektedir ve sadece yoksulluğun bölgesel
olarak yoğunlaşmasından ve koyulaşmasından
ibaret değildir.
Mevcut durumun süregitmesinin önlenmesine
başlangıç oluşturmak için geliştirilen ve bu raporda
sunulan önerilerin, bölgede istihdamın ve
gelir sağlayıcı faaliyetlerin artırılmasına, satın
alma gücünü bir nebze de olsa yükselterek bölgesel
pazarın genişlemesine ve dolayısıyla da, giderek,
yerel girişimciliğin canlandırılmasına
katkıda bulunacağına inanıyoruz. Bu önerilerin
ayrıca, bölge halkında artık neredeyse kökleşmiş
hale gelen terk edilmişlik duygusunu ve bu duygunun
yarattığı toplumsal ve siyasal tepkileri ortadan
kaldırma amacına hizmet edecek bir müdahale
planının önemli unsurlarını içerdiğini de
düşünüyoruz.
En az bu gerekçeler kadar önemli olan bir diğer
gerekçe ise AB'ye katılma süreci içinde Türkiye’nin
yükümlülüklerini ilgilendiriyor. Türkiye,
Birliğe katılmanın önemli koşullarından birisi
olan bölgeler arası farklılıkları kabul edilebilir
düzeye indirmek zorunda. Bunun ne denli zorlu
bir uğraş olduğunu gösterebilmek için Birleşmiş
Milletler’in yayımladığı İnsani Gelişmişlik Endeksi’nin
(Human Development Index) bölge illeri
için verdiği değerlere bakmak gerekiyor:
Tablo, bölgede bulunan 21 ilin 2003 yılındaki İnsani
Gelişmişlik Endeksi değerlerini gösteriyor.
(Türkiye, 750 endeks değeri ile 177 ülke arasında
Sri Lanka’nın hemen altında, Dominik Cumhuriyeti’nin
hemen üstünde, 94. sırada yer alıyor).
17
GRAFİK 1.4: BÖLGE İÇİNDE GELİR FARKLILIKLARI (1993-2000 ORTALAMALARI)
Bölge illerinin diğer ülkelerle karşılaştırılması
ilginç sonuçlara ulaşmamıza yol açıyor. Örne-
ğin, Botswana 565 endeks değeriyle Şırnak’ın biraz
üzerinde ve 131. sırada. Keza, Ekvator Ginesi
655 ile Ardahan’la 121. sırayı paylaşıyor. İnsani
Gelişmişlik Endeksi en yüksek il olan Bayburt ile
kıyaslayabileceğimiz ülkeler ise 679 endeks de-
ğerine sahip Moğolistan ve 687 endeks değeri ile
113. sıradaki Bolivya. İstatistik olarak yanılgılar
içermesi tehlikesini göze alarak, 21 ilin ortalama
endeksinin 631 olduğunu söyleyebiliriz. Bu ise,
BM sıralamasında aynı endeks değerine sahip ve
124. sırada bulunan Fas’a denk geliyor. İşte bu
koşullar altında, Türkiye, nüfusunun % 15’ini
oluşturan ve İnsani Gelişmişlik Endeksi ortalaması
Fas’ınkine eşit olan 21 il ile AB'ye girmeye
hazırlanırken bu illerin kabul edilebilir bir gelişmişlik
düzeyine yükseltilmesinin ne kadar
önemli olduğu ortaya çıkıyor. Sorunu daha da
çarpıcı biçimde anlatmak için, son beş sıradaki
Bingöl, Bitlis, Muş, Ağrı ve Şırnak illerinin endeks
değerlerinin Hindistan’dan daha düşük olduğ
unu belirtebiliriz. Bu illerimiz, 602 endeks
değerine sahip Hindistan’dan daha az bir gelişmişlik
düzeyinde bulunuyorlar.
İnsani Gelişmişlik Endeksi karşılaştırmalarının
gösterdiği bu dengesizliğe ek olarak, AB, özellikle
Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki illerde kişi
başına düşen Gayri SaŞ Milli Hasıla’nın
(GSMH) Birlik ortalamasının % 7’si ile % 16’sı
arasında değiştiğine ve bu dengesizliğin aday
üyeler arasında saptanan en yüksek değer oldu-
ğuna dikkat çekerek, Türkiye’nin katılım öncesi
başarması gereken görevler arasında farklılıkları
n giderilmesinin önemini vurguladı.3 Gerçekten
de, Birlik içinde kişi başına düşen
GSMH’nın en düşük olduğu yer olan Polonya’nı
n Lubelskie bölgesinde bile bu oran
%32’dir.4 Birliğin kişi başına en düşük GSMH’ya
sahip 10 bölgesindeki (çoğu Polonya’da olmak
üzere, Macaristan, Slovak Cumhuriyeti ve Letonya’da)
ortalama, % 32 ile % 39 arasında değişmektedir.
Komşumuz Yunanistan’ın kişi başına
en düşük GSMH’ya sahip olan Dytiki Ellada bölgesinde
bu oran % 58’dir.
Kişi başına düşen GSMH’nın Birlik ortalaması-
nın en az % 32’sine yükseltilmesi demek, bölge
illerinin nüfuslarının artmayacağını varsaysak
bile, iller GSMH’sının 2 kat ile 4,7 kat arasında
artırılması demektir. Bu artış sağlanmazsa AB'ye
girişin en önemli ekonomik koşullarından birisi
yerine getirilmemiş olacaktır.
Katılım öncesinde, bu bölgesel farklılıkları gidermek
amacıyla ayrılan Birlik fonlarını kullanabilmek
için sürekli, tutarlı ve sonuç almaya
yönelik çaba harcanması gerekiyor. Önerilerimiz
bu çabanın kolaylaştırılmasına yönelik açı-
lımlar içeriyor.
TARIM
GSYİH ve istihdam içindeki payı açılarından ülkenin
diğer bölge ve alt bölgeleriyle karşılaştırıldığı
zaman, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde
tarım sektörünün egemen olduğu aşikardı
r. Bu raporun bileşenlerinden olan Doğu ve
Güneydoğu Anadolu’nun Kalkınmasında Tarım
Politikaları başlıklı araştırma raporunda bu egemenliğ
in göstergeleri ayrıntılı olarak bulunabilir.
Tarımda istihdam edilen işgücünün, büyük
ölçüde 50 yaşın üzerinde olan kadınlardan oluş-
18
TABLO 1.2: İLLERİN İNSANİ GELİŞMİŞLİK
ENDEKSİ DEĞERLERİ (BM)
İLLER İGİ İLLER İGİ
BAYBURT 686 SİİRT 636
TUNCELİ 685 IĞDIR 632
GÜMÜŞHANE 669 ŞANLIURFA 619
DİYARBAKIR 668 VAN 616
ERZURUM 661 HAKKARİ 611
ARDAHAN 655 BİNGÖL 601
ERZİNCAN 653 BİTLİS 577
ADIYAMAN 652 MUŞ 574
KARS 644 AĞRI 572
BATMAN 644 ŞIRNAK 560
MARDİN 637
Kaynak: Human Development Report-Turkey 2004, UNDP.
3 Şnancing Memorandum, Annex 3, s.6, 20 Ocak 2005.
4 Eurostat News Release, 47/2005, 7 Nisan, 2005, s.1.
tuğu ve okuma yazma oranının Ardahan ve Erzincan
dışında ülke ortalamasının altında oldu-
ğu gerçeği de göz önüne alındığında, tarımdan
diğer sektörlere, verimli biçimde çalışacak bir işgücü
transferi yapılmasının mümkün olmadığı
ortaya çıkar.
Hayvansal ve bitkisel üretimin göreli ağırlıkları
açısından bakıldığı zaman ise bölge illerinin
kendi aralarında, coğraŞ bölümlemeyle tam bir
uyum içinde, iki farklı bölgeye ayrıldığı görülür:
Güneydoğu Anadolu bitkisel üretim, Doğu
Anadolu hayvancılık bölgesidir.
Tarım politikaları ile ilgili öneriler yapabilmek
için hem bitkisel hem hayvansal üretimin büyümesine
etki eden unsurların ortaya çıkarılması
gerekir.
1) Bitkisel Üretim
Güneydoğu Anadolu’da bitkisel üretim değerinin
1996-2003 yılları arasında reel olarak büyümesine
katkıda bulunan tek unsur toprak verimliliğ
indeki artıştır. Ülke genelinde, verimlilikteki
artış kadar önemli olmasa bile, ürün desenindeki
değişikliklerin de büyümeye katkı yaptığını
biliyoruz. Bu haliyle Güneydoğu Anadolu, ülkenin
diğer tüm bölgelerinden farklılık gösteriyor.
Dahası, ülke genelinde endüstriyel bitkiler hem
ekili alan hem üretim değeri olarak azalırken,
Güneydoğu Anadolu’da, özellikle pamukta, çok
yüksek artışlar gözleniyor.
Bölgedeki bitkisel üretim Türkiye’nin genelinden
farklı bir yönde gelişiyor. Ayrıca, bölgenin
tümü aynı yönde gelişmiyor, alt bölgelere göre
farklılıklar gözlemleniyor.
Sonuç olarak, bitkisel üretim değerinin artışı ve
bu artışa katkıda bulunan faktörlerin göreli rolü
yönünden, bölgenin, hem Türkiye’ye göre
hem de kendi içinde büyük farklılıklar gösterdi-
ği ortaya çıkıyor. Bu durum, bütün unsurları
kapsamayı ve yönlendirmeyi hedeşeyen bir tarı
m (sektör) politikası belirlemenin güçlüklerini
gösteriyor.
2) Hayvancılık
İklim ve coğraŞ koşullar nedeniyle hayvancılıkta
ülkenin diğer bölgelerine göre hem karşılaştı
rmalı hem de mutlak avantaja sahip olduğu
açıkça görülen Doğu Anadolu’da ve daha düşük
avantaja sahip olmakla birlikte, Güneydoğu
Anadolu’da 1996-2003 arasında et üretimi değerinde
önemli artışlar sağlandı. Bu artışın en göze
çarpan yönü, TRB2 ve TRC3 alt bölgeleri dışında,
sığır eti üretimindeki artıştır.
Raporun bileşenlerinden Doğu ve Güneydoğu
Anadolu’nun Kalkınmasında Tarım Politikaları
başlıklı araştırma, üretim değerindeki bu artışları
n temel kaynağı olarak verim artışını ve sürü
bileşimindeki değişiklikleri gösteriyor. Et üretimindeki
artışın sağlanmasında sığır etindeki artı
şın önemi göze çarpıyor.
Türkiye’nin 2003 yılındaki toplam süt üretimi
1996 yılındaki üretiminden biraz daha düşük.
Hayvancılığın bölgedeki durumuna süt üretimi
açısından bakıldığı zaman Güneydoğu Anadolu’da
süt üretimi değerinin azaldığını, Doğu
Anadolu’da ise arttığını görüyoruz.
Doğu Anadolu’daki süt üretimi değer değişiminin
neredeyse tümü (kıl keçisi süt üretimi değeri
toplamın ancak % 2’sini teşkil ediyor) inek sütü
üretiminden kaynaklanıyor ve artış hemen
hemen aynı sayıda inekten elde ediliyor. Bu durum
çok önemli bir verim artışına işaret ediyor
ve sürü bileşiminde kültür ırklarının yerli ırkları
ikame etmekte olduğunu gösteriyor. Yukarıda
bahsedilen araştırmada yer alan, Erzurum ili
için yapılan ve üretim değerindeki artışın kaynakları
nı belirleyen hesaplamada da bu açıkça
görülüyor.
3) Öneriler
a) Tarım ve hayvancılığın bölgede önemli bir
potansiyele sahip olduğu açıktır. Ne var ki, tarı
mda istihdam imkanlarının kısıtlı olması
nedeniyle bu potansiyel, bölgenin ekonomik
kalkınması için bir çare oluşturmuyor. Dolayı
sıyla, bölge için, işletme karlılığını azami-
19
leştirmeye yönelik, geniş ve kapsamlı bir tarı
m politikası belirlemeye çalışmak boşa bir
çabadır. Böyle bir politika yerine, çeşitli ihtiyaçlara
aynı zamanda cevap verebilen kırsal
gelişme projelerinin belirlenmesi ve uygulanması
daha verimlidir. Bu projelerin içeriği ve
amacı yerel paydaşlarla birlikte belirlenmelidir.
Bölgede bu çabaya katkıda bulunacak kapasite
mevcut değildir. Kırsal gelişme projelerinin
ilk aşaması bu kapasitenin yerel anlamda
geliştirilmesi olmalıdır.
b) GAP için şimdiye kadar yapılan yatırım tutarı
kadar yatırım yapıldığı takdirde projenin
bitirilmesi sağlanacak ve bunun sonucu olarak
GAP bölgesinde üretim değeri 2003 yılına
göre azami 1,25 kat artacaktır. Bu yatırım harcaması
nın yapılmaya değer olup olmadığı,
hem mevcut hem tasarlanacak yeni ürün desenleri
üzerinde yeniden hesaplanmalıdır.
Yatırıma devam kararı verildiği takdirde, sulamayı
tarlalara götürecek kurumsal kapasitenin
yaratılması ve sulamada Şyat farklılıkları
uygulayarak optimum ürün desenine ulaşı
lmaya çalışılması gerekmektedir.
c) En uygun üretim desenine yönlendirme, barajdan
sulamada suyun tarifelerle Şyatlandırması,
özel sulamalarda ise enerji Şyatlarının
sulanan ürün gruplarına/cinslerine göre
farklılaştırılması yoluyla sağlanmalı. Ayrıca,
bölgede sulamayı tarlaya götürecek kurumsallaşmanı
n yapılandırılması ve güçlendirilmesi
zorunludur.
d) Bölgenin kalıcı niteliğe sahip göreceli avantajı
olan hayvancılık ürünlerinin işlenmişlik
derecesini artırmak, yararları görülmekte
olan ırk ıslahı projelerini sürdürmek ve
önündeki idari engelleri yok etmek zorunluluğ
u bulunuyor.
ÖZEL GİRİŞŞİM, TOPLUM ÖNDERLİĞİNDE
KALKINMA, SINIR TİCARETİ VE TURİZM
Bölgesel gelişme farklarını Şyat mekanizmasına
dayanarak ortadan kaldırmaya yönelik kalkınma
modellerinin büyümeyi sağladıkları nadir
hallerde bile istihdam yaratamadıkları gerçeğinden
hareketle, kamu yatırımları aracılığıyla devlet
müdahalesi düşüncesinin revaç bulması oldukça
yeni bir gelişmedir. Bu yaklaşım, büyümenin,
merkeziyetçilikten uzak, bölgenin yerel
kaynakları ile karar alma süreçlerine dayalı olması
ve istihdam yaratması gerektiği önerisi
üzerine kuruludur. AB de bölgeler arası dengesizliğ
i azaltmak konusundaki en temel belgesinde5
bunu vurguluyor.
1) Teşşvikler
Bölgenin yatırım teşvikleri yoluyla elde ettiği az
sayıda kazanımın toplumsal verimliliğine ilişkin
olarak, toplum açısından yarattığı maliyetler
ile topluma kazandırdıklarını karşılaştıran herhangi
bir değerlendirme şimdiye kadar yapılmamı
ştır. Yaygın olan kanı ise, özellikle nakit ödemeye
dayalı teşvik uygulamalarında kamu kaynakları
nın yağmalandığıdır.
Bölgenin ekonomik kalkınmasında, istihdamın
ve satın alma gücünün artırılmasında, yatırım
teşviklerinin önemli bir rol oynayacağını düşünmek
gerçekçi değildir. Bu yolla bölgeler arası gelişmişlik
farklılıkların giderilebileceği düşüncesi
ise, bu yöntemin geçmişteki performansına bakı-
larak doğrulanamamaktadır. Tasarlandığı amaca
katkısı konusunda kuşkular bulunan bir teşvikler
sisteminin çeşitli değişiklik ve genişletmelerle
neden hala uygulandığını anlamak mümkün de-
ğildir. Tahsis edilen teşviklerle, gerçekleşen Şziki
yatırım düzeyi arasındaki ilişkiyi araştıran basit
bir karşılaştırma yapmak, teşvik sisteminin
beklentileri ne dereceye kadar karşıladığını açıkça
gösterebileceği halde, teşviklerin tahsisi ve kapatı
lması konusunda yetkili bulunan kurumları
n şimdiye dek böyle bir inceleme yapmamış olmaları
dikkat çekicidir.6 Kamu kurumlarının bu
eksikliğini kapatan iki akademik çalışma, soruna
ışık tutmaları açısından son derece önemlidir.
20
5 Europe’s Agenda 2000, ver.31.8, 1999. s. 9-13.
6 Bu genellemenin kısmi ve çok sınırlı bir istisnası için bkz., Mustafa Duran, Türkiye’de
Yatırımlara Sağlanan Teşvikler ve Etkinliği, T.C. Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı,
Araştırma ve İnceleme Dizisi, No.32, 2002.
1991-2000 yılları arasında elde edilen panel verilere
dayanan ve 2004 yılında yayımlanmış olan
İstatistiki Bölge Birimleri Sınışandırması, il düzeyinde,
yatırım teşvikleri ile özel sektör yatı-
rımları arasında (Doğu ve Batı Marmara Bölgeleri
dışında) istatistiksel açıdan anlamlı hiçbir
ilişki olmadığını ortaya koyuyor.7 Bunun yanı sı-
ra, aynı çalışma, Orta Doğu, Kuzey Doğu ve Güneydoğ
u Anadolu Bölgelerinde kamu yatırımları
nın özel yatırımları uyardığı ve özendirdiği sonucuna
varıyor.8 Bulgulara göre, kamu yatırımları
ndaki 100 birimlik değişme özel sektör yatı-
rımlarında Kuzey Doğu Anadolu’da 8,5, Orta
Doğu Anadolu’da 10,9 ve Güneydoğu Anadolu’da
16,1 birimlik değişmeye yol açıyor. Özel yatı
rımları olumlu olarak etkileyen diğer bir de-
ğişkenin, banka kredilerine ulaşılabilirlik oldu-
ğu da bulgular arasında.
Daha yeni tarihli bir araştırma ise Türkiye’de yatı
rım teşvikleri ile toplam faktör üretkenliği
arasında anlamlı bir istatistiki ilişki olmadığını;
diğer taraftan, beklenenin aksine, yatırım teşvikleri
ile istihdam ve yatırımların düzeyi arası
nda anlamlı bir negatif ilişki olduğunu gösteriyor.
9 Bu şaşırtıcı bulgunun açıklaması ise, teşviklerin,
girişimcilerin yatırım kararları içine
entegre edilmesinin mümkün olmadığı biçiminde
yapılıyor.10
Aynı araştırma, iş çevrelerinin yatırım teşviklerini
nasıl değerlendirdiği konusunda TOBB üyeleri
ile yapılan bir ankete atıfta bulunarak, teşviklerin
olmadığı bir durumda yatırım ve yatı-
rım için yer seçimi kararlarının nasıl etkilenece-
ği sorusuna verilen cevapların % 63,5’inin yatı-
rım kararını, % 77’sinin ise yer seçimini değiştirmeyeceğ
ini gösteriyor.11
Dört akademisyenin zahmetli ekonometrik çalı
şmalar sonucunda elde ettikleri bu bulgular,
bölgede görüşme yapılan yerel girişimciler tarafı
ndan da (bu çalışmalardan haberdar olmaksı-
zın) aynen ifade ediliyor: Girişimciler, yatırım
kararlarını etkileyen en önemli faktörler arasında
kamu yatırımlarının eksikliğini gösteriyorlar
ve teşvik tedbirlerinin hiçbir işe yaramadığını
vurguluyorlar.
Çatışma ortamının bölgedeki yatırım iştahını
yok ettiği açık. Fakat sanayi yatırımlarının yapı
lmamasının tek nedeni bu değil. Saha çalışması
sırasında görüşme yapılan kişilerin neredeyse
tümü, asayiş sorununun yanı sıra yatırım kararları
nı etkileyen temel faktörleri sayarken, altyapı
(özellikle enerji) eksikliklerini, nitelikli eleman
teminindeki güçlükleri, teşvik uygulamaları
nın son halinin bölgeye herhangi bir çekicilik
kazandırmadığını belirtiyorlar. Şimdiye kadar
uygulanan teşvik tedbirlerinin bölgede
önemli kazanımlara yol açmaması gibi, yeni uygulamanı
n organize sanayi bölgelerine öncelik
vermesi ve asgari istihdam koşulunun kolaylıkla
karşılanamaması da şikayetler arasında.
Genel amaçlı bir teşvik politikası yoluyla bölgede
sanayi yatırımlarının artırılması mümkün görünmüyor.
Geçmiş uygulamadan alınan sonuçlar
da bunu kanıtlar nitelikte. Teşvik konusu, merkezi
olmaktan çıkarılıp yatırımcıların aktif katılı-
mıyla belirlenecek ve seçili illere odaklanan bir
çerçeve içinde ele alınırsa başarıya ulaşma şansı
daha yüksek olacaktır. Bunu yapmak, bölgede sanayi
temelli bir ekonomik kalkınmanın temellerinin
atılacağı anlamına gelmez. Olsa olsa, belirli
bölgelerde zayıf bir biçimde yoğunlaşmış, teknolojik
düzeyi düşük, istihdam ve gelir yaratma yeteneğ
i sınırlı sanayi öbekleri yaratılabilir. Bu türden
bir sanayileşmenin bölgeler arası farklılıkları
n ortadan kaldırılmasına ciddi katkılarda bulunması
nı beklemek yersiz olur. Diğer taraftan,
temel tüketim malları üretiminin işletme bazında
teşvikine yönelik araçların kullanılmasının,
bu türden bölgesel kalkınma politikaları uygulamaları
sonucunda, kaçınılmaz olarak bölge dışı-
na sızacak geliri bir dereceye kadar önleyebilece-
ğini unutmamak gerekiyor. Bölgede yeniden yaratı
lan gelirin bölgede kalmasına yardımcı olan
bu teşvik biçiminin kullanılmasını öneriyoruz.
21
7 Hatice Karaçay-Çakmak, Lütfü Erden, “Yeni Bölgesel Kalkınma Yaklaşımları ve Kamu
Destekleme Politikaları” Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi,
6/3, 2004, Tablo 2, s. 91.
8 ibid,. Tablo 3, s. 92-93.
9 Hasan Ersel, Alpay Şliztekin, “Incentive or Compensation? Government Support for
Private Investments in Turkey,” ECES Working Paper, No.107, December, 2005.
10 ibid., s.4. (Yazarlar bu görüşü, I.Arslan ve S. Togan’ın araştırmalarına dayanarak ileri
sürüyorlar).
11 ibid., Table A-6, s. 17.
2) Kamu Yatırımları ve Toplum Önderliğinde
Kalkınma
Bu kötümser tabloya karşılık, şimdiye kadar bölgeden
esirgenen kamu yatırımlarının yöneltileceğ
i ve yerel karar alma mekanizmalarının yönünü
belirleyeceği “toplum önderliğinde kalkı
nma” diye adlandırılabilecek bir stratejinin
başarı şansı daha yüksek olacaktır. Bu stratejinin
temel dayanağı ve amacı, bölgedeki kentleri yaşanabilir
yerler haline getirmektir. Sanayi yatı-
rımlarının yapılamamasının temel nedenleri
arasında sayılan nitelikli işgücü temini ve işte
kalmasının sağlanması sorununun yanı sıra, üst
ve orta düzey yöneticilerin, doktorların, öğretmenlerin
ve benzeri nitelikli yetişmiş işgücünün
bölgeye gelmemesi, gelenlerin kalmaması sorununun
altında yatan en önemli nedenlerden birisi
bölge kentlerinin yaşanabilir yerler olarak
kabul edilmemesidir. Bu yetişmiş işgücünün
önemli parasal avantajlar sağlansa bile bölgeye
çekilememesinin ardında, kendileri için fedakarlı
k yaparak yaşanılmaz bir ortamda yaşamayı
kabul etmeye razı olsalar da çocuklarını bu yaşama
“mahkûm” etmekten kaçınmaları bulunmaktadı
r. Bu algılamayı kısa dönemde değiştirebilmek
mümkündür.
İleride sosyal politikalar bölümünde de sözünü
edeceğimiz eğitim ve sağlık yatırımlarının artı-
rılmasının yanı sıra enerji ve ulaşım altyapısının
tamamlanması ve iyileştirilmesi ve kentlerin Şziki
görünümünün değiştirilmesi “yaşanabilir”
bir ortam algılamasına büyük katkıda bulunacaktı
r. Teker teker bakıldığı zaman önemsiz görünse
bile, bir arada önemli bir etki sağlayacak
olan değiştirme ve iyileştirme faaliyetlerinin
merkezi idare tarafından değil, yerel yönetimlerin
karar ve inisiyatiŞ altında yürütülmesi; şimdiye
dek bölgenin izleyeceği ekonomik ve sosyal
gelişme yolları arasında tercih yapma imkanından
yoksun bırakılan ve önceliklerini ortaya koyamamı
ş bölge halkının da aktif katılımıyla belirlenmesi
hayati önem taşımaktadır. Merkezi
otoritenin yetkilerini ve belirleyicilik rolünü yerel
yönetimlere bırakmasının zorlu ve sıkıntılı
bir süreç olduğunu biliyoruz. Bu zorlukların üstesinden
gelinebildiği ve yerel katılımın sağlanabildiğ
i örneklerde, kaynak dağılımı yerel halkı
n tercih, bilgi ve becerilerine göre yapılabildi-
ği ölçüde, etkin, adil ve eşitlikçi sonuçlar alındı-
ğı, yerel sahiplenmenin en üst düzeye çıktığı
gözlemlenmiştir. Afrika, Latin Amerika, Güney
ve Güneydoğu Asya ülkelerinde bu yolla elde
edilen başarılar, gelişmenin sürdürülebilirliği
konusunda da umut vermektedir.12
Toplum önderliğinde kentlerin yaşanabilir hale
getirilmesinde, örneğin, hükümet konakları, belediye
binaları, okul ve sağlık ocaklarının onarı-
mı ve boyanması, kent içi yolların ve kaldırımları
n düzenlenmesi, basit çevre düzenlemeleri, sosyal
ormancılık ve ağaçlandırma gibi faaliyetler
kentlerin ve çevrenin değiştirilmesinin ve iyileştirilmesinin
ilk adımlarını oluşturabilir. Bu
amaçla devletin yerel yönetimlere kaynak aktarması,
istihdam yaratmak amacıyla Avrupa Birli-
ği’nden ve uluslararası kuruluşlardan sağlanan
fonların geçici bir süre boyunca bölgeye tahsis
edilmesi, hızla sonuç alınmasını sağlayacaktır.
Bu yolla sağlanacak istihdam artışı hane halkı gelirini
artırarak satın alma gücünü geliştirecek, sı-
nırlı sayıda da olsa, bazı hane halkı gelirlerinin
yoksulluk düzeyinin üstüne çıkmasını sağlayacaktı
r. Şziki çevreyi iyileştirme projelerinin yaratacağı
talep, inşaat ve yapı malzemeleri üretiminin
artmasına yol açacaktır. Bu tür bir stratejinin
uzun yıllar boyunca sürekli olarak uygulanması
nın mümkün olamayacağını kabul etmek
gerekir. Ama, ilk ağızda sağlanacak sınırlı ekonomik
yararların yanında, geleceğe yönelik olarak
bu amaç da gerçekleşmiş olacaktır. Birinci olarak,
kentlerin yeni yüzüyle, ihtiyaç duyulan yetişmiş
ve nitelikli insan gücünü tutabilme kapasitesi artacak;
ikinci olarak ise, basit bir düzeyde bile olsa,
yerel katılım ve karar almanın ilk ve coşkulu aşaması
gerçekleşmiş olacaktır.
Kent ölçekli yatırım projeleri için yerel yönetimlere
kaynak sağlanmasının yanı sıra altyapı,
22
12 S.R.Osmani, “Participatory Governance and Poverty Reduction,” Choices for the Poor,
UNDP, New York, 2001, s.121-143. Dünya Bankası bu tür yaklaşımları Toplum
Önderliğinde Kalkınma (Community Driven Development) olarak sınışandırmakta ve
Toplum Temelli Kalkınma (Community Based Development) yaklaşımından ayırmaktadır:
The Effectiveness of World Bank Support for Community-Based and –Driven
Development, World Bank, Washington D.C., 2005. Yoksulluğu Azaltma Stratejisi içinde
ortaya çıkan sorunlar arasında yerel sahiplenmenin sorunlarının da tartışılması için bkz.,
The Poverty Reduction Strategy Initiative, World Bank, Washington D.C., 2004.
eğitim ve sağlık alanlarındaki kamu yatırımları-
nın artırılması, istenen sonuçların alınabilmesi
için vazgeçilmesi mümkün olmayan bir koşuldur.
Araştırma kapsamındaki illerde 2005 yılı
için planlanan 1,56 milyar YTL tutarındaki kamu
yatırımı, 2006 yılında 350 milyar USD olaca-
ğı tahmin edilen GSMH’nın % 0,3’ü kadardır. Bu
tutar mutlaka artırılmalıdır. Bölgedeki kamu
yatırımlarının 2007-2013 yılları arasındaki 7 yıllı
k sürede GSMH’nın en az % 0,6’sı düzeyine
yükseltilmesini öneriyoruz.
Kamu yatırımlarının altyapı, sağlık ve eğitim
alanlarında özellikle artırılmasını öneriyoruz.
Bu artış, üretkenlik düzeyini olduğu kadar yaşam
kalitesini de iyileştirecek; insan sermayesinin
niteliğini değiştirecek ve sürdürülebilir bir
gelişme sürecinin temel taşını oluşturacak.
Kamu yatırımlarının artırılmasının bölgeye özgü
gerekçeleri de var: Uzun yıllar devam eden silahlı
çatışmanın yarattığı tahribatı onarmak;
bölgede yerleşik ekonomik, sosyal ve politik dışlanmı
şlık duygusunu yok etmek. Dışlanmışlık,
insanların hayal gücünden kaynaklanmıyor; elle
tutulabilen, gözle görülebilen bir olgu.
Mevcut durum devam ettiği sürece, bölgeden batı
ya olan göçü önlemek mümkün değil. Göçün
yarattığı sorunların giderek büyümesi, batı illerindeki
yerel yönetimlere taşınamayacak kadar
ağır bir ekonomik yük getirmekle kalmıyor, sosyal
gerginliği çatışmaya varacak kadar artırıyor.
Önerilerimizin göçü kısa dönemde durduracağı
beklentisine kapılmıyoruz. Kamu yatırımları-
nın, göçü tetikleyen maddi koşulları değiştirebildiğ
i ölçüde başarılı olacağını biliyoruz.
3) Sınır Ticaret Merkezleri
Bölgenin kalkınmasına hizmet edeceği düşünülen
ikinci stratejik faaliyet alanı ise dış ticaret,
daha özel olarak da sınır ticaretidir. Çeşitli genişleme
ve daralma aşamalarından geçtikten
sonra sınır ticareti, günümüzde, bir Bakanlar
Kurulu Kararı, bu karara dayanarak yayımlanan
iki yönetmelik ve genel hükümler çerçevesinde
yönetilmektedir.13 Yönetmeliklere göre, sınır ticaretine
konu olacak ihracat, komşu ülkelerle
varılan mutabakata göre Dış Ticaret Müsteşarlı-
ğı tarafından belirlenir ve açıklanır. Bu belirlemede
yerel paydaşların hiçbir rolü yoktur. Benzer
şekilde, ithalatı yapılacak mallar da, beş bürokrat
ve iki yerel ticaret temsilcisinin oluşturduğ
u bir kurul tarafından ilin bir yıllık ihtiyacı
göz önünde tutularak yılda bir kere belirlenir;
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Sanayi ve Ticaret
Bakanlığı’nın uygundur görüşleri alındıktan
sonra kesinleşir. Ticarete konu olacak malların
bu denli dolambaçlı yollardan belirlenmesinin
yanı sıra ticaretin tabi olduğu diğer kurallar da
bezdirici nitelikler taşımaktadır. İthalatı yapılacak
mallar için düzenlenmesi gereken Uygunluk
Belgesi, 1950’lerin ithalat kotası tahsisine benzer
özellikler taşımaktadır.
2003 yılından bu yana 20 ilde açılması gereken
Sınır Ticareti Merkezi’nden şimdiye kadar ancak
üç tanesi açılabilmiştir.14 Bölgedeki paydaşlarla
yapılan görüşmelerde, İran’ın tüketim, Kuzey
Irak’ın ise hem tüketim hem yatırım malları
talebinin sınır ticareti yoluyla karşılanabilece-
ği, fakat mevcut yasal düzenlemeler ve sınır ticaret
merkezlerinin tamamlanmamış olması, tamamlananları
n da önemli altyapı eksiklikleri
nedeniyle bölge için çok önemli bir potansiyel
gelir kaynağına ulaşmanın ne derece imkansız
hale geldiği sürekli olarak vurgulanmıştır.15
4) Turizm
Üçüncü stratejik yönelim, gelişmesi ve yaşaması
önündeki büyük engellerin mevcudiyetine rağ-
men, turizmdir. Şziki altyapı ve konaklama tesisi
eksikliklerinin yanı sıra uzun yıllardır süren
güvenlik sorunu, turizmin bir gelişme yolu olarak
görülmesini haklı olarak engellemiştir. Nitekim,
ne 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda ne de
58. Hükümet Acil Eylem Planı’nda bölgedeki turizm
potansiyeli ile ilgili bir gönderme mevcuttur.
Başarılı olunmasını engelleyecek tüm olumsuzlukları
n farkında olarak, turizmin bölge için
23
13 “Sınır Ticaret Merkezleri Kurulmasına İlişkin 2003/5408 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı,”
Resmi Gazete, 10 Nisan 2003, No. 25075. (Bu kararda değişiklik yapan Bakanlar
Kurulu Kararı için bkz. Resmi Gazete, 13 Aralık 2003, No. 25315). “Sınır Ticaret
Merkezleri Kurulmasına İlişkin Kararın Uygulanmasına Dair Yönetmelik” ve “Sınır
Ticaret Merkezlerinden Yapılacak İhracat ve İthalata Dair Yönetmelik”, Resmi Gazete,
13 Aralık 2003, No. 25315.
14 Van, Kapıköy; Ağrı, Gürbulak; Hakkari, Esendere.
15 Bölgedeki paydaşlar tarafından son derece önemli olduğu vurgulanan sınır ticaretinin,
ülkemizin dış ticaretinden sorumlu Dış Ticaret Müsteşarlığı tarafından hangi ciddiyetle
önemli bir yönelim olduğu kanısındayız. Do-
ğu’da entegre bir doğa/kış turizmi, Güneydo-
ğu’da ise tarih/kültür/inanç turizmi için gerekli
doğal ve kültürel altyapı mevcuttur. Bu altyapı-
nın Şziki altyapı ve tanıtım ile desteklenmesi
halinde önemli gelişmeler görülecektir.
Örneğin, Doğu illerinin İran ile turizm ilişkisinin
boyutları, tüm yokluklara rağmen gelinen
noktayı göstermek açısından ilgi çekicidir. Kültür
ve Turizm Bakanlığı verilerine göre 2001 yı-
lında Türkiye’ye gelen İranlı turist sayısı yaklaşı
k 290.000’dir. Bu sayı, 103 ülkeden gelen turist
sayısı arasında, İsrail’in hemen arkasından 10. sı-
radadır. İranlı turistler, geceleme sayısı açısından
12. sıradadırlar. İranlı turistlerin yarısı İstanbul’da,
48.000’i Ankara’da konaklamıştır. Sı-
nırı geçtikten sonra hiçbir yere gitmeyen ve bölgede
kalan İranlı turist sayısı 34.000’dir. Bunları
n yaklaşık 30.000’i Ağrı ve Iğdır’da kalmıştır.
Ağrı ilinde ikisi iki yıldızlı, beşi üç yıldızlı toplam
yedi otelde 950 yatak mevcuttur.16 Iğdır’da
ise iki yıldızlı beş otelde 462 yatak bulunmaktadı
r.17 Yine Kültür ve Turizm Bakanlığı verilerine
göre İranlı turistlerin Türkiye’de ortalama
kalış süresi 5,44 gündür. Buna göre, Ağrı ve Iğ-
dır’daki tüm konaklama tesisleri bir yıl içinde
115,6 gün sadece İranlı turistleri konuk etmiştir.
Otellerin kalitesinin yükseltilmesi ve yatak sayı-
sının artırılması bile, belki de tanıtıma ihtiyaç
bırakmaksızın, bu iki ile gelecek olan İranlı turist
sayısını artırmaya yetebilir.
Veriler, Gürcistan ve Ermenistan’dan gelen turistlerin
çoğunlukla Doğu Karadeniz illerinde ve
İstanbul’da kaldığını gösteriyor. Bu bağlamda,
şimdiye kadar belki de politik nedenler yüzünden
ihmal edilmiş olan Ermeni diasporasının
özellikle Doğu Anadolu illerinde yaratabileceği
turizm potansiyeline de değinmek gerekir. Ermenistan
dışındaki ülkelerde yaşayan Ermenilerin
sayısının 1.700.000 ile 1.850.000 arasında olduğ
u tahmin ediliyor.18 ABD, Kanada, Fransa ve
Arjantin’de yaşayan 1.300.000 Ermeninin, diasporanı
n diğer üyelerine göre çok daha iyi maddi
koşullara sahip olduğu biliniyor. Atalarının yaşadığı
toprakları görmek isteyebilecek bu potansiyel
turist kitlesinin bölgeye çekilebilmesi sadece
ekonomik açıdan değil, toplumlararası ilişkileri
iyileştirebilmek açısından da önem taşıyor.
5) Öneriler
a) Mevcut haliyle yatırım teşvikleri sisteminin
bölgeye bir katkıda bulunması mümkün de-
ğildir. Eğer verilmeye devam edilecekse, teşvikler,
bölge, sektör ve hatta alt sektör esasına
göre, amaca yönelik olarak, yatırımcıların
katılımıyla düzenlenen bir sisteme dayanılarak
verilmelidir.
b) Kamu yatırımları, altyapı eksikliklerini tamamlama
amacıyla artırılmalı; özellikle yetişmiş
insan gücünü çekebilmek ve tutabilmek
amacıyla, kentlerin Şziki görünümünü
değiştirerek “yaşanacak yer” haline getirmeyi
hedeşeyen, yerel paydaşların karar sahibi olduğ
u, bir “toplum önderliğinde kalkınma seferberliğ
i” başlatılmalıdır.
c) Sınırdaş ülkelerle ticaret yapabilmenin, bölgenin
hayati sorunlarından birisi olduğu gerçeğ
inden hareketle Sınır Ticaret Merkezlerinin
kurulması hızlandırılmalı; bu merkezlerin
çalışmaları engelleyici bürokrasiden arındı
rılmalı; çalışma yöntem ve esasları yerel
paydaşlarla birlikte belirlenmelidir.
d) Bölgenin zayıf turizm altyapısı kamu yatırımları
yla tamamlanmalı; entegre doğa/kış ve tarih/
kültür/inanç turizminin gelişme yolları
yerel paydaşlarla birlikte kararlaştırılmalıdır.19
SOSYAL POLİTİKA
Tarım, ticaret ve turizm alanlarında canlandırı-
lacak gelişmeler, istihdam sağlanması ve yoksulluğ
un azaltılması yolunda yararlı olmakla bir-
24
ele aldığını anlamak için Müsteşarlığın web sitesindeki şu belgeye bakmak yeterlidir:
http://www.dtm.gov.tr/pazaragiris/ul...ra-ulk-dis.htm. Burada, İran’a yapılan
ihracatta İran gümrükleri tarafından tahsil edilen fakat Müsteşarlık tarafından ne oldukları,
neden ve nasıl ödendikleri ve oranları tespit edilemeyen, varlıklarından ancak ihracatçı
ların ifadeleri ile haberdar olunan vergilerden söz ediliyor. Benzer biçimde, Gümrük
Müsteşarlığı’nın 2006 yılında 4.805 personeline verilecek hizmet içi eğitim programında
yolcu işlemleri dışında sınır ticareti ve sınır ticareti merkezleri ile ilgili bir tek konu yoktur:
http://www.gumruk.gov.tr/Gumruk/Dosy...n/2006/planlar.
doc
16 http://www.agri.gov.tr/ilimiz/turizm.htm
17 ..::::IĞDIR VALİLİĞİ::::..
18 http://www.armembassycanada.ca/diaspora/diaspora.htm
19 Kültür ve Turizm Bakanlığı verilerine göre, Bakanlığa bağlı turizm oŞslerinin, 2001
yılında Türkiye’ye gelen turistlerin sadece % 3,3’ünün Türkiye’ye gelmeden önceki bilgi
kaynağı olduğu görülmektedir. Bu orana bakarak, söz konusu turizm oŞslerinin bölgeye
turist yönlendirmekte kullanılmasının bir yararı olmayacağı bellidir.
likte, beklenen tüm sonuçların elde edilmesi açı-
sından, yıllarla ölçülebilecek bir zaman dilimi
gerektirecektir. Halbuki, nüfusunun % 60’tan
fazlasının yoksulluk sınırı altında yaşadığı tahmin
edilen bölgede daha hızlı sonuç alınacak bir
müdahaleye ihtiyaç vardır. Bu müdahale, sosyal
politika araçlarının kullanılmasıyla yapılabilir.
Burada önereceğimiz sosyal politika tedbirleri,
bölgenin ülke değerlerine göre en kötü durumda
olan insani gelişmişlik göstergelerine doğrudan
ve acil bir müdahalenin de ötesindedir. Ekonomik
ve sosyal gelişmenin ancak huzurlu ve güvenli
bir ortamda yer alabileceği önermesine dayanarak,
acılı bir çatışma dönemi geçirmiş, aidiyet
ve ilişki ağları tahribe uğramış, devletle olan
ilişkilerinde derin bir güvensizlik hakim olan,
yoksul, eğitim ve sağlık hizmetlerinden yoksun,
birçoğu yerlerinden yurtlarından ayrılmak zorunda
bırakılmış milyonlarca insanın, tekrar
toplum içine alınması ve bu kişilerin ekonomik
gelişmenin bir parçası olmaları için, gerekli ön
koşulların temelinin atılması hedeşenmelidir.
Tarım, ticaret ve turizm alanlarında, göreli bir
gecikmeyle sağlanacak başarılar, bu sosyal politika
tedbirlerinin uygulanmaması durumunda,
bölge insanlarının ekonomik ve sosyal süreçlere
dahil edilememesi riskini taşıyacaktır.
Bölgesel kalkınma politikalarının en önemli unsuru
haline gelmiş olan sosyal politika, Şyat mekanizması
nın bölgesel gelişme sorunlarını çözmekte
yetersiz kaldığının kabul edilmeye başlanması
yla birlikte geniş bir uygulama alanına
kavuşmuştur.20 Sosyal politika, devletin, gelir
dağılımını aktif bir biçimde değiştirmeye kalkması
yla sınırlı olmayıp, Şyat mekanizmasının
ve özel girişimciliğin bölgesel kalkınmada rol
üstlenmesinin önündeki engelleri de kaldırmaya
yöneliktir. Uluslararası deneyimler, sosyal politika
uygulamalarıyla kurumsal ilişkiler kapsamı
na alınan bireylerde bilgi ve beceri düzeylerinin
arttığını, birbiriyle çatışma halinde olan
grupların ortak hareket etmeye başladığını, dışlanı
lmışlık hissinin azaldığını ve giderek yok olmaya
yüz tuttuğunu, yerel taleplerin geliştiğini
ve dile getirilmeye başlandığını gösteriyor.
Gelirin yeniden dağıtılması ve yoksulluğu azaltı
cı istihdam imkanlarının yaratılması için en
önemli politika aracının kamu yatırımlarının
artırılması olduğu defalarca kanıtlanmış bir olgudur.
Bu aracın kullanılmasından kısa dönemde
makroekonomik istikrarın bozulması pahası-
na bile vazgeçilmediğini gösteren çok sayıda örnek
vardır.21 Yoksulluğu azaltıcı politika uygulamaları
nın özel sektör yatırımları ve ekonominin
büyüme hızı üzerindeki etkilerinin gösterilmesi
ise çok yeni bir gelişmedir.
Geçtiğimiz şubat ayında yayımlanan bir Dünya
Bankası araştırması22 daha önce sorulmuş ve cevaplanmı
ş birçok soruyu yeniden sorup yeni ve
daha güvenilir hesaplamalara dayalı kanıtlar sunarken
22 Orta ve Güney Amerika ülkesinin verilerinden
hareketle yoksulluk, ekonominin büyüme
hızı ve yatırımlar konusunda ilginç sonuçlara
ulaşıyor. Araştırma, yoksulluk düzeyinde
(hem yukarı hem de aşağı doğru) her 10 puanlık
değişmenin, yatırımları 6-8 puan arasında değiştirdiğ
ini gösteriyor. Yoksulluğun artması durumunda
bu etki, Şnansal sektörü daha az gelişmiş
ülkelerde kendisini daha şiddetli bir biçimde
gösteriyor.23 Aynı şekilde, yoksulluk düzeyindeki
10 puanlık bir değişme, ekonomik büyüme hı-
zına 1 puanlık bir etki olarak yansıyor.24 Hesaplamaları
n yapıldığı ülkelerin diğer dünya ülkelerinden
“değişik” olması nedeniyle hesaplarını
revize eden yazarlar, yoksulluk düzeyinin yükselmesi
halinde meydana gelecek değişikliklerin,
büyüme hızını diğer ülkelerde daha hızlı
düşüreceği sonucuna varıyorlar.25 Bu, yatırımları
n artmasının büyümeyi, büyümenin de yoksulluk
düzeyini değiştireceği yolundaki genel kabul
görmüş yaklaşımı tersine çeviren bir bulgu.
25
20 Yapısal uyum politikalarının başarısızlığı nedeniyle Dünya Bankası ve Uluslararası Para
Fonu’nun meşruiyetlerinin bile sorgulanmaya başlamasıyla bu iki kurumun
yaklaşımlarının değişmesini inceleyen çok sayıda kaynak arasından özellikle bkz., Jean-
Pierre Cling, Mireille RazaŞndrakoto, Francois Roubaud, “New Poverty Reduction
Strategies: Old Wine in New Bottles?” Toward Pro Poor Policies – 2003 Annual World
Bank Conference on Development Economics, Bertil Tungodden, Nicholas Stern, Ivar
Kolstadt, eds., Washington D.C., 2004, s.111-131.
21 Bu türden uygulamaların Afrika ülkelerindeki örnekleri hakkında UNDP ve ILO için
hazırlanan bir rapor için bkz., Carlos Oya, John Weeks, “Investment for Poverty Reducing
Employment,” Center for Development Policy and Research, SOAS, University of London,
May, 2004.
22 G.E.Perry, J.H.Lopez, W.F.Maloney, O.Arias, L.Serven, Poverty Reduction and Growth:
Virtuous and Vicious Circles, World Bank, Washington D.C., 2006.
23 ibid,. s.119-120.
24 ibid., s.123.
25 ibid., s.117.
Yazarların bu ilişkideki nedenselliği nasıl açıkladı
kları, sosyal politika açısından büyük öneme
sahip: Yoksullar, durumları nedeniyle, yatırımları
artıracak ve ekonomik büyümeyi sağlayacak
faaliyetlerle meşgul olma imkanından yoksundur.
Bu durum fasit bir daire oluşturur, çünkü bu
faaliyetlere girişemedikleri ölçüde yoksullukları
devam eder; yoksullukları devam ettikçe de bu
faaliyetlere girmeleri (örneğin banka kredisi almaları)
daha da imkansızlaşır. Şziki altyapısı eksik
olan bölgelere yatırım gitmez, yatırım gitmediğ
i için de altyapı hep eksik kalır; yoksul aileler
çocuklarının geleceğine yatırım yapmak imkanı
ndan yoksun oldukları için, eğitimin yararına
inansalar da, çocukların eğitimi ihmal edilir.
Eğitimden elde edilecek yararların uzun bir erteleme
sonrasında edinilmesi de bu ihmali artırır.
“Yoksulluk tuzağı” diye de adlandırılan ve yoksul
olunduğu için yoksul olunan bu durumun dışarı-
dan müdahale edilerek bozulması gerekir.
Araştırma konusu olan bölge tanımındaki 21 il
için önerilen sosyal politika tedbirleri işte bu
müdahale gereğinin içeriğini belirlemeye yöneliktir.
1) Eğitim
Bulgular, eğitimin bölgedeki amaçlarına ulaşmada
karşılaştığı en büyük engelin, yaygın kanının
aksine, bölgenin kültürel yapısı değil, yoksulluk
ve eğitim yatırımları eksikliği olduğunu gösteriyor.
Doğrudan gelir transferleri konusunu tartı-
şırken yeniden değineceğimiz, Dünya Bankası
desteğindeki Sosyal Riski Azaltma Projesi kapsamı
nda uygulanan Şartlı Nakit Transferi programı
nın, eksiklerine rağmen, başarılı bir biçimde
sürdürülmesi buna kanıt olarak gösterilebilir.
İnsan sermayesine yatırım yapılması olgusunun
en önemli bileşeni diyebileceğimiz eğitim yatı-
rımlarının bölgede artırılarak sürdürülmesi, yeni
okullar açılması, mevcut okullarda kapasite
artırıcı çalışmalar yapılması gerekiyor. Bedelsiz
ders kitabı dağıtımının ve taşımalı eğitimin orta
eğitime de yaygınlaştırılması; tek tedrisatlı eğitime
geçilerek tüm ilköğretim öğrencilerine bedelsiz
sıcak öğle yemeği verilmesi, ailelerin yoksullukları
ndan dolayı katlanamadıkları masraşarı
n bir bölümünü ortadan kaldırarak çocukları
n okula gönderilmesini kolaylaştıracaktır.
Eğitimin içeriğinin ve biçiminin geliştirilmesi
için alınması gereken tedbirler Doğu ve Güneydoğ
u Anadolu Bölgeleri’nin Kalkınmasında Sosyal
Politikanın Rolü ve Öneriler başlıklı çalışmada ayrı
ntılı olarak ele alındığı için burada değinilmeyecektir.
Eğitimin sosyal politikanın bir aracı
haline getirilmesini amaçlayan bu politika, aynı
zamanda, devlet-yurttaş ilişkilerinin yeniden ve
sağlam bir temel üzerinde kurulmasının da başlangı
ç adımlarını oluşturacaktır.
2) Sağlık
Bölgeye yapılan sağlık yatırımları ve mevcut hizmetler
son derece yetersizdir. İkinci derecede sağ-
lık hizmetleri çok olumsuz bir durumdadır. En
temel yurttaşlık haklarından biri olan sağlık hizmeti
alma hakkına sahip olmayan insanların güven
içinde yaşamaları, dolayısıyla da ekonomik
gelişmeyi sağlayacak biçimde hareket etmeleri
beklenemez. Bölgeye hem birinci hem ikinci derecede
sağlık hizmetleri için yapılan yatırımların
artırılması ve göç alan bölgelere öncelik verilmesi;
yeşil kart dağıtımında başvurulan kıstasların
ortaya çıkardığı engellerin kaldırılarak uygulamanı
n yaygınlaştırılması; birinci derecede sağlık
hizmetlerinden yararlanmak için prim ödeme
koşulunun kaldırılması; hastalara ve muayene olmak
üzere gelenlere yardımcı olmak üzere her
basamak sağlık kuruluşunda Kürtçe konuşan yardı
mcı hemşireler istihdam edilmesi gerekiyor.
3) Doğrudan Gelir Transferleri
Türkiye’de sosyal politika hemen hemen tümüyle
formel sektörde istihdam edilenlere yöneliktir.
Bölgede formel olarak istihdam edilenler ise
küçük bir azınlığı oluşturmaktadır. Genel yönelim,
formel istihdamın toplam istihdam içindeki
payının giderek azalması yönündedir. Sosyal
politika araçlarının mümkün olduğunca çok sayı
da yoksula ulaşması amaçlanıyorsa bu politikanı
n istihdama bağlı olarak yönetilmesi mümkün
değildir. Birçok ülkede istihdama bağlı olmayan
gelir transferleri, sosyal politikanın, yoksullukla
mücadelesinde en önemli aracıdır. Bu
nedenle, doğrudan gelir transferleri, sosyal politikanı
n bölgedeki en etkin aracı olmak durumundadı
r.
26
Çocukların okula gönderilmesi ve belirli aralıklarla
sağlık kontrolünden geçirilmesi temeli
üzerine kurulu Şartlı Nakit Transferi uygulaması,
değerlendirme kıstasları değiştirilerek ve şeffaşaştı
rılarak devam ettirilmeli ve yaygınlaştı-
rılmalıdır. Bu tür programlara yöneltilen çok sayı
da eleştiri mevcuttur. Bağımlılık ortamı yaratı
lmasından, doğurganlığın artacağına, ödenen
yardımların anne-babanın özel tüketimi için
harcanacağı kuşkusuna kadar uzanan bu eleştiriler,
özellikle Orta ve Güney Amerika ülkelerinin
deneyimlerinden elde edilen sonuçlar ışığında
ortadan kalkmış görünmektedir.26
Bölgede elektrik ve su tüketimi bedelinin ödenmesi
yaygın bir uygulama değildir. Mevcut durumu
meşrulaştırarak, bu bedeli ödemesi zaten
mümkün olmayan yoksullara devletin hırsız gözüyle
bakmasının önüne geçilerek devlet-yurttaş
ilişkisini pekiştirmek amacıyla, yoksullar için
belirli bir limite kadar elektrik ve su tüketimi
parasız olmalıdır.27 Benzer biçimde, yaşlı ve
özürlü aylığı alma koşullarının yeniden düzenlenmesinin
ve uygulamanın yaygın biçimde duyurulması
nın, toplumun yardıma en çok ihtiyacı
olan kesiminin yoksulluğuna bir nebze de olsa
çare yaratabileceği unutulmamalıdır.
Sosyal politika uygulamaları arasında en çok tartı
şma yaratan programlardan birisi, belirli kıstaslara
uyan tüm kişilere “Yurttaşlık Geliri” kavramı
na bağlı olarak doğrudan gelir sağlanmasıdır.
Tartışmanın yoğunlaştığı nokta bu gelir aktarı-
mının kişinin yurttaşlığından kaynaklanan bir
hak olup olmadığıdır. Hiçbir kıstasa bağlı olmadan
tüm yurttaşların hakkı olduğu da ileri sürülen28
bu transfer biçimi, belli koşullara dayalı olarak
ilk kez 1991 yılında Brezilya’da yasalaştırılmı
ştır.29 Yoksulluğun azaltılmasında, hane halkı
gelirini yükselterek talep yaratmada inkar edilemeyecek
bir rolü olan böylesine bir asgari gelir
desteği, bölgede mevcut dışlanmışlık hissini ortadan
kaldırmak için önemli bir araç olmanın yanı
sıra, bölgenin ekseriyetle ihtiyaç duyduğu pozitif
ayırımcılığın da en iyi göstergesi olacaktır.
4) Sosyal İstihdam Karşşılığı Gelir Transferi
Piyasa mekanizması yoluyla giderilemeyen toplumsal
ihtiyaçların devlet, yerel yönetimler ve
sivil toplum örgütleri tarafından birlikte sağlanması,
sosyal hizmetler alanını tanımlar. Bu alanı
n genişletilmesi, yaşam koşullarını iyileştirme
yolunda bir adım olacağı gibi bireylerin güçlendirilip
topluma entegrasyonlarını da kolaylaştı-
racaktır. Yaşlı, çocuk ve hastalara yardım, mahallelerde
sosyal ve kültürel faaliyetler düzenlenmesi
ve bu faaliyetlerin, yalnız bölgede değil,
ülkenin çoğu yerinde son derece başarılı oldukları
gözlenen toplum merkezleri yoluyla yürütülmesi
sosyal hizmetler alanının öncelikleri
arasında olmalıdır.
Hem bu hizmetlerin görülmesi hem de gelir ve
istihdam sağlanması için düzenlenecek programlar,
katılanlara bilgi, beceri ve kurumsal tecrübe
kazandıracaktır. Daha önce sözü edilen,
kentlerin Şziki görünümlerinin iyileştirilmesi
gibi projeleri de kapsayan bu alan, toplum merkezlerine
ve de faaliyet alanı olarak, belediyelere,
okullara ve sağlık ocaklarına odaklanabilir.
Toplum merkezlerinin sayısının artırılması ve
bu merkezlerde çocuklar ve yaşlılar için faaliyetler
düzenlenmesi; kültürel etkinliklerin genişletilmesi;
belediyeler tarafından günde 1000 kişilik
yemek hazırlayabilecek aşevleri açılması;
okullarda müfredat dışı programlar düzenlenmesi;
sağlık ocaklarına başvuranlara yardımcı
olmak ve yol göstermek için yardımcı hemşirelerin
istihdam edilmesi gibi faaliyetler yalnız yaşam
kalitesinin yükselmesine yardımcı olmayacak,
aynı zamanda, bu işlerde çalışacak olanlara
istihdam imkanı ve gelir sağlayacaktır.
Burada önerilen sosyal politika tedbirlerinin tasarlanı
p uygulanmasında, ekonomik etkinlikten
uzaklaşmaktan başlayarak, ahlaki olup olmadık-
27
26 Guilherme Sedlacek, Nadeem Ilahi, Emily Gustafsson-Wright, Targeted Conditional
Transfer Programs in Latin America, World Bank, Washington D.C., 2000; Laura
B.Rawlings, A New Approach to Social Assistance: Latin America’s Experience with
Conditional Cash Transfers, World Bank, Washington D.C., 2004; Steven R.Tabor,
Assisting the Poor with Cash: Design and Implementation of Social Transfer
Programs, World Bank, Washington D.C., 2002.
27 Litvanya 1996 yılından beri benzer bir program uygulamakta, ısınma, elektrik, gaz ve su
tüketim bedelleri aylık gelirlerinin % 25’ini aşan yoksullara aşan kısım kadar nakit
yardımı yapmaktadır. Bu uygulamanın sonuçlarını değerlendirmek üzere 2000 yılında
yapılan bir çalışma özellikle kış aylarında çok yararlı sonuçlar alındığını gösteriyor:
Steven R.Tabor, op.cit., s.19.
28 Philippe Van Parijs, “A Basic Income for All,” Boston Review, December, 2000.
29 Eduardo Matarazzo Suplicy, “Legitimizing Basic Income in Developing Countries: Brazil,”
IX International Congress of the Basic Income European Network, Geneva, Sept. 2002.
larına dek uzanan birçok sorunun yanı sıra, ne
tür programların hangi ülkelerde yararlı sonuçlar
vereceği30 sorusunu da içeren, geniş bir tartışma
mevcuttur. Sorulan soruların çoğunun cevabı
(uygulama sonuçlarıyla birlikte) uluslararası
deneyimlerle verilmiştir.
5) Öneriler
a) Eğitim yatırımları mutlaka artırılmalı, bedelsiz
ders kitabı ve taşımalı eğitim ortaöğretim
kademesinde de yaygınlaştırılmalı; ilkokullarda
tekli tedrisata geçilmeli ve her öğ-
renciye bedelsiz olarak günde bir öğün sıcak
yemek verilmelidir.
b) Sağlık hizmetleri için yapılan yatırımlar artı-
rılmalı; yeşil kart alınmasında başvurulan
kıstasların ortaya çıkardığı engeller kaldırılarak
uygulama yaygınlaştırılmalı; birinci derecede
sağlık hizmetlerinden yararlanmak
için prim ödeme koşulu kaldırılmalı; hastalara
ve muayene olmak üzere gelenlere yardımcı
olmak üzere her ölçekteki sağlık kuruluşunun
bünyesinde Kürtçe konuşan yardımcı
hemşireler istihdam edilmelidir.
c) Şartlı Nakit Transferi uygulaması, değerlendirme
kıstasları değiştirilerek ve şeffaşaştırı-
larak devam ettirilmeli ve yaygınlaştırılmalı;
belirlenecek koşulları karşılayan her yoksul
aileye aylık olarak asgari gelir desteği yardımı
yapılmalıdır.
d) Yeni toplum merkezleri açılmalı; belediyeler,
toplum merkezleri, okullar ve sağlık ocakları
üzerine odaklanan sosyal amaçlı istihdam
programları düzenlenmelidir.
6) Tahmini Yıllık Sosyal Politika Bütçesi
Özellikle Şartlı Nakit Transferi programlarının
idari masraşarının çok yüksek olduğu ve bu
yükseklik ölçüsünde programın etkisinin azaldı-
ğı yönündeki eleştiriler Meksika, Honduras ve
Nikaragua için yapılan bir araştırmanın konusu
olmuştur.31 Nikaragua’daki Red de Proteccion Sociale
programının idari maliyetlerinin toplam
transferlere oranı % 21,2 ile % 24,5 arasında gerçekleşerek
bu programın en yüksek maliyet düzeyindeki
örneğini teşkil etmiş, bu oran, Meksika’daki
PROGRESA’da % 4,1 ile % 4,6, Honduras’taki
PRAF programında ise % 6,8 ile
% 16,1 arasında hesaplanmıştır. Nikaragua’daki
programın pilot niteliğini taşıması idari maliyetlerin
diğer ülkelere göre daha yüksek gerçekleşmesine
neden olmuş olabilir.
Bu çalışmada önerilen sosyal politika tedbirlerinin
uygulanması için başlangıçtaki yatırım maliyetleri
ve sosyal istihdam karşılığı gelir aktarı-
lacak kişilerin eğitim masraşarı konusunda kesin
bir tahmin yapamıyoruz. Ama yine de, programı
n yürütülmesi maliyetlerini kabaca hesaplayabiliriz.
Bütçe aşağıdaki kalemlerden oluşuyor:
a) Asgari Gelir Desteği
b) Şartlı Nakit Transferi
c) Sosyal istihdam ve eğitimleri
d) Basit donanımlı aşevi ve toplum merkezleri
inşaatı
e) Aşevlerindeki günlük yemek masrafı
f) Okullarda verilen sıcak yemek masrafı
Bu kalemlerin her biri hakkında kaba maliyet
tahminleri yapmak mümkün. Bölge nüfusunun
10.000.000, Asgari Gelir Desteği’ne hak kazanacak
yoksul sayısının 5.000.000 olduğu ve yoksul
ailelerin ortalama 7 kişiden oluştuğu varsayı-
mıyla hareket edilirse; yaklaşık 714.000 aileye
aylık olarak Asgari Gelir Desteği ödeneceği ortaya
çıkıyor. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nin
Kalkınmasında Sosyal Politikanın Rolü ve
Öneriler başlıklı araştırma projesi, bu yardımın
aylık 150 YTL olmasını öneriyor. Ancak, bu ailelerin
tümünün Şartlı Nakit Transferi programı
ndan da yararlanmaları nedeniyle sadece anne
ve baba için 60+30=90 YTL destek verilmesi
daha gerçekçi görünüyor. Bu takdirde, Asgari
28
30 Hyun H.Son, Nanak Kakwani, “Economic Growth and Poverty Reduction: Initial
Conditions Matter,” International Poverty Centre, UNDP, Working Paper No.2, Brasilia,
2004.
31 Natalia Caldes, David Coady, John A.Maluccio, “The Cost of Poverty Alleviation Transfer
Programs,” International Food Research Policy Institute, FCND Discussion Paper No.174,
Washington D.C., 2004.
Geçim Desteği programının yıllık maliyeti yaklaşı
k 771 milyon YTL olacaktır.
Geliştirilerek sürdürülmesi önerilen Şartlı Nakit
Transferi programının bütçesini hesaplamak için
biraz daha fazla varsayım yapmak gerekiyor. Yedi
kişilik her ailenin 5 çocuğundan 2 tanesinin
okul çağına gelmediğini, dolayısıyla sadece sağlık
yardımı almayı hak ettiğini, diğer 3 çocuktan birisinin
erkek ve ilkokul öğrencisi olduğunu, 2 kız
çocuktan birisinin ilkokulda diğerinin ortaöğrenimde
olduğunu, hem sağlık hem eğitim yardı-
mının 12 ay boyunca devam ettiğini varsayarsak
bu kalemin toplam maliyeti yaklaşık 969 milyon
YTL ediyor. (Okul çağında olmayan iki çocuğun
okula başlaması sırasında ortaöğretimde olduğu
varsayılan kız çocuğunun hala mezun olmamış
olması durumunda bu maliyet artacaktır.)
Sosyal amaçlı olarak istihdam edilecek 31.000 kişinin
3 aylık eğitim masraşarının 18,6 milyon
YTL; ayda (yarı zamanlı çalışma için ) 200 YTL
hesabıyla yıllık ücret tutarlarının 74,4 milyon
YTL olacağı görünüyor.
Açılacak 250 aşevinin her birinin inşaat maliyetinin
150.000 YTL; 120 toplum merkezinin her
birinin inşaat maliyetinin 250.000 YTL olması
durumunda toplam inşaat maliyeti 67,5 milyon
YTL’ye ulaşıyor.
Aşevlerinin yılın her günü 1000 kişilik yemek
vereceği düşünüldüğünde ve yemek maliyetinin
1,3 YTL olması halinde maliyet yaklaşık 119 milyon
YTL olacak. Kişi başına düşen yemek maliyetinin
aynı kalması koşuluyla, 1.500.000 ilkokul
öğrencisine yılda 150 gün sıcak yemek verilmesinin
maliyeti ise 293 milyon YTL ediyor.
Tüm kalemlerin toplamı 2,3 milyar YTL veya
1,50 YTL = 1 USD kurundan yaklaşık 1,53 milyar
USD ediyor. Asgari Gelir Desteği Programının
mevcut yeşil kart altyapısını kullanacağını düşünerek
ve zaten uygulanmakta olan Şartlı Nakit
Transferi programının da idari maliyeti olarak
her programın yıllık maliyetinin % 15’i kadar
tahmini bir tutar eklediğimiz zaman toplam tutar,
2006 yılında 350 milyar USD olacağı varsayı-
lan GSMH’nın % 0,50’si kadar.
7) Artışşın Anlamı
Her iki programın da son derece yaygın bir biçimde
uygulanması halinde bile GSMH’nin
% 0,50’sini geçmeyecek olan bu tutar, bölgenin
yoksulluktan kurtulmasının ilk adımını oluşturacağı
gibi, bölge ekonomisine çok önemli bir
satın alma gücü kazandırarak talep düzeyini de-
ğiştirecektir. Sadece Asgari Gelir Desteği ve Şartlı
Nakit Transferi programlarının etkisi, yedi kişiden
oluşan yoksul bir ailenin toplam yıllık gelirini
2.436 YTL, kişi başına düşen net harcanabilir
geliri ise 348 YTL artıracaktır. Yoksul ailelerde
kişi başına düşen net harcanabilir gelirin 348
YTL (veya 232 USD) artmasının önemini anlamak
için (karşılaştırmanın bazı farklı olsa bile)
2001 yılında bölgede en yüksek kişi başına düşen
GSYİH’nın 1.584 USD ile Tunceli’de, en düşük
kişi başına düşen GSYİH’nın ise 568 USD ile Ağ-
rı’da olduğunu hatırlamak yeterlidir.
Sosyal politika alanında önerdiğimiz tedbirler,
kamu yatırımlarının da desteğiyle, insan sermayesi
niteliğinin iyileştirilmesi ve sürdürülmesi;
doğrudan gelir aktarımı ve Şartlı Nakit Transferi
projeleri ile yoksulluğun azaltılması; sosyal
amaçlı istihdam tedbirleri ile iş ve gelir sağlama
amaçlarına yöneliktir.
Bu tedbirler, hangi açıdan bakılırsa bakılsın vahamet
arz eden bir duruma acil bir müdahalenin
nasıl yapılabileceğine işaret ediyor. Dolayısıyla,
bölgeye özel biçimde tanınmış bir hak değil, bölgesel
bir kalkınma politikasının araçları olarak
algılanmaları gerekiyor.
Kitabın son bileşeninde daha ayrıntılı olarak belirtildiğ
i gibi, sosyal politika tedbirlerinin yıllık
maliyeti GSMH’nın yaklaşık % 0,5’i dolaylarında.
Kamu yatırımlarının iki katına yükseltilmesiyle
birlikte, her yıl GSMH’nın yaklaşık % 1,1’i
kadar bir yatırım ve cari harcama tutarının bölgenin
ve ülkemizin kaderini önemli ölçüde de-
ğiştireceğine inanıyoruz.
29
artırmaktadır. Bölgenin kalkınma potansiyeli
gerçekleştiğinde Türkiye’nin stratejik jeo-politik
konumu kuvvetlenecek ve aralarında
petrol üreticisi ülkelerin de yer aldığı bir ortamda,
bölgenin ekonomik izolasyona itilmesi
önlenecektir. Stratejik su kaynaklarının korunması
ve geliştirilmesi de bölgeye yatırımla
gerçekleşebilir. Bu rapor, Doğu ve Güneydoğu
Anadolu’daki 21 ile yönelik kısa dönemli bölge
kalkınma önerileri içermektedir.
2. Bölgeler arasındaki uçurumu daraltmak için
şu ilkeler benimsenmelidir:
• Devlet üstüne düşeni yapmalıdır.
• Bir kaynak seferberliği ilan edilmelidir.
ÖZET
1. Cumhuriyet döneminde bölgesel eşitsizlik sürekli
olarak gündemde yer almıştır. Bugüne
kadar bu eşitsizliği gidermeye yönelik yaklaşı
mlar ve uygulamalar etkisiz kalmış ve ülkenin
doğusu ile batısı arasındaki refah ve gelir
farklılıkları bir uçuruma dönüşmüştür. Türkiye’nin
en geri kalmış illerinden 21’i Doğu ve
Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde yer almaktadı
r. Bu durum, sosyal adalet ilkelerine sığ-
mamanın ötesinde, ülke topraklarının ve do-
ğal/kültürel zenginliklerinin % 35’inden yeterince
yararlanılmaması, bölgenin siyasal boşluğ
a itilmesi ve nüfusun % 15’inin süregelen
bir yoksulluğa mahkûm edilmesi tehlikesini
KM2’YE DÜŞEN TOPLAM KAMU YATIRIMI
(1990 - 2001)
30
DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU’NUN
KALKINMASINDA YATIRIM POLİTİKALARI
Dr. Ayşe KUDAT
Ece Sanal KILIÇÖZLÜ
Ertan KARABIYIK
Dr. İsmet YALÇIN
Serkan ÜNVERDİ
KİŞİ BAŞINA DÜŞEN TOPLAM KAMU YATIRIMI
(1990 - 2001)
Kaynak: DPT Kaynak: DPT
• Seçmenin yalnız küçük bir oranına yönelik
bu özveri için ülke halkı ikna edilmelidir.
• Komşu ülkelerle ticaretin önündeki engeller
kaldırılmalıdır.
• Her soruna aynı ilaç verilmemelidir.
• Halka güvenilmeli ve toplum önderliğinde
kalkınma sağlanmalıdır.
• Yoksulun alım gücü artırılmalıdır.
• “Burada yaşanır” gerçeği yaratılmalıdır.
• Eğitimde elde edilen başarı sürdürülmeli ve
sağlık sektörüne yayılmalıdır.
3. Türkiye önümüzdeki dönemde sosyal programlarla,
geri kalmış bölgelerde yaşayan,
uçuruma düşmüş insanların acılarını dindirme
ve bölgeler arasındaki eşitsizliği azaltma
hedeşeri çerçevesinde optimal politikaları
üretmek zorundadır. Eşitsizliği azaltmak ve
daha fazla insanın yoksulluğa düşmesini önlemek,
odaklanmış bir çaba gerektirir. Kısa
dönemde başarı sağlanması, kamu kaynakları
nın ve teşviklerin ülkenin yarısından fazlası
na açılması yerine az sayıda ilin sorunlarına
eğilmekle mümkündür.
4. Özel sektör önderliğine bel bağlamak çok
gerçekçi değildir. Bir seferberlikle devletin
altyapı açığını kapatması hem bölgedeki özel
sektörün gelişmesini hem de dışarıdan başka
şirketlerin bölgeye çekilmesini sağlayacaktır.
Ayrıca, inşaat ve yapı malzemeleri sektöründe
bir atak yapılacak, konaklama talebi artacak
ve bölge insanı eğitilip, iş bulacaktır.
5. Yerel yönetimlere aktarılacak kaynaklarla kent
ve kasabaların “daha yaşanılır” hale gelmesi
sağlanmalıdır. Bu, inşaat ve yapı malzeme sektörünü
geliştirici ve istihdamı artırıcı bir rol
oynayacaktır. İnşaat sektöründeki patlama, altyapı
nın geliştirilmesi, kentlerin/kasabaların
düzenlenmesi, turizmin ve kültürel hazinelerin
restorasyonu yalnız bölge insanının istihdamı
nı sağlamakla kalmayacak, diğer bölgelere
göçen işçileri de çekecek ve göçü tersine çevirecektir.
Bu kapsamda, yerel yönetimlerin
Dünya Bankası, Avrupa Birliği (AB) gibi fon
sağlayan kurumlardan geçici istihdam amaçlı
kredi veya hibe almaları kolaylaştırılmalıdır.
6. Bölgesel eşitsizliği süregelir bir biçimde daraltmak
için yeterli kaynak ve siyasi desteğin
sağlanması gereklidir. Bunların yanı sıra, yoksulluk
acısını haŞşetici sosyal yardım programları
ve emek yoğun geçici istihdam projeleri
desteklenmelidir. Süregelen yeşil kart,
yaşlılıkla ve özürlülerle ilgili programlara ek
olarak Şartlı Nakit Transferi’nin amaçlanan
kapsama getirilerek sürdürülmesi önemlidir.
Şartlı Nakit Transferi’nden yararlananların
yarısından çoğu 21 ilin olduğu bölgededir.
Ödemelerin de yarısından çoğu o bölgeye gitmektedir.
Şartlı Nakit Transferi yoksulluğun
yeni nesillere miras kalmaması umudunu
kuvvetlendirmektedir. Şartlı Nakit Transferi
ülkedeki en yoksul % 6’lık kesimi hedeşemiş
ancak yalnız % 4’lük bir grubu kapsamıştır.
Şartlı Nakit Transferi yardımı isteyip de alamayanları
n büyük çoğunluğu yine bu bölgededir.
Marmara Bölgesi’nde yeni müracaatlar
yok denecek kadar azdır. Bu nedenle program
% 4’ten % 6 kapsamına eriştiğinde yararlananları
n büyük çoğunluğu bu 21 ilde olacaktır.
Ayrıca, Şartlı Nakit Transferi’nde gözlemlenen
uygulama sorunlarının giderilmesi ve 21
ildeki kırsal kesimde etkin bir biçimde duyurulması
bu programın çocuk eğitimi, beslenme
ve sağlık yararlarını artıracak ve yoksul ailelerin
gelirlerinde önemli bir fark yaratacaktı
r. Son olarak, 6. ve 8. sınışara giden kız çocukları
ve liseye giden kız çocukları için ödemelerde
yapılacak bir artma, süregelir bir yarar
sağlayacaktır. Kız çocuk yurtlarının acilen
tamamlanmasına yönelik devlet ve halk seferberliğ
i de buna katkıda bulunacaktır. Bu programı
n yoksulların davranış değişimlerinde etkin
rol oynadığı gözlenmiş olduğundan,
programın içeriği genişletilerek, kadın okuryazarlığı
nı artırmayı hedeşeyen, 21 ilde geçerli
bir pilot program geliştirilebilir. Bu projeye
destek verebilecek öğretmenlere de tatmin
edici bir ek ücret ödenebilir.
7. Bölgede yoksulluk oranları çok yüksek ve nüfus
yoğunluğu düşüktür. Halkın alım gücü
artmadıkça “bakkal açma” eğilimi bile sınırlı
kalacaktır. Mevcut durumun devamı halinde
Türkiye’nin batısına ve Kuzey Irak’ta gelişti-
31
rilmeye çalışılan çekim merkezlerine nüfus
akımı artabilir.
8. Komşu ülkelerle çalışmak isteyen yerli ve yabancı
şirketleri bölgeye çekmek için bir kampanya
düzenlenebilir. Bunu kolaylaştıracak
teşvikler, bu şirketlerin katılımı ile “amaca
özel” bir şekil kazanmalıdır. Genel teşvikler
yerine, bölgede çalışmaya gerçekten gereksinim
duyan şirketlerle görüşülerek, bunlara
yönelik teşviklerin formüle edilmesinde yarar
vardır. Aynı şekilde genel teşvikler yerine
sektör ve alt bölgeleri geliştirici özel teşvikler
katılımcı yöntemlerle tanımlanmalıdır.
9. Bugüne kadar geliştirilmiş ekonomik teşvikler
nasıl büyük oranda 21 il dışında gerçekleşmişse,
yürürlükte olanlar da bölge dışına gitmektedir.
Üstelik teşviklerden yararlanan yörelerde,
örneğin teşvik alacak şirketlerin istihdam
etmesi gereken işçi sayısının 10’dan
30’a çıkarılması ve benzer yollarla teşvik kapsamı
nın daraltılması, devlet desteklerini büsbütün
21 il dışına itmiştir. Bölgedeki sınırlı
ekonomik faaliyetin temel nedeni teşvikler
değildir.
10. Bölgesel eşitsizliğin azaltılması/bölgesel uçurumun
daraltılması amaçlarına yönelik bir
seferberlik her şeyden önce devletin üstüne
düşeni yapması ve 4-5 yıllık bir dönemde,
kalkınma için tahsis edeceği kaynakların
önemli bir kısmını 21 ile hasretmesiyle gerçekleşebilir.
Kalkınma uçurumunun daraltılması
seferberliğine başlamadan önce bunun
gerekçeleri ülke halkıyla paylaşılmalı ve tüm
olanakları seferber ederek seçmenin neredeyse
% 10’una devlet kaynaklarını açmak için
gerekli halk desteği sağlanmalıdır.
11. Güvenlik sorununun sanki 21 ilin tümüne yayı
lmış gibi gösterilmesi bu sorunu yaşamayan
illerden yatırımcıyı ve yetişmiş elemanları
uzaklaştırmaktadır. Bölge halkı terör gerçe-
ğiyle terör önyargısının ayırt edilmesi gereğine
işaret etmektedir. Dünya deneyimleri yoksullukla
terör gerçeği arasındaki yakın ilişkiye
dikkat çekmiş ve kalkınmanın bu gerçeği
değiştirebilecek en önemli olgulardan biri olduğ
unu göstermiştir. Bölgede kamu yatırımı
seferberliği hem güven gerçeğinin hem de
bunun algılanışının değişmesine önemli bir
katkıda bulunacaktır.
12. Güvenlik nedeniyle boşaltılmış köylere geri
dönüş hızlandırılmalıdır. Terörden ve terörle
mücadeleden zarar görenlere verilmesi öngörülen
tazminatlar acilen verilmelidir. Bu süreç
atıl bırakılmış üretken aktörleri tekrar
üretime sokup, yoksul ve işsiz bir kesime yeniden
mülk ve gelir kazandıracaktır.
13. Yetişmiş elemanlar bölgeden kaçmakta ve kamu
sektörünün/özel sektörün parasal özverileri
yönetici, doktor, öğretmen, vb. deneyimli
insanları bölgede çalışmaya ikna edememektedir.
Bunun temel nedeni bölgenin “yaşanmaz”
bir yer olarak algılanması ve kimsenin
çocuklarını orada yaşamak durumunda bı-
rakmak istememesidir. Bu algının kısa dönemde
değiştirilmesi için, eğitim ve sağlık
altyapısının iyileştirilmesi, kültürel faaliyetlerin
geliştirilmesi ve kentlerin Şziki görünümünün
değiştirilmesi yararlıdır.
14. Eğitim altyapısını geliştirmek amacıyla başarı
yla yürütülen “Eğitime % 100 Destek Kampanyası”
benzeri bir uygulamanın sağlık altyapı
sını kapsayacak biçimde genişletmesi anlamlı
olacaktır. Şartlı Nakit Transferi programı
da acilen ülkedeki % 6’lık yoksul kesimi
kapsayacak şekilde ve yukarıda belirtilen öneriler
çerçevesinde genişletilmeli ve aralıksız
sürdürülmelidir.
15. Hükümet konaklarının, belediye sarayları-
nın, tarihi yerleşim alanlarının restorasyonu
gibi geçici istihdam yaratacak programların
desteklenmesi ve “toplum önderliğinde kalkı
nma” yaklaşımı ile yöre halkının tercih,
zevk ve katkılarıyla bölgenin “yüzünün de-
ğiştirilmesi” yararlıdır. Yeni yapılacak okul,
sağlık ocağı, Organize Sanayi Bölgeleri, Sınır
Ticaret Merkezi gibi yapılanma çabalarının
da yöre mimarisini ve kültür zenginliklerini
yansıtacak biçimde düzenlenmesi, “burada
32
yaşanır” yargısını kuvvetlendirecektir. Sosyal
ormancılık, ağaçlandırma ve diğer çevre iyileştirme
projeleri de hem “yüz değiştirme”de
hem de dar gelirli yöre halkına gelir sağlamada
yararlı olacaktır.
16. Bölge halkı uzun yıllardır kalkınma seçeneklerinin
tanımlamasında söz sahibi olamamış
ve kendi önceliklerini ortaya koyamamıştır.
Kendi iradesiyle ve kendi çizdiği çizgide gelişmenin
başka ülkelerde görülen yararları,
bu geri kalmış bölgede toplum önderli yaklaşı
mın verimli olacağına işaret etmektedir. Bu
hedef uygulandığında, bölge illerinin daha
“yaşanabilir” olacağı bilgisi de uluslararası
deneyimlerden alınan dersler arasındadır. Bu
nedenle, devletin bölge köy ve belediyelerine
kaynak sağlaması; AB’den, kalkınma bankası
ve kuruluşlarından gelen, örneğin geçici istihdam
için verilen destekleri belirli bir süre
için 21 ile yönlendirmesi önemlidir.
17. Bölge halkı, komşu ülkelerle mal ve hizmet
alışverişinin acilen bürokrasiden kurtarılması
nı, ticaret ve turizmin geliştirilmesini önermektedir.
Bölgeye sınır olan ülke halklarıyla
yakınlaşmasının sosyal yararları yanında
önemli ekonomik yararları vardır. Örneğin,
turizm gibi çarpanı yüksek ekonomik uğraşı-
lar istihdam olanaklarını artırır ve bölgenin
“yaşanabilir” bir yöre biçiminde algılanışını
kuvvetlendirir.
18. Sınır ticaretinin serbest bırakılması, fakat bunun
yanında, kaçakçılık gibi istenmeyen olguları
n önlenmesi için gümrük kurumları-
nın güçlendirilmesi gerekir. Ayrıca, Sınır Ticaret
Merkezleri’ne acilen işlerlik kazandırılması,
gerekirse sınır kapısı sayısının artırılması
ve giriş çıkış bürokrasisinin kalkması
önemlidir. Bunun yanında, komşu ülkelere
yönelen etkin turizm kampanyaları ile turist
akımının ve “toplum önderliğinde kalkınma”
yaklaşımı uyarınca, yöre halkının ve işadamları
nın girişimleriyle yatak sayısının ve/veya
turizm çeşitliliğinin artırılması sağlanmalı-
dır. Ülke halkının dil ve kültür zenginliği
hem ticaret hem de turizmin gelişmesi için
önemli bir kaynaktır.
19. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da geri kalmış
21 ilin oluşturduğu bölgede inşaat, tarı
m/hayvancılık, turizm ve ticaret odaklı,
devlet kaynaklı ve toplum önderliğinde bir
kalkınma, sanayi yatırımlarını ön plana çıkarı
cı bir yaklaşımdan daha etkili olabilir.
Kısa dönemde atılması önerilen adımları şöyle
özetleyebiliriz:
a. Kapsamlı Kaynak Seferberliği
i. Kamu kaynakları 21 ile odaklanmalı. Öncelikle
devletin sorumluluklarını yerine getirmek
için bölgenin elektrik, iletişim, ulaşım
ve içme suyu altyapısı tamamlanmalı. Bu şekilde
inşaat ve yapı malzemeleri sektörü geliştirilmeli;
yerel girişim canlandırılmalı ve
bölge dışından yatırımcı çekilmeli.
ii. Toplum önderliğinde kalkınma yaklaşımı
benimsenmeli. İl ve ilçe merkezlerinin “yaşanabilir”
hale getirilmesi yönünde atılacak
adımlar için belediyelere kaynak aktarılmalı.
Belediyelerin geçici istihdam projeleri
aracılığıyla kentleri daha yaşanır hale getirmesi
kolaylaştırılmalı.
iii. Komşu ülkelerle iş yapmak isteyen yerli ve
yabancı şirketler bölgeye davet edilmeli. Katı
lımcı yöntemler, amaca uygun teşvikler
saptanmalı. Ticareti geliştirmek için Sınır
Ticaret Merkezleri işlevsel kılınmalı.
iv. Yoksulların alım gücünü artırıcı geçici istihdam,
Şartlı Nakit Transferi ve diğer yardımları
n miktarı yükseltilerek sürdürülmeli.
v. Tüm geçici istihdam programları bölgeye
yönlendirilmeli. Bu programlarda çalışacak
sigortalı kişilerin yoksullara verilen programlardan
dışlanmaması sağlanmalı.
vi. Güvenlik nedeniyle boşaltılmış köylere geri
dönmek isteyenlerin dönüşü hızlandırılmalı.
Buna gerekli parasal kaynaklar yaratılmalı.
Terör ve terörle mücadeleden zarar görenlerin
tazminatları ödenmeli ve böylece köylerine
geri dönmek isteyenlerin üretim sürecine
katılımı sağlanmalı; malı ve geliri artı-
rılmalı.
vii. Eğitim konusunda başarılı bir uygulama
olan ve eğitim altyapısının gerçekleştirilme-
33
sinde katkı sağlayan “Eğitime % 100 Destek
Kampanyası” benzeri bir teşvik, bölge illeri
için sağlık altyapısına, sağlık ve eğitim personelinin
sosyal ortamlarının iyileştirilmesine
yöneltilmeli.
viii.Turizmi geliştirmek üzere komşu ülkeleri de
içine alan bir kampanya düzenlenmeli. Yatak
sayısını artıracak ve turizmi çeşitlendirecek
bireysel ve kurumsal girişimlere kaynak
sağlanmalı.
Yukarıda sayılanların herhangi bir nedenle yapı
lamaması durumunda en azından aşağıdaki
tedbirlerin alınması gereklidir:
b. Sosyal İçerikli Yoksulluk Programları
i. Sınır Ticaret Merkezleri işlevsel hale getirilmeli
ve komşu ülkelerle ticaret kolaylaştırılmalı
dır. Gümrük müdürlüklerinde tarım ve
sanayi ürünlerinin muayene ve analizi için
laboratuvarlar kurulmalıdır.
ii. Komşu ülkelerle iş yapan veya yapmak isteyen
yerli ve yabancı şirketler bölgeye davet
edilmelidir. Bunlardan yüksek sayıda istihdam
yaratmalarını beklemeden “amaca yönelik”
teşvikler katılımcı bir yaklaşımla düzenlenmelidir.
iii. Yoksulların alım gücünü artırıcı ve eğitimi
destekleyen Şartlı Nakit Transferi programı,
kız çocuklara verilen yardımların miktarı
artırılarak sürdürülmeli, acilen kapsamı ve
içeriği genişletilmelidir.
iv. Tüm geçici istihdam programları bölgeye
yönlendirilmelidir. Bu programlarda çalışacak
sigortalı kişilerin yoksullara verilen
programlardan dışlanmaması sağlanmalıdır.
v. Kişi ve kurumlara tanınan vergi imtiyazları,
sağlık sektörünü de kapsayacak biçimde genişletilmelidir.
Halk ve kurumlar 21 ilde seferberliğ
e çağırılmalı; öğretmen ve sağlık elemanları
için yaşamayı özendirici evler yapılması,
kız çocukları için yurt yapılması ve okul
eksiklerinin tamamlanması sağlanmalıdır.
vi. Komşu ülkeleri bölgeye çekmek için bir turizm
kampanyası yürütülmelidir.
GİRİŞ
Türkiye’de bölgeler arasındaki gelişmişlik farkı
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana hükümetlerin
gündemindedir. Sosyal ve ekonomik gelişmişlik
göstergeleri bu farkın günümüzde de devam
etmekte olduğunu göstermektedir. Hükümetlerin
bölgeler arasındaki gelişmişlik farkını
azaltmak amacıyla çeşitli politikalar uygulamaları
na rağmen bu fark azalmak yerine daha da
artmıştır. Hükümet politikalarında, genellikle,
bölgeler arasındaki eşitsizliğin azaltılmasına yönelik
uygulamalar yerine, geri kalmış bölgelerin
sorunlarına çözüm üretme yaklaşımı benimsenmiştir.
Bu çalışma Doğu ve Güneydoğu Anadolu
Bölgelerinin gelişimine yönelik kısa dönemli
öneriler geliştirmeyi amaçlamıştır. Bu öneriler
iki grupta toplanabilir;
a. Bölgeler arası uçurumu azaltacak öneriler;
b. Bölgedeki yoksulları koruyucu öneriler.
AMAÇ VE KAPSAM
a) Bölgede özel sektörün kalkınmaya katkısını
etkin bir biçimde artırmak amacıyla kısa dönemli
politika önerileri geliştirmek,
b) Bölgenin özel konumunu güncel verilerle niceliksel
ve niteliksel açılardan belirlemek,
c) Kapsama alınan illerde kamu yöneticileri ve
yerel yöneticiler, girişimciler, çeşitli kuruluş
temsilcileri, esnaf birlikleri, sanayi odaları gibi
kişi ve kuruluşlarla bölgenin ekonomik gelişmişliğ
i hakkında görüşmeler yapmak ve
bunların politika önerilerini derlemek,
d) Bölge dışındaki işadamlarıyla görüşmeler
yapmak ve bölgeye yönelik ekonomik teşvikler
kapsamında politika önerilerini derlemek,
e) Araştırma kapsamında, özellikle teşvikler konusunda
aşağıda yer alan sorulara yanıtlar
aramak ve bu kapsamda politika önerileri geliştirmek;
• Bugüne kadar verilmiş ekonomik teşviklerin
bölgeye ne yararı olmuştur?
• Uygulanan ücret politikaları işe yaramış
mıdır?
• Kamu yatırımları adil ve bölge kalkınması-
nı yüreklendirici olmuş mudur?
• Özel sektör yatırımı artmış mıdır?
• Yatırımları destekleyici, engelleyici faktörler
nelerdir?
f) Merkezi planlama, araştırma kurumları, akademisyenler,
sivil toplum kuruluşlarının
34
(STK) bölgesel gelişmeye yönelik saptamaları
ve önerilerini derlemek,
g) Uluslararası deneyimler araştırılarak bu deneyimlerden
yararlanmak ve bölge için öneriler
geliştirmek.
ARAŞTIRMA ALANI
Bölge illerinin önemli bir kısmı sosyoekonomik
gelişmişlik bakımından en son sıralarda yer almaktadı
r. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) tarafı
ndan Mayıs 2003 tarihinde yayımlanan İllerin
ve Bölgelerin Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Sıralaması
Araştırması’na göre beşinci derecede gelişmiş
illerin tamamı bu bölgelerdedir. Ayrıca
araştırma kapsamına alınan iller, listenin en son
sırasındaki 25 il arasına girmektedir. Bu sıralama
yıllar itibarıyla büyük değişimler göstermemektedir.
Araştırma alanında yer alan illerin tamamı
son Teşvik Kanunu kapsamındadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 29
Ocak 2004 tarihinde kabul edilen 5084 sayılı Yatı
rımların ve İstihdamın Teşviki İle Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun kapsamı
nda bulunan 36 il arasında araştırma kapsamı
nda yer alan 21 il de bulunmaktadır. İlgili kanun
ile 12 Mayıs 2005 tarihli ve on dört ay önce
35
TABLO 2.1: DOĞU VE GÜNEY ANADOLU’DA 21 İLİN NÜFUS, ŞEHİRLEŞME ORANI,
YEŞİL KARTA SAHİP NÜFUS ORANI İLE SOSYOEKONOMİK GELİŞMİŞLİK SIRALAMASI
SOSYOEKONOMİK GELİŞMİŞLİK
NÜFUS ŞEHİRLEŞME ORANI YEŞİL KARTA SAHİP SIRALAMASI
İLLER 1990 2000 (2000) NÜFUS ORANI (2005) 1996 2003
ADIYAMAN 510.827 623.811 54,3 35,5 61 65
AĞRI 437.093 528.744 47,7 24,8 74 80
ARDAHAN 163.731 133.756 29,7 31,0 72 74
BATMAN 344.121 456.734 66,6 21,9 65 70
BAYBURT 107.330 97.358 42,5 30,4 64 66
BİNGÖL 249.074 253.739 48,7 42,8 73 76
BİTLİS 330.115 388.678 56,5 27,7 71 79
DİYARBAKIR 1.096.447 1.362.708 60,0 22,8 57 63
ERZİNCAN 299.251 316.841 54,4 15,6 47 58
ERZURUM 848.201 937.389 59,8 27,5 56 60
GÜMÜŞHANE 168.845 186.953 41,5 30,3 63 71
HAKKARİ 172.479 236.581 59,0 30,9 70 77
IĞDIR 142.601 168.634 48,4 26,2 69 69
KARS 355.823 325.016 43,7 31,8 62 67
MARDİN 558.275 705.098 55,5 29,9 66 72
MUŞ 376.543 453.654 35,2 22,9 76 81
SİİRT 243.435 263.676 58,2 30,8 68 73
ŞANLIURFA 1.001.455 1.443.422 58,3 20,1 59 68
ŞIRNAK 262.006 353.197 59,8 18,7 - 78
TUNCELİ 133.584 93.584 58,2 31,3 60 52
VAN 637.433 877.524 50,9 29,2 65 75
TOPLAM 8.438.669 10.207.097 76 İL 81 İL
Kaynak: DİE 1990, 2000, DPT 1996, 2003, Sağlık Bakanlığı 2005.
çıkarılan 5084 sayılı kanunda değişiklik yapan
5350 sayılı kanun ile teşvik kapsamına giren il
sayısı 49’a çıkarılmıştır. Siyasi bir tercih ile genişletilen
teşvik illeri kapsamı, araştırma konusu
olan 21 ili de kapsamıştır.
5084 sayılı kanun kapsamında; 2'nci maddenin
(a) bendi çerçevesinde, Devlet İstatistik Enstitüsü
Başkanlığı’nca 2001 yılı için belirlenen kişi başına
Gayri SaŞ Yurtiçi Hasıla’nın (GSYİH) tutarı 1.500
ABD doları veya daha az olan iller alınmışken,
5350 sayılı kanunla 2003 yılı için belirlenen sosyoekonomik
gelişmişlik sıralamasına göre endeks
değeri eksi olan bütün iller kapsama alınmıştır.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun Kalkınmasında
Yatırım Politikaları alanına kanunun kapsadığı
49 ilden bölgede yer alan, sosyal ve ekonomik
gelişmişlik sıralamasında listenin son sıralarında
bulunan 21 il alınmıştır. Bu illerin başlıca
özellikleri aşağıda özetlenmiştir.
• Bölge illerinin toplam nüfusa oranı % 15,
coğraŞ alana oranı ise % 35’tir.
• Bölge illeri sosyal ve ekonomik gelişmişlik
sıralamasında 81 il arasında en son sıralarda
yer almaktadır.
• Bölge illerinin şehirleşme oranı % 56’dır.
YÖNTEM
Bu araştırmada yararlanılan başlıca yöntemler;
(1) Bölge illerine yönelik merkezi ve yerel düzeyde
gerçekleştirilen araştırma, analiz, kalkınma
programları ve projelerinin derlenmesi,
incelenmesi; bu dokümanlarda yer alan görüşlerin,
analizlerin değerlendirilmesi ve tartı
şılması,
(2)Akademisyenlerin bölge illerine yönelik olarak
gerçekleştirdikleri akademik araştırmaları
n incelenmesi ve ilgili akademisyenlerle konuları
n tartışılması,
(3) Bölge illerinde toplum, kamu ve yerel yönetim
temsilcileri, meslek örgütleri, STK’lar, girişimciler,
uzmanlar, esnaf ve esnaf birlikleri
ile yarı yapılandırılmış mülakatlar,
(4)Bölge dışındaki girişimciler, uzmanlar, STK
temsilcileri, meslek örgütleri ile görüşmeler,
(5) İnternet kaynakları, gazete, dergi, TV haber
ve programlarının incelenmesi, değerlendirilmesi,
(6)Bölge illerinde uygulanmış, halen uygulanmakta
olan ve gelecekte uygulanması olası
kalkınma programlarının ve projelerin haritalandı
rılması,
(7) Uluslararası literatürdeki benzeri bölgesel
kalkınma deneyimlerinin incelenmesi, kapsam
içindeki illere yönelik deneyimlerin derlenmesi,
(8) Merkezi kurumlarla çeşitli araştırma kuruluşları
nın bölge illerine yönelik olarak yayımladığı
demograŞ, altyapı, eğitim ve sağlık, istihdam,
sanayi, sosyal güvenlik, turizm, sosyal
yardım, mali ve refah göstergeleri verileri derlenmiş,
bu veriler analiz edilmiştir. Bu yöntemlerin
yanında çalışma ekibi zaman zaman
bir araya gelerek seminerler düzenlemiş ve bu
seminerlerde bulgular değerlendirilmiştir.
• Araştırma kapsamında ziyaret edilen bölge
illeri; Ardahan, Gümüşhane, Bayburt, Kars,
Iğdır, Ağrı, Erzurum, Diyarbakır, Şanlıurfa,
Adıyaman’dır.
• Araştırma kapsamında görüşme yapılan di-
ğer iller; Ankara, Gaziantep, İstanbul Kahramanmaraş,
Sakarya’dır.
• Araştırma sürecinde toplam 286 kişi ile görüşme
yapılmıştır.
DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU
BÖLGELERİNDE MEVCUT DURUMUN
DEĞERLENDİRİLMESİ
Bölge İlleri Gelişmişlik Sıralamasında
En Son Grupta Yer Almaktadır
DPT tarafından 2003 yılında hazırlanan, illerin
sosyal ve ekonomik gelişmişlik sıralaması çalışması
na göre bölge illeri en az gelişmiş grupta yer
almaktadır. 1996 yılında yapılan karşılaştırmada
da benzer bir sıralama söz konusudur.
Bölge illeri arasındaki gelişmişlik sıralamasına
bakıldığında ilk sıralarda Tunceli, Erzincan, Erzurum
ve Diyarbakır illeri yer almaktadır.
36
Bölge İllerinde Yoksulluk Artmakta ve
Yaygınlaşmaktadır
Türkiye’nin doğu ve batı bölgeleri arasında kişi
başına gelir düzeyi açısından doğu aleyhine
önemli bir farklılık vardır. Bu durum doğudan
batıya doğru göçe yol açmakta ve gelişmiş yörelerde
başta çarpık kentleşme ve asayiş sorunları
olmak üzere önemli istikrarsızlıklara neden olmaktadı
r. Bu sorunların önüne geçmek için
1960’lı yılların sonundan bu yana bölgeler arası
gelir farklılıklarını azaltma amacını güden politikalar
uygulanmaktadır. Karaca tarafından yapı
lan bir çalışmada bu politikaların gelir farklı-
lıklarını azaltma yönünde etki gösterip göstermediğ
i, il bazında 1975-2000 dönemi verileriyle
incelenmiştir. Yakınsama hipotezinden ve bu hipotezin
test edilmesi için geliştirilen ß-yakınsama
ve yakınsama ölçütlerinden yararlanılarak
yapılan araştırmanın sonucunda, ele alınan dönemde
iller arasındaki gelir farklılıklarında
azalma değil artış olduğu bulgusuna ulaşılmıştır.
Bu sonuç bölgeler arasındaki gelir farklılıklarını
azaltmak amacıyla uygulanan politikaların sorgulanması
gerektiğini göstermektedir (Karaca,
2004).
37
HARİTA 2.1: İLLERİN SOSYOEKONOMİK GELİŞMİŞLİK GRUPLARI (DPT, 2003)
TABLO 2.2: 21 İLİN SOSYOEKONOMİK
GELİŞMİŞLİK SIRALAMASI KARŞILAŞTIRMASI
(1996-2003)
İLLER 1996 2003
ADIYAMAN 61 65
AĞRI 74 80
ARDAHAN 72 74
BATMAN 65 70
BAYBURT 64 66
BİNGÖL 73 76
BİTLİS 71 79
DİYARBAKIR 57 63
ERZİNCAN 47 58
ERZURUM 56 60
GÜMÜŞHANE 63 71
HAKKARİ 70 77
IĞDIR 69 69
KARS 62 67
MARDİN 66 72
MUŞ 76 81
SİİRT 68 73
ŞANLIURFA 59 68
ŞIRNAK 75 78
TUNCELİ 60 52
VAN 67 75
76 İL 81 İL
ARDAHAN
KARS
IĞDIR
AĞRI
VAN
HAKKARİ
ŞIRNAK
SİİRT
BİTLİS
MUŞ
BATMAN
MARDİN
DİYARBAKIR
BİNGÖL
ERZURUM
ARTVİN
RİZE
TRABZON
BAYBURT
GÜMÜŞHANE
ERZİNCAN
TUNCELİ
MALATYA ELAZIĞ
ADIYAMAN
ŞANLIURFA
SİVAS
GİRESUN
ORDU
TOKAT
AMASYA
SAMSUN
KASTAMONU SİNOP
ÇORUM
YOZGAT
KAYSERİ NEVŞEHİR
KIRIKKALE
KIRŞEHİR
ÇANKIRI
BARTIN
KARABÜK
ZONGULDAK
DÜZCE
BOLU
ANKARA
AKSARAY
NİĞDE
ESKİŞEHİR
SAKARYA
KOCAELİ
TEKİRDAĞ İSTANBUL
KIRKLARELİ
ÇANAKKALE
EDİRNE
BURSA
BALIKESİR
KÜTAHYA
BİLECİK
MANİSA
İZMİR
AYDIN
MUĞLA
DENİZLİ
UŞAK AFYON
ISPARTA
BURDUR
ANTALYA
KONYA
KARAMAN
MERSİN
ADANA
KAHRAMAN
MARAŞ
OSMANİYE
GAZİANTEP
KİLİS
HATAY
Birinci Derecede Gelişmiş İller
İkinci Derecede Gelişmiş İller
Üçüncü Derecede Gelişmiş İller
Dördüncü Derecede Gelişmiş İller
Beşinci Derecede Gelişmiş İller
YALOVA
Bölge illerinde il nüfusları ile kişi basına düşen
GSYİH arasında pozitif bir ilişki bulunmaktadı
r. Diğer verilerle birlikte değerlendirildiğinde
kritik kütleye sahip olan illerde gelişmenin daha
kolay olacağı söylenebilir. Ancak Şanlıurfa, Diyarbakı
r, Mardin, Siirt, Adıyaman ve Batman illerinde
bölgenin diğer illerinden farklı bazı demograŞk
özellikler görülmektedir. Söz konusu
illerde göreli olarak daha yüksek gelir grubundan
olanlar beklenmeyen bir şekilde daha ağır
bir bağımlılık baskısı altındadır. Diğer dikkati
çeken bir konu da bu illerin birbirine komşu ve
Irak ve Suriye sınırına yakın olmalarıdır. Bu illerde
tarım gelir artışını olumlu olarak etkilemektedir.
Ücretlilerin çalışanlar arasında az yer
işgal etmesi, üstelik kadınların ülke ortalaması
ndan da düşük işgücüne katılımı bölgede hızlı
bir şekilde iş yaratabilecek sosyal politikaların
geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bölgede en
dikkate değer konulardan biri de gelir artışına
paralel olarak kişi başına düşen banka mevduatları
nın azalmasıdır. Bu durum, kişilerin gelirleri
arttıkça gelirlerini bankacılık sistemi dışına
çıkardıklarını veya başka illerde mevduat tuttukları
nı akla getirmektedir
Bölgede Güvenlik Sorunları
Hala Gündemdedir
Bölgenin önemli bir kısmında 1984 yılından beri
devam eden bir “güvenlik sorunu” bulunmaktadı
r. Bu sorun olağanüstü hal uygulamasını getirmiş
ve bölge uzun yıllar bu şekilde yönetilmiştir.
Günümüzde ise mayın döşenmiş yollar, silahlı
saldırılar, sokak eylemleri bölgenin güvenliğ
iyle ilgili kaygıları tekrar gündeme getirmektedir.
Zaman zaman ortaya çıkan terör ve benzeri
aktiviteler belirli kentlerde güvenlik sorunları
olduğunu göstermektedir. Ayrıca, seyahat etmeyi
güçleştirebilen güvenlik kaygıları yaygındır.
Bölgedeki güvenlik sorununun yanında Irak’taki,
özellikle de Kuzey Irak’taki yönetim belirsizliğ
i, ülkenin merkezinde ve güneyinde hemen
her gün meydana gelen intihar saldırıları bu
kaygıları daha da artırmaktadır. Güvenlik kaygı
ları hem sanayi yatırımlarını hem başta turizm
olmak üzere diğer hizmet sektörü yatırımları
nı etkilemektedir.
Güvenlik sorunlarını yoğun olarak yaşamış illerdeki
girişimciler yatırım ve istihdam yaratma konusunda
bölgedeki güvenlik sorununu ön plana
çıkartmaktadır. Bilinen bir gerçek olarak, güvenlik
kaygısını taşıyan sermayenin alacağı risk daha
büyük olduğundan bu riske değer bir ortamın ve
de olanakların sağlanması önerilmektedir.
Diyarbakır Valiliği’nin işadamlarıyla gerçekleştirdiğ
i yatırımcı anketi çalışmasına göre bölgede
yatırımı olan girişimcilerin % 41’inin karşılaştığı
sorunların önde gelenlerinden biri de güvenlik
sorunudur. Özellikle istihdam yaratan ihracata
dönük mermer işletmeciliği bu sektörlerin başı
nda gelmektedir (Diyarbakır Valiliği, 2005).
İller Yüksek Doğurganlık Hızına Karşılık
Göç Vermektedir
Bölgedeki nüfus yoğunlaşmasının dört ilde olduğ
u görülmektedir: Diyarbakır, Erzurum, Şanlı
urfa ve Van. Bu illerin nüfusları 800.000’in
üzerindedir. Ardahan, Bayburt, Gümüşhane, Iğ-
dır ve Tunceli illerinin nüfusları ise 200.000’in
altındadır. İl nüfusları ile kişi başına düşen
GSYİH karşılaştırması yapıldığında kişi başına
gelir ile il nüfuslarının pozitif ilişki içinde oldukları
görünmektedir. Bu durum bize bölgedeki
gelir durumu ile nüfusun etkileşim içinde bulunduğ
unu, gelir artırıcı politikalar belirlenirken
il nüfuslarının dikkate alınması gerektiğini
göstermektedir.
Tunceli ili hariç, hem doğu hem de güneydoğu
illerinin doğurganlık hızı ülke ortalamasının
üzerindedir. Bazı illerde bu oran iki katından
fazladır. 2003 yılında gerçekleştirilen Nüfus ve
Sağlık Araştırması sonuçlarına göre Doğu Anadolu
Bölgesi’nde doğurganlık hızı 3,8, Güneydo-
ğu Anadolu Bölgesi’nde ise 4,2’dir. Türkiye ortalaması
ise 2,3’tür. Bu veriler bölge nüfusunun ülke
ortalamasından daha hızlı arttığını, ancak
göç nedeniyle nüfus artış hızının Doğu Anadolu’da
ülke ortalamasının altında, Güneydoğu
Anadolu’da ise üstünde olduğunu göstermektedir.
Türkiye genelinde doğurganlık ile kişi başı-
na düşen gelir arasında negatif bir ilişki söz konusu
iken bu ilişki bölgede daha zayıftır. Ancak
doğurganlık ve lise okullaşma oranına bakıldı-
38
ğında, bölge illerindeki doğurganlık oranının
Türkiye ortalamasına göre lise okullaşma oranı
ndan daha olumlu etkilendiği görülmektedir.
Bu da doğurganlığın Türkiye ortalamasına getirilmesi
için eğitim seviyesinin artırılmasının gerekli
olduğunu hatırlatmaktadır.
Araştırma kapsamına alınan illerin durumuna
bakıldığında 1990-2000 yılları arasında Ardahan,
Bayburt, Kars ve Tunceli illerinde nüfus
azalması görülmektedir. Bu iller 2000 yılında
1990 yılı nüfuslarından daha az nüfusa sahiptirler.
Diyarbakır, Şanlıurfa ve Van illerinde ise
özellikle yüksek bir artış söz konusudur. Bu iller
doğal nüfus artışının yanında güvenlik nedeniyle
köyleri boşaltılmış yerleşimlerden oldukça
fazla sayıda göç almış konumdadır. Tunceli ili
hariç bütün illerde doğurganlık hızı ülke ortalaması
nın üstünde görülmektedir. Bölgedeki nüfus
belirli illerde yoğunlaşmakta, hem kırsal
alan hem küçük kentler nüfus kaybetmektedir.
39
GRAFİK 2.1: DOĞURGANLIK HIZI (DİE, 2000)
TABLO 2.3: 2000 YILI GENEL NÜFUS SAYIMINA GÖRE İLLERİN NÜFUS BÜYÜKLÜĞÜ
200.000’DEN AZ 201.000 - 400.000 401.000 - 600.000 601.000 - 800.000 800.000 +
ARDAHAN BİNGÖL AĞRI ARDAHAN DİYARBAKIR
BAYBURT BİTLİS BATMAN MARDİN ŞANLIURFA
GÜMÜŞHANE ERZİNCAN MUŞ ERZURUM
IĞDIR HAKKARİ VAN
TUNCELİ KARS
SİİRT
ŞIRNAK
Türkiye ortalamalarına bakıldığında gelir düzeyi
yüksek illere doğru bir nüfus göçünün olduğu
görülmektedir. Bölge illerinin tümünden 1990’lı
yıllarda oransal olarak dışarıya göç verilmiştir.
Göçler, şehirleşme oranlarında değişikliklere yol
açmıştır. Kırsal kesimden şehirlere göç eden nüfus
göç ettiği kentlerde genellikle gecekondularda
yaşamaktadır. Türkiye genelinde şehirleşme
ile kişi başına düşen GSYİH arasında pozitif bir
ilişki bulunmaktadır ve bu oldukça doğaldır.
Aynı ilişki bölge illerinde de mevcuttur. Geliri
yüksek illerde şehirleşme oranı da yüksektir.
Ancak bu duruma istisna olarak Hakkari, Şırnak,
Bitlis ve Ağrı gösterilebilir. Bu iller, kişi başı
na gelir düzeyi olarak bölge ortalamasına göre
en altlarda yer almalarına karşılık şehirleşme
düzeyi olarak bölge ortalamasına yakındırlar.
Nüfus yoğunluğu ise gelirle ters orantılı olarak
seyretmektedir. Fakir illerde nüfus yoğunluğu
daha yüksektir. Ancak burada da Diyarbakır,
Şanlıurfa, Adıyaman, Batman ve Mardin’i bölge
ortalamasından farklı bir konumda incelemek
gerekmektedir. Söz konusu illerin hem kişi başı-
na gelir düzeyi hem nüfus yoğunlukları bölge
ortalamasından yüksektir.
Bölgenin hane halkı büyüklüğü Türkiye ortalaması
ndan yüksektir. Kişi başına düşen gelir ile
hane halkı büyüklüğünün Türkiye’nin diğer
bölgelerinde olduğu gibi ters ilişki içinde oldu-
ğu görülmektedir. Dolayısıyla hane halkı büyüklüğ
ünü Türkiye ortalamasına yaklaştırmak
kişi başına düşen gelirin artmasına yardım edecektir.
Bu eğilimin dışında davranış gösteren iller
ise Diyarbakır, Şanlıurfa, Adıyaman, Mardin,
Batman ve Siirt’tir. Bu iller bölge ortalaması
na göre daha yüksek gelir düzeyine sahip olmakla
birlikte göreceli olarak yüksek hane halkı
büyüklüğüne ve doğurganlık oranına sahiptir.
40
GRAFİK 2.2: İLLERİN NÜFUSU (DİE, 2000)
41
GRAFİK 2.3: NÜFUSUN GELİŞİMİ (DİE, 1990 - 2000)
GRAFİK 2.4: İLLERİN ŞEHİRLEŞME ORANI (DİE, 2000)
Bölgede Sağlık Sorunları Büyük
Boyutlardadır
Bölge illerinde bebek ölüm oranları Türkiye ortalaması
ndan yüksektir. Kişi başına düşen gelirin
daha düşük olduğu illerde bu oran daha da
yüksektir. On bin kişi başına düşen hekim sayısı
Türkiye ortalamasından düşüktür. Hekim sayısı
kişi başına düşen gelir ile doğru orantılı olarak
artmaktadır. Erzurum dışındaki bölge illerinde
kişi başına düşen hasta yatağı sayısı ülke ortalaması
ndan düşüktür.
42
GRAFİK 2.5: İLLERİN HANE HALKI BÜYÜKLÜĞÜ (2000)
GRAFİK 2.6: HEKİM BAŞINA DÜŞEN NÜFUS (DİE, 2000)
Eğitim, İllerin Önemli Sorunlarının
Başında Gelmektedir
Bölgede okullaşma oranı Türkiye ortalamalarından
bir miktar aşağıdadır. İlköğretimde ülke ortalaması
ile sadece 3-4 puan dolayında bir fark
olmakla birlikte ortaöğretimde okullaşma oranı
na bakıldığında fark giderek açılmaktadır.
Özellikle lise ve meslek liselerindeki okullaşma
oranları bölgede kişi başına düşen gelir ile doğru
orantılıdır. Bu da, bu tür okullara yapılacak yatı-
rımların bölgedeki kişi başına düşen gelirin artı-
43
GRAFİK 2.7: İLLERDE BEBEK ÖLÜM ORANI (BİNDE) (DİE, 2000)
TABLO 2.4: 21 İLDE İLKÖĞRETİMDE OKUYAN ÖĞRENCİLERİN SAYISAL DAĞILIMI
İLKÖĞRETİMDE 21 İL TOPLAMI
2004-2005 YILI ORANSAL DAĞILIM
SINIŞAR KIZ ERKEK TOPLAM KIZ ERKEK
1 144.405 160.541 304.946 47,35 52,65
2 130.550 146.311 276.861 47,15 52,85
3 120.998 140.182 261.180 46,33 53,67
4 125.625 146.982 272.607 46,08 53,92
5 120.514 148.189 268.703 44,85 55,15
6 98.789 137.716 236.505 41,77 58,23
7 76.492 127.728 204.220 37,46 62,54
8 6.254 115.966 178.506 35,04 64,96
TOPLAM ÖĞRENCİ 879.913 1.123.615 2.003.528 43,92 56,08
1-5. SINIF TOPLAM 642.092 742.205 1.384.297 46,38 53,62
6-8. SINIF TOPLAM 237.821 381.410 619.231 38,41 61,59
Kaynak: Milli Eğitim İstatistikleri, 2005, Ankara.
rılması için pozitif katkı yapacağını göstermektedir.
Diyarbakır, Şanlıurfa, Adıyaman, Siirt,
Mardin ve Batman ise bu eğilimin dışında olan
iller olarak göze çarpmaktadır.
Bölgedeki 21 ilde çocukların hem zorunlu eğitime
katılımında hem eğitime katıldıktan sonra
devamlarının sağlanmasında sorunlar bulunmaktadı
r. Ayrıca, kız çocuklarının beşinci sınıftan
sonra 6-8. sınışara devamında da sorunlar
vardır. İlköğretimi tamamlayan çocukların ancak
yarısı ortaöğretime devam etmekte, bu oran
kızlarda üçte bire kadar düşmektedir. 21 ilde meslek
lisesine giden öğrenci sayısı 70.000 dolayındadı
r. Bu sayı İstanbul’da meslek lisesine giden öğ-
rencilerin 1/3’ü, Türkiye’nin ise % 6,7’sidir.
Kamu Yatırımlarının Payı Hızla
Azalmaktadır
Türkiye’de 1990’lı yıllarda tasarruşarın ve sabit
sermaye yatırımlarının GSMH içindeki payı giderek
azalmıştır. Azalan kamu yatırımları uzun
yıllar ulaştırma ve enerji üzerinde yoğunlaşmıştı
r. Mali büyüklük olarak büyük meblağlar tutan
bu gibi yatırımların istihdam kapasitesi devamlı
olamamaktadır. İstihdam sağlayacak imalat sanayisi
yatırımları ise özel sektör tarafından yapı
lmakta olup, genellikle batı bölgelerinde gerçekleştirilmektedir.
Teşvik verilen yatırımlar incelendiğinde de bölgeye
verilen yatırım teşviklerinin diğer bölgelerden
genellikle daha az olduğu görülmektedir.
Nitekim, kişi başına düşen imalat sanayisi elektrik
tüketim rakamları da benzer bir bilgiyi vermektedir.
Bölgedeki elektrik tüketim verileri
Türkiye ortalamasının çok altındadır. Türkiye’de
kişi başına gelir ile kişi başına düşen imalat
sanayisi elektrik tüketimi arasında pozitif bir
korelasyon bulunmakta iken, bölge illerinde aynı
ilişkiyi kurmak mümkün değildir. Bu durum
bize bölge illerinin gelir kaynakları arasında
imalat sanayisinin yerinin sınırlı olduğunu göstermektedir.
Aynı şekilde kişi başına düşen imalat
sanayisi katma değeri incelendiğinde de Türkiye
ile bölge illeri arasında büyük farklar oldu-
ğu ortaya çıkmaktadır.
Bölgede sigortalı ve ücretli olarak çalışan kişilerin
sayısı Erzurum, Diyarbakır ve Şanlıurfa’da
yoğunlaşmaktadır. Diğer illerde ise sigortalı sayı
sı bakımından belirgin bir farklılık gözlenme-
44
GRAFİK 2.8: BÖLGE İLLERİNDE KİŞİ BAŞINA VERİLEN YATIRIM TEŞVİKLERİ (1995 - 2002)
mektedir. Emekli aylığı alanların Erzurum ve
Diyarbakır’da en yüksek sayıda oldukları, diğer
illerde ise kişi başına düşen gelir ile pozitif bir
korelasyon içinde olduğu görülmektedir. Bu da
bize bölge illeri için emekli maaşının gelirde pozitif
bir katkı yaptığını göstermektedir.
45
GRAFİK 2.9: BÖLGE İLLERİNDE SİGORTALI ÇALIŞAN VE EMEKLİ AYLIĞI ALANLARIN SAYISI (2000)
GRAFİK 2.10: BÖLGE İLLERİNDE ÜCRETLİ ÇALIŞANLARIN VE KADINLARIN TOPLAM İSTİHDAMA ORANI
(DİE, 2000)
Altyapı Sorunları Gelişmenin Önünde
Engel Olarak Görülmektedir
Bölge illerinin hemen hemen tamamında ulaşı
m, enerji ve organize sanayi bölgeleri altyapısı
yetersizdir. Bu eksikliğin yanında eğitim yetersizliğ
i, yerel pazarın gelişmemiş olması, nitelikli
eleman temininde karşılaşılan sorunlar ve girdi
temini gibi temel sorunlar mevcuttur.
Bölgede asfalt yol oranı Türkiye ortalamasının
neredeyse üçte biridir. İçme suyu götürülen yerler
ise Türkiye ortalamasına yakındır. Sadece Diyarbakı
r ve Batman’da büyük bir sorun olduğu
gözlenmektedir.
Teşvikler Bölgenin Kalkınmasını
Sağlamamaktadır
Farklı tarihlerde farklı hükümetler tarafından
özellikle bölgesel eşitsizliği ortadan kaldırmayı,
yatırımları ülke sathına yaymayı ve istihdamı
artırarak sosyal sorunların çözümüne katkı sağ-
lamayı amaçlayan teşvikler çeşitli türlerde ve biçimlerde
gerçekleştirilmiştir. Başlıca teşvikler
şunlar olmuştur: Yatırım indirimi, gümrük muaŞyeti,
KDV desteği, vergi resim ve harç istisnası,
uygun koşullu kredi, hibe, arsa tahsisi, enerji
desteği, çalışanların sosyal güvenlik katkılarında
46
GRAFİK 2.11: BÖLGE İLLERİNDE ASFALT KÖY YOLLARININ TOPLAM KÖY YOLLARINA ORANI (DİE, 2000)
TABLO 2.5: BÖLGELER İTİBARIYLA 1995-2001
YILLARI YATIRIM TEŞVİKLERİ TOPLAMI
(2001 YILI FİYATLARIYLA, MİLYAR TL)
1995-2001 YILLARI YATIRIM TEŞVİKLERİ TOPLAMI
BÖLGELER BELGE ADEDİ YATIRIM TUTARI İSTİHDAM KİŞİ %
MARMARA 10.739 87.168.539 657.713 44,2
AKDENİZ 3.136 29.924.601 198.464 15,2
İÇ ANADOLU 4.096 24.106.450 249.346 12,2
EGE 4.856 23.231.446 286.430 11,8
G.DOĞU ANADOLU 1.844 14.160.739 113.694 7,2
KARADENİZ 2.141 8.396.936 152.392 4,3
DOĞU ANADOLU 871 4.007.901 54.686 2,0
KÖY TOPLAMI 5.128 28.701.419 351.409 14,5
ÇOK BÖLGELİ 374 6.422.896 39.323 3,3
TÜRKİYE MUH. HARİÇ 27.683 190.996.614 1.712.725 96,7
TÜRKİYE MUH. DAHİL 28.057 197.419.510 1.752.048 100,0
(1) İllere dağıtılamayan, birden fazla ili kapsayan yatırımlar "Çok bölgeli" başlığı altında
verilmiştir.
Kaynak: Hazine Müsteşarlığı
indirim, bazı harcamaların vergiden düşülmesi,
zararın ileriye aktarılması, yeniden değerleme
ve hızlandırılmış amortisman.
AKP hükümeti de 29 Ocak 2004’te yatırım ve istihdam
olanaklarının artırılması amacıyla bazı
illerde vergi ve sigorta primi teşvikleri, enerji
desteği ve yatırımlara bedelsiz arsa ve arazi teminini
öngören 5084 sayılı kanunu çıkarmıştır. Bu
kanun kapsamına 2001 yılında kişi başına
GSYİH 1.500 USD altındaki iller alınmıştır. Bu
kanun 12 Mayıs 2005’te 5350 sayılı kanunla de-
ğiştirilerek kapsama, DPT tarafından 2003 yılı
için belirlenen sosyoekonomik gelişmişlik sıralaması
na göre endeks değeri eksi olan 13 ilin daha
eklenmesi kararlaştırılmıştır.
Teşvik Kanunu organize sanayi bölgesine sahip
yerleşimlerde avantajlı olanaklar tanımaktadır.
Ancak bölgede bu olanaklardan yararlanabilecek
il sayısı oldukça azdır. Henüz son teşvik kanunları
nın etkilerine yönelik herhangi bir araştırma
47
GRAFİK 2.12: BÖLGE İLLERİNDE YATIRIMLARA VERİLEN TEŞVİKLER TOPLAMI (1995 - 2002)
GRAFİK 2.13: BÖLGELERİN YATIRIM TEŞVİKLERİNDEN ALDIĞI ORTALAMA PAY (1995 - 2004) (HM)
olmamasına karşın gazete haberleri ve yüz yüze
görüşmeler, son teşvik uygulamalarının bölge illerinde
hem yatırımları hem de istihdamı artıracak
nitelikte olmadığını göstermektedir. Yine bu
teşvikten yararlanacak olan iller ağırlıklı olarak
bölge dışındaki iller olacaktır. Diyarbakır Valili-
ği’nin gerçekleştirdiği yatırımcı anketine göre
anketi yanıtlayanların % 79’u, uygulanan teşviklerin
bölgeye yatırım çekme konusunda yetersiz
olduğu görüşündedir. Bölge işadamlarının ifadelerine
göre son teşvik kanunu farklılık yaratmamı
ş, yatırım için avantajlı konumda olan iller bu
kanundan yararlanmıştır. İşadamları, ayrıca kanunun
il, il grupları ve sektör bazında teşvik içermediğ
i için koşulları yetersiz olan illerde yatırım
risklerinin karşılanmasına yönelik olanaklar yaratmadığı
görüşündedir.
Özel Sektör Yatırım Yapmamaktadır
Bölgede sermaye birikimi oldukça zayıftır. Kişi
başına düşen banka mevduatı çok düşük düzeydedir.
Kişi başına düşen banka kredisi miktarı ise
kişi başına düşen GSYİH ile ters orantılıdır. Harcanabilir
gelir arttıkça kullanılan kredi miktarı
da azalmaktadır. Kişi başına düşen kredi miktarı
Kars, Ardahan, Iğdır, Tunceli, Erzincan, Bayburt
ve Erzurum’da en yüksek düzeydedir. Son yıllarda
kamu tarafından Şanlıurfa ve Diyarbakır dı-
şında bölge illerinin hiçbirinde büyük ölçekli
yatırım yapılmamıştır. Özel sektör yatırımları
ise çok zayıf kalmıştır.
Hizmet Sektörü Gelişmemiştir
Bölgede sanayi gelişmediği gibi hizmetler sektörü
de gelişmemiştir. DPT ile TÜSİAD’ın ortaklaşa
yaptıkları Türkiye’de Bölgesel Gelişme Politikaları
Sektör-Bölge Yığınlaşmaları araştırmasında
da belirtildiği gibi, bölgede hizmet sektörü bakı-
mından herhangi bir yığınlaşma görülmemektedir.
Tarım Sektörü Ancak Bazı Ürün
Gruplarında Etkindir
Bölge illeri dışındaki illerde bitkisel üretim de-
ğeri ile kişi başına düşen GSYİH’nın ters orantı-
lı olduğu görülmektedir. Bu da bize diğer illerde
gelirin, bitkisel üretimden farklı alanlardan elde
edildiğini göstermektedir. Ancak bölge illerinde
ise bunun tam tersi bir durum söz konusu olup,
48
GRAFİK 2.14: BÖLGE İLLERİNDE KİŞİ BAŞINA DÜŞEN MEVDUAT VE KREDİ MİKTARI (2000)
gelirin bitkisel üretim değeri ile doğrudan ilişkisi
bulunmaktadır. Özellikle Şanlıurfa ve Diyarbakı
r’da bu değerler oldukça yüksektir. Aynı durum
canlı hayvan için de geçerlidir. Bu durumda
Şanlıurfa ve Diyarbakır’a Erzurum ve Van’ı da
eklemek gerekir. Bütün tarımsal ürünler Türkiye
çapında ele alındığında gelir düzeyi ile negatif
bir ilişki söz konusu iken başlıca bölge illerinde
pozitif bir ilişki görülmektedir. Yığınlaşma
endeksleri göz önüne alındığında bölgenin küçükbaş
hayvan üretiminde avantajlı olduğu görülmektedir.
Bu illerin başında da Şanlıurfa, Diyarbakı
r, Erzurum, Van, Ağrı ve Muş gelmektedir.
Diğer bir ifadeyle bu illerin gelirlerinin tarı
msal üretimle büyük ilişkisi vardır.
Bölge İllerinden Yapılan İhracat Çok Azdır
Bölge illeri ihracatı Türkiye ortalamasına göre
düşüktür. 1997 yılı verileri incelendiğinde bölgeden
en fazla ihracatın Şırnak, Iğdır, Diyarbakır
ve Mardin illerinden yapıldığı görülmektedir.
Ayrıca üzerinde durulması gereken bir konu da
1997 yılı için kişi başına düşen GSYİH ile bölge
illeri ihracatı arasında negatif bir ilişki olması-
dır. Yani kişi başına düşen gelirin düşük olduğu
iller o dönemde daha fazla ihracat yapmaktaydı-
lar. 2004 yılına geldiğimizde ise bu eğilim değişmiş,
kişi başına düşen gelir ile ihracat arasında
pozitif bir ilişki ortaya çıkmıştır. Bütün bunlara
karşın bölgenin ihracatı halen çok düşük olup
artırılması gerekmektedir. Özellikle İran, Irak,
Suriye, Gürcistan gibi komşu ülkelerle büyük ticaret
yapma imkanları yaratılabilir. Bunun için
2003 yılında bir Bakanlar Kurulu Kararı ile Sı-
nır Ticaret Merkezleri (STM) kurulması kararı
alınmıştır.
Yaşam standartlarının düşük ve işsizliğin ciddi
boyutlarda olduğu bölgede ekonomik, sınai
ve ticari gelişmenin hızlandırılması ve sınır ticareti
uygulamasına özellikle ihracat açısından
ivme kazandırılması amacıyla, komşu ülkelere
sınırı bulunan illerdeki gümrük hatlarında Sınır
Ticaret Merkezleri Kurulmasına İlişkin
25/3/2003 tarihli ve 2003/5408 sayılı Bakanlar
Kurulu Kararı, 10 Nisan 2003 tarihli ve 25075 sayı
lı Resmi Gazete'de yayımlanmıştır.
Bu çerçevede, Artvin, Ardahan, Ağrı, Kars, Iğ-
dır, Van, Hakkari, Şırnak, Mardin, Şanlıurfa,
Gaziantep, Kilis ve Hatay illerinde STM kurul-
49
GRAFİK 2.15: BÖLGE İLLERİNDE KİŞİ BAŞINA TARIMSAL ÜRETİM DEĞERİ (2000)
ması, ayrıca bu illere komşu Erzurum, Muş, Bitlis,
Siirt, Diyarbakır, Batman ve Adıyaman illerinin
de “mücavir il” kapsamında bu uygulamadan
yararlandırılmaları öngörülmüştür.
Buna göre, İran ile varılan mutabakat sonucunda,
2004 yılı başında Hakkari-Esendere, Ağrı-
Sarısu ve Van–Kapıköy’de STM'ler faaliyete geçmiştir.
Ancak aradan geçen zaman içinde söz konusu
merkezler beklenen gelişmeyi gösterememiştir.
Kalkınma Program ve Projelerinin
Etkinliği Zayıftır
Bölge illerine yönelik kalkınma program ve projeleri,
hibe ve kredi sağlayan kuruluşlar aracılı-
ğıyla 30 yıldır uygulanmaktadır. Dünya Bankası
(DB) ve Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu
(International Fund for Agricultural Development
- IFAD) tarafından Şnanse edilen Erzurum Kırsal
Kalkınma Projesi, yine IFAD Şnansörlüğünde
gerçekleştirilen Muş-Bingöl Kırsal Kalkınma
Projesi, DB tarafından Şnanse edilen Doğu Anadolu
Havzaları Rehabilitasyon Projeleri ve Erzincan-
Sivas Kırsal Kalkınma Projesi yanında, on
beş yıldır Güneydoğu Anadolu illerinde uygulanmakta
olan GAP Projesi bunlar arasındadır.
Ayrıca üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve
özel şirketler de toplumsal kalkınma amaçlı
programlarla projelere destek vermektedir. Günümüzde
ise AB tarafından Şnanse edilen bölgesel
kalkınma programları uygulanmaktadır.
Bu program ve projelerin uygulanmasından çı-
karılan önemli derslerin başında;
• Kamu kuruluşlarının proje kapsamında
verdiği taahhütleri zamanında yerine getirmemiş
olmaları,
• Proje bütçesiyle uygulamalar arasında uyumun
öngörülmemesi ve yatırımların gecikmeli
olarak gerçekleştirilmesi,
• Program planlama sürecine yerel aktörlerin
katılımının yeterince sağlanmaması,
• Projelerde entegrasyonun yeterince dikkate
alınmaması ve tek boyutlu uygulamaların
gerçekleştirilmesi,
• Özellikle tarımsal projelerde kredi temini
ile teknik hizmetlerin paralel yürümemesi,
kredilerin amaç dışı kullanımının önlenememesi,
• Projelerde sosyal sermayenin geliştirilmesine
yönelik yatırımların yetersiz olması, Şziki
yatırımlara öncelik verilmesi,
• Projeler arasındaki koordinasyonun yetersizliğ
i,
gelmektedir.
Bugüne kadar bölgeye yönelik kalkınma stratejilerinin
tartışıldığı toplantılar genellikle bölge
dışındaki illerde ve bölgedeki yerel yönetici ve
mülki amirlerin temsil edilmediği ortamlarda
yapılmıştır. Yani bölgenin kalkınması için ortaya
konulan görüşler, bölgenin çok uzağında şekillenen
ve çoğu defa bölge gerçekleriyle bağ-
daşmayan bir çerçevede şekillenmiştir. Bunun
sonucunda ortaya konulan Şkir ve projelerin hayata
geçirilmesi ve istenilen sürede sonuçlandı-
rılması mümkün olmamıştır.
GEREKÇE
Son on yıldır hazırlanan ekonomik politika dokümanları
nda bölgeler arasındaki gelişmişlik
farklarının azaltılmasına yönelik temel gerekçeler
arasında gelişmişlik farklarının yarattığı göç
50
GRAFİK 2.16: BÖLGE İLLERİ İHRACATI
(1997 - 2004)
ve bu göçe bağlı sorunlar ön plana çıkarılmaktadı
r. Ayrıca yoksulluğa bağlı olarak büyük kentlerde
yaşanan asayiş sorunları, sokakta çalışan ve
yaşayan çocuklar sorunu diğer gerekçeleri oluşturmaktadı
r.
Araştırma kapsamında bölge insanlarıyla yapı-
lan görüşmelerde bölgenin gelişmemesinin ve
geri kalmasının hem nüfus hem de sermayenin
göçüne neden olduğu ve bu durumun gelişmişlik
farkını daha da artırdığı ifade edilmektedir.
Araştırma sonuçları da bunu göstermektedir.
Ayrıca bölgeye yönelik cazibe ortadan kalkmaktadı
r. Bu durum yaşam kalitesi ve ortamının kötüleşmesiyle
sonuçlanmakta, sosyal sorunların
kaynağı haline gelmektedir. Yoksulluk kültürel
bir durum almakta ve sosyal yardımlara bağımlı
lık artmaktadır. Bölgede kamu yardımlarıyla
yaşamaya yönelik süreç hızla yaygınlaşmaktadır.
Bölge halkının yeşil kart sahipliliği ile Sosyal
Yardımlaşma ve Dayanışma Vakışarından yararlanma
oranı her yıl artmaktadır.
Uluslararası kuruluşlara göre bölgeler arasındaki
dengesizlik makroekonomik dengelere olumsuz
olarak yansımakta, bu bölgelerden toplanan
vergilerden daha fazlası o bölgeler için harcanmaktadı
r. Aynı zamanda bölge kaynakları ekonomik
yaşama yeterince katkıda bulunamamaktadı
r. Diğer taraftan, Avrupa Birliği katılım sürecinde
bölgeler arasındaki gelişmişlik farkları-
nın azaltılması katılımın bir önkoşulu olarak
görülmektedir.
Yukarıdaki gerekçelere ek olarak, bölgeye yatırım
yapılmasını zorunlu kılan koşullar aşağıdadır;
• Stratejik kaynakların kullanılması: Bölge do-
ğal kaynaklar bakımından önemli bir potansiyele
sahiptir. Bu kaynakların en stratejik
olanı sudur. Su ve diğer kaynakların bölgenin
gelişmesine yönelik olarak etkin kı-
lınması gerekmektedir.
• Tarihi ve kültürel zenginlik ve çeşitlilik: Do-
ğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri tarihi,
kültürel zenginlik ve çeşitlilik bakımından
önemlidir. Bu zenginliğin ve çeşitliliğin devamı
nın sağlanması nüfusun orada yaşaması
yla mümkündür. Nüfusun orada yaşaması
nı sağlamak gelişmeyle mümkün olacaktı
r.
• Komşu ülkelerle alışveriş potansiyelinin geliştirilmesi:
Bölge illerinin çevresinde yatırım
ve ticaret potansiyeli bakımından altı ülke
bulunmaktadır. Ayrıca bu komşu ülkelerin
ötesinde de ticaret potansiyeline sahip ülkeler
yer almaktadır. Potansiyeli olan ülkelere
yönelik ticareti öngören yatırımlar bölgeye
yapılmalıdır. Yabancı yatırımcıların bölgeye
yatırım yapmaları sağlanarak girişimcilerin
komşu ülkelere yatırım yapmalarının
önüne geçilmelidir.
• Yoksulluğun kalıcılığının önlenmesi: Bölgesel
gelişmişlikteki dengesizliğe müdahale edilmemesi
halinde yoksulluk yaygın ve kalıcı
hale gelecektir. Yoksulluğun önlenmesi ve
kamunun sosyal yardımlarına bağımlılığın
azaltılmasına yönelik müdahalelere gereksinim
bulunmaktadır.
• Cazibenin kaptırılmaması: Komşu ülkeler
nezdinde bölgenin politik olarak zayıf düşmesinin
önlenmesi, cazibenin bölge ülkelerine
kaptırılmaması ve bölgesel ölçekte etkili
bir politika yürütülmesi gerekmektedir.
BÖLGE İÇİN KURUM VE KİŞİLERİN
GÖRÜŞLERİ
Araştırma kapsamında, bölge ve bölge dışındaki
15 ilde, 286 kişiyle, bölgenin mevcut gelişmişlik
durumu, geçmişte ve en son çıkarılan istihdamı
artırıcı teşviklerin etkileri ile bölgenin ekonomik
gelişmesine yönelik olarak gerçekleştirilebilecek
kısa dönemli çözümler konusunda, yarı
yapılandırılmış soruların kullanıldığı görüşmeler
yapılmıştır. Bu görüşmelerde başta yerel girişimciler
olmak üzere mümkün olduğunca toplumun
her kesiminin katılımı öngörülmüş,
meslek örgütleri temsilcileri, Sivil Toplum
Kuruluşları’nın (STK) temsilcileri, akademisyenler
görüşme kapsamında yer almıştır. Alan
çalışmasında hükümetin kısa dönemde yapabileceklerinin
dışında öneriler de dile getirilmiş,
ancak bu rapora kısa dönemde gerçekleştirilebilecekler
alınmıştır.
51
Sanayileşme İçin Altyapı
Görüşme yapılan hemen hemen tüm girişimcilerin
üzerinde durduğu konuların başında altyapı,
sermaye ve insan kaynaklarının yetersizliği gelmektedir.
Özellikle elektrik, ulaşım ve iletişim (internet)
olanaklarının yetersiz olduğu ve bu yetersizliğ
in süreklilik arz ettiği belirtilmektedir. Elektrik
kesintilerinin sık yaşanıyor oluşu ve ulaşım
yollarının yetersizliği başlıca konular arasında yer
almaktadır. Örneğin, alan çalışması esnasında Diyarbakı
r Organize Sanayi Bölgesi’nde (OSB) girişimcilerle
yapılan görüşmeler esnasında elektriğin
üç saat kesildiği görülmüş ve bu durumun zaman
zaman olduğu ifade edilmiştir. Teşviklerden Organize
Sanayi Bölgelerinin avantajlı biçimde yararlanı
yor olması, ancak buna karşılık bölge illerinin
çoğunda OSB’nin olmayışı veya mevcut
OSB’nin yetersizliği teşviklerden yararlanmayı sı-
nırlamaktadır. Örneğin Ağrı OSB’nin yaklaşık on
yıldır tamamlanamadığı, Şanlıurfa OSB’nin parsel
sayısının dolmasına rağmen ikinci OSB’nin henüz
faaliyete geçirilemediği bilinmektedir.
Eğitim ve Sağlık
Bölge illerinin, eğitim ve sağlık göstergeleri bakı
mından Türkiye’de en geri konumda olduğu
görülmektedir. Bu durum görüşmelerde üzerinde
durulan konular arasında yer almıştır. Görüşmeciler
özellikle ilköğretim kız çocuklarının
katılım oranının Türkiye ortalamasının altında
olduğunu, ortaöğretime katılım oranının ise çok
yetersiz bulunduğunu belirtmektedirler. Girişimcilerin
eğitim konusunda üzerinde durdukları
en önemli sorun, yeterli nitelikte ve sayıda
meslek personelinin olmayışıdır. Bunlara bağlı
olarak yükseköğrenime katılım oranı da düşmektedir.
Eğitim alanındaki bir diğer önemli
sorun da bölgedeki öğretmen sayısının ve niteli-
ğinin yetersizliği, öğretmenlerin bölgede uzun
süre kalmamaları, bölgede kalmaları için olanakları
n yaratılamamasıdır. Öğretmenlerin konut
ve diğer sosyal gereksinimlerini karşılayacak
olanaklardan yoksun kalmaları önemli bir sorun
alanı olarak görülmektedir. Buna ek olarak eğitime
yönelik Şziki yatırımların da yeterli olmadığı
dile getirilmektedir.
Bölge illerinde yer alan üniversitelerin bölgenin
kalkınma sürecine yeterli katkıda bulunmadığı
inancı yaygındır. Başta ziraat, veterinerlik ve
sosyal bilimler bölümleri olmak üzere, üniversitelerin
hem kentlerden hem de bölgenin kalkınma
sürecinden yalıtılmış olduğu, üniversite kaynakları
nın bu sürece yönelik olarak planlanmadığı
sürekli olarak ifade edilmektedir.
Sağlık alanında da benzer görüşler dile getirilmektedir.
Hem sağlık personeli hem Şziki yatı-
rımların eksikliği sürekli gündeme gelmektedir.
Hükümetin sağlık personeli açığını kapatmaya
yönelik teşvik girişimlerinin de yetersiz kaldığı
görülmektedir. Ayrıca sağlık personelinin bölge
koşullarında Şziksel mekan ve sosyal olanaklar
bakımından da yeterli imkana sahip olmadığı,
bu nedenle bölgede çalışma isteklerinin azaldığı
belirtilmektedir.
Yaşanılabilir Kentler
Yapılan görüşmelerde üzerinde durulan konulardan
biri de bölge illerinin yaşam ortamları-
nın yeterli olmayışıdır. Sosyal gereksinimlerini
karşılayabilecek; sağlık, eğitim ve özel sektör
elemanlarının uzun süreli çalışabilecekleri ve ailelerinin
de sürekli kalabilecekleri nitelikli sosyal
alanlar bulunmamaktadır. Özellikle nitelikli
eğitimcilerin ve sağlık personelinin bölgede
uzun süreli kalmalarını sağlayacak sosyal olanakları
n sağlanması gerektiği ifade edilmektedir.
Bu konu özellikle küçük ölçekli kentler ile
kısa sürede aşırı göç almış kentlerde daha sık
gündeme gelmektedir. Nüfusu küçük kentlerde
sosyal gereksinimleri karşılamaya yönelik olanaklar
hemen hemen yok denecek kadar azdır.
Kalabalık kentlerde de kısa sürede aşırı büyümenin
getirdiği kentsel sorunlar yoğun olarak görülmektedir.
Yatırım ve İstihdamın Teşviki
Bölgedeki girişimciler, mevcut yatırımı ve istihdamı
teşvik uygulamalarında, özellikle son teşvik
kanununda bölge illerine yatırım yapılması-
nı çekici kılacak unsurlar bulunmadığını ifade
etmektedirler. Ayrıca teşvik kapsamındaki il sa-
52
yısının fazlalığı ve kanunun çıkışının ardından
on dört ay gibi kısa bir sürede değiştirilerek il
kapsamının genişletilmesi, işletme başına istihdam
edilecek kişi sayısının ondan otuza çıkarılması,
iller arasında teşvik farklılıkları yaratılmaması
nedeniyle teşvik kapsamında gerçekleştirilen
yatırımların özellikle batı illerine yöneleceğ
i ifade edilmiştir. Görüşme yapılan bölge girişimcileri
hükümetin bu konuda samimi olmadığı
nı ve güven vermediğini belirtmektedirler.
Yeni teşvik yasası hakkında hem bölge içinden
hem bölge dışından çok farklı görüşler alınmıştı
r:
• Teşvik dışında bırakılan illerdeki işadamları
haksız rekabet yaratıldığı görüşündedirler.
Özellikle birbirine yakın veya aynı sektörde
üretim yapacak olan girişimciler ve
teşvik yasasından önce yatırım yapmış olanları
n, yasa çıktıktan sonra yatırım yapanlarla
aynı hakları elde edememiş olmasının da
haksız rekabet yarattığına inanılmaktadır.
• KOBİ’ler yeni teşvikleri haksız rekabet nedeniyle
eleştirirken, mevcut serbest bölgelere
yıllardır verilen imtiyazların süregitmesini
istemektedir.
• Birçok ildeki sanayi ve ticaret odaları mevcut
teşviklerin yararına inanmamaktadır.
a. Bölge dışındaki bir ilin ticaret ve sanayi odası
başkanı, “Teşvik yasası yanlışlarla doludur.
Sektörel teşvik olmadığı için ihtiyaçtan fazla
üretimi olan sektörler teşvik ediliyor. Ulaşım
sorunlarımızın çözümlenmemiş olması, İstanbul,
Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlere
uzaklığımız ve çevremizdeki illerin de teşvik
kapsamına alınması yatırımcının ilimize gelmesine
mani oluyor” demektedir.
b. 5084 sayılı Teşvik Yasası’ndan yalnızca birkaç
ilin yararlanabildiğini söyleyen bölge illerinden
bir tanesinin ticaret ve sanayi odası başkanı,
“Teşvik uygulamasından istenilen sonuç
alınamadı. Ankara’nın batısındaki iller varken
kimse doğuya gelip yatırım yapmadı” dedi.
Teşvik kapsamına alınan illerin şartlarının
dikkate alınmadığını, batıdaki illere verilen
teşvik ile Doğu ve Güneydoğu’daki illere verilen
teşviklerin aynı olduğunu ifade eden başkan,
batıdaki iller ile doğudaki illere aynı teşvik
verildiği takdirde, İstanbul’daki ya da Batı
Anadolu’daki yatırımcının doğuya gelip
yatırım yapmasına gerek kalmadığını, teşvik
kapsamındaki il sayısının 36’dan 49’a çıkarılması
nın da bu olumsuzlukları artırdığını söyledi.
Ayrıca, 5350 sayılı yasa hükümleri ile yeni
kurulacak işletmelerde zorunlu istihdam
şartının 10’dan 30’a çıkarılmasının yatırımcı-
ları zorladığını belirtti.
c. İstanbul Ticaret Odası (İTO) yetkilileri, mevcut
sistemin işlevselliğine inanmadıkları için,
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’ni
yerli ve yabancı yatırımcılar için cazip hale
getirecek yeni bir teşvik sistemi üzerinde çalı
ştıklarını ve “noktasal ve sektörel teşvik”
üzerinde durduklarını bildirdi.
• Teşviklerden yararlanmada başarılı olan
doğu illeri de oldu: Malatya Ticaret ve Sanayi
Odası, teşvik kapsamındaki Malatya ilinde
yapılan yeni yatırımlarla 3.476 kişiye istihdam
sağlandığını, yatırım yapan Şrmaları
n enerji desteğinde de en yüksek payı aldığı
nı, istihdam ve enerji desteğinden yararlanmada
diğer illerin önünde yer aldıkları
nı belirtti.
• Teşviklerin iyi işlemesine gerekçe olarak yatı
rımcının “azmi, kararlılığı” gibi genel nedenler
gösterilirken, bunların işe yaraması-
nı sağlamak için önce kamu sektörünün yatı
rım reformları ve kurumsal reformlar
yapması gerektiği vurgulandı.
i. Devletin eksik altyapıyı tamamlaması;
ii. Yerel önceliklere mali kaynak aktarımı-
nın sağlanması;
iii. Sağlık personeli, öğretmen, girişimci vb.
eğitilmiş insanların ve ailelerinin beklentilerini
karşılayacak bir yaşam ortamı
nın yaratılması;
iv. Bürokrasinin geç işlemesinin önüne geçilmesi
ve prosedürlerin basitleştirilmesi;
v. Verilen teşviklerin bölgeye uyumunun
sağlanması ve örneğin, Kars gibi doğu
illerinde inşaat mevsiminin sınırlılığı
53
göz önüne alınarak “teşvikler” için verilen
sürenin 5 değil 10 yıl olması;
vi. Baraj ve sulama kanalları gibi kamu yatı
rımlarının öncelikli olarak gerçekleştirilmesi;
vii. Kars-Tişis demiryolu projesinin hayata
geçirilmesi için gerekli kamu yatırımları
nın yapılması;
viii. Kars, Erzurum ve diğer illerdeki havaalanları
nın uluslararası seferlere açılarak
gümrük işlemlerinin kolaylıkla yapı
labilmesinin sağlanması;
ix. Doğal gazdan bölge illerinin de yararlanma
olanağının sağlanması;
x. Sarıkamış Kayak Merkezi gibi mevcut
tesislerin cazibesini artıracak altyapı çalı
şmalarının hazırlanacak master-plan
çerçevesinde tamamlanması;
xi. Organize Sanayi Bölgelerinin tam kapasite
ile çalışır duruma gelmesi amacıyla
eksikliklerinin giderilerek yatırım ve işletmeler
için teşvik tedbirlerinin alınması
ve örneğin Bitlis gibi, Organize Sanayi
Bölgesi ve sanayisi olmayan bu 21
ilin çoğunda devlet tarafından gelir artı-
rıcı, hayat standardını yükselten tedbirlerin
alınması;
xii. Yöre halkının ve yöre dışından gelenlerin
sosyal gereksinimlerini karşılayacak
sinema, tiyatro ve diğer kültür faaliyetleri
için mekanların yaratılması
bu talepler arasındadır.
Teşvikler kapsamında hızlı, sınırlı ancak kısa süreli,
yatırımları birden artıracak, bölgeye özgü
ve iller bazında konu/sektör öncelikli, ihracata
dayalı ve istihdamı artırıcı, denetim mekanizması
güçlü yeni bir teşvik düzenlemesinin gündeme
getirilmesi beklenmektedir.
Sınır Ticareti
Bölge illeri altı ülkeyle sınır konumdadır. Ancak
bu komşularla ilişkiler zayıftır. Sınırdaş ülkelere
dair uluslararası sorunlar illerde rahatsızlık yaratmaktadı
r. Suriye, İran, Ermenistan ve Kuzey
Irak’ın uluslararası arenadaki konumu, ilişkilerin
istenildiği ölçüde geliştirilmesini sınırlamaktadı
r. Hükümetin sınır ilişkilerini ve ticaretini
geliştirme konusundaki atılımları bölge halkı
tarafından yetersiz bulunmakta, daha cesur ve
çözüme yönelik girişimler talep edilmektedir.
Sınır kapılarının sayısının artırılması, girişimcilerin
birlikte iş yapmalarının sağlanması, ticareti
yapılan malların çeşitlilik kazanması, sınır kapı
larının modernize edilmesi suretiyle geçiş sürecinin
hem hızlandırılması hem de bürokrasinin
azaltılması ve Irak’taki güvenlik sorununa
çözüm bulunması başlıca talepler arasında yer
almaktadır.
Bölge illerinin komşu ülkelerle, başta ticari olmak
üzere diğer ilişkilerinin de zayıf olduğu
bellidir. Bu ilişkilerin geliştirilmesinde önemli
bir rol üstlenebilecek olan sınır kapılarının yetersizliğ
i ve bürokratik sorunlar, komşu ülkelerin
girişimcileriyle işbirliği olanaklarının yaratı
lamamasına yol açmaktadır. Komşu ülkelerin
özellikle tüketim mallarına gereksinimi olduğu
bilinmekte ve bölge illerinin bu gereksinimi
karşılama potansiyeli bulunmaktadır. Ticaretin
üretimi de destekleyeceği görülmektedir.
Yasal altyapısı hazır olan ancak bir türlü etkin
olarak uygulamaya geçirilemeyen Sınır Ticaret
Merkezleri’nin yeniden ele alınması, test amaçlı
laboratuvarların kurulması ve dolayısıyla, ticareti
yapılacak ürünlerin çeşitlendirilmesi istenmektedir.
Günümüzde, özellikle Kuzey Irak ve Kuzey Irak
üzerinden Irak’ın tamamında tüketim gereksinimlerinin
önemli bir kısmı Türkiye tarafından
karşılanmaktadır. Ancak sınır kapılarındaki denetim
ve bürokratik sorunlar ve Irak’taki güvenlik
sorunu gibi nedenler, bölgenin önemli istihdam
alanlarından biri olan taşımacılık ve ticareti
olumsuz etkilemektedir.
Turizm
Sanayi yatırımlarının kısa dönemde gerçekleşmesine
yönelik umudun yüksek olmaması nedeniyle,
turizm, bölgenin daha yaşanılır kılınması-
na yönelik istihdam alanlarından biri olarak
gündeme gelmektedir. Bölgede turizme açılabile-
54
cek iki temel alan kuzeyde entegre doğa ve kış turizmi,
güneyde ise tarih, kültür ve din turizmidir.
Görüşülen kişiler turizmin bölgenin kalkınması
için önemli alanlardan biri olduğunu, bölgenin
turizm çeşitliliği konusunda potansiyele sahip
olduğunu, ancak bu konuya odaklanan bir yaklaşı
m benimsenmediğinden bir türlü gelişme
kaydedilmediğini ifade etmektedirler. Bölgede
son yirmi yıldır güvenlik sorunlarının yarattığı
olumsuz havanın bunda doğrudan etkili olduğunu
da eklemektedirler. Buna rağmen son zamanlarda,
özellikle iç turizmin yavaş yavaş hareketlenmeye
başladığını ifade ederek, komşu ülkelere
yönelik, başta inanç turizmi olmak üzere,
bir turizm atağı başlatılmasının ve hükümetin
teşvikler kapsamında bu sektöre yönelik bölgesel
bir yaklaşımı benimsemesinin önemi üzerinde
durmaktadırlar.
Turizmin diğer sektörleri de harekete geçirece-
ğini; özellikle kentlerin daha yaşanır kılınacağı-
nı; ulaşım, telekomünikasyon, konaklama ve gı-
da sektörü, arkeolojik kazılar vb. alanlarda sürekli
ve geçici istihdamı artıracağını ifade etmektedirler.
Ayrıca, bölge ülkelerinden turist
çekmek amacıyla büyük bir kampanya çalışması
nın başlatılması talep edilmektedir.
Güvenlik Sorunu
1980’li yılların ortalarından itibaren bölge illerini
etkileyen güvenlik sorunu, buna bağlı olarak
son on yılda güvenlik nedeniyle boşaltılan köyler,
1990’lı yılların başında ortaya çıkan ve uzun
süren Körfez krizi, illere sınır ülkelerdeki yerel
ve uluslararası sorunların (Suriye’ye yönelik baskı
lar, Irak’a yönelik harekat, İran’a yönelik nükleer
enerji girişimleri, Ermenistan’la Dağlık Karabağ
sorunu, Gürcistan’da yönetim değişikliği)
hem kamu hem de özel sektör yatırımlarının
gerçekleşmesinde önemli engeller olduğu ileri
sürülmektedir. Bu sorunların bölgeye sermaye
gelmesini engellemenin yanı sıra bölge sermayesinin
batıya kaçmasına da neden olduğu ifade
edilmektedir.
Ayrıca, ihracata dayalı ekonomik politikalar
kapsamında, son 20 yılda kamu teşviklerinin yukarı
da belirtilen nedenlerle bölge illerinde yeterince
kullanılamamış olmasının bölgedeki mevcut
sermayenin ve insan kaynaklarının bölgeyi
terk etmesine yol açarak bölgeler arasındaki
dengesizliği daha da artırdığı ifade edilmektedir.
Özellikle insan kaynaklarının bu nedenle zayı
şadığı düşünülmektedir. Ayrıca, son 20 yılda,
bölge dışında yaşayan kişilerde ve girişimcilerde
bölgeye yönelik olarak, “güvensizlik” temelli
önyargıların oluştuğu düşünülmektedir.
Boşaltılan Köyler
Güvenlik gerekçesi ile boşaltılan köyler sorunu
devam etmekte olup, kısmen köy boşaltmaları
kısmen de doğal süreçle ortaya çıkan göç durumu
nedeniyle bölgede kırsal alanların hızla boşaldığı
görülmektedir. Bu hızlı göçün bölge
kentlerinde zaten yetersiz olan altyapıyı daha da
yetersiz hale getirdiği, kentlerin yaşanılamaz
duruma gelmesine yol açtığı belirtilmektedir.
Kentlerde sosyal yardımlara bağımlı bir nüfusun
ortaya çıktığı, bu kesimlere yönelik yeterli
hizmet sunul(a)madığından, başta sokakta çalı-
şan çocuk sorunu olmak üzere, asayiş sorunları-
nın büyüdüğü ifade edilmektedir.
Köy boşaltma sürecinden zarar görenlerin tazminatları
nın gerçekçi ölçülerde acilen ödenmesi ve
köye dönmek isteyenlere dönüş sürecinde destek
verilerek üretim sürecine katılmalarının sağlanması,
dönmeyecekler için kentlerde yerel yönetimlerle
işbirliği içerisinde yaşanılır mekanlar
yaratılmasına yönelik geçici istihdam programları
nın uygulanması talep edilmektedir.
Diğer Konular
Görüşülenlerin bölge hakkında ve istihdamın
artırılması konusundaki diğer görüşleri ise;
• Yakın geçmişte Şnansal yatırım araçlarının
ve rant getirilerinin yüksekliği bölgede sermaye
sahiplerinin üretime yönelik yatırımları
nı sınırlandırmış, bölge sermayesi üretim
dışı faaliyetlerden gelir elde etmiştir;
• Bölgede istihdamı artırıcı faaliyetlerin başı
nda kirlenmemiş topraklarda organik ta-
55
rımın desteklenmesi ve organize organik
tarım bölgesi kurularak teşviklerin bu kapsamda
verilmesi;
• Özellikle yaş ve işlenmiş sebze sanayi yatı-
rımlarını da geliştireceği düşünülen seracı-
lığın istihdamı artırabilecek diğer bir alan
olarak görülmesi;
• Bölge ülkelerine hizmet verebilecek Şanlı-
urfa, Gaziantep ve Suriye girişimcileriyle
birlikte kurulabilecek, vergi indirimi uygulanan
bir teknoparkın desteklenmesi;
• Tarımsal faaliyetlerin yoğun olduğu ve sulu
tarımın yaygın yapıldığı illerde ihracata dayalı
tarım organize sanayi bölgelerinin kurulması
nın teşvik edilmesi ve bu kapsamda
marka yaratma ve pazarlamaya destek verilmesi;
• Kamunun araştırma, planlama, danışmanlı
k, Şnansman vb. çalışmalarını gerçekleştirecek
uzmanlarının bölgede bulunması, yerel
üniversitelerinin kaynaklarını bölge kalkı
nmasına yönlendirmesinin sağlanması;
• Ortadoğu ülkelerinde bulunan büyük ölçekli
süt ve besi sığırcılığının gereksinimi
olan kuru ot ve silaj miktarının bölge ülkelerinden
karşılanmasına yönelik girişimin
başlatılması;
• Turistik nitelikteki tarihi ve doğal alanların
altyapı sorunlarının çözülmesi amacıyla,
özellikle ulaşım ve restorasyon çalışmaları-
nın genişletilmesi; hem sektörü geliştirme
hem de geçici istihdam sağlamak amacıyla
arkeolojik kazıların artırılması, tarihi yerlerin
çevre düzenlemesi ve restorasyon çalışmaları
na öncelik verilmesi; bu alanlara ulaşı
mın kolaylıkla sağlanması;
olarak özetlenebilir. Ayrıca:
• Güneydoğu Anadolu’da mermercilik sektörü
istihdam yaratması ve ihracata konu olması
bakımından önemli bir alandır. Çin,
Güney Kore, İtalya vb. ülkelere ham veya işlenmiş
mermer satılmaktadır. Kırsal alanda
güvenlik koşulları sağlandıkça işletmeye
açılan ocak sayısı artmakta, mermer işleme
tesisleri kurulmaktadır. Ayrıca yabancı yatı
rımcıların da ilgisi çekilmektedir. Sektör
bazında tanıtım, markalaşma ve pazarlama
olanaklarının geliştirilmesine yönelik destek
istenmektedir.
• Arıcılık, özellikle topraksız ve işsiz gençlerin
istihdamına yönelik önemli bir faaliyet
konusu olarak önerilmektedir. Ayrıca arıcı-
lığa bağlı olarak arı ürünleri endüstrisinin
de geliştirilmesi, kaliteli ürünlerin ihraç
edilmesine yönelik bölgede entegre bir çalı
şmanın başlatılmasının mümkün olduğu
vurgulanmaktadır.
• Bölge illerinde riski yüksek, ancak yeni Şkirlere
yatırım konusunda destek verecek
bir mekanizma kurulması istenmektedir.
Özellikle yeni Şkirler, uluslararası ilişkiler
ve pazarlama konularında kamunun deste-
ğine gereksinim duyulmaktadır.
• Bölge illerinde hizmet sektörünün zayıf olduğ
u, hatta bazı alanlarda faaliyetlerin yetersiz
olduğu belirtilmektedir. İstihdam yaratacak
önemli hizmet alanlarından biri de
kurum ve kent temizliği ile hazır yemek
(catering) hizmetleridir. Bu hizmetlerin geliştirilmesine
yönelik destekleme çalışması
önerilmektedir.
• Kamu kuruluşlarının koordinasyonsuz ve
verimsiz çalıştığına dair Şkir birliği mevcuttur.
Bu kuruluşların girişimcilere bilgi sağlamaları
ve kolaylaştırıcı olmaları beklenmekte;
yatırım ve istihdamın artırılmasına yönelik
kamu kuruluşlarının ortak çalışma programı
hazırlamaları istenmekte, memur ve
yöneticilerin çözüm üretme kapasiteleri yeterli
görülmemektedir. Hükümetin bu konuda
çözümler üretmesi istenmektedir.
ÖZET
Bölgenin kalkınmasına yönelik olarak, yerel
toplumun, girişimcilerin, meslek örgütü ve STK
temsilcilerinin, bölge dışında görüşme yapılanları
n hükümet tarafından kısa dönemde gerçekleştirebileceğ
ini düşündükleri önerileri özetle
şöyledir:
• Yatırım ortamının iyileştirilmesine yönelik
altyapı (ulaşım, iletişim, enerji vs.) çalışmaları
na bir an önce kaynak aktarılmalı, bu
kapsamda bölge illerindeki OSB’ler tamamlanmalı,
yeni OSB’ler açılmalıdır.
56
• Bölgenin ihtiyacına göre nitelikli eleman
sağlayacak eğitim kurumları acilen desteklenmeli
ve bu okullardan mezun olacakları
n öncelikli olarak yörede istihdamı sağ-
lanmalıdır.
• Yatırımları ve istihdamı teşvik kanunu, mevcut
deneyimlerden yararlanılarak yeniden
ele alınmalı; bölge illerine özgü sınırlı süreli,
konu/sektör bazlı ve yatırımı oldukça cazip
kılacak desteklerle yerel, ulusal ve uluslararası
yatırımcıların bölgeye gelmelerini sağlayacak
radikal düzenlemeler yapılmalıdır.
• Kuzey Iraklı, Suriyeli, İranlı, Azeri ve Gürcü
girişimcilerin sınırda bölge girişimcileriyle
ortak yatırım yapmalarını sağlayacak
modeller üzerinde durulmalıdır.1
• Kuzey Irak başta olmak üzere komşu ülkelere
ve diğer bölge ülkelerine yönelik ihracata
dayalı yatırımlar teşvik edilmeli, bu
kapsamda yarım kalmış tesisler tamamlanmalı
ve işletme sermayesi olanakları artırılmalı
dır.
• Bölge illerinde ihracata dayalı ve turizm gibi
istihdam yaratacak sektörlere özel teşvikler
verilmelidir.
• Sınır kapılarında yaşanan bürokrasi, ticaretin
önünde önemli bir engel olarak görülmektedir.
Sınır kapılarının modernizasyonu
sağlanmalı ve işlemler hızlandırılmalıdır.
Bölge dışındaki girişimcilerin bölgeye yatırım
yapmalarına yönelik görüşler ise aşağıdaki gibidir:
• Yatırım yapılacak alanlara yönelik yan sanayinin,
nitelikli işgücünün varlığı ve pazarlara
yakınlığı (ulaştırma ve lojistik) önkoşuldur.
Komşu ülkelerdeki girişimcilerin
bölgeye ortak yatırım yapmaları sağlanmalı
dır.
• Türkiye’nin batısında veya yurtdışında kapanan
fabrikaların bölge illerine taşınması-
na destek verilmelidir.
• Kamu çalışanlarının bölgedeki girişimcilere
yönelik yol gösterici ve kolaylaştırıcı rolleri
etkin kılınmalı, nitelikli kamu personelinin
bölgede uzun süreli çalışmasına yönelik
destekler sağlanmalıdır.
• Bölgeye yönelik kalkınma tasarılarına bölge
aktörlerinin (yerel yöneticiler, STK’lar,
girişimciler vs.) katılımı sağlanmalıdır.
• Bölge girişimcilerinin devletten beklentileri
fazladır. Bu beklentiler yerine girişimcili-
ği destekleyecek, cesaretlendirecek faaliyetler
ön planda tutulmalıdır.
• Hükümetlerin teşvikler, kararlar konusunda
istikrarlı olması ve güven vermesi sağ-
lanmalıdır.
• Bölgedeki bürokrasinin kolaylaştırıcı, destekleyici
olması sağlanmalı, denetim mekanizmaları
şeffaf olmalıdır.
• Organik tarımın geliştirilmesine yönelik
teknik, Şnansal ve alansal ortamlar hazırlanmalı
dır.
• Eğitim ve sağlık göstergelerinin iyileştirilmesine
yönelik nitelikli personel istihdamı-
nı sağlayacak önlemlerin alınması gerekir;
özellikle bu personelin bölgede uzun süreli
istihdamı için yaşanılacak mekanlar ve ortamlar
yaratılmalıdır.
• Köylerin boşaltılması nedeniyle zarar görenlerin
tazminatlarının bir an önce ödenerek
geri dönmek isteyenlerin dönüşlerinin
hızlandırılması ve üretim sürecine katılımları
sağlanmalıdır.
• Bölge üniversitelerinin kalkınma sürecine
katılımını sağlayacak çalışmalar yapılmalı,
üniversite olanakları bölge kalkınmasına
seferber edilmelidir.
• Yerel yönetimler desteklenmeli, yaşanılabilir
kentler yaratılmasına yönelik program ve
projelere Şnansal katkı sağlanmalı, bu projeler
yoluyla geçici istihdam yaratılmalıdır.
BÖLGE İÇİN HAZIRLANMIŞ
ARAŞTIRMA VE ÖNERİLER
Bölgeler arasındaki gelişmişlik farklarının nedenleri,
boyutları ve durumu hakkında akademisyenler,
kamu kuruluşları, meslek örgütleri,
STK’lar, uluslararası kuruluşlar ve bireyler çeşitli
araştırmalar gerçekleştirmiş ve bu kapsamda
öneriler geliştirmişlerdir. Bu bölümde bölgesel
kalkınma, yatırım ve istihdam teşvikleri ve özel-
57
1 Azerbeycan ve Dağlık Karabağ sorununun yakın gelecekte çözülemeyeceği varsayı-
mından hareketle, Ermenistanlı girişimciler listeye eklenmemiştir. Ancak, ortak yatı
rımın dışında, turizm gibi başka ilişkiler geliştirmek mümkündür.
likle bölgeye özgü araştırmalar ve öneriler üzerinde
durulmaktadır.
Uluslararası İşçi Göçü ve Bölge Kalkınması
Bölgesel kalkınma farklarının yarım yüzyıldır
farkında olan birçok hükümet, bölge ve batı arası
ndaki gelişmişlik farkını kapatmak için çeşitli
tedbirler almıştır. Örneğin, 1960’ların sonlarında
başlayan yurtdışına işçi göçü, ilk yıllarda
Marmara Bölgesi kaynaklı olmuş ve 1972’de Almanya’ya
giden Türk işçilerinin yarısından ço-
ğunun bu bölgeden çıktığı görülmüştür. Bunun
üzerine yurtdışına gitme önceliği bölgesel kotalara
bağlanmış ve hatta geri kalmış bölgelere öncelik
verilmiştir (Kudat, 1978).
Ancak bu uygulamadan beklenen yarar farklı
nedenlerle elde edilememiştir. İşçi göçünün
alan/veren ülkeler arasında anlaşmaya bağlı olması
ve incelenen bölgeden yeterli sayıda işçinin,
örneğin okuryazarlık gibi, istenen koşulları
sağlayamaması nedeniyle yeterli sayıda müracaatı
n alınmaması sonucunu yaratmıştır. Türk
hükümeti bölgesel kotalar oluşturduktan hemen
sonra, konut sorunları nedeniyle Almanya ve di-
ğer işçi alan ülkeler karı veya kocası yurtdışında
çalışan insanların eşlerini işçi olarak almayı tercih
etmeye başlamış ve böylece zaten çoğunluğu
gelişmiş bölgelerden çıkmış kadın ve erkek işçiler
eşlerinin de işçi olarak gelmelerini sağlamış,
dolayısıyla bölge kökenli yurtdışı çıkışları yeterli
boyuta ulaşamamıştır. Giden işçilerin gönderdikleri
paraların çok büyük bir bölümü de gelişmiş
bölgelere gitmiş, hatta bölge kökenli işçiler
bile batılı müteahhit şirketlerin cazip teklişeri
karşısında yatırımlarını özellikle Marmara Bölgesi’nde
yapmıştır. Böylece son 40 yıldır kalkınma
stratejileri ile ilgilenenlerin olumlu bir etken
olarak gördüğü uluslararası işçi göçü bölge için
yararlı olmamış, yurtdışındaki işçilerin yatırımları
ve tasarruşarı bu geri kalmış yörelere çekilememiştir.
İşçi tasarruşarını teşvik nedeniyle
çeşitli hükümetlerin ve devlet bankalarının uyguladığı
politikalar geri kalmış bölgelere özel
yatırımları çekme konusuna odaklanmamıştır.
Dünya Bankası gibi kalkınma kuruluşlarının
üzerinde özellikle durduğu göç olgusunun
olumlu yönleri Türkiye ve ülkenin bir yarısı için
son derece geçerli olurken, zaten geri olan yarısı
bu imkandan yararlanamamıştır. Tersine, göçün
genellikle adım adım gelişmesi sonucu, batıdan
yurtdışına giden işçilerin yerini doğudan gelenler
doldurmaya başlamış ve sürekli batıya yönelen
göç, üzerinde durduğumuz 21 ilin nüfusunun
azalmasına neden olmuştur. Göç olgusunun
daha genç, daha eğitimli, daha deneyimli insanları
çekmesi nedeniyle (veya o insanların diğerlerinden
daha atılgan ve kendine güvenli olmaları
nedeniyle), bölgedeki dinamik öğeler batıya
kaymış ve gerçekten yoksul, yaşlı, eğitimsiz bir
grubu geride bırakmıştır.
Teşvikler ve Bölgesel Kalkınma
Küçük ve Altuğ (2005), Önder ve Lenger (2003),
(1998), Altınbaş, Doğruel ve Doğruel (2002), İsmihan,
Metin-Özcan ve Tansel (2002), Şliztekin
(1998), Altuğ ve Şliztekin (2005), Öğüt ve Barbaros
(2003), Karaca (2005) bölgesel yatırımları incelemişler
ve teşviklere rağmen bölgesel uçurumun
süregeldiğini bildirmişlerdir. Örneğin,
Öğüt ve Barbaros (2003), UNDP’nin İnsan Kalkı
nması ve Yoksulluk Endeksleri’ni kullanarak
bölgeleri karşılaştırmışlar ve teşviklerin bölgesel
dengeleri değiştirmedeki başarısını incelemişlerdir.
Araştırmacılar, teşviklerin sürekli değiştiğ
ini gözlemlemiş ve bunun ülkedeki makroekonomik
ve siyasal dengesizlikten kaynaklandığı
sonucuna vararak, her dönemde Marmara
Bölgesi’nin teşviklerden en büyük payı aldığı-
nı göstermiştir.
Kamu ve Özel Yatırımların Etkileri
İsmihan, Metin-Özcan ve Tansel (2002) kamu ve
özel sektör yatırımları arasındaki ilişkiyi incelemiş,
Altuğ ve Şliztekin (2005) verimlilik ve büyüme
arasındaki ilişkiyi bölgesel bazda araştırmı
ştır. Küçük ve Altuğ, DİE verilerine dayanarak
1980-2000 yılları arasında 67 kente yapılan
kamu ve özel yatırımları, bunların yoğunluğunu
ve katma değerlerini incelemişler ve kişi başına
hesaplara dayanan bulgularını bölgesel haritalara
yansıtmışlardır.
58
1980-2000 yılları arasında kişi başına özel sektör
yatırımlarının Marmara Bölgesi’nde yoğunlaştı-
ğı, kullanılan birçok göstergelerle ortaya çıkmış,
Tunceli, Bingöl, Batman, Siirt ve Hakkari’ye, bu
dönemde, 10 veya daha fazla kişiyi istihdam eden
hiçbir özel sektör yatırımı yapılmamıştır. Gaziantep,
Kayseri, Adana, Kahramanmaraş ve
Amasya gibi kentler ise bu dönemde özel sektör
imalat yatırımlarını çekmekte daha başarılı olmuş
ve devletin geliştirdiği sanayi bölgeleri özel
sektöre yararlı olmuştur. Kamu yatırımlarında
da önde giden Marmara Bölgesi iken, kişi başına
net devlet yatırımlarından Tunceli, Hakkari,
Batman ve Bingöl 20 yılda hiçbir yarar görmezken;
Erzurum, Ağrı, Van, Kars, Erzincan, Sivas
ve Adıyaman oldukça yarar görmüştür. Kamu
yatırımlarının bölgelere dağılımının özel yatı-
rımlarla karşılaştırıldığında biraz daha dengeli
olduğu görülmektedir.
Teşvikler ve Etkinliği
Hazine Müsteşarlığı’nın hazırladığı ve teşvikleri
birçok açıdan inceleyen bir araştırma (Duran,
2002) hem aşağıdaki görüşleri ortaya çıkarmış
hem de kamu teşviklerinin ve bunların etkinliklerinin
giderek daha sınırlı hale geleceği görüşünü
savunmuştur. Araştırmaya göre Türkiye’de
yatırım, üretim ve ihracat konularında tutarlı,
istikrarlı, kararlı ve birbiriyle uyumlu bir “reel
sektör stratejisi” bulunmamaktadır. Ayrıca, 1980
sonrası dönemde benimsenen “dışa dönük kalkı
nma stratejisi”ni destekleyen kamu politikaları
nın etkisi giderek zayışamıştır. Özel kesim sabit
sermaye yatırımları geleneksel sektörlerde
yoğunlaşırken bilgi yoğun, yüksek katma değer
yaratan teknolojik yatırımlarda kayda değer bir
gelişme görülmemekte ve en azından incelediğimiz
bölgede yatırım, üretim ve ticaretin uluslararası
trendlere uygun gelişememesi rekabet gücünü
tamamen zayışatmaktadır. Ucuz emeğe
dayalı rekabet politikalarıyla uzun vadede sürdürülebilir
bir kalkınma düzeyine ulaşmak
mümkün görülmemektedir.
Aynı araştırmaya göre, kamunun reel kesim için
ayırdığı kaynaklar sembolik düzeylere inmiş ve
eskiden olduğu gibi cazip ve cömert teşviklerle
özel kesim yatırımlarının desteklenme imkanı
kalmamıştır. Cari kaynak yapısıyla, sürdürülebilir
bir kalkınma düzeyini gerçekleştirecek sabit
sermaye yatırımlarını Şnanse etmek mümkün
görünmemektedir. Ayrıca, kamunun tasarruf
açığının giderek artması piyasada Şnansman maliyetlerinin
aşırı derecede yükselmesine yol açmı
ştır. Yaşanan şiddetli krizler hem Şnans piyasaları
nda hem de reel kesimde ciddi oranda kaynak
kaybına neden olmuştur. Gelecek dönemde
istikrarlı bir kalkınma düzeyini yakalayabilmek
için gerekli sabit sermaye yatırımlarını Şnanse
edecek yerli kaynaklar yetersizdir ve Şnans piyasaları
bunu besleyecek güçte değildir. Son yıllarda
yapılan sabit sermaye yatırımlarının büyük kısmı
Şrma öz kaynaklarıyla Şnanse edilmiştir. Üstelik,
reel politikaları tasarlayan, planlayan ve denetleyen
kurumlarda eksiklikler bulunmaktadır
ve reel kesimin kamudaki muhatabı belli değildir.
Sadece yatırım teşvik işlemleriyle ilgili 20’ye
yakın kamu ve özel kurum uygulamalara müdahil
olabilmekte ve uygulayıcı kurumlar arasında
eşgüdüm bulunmamaktadır. Bürokratik hantallığı
n, yatırımlar önündeki en önemli engelleyici
faktör olduğu tüm otoriteler tarafından kabul
edilen temel bir olgudur. Türkiye’nin rakiplerine
oranla yatırım ve üretim maliyelerinde dezavantajları
bulunmakta (örneğin enerji, vergiler ve istihdam
üzerindeki işveren payları) ve bunlara
bölgedeki sorunlar eklendiğinde yabancı yatırımları
çekme olanağı kalmamaktadır.
Sözü geçen araştırma, yatırım teşvik amaçlı kullanı
lacak araçların cazibesini ve yatırımlar üzerindeki
etkinliğini yitirdiğini göstermiştir. Türkiye’nin
yatırımlara sağladığı teşvikler rakip ülkelerle
kıyaslandığında, bu ülkelerin teşvikten
yararlanmayan yatırımlarının Türkiye’nin teşvikli
yatırımları düzeyine karşılık geldiği görülmektedir.
Ayrıca, Türkiye’de yatırımların yer
(bölge) seçimini etkileyecek boyutta bir teşvik
aracı bulunmamaktadır. Gerçekleşen yatırımlar
doğal seyrinde gelişerek cazibe merkezlerinde
(gelişmiş bölgelerde) yoğunlaşmaya devam etmiştir.
Bu nedenlerle, bu araştırma bazı tedbirler
üzerinde yoğunlaşmıştır. Önerilen politikalar,
kaynaklar 21 en geri kalmış ile yönlendirildiğinde
ve bu illere odaklandığında bölgeler arası
59
dengeyi sağlamakta yardımcı olabilir ve şunları
içermektedir:
• Herhangi bir kaynak gerektirmeyen yatı-
rımların önündeki tüm engeller kaldırılmalı
dır;
• Genel olarak güven esasına dayalı, kırtasiyeciliğ
i ortadan kaldıran, daha çok teknolojiden
yararlanan, hızlı, pratik ve yatırımcı-
ların herhangi bir aracıya gerek duymasını
önleyecek basitlikte bir bürokratik yapı
oluşturulmalıdır;
• Yapılacak düzenlemeyle yatırım teşvik belgesi
ve yabancı sermaye izinleri “bir gün”
içinde yatırımcıya verilebilmelidir;
• Bürokratik yapı yeniden organize edilerek
rasyonelleştirilmeli ve reel kesimle ilgili yatı
rım, üretim ve ticaretle ilgili birimler “tek
çatı” altında toplanmalıdır;
• Kaynakların verimli alanlara yönlendirilerek
daha etkin kullanımını sağlamak için
bir “çerçeve strateji” geliştirilmeli ve teşvikler
belirlenen strateji doğrultusunda kullandı
rılmalıdır;
• Çok genel ve yaygın bir teşvik politikası yerine,
kapsamı daraltılmış ve güçlü araçlarla
donatılmış “paket teşvik programları” geliştirilmelidir;
• Doğrudan Şyatlara yansıyarak rekabeti
bozma potansiyeli taşıyan destek unsurları
(enerji desteği vs.) kullanılmamalıdır;
• Teşviklerin, gelirin kamu aracılığıyla yeniden
dağıtım mekanizmalarından biri olması
nedeniyle, hedeşeri, araçları ve yararlanma
kriterleri açık ve net olmalıdır;
• Teşvik politikasının bir ayağını öncelikli
sektörler (teknoloji, AR-GE, yenilik, yazılım
vs.) bir ayağını KOBİ yatırımları, bir ayağını
da bölgesel kalkınma oluşturmalıdır;
• Gelir ve Kurumlar Vergisi ve KDV oranları
indirilmeli ve özellikle Kalkınmada Öncelikli
Yöreler’de daha avantajlı oranlarda uygulanmalı
dır;
• Endüstri bölgeleri ve Kalkınmada Öncelikli
Yöreler yeniden belirlenerek, buralarda yapı
lacak yeni yatırımlar için 10 yıllık vergi
muaŞyeti sağlanmalı ve bunun asla değiştirilmeyeceğ
i garanti edilmelidir;
• Yatırım ve iş yapmada bürokrasiyi artıran
vergi, resim ve harçlar ya da “işlem vergileri”
bütünüyle kaldırılmalıdır.
Son Yatırımı ve İstihdamı Teşvik Kanunu
Expo Channel TV’de yayınlanan Anadolu’yu Teşvik
adlı, 5084 sayılı Teşvik Kanununda yer alan
illere yönelik programın yapımcı, yönetmen ve
sunucusu Mahiye Sabuncuoğlu tarafından hazı
rlanan rapor, başta Başbakan olmak üzere ilgili
kurum ve kişilere gönderilerek paylaşılmıştır.
Raporda, teşvik kapsamında yer alan iller hakkı
nda özet bilgiler yer almakta, teşvik uygulamaları
nın iller bazındaki etkilerinin sayısal büyüklükleri
verilmektedir. Rapora göre, 2005 yılı
Nisan ayı sonu itibarıyla, teşvik kapsamındaki 21
bölge ilinde başvuru sayısı 362, arsa tahsis edilen
proje sayısı 148, proje aşamasındaki Şrma sayısı
75, inşaat aşamasındaki Şrma 40, üretime geçen
Şrma sayısı 30, yasayla yaratılan istihdam 1.434,
öngörülen istihdam 8952, gerçekleştirilen yatı-
rım 41 milyon YTL, öngörülen yatırım ise 240
milyon YTL’dir.
21 il dışında kalan ve 5084 sayılı yasa kapsamındaki
diğer 15 ilde teşvike başvuru sayısı 1.632, arsa
tahsis edilen Şrma sayısı 674, proje aşamasındaki
Şrma sayısı 316, inşaat aşamasındaki Şrma
285, üretime geçen Şrma 90, yasayla yaratılan istihdam
6.336, öngörülen istihdam 91.113, yasayla
gerçekleştirilen yatırım 577 milyon YTL, öngörülen
yatırım miktarı 2,58 milyar YTL’dir.
Buna göre, Nisan 2005 sonu itibarıyla 5084 sayı-
lı Teşvik Yasası kapsamındaki 36 ilin sekizinde
hiç yatırım yapılmadığı görülmüştür. Toplam
başvuru sayısı 1.994 olmuş ve bunlardan 822’sine
bedava arsa tahsisi yapılmıştır. Dolayısıyla, arsa
tahsis edilen 822 Şrmanın 120’si üretime geçerek
7.770 kişiyi istihdam etmiş bulunmaktadır. Kalan
yatırımların 391’i proje, 325’i ise inşaat aşaması
nda olup, bu Şrmaların öngördükleri toplam
istihdam ise 100.065 kişidir. Yasa kapsamında
başvuru yaparak arsa tahsisi yapılan 822 Şrmanı
n öngördüğü yatırım bedeli ise 2,83 milyar
YTL olup, bu tutarın 619 milyon YTL’si Şili olarak
gerçekleşmiştir.
60
Yukarıda da görüldüğü üzere, yatırımı ve istihdamı
artırmaya yönelik 5084 sayılı Teşvik Kanunu
sonrasında, bir hareketlilik yaşandığı, ancak,
sonucun halihazırda ihtiyaca cevap verebilecek
biçimde gerçekleşmediği anlaşılmaktadır. Sabuncuoğ
lu’na göre yasa ile ilgili yapılması gerekenlere
dair öneriler aşağıda yer almaktadır;
• “Yasa çıkarılırken illerin bölgesel ve sektörel
özelliklerinin baz alınarak hazırlanması
tüm illerde ortak dile getirilen düşünce idi.”
• “Yasa baz alındığında, kişi başına geliri
1.500 doların altındaki iller sıralanırken,
kademeli teşvik uygulamasının olmaması-
nın iller arasında haksız rekabete neden olduğ
u belirtildi. Teşvik oranlarının aslında
geliri 500 dolar için % 100, 1.000 dolar için %
80, 1.500 dolar için ise % 60-70 gibi olması,
benimsenen Şkir olarak ortaya çıktı.”
• “Yasa çıkartılırken illerin altyapılarının göze
alınması, farklı bir bakış açısını ortaya
koydu. Çünkü elektrik, su, kanalizasyon ve
ulaşımdaki sorunlar yatırımcıyı caydırıcı
unsurlardır. Altyapı konusunda örnekleme
yapılacak olursa, 5084 sayılı Teşvik Yasası,
özellikle OSB’lerde kurulacak yatırımlara
daha yüksek teşvik almakta, ancak yasanın
kapsadığı illerin bir kısmında hala OSB’ler
bulunmamakta, genişletme çalışmaları ise
tamamlanmamış durumda. Çoğu ödenek
beklemekte veya OSB için uygun arazi bulunamamakta.
Afyon ve Amasya bunlara birer
örnek.”
• “İllerin pazarlara olan uzaklığı ve coğraŞ
koşulları göz önüne alınmalı. Örneğin, Erzurum,
Bitlis, Hakkari gibi illerde yılın yarı
sı yoğun kış şartlarında geçmekte, dolayı-
sıyla bu durum yatırımcıların gözünü korkutuyor.
Bunun yanı sıra yatırımcı Hakkari’de
veya Şırnak’ta üreteceği malı eğer iç
pazara dönük üretirse, girdilere eklenen
nakliye ücreti, rekabet şansını azaltacaktır.
Ulaşım konusunda sıkıntı yaşayan illere ek
teşvik verilmesi yararlı olacaktır.”
• “Yasa kapsamında yer alan sınır illerinden
komşu ülkelere ticaret yapılabilmesi için sı-
nır kapılarının işlevselliğinin artırılarak,
bürokrasinin azaltılması gerekiyor. Bu hem
illerin hem de ülke ekonomisinin büyümesine
katkı sağlayacaktır. Örneğin Ağrı’daki
Gürbulak kapısından, Mardin’deki Nusaybin,
Iğdır’daki Dilucu kapılarından mal giriş-
çıkışı konusunda düzenlemelerin ve sı-
nır kapılarındaki altyapıların tamamlanması
gerekmektedir. Sınır ticaret merkezlerine
de aynı şekilde işlevsellik kazandırılması
gerekiyor.”
• “Yasanın uygulama safhasında yaşanan sorunları
n başında enerji desteği konusundaki
bürokratik sıkıntılar öne çıkıyor. Bu aşamada
yetkili mercilerin ve muhatap alınan
personelin yasanın uygulanması konusunda
bilgisiz oldukları gözlenmiş, ayrıca birimler
arası iletişimsizliğin de yaşandığı dile getirilmiştir.
Yatırımcı yasadan yararlanmak is-
61
TABLO 2.6: 5084 SAYILI İSTİHDAMI VE YATIRIMI TEŞVİK KANUNU’NUN ETKİLERİ (NİSAN 2005)
21 BÖLGE İLİ 15 DİĞER İL TOPLAM (36 İL) 21 İL/TOPLAM (%)
BAŞVURU SAYISI 362 1.632 1.994 18,15
ARSA TAHSİS EDİLEN FİRMA 148 674 822 18,00
PROJE AŞAMASINDAKİ FİRMA 75 316 391 19,18
İNŞAAT AŞAMASINDAKİ FİRMA 40 285 325 12,31
ÜRETİME GEÇEN FİRMA 30 90 120 25,00
YASAYLA YARATILAN İSTİHDAM 1.434 6.336 7.770 18,46
ÖNGÖRÜLEN İSTİHDAM 8.952 91.113 100.065 8,95
YASAYLA YARATILAN YATIRIM YTL 41.575.674 577.695.839 619.271.513 6,71
ÖNGÖRÜLEN YATIRIM YTL 240.742.000 2.586.010.626 2.826.752.626 8,52
Kaynak: Mahiye Sabuncuoğlu tarafından hazırlanan ve basılmamış rapor.
tediğinde kurumlar arasındaki git-gel yüzünden
hiçbir şey istemeyecek hale geliyor.”
• “Yasada teşvik sürecinde yatırımcıya verilen
araziye konulan şerh ibaresi nedeniyle, yatı-
rımcı kredi kullanma durumunda bankadan
kredi alamamaktadır. Bu konuda şerhin
kaldırılarak art niyetlilerin önlenmesi
için farklı bir yol veya cezai yaptırımlar getirilmesi
önerilmektedir. Örneğin 1 milyon
dolarlık tesis kuran bir yatırımcının arazisini
karşılık göstererek 100 bin dolar kredi
alamaması komik karşılanmaktadır. Bu konuda
farklı önlemler alınması gereklidir.”
• “Yasanın kapsadığı illerin birçoğu, özellikle
Doğu ve Güneydoğu’dakiler OHAL durumundan
çıkmış illerdir. Bundan dolayı yatı
rımcının kafasında buraların güvenli olup
olmadığı konusu hala muallakta. Öncelikle
hükümetin, medyanın da desteğiyle bu bölgelerle
ilgili kafalarda yerleşmiş soruları
çözmesi gerekmektedir.”
• “Yasanın verdiği teşviklerden, kanunun yürürlülük
tarihinden önce yatırım yapmış
olan eski yatırımcıların aynı şartlarda yararlanamaması
yasa konusunda bir eksiklik
olarak ortaya konulmaktadır. Bu da haksız
rekabeti oluşturan nedenlerin başında gelmektedir.
Ancak yeni yapılan düzenleme ile
bu eksiklik giderilmeye çalışılmaktadır.”
• “Yasa konusunda bir başka öneri de belediyelerin
de işçi çalıştıran işletme konumunda
oldukları ve bu yasadan yararlanmaları
gerektiği idi. Belediyelerin bu yasadan yararlandı
rılmaması durumunda, kanunun
Belediyeler Yasası ile çeliştiği ortaya çıkmaktadı
r. Örneğin Uşak ve Ağrı belediyeleri
bu yasadan yararlanmak istediklerini dile
getirmişlerdir.”
• “Yasada olması gereken bir başka madde ise
söz konusu illerdeki atıl tesislerin değerlendirilerek
ekonomiye kazandırılmasıdır. Bu
atıl tesislerin yeniden açılmasına katkı sağ-
lamak amacıyla teşvik verilmesi, hem milyarlar
değerindeki maddi zararın bir kısmı-
nın geri kazanılmasına, hem de yatırım yapacak
olan müteşebbisin maliyetlerinin
düşmesine katkı sağlayacaktır.”
• “Yasayla ilgili bir başka eksik yön ise üretimde
kapasite kriterlerinin konmasıdır.
Şart koşulan rakamlar tüm Türkiye çapında
parmakla sayılabilecek kadar az miktarda
tesisin elde ettiği üretim rakamlardır. Dolayı
sıyla aslında bazı sektörlerde yatırım yapı
lmasını önlemek adına konulan bu ‘kapasite
kriterleri’ yerine bölgelerin konumu,
üretimi göz önüne alınarak bölgelere göre
sektörel teşvikler verilseydi kanun daha çok
fayda sağlayabilirdi.”
• “5084 sayılı istihdamı ve yatırımı artırmaya
yönelik çıkarılan yasa 36 ili kapsamaktadır.
Ancak yukarıda belirtilen sıkıntılar nedeniyle
bu illerin birçoğu yasanın yararlarından
fayda sağlayamazken, son yapılan düzenlemeyle
13 ilin daha eklenmesiyle zaten
yatırım alamayan birçok ilin yatırımcı çekebilmesi
imkansız hale gelmiştir. Bu da
kanunda asıl olması gereken en önemli
maddenin yani sektörel ve bölgesel teşvikin
şart olduğunu göstermektedir.” (Sabuncuoğ
lu, 2005)
Yeni Kalkınmacılık Anlayışı
Pınarcıoğlu ve Işık (2004) tarafından hazırlanan
Yeni Kalkınmacılık: Bölgesel Kalkınmada Arayışlar
adlı çalışmada Avrupa Birliği sürecinde bölgesel
kalkınma konusunda bölgeler arasındaki
eşitsizliğin azaltılmasına yönelik politikaların
izlenmesi gerektiği; Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin
kendi içinde homojen bir yapı olmadığı
ve farklılıklar içeren alt bölgelere ayrıldığı; bölgedeki
yoksulluğun diğer bölgelere göre daha
acil ve yaygın olduğu saptamaları yapılmaktadır.
Çalışmada gerçekleştirilen altyapı, demograŞk
özellikler, kurumsal yoğunluk, mali yapılar, eğitim,
sağlık, sosyal güvenlik ve girişimcilik bakı-
mından bölgesel farklılaşma analizlerine göre
bölgenin en son sıralarda yer aldığı görülmektedir.
Bu kapsamda araştırmacılar, toplum katında
eğitim sisteminin yeniden kurgulanması gerektiğ
ini, eğitimin risk alma konusunda daha açık
ve tüm bunları yapabilmek için öğrenmeyi öğ-
renmiş bireyler yetiştirmeyi hedeşeyecek şekilde
yeniden yapılanmasını öngörmektedirler.
Ayrıca devlet eliyle müdahalede bulunulması
62
gereken alanlardan birinin de altyapı olduğunu
belirtmekte ve ek olarak bölge insanının ve bölgenin
kalkınması sorununun, ulusal veya uluslararası
müşavirlik sisteminin rutinleşmiş uygulamaları
na terk edilmeyecek ölçüde önemli oldu-
ğuna inanmaktadırlar.
Bölgeler Arasındaki Ekonomik ve
Sosyal Gelişmişlik Farkları
Yüksek Planlama Kurulu kararıyla benimsenmiş
Ön Ulusal Kalkınma Planı (2004–2006) ve
DPT’nin diğer araştırmaları bölgeler arasındaki
ekonomik ve sosyal gelişmişlik farklılıklarını İstatistiki
Bölge Birimi II (NUTS 2) düzeyinde ele
almakta, mevcut durumu çeşitli sosyal ve ekonomik
göstergelerle değerlendirmektedir. Ön Ulusal
Kalkınma Planı hazırlıkları kapsamında
Türkiye’nin ulusal düzeyde bölgesel gelişme
stratejisinin belirlenmesi için, bölgelerde yerel
yöneticiler, sivil toplum kuruluşları ve üniversiteler
ile yapılan görüşmeler ve ortak çalışmaları
n sonuçları ile 3-4 Temmuz 2003 tarihinde düzenlenen
atölye çalışmalarının sonuçları kullanı
lmıştır. Yapılan atölye çalışmalarına; 81 ilin
valileri, belediye başkanları ve yardımcıları, üniversite,
kamu ve sivil toplum kuruluşlarının
temsilcilerinden oluşan 200 kişilik geniş bir katı
lım sağlanmıştır. Merkezi ve yerel bazda yapı-
lan atölye çalışmalarında ortaya çıkan ve ulusal
düzeyde bölgesel gelişme stratejisinin tespitinde
dikkate alınan başlıca faktörler değerlendirilmiştir.
Atölye çalışmalarında katılımcıların ço-
ğu tarafından bölgesel gelişmeye yönelik paylaşı
lan yapısal sorunlar şu şekilde özetlenebilir:
• İstihdam olanaklarının kısıtlılığı ve insan
kaynaklarının yetersizliği (yüksek oranlı işsizlik,
düşük gelir düzeyi, yetersiz girişimcilik,
nitelikli işgücünün bölgeler arasında
dengesiz dağılımı),
• Sanayi faaliyetlerininve ekonomik faaliyetlerin
metropollerde aşırı yoğunlaşması ve
geri kalmış bölgelerdeki sanayi sektörünün
teknoloji, organizasyon, pazarlama ve Şnansman
sorunları,
• Geri kalmış bölgelerdeki kentsel ve kırsal
alanlarda Şziki ve sosyal altyapı yetersizliği,
• CoğraŞ yapı ve iklim koşulları neticesinde
ortaya çıkan dağınık ve düzensiz yerleşim,
• Özellikle geri kalmış bölgelerde tarımsal
verimin düşüklüğü, ürün ve ekonomik faaliyet
çeşitliliğinin azlığı,
• Bölgesel ve yerel kalkınma faaliyetlerini
destekleyecek ve yürütecek merkezi ve bölgesel
düzeyde idari mekanizmanın zayışığı
ve bunlar arasında işbirliği ve koordinasyon
eksikliği,
• Uluslararası siyasi istikrarsızlık ve terör,
• Genel ekonomik dengesizlikler,
• Doğal afetler.
Diğer taraftan, ülke genelinde bölgesel dinamikleri
harekete geçirebilecek genel potansiyel
ve olumlu dışsal faktörler şu şekilde tespit edilmiştir:
• Tarıma ve hayvancılığa elverişli alanların,
iklimin ve ürün çeşitliliğinin bulunması,
• Bölgelerde tarıma dayalı sanayi birikiminin
olması,
• Sanayilerin altyapı ihtiyaçlarını karşılayacak
ve sanayi kümelerinin oluşmasına temel
oluşturacak nitelikte küçük sanayi siteleri
ve organize sanayi bölgelerinin varlığı,
• AB adaylığının ve AB ile olan ilişkilerinin
gelişmesinin toplumda oluşturduğu motivasyon
ve yenilikçi vizyon,
• Türkiye’nin coğraŞ açıdan kavşak konumda
ve çok sayıda ülke ile sınır komşusu olması,
• Temel eğitim ve araştırma altyapısının hazı
r bulunması (örneğin üniversiteler),
• Türkiye’de yerel yönetimlerin ve katılımcı
yönetim anlayışının önem kazanması,
• Bölgeler arasında çeşitlilik gösteren zengin
tarih, kültür ve turizm varlıkları.
Bölgesel Kalkınma Ajansları
Ülkenin yarıdan fazla iline verdiği teşviklerin
yanında hükümet, Bölgesel Kalkınma Ajansları’
yla (BKA) bölge yatırımcısına önderlik edilebileceğ
ini ve bölge dışı yatırımları çekebileceğini
düşünmüşse de BKA yasa tasarısına bakıldı-
ğında hükümetin bölgesel kalkınmayı sağlaya-
63
cak bir yönetim mekanizması kurmaktan çok,
Devlet Planlama Teşkilatı’nın bölge birimlerini
kurma amacı güttüğü izlenimi oluşmaktadır.
Kurumun genel sekreterinin nitelikleri ve atanma
biçimi bu izlenimi daha da güçlendirmektedir.
Ayrıca, genelde bürokratlardan oluşan bu
kuruluşların yatırımcıya yol gösterebileceği varsayı
mının, Türkiye ve başka ülke deneyimlerine
bakıldığında doğru olabileceği kuşkuludur.
Bölgesel Gelişmede Faktör Analizi
Bölgesel gelişmede faktör analizi yaklaşımı üzerine
Ünsal ve Özgür’ün gerçekleştirdiği bir araştı
rmada, sosyoekonomik değişkenler kullanılarak
16 değişkenden oluşan veriler faktör analizi
yardımıyla dört ana faktöre düşürülmüştür. Bu
faktörlerin en önemlisi; sağlık ve refah, ikincisi
çocuk sağlığı ve tarım, üçüncüsü eğitim ve öğretim
ve dördüncüsü de gelir ve sanayi üretimi olarak
açıklanmıştır. Bu çalışmaya göre Türkiye’deki
bölgeler arasında Doğu Anadolu Bölgesi altı
ncı ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi yedinci sı-
rada çıkmıştır.
Bölgesel Gelişme Politikaları:
Sektör-Bölge Yığınlaşmaları
TÜSİAD tarafından desteklenen Türkiye’de Bölgesel
Gelişme Politikaları: Sektör-Bölge Yığılaşmaları
konulu bir araştırmada ise, bölgesel gelişme
alanına her ülkenin her durumda uygulayabileceğ
i herhangi bir standart modelin olmadığı
gerçeğinden hareket edilmektedir. Gelişmiş ülkeler
incelendiğinde, hemen her ülkenin farklı
bir modele sahip olduğu görülmektedir. Ancak,
burada önem arz eden husus, dünyada yaşanan
gelişmelerin, değişimlerin mutlak suretle dikkate
alınmasıdır. Teknolojinin, iletişim olanakları-
nın çok hızlı geliştiği, değişime ayak uydurabilmek
amacıyla katılımcılığın, küçük, esnek, dinamik
ve şeffaf yapıların ön plana çıktığı günümüzde,
bu eğilimleri dikkate almayan bir yaklaşı
mın başarılı olması mümkün görülmemektedir.
Artık, “Bu bölgenin coğraŞ, Şziki koşulları
çok kötü, bölgenin zaten belirgin bir potansiyeli
de yok” yaklaşımının benimsenmesi mümkün
değildir. Her bölgenin mutlak suretle göreceli
bir üstünlüğü ve potansiyeli vardır. Önemli olan
bu potansiyeli harekete geçirecek mekanizmaları
n oluşturulması ve “Her bölge rekabet edebilir”
prensibinin benimsenmesidir.
Günümüzde, mekanlar arası ilişkilerin yoğunlaştığı
ve karmaşıklaştığı, ekonomik rekabet sürecinde
belli bir mekanda gerçekleşen ilişkiler
bütününün önemi belirginleşmektedir. Geleneksel
sektörel analizler ve bu analizlere dayalı
politikalar, bu yeni ortamda yetersiz kalabilmektedir.
Bu kapsamda, sektörel analizlerin mekansal
analizler ile bütünleşmesi ve bu bütünlük
içinde daha etkili politikalar üretilmesi gündeme
gelmektedir.
Bu çalışmada, geleneksel sektörel analizlerin
ötesine geçilerek, tarım ve imalat sanayisi alt
sektörler bazında, sektör-mekan bağlamında
analiz edilerek, sektörlerin bölgesel düzeyde yı-
ğınlaşmaları, bölgelerin ise kendi içinde sektörel
yığınlaşmaları hesaplanarak bölgeler arası etkileşim
ve bölgelerin mukayeseli üstünlükleri ortaya
konulmaya çalışılmıştır.
Bu çalışmaya katkı sağlaması amacıyla bölgelerin
demograŞk, ekonomik ve sosyal yapıları da
genel hatlarıyla analiz edilmiştir. Geri kalmış
yörelerimizde; eğitim düzeyinin düşük, doğurganlı
k oranının yüksek, kadınların işgücüne katı
lım oranlarının düşük, hane halkı büyüklüğünün
yüksek ve şehirleşme oranlarının düşük olduğ
u görülmektedir.
İller ve bölgelerin tarım, sanayi ve hizmetler alanı
nda gelişme düzeyi arttıkça, bu göstergelerin
iyiye doğru gittiği görülmektedir. Özellikle geri
kalmış yörelerimizde öncelikle yoğunlaşılması
gereken alan eğitim olmalıdır. Buna paralel olarak
girişimciliğin, üretim kültürünün, “sahiplenme”,
“ortak akıl” ve “paylaşım” anlayışlarının
geliştirilerek yöre insanının bölge ve ülke ekonomisine
katkılarının artırılması gerekmektedir.
Tarım sektöründe, bitkisel üretim ve hayvancı-
lık alt sektörleri bölgeler düzeyinde analiz edilmiştir.
Özellikle geri kalmış yörelerimizde büyükbaş
ve küçükbaş hayvancılığın önemli bir
potansiyel arz ettiği görülmektedir. Ancak bu
64
bölgelerimizde sebze ve meyve üretimlerinin
yaygın olmadığı, tarla ürünlerinde de verimlili-
ğin oldukça düşük olduğu görülmektedir.
Tarım ve hizmetler sektöründe yeterince gelişmemiş
olan bölgelerimizden, sanayileşmede ciddi
bir atılım beklenmemektedir. Bu nedenle,
özellikle bu bölgelerde hayvancılık sektörünün
ve buna paralel olarak yem bitkileri üretiminin
ve genel olarak tarla ürünlerinde verimliliğin
artırılması gerekmektedir.
İmalat sanayisinde 23 alt sektörde, ülke geneli ve
26 düzey II bölgesi için hesaplanan coğraŞ yo-
ğunlaşma oranları, sektörel ve bölgesel HerŞndahl
Endeksleri, sektörel ve bölgesel yığınlaşma
katsayıları ve oranları incelendiğinde; gıda ve
ağaç ürünleri gibi birkaç sektör dışında Türkiye
geneline yayılan sektörel bir çeşitlilik olmadığı
ve özellikle geri kalmış yörelerde sektörel çeşitliliğ
e ilave olarak gerçek anlamda sektörel bir uzmanlaşmanı
n da bulunmadığı görülmektedir.
Bu sonuçlar, demograŞk, ekonomik ve sosyal
göstergelerle birlikte değerlendirildiğinde, bölgeler
arası gelişmişlik farklarının ülkemizde büyük
boyutlara ulaştığı anlaşılmaktadır.
Ülke genelinde yayılmış bulunan gıda sektöründe
ön plana çıkan bölgeler ise; Doğu ve Orta Karadeniz
Bölgeleri, Manisa ve Konya illerinin bulunduğ
u TR33 ve TR52 bölgeleri ile TR22 ve
TRC2 (Şanlıurfa, Diyarbakır) bölgeleridir. Doğu
ve “Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nde” bulunan
düzey II bölgelerinin hemen hemen tamamında
bölge içi sektör sıralamasında gıda sektörü ilk sı-
rada yer almaktadır. Ağaç ürünleri, tütün ve madencilik
sektörleri bölge içi sıralamalarda gıdayı
takip etmektedir. Ancak Kars’ın bulunduğu
TRA2 bölgesinde deri sektörünün, Erzurum’un
bulunduğu TRA1 bölgesinde ise mobilya sektörünün
kısmen yığınlaştığı görülmektedir.
Orta Anadolu’nun doğusu ve “Güneydoğu Anadolu
Bölgeleri’nde” sektörel bir çeşitlilik olmadı-
ğı gibi, belirgin bir sektörel yığınlaşma da söz konusu
değildir. Bu bölgelerde önemli bir bitkisel
üretim potansiyeli (Şanlıurfa-Diyarbakır bölgesi
hariç) görülmemesine rağmen hayvancılık önem
arz etmektedir. Ülke genelindeki küçükbaş hayvan
varlığının önemli bir kısmı Kars-MardinŞanlı
urfa aksında bulunmaktadır. Toplam canlı
hayvan miktarı açısından Van’ın bulunduğu
TRB2 bölgesi ülke genelinde ilk sırada yer almaktadı
r. Önemli miktarda canlı hayvan varlığına sahip
Doğu Anadolu Bölgesi’nin üretim değerleri
Ege ve Marmara gibi batı bölgelerine göre nispeten
düşüktür. Hayvan varlığının yüksek olduğu
Doğu Anadolu Bölgesi’nde, hayvancılık daha büyük
ölçekte ve modern tekniklerle yapıldığı takdirde,
hayvansal ürünlerden bölgenin aldığı pay
önemli ölçüde artırılabilir. Bunun yanı sıra bölgede
bulunan üniversitelerin hayvancılıkla ilgili
bölümlerinin güçlendirilmesi gerekmektedir.
Sanayi alanında gelişme, “yatırımcılara önemli
devlet yardımları sağlama” gibi tek bir açıdan
bakılabilecek bir husus değildir. Sanayileşmenin,
üretim kültürü; uygun altyapı ikliminin
oluşturulması; kurumsal altyapı ve insan altyapı
sından, tarım ve hizmet sektörleri ile etkileşim
ve iyi yönetişime kadar uzanan çok boyutlu bir
yapısı vardır. Her bölgenin ve her ilin sanayileşerek
kalkınması gibi bir yaklaşım da doğru değildir.
Önemli olan bölge veya ilde var olan potansiyelin
ve göreceli üstünlüğün farkında olunması
ve bu alanlara yönelik darboğazların ve eksikliklerin
tespit edilerek bu yönde politika ve uygulamaları
n benimsenmesidir.
1980’li yıllarda özellikle geri kalmış yörelere, sanayi
alanında yatırım için çok önemli devlet
yardımları verilmiştir. Ancak bu yatırımlar ya
gerçekleştirilmemiş ya da gerçekleştirilmesine
rağmen sürdürülebilir olmamıştır. Yatırımı gerçekleştiren
işletmeler birkaç yıl sonra işletme
sermayesi ve pazarlama alanında ciddi sıkıntılar
yaşamış ve birçoğu ayakta kalamamıştır.
Rekabetin çok yoğun olarak yaşandığı günümüzde
mekansal düzeyde belirli bir sektörde kümeleşme
önem kazanmış, Şrmalar ortak hammadde
ithalatından, birlikte pazarlamaya kadar
birçok alanda işbirliği yapma eğilimine girmişlerdir.
Dolayısıyla, her şeyden önce yörenin gelişme
eğilimlerini, potansiyelini ve mukayeseli
üstünlüklerini dikkate alan ve uygun yatırım ikliminin
mevcut olduğu kanaatine varılan alanlarda
yatırım gerçekleştirilmelidir.
65
Gelişme sürecinde nitelikli insan gücünün ve
bilginin önemi yadsınamaz bir hale gelmiştir.
Yerel düzeyde sürdürülebilir gelişme dinamiklerini
hayata geçirmek için her şeyden fazla vurgulanması
gereken husus, bir üretim kültürünün
oluşturulmasıdır. Dışarıdan ve başkalarından
sürekli bir destekle ayakta kalmaya çalışmak
yerine, her yörenin kendine güven içinde sorunları
na çözümler üretmesi şarttır. Bu bakımdan
özel kesimin ve sivil toplum kuruluşlarının
önemli katkıları olabilecektir.
Hızlı Büyüme ve Bölgesel Eşitsizlik
Dünyanın en kalabalık beş ülkesinde (Çin, Hindistan,
ABD, Endonezya ve Brezilya) gerçekleştirilen
bir analiz son yirmi yılda bölgesel eşitsizliklerde
dramatik bir artış olduğunu ortaya koymuştur.
Bu ülkelerdeki bölgesel eşitsizliğin tümünün
sebeplerinin ve sonuçlarının farklı olması
nedeniyle konunun karmaşık yapısı ortaya
çıkmıştır. Genelde, hızlı büyüme sonucunda
meydana gelen kişilerarası gelir eşitsizlikleriyle
bölgesel eşitsizlikler el ele gitmiştir. Başka ülkelerin
deneyimlerinden ders almak olgunun aşırı
karmaşıklığından dolayı zor olmuştur (Milanovic,
2005).
Yatırım Ortamlarının İyileştirilmesi
Dünya Bankası, 53 gelişmekte olan ülkede yatı-
rım ortamını iyileştirmeye yönelik olarak
30.000’den çok Şrmaya uyguladığı anket ve 130
ülkede Doing Business göstergesini içine alarak
yaptığı değerlendirme çalışmasında yerel girişimcilerin
karşılaştıkları zorlukları incelemiştir.
Bu zorlukların başında altyapı kalitesi, bürokratik
yük, suç, Şnansmana ulaşım ve mülkiyet
haklarındaki güvenlik konuları gelmektedir.
Küçük Şrmalar yatırım ortamlarının iyileştirilmesinden
en fazla yararlananlar konumundadır
(Hallward, Steward, 2005).
Sanayi Öbekleri ve Uzmanlaşma
Avrupa Birliği Yenilik (Innovasyon) Strateji dokümanı
na göre, sanayi öbeklerinin ekonomik
gelişmede önemli olduğu bilinmektedir. Evrensel
olarak kabul edilen gerçek başarılı bölgesel
gelişmelerin arkasında çeşitli derecelerde de olsa
uzmanlaşmanın olduğudur. Bölgelerin karşılaştı
rmalı rekabet üstünlükleri, rekabetçi oldukları
ürün veya hizmet grubundadır. Hiçbir bölge her
şeyi üretme imkanına sahip olamaz. Bu nedenle
uzmanlaşma veya öbeklenme, Şrmalara ihtiyaç
duyacakları tedarikçileri, hizmetleri, personeli
bulma imkanı sağlamaktadır. Böyle bölgelerin
özelliği sadece belli bir konuda birbirine benzer
ürünlerin üretilmesi değil birbirini tamamlayıcı
sanayilerin de ortaya çıkmasına imkan vermesidir
(Regional Technology Strategies, INC Home).
Öbeklenme, Peru ve Güney Afrika’da gelişmemiş
bölgelerin kalkınma stratejilerinde kullanılmaktadı
r. Rekabetçi öbeklenmelerde yenilik,
taklit ve girişimciliğin en önemli unsurlar oldu-
ğu anlaşılmıştır. Öbeklenme içinde bilgilerin şebekeler
aracılığı ile dağılması çok önemlidir. Bir
öbeklenme için yapılması gereken faaliyetler
ana başlıklar itibarıyla; bölgesel ekonomiyi iyi
analiz etmek ve benchmarking (kıyaslama) yapmak,
işbirliği, hizmetlerin organizasyonu ve götürülmesi,
özel işgücü oluşturulması, yenilik ve
girişimciliğin özendirilmesi, bölgenin marka
imajı ve pazarlanması, yatırım ve kaynakların
seferber edilmesidir.
Ekonomik Gelişmeyi Hızlandırmak
Dünya Bankası tarafından yapılan bir çalışmada
1970’li yıllardan bugüne Çin’de meydana gelen
ekonomik gelişme ile bölgesel gelir farklılıkları
incelenmiştir. Çalışma sonunda iç bölgelerde de
ekonomik gelişmeleri hızlandırmak için, iç göçün
azaltılması, gereksiz devlet müdahalelerinin
önlenmesi ve iç piyasa entegrasyonunun daha
fazla teşvik edilmesi gerektiği anlaşılmıştır (Catin,
Luo, Huffel, 2005).
ÖZET
• 1960’lı yılların sonunda başlayan yurtdışı işçi
göçü genellikle batı illerinden gerçekleşmiştir.
Dolayısıyla yurtdışına giden işçilerin
tasarruşarının büyük kısmı batı illerinde
yatırıma dönüşmüş, işçi göçünün bölge illerine
yararı olmamıştır.
66
• Teşvikler batı bölgelerine avantaj sağlamış
ve bölgesel farkların açılmasında teşvikler
rol oynamıştır.
• Son 25 yılda kişi başına hem kamu hem de
özel sektör yatırımlarının Marmara Bölgesi’nde
yoğunlaştığı görülmektedir. Bölge illerinin
bazılarının bu yatırımlardan hemen
hemen hiç yarar görmediği, ancak buna
karşılık birkaç ilin avantaj sağladığı görülmektedir.
• Yatırımı ve istihdamı teşvik amaçlı çıkarı-
lan son kanunun bölge illeri için pek işe yaramadığı,
batı illerinin bundan daha çok
yararlandığı ortaya çıkmıştır.
• Yeni kalkınmacılık anlayışı kapsamında ve
Avrupa Birliği’ne katılma sürecinde bölgesel
eşitsizliğin azaltılmasına yönelik politikalar
izlenmeli, devlet eliyle müdahalede
bulunulması gereken alanlardan birisi olan
altyapının tamamlanmasına önem verilmelidir.
Ayrıca, toplum katında eğitim sisteminin
yeniden kurgulanması, eğitimin risk alma
konusunda daha açık hale getirilmesi ve
tüm bunları yapabilmek için de öğrenmeyi
öğrenmiş bireyler yetiştirmeyi hedeşeyecek
şekilde düzenlenmesi önerilmektedir.
• Bölge kalkınmasına katkı sağlaması öngörülen
BKA’nın yeterince etkin olamayacağı
düşünüldüğünde, bu sürecin biraz daha tartı
şılması önerilmektedir.
• Bölgesel gelişme alanında standart bir modelin
olmadığı, her ülkenin kendine özgü
modeller geliştirmesi gerektiği üzerinde
durulmaktadır. Ayrıca “Bu bölgenin coğraŞ,
Şziki koşulları çok kötü, bölgenin zaten
belirgin bir potansiyeli de yok” yaklaşımı-
nın benimsenmesinin mümkün olmadığı,
her bölgenin mutlak surette göreceli bir üstünlüğ
ü ve potansiyelinin bulunduğu görülmektedir.
• Ülkelerdeki hızlı büyüme, kişiler arasındaki
gelir eşitsizliğiyle bölgesel eşitsizliklere
paralel gitmektedir.
• Yatırım ortamlarının iyileştirilmesinden en
fazla yararlananlar konumunda her zaman
küçük Şrmalar bulunmaktadırlar.
• Ekonomik gelişmede sanayi öbeklerinin rolü
ile başarılı bölgesel gelişmede çeşitli derecelerde
uzmanlaşma söz konusudur.
• Bölgelerde ekonomik gelişmeyi hızlandırmak
için iç göçün azaltılması, gereksiz devlet
müdahalelerinin önlenmesi ve iç piyasa
entegrasyonunun daha fazla teşvik edilmesi
gerekmektedir.
BÖLGESEL KALKINMAYA
ULUSLARARASI TEORİK VE
PRATİK YAKLAŞIMLAR
Uluslararası kalkınma literatürünün ana konusu,
az gelişmiş ülkelerdeki fakirlik sorununun
üstesinden gelmek için ekonomik, sosyal ve siyasal
yöntemler kullanarak sorunun en aza indirilmesidir.
Geçtiğimiz on yılda fakirlikle savaşmayı
kendilerine misyon edinen Dünya Bankası,
Birleşmiş Milletler, Asya Kalkınma Bankası gibi
kurumlar, artık yoksullukla mücadele için tek
bir yol olmadığını savunurken sağlık, eğitim gibi
sosyal temaları, kültürel farklılıkları da göz
önünde bulundurarak, her ülkenin kendi yapısı-
na uyan farklı metotlarla kalkınmayı sürdürülebilir
kılmasını hedeşemektedirler. Türkiye’nin
de imza attığı Birleşmiş Milletler Binyıl Kalkınma
Hedeşeri, insani kalkınmaya yönelik olarak
yoksulluk ve açlığın ortadan kaldırılması, tüm
bireyler için temel eğitim, toplumsal cinsiyet
eşitliliğinin sağlanması ve kadının durumunun
güçlendirilmesi, çocuk ölümlerinin azaltılması,
anne sağlığının iyileştirilmesi, HIV/AIDS, sıtma
ve diğer salgın hastalıklarla mücadele, çevresel
sürdürülebilirlik ve kalkınma için küresel ortaklı
k konularını içermektedir.
Bu bağlamda ulusal kalkınma stratejilerinin artı
k büyüme kadar önemli bir ayağı da eşitlikçi
kalkınma politikalarıdır. 2006 Dünya Kalkınma
Raporu’nun da ana konusu olan eşitlikçi kalkınma
kavramının içinde, devletlerin kendi ulusal
kalkınma politikalarını belirlerken geri kalmış
bölgeleri ve/veya toplumları eşitsizlik kapanından
kurtarmak için ulusal kaynak dağılımları-
nın yeniden gözden geçirmeleri yer almaktadır.
Toplum Önderli Kalkınma
Merkeziyetçi kalkınma modellerinin, projenin
sahiplenme ve sürdürülebilme konusunda başa-
67
rısız olduğu ispatlandıktan sonra Dünya Bankası
ve diğer uluslararası kalkınma kurumları
1990’ların ortasından itibaren yavaş yavaş toplum
önderli kalkınmaya ve sosyal fonlara önem
vermeye başlamıştır. Toplum önderli kalkınma
projelerinin en önemli özelliği katılımcı yapı-
sıyla toplumların doğrudan projeleri belirleme,
planlama, yatırım yapılacak alanları seçme ve
bütçeyi harcama rollerini üstlenmeleridir. Toplum
önderli kalkınma projelerinin en önemli
katkısı, toplumu projenin merkezine oturttuğu
için projenin sahiplenilmesi olgusunu artırması-
dır. 1996 yılından 2003 yılına kadar Dünya Bankası’
nın toplum önderli projelere vermiş olduğu
krediler 325 milyon dolardan 2 milyar dolara
yükselmiştir. Bu tip projelerde başarı hikayelerinin
öncüleri arasında hacimleri giderek genişletilmiş
Endonezya Kecamatan Projesi ve Kuzeydoğ
u Brezilya Tarımsal Kalkınma projeleri yer
almaktadır. Toplum önderli kalkınma projeleri
teoride toplum öncülüğünde olduğu için ideal
kalkınma yöntemi olarak görülse de, uygulamada
yaşanan bazı sorunlar bu yöntemin de çok iyi
planlanarak yapılması gerektiğini göstermektedir.
Bu yaklaşımla ilgili sorunların başında projelerin
kapasite artırıcı etkisinin ölçülememesi,
toplumların projeleri daha ucuza mal etmelerine
rağmen, üzerlerine daha fazla yük binmesi, daha
uzak yerleşimlere projelerin ulaşmasına rağmen
en yoksulun her zaman faydalanamaması ve sürdürülebilme
özelliği artmış olsa bile yine de,
özellikle altyapı ve hizmet projelerinde, sürdürebilirliğ
in Dünya Bankası çekildikten sonra sekteye
uğraması gelmektedir. Bundan dolayı toplum
önderli projelerin uygulanmasında projenin
etkisinin çok detaylı bir şekilde planlanması ve
her safhasında izlenmesi gerekmektedir.
Kümeleştirme Bazlı Kalkınma
Kümeler, belirli bir bölgede yerleşmiş, birbirine
ürettikleri ürünler ve/veya hizmetlerle bağımlı
şirketler/kuruluşlardır. Endüstrinin kümeleştirmeyle
gelişmesi bölgesel mikroekonomik kalkı
nmada birçok fayda sağlar. Aynı hizmeti sunan
farklı şirketleri bir araya getirdiği için bir
yandan rekabet ortamını kızıştırırken, bir yandan
da bilgi paylaşımını artırır. Ayrıca tedarik
zincirinin bütün safhalarını barındırdığı için
daha verimli bir üretim gerçekleştirilmesini sağ-
lar. Genellikle eğitim kurumlarıyla daha da büyüyen
ve gelişen kümeler, şirketlerin ve çalışanları
n eğitimi açısından da çok önemli bir role sahiptir.
Bir kümenin üyesi olmak şirketler için de çok
avantajlıdır. Öncelikle kümelerde altyapı hazır
olduğu için bu alanda şirketlerin bir yatırım
yapması gerekmemektedir. Şirket de ciddi bir
altyapı içerisinde, ihtiyacı olan insan kaynakları
na ulaşır ve bilgiye erişimi çok daha kolay olduğ
u için girişimcilik maliyetini düşürür.
Kümeler belirli bölgelerde oluşturulduğu için
yerel sahiplendirmeyi artırır, markalaşmayı sağ-
lar. Örneğin, Silikon Vadisi tüm dünyada iletişim
teknolojisinin merkezi olarak tanınmaktadı
r. Fransa’da Champaigne bölgesi ismini ürünlerinin
markası haline getirmiştir. Kuzey İtalya’daki
ayakkabı sanayisi, Norveç’teki telekom
kümeleri de kümelerin çok farklı konularda
oluştuğunun bir örneğidir. Kümeleştirme bazlı
kalkınmanın en önemli özelliklerinden biri “varolan”
sanayinin ayağa kaldırılması, bunun daha
da geliştirilmesi için gerekli ortamın sağlanması
dır. Bu ortamı yaratmak da devletin görevleri
arasında yer alır.
Kümelerin oluşmasına en büyük engeller arası
nda zayıf Şziksel altyapı, sermayeye erişim
problemleri, teknoloji bazlı kurumların olmaması,
bölgenin tecrit edilmesi, işgücünün eğitimsiz
olması ve eğitilme fırsatlarından yoksun
bırakılması sayılabilir. Yukarıdaki engellerin üstesinden
gelmek ve gerekli altyapı yatırımlarını
yapmak devletin görevidir.
Eşitlikçi Kalkınma
Bölgesel kalkınma söz konusu olduğunda kalkı
nma literatüründe kullanılan en yaygın terim
oyun sahasının eşit seviyeye (leveling the playing
Şeld) getirilmesidir. Devletin üstlendiği en
önemli rol tüm aktörler için eşit bir saha yaratmak,
ondan sonra bir düzenleyici ve hukuk temsilcisi
olarak şirketlerin, kuruluşların sağlıklı bir
68
şekilde işleyebileceği bir ortam yaratmaktır.
Oyun sahası eşit bir hale gelmeden kalkınmanın
da ulus çapında eşitlikçi olması beklenemez. Bu
sebepten ötürü devletin en önemli görevi, geri
kalmış bölgelerin gelişmiş bölgelerle aynı seviyeye
çekilmesidir.
Bunu yaparken devletin izleyebileceği yollardan
biri teşvik, sübvansiyon gibi araçları halihazırda
baskın gruplardan alıp ihtiyacı olan gruplara
kaydırmaktır. Kaynak dağılımındaki değişiklikler
için kısa vadede uygulanması zor bazı tercihlerin
yapılması gerekse de uzun vadede eşitlikçi
kalkınmadan doğacak her türlü sosyal ve kültürel
faydanın da ekonomik hesaplamaların içine
konması gerekmektedir. Örneğin, kısa dönemde
eğitim kurumlarına yapılan yatırımlar, uzun
dönemde nitelikli bir insan kaynağı olarak geri
dönecektir. İrlanda 30 yıl boyunca eğitime öncelik
verip ekonomik kriz ve işsizlik döneminde
bile geri adım atmamıştır. Bu politika sonunda
dış yatırımcıya açılıp bölgesel kalkınma için yatı
rım alanları açtığında, yatırımcıları en çok çeken
özelliği nitelikli iş gücü olmuştur. Eşitlikçi
kalkınma için bir diğer başarı hikayesi de Malezya’dı
r. Malezya farklı etnik kimlikleri bir arada
bulunduran bir ülke olduğu için kalkınma programı
nı hazırlarken uzun vadede iki ana etmen
üzerinde odaklandı. Bunlardan ilki yoksulluğun
ortadan kaldırılması, ikincisi ise sosyal yapılandı
rılmanın sağlanması idi. Hedeşenen, kalkınmanı
n eşitlikçi bir şekilde dağılımıdır. Malezya’nı
n kalkınma başarısından çıkartılan dersler
şunlardır:
• Her ülke kendi kalkınma felsefesini, politikaları
nı, planlarını kendi ihtiyaçlarına uygun
bir şekilde geliştirmelidir. Aynı zamanda
pragmatik ve esnek davranarak planları-
nı değişen dünya dinamiklerine uygun bir
şekilde değiştirebilmelidir.
• Çoklu etnik kimliği bulunan bir ülkede, siyasal
istikrar ve sosyoekonomik kalkınma
için etnik gruplar arasında barış içinde birlikte
yaşamayı yerleştirebilmek çok önemlidir.
• Eğer bir ülke uzun vadede sürdürebilir kalkı
nmayı hedeşiyorsa toplum içindeki farklı
etnik veya sosyal gruplar arasındaki şiddet
kesinlikle kabul edilemez. Bu sorunları gerek
siyasal güç, gerek maddi kaynak dağılı-
mı yaparak uzun vadede çözmesi gerekir.
• Yeni iş yaratmak için ekonomik büyümenin
sürekli kalması gerekir.
• Bölgesel ekonomik farklılıklar gösteren
çokkültürlü veya heterojen toplumlarda,
devletin liberal ekonomiye müdahale edip
daha eşitlikçi dağılım sağlayarak fırsat ve
gelir eşitliği yaratması gerekebilir. Bu tür
inisiyatişeri almamak sosyal huzursuzluk
veya şiddete yol açabilir.
• Fakirliğin ortadan kalkması için hem ekonomiyi
geliştirici hem yoksulları hedeşeyen
devlet odaklı programların uygulanması
gerekmektedir.
Yerel Kalkınmada Devletin Rolü
Yukarıda da bahsedildiği gibi devletin yerel kalkı
nma projelerinde liderlik ve koordinatörlük
dışında gereken tüm yatırımları yaparak sahayı
herkese eşit hale getirmeye dair bir görevi vardır.
Birincil olarak mali alanda devletin yerel devlet
dairelerine ve birimlere bütçe paylaşımında öncelik
vermesi gerekir. Diğer yerel oyuncuları da
teşvik ve primlerle destekleyip ekonominin içine
çekebilmesi şarttır.
Endüstriyel gelişmenin sağlanmasında, devletin,
özellikle yerel işgücünün değerlendirilmesi ve
yeni iş sahalarının yaratılması için öncelikle
varolan kümeleri harekete geçirmesi, onların
ihtiyacı olan her türlü altyapıyı sağlaması gerekir.
Yurtdışından gelecek yatırımcıyı çekebilmek
için teşvik ve düzenlemelerin açık olması;
lojistiği kolaylaştırıcı etmenlerden özellikle sınır
düzenlemelerinin şeffaşaşmış olması gerekir.
Bölgeleri az gelişmiş olarak değil, oradaki zenginlikleri
ön plana çıkartacak şekilde yeniden
değerlendirip markalaştırması gerekir. Bölgelerdeki
eğitimli eleman ve insan kaynaklarının
geliştirilmesi için kapasiteyi artırıcı çalışmalar
yapılmalıdır. Toplum önderli çalışmaların yapı-
labilmesi için kamu sektörü ve sivil toplum arası
ndaki iletişimin artırılması gerekmektedir.
69
KAYNAKÇA
Kitaplar
Devlet Planlama Teşkilatı, İller ve Bölgelere Göre Çeşitli
Göstergeler, Ankara, Ağustos 2003.
Devlet Planlama Teşkilatı, İllerin ve Bölgelerin Gelişmişlik
Sıralaması Araştırması, (2003), Ankara, Mayıs
2003.
Devlet Planlama Teşkilatı, Yatırımlarda Devlet Yardı
mları ve Kalkınmada Öncelikli Yörelere Sağlanan Di-
ğer Destekler, Ankara, Mart 2001.
Duran, Mustafa. Türkiye’de Yatırımlara Sağlanan Teşvikler
ve Etkinliği, Hazine Müsteşarlığı, Ankara, 2002.
Kudat, Ayşe. Yurtdışına Göçün CoğraŞ Boyutları, Berlin
Bilim Merkezi, 1978.
Milli Eğitim Bakanlığı, Milli Eğitim İstatistikleri
2004-2005, Ankara, 2005.
Pınarcıoğlu, M. Melih, Işık, Oğuz. Yeni Kalkınmacılık:
Bölgesel Kalkınmada Arayışlar, GAP-GİDEM Girişimci
Destekleme Merkezleri, Ankara, 2004.
Türkiye Cumhuriyeti, Ön Ulusal Kalkınma Planı
(2004-2006), Ankara, Aralık 2003.
TÜSİAD, Türkiye’de Bölgesel Gelişme Politikaları Sektör-
Bölge Yığınlaşmaları, TÜSİAD Büyüme Stratejileri
Dizisi 4, İstanbul, Eylül 2005.
Makaleler
Altınbaş, S., F. Doğruel, and S. Doğruel (2002). “Regional
Convergence in Turkey: Have Provincial Incentive
Schemes Been Successful?” VI METU International
Conference in Economics, 11-14 September, Ankara.
Altuğ, S. and A. Şliztekin (2005). “Productivity and
Growth, 1923-2003,” forthcoming in The Turkish Economy:
The “Real” Economy, Corporate Governance, and
Reform, S. Altuğ and A. Şliztekin (eds.), Routledge
Curzon Studies in Middle Eastern Economics.
Catin, M. X. Luo, C. Van Huffel, Openness, “Industrialization
and Geographic Concentration of Activities
in China,” World Bank Reserach Working Paper
3706, Sept.2005.
Şliztekin, A. (1998). “Convergence across Regions
and Provinces,” Koç University Working Paper Series
No. 1998/08.
Ismihan, M., K. Metin-Ozcan and A. Tansel (2002).
“The Role of Macroeconomic Instability in Public
and Private Capital Accumulation and Growth: The
Case of Turkey, 1963-1999,” Applied Economics 37, pp.
239-251.
Hallward-Driemeier, Marry and David Stewart,
"How Do Investment Climate Conditions Vary Across
Countries, Regions And Types Of Şrms?" Background
paper for WDR 2005: A Better Investment Climate
for Everyone, World Bank.
Karaca, Orhan, “Türkiye’de Bölgeler Arası Gelir
Farklılıkları: Yakınsama Var mı?”, Ekonomist Dergisi,
İstanbul, Nisan 2004.
Milanovic, Branko, “Half a World: Regional Inequality
in Şve Great Federations,” World Bank Policy
Research Working Paper 3699, Sept. 2005.
Öğüt, M. and F. Barbaros (2003). “Regional Development
Inequalities in Turkey: An Assessment on the
Distribution of Investment Incentives,” METU Conference
in Economics, September 6-9, 2003, Ankara.
Önder, A.Ö. and A. Lenger (2003). “Productivity in
Turkish Manufacturing Industry: A Comparative
Analysis on the Basis of Selected Provinces,” Yapi
Kredi Economic Review 14, pp. 17-30.
Rosenfeld, A. Stuart, “Creating Smart Systems: A
Guide to Cluster Strategies in Less Favored Regions,”
European Union-Regional Innovation Strategies,
April 2002 Regional Technology Strategies, INC Home
Raporlar
Diyarbakır Valiliği, İlimizin Ekonomik Sorunları ve
Çözüm Önerileri, 2005.
Sabuncuoğlu, Mahiye. Anadolu’yu Teşvik Programı
Kapsamında Hazırlanan Rapor, Nisan 2005, (yayınlanmamı
ş)
Web siteleri
Kamu Kuruluşları
..::Türkiye İstatistik Kurumu Web sayfalarına Hoş Geldiniz::.. Devlet İstatistik Enstitüsü
DPT 50. Yıl Devlet Planlama Teşkilatı
Hazine Müsteşarlığı Hazine Müsteşarlığı
Tarım Bakanlığı TR . Tarım ve Köyişleri Bakanlığı
http://www.csgb.gov.tr Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığı
T.C. Millî Eğitim Bakanlığı Milli Eğitim Bakanlığı
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Sanayi ve Ticaret Bakanlığı
KOSGEB Resmi Web Sitesi Küçük ve Orta Ölçekli
Sanayiyi Geliştirme Başkanlığı
70
Sivil Toplum ve Meslek Kuruluşları
http://www.dakap.org.tr Doğu Anadolu Kalkınma
Projesi
???? ????????? ???????? ? ????? ??????? ?????? ???????????? ? ?????. ??????? ? ??? ?????? ???????? ??? ??? ? ?????? ???????? Girişimci Destekleme
Merkezleri
ABİGEM Avrupa Birliği İş Geliştirme
Merkezi
SÜRKAL | Sürdürülebilir Kırsal ve Kentsel Kalkınma Derneği Sürdürülebilir Kırsal ve
Kentsel Kalkınma Derneği
http://
Ekonomistler Finanz & Versicherung News Ekonomistler Platformu
TEMA, Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı TEMA Vakfı
Uluslararası Kuruluşlar
United Nations Development Programme Birleşmiş Milletler Kalkınma
Programı
Sanayi ve Ticaret Odaları
TOBB - Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Türkiye Odalar ve Borsalar
Birliği
Ankara Sanayi Odası Ankara Sanayi Odası
http://www.ito.org.tr İstanbul Ticaret Odası
71
ÖZET
Bu çalışmada Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da
tarım için durum saptaması yapılması hedeşendi.
Ne yapılması gerektiği konusunda da olabildiğ
ince kullanılan verilere bağlı kalındı ve bir
ölçüde çalışma sırasında düzenlenen toplantılarda
tartışılan önerilere yer verildi.
Tarım her iki bölgede de önemini koruyor. Hatta
tarımın öneminin çok büyük olduğu söylenebilir.
Ancak bu saptamayı şöyle okumak daha
doğru: Bölgenin diğer bölgelerden daha az gelişmiş
olması tarımdan değil, daha çok, diğer sektörlerin
eksikliğinden kaynaklanıyor. Bu bölgelerde
tarımda iyileştirme sağlamak elbette
mümkün. Ancak, yalnız tarımdaki iyileştirmelerle
bölgede sıçrama sağlanamaz ve dolayısıyla
mevcut fark kapatılamaz. Bu gerçekçi bir beklenti
değil. Bunun nedenleri kısmen bölgenin
özelliklerinden, kısmen de tarım politikalarının
küreselleşmesinden kaynaklanıyor.
Her iki bölgede de tarımsal gelişmenin durgun
olduğu ya da haŞf dalgalanma gösterdiği söylenebilir.
Daha önemlisi gerek bitkisel üretim gerekse
hayvancılık için genel Türkiye tarım politikası
çerçevesinde artan desteklerin aynı sonuçları
sağlamadığı gözleniyor. Çalışmanın amacı
bu iki bölgenin diğerleri ile gelişme farklarını
kapatabilecek öneriler geliştirmekti. Bu çalışmadan
çıkacak önemli bir sonuç, tarım açısından,
bölgesel farklar kadar bölge içindeki farkların
da önemli bir sorun oluşturduğudur.
Öneriler
- Bölgeler arasındaki farklar kadar bölge içindeki
farklılıkların da ölçülüp, giderilmesi için çaba gösterilmeli.
Bu amaçla bölge içindeki illerin arasındaki
tarımsal ilişkiler (ticaret, girdi kullanımı)
geliştirilebilir.
Bu saptamadan çıkan en önemli sonuç, bu bölgelerde
tarımın gelişmesi için her derde deva bir
reçete yazılamayacağıdır. Bu durumda tarım politikası
ndan çok kırsal gelişmeye ağırlık verilmesi
tercih edilebilir. Bu tercih, Türkiye’nin Avrupa
Birliği’ne (AB) uyumuyla daha tutarlı bir
anlayış olabilir. Ancak bu “yeni” kırsal gelişme
konusunda deneyimin çok az olduğu ve projelendirilmesinin
çok kolay olmadığı belirtilebilir.
Öte yandan tarımla ilgili kırsal kalkınma, kendisiyle
tutarlı, iktisadi olmayan, sosyal hedeşerin
ve çevre hedeşerinin de konulmasını gerektirecektir.
- Tarım politikasından çok, kırsal gelişmeye ağırlık
verilmeli. Çünkü kırsal gelişme farklı gereksinimlere
aynı anda cevap verebilir. Bölgede kırsal gelişme
projelerinin hazırlanabilmesi için yerel paydaşlarla,
onların istekleri doğrultusunda çalışacak
teknik kapasite sağlanmalı.
Güneydoğu Anadolu’nun batısındaki bitkisel
üretimin gelişmişlik düzeyi hiç bir şekilde Türkiye
ortalamalarının gerisinde görülmüyor. Bu
noktada başlamış ancak tamamlanamamış olan
Güneydoğu Anadolu Sulama Projesi umulan mucizeyi,
gecikmeli de olsa hala yaratabilir mi? Çalı
şmada gösterilmeye çalışıldığı gibi, Güneydo-
ğu’da sulama tamamlandığında elde edilebilecek
“optimum” üretim değeri 2003 yılında gözlemlenen
değerin yaklaşık iki misli kadar olabilir.
- Güneydoğu Anadolu Projesi’ndeki ilerleme, bölgenin
tarımına olumlu katkı yapmaya devam ede-
72
DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU’NUN
KALKINMASINDA TARIM POLİTİKALARI
Prof. Dr. A. Halis AKDER
cektir. Sulama yalnız bitkisel üretimin verimini
artırmakla kalmıyor, toprağın değerini artırarak
bölgeye bir rant da sağlıyor. Bu değer artışı ayrıca
bölge tarımında kullanılabilecek kredi miktarını
da yükseltmektedir. Bölgede barajların arkasında
biriken suyla bugün gerçekleşen sulama neredeyse
iki misline çıkarılabilir. Sulamada öncelik, altyapı
gereksinimi olmayan, sulama suyu zaten hazır
olan havzalara verilebilir.
Şimdiye kadar erişilenler, proje için daha önceden
“optimum” olarak öngörülmüş üretim deseninden
oldukça uzak. Ancak optimum üretim
deseni çalışmasının da yenilenmesi gerekiyor.
Tarım için ürün düzeyinde somut öneriler ancak
böyle bir çalışma sonucu ortaya konulabilir. Ayrı
ca böyle bir optimuma genel tarım politikası
içinde erişmek kolay görülmüyor. Genel politikalar
yerine bölgede su Şyatlamasında farklılaşmaya
giderek optimum üretim desenini sağlamak
denenebilir.
- Sulama projesi ne kadar çabuk tamamlanırsa,
bölge üzerine olumlu etkisi o denli fazla olacaktır.
Bölgede sulama ile birlikte hangi üretim deseninin
amaca en uygun olacağını belirlemek için GAP
İdaresi’nin “optimum üretim deseni çalışması” yeniden
yapılmalı. Bu bölgeye en uygun üretim desenine
yönlendirme, genel tarım politikasıyla değil,
barajdan sulamada farklı su Şyatlandırmasıyla,
özel sulamalarda enerji (elektrik) Şyatlarının sulanan
ürün (gruplarına) cinsine göre farklılaştı-
rılmayla sağlanmalı. Bölgede özel sulama çabaları
nı en çok kısıtlayan faktörün yüksek elektrik Şyatları
olduğu anlaşılmaktadır. Kuyudan yapılan
sulama karşılığı verilecek ek destekle sulanan arazi
miktarı da hızla artırılabilir.
Bölgede ve Türkiye’de sulamayı tarlaya götürecek
kurum eksikliği vardır. Toprak-Su başka adlar
altında devam etse bile, deneyimli kadroları-
nı büyük ölçüde kaybetmiştir. GAP İdaresi’nin
süresi dolmuş, iki yıllık uzatma süresi almıştır.
Sulama için kurumsal kapasitenin artırılması
önemli bir öneridir. Aynı kurumsallaşmanın sulamanı
n çevre boyutu, drenaj, toprak mülkiyeti
gibi konularıyla daha yetkili ve donanımlı bir
konuma getirilmesi de önemlidir.
- Bölgede ve (Türkiye genelinde) sulamayı tarlaya
götürecek kurumsallaştırma, yapılandırılıp güçlendirilmeli.
Bu yapılanma ve güçlendirmeden, su
kullanım haklarının, buna bağlı çevre sorunlarının
(drenaj) Avrupa Birliği uyum çabaları paralelinde
yeniden tanımlanması, yasalaştırılması anlaşılmalı.
Buna paralel olarak GAP sulama projelerinin
“nehir sulama havzaları” olarak yeniden tanımlanması
nın da yararlı olacağı düşünülmeli.
Bu konuyla ilgili diğer önemli gözlem, bölge tarı
mının, diğer bölgelerle rekabet içinde olduğudur.
Örneğin pamuk üretimi giderek Güneydo-
ğu’ya, hayvancılık ise giderek batıya kaymaktadı
r. Bölge için iyi olabilecek herhangi bir politika
diğer bölgelere bedel ödetebilir ya da tersi.
Kimseyi olumsuz etkilemeden yalnız bölgeyi tarı
m açısından hızla geliştirecek öneriler -bölgeye
özgü ürünlerin daha çok desteklenmesi gibisı
nırlıdır.
- Bölgeye özgü ürünlerin ve bölgenin kalıcı olarak
göreli avantajları olan ürünlerin, daha çok da
bunların işlenmişlik derecelerinin artırılması hedeşenmeli.
Büyük üretim miktarları yerine, bölgeye özgü
kaliteli ürün geliştirilmesi, özellikle hayvancılık
ürünleri, daha kalıcı bir gelişme sağlayacaktır.
Bu ürünlerin işlenmişlik derecelerinin artırılabilmesi
de aynı ölçüde önemli. Hayvancılıktan,
özellikle Doğu Anadolu’da mucize beklemek
gerçekçi değil. Türkiye, bu yıllarda sağladığı aşı-
rı koruma ve cömert destekleri daha fazla götüremeyebilir.
Bölgenin, hayvancılığının geldiği
düzeyi koruyabilmesi için gereken tamamlayıcı
çabaların örgütlenmesi büyük atakları tasarlamaktan
daha gerçekçi olabilir.
- Hükümetlerin hayvancılığa sağladığı destekler
Doğu Anadolu’da çeşitli nedenlerle umulan sonuçları
vermemektedir. Bunların başında bölgedeki
hayvancılığın, geleneksel, küçük işletmelerden
oluşması gelmektedir. Bu olumsuzluğun yanında
hayvancılıkla ilgili bölgeye özgü (kısmen komşu
ülkelerden kaynaklanan) diğer sorunlar, hayvan
kaçakçılığı, kısmen buna bağlı hayvan hastalıkları,
Türkiye’deki pazarlama zincirine uzaklığı böl-
73
genin kısa sürede bir sıçrama yapabilmesini engellemektedir.
Bunların her birinin giderilmesi için
atılacak adımlar bölge açısından önemlidir. Veteriner
hizmetinin, sınır güvenliğinin artırılması, iç
ve uluslararası pazar kanallarının geliştirilmesi,
bölgenin geleceği açısından önemlidir. Her konuda
atılacak, mütevazı bile olsa kalıcı adımlar, bölgenin
geleceği için önemli bir yatırımdır.
Kısmen gerçekleşmiş olan ırk ıslahına devam etmek
kadar, bölgenin koşullarında başarılı olacak yeni
büyükbaş kültür hayvanı arayışına devam etmek
de önemlidir. Öte yandan Türkiye’nin AB’ye uyumu
açısından hayvancılıkta rekabet gücünü sürdürme
şansının daha yüksek olduğu alan, özellikle
Güneydoğu’da sürdürülen küçükbaş hayvancılıktı
r. Bu konuda da et, süt ve yan ürünlerin değerlendirilmesi
de önemlidir.
Bölge dışından gelecek kaynakların artırılması,
tarımda özel sektör yatırımı gibi olumlu gelişmeleri
hızlandırabilir. Türkiye genel ekonomisinin
makro dengelerinin (faiz, kur gibi) kurulabilmesi,
tarım için yapılan, yapılacak yatırımları
n kalıcı gelişme sağlayıp, sağlamayacağının da
ön koşulu olacaktır.
Tarımın dünya genelindeki gelişme yönü, korumaları
n azaltılması yönündedir. Türkiye’nin rekabet
gücünü koruyabilmesi, bir üretim artırma
sorunundan çok, maliyetleri aşağı çekebilme sorunu
olmuştur. Maliyetleri aşağı çekebilmenin
önkoşulu, ertelenmiş yapısal sorunların üzerine
gidilmesidir.
- Tarımsal desteklemenin kalıcı bir etki sağlaması
için verimliliği artırıcı önlemlere ve Şyatları yükseltmekten
çok, maliyetleri aşağı çekecek önlemlere
öncelik verilmeli. Birikmiş yapısal sorunların üzerine
gidilmeli.
GİRİŞŞ
Türkiye’nin ekonomik gelişmesi dengeli biçimde
gerçekleşmemektedir. Dengesizliklerden birisi
de bölgesel niteliktedir. Gelişmeyle birlikte
Doğu ve Batı arasındaki fark kapanmıyor, aksine
açılıyor. Bu çalışmanın amacı bölgesel dengesizliğ
i giderme yolunda “tarım sektörü” için öneriler
sunabilmek. Daha önce aynı amaçla geliştirmiş
öneriler biliniyor ve bunlar bir ölçüde geçerliliklerini
koruyorlar: Güneydoğu Anadolu
için bitkisel üretimde “sulama projesi” aynı zamanda
küçükbaş hayvancılık ve Doğu Anadolu
yaylalarındaki doğal meralardan yararlanarak
gelişecek büyükbaş hayvancılık. Gidilecek genel
yön değişmeyeceğine göre bu çalışmanın amacı
daha çok, gelinen son durumu ortaya koymak,
irdelemek, nasıl devam edilebileceği konusunda
öneride bulunmak, bölgenin tarımsal gelişme
hedeşerini Türkiye ve dünyadaki olası gelişmeler
ışığında yeniden değerlendirmektir.
TARIM BÖLGEDE ÖNEMİNİ KORUYOR
Türkiye genelinde tarımın gayri saŞ yurtiçi hası
la (GSYH) içindeki payı % 14,2.1 Seçilen 21 ilin
her birinde bu pay daha yüksek. Oranlar Batman’da
% 20’lik en düşük orandan başlayıp, Ardahan’da
en yüksek oran olan % 48’e kadar çıkı-
yor. Batman’da ve Şırnak’ta gözlemlenen düşük
değerler yanıltıcı olabilir. Batman’da petrol çı-
karılması, Şırnak’ta güvenlik güçlerinin yoğun-
74
TABLO 3.1: TARIMIN GSYİH İÇİNDEKİ PAYI
(2000)
% % %
TÜRKİYE 14,1 TUNCELİ 26,3 BİTLİS 40,8
BATMAN 19,5 MARDİN 27,8 GÜMÜŞHANE 41,0
ŞIRNAK 19,5 HAKKARİ 31,4 ŞANLIURFA 43,4
DİYARBAKIR 21,4 BAYBURT 32,1 AĞRI 45,5
VAN 23,4 KARS 32,7 MUŞ 47,5
SİİRT 24,1 ERZİNCAN 35,1 ARDAHAN 48,0
ERZURUM 24,6 BİNGÖL 36,2
ADIYAMAN 25,0 IĞDIR 39,7
Kaynak: Türkiye İstatistik Kurumu 2000 (TÜİK) ve kendi hesaplamalarım.
1 Bu oran Devlet İstatistik Kurumu’nun 2000 yılı, illere göre milli gelir istatistiklerinden
hesaplanmıştır. Aynı istatistik 2001 yılı için de vardır ancak kriz yılı olduğundan tercih
edilmemiştir. Öte yandan 2000 yılı sayım yılı olduğundan nüfus verileri ile daha kolay
ilişkilendirilebilmektedir. 2002 yılından sonra illere göre milli gelir istatistikleri henüz
yayınlanmamıştır.
luğu istisna olarak değerlendirilebilir. Genelleme
yapılacak olursa, en düşük değerlerin bölgenin
güneyindeki büyük kentlerde gözlemlendi-
ği, kuzeye, Doğu Anadolu’ya tırmandıkça tarı-
mın payının arttığı söylenebilir (Tablo 3.1).
Tarımın önemini daha güçlü vurgulayan gösterge
ise “tarımda istihdam edilenlerin oranı”. En
düşük oranlar (Tunceli hariç) Türkiye ortalaması
ndan başlayarak Muş’ta % 83’e kadar yükseliyor.
2
Tarımdaki istihdamın yüksekliğinin yanında
niteliği de önemli. Her ilde tarımdaki işgücünün
yarısından fazlasını kadınlar oluşturuyor. Bu işgücünün
de çok önemli bir oranı okuma yazma
bilmiyor. Tarımda çalışan, okuryazar olmayan
ve elli yaşın üzerindeki kadın nüfusun, tarımdan
başka bir alanda istihdam edilebilmesinin çok
güç olacağı açık. Bu veri birkaç yönlü yorumlanabilir.
Aslında bu illerde tarım dışı sektörlere
kaydırılacak yeterince fazla nüfus yok. Öte yandan,
başka bir alanda istihdam edilemeyecek bir
nüfus grubunun olması, tarımda istihdamın
yüksek olmasının ötesinde bir önem taşıdığına
işaret etmektedir. Diğer yandan, bu işgücü kalitesiyle
tarımda yapılabilecek atılımların sınırlı
kalacağı da açıktır.
Kısmen yukarıdaki verilerden de görülebileceği
üzere, seçilen 21 il tarım açısından tam türdeş
(homojen) değil. Ancak il düzeyindeki verilerin
toplamına bakarak bu farklılığı gözlemlemek
zor. Aşağıdaki tabloda (Tablo 3.4) her ildeki tarı
msal katma değer il sınırları içindeki tarımsal
araziye ve işgücü sayısına bölünerek, kıyaslama
için normalleştirilmiş (kıyaslanabilir) göstergeler
elde edilmeye çalışıldı. Bu göstergeler aynı
zamanda bu illerdeki tarımsal “verimlilik” ölçüsü
olarak da değerlendirilebilir.
Bölge ortalamasını en iyi yansıtan üç il Erzurum,
Bitlis ve Iğdır. Bu üç il, her iki gösterge açısından
75
TABLO 3.2: TARIMIN İSTİHDAM İÇİNDEKİ PAYI
(2000)
% % %
TUNCELİ 42 BATMAN 63 ŞANLIURFA 73
AĞRI 47 DİYARBAKIR 64 ADIYAMAN 74
ŞIRNAK 47 VAN 67 BAYBURT 75
TÜRKİYE 47 KARS 68 GÜMÜŞHANE 76
HAKKARİ 52 IĞDIR 68 ARDAHAN 78
SİİRT 57 BİTLİS 70 MUŞ 83
ERZİNCAN 62 MARDİN 70
ERZURUM 62 BİNGÖL 70
Kaynak: TÜİK ve kendi hesaplamalarım.
TABLO 3.3: TARIM SEKTÖRÜNDE
KADIN İŞGÜCÜNÜN PAYI (2000)
İLLER KADIN İŞGÜCÜNÜN KADIN İŞGÜCÜ İÇİNDE
PAYI (%) OKURYAZAR OLMAYANLAR (%)
ŞANLIURFA 53 66
TUNCELİ 54 45
ERZİNCAN 54 30
MUŞ 54 62
ARDAHAN 55 30
BİTLİS 55 61
IĞDIR 56 54
BATMAN 56 64
ADIYAMAN 56 43
MARDİN 57 60
DİYARBAKIR 57 66
KARS 57 39
ERZURUM 57 42
TÜRKİYE 58 32
BİNGÖL 58 53
HAKKARİ 58 71
AĞRI 58 60
GÜMÜŞHANE 58 29
BAYBURT 59 28
VAN 60 68
ŞIRNAK 60 76
SİİRT 61 69
Kaynak: TÜİK ve kendi hesaplamalarım.
2 Oranlar il düzeyinde yayınlanan 2000 yılı nüfus sayımı sonuçlarından hesaplandı. Genel
Türkiye için istihdamı daha doğru yansıttığı kabul edilen hane halkı işgücü anketleri
sonuçlarına göre bu değerlerin yüksek olduğu ileri sürülebilir. Ancak her türlü istatistiki
düzeltme bu illerde oranları çok fazla aşağı çekemez.
da Türkiye ortalamasının gerisinde. Gümüşhane
işgücü başına katma değer açısından bölge ortalaması
nı yansıtmakla birlikte alan verimliliği
Türkiye ortalamasının hayli üzerinde. Bu verilere
bakarak Gümüşhane’nin aslında (tarım açısından)
bu bölgeye tam uymadığı, ait olmadığı söylenebilir.
Gümüşhane gerçekten de Doğu Karadeniz
Bölgesi içinde yer almaktadır. Buna karşı-
lık, eskiden idari olarak Gümüşhane’nin ilçesi
olan Bayburt, Kars, Muş, Ağrı, Ardahan ve Şırnak’la
birlikte en düşük verimlilikleri göstermektedir.
Hakkari ve Erzincan işgücü verimlili-
ği açısından Türkiye ortalamasının biraz gerisinde,
ancak alan verimliliği açısından daha yüksektedir.
Hakkari’nin özelliği, tarımsal katma değer
içinde meyveciliğin aşırı ağırlığı. Başka bir deyişle,
göreli olarak küçük bir alanda yüksek bir katma
değer elde edilebilmesi. Erzincan ise her açı-
dan daha dengeli ve başarılı bir “performans”
sergiliyor. Öte yandan Şanlıurfa düşük alan verimliliğ
ine karşılık, bölgenin en yüksek işgücü
verimliliğine erişmiş. Tunceli daha da düşük bir
toprak verimliliği ile Urfa’yı izliyor. Sulu tarı-
mın çok büyük yer kapladığı Urfa’da toprağın,
işgücüne göre hala daha bol olduğunu, Tunceli’nin
ise nüfus kaybettiğini anlıyoruz.
Bölgedeki iller arasındaki farklılığı vurgulamak
üzere beşinci tablo önemli bir bilgiyi özetliyor:
21 ilde hayvansal üretim değerinin, bitkisel üretim
değerine oranı (Tablo 3.5).
Siirt hariç, Güneydoğu Anadolu illerinde bitkisel
üretim Türkiye ortalamasından çok daha
yüksek. Doğu Anadolu illerinde ise hayvancılık
ağır basıyor. Kars, Bayburt, Tunceli, Van ve Bingöl’de
hayvansal üretim değeri, bitkisel üretim
değerinden daha yüksek, Erzurum ve Ağrı’da iki
misli, Ardahan’da ise neredeyse dört misli.
BİTKİSEL ÜRETİM
Bitkisel üretimdeki büyümeyi ortaya koyabilmek
için “analitik” bir yönteme başvuruldu. Öncelikle
bütünden ayrıntıya doğru gidilmeye çalı-
şıldı. Aynı konu önce Türkiye sonra Güneydoğu
ve Doğu Anadolu düzeyinde ele alındı. Daha
sonra bölgeler yeni olarak tanımlanan 2. düzey
alt bölge (NUTS 2), gerektiği ölçüde 3. düzey
76
TABLO 3.4: TARIMSAL İŞGÜCÜ VE ALAN BAŞINA
KATMA DEĞER (2000)
İLLER $ / İŞGÜCÜ $ / ALAN (HA)
MUŞ 1.068 621
ŞIRNAK 1.144 367
VAN 1.165 1.064
KARS 1.243 346
BAYBURT 1.251 569
ARDAHAN 1.266 565
ADIYAMAN 1.296 1.03
BİNGÖL 1.421 1.201
AĞRI 1.471 542
MARDİN 1.523 684
BİTLİS 1.636 1.246
ERZURUM 1.668 902
GÜMÜŞHANE 1.689 2.479
IĞDIR 1.767 1.065
BATMAN 1.929 1.301
SİİRT 2.008 1.282
HAKKARİ 2.009 1.603
ERZİNCAN 2.035 1.918
TÜRKİYE 2.169 1.431
TUNCELİ 2.413 562
ŞANLIURFA 2.717 817
Kaynak: TÜİK ve kendi hesaplamalarım.
TABLO 3.5: HAYVANSAL ÜRETİM DEĞERİ /
BİTKİSEL ÜRETİM DEĞERİ
% % %
MARDİN 8 IĞDIR 44 TUNCELİ 154
ŞANLIURFA 9 ERZİNCAN 46 VAN 156
BATMAN 21 HAKKARİ 64 BİNGÖL 174
DİYARBAKIR 23 GÜMÜŞHANE 75 ERZURUM 206
ŞIRNAK 27 BİTLİS 83 AĞRI 207
ADIYAMAN 27 MUŞ 96 ARDAHAN 385
TÜRKİYE 33 KARS 103
SİİRT 38 BAYBURT 121
Kaynak: TÜİK ve kendi hesaplamalarım.
(NUTS 3) il düzeyinde hatta ürün düzeyinde yeniden
sayısal bir ayrıştırma yöntemiyle incelendi.
1996 yılındaki bitkisel üretim durumuyla
2003 yılındaki durum birbiriyle karşılaştırıldı.
Aradaki fark (gelişme–değişim) alan, toprak verimi,
üretim deseni ve etkileşim sayısal bir yöntemle
ayrıştırıldı.
İnceleme yedi büyük ürün grubuyla yapıldı: tahı
llar, baklagiller, endüstriyel bitkiler, yağlı tohumlar,
yumru bitkiler, sebzeler ve meyveler.
Sebze ve meyveler için elimizde alan bilgisi toplam
Türkiye olarak var. Meyve ve sebze çeşitlerine
göre kullanılan alan verileri ya da Türkiye
düzeyinde veriler bulunmamaktadır. Meyveler
için il düzeyinde toplam alan bilgisi bile 1996 yı-
lından bu yana, yani göreli olarak yakın bir zamandan
bu yana yayınlanıyor.3
Sayısal Yöntem
Ayrıştırma modeli aşağıda verilmektedir:4
Po _ Ao _ Wi Cio Yio
Pt _ At _ Wi Cit Yit
Pt – Po = (At – Ao) _ Wi Cio Yio
+ At _ Wi Cio (Yit – Yio)
+ At _ Wi Yio (Cit – Cio)
+ At _ Wi (Yit – Yio) (Cit – Cio)
Modeldeki değişkenler:
Po = başlangıç yılındaki üretim.
Pt = t yılında üretim.
Ao = başlangıç yılında ekilen alan.
At = t yılında ekilen alan.
Cio = başlangıç yılında i ürünü ekim alanı
oranı
Cit = t yılında i ürünü ekim alanı oranı
Yio= başlangıç yılında toprak verimliliği
Yit = t yılında toprak verimliliği5
o = 1996 (başlangıç yılı)
t = 2003 (t yılı)
i = ürün (grubu) ( i= 1, ..., 7)
Bu toplamlı ayrıştırma şemasında denklemin sa-
ğındaki ilk terim “alan etkisidir”: Eğer 1996 yı-
lındaki toprak ve üretim deseni aynı kalsa, 1996
ve 2003 yılları arasında gerçekleşen ekilen alan
değişikliği (artış ya da azalma) gözlemlediğimiz
reel üretim değişikliğinin ne kadarını açıklar?
Denklemdeki ikinci terim, 1996 yılındaki üretim
deseni sabit kalsaydı, “1996–2003 yılları arası
nda ölçtüğümüz toprak verimliliği değişikliğinin
reel üretim artışına ne kadar katkısı olurdu?”
sorusunu cevaplıyor. Üçüncü terim, toprak
verimliliğinin 1996 düzeyinde kaldığı varsayımı
altında, üretim desenindeki değişikliğin etkisini
ölçmektedir. Son terim de toprak ve üretim desenindeki
değişimin etkileşimini ölçmektedir.
Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki gelişmeleri
Türkiye genelini kıyaslayarak değerlendirmek
anlamlı olacaktır, çünkü çözüm olacağı düşünülen
tarım politikası önerileri Türkiye’nin bütünü
için yapılıyor. Başka deyişle seçilen bölge Türkiye
genelinde olanlardan etkileniyor ve bir ölçüde de
etkiliyor. Dikkatten kaçmaması gereken bir tercih
de “gelişmelerin” 1996–2003 yıllarının karşı-
laştırması olacağı. Konuyla ilgili yayınlanmış son
veriler 2003 yılına ait olduğundan, 2003 yılı nerdeyse
zorunlu bir tercihti. 1996’dan önceki bir yı-
lı seçmek de ürün kapsamını daraltacağından
tercih edilmedi. İllere göre meyve alanı verileri
1996 yılından bu yana yayınlanıyor. 1996 başlangı
ç yılı olarak gelişme eğilimini bazı ürün grupları
açısından arzulanır biçimde yansıtmasına
rağmen bu durum tüm ürünler için geçerli değil.
Ancak 1996–2003 arasında hangi aralık seçilirse
seçilsin bu eleştiri geçerli olacaktı. Bu aralıkta
Türkiye’de bitkisel üretim önemli bir büyüme ya
da düşme eğilimi içinde olmamakla birlikte kriz,
kuraklık, destek politikası gibi nedenlerle artış ve
düşüş yönünde dalgalanıyordu.
Türkiye’de Bitkisel Üretim Artışşı (1996–2003)
Tablo 3.6’da 1996 ve 2003 yılındaki bitkisel üretim
sabit 2003 yılı Şyatlarıyla hesaplanarak tablolaştı
rılmıştır. Büyüme yanlış yorumlanmama-
77
3 Devlet İstatistik Kurumu Türkiye’nin birçok yerinde meyve ve sebzelerin karışık olarak
ekildiğini bu yüzden her biri için ayrı alan belirlemenin pratik açıdan olanaklı olmadığını
ileri sürüyor.
4 Yöntem için bk. B.S. Minhas and A. Vaidyanathan, "Growth of Crop Output in India, 1951-
54 to 1958-61," Journal of The Indian Society of Agricultural Statistics, November
1965.
5 Burada ölçülen toprağın doğal verimliliği değildir, birim alandan elde edilen Şziki üretimdir.
Başka değişle birim alandan sağlanan verim yanlış girdi kullanımına rağmen artış
gösterirken, toprağın doğal verimliliği azalıyor olabilir. Özellikle Güneydoğu Anadolu
Bölgesi’nde yanlış sulama sonucu böyle bir sorunla karşı karşıya olunduğu çeşitli sivil
toplum örgütlerince de dile getirilmektedir.
lı. Toplam için % 6 olarak hesaplanan değer
1996–2003 yılı üretim değerleri farkının, 1996
yılı üretim değerine oranıdır, yıllık üretim artış
oranı değildir.
Yukarıda açıklanan yöntemle ayrıştırmaya çalı-
şılacak değer C sütunun en altında verilen toplamdı
r (2.333.170.877 YTL). Sonuçlar Tablo 3.7’
den görülebilir.
Toplamı oluşturan unsurlardan alan etkisi ve di-
ğer unsurlar zıt yönlerdedir ve her iki yöne doğru
gerçekleşen gelişmeler de büyüktür. Bunun sonucunda
oluşan “toplam” göreli olarak küçük kaldı-
ğından, örneğin verim etkisi yüzde yüzün üzerindedir.
Görüldüğü gibi, alanın büyüme üzerine etkisi
negatiftir. Başka bir deyişle Türkiye’de ekili
dikili alanda azalma gözlemlenmektedir. Bu eğilim
1980’li yılların sonlarından bu yana sürmektedir
ve yalnız incelenen döneme özgü değildir.
Tablo 3.8’de alandaki değişiklikler verilmiştir.
Nadas alanları ve değişimi, incelemenin dışında
tutulmuştur.6 Önemli bir noktayı açıklamakta
yarar olabilir. Bu analizdeki “alan etkisi” yukarı-
daki model denkleminden de görüleceği üzere
iki yıl arasındaki 940.457 hektarlık net azalmaya
göre hesaplanmıştır. İşlenen alandaki mutlak
azalmanın nedenleri çeşitli. Turizm, inşaat, sanayi
gibi tarım dışı sektörlerin toprağa olan talepleri
giderek artmaktadır. Kırdan kente olan
göç de toprakların önemli bir kısmının kullanı
m dışında kalmasına neden olmaktadır.
78
TABLO 3.6: BİTKİSEL ÜRETİM DEĞERİ (YTL)
1996 2003 (2003-1996) BÜYÜME
A B C C/A
TAHILLAR 9.023.007.119 9.463.460.227 440.453.108 % 5
BAKLAGİLLER 1.731.986.097 1.472.814.109 -259.171.989 % -15
ENDÜSTRİYEL BİTKİLER 4.007.935.080 3.538.796.606 -469.138.474 % -12
YAĞLI TOHUMLAR 756.592.995 840.410.966 83.817.970 % 11
YUMRU BİTKİLER 2.495.299.258 2.590.290.764 94.991.506 % 4
SEBZELER 8.547.224.295 10.154.837.498 1.607.613.203 % 19
MEYVELER 11.674.174.559 12.508.780.112 834.605.553 % 7
TOPLAM 38.236.219.405 40.569.390.282 2.333.170.877 % 6
Kaynak: TÜİK ve kendi hesaplamalarım.
TABLO 3.7: REEL ÜRETİM DEĞERİNDEKİ ARTIŞIN
UNSURLARI (YTL)
%
ALAN ETKİSİ -1.666.427.012 % -71
VERİM ETKİSİ 2.493.861.857 % 107
ÜRETİM DESENİ ETKİSİ 1.440.648.472 % 62
ETKİLEŞİM 65.087.559 % 3
TOPLAM 2.333.170.877 % 100
6 Aslında verimlilik tartışmaları açısından bu bir eksikliktir. Ancak nadas alanı ürünlere
göre verilmediğinden sayısal incelemeye katılamadı.
TABLO 3.8: BİTKİSEL ÜRETİM ALANLARINDA
DEĞİŞİM (HEKTAR)
2003 1996 (2003-1996)
TAHILLAR 13.413.600 13.946.030 -532.430
BAKLAGİLLER 1.513.650 1.875.095 -361.445
ENDÜSTRİYEL BİTKİLER 1.298.456 1.475.624 -177.168
YAĞLI TOHUMLAR 647.050 703.583 -56.533
YUMRU BİTKİLER 291.900 321.400 -29.500
SEBZELER 817.852 785.308 32.544
MEYVELER 2.655.850 2.471.755 184.075
TOPLAM 20.638.358 21.578.815 -940.457
Son ekonomik kriz ve doğrudan gelir desteğinin
de bu azalmada etkisi olmuştur. İşlenen alandaki
% 4’lük azalma gözlemlediğimiz toplam üretim
değeri artışının % 71’i kadar bir azalmaya neden
olmuştur. Daha teknik anlatılacak olursa, 1996
yılındaki üretim deseninin ve toprak verimlili-
ğinin sabit kaldığı varsayımı ile alan 940.457
hektar azaltılırsa, 2003 Şyatlarıyla üretim değerinde
1.666.427.012 YTL’lik bir azalma olur.
Toprak verimliliğindeki artışın büyümeye etkisi
olumludur ve alan etmeninin negatif etkisini
tümüyle silecek kadar yüksektir. 1996-2003 arası
nda gözlemlenen büyümenin % 7’si kadardır.
Başka bir deyişle üretim deseninin 1996 yılındaki
gibi kaldığı varsayımıyla, verimlilik değişikli-
ği (artışı) üretim değerine 2.493.861.857 YTL’lik
katkıda bulunmuştur. Bu dönemde üretim artışı
sağlayan en önemli etki toprak verimliliğindeki
artıştır. Bu artış en fazla sebzelerden kaynaklanmakta,
bunu yumru bitkiler izlemektedir. Tahıllardaki
verim artışı da dikkat çekicidir. Bunu bir
ölçüde tahılların içinde mısır üretiminin artışı-
na bağlamak mümkün. Kaliteli tohum ve Şdan,
sulama, diğer modern girdilerin daha yoğun
kullanımı, toprak verimliliğini artıran en
önemli girdilerdir.
1996–2003 arasında üretim desenindeki değişikliğ
in büyümeye katkısı da % 62’dir. Yani, 1996
verimlilik düzeyinin sabit kaldığı varsayımıyla,
üretim desenindeki değişiklik üretim değerine
1.440.648.472 YTL’lik katkıda bulunmuştur. Başka
bir deyişle zaman içinde daha verimli ürünlerin
daha geniş alana ekilmesinin katkısı önemlidir.
Küçük oranlarda da olsa üretim deseni içinde
payları azalan ürünlerin başında baklagiller
geliyor. Endüstri bitkileri, yağlı tohumlar ve
yumru bitkilerin de payı azalıyor. En önemli artı
ş meyve üretiminde yaşanırken; sebze ekimi de
artıyor. Son olarak toprak verimi ve ürün deseni
etkileşiminin büyümeye küçük, % 3’lük, ancak
olumlu etki yaptığı görülüyor. Olumlu etkileşimin
sebzelerden kaynaklandığını söyleyebiliriz.
Güneydoğu Anadolu'da Bitkisel Üretim Artışşı
(1996–2003)
Güneydoğu Anadolu’da, aynı sürede bitkisel
üretim artışı Türkiye genelinden çok daha yüksek,
üç misli. Dikkati çeken yalnız farkın büyüklüğ
ü değil, aynı zamanda artışın hangi ürün
gruplarından kaynakladığı. Türkiye genelinde
hem ekilen alanı hem üretimi gerileyen endüstriyel
ürünler Güneydoğu’daki büyümenin en
önemli kaynağı. Genellenecek olursa Türkiye
genelinde yoğun toprak kullanan ürünlerden
(şeker pancarı, pamuk) kaçış, hane halkı emeğinin
daha yoğun kullanıldığı ürünlere (sebze,
meyveye) yöneliş olduğu; Güneydoğu Anadolu’da
ise bunun tam tersi gözlemleniyor.
Aynı gelişme başka türlü de anlatılabilir. Türkiye
genelinde, geçmişte hükümet politikalarıyla
79
TABLO 3.9: GÜNEYDOĞU ANADOLU’DA BİTKİSEL ÜRETİM DEĞERİ (1996 - 2003) (YTL)
1996 2003 (2003-1996) BÜYÜME
A B C C/A
TAHILLAR 928.645.159 1.191.364.464 262.719.305 % 28
BAKLAGİLLER 393.598.265 379.790.468 -13.807.796 % -4
ENDÜSTRİYEL BİTKİLER 549.896.569 867.932.347 318.035.778 % 58
YAĞLI TOHUMLAR 17.070.302 14.257.864 -2.812.438 % -16
YUMRU BİTKİLER 34.549.281 19.543.863 -15.005.419 % -43
SEBZELER 557.473.779 557.672.298 198.519 % 0
MEYVELER 561.714.641 571.052.732 9.338.091 % 2
TOPLAM 3.042.947.996 3.601.614.036 558.666.040 % 18
Kaynak: TÜİK ve kendi hesaplamalarım.
yüksek oranda desteklenen ürünlerden, doğrudan
gelir desteğine geçişle birlikte (beklenen)
gerileme gözlemlenmektedir. Buna karşılık Güneydoğ
u Anadolu’da, eski anlayışla (prim) hala
doğrudan ürüne destek alabilen ürün gruplarına
yönelme olduğu anlaşılıyor. Bu nedenle Güneydoğ
u tarımının giderek hükümet politikalarına
daha duyarlı (bağımlı) hale geldiği söylenebilir.
Bu durum bir ölçüde toprak ve işgücünün göreli
kıtlığı ile açıklanabilir. Örneğin batı bölgelerinde
pamuk ekimini en çok gerileten etmenin işgücünün
kıtlığı ve yüksek maliyeti olduğu söylenebilir.
Aynı işgücü zaten Güneydoğu Anadolu’dan
kaynaklandığından ve bölgede daha düşük
bir maliyetle istihdam edilebildiğinden pamuk
ekimi süratle batı ve güney bölgelerinden
Güneydoğu’ya kaymaktadır.7 Güneydoğu’da seçilen
yedi ildeki pamuk ekili alan, Türkiye içinde
% 29’luk bir paya sahipken bu oran 2006’da
% 45’e yükselmiştir. 1996’da Şanlıurfa’da hiç
ekilmeyen şeker pancarı, soya, ayçiçeği endüstri
bitkileri arasında yer tutmaya başlarken, tahıllar
arasında mısırın payı giderek artmaktadır.
Türkiye geneli gibi, üretim değerindeki artışın
en büyük kaynağı toprak verimindeki artış. Alan
azalmasının olumsuz etkisi oldukça küçük. Üretim
deseninde ise önemli bir değişiklik yok. Bu
gözlemler, yargılar Güneydoğu Anadolu’da seçi-
80
TABLO 3.11: TRC2 (ŞANLIURFA, DİYARBAKIR) VE TRC3 (SİİRT, ŞIRNAK, BATMAN, MARDİN)’TE
BİTKİSEL ÜRETİM DEĞERİNDE DEĞİŞİM (1996 - 2003)
2003 1996 (2003-1996) BÜYÜME
TRC2 A B C C/B
TAHILLAR 792.196.652 618.266.962 173.929.690 % 28
BAKLAGİLLER 241.026.943 226.482.014 14.544.929 % 6
ENDÜSTRİYEL BİTKİLER 688.267.247 340.437.541 347.829.705 % 102
YAĞLI TOHUMLAR 13.068.662 15.239.953 -2.171.291 % -14
YUMRU BİTKİLER 12.225.490 19.385.139 -7.159.649 % -37
SEBZELER 410.279.881 399.564.138 10.715.743 % 3
MEYVELER 291.489.634 279.653.493 11.836.141 % 4
2.448.554.509 1.899.029.240 549.525.268 % 29
TRC3
TAHILLAR 294.584.315 204.235.510 90.348.805 % 44
BAKLAGİLLER 102.901.326 129.464.986 -26.563.659 % -21
ENDÜSTRİYEL BİTKİLER 125.247.524 181.360.117 -56.112.593 % -31
YAĞLI TOHUMLAR 342.703 772.986 -430.283 % -56
YUMRU BİTKİLER 1.602.067 5.052.868 -3.450.800 % -68
SEBZELER 112.712.867 124.379.151 -11.666.284 % -9
MEYVELER 216.918.585 181.538.522 35.380.063 % 19
TOPLAM 854.309.389 826.804.140 27.505.248 % 3
Kaynak: TÜİK
TABLO 3.10: REEL ÜRETİM DEĞERİNDEKİ
ARTIŞIN UNSURLARI (YTL)
ALAN ETKİSİ -36.215.174 % -6,5
VERİM ETKİSİ 582.964.204 % 104,3
ÜRETİM DESENİ ETKİSİ 1.393.406 % -0,2
ETKİLEŞİM 13.310.417 % 2,4
TOPLAM 558.666.040 % 100,0
len yedi ilin tümü için geçerli değil. Yukarıdaki
sayısal analizlerin benzeri bölgeyi oluşturan iki
alt bölge için TRC2 (Mardin, Batman, Siirt, Şırnak)
ve TRC3 (Urfa, Diyarbakır) yeniden yapıldı.
Bölgenin batısı ve doğusundaki gelişmeler birbirinden
farklı, bölgenin genel özelliklerini yansı-
tan iller ise daha çok Urfa ve Diyarbakır.8
Yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi, Urfa ve Diyarbakı
r’da reel büyüme % 29’u bulurken, Siirt,
Şırnak, Mardin ve Batman’ın toplamı ancak
% 3’lük bir artış gösterebiliyor, o da Batman’dan
kaynaklanıyor. Aslında 1996 ve 2003 yılları kı-
yaslandığında Siirt, Şırnak ve Mardin’in bitkisel
üretim değerinde büyüme değil, gerileme gözlemlenmektedir.
Ancak bu gerileme yanlış yorumlanmamalı.
1996 yılına göre 2000’de bölgenin
neredeyse tümündeönemli üretim düşüşleri
gözlemlendi. 2000 yılından sonra üretim yeniden
artışa geçti. Başka bir deyişle, gelişme eğilimi
1996’dan 2000’e doğru düşüş, daha sonra tekrar
büyüme olarak çizilebilir. Diyarbakır ve Urfa’daki
büyüme sürekli ve yüksek, diğer illerin
yeni koşullara aynı uyumu gösterebildiğini söylemek
ise zor.
Tüm bölgede bu genel eğilimden bağımsız, sürekli
gerileyen ürün grubu baklagiller; özellikle
de, baklagiller arasında yer alan kırmızı mercimek.
1996 yılında yüksek miktarda ekilen karpuz-
kavun hemen hemen tüm illerde gerilemiş,
meyveler arasında da üzüm. Sürekli gerileme
gözlenen ürünlerden sadece meyve grubunun
genel etkisi olumlu. Buna karşılık büyümeye sürekli
olumlu katkı yapan ürün grubu tahıllar.
Diğer ürünler illere göre farklılık gösteriyor.
Adıyaman’da endüstriyel ürünler arasında,
tütün 2001 tarım reformu sonucunda ekimi azalan
ürünlerden biri. Üzüm (bağ alanıyla birlikte)
gerilemeye en önemli katkı yapan meyve türü.
Siirt ve Şırnak’ta, “huzursuzluk” da tarımı gerileten
unsurlar arasında sayılabilir.
Bölgedeki büyümenin arkasında yeni toprak kullanı
mı düşük (% 4); (büyük ürün gruplarına göre)
üretim deseninde de önemli bir değişim görülmüyor.
Gözlemlenen büyümeyi en çok açıklayan
etmen “toprak verimliliğindeki” artış. Toprak
verimliliğini artıran en etkili faktörün ise sulama
olduğu söylenebilir. Şanlıurfa’daki çarpıcı
büyüme sulamanın önemine işaret ediyor.
GÜNEYDOĞU'DA SULAMA VE (AZAMİ)
ÜRETİM ARTIŞŞI
Bölgesel farkları büyük ölçüde kapatılacağı
umularak başlatılan GAP sulama projesi hala bir
umut mu? Farkın kapanmasını sağlayabilir mi?
Başlangıçtaki plana göre sulama projelerinin
2005 yılında tamamlanması, 1.455.568 ha (azami)
alanın sulanması bekleniyordu.9 Oysa bugüne
kadar öngörülen miktarın ancak % 12’sine su
götürülebilmiştir. Gecikme, projeden beklenenler
açısından yalnız “rötarla” sonuçlanmayacaktı
r. Diğer bir deyişle, mevcut durumun analizinden
hedeşere yalnız zaman farkı ile erişeceğiz
sonucu çıkmıyor.
En temel beklenti sulamayla bitkisel üretimde
sıçrama sağlayarak bölgesel gelişmişlik farkını
önemli ölçüde kapatabilmekti. Sulama projeleri
başlangıçta öngörüldükleri kısa sürede değil de,
daha uzun bir zamana yayılarak, genel ekonominin
gelişmesine göre, olanaklar elverdiğince gerçekleşecek
olursa, bölge kendi geçmişine göre elbette
daha iyi bir düzeye çıkacaktır, ancak genel
81
TABLO 3.12: REEL ÜRETİM DEĞERİNDEKİ
ARTIŞIN UNSURLARI (YTL)
ALAN ETKİSİ 21.629.364 % 4,0
VERİM ETKİSİ 390.380.624 % 71,0
ÜRETİM DESENİ ETKİSİ 101.667.852 % 19,0
ETKİLEŞİM 13.310.417 % 7,0
TOPLAM 549.525.268 % 100,0
7 Pamuk ekili alanlardaki azalmaya karşın Türkiye toplamında verim artışı sonucu toplam
üretim 1996’dan 2003’e kısıtlı da olsa artmıştır.
8 Eğer resmi bölgelemeden vazgeçilirse, Urfa Diyarbakır, Batman’da Türkiye ortalamasının
oldukça üstünde büyüme (üretim değeri artışı) ölçülürken, Siirt, Mardin, Şırnak ve
Adıyaman’da düşüşler gözlemleniyor.
9 SEAP Regional Development Administration (1992), Agricultural Commodities
Marketing Survey, Planning of Crop Pattern and Integration of Marketing and Crop
Pattern Studies, Volume IV, Annex 5A, Table 5A.4, p.11
ekonomik eğilime bağlı, zamana yayılmış bir gelişme
bölgesel farkların da büyük ölçüde sürece-
ği anlamına gelmektedir. Başka biçimde ifade
edilirse, diğer bölgeler geliştikçe buraya aktarı-
lan fonlarla burası da gelişecek demek, farkların
süreceğini söylemenin başka bir yoludur.
Diğer beklenti de, projenin sulama boyutunun
Türkiye’nin tarımsal ihracatını önemli ölçüde
artıracağı yönündeydi. Sulamanın genel gelişme
eğilimine paralel gerçekleşmesi bu umulandan
da vazgeçme anlamına gelebilir. Sulamanın sağ-
layacağı verimlilik artışı ile erişilecek üretim artı
şı için iç talep ve ihracat rekabet etmektedir.
Üretim artışı en kısa sürede gerçekleşirse ihraç
fazlası olacak, zamana yayıldıkça artan iç talep
bu fazlanın büyük bir kısmını eritecektir. Sonuçta
bölge tarım ürünleri ihracatçısı olabilir, ancak
müşterisi dış pazardan çok iç pazar olabilir.
2001 yılı tarım sayımına göre Türkiye’de 18 milyon
hektarlık tarım alanının % 19’unun herhangi
bir kaynaktan (baraj, kuyu...) sulandığı, tüm
işletmelerin % 43’ünün sulama yaptığı bildiriliyor.
Seçilen yedi ilin tarım arazilerinin % 21’i işletmelerin
% 38’i tarafından sulanıyor. Güneydoğ
u Anadolu Projesine dâhil olan tüm illerde
(yedi il artı Gaziantep ve Kilis) azami sulanabilecek
alan 1.455.568 hektar. Bu illerin hepsinde
2000 yılında bir şekilde sulanan alan 521.653 ha.
Buna göre azami sulanabilir arazinin % 36’sının
sulandığı anlaşılıyor. Kuyulardan yapılan sulamanı
n baraj sulamasına göre, elektrik tüketiminden
ötürü daha pahalı olduğu biliniyor, ancak
bölgede elektrik parasının ödenmediği (kaçak
kullanımın yaygınlığı da) biliniyor.
GAP için başlangıçta yapılmış araştırmalardan
yararlanarak, farkın ne ölçüde kapatılabileceğine
dair kesin bir sonuç çıkarılamazsa da, bitkisel
üretimin ne kadar artırılabileceği yönünde Şkir
edinmek mümkün olabilir. Bu amaçla “ürün deseni”
proje raporlarına başvurmak mümkün.10
Söz konusu projede 1995 yılından başlamak üzere,
beş yıllık aralarla gerçekleştirilecek sulamayla
ürün deseninin ve üretimin nasıl değişeceği
tahmin edilmiştir. Bu çalışmada 2000 yılı için
yapılmış tahminle 2000 yılında gerçekleşen durum
Tablo 3.13’te karşılaştırılmıştır. Öte yandan
2005’te tamamlanması planlanmış sulama projesinin
2010 yılında ancak olgunlaşacağı düşünülerek
yapılan üretim tahmini, üretimin erişebileceğ
i (teknik) sınır biçiminde yorumlanarak,
sulamanın bölgeye ileride ne sağlayabileceği
Tablo 3.14 yardımıyla tartışılmaya çalışılmıştır.
Proje tarafından 2000 yılı için yapılmış tahminle,
2000 yılında gerçekleşen üretim birbirlerinden
oldukça uzak. Tablo 3.13 bu yüzden tek tek
ürünlere göre değil ürün gruplarına göre sunuldu.
Tahminin tutmamasının en önemli nedeni,
elbette planlandığı kadar sulama yapılamamış
olması. Bu arada geçerliliğini kaybetmiş varsayı
mlar da ayrıca önemli rol oynamış olabilir. Zaten
bu çalışmada planlanmış 2000 yılını bir tahmin
olarak değil, teknik açıdan erişilebilir bir
hedef, “potansiyel bir optimum” olarak yorumlamak
daha doğru. Türkiye sulama projelerini
hızla gerçekleştirseydi bazı varsayımlar altında
belirtilen “optimum” değerlere erişebilirdi. Gerçekleşenle
potansiyel arasındaki farka bakarak,
“Ne yapılmalıydı (yapılabilir)?” konusuna yorum
getirilebilir.
Birinci önemli gözlem, gerçekleşenle planlanan
arasındaki farkın ürün gruplarına göre orantılı
dağılmamış olması. Bu fark endüstriyel bitkiler
için en az düzeyde. Endüstriyel bitkilerde ger-
82
10 GAP Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (1992), Tarım Ürünleri Pazarlaması ve Bitki
Deseni Planlaması ile Pazarlama ve Bitki Deseni Planlanması Çalışmasının
Entegrasyonu.
TABLO 3.13: 2000 YILINDA GAP’TA
GERÇEKLEŞEN VE POTANSİYEL ÜRETİM
GERÇEKLEŞEN (TON) POTANSİYEL (TON)
TAHILLAR 2.388.508 4.173.370
BAKLAGİLLER 345.429 1.109.610
ENDÜSTRİYEL BİTKİLER 1.215.537 1.409.150
YAĞLI TOHUMLAR 11.910 360.020
YUMRU BİTKİLER 126.817 1.019.052
MEYVELER 703.600 2.243.000
SEBZELER 1.702.455 5.444.480
Kaynak: TÜİK ve GAP İdaresi kaynaklarından yapılan hesaplamalar.
çekleşen, planlananın % 83’ü. Hem barajdan yapı
lan sulamanın hem de diğer sulamaların endüstriyel
bitkilerinin üretimine öncelik verdiğini
izlemek mümkün. Söz konusu dağılımın en
iyi açıklaması hükümetlerin sürdürmekte oldukları
tarım politikası yardımıyla yapılabilir.
Başka bir yönlendirme olmadığı için endüstriyel
bitkiler ve tahıllara yönelme daha fazla olmuş,
değişen hükümet politikası nedeniyle baklagiller
(nohut, mercimek) gerilemiş. Görüldüğü kadarı
ile Türkiye genelindeki tarım politikası ile
bölge için “optimum”a erişmek pek mümkün
görülmüyor. Örneğin sulama Şyatlarında ürüne
göre yapılacak farklılaşmayla, planlanmış bir
üretim deseninin gerçekleştirilmesine çalışmak,
sektörel bir politikadan daha gerçekçi bir model
olabilir.
Tablo 3.14’te 2010 yılında sulama projelerinin tamamlanması
ndan beş yıl sonra (bazı varsayımlar
altında) erişilebilecek üretim düzeyi tahmin
edilmeye çalışılmış. Bu, teknik olarak elverişli
koşullarda erişilebilecek bir “optimum” değer
olduğuna göre, ileriye yönelik yüksek bir hedef
olarak kabul edilebilir. 2003 Şyatlarıyla elde edilen
üretim değerleri, 2003 yılında gerçekleşen
bitkisel üretim değerinin iki mislinden biraz
fazladır. Bunu şöyle ifade edebiliriz: Güneydoğu
Anadolu Projesi tamamlandığında bölgenin bitkisel
üretim değeri 2003 yılına göre bir misli artacaktı
r. Bu artışın aynı oranda GSYİH’ya yansı-
yıp yansımayacağı, hayvansal üretim ve girdi Şyatları
nın nasıl gelişeceğine bağlı. Ancak burada
amaç çok kesin bir sonuca varmak değil, böyle
bir artışın hedeşenen fark kapatma açısından
çok büyük bir sıçrama olamayacağını göstermek.
Kaldı ki 2010 yılı için planlamış değerlere kısa
bir sürede erişmek (daha önce de başarılamadığı
gibi) gerçekçi bir hedef olarak görülmüyor. Aslı
nda projenin pahalı kısmı, yani barajların inşası,
büyük ölçüde tamamlandığı halde, tarlaların
bütünleştirilmesi gerilimli ve vakit alacak bir
süreç. Sulama konusunu tarlada çözümleyecek
kurumsallaşmanın da eksikliğinden söz edilebilir.
Toprak-Su tasŞye edildiği gibi GAP İdaresi’
nin süresi de doldu, iki yıllık uzatma bittiğinde
ne olacağı ise belirsiz.
83
TABLO 3.14: GAP 2010 YILI İÇİN PLANLANMIŞ
ÜRETİMİN 2003 FİYATLARIYLA DEĞERİ
2010 MİKTAR 2003 FİYAT ÜRETİM DEĞERİ
TON TL/KG YTL
BUĞDAY 2.123.580 333.818 708.889.228
MISIR 2.202.770 322.761 710.968.248
ÇAVDAR 130.310 223.418 29.113.600
ARPA 4.344.970 238.455 1.036.079.821
NOHUT 583.830 963.126 562.301.853
MERCİMEK 1.035.260 743.629 769.849.359
PATATES 924.740 329.320 304.535.377
SOĞAN 236.170 345.592 81.618.463
DOMATES 1.843.380 368.578 679.429.314
PATLICAN 235.610 489.706 115.379.631
KAVUN 573.270 398.379 228.378.729
KARNIBAHAR 13.290 641.110 8.520.352
KARPUZ 1.076.960 289.204 311.461.140
HAVUÇ 31.780 466.918 14.838.654
LAHANA 139.050 418.095 58.136.110
SALATALIK 251.130 448.347 112.593.382
BAMYA 5.040 1.564.572 7.885.443
BİBER 315.590 555.099 175.183.693
KIVIRCIK 28.420 634.404 18.029.762
ISPANAK 33.890 611.840 20.735.258
KABAK 58.160 397.665 23.128.196
PIRASA 79.700 531.096 42.328.351
YERŞSTIĞI 93.310 1.129.338 105.378.529
SUSAM 10.570 1.724.591 18.228.927
AYÇİÇEĞİ 286.980 778.144 223.311.765
SOYA 477.220 425.022 202.828.999
PAMUK 1.955.120 781.252 1.527.441.410
TÜTÜN 13.600 4.159.127 56.564.127
Ş.PANCARI 12.672.460 85.941 1.089.083.885
A.ŞSTIĞI 45.520 5.006.946 227.916.182
ZEYTİN 168.700 1.554.161 262.186.961
ÜZÜM 382.810 832.576 318.718.419
İNCİR 92.840 1.125.789 104.518.251
ELMA 40.040 628.974 25.184.119
ŞEFTALİ 72.770 882.657 64.230.950
KAYISI 39.710 1.065.778 42.322.044
VİŞNE 85.550 1.133.834 96.999.499
NAR 13.900 711.798 9.893.992
10.394.192.020
2003 GERÇEKLEŞEN DEĞER 4.623.779.751
Öte yandan proje geciktikçe “Değişen başlangıç
koşullarına göre kendimize yeniden nasıl bir pozisyon
seçelim?” sorusu haklılık kazanmaktadır.
Dünya Ticaret Örgütü’nün başlattığı tarım politikaları
ndaki küreselleşme artı liberalleşme ister
istemez projenin başlangıcındaki iyimserliği
kuşkuya boğmuştur. Bugün Türkiye’deki tarım
sektörünün geleceği açısından iyimser görüş bildirenler
son derece azalmıştır. Tarım sektör olarak
eskisi kadar kârlı bir alan mıdır? Genel ekonomik
krizin sonucu, kaynakların en kıtlaştığı
bir aşamada sulama için kaynak bulunabilecek
mi, yoksa tarım hala öncelikle kaynak ayrılması
gereken bir alan mı? Aynı kaynak diğer sektörlere
aktarılsa daha hızlı bir bölgesel kalkınma
sağlanamaz mı?11
DOĞU ANADOLU'DA BİTKİSEL ÜRETİM
Doğu Anadolu’da (14 ilde) sağlanan 2003 yılı bitkisel
üretim değeri, Güneydoğu illerinin yaklaşı
k üçte biri kadar. Bu mütevazı üretim değerinin
en büyük kısmı tahıllarla sağlanıyor. Ancak
büyümeye en çok katkı yapan sebzeler. Buna
karşılık, baklagiller, endüstri bitkileri ve yağlı
tohumlar geriliyor. Ancak gerileyen ürün grupları
nın payları büyük değil.
Güneydoğu’da olduğu gibi büyümenin temel
kaynağı, toprak verimliliğindeki artış. Farklı
olan toprağın büyüme üzerine olumlu etkisi.
Doğu Anadolu’da kullanılan tarımsal arazide artı
ş gözlemleniyor.
Güneydoğu Anadolu’daki gibi bu gelişmeler alt
bölgelerin hepsi için aynı ölçüde geçerli değil.
Bölgedeki büyümenin genel özellikleri Erzurum,
Erzincan ve Bayburt’tan oluşan alt bölgede,
daha çok Erzincan ve Bayburt’ta gözlemleniyor;
çünkü Erzurum’daki bitkisel üretim gerilemiş
durumda. Bu alt bölgede de endüstriyel bitkilerden
tahıllara ve sebzeye yöneliş gözlemleniyor.
Toprak verimlikleri açısından yeniden tahıla yönelme
alan başına üretimi düşüren bir tercih.
Hem bölge genelinde hem alt bölgelerde yeni
üretim deseni büyümeye olumsuz bir etkide bulunuyor.
Tablo 3.18’den görüleceği üzere bu alt bölgedeki
(TRA1) büyüme de daha çok toprak verimliliğindeki
artışa, daha sonra işlenen toprak miktarındaki
artışa bağlı gerçekleşmiş. Üretim deseninin
84
11 E. Çakmak, A. Halis Akder (2004) “Tarım Politikaları ve GAP Bölgesi: Pozisyon Ne
Olmalı?”, GAP Bölgesinde Dış Ticaret ve Tarım içinde, Edit. E. Uygur, İ. Civcir, Ankara
2004, p. 81-87.
TABLO 3.15: DOĞU ANADOLU’DA BİTKİSEL ÜRETİM DEĞERİ (1996 - 2003) (YTL)
2003 1996 (2003-1996) BÜYÜME
A B C C/B
TAHILLAR 530.114.016 461.090.100 69.023.916 % 15
BAKLAGİLLER 67.128.748 99.156.211 -32.027.463 % -32
ENDÜSTRİYEL BİTKİLER 129.480.062 136.210.726 -6.730.664 % -5
YAĞLI TOHUMLAR 4.754.871 8.470.833 -3.715.962 % -44
YUMRU BİTKİLER 153.430.142 146.987.955 6.442.187 % 4
SEBZELER 178.795.939 84.997.026 93.798.913 % 110
MEYVELER 205.625.013 170.201.542 35.423.471 % 21
TOPLAM 1.269.328.791 1.107.114.393 162.214.398 % 15
TABLO 3.16: DOĞU ANADOLU’DA REEL ÜRETİM
DEĞERİNDEKİ ARTIŞIN UNSURLARI (YTL)
ALAN ETKİSİ 59.242.596 % 37
VERİM ETKİSİ 124.600.255 % 77
ÜRETİM DESENİ -20.638.762 % -13
ETKİLEŞİM -989.692 % -1
TOPLAM 162.214.397 % 100
olumsuz etkisi ise neredeyse alandaki genişlemenin
tüm olumlu etkisine denk.
Bölgeden seçilmiş diğer illerden Van, Muş, Bitlis
ve Hakkari (TRB2) diğer alt bölgeyi oluşturuyor.
Van, Hakkari ve Bitlis’te az da olsa bitkisel üretim
artmış, Muş’ta gerilemiş. İller tek tek gözlemlenince
farklılıkların, buna göre de yapılması
gerekenlerin farklılaşması gereği net olarak
görülüyor. Örneğin Iğdır, (büyümede 1996 yılına
gösterdiği gerilemeye rağmen) bölge koşulları-
nın, özellikle doğal koşulların tipik olarak
85
TABLO 3.17: TRA1 (ERZURUM, ERZİNCAN, BAYBURT) VE TRA2 (KARS, IĞDIR, ARDAHAN, AĞRI) VE TRB2
(VAN, MUŞ, BİTLİS, HAKKARİ)’DE BİTKİSEL ÜRETİM DEĞERİNDE DEĞİŞİM (1996 - 2003)
2003 1996 (2003-1996)
TRA1 A B C C/B
TAHILLAR 150.801.254 113.782.815 37.018.439 % 33
BAKLAGİLLER 35.546.478 30.846.145 4.700.334 % 15
ENDÜSTRİYEL BİTKİLER 35.742.302 40.386.353 -4.644.051 % -11
YAĞLI TOHUMLAR 2.650.194 5.344.164 -2.693.970 % -50
YUMRU BİTKİLER 64.213.061 83.373.885 -19.160.825 % -23
SEBZELER 67.421.372 10.461.581 56.959.791 % 544
MEYVELER 67.043.480 52.261.100 14.782.380 % 28
TOPLAM 423.418.141 336.456.043 86.962.098 % 26
TRA2
TAHILLAR 189.692.243 185.207.714 4.484.529 % 2
BAKLAGİLLER 6.363.524 7.546.625 -1.183.101 % -16
ENDÜSTRİYEL BİTKİLER 37.336.603 36.101.575 1.235.029 % 3
YAĞLI TOHUMLAR 1.178.084 1.195.918 -17.834 % -1,5
YUMRU BİTKİLER 21.877.472 27.263.002 -5.385.531 % -20
SEBZELER 31.065.704 25.363.536 5.702.168 % 22
MEYVELER 11.431.573 27.685.331 -16.253.758 % -59
TOPLAM 298.945.203 309.149.949 -10.204.746 % -3
TRB2
TAHILLAR 151.016.955 117.345.600 33.671.355 % 29
BAKLAGİLLER 11.001.675 42.012.835 -31.011.159 % -74
ENDÜSTRİYEL BİTKİLER 52.467.807 55.426.411 -2.958.605 % -5
YAĞLI TOHUMLAR 926.593 3.744.278 -2.817.685 % -75
YUMRU BİTKİLER 37.366.255 17.842.991 19.523.264 % 109
SEBZELER 56.528.274 35.408.668 21.119.606 % 60
MEYVELER 88.176.356 34.065.410 54.110.946 % 159
TOPLAM 397.483.915 305.846.191 91.637.723 % 30
TABLO 3.18: ERZURUM, ERZİNCAN, BAYBURT
(TRA1) REEL ÜRETİM DEĞERİNDEKİ ARTIŞIN
UNSURLARI (YTL)
ALAN ETKİSİ 47.196.195 % 54
VERİM ETKİSİ 75.240.478 % 87
ÜRETİM DESENİ -42.009.880 % -48
ETKİLEŞİM 6.535.304 % 8
TOPLAM 86.962.098 % 100
yaşandığı bir il değil. 2003 yılında Ağrı, Erzurum,
Muş, Tunceli, Ardahan ve Iğdır’da bitkisel
(reel) üretimin 1996 yılına göre gerilediği gözlemleniyor.
Buna karşılık Bingöl, Bitlis, Erzincan,
Gümüşhane, Hakkari, Kars, Van ve Bayburt’ta
büyük olmasa da bitkisel üretim artmış.
Artışlar ya da gerilemeler mutlak sayı olarak küçük
değerler. Göreli olarak en büyük artışlar
Bingöl, Bitlis, Erzincan ve Hakkari’de görülüyor.
Mutlak olarak en büyük büyüme Erzincan
ve Hakkari’de. Erzincan, Doğu Anadolu’nun bitkisel
üretim açısından en sorunsuz ili olarak de-
ğerlendirilebilir. Hakkari’de gözlemlenen büyüme
ise (istatistiklerin doğruluğundan kuşkulandı
racak ölçüde) etkileyici. Ancak büyümenin
motoru antep fıstığı üretimindeki artış. Bu ürün
özelliğiyle, il daha çok Güneydoğu’yu andırıyor.
Tablo 3.19’da daha önce kullanılan analiz yöntemi
yalnız meyveler için uygulanmıştır. Buna göre
Hakkari’de meyve üretimindeki artışın daha
çok, sert kabuklu meyvelerden (antep fıstığı) ve
yumuşak çekirdeklilerden kaynaklandığı görülüyor.
Büyümenin en büyük kısmının meyve veren
ağaç sayısındaki artıştan kaynaklandığı
(% 45) Tablo 3.19’dan okunabilir. Ağaç verimlili-
ğindeki, özellikle yumuşak çekirdeklilerdeki artı
ş da önemli.
BİTKİSEL ÜRETİM DOĞU ANADOLU’NUN
GELİŞŞMESİNDE ÖNEMLİ Mİ?
Doğu Anadolu genelinde bitkisel üretimle atı-
lım yapabilmek gerçekten zor görünüyor. Bölgenin
coğrafyası bu amacın önündeki en büyük
engel. Bitkisel üretim geleneksel olarak olabildi-
ğince sürdürüldüğü için erişilmiş düzeyler de,
üst sınırlara yaklaşmış. Elbette iyileştirmeler yapı
labilir. Örneğin ürün deseninde yem bitkilerine
daha fazla yer verilebilir. Öte yandan Doğu
Anadolu için tipik olmayan mikroklima alanları
nda (Iğdır gibi) daha büyük ilerleme sağlanabilir.
Ancak bu iyileştirmelerin toplamı, bölgenin
diğer bölgelerle ölçülen gelişmişlik farkını
kapatmak açısından (bilinen teknolojik düzeyle)
önemli bir katkı sağlayamaz.
Bölgesel farkların kapanabilmesi açısından
önemsiz olsa dahi, bitkisel üretimin bölge açı-
sından önemsiz olduğunu ileri sürmek yanıltıcı
olabilir. Bitkisel üretime hükümetlerce sağlanan
destek ve bu desteğin artırılmasının bölge kalkı
nması açısından hala önemli olduğu ileri sürülebilir.
Bu kanaldan sağlanacaklar bölgeye özgü
olmadıkça, Türkiye için de genel ve geçerli
olsa bile, bölgede refah artışı sağlayabilir ancak
bölgesel farkı kapatacak nitelikte olamaz. İkinci
olarak bu tür refah artışı göreli olarak ancak daha
küçük illerde etkili olabilir.
DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU'DA
HAYVANCILIK
Türkiye’nin geleneksel coğraŞ işbölümünde Do-
ğu Anadolu büyükbaş hayvan, Güneydoğu Anadolu
küçükbaş hayvan yetiştiriciliğinde önemli
bir yer tutmuştur. Ancak geçtiğimiz dönemlerde
hem bu iki bölge özelinde hem de Türkiye genelinde
hayvancılık çeşitli sorunlarla karşılaşmakta
ve gerilemektedir. Özellikle et ürünlerinin ithalata
karşı aşırı biçimde korunmasına (Türkiye
86
TABLO 3.19: HAKKARİ’DE 1996 - 2003 YILLARINDA MEYVE ÜRETİMİNDEKİ ARTIŞIN KAYNAKLARI (YTL)
DİKİLEN AĞAÇ AĞAÇ VERİMİ MEYVE DESENİ ETKİLEŞİM TOPLAM
YUMUŞAK ÇEKİRDEKLİ 2.578.511 4.265.763 -14.640 -16.494 6.813.140 % 29
TAŞ ÇEKİRDEKLİ 471.330 1.372.962 -204.307 -405.284 1.234.701 % 5
SERT KABUKLU 7.165.604 -794.842 9.697.796 -732.562 15.335.995 % 65
ÜZÜMSÜ 264.137 770.008 -331.195 -657.497 45.453 % 0,2
TOPLAM 10.479.582 5.613.891 9.147.653 -1.811.837 23.429.289 % 100
% 45 % 24 % 39 % -8 % 100
uzun süredir et ithalatını yasakladı) ve hem yem
hem hayvancılık için cömertçe destekler sağlaması
na rağmen, ne et ne de süt üretiminde
önemli artışlar elde edilememiştir.
Türkiye genelinde süt üretimi 2003 yılında 10,6
milyon ton üretimle, 1996 yılında eriştiği 10,8
milyon tonluk üretim düzeyinin az da olsa altındadı
r. Üretimin 1986 yılında da 9,8 milyon ton
olduğu düşünülürse, üretimde artış ya da düşüş
eğiliminden çok bir tıkanıklık, dalgalanmadan
söz etmek daha doğru olabilir. Ancak üretimdeki
tıkanıklığa paralel, süt sağlayan hayvan (inek)
varlığında gözlemlenen durgunluk yanıltıcı bir
saptama olabilir. Öte yandan, dikkati çeken bir
dönüşüm gözlenmektedir. Süt hayvanlarında
yerli ırklardaki düşüşe karşın kültür ırklarındaki
artış, süt sığırı başına süt verimi ve üretimi de artı
rmaktadır. Toplam hayvan varlığı yıllar içinde
beş altı milyon baş civarında dalgalanmaktadır.
Sütü sağılan küçükbaş hayvanlar için benzer bir
gelişmeden söz etmek mümkün değil. Küçükbaş
hayvan sayısı azalmaktadır. 1996’da yaklaşık 19
milyon baştan, 2003 yılında 12,5 milyon başa düşüş
gerçekleşmiştir. Daha verimli bir kültür ırkı-
na dönüşüm söz konusu değildir. Koyun sütü
üretimi de 1996’da 0,9 milyon tondan, 2003 yı-
lında 0,8 milyon tona düşmüştür.
Et üretiminde düşüş eğilimleri daha net görülebiliyor.
Ancak büyükbaş hayvanlarda süt üretimine
benzer bir dönüşümden söz etmek mümkün.
Kesilen yerli dana sayısı dalgalanarak düşerken,
kültür melezi danalar hem en fazla kesilen
hem de üretim sağlayan tür olmuş.
Güneydoğu Anadolu’da Hayvancılık
1991 ve 2001 tarım sayımları karşılaştırıldığında
küçükbaş hayvan sayısındaki azalmanın % 45,
yani nerdeyse yarı yarıya olduğu anlaşılıyor. Bu
eğilim Türkiye’nin tüm bölgeleri için geçerlidir.
Azalma sıralamasında Güneydoğu şampiyon de-
ğil. Küçükbaş hayvancılıkta düşüş gösteren iller
arasında Şanlıurfa ancak dördüncü geliyor. Bölgenin
doğusundaki illerde hayvancılığın durumu
oldukça kötü durumda. Siirt, Batman ve Şırnak’ta
hem et hem süt üretimi 1996 yılına göre
gerilemiş. Urfa’da et üretimi artarken süt üretimi
gerilemiş, Mardin ve Adıyaman’da süt üretimi
artarken et üretimi gerilemiş. Bir tek Diyarbakı
r’da hem et hem süt üretiminde artış gözlemleniyor.
Bölge genelindeki gelişme 1996-2003 üretim
(2003 yılı Şyatlarıyla hesaplanan) değerlerinden
izlenebilir (Tablo 3.20). Üretim değerlerindeki
düşüş hem et, hem süt hayvanlarının azalmasına
bağlı. Süt üretiminde en büyük düşüş koyun sayı
sına bağlı. Koyunu kılkeçileri izliyor. Ancak
süt üretimindeki düşüş büyük değil; kaldı ki son
yıllarda, sütü için yeniden koyun yetiştiriciliğinde
artış olduğu yönünde gözlemler var. Ancak
bu gelişmeler henüz resmi istatistiklere yansı-
madı. Genel gözlem olarak 1996-2003 karşılaştı
rması her tür süt üretiminde gerileme olduğu
gösteriyor.
Et üretimindeki artış küçük değil. Ancak artışın
tümü sığır kesimiyle sağlanmış. Diğer hayvanları
n kesimindeki gerileme tablodan görülebilir. İlginç
bir gözlem de eti için kesilen koyunlarla ilgili.
Kesilen hayvan sayısı arttığı halde, üretimde
düşüş olmuş. Bu, koyunların 1996’ya göre beside
87
TABLO 3.20: GÜNEYDOĞU ANADOLU’DA ET VE
SÜT ÜRETİM DEĞERLERİNDEKİ DEĞİŞİM (YTL)
2003 1996 2003 - 1996
SÜT ÜRETİM DEĞERİ
SÜT 314.785.842 345.892.148 -31.106.306
KOYUN 73.580.812 90.695.023 -17.114.211
KIL KEÇİSİ 26.471.956 31.142.382 -4.670.427
TİFTİK KEÇİSİ 164.989 359.503 -194.513
İNEK 213.420.171 222.317.400 -8.897.230
MANDA 1.147.914 1.377.840 -229.925
ET ÜRETİM DEĞERİ
ET 171.625.594 136.559.985 35.065.609
KOYUN 60.032.550 70.627.000 -10.594.450
KIL KEÇİSİ 6.898.441 15.051.350 -8.152.909
TİFTİK KEÇİSİ 109.380 -109.380
SIĞIR 104.666.603 50.597.255 54.069.348
MANDA 28.000 175.000 -147.000
daha az tutulduklarının, başka bir deyişle artık erken
kesildiklerinin işareti olarak yorumlanabilir.
Bölgenin batısında, Diyarbakır ve Şanlıurfa’da
hem et hem süt üretiminde artış gözlemleniyor.
Aslında Şanlıurfa’da az da olsa süt üretimi gerilemiş.
Hem et hem süt üretiminde büyükbaş hayvanları
n payı daha da yükselmiş. Bu olumlu gelişmelere
karşılık daha doğudaki illerde gerileme
gözlemleniyor. İnek sütü ve koyun eti en çok gerileyen
ürünler.
Doğu Anadolu’da Hayvancılık
Bitkisel üretimin aksine, Doğu Anadolu’da Güneydoğ
u’nun üç misli süt, yaklaşık iki misli et
üretiliyor. Erzurum, Ağrı, Hakkari, Kars ve Ardahan’da
hem et hem süt üretimi artmış. Buna
karşılık Erzincan ve Tunceli’de her iki türde gerileme
görülüyor. Gümüşhane, Muş, Van, Bayburt,
Iğdır’da süt üretimi artarken, et üretimi gerilemiş.
Bingöl ve Bitlis’te süt üretimi azalırken, et
üretimi artmış. Aşağıdaki tabloda bölge geneli-
88
TABLO 3.21: GÜNEYDOĞU ANADOLU’NUN ALT BÖLGELERİNDE TRC2 (DİYARBAKIR, ŞANLIURFA) VE TRC3
(MARDİN, BATMAN, ŞIRNAK, SİİRT) HAYVAN SAYILARI, ET VE SÜT ÜRETİM DEĞERLERİ (YTL)
HAYVAN SAYISI HAYVAN SAYISI ÜRETİM DEĞERİ ÜRETİM DEĞERİ
TRC2 2003 1996 2003 - 1996 2003 1996 2003 - 1996
SÜT 174.245.221 161.846.635 12.398.586
KOYUN 992.242 1.368.930 -376.688 43.655.099 51.482.626 -7.827.527
KIL KEÇİSİ 138.719 275.990 -137.271 8.547.992 12.892.506 -4.344.514
TİFTİK KEÇİSİ
İNEK 186.236 170.330 15.906 120.940.079 96.166.382 24.773.696
MANDA 2.470 2.660 -190 1.102.052 1.305.121 -203.069
ET 144.835.026 69.949.090 74.885.936
KOYUN 467.376 281.470 185.906 47.213.670 38.633.600 8.580.070
KIL KEÇİSİ 11.248 23.770 -12.522 1.245.503 3.265.300 -2.019.797
TİFTİK KEÇİSİ
SIĞIR 83.462 27.200 56.262 96.347.853 27.875.190 68.472.663
MANDA 19 160 -141 28.000 175 -147.000
TRC3
SÜT 89.804.370 136.114.311 -46.309.942
KOYUN 374.863 842.190 -467.327 25.237.717 33.924.653 -8.686.936
KIL KEÇİSİ 220.374 413.310 -192.936 13.771.785 15.638.512 -1.866.727
TİFTİK KEÇİSİ 10.306 28.240 -17.934 164.989 359.503 -194.513
İNEK 65.301 169.990 -104.689 50.584.016 86.118.925 -35.534.909
MANDA 78 170 -92 45.863 72.719 -26.856
ET 17.151.698 54.513.845 -37.362.147
KOYUN 93.324 226.680 -133.356 12.067.350 29.518.850 -17.451.500
KIL KEÇİSİ 19.806 77.030 -57.224 3.087.938 8.996.050 -5.908.112
TİFTİK KEÇİSİ 750 -750 109.380 -109.380
SIĞIR 3.131 19.910 -16.779 1.996.410 15.889.565 -13.893.155
nin durumu özetlendi. Genel artışa rağmen koyun
ve mandadan elde edilen hem et hem süt üretimi
geriliyor. Kıl keçisinden et üretimi de gerileme
gösteriyor. Süt üretimindeki artışın kaynağı
“inek sütü”. İnek sütü artışı 1996 yılına göre % 35.
Dikkat çeken gözlem, artışların hayvan sayıları
ndaki hızlı düşüşe rağmen elde edilmiş olması.
Başka bir deyişle, doğrudan görülmemesine karşı
n, kültür ırklarının yerli ırkların yerini aldığı
dolaylı da olsa verilere yansıyor.
Aşağıdaki tablodan (Tablo 3.23) görüldüğü gibi
süt üretim değerinin ve süt üretim artışının en
yüksek olduğu alt bölge TRA2 (Ağrı, Kars, Iğdır,
Ardahan). TRB2’de (Van, Muş, Bitlis, Hakkari)
ise et üretiminde gerileme gözlemleniyor. Et
üretim değerinin ve üretim artışının en yüksek
olduğu bölge TRA1 (Erzurum, Erzincan ve Bayburt).
Erzincan’ın her iki üretim alanında da gerilediğ
ini hatırlarsak, bölgenin Erzurum ve Bayburt’un
özelliklerini yansıttığını söyleyebiliriz.
Aslında Erzurum’daki gelişmeyi irdelemek üzere,
bitkisel üretim için uygulanan ayrıştırma
yöntemi uygulanabilir. Erzurum’da sağılan koyun
sayısı 1996 ve 2003 arasında 418.851 baş azalmı
ş. Keçi sayısındaki azalma 16.781; ineklerde
10.113 ve mandalarda 614 azalma var. Ancak süt
üretimi artmış.
Aşağıdaki tablonun (Tablo 3.23) birinci sütununda
hayvan sayısında değişikliklerin, gözlemlediğ
imiz üretim değeri değişikliğinin ne kadarı
nı açıkladığını okuyabiliriz. Bütün sayılar üretim
miktarlarının 2003 yılı Şyatlarının çarpı-
mıyla elde edilmiştir. Birinci sütundaki rakam
her bir hayvan türüne göre değişikliği yansıtmı-
yor. Toplamdaki net azalmayı dikkate alarak
şöyle bir soru soruyor: 1996 yılında hayvan sayı-
sındaki net azalma (446.541) ne kadar hacimde
bir üretim değeri kaybına neden olurdu? İkinci
sütun benzer bir sorunun cevabını veriyor: 1996
yılını veri olarak alsak, bir tek 2003’e kadar gözlemlediğ
imiz verim değişikliklerini 1996 yılında
uygulasak, üretim değeri nasıl değişirdi? Üçüncü
sütun aynı soruyu sürü kompozisyonu farkları
açısından ele alıyor. Son sütun ise hem verim
hem de sürü kompozisyonundaki değişikliğin
etkileşimini ölçmeye çalışıyor.
Görüldüğü gibi büyümenin kaynağı verim artı-
şı. Verim artışı ise daha çok süt ineklerinden
kaynaklanıyor. Bu da kültür ırklarının, yerli ırkları
ikame etmesiyle gerçekleşiyor.
89
TABLO 3.22: DOĞU ANADOLU’DA HAYVAN SAYILARI, ET VE SÜT ÜRETİM DEĞERLERİ (YTL)
HAYVAN SAYISI HAYVAN SAYISI ÜRETİM DEĞERİ ÜRETİM DEĞERİ
2003 1996 2003 - 1996 2003 1996 2003 - 1996
SÜT 1.042.042.313 863.311.930 178.730.383
KOYUN 4.546.647 5.535.750 -989.103 141.165.083 183.886.215 -42.721.132
KIL KEÇİSİ 603.297 689.940 -86.643 35.297.293 30.994.862 4.302.430
TİFTİK KEÇİSİ 160 -160
İNEK 1.103.422 1.102.610 812 861.047.821 639.985.548 221.062.274
MANDA 9.432 15.940 -6.508 4.532.116 8.445.305 -3.913.189
ET 323.248.131 172.753.805 150.494.326
KOYUN 179.036 318.380 -139.344 29.710.928 46.538.580 -16.827.652
KIL KEÇİSİ 44.073 80.290 -36.217 6.845.990 10.634.975 -3.788.985
TİFTİK KEÇİSİ 320 320 56.500 56.500
SIĞIR 230.232 101.760 128.472 285.904.713 114.003.750 171.900.963
MANDA 472 1.300 -828 730.000 1.576.500 -846.500
90
TABLO 3.23: DOĞU ANADOLU’NUN ALT BÖLGELERİNDE TRA1 (ERZURUM, ERZİNCAN, BAYBURT) VE TRA2
(AĞRI, KARS, IĞDIR, ARDAHAN), TRB2 (VAN, MUŞ, BİTLİS, HAKKARİ) HAYVAN SAYILARI, ET VE SÜT
ÜRETİM DEĞERLERİ (YTL)
HAYVAN SAYISI HAYVAN SAYISI ÜRETİM DEĞERİ ÜRETİM DEĞERİ
TRA1 2003 1996 2003 - 1996 2003 1996 2003 - 1996
SÜT 287.553.069 266.873.659 20.679.410
KOYUN 515.727 1.152.250 -636.523 16.464.373 50.537.537 -34.073.164
KIL KEÇİSİ 61.408 106.200 -44.792 3.702.188 6.001.436 -2.299.248
TİFTİK KEÇİSİ
İNEK SÜTÜ 335.385 359.870 -24.485 266.850.637 208.187.657 58.662.980
MANDA SÜTÜ 2.052 4.010 -1.958 535.871 2.147.030 -1.611.159
ET 184.835.940 59.258.975 125.576.965
KOYUN 99.905 88.530 11.375 17.481.900 14.509.250 2.972.650
KIL KEÇİSİ 2.246 6.330 -4.084 331.740 908.725 -576.985
TİFTİK KEÇİSİ 175 175 32.500 32.500
SIĞIR 128.786 37.230 91.556 166.756.800 42.937.000 123.819.800
MANDA 129 780 -651 233.000 904.000 -671.000
TRA2
SÜT 316.949.045 199.923.819 117.025.226
KOYUN 1.319.440 1.326.450 -7.010 36.488.685 27.888.229 8.600.456
KIL KEÇİSİ 83.690 68.470 15.220 3.791.580 1.886.373 1.905.207
TİFTİK KEÇİSİ 160 -160
İNEK SÜTÜ 410.871 361.930 48.941 275.751.543 168.814.413 106.937.130
MANDA SÜTÜ 1.814 2.950 -1.136 917.238 1.334.804 -417.566
ET 81.939.730 33.390.570 48.549.160
KOYUN 35.538 65.470 -29.932 5.345.084 9.312.660 -3.967.576
KIL KEÇİSİ 9.108 14.850 -5.742 1.239.500 1.947.500 -708.000
TİFTİK KEÇİSİ 145 145 24.000 24.000
SIĞIR 64.054 21.720 42.334 74.989.146 21.737.910 53.251.236
MANDA 233 260 -27 342.000 392.500 -50.500
TRB2
SÜT 311.925.935 274.161.688 37.764.247
KOYUN 2.238.925 2.497.640 -258.715 66.301.064 81.236.338 -14.935.274
KIL KEÇİSİ 322.055 368.400 -46.345 18.215.255 12.694.126 5.521.129
TİFTİK KEÇİSİ
İNEK SÜTÜ 260.298 259.700 598 224.617.095 176.294.686 48.322.409
MANDA SÜTÜ 5.116 7.310 -2.194 2.792.521 3.936.537 -1.144.016
ET 40.960.099 60.811.655 -19.851.556
KOYUN 38.104 141.310 -103.206 5.888.944 18.636.670 -12.747.726
KIL KEÇİSİ 28.376 42.570 -14.194 4.423.750 5.083.750 -660.000
TİFTİK KEÇİSİ
SIĞIR 28.713 29.650 -937 30.540.405 36.971.235 -6.430.830
MANDA 77 160 -83 107.000 120.000 -13.000
Erzurum’daki et üretimini de benzer bir biçimde
irdelediğimizde, gözlemlenen üretim artış değerinin
(129.541.095 YTL) % 42’sinin hayvan sayı-
sındaki artıştan, % 6’sının verim artışından,
% 61’inin sürü kompozisyonundaki iyileşmeden,
% 5’inin de verim ve kompozisyon etkileşiminden
kaynaklandığı görülüyor. Erzurum’un bölgedeki
tipik il olduğunu söyleyebilmek güç. Örneğ
in aynı dönemde Ağrı’da tüm süt hayvanları
nın sayıları mutlak olarak artmış.
Ortaya konan sayılar hayvancılığın bölge için
önemini yeterince açıklıyor. Daha çok kaynak
aktarılsa bölge hayvancılık sayesinde gelişmesini,
fark kapatacak kadar hızlandırabilir mi?
1996 yılına göre elde edilen sonuçların mütevazı
oluşu gerçekte soruya hemen olumlu cevap vermeyi
güçleştiriyor. Türkiye bir süreden beri et ithalatı
nı durdurmuş durumda; süt ürünlerinden
alınan gümrüklerse son derece yüksek. Geçtiğimiz
yıllarda, yem üretimini artırma ve hayvancı
lık için oldukça cömert hükümet destekleri
sağlandı. Bütün bunlara oranla elde edilenin
mütevazı kaldığını söylemek yanlış olmaz.
Bölgenin hayvancılık konusunda hızlı ilerlemesinin
önündeki engellerden biri, hayvan sağlığı
konusu. Türkiye’nin doğusu henüz gerektiği ölçüde
hayvan sağlığına kavuşamadı. Aynı soruna
paralel olarak, Türkiye’de sınırlardaki korumanı
n artması ve Türk parasının değerinin artması
na paralel olarak Türkiye’ye kaçak hayvan giriyor.
Bundan en çok zarar gören bölge, bu tür girişin,
kaçakçılığın en yaygın olduğu doğu illeri.
Bunun ötesinde doğuda elde edilen ürünler Türkiye’deki
pazarlama zincirine daha uzak. Türkiye’de
bitkisel üretimin daha fazla desteklenmesi
de hayvancılığın gelişmesinin önündeki en
önemli engeller arasındadır. Özetle, hayvancılık
konusundaki gelişmelerden Türkiye’nin tüm
bölgeleri yararlanıyor, etkileniyor. Batıdaki bölgeler
ise göreli olarak daha çok yararlanıyor.
Destekler bu bölgeye özel biçimde ele alınırsa,
bölgenin eskisine göre iyileşmesi mümkün olabilir
ancak bölgesel farkı bu şekilde kapamak,
şimdiye kadar olmadığı gibi bundan sonra da
beklenmemeli. Ayrıca hem DTÖ’deki beklenen
gelişmelerin, korumaların aşağı çekilmesi hem
Türkiye’nin AB üyeliği perspektiŞ, muhteşem
bir sıçramadan çok bölge hayvancılığı hangi düzeyde
yaşatılabilir tehdidi ile de karşı karşıyadır.
KAYNAKÇA
Çakmak, E., Akder, A.Halis, “Tarım Politikaları ve
GAP Bölgesi: Pozisyon Ne Olmalı?” GAP Bölgesinde
Dış Ticaret ve Tarım içinde, Edit. E. Uygur, İ.Civcir,
Ankara, 2004.
GAP Bölge Kalkınma İdaresi Başkanığı, Tarım Ürünleri
Pazarlaması ve Bitki Deseni Planlaması ile Pazarlama
ve Bitki Deseni Planlanması Çalışmasının Entegrasyonu,
1992.
Minhas, B.S., Vaidyanathan. A., "Growth of Crop
Output in India, 1951-54 to 1958-61," Journal of The
Indian Society of Agricultural Statistics, November
1965.
SEAP Regional Development Administration, Agricultural
Commodities Marketing Survey, Planning of
Crop Pattern and Integration of Marketing and Crop
Pattern Studies, Volume IV, 1992.
Türkiye İstatistik Kurumu
91
TABLO 3.24: ERZURUM’DA SÜT ÜRETİM ARTIŞININ KAYNAKLARI (YTL)
HAYVAN SAYISI VERİM SÜRÜ KOMPOZİSYONU ETKİLEŞİM TOPLAM
KOYUN -12.372.732 -2.337.443 -4.309.316 605.841 -18.413.650
KEÇİ -1.172.223 604.829 357.368 137.218 -72.808
İNEK -59.086.594 32.360.603 53.708.729 21.890.070 48.872.808
MANDA -344.573 -166.707 -86.870 31.276 -566.874
TOPLAM -72.976.122 30.461.282 49.669.911 22.664.405 29.819.476
ÖZET
Bu rapor, TESEV’in “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da
Sosyal ve Ekonomik Öncelikler” Projesi
kapsamında, Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika
Forumu (SPF) araştırma ekibi tarafından hazı
rlanmış olup, bu bölgeye yönelik sosyal politika
önerilerini içermektedir. Bu raporda, öncelikle
bölgede sosyal politika alanının kalkınma
ve yoksullukla mücadelede neden önemli bir rol
oynaması gerektiği tartışılmakta ve buradan yola
çıkılarak bu rolün ne olması gerektiğine dair
öneriler sunulmaktadır. Rapordaki çıkarım ve
öneriler üç şehirde, Adıyaman, Diyarbakır ve
Van’da, devlet görevlileri, Sivil Toplum Kuruluşları
(STK), yerel yönetimler ve yoksullarla
yaptığımız mülakat temelli saha çalışmasına ve
bölgeden davet ettiğimiz öğretmenler, gençler
ve sosyal hizmet görevlileri ile İstanbul’da gerçekleştirilen
toplantılara dayanmaktadır.
Öncelikle belirtilmesi gerekir ki bu rapor geleneksel
anlamda bir kalkınma planı önermemektedir;
bunun yerine, bütünlüklü bir kalkınma
stratejisinin sosyal politika ayağına ilişkin bir hazı
rlık çalışması olarak değerlendirilmelidir. Bu
raporda sunulan sosyal politika çerçevesi iki ayrı
amaca yönelik hazırlanmıştır. Birincisi, ele alı-
nan bölgede gerek Avrupa’daki ve dünyadaki
emsalleriyle, gerekse Türkiye’nin diğer bölgeleriyle
karşılaştırıldığında -özellikle insani gelişme
göstergeleri açısından- görülen, kabullenilmesi
zor eşitsizlikler mevcut olduğudur. Bu durum
özellikle Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’
nın (United Nations Development Programme -
UNDP) yayınladığı İnsani Gelişme Raporu’nda
açık bir şekilde görülmektedir. Bu koşullarda Do-
ğu ve Güneydoğu Anadolu, Avrupa Birliği (AB)
içindeki bölgeler arasında açık farkla en kötü durumda
olanıdır. Bu rapordaki sosyal politika önerileri
de insani gelişme göstergelerine yönelik
doğrudan bir müdahaleyi öngörmektedir. İkinci
olarak bu rapor, ekonomik kalkınma sürecinin
ancak güven içinde ve huzurlu bir ortamda gerçekleşebileceğ
i varsayımıyla, çatışma ortamı yaşanmı
ş; zorunlu göçe maruz kalmış; aidiyet mekanizmaları
çökmüş; yoksulluk ve işsizliğin yo-
ğun olarak yaşandığı; vatandaş devlet ilişkilerinde
güvensizliğin hakim olduğu ve devletin ço-
ğunlukla polis ve ordu ile özdeşleştirildiği bir
bölgede herhangi bir kalkınma politikasının uygulanabilmesini
sağlayacak ön koşulların oluşması
na dair bir acil eylem planı önermektedir.1
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri ile Türkiye’nin
diğer bölgeleri arasında hemen her konuda
(üretim, gelir, insan kaynağı, sosyal altyapı,
işsizlik ve yoksulluk) önemli farklılıklar bulunmaktadı
r. Çeşitli insani gelişme endekslerinde,
bölge illeri en son sıralarda yer almakta; Devlet
İstatistik Enstitüsü (DİE) istatistiklerine göre
bölgede kişi başına düşen ortalama gelir, Türkiye
ortalamasının neredeyse üçte birine denk gelmektedir.
Ayrıca sözü edilen fark 1990’lı yıllarda
artma eğilimi göstermiştir. Buna göre eğer bölgesel
gelir dağılımının Türkiye genelindeki gelir
dağılımına benzediği varsayılır ve Dünya
Bankası ve DİE’nin kullandığı yoksulluk tanımı
(complete poverty) göz önüne alınırsa, iyimser
92
DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU’NUN
KALKINMASINDA SOSYAL POLİTİKALAR
Prof. Dr. Çağlar KEYDER
Yrd. Doç. Dr. Nazan ÜSTÜNDAĞ
Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu
1 Bu bölümde istatistiksel bilgiler söz konusu olduğunda Bayburt ve Gümüşhane illeri
dahil edilecek, ancak niteliksel verilerin yorumlanmasında Doğu ve Güneydoğu
Anadolu Bölgeleri temel alınacaktır.
bir tahminle, bölgede ikamet eden nüfusun
% 60’ının yoksulluk sınırının altında yaşadığı
söylenebilir. Bunun ötesinde, deneyimlenmiş
olan çatışma ortamının mevcut ekonomik ağlara
darbe vurmuş olması, çatışma sonucu ortaya
çıkan göç ve hızlı kentleşme, yoksulluğu yoğunlaştı
rmış ve yoksulluk kuşaktan kuşağa aktarılır
hale gelmiştir.
Sosyal politika, devletin vatandaşlarına olan sorumluluğ
unu ve görevlerini yerine getirdiği bir
alan olarak tanımlanabilir. Sağlık, eğitim ve di-
ğer sosyal, kültürel ve ekonomik altyapılar ile
sosyal güvenlik gibi insan kaynağını artırmaya
yönelik mekanizmalar dışında, yoksulluk ve sosyal
dışlanmayla mücadeleye yönelik sosyal yardı
m programları, son yıllarda pek çok ülkede
sosyal politika alanında önemli rol oynamaktadı
r. Ancak sosyal politika alanı sadece vatandaşları
n belirli gereksinimlerini karşılamakla kalmamakta;
aynı zamanda vatandaşlarla devlet
ilişkilerini düzenleyen ve dolayısıyla vatandaş,
devlet, cemaat, halk gibi kavramların içini dolduran
bir pratikler bütünü olarak da işlev görmektedir.
Bu anlamda bölgede sosyal politikanın
üstlenebileceği rol sadece gelir dağılımını düzeltmekten
ibaret olmayıp, özel sektörün ve piyasanı
n bölgede önemli bir rol üstlenmesinin
önündeki engelleri de (örneğin güvensizlik, insan
kaynağı ve alım gücü eksikliği ya da bölgenin
genel olarak “yaşanılmaz” olarak algılanması
gibi) ortadan kaldırma potansiyelini içinde barı
ndırmaktadır. Sosyal politika kapsamının genişletilmesi
ile kurumsal ilişkilere dahil edilen
vatandaşların bilgi ve becerisi artar; yerel taleplerin
gelişmesi mümkün olur; birbiriyle çatışma
içinde olan gruplar ortak hareket etmeye başlar;
devlet tarafından dışlanmışlık hissi azalır ve
böylece bölgede dinamizm yaratılabilir. Bu noktada
şunu vurgulamak gerekir ki yeşil kart, köye
dönüş tazminatı ya da Şartlı Nakit Transferi gibi
birbirinden çok farklı ve birçok eksikliği olan
uygulamalar bile, bölgede, taleplerde bulunabilen,
devleti biçimlendiren, kurumsal becerisi
artmış ve bu sayede başka kurumları da (SRAP
Yerel Girişimler Bileşeni, İŞ-KUR, STK’lar ya da
GİDEM) kullanan grupların ortaya çıkmasını
sağlamıştır. Bu da devlet-vatandaş ilişkilerinin
böylesine yıpranmış olduğu ve kalkınmanın
önünde engel oluşturduğu, var olan aidiyetlerin
kökten tahribata uğratıldığı bir bölgede büyük
bir önem taşır ve devlete yönelik yeni ve daha
olumlu bir tutumu mümkün kılar. Bu raporda,
sosyal politikanın bu tür onarıcı etkilerinin yaygı
nlaşmasının, bölgede birbirini besleyen, belki
ufak ölçekte ama yaygın yatırım girişimleri gerçekleştirecek
yerel aktörlerin ortaya çıkmasını
kolaylaştıracağı iddia edilecektir.
Yukarıda belirtilen unsurlar sosyal politikanın
yan ürünleri olarak da değerlendirilebilir. Öte
yandan sosyal politikanın kısa dönemde etkisi,
bölgede temel sosyal haklara ulaşımın gerçekleşmesi;
refah seviyesinin artması; yoksul kişilere
asgari bir gelirin sağlanması ve alım gücünün
artması olmalıdır. Bu bağlamda bu rapordaki
öneriler üç başlık altında toplanabilir.
I. Halihazırda Sosyal Haklar Kapsamında
Kabul Edilen Hizmetlere Daha Kapsamlı
Ulaşılabilirliğin Sağlanması İçin Yapılması
Önerilenler
Türkiye’de vatandaşların sosyal hakkı olarak tanı
mlanan iki alan eğitim ve sağlıktır. Ancak bölgede
bu alanlarda ülkenin diğer bölgeleriyle
karşılaştırıldığında büyük eksikler görülmektedir.
Zaten vatandaşlar için hak olarak tanımlanmı
ş bu alanların etkin, güvenilir ve ulaşılabilir
hale getirilmesi gerekmektedir.
Eğitim
Araştırmamız, yaygın kanının aksine Doğu ve
Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde bir sosyal politika
aracı olarak eğitimin amacına ulaşmasındaki
en önemli engelin, bölgenin kültürel yapısı
değil, bölgedeki yoksulluk ve yatırım eksikliği
olduğunu göstermiştir. Bunun dışında yoksul ailelerin
çocuklarını okula göndermesini kolaylaştı
rmaya yönelik uygulamaların çok önemli ve
oldukça başarılı olduğu gözlemlenmiştir. Yapı-
lan görüşmelerde eğitim alanında öğrenci, öğ-
retmen ve vatandaşların somut istekleri olduğu
görülmüştür. Okulların bir sosyal politika aracı
olarak hizmet vermesine ve eğitim alanının vatandaş-
devlet ilişkilerini pozitif bir şekilde yeni-
93
den kurmasına yönelik amaçlarımız doğrultusunda
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri
için saptadığımız politika önerileri şunlardır:
• Bölgeye yönelik eğitim yatırımları artırılmalı
• Bölgede, gerek ilköğretim gerekse ortaöğ-
retim düzeyinde yeni okullar açılması ve
kapasite artırmaya yönelik çalışmalarının
sürdürülmesi.
• Bu okulların şehirlerin göç almış bölgelerinde
kurulmasına öncelik verilmesi.
• İlköğretimde uygulanan ve çok başarılı
görünen bedelsiz kitap uygulamasının ortaöğ
retim okullarını da kapsayacak şekilde
geliştirilmesi.
• Taşımalı eğitimin ortaöğretimi de kapsayacak
şekilde uygulanması ya da öğrencilere
yol parası yardımı yapılması.
• Ortaöğretim kurumlarına uzak bölgelerdeki
öğrenciler için sınav şartı olmayan
yurt/pansiyon imkanları sağlanması.
• Tüm ilköğretim öğrencilerine okul günlerinde
bedelsiz, sıcak öğle yemeği verilmeli
• Yoksul ailelerin çocuklarını okula göndermelerinin
önündeki en temel engellerden
biri olan okul masraşarının azaltılması
için okullarda her öğrenciye bedelsiz öğle
yemeği sağlanması.
• Bu uygulamanın kolaylaştırılması için
uzun dönemde okulların tek tedrisatlı olması
na yönelik altyapının hazırlanması.
• Bölgede örnek okullar açılmalı
• Bölgede Türkiye’nin saygın üniversitelerine
öğrenci gönderebilecek nitelikte, yüksek
kalitede eğitim veren, seçkin okulların
açılması.
• Bölge üniversitelerinde, bölge dışından
öğrencileri de çekebilecek nitelikte, yüksek
kaliteli programların açılması.
• Bu tür projelerin çeşitlendirilmesi ve bölgenin
eksiklerine, geri kalmışlığına karşı-
lık, başarılarının ve kendine özgü yönlerinin
öne çıkarılacağı (örneğin sanat okulları,
konservatuar, vs.) projeler yapılması.
• Meslek okulları işlevsel ve öğrencilere daha cazip
hale getirilmeli
• Bölgenin insan gücü ihtiyaçlarına yönelik
projeksiyonlar yapılması ve bu projeksiyonlar
doğrultusunda mevcut meslek liselerinin
dönüştürülmesi ve/veya yeni meslek
liselerinin açılması.
• Mesleki ve teknik ortaöğretimde okuyan
öğrenciler için, özel sektörde ve kamu sektörlerinde
işbaşı veya çıraklık eğitimi olanakları
sağlanması yoluyla, bu okullarda
verilen eğitimin amacına uygun hale getirilmesi.
• Mezunların istihdamı için de meslek okulları
nın özel sektörle işbirliğinin desteklenmesi.
• Yatılı İlköğretim Bölge Okulu (YİBO) koşulları
düzeltilmeli
• YİBO’ların Şziki koşullarının geliştirilmesine
yönelik mevcut projelerin sürdürülmesi
ve bu yönde yeni projeler üretilmesi.
• Küçük çocukların YİBO koşullarında yaşadığı
zorlukları göz önünde bulundurarak,
mümkün olan bölgelerde YİBO’ların 4. sı-
nıftan itibaren öğrenci alması ve 1., 2. ve 3.
sınışarın belirli köylerde açılacak okullarda
sürdürülmesi.
• YİBO’lardaki aşırı disiplin ortamının yumuşatı
lması amacıyla belirli bir eğitimden
geçmiş yardımcı personel tarafından düzenlenecek
müfredat dışı aktivitelerin gerçekleştirilmesi;
üretken ve öğrencilerin
becerilerini geliştirmeye yönelik bir bakış
açısının benimsenmesi.
• YİBO’ların toplum tarafından olumsuz bir
şekilde algılanmasının önüne geçmek
amacıyla YİBO-öğrenci aileleri ve YİBOhalk
ilişkilerini artırmaya yönelik, MEB ve
UNICEF’in Çocuk Dostu Okul Projesi benzeri
projeler geliştirilmesi.
• Taşımalı eğitim daha şeffaf ve halkın denetimine
açık hale getirilmeli
• Taşımalı sistemin meşruiyeti önünde engel
oluşturan servis ihalelerinde yolsuzluk
94
iddiaları, öğrencilere verilen kumanyaları
n kalitesiz ve yetersizliği gibi sorunları
engellemek amacıyla bu tür organizasyonları
n daha şeffaf hale getirilmesi ve halkın
katılım ve denetimine açık mekanizmalar
oluşturulması.
• Özellikle iklim ve yol koşullarının çok zor
olduğu belirli bölgelerde küçük çocukların
taşımalı sistemde yaşadığı sorunlar göz
önünde bulundurularak bu bölgelerde taşı
malı sistemin 4. sınıftan itibaren başlaması;
mümkünse 1., 2. ve 3. sınıf eğitimlerinin
köylerde açılacak okullarda gerçekleştirilmesi,
yerleşim birimlerinin küçüklüğ
ü ve dağınıklığı sebebiyle bunun mümkün
olmadığı bölgelerde bu çocukların,
koşulları düzeltilmiş ve küçük çocuklara
ilişkin ek önlemler alınmış YİBO’lara yönlendirilmesi.
Sağlık
Sağlık da eğitim gibi sosyal politika açısından çok
önemli bir araçtır. İnsanların, en temel hakları
arasında olan sağlık hizmetlerine ulaşamadıkları
sürece, geleceklerine güvenmeleri mümkün de-
ğildir. Güvencesi olmayan insanların ise herhangi
bir bölgede kalkınmayı sağlayacak aktörler olmaları
beklenemez. Doğu ve Güneydoğu Anadolu
Bölgeleri hem sağlık yatırımları hem sağlık
hizmetleri açısından son derece yetersizdir. Bilhassa
ikinci basamak2 sağlık hizmetlerinde durum
daha da vahimdir. Ayrıca bölgede yaşayan
nüfusun % 30’unun yeşil kart da dahil olmak üzere
hiçbir güvencesi bulunmamaktadır. Borçları
sebebiyle, Bağ-Kur’lu görünmelerine rağmen,
Bağ-Kur’un sağladığı sağlık güvencesinden yararlanamayanlar
da eklendiğinde, bu oran daha
da artmaktadır. İnsanlar her türlü kararlarını sürekli
olarak sağlık giderlerini ve sosyal güvence
durumunu düşünerek vermekte ve sağlık alanındaki
yetersizlikler herkes için bölgenin dışlanmı
şlığının bir özeti haline gelmektedir. Eğitim
alanında olduğu gibi sağlık alanında da vatandaşları
n devletten somut talepleri bulunmaktadır.
Öte yandan sağlık ocaklarının mahalle ile bütünleşmiş
yapısı ve yeşil kart uygulamasının yaygı
nlığı, bölgede devletle ilişkilerin düzenlendiği
en önemli alanlardandır ve sağlık müdürlüklerinin
ve sağlık çalışanlarının bu uygulamaları
iyileştirme çabaları takdire şayandır.
Sağlık alanının etkin bir sosyal politika aracı olması
için hükümetin sağlık sistemini dönüştürmeye
yönelik çalışmaları ışığında geliştirdiğimiz
öneriler şunlardır:
• Bölgede yeşil kart kapsamı genişletilmeli
• Yeşil kart ile ilgili temel sorun, yeşil kart
sistemindeki hatalı sayılabilecek kriterler
sebebiyle (ihtiyaç sahibinin, kullanmaması
na rağmen adına kayıtlı, boşaltılmış ya
da terkedilmiş köylerde, gayrimenkulü olması;
Bağ-Kur’a borcu olması sebebiyle
Bağ-Kur’dan çıkamaması, öte yandan,
Bağ-Kur sisteminden de yararlanamaması;
politik sebeplerle yeşil kart alma sürecindeki
emniyet soruşturmasını geçememesi,
vs.) birçok yoksul kişinin bu imkandan
yararlanamamasıdır.
• Bu sorunun giderilebilmesi için yeşil karta
hak kazanmanın mülk sahipliği üzerinden
değil, gelir üzerinden yapılması; karar verici
memurlara keyŞ olarak koydukları
kotaların zararlı etkilerinin anlatılması;
özellikle Bağ-Kur prim borçlarına ilişkin
düzenlemeler yapılması ve emniyet soruşturmaları
nın kaldırılması.
• Bu tür düzenlemelerin Primsiz Ödemeler
Yasa Tasarısı’nda da muhakkak göz önüne
alınması.
• Bölgeye yönelik sağlık yatırımları artırılmalı
• Bölgede, kamu sağlığına yönelik önlemlerin
alınabilmesi, sağlık hizmetlerine erişimin
daha etkin bir şekilde sağlanabilmesi
ve sağlık alanında yaşanan sorunların (salgı
n hastalıklar, bölge illerinde bebek ölüm
95
2 Birinci basamak sağlık hizmeti: Hastaların tedavilerinin evde ve ayaktan yapıldığı
sağlık kuruluşlarıdır. Sağlık ocağı, ana çocuk sağlığı merkezleri, kurum hekimlikleri birinci
basamak tedavi edici hizmetlerin verildiği yerler. İkinci basamak sağlık hizmeti:
Hastaların yatırılarak tanı ve tedavi hizmetlerinin verildiği hastaneler.
oranlarının yüksekliği, vs.) giderilmesi
için devletin birinci ve ikinci basamak sağ-
lık kurumlarının altyapısını güçlendirmeye
yönelik yatırımlar yapması.
• Bölgede bilhassa köylerde ve göç sebebiyle
yeni kurulmuş yerleşim birimlerinde birinci
basamak sağlık kuruluşlarının sayısı-
nın artırılması.
• Personel altyapısını güçlendirmek üzere,
bölgede çalışan personelin özlük ve sosyal
haklarında gelişmeler sağlanması; bölgede
çalışmayı teşvik edici önlemler alınması
(para, sosyal imkanlar, lojman imkanları-
nın geliştirilmesi, hizmet yılını askerlikte
ve ihtisasa girmede değerlendirme, vs.);
hekimler dışındaki sağlık personelinin
bölgedeki mevcut ve yeni kurulacak sağlık
meslek lisesi mezunları arasından seçilmesi
türünde önlemler alınması.
• Bölgede büyük bir ikinci basamak hizmet
açığı bulunduğu göz önüne alınarak, mevcut
kurumların geliştirilmesi ve tam teşekküllü
hastane sayısının çoğaltılması.
• Bölgede birinci basamak sağlık hizmetleri (prim
şartı olmaksızın) herkese bedelsiz sağlanmalı
• Bölgede yoksul kesimin -yeşil kartlılara ek
olarak yoksul ve yukarıda belirtilen sebeplerle
sağlık güvencesinden yoksun olması-
na rağmen yeşil kart alamayan kişilerin
de- sağlık hizmetlerinden faydalanabilmesi
açısından sağlık ocakları önemli bir
rol üstlenmektedir. Bu durum, yoksul olması
na rağmen hiçbir sağlık güvencesi olmayan
kişiler için bir nebze de olsa tedavi
imkanı yaratmasına karşın, hem sağlık
personeli-hasta ilişkisinin, iyilik ve (alınacak
ücretten) fedakarlık yapma–minnettar
olma durumunun yarattığı gerilim üzerinden
kurulmasına sebep olmakta hem de
hastaların kayıtları tutulamadığı için hastalı
klarının izlenmesine ve bu kişilere gerekli
tedavinin sağlanmasına olanak bı-
rakmamaktadır.
• Hükümet tarafından önerilen “Sosyal Güvenlik
Reformu” ve “Sağlıkta Dönüşüm
Sistemi” tasarıları hayata geçirilerek GSS
(Genel Sağlık Sigortası) ve aile hekimliği
sistemlerinin uygulanmaya başlamasıyla
da bu sorunların çözülmesi çok mümkün
görünmemektedir. Bu durumda herkesin
temel sağlık hizmetlerinden yararlanması
nı sağlayabilmek amacıyla önerimiz, bölgedeki
birinci basamak sağlık hizmetlerinin
prim ödeme şartı olmaksızın herkese
bedava olarak sağlanmasıdır.
• Her basamakta Kürtçe konuşan sağlık personeli
bulunmalı
• Bölgedeki erkeklerin ve genç kadınların
çoğu Türkçe bilmesine rağmen özellikle
birçok orta yaşlı ve yaşlı kadın ile okul ça-
ğına gelmemiş çocuklar Türkçe bilmemektedir.
Sağlık personelinin Kürtçe konuşamaması
durumunda, koruyucu sağlık
hizmetleri alanında ve genel olarak, sağlık
hizmetlerinin her aşamasında, hastaların
sağlık personeli ile iletişim kurması zorlaşmakta
ve bu durum bölge halkının sağlığı-
nı olumsuz etkilemektedir. Bu olumsuzlukları
n giderilebilmesi için her basamakta
Kürtçe konuşan sağlık personeli istihdam
edilmesi gerekmektedir.
• Birinci basamak sağlık kuruluşlarında “hemşire
yardımcıları” bulunmalı
• Sağlık ocaklarında hastaların sağlık durumları
nın ve ilaçlarının gerekirse evlerinde
takip edilmesi gibi gerekli, ancak
personelin iş tanımı dışında kalan hizmetlerin
sağlanmasının yoğun iş yükü sebebiyle
olanaksız hale geldiği gözlemlenmiştir.
• Bu sebeple aşağıda 5. bölümde belirtilen
“sosyal hizmet karşılığı gelir aktarımı”
programı çerçevesinde birinci basamak
sağlık kurumlarında, belirli bir eğitim aldı
ktan sonra yerel halk ile sağlık personeli
arasındaki ilişkiyi sağlamak ve hastaların
ilaçlarının, hastalıklarının seyrinin, vs. takibi
ile sorumlu “hemşire yardımcıları”
görevlendirilmesi uygun olacaktır.
96
II. Sosyal Politika Alanının ve Sosyal
Hakların Çeşitlendirilmesine Yönelik
Öneriler
Doğrudan Gelir Transferleri
Türkiye’de sosyal politika alanı büyük çoğunlukla
formel sektöre yönelmiştir. Sosyal harcamalar
içinde en büyük kalem Emekli Sandığı, Sosyal
Sigortalar Kurumu ve Bağ-Kur’a bağlı olarak çalı
şanlar ve bunların bakmakla yükümlü olduğu
kişiler ile bu kurumlardan emekli olmuş kişilere
yönelik emeklilik maaşları ve sağlık hizmetleridir.
Oysa formel sektörün kapsadığı nüfus, özellikle
bu bölgede, seçkin bir azınlığı oluşturmaktadı
r. Ekonomik dönüşüm süreci de çalışanların
giderek daha az oranda formelleşeceğini göstermektedir.
Önceki dönemlere nazaran istihdamın
sürekliliği azalmış, enformel çalışma yaygın hale
gelmiştir. Bölge dinamikleri ve hükümetlerin
genel eğilimleri göz önünde bulundurulduğunda
da, formel sektörün ileride daha çok önem kazanacağı
nı söylemek mümkün görünmemektedir.
Bu nedenle nüfusun büyük bir kısmına ulaşmayı
amaçlayan bir sosyal politikanın istihdama bağlı
olarak sürdürülmesine imkan yoktur. Nitekim,
Avrupa ülkeleri de dahil olmak üzere birçok ülkede
sosyal politika harcamaları, yoksulluğa karşı
mücadelede doğrudan gelir transferlerine ve
sosyal yardıma doğru bir eğilim göstermektedir.
Bu nedenlerle, yoksulluğa karşı doğrudan gelir
aktarımının bölgede en önemli sosyal politika
aracı olarak benimsenmesi bizim önerilerimizin
de başında gelmektedir. Bölgeye gelir transferine
ilişkin önerilerimiz şunlardır:
Yaşlı ve özürlü aylıklarına ilişkin sorunlar
giderilmeli
• Türkiye’de halihazırda, 2022 sayılı kanunla
verilen yaşlılık ve özürlü aylıkları gibi
sosyal yardım mekanizmaları bulunmaktadı
r. Yaşlı ve özürlü aylıkları ile ilgili en
önemli sorunlar, yasanın “muhtaç” tanı-
mındaki yoruma açık ifadeler nedeniyle
yoksul olmalarına rağmen bazı yaşlı ve engelli
vatandaşları dışarıda bırakması ve
2005 yılında yürürlüğe giren “torba yasa”
ile yaşlılık aylığı almanın yeşil kart alma
önünde bir engel teşkil eder hale gelmesidir.
Bu kapsamda, söz konusu yardımları
düzenleyen yasaların tüm muğlaklıkları
giderecek şekilde yeniden düzenlenmesini
ve bu aylıkları alan kimselerin yeşil karttan
yararlanmalarının önündeki engellerin
kaldırılmasını öneriyoruz.
• Ayrıca, 2022 sayılı kanun, hak edenlere sistemli
ve yaygın bir şekilde duyurulmalı ve
hak sahiplerinin yardımlara erişiminin
sağlanması konusundaki eksiklikler de giderilmelidir.
• Dünya Bankası’nın Sosyal Riski Azaltma Projesi
(SRAP) kapsamında uygulanan Şartlı Nakit
Transferleri daha şeffaf hale getirilerek uygulanmaya
devam etmeli
• Yoksul ailelere çocuklarının okula devam
etmesi veya 0-6 yaş çocukların düzenli sağ-
lık kontrolünden geçmesi durumunda aylı
k belirli bir miktar nakit desteği sağlayan
Şartlı Nakit Transferi de Türkiye’de halihazı
rda uygulanan diğer bir sosyal yardım
mekanizmasıdır. Şartlı Nakit Transferi şu
anda Dünya Bankası kredisi ile uygulanan
ve Türkiye genelindeki en yoksul % 6’lık
kesime ulaşmayı hedeşeyen geçici bir
programdır ve Dünya Bankası desteği bitiminde
hükümet tarafından sürdürülüp
sürdürülmeyeceği de belirsizdir.
• Şartlı Nakit Transferi’ne kimin hak kazanacağı
ile ilgili değerlendirme kriterleri
şeffaf değildir ve Şartlı Nakit Transferi’ne
başvuranlar, yerel yetkililerin keyŞ bir şekilde
eleme yapmalarından şikayet etmektedir.
• Programın daha istikrarlı ve öngörülebilir
bir hale gelmesi için kriterler şeffaşaştırı-
lıp keyŞ uygulamaların önü alındıktan
sonra Şartlı Nakit Transferi programının
devam ettirilmesi gerektiği görüşündeyiz.
• Bölgede elektrik ve su (belirli bir limit ölçüsünde)
tüm hanelere, bedelsiz olarak sağlanmalı
• Bölgede, elektrik ve su, para ödenmemesi
gereken hizmetler olarak değerlendiril-
97
mekte ve özellikle kaçak elektrik kullanı-
mının yaygınlığı sayesinde nüfusun
önemli kesimi bu hizmete bedelsiz ulaşabilmektedir.
Bu durum devletin bölgedeki
vatandaşa potansiyel suçlu gözüyle bakması
nı pekiştirmekte ve devletle vatandaş arası
nda karşılıklı bir güvensizlik ilişkisi kurulması
na katkıda bulunmaktadır. Gerek
farklı bir devlet anlayışı geliştirebilmenin,
gerekse bölgeye değer aktarımı yapabilmenin
bir aracı olarak, belirlenecek bir limit
ölçüsünde, elektrik ve suyun bölgede bedelsiz
olarak sağlanmasını öneriyoruz.
Yalnızca belirlenen limiti aşan harcamalarda
ödemenin söz konusu olması durumunda,
vatandaşın devlete karşı tavrında
iyileşme olması ve kaçağın azalması sebebiyle
bu hizmetlerden sağlanan gelirlerde
de artış olacağını öngörüyoruz.
• Yoksul vatandaşlara yönelik, şartsız bir şekilde
verilecek bir gelir transferi programı bölgede
uygulamaya geçirilmeli
• Bölgedeki yoksulluk proŞli göz önüne
alındığında ve yukarıdaki değerlendirmelerin
ışığında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu
Bölgeleri’ndeki yoksul nüfus için temel
bir vatandaşlık hakkı olarak doğrudan
gelir transferi yapılması önerilmektedir.
Bölgenin politik geçmişi göz önünde bulundurulduğ
unda, gerek bölgedeki dışlanmı
şlık hissini gidermek, gerekse bölge halkı
için daha önce var olmayan ve devlet tarafı
ndan sunulabilecek asgari bir güvence
sağlamak açısından, bölgeye yönelik pozitif
bir ayrımcılık yoluna gidilmesi şarttır.
Bu program, yoksulluğun giderilmesi yönünde
somut bir katkı sağlayacak; bölgeye
doğrudan harcanabilir gelir aktarımı sağ-
layacak ve oluşacak tüketim eğilimi vasıtası
yla bölgede yüksek bir çarpan etkisi yaratacaktı
r.
• Önerilen program ile yoksul ailelere hane
büyüklüğüne göre, ayda en çok 150 YTL olmak
üzere (beş kişilik bir aileye aylık 150
YTL’lik (60+30+20+20+20) bir doğrudan
gelir aktarımı yapılması öngörülmektedir.
Bu miktar, OECD eşdeğerlik ölçeği kullanı
larak, yetişkin hane halkı ferdi başına
günlük 2 YTL verilmesi öngörüsüne dayanarak
hesaplanmıştır -bu miktar, bölgesel
Şyat deşatörü hesaba katıldığında yaklaşı
k olarak Dünya Bankası’nın günlük 2 dolar
olarak hesapladığı yoksulluk kriterine
denk gelmektedir.
• Söz konusu nakit transferinin verileceği
hedef kitlenin belirlenmesinde yeşil kart
sisteminin kullanılabileceği görüşündeyiz.
Yani, bölgede yeşil kartı olan her vatandaş,
önerilen bu vatandaşlık gelirini almaya da
hak kazanacaktır. Böylece bu yeni vatandaşlı
k geliri sisteminin uygulanması kolaylaşacak
ve yüksek hedeşeme ve yönetim
maliyetleri elimine edilmiş olacaktır. Daha
önce de belirttiğimiz üzere bölgede 3,9 milyon
kişinin yeşil kartı bulunmaktadır.
Kapsamı oldukça geniş olmasına rağmen,
yeşil kart sistemi belirlenen yoksulluk sını-
rının altında kalan bir kısım vatandaşı
kapsam dışında bırakmaktadır. Yukarıda
sözünü ettiğimiz bu sorunların giderilmesi
için “sağlık” bölümünde belirtilen düzenlemeler
yapıldıktan sonra yeşil kart sistemi
söz konusu sosyal yardımın hedef kitlesinin
belirlenmesinde kullanılabilir.
III. Bölgede Sosyal Hizmetlerin Artırılması
Yoluyla Sosyal Dışlanmanın Azaltılması ve
Bölgede Gelir Artışının Sağlanması
Sosyal Hizmetler Karşılığı Gelir Aktarımı
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde hızlı
göç ve şehirleşme, yaşanmış olan çatışma ortamı
ve yoksulluk, bölgede bilhassa kentsel nüfusun
sosyal hizmet ihtiyacını doğurmuştur. Bölgede
birkaç örnek dışında henüz bu tür bir sosyal hizmet
ihtiyacına cevap verecek kurumsal altyapı
oluşmamıştır. Bu kurumsal altyapının oluşması
ise, ancak yerel yönetimler, devlet kurumları ve
STK’ların sıkı iş birliği ve halkın katılımıyla
gerçekleşebilir. Bu tür bir işbirliği, örneğin devletin
kuracağı toplum merkezleri, belediye ve
belediyenin açacağı aşevleri, bölgede önemli birer
sosyal politika merkezi olan sağlık ocakları
98
ve okulların, farklı görevler üstlenerek ve beraberce
böyle bir programa katkılarıyla ulaşılabilecek
bir hedeftir.
Öte yandan yoksulluk, işsizlik ve güvensizlik sebebiyle,
bu tür bir kurumsal yapı olsa dahi, bölgede
yaşayanların sosyal hizmetler alanına kitlesel
katılımı garanti edilemeyecektir. Bu sebeple
bizim önerimiz, yoksullukla mücadele amacıyla
uygulanması öngörülen gelir aktarımı programları
nın, uygulanacak sosyal hizmet programları
ile desteklenmesidir. Dünyada uygulanan
benzer örnekler ışığında, program kapsamı
nda yer alan kişilere haftada 20 saatlik sosyal
hizmet çalışması karşılığı 200 YTL’lik bir ücret
verilmesini öngörüyoruz. İstihdam kararlarının
düzenleyici kurumlar tarafından verilmesinin
ve yoksul kişilere öncelik sağlanmasının da çok
önemli unsurlar olduğunu belirtmek gerekiyor.
Ayrıca uzun dönemde, sosyal hizmet alanında
eğitim almış bu kişilerin, piyasada bu tür işler
oluştuğu ölçüde kamu dışında da istihdam edilebileceklerini
ve kurumsal bilgi ve beceri kazanmı
ş bu kişilerin bölgesel kalkınmaya katkıda bulunabileceklerini
de düşünüyoruz.
Bu kapsamda yapılabilecek projelere birkaç örnek
vermek gerekirse:
• Toplum Merkezi Odaklı Projeler
• Türkiye’de halihazırda mevcut bulunan 80
tane toplum merkezi, toplum odaklı hizmet
verme açısından başarılı bir model
olarak alınabilir. Özellikle İstanbul’da bu
merkezler toplumsal ağlar kurmayı, toplumsal
faaliyetleri örgütlemeyi, STK’lar ile
ortaklıklar başlatmayı ve mahallede sosyal
yaşamın bir odak noktası haline gelmeyi
başarmışlardır.
• Bu program çerçevesinde bölgedeki toplum
merkezi sayısının 120’ye çıkarılması
(50.000 nüfus başına bir toplum merkezi
düşecek ve her toplum merkezinde 5 sosyal
hizmet görevlisi çalışacak şekilde) hedeşenmelidir.
• Her toplum merkezinin bulunduğu bölgede,
yaklaşık 50 kişi (kısa dönem kurslardan
geçtikten sonra) için şu tür sosyal hizmetler
karşılığı gelir desteği programları uygulanması
nı öneriyoruz: çocuk ve yaşlı odaklı
faaliyetler düzenlenmesi; özellikle yoksul
mahallelerin Şziksel olarak iyileştirilmesi
ve binaların tamiratına yönelik işler;
gençlik klüpleri (tiyatro, spor, müzik, vs).
• Sosyal Hizmet görevlisi olarak çalışacak
kişilerin eğitimi Hacettepe Sosyal Hizmetler
Yüksek Okulu’nun da danışmanlığıyla
bölge üniversitelerinde 2 ve 4 yıllık programlar
açılarak sağlanabilir.
• Belediye Odaklı Projeler
• Belediyeler tarafından açılan aşevleri yoksullukla
mücadelede önemli ve başarılı bir
mekanizma olarak düşünülebilir. Ancak
bölge belediyeleri, yeterli sayıda aşevi açacak
maddi kaynağa sahip değildir.
• Bu program çerçevesinde, bölgede
10.000’den fazla nüfusu olan yerleşim birimlerinin
belediyelerine, günde 1000 kişi
için yemek hazırlayacak ve programa katı-
lan personel tarafından işletilecek şekilde
aşevleri açılması için kaynak aktarılmasını
öneriyoruz.
• Bu durumda bölgede 250 aşevi açılmasını
ve bu aşevlerinde 3000 kişinin sosyal hizmet
karşılığı gelir aktarımı çerçevesinde
istihdam edilmesini öngörüyoruz.
• Ayrıca bu aşevlerinin genel yemek dağıtı-
mının yanı sıra 2. bölümde öngörüldüğü
üzere okullara, toplum merkezlerine ve çeşitli
kamu kurumlarına yemek sağlamaları
söz konusu olabilir.
• Yerel yönetimlere sağlanacak ek fonlar yoluyla,
belediyelerin sosyal hizmet alanındaki
faaliyetlerini, yerel koşulları göz
önünde bulundurarak, öngördükleri şekilde
çeşitlendirilmeleri mümkün olabilir.
• Okul Odaklı Projeler
• Bölgede yaklaşık 11.000 okul bulunmaktadı
r. Bunların, çok az öğrenciye sahip olanları
dışında, her birinde müzik, tiyatro, fotoğ
raf, marangozluk, vs. gibi müfredat dışı
99
faaliyetlerin örgütlenmesi amacıyla, ikişer
kişinin program çerçevesinde eğitim görmesini
ve istihdam edilmesini öneriyoruz.
• Böylece hem çocukların okula ilgisinin
artması hem de özellikle eğitmenlerin mahalle
sakinleri arasından seçilmesi durumunda,
cemaat, veliler ve eğitim kurumları
arasında şu anda mevcut olmayan ilişkilerin
sağlanması beklenebilir.
• Okullarda görev alacak bu kişilerin ilgili
meslek liseleri veya meslek yüksekokulları
ile üniversite öğrencileri arasından (belki
staj biçiminde) seçilmeleri de düşünülebilir.
• Ayrıca bu tür kişilerin ikinci bölümde anlatı
ldığı gibi YİBO’lara büyük katkıda bulunacağı
da öngörülmektedir.
• Sağlık Ocağı Odaklı Projeler
• Sosyal hizmetler içinde son kategori olarak
daha önce belirtilen, sağlık ocaklarına bağ-
lı olarak çalışacak hemşire yardımcıları sayı
labilir.
• Bu kişilerin özellikle sağlık ocağının bulunduğ
u bölgede yaşayan kişiler arasından
seçilmesi tavsiye edilmektedir. Bu kişilerin
başlıca görevlerinin ocağa gelenlere bilgi
akışı sağlamak ve dil konusunda yardımcı
olmak olacağı beklenmektedir.
• Bu kategori ile birlikte 2000 kişinin daha
program çerçevesinde istihdam edilmesini
öngörüyoruz.
• İstihdama Yönelik Kurslar
• Son olarak da toplum merkezleri, yerel yönetimler
ve STK’lar tarafından örgütlenen
istihdam öncesi kısa dönem kurslara katı-
lan kursiyerlere de, -AB-İŞKUR projelerinde
olduğu gibi- kurslara devam ettikleri
sürece istihdam edilenlere verilecek ücret
kadar ödeme yapılmasını öneriyoruz.
Bu programlar vasıtasıyla toplam 31.000 kişiye
istihdam sağlanması öngörülmektedir.
Sosyal Politika Alanında Önerilen
Programlar İçin Tahmini Bütçe
• Sosyal Yardım
Halihazırda bölgede 3,9 milyon kişinin yeşil
kartı bulunmaktadır, ancak yoksul sayısı 6 milyon
civarındadır. Bu sebeple, ideal durumda, yeşil
kart sisteminde daha önce belirtilen düzeltmeler
yapılması halinde, yeşil kart sahibi sayısı-
nın 6 milyona çıkması gerekse de, bunun kısa
dönemde gerçekleşmesi zor gözükmektedir. Bu
sebeple aşağıdaki hesaplama kısa dönemde 5
milyon kişinin yeşil kart alacağı varsayılarak yapı
lmıştır. Bölgede yoksullar arasındaki ortalama
hane halkı büyüklüğünün 7 olduğu düşünülürse,
yaklaşık 700 bin hak sahibi hane olacaktır.
Burada önerilen en yüksek sosyal yardım, 5 kişilik
hane için 150 YTL olduğuna göre: 150 YTL x
12 ay x 700.000 = 1,26 milyar YTL/ yıl (en yüksek).
Yeşil kartın aşama aşama dağıtılacağı düşünülürse
bu miktarın 1 ila 1,2 milyar YTL arasında
gerçekleşeceği tahmin edilebilir.
• Sosyal Hizmet Karşılığı Gelir Aktarımı
31.000 kişiye sosyal hizmet karşılığı kişi başı aylı
k 200 YTL gelir aktarılacağı hesabından yola
çıkarak: 200 YTL x 12 ay x 31.000 = 74.400.000
YTL/ yıl
• Aşevleri
Aşevleri tarafından hazırlanacak öğünlerin maliyeti:
250 aşevi x 1.000 öğün/gün x 300 gün x 1,3
YTL/öğün ≈ 100.000.000 YTL/ yıl
• Okullarda Verilecek Yemekler
Bölgede yaklaşık olarak 1,8 milyon ilk ve orta
okul öğrencisi bulunmakta. 150 öğrenim günü
hesabından yola çıkarak: 1.500.000 öğün x 150
gün x 1,3 YTL/öğün ≈ 300.000.000 YTL/ yıl
Bu rapordaki sosyal politika önerilerinin toplam
maliyeti yaklaşık olarak, yıllık 1,7 ila 1,8 milyar
YTL arası ya da 1,2 milyar ABD doları etmektedir.
Türkiye’nin Gayri SaŞ Milli Hasıla’sının 350
100
milyar doların üzerinde olduğu düşünülürse
bölgedeki toplumsal ve politik hasarlar ile eşitsizlikleri
gidermeye yönelik olarak önerilen
sosyal politika paketi, GSMH’nin yaklaşık
% 0,4’üne ve devlet bütçesinin % 1,6’sına denk
gelmektedir.
GİRİŞ
Bölgeler arası eşitsizlik, Türkiye’nin başlıca sorunları
ndan bir tanesi olmaya devam etmektedir.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri ile
Türkiye’nin diğer bölgeleri arasında akla gelebilecek
hemen her konuda (üretim, gelir, insan
kaynağı, sosyal altyapı, işsizlik ve yoksulluk) büyük
farklar bulunmaktadır. Örneğin, Tablo
4.1’de görüleceği gibi projede yer alan 21 ilin tümü,
3 DPT gelişmişlik endeksinin alt sıralarında
yer almakta ve 16’sı endeksin son sıralarını paylaşmaktadı
r.
Son yıllarda her ne kadar çeşitli hükümetler, Do-
ğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nin kalkınması
için çeşitli politikalar uygulamış ve bölgesel
eşitsizliği gidermek için değişik önlemler almaya
çalışmış olsa da, bunların bölgedeki sorunlarla
başa çıkmak ve bölgede kalkınmaya ivme kazandı
rmak konularında yetersiz kaldığı açıktır. Bu
uygulamaların yetersiz kalmasında en önemli etkenler,
bölgesel eşitsizliği gidermeye yönelik politikaları
n bütüncül bir bakış açısı içermemeleri,
insan kaynaklarına yatırım yapmaya yönelik olmamaları
ve en önemlisi de yoksul grupları güçlendirmeye
yönelik olarak tasarlanmamalarıdır.
Bunların yanı sıra, kalkınma için gerekli olan
vatandaşlar arası ve vatandaş-devlet arası güven
ortamının bölgede hala sağlanamamış olması ve
güvensizliğin sürmesi de bölgeye yönelik politikaları
n başarısızlığa uğramasında önemli bir etken
olmayı sürdürmektedir.
Doğu ve Güneydoğu Bölgeleri’nde uygulanan ve
kalkınmayı sağlamaya yönelik politikalar ço-
ğunlukla piyasa önderliğinde gerçekleşecek bir
büyüme modelini benimsemektedirler. Bu tür
bir modelin başarılı olmasının iş imkanları sağ-
layarak ve para akışını hızlandırarak bölgedeki
yoksulluğu azaltacağı ve yaşam koşullarını iyileştireceğ
i varsayılmaktadır. Ancak, bölgede
şimdiye kadar yaşanan tecrübeden, yoksullukla
mücadelede başarılı olunmadan, yaşam koşulları
iyileştirilmeden ve bölgede sürdürülebilir bir
güven ortamı sağlanmadan, büyüme politikaları
nın başarılı olamayacağı anlaşılmaktadır. Nüfusunun
% 60’ı yoksulluk sınırının altında yaşayan
ve altyapı hizmetleri son derece sınırlı olan
bölgede, yaşanmış olan tahribat ile ekonomik ve
sosyal dışlanmışlık da eklenince, şimdiye kadar
uygulanmış olan yatırımı teşvik edici büyüme
101
TABLO 4.1: BÖLGE İLLERİNİN DPT GELİŞMİŞLİK
SIRASINA GÖRE DİZİLİMİ (2003)
İLLER DPT GELİŞMİŞLİK SIRASI
TUNCELİ 52
ERZİNCAN 58
ERZURUM 60
DİYARBAKIR 63
ADIYAMAN 65
BAYBURT 66
KARS 67
ŞANLIURFA 68
IĞDIR 69
BATMAN 70
GÜMÜŞHANE 71
MARDİN 72
SİİRT 73
ARDAHAN 74
VAN 75
BİNGÖL 76
HAKKARİ 77
ŞIRNAK 78
BİTLİS 79
AĞRI 80
MUŞ 81
Kaynak: DPT
3 Elazığ, Gaziantep, Kilis ve Malatya illeri birçok açıdan bölge illerinden farklı özellikler
göstermesi sebebiyle ve DPT gelişmişlik endeksinde sırasıyla 36, 20, 41 ve 54. sıralarda
yer aldıklarından ötürü çalışmanın kapsamına alınmamıştır. Öte yandan Bayburt ve
Gümüşhane, yoksulluğun yoğun olarak yaşandığı iller olmasından, bölgeye benzer özellikler
taşımasından ve bölgeye yakınlığından dolayı, çalışmanın kapsamına alınmıştır.
modellerinin uygulanmasının zorluğu ortadadı
r. Bölgenin, mevcut üretim ve ticaret ağlarının
dışında kalması; pazarlama ve taşımanın pahalı-
lığı ve altyapı eksikliği sebebiyle teşvik kredileri,
özel sektörün bölgede liderlik üstlenmesi hedeŞne
ve bölgeye sermaye aktarımı odağına ulaşmakta
yetersiz kalmıştır. Güncel koşullar altında,
bölgeye değil dışarıdan sermaye gelmesi, varolan
sermayenin bölgede tutulması bile oldukça
zor gözükmektedir. Küçük çaplı işletmelerin
ve bireysel girişimciliğin desteklenmesi çerçevesinde,
Sosyal Riski Azaltma Projesi kapsamında
yer alan Yerel Girişimler Bileşeni ve bu yöntemle
küçük işletmelere mikro-kredi verilmesi de,
yukarıda saydığımız sebeplerle bölgede gelir artı
şının sağlanmasında rol oynayamamıştır. Projeden
yararlananların büyük çoğunluğu, bölgenin,
pazar ağları dışında kalması ve alım gücünün
zayışığı sebebiyle başarısız olmuştur.
Kısacası, yoksulluk devam ettiği ve bölgeye ciddi
hacimde satın alma gücü sağlanmadığı sürece,
özel teşebbüsün ve girişimciliğin canlandırılması
aracılığıyla, bölgesel kalkınmanın sağlanaca-
ğını düşünmek gerçekçi bir bakış açısı olmayacaktı
r. Ayrıca değişen dünya ekonomisinin Türkiye’deki
yansımasının istihdamın azalması yönünde
olduğu da açıktır ve kısa dönemde bölgede
istihdam yoluyla kalkınma beklemek olası
görünmemektedir. Adıyaman gibi tekstil atölyelerinin
yoğun olduğu şehirlerde dahi iş olanakları
son derece kısıtlı kalmaktadır. İstihdamın
kısıtlı olması ücretleri düşürmekte ve birçok insanı
n, çalışmasına rağmen, sosyal güvenceye sahip
olmaksızın, yoksulluk sınırının altında yaşaması
nı engelleyememektedir.
Bölgede yoksulluk dışında, kalkınmanın önündeki
en büyük engel düşük yoğunluklu çatışma
ortamının yaratmış olduğu güvensizlik ve yine
çatışma kaynaklı göçtür. Bölgenin uzun yıllar
boyunca topyekûn “olağanüstü hal” rejimi altında
kalmış olmasının en önemli etkilerinden biri
devlet ve halk arasında bir güvensizlik ortamı-
nın meydana gelmesidir. Bu, hem genel olarak
vatandaşın devlete bakış açısını etkilemekte hem
de özel olarak devlet memurları, yerel örgütler
ve yönetimler ile halk arasında sorunlar yaratmaktadı
r. Güvensizlik ortamının sürmesi, bölgede
yaşayanların, uygulanan kalkınma projelerine
katılımını kısıtlamakta ve genel olarak tüm
kurumsal yapılara karşı şüphe duymalarına yol
açmaktadır. Devlet memurlarının halka duydukları
güvensizlik nedeniyle, yerel esnaşa ilişki
kurmadıkları ve büyük alışveriş merkezleri
dışında para harcamadıkları, çalışmamız sırası
nda hem memurlar hem halk tarafından dile
getirilmiş ve bu tutumun ekonomiyi olumsuz etkilediğ
i anlatılmıştır. Bölgede fark yaratabilecek
nitelikli elemanların ve yerel sermayenin bölgeden
kaçmasının altında yatan yoksulluk dışındaki
en önemli sebeplerinden biri, karşılıklı güvensizliğ
in yarattığı bu tür olgulardır.
Yapılan araştırmada ayrıca, yaşanmış çatışma
ortamının halkın kendi arasında da güvensizlik
yaratma potansiyeli taşıdığı gözlemlenmiştir.
Bir yandan siyasi farklılıklar, bir yandan göçün
oluşturduğu karmaşık nüfus yapısı, bölgede tedirginlik
yaratmakta ve siyaset veya cemaatçilik
dışında aidiyet kurma biçimlerinin önü tıkanmaktadı
r.
Araştırmamız sırasında bu güvensizlik ortamı-
nın yukarıdan yapılacak müdahalelerle bir anda
ortadan kalkmasının mümkün olamayacağı kanı
sına vardık. Bunun yerine, vatandaşlarla devlet
memurlarının bir araya geleceği ve bölgede
alışılagelmiş siyaset alanının genişletilip sivilleştirildiğ
i bir ortamın hayata geçirilmesi gerekti-
ğini düşünüyoruz. Bu ise ancak, devlet kurumları,
yerel yönetimler, STK’lar ve vatandaşların,
somut problemlerini çözmek adına bir arada çalı
şacakları çok çeşitli sosyal politika alanlarının
hayata geçirilmesiyle mümkün olacaktır. Sosyal
politika, aynı zamanda bölgesel kalkınmayı
mümkün kılacak asgari şartların oluşturulması
ve bölgede yeni üretici ve yaratıcı dinamiklerin
ortaya çıkmasında da önemli bir araç olacaktır.
Ayrıca sosyal politika alanının genişletilmesi,
devletin bölgeye bütüncül, hızlı ve etkin bir şekilde
müdahale edebilmesi ve kaynak aktarabilmesi
için gerekli kapasitenin de inşa edilmesine
katkıda bulunacaktır. Ancak bu tür bir aktarım
sayesinde, mevcut yoksulluğa karşı mücadele etmek;
bölgenin kendi dinamiklerini oluşturması
102
ve insan kaynaklarının güçlenmesi için sosyal ve
ekonomik bir altyapı sağlamak ve çatışma ortamı
nın yaratmış olduğu tahribatı onarmak
mümkün olabilecektir.
Sosyal politika, devletin vatandaşlarına olan sorumluluğ
unu ve görevlerini yerine getirmesi
için kullanılan bir mekanizma olarak tanımlanabilir
ve amacı bilhassa dezavantajlı durumda
olan kişilere fırsat eşitliği sağlamaktır. Sağlık,
eğitim ve diğer sosyal, kültürel ve ekonomik altyapı
lar ile sosyal güvenlik gibi araçlar vasıtasıyla
insan kaynağını artırmaya yönelik etkinlikler
dışında; yoksulluk ve sosyal dışlanmayla mücadeleye
yönelik sosyal yardım politikaları, son yıllarda
birçok ülkede sosyal politika alanında
önemli rol oynamaktadır. Ancak sosyal politika
alanı, sadece vatandaşların belirli gereksinimlerini
karşılamakla kalmaz. Sosyal politika, aynı
zamanda vatandaşlarla devletin ilişkilerini düzenleyen
ve dolayısıyla vatandaş, devlet, cemaat,
halk gibi kavramların da içini dolduran bir pratikler
bütünü olarak işlev görür. Bu anlamda sosyal
politikanın bölgede üstleneceği rol sadece gelir
dağılımını düzeltmekten ibaret olmayıp, özel
sektörün ve piyasanın bölgede etkinlik sağlaması
nın önündeki engelleri (örneğin güvensizlik,
insan kaynağı ve alım gücü eksikliği ya da bölgenin
genel olarak yaşanılmaz olarak algılanması
gibi) ortadan kaldırma potansiyelini de içinde
barındırmaktadır. Sosyal politika kapsamının
genişletilmesi ile, kurumsal ilişkilere dahil edilen
vatandaşların bilgi ve becerisi artar; yerel taleplerin
gelişmesi mümkün olur; birbiriyle çatı
şma içinde olan gruplar ortak hareket etmeye
başlar; devlet tarafından dışlanmışlık hissi azalır
ve böylece bölgede dinamizm yaratılabilir. Bu
noktada şunu vurgulamak gerekir ki yeşil kart,
tazminat ya da Şartlı Nakit Transferi gibi birbirinden
çok farklı ve birçok eksikliği olan uygulamalar
bile bölgede talep edebilen, devleti biçimlendiren,
kurumsal becerisi artmış ve bu sayede
başka kurumları da (STK’lar, İŞ-KUR,
SRAP Yerel Girişimler Bileşeni ya da GİDEM gibi)
kullanan grupların ortaya çıkmasını sağlamı
ştır. Bu da devlet-vatandaş ilişkilerinin böylesine
yıpranmış olduğu ve kalkınmanın önünde
engel oluşturduğu, varolan aidiyetlerin kökten
tahribata uğratıldığı bölgede çok önemlidir ve
yeni aidiyet, toplumsal bütünleşme mekanizmaları
nı mümkün kılmaktadır. Bu raporda, bu tür
onarıcı etkilerinin yaygınlaşması yoluyla, sosyal
politikanın bölgede birbirini besleyen, belki
ufak ölçekte ama yaygın, maddi ve insani yatı-
rım girişimleri gerçekleştirecek yerel aktörlerin
ortaya çıkmasını kolaylaştıracağı iddia edilmektedir.
Ancak, tüm bunlar sosyal politikanın yan ürünleridir.
Sosyal politikanın kısa dönemde etkisi,
bölgede temel sosyal haklara ulaşımın gerçekleşmesi,
refah seviyesinin artması, asgari gelirin
sağlanması ve alım gücünün çoğalması olmalı-
dır. Tüm bu şartlar yerine getirilmediği sürece
bölgede kalkınmanın gerçekleşmesi beklenemez.
Bölgede Yoksulluk
Her ne kadar mevcut istatistiki veriler bölgede
yoksulluğun boyutları üzerine detaylı analizler
yapmaya el vermese de çeşitli temel göstergeler
ve yapılan saha araştırması, bölge illerinde yoksulluğ
un, Türkiye geneline göre çok daha yoğun
bir şekilde yaşandığını ve bölgede yaşam koşulları
nın diğer bölgelere kıyasla çok daha zor olduğ
unu göstermektedir. Bu çıkarım, raporun
ilerdeki bölümlerinde anlatılacağı gibi, bölgede
yeşil kart sahibi olanların ve Şartlı Nakit Transferleri’nden
yararlananların nüfusa oranının,
Türkiye geneline göre çok daha yüksek olmasıyla
da desteklenmektedir.
Tablo 4.2 ve Tablo 4.3’teki karşılaştırmalar, Türkiye’nin
diğer bölgeleri ile Doğu ve Güneydoğu
Anadolu Bölgeleri arasında ne denli büyük gelir
farklılıkları olduğunu açıkça göstermektedir.
Çekim merkezi olan, GAP çerçevesinde verimli
tarım yapılabilen veya sınır ticaretinin canlı olduğ
u birkaç il dışında, bölge illerinin büyük ço-
ğunluğu, Kişi Başına Gayri SaŞ Yurt İçi Hasıla
(KBGSYİH)’nın Türkiye ortalamasına oranı açı-
sından, Türkiye’deki diğer tüm illerin gerisinde
kalmaktadır. Tablo 4.2’de de görüldüğü üzere,
proje kapsamında seçilen illerin ortalama
KBGSYİH’si, Türkiye ortalamasının neredeyse
1/3’üne denk gelmektedir. Daha vahim olan ise
103
1990 ile 2000 yılları arasında bölgede,
KBGSYİH’nin göreli olarak azalmasıdır. Buna
göre, bölgedeki gelir dağılımının Türkiye geneline
benzediği varsayımından ve Dünya Bankası’
nın yoksulluk (complete poverty) tanımından
yola çıkarak, iyimser bir tahminle, çalışma kapsamı
ndaki illerde yaşayan nüfusun % 60’ının
yoksulluk sınırının altında yer aldığı söylenebilir
(DİE, Dünya Bankası, 2004).
Dünya Bankası’nın son yıllardaki raporlarında
özellikle belirtilen bir husus, yoksulluğun büyümeyi
imkansız kılan koşullar oluşturduğu, bu
nedenle de büyümeye öncelik vererek istihdamı
geliştirip, gelir dağılımını ve yoksulluğu gidermeyi
beklemenin gerçekçi olmadığıdır. Bu nedenle
de büyüme sağlamak için, öncelikle yoksulluğ
u giderici politikalar en gerekli şart olarak
savunulmaktadır.
Yukarıda çerçevesi çizilmiş olan yoksulluk ve bu
yoksulluğun bölgeler arası eşitsizliği günbegün
104
TABLO 4.2: BÖLGELERİN KBGSYİH’LERİNİN
TÜRKİYE ORTALAMASINA ORANI (%)
BÖLGELER 1990 2000
AKDENİZ 98,92 91,31
EGE 122,64 126,88
İÇ ANADOLU 91,93 93,78
KARADENİZ 59,95 72,79
MARMARA 151,28 148,89
GDDA - PROJE BÖLGESİ 41,41 36,09
Kaynak: DİE (GSYİH ve nüfus istatistikleri kullanılarak hesaplanmıştır)
TABLO 4.3: KBGSYİH’LERİNİN TÜRKİYE ORTALAMASINA ORANINA GÖRE İLLERİN SIRALANIŞI
SIRA İL % SIRA İL % SIRA İL % SIRA İL %
1 KOCAELİ 249 21 SAKARYA 103 41 KONYA 68 61 AKSARAY 47
2 YALOVA 211 22 KİLİS 98 42 AMASYA 65 62 ADIYAMAN 45
3 KARABÜK 196 23 ANTALYA 98 43 ISPARTA 63 63 SİİRT 43
4 BOLU 180 24 NEVŞEHİR 98 44 ELAZIĞ 63 64 YOZGAT 42
5 BİLECİK 168 25 BALIKESİR 95 45 MALATYA 63 65 MARDİN 41
6 KIRKLARELİ 160 26 KARAMAN 93 46 DÜZCE 63 66 ERZİNCAN 40
7 İZMİR 152 27 BURDUR 92 47 KIRŞEHİR 62 67 GÜMÜŞHANE 39
8 MUĞLA 151 28 KIRIKKALE 92 48 K.MARAŞ 62 68 BARTIN 38
9 İSTANBUL 150 29 ZONGULDAK 91 49 SİNOP 59 69 TUNCELİ 36
10 MANİSA 148 30 ARTVİN 88 50 AFYON 58 70 ERZURUM 35
11 TEKİRDAĞ 144 31 HATAY 87 51 TOKAT 56 71 BAYBURT 34
12 BURSA 136 32 ÇORUM 83 52 SİVAS 56 72 KARS 32
13 ANKARA 136 33 SAMSUN 82 53 TRABZON 54 73 IĞDIR 31
14 ÇANAKKALE 125 34 GAZİANTEP 77 54 GİRESUN 52 74 VAN 29
15 DENİZLİ 123 35 NİĞDE 77 55 ÇANKIRI 51 75 BİNGÖL 26
16 ESKİŞEHİR 115 36 KASTAMONU 76 56 DİYARBAKIR 50 76 ARDAHAN 25
17 ADANA 110 37 KÜTAHYA 75 57 ŞANLIURFA 50 77 BİTLİS 21
18 AYDIN 108 38 KAYSERİ 75 58 ORDU 49 78 MUŞ 20
19 EDİRNE 107 39 RİZE 73 59 OSMANİYE 47 79 AĞRI 20
20 MERSİN 106 40 UŞAK 71 60 BATMAN 47 80 ŞIRNAK 19
81 HAKKARİ 18
Kaynak: DİE (GSYİH ve nüfus istatistikleri kullanılarak hesaplanmıştır)
artırması göz önüne alındığında, bölgesel eşitsizliğ
in azaltılması için uygulanacak politikaları
n ne denli kapsamlı olması ve ne denli acil bir
şekilde uygulamaya geçmesi gerektiği ortaya
çıkmaktadır. Bölgenin şu an için en önemli sorunu,
yoksulluğun bir kısır döngü haline gelmesidir.
Raporun ilerdeki kısımlarında anlatılacağı
gibi, yoksulluğun bölgede bir kısır döngü haline
gelmesinin altında yatan sebep, öncelikle sosyal
altyapının yetersizliğidir. Bunun ötesinde yoksulluk,
bölgede harcama ve tüketim yapılmasını
engellemekte, sermayenin de kısıtlı olması sebebiyle
özel sektörün canlanmasına engel olmaktadı
r. Öte yandan, gene bölgedeki yoksulluk ve
güvensizlik ile kurumsal tecrübe, beceri ve bilgi
eksikliği, burada yaşayanların risk almaktan ve
girişimcilikten kaçınmalarına sebep olmaktadır.
Bölgede yapılan mülakatlarda, birçok alanda
kurumsal devamlılık sağlanamadığı ve devlet
hizmetleri yetersiz kaldığı için, insanların geleceklerine
güven duymadıkları görülmüştür. Birçok
yoksul mahallede kadınlar günlerinin tamamı
nı sağlık ocağı, eğitim kurumları veya sosyal
yardımlaşma vakışarından hizmet almak için
kuyruklarda bekleyerek geçirirken; erkeklerin
ise vakitlerini işçi pazarlarında geçirdikleri, kimi
zaman şehrin merkezinde olan bu yerlere
gitmek için bile yol paralarının olmadığı görülmüştür.
Bölgeye çok ciddi bir öncelik tanınmadığı
sürece bu sorunların çözülmesi mümkün olmayacaktı
r. Tüm bu sebeplerle bu raporda sunulacak
öneriler geleneksel bir kalkınma planı olarak
değil, bölgede herhangi bir kalkınma politikası
nın uygulanabilir olması için ön koşulların
oluşturulmasına dair bir acil eylem planı olarak
algılanmalıdır. Ayrıca uygulanmasını önerece-
ğimiz sosyal politikaların başarısı, tüm devlet
kurumlarının bölgesel eşitsizliğe sebep olan faktörleri
geniş bir bakış açısından değerlendirmesine
ve öngörülen önlem paketini benimsemesine
bağlıdır.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun Kalkınmasında
Sosyal Politikalar raporu, üç ilde (Adıyaman, Diyarbakı
r ve Van) gerçekleştirmiş olduğumuz saha
çalışmasına ve bu saha çalışmasında gerek üst,
gerekse alt düzey devlet ve STK görevlileri ile yapı
lan görüşmelere, bu illerin yoksul mahallelerinde
yaşayanlarla toplu ve bire bir gerçekleştirilen
mülakatlara dayanmaktadır. Ayrıca saha çalı
şması, İstanbul’da yapılan ve bölgenin farklı illerinden
gelen (Adıyaman, Ardahan, Diyarbakı
r, Ergani, Bitlis, Kars, Mardin, Şırnak, Van) çeşitli
gençler, öğretmenler, Çok Amaçlı Toplum
Merkezleri (ÇATOM) ve toplum merkezi çalı-
şanlarıyla yapılan odak grup çalışmaları ve toplantı
larla da desteklenmiştir. Yapılan saha çalışması
ve toplantılarda, hem bölgenin temel sorunları
hakkında bilgi toplanmış hem de bölgede
uygulanması olası politikalar tartışılmıştır.
Raporda öneriler dört ana başlık altında toplanmaktadı
r. Bunlar “eğitim”, “sağlık”, “yoksullara
gelir aktarımı” ve “sosyal hizmetler karşılığı gelir
aktarımı” başlıklarıdır.
“Eğitim” bölümünde, bölgedeki altyapı değerlendirilmekte
ve bu altyapının geliştirilmesi için
bazı somut öneriler oluşturulmaktadır. Burada
dikkat çekilmesi gereken, bölgede ilkokul düzeyindeki
okullaşma oranının, Türkiye’nin örne-
ğin Karadeniz Bölgesi’nden çok daha az olmadı-
ğı, ancak bölgeler arası farkın ortaöğrenim düzeyinde
dikkat çekici rakamlara ulaştığıdır. Okullaşmanı
n önündeki en önemli engel, kamuoyunda
yaygın olarak inanılanın aksine, kültürel de-
ğil, yoksul çocuklara yönelik politikaların çeşitlenmemesi
ve etkin olmamasıdır. Bölgede ilköğ-
retim düzeyinde yoksul çocukları okullaştırmaya
yönelik projeler, tüm eksiklerine rağmen bazı
önemli adımlar atabilmiş, ancak lise düzeyinde
henüz herhangi bir başarı sağlanamamıştır. Liselerin
sayısının çok az olmasının yanı sıra, yoksul
çocukların bunlara devam etmesini sağlayıcı politikalar
da hayata geçirilememiştir. Önerilerimiz,
hem ilköğretim hem ortaöğretim seviyelerinde
bu tür politikaların ne şekilde çeşitlenebileceğ
i ve okulların nasıl canlı ve mahalleye entegre
birer sosyal politika kurumu olabileceği ile
ilgilidir. Ayrıca, bölgedeki dışlanmışlık ve geri
kalmışlık duygusunun azaltılması ve aynı zamanda
eğitime dair güvenin yaratılması için bölgede
yaygın eğitim dışında kaliteli ve bölge potansiyeline
uygun, Türkiye’de örnek teşkil edebilecek
birkaç okulun da açılması da gereklidir.
“Sağlık” bölümünde, bölgede sağlık alanında
yaşanan eksiklikler değerlendirilmektedir. Böl-
105
gede, sağlık ocakları tüm eksikliklerine rağmen
iyi çalışan birer sosyal politika kurumu olmaya
devam etmektedir. Ancak ikinci basamak sağlık
kuruluşları son derece yetersiz kalmaktadır. Bölgede
ikinci basamakta hem hastane hem personel
hem de teçhizat açığı çok fazladır. Tüm bunları
n ötesinde bölgenin en önemli sorunu yeşil
kartın yaygınlığına rağmen, halihazırda nüfusun%
30’unun sosyal güvenlik kapsamı dışında
kalmasıdır. Sağlık alanının bireylerin güvenlik
duygularını en fazla etkileyen alan olduğu düşünülür
ve işgücüne katılımlarında ve üretken olmaları
ndaki temel rolü göz önüne alınırsa, bu
alanda yapılacak her türlü kapsam ve kalite artı-
rıcı reformun ne denli önemli olduğu anlaşılacaktı
r. Bu sebeple, raporun bu bölümünde, hayata
geçirilmesi planlanan Genel Sağlık Sigortası’
nın (GSS) bilhassa prime dayalı ödeme şekli,
bölgedeki olası etkileri açısından değerlendirilecek
ve konuyla ilgili bazı öneriler yapılacaktır.
Raporun üçüncü bölümünde, yoksulluğu gidermede
dünyada gittikçe daha önemli bir rol oynayan
“doğrudan gelir transferleri” konusu ele alı-
nacak ve dünyadaki başarılı örnekler ışığında
Türkiye’de de başlamış olan Şartlı Nakit Transferi
programı değerlendirilecektir. Şartlı Nakit
Transferi’ne hak kazanan nüfusun bölgenin genel
nüfusuna oranı, diğer bölgelerdeki oranlarla
karşılaştırıldığında oldukça yüksek olmasına
rağmen, kapsamı ve miktarı henüz çok dardır.
Oysa bu tür gelir aktarımlarının etkisi, bölgede
alım gücünü yükselterek büyük bir çarpan etkisi
yaratmak ve aynı zamanda insanların asgari ihtiyaçları
nı gidererek, güvenlerini ve kurumsal
bilgi ve becerilerini artırarak hareketlenmelerini
sağlamak olmalıdır. Bölgede halihazırda birçok
haneye hiçbir gelir akışı olmamakta ve bu
durum, yoksul kişilerin diğer hizmetlerden yararlanmaları
nı da engellemektedir. Önerimiz,
bölgede yaşama şartı karşılığında verilecek, kapsamı
geniş ve miktarı hane halkı sayısına bağlı
olarak, aileleri mutlak yoksulluk seviyesinin üstüne
çıkaracak bir gelir aktarımı programının
hayata geçirilmesidir. Bu program çekim merkezi
olan şehirlerde kısa dönem için, nüfusu az
olan ve ekonomik kalkınma beklenmeyen yerlerde
ise uzun dönem için uygulanmalıdır.
Raporun son bölümünde ise, gene çok önemli
bir sosyal politika alanı olan “sosyal hizmetler”
tartışılacaktır. Şu an için bölgede bilhassa toplumsal
dayanışmayı ve bütünleşmeyi artıracak
türde sosyal hizmetlere büyük ihtiyaç duyulmaktadı
r. Ancak bu alan henüz ne devlet ne de
özel sektör tarafından doldurulmaktadır. Dünyada
ve Türkiye’nin İstanbul gibi büyük şehirlerinde
görüldüğü üzere, toplum merkezleri bu
tür hizmetlerin örgütlenmesinde başarılı bir örnek
oluşturmaktadır. Bu sebeple bölgedeki toplum
merkezi sayısının artırılması ve bölge üniversitelerinde
açılacak programlarla bu merkezlere
personel sağlanması önemli bir adım olacaktı
r. Ayrıca, bu kurumlar bölgede sosyal entegrasyon
için birçok program geliştirmiş olan
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi gibi belediyelerle
ya da sağlık ocakları gibi uzun bir tarihe dayanan
ve kurumsal deneyim biriktirmiş birimlerle
iş birliği halinde olmalı ve ortak hareket etmelidir.
Bunun yanı sıra, yoksulluğun bu denli
yoğun olduğu bölgede, yerel aktörlerin sosyal
hizmetler alanına katılımı gerçekleşmediği, sosyal
hizmetler programı aynı zamanda gelir getiren
ve yoksulluğa somut çözümler sunan faaliyetlerle
birleşmediği takdirde başarılı olamaz.
Dünyadaki benzer örnekler ışığında önerimiz,
bölgede sosyal hizmet karşılığı gelir aktarımını
sağlayacak geniş bir programın uygulanmaya
başlamasıdır.
Özetle, bölgenin kalkınmasında sosyal politika
araçlarının özellikle üç sorun alanında önemli
bir rol oynaması beklenmektedir. Birincisi, bölgenin
nüfusunun büyük bir çoğunluğu yoksul
olduğu için ihtiyaçlarını piyasa aracılığı ile karşı
layamamaktadır. Dolayısıyla bu yoksul kesimin
temel gereksinimlerinin karşılanmasında
devletin müdahalesi elzemdir. Dünyadaki benzer
örnekler, böyle durumlarda eğitim ve sağlık
gibi devlet tarafından sosyal hak olarak tanımlanmı
ş alanların iyileştirilmesinin ve erişilebilirliğ
inin sağlanmasının dışında, devlet kurumları
nın bölgedeki yoksul nüfusa doğrudan gelir
transferi aracılığı ile destek olması gerektiğini
göstermiştir. Bu tür transferler, sadece yoksulları
n temel gereksinimlerini karşılamakla kalmayacağı
gibi, aynı zamanda bir çarpan etkisi yara-
106
tarak bölgenin ekonomisine de canlılık getirecektir.
Aksi takdirde yoksulluğun ve yoksulluğu
yaratan şartların kuşaklar arası aktarımının engellenmesi
mümkün olamayacaktır.
İkincisi, sosyal politika araçları, dünyada diğer
ülkelerde de görüldüğü gibi, sadece ekonomik
alanda değil kültürel, sosyal alanlarda ve politika
alanında da hedef aldıkları kitlelerin kapasitelerini
geliştirmekte ve uygulandıkları bölgelerde
insan kaynağını çoğaltmaktadırlar. Örne-
ğin, doğrudan gelir yardımının ailelere sağladı-
ğı asgari güvence, insanların evden çıkıp iş aramaları
ndan, kendileri için başka olanaklar yaratmaları
na kadar birçok konuda etkin, sorun
çözücü ve kurumsal deneyimi olan vatandaşlar
haline gelmelerini sağlayabilmektedir. Öte yandan
kişilerin çevreleriyle olan ilişkileri ve bulundukları
yere olan aidiyetleri, sosyal hizmet
alanlarına katıldıkları ölçüde gelişmektedir.
Son olarak sosyal politika araçları, kurumlarla
vatandaşlar arasındaki ilişkiyi güçlendirerek,
vatandaşların hak ve taleplerini demokratik yollarla
ifade etmelerini mümkün kılma potansiyelini
de taşımaktadır. Bu kurumlar, hedef aldıkları
kitlelerin, vatandaşlıklarını gerçekleştirdikleri
ve deneyimledikleri yerler haline geldikleri
ölçüde, bölgede gerçek ve kalıcı bir güven ortamı
nın ortaya çıkmasını mümkün kılacaklardır.
Bu kurumların bazılarında (örneğin, toplum
merkezleri, belediyeler gibi) yoksul kesimin katı
lım ve temsiliyetinin kanallarının açılması da
bütüncül bir kalkınma yaklaşımında, vatandaşı
n kendisini aktif hale getirmesini sağlayarak,
yukarıda saydığımız tüm etkileri pekiştirecektir.
EĞİTİM
Eğitim birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de
devletin vatandaşlarına sağladığı en önemli sosyal
haklardan bir tanesidir. Bir sosyal politika
aracı olarak düşünüldüğünde, eğitimin en
önemli amacı “yoksulluğun” kuşaktan kuşağa
aktarılma sürecine müdahale edebilmek için
tüm öğrencilerin olanaklarının eşitlenmesinin
sağlanmasıdır. Ancak aynı zamanda eğitim alanı,
eğitime erişebilirlik, eğitimin kalitesi ve etkinliğ
i açısından değerlendirildiğinde, toplumda
varolan eşitsizliklerin en görünür hale geldi-
ği alanlardan biri olarak da karşımıza çıkmaktadı
r. Örneğin Türkiye’de yapılan çalışmalar altyapı
eşitsizlikleri, öğretmenlere sağlanan hayat kalitesindeki
farklılıklar ve aile-okul ilişkilerindeki
kimi sorunların, özellikle yoksul kesimlerin
eğitime erişebilirliğini ve aldıkları eğitimin kalitesini
olumsuz yönde etkilediğini göstermiştir.
Ayrıca yoksul ailelerin, kısıtlı bütçeleri üzerinden
yaptıkları gelir-gider hesapları sonucunda,
çocuklarını okula göndermek yerine çalışmaya
yöneltmeye karar vermeleri de eğitim alanının
sosyal politika çerçevesinde öngörülen amacına
ulaşmasının önündeki en önemli engellerdendir.
Çalışmanın bu bölümünde, Doğu ve Güneydoğ
u Anadolu’da eğitim sisteminin işleyişi, ilk
bölümde bahsettiğimiz sosyal politika amaçları
açısından değerlendirilecek ve eğitimin bölgede
daha etkin bir rol oynaması için gerekli görülen
önlemler belirtilecektir.
Türkiye’deki yaygın görüş, Doğu ve Güneydoğu
Anadolu Bölgelerinde yaşayan insanların sosyokültürel
sebeplerle çocuklarını ve bilhassa kızları
nı okula göndermediği yönündedir. Ancak bizim
araştırmamız bu tür önyargıların doğru olmadığı
nı, dolayısıyla kültürü dönüştürmeye yönelik
projelerin hedeşerini yanlış seçtikleri için
başarılı olamadığını göstermiştir. Her şeyden
önce bölgede devlete genel olarak duyulan güven
eksikliği eğitim alanında da kendini göstermektedir
ve bu tür kültürel dönüşüm projeleri
bir yandan bu güvensizliği ve yabancılaşmayı artı
rırken, bir yandan da vatandaşların açıkça ortaya
koyduğu somut sorunların üstünü örtmektedir.
Araştırmamızda ortaya çıkan en önemli
sonuç, devletin bölgede eğitim harcamalarını artı
rması; okul, yurt ve lojman gibi altyapı yatı-
rımlarını çoğaltması gerekliliğidir. Bunun yanı
sıra, halihazırda yoksul grupları hedeşeyen ve
okullaştırma alanında uygulanan politikalar çeşitlendirilmeli
ve belli sorunsallar çerçevesinde
yeniden düzenlenmelidir. Bir diğer deyişle, bölgede
öğrencilerin mali yükünü ailelerin üstünden
almaya yönelik politikalar derinleştirilmelidir.
Ayrıca, yoksul ailelerin çocuklarını okula
göndermesini teşvik eden her türlü önlemin böl-
107
gede yeni iktidar alanları açtığı ve bu yöntemlerden
rant sağlayan çeşitli aktörleri ortaya çıkardı-
ğı unutulmamalı ve bu tür alanların halkın katı-
lımını da destekleyecek şekilde denetlenmesi
sağlanmalıdır. Son olarak, bölgede yoksulluk,
dışlanmışlık ve çatışma ortamından kaynaklanan
umutsuzluk havası da eğitimin bir işe yaramadığı
görüşünü pekiştirmekte; Doğu ve Güneydoğ
u Anadolu insanının kamuoyuna sürekli
olarak “eğitimsiz” ve “cahil” olarak yansıtılması,
dışlanmışlık hissini daha da artırmaktadır. Bu
sebeple bölgede eğitimin yaygınlaştırılmasına
yönelik çalışmaların yanı sıra, bölgeyi belli konularda
öncü kılacak ve bölgenin kamuoyundaki
genel temsiliyetini dönüştürecek yeni ve yaratı
cı projeler geliştirilmelidir. Çalışmanın diğer
bölümlerinde de belirttiğimiz üzere bölgesel
kalkınma ancak böyle bir çerçevede ve devletvatandaş
ilişkileri temelden yenilenerek gerçekleşebilir.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde
Okullaşma Durumu
Türkiye’de son yıllarda 8 yıllık zorunlu eğitime
geçilmesi ile birlikte okullaşma oranlarında
önemli ölçüde artış sağlanmıştır. Ancak, Türkiye
nüfusunun genel eğitim durumunun, köy ve
kentlere, cinsiyete, bölgelere ve eğitim sürelerine
göre dağılımına bakıldığında, derin farklılıklar
içermeye devam ettiği ve özellikle AB ülkeleriyle
karşılaştırıldığında eğitim alanında hala büyük
gelişmeler sağlanması gerektiği de bir gerçektir.
Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri
için eğitim göstergeleri diğer bölgelere kıyasla
oldukça düşüktür ve bölgede bu alanda çok daha
büyük çaba harcanması gerekmektedir.
İlköğretim
Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2004-2005 öğretim
yılı verilerine göre, Türkiye genelinde resmi ve
özel ilköğretim kurumu sayısı 35.580, açık ilköğ-
retim dahil olmamak üzere, resmi ve özel ilköğ-
retim kurumlarında okuyan öğrenci sayısı
10.298.546’dır. Bu öğrencilerin 5.440.068’i erkek,
4.858.578’i kız öğrencilerden oluşmaktadır. Bu
verilere göre Türkiye genelindeki ilköğretim
brüt okullaşma oranları toplamda % 95,8; erkeklerde
% 99,6 ve kızlarda % 92 şeklindedir (Tablo
4.4). Bölgesel olarak okullaşma oranlarına bakıldığı
nda Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri
sırasıyla % 85,6 ve % 93,2 ile Türkiye ortalaması-
nın altında yer almaktadır (Tablo 4.5). Ayrıca,
Türkiye genelinde bir derslik ve bir öğretmen
başına ortalama 38 (şehirlerde 47 ve köylerde 25)
öğrenci düşmekte iken Türkiye’nin en kalabalık
sınışarı ortalama 53, şehirlerde 63, köylerde ise
41 öğrenci ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndedir.
Bu rakamların da ifade ettiği üzere bölgede
ilköğretimde bir altyapı eksikliği olduğu açıktır.
Türkiye’de henüz öğrencilerin okula devamlılığı
ve okul bırakma oranlarına dair sağlıklı veri
toplanamamaktadır. Ancak saha çalışmalarımız
sonucunda bölgede okula kayıtlı öğrencilerin
birçoğunun devamsızlık yaptığı, bunun bilhassa
tarım mevsiminde arttığı, yine öğrencilerin bü-
108
TABLO 4.4: İLKÖĞRETİMDE OKULLAŞMA ORANI VE ÖRGÜN EĞİTİMDEN YARARLANAMAYAN ÇOCUK SAYISI
(2004 - 2005 ÖĞRETİM YILI)
GÖSTERGELER TOPLAM ERKEK KIZ
ÇAĞ NÜFUSU (6-13 YAŞ GRUBU) 10.681.059 5.435.759 5.245.300
İLKÖĞRETİM ÖĞRENCİ SAYISI (ÖRGÜN) 10.298.546 5.440.068 4.858.578
İLKÖĞRETİM ÖĞRENCİ SAYISI (6 - 13 YAŞ)(1) 9.943.445 5.242.886 4.700.559
BRÜT OKULLAŞMA ORANI (%) 95,8 99,6 92,0
NET OKULLAŞMA ORANI (%) 92,3 95,9 88,8
İLKÖĞRETİMDEN YARARLANAMAYAN ÇOCUK SAYISI 737.614 193.473 544.741
Kaynak: MEB, Milli Eğitim Sayısal Verileri 2004-2005’ten hesaplanmıştır.
yük bir bölümünün ise okula kayıtlı olmalarına
rağmen hiç devam etmedikleri anlaşılmıştır.
Dolayısıyla, bölgede okullaşma oranının gerçekte
yukarıdaki tablodaki göstergelerin oldukça altı
nda olduğunu varsaymak gerekmektedir. Bu
durumun başlıca açıklaması 8 yıllık eğitimin zorunlu
olması sebebiyle öğrencilerin okula kaydedilmeleri;
ancak ailelerin çocuklarını okula
göndermemeleridir. Aileler, çocuklarının iş gücü
sayesinde kısa dönemdeki ihtiyaçların karşı-
lanmasını, eğitimin uzun dönemde ve kesin de
olmayan getirilerinin önüne koymaktadır. Bir
diğer deyişle devletin zorunlu eğitim politikası
ile ailelerin zorunlu ihtiyaçları arasında bir çatı
şma söz konusudur. Ailelerin zorunlu giderleri
karşılanamadığı ölçüde bu çatışmanın giderilmesi
de mümkün olamayacaktır.
Son birkaç yıldır, kızlara yönelik okullaşma
kampanyaları ile birlikte birçok farklı politika
yoksul ailelerin çocuklarını okula göndermesini
sağlamaya yönelmiştir. Bölgede bu politikalar
önemli ölçüde bilinmekte ve bu tür kampanyalardan
çok daha olumlu bir şekilde değerlendirilmektedir.
Aşağıda bu politikalar ve sorunları
değerlendirilecektir.
Taşımalı Eğitim
Halihazırda Türkiye’de eğitimde fırsat eşitliğini
sağlamak ve temel eğitimi Türkiye geneline yaymak
için Taşımalı ve Yatılı/Pansiyonlu İlköğretim
Okulları uygulaması gerçekleştirilmektedir.
Taşımalı ilköğretim uygulamasına, 1989-1990
eğitim-öğretim yılında, okulu bulunmayan, nüfusu
az ve dağınık yerleşim birimlerinde yaşayan
ilköğretim çağındaki çocuklara eğitim olanağı
sunmak ve birleştirilmiş sınıf uygulaması yapan
okullarda eğitim gören öğrencilerin daha nitelikli
eğitilmelerini sağlamak amacıyla başlanmı
ştır. Kesintisiz zorunlu temel eğitimin sekiz
yıla çıkarılmasıyla, taşımalı eğitim uygulaması
giderek yaygınlaşmış; 2004-2005 eğitim-öğretim
yılında bütün illeri kapsayacak şekilde
29.145 yerleşim biriminden 698.061 öğrencinin
6.337 merkez okula taşınması sağlanmıştır.
2003'ten itibaren taşımalı eğitim kapsamındaki
öğrencilerin öğle yemeği bedellerinin Sosyal
Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Genel Müdürlüğ
ü (SYDTGM) tarafından karşılanmasına
karar verilmiştir. Öğrencilerin taşınma işlemleri
ise ihale mevzuatına göre hizmetin satın alınması
yoluyla devlet tarafından kaynaklandırılmaktadı
r.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde, yerleşim
birimlerinin dağınık olması sebebiyle, taşı
malı eğitim büyük önem taşımaktadır. Nitekim
Türkiye genelinde taşınan öğrencilerin yaklaşı
k % 24’ü bu bölgelerde yaşamaktadır. Taşımalı
eğitim, bölgede her ne kadar bilhassa okulları
109
TABLO 4.5: İLKÖĞRETİMDE BÖLGELERE GÖRE OKULLAŞMA ORANI, DERSLİK VE ÖĞRETMEN BAŞINA
DÜŞEN ÖĞRENCİ SAYILARI (2004 - 2005 ÖĞRETİM YILI) (%)
ÖĞRENCİ / DERSLİK
BÖLGELER TOPLAM (%) ERKEK (%) KIZ (%) TOPLAM ŞEHİR KÖY ÖĞRENCİ/ÖĞRETMEN
MARMARA BÖLGESİ 111,5 115,2 107,8 46 54 23 29
EGE BÖLGESİ 97,1 100,1 94,1 31 40 20 22
AKDENİZ BÖLGESİ 94,6 97,4 91,7 38 48 26 25
İÇ ANADOLU BÖLGESİ 89,0 91,3 86,7 34 41 21 23
KARADENİZ BÖLGESİ 84,3 86,5 82,0 27 35 19 22
DOĞU ANADOLU BÖLGESİ 85,6 92,4 78,0 37 45 31 28
GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGESİ 93,2 100,3 85,5 53 63 41 35
TÜRKİYE 95,8 99,6 92,0 38 47 25 26
Kaynak: MEB, Milli Eğitim Sayısal Verileri 2004-2005’ten hesaplanmıştır.
nüfus düşüklüğü sebebiyle kapanmış olan köylerdeki
çocukların okula gitmesini sağlasa da beraberinde
birçok sorun getirmektedir. Bu sorunları
n en önemlileri ihale alanındadır.
Bölgeden gelen gençler ve öğretmenler ile görüşmelerimiz
sırasında taşımalı eğitim ile ilgili
başlıca eleştiri bu sistemin rant kapısı haline gelmesi
ve güvensiz araçlarla yapılması olmuştur.
Taşımalı eğitimin ihalesini almak, iş olanakları-
nın kısıtlı olduğu bu bölgede haliyle çok önemli
bir gelir kaynağı olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple
halkta ihalelere yolsuzluk karıştığı ve ihalelerin
şiddetli kavgalara ve tehditlere sebep olduğ
u görüşü yaygındır. Vatandaşlar ihalelere
güvenmedikleri gibi, taşımayı gerçekleştiren
araçların çocukları için güvenli olduğuna da
inanmamaktadır. Bu suçlamaların doğru olup
olmaması bir yana, halkla devlet arasındaki güvenin
sağlanması için ihale süreçlerinin şeffaşaşması
ve daha da önemlisi ihale sonrası denetim
mekanizmalarının oluşturulması şarttır. Örneğ
in, bölgede yapılan konuşmalarda, bazı aileler
taşımalı sistemi yürüten kişilerin devlet dı-
şında kendilerinden de servis ücreti aldığını;
aracı Şrmalarla minibüs sahiplerinin anlaşmazlı
kları sonucunda taşımanın kesintiye uğradığı-
nı ve taşımacının aynı zamanda muhtar olması
durumunda resmi ve ticari kimliklerin ortaklaşması
nın köyde bir baskı unsuruna sebep olduğunu
belirtmişlerdir. Bu hallerde şikayetlerin kime
ulaştırılacağı ve nasıl algılanacağı konusunda
önemli şüpheler olduğu da göze çarpmıştır. Bu
sebeple varolan/oluşturulacak denetim mekanizmaları
nda şikayetlerin bildirileceği ve değerlendirileceğ
i mercilerin kimler olduğu ve nasıl
çalıştıkları açıkça belirlenmeli ve vatandaşlarla
paylaşılmalıdır.
Okul müdürleriyle gerçekleştirdiğimiz mülakatlarda
birçok öğrencinin, bulunduğu yerleşim
yerinin okula uzaklığı göz önünde bulundurulduğ
unda, YİBO’lara gitmesi gerekirken muhtarları
n/minibüs sahiplerinin baskısıyla taşımalıyı
tercih ettiği ve bunun da öğrencilerin birden
fazla okula kayıt olması gibi sorunlara yol açtığı
ortaya çıkmış ve bu konulardaki düzenlemelerin
ve işleyişin birbirleriyle uyumsuzluğunun bölgede
devletin de ortak olduğu bir yasadışılık algısı-
na yol açtığı saptanmıştır.
Son olarak, yaptığımız görüşmelerde öğretmenler,
derslerde randıman alınamamasının en
önemli sebeplerinden biri olarak öğrencilerin
yetersiz beslenmesini hatta genellikle aç olması-
nı göstermişlerdir. Bu bağlamda öğretmenler
mevcut taşımalı eğitim kapsamındaki öğrencilere
öğle yemeği verilmesi uygulamasıyla ilgili
olarak, yemeğin kumanya tarzında ve çok yetersiz
olmasını eleştirmişlerdir. Ayrıca bu uygulamanı
n, gittikleri okuldan uzakta yaşayan çocuklara
yemek verilmesini sağlamakla birlikte, gecekondularda
yaşayan yoksul çocukları göz ardı
ettiği de belirtilmiştir.
Öte yandan 2000 yılından başlamak üzere taşı-
malı eğitimin kapsamının daraltılması çabaları-
nın arttığı görülmektedir. Milli Eğitim Bakanı
Hüseyin Çelik’in sıkça ifade ettiği bir konu, taşı-
malı eğitimin kademeli olarak kaldırılmasıdır.
Bakanlık, taşımalı eğitime her yıl büyük bir kaynak
ayırmaktadır. Taşımalı eğitim için yapılan
harcamalar da öğrenci sayısının artmasına koşut
olarak yükselmiştir. Taşımalı eğitim tamamen
kaldırılmasa dahi, öğretmenlerle yaptığımız konuşmalarda
belirtilen, küçük yaştaki çocuklar
için taşımalı eğitimin yorucu ve randıman düşürücü
bir faktör olduğu görüşü ışığında, 1., 2. ve 3.
sınıf öğrencilerinin kapsam dışında bırakılması,
bu öğrencilerin kendi köylerinde eğitilmesi, bizim
de desteklediğimiz bir projedir. Ancak bunun
sağlanabilmesi için köye atanan öğretmenlerin
yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve lojman
sağlanması gereklidir. Bu bağlamda taşı-
malı eğitimin kapsamının daraltılmasından elde
edilecek gelir, köylerdeki okulların iyileştirilmesine
harcanmalıdır.
Yaptığımız görüşmelerde, taşımalı eğitim söz
konusu olduğunda, farklı illerin koşullarına göre
farklı uygulamaların yapılmasının daha uygun
olacağı anlaşılmıştır. Örneğin, Kars ve Ardahan
bölgelerinde birçok köyün nüfusunun
düşüklüğü göz önüne alındığında, her köyde sadece
1-3. sınışarı kapsayacak dahi olsa, okul açılması
nın anlamlı olmadığı anlaşılmış; öte yan-
110
dan taşımalı eğitimin de hava şartları ve yolların
kötülüğü sebebiyle en çok bu illerde bir sorun
teşkil ettiği görülmüştür. Bu illerde, aşağıda sözünü
edeceğimiz YİBO’ların çeşitli iyileştirmeleri
de içerecek şekilde sayısının artırılması uygun
olacaktır. Van’da ise valilik hem ilkokul
hem de ortaokulların içinde bulunacağı bir
kampüs yapmayı ve taşımalı eğitimi şehir merkezine
yöneltecek şekilde genişletmeyi düşünmektedir.
Oysa Van’da hem ilkokulların hem
ortaöğretim okullarının bilhassa göçle birlikte
yeni kurulmuş olan yerleşim birimlerinde bulunması
önemlidir. Okulların buralarda kurulması,
burada yaşayan halkın toplumsal entegrasyonu
açısından bir araç olarak kullanılabilir. Diyarbakı
r’da ise taşımalı sistem büyük köylerin
fazla olması sebebiyle, ihale sorunları dışında oldukça
iyi işlemekte, buna karşılık, aşağıda bahsedeceğ
imiz gibi tam tersine YİBO’ların giderek
birer “ıslah evi”ne dönüşmeleri sorun yaratmaktadı
r. Diyarbakır gibi şehirleşme ve modernleşmenin
en yoğun olduğu şehirlerde farklı hedef
kitleler için farklı ihtiyaçlara cevap verecek kaliteli
okulların yaratılması da desteklenmesi gereken
bir projedir.
Yatılı/Pansiyonlu İlköğretim Uygulamaları
Taşımalı eğitim, sadece en yakın okula uzaklığı
2-30 km arasında olan yerleşim birimlerinde uygulanmaktadı
r. 30 km’yi aşan mesafelerde ve iklim,
ulaşım, güvenlik gibi nedenlerle taşımalı
eğitim yapılamayan köyler gruplaştırılmakta ve
bunların içinden merkez olarak belirlenen bir
köyde ilköğretim bölge okulları ve bunlara bağ-
lı pansiyonlar (PİO – Pansiyonlu İlköğretim
Okulu); gruplaştırmanın mümkün olmadığı
yerlerde ise YİBO’lar açılmaktadır. Bu okullarda
okuyan çocukların yiyecek ve giyecek ihtiyaçları,
ders kitapları, ders araç ve gereçleri ile aylık
harçlıkları dahil olmak üzere her türlü giderleri
devlet tarafından karşılanmaktadır. Doğu ve
Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde bu uygulama
çok yaygın olup, Türkiye’deki YİBO’ların % 56’sı
ve PİO’ların % 29’u bölgede bulunmaktadır.
Araştırmamız, YİBO ve PİO’larda gözlemlenen
başlıca sorunun Şziki koşulların kötülüğü oldu-
ğunu göstermektedir. Bu husus ne yazık ki 2003
yılında Bingöl Çeltiksuyu YİBO’nun depremden
dolayı çökmesi ve 84 öğrenci ve 1 öğretmenin ölmesi
ile özellikle gündeme gelmiş ve YİBO’larda
deprem tehlikesine karşı yeniden yapılandırma
projeleri başlatılmıştır. Bu projeler bağlamında
YİBO’ların gündeme gelmesi, YİBO’larda Şziki
koşullar dışında sosyal yaşamın da sorunlarını
ortaya çıkarmış ve Çağdaş Yaşamı Destekleme
Derneği’nin yoğun kampanyaları sonucunda
birçok STK ve özel kurum da (İLKYAR-İlköğretim
Okullarına Yardım Vakfı, Türk Eğitim Gönüllüleri
Vakfı, Koç-Arçelik Eğitimde Gönül
Birliği, Turkcell Gönüllüleri, ODTÜ Mimarlık
Fakültesi Depreme Dayanıklı Okul Projesi, Bilgi
Üniversitesi Kağızman YİBO Projesi) bu okullarda
yaşayan öğrenci ve öğretmenlerin sosyal ve
psikolojik gelişimine katkıda bulunmak üzere
sosyal faaliyet alanlarının geliştirilmesine yönelik
çalışmalar yürütmeye başlamıştır. Aşağıda bu
girişimlerin hedef aldığı sorunlar ve bu sorunları
n kaynakları ele alınacaktır.
YİBO ve PİO’lara başlayan öğrenciler 6-7 gibi
çok erken yaşlarda ailelerinin yanından ayrılmaktadı
r. Bu öğrenciler öğrenimlerinin en az
ilk üç yılını birçok açıdan kendilerine bakma yetisinden
yoksun ve aile sevgisine muhtaç bir şekilde
geçirmektedir. Ayrıca bu öğrenciler bir
yandan yaşça büyük öğrencilerin baskısına maruz
kalmakta, bir yandan da öğretmenler tarafı
ndan da Türkçe bilmemeleri, köyden gelmeleri
ve derslerdeki başarısızlıkları gibi sebeplerle
hor görülebilmektedir. Görüştüğümüz öğrenci
ve öğretmenlerin belirttiği üzere mümkün olan
bölgelerde, köylerde yaşayan çocukların en azından
dördüncü sınıfa, hatta ikinci kademeye kadar
yatılı okullara gitmeye mecbur bırakılmaması,
birleştirilmiş sınıf uygulaması olsa dahi,
kendi ailelerinin yanında kalabilmeleri için gerekli
altyapının hazırlanması kesinlikle çok
önemlidir.
Diğer bir önemli nokta, bu okullarda okul sonrası
faaliyetlerin genelde hiç bulunmaması ve öğ-
rencilerin ders etütleri, oyun ve yatma zamanları
nda yine gündüz ders veren öğretmenlerinin
sorumluluğuna bırakılmalarıdır. YİBO’larda
okul içinde ve dışında kültür, sanat ve spor gibi
faaliyetler bulunmaması sebebiyle öğrencilerin
111
boş vakitleri genellikle kavgalar ve azarlanmalar
ile geçmekte ve YİBO’larda şiddete yönelik dışavurumlara
sıkça rastlanmaktadır. Bu durum öğ-
renciler için disiplinin öne çıktığı bir ortam yaratmakta
ve YİBO’lardan mezun olmuş birçok
öğrencinin deyimiyle eğitim ve öğretim yerini
“baskı ve zulme” bırakmaktadır. Öğretmenler
için de durum daha iç açıcı değildir. Öğretmenler
gündüzleri süren öğretmenlik görevlerinin
yanı sıra derslerden sonra da fazlasıyla yoğun ve
yorucu görevler yüklenmek zorunda kalmaktadı
r. Konuştuğumuz öğretmenlerin belirttiği
üzere, öğrencilere psikolojik rehberlik yapmak
ve hastalanan çocukları gece yarılarında hastaneye
yetiştirmek gibi ek sorumluluklar da sıkça
öğretmenlerin omuzlarına yüklenmekte; bu işlere
geceleri belletmenlik görevleri de eklenince
öğretmenler giderek esas amaçları olan eğitim
hizmetinden uzaklaşmaktadır.
Saha araştırmalarımız esnasında okul müdürlerinin
de benzer bir sorun yaşadıklarını gözlemledik.
Konuştuğumuz YİBO müdürleri, her yata-
ğın çarşafının, her öğrencinin kılık kıyafetinin,
her gram etin ve pirincin ihale yoluyla alımından
sorumlu oldukları için kendilerinin eğitim
sorunlarından çok ihale dosyaları ile meşgul olmak
zorunda kaldıklarından yakındılar. Ayrıca
okul müdürleri bölgedeki ihale çetelerine karşı
koymakta zorlandıklarını da belirterek, yanlış
ihaleler yüzünden sağlanan eğitim araç-gereçlerinin
ve kıyafet, yiyecek gibi gündelik ihtiyaç
malzemelerinin kalitesiz olduğunu anlattılar.
2005 öğretim yılında yemek konusunda hizmet
alımına geçilmesi okul müdürlerinin kabarık
ihale dosyalarını nispeten azalttıysa da bize göre
zamanla bütün ihale işlemlerinin bağımsız idarelere
devredilmesi gerekli görünmektedir. Bu
süreçlere ailelerin katılımı da desteklenmeli ve
oldukça zayıf olan YİBO-aile ilişkileri geliştirilmelidir.
Bu, bölgeye uygun bir okul-aile birliği
yapısının oluşturulması ve desteklenmesiyle
mümkün olabilir.
Araştırmamızda ortaya çıkan bir başka sorun
YİBO’ların merkezi planlama hatalarından dolayı
mevcut kapasitelerinin doldurulamaması-
dır. Bazı aileler çocuklarını yatılı okula göndermek
istememekte ya da yukarıda da bahsettiğimiz
gibi taşımalı sistemden rant sağlayan kişilerin
ısrarlarıyla taşımalı sistemi tercih etmektedir.
Türkan Saylan'ın tespitine göre ülke genelinde
YİBO ve PİO’larda 11.509 erkek ve 28.959
kız olmak üzere toplam 40.468 boş yatak bulunmaktadı
r.4 Bu, kaynak israfı anlamına gelmektedir.
YİBO’lar bu sorunu çözmek için çevre mahallelerde
yaşayan yoksul çocukların okula yerleştirilmesine
çalışmakta, kimi zaman ise “sorunlu”
çocukların aileleri tarafından “atıldığı”
yerler olmayı kabullenmektedirler. Bu durum
bir taraftan, bu okulların “ıslah evi” olduğuna
dair mevcut yargıları güçlendirirken, bir yandan
da personelin isteksizliğini pekiştirmektedir. Yİ-
BO’ların kimliklerinin, merkezi ve yerel eğitim
çalışanları ile aileler tarafından ortaklık içinde
yeniden belirlenmesi ve planlama süreçlerine
tüm ortakların katılımı gerekmektedir. Örne-
ğin, mülakatlarımızın birkaçında YİBO öğretmenlerinin
kendi kişisel çabaları ile çocukların
aileleriyle iletişime geçmesinin çocukların başarı
sını son derece artırdığı söylenmiş; ancak bunun
kişisel çabaya bırakılması eleştirilmiştir. Yİ-
BO’ların belli bir çocuk kitlesine hizmet etmektense
sınıfsal olarak karma olmasına çaba göstermek
ya da farklı çocukların farklı ihtiyaçları-
na hizmet edecek şekilde düzenlenmelerini sağ-
lamak bu sorunlarla baş etmek için atılacak
adımlar olabilir.
Son olarak YİBO’ların Doğu ve Güneydoğu Bölgelerinde
80’li yıllarda yaygınlaştığını ve bu sebeple
her ne kadar yoksul çocuklara yönelik olarak
tasarlansa da halk arasında daha çok devletin
baskıcı ve aşırı milliyetçi yüzüyle özdeşleşmiş
olarak algılandığını belirtmek gerekir. Bu anlamda
YİBO’larda sağlanacak olumlu dönüşümler
devlet vatandaş ilişkileri açısından önemli bir
sembolik anlam taşıyacaktır. Yukarıda da belirttiğ
imiz gibi bu çerçevede bizim önerimiz Yİ-
BO’lar ve çevre (YİBO’nun bulunduğu mahallede
oturan) halk arasındaki ilişkinin güçlendirilmesi
ve baskıya dayalı bir yönetim anlayışı yerine
üretkenliği ve öğrencilerin becerilerini artırmaya
yönelik bir bakış açısının benimsenmesidir.
112
4 Türkan Saylan, Milliyet, 4 Mayıs, 2005.
Şartlı Nakit Transferi ve Eğitim
Dünya Bankası’nın sağladığı fonlarla gerçekleştirilen
ve Sosyal Riski Azaltma projesi bileşenlerinden
biri olan Şartlı Nakit Transferi konusunu
ileriki bölümlerde daha ayrıntılı ele alacak olsak
da, burada projenin eğitim üzerindeki etkilerinin
tartışılması gerekmektedir. Çocukların okula
devam etmesi karşılığında ailelere verilen gelir
desteği olarak özetlenebilecek olan Şartlı Nakit
Transferi’nin bölgede ailelerin gelirlerine
yaptığı katkıyı yadsımak olanaksızdır. Şartlı Nakit
Transferi bölgede bilhassa çok çocuklu yoksul
ailelerin en önemli geliridir. Bunun yanı sıra,
bölgedeki yaygın kanı Şartlı Nakit Transferi’nin
okullaşma oranında artış sağladığı ve etkin bir
politika olduğu yönündedir. Ancak bilhassa öğ-
retmenlerle yaptığımız görüşmeler, bu tür destekler
ile eğitimin özdeşleştirilmesinin önemli
sorunları da barındırdığını ortaya koymaktadır.
Eğitim, uzun dönemli ve yoksulluğun kuşaktan
kuşağa aktarımının önüne geçmeyi amaçlayan
bir sosyal politika aracı iken, Şartlı Nakit Transferi
dar gelirli ailelerin kısa dönem ihtiyaçlarını
gidermeye yöneliktir. Bu anlamda öğretmenler
Şartlı Nakit Transferi uygulamalarının ailelerin
okula farklı bir gözle bakmalarına sebep oldu-
ğundan ve okulun anlamını değiştirdiğinden şikayet
etmektedir. Ailelerin okulu bir yardım kurumu
olarak görmesi, yardım almak için müdürler
nezdinde yarışmaları ve öğretmenlere
yaptıkları baskılar, çoğunlukla, eğitimi olumsuz
yönde etkilemektedir. Bunun sebebi, Şartlı Nakit
Transferi’nden kimin yararlanacağına okulları
n karar vermemesine rağmen, vatandaşlar
tarafından sanki böyleymiş gibi algılanmasıdır.
Bu bağlamda bizim önerimiz daha sonra da belirteceğ
imiz gibi Şartlı Nakit Transferi devam
ettiği sürece, karar verme mekanizmalarının
şeffaşaşması olacaktır. Daha önceki tartışmamı
zda da belirttiğimiz gibi, okulların öncelikli
işlevinin uzun dönem getirileri olduğu unutulmamalı
ve okullar, Şartlı Nakit Transferi gibi
düzenli gelirin hedef kitlesini belirleyici birimler
olmak yerine, altyapı desteği, aile-okul ilişkilerinin
yeniden düzenlenmesi ve çocukların eğitimini
kolaylaştırmaya yönelik destek ve hizmetlerle
zenginleştirilmelidir. Bu tür bir yaklaşı
mın, son yıllarda MEB ve UNICEF’in Çocuk
Dostu Okul projeleri gibi girişimlerde de benimsenmiş
olduğunu görüyoruz. Bu projelerde okulları
n devletin yardım dağıttığı birer disiplin
merkezi olmak yerine, bireysel düşünceyi teşvik
eden, velileri de okullardaki faaliyetlere daha
fazla dahil eden birer eğitim, kültür ve eğlence
merkezi olması amaçlanmaktadır. Son olarak
Şartlı Nakit Transferi uygulamasında gözden
kaçırılan en önemli husus, öğretmenlerin de belirttiğ
i gibi, eğitime talebin azlığı değil, arzın kı-
sıtlılığı ve kalitesinin düşüklüğüdür.
Ortaöğretim
Bölge ortaöğretim açısından değerlendirildiğinde,
Türkiye’nin diğer bölgelerine kıyasla ilköğ-
retimde görülenden çok daha vahim bir eşitsizlik
tablosu ortaya çıkmaktadır. Ortaöğretim, ilköğ
retimle karşılaştırıldığında, şüphesiz iş bulma,
bilgi ve beceri kazandırma, güven artırma
ve ilişki ağlarına dahil olma açılarından yoksullukla
mücadelede daha hayati bir politika alanı-
dır. Oysa devletin ortaöğretim faaliyetlerine yönelik
olarak bölgeye yaptığı yatırımlar göze batacak
derecede yetersiz ve yoksul öğrencileri teşvik
etme konusunda son derece başarısızdır. Ortaöğ
retim kademesindeki bölgesel okullaşma
oranlarına bakıldığında, Doğu Anadolu Bölgesi’nin
% 45,1 ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin
% 42,7 ile, % 66,5 olan Türkiye ortalamasının çok
gerisinde kaldıkları görülmekte ve bu oranlar
cinsiyet ve yerleşim yerlerine göre değerlendirildiğ
inde ise eşitsizlikler daha da derinleşmektedir
(Tablo 4.6). Örneğin, ortaöğretimde Güneydoğu
Anadolu Bölgesi’nde kız öğrencilerin sadece
% 28,8’i, Doğu Anadolu Bölgesi’nde ise % 31,3’ü
okullaştırılabilmiştir. Öğretmen başına düşen
öğrenci ve derslik başına düşen öğrenci oranları
açılarından bakıldığında ise Türkiye genelinde
ortaöğretimde bir dersliğe 32, bir öğretmene 17
öğrenci düşmekte iken, ilköğretimde olduğu gibi
ortaöğretimde de Türkiye’nin en kalabalık sı-
nışarı derslik başına 38 ve öğretmen başına 23
öğrenci ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde bulunmaktadı
r (Tablo 4.6).
113
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde ortaöğ
retime devam etme oranlarının bu denli düşük
olmasının çok çeşitli sebepleri vardır. Araştı
rmamızda bu sebeplerin en önemlileri, ortaokul
sayısının düşüklüğü ve ilköğretimde uygulanan
yoksul öğrencilerin okula gitmesini kolaylaştı
rmaya yönelik bazı politikaların ortaokulda
devam etmemesi olarak görünmektedir.
Örneğin Van’da 2004-2005 yılında ilköğretim
okul sayısı 775 iken, ortaöğretim okul sayısı
47’dir. Bu rakamlar Diyarbakır’da 1.035 ve 77,
Adıyaman’da ise 742 ve 54’tür. Tablo 4.7’de görüleceğ
i gibi, Türkiye genelinde ilköğretim okulu
sayısı ortaöğretim okullarının 5 katı iken, bu
oran bölge genelinde 13, Ağrı’da 23, Şanlıurfa’da
18, Muş’ta 17, Van’da 16, Mardin’de 15, Diyarbakı
r ve Adıyaman’da ise 13 katıdır. Okul sayısının
azlığı doğrudan kapasite düşüklüğü anlamına
gelmese dahi bu durumun mekansal bir kısıtlama
getirdiği ve birçok öğrenci için okulun oturduğ
u yerden uzak olması olasılığını beraberinde
taşıdığı muhakkaktır.
Daha ayrıntılı bir örnek vermek gerekirse,
Van’da yoğun göç almış olan Bostaniçi beldesine
bağlı, çoğu çocuk, yaklaşık 17.000 nüfus bulunması
na rağmen, beldede ortaokul bulunmamaktadı
r. Beldede, bölgedeki yoğun göç almış diğer
birçok yerde olduğu gibi defalarca lise yapılması
için başvuruda bulunulmuş, lise yeri birçok kez
belirlenmiş, ancak sonuç alınamamıştır. Şu an
114
TABLO 4.6: ORTAÖĞRETİMDE BÖLGELERE GÖRE OKULLAŞMA ORANI, DERSLİK VE ÖĞRETMEN BAŞINA
DÜŞEN ÖĞRENCİ SAYILARI (2004 - 2005 ÖĞRETİM YILI) (%)
BÖLGELER TOPLAM (%) ERKEK (%) KIZ (%) ÖĞRENCİ/DERSLİK ÖĞRENCİ/ÖĞRETMEN
MARMARA BÖLGESİ 82,3 87,7 76,5 35 19
EGE BÖLGESİ 72,6 76,8 68,1 29 15
AKDENİZ BÖLGESİ 66,5 73,0 59,6 32 17
İÇ ANADOLU BÖLGESİ 71,8 80,1 63,3 30 15
KARADENİZ BÖLGESİ 62,1 72,8 51,4 27 15
DOĞU ANADOLU BÖLGESİ 45,1 58,6 31,3 31 18
GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGESİ 42,7 55,9 28,8 38 23
TÜRKİYE 66,5 74,8 57,8 32 17
Kaynak: MEB, Milli Eğitim Sayısal Verileri 2004-2005’ten hesaplanmıştır.
TABLO 4.7: BÖLGE İLLERİNDE İLKÖĞRETİM VE
ORTAÖĞRETİM OKUL SAYILARI İLE İLKÖĞRETİM
OKULLARININ ORTAÖĞRETİM OKULLARINA
ORANI (2004 - 2005)
İLLER İLKÖĞRETİM ORTAÖĞRETİM İLKÖĞRETİM/ORTAOKUL
SAYISI OKUL SAYISI ÖĞRETİM OKUL SAYISI
ADIYAMAN 742 54 14
AĞRI 660 29 23
ARDAHAN 218 19 11
BATMAN 380 27 14
BAYBURT 124 14 9
BİNGÖL 326 24 14
BİTLİS 387 28 14
DİYARBAKIR 1.035 77 13
ERZİNCAN 192 47 4
ERZURUM 1.056 88 12
GÜMÜŞHANE 182 20 9
HAKKARİ 237 19 12
IĞDIR 166 15 11
KARS 416 30 14
MARDİN 614 40 15
MUŞ 442 26 17
ŞANLIURFA 1.308 73 18
SİİRT 332 23 14
ŞIRNAK 241 21 11
TUNCELİ 47 18 3
VAN 775 47 16
TOPLAM 9.880 739 13
TÜRKİYE TOPLAM 35.580 6.837 5
Kaynak: MEB, Milli Eğitim Sayısal Verileri 2004-2005’ten hesaplanmıştır.
için beldede liseye giden çocuk sayısı yok denecek
kadar azdır ve bu durum burada yaşayan vatandaşları
n dışlanmışlık duygusunu beslemekte,
bu konudaki aktarımlarına yansımakta ve
umutsuzluklarını artırmaktadır. Yine bölgenin
diğer birçok yerinde olduğu gibi lisenin, defalarca
yer belirlenmesine rağmen yapılmamış olması,
devletin bölgeye ayrımcılık uyguladığı kanısı-
nı güçlendirmekte, ancak burada yaşayanlar buna
rağmen devlete başvurularını tekrarlamaktan
yılmamaktadır. Bu tür veriler dikkate alındı-
ğında, bölge hakkında, sosyo-kültürel sebeplerle
kızların okula gönderilmediği yönündeki iddiaları
n yersizliği ortaya çıkmakta ve okullaşmanı
n artması için devletin yatırım yapması gerekliliğ
i daha fazla göze çarpmaktadır. Örneğin,
kızların uzakta olan liselere gönderilememesi ne
sadece bölgeye özgü ne de yalnızca kız çocukları
için geçerli bir tutumdur. Tam tersine, bölgede
erkekler de aynı nedenler yüzünden liseye gidemediklerinden
yakınmışlardır. Yapılan görüşmelerde,
lise eve yakın olmasa da, özellikle kızlar
için, lise eğitimlerine devam edebilmelerini
sağlayacak pansiyonlar yapılması ve öğrencilerin
bu pansiyonlardan sınav şartı aranmaksızın
yararlanabilmesi gerekliliği tekrar tekrar vurgulanmı
ştır.
Liseler söz konusu olduğunda devlet politikaları
nın yoksul aileleri desteklemekte yetersiz kalması
da ortaöğretime devamın bu denli düşük
olmasının başka bir sebebi olarak gösterilebilir.
Bu durumda, yoksul aileler kısa dönemde çocuk
iş gücüyle sağlanacak gelir yoluyla okul masraşarı
na harcanacak gideri karşılaştırdıklarında,
çoğunlukla çocuklarını okula göndermeme kararı
almaktadır. Bir diğer deyişle ortaöğretimde
de ilköğretimdeki gibi ailelerin devletten beklentileri,
çok somut bazı yatırımlar ve gelir desteğ
idir. Bölgedeki aileler, öğrenciler ve öğretmenlerle
yaptığımız görüşmeler esnasında, liselerde
taşımalı eğitim olmamasının, kitapların
parasız olmamasının ve böylelikle eğitim giderlerinin
artmasının, çocukların liseye gidebilmelerinin
önündeki en önemli engeller oldukları
ortaya çıkmıştır. Bu anlamda hükümetin 2006-
2007 ders yılı için lise ders kitaplarının parasız
dağıtılacağını vaat etmesi olumlu bir gelişmedir.
Ayrıca erkek öğrencilerin eğitimde bir gelecek
göremeyen ve maddi koşulları da yeterli olmayan
aileleri tarafından ilköğretimi bitirdikten
sonra lise yerine iş hayatına yönlendirilmeleri,
kız öğrencilerin ise evlendirilmeleri ortaöğretimdeki
okullaşma oranının düşüklüğünde rol
oynayan önemli bir etmen olarak belirtilmiştir.
Meslek Okulları
Eğitim verilerinde ortaöğretimdeki öğrencilerin
genel ve mesleki-teknik eğitim kurumlarına da-
ğılımları, eğitimin bölgesel kalkınma ve yoksullukla
mücadelede oynayabileceği rol açısından
önemli bir göstergedir. Türkiye’de ortaöğretimin
amacı ağırlıklı olarak yükseköğretime öğrenci
hazırlamak olarak tanımlanmasına rağmen,
mesleki ve teknik ortaöğretimin bu genel işlevinin
yanında belirli iş dallarına insan gücü yetiştirmek
gibi bir amacı da bulunmaktadır. 8. Beş
Yıllık Kalkınma Planı’nda mesleki-teknik ortaöğ
retim öğrenci sayısının, toplam ortaöğretim
öğrenci sayısı içindeki oranını bazı Avrupa ülkelerinde
olduğu gibi % 65’e çıkarma hedeŞ yer almı
ştır (Tablo 4.8). İnsan kaynağının belirli iş
alanlarında yetersiz kalması ve öğrencilerin yükseköğ
renime devam oranlarının düşüklüğü sebebiyle
meslek okullarının rolünün daha da önemli
olması gerektiği öne sürülebilir. Ancak 8. Beş
Yıllık Kalkınma Planı döneminin son yılında bile
hem Türkiye genelinde hem de bölgede bu hedeften
oldukça uzakta kalındığı söylenebilir.
115
TABLO 4.8: BAZI ÜLKELERDE ORTAÖĞRETİMDEKİ
ÖĞRENCİLERİN EĞİTİM TÜRLERİNE GÖRE
DAĞILIMI (2002) (%)
ÜLKELER GENEL EĞİTİM MESLEKİ EĞİTİM
ALMANYA 37,0 63,0
İNGİLTERE 27,9 72,1
PORTEKİZ 71,2 28,8
İSPANYA 62,0 38,0
İTALYA 35,2 26,8
OECD 50,6 45,5
TÜRKİYE 60,6 39,4
Kaynak: OECD, Education at a Glance, 2004
Türkiye’deki toplam 3.847 meslek lisesinden
500’ü (yaklaşık % 13’ü) Doğu ve Güneydoğu Anadolu
Bölgelerinde bulunmaktadır. Bölgede toplam
lise sayısının 971 olduğu düşünülürse bu
% 50 gibi bir orana tekabül etmektedir. Bölgede
meslek liselerinin tüm liselere oranı Türkiye’deki
genel dağılımı yansıtmaktadır. Öte yandan,
bölgede ortaöğretimdeki toplam 397.260 öğrencinin
93.129’u (yaklaşık % 24’ü) mesleki ve teknik
okullarda okumaktadır. Türkiye genelinde ise
bu oran % 39’dur. Bu veriler bölgede her alanda
ara insan gücüne gereksinim duyulmasına karşı
n, mesleki ve teknik ortaöğretim kurumlarına
ilginin nispeten düşük olduğunu göstermektedir.
Daha da önemlisi, saha çalışmamızda ortaya
çıktığı üzere, meslek liselerine devam eden bu
% 24’lük nüfus liseden mezun olduktan sonra iş
bulmada büyük zorluklarla karşılaşmaktadır.
Bölgede yapılan araştırmada meslek liselerinin
çoğunlukla işlevsiz olarak algılandığı ve son tercih
olarak görüldüğü saptanmıştır. Türkiye’de
meslek lisesi mezunlarının yükseköğretime geçişindeki
katsayı sorunu gibi engeller, branş dışı
kalan üniversitelere devam etme amacını taşı-
yan öğrencilerin genellikle bu liseleri tercih etmemesine
yol açmaktadır. Ancak Türkiye genelinde
etkili bir mesleki rehberlik ve yönlendirme
sisteminin olmayışı ve meslek liselerinin işgücü
piyasasının ve işletmelerin ihtiyaçlarına cevap
vermede yetersiz kalması, meslek liselerinin tercih
edilmemesinde daha büyük bir faktör olarak
açıklanabilir. Bölgede meslek liselerinden mezun
olanlarda yaygın bir işsizlik gözlenmekte ve
meslek liseleri, bölge ekonomisini canlandırabilecek
sektörlere işgücü üretmekte yetersiz kalmaktadı
r. Bu durum özellikle son yıllarda artmı
ştır. Örneğin, Diyarbakır’da sağlık meslek lisesi
son yıllara kadar yetiştirdiği mezunların
sağlık sektöründe iş bulmalarını sağlayabiliyorken,
sağlık sektöründeki değişim ve özelleştirme
süreçleri bunu büyük ölçüde zorlaştırmıştır. Henüz
sağlık alanında özel sektörle meslek liseleri
arasında gerekli işbirliği sağlanamamış ve sağlık
meslek liselerinden mezun olanların yeni açılan
özel poliklinikler tarafından istihdam edilmesi
mümkün olmamıştır. Başka sektörlerde de benzer
sorunlar kendini göstermektedir. Bir diğer
deyişle meslek lisesi mezunları devlet tarafından
istihdam edilmedikleri ölçüde işsiz kalmaktadır.
Bu liselerin, özel sektörle meslek liseleri arasında
işbirliğini mümkün kılacak şekilde yeniden
düzenlenmeleri şarttır.
Türkiye’de 2002 yılından beri sürmekte olan
Mesleki Eğitim ve Öğretim Sistemini Güçlendirme
Projesi (MEGEP) kapsamında önemli gelişmeler
sağlanmış olduğu da yadsınamaz. 2005-2006
eğitim-öğretim yılından itibaren genel ve mesleki
liselerin çok önemli bir bölümünün birinci
sınışarı ortak hale getirilmiş, birinci yıl sonunda
öğrencilerin okul/program değiştirmelerine
ve durumlarına daha uygun programları uygulayan
okullara geçmelerine olanak sağlanmıştır.
Ayrıca, yeni modüler sistemde meslek alanları
yeniden tanımlanmış, üst sınışarda esneklik ve
farklı dallarda sertiŞka alabilme gibi yenilikler
de getirilmiştir. Araştırmamızda bu tür projelerin
sağladığı iyileştirmelere rağmen, halihazırda
meslek liselerindeki eğitim kalitesinin ve teknoloji
altyapısının yetersiz olduğu da gözlenmiştir.
Ancak teknolojik altyapının güncelleştirilmesinin
çok masraşı olduğu da bir gerçektir. Okullardaki
teknoloji eksikliği, Avrupa Birliği’nin
mesleki eğitime yönelik Leonardo Programı gibi
öğrenci değişimi içeren programlar ve özellikle
de işletmeler ve sanayi ile yapılacak işbirlikleri
ile telaŞ edilebilir. Bu yüzden, kanımızca, özel
sektörle işbirliği sadece mezunların istihdamına
yönelik olmamalıdır. Halihazırda meslek liselerinde
okuyanların da özel sektörde ücret karşılı-
ğı staj yapmaları için de benzer işbirlikleri kurulmalı
dır. Daha da önemlisi, mesleki ve teknik
ortaöğretim okullarında alanlara ve bölgelere
göre insan gücü ihtiyacına yönelik projeksiyonlar
esas alınmalı ve öğrenciler buna göre bölümlere
yönlendirilmelidir.
Örnek Okullar Kurulmasının Önemi
İstanbul’da, bölge okullarından yeni mezun olmuş
ve üniversiteyi kazanmış öğrencilerle yaptı-
ğımız odak grup görüşmelerinde öğrenciler, örgün
eğitimi geliştirmek kadar önemli başka bir
konunun da bölgede model olabilecek ve insanlara
örnek teşkil edebilecek türde okulların ya-
116
pılması olduğunu belirtmişlerdir. Bölgede tüm
eğitim düzeylerinde örnek olarak gösterilebilecek
ve ülke çapındaki okullarla rekabet edebilecek
düzeyde kaliteli okulların olmaması, saha
çalışmamız ışığında, birkaç açıdan olumsuzluk
arz etmektedir.
Birincisi, bölgede yaşayan insanlar kendilerinin
sürekli olarak “az gelişmişlik” ve “cehalet” gibi
nitelikler üzerinden temsil edilmesine dair büyük
bir sıkıntı içindedir. Bu tür nitelemeler bölge
insanlarının kendilerine güvenini azaltmakta;
devletle ve ülkenin diğer bölgelerinde yaşayan
kişilerle olan ilişkilerini yıpratmakta ve gerek
bölge halkının, gerekse bölgede çalışan kamu
personelinin bölgeyi bir an evvel terk etmek
istemelerine sebep olmaktadır. Başka bir ifadeyle,
bölgedeki sosyal dışlanmışlık hissi hizmetlere
erişimde yaşanan mevcut sorunlar kadar bu tür
temsiliyetlerle de beslenmektedir.
Bu bağlamda, eğitimin ilköğretim düzeyinde
yaygınlaştırılmasına yönelik okullaştırma kampanyaları
nın da yine bölgeyi sürekli olarak,
problemli ve geri kalmış olarak gösteren bir yanı
bulunduğu söylenebilir. Üstelik bu kampanyalar,
ülke kamuoyunda, bölgede Türkiye’nin
diğer bölgelerine “yetişmek” dışında herhangi
bir yaratıcı umudun olmadığı kanısını güçlendirmektedir.
Bu, Türkiye’de batı dışındaki tüm
bölgeler için yapılabilecek bir tespit olmakla birlikte,
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri
özelinde, yoksullukla ve çatışma ortamıyla birleştiğ
inde insanlar üzerinde daha vahim etkiler
yaratmaktadır.
İkinci sebep, bölgede örnek bir okul olmaması-
nın eğitime duyulan güveni azaltmasıdır. Bölgede
eğitimin reel getirisi çok az insanı kapsamaktadı
r. Üniversite mezunları çoğunlukla meslek
liselerinden çıkıp, bölgede bulunan üniversitelerin,
okudukları lisenin devamı niteliğindeki
branşını kazananlardan oluşmakta ve kamu sektöründe
istihdam edilmektedir. Bu, her ne kadar
kişiye prestij kazandırsa da kamu sektörünün
küçülmeye yönelmesi bu istihdam biçiminin de
fazla uzun süremeyeceği yönünde endişeler yaratmaktadı
r. Üniversite mezunları güvensizlik
duymaktadırlar ve bölgede aldıkları üniversite
eğitiminin kalitesinden şikayetçidirler. Öte yandan
bölge üniversitelerinde okuyanlar zaten bölge
nüfusunun çok küçük bir bölümünü kapsamakta
ve ortaöğrenim mezunlarında bu tür bir
güvensizlik ve memnuniyetsizlik çok daha yo-
ğun şekilde kendini göstermektedir. Oysa bölgede
birkaç yüksek nitelikli okulun yapılması örnek
teşkil edecek, bu tür okullar kaliteli mezunlar
yetiştirdikleri ölçüde eğitime duyulan güveni
artıracak ve eğitim aracılığıyla yoksulluk çarkı-
nı kırma umudunu çoğaltarak, eğitimin etkin
bir sosyal politika aracı olmasına katkıda bulunacaklardı
r.
Bölgede bazı konularda, bilhassa da sanat alanı
nda, Türkiye’nin diğer bölgeleri ile karşılaştı-
rıldığında çok büyük bir hareketlenme ve bu hareketlenmenin
yarattığı bir potansiyel görülüyor.
Özellikle Diyarbakır ve Mardin’in bu konuda
öncü olduğu söylenebilir. Bunun açıklaması
bir yandan sivil toplum projelerinin bu konuya
eğilmesi ve bölgenin tarihsel zenginliği, öte yandan
da bölgede yaşanmış olan bazı zorlukların
sanat aracılığı ile ifade edilmesi olabilir. Ancak
şu anda bu hareketlenme tamamen enformel
alanda ve amatörce gerçekleşmektedir. Devletin
bu alanda ortaya koyabileceği destek, örneğin
bölge merkezlerinde sanata yönelik birkaç okul
açılması, hem bölgede dışlanmışlık ve geride
kalmışlık hissinin giderilmesine katkıda bulunabilir
hem de bölgede olumlu değişimlerin yolunu
açmak üzere bölge insanının kendi dinamiklerini
oluşturmasına öncülük edebilir. Benzer
bir uygulama tarım alanında da yapılabilir
ve yüksek teknolojili tarım okullarının bölgede
örnek oluşturması sağlanabilir.
Sonuç ve Öneriler
Araştırmamız yaygın kanının aksine Doğu ve
Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde bir sosyal politika
aracı olarak eğitimin amaçlarına ulaşması
ndaki en önemli engelin, bölgenin kültürel yapı
sı değil, bölgedeki yatırım eksikliği olduğunu
göstermiştir. Bunun dışında yoksul ailelerin çocukları
nı okula göndermesini kolaylaştırmaya
yönelik uygulamaların çok önemli ve oldukça
117
başarılı olduğu gözlemlenmiştir. Yapılan görüşmelerde
eğitim alanında öğrenci, öğretmen ve
vatandaşların somut istekleri olduğu görülmüştür.
Okulların bir sosyal politika aracı olarak
hizmet etmesi ve eğitim alanının vatandaş-devlet
ilişkilerini pozitif bir şekilde yeniden kurması
na yönelik amaçlarımız doğrultusunda Doğu
ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri için saptadığı-
mız politika önerileri şunlardır:
• Bölgeye yönelik eğitim yatırımları artırılmalı
• Bölgede, gerek ilköğretim gerekse ortaöğ-
retim düzeyinde yeni okullar açılması ve
kapasite artırmaya yönelik çalışmalarının
sürdürülmesi.
• Bu okulların şehirlerin göç almış yerlerinde
kurulmasına öncelik verilmesi.
• İlköğretimde uygulanan ve çok başarılı
görünen bedelsiz kitap uygulamasının ortaöğ
retim okullarını da kapsayacak şekilde
geliştirilmesi.
• Taşımalı eğitimin ortaöğretimi de kapsayacak
şekilde uygulanması ya da öğrencilere
yol parası yardımı yapılması.
• Ortaöğretim kurumlarına çok uzak bölgelerdeki
öğrenciler için sınav şartı olmayan
yurt/pansiyon imkanları sağlanması.
• Tüm ilköğretim öğrencilerine okul günlerinde
bedelsiz, sıcak öğle yemeği verilmeli
• Yoksul ailelerin çocuklarını okula göndermelerinin
önündeki en temel engellerden
biri olan okul masraşarının azaltılması
için okullarda her öğrenciye bedelsiz öğle
yemeği sağlanması.
• Bu uygulamanın kolaylaştırılması için
uzun dönemde okulların tek tedrisatlı olması
na yönelik altyapının hazırlanması.
• Bölgede örnek okullar açılmalı
• Bölgede Türkiye’nin saygın üniversitelerine
öğrenci gönderebilecek nitelikte, yüksek
kalitede eğitim veren, seçkin okulların
açılması.
• Bölge üniversitelerinde, bölge dışından
öğrencileri de çekebilecek nitelikte, yüksek
kaliteli programların açılması.
• Bu tür projelerin çeşitlendirilmesi ve bölgenin
eksiklerine, geri kalmışlığına karşı-
lık, başarılarının ve kendine özgü yönlerinin
öne çıkarılacağı (örneğin sanat okulları,
konservatuar, vs.) projeler yapılması.
• Meslek okulları işlevsel ve öğrenciler için daha
cazip hale getirilmeli
• Bölgenin insan gücü ihtiyaçlarına yönelik
projeksiyonlar yapılması ve bu projeksiyonlar
doğrultusunda mevcut meslek liselerinin
dönüştürülmesi ve/veya yeni meslek
liseleri açılması.
• Mesleki ve teknik ortaöğretimde okuyan
öğrenciler için, özel sektörde ve kamu sektörlerinde
işbaşı veya çıraklık eğitimi olanakları
sağlanması yoluyla, bu okullarda
verilen eğitimin amacına uygun hale getirilmesi.
• Mezunların istihdamı için de meslek okulları
nın özel sektörle işbirliğinin desteklenmesi.
• YİBO koşulları düzeltilmeli
• YİBO’ların Şziki koşullarının geliştirilmesine
yönelik mevcut projelerin sürdürülmesi
ve bu yönde yeni projeler üretilmesi.
• Küçük çocukların YİBO koşullarında yaşadığı
zorlukları göz önünde bulundurarak,
mümkün olan bölgelerde YİBO’ların 4. sı-
nıftan itibaren öğrenci alması ve 1., 2. ve 3.
sınışarın belirli köylerde açılacak okullarda
sürdürülmesi.
• YİBO’lardaki aşırı disiplin ortamının yumuşatı
lması amacıyla belirli bir eğitimden
geçmiş yardımcı personel tarafından düzenlenecek
müfredat dışı aktivitelerin gerçekleştirilmesi;
üretken ve öğrencilerin
becerilerini geliştirmeye yönelik bir bakış
açısının benimsenmesi.
• YİBO’ların toplum tarafından olumsuz bir
şekilde algılanmasının önüne geçmek
amacıyla YİBO-öğrenci aileleri ve YİBOhalk
ilişkilerini artırmaya yönelik, MEB ve
118
UNICEF’in Çocuk Dostu Okul Projesi benzeri
projeler geliştirilmesi.
• Taşımalı eğitim daha şeffaf ve halkın denetimine
açık hale getirilmeli
• Taşımalı sistemin meşruiyeti önünde engel
oluşturan servis ihalelerinde yolsuzluk
iddiaları, öğrencilere verilen kumanyaları
n kalitesiz ve yetersizliği gibi sorunları
engellemek amacıyla bu tür organizasyonları
n daha şeffaf hale getirilmesi ve halkın
katılım ve denetimine açık mekanizmalar
oluşturulması.
• Özellikle iklim ve yol koşulların çok zor olduğ
u belirli bölgelerde küçük çocukların
taşımalı sistemde yaşadığı sorunlar göz
önünde bulundurularak bu bölgelerde taşı-
malı sistemin 4. sınıftan itibaren başlaması;
mümkünse 1,2.ve 3. sınıf eğitimlerinin köylerde
açılacak okullarda gerçekleştirilmesi,
yerleşim birimlerinin küçüklüğü ve dağı-
nıklığı sebebiyle bunun mümkün olmadığı
bölgelerde bu çocukların, koşulları düzeltilmiş
ve küçük çocuklara ilişkin ek önlemler
alınmış YİBO’lara yönlendirilmesi.
SAĞLIK
Eğitimin yanı sıra sağlık da devletin vatandaşları
na sağladığı temel sosyal haklar arasında yer
almaktadır. Türkiye’de de, diğer Avrupa örneklerinden
de yola çıkılarak, formel işgücü piyasası
nda çalışanlara SSK, Emekli Sandığı ve Bağ-
Kur kurumları aracılığı ile prime bağlı sağlık sigortası
sağlanmış ve çeşitli hükümetler döneminde
tüm vatandaşları kapsayacak genel bir
sağlık sigortasının oluşturulması bir amaç olarak
ortaya konmuştur. Mevcut hükümet tarafından
önerilen “Sosyal Güvenlik Reformu” çerçevesindeki
Genel Sağlık Sigortası (GSS) yasa tasarı
sı da yine böyle bir amaçla hazırlanmıştır.
Sağlık bir vatandaşlık hakkı olduğu kadar çok
önemli bir sosyal politika aracıdır. Sağlık aynı
zamanda gene eğitim gibi sosyal eşitsizliklerin
en görünür olduğu ve vatandaşlık, hak ve adalet
gibi kavramların anlamlarının tanımlandığı bir
alandır. Dünyanın birçok ülkesinde sağlıkta eşitliğ
in sağlanması devletin en önemli görevlerinden
biri olarak tanımlanmakta, sağlıkta eşitsizlik
ise, sağlık hizmetlerine erişim, sağlık altyapı-
sı ve sağlık harcamaları gibi çok çeşitli göstergeler
kullanılarak ölçülmekte ve elde edilen sonuçlar
bağlamında sağlık reformları uygulanmaktadı
r. Araştırmamızda elde ettiğimiz en önemli
bulgulardan bir tanesi Doğu ve Güneydoğu Anadolu
Bölgelerinde vatandaşların sağlık alanına
atfettikleri rolün önemidir. Sağlık konusundaki
kaygılar ailelerin karar mekanizmalarını -iş seçiminden,
bütçe ayarlamalarına kadar- hemen
her alanda etkilemektedir. Araştırmanın bir başka
bulgusu, sağlığa erişim ve sağlık hizmetinde
kalite konularının, vatandaşlar tarafından devletle
ilişkilerinin bir özeti olarak algılandığı;
dışlanma ya da sosyal entegrasyon gibi aynı zamanda
çok öznel olan duyguların sağlık alanından
faydalanma ya da faydalanamama ölçütleri
temel alınarak tanımlandığıdır. Bunun sebeplerinden
bir tanesi sağlık hizmet alanının her yaşa
hitap etmesi ve sağlığın kişinin bugüne ve geleceğ
e duyduğu güvenin başlıca yapı taşlarından
biri olması iken, bölge özelinde bir diğer sebebi
de, yeşil kart kullanımının yaygınlığı ve belki de
devletin yoksullara hizmet yönünün en fazla bu
alanda gerçekleşmesidir. Yeşil kart sayesinde vatandaşlara,
devlet görevlileriyle ilişki kurma ve
şikayetlerini bildirme olanağı ve alanı tanınmıştı
r. Diğer bir deyişle, yeşil kart birçok sorununa
rağmen bölgede vatandaşlık dilinin oluşmasına
katkıda bulunmuştur. Ancak, bunun yanı sıra,
mevcut sağlık sistemi, bölgede insanlara güvenli
bir ortam yaratmaktan hala çok uzaktır. Çalışmanı
n bu bölümünde Doğu ve Güneydoğu Anadolu
Bölgelerinde sağlık hizmetleri, özellikle vatandaşları
n tecrübeleri çerçevesinde incelenecek
ve bu bağlamda yapılması gerekenlere dair öneriler
aktarılacaktır. Bu önerilerin sunumunda
mevcut uygulamalar esas alınmasına karşın, hükümetçe
hazırlanmış “Sağlıkta Dönüşüm Programı”
ve GSS yasa tasarısının olası etkileri de de-
ğerlendirilecektir.
GSS yasa tasarısının en önemli sorunu prime dayalı
olması ve böylelikle sabit geliri olan bir vatandaş
modeli varsayımından yola çıkarak hazı
rlanmış olmasıdır. Oysa özellikle değişen çalış-
119
ma koşulları ile enformel sektörün yaygınlaşması
ve birçok kişinin yaşamı boyunca düzenli
ve sürekli bir iş bulma imkanının ortadan kalkması
sonucu, yasa, bu haliyle yürürlüğe girmesi
durumunda giderek daha büyük bir nüfusun
sağlık güvencesi dışında bırakılmasını beraberinde
getirecektir. Dolayısıyla, devletin vatandaşları
na karşı en önemli yükümlülüklerinden
olan ve anayasada da vurgulanan “sağlıklı yaşam
hakkı”nın sağlanabilmesi için ek önlemlere ihtiyaç
duyulmaktadır. Bu anlamda aşağıda daha
detaylı olarak açıklanan yeşil kart türü (ya da
GSS yasa tasarısında tanımlandığı şekliyle primsiz
ödeme) mekanizmaların kapsamının genişletilmesi
ve sağlık alanında ek tedbirler alınması
önem taşımaktadır. Özelikle Doğu ve Güneydo-
ğu Anadolu Bölgeleri gibi emek piyasası olanakları
nın bütün diğer bölgelere nazaran çok daha
dar ve dolayısıyla düzenli gelir sağlayacak sürekli
işlerin çok daha kısıtlı olduğu, bunun yanı sıra
sağlık göstergeleri Türkiye geneline göre daha
kötü olan bölgelerde, sağlık güvencesinin kapsamı
nı artıran ve sağlık alanında ek tedbirler getiren
politikalar daha da önemli hale gelmektedir.
120
TABLO 4.9: ÇEŞİTLİ SAĞLIK GÖSTERGELERİ AÇISINDAN TÜRKİYE’NİN OECD-AVRUPA ÜLKELERİ İLE
KARŞILAŞTIRILMASI (2003)
AVRUPA-OECD TOPLAM SAĞLIK KAMU SAĞLIK BEBEK ÖLÜM YAŞAM 1.000 KİŞİYE 1.000 KİŞİYE
ÜLKELERİ HARCAMALARININ HARCAMALARININ ORANI BEKLENTİSİ DOKTOR YATAK
GSYİH’YE ORANI (%) GSYİH’YE ORANI (%)
AVUSTURYA 7,6 5,3 4,8 78,6 3,4 6,0
BELÇİKA 9,6 4,8 78,1 3,9 4,0
ÇEK CUMHURİYETİ 7,5 6,8 4,1 75,3 3,5 6,5
DANİMARKA 9,0 7,5 5,3 77,2 2,9 3,4
FİNLANDİYA 7,4 5,7 3,8 78,5 2,6 2,3
FRANSA 10,1 7,7 4,4 79,4 3,4 3,8
ALMANYA 11,1 8,7 4,4 78,4 3,4 6,6
YUNANİSTAN 9,9 5,1 5,9 78,1 4,4
MACARİSTAN 7,8 5,5 9,2 72,4 3,2 5,9
İZLANDA 10,5 8,8 3,0 80,7 3,6
İRLANDA 7,3 5,5 6,2 77,8 2,6 3,0
İTALYA 8,4 6,3 4,5 79,9 4,1 3,9
LÜKSEMBURG 6,1 5,2 5,1 78,2 2,7 5,7
HOLLANDA 9,8 6,1 5,1 78,6 3,1 3,2
NORVEÇ 10,3 8,6 3,8 79,5 3,1 3,1
POLONYA 6,0 4,3 8,1 74,7 2,5 5,1
PORTEKİZ 9,6 6,7 5,5 77,3 3,3 3,1
SLOVAK CUMHURİYETİ 5,9 5,2 8,6 73,9 3,1 5,9
İSPANYA 7,7 5,5 3,9 80,5 3,2 3,1
İSVEÇ 9,2 7,9 3,4 80,2 3,3 2,4
İSVİÇRE 11,5 6,7 4,9 80,4 3,6 3,9
TÜRKİYE 6,6 4,2 43,0 68,7 1,4 2,3
İNGİLTERE 7,7 6,4 5,6 78,5 2,2 3,7
Kaynak: OECD
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinin
Sağlık Açısından Genel Değerlendirmesi
Bilindiği gibi sağlık göstergeleri açısından Türkiye,
Avrupa ülkeleri ile karşılaştırıldığında son
sıralarda yer almaktadır. Ayrıca, 23 Avrupa-
OECD ülkesi arasında Türkiye, toplam sağlık
harcamalarının GSYİH’ya oranı açısından 21. sı-
rada, kamu sağlık harcamalarının GSYİH’ya
oranı açısından değerlendirildiğinde son sırada
yer almaktadır. Bu durum da, devletin sağlık
harcamalarının, Avrupa ülkeleriyle karşılaştırıldığı
nda, oransal olarak düşük, mutlak olarak ise
(kişi başına GSYİH’nin düşük olması nedeniyle)
çok düşük olduğunu göstermektedir (Tablo 4.9).
Özellikle bebek ölüm oranı ve yaşam beklentisi
gibi temel sağlık hizmetlerine ulaşım ile yakından
ilişkili olan göstergeler açısından da, yine,
Avrupa-OECD ülkeleri ile karşılaştırıldığında
Türkiye’nin son sıralarda olması, yukarıda belirtilen
kamu harcamalarının ve yatırım eksikliğinin
bir göstergesi olarak kabul edilebilir.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri ise birçok
sağlık göstergesinin yanı sıra, sağlık hizmetlerine
ulaşım ve sağlık personeli sayıları açısından,
Türkiye genelinin ve diğer tüm bölgelerin
gerisinde kalmaktadır. Özellikle sağlık ocağı başı
na düşen nüfus, sağlık personeli başına düşen
nüfus ve doktoru olmayan sağlık ocağı gibi sağ-
lık altyapısı ve personeline ilişkin göstergelerin
çok yüksek olması bölgedeki sağlık sorunlarının
altında yatan eksikliklere işaret eder niteliktedir
(Tablo 4.10). Öte yandan, bilindiği üzere, bölgede,
halk sağlığı alanının konusu olan dizanteri,
tifo ve brusella gibi bulaşıcı hastalıklar yaygındı
r ve bu tür hastalıklar yaşam kalitesini önemli
ölçüde etkilemektedir. Gerek Doğu gerekse Güneydoğ
u Anadolu Bölgelerinde bebek ölüm
oranları hala oldukça yüksektir (Tablo 4.10).
Van’ın yoğun göç almış bölgelerinde sağlık
ocaklarıyla yapılan görüşmelerde bebek ölümlerinin
yaygınlığına dikkat çekilmiş ve sağlık
ocaklarının bu tür sorunlarla başa çıkmakta zorlandığı;
yoksulların ise yeşil kartları olsa dahi
hastaneye gitmenin (yol parası, konaklama parası
vs.) getirdiği ek yükler sebebiyle ikinci basamağ
a gitmekte tereddüt ettikleri belirtilmiştir.
Son günlerde yaşanan kuş gribi vakasının
Van’da ve Doğu Beyazıt’ta yarattığı zarar da bu
konuya örnek teşkil eder niteliktedir.
Öte yandan, aşağıda da belirtileceği gibi sağlık,
bölgede sağlık personeli, merkezi yönetimler ve
vatandaş arasında karmaşık ilişkiler yaratan bir
alandır. Örneğin bölgede yükseköğretimin yaygı
n olmaması sebebiyle, bölgeye atanan doktorları
n büyük bir kısmı bölge dışındandır. Araştırmamı
z, dışarıdan gelen doktorların çoğunun
bölgede çalışmak istemediğini gösteriyor. Örne-
ğin Adıyaman (eski) SSK hastanesi başhekimi ile
121
TABLO 4.10: BÖLGELERE GÖRE SAĞLIK GÖSTERGELERİ (2002)
BÖLGE BEBEK ÖLÜM SAĞLIK OCAĞI HEKİM BAŞINA EBE BAŞINA HEMŞİRE 10.000 NÜFUS KİŞİ BAŞINA DOKTORU OLMAYAN
ORANI BAŞINA NÜFUS NÜFUS NÜFUS BAŞINA NÜFUS BAŞINA ORT. POLİKLİNİK SAĞLIK OCAĞI
YATAK SAYISI SAYISI ORANI (%)
AKDENİZ 37,13 11.051 3.595 2.341 5.440 19,20 0,91 9
EGE 40,13 9.348 3.565 2.333 4.597 23,50 1,12 13
İÇ ANADOLU 41,77 11.077 3.985 4.339 5.409 26,60 0,80 14
KARADENİZ 42,33 8.214 3.747 2.952 4.770 26,40 0,95 13
MARMARA 39,36 20.091 7.651 5.569 9.382 27,50 0,66 11
DOĞU ANADOLU 53,36 11.029 5.223 4.511 5.923 18,00 0,58 20
GÜNEYDOĞU ANADOLU 48,33 16.305 7.304 6.960 10.477 10,90 0,53 20
TÜRKİYE 43,00 12.057 4.708 3.672 6.196 23,30 0,79 13
Kaynak: Sağlık Bakanlığı, Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü Çalışma Yıllığı, 2002.
Not: Hekim, ebe ve hemşireler sağlık ocaklarında ve sağlık evlerinde çalışan sayılardır.
yapılan görüşmede, bölge dışından atanan doktorları
n hastaneye gelmedikleri ve kimi kadroları
n bu sebeple boş kaldığı belirtilmiştir. Ayrıca,
bilhassa köylerde sağlık personelinin lojman eksikliğ
inin, köy sağlık ocaklarının işlevsizliğine
sebep olduğu da anlaşılmıştır. Bölgeye dışarıdan
gelen doktorlar karşılaştıkları dil sorunları, iş
yükü ve teçhizat eksikliğinden ötürü zorlanmaktadı
r. Bölgenin yoksul nüfus yoğunluğu,
hastalık takibinin zorluğu ve devlet hastanelerinin,
aşağıda anlatılacağı gibi, son düzenlemeler
sonucunda adeta sadece yoksullara hizmet verir
hale gelmesi altyapı sorunları ile birleştiğinde
halk ve doktorlar arasında ayrışmalar yaratmaktadı
r. Bütün bunlar bölgede çalışan doktorların
yaptıkları işi bir hayırseverlik olarak algılaması-
na ve çoğu zaman hastalara karşı sert ve aşağılayı
cı bir tavır sergilemesine sebep olmaktadır.
Ancak, bölgede çalışan doktorların merkezi yönetimle
ilişkisi de sorunludur. Örneğin, yine daha
sonra değinileceği gibi, birçok sağlık görevlisi
yoksul vatandaşlara çeşitli sebeplerle yeşil
kartları olmasa dahi, ellerinden geldiğince hizmet
sunmaya çalışmakta, ancak bu sebeple hastaları
n ziyaretlerini tutulan kayıtlarda belirtemedikleri
için hem döner sermayeden daha az
yararlanmakta, hem de performanslarını oldu-
ğundan düşük göstermektedirler. Bölge doktorları
kendilerinin karar mekanizmalarında temsiliyetinin
kısıtlılığından şikayet etmektedir. Örneğ
in, hükümet tarafından hazırlanan “Sağlıkta
Dönüşüm Programı”nın öngördüğü aile hekimliğ
inin bölgede nasıl uygulanacağı; nüfusun büyük
bir kısmının sağlık güvencesi kapsamı dı-
şında kaldığı, personelin ve araçların bu denli
eksik olduğu ve halk sağlığı sorunlarının bu
denli yaygın seyrettiği bir bölgede aile hekimli-
ğinin nasıl düzenleneceği herkes için bir soru
işareti olmaya devam etmektedir. Başka bir örnek
vermek gerekirse, bölgede tifo, brusella veya
dizanteri gibi bulaşıcı hastalıkların yaygınlığı-
nın açtığı sorunlara en fazla tanıklık edenler
doktorlar olmasına rağmen, doktorların yerel
yönetimlerde ve altyapı sorunlarının önem sıralaması
nın karara bağlanmasında herhangi bir
rol oynamaması dikkat çekicidir.
Vatandaşlar açısından bakıldığı zaman ise sağlık
alanında hizmet almak aşağıda daha detaylı anlatı
lacağı gibi, adeta tam gün bir iş niteliğindedir.
Yeşil kart alma süreci, iş değiştirmelerden
ötürü sigortalılık statüsünün değişkenliği ve biriken
borçlar; sağlık harcamalarının pahalılığı;
sıraların uzunluğu; tam teşekküllü hastanelere
erişimin kısıtlılığı; her basamakta karşılaşılan
dil sorunları ve sağlık çalışanlarının tavırları
halk için sağlık alanını bir girdap haline getirmiştir.
Ancak yine de yukarıda da belirttiğimiz
gibi yeşil kart aracılığı ile sağlığın, yoksullara
özel haklar tanınmış ve vatandaşlıklarını gerçekleştirebildikleri
yegane alan olduğu hatırlanı
rsa, bu alanda yapılacak her türlü erişim ve
kapsam artırıcı düzenlemenin etkisinin ne denli
yüksek olacağı tahmin edilebilir. Bir diğer deyişle,
sağlık alanında vatandaşların çıkarlarını korumaya
yönelik olarak tasarlanacak programlar,
bölgede devletin demokratik ve vatandaşa hizmet
vermeye hazır olduğunu vurgulayan bir
kimlik kazanması için çok önemli bir fırsattır.
Birinci Basamak Sağlık Hizmetlerinin
Değerlendirilmesi
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde yoksul
vatandaşlar sağlık ocaklarını yoğun olarak
kullanmaktadır. Bölgede ziyaret edilen çeşitli
sağlık ocakları kayıtlarında, ocaktan hizmet
alan vatandaşların % 70’ten fazlasının yeşil kartlı
olduğu saptanmıştır. Bölgedeki çoğu sağlık
ocağı, tüm eksikliklerine rağmen mahalleyle entegre
bir şekilde çalışmakta ve vatandaşların
karşılaştıkları her türlü sorunda, bilgilenmek ve
yönlendirilmek için ziyaret ettikleri bir kurum
özelliği taşımaktadır. Bilhassa kadınlar için, sağ-
lık ocakları sıklıkla gidilen yerlerdir. Yoksul vatandaşları
n, yeşil kartı olsun olmasın, ikinci basamağ
a başvurmaları önündeki maddi ve psikolojik
engeller çok yoğundur. Maddi etkenler arası
nda yol parası, refakatçi giderleri, yaygın olan
“bıçak parası” sayılabilecekken; bilhassa göç etmiş
olanlar ve köyden gelenler için, psikolojik
etmenler arasında yabancılaşma, azarlanma, yetersiz
kalma ve horlanma korkuları yer almaktadı
r. Bu tür sebeplerden ötürü sağlık ocakları bölgede
diğer devlet kurumlarıyla karşılaştırıldı-
122
ğında örnek alınabilecek ve varolan potansiyellerinin
değerlendirilmesi ve çeşitlendirilmesi
gereken kurumlardır.
Öte yandan, araştırmamız sırasında sağlık ocakları
ndaki altyapı sorunları, araç ve personel sayı-
larının yetersizliği sebebiyle uzun kuyruklar
oluştuğu gözlemlenmiştir. Bu izdiham sebebiyle
gerek mevcut sağlık personelinin gerekse hastaları
n zor durumlar yaşadığı da görülmüştür.
Sağlık ocağında çalışan ebeler ve doktorlar ocaktaki
iş yoğunluğundan dolayı görev tanımları
içinde bulunan ev ziyaretlerini çoğunlukla gerçekleştiremediklerini
belirtmektedirler. Örne-
ğin hem Diyarbakır hem Van hem Adıyaman’da
birçok sağlık görevlisi, yoksul bölgelerdeki tifo
ve brusella hastalıklarının yaygınlığı karşısında
gerçekleştirmeleri gereken halk sağlığı görevleri
ile hasta takibini, sağlık ocağının kalabalıklığından
dolayı ihmal ettiklerini söylemişlerdir. Ayrı
ca bu yetersiz koşullar sonucunda vatandaş ve
personel arasında kimi zaman ihtilaşar ortaya
çıkmaktadır. Personel, vatandaşları “cehalet” ve
“disiplinsizlik” ile suçlarken vatandaş ise personelin
“ihmalkarlığından” ve “yetersizliğinden”
şikayet etmektedir. Van gibi, bölge dışından gelen
hekim ve ebe sayısının çok olduğu yerlerde
bu ihtilaşar daha da artmaktadır. Her ne kadar
bu tür durumlar bazen personelin kişisel çaba ve
emekleriyle düzeltilse de bu karşılıklı güvensizliğ
in ve yetersiz koşulların, ancak bölgede sağlık
altyapısına yönelik yatırımlarla ve daha fazla
sağlık personeli istihdam edilmesiyle çözülebileceğ
i çok açıktır. Sağlık ocakları ile ilgili yapılan
görüşmelerde, birçok kişi sağlık çalışanlarının
özverisini takdir etse de, kendilerinin ikinci basamağ
a ulaşımda çektikleri zorlukları ve sağlık
ocaklarının bakımsızlığını bir dışlanma işareti
olarak göstermektedirler.
Sağlık ocakları sadece yeşil kartlıların değil, aynı
zamanda hiçbir güvencesi bulunmayanların
da hizmet aldıkları yerlerdir. Bu ise sağlık çalı-
şanlarının güvencesiz kişileri kayıt etmemesiyle
ya da ilaç gerektiren durumlarda bu kişilerin,
akrabalarının ve tanıdıklarının yeşil kartlarını,
hatta zaman zaman sağlık çalışanlarının sağlık
karnelerini kullanmalarıyla gerçekleşmektedir.
Gerçekten de sağlık ocaklarının mahalleyle entegre
yapısına karşılık, benzer koşullar içinde yaşayan
insanların yukarıdan saptanmış kriterler
uygulanarak yeşil kart alabilir veya alamaz diye
ayrıştırılmaları büyük bir çelişki yaratmaktadır.
Örneğin Van’da hem sağlık çalışanları hem de
sosyal hizmetler çalışanları, yeşil kart verme uygulaması
esnasında bir mahallede yaşayanların,
mahallenin kendine özgü “yoksulluk” göstergeleri
belirlenerek birbirlerinden ayrıştırıldığını
ve maddi durumları çok benzer olsa bile, toprak
evi olanlar yeşil kart alırken, beton evi olanların
yeşil kart alamadığını söylemişlerdir. Oysa mahalleliyi
yakından tanıyan bu devlet görevlileri
için daha üst düzeyde karara bağlanmış bu tür
bir ayrıştırmanın mahalli hizmet düzeyinde uygulanması
gereksiz ve anlamsızdır.
Öte yandan sağlık çalışanlarının güvencesiz vatandaşlardan
para almaması ve bunları kayda
geçirmemesi hem verilerin sağlıklı alınamaması
açısından hem de yukarıda da belirttiğimiz gibi
uygulanan performans kriterleri ve döner sermaye
paylaşımı açısından sorunludur. Birinci
basamağın çoğunlukla yoksullara yönelik bir
hizmet olduğu da hesaba katılırsa, bu tür sorunlar
için en iyi çözüm sağlık ocaklarının bölgede
tüm halka ücretsiz olarak hizmet veren kurumlar
haline getirilmesidir.
Bölgede sağlık ocağı sayısı henüz arzulanan seviyeye
ulaşmamıştır. Bunun en önemli sebebi bölgede
yaşanan yoğun göç oranıdır. Son on yıl
içinde oluşan birçok yerleşim biriminde sağlık
ocağı bulunmamaktadır. Oysa yukarıda da bahsettiğ
imiz gibi sağlık ocakları bölgeye göç etmiş
olanların entegrasyonunda ve devletten hizmet
almalarında önemli rol oynamaktadır. Örneğin
Diyarbakır’da ziyaret edilen bir mahallede sağlık
ocağının olmaması vatandaşların ve bilhassa kadı
nların en önemli sorunu olarak tanımlanmıştı
r. Çeşitli başvurulardan sonra fazla uzak olmayan
bir yere, birçok mahalleye birden hizmet
vermesi tasarlanmış olan bir sağlık ocağı açılmı
ştır. Ancak bu sağlık ocağı, mahallenin içinde
olmadığı ve özellikle kadınların çocuklarıyla
birlikte, çok uzakta bulunmasa da, mahalle dı-
şında bir yere gitmeleri zahmetli olduğu için,
123
fazla işlevsellik kazanamamıştır. Bu tür sorunlar
köylerde daha da artmakta, binası yapılmış olsa
dahi, birçok sağlık ocağının personelsiz ve atıl
halde kaldığı göze çarpmaktadır. Ayrıca gene
göçün fazlaca yaşandığı mahallelerde yer alan
sağlık ocaklarında Kürtçe konuşan bir kişinin istihdam
edilmesi zorunlu gözükmektedir. Özellikle
orta yaş ve üzerindeki kadınların birçoğu
Türkçe bilmemekte ve bilhassa kadın hastalıkları
söz konusu olduğunda kocalarını yanlarında
götürmek istemedikleri için sağlık çalışanlarıyla
iletişim kuramamaktadırlar. Öneriler kısmında
belirtileceği gibi sağlık ocaklarında yarı zamanlı,
Kürtçe bilen, bir-iki kadın personelin istihdamı
gereklidir.
İkinci Basamak Sağlık Hizmetlerinin
Değerlendirilmesi
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri ile diğer
bölgeler arasında, yataklı tedavi kurumları sayı-
sı ve nüfus başına düşen yatak sayısı açılarından
da önemli farklar vardır. Türkiye genelinde
10.000 nüfus başına düşen yatak sayısı 23,9 iken,
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri sırasıyla
18,7 ve 13,1 ile diğer tüm bölgelerin gerisinde kalmaktadı
r. Yataklı tedavi kurumlarının sayısı
açısından da durum pek farklı değildir. Özellikle
Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde, bölgenin
toplam nüfusu Türkiye nüfusunun yaklaşık
% 15’i olmasına rağmen, bölgedeki hastane sayısı
Türkiye’deki toplam hastane sayısının % 5,7’sine
denk gelmektedir (Tablo 4.11).
Bölgenin yataklı tedavi kurumları açısından genel
göstergelerinin kötü olmasının yanı sıra,
özellikle küçük şehirlerdeki tedavi kurumlarındaki
altyapı eksiklikleri ve daha donanımlı kurumları
n Elazığ, Malatya, Diyarbakır, Gaziantep
gibi belirli büyük şehirlerde yoğunlaşması sonucu,
küçük şehirlerde ve merkeze uzak ilçe ve köylerde
yaşayan nüfus, özellikle acil müdahale gerektiren
ciddi rahatsızlıklarda gerekli tedavi hizmetine
ulaşmakta sorunlar yaşamaktadır. Örne-
ğin Adıyaman’da yaptığımız saha araştırması sı-
rasında görüştüğümüz Adıyaman Devlet Hastanesi
başhekimi, hastanede yoğun bakım ünitesinin
olmaması sebebiyle birçok hastayı Malatya’da
bulunan hastanelere sevk etmek durumunda
kaldıklarını ifade etmiştir. Yoksul vatandaşlar
ile yaptığımız görüşmelerden birinde, kalıtsal
bir hastalık sonucu belirli aralıklarla beyaz kan
hücreleri alması gereken bir genç kadın, bu tedaviyi
alabilmek için sık sık Malatya’ya gitmek zorunda
kaldığını ve bu durumdan kaynaklanan
yol ve konaklama masraşarının da zaten yoksul
124
TABLO 4.11: TÜRKİYE’DEKİ HASTANELERİN COĞRAFİ BÖLGELERE GÖRE YATAK VE 10.000 NÜFUSA DÜŞEN
YATAK SAYISI, 2004
TOPLAM SAĞLIK BAK. SSK* ÜNİVERSİTE ÖZEL DİĞER* 10.000
BÖLGE KURUM YATAK KURUM YATAK KURUM YATAK KURUM YATAK KURUM YATAK KURUM YATAK NÜFUSA
DÜŞEN YATAK
AKDENİZ 117 18.121 71 11.540 11 3.358 7 1.995 26 1.128 2 100 19,4
EGE 163 23.162 92 12.740 26 4.714 7 3.590 33 1.480 5 638 24,6
İÇ ANADOLU 212 33.740 134 18.042 23 5.195 16 8.210 26 1.128 13 1.165 27,6
KARADENİZ 178 23.578 138 15.776 28 5.132 6 2.351 6 298 0 21 28
MARMARA 334 51.811 119 22.322 37 10.850 9 7.768 149 7.190 20 3.681 27,4
DOĞU ANADOLU 104 12.077 81 8.160 14 1.698 4 2.085 5 122 0 12 18,7
GÜNEYDOĞU ANADOLU 67 9.399 48 6.130 7 1.491 3 1.300 8 428 1 50 13,1
TÜRKİYE 1.175 171.888 683 94.710 146 32.438 52 27.299 253 11.774 41 5.667 23,9
*Son düzenlemelerle SSK ve diğer kurum hastaneleri Sağlık Bakanlığı’na devredilmiştir.
Kaynak: Sağlık Bakanlığı, Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü Çalışma Yıllığı, 2002.
olan ailesine büyük bir mali yük getirdiğini belirtmiştir.
Türkiye genelindeki devlet hastanelerinin
tümünde söz konusu olan, ancak bölgedeki
kurum ve yatak sayısının yetersizliği ile gerekli
donanım eksikliği sonucu daha da artan kuyruklar
ve uzun bekleme sürelerinden dolayı, yukarı-
da belirtildiği gibi, özellikle bu kurumlara uzak
mesafeden gelen kişiler konaklama ve yol masraşarı
nın çok yüklü olması sebebiyle tedavilerini
yarım bırakabilmekte, hatta kimi zaman gerekli
ameliyatlardan bile vazgeçebilmektedir.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen Ocak 2005 itibarı
yla yürürlüğe giren yeni düzenlemeler ile
yeşil kartlı hastaların ayakta tedavilerinin ve ilaç
masraşarının da yeşil kart kapsamına alınması,
yoksul vatandaşların tedavilerini sürdürebilmelerinde
ve -ilaç masraşarının önemli bir oranı
(% 80) bu uygulama ile masraf listelerinden çıktığı
ndan- devlet hastanelerini kullanımlarının
artmasında etkili olmuştur. Örneğin Van ve Diyarbakı
r Devlet Hastanelerinde görüştüğümüz
yetkililer, söz konusu uygulamadan sonra bu
hastanelerde tedavi olan yeşil kartlıların sayısında
önemli bir artış olduğunu ifade etmişlerdir.
Buna ek olarak, özellikle son dönemde yapılan
düzenlemeler ile memurların, Emekli Sandığı,
SSK ve Bağ-Kur sigortalılarının özel sağlık kurumları
ndan alacakları sağlık hizmetlerinin de
sigorta kapsamına alınması sonucu, bu kurumlara
bağlı sigortalılar bölgede devlet hastaneleri
yerine özel hastaneleri tercih etmeye başlamışlardı
r. Dolayısıyla devlet hastaneleri neredeyse
sadece, bu olanaktan yararlanma imkanı olmayan,
yeşil kartlılara hizmet verir hale gelmiştir.
Örneğin Van ve Diyarbakır Devlet Hastanelerinde,
söz konusu uygulama başladıktan sonra, Eylül
ve Ekim 2005’te tedavi gören hastaların, sırası
yla % 50’sini ve % 58’ini yeşil kartlılar oluşturmaktadı
r. Her ne kadar bu uygulama kısa vadede
devlet hastanelerindeki yığılmaya bir çözüm
olabilecekmiş gibi görünse de uzun vadede devlet
hastaneleri, orta sınışarın bu kurumları terk
etmesi gibi bir durumla karşı karşıya kalabilir.
Dünyada bu tür gelişmelerin hastane koşullarını
kötüleştirdiği ve sosyal ağların içinde yer alma
ihtimalleri az olan yoksul grupların sorunlarını
gerekli mercilere iletemedikleri için hastanelerin
tedavi koşullarının iyileşmesini sağlayamadı
kları bilinmektedir. Belirli grupların belirli
kurumlarda yoğunlaşmaları, dışlanma ve güvensizlik
hissini de artırmaktadır. Her ne kadar
GSS yasa tasarısı ile -Primsiz Ödemeler Yasa Tasarı
sı ve buna paralel olarak çıkarılacak yönetmelikler
ile tanımlanacak- yoksul grupların da
prim ödeyen diğer sağlık sigortalıları ile aynı
koşullarda sağlık hizmetlerinden yararlanması
planlansa da, yoksul kişilerin özel hastaneler tarafı
ndan talep edilen ek tedavi ücretlerini karşı-
lama imkanlarının çok daha kısıtlı olması sebebiyle,
GSS yasa tasarısı da yukarıda belirtilen soruna
ilişkin bir çözüm getirmekten uzak görünmektedir.
Yoksul kesim tanı ve tedaviye ilişkin son teknolojik
olanaklardan (MR, ultrasonograŞ, tomograŞ,
vs.) haberdardır. Diğer kesimler özel kurumlar
aracılığı ile bu teknolojilerden yararlanabilirken
-devlet hastanelerinin eksik altyapı
koşulları göz önünde bulundurulduğunda- yoksul
kişilerin bu imkanlara erişiminin oldukça
zor hatta kimi zaman imkansız hale gelmesi de
bu kesimdeki dışlanmışlık hissini artırmaktadır.
Kendilerinin gerekli tedaviyi görmeyeceklerine
inanan birçok insan bu sebeplerle ağır hastalıkları
olduğunda tedaviden tamamen vazgeçebilmektedir.
Son olarak, hiçbir sağlık güvencesi olmayan ve
yoksul olmasına rağmen aşağıda belirtilecek çeşitli
sebeplerden dolayı yeşil kart da alamayan
kişilerin ikinci ve üçüncü basamak sağlık kurumları
na erişimi oldukça kısıtlıdır. Adıyaman’da
nüfusun yaklaşık % 30’unun hiçbir sağ-
lık güvencesi olmamasına ve çeşitli sağlık ocakları
na başvuran sigortasız hasta sayısının bu sağ-
lık ocaklarındaki kayıtlı toplam hasta sayısının
% 20’si olmasına rağmen (ki bu noktada birçok
sigortasız hastanın, kendilerinden tedavi ücreti
alınmaması için sağlık ocağı personeli tarafından
kayıtlara alınmadığını da hatırlamak gerekir),
devlet hastanelerine başvuran sigortasız
hastaların yine bu hastanelere başvuran toplam
hastaların % 9’unu oluşturması bu durumun altı
nı çizer niteliktedir. Diyarbakır ve Van’daki çeşitli
sağlık ocaklarındaki sevk oranları dikkate
125
alındığında, sigortasız hastaların ikinci ve üçüncü
basamak sağlık kurumlarına sevk edilme oranı
nın, diğer kurumlara bağlı hastalar ve yeşil
kartlılar ile karşılaştırıldığında, ihmal edilemeyecek
kadar az olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu
durum, yine, yeşil kart gibi yoksullara sağlık güvencesi
sağlayan mekanizmaların kapsamının
genişletilmesinin ne denli önemli olduğunu
göstermektedir.
Sağlık Güvencesi Kapsamı Açısından
Bölgenin Değerlendirilmesi
Türkiye’deki mevcut sağlık sistemi sadece formel
sektörde çalışan kişileri kapsamaktadır.
SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı kurumları yalnı
zca kendilerine bağlı çalışanlardan aldıkları
primler ile gerek aktif ve emekli olmuş mensupları
nın, gerekse bu kişilerin bakmakla yükümlü
olduğu yakınlarının sağlık harcamalarını Şnanse
etmektedir. Her ne kadar resmi istatistiklerde,
2004 yılı için Türkiye’de sağlık sigortası kapsamı
ndaki nüfus oranı % 88,85 olarak görünse de
bu oranın, çift sayımlar ve sağlık hizmetlerinden
yararlanamayan prim borçlularının da hesaba
katılması sonucu bu kadar yüksek çıktığı bilinmektedir.
Nitekim, DİE tarafından yapılan
hane halkı işgücü anketlerinden ulaşılan sigortalı
lık oranları da, Türkiye’deki nüfusun yarı-
sından fazlasının sağlık güvencesine sahip olmadığı
nı göstermektedir. Yalnızca Doğu ve Güneydoğ
u Anadolu Bölgeleri göz önünde alındığında
ise hiçbir sigortadan yararlanamayan kişilerin
nüfusa oranı % 70’leri bulmaktadır (Tablo 4.12).
Türkiye’de hiçbir sosyal sigorta kurumuna kayı
tlı olmayan nüfusun bu denli fazla olması,
1992 yılında yürürlüğe girmiş olan yeşil kart sisteminin
öneminin altını çizmeyi gerektirmektedir.
Hiçbir sosyal güvenlik kurumuna bağlı olmayan
yoksul vatandaşlara (kişi başı geliri net
asgari ücretin 1/3’ünden az olan kişiler) sağlanan
ve bu vatandaşların kamu sağlık kurumlarında
sunulan sağlık hizmetlerine bedelsiz ulaşımını
ve bu kurumlar tarafından verilen ilaçları % 20
katkı payı vererek almalarını sağlayan yeşil kart
sistemi yoksul nüfus için önemli ölçüde güvence
sağlamaktadır. Özellikle Doğu ve Güneydoğu
Anadolu Bölgelerinde yoksulluğun Türkiye genelinden
daha yoğun bir düzeyde yaşandığı göz
önünde bulundurulduğunda bölgede yeşil kartın
önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
2005 yılı Kasım ayı itibarıyla, bölgede 3.921.613
kişinin yeşil kartı bulunmaktadır (Türkiye genelinde
toplam yeşil kartlı sayısı 10.212.872’dir).
Bu rakamın, bölge nüfusunun yaklaşık % 38’lik
bir kısmını oluşturmasına ve Türkiye genelindeki
yeşil kartlı oranının (% 14) çok üzerinde olması
na rağmen yine de bölgede yaklaşık % 30’luk
bir kesimin hiçbir sağlık güvencesi bulunmamaktadı
r.
Hiçbir sosyal güvencesi olmamasına rağmen yeşil
kart sahibi olamayanların bir kısmı yeşil kart
sistemince öngörülen yoksulluk kriterlerinin
üzerinde bir yaşam standardına sahipken, bir kesim
ise yoksul olmasına rağmen yeşil kart sistemindeki
sorunlu sayılabilecek çeşitli kriterler sebebiyle
dışlanabilmektedir. Bu yönüyle hiçbir
sağlık güvencesi olmayan bu kesimi kapsam altı-
na almak için yeşil kart kriterlerinde değişiklikler
yapılması ya da başka mekanizmalar geliştirilmesi
gerekmektedir.
Öncelikle, Türkiye’deki gibi sağlık hizmetlerinden
yararlanmanın prim ödeme sonucu sigortalı
olma koşuluna bağlandığı bir sistemde, prim
126
5 DPT, Sosyo-Ekonomik Göstergeler, 1950-2004. Ankara, 2006
TABLO 4.12: DİE HANE HALKI İŞGÜCÜ ANKETİNE
GÖRE MEVCUT SAĞLIK SİGORTALARININ
KAPSAMI (2003) (%)
TÜRKİYE DOĞU VE GÜNEYDOĞU
ANADOLU
SSK 26,01 12,5
EMEKLİ SANDIĞI 10,29 10,18
BAĞ-KUR 8,16 8,00
DİĞER 0,11 0,00
SAĞLIK SİGORTASI OLMAYAN 51,75 69,41
Kaynak: DİE, Hane Halkı İşgücü Veritabanı:
http://lmisnt.pub.die.gov.tr/die/pls...btur.lmwebform
ödemeden bu hizmetlerden yararlanacak kişilerin
çeşitli yoksulluk kriterlerine uygunluklarına
göre belirlenmesi anlaşılır bir durumdur. Ancak
böyle bir sistem, formel emek piyasasının içinde
yer alamayan ya da sigorta kapsamında görünmesine
rağmen çeşitli sebeplerden dolayı primlerini
ödeyemeyen birçok kişiyi sağlık güvencesi
dışında bırakmaktadır. Bu durum özellikle Bağ-
Kur sigortalıları için geçerlidir. Bölgede Bağ-Kur
kapsamındaki 294.458 aktif sigortalının yaklaşık
% 75’inin prim borcu bulunmaktadır (Bağ-Kur
İstatistikleri, 2005). Bu kişiler ve onlara bağlı yakı
nları Bağ-Kur’un sağladığı sağlık sigortasından
yararlanamamaktadır. Bu kişiler gelir açı-
sından yeşil kart alma kriterlerini yerine getirseler
dahi, sigortalı görünmeleri sebebiyle yeşil
kart alamamaktadır. Dolayısıyla, prim borçları-
nın yeşil kart alma önünde engel oluşturmasının
önünü alacak bir uygulama bölgede birçok kişinin
sağlık hizmetlerine ulaşımını sağlaması açı-
sından önem taşımaktadır. Bunun yanı sıra, Bağ-
Kur sisteminde yaşanan bu sorunun, hükümet
tarafından getirilmesi planlanan ve prime dayalı
olması öngörülen GSS sisteminin uygulanması
nda karşılaşılabilecek sorunlara bir örnek teşkil
etmesi açısından da önemli olduğu görüşündeyiz.
Bilindiği gibi hükümetin hazırladığı “Sosyal
Güvelik Reformu”6 ve “Sağlıkta Dönüşüm Programı”
7 tasarılarının önemli ayaklarından birini,
vatandaşların Şnansal kapasiteleri ile orantılı
olarak ödeyecekleri primlere dayalı bir Genel
Sağlık Sigortası sisteminin kurulması oluşturmaktadı
r. GSS yasa tasarısı8 çerçevesinde yoksulluk
düzeyinin altında kalan kişilerin ve 0-18 yaş
arası çocukların primlerinin devlet tarafından
ödenmesi öngörülmektedir. Tüm vatandaşları
kapsayacak bir sağlık sigortası sistemi kurulması
ve çocukların şartsız olarak bu sisteme dahil edilmesi
girişimi Türkiye için önemli olsa da mevcut
tasarıdaki gibi prime dayalı bir sağlık sigortası
ancak ücret ve kazancın kayıtlı olduğu ve tutarı-
nın bilindiği durumlarda doğru bir şekilde işleyebilir.
Türkiye'de olduğu gibi -ki bu durum bölgede
çok daha yoğun bir şekilde yaşanmaktadırişgücünün
sadece küçük bir kısmının kayıtlı olarak
çalıştığı, birçoğunun aldığı ücret veya maaşın
doğru olarak beyan edilmediği bir durumda sağ-
lık sigortası karşılığı prim almak çok zor olacaktı
r. Araştırmamızda bölgede yaşayan nüfusun
çoğunluğunun kazancının düzensiz olduğu belirlenmiştir.
Böyle bir durumda hane geliri belirlense
dahi, gelirin değişkenliği prim ödemeleri
için büyük bir sorun teşkil etmektedir.
Yeşil kart kriterleri ile ilgili bir diğer sorun da
gayrimenkul sahipliği dolayısıyla yaşanmaktadı
r. Her ne kadar yeşil kartı düzenleyen yasal dokümanlarda
gayrimenkul sahibi olmak kendi
başına yeşil kart almayı engelleyen bir unsur olarak
ortaya çıkmasa da, uygulamada bu durum
sorunlar yaratmaktadır. Yeşil kart ile ilgili kararları
n alınması, mevcut kriterlerin (özellikle
gelir tespitine ilişkin) yerel koşullara uyarlanması
yoluyla olmakta ve uygulamanın koşulları
il ve ilçe idare kurullarının yetki ve sorumluluğu
çerçevesinde belirlenmektedir. Bu sebeple farklı
illerde, hatta bir ilin farklı ilçelerinde yeşil kart
kriterlerine ilişkin farklı uygulamalarla karşılaşı
labilmektedir. Örneğin, bölgede saha araştırması
gerçekleştirdiğimiz il ve ilçelerin çoğunda
gelir getirmeyen tek bir eve sahip olunması yeşil
karta hak kazanma önünde bir engel teşkil etmezken,
özellikle yoksulluğun çok yoğun bir şekilde
yaşandığı bazı ilçelerde toprak ya da kerpiç
evi olanlara yeşil kart verilmesine rağmen, gelir
getirmeyen beton bir evi olanlara yeşil kart verilmemesi
gibi durumlara rastlanabilmektedir.
Tarla ve arazi sahipliği ile ilgili olarak da benzer
sorunlar yaşanmaktadır. Bölgede, özellikle göç
edenlerin kendi tasarruşarı altında olmadığı
halde adlarına kayıtlı görünen araziler yeşil karta
hak kazanmaları önünde bir engel oluşturabilmektedir.
Başka durumlarda ise sorun arazinin
gelir getirip getirmediğinin geçmişte alınmı
ş tarım kredileri üzerinden hesaplanmasından
kaynaklanmaktadır. Oysa, birçok durumda
araziler kredi kriterlerini yerine getirmek için
bölünmüş gibi gösterilmiştir ve gerçekte tek bir
kişinin üzerindedir. Böyle durumlarda birçok
kişi araziyi kullanamadığı halde yeşil kart da
alamamaktadır.
127
6 Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı 2005. Sosyal Güvenlik Reformu Tasarısı.
7 Sağlık Bakanlığı 2004. Sağlıkta Dönüşüm Programı.
8 Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı 2005. Genel Sağlık Sigortası Yasa Tasarısı.
Bölgede saha araştırması yaptığımız illerde yeşil
kart başvuru sürecinin işleyişine ilişkin farklı uygulamalarla
karşılaşılmıştır. İlk tür uygulama,
başvuranlar tarafından doldurulmuş ve muhtar
onayı alınmış formların Yeşil Kart Bürosu tarafı
ndan toplanarak, haftanın belirli günlerinde
bir memur tarafından toplu olarak ilgili kurumlara
götürülmesi şeklinde gerçekleşmektedir. Bu
uygulamanın olumlu yönü vatandaşlar için oldukça
uğraştırıcı olan kurum onayı alma sürecinin
Yeşil Kart Bürosu’na devredilmiş olmasıdır.
Ancak diğer yandan bu uygulama, formların
toplu halde ve belirli günlerde kurum onayına
götürülmesinden dolayı başvuranlar açısından
yeşil kart alma sürecinin uzamasına ve Yeşil Kart
Bürolarında belirli günlerde yığılmaların olması
na da yol açabilmektedir. İkincisi ise, aslında
yalnızca Diyarbakır ilinde gözlemlediğimiz ve
diğer illere de örnek olabileceğini düşündüğümüz
bir uygulamadır. Diyarbakır’da, İl İdare Kurulu’nun
desteğiyle 2005 yılında yeni bir Yeşil
Kart Bürosu açılmıştır. Yeşil kart ile ilgili tüm işlemlerin
yapıldığı bu büroda başvuru formunu
dolduran ve oturdukları mahalle muhtarlıkları-
na onaylatan kişiler sıra numarası verme makinesinden
numara almakta ve sıra kendilerine
geldiğinde bankodaki memura formlarını teslim
etmektedirler. Yine aynı büro içinde yeşil kart
başvuru formunun gitmesi gereken tüm kurumlardan
(SSK, Bağ-Kur, Emekli Sandığı, tapu idaresi,
vs.) yalnızca yeşil kart işlemleri için görevlendirilmiş
birer memur bulunmaktadır. Bankodaki
memur tarafından teslim alınan formlar gerekli
işlemler yapıldıktan sonra kurumlardan gelen
bu memurlara incelemeleri için verilmektedir.
Böylece yeşil kart başvuru sürecinde gerekli
tüm işlemler Yeşil Kart Bürosu’nda tamamlandı
ktan sonra, formlar inceleme için Emniyet
Müdürlüğü’ne gönderilmekte ve tüm bu bilgilerin
yer aldığı dosyalar değerlendirilmek üzere İl
İdare Kurulu’na sunulmaktadır. Bu uygulamanın
en olumlu yanı yeşil kart başvuru sürecinin zahmetsiz
ve hızlı bir şekilde tamamlanmasıdır. Bu
sayede vatandaş ve memurlar arasında ihtilaşar
ve karşılıklı şüphe durumu da azalmış, vatandaşları
n farklı kurumlarda dert anlatması mecburiyeti
ve bu esnada gördükleri kötü muamele de yerini
hizmet sunumuna bırakmıştır. Bunun yanı
sıra yaptığımız görüşmeler sırasında Diyarbakı
r’daki yetkili kişiler yeşil kart başvurusu dahilindeki
tüm inceleme süreçlerinin şeffaf olması-
nın ve istendiğinde tüm inceleme kayıtlarına
ulaşılabilmesinin önemini özellikle vurgulamışladı
r. Diğer il ve ilçelerde de bu sistemin uygulamaya
geçirilmesi söz konusu olduğunda, şeffaşık
ilkesinin korunması gerektiğini düşünüyoruz.
Ancak başka birçok ilde olduğu gibi Diyarbakı
r’daki yeşil kart başvurusu sürecinde de kişilerin
sosyal yaşantı düzeyinin ve kayıtlarda görünmeyen
mali varlıklarının araştırılmasının emniyet
tarafından yapılmasının bir olumsuzluk
olduğu düşünülebilir. Öncelikle Yeşil Kart Yönetmeliğ
i böyle bir soruşturmanın yapılmasını
şart koşmamış, kararı il veya ilçe idare kurulları-
nın yetkisine bırakmıştır. Dolayısıyla nadir de
olsa sosyal yaşantı ve ekonomik durumla ilgili
soruşturmanın emniyet tarafından yapılmadığı
il ve ilçeler mevcuttur ve bu il ve ilçelerin yetkilileriyle
yaptığımız görüşmelerde bu durumdan
kaynaklanan bir soruna işaret edilmemiştir. Van
bu duruma örnektir. Yeşil kart sürecinde emniyet
soruşturması yapılan illerde yeşil karta ilişkin
en çok şikayet bu soruşturma ile ilgili olarak
ortaya çıkıyor. Özellikle hanede siyasi sebeplerden
hüküm giymiş ya da aranmakta olan kişi ya
da kişiler olması durumunda, hanedeki diğer kişilere
yeşil kart verilmediğine ilişkin şikayetlerle
oldukça sık karşılaşılmıştır. Bunun yanı sıra, sosyal
yaşantı düzeyi ve ekonomik durum araştırması
ile ilgili herhangi bir eğitim almamış kişilerin
bu tür bir araştırma yapmalarının uygun
olup olmadığı, bu kişilerin değerlendirmelerini
kendi yoksulluk kıstaslarına göre yapıp yapmayacakları
da tartışmalıdır. Gerek yeşil kart, gerekse
daha sonra sözünü edeceğimiz Şartlı Nakit
Transferi uygulamalarında, memurlar kendi
bilgileri ve inançları doğrultusunda bazı kotalar
yaratmakta ve o kotaların dolduğunu düşündüklerinde
bu tür hakların dağıtımında oldukça kı-
sıtlayıcı davranabilmektedirler.
Sonuç ve Öneriler
Sağlık alanı sosyal politika açısından çok önemli
bir araçtır. En temel hakları arasında olan sağ-
lık hakkına ulaşamadıkları sürece, insanların
128
geleceklerine güvenmeleri mümkün değildir.
Güvencesi olmayan insanların ise herhangi bir
bölgede kalkınmayı sağlayacak aktörler olmaları
beklenemez. Doğu ve Güneydoğu Anadolu
Bölgeleri hem sağlık yatırımları hem sağlık hizmetleri
açısından son derece yetersizdir. Bilhassa
ikinci basamak hizmetlerinde durum daha da
vahimdir. Bölgede yaşayan nüfusun % 30’unun
yeşil kart da dahil olmak üzere hiçbir güvencesi
bulunmamaktadır. Borçları sebebiyle Bağ-
Kur’lu görünmelerine rağmen, Bağ-Kur’un sağ-
ladığı sağlık güvencesinden yararlanamayanlar
eklendiğinde, bu oran daha da artmaktadır. Bölgede
bu sebeple kamu sektöründe çalışanlar adeta
aristokratik bir sınıf haline gelmekte ve insanlar
kamu sektörü dışında iş olanaklarını hayal
dahi edememektedir. İnsanlar her türlü kararları
nı, sağlık giderlerini ve sosyal güvence durumunu
düşünerek vermekte ve sağlık alanındaki
yetersizlikler herkes için bölgenin dışlanmışlığı
nın bir özeti haline gelmektedir. Eğitim alanı
nda olduğu gibi sağlık alanında da vatandaşları
n devletten somut talepleri bulunmaktadır.
Öte yandan sağlık ocaklarının mahalle ile bütünleşmiş
yapısı ve yeşil kart uygulamasının yaygı
nlığı bölgede devletle ilişkilerin düzenlendiği
en önemli alanlardandır ve sağlık müdürlüklerinin
ve sağlık çalışanlarının bu uygulamaları
iyileştirme çabaları takdire şayandır. Sağlık alanı
nın etkin bir sosyal politika aracı olması için
GSS yasa tasarısının da ışığında geliştirdiğimiz
öneriler şunlardır:
Bölgede Yeşil Kart Kapsamı Genişletilmeli
• Araştırmamız sırasında yeşil kartın hak etmeyen
kişilere verildiğine dair kanıyı destekleyecek
hiçbir bulgu elde edilememiştir.
Her ne kadar gazete ve televizyonlarda
yeşil kartın hak etmeyen kişilere verildiğine
dair haberler çıksa da gözlemlerimiz
bunların istisnai olduğu ve genel durumu
yansıtmadığı yönündedir. Yeşil kart ile ilgili
temel sorun daha çok yeşil kart sistemindeki,
yukarıda da belirtilen sorunlu sayı
labilecek kriterler sebebiyle birçok yoksul
kişinin sunulan imkandan yararlanamaması
dır.
• Bu sorunun giderilebilmesi için yeşil karta
hak kazanmanın mülk sahipliği üzerinden
değil gelir üzerinden yapılması; karar verici
memurlara keyŞ olarak koydukları
kotaların zararlı etkilerinin anlatılması;
özellikle Bağ-Kur prim borçlarına ilişkin
düzenlemeler yapılması ve emniyet soruşturmaları
nın kaldırılması çok önemlidir.
Bu tür düzenlemeler Primsiz Ödemeler
Yasa Tasarısı’nda da muhakkak göz önüne
alınmalıdır.
• Bölgeye yönelik sağlık yatırımları artırılmalı
• Bölgede, kamu sağlığına yönelik önlemlerin
alınabilmesi; sağlık hizmetlerine erişimin
daha etkin bir şekilde sağlanabilmesi
ve sağlık alanında yaşanan sorunların (salgı
n hastalıklar, bölge illerinde bebek ölüm
oranlarının yüksekliği, vs.) giderilmesi
için devletin birinci ve ikinci basamak sağ-
lık kurumlarının altyapısını güçlendirmeye
yönelik yatırımlar yapması gerekmektedir.
• Bölgede bilhassa köylerde ve göç sebebiyle
yeni kurulmuş yerleşim birimlerinde birinci
basamak sağlık kuruluşlarının sayısı
artırılmalıdır.
• Küçük bazı ihtilaşar dışında çoğu sağlık
ocağının mahalleyle bütünleşmiş yapısı birinci
basamakta çalışanların bölgede
önemli bir rol oynamasını sağlamaktadır.
Bu kişilerin bölgede sağlık konusunda yapı
lacak düzenlemelerde karar mekanizmaları
na katılması faydalı olacaktır.
• Bölgede personel altyapısını güçlendirmek
üzere, 2001 yılında GAP Bölge Kalkınma
Planı kapsamında hazırlanan Sağlık Sektörü
Raporu’nda9 belirtildiği gibi, bölgede
çalışan personelin özlük ve sosyal hakları
nda gelişmeler sağlanması; bölgede çalı
şmayı teşvik edici önlemler alınması (para,
sosyal imkanlar, lojman imkanlarının
geliştirilmesi, hizmet yılını askerlikte ve
ihtisasa girmede değerlendirme, vs.), he-
129
9 İpekyüz, N., M. Özcan, G. Akay ve N. Aytekin, GAP Bölge Kalkınma Planı Sağlık Sektörü
Raporu, Diyarbakır, 2001.
kimler dışındaki sağlık personelinin bölgedeki
mevcut ve yeni kurulacak sağlık
meslek lisesi mezunları arasından seçilmesi
gibi önlemler alınması gerekmektedir.
• İkinci basamakta görev alan sağlık personelinin
iş yükü ve önyargıları sebebiyle vatandaşa
karşı olumsuz tavır alması çok büyük
bir sorundur. Bölgede çalışan sağlık
çalışanlarının koşullarının düzeltilmesi bu
konuda bazı olumlu etkiler yaratabilir.
• Bölgede büyük bir ikinci basamak hizmet
açığı bulunmaktadır. Mevcut kurumların
geliştirilmesi ve tam teşekküllü hastane sayı
sının çoğaltılması çok önemlidir.
• Bölgede birinci basamak sağlık hizmetleri (prim
şartı olmaksızın) herkese bedelsiz sağlanmalı
• Yukarıda belirtildiği üzere birinci basamak
sağlık kuruluşları (özellikle sağlık
ocakları), bölgede yoksul kesimin, yeşil
kartlılara ek olarak yoksul olup da yukarı-
da belirtilen çeşitli sebeplerle sağlık güvencesi
olmamasına rağmen yeşil kart da
alamayan kişilerin sağlık hizmetlerinden
faydalanabilmesi açısından önemli bir rol
üstlenmektedir. Bu durum, yoksul olması-
na rağmen hiçbir sağlık güvencesi olmayan
kişiler için bir nebze tedavi imkanı yaratsa
da hem sağlık personeli-hasta ilişkisinin
iyilik ve (alınacak ücretten) fedakarlık
yapma - minnettar olma durumunun yarattığı
bir gerilim üzerinden kurulmasına
sebep olmakta hem de hastaların kayıtları
tutulamadığı için hastalıklarının izlenmesine
ve bu kişilere gerekli tedavinin sağ-
lanmasına olanak bırakmamaktadır.
• Yine yukarıda anlatıldığı üzere, hükümet
tarafından önerilen “Sosyal Güvenlik Reformu”
ve “Sağlıkta Dönüşüm Sistemi” tasarı
ları hayata geçirilerek GSS ve aile hekimliğ
i sistemlerinin uygulanmaya başlaması
yla da bu sorunların çözülmesi çok
mümkün görünmemektedir.
• Bu durumda herkesin temel sağlık hizmetlerinden
yararlanmasını sağlayabilmek
amacıyla önerimiz, bölgedeki birinci basamak
sağlık hizmetlerinin prim ödeme şartı
olmaksızın herkese bedava olarak sağ-
lanmasıdır.
• Her basamakta Kürtçe konuşan sağlık personeli
bulunmalı
• Bölgedeki erkeklerin ve genç kadınların
çoğunun Türkçe bilmesine rağmen özellikle
birçok orta yaşlı ve yaşlı kadın ile okul
çağına gelmemiş çocuk Türkçe bilmemektedir.
Sağlık personelinin Kürtçe konuşamaması
durumunda, özel olarak koruyucu
sağlık hizmetleri alanında ve genel olarak
sağlık hizmetlerinin her aşamasında, hastaları
n sağlık personeli ile iletişim kurması
zorlaşmakta ve bu durum bölgeyi olumsuz
biçimde etkilemektedir.
• Bu olumsuzlukların giderilebilmesi için
her basamakta Kürtçe konuşan sağlık personeli
istihdam edilmesini öneriyoruz.
• Birinci basamak sağlık kuruluşlarında “hemşire
yardımcıları” bulunmalı
• Sağlık ocaklarında hastaların sağlık durumları
nın ve ilaçlarının gerekirse evlerinde
takip edilmesi gibi gerekli, ancak
personelin iş tanımı dışında kalan hizmetlerin
sağlanmasının yoğun iş yükü sebebiyle
olanaksız hale geldiği gözlemlenmiştir.
Bu sebeple 5. bölümde belirtilen “sosyal
hizmet karşılığı gelir aktarımı” programı
çerçevesinde birinci basamak sağlık kurumları
nda, belirli bir eğitim aldıktan
sonra yerel halk ile sağlık personeli arasındaki
ilişkiyi sağlamak ve hastaların ilaçları
nın, hastalıklarının seyrinin, vs. takibinden
sorumlu “hemşire yardımcıları” görevlendirilmesini
öneriyoruz.
SOSYAL YARDIM POLİTİKALARI
Dünyada yoksullukla mücadelede kullanılan en
yaygın sosyal politika araçlarından bir tanesi
yoksul vatandaşlara yönelik gelir desteğidir. Bu
tür gelir destekleri bilhassa, Türkiye gibi
GSYİH’si göreceli olarak yüksek olan ve bunun
yanı sıra gelir dağılımının eşitsiz olduğu ülke-
130
lerde, yoksulluğu azaltmada ve bu yolla ekonomik
büyümeye katkıda bulunmakta önemli rol
oynamaktadır. Türkiye’de de, son birkaç yıldır,
Dünya Bankası tarafından Şnanse edilen Sosyal
Riski Azaltma Projesi’nin iki bileşeninden biri
olan Şartlı Nakit Transferi aracılığı ile, yoksullara
doğrudan gelir transferi bir sosyal politika
aracı olarak benimsenmiştir. Şartlı Nakit Transferi
programının hedef kitlesi ekonomik güçlükler
sebebiyle çocuklarını okula gönderemeyen,
düzenli sağlık kontrolü yaptıramayan ve
Türkiye nüfusunun en yoksul % 6’lık kesimine
dahil olan ailelerdir. Her ne kadar Şartlı Nakit
Transferi’nin uygulanmaya başlaması önemli
bir adım olsa dahi, kanımızca Şartlı Nakit
Transferi, kapsamının darlığı sebebiyle, Doğu ve
Güneydoğu Bölgeleri’nde yaşanan yoksulluğa
karşı gerçek bir mücadele aracı olmaktan çok
uzaktır.
Birinci bölümde de gösterildiği gibi, Doğu ve
Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nin hemen hemen
tüm yerleşim birimlerinde yoksulluk seviyeleri
yüksektir: Çalışma kapsamına giren nüfusun
en az % 60’ı yoksulluk seviyesinin altındadır.
Ayrıca 2. ve 3. bölümlerde belirttiğimiz gibi bölgede
yaşayan yoksul gruplar, devlet yatırımları-
nın yetersiz olması sebebiyle istihdam kapasitelerini
geliştirebilecek olan eğitim ve sağlık hizmetlerinden
de yeterince yararlanamamaktadırlar.
Gerek yoksulluğun yaygınlığı, gerek hizmete
erişimin yetersizliği, bölgesel kalkınma projelerine
ket vurmakta ve yoksulluğun kuşaktan
kuşağa aktarılmasına sebep olmaktadır. Eğitim
ve sağlık hizmetlerinin çalışmamızda öngördü-
ğümüz haliyle geliştirilmesinin etkisi ise ancak
uzun dönemde kendini gösterecektir. Tüm bu
sebeplerle kısa dönemde, bölgenin tümünde kamusal
hizmetlerin yaygınlaştırılmasına ek olarak,
kapsamlı bir gelir desteği programı uygulanması
nın gerekli olduğunu düşünüyoruz. Çalı
şmanın bu bölümünde, gelir desteği programları
nın dünyada uygulanma biçimleri tartışılacak,
Türkiye’de uygulanan benzer programlar
değerlendirilecek ve bölgede kalkınma sağlanması
nın ön koşulu olarak uygulanması gerekti-
ğini düşündüğümüz bir gelir aktarımı programı
geliştirilecektir.
1. Dünyada Doğrudan Gelir Transferi
Programları
Dünyada doğrudan gelir transferi uygulamaları,
iş piyasasının değişmesi, gelir dağılımındaki
eşitsizliklerinin büyümesi ve yoksulluğun artması
ile birlikte yaygınlaşmaya başlamıştır.
Dünyanın birçok yerinde, aynı Doğu ve Güneydoğ
u Bölgeleri’nde olduğu gibi nüfusun son derece
kısıtlı bir bölümü formel sektörde iş bulabilmekte,
geri kalanı ise ya işsiz kalmakta ya da
düşük ücretler karşılığında ve dönemsel bazda,
kötü koşullarda çalışmaktadır. Doğrudan gelir
transferleri bilhassa bu tür işsizliğin ve resmi olmayan
iş piyasasının yaygın olduğu ve böylelikle
iş bağlantılı sosyal refah uygulamalarının yetersiz
kaldığı yerlerde yoksulluğa karşı mücadelede
etkin bir sosyal politika aracıdır. Özellikle
çeşitli Güney Amerika ülkelerinde bu tür programlar
yaygındır.
Nüfusunun üçte birinden fazlası yoksul olarak
nitelenen Brezilya, çok sayıda ve çeşitli programı
n birlikte hayata geçirilmesi nedeniyle doğrudan
gelir transferi uygulamasının en iyi örneklerden
birini oluşturmaktadır. Brezilya’daki
programlar kapsamında, yoksul olan yaşlılara,
hamile annelere, 0-6 yaş arası çocuklarının sağ-
lık kontrolleri tam olan ailelere, 7-15 yaş arası
çocukları okula devam eden ailelere, 15-17 yaş
arası çocukları toplumsal faaliyetlere katılan ailelere
ve kırsal kesimde tarım sektöründe çalı-
şanlara farklı miktarlarda doğrudan gelir transferi
yapılmaktadır.10
Brezilya’daki farklı programlardan yararlanabilmek
için gerekli olan koşullar, dünya genelindeki
nakit transferi uygulamalarında kullanı
lan çeşitli şartları özetler niteliktedir. Brezilya’da,
nakit transferleri aşağıdaki şartların bir
veya birkaçına bağlı olarak verilmektedir:
• Hane halkının ya da bireyin gelir düzeyi
üzerinden şartlı yardım;
131
10 Programların ayrıntılı açıklamaları için bkz: Da Silva e Silva, Maria Ozanira. “From A
Minimum Income to A Citizenship Income: The Development of the Income Transfer
Programs in Brazil,” Paper presented to Tenth Congress of the Basic Income European
Network, Barcelona, 19-20 September 2004.
• Eğitim çağındaki çocukların okula devamı
üzerinden şartlı yardım;
• Okul öncesi çocukların sağlık kontrolleri
üzerinden şartlı yardım;
• Hamile anneler, yaşlılar, özürlüler, tarım
işçileri vb. belirli gruplara şartlı yardım;
• Toplumsal faaliyetlere katılım üzerinden
şartlı yardım;
• İkamet edilen bölge üzerinden şartlı yardı
m.11
Dünyadaki Şartlı Nakit Transferi tecrübesi, bu
kapsamda uygulanacak olan programların sürekli
ve formel hedef kitlesinin belirli olmasının
büyük önem taşıdığını göstermiştir. Bu sebeple,
Brezilya’da zaman içerisinde oluşan çeşitli Şartlı
Nakit Transferi programlarının başarı oranları
değişmektedir. Kimi programlar hedef kitlesini
saptamak konusunda başarı gösterirken, kimi
bilgi toplama ve denetleme, kimi ise programa
ayrılan bütçenin büyük çoğunluğunun etkin ve
sürekli olarak hedef kitleye ulaştırılması konusunda
başarı göstermektedir. Eğitim ve sağlık
üzerinden koşullu olan transferler ise, yoksullu-
ğun nesilden nesile aktarımını engellemeyi hedeşediğ
i için birçok uluslararası kuruluş tarafı
ndan desteklenmektedir. Programlardaki başarı
seviyelerinin farklılığı ve programların
farklı kurumsal yapılar içinde uygulanmasının
yarattığı karışıklıklar sebebiyle şu anda Brezilya’da,
tüm bu programların bir çatı altında toplanarak
yeniden düzenlenmesine ve iyileştirilmesine
çalışılmaktadır. Benzer eleştiriler Türkiye
içinde de yapılmakta ve Sosyal Yardımlaşma
ve Dayanışma Genel Müdürlüğü’nün (SYDV),
çeşitli belediyelerin ve STK’ların yaptıkları yardı
mların tek elde birleştirilmesinin, bu tür gelir
transferlerini daha etkin kılacağı, yapılan mülakatlarda
sıklıkla dile getirilmektedir.
Nakit transferleri ile ilgili olarak yapılan en yaygı
n eleştiri, bu programların bağımlılık ve tembellik
yarattığı yönündedir. Bu eleştirilerde, gelir
yardımı alan bireylerin, iş aramaktan vazgeçecekleri
ve bu yardıma bağımlı kalacakları öne
sürülmektedir. Ancak, gelir yardımlarının her
koşulda, asgari ücretten düşük olduğu ve geçinmek
için tek başına yeterli olmadığı göz önünde
bulundurulursa, bireylerin sadece gelir yardımı-
na güvenerek bolluk, refah ve tembellik içine yaşayacakları
Şkrinin gerçekçi olmadığı açıktır.
Tam tersine bir sosyal politika aracı olarak düşünüldüğ
ünde, doğrudan gelir transferleri, çoğu
zaman hiçbir geliri olamayan kişilerin iş aramak
ve başka kurumsal hizmetlerden yararlanabilmek
için gerekli olan giderlerini (yol parası, evrak
toplama, fotokopi paraları vs.) karşılayabilmelerini
sağlayarak, katkı alan kişilerin hareketliliklerini
artırmaya yarar. Buna ek olarak, bu
tür katkılar kesintisiz olduğunda, hak sahiplerinin
güvenini artırmaya ve küçük girişimcilik
için gerekli olan riski almalarına imkan sağlar.
Kaldı ki, bölgede yapılan araştırmada, bölgedeki
yoksulluğun sebebinin işsizlik kadar, varolan dar
emek piyasasının ürettiği koşulların kötülüğü ve
ücretlerin düşüklüğü olduğu da görülmüştür.
Örneğin saha araştırmamız sırasında Adıyaman’ı
n ya da Van’ın yoğun göç almış mahallelerinde,
çok büyük kısmı işsiz olan erkeklerin her
sabah, yaklaşık 45 dakika yürüyerek, şehir merkezindeki
işçi kahvelerine gittiklerine ve akşama
kadar bu kahvelerde bir iş bulma umuduyla
bekledikten sonra çoğunlukla hayal kırıklığıyla
evlerine döndüklerine tanık olduk. Yine Van’ın
yoksul mahallelerinde yaptığımız görüşmelerde
kadınların günlük 5 YTL yevmiye ile pancar tarlaları
nda ya da inşaat temizliğinde, akşama kadar
çalıştıklarını ve böylesi ağır işlerde bu kadar
az parayla çalışmayı kabul etmelerine rağmen
çoğunlukla iş bulamadıklarını öğrendik. Adıyaman’da
görüşme yaptığımız lise mezunu bir
genç kadının, haftada 6 gün ve günde 12, hatta
bazı günler 18 saat çalışmasına rağmen ayda 290
YTL gibi “iyi” bir ücret aldığı için kendisini oldukça
şanslı gördüğünü gözlemledik. Diyarbakı
r’da beş kız çocuğunu okutan boşanmış bir kadı
nın, aldığı Şartlı Nakit Transferi yardımıyla
ancak yiyecek giderlerinin bir kısmını karşılayabildiğ
ini, bu sebeple kız kardeşlerinin çocuk bakı
cılığından kazandıkları paranın, kısmen ve
132
11 Brezilya’da yerel/bölgesel idarelerin sadece belli yoksul bölgelerde uyguladığı programları
n yanında, Bolsa Familia gibi ulusal programların da yoksul olan kuzey ve doğu bölgelerinde
daha yoğun ve etkin olarak uygulandığı görülmektedir: Castaneda, T., et al.
Designing and Implementing Household Targeting Systems: Lessons form Latin
American and the United States, World Bank, Washington D.C., 2005.
büyük kavgalarla olsa bile, ona da aktarılması sayesinde
hayatını idame ettirebildiğine dair hikayesini
dinledik. Gene Diyarbakır’da genç erkeklerle
yapılan toplu mülakatlarda defalarca, herhangi
bir gelir transferinin ancak minimum bir
güvence sağlayabileceği, asıl önemli olanın insanı
n kendine güvenini ve çevreye aidiyetini güçlendirecek
iş yapabilme imkanı olduğu söylendi.
Bu tür gözlemler, yerel düzeyde memurlarla yapı
lan mülakatlarla da güçlendirildi. Bir yandan
her türlü yardıma çok büyük bir talep olduğundan
şikayet eden memurlar, bir yandan da bu tür
yardımlara talebin, bölgedeki koşullardan ve
yardımların kısıtlılığından kaynaklandığını ve
insanların bu yardımlara rağmen iş bulmak için
Türkiye’nin her yanına mevsimlik işçi olarak
gittiklerini ve her türlü işi koşulsuz kabul ettiklerini
belirttiler. Öğretmenler, yoksul nüfusun
belli aylarda işçi simsarları aracılığı ile Türkiye’nin
çeşitli yerlerine akmasının en büyük etkisinin
eğitimin aksaması olarak hissedildiğini,
sağlık çalışanları ise ağır iş koşullarının yarattığı
kronik hastalıkların, bölgede en önemli sağlık
sorunlarından biri olduğunu söylediler.
Gerçekten de 2002 yılı DİE Hane Halkı Araştırması’
nın sonuçları, Türkiye’de ve dünyada
varolan genel kanının, yani yoksulluk ve işsizli-
ğin birbiriyle yakından ilişkili olduğuna dair
inanışın çok da doğru olmadığını göstermektedir.
Yani yoksulluğun veya doğrudan gelir transferine
bağımlılığın tembellikle bir ilgisi bulunmamaktadı
r. Türkiye’de yoksulluk oranı işsizler
arasında yüzde % 32,41 iken çalışanlar arasında
% 22,73’tür. Türkiye’de ücretli maaşlı kesimin
% 20,87’si, kendi hesabına çalışanların ise,
% 24,38’i yoksuldur. Kendi hesabına çalışan kadı
nlar arasında yoksulluk oranının % 28,05 oldu-
ğunu da belirtmek gerekir. Bugün yoksullar arası
nda enformel istihdamın gittikçe yaygınlaştığı
dünya koşullarında, yoksulluk seviyesinin üstüne
çıkmak için hem doğrudan gelir transferi hem
de çalışmak şart görünmektedir. Ayrıca, bölgeye
doğrudan gelir transferi aracılığı ile para akışı
sağlanması, alım gücünün artırılması sonucu bir
çarpan etkisi yaratarak ekonominin canlanması-
na, küçük girişimciliğin artmasına ve dolayısıyla
bölgenin özel sektör için daha cazip hale gelmesi
sonucu iş olanaklarının artmasına da katkıda bulunma
potansiyeli taşımaktadır.
Formel istihdam alanının gittikçe daraldığı bölgede,
bizim öngördüğümüz girişim, tüm yoksulları
kapsayacak bir nakit transferi uygulaması-
dır. Bölgede Brezilya’dakine benzer ve aşağıda
anlatılacak türde bir gelir aktarımı yapılması, bu
yardımı alanların hak etmek için herhangi bir
şey yapmadığına dair eleştirilere maruz kalabilir.
Ancak dünyada belli bir bölgede yaşamanın,
bu tür coğraŞ temelde belirlenen aktarımlara
şart olarak görüldüğü birçok program vardır.
Kısa dönemde bu programın, çalışma kapsamına
giren tüm illerde uygulanmasını öneriyoruz.
Ancak uzun dönemde devlet yatırımlarının 2. ve
3. bölümlerde anlatıldığı gibi artırılmasıyla, bölgenin
cazibe merkezi haline gelecek ve ekonomisi
göreceli olarak düzelecek yörelerinde uygulamalar
kısıtlanabilir. Böyle bir programın Türkiye’nin
tüm yoksul bölgelerinde gerçekleşmesi
ise kanımızca ideal olandır.
2. Türkiye’de Mevcut Eğilimler
Türkiye’de de halihazırda uygulanmakta olan
çeşitli gelir yardımı ve Şartlı Nakit Transferi
programları bulunmaktadır. Bunlar, 2022 sayılı
kanunla verilen yaşlı ve özürlü yardımları ile
Dünya Bankası’nın Sosyal Riski Azaltma Projesi
(SRAP) kapsamında uygulanan Şartlı Nakit
Transferi programıdır. Bu programların kapsamı,
işleyişi ve bunlara ilişkin sorunların değerlendirilmesine
aşağıda ayrıntılı olarak yer verilecektir.
2.1 Yaşlı ve Özürlü Aylıkları
Türkiye’de toplam nüfusun yaklaşık % 6’sını 65
yaş üstü yaşlı nüfus oluşturmaktadır (DİE, 2000).
Bu yaşlı nüfus, çeşitli sosyal güvencelerden yararlanma
durumlarına göre ayrıştırıldığında,
yaşlı nüfusun % 29’unun SSK, Bağ-Kur ve
Emekli Sandığı’ndan maaş, % 7’sinin ise gazi aylığı
aldığı görülmektedir. Türkiye’deki mevcut
sosyal güvenlik kapsamının çok önemli bir nüfusu
dışarıda bıraktığı göz önünde bulundurulduğ
unda, yaşlı nüfusun yaklaşık üçte ikisinin
133
sosyal güvenlik kapsamı dışında kalması şaşırtı-
cı değildir. Ancak aktif işgücünün içinde yer
alamayan ve yaşlılıktan kaynaklanan çeşitli sağ-
lık sorunları sebebiyle bakıma, sağlık güvencesine
ve çalışma karşılığı olmayan bir gelire daha
fazla ihtiyaç duyan yaşlı kimseler için, hiçbir
sosyal güvencelerinin olmaması çok vahim sonuçlar
yaratabilmekte, bu durum kişileri tamamen
çocuklarına ve akrabalarına bağımlı ve kı-
rılgan hale getirmektedir. Benzer bir durum
Türkiye nüfusunun % 2,5’ini oluşturan engelli12
vatandaşlar için de geçerlidir.
Bu anlamda, 1976 yılında yürürlüğe giren ve yaşlı,
kimsesiz ve engelli vatandaşlara aylık bağlanması
nı öngören 2022 sayılı kanun kapsamında
verilen 63 YTL’lik aylıklar, hiçbir sosyal güvencesi
olmayan, yoksul yaşlıların ve engellilerin
yaşadığı zorlukların giderilmesi yolunda önemli
bir adım sayılabilir. Herhangi bir doğrudan geliri
ve kendisine kanunen bakmakla yükümlü
kimsesi olmayan, hiçbir sosyal güvenlik kuruluşuna
bağlı olmayan ve muhtaçlığını il ve ilçe heyetlerinden
alacakları belgelerle kanıtlamış olan
65 yaş üstü kişiler ile yine yoksulluğu ve engellilik
durumu ilgili kurumlarca kanıtlanmış 18 yaşı
nı doldurmuş engelli vatandaşlara verilen bu
aylıklar 2005 yılı itibarıyla yaşlı nüfusun yaklaşı
k % 25’ine (1.050.852 kişi) ve engelli nüfusun
yaklaşık % 18’ine (279.605 kişi) ulaşmıştır. Ayrıca
Temmuz 2005’te kabul edilen yeni Özürlüler
Kanunu’yla 18 yaşından küçük engellilerin de
kapsam altına alınması ve bu kişilere 126 YTL
aylık ödenmesinin öngörülmesi de olumlu bir
gelişme olarak kabul edilebilir.
Bu yasalar ile yoksul yaşlı ve engelli vatandaşlara
asgari bir gelir desteği ve güvencesi sağlanmış
olsa da, bu yasa ve yasanın uygulanışı ile ilgili
dikkat çekilmesi gereken bir takım sorunlar vardı
r. Bu anlamdaki en önemli sorun, yasanın
“muhtaç”13 tanımındaki yoruma açık ifadeler
nedeniyle yoksul olmalarına rağmen, bazı yaşlı
ve engelli vatandaşları dışarıda bırakmasıdır.
Uygulamada, özellikle “muhtaç” durumun tespitinde,
devlet çalışanları tarafından, “yeterince
muhtaç” olmadıkları düşüncesinden hareket ile
“devlete yük olmamaları” için, bazı kişilere bu
aylıkların bağlanmaması söz konusu olabilmektedir.
Ayrıca 2005’te çıkan “torba yasa”yla, 900.000
yoksul yaşlının yeşil kart ve yaşlılık aylığı, yani
yaşlılıkta ciddi bir biçimde gerekli olan sağlık
masraşarı ve yaşama geliri arasında seçim yapmak
zorunda bırakılmaları çok ciddi bir sorundur.
Yaşlıların yapmak zorunda bırakıldıkları bu
gibi bir seçim, sosyal devlet ilkelerine ters düşmekte
ve zaten mağdur olan bu kesimin daha da
mağdur bir duruma düşmesi tehlikesini doğurmaktadı
r.
Özürlüler için ise en önemli sorun sözü edilen
aylık ödemenin yeteri kadar duyurulmamasıdır.
Yoksul ve özürlü bir fert barındıran haneler arası
nda 2022 sayılı kanundan haberdar olmayanlar
çoğunluktadır. Bu bağlamda gerekli olan, dayanı
şma vakfı müdürlükleri, toplum merkezleri,
belediyeler ve STK’lar tarafından bir bilgilendirme
kampanyası başlatılmasıdır.
2.2 Şartlı Nakit Transferi
2004 yılında Dünya Bankası desteği ile uygulamaya
konan SRAP’nin iki bileşeninden biri olan
Şartlı Nakit Transferi programı, SYDGM tarafı
ndan yerel vakışar aracılığıyla yürütülmektedir.
Yoksul ailelere yapılan hamilelik yardımları
ile okul öncesi yaştaki çocukların sağlık kontrolü
ve okul yaşındakilerin de düzenli olarak okula
gönderilmeleri koşuluyla verilen çocuk yardı
mlarını kapsayan bu tip koşullu yardımlar,
Türkiye’de ilk kez uygulamaya konmuştur. Ancak
SRAP uygulaması sürekli bir devlet yardımı
olarak kanunlaştırılmamıştır. 2005 yılı bitiminde
sonlandırılması planlanan SRAP uygulamaları
nın, program için aktarılmış olan fonun tamamı
harcanana dek sürdürülmesine karar verilmiştir.
Saha çalışması sırasında, vakıf çalışanları
yla yapılan görüşmelerde, Şartlı Nakit
Transferi yardımlarının kesilmesinin bölgede
çok önemli bir sorun teşkil edeceği ve devlete
134
12 Bu tanımın içine ortopedik, görme, işitme, dil ve konuşma ve zihinsel engelli nüfus
girmektedir.
13 Yukarıdaki tanımlama burası için de geçerli.
karşı büyük bir güvensizliğe sebep olmasının yanı
sıra, şu an için bu yardım sayesinde bazı asgari
ihtiyaçlarını karşılayabilen kesim için yıkıcı
bir etki yaratacağı belirtilmiştir.
Tablo 4.13’te görüldüğü gibi, bölgedeki Şartlı
Nakit Transferi uygulamaları, Türkiye geneline
göre daha yaygındır. Türkiye toplam nüfusunun
yalnızca % 3,31’i Şartlı Nakit Transferi’nden faydalanı
rken, bu oran çalışma kapsamına giren illerin
toplamında % 14,78’dir. Ayrıca tüm bu illerde
Şartlı Nakit Transferi başvurusu yapanları
n % 60’dan fazlasının hak kazandığı saptanmı
ştır. Hakkari ve Şırnak’ta bu oran % 50’ye yaklaşı
rken, çalışma kapsamındaki 21 ilin 12’sinde
bu oran % 15’in üstündedir. Ancak, bu illerin
toplamında yoksulluk sınırı altında yaşayan kesimin,
nüfusun en az % 60’ını oluşturduğu düşünülürse,
uygulamanın hedef kitlesinin tümüne
ulaşamadığı söylenebilir.
Şartlı Nakit Transferi uygulamaları şu an itibarı
yla bazı önemli sorunlar barındırmaktadır.
Bunlardan ilki, hak kazananları belirleme süreçleriyle
ilgilidir. SYDGM tarafından yürütülen
Şartlı Nakit Transferi uygulamasından faydala-
135
TABLO 4.13: ŞARTLI NAKİT TRANSFERİ’NİN İLLERE GÖRE DAĞILIMI
İLLER TOPLAM HANE HAK EDEN HANE HAK EDEN HANELERİN BAŞVURAN GERÇEKLEŞEN EĞİTİM FAYDA SAĞLIK FAYDA
SAYISI SAYISI TOPLAM HANELERE HAK EDEN FAYDA SAHİBİ SAHİBİ/TOPLAM SAHİBİ/TOPLAM
ORANI (%) ORANI SAYISI FAYDA SAHİBİ FAYDA SAHİBİ
ADIYAMAN 104.577 18.786 17,96 74,68 61.110 67,70 32,30
AĞRI 70.475 11.149 15,82 65,82 21.255 59,31 40,69
ARDAHAN 24.778 1.212 4,89 60,06 2.474 88,92 11,08
BATMAN 61.550 17.819 28,95 82,50 70.895 57,45 42,55
BAYBURT 17.940 1.409 7,85 66,40 3.788 63,99 36,01
BİNGÖL 39.870 6.471 16,23 63,43 15.121 67,82 32,18
BİTLİS 49.046 5.738 11,70 81,69 17.162 59,95 40,05
DİYARBAKIR 205.208 34.014 16,58 79,95 99.004 74,87 25,13
ERZİNCAN 61.028 1.811 2,97 51,79 4.953 64,97 35,03
ERZURUM 163.147 9.601 5,88 63,53 24.290 66,55 33,45
GÜMÜŞHANE 35.035 2.424 6,92 60,90 6.190 59,03 40,97
HAKKARİ 27.400 11.707 42,73 86,35 33.695 56,47 43,53
IĞDIR 28.167 2.824 10,03 74,67 7.464 60,05 39,95
K.MARAŞ 185.792 15.423 8,30 63,86 44.018 66,95 33,05
KARS 55.506 8.324 15,00 72,38 21.673 72,92 27,08
MARDİN 92.440 15.874 17,17 75,44 52.094 61,01 38,99
MUŞ 55.926 9.357 16,73 69,09 29.149 52,46 47,54
Ş.URFA 210.046 24.636 11,73 79,30 29.418 55,45 44,55
SİİRT 34.873 7.737 22,19 79,65 57.619 82,42 17,58
ŞIRNAK 39.873 19.137 47,99 79,85 62.349 52,35 47,65
VAN 118.514 24.649 20,80 70,82 71.155 51,20 48,80
BÖLGE 1.681.191 250.102 14,88 74,16 734.876 63,30 36,70
TÜRKİYE 15.416.419 510.759 3,31 56,74 1.396.498 66,87 33,13
Kaynak: SRAP İstatistikleri
nabilmek için eğitim veya sağlık yardımı talep
edilen her çocuk adına, bir başvuru formu doldurulması
gerekmektedir. Başvuru formlarında,
başvuru sahibinin, sosyal güvenlik durumu, geliri,
mülkiyeti, eşinin ve çocuklarının demograŞk
nitelikleri ile yaşanan evin durumuna dair sorular
bulunmaktadır. Bu formlar vakışardan alı-
nabildiği gibi, okullardan, sağlık kurumlarından
ve mahalle muhtarlıklarından da edinilebilmekte
ve bu kurum çalışanlarının yardımıyla
doldurulmaktadırlar.
SYDGM ve Dünya Bankası’nın öngördüğü Şartlı
Nakit Transferi sistemi, başvuru formlarındaki
bilgilerin bilgisayar aracılığı ile SYDGM’ye
aktarılmasına ve hak sahiplerinin belli bir puanlama
formülüne göre merkez tarafından belirlenmesine
dayalıdır. SRAP yetkilileri, Şartlı Nakit
Transferi’ne hak kazanan kişileri puanlandı
rmaya yönelik kriterlerin herkesçe bilinmesinin,
sistemi yanıltmaya yönelik eğilimler yaratacağı
endişesiyle, bu kriterleri gizli tutmaktadı
rlar. Kriterlerin gizli tutulması ve puanlandırmanı
n merkezde yapılması, aynı zamanda, sahada
çalışanların keyŞ kararlar almasını engelleme
amacını da taşımaktadır. Yeşil kart gibi yerel
düzeyde karara bağlanan uygulamalara dair,
halk arasında sürekli “hak etmeyenlerin” devlet
görevlileri ile kurdukları ilişkiler aracılığı ile yeşil
kart aldığına ve asıl “hak edenlerin” yeşil kart
alamadığı dedikodularının yoğunluğu göz önüne
alınırsa, Şartlı Nakit Transferi yardımı alacakları
n merkezde belirlenmesinin aynı zamanda,
yerel düzeyde çalışan görevlileri sorumluluktan
kurtararak, halkla karşı karşıya gelmelerini
engellediği düşünülebilir. Öte yandan, kriterlerin
gizli tutulması ve puanlandırmanın merkez
tarafından yapılması bazı durumlarda yerel düzeyde
çalışanların rahatsızlığına sebebiyet verirken,
bazı durumlarda ise keyŞ karar alınmasını
tam olarak engelleyememektedir.
Yapılan görüşmelerde Şartlı Nakit Transferi
formlarının dağıtımı, teslimatı ve bilgilerin bilgisayara
geçirilmesi ile sorumlu olan görevlilerin
bir kısmı, merkezde uygulanan puanlandırma
sistemini anlayamadıklarından ve bu sistemin
birçok ihtiyaç sahibini dışarıda bıraktığından
şikayetçi oldular. Ayrıca puanlama sisteminin
tüm Türkiye’de aynı şekilde uygulanması ve
bölgesel koşulları dikkate almaması da başka bir
yakınma sebebidir. Vakıf çalışanları, programın
nasıl çalıştığına, başarılı ve başarısız olduğu
alanlara ilişkin, kendilerinden bilgi alınmaması
ndan ve Şartlı Nakit Transferi sürecinin oluşması
nda dışarıda bırakılıp sadece bilgi toplayan
ve para dağıtan konumuna itilmekten duydukları
rahatsızlıkları dile getirmişlerdir. Tüm bu
sebeplerle, çeşitli düzeylerde Şartlı Nakit Transferi
sürecine dahil olan yerel memurlar, farklı
yollarla Şartlı Nakit Transferi’nin karar mekanizmaları
nı etkilemeye çalışmakta, bu da bazı
keyŞ tutumlara yol açmaktadır.
Bu yollardan bir tanesi Şartlı Nakit Transferi
programının açıklamış olduğu % 6’lık orana referansla
mümkün olmaktadır. Konuştuğumuz
Şartlı Nakit Transferi yetkililerinin bir kısmı bu
oranı, programın her ilin en yoksul % 6’sını hedeşediğ
inin göstergesi olarak yorumlamakta ve
başvuran adayların bazılarını bilgisayar sitemine
girmeden elemekteydiler. Bazıları ise Şartlı
Nakit Transferi’ni hak edenlerin kim olduğuna
tamamen kendilerinin karar verdiğini düşünmekte
ve kendi illerinde sadece uygun olduğunu
düşündükleri kişilerin isimlerini bilgisayara girmekteydiler.
Bu kişiler, özellikle Sosyal Yardımlaşma
ve Dayanışma Fonu’nun yardım vermekte
kullanageldiği kriterleri (hastalık, dulluk gibi)
Şartlı Nakit Transferi’ne başvuranlardan hangilerinin
bilgilerini bilgisayara geçirecekleri konusundaki
kararlarında kullanmaktaydılar.
Şartlı Nakit Transferi uygulamalarının merkezyerel
arasında yarattığı gerilimin çok daha trajik
boyutlara ulaştığı başka bir sorun ise, kararların
merkezden alınmasının vatandaşlara iyi anlatı-
lamaması veya anlatılsa dahi, yerel düzeyde tepkilerini
gösterecekleri bir karar mercii olmaması
sebebiyle, vatandaşların tepkilerini yardımı
dağıtanlara yöneltmesidir.
Şartlı Nakit Transferi programı, dağıtılan yardı-
mın yardıma hak kazanmış çocukların anneleri
adına Ziraat Bankası’nda açılan hesaplar aracılı-
ğı ile transfer edilmesini öngörmektedir. Ancak
136
bölgede böyle bir programın öngörüldüğü şekilde
uygulanması mümkün olmamıştır. Bunun sebebi,
bölgede yaşayan yoksulların, özel olarak ise
kadınların kurumsal deneyiminin olmaması,
çoğu zaman okuma yazma ve Türkçe bilmemesi
ve gene yoksulluk sebebiyle şehirdeki banka şubelerine
gitmek için gerekli ulaşım parasından
dahi yoksun olmalarıdır. Çoğunlukla kendi yoksulluk
döngüleri içinde bir zamansallıkla yaşayan
ve kentin kurumsal zamansallığına da alışık
olmayan bu kadınlar, yardımın ne aralıklarla ve
ne zaman verildiğini bir kurumsal önderlik olmadığı
sürece takip edememekte ve bu da bazen
yardımların düzensiz alınmasıyla, bazen ise kadı
nların her ihtiyaç duyduğunda kurumlara başvurması
yla sonuçlanmaktadır.
Tüm bu faktörler göz önüne alındığında değişik
illerde, değişik dağıtım yolları uygulanmaya
başlanmıştır. Örneğin Diyarbakır’da, gelen eğitim
yardımları okul müdürlerinin hesabına yatmakta
ve bu parayı okul müdürleri hak edenlere
ulaştırmaktadır. Bilhassa böyle durumlarda müdürler
okulların birer yardım kurumuna dönmesinden
ve para almayan ailelerin kendilerini
suçlamalarından duydukları rahatsızlıkları sıklı
kla dile getirmişlerdir.
Van’da ise, kadınların Ziraat Bankası’na gitmesi
kadınların toplumsal hayata katılması açısından
önemli bulunmuş ve bunun için kadınların bankadan
kolay hizmet almasını sağlayacak bir yöntem
geliştirilmesine çalışılmıştır. Buna göre, hak
sahibi çocukların anneleri, hak sahibi oldukları-
nı muhtardan öğrenmektedirler. Bankada yığılmayı
önlemek için mahallelerin bankadan para
çekecekleri günler sıraya konularak, paranın çekilme
günü ve saati muhtarlar aracılığıyla dağı-
tılan kartlarla hak sahiplerinin annelerine bildirilmektedir.
İlk anda bu yöntem akla yatkın da
gelse, Van’da sistem büyük zorluklara sebep olmuştur.
Şartlı Nakit Transferi’ne hak sahibi olma
durumu muhtarlar tarafından halka bildirildiğ
i için, muhtarların evi önünde izdiham yaşanmakta
ve muhtarların evi tarafımızdan da
gözlendiği üzere izdiham sırasında büyük zarar
görmekte, pencereleri ve duvarları yıkılmaktadı
r. Bundan daha da vahimi Şartlı Nakit Transferi’ne
hak kazanamayan bir ailenin Van’daki
bir muhtarı öldürmesidir. Bir diğer deyişle Şartlı
Nakit Transferi dağıtımlarının kararını vermemesine
rağmen, bölgedeki talebin yüksekli-
ğinin ve arzın azlığının ceremesini, yerel dağıtı-
cılar çekmektedir. Gerçekten de konuşulan
muhtarlar, mahallerinde Şartlı Nakit Transferi’nin
neye göre verildiğini anlayamadıklarını,
aileler arasında çok küçük farklar bulunduğunu,
herkesin yoksul ve muhtaç olduğunu vurgulamı
ş; birilerini seçen bir sistemdense hiç yardım
verilmemesini tercih edeceklerini söylemişlerdir.
Aynı yaklaşım Diyarbakır’da da dile getirilmiştir.
Çatışma sonrası göçün yoğun olduğu mahallelerde,
bilhassa yasal düzlemde garanti altı-
na alınmış tazminat haklarının hala sunulmaması,
yerel belediyelere altyapı ve diğer sorunlar
için yeterli fon ayrılmaması ve devlet tarafından
sosyal altyapı yatırımı yapılmaması ise, bu yardı
mların yarattığı izdihamı ve yardımların kı-
sıtlılığını, vatandaşların, fazladan bir aşağılama
olarak algılamasına yol açmaktadır. Tüm bu sebeplerle,
bu yardımların kapsamlı olması, miktarı
nın artırılması, düzenli olması ve başka herhangi
bir politikanın yerini almaya yönelik olarak
tasarlanmadığının iyi anlatılması çok önemlidir.
Şartlı Nakit Transferi’nin bir diğer önemli sorunu
verilen tutarların azlığıdır. Program dahilinde,
ilköğretimdeki kız öğrencilere her ay 22
YTL, erkek öğrencilere 18 YTL, ortaöğrenimdeki
kız öğrencilere 39 YTL, erkek öğrencilere 28
YTL, 0-6 yaş grubu sağlık kontrolü yapılan çocuklara
ve bebek bekleyen kadınlara ise 17 YTL
yardım yapılmaktadır. Bu tutarlar ilk çocuk için
verilen rakamlar olup, sonraki çocuklar için
düşmektedir. Bu durumda, bölgede, örneğin beş
çocuğu olan ve çocuklarının hepsi en iyi şartlarla
yardımdan yararlanan bir ailenin geliri dahi
asgari ücretin yarısından azdır.
Gerek Şartlı Nakit Transferi projesinin Tablo
4.13’te gösterilen istatistiksel verilerinden, gerekse
saha araştırmalarındaki bire bir görüşmelerden
çıkan sonuç, Şartlı Nakit Transferi’nin
eğitim alanındaki yardımlarının etkin bir biçimde
duyurulup kayda değer sayıda haneye ula-
137
şabildiği yönündedir. Ancak gebelik ve sağlık
alanındaki yardımlar yeteri kadar duyurulmamakta,
hatta bazı SYDV’ler tarafından doğum
oranlarını artırdığı gerekçesiyle hiç uygulanmamaktadı
r. Bölgede çalışan bazı sağlık personeli
gebelik yardımına karşı çıkarak, bu yardımın
duyurulmamasını özellikle istemişlerdir. Diyarbakı
r’da da bu yardımdan pek çok kimsenin haberi
bulunmamaktadır. Hatta bölgede bir muhtarla
yapılan görüşmede bizim ısrarlarımız sonucu
muhtar vakfı aramış ve vakıftan böyle bir
yardımın olmadığı söylenmiştir. Oysa, istatistiksel
olarak Türkiye ve bölgede doğum oranlarının
düştüğü bilinmektedir ve insanların ayda 17 YTL
için çocuk sahibi olmak isteyecekleri iddiası pek
gerçekçi gözükmemektedir. Bu sebeple, kanı-
mızca bu istatistikler sağlık görevlileriyle paylaşı
lmalı ve görevliler program konusunda bilgilendirilerek
katılımları sağlanmalıdır.
Şartlı Nakit Transferi yardımlarının bir diğer
sorunu yardımların düzenli olmamasıdır. Şartlı
Nakit Transferi programında, nakit transferlerinin
devamlılığı, eğitimin devamlılığına ve
sağlık kontrollerinin düzenli olarak yapılmasına
bağlıdır. Bu anlamda transferin devam etmesi
için okullardan, sağlık ocaklarından ve vakışardan
merkeze geri bildirim esastır. Ancak bazı
durumlarda bilgisayarların çalışmamasının ya
da örneğin, sağlık kurumlarındaki iş yoğunlu-
ğunun geri bildirimin düzenli olmasını engellediğ
i belirtilmiştir. Her ne kadar bu tür durumları
n sıkça yaşanmadığı söylenmiş olsa da, bu yardı
ma güvenen aileler için böyle hataların yıkıcı
bir etki yaratacağı açıktır.
SRAP projesinin geçici olmaktan çıkarılıp, devlet
politikasının bir parçası haline getirilerek sürekli
kılınması, yoksulluğun giderilmesi ve varolan
sisteme güven sağlanması açısından çok
önemlidir. Zira, yoksulluğu yaratan en önemli
faktörlerden biri gelir yetersizliğinin yanı sıra,
düzenli gelir konusundaki belirsizlik ve buna
bağlı olarak gelecek konusundaki güvensizliktir.
Yukarıda da belirtildiği gibi bölgede yapılan görüşmelerde
Şartlı Nakit Transferi’nden yararlanan
birçok kişi ve bazı SYDV yetkilileri bu programı
n geçici olması konusundaki endişelerini
dile getirmiş ve bu sebeple etkinliğini sorgulamı
şlardır. Bize göre SRAP projesinin birkaç yılla
sınırlı kalmayıp düzenli hale getirilmesi zorunludur.
Ancak Şartlı Nakit Transferi projesi, öngördü-
ğümüz geniş kapsamlı gelir transferi programı-
nın yerini tutamaz. Bu, kapsamının darlığı ve
yapılan ödeme tutarlarının düşüklüğü kadar,
projenin mantığından da ileri gelmektedir. Proje,
gelir aktarımını bir davranış değişikliği yaratmak
amacıyla gerçekleştirmektedir. Şartlı Nakit
Transferi’ne hak kazanan ailelerin eğitim ve
sağlık alışkanlıklarını değiştirmeleri hedeşenmektedir;
fakat bu hedefe ulaşıldığı takdirde
yoksulluğun yenilebileceğine dair bir kanıt yoktur.
Ayrıca sağlık ve eğitim hizmetlerinin arzı da
yetersizdir; bu hizmetlere ulaşılabilirliğin yeni
yatırımlar ve düzenlemelerle sağlanması gerekmektedir.
Bölgedeki sorun yatırım eksikliği, düşük
yoğunluklu çatışma ortamının yarattığı zarar
ve güvensizlik ile formel istihdam olanakları
nın kısıtlılığı olarak tanımlandığında, kanı-
mızca nakit transferinin sadece “bölgede yaşama
ve yoksulluk sınırının altında olma” şartına bağ-
lı olarak yapılması anlam kazanmaktadır.
2.3 Mevcut Nakit Transferi
Uygulamalarına İlişkin Önerilerimiz
• Yaşlı ve özürlü aylıklarına ilişkin sorunlar giderilmeli
• 2022 sayılı kanunla verilen yaşlı ve özürlü
aylıkları ile ilgili en önemli sorunlar, yasanı
n “muhtaç” tanımındaki yoruma açık
ifadeler nedeniyle yoksul olmalarına rağ-
men bazı yaşlı ve engelli vatandaşları dışarı
da bırakması ve 2005 yılında yürürlüğe
giren “torba yasa” ile yaşlılık aylığı almanı
n yeşil kart alma önünde bir engel teşkil
eder hale gelmesidir. Bu kapsamda, söz konusu
yardımları düzenleyen yasaların tüm
muğlaklıkları giderilecek şekilde yeniden
düzenlenmesini ve bu aylıkları alan kimselerin
yeşil kart alması önündeki engellerin
kaldırılmasını öneriyoruz.
• Ayrıca, 2022 sayılı kanunun hak edenlere
sistemli ve yaygın bir şekilde duyurularak
138
hak sahiplerinin yardımlara erişiminin
sağlanması konusundaki eksilikler de giderilmelidir.
• Dünya Bankası’nın Sosyal Riski Azaltma Projesi
kapsamında uygulanan Şartlı Nakit Transferleri
daha şeffaf hale getirilerek uygulanmaya
devam etmeli
• Yukarıda da belirtildiği üzere, Şartlı Nakit
Transferi şu anda Dünya Bankası kredisi ile
uygulanan ve Türkiye genelindeki en yoksul
% 6’lık kesime ulaşmayı hedeşeyen geçici
bir programdır ve Dünya Bankası deste-
ği bitiminde hükümet tarafından sürdürülüp
sürdürülmeyeceği de belirsizdir.
• Şartlı Nakit Transferi’ne kimin hak kazanacağı
ile ilgili değerlendirme kriterleri
şeffaf değildir ve Şartlı Nakit Transferi’ne
başvuranlar genelde muhtarların, yerel
yetkililerin, okul müdürlerinin keyŞ bir
şekilde eleme yapmalarından şikayet etmektedirler.
• Programın daha istikrarlı ve öngörülebilir
bir hale gelmesi için kriterler şeffaşaştırı-
lıp keyŞ uygulamaların önü alındıktan
sonra Şartlı Nakit Transferi programının
devam ettirilmesi gerektiği görüşündeyiz.
3. Önerilen Doğrudan Nakit Transferi
Programı
Türkiye’de sosyal politika alanı büyük çoğunlukla
formel sektöre yönelmiştir. Sosyal harcamalar
içinde en büyük kalem Emekli Sandığı,
Sosyal Sigortalar Kurumu ve Bağ-Kur’a bağlı
olarak çalışanlar ve bunların bakmakla yükümlü
olduğu kişiler ile bu kurumlardan emekli olmuş
kişilere yönelik emeklilik maaşları ve sağlık
hizmetleridir. Oysa formel sektörün kapsadığı
nüfus, özellikle çalışmanın kapsamı alanındaki
bölgede, seçkin bir azınlığı oluşturmaktadır.
Ekonomik dönüşüm süreci de çalışanların giderek
daha az oranda formelleşeceğini göstermektedir.
Daha önceki dönemlere nazaran istihdamı
n sürekliliği azalmış, enformel çalışma yaygı
n hale gelmiştir. Bölgedeki dinamikler göz
önünde bulundurulduğunda da formel sektörün
ileride daha çok önem kazanacağını söylemek
mümkün görünmemektedir. Bu nedenle nüfusun
büyük bir kısmına ulaşması amaçlanan bir
sosyal politikanın istihdama bağlı olarak sürdürülmesine
imkan yoktur. Nitekim, Avrupa ülkeleri
de dahil olmak üzere birçok ülkede sosyal
politika harcamaları yoksulluğa karşı mücadelede,
doğrudan gelir transferlerine ve sosyal yardı-
ma doğru bir eğilim göstermektedir. Bu nedenlerle,
yoksulluğa karşı doğrudan gelir aktarımı-
nın bölgede en önemli sosyal politika aracı olarak
benimsenmesi bizim önerilerimizin de başı
nda gelmektedir. Bu kısımda bölgede uygulanabilecek
yeni bir gelir aktarımı uygulamasının
içeriği, kapsamı ve maliyetine ilişkin öngörülerimizi
sunacağız.
• Yoksul vatandaşlara yönelik, şartsız bir şekilde
verilecek bir sosyal yardım programı bölgede
uygulamaya geçirilmeli
• Bölgedeki yoksulluk proŞli göz önüne
alındığında ve yukarıdaki değerlendirmelerin
ışığında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu
Bölgeleri’ndeki yoksul nüfus için temel
bir vatandaşlık hakkı olarak doğrudan gelir
transferi yapılması önerilmektedir. Bölgenin
politik geçmişi göz önünde bulundurulduğ
unda, gerek bölgedeki dışlanmışlık
hissini gidermek, gerekse bölge halkı için
daha önce var olmayan ve devlet tarafından
sunulabilecek asgari güvencenin sağ-
lanması açısından, bölgeye yönelik pozitif
bir ayrımcılık yoluna gidilmesi şarttır. Ancak
bu şekilde, bölgedeki yoksulluk etkileri
biraz olsun giderilebilir. Doğrudan gelir
transferi aracılığıyla bölgeye girecek nakit
paranın kullanımı sayesinde, bölgede uzun
zamandır eksikliği hissedilen ve acilen üzerine
gidilmesi gereken güven ve refah eksikliğ
ine bir nebze de olsa müdahale edilebilir
ve daha da önemlisi bu nakit para sayesinde
alım gücü artırılarak ekonomi canlandı
rılabilir.
• Sosyal yardım programlarının tasarlanması
ndaki en önemli etkenlerden bir tanesi
hedef kitlenin doğru olarak seçilmesi ve
bu kitleyi kapsayacak kriterlerin belirlen-
139
mesidir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde,
yoksulluğun en etkin biçimde giderilmesi
ve bütçenin getirdiği kısıtlamalar
çerçevesinde hedef kitle belirlenmesine
dikkatli bir şekilde eğilmek gerektiği gözlemlenmiştir.
Yaşlılar, özürlüler ya da çocuklu
aileler gibi çeşitli grupları hedef
alan sosyal yardım programları bu kitlelere
etkin bir biçimde ulaşsa da bu kesimler
dışındaki yoksul nüfusu dışarıda bırakmaktadı
r. Bu sebeple dünyada sıkça uygulanan
ve bölgede yaşama şartıyla, yoksul
tüm nüfusu hedef kitlesi olarak belirleyen
türde gelir transferi programları Doğu ve
Güneydoğu Bölgeleri için daha uygun olacaktı
r.
• Çeşitli dünya tecrübeleri ışığında, uzmanlar,
sosyal yardım programları için hedef
kitlenin belirlenmesinde aşağıdaki üç etkenin
önemle dikkate alınması gerektiğini
vurgulamaktadır. Bu etkenler, hedef kitle
belirlenmesinin etkin, hesaplı ve basit
olması gerekliliğidir. Etkin, hedef kitlenin
dikkatlice belirlenmesi ve yapılan yardı
mların bu kitlenin tamamına ulaşması-
nın sağlanması; hesaplı, yapılan yardımları
n mümkün olduğunca büyük bir kısmı
nın hedef kitleye ulaşması ve yardım
programı için harcanan tutarın mümkün
olduğunca az kısmının yardım dışı bürokratik
giderlere harcanması; basit ise, hedef
kitlenin tanımının en açık ve en belirleyici
şekilde yapılması ve bu tanımın gerek
başvuranlar, gerek karar verenler açı-
sından kolayca anlaşılması olarak tanımlanabilir.
• Tüm bunlar göz önüne alındığında kanı-
mızca üçüncü bölümde de anlatıldığı gibi,
tüm kusurlarına rağmen bölgede en etkin
şekilde çalışan sosyal politika aracı olarak
tanımladığımız yeşil kart temel alınabilir.
Varolan yeşil kart sistemi, hedef kitlenin
belirlenmesinde etkin bir kriter olacaktır.
Bölgedeki tahmini yoksul nüfus, dolayı-
sıyla hedef kitle, iyimser bir tahminle, nüfusun
en az % 60’ını oluşturmaktadır. Yeşil
kart uygulaması halihazırda bölge nüfusunun
yaklaşık % 38’ini kapsamaktadır. Burada
üzerinde durulması gereken iki nokta,
yeşil kartın kapsadığı nüfusun tamamı-
nın yoksul kesimden gelip gelmediği ve
yeşil kartın şu anda kapsamadığı yoksul
nüfusun nasıl kapsanabileceğidir.
• Raporun 3. bölümünde de belirtildiği üzere,
araştırmamız sırasında yeşil kartın hak
etmeyen kişilere verildiğine dair kanıyı
destekleyecek hiçbir bulgu elde edilmemiştir.
Her ne kadar gazete ve televizyonlarda
yeşil kartın hak etmeyen kişilere verildiğ
ine dair haberler çıksa da gözlemlerimiz
bunların istisnai olduğu ve genel durumu
yansıtmadığı yönündedir. Yeşil kart
ile ilgili temel sorun daha çok yeşil kart sistemindeki
sorunlu sayılabilecek çeşitli kriterler
nedeniyle (kullanmamasına rağmen
adına kayıtlı gayrimenkulü olması; Bağ-
Kur’a borcu olması sebebiyle Bağ-Kur’dan
çıkamaması ve bir yandan da Bağ-Kur sisteminden
yararlanamaması; politik sebeplerle
yeşil kart alma sürecindeki emniyet
soruşturmasını geçememesi gibi) birçok
yoksul kişinin bu imkandan yararlanamaması
dır. Bu sorunun giderilebilmesi için
yeşil karta hak kazanmanın mülk sahipliği
üzerinden değil, gelir üzerinden yapılması;
karar verme sorumluluğunu taşıyan
memurlara keyŞ olarak koydukları kotaları
n zararlı etkilerinin anlatılması; özellikle
Bağ-Kur prim borçlarına ilişkin düzenlemeler
yapılması ve emniyet soruşturmaları
nın kaldırılması çok önemlidir.
Bunların yanı sıra, yeşil kart uygulamasını
yürüten kurumların şeffaşık ve hesap verebilirlik
kriterleri göz önünde bulundurularak
yeniden yapılandırılması gereklidir
ve bu anlamda yine 3. bölümde işleyişi
detaylı şekilde açıklanan Diyarbakır Yeşil
Kart Bürosu bir örnek oluşturabilir.
• Yeşil kart sisteminin hedef kitle belirlemekteki
uygunluğunu irdelemeye devam
edecek olursak, yukarıda belirtilen sorunları
giderici nitelikte düzenlemeler yapılmı
ş haliyle yeşil kart sistemi üzerinden gelir
transferi yapmak, kısa vadede uygulanabilecek
en hesaplı seçim olacaktır. Zira,
kapsamlı bir nakit transferi programına
140
geçişte en çok maliyeti olan aşama, yeni bir
sistemin uygulamaya konulması ve yerleşmesidir.
Oysa yeşil kart sistemi 1992’den
beri uygulanmakta olup yerleşmiş ve özellikle
bölgede göreli olarak başarılı bir uygulamadı
r. Doğrudan gelir transferlerinin
bu sistem üzerinden yapılması yeni hiçbir
bürokratik maliyet gerektirmemektedir.
• Son olarak yeşil kart sistemi üzerinden
doğrudan gelir transferi yapmak hem kullanı
cılar hem de uygulayıcılar açısından
en basit seçenek olacaktır, çünkü saha araştı
rmalarında da gördüğümüz üzere yeşil
kart sistemi gerek kentsel gerekse kırsal
bölgelerde herkes tarafından bilinmekte
ve gereklilikleri ve işleyişi herkes tarafından
anlaşılmaktadır.
• Burada önerdiğimiz doğrudan gelir transferi
programı, yeşil kart kriterlerini sağlayan
hanelere aylık 150 YTL’yi geçmeyecek
bir gelir aktarımı yapılmasına dayanmaktadı
r. Yardım, yeşil kart sahibi olan hanelerdeki
ilk ferde 60 YTL; mevcut ise ikinci
ferde 30 YTL; üçüncü, dördüncü ve beşinci
fertlere ise 20 YTL olarak (5 kişi veya daha
büyük hanelerde en çok 150 YTL) düşünülmüştür.
Bu miktar, OECD eşdeğerlik
ölçeği kullanılarak, yetişkin birey başına
günlük 2 YTL verilmesi öngörüsüne dayanı
larak hesaplanmıştır; bu miktar, bölgesel
Şyat deşatörü hesaba katıldığında yaklaşı
k olarak hem Dünya Bankası’nın hem
de DİE’nin günlük 2 dolar olarak hesapladığı
yoksulluk kriterine denk gelmektedir.
Tahmini Yıllık Maliyet
Çalışma kapsamına giren illerdeki nüfusun 10
milyon olduğu ve % 60’ının yoksul olduğu düşünüldüğ
ünde, yeşil kart sistemindeki iyileştirmelerin
ardından, doğrudan gelir transferine hak
kazanacak olan nüfusun 5 milyon civarında olması
gerekir. Ancak bu sayıya bir anda değil aşama
aşama ulaşılacaktır. Buna rağmen hesaplamaları
mız hedef kitlenin 5 milyon olduğu göz
önüne alınarak yapılmıştır. Bölgedeki yoksul
hane nüfusu ortalaması göz önünde bulundurulduğ
unda (yoksul ailelerin ortalama büyüklü-
ğü yedi kişidir), nüfusun tümü kapsandığı zaman,
doğrudan gelir transferlerinin yıllık maliyeti
şu şekilde hesaplanabilir:
(Nüfus / hane halkı nüfusu) x hane başına düşen
gelir x 12 ay
(5 milyon / 7) x 150 YTL x 12 ay = yaklaşık olarak
1.260.000.000 YTL
Bu durumda doğrudan gelir transferlerinin yıllı
k maliyeti en çok 1,25 milyar YTL olarak tahmin
edilebilir.
SOSYAL HİZMET KARŞILIĞI
GELİR AKTARIMI
Sosyal hizmetler alanının gelişmişlik düzeyi,
bilhassa kentsel bölgelerde yaşam kalitesini anlamak
için en önemli verilerden biri olarak de-
ğerlendirilebilir. Sosyal hizmetler alanının ortaya
çıkışı modernleşme ve şehirleşmeyle yakından
ilgilidir ve bu süreçler sonucunda doğan, ancak
piyasa yoluyla giderilemeyen toplumsal ihtiyaçları
n giderilmesinin öncelikle devlet ve daha
sonra sivil toplum kuruluşları tarafından üstlenilmesine
işaret eder. Bu çerçevede dünyanın
birçok ülkesinde sosyal hizmetler, eğitim ve sağ-
lıktan sonra en yaygın kamusal hizmet alanı olmuştur.
Yaşlı, çocuk, özürlü ve hastalara yardım
ve onların bakımının kurumsal olarak üstlenilmesi,
mahalle düzeyinde kültürel ve sosyal faaliyetlerin
desteklenmesi, dezavantajlı grupların
gerek gelir yardımı, gerek kapasite artırımı ile
güçlendirilmesi ve toplumsal entegrasyonu artı-
rıcı önlemler alınması gibi çoğunluğu maddi olmayan
toplumsal gereksinimleri öne çıkaran
programlar, sosyal hizmetlerin temel konuları
arasında sayılabilir.
Türkiye’de sosyal hizmetler alanının önemi 20.
yüzyılın başı gibi erken bir tarihte kavranmıştır.
Şu an faaliyet gösteren biçimiyle Sosyal Hizmetler
ve Çocuk Esirgeme Kurumu ise 1983 tarihinde
2828 sayılı kanun gereği oluşturulmuştur.
Ancak Türkiye’de 20. yüzyılın başından bu yana,
sosyal hizmetler, büyük ölçüde muhtaç olarak
tanımlanan belli hedef grupların ihtiyaçlarını
karşılamaya yönelik çalışmalarla sınırlı kalmış-
141
tır. Türkiye gibi şehirleşme oranı ve yoksul sayı-
sı oldukça yüksek bir ülkede, sadece 9000 çalışanı
ile, sosyal hizmetler kurumunun sosyal hizmet
talebinin en fazla % 10-15’ini karşılayabildi-
ğini söylemek mümkündür.14
Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun
muhtaç grupların ihtiyaçlarını gidermek
dışında üstlendiği belki de en önemli işlev,
az sayılarına, personel açığına ve altyapı eksikliklerine
rağmen toplum merkezleri aracılığıyla
gerçekleştirilmektedir. Toplum merkezleri yönetmeliğ
inin 4. maddesi, merkezlerin amacını
“hızlı toplumsal değişim, şehirleşme ve göç sonucu
ortaya çıkan sorunlarla baş etmekte bireyler,
gruplar, aileler ve topluma destek olmak”
olarak tanımlamakta ve yerel yönetimler, devlet
kurumları ve STK’larla işbirliğinin önemini
vurgulamaktadır. Toplum merkezleri, özellikle
göç almış bölgelerde kurulmuş ve hedef kitleleri
bireyler olarak değil, mahalleler olarak belirlenmiştir.
Bu anlamda kuruldukları bölgelerde,
sosyal hizmet alanının çeşitlendirilmesinde, toplumsal
katılım ve dezavantajlı grupların güçlenmesinde
önemli roller üstlenmişlerdir. Ayrıca
Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun
kurduğu toplum merkezleri, yerel yönetimlere
ve STK’lara da örnek olmuş ve son birkaç
yıldır bu kurumlar da toplum merkezi benzeri
yapıları hayata geçirmeye başlamışlardır.
Çalışmamızda hem devlet yetkilileriyle, hem alt
düzey memurlarla hem de yoksul bölgelerde yaşayanlarla
yaptığımız mülakatlarda sürekli gündeme
gelen konulardan bir tanesi Doğu Anadolu
ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde yaşanmı
ş olan çatışma ortamı ve bunu izleyen göç ile
yoksulluğun, burada yaşayan insanları ve geleneksel
ilişki ağlarını ne denli yıpratmış olduğuydu.
Bu sebeple, bize göre, toplumsal aidiyet mekanizmaları
nın büyük ölçüde çöktüğü, her seviyede
büyük bir güven buhranının yaşandığı ve
varolan sorun çözme mekanizmalarının işlevselliğ
ini yitirdiği bölgede, sosyal hizmet alanı-
nın canlandırılması ve bu sayede ailelerin yaşam
koşullarının biraz olsun iyileştirilmesi, bireylerin
güçlendirilip, toplumsal entegrasyonun sağ-
lanması en önemli sosyal politika önceliklerinden
biridir. Çalışmanın yapıldığı bölgedeki insanları
n geleceğe karşı umutsuzluk duydukları
ve bu umutsuzluğun bilhassa evin Şziksel koşulları
yla, mahalleden izolasyonla ya da evde hasta,
çocuk ya da yaşlı olmasıyla yakından ilişkili olduğ
u gözlemlenmiştir. Öte yandan, örneğin bu
umutsuzluğun, Diyarbakır’da belediyenin açtığı
çamaşırhaneler gibi toplum merkezi benzeri ve
insanların bir araya gelip çeşitli faaliyetlerde bulunduğ
u yerlerin var olduğu mahallelerde çok
daha az olduğu saptanmıştır. Bu tür yerler, uzun
dönemde gene bölgede sıklıkla gözlenen ve insanları
n şehir ortamında, bilhassa siyasi görüş
ayrılıkları sebebiyle birbirlerine duydukları güvensizliğ
i biraz olsun azaltmakta önemli bir rol
oynamıştır. Ancak bölgede bu tür yerlerin çok
kısıtlı bir halk kitlesine hizmet edebildiği de görülmüştür.
2000 yılı nüfus sayımına göre 10 milyonun üzerinde
nüfusu olan bölgede, şu an itibarıyla Doğu
Anadolu Bölgesi’nde yedi, Güneydoğu Anadolu
Bölgesi’nde ise Siirt’te dört ve Batman’da üç olmak
üzere sadece 14 toplum merkezi bulunmaktadı
r. Bu toplum merkezleri de, kaynak, personel
ve bina yetersizliği sebebiyle çok kısıtlı faaliyetlerin
ötesinde, hatta bazen mahalle çocuklarını
soba önünde ısıtmak, öğrencilere okuma odası
sağlamak dışında, fazla bir faaliyet gösterememektedir.
Bu kurumların çoğaltılması ve kapasitelerinin
artırılarak, mahalleler için gerçek birer
merkez haline getirilmesi kanımızca çok önemlidir.
Ancak, halkın katılımını sağlayıcı mekanizmaları
n oluşturulması da esastır. Yukarıda da
belirtildiği gibi bölgede sosyal hizmete olan ihtiyaç
ve talep çok yoğundur ve bu yoğun ihtiyaç ve
talep halkın katılımı ve belirli işleri üstlenmesi
sağlanmadan karşılanamayacaktır. Bölgede bu
tür bir katılımın önündeki engel yoksulluktur
ve sosyal hizmetler alanının genişletilmesi, yoksulluğ
a karşı yürütülmesi gereken uygulamalardan
bağımsız olarak düşünülemez. Sosyal hizmetler
alanı tarafından karşılanabilecek ihtiyaçları
n çokluğuna ve çeşitliliğine rağmen, yoksulları
n büyük bir kısmının tüm günlerini acil ihtiyaçları
nı gidermek amacıyla sağlık ocakların-
142
14 Görür, Burhan, (2005), http://www.sodav.org/sosyalhizmetlernereye.doc
da ya da işçi pazarlarında bekleyerek, farklı kurumlardan
sosyal yardım almaya uğraşarak geçirdiğ
i bölgede, belirli bir gelir desteği olmaksı-
zın, insanların gönüllülük esasıyla sosyal hizmet
görevleri üstlenmeleri çok zor olacaktır. Bu görüş
saha çalışmamızla da desteklenmiştir.
Van’da toplum merkezinde ve STK’larda, Diyarbakı
r’da ise çamaşırhanelerde yapılan görüşmelerde,
insanların sosyal hizmet alanına hizmet
verici olarak katılımının ancak yoksulluklarına
somut çözümler getirilebildiği ölçüde gerçekleşeceğ
i söylenmiştir. Tüm bu sebeplerle ve dünyada
uygulanmış benzer örnekler ışığında, bize göre
sosyal hizmet alanı ile gelir getirici faaliyetler
birleştirilmeli ve insanların sosyal hizmet karşı-
lığı gelir desteği aldığı programlar bölgede bir
an evvel yürürlüğe konmalıdır. Böyle bir program,
iş karşılığı gelir desteği olarak tanımlanabilir.
Ancak dünyada iş karşılığı gelir desteği
olarak tabir edilen diğer programlardan farklı
olarak bu programda, iş tanımları sosyal hizmet
alanıyla sınırlı tutulmalıdır. Bu sayede bölgede
ulaşılması öngörülen iki sosyal politika aracı
(yoksullukla mücadele ve yaşam kalitesinin artı-
rılması) aynı çatı altında birleştirilebilecektir.
Raporun bu bölümünde önce dünyada uygulanmı
ş olan iş karşılığı gelir desteği programı örnekleri
kısaca tartışılacak; Türkiye’deki benzer
uygulamalar değerlendirilecek ve son olarak da,
öngördüğümüz sosyal hizmetlerle gelir aktarı-
mının birleştirileceği bir programın bileşenleri
açıklanacaktır.
Dünyada İş Karşılılığı Gelir Desteği
Programları
Yoksul gruplara, devletin gözetimi altında belirli
işlerin yapılması karşılığında, bizzat devlet tarafı
ndan gelir desteği verilmesi uygulamaları,
dünyada 1980 sonrasında yaygınlaşmış bir sosyal
politika aracıdır. Ancak yaygınlaştığı biçimiyle
iş karşılığı gelir desteği programları olarak tanı
mlanan bu uygulama, sosyal hizmet alanını
değil, daha çok piyasa içinde oluşmuş işleri temel
alır. Bir sosyal politika aracı olarak düşünüldü-
ğünde bu uygulamanın avantajı, yoksulların gelirine
katkıda bulunmaktan öte, yoksul grupları
n bu tür programların içinde geçici olarak yer
almalarını ve programdan çıktıktan sonra piyasada
iş bulacak bilgi ve beceriyi edinmelerini
amaçlamalarıdır. Bu anlamda iş karşılığı gelir
desteği programları, yine 1980 sonrası artmış
olan ve sosyal devletin karşılıksız gelir yardımıyla
yoksulları devlete bağımlı kıldığına ve üretkenlikten
uzaklaştırdığına dair eleştirilere bir
cevap olarak geliştirilmiştir.
Bununla birlikte, iş karşılığı destek programları
çok çeşitli eleştirilere de maruz kalmıştır. Bunları
n en önemlileri, bu tür programların ücretleri
düşürerek piyasa ilişkilerine müdahale etmesi,
program içinde yer alan kişilerin muhtaçlık durumundan
dolayı fazlasıyla disiplinli ve baskıcı
iş koşullarına tabi olması ve programın gene kişilerin
muhtaçlık durumundan yararlanarak yarı-
zamanlılık gibi esnek çalışma koşulları yaratması
ve dolaylı da olsa emek karşısında sermayeyi
güçlendirmesidir. Bu eleştirilerden anlaşılaca-
ğı gibi, iş karşılığı gelir desteği programlarının
en büyük sorunu emek piyasasına verdikleri zarardı
r. Piyasada yaratılan işler, ücretleri düşürülmüş
ve devlet tarafından disipline edilmiş işgücü
tarafından karşılandığı ölçüde, bu ağın dışında
kalan ve ücretleri ile talepleri daha yüksek
olan emek haliyle dışlanmaktadır. Bu işlerin ço-
ğunlukla yoksulları desteklemek kadar, özel yatı
rımların risklerini azaltacak şekilde daha disiplinli
ve düşük taleplere sahip bir emek arzı yarattığı
da sık sık dile getirilen bir eleştiri olmuştur.
Öte yandan, bazı iş karşılığı gelir desteği programları
nın, çalışma aracılığı ile yoksulların topluma
katılımını ve bireysel anlamda güçlenmelerini
sağlamakta başarıya ulaşmış çarpıcı örnekler
oluşturduğu da yadsınamaz. Bunlardan
biri Arjantin’de 2002 krizlerinden sonra uygulanmaya
başlanan Jefes programıdır. 2002 öncesinde
de Trabajar ismiyle daha dar kapsamlı olarak
sürdürülmüş olan bu gelir desteği programı
nda temel hedef, aşırı yoksulluk içindeki kişilerin
haftada azami 20 saat sosyal hizmetler alanı
nda çalışmaları, kurslara ve eğitim programları
na katılmaları veya özel sektörde istihdam
143
edilmeleri karşılığında belirli bir gelir ile desteklenmeleridir.
Jefes programında yer alanlar,
çocuk ve yaşlılara yönelik bakım hizmetleri,
yoksul bölgelerdeki bakımsız evlerin boyanması,
gereksinim duyulan yerlerin tamiratı, bahçe düzenlemeleri
ve çiçeklendirme gibi, mahallelerde
yaşayan kişilerce yapılabilecek türde hizmetler
karşılığında desteklenmişler ya da daha düşük
oranda olsa da (bu tür uygulamalar içinde en çok
eleştirilen) yol yapımı gibi geniş altyapı projelerinde
ya da belediyenin sorumluluğundaki sokak
temizliği işlerinde de çalıştırılmışlardır. Yerel
yönetimlerle ve özellikle de belediyelerin organizasyonuyla
yürütülen tüm bu işler, Çalışma
Bakanlığı’nın yerel oŞsleri, belediyeler ve yerel
konseyler tarafından izlenmiştir. Sonuç olarak,
çoklu karar alma ve denetleme mekanizmaları-
nın başarılı işleyişi sonucunda 2 milyon kişiye
ulaşan program, 2003 yılında ülkede işsizlik oranı
nı % 2.5 oranında azaltmış15 ve bir yandan da
yoksul mahallelere sosyal hizmet götürülmesi ve
altyapı sorunlarının iyileştirilmesi konularında
önemli adımlar atılabilmesini sağlamıştır. Arjantin
hükümeti 2002 yılında Jefes programına
(dörtte biri Dünya Bankası fonlarından oluşmak
üzere) toplam 500 milyon ABD doları harcamıştı
r. 2003 yılında harcanan 500 milyon ABD doları
nın ise, bu kez yarısı Dünya Bankası’ndan gelmiştir.
Bu rakamların neredeyse tamamı Jefes
çalışanlarının gelirlerine aktarılırken, projede
kullanılan araç ve gerecin maliyeti çoğunlukla
yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşlarınca
karşılanmıştır.16
Öte yandan, İskandinav ülkeleri ve sosyal hak temeline
göre işleyen Avrupa ülkelerinde, iş karşı-
lığı gelir desteği uygulamaları, daha çok yoksul
grupların sosyal dışlanmasını önlemeye ve
özerkliğini korumaya yaptıkları vurgularla meşrulaşan
bir sosyal politika şeklini almıştır.
“Emek aktivasyonu politikaları” çerçevesinde
geliştirilen bu uygulamalarda, kişinin emek piyasası
na katıldıktan sonra dahil olması beklenen
eğitim programları ve kurslar öne çıkmaktadır.
Bu meslek eğitimleri ve kurslar, devlete bağımlı
gelir desteği alan bir nüfus yaratılması yerine, bu
eğitimlerden geçen kişilerin emek piyasasında
istihdam edilebilir hale gelmesini amaçlamaktadı
r. Sözü geçen ülkelerde hizmet sektöründe yaratı
labilecek iş olanaklarının fazla olması, sosyal
devletin etkinliğinden ve kapsayıcılığından feragat
edilmeksizin uygulanan bu politikaların
başarısını sağlamıştır.
Türkiye ile refah rejimi açısından benzerlik gösteren
Güney Avrupa ülkelerinde de bölgesel düzeyde
yürütülen iş karşılığı gelir desteği programları
yaygındır. Örneğin İspanya’da gelir desteğ
i karşılığında zorunlu çalışmaya ve topluma
katılımı sağlamaya yönelik iş anlaşmaları imzalatı
lmaktadır. Bu anlaşmalarda, bir yıl süren belirli
bir gelir desteği karşılığında piyasa işlerinde
veya sosyal hizmetler alanında çalışma zorunluluğ
u getirilebildiği gibi, sadece aktif olarak iş
aranmasının ya da eğitim ve meslek programları
na katılımın da yeterli olacağı belirtilmektedir.
İtalya’da ise, 1998 yılında asgari gelir desteği
uygulamasının (Reddito Minimo d’Inserimento
- RMI) yürürlüğe girmesi ile bu destekten yararlanacak
kişilere çeşitli işler yaptırılması gündeme
gelmeye başlamıştır. İspanya’daki gibi İtalya’da
da bu uygulamalar yerel yönetimler tarafı
ndan örgütlenip yürütülmektedir. Ancak RMI,
kişiler açısından, kamu hizmet sektöründeki işleri,
önlerine konduğu şekliyle kabul etme baskı
sı yaratan bir uygulama olduğu ve emek piyasası
nın kurallarını bozduğu için eleştirilmektedir.
Diğer yandan birçok gözlemci RMI’nın ülkedeki
yoksullukla mücadelesini başarılı bulmuştur.
Fakat bu kişiler de, RMI’nın emek piyasası
nı güçlendirme uygulamalarına ters düşmemesinin,
emek piyasasında tarihsel olarak kazanı
lmış hakları korumak ve sistemi düzenlemek
açısından önemli olacağını belirtmektedir.17
144
15 Galasso, E., Ravaillon, M., Social Protection in Crisis: Argentina’s Plan Jefes y Jefas,
World Bank, Washington D.C., 2003.
16 Wray, L.R., Tcherneva, P. (2005): “Common Goals – Different Solutions: Can Basic
Income and Job Guarantees Deliver Their Own Promises?”, Rutgers Journal of Law and
Urban Policy, 2(1), p.125-166.
17 Benassi, D., Mingione, E., “Testing the Reddito Minimo d’Inserimento in the Italian
Welfare System,” in G. Standing, (ed.), Minimum Income Schemes in Europe,
International Labour OfŞce, Geneva, 2003 pp. 105-153.
Türkiye’de Mevcut Eğilimler
Yoksul grupları istihdam alanına yöneltmeyi
amaçlayan sosyal politika önerileri, Türkiye’de
de Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik
Fonu’nun attığı adımlarla işlerlik kazanmış durumdadı
r. “İş karşılığı gelir desteği” tipi uygulamalar,
SYDV’nin 2001 yılından beri Dünya Bankası
ile ortaklaşa yürüttüğü SRAP “Yerel Girişimler”
Bileşeniyle ve 2003 yılından beri de Avrupa
Birliği Hibe Programlarının, İŞKUR ile ortaklaşa
planladığı “Aktif İşgücü Programları
Projesi” ile sürdürülmektedir.
SRAP Yerel Girişimler Bileşeni
SRAP’ın Yerel Girişimler Bileşeni, gelir getirici
projeler; istihdama yönelik beceri kazandırma
eğitimleri; toplum yararına çalışmalar için geçici
istihdam; sosyal altyapı ve hizmet merkezlerinin
kurulması ve geliştirilmesi ve toplum yararına
yönelik kapsamlı çalışmalar olmak üzere beş başlı
ktan oluşmaktadır. Gelir getirici projeler kapsamı
nda ağırlıklı olarak, bitkisel-hayvansal üretim,
tarımsal ürün işleme, el sanatları, hediyelik eşya
üretimi, perakendecilik gibi birçok konuda geliştirilmiş
olan projelere destek sağlanmaktadır. İstihdama
yönelik beceri kazandırma bileşeninde,
ahşap, taş, metal işleme, dokumacılık gibi el sanatları
eğitimleri veya kentsel alanlar için sekreterlik,
tesisatçılık, bahçıvanlık, bakıcılık gibi hizmet
sektörüne yönelik işler kapsamındaki eğitimler
desteklenmektedir. Toplum yararına yapı-
lacak işler arasında ise içme suyu temini, sulama
sistemlerinin bakım ve onarımı, küçük ölçekli
atık su arıtma, yol, park-piknik alanlarının temizliğ
i ve onarımı, ağaçlandırma, budama, doğal
kaynakların korunması-geliştirilmesi gibi işlerle
ilgili projeler desteklenmektedir. Sosyal altyapı ve
hizmet merkezlerinin kurulması ve geliştirilmesi
ile toplum yararına yönelik kapsamlı çalışmalar
bileşenlerinde ise yoksul nüfusa doğrudan yatı-
rımda bulunmak yerine, daha kaliteli ve kapsamlı
sosyal hizmetler sunabilecek kurumların yaygı
nlaştırılması hedeşenmiştir.
SRAP bu desteklerden yararlanacak yoksul şahı
sların sosyal güvencesi olmaması şartını koşmaktadı
r. Başvuru sahiplerinin yararlanıcı olup
olmayacaklarının belirlenmesi için Şartlı Nakit
Transferi’ndekine benzer bir puanlama formülü
geliştirilmiştir. Projeden yararlanacak her kişi
adına doldurulan formlardaki bilgiler SYDV tarafı
ndan bilgisayara girilmekte, sonrasında ise
oluşturulan yoksulluk puanı üzerinden yararlanı
cılar ve desteklenecek projeler SYDGM tarafı
ndan belirlenmektedir. Bilhassa gelir getirici
projeler söz konusu olduğunda işletmelerin sürdürülebilir
olması, projelerin desteklenme kararı
nı etkileyen faktörlerdendir.
Henüz çok kısa bir tarihi olmasına rağmen, bölgedeki
uygulanışı açısından SRAP yerel girişimler
bileşenini, yukarıda bahsettiğimiz çerçevede
ve saha çalışmamız ışığında değerlendirmek gerekirse,
programın bölgede yoksullukla mücadeleye
ve kalkınmaya katkısının oldukça kısıtlı olduğ
unu söylemek mümkündür. Her şeyden önce
program, yukarıda bahsettiğimiz iş karşılığı
destek programlarından farklı olarak, girişimcilik
esasına dayanmaktadır. Grupların ve bireylerin
projelerini kendilerinin oluşturmaları beklenmekte
ve kişilerin yoksulluğu ve projenin
sürdürülebilirliği ile topluma katkısı değerlendirilerek,
SRAP fonundan yararlanmaları sağ-
lanmaktadır. Oysa girişimcilik, toplumda emek,
vasışı emek ve sermaye gibi üretim unsurlarından
daha kıt bulunan bir kaynaktır. Daha önceki
bölümlerde tanımladığımız yoksulluk ve yatı-
rım eksikliği ile de birleşince bölgede, programı
n hedeşediği kitlenin bu projelere başvurması
daha da zor olacaktır. Görüştüğümüz birçok
SYDV müdürü, yoksul nüfusun acil ihtiyaçları
karşılanmadığı sürece bu tür gelir getirici projelere
başvurunun da kısıtlı olmasının doğal oldu-
ğunu söylemişlerdir.
Van, Türkiye’de SRAP Yerel Girişimler Bileşeni'ne
en yoğun başvuru olan kentlerden bir tanesidir
ve bu SRAP projesi yöneticilerinin yoğun
çalışması sonucu mümkün olmuştur. SRAP’ın
Van’da SYDV’den bağımsız bir altyapı ve kadroya
sahip olması da bunu kolaylaştıran ve kanı-
mızca örnek alınması gereken bir faktördür.
Muhtarlar ve mahalle ileri gelenleri ile yapılan
toplantılar ve STK’larla sıkı bir iş birliğini
145
önemseyen Van SRAP yönetimi, projenin duyurulması
için ellerinden geleni yapmış, daha sonra
ise fon alacağını düşündükleri projeleri, başvuranlarla
birlikte çok çeşitli kereler yeniden
kaleme alarak, merkez tarafından kabul edilebilir
hale getirmişlerdir. Bunun da ötesinde, başvuranlara
projenin getirileri ve götürülerinin
-örneğin Bağ-Kur girişi yapma, ortak çalışma,
danışman bulundurma, geri ödeme mecburiyetleri
gibi- iyi anlatılması, kurulan işletmelerin
sürdürülebilir olması konusunda da çok fayda
sağlamıştır. Bu anlamda Van tecrübesi, SRAP
projesi gibi projeler iyi çalışsa dahi, sosyal hizmet
alanı dışında gerçekleştirilen iş karşılığı gelir
programlarında -bilhassa girişimcilik esasına
dayandığı takdirde- karşılaşılacak sorunları irdelemek
açısından çok önemli bir örnek teşkil
etmektedir. Ayrıca projenin değerlendirilmesi
bölgede uygulanan sosyal politika biçimlerinin
bölgeye uygun ve katılımcı olmasının ve yerel
düzeyde örgütlenmelerinin ne kadar gerekli olduğ
unun da altını çizmek açısından önemlidir.
Bu sorunların ilki, programın kurgulamış oldu-
ğu hedef kitle ile bölgede bulunan yoksulların
özellikleri arasındaki farktan kaynaklanmaktadı
r. Program, kendisinin ve içinde bulunduğu
toplumun ihtiyaçlarını piyasa ve kurumsal dil
içerisinde ifade edebilen, kurumsal becerileri gelişmiş
bir yoksul grup varsaymaktadır. Oysa daha
önceden de belirtildiği gibi, bölgede yaşayan
yoksul vatandaşların çoğunluğunu, köyden kente
göç etmişler oluşturmaktadır. Bu sebeple, yoksul
gruplar birçok açıdan kentte varolan ilişki
ağlarının dışında kalmış, piyasayla devletin tarı
m politikaları aracılığıyla ilişkilenmiş ve kurumsal
tecrübeleri geçmiş dönemde köy işleri,
tarım kredileri ve son dönemde yeşil kart aracı-
lığı ile biçimlenmiştir. Bir diğer deyişle, piyasaya
yönelik bireysel iş geliştirme ve bu tür işleri kurumsal
dilde ifade etme olanakları kısıtlıdır.
Gerçekten de SRAP projelerinin bilhassa kentsel
alanda asıl hedef kitlesine erişmediği, SRAP çalı
şanlarıyla yapılan görüşmelerle de ortaya çıkmı
ştır. Van’da projeyi duyurmaya yönelik tüm
gayretlere rağmen, istihdama yönelik proje teklif
sayısı 2005 yılı Kasım ayı itibarıyla 100’ün altı
nda olup, bunun 25 kadarını tarım projeleri
oluşturmakta, geri kalan proje başvuranlarının
çoğu ise berber ve bakkal dükkanı açmayı amaçlamaktadı
r. Yapılan mülakatlarda bu tür küçük
işletmelerin kısa zamanda ciddi zararlarla kapatı
ldığı ifade edilmiştir. Ayrıca daha evvelden de
belirttiğimiz gibi, proje teklişerinin çoğu, SRAP
çalışanlarının Şartlı Nakit Transferi yardımı almaya
gelen insanları teşvik etmeleri ve projeleri
kendilerinin kaleme almasıyla gerçekleşmiştir.
Daha da önemlisi projeye başvuranların çoğunluğ
u, göçle gelen nüfustan değil, uzun süredir
kent ağları içinde yer almış ancak bazı sebeplerle
(borç, iş yerinden memnun olmama, iş yeri kapanması
gibi) kendi işini kurmaya karar vermiş
kişilerden oluşmaktadır. Bölgede yaşanan mutlak
yoksulluk, daha önceden de belirtildiği gibi
vahim boyutlarda olup, birçok hanenin mahalle
dışına dahi çıkamamasıyla sonuçlanmaktadır. Bu
gibi grupların önceliği asgari ihtiyaçlarını sağlamaktan
ibarettir. Sağlık kısmında anlatıldığı gibi
en temel haklardan bile zorlukla yararlanan
bu grupların herhangi bir risk alması, üstelik de
yaşanmış olan çatışma ortamının getirdiği güvensizlikle
de birleşince, imkansız gibidir. Bu gibi
gruplar için örneğin projedeki Bağ-Kur şartı
yıldırıcı bir etkendir ve gelirleri garanti altına
alınmadığı sürece yeşil kartın getirilerinden vazgeçmeleri
söz konusu olmayacaktır.
Tüm bu etmenler göz önüne alındığında SRAP
çalışanlarının karşılaştıkları zorluğun boyutunun
da Yerel Girişimler Bileşeni'nin başka bir
sorunu olduğu tahmin edilebilir. SRAP çalışanları
merkezin kurgulamış olduğu yoksul kategorisi
ile gerçek hayatta karşılaştıkları yoksullar
arasında kendi çabaları ile köprü kurmaya çalışmakta
ve bu hem merkezle hem vatandaşlarla
ilişkilerini gergin bir hale getirmektedir.
SRAP’ın Yerel Girişimler Bileşeni hakkında
Şartlı Nakit Transferi yardımı sırasında bilgi sahibi
olan vatandaşlar, programdan yararlanmak
istemekte; ancak nasıl ve hangi projeyle başvuracakları
nı hayal edememekte; SRAP çalışanları
ise iletişim kurma kapasiteleri ölçüsünde bu
vatandaşların büyük bir kısmına yardım etmeye
çalışsalar da doğal olarak fazla bir başarı göstere-
146
memektedir. Karşılıklı güvensizlik ve önyargıları
n yoğun olduğu bölgede, bu tür kurum dili ve
bölgedeki yoksulluk dili arasındaki geçişsizlikler,
vatandaşların devleti kayırmacılık ve dışlamayla
suçlamalarına ve devlet çalışanlarının ise
vatandaşları tembellik ve cahillikle yargılamaları
na sebep olmaktadır.
Tüm bu sorunları aşan az sayıda örnekte ise
(Van’da 11 kişi tarafından ortaklaşa kurulmuş,
cam sektöründe tecrübeli bir kişinin önderliğinde
hayata geçmiş, Paşabahçe’den alınan ürünleri
süsleyip Paşabahçe’ye geri veren bir cam süsleme
atölyesi) bölgenin pazar ağlarının dışında olması,
başarının sürebileceği konusunda kuşkular
yaratmaktadır. Bu anlamda, başarılı örnekler
dahi kısa dönemde bölgede alım gücünün artı-
rılmasının en temel amaç olması gerektiğini
göstermektedir.
Van’da SRAP Yerel Girişimler Bileşeni'nin gelir
getirici projeler dışındaki ve bizi başta kurduğumuz
çerçeve bağlamında daha fazla ilgilendiren
ve sosyal hizmetler alanına uygun olarak değerlendirilebilecek
diğer beş başlığına sadece 25 başvuru
olmuştur. Çoğunluğu kentlerde çocuk yuvası,
yetiştirme yurdu ya da toplum merkezine
okuma ve bilgisayar odası kurma ile kırsal alanda
ağaçlandırmayla sınırlı olan bu projelerin bu
kadar düşük sayıda olması da gene, bu tür projelerin
ya zaten kurumsal yapıya kavuşmuş olan
tüzel kişilikler tarafından ya da yoksul grupların
bir araya gelip inisiyatif alarak geliştirilmesi gerekliliğ
idir. İlgi çekici olan, sayısı az da olsa bu
tür inisiyatişeri sadece kırsal kesimde yaşayanları
n almış olmasıdır. Geri kalan türde projelere
başvuranların çoğunluğunu zaten örgütlenme
kapasitesi gelişmiş olan devlet kurumları oluşturmaktadı
r. Bölgede STK’ların sayısının az olması
da projelere ilginin az olması ile doğru
orantılıdır. Son olarak SRAP’ın doğrudan devlete
bağlı olması, bazı STK’lar ve sivil inisiyatişerin
devletle güven ilişkisi henüz oluşmadığı için
projelere başvurmamasına yol açmaktadır.
Özetlemek gerekirse, SRAP Yerel Girişimler Bileşeni'nin
gelir getirici proje destekleri yukarıda
sayılan faktörlerden ötürü yoksullukla mücadelede
fazla etkin olamasa da bölgede para akışı ve
alım gücü arttığı ve toplumsal entegrasyonu sağ-
layıcı önlemlerle birleştirildiği ölçüde bu etki
çoğalabilir. Ancak bunlar yukarıda sözünü etti-
ğimiz sosyal hizmet karşılığı gelir desteği programları
nın yerini tutamaz. Öte yandan SRAP
Yerel Girişimler Bileşeni’nin bizi ilgilendiren
diğer alt başlık kaynaklarının daha iyi uygulanabilmesi
için bölgede örgütlenme kapasitesini
geliştirici uygulamalar yapılması ve bilhassa yerel
yönetimler ve STK’lar ile daha aktif bir iş birliğ
ine gidilmesi önemli bir adım olacaktır.
AB-İŞKUR Aktif İşgücü Programları
Projesi
50 milyon avroluk bir bütçeye sahip olan AB-İŞ-
KUR “Aktif İşgücü Programları Projesi”, SRAP
Yerel Girişimler Bileşeni'nden farklı olarak sadece
belirli bir yoksulluk sınırının altında kalanları
değil, tüm işsiz nüfusu hedeşeyen çeşitli
projeleri içermektedir. Söz konusu projeler üç
başlık altında toplanmaktadır. Bunlardan bizim
için en önemli olanı birincisidir. Bu başlık işgücü
piyasasına girmekte zorlanan kişilerin istihdam
edilebilmesi için, piyasada ihtiyaç duyulan
becerilerin kazandırıldığı meslek eğitimlerini
almalarına yönelik projeleri kapsamaktadır ve
bilhassa İskandinav örneğine benzemektedir. Bu
başlık altında yapılan uygulamalarda, yerel yönetimler
ya da STK’lar tarafından üretilen projelere
hibe edilen AB fonları, farklı alanlarda
eğitim programları ve kursların açılması için
kullanılmakta, ayrıca bu kursu alan kişilere kurs
boyunca belirli bir ücret verilebilmektedir.
Saha araştırmasında AB-İŞKUR projelerinin
farklı şehirlerde farklı ölçülerde kullanıldığı ve
bunun da toplumdaki sivil örgütlenme ve yerel
yönetimlerin kapasitesi ile yakından ilişkili olduğ
u görülmüştür. Örneğin Van’da AB-İŞKUR
fonları büyük ölçüde atıl kalmışken, Diyarbakı
r’da bu fonlara değişik düzeylerdeki yerel yönetimler
ve STK’lar tarafından başvurular olmuştur.
Avrupa Birliği’nin İŞ-KUR ile birlikte
yürüttüğü Aktif İşgücü Programlarının “Yeni
Fırsatlar” bileşeni kapsamında, 3 milyon avrosu
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerine olmak
147
üzere, Türkiye’ye hibe edilen 32 milyon avroluk
bütçenin yaklaşık 913.000 avrosu, 2005 yılında
Diyarbakır’da 605 kişinin katıldığı 7 projeye verilmiştir.
Diyarbakır’da yapılan görüşmelerde
örneğin belediyenin yaptığı, genç kızlara yönelik
çocuk bakıcılığı projesinin, genç kızların istihdamı
nı sağladığı öğrenilmiştir. Ancak, bu
projenin başarısının Diyarbakır’da belirli bir orta
sınıf kesiminin var olması sayesinde olduğu ve
bölgenin tümü için bir örnek teşkil edemeyece-
ğinin altı çizilmelidir. Ayrıca bu tür iş bulmaya
yönelik projeler belirli gruplara, bilhassa gençlere
imkan sağlarken, toplumsal entegrasyonu
sağlamaya hizmet etmeyecek, yoksul mahallerde
toplumsal ihtiyaçların karşılanmasını sağlamayacaktı
r. Bunun da ötesinde dünyanın diğer ülkelerinde
varolan benzeri uygulamalarda görüldüğ
ü üzere bu tür projeler, genellikle yeterli işgücü
kapasitesiyle çalışan bazı alanlara kamunun
ihtiyaçtan fazla işgücü yetiştirmesi ve büyük
olasılıkla en yoksul kesimden gelen bu işgücünün,
daha talepkar mevcut işgücüyle yer de-
ğiştirmesi anlamına gelmekte ve emek piyasası-
nın zararına işlemektedir.
Ancak bu örnekle altının çizilmesi gereken nokta,
yerel yönetim ve sivil toplum kuruluşlarının
örgütleme kapasitesi ve bu kapasitenin geliştirilmesinin
iş karşılığı gelir desteği programlarındaki
önemidir. Bu tür projelerin uygulanabilmesi
için ara mekanizmalar şarttır. Van’da SRAP
çalışanlarının büyük özverileri ile sadece 100 kişiye
ulaşılırken, Diyarbakır’da sadece yedi projede
600 kişinin katılımının sağlanması buna örnektir.
Sosyal Hizmet Karşılığı Gelir Desteği
Çalışmamız kapsamında Doğu ve Güneydoğu
Anadolu Bölgeleri’nde geniş kapsamlı bir sosyal
hizmet işi karşılığı gelir desteği programını
önermekteyiz. Bu program her ne kadar AB-İŞ-
KUR ve SRAP Yerel Girişim Bileşenleri’nin örgütlenme
biçimi, kapsadığı bazı projeler ve hedef
kitle seçiminden esinlense de, dünyada benzer
örneklere yöneltilen eleştiriler ve bölgenin
kendi koşulları göz önüne alınarak oluşturulmuştur.
Bu bağlamda önerimiz böyle bir programı
n yoğunlukla bölgede piyasa dışında yer alan
ve sosyal hizmet alanı içinde bulunan işleri kapsaması
dır. Bu tür işler bir yandan yoksullara gelir
desteği sağlayacak; bir yandan bu gruplara
kentsel bilgi, beceri ve kurumsal tecrübe sağlayarak
onların güçlendirilmesine katkıda bulunacak;
bir yandan da piyasa dışında kaldığı için
karşılanamayan ancak yaşam kalitesi açısından
hayati önem taşıyan sosyal hizmetler ve toplumsal
entegrasyon ihtiyaçlarının giderilmesini kolaylaştı
racaktır. Bu işlerin hayata geçirdiği yaşam
şekilleri ve faaliyetler, insanların yaşadıkları
çevre ile bütünleşmelerini sağlayacak, özellikle
yeni yerleşilmiş mahallelerde oluşabilecek koparı
lmışlık ve çaresizlik hislerinin tamirini
mümkün kılacaktır.
Yukarıda da belirtildiği gibi sosyal hizmet alanı
Türkiye’de yeterince çeşitlenmemiş ve halkın ihtiyacı
na göre şekillenmemiştir. Örneğin Adıyaman
gibi son on yılda kentsel nüfus oranı
% 40’tan fazla artmış bir kentte, sadece bir tane,
o da kent merkezinde yer alan, toplum merkezi
bulunmakta, merkez son derece sınırlı faaliyetlerde
bulunmakta ve tek bir personel istihdam
etmektedir. Oysa gene Adıyaman’da sosyal hizmetlere
ait ve tamamıyla boş olan bir huzurevi
bulunmaktadır. Bir diğer deyişle yoksulluğun
yoğun olarak yaşandığı kentte ihtiyaç duyulan
sosyal hizmetler alanında büyük boşluklar devam
ederken, varolan kaynaklar israf edilmiştir.
Dahası, Adıyaman gibi yoksul kentlerde sosyal
hizmet alanına giren evde yaşlı bakımı, çocuk
148
TABLO 4.14: SOSYAL HİZMET SEKTÖRÜ
BİLEŞENLERİNDE ÇALIŞANLARIN TOPLAM AKTİF
İŞGÜCÜNE ORANI
TÜRKİYE (%) KENT (%) KIR (%)
EĞİTİM HİZMETLERİ 3,5 5,4 1,5
SAĞLIK İŞLERİ VE SOSYAL HİZMETLER 2,2 3,2 1,1
DİĞER TOPLUMSAL, SOSYAL VE
KİŞİSEL HİZMET FAALİYETLERİ 4,5 6,8 1,9
TOPLAM 10,2 15,4 4,5
Kaynak: DİE, Türkiye İstatistik Yıllığı, 2004, (Ekonomik faaliyete göre çalışan hane
halkı fertlerinin yıllık kullanılabilir geliri, 2003 istatistiğinden), s. 367.
bakımı, hasta yardımı, mahalle güzelleştirmesi,
binaların iyileştirilmesi ya da toplumsal entegrasyonu
sağlayacak kültürel faaliyetler gibi ihtiyaçlar
piyasa tarafından da karşılanmamaktadır.
Türkiye’de sosyal hizmet sektörünün toplam işgücüne
oranının düşüklüğü bunun bir göstergesidir
(Tablo 4.14). Doğu ve Güneydoğu Anadolu
Bölgeleri’nde oldukça kısıtlı istihdam olanakları
ve sosyal hizmet kurumu sayısı ve payının Türkiye
geneline nazaran daha düşük olduğu varsayı
labilir. Ancak bunun uzun dönemde artması,
arzulanan bir sonuçtur ve proje aynı zamanda
burada istihdam edilebilecek bir işgücü de yetiştirecektir.
SONUÇ VE ÖNERİLER
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nde hızlı
göç ve şehirleşme, yaşanmış olan çatışma ortamı
ve yoksulluk, bölgede bilhassa kentsel nüfusun
sosyal hizmet ihtiyacını doğurmuştur. Bölgede
birkaç örnek dışında henüz bu tür bir sosyal
hizmet ihtiyacına cevap verecek kurumsal altyapı
oluşmamıştır. Bu kurumsal altyapının oluşması
ise, ancak yerel yönetimler, devlet kurumları
ve STK’ların sıkı iş birliği ve halkın katılı-
mıyla gerçekleşebilir. Bu tür bir iş birliği, örne-
ğin devletin kuracağı toplum merkezleri, belediye
ve belediyenin açacağı aşevleri, bölgede
önemli birer sosyal politika merkezi olan sağlık
ocakları ve okulların farklı görevler üstlenerek
ve beraberce böyle bir programa katkılarıyla ulaşı
labilecek bir hedeftir.
Öte yandan yoksulluk, işsizlik ve güvensizlik sebebiyle,
bu tür bir kurumsal yapı olsa dahi bölgede
yaşayanların sosyal hizmetler alanına toplumsal
katılımı garantilenemeyecektir. Bu sebeple
önerimiz, uygulanacak sosyal hizmet programı-
nın, yoksullukla mücadele amacıyla uygulanması
öngörülen gelir aktarımı programları ile desteklenmesidir.
Dünyada uygulanan benzer örnekler
ışığında program kapsamında yer alan kişilere
haftada 20 saatlik sosyal hizmet çalışması
karşılığı ayda 200 YTL’lik bir ücret verilmesini
öngörüyoruz. Somut istihdam kararlarının yerel
düzenleyici kurumlar tarafından verilmesinin ve
yoksul kişilere öncelik sağlanmasının da çok
önemli unsurlar olduğunu belirtmek gerekir.
Ayrıca uzun dönemde, sosyal hizmet alanında
eğitim almış ve tecrübe kazanmış bu kişilerin, piyasada
bu tür işler oluştuğu ölçüde kamu dışında
da istihdam edilebileceklerini ve kurumsal bilgi
ve beceriyle, bölgesel kalkınmaya katkıda bulunabileceklerini
de düşünüyoruz.
Bu kapsamda yapılabilecek projelere birkaç örnek
vermek gerekirse:
• Toplum Merkezi Odaklı Projeler
• Türkiye’de halihazırda 80 tane olan toplum
merkezleri, toplum odaklı hizmet
verme açısından başarılı bir model olarak
alınabilir. Özellikle İstanbul’da bu merkezler
toplumsal ağlar kurmayı, toplumsal
faaliyetleri örgütlemeyi, STK’lar ile ortaklı
klar başlatmayı ve mahallede sosyal yaşamı
n bir odak noktası haline gelmeyi başarmı
şlardır.
• Bu program çerçevesinde bölgede, şu anda
18 olan toplum merkezi sayısının 120’ye çı-
karılması (50.000 nüfus başına bir toplum
merkezi düşecek ve her toplum merkezinde
5 sosyal hizmet görevlisi çalışacak şekilde).
• Her toplum merkezinin bulunduğu bölgede,
yaklaşık 50 kişi (kısa dönem kurslardan
geçtikten sonra) için şu tür sosyal hizmetler
karşılığı gelir desteği programları uygulanması
nı öneriyoruz: çocuk ve yaşlı odaklı
faaliyetler düzenlenmesi; özellikle yoksul
mahallelerin Şziksel olarak iyileştirilmesi
ve binaların tamiratına yönelik işler;
gençlik klüpleri (tiyatro, spor, müzik, vs.).
• Sosyal Hizmet görevlisi olarak çalışacak
kişilerin eğitimi Hacettepe Sosyal Hizmetler
Yüksek Okulu’nun da danışmanlığıyla
bölge üniversitelerinde 2 ve 4 yıllık programlar
açılarak sağlanabilir.
• Belediye Odaklı Projeler
• Belediyeler tarafından açılan aşevleri yoksullukla
mücadelede önemli ve başarılı bir
mekanizma olarak düşünülebilir. Ancak
bölge belediyeleri, yeterli sayıda aşevi açacak
maddi kaynağa sahip değildir.
149
• Bu program çerçevesinde, bölgede
10.000’den fazla nüfusu olan yerleşim birimlerinin
belediyelerine, günde 1.000 kişi
için yemek hazırlayacak ve programa katı-
lan personel tarafından işletilecek şekilde
aşevleri açılması için kaynak aktarılmasını
öneriyoruz.
• Bu durumda bölgede 250 aşevi açılması ve
bu aşevlerinde 3.000 kişinin sosyal hizmet
karşılığı gelir aktarımı çerçevesinde istihdam
edilmesini öngörüyoruz.
• Ayrıca bu aşevlerinin genel yemek dağıtı-
mının yanısıra 2. bölümde öngörüldüğü
üzere okullara, toplum merkezleri ve çeşitli
kamu kurumlarına yemek sağlamaları
söz konusu olabilir.
• Siyasi görüşlerine bakılmaksızın yerel yönetimlere
sağlanacak ek fonlar yoluyla,
belediyelerin sosyal hizmet alanındaki faaliyetlerinin,
yerel koşulları göz önünde
bulundurarak, kendi öngördükleri şekilde
çeşitlendirilmesi mümkün olabilir.
• Okul Odaklı Projeler
• Bölgede yaklaşık 11.000 okul bulunmaktadı
r. Bunların, çok az öğrenciye sahip olanları
dışında her birinde müzik, tiyatro, fotoğ
raf, marangozluk, vs. gibi müfredat dı-
şı faaliyetlerin örgütlenmesi amacıyla ikişer
kişinin program çerçevesinde eğitim
görmesini ve istihdam edilmesini öneriyoruz.
• Böylece hem çocukların okula ilgisinin
artması hem de özellikle eğitmenlerin mahalle
sakinleri arasından seçilmesi durumunda
cemaat, veliler ve eğitim kurumları
arasında şu anda mevcut olmayan ilişkilerin
sağlanması beklenebilir.
• Okullarda görev alacak bu kişilerin ilgili
meslek liseleri veya meslek yüksekokulları
ile üniversite öğrencileri arasından (belki
staj mahiyetinde) seçilmeleri de düşünülebilir.
• Ayrıca bu tür kişilerin 2. bölümde anlatıldığı
gibi YİBO’lara büyük katkıda bulunacağı
da öngörülmektedir.
• Sağlık Ocağı Odaklı Projeler
• Sosyal hizmetler içinde son kategori olarak,
daha önce belirtilen, sağlık ocaklarına
bağlı olarak çalışacak hemşire yardımcıları
sayılabilir.
• Bu kişilerin özellikle sağlık ocağının bulunduğ
u bölgede yaşayan kişiler arasından
seçilip, belirli bir eğitimden geçtikten sonra
sağlık ocaklarına gelen kişilere yapılması
gerekenleri kolaylaştırma konusunda
bilgi vermeleri, dil problemi yaşadıklarında
yardımcı olmaları, vs. beklenmektedir.
• Bu kategori ile birlikte 2.000 kişinin daha
program çerçevesinde istihdam edilmesini
öngörüyoruz.
• İstihdama Yönelik Kurslar
• Son olarak da istihdam öncesi kısa dönem
kurslara katılan kursiyerlere de -AB-İŞ-
KUR projelerinde olduğu gibi- kurslara
devam ettikleri sürece istihdam edilenlere
verilecek ücret kadar ödeme yapılmasını
öneriyoruz.
Tahmini Yıllık Maliyet
• Her toplum merkezinin 50 kişiyi yukarıda
belirtilen türde topluma yararlı işler çerçevesinde
örgütleyebileceği düşünülürse,
bölgede oluşturulacak 120 toplum merkezinin
6.000 kişiye,
• Bölgedeki belediyeler tarafından açılacak
250 aşevinde çalışacak 3.000 kişiye,
• Bölgede 11.000 ilköğretim okulunda müfredat
dışı faaliyetleri yürütecek yaklaşık
20.000 kişiye,
• Bölgedeki 1.000 sağlık ocağında hemşire
yardımcılığı yapacak 2.000 kişiye olmak
üzere yıllık toplam 31.000 kişiye sosyal hizmet
karşılığı gelir aktarılacağı düşünülürse,
bu programın yıllık toplam maliyeti
(31.000 x 200 YTL/ay x 12 ay) = 74.400.000
YTL olacaktır.
150
KAYNAKÇA
Benassi, D., Mingione, E., “Testing the Reddito
Minimo d’Inserimento in the Italian Welfare
System,” in G. Standing, (ed.), Minimum Income
Schemes in Europe, International Labour OfŞce,
Geneva, 2003.
Castaneda, T., et al. Designing and Implementing
Household Targeting Systems: Lessons form Latin
American and the United States, World Bank,
Washington D.C., 2005.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Sosyal
Güvenlik Reformu Tasarısı, 2005.
Da Silva e Silva, Maria Ozanira. “From A Minimum
Income to A Citizenship Income: The Development
of the Income Transfer Programs in Brazil,” Paper
presented to Tenth Congress of the Basic Income
European Network, Barcelona 19-20 September,
2004.
DİE, Hane Halkı İşgücü Veritabanı:
http://lmisnt.pub.die.gov.tr/die/plsql/lmwebtur.
lmwebform
DİE, Türkiye İstatistik Yıllığı, 2004.
DPT, Sosyo-Ekonomik Göstergeler, 1950-2004.
Ankara, 2006.
Galasso, E., Ravaillon, M., Social Protection in Crisis:
Argentina’s Plan Jefes y Jefas, World Bank,
Washington D.C., 2003.
Görür, Burhan, http://www.sodav.org/sosyalhizmetlernereye.
doc
İpekyüz, N., M. Özcan, G. Akay ve N. Aytekin, GAP
Bölge Kalkınma Planı Sağlık Sektörü Raporu,
Diyarbakır, 2001.
Milli Eğitim Bakanlığı, Milli Eğitim Sayısal Verileri
2004-2005.
OECD, Education at a Glance, 2004.
Sağlık Bakanlığı, Temel Sağlık Hizmetleri Genel
Müdürlüğü Çalışma Yıllığı, 2002.
Sağlık Bakanlığı, Sağlıkta Dönüşüm Programı, 2004.
Saylan, Türkan, Milliyet, 4 Mayıs, 2005.
Wray, L.R., Tcherneva, P., “Common Goals–
Different Solutions: Can Basic Income and Job
Guarantees Deliver Their Own Promises?”, Rutgers
Journal of Law and Urban Policy, 2(1), 2005.
151
Prof. Dr. A. Halis Akder
Lise eğitimini İstanbul Alman Lisesi’nde tamamladı
ktan sonra, 1970 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi
(ODTÜ) Ekonomi ve İstatistik Bölümü’nden
mezun oldu. 1977 yılında Johann Wolfgang Goethe
Üniversitesi'nden İktisadi Gelişme dalında doktorası-
nı aldı. 1980 yılından bu yana ODTÜ İktisat Bölümü
Öğretim Üyesi olan Dr. Akder, bu üniversitede İktisat
Bölüm Başkan Yardımcılığı ve İktisadi ve İdari Bilimler
Fakültesi (İİBF) Dekan Yardımcılığı görevlerinde
bulunmuştur. Dr. Akder, İİBF Yönetim Kurulu
ve ODTÜ Senato Üyeliğini halen sürdürmektedir.
Üniversitede Mikro İktisat, Tarım Ekonomisi, Tarım
Ticaret Politikaları, İktisadi Analiz ve Endüstri Ekonomisi
dersleri veren Dr. Akder'in araştırmaları tarı
m ticareti, Avrupa Birliği Ortak Tarım Politikası,
tarımsal yapı, insani gelişme, kırsal yoksulluk konuları
nda yoğunlaşmış olup, ulusal ve uluslararası dergilerde
yayımlanmış, bilimsel toplantılarda sunulmuş
çok sayıda çalışması bulunmaktadır.
Ertan Karabıyık
İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Mühendislik
Bölümü’nü bitirdi ve bu bölümde Orman Ekonomisi
ve Politikası yüksek lisansı yaptı. 15 yıldır kırsal kalkı
nma çalışmalarında proje ve program geliştirme,
uygulama, eğitim, izleme ve değerlendirme konuları
nda çalışmalar yapmaktadır. 12 yıldır kırsal ve kentsel
alanda çocuk işçiliğinin ortadan kaldırılmasına
yönelik faaliyetlerde görev almıştır. Sokakta Çalışan
Çocuklara Yönelik Öneriler Geliştirme ve Başarı Öyküleri,
Mevsimlik Gezici ve Geçici Tarım İşlerinde
Çalışan Çocuklar (Pamuk İşçiliğinde Çalışan Çocuklar
örneği) Temel Araştırması ve Eylem Planı ILOIPEC
kapsamında gerçekleştirdiği başlıca çalışmalardı
r. BM UNICEF kapsamında “Haydi Kızlar Okula”
kampanyasında Alan Sorumlusu olarak görev almıştı
r. Ayrıca çeşitli bölge ve yörelerde kalkınma amaçlı
temel araştırma, proje geliştirme, yerel örgütlenme
ve yetişkin eğitimi çalışmalarına katılmıştır. Hacı-
mahmutlu Köyü Sanitasyon Projesi, Erzurum-Sinop
Kırsal Kalkınma Projesi Sosyal Etki Değerlendirmesi,
Doğu Anadolu Kalkınma Programı görev aldığı bazı
çalışmalara örnektir. Buna ek olarak sosyal değerlendirme
çalışmaları kapsamında Yenice, Küre Dağları,
Amanos Dağları ve Gevne Vadisi kapsamında orman
köylerinde çalışmalarda bulunmuştur. Kalkınma
Atölyesi KooperatiŞ kapsamında hazırlanan Kalkınma
Kuruluşları Rehberi’nin editörlüğünü üstlenmiştir.
BM ILO kapsamında Sokakta Çalışan Çocuklar Başarı
Öyküleri kitabının yazarlarından biridir. Halen
UNICEF’te Proje Asistanı olarak çalışmaktadır.
Prof. Dr. Çağlar Keyder
Berkeley'de, Kaliforniya Üniversitesi'nde Ekonomi
Tarihi alanında doktora yaptı. 1982'ye kadar Orta Do-
ğu Teknik Üniversitesi'nde ders verdi. Halen Boğaziçi
Üniversitesi ve New York Eyalet Üniversitesi'nde
Öğretim Üyesidir. Tarihsel sosyoloji, kent sosyolojisi,
ekonomi politik, sosyal politikalar ve hukuk sosyolojisi
alanlarında çalışmaktadır. Yapıtları arasında Emperyalizm,
Azgelişmişlik ve Türkiye (Birikim, 1976),
Dünya Ekonomisi İçinde Türkiye, 1923-1929 (Yurt,
1982), Toplumsal Tarih Çalışmaları (Dost, 1983), Türkiye'de
Devlet ve Sınışar (Verso, 1987; İletişim, 1990),
Ulusal Kalkınmacılığın İşası (Metis, 1993), İstanbul
Küresel ile Yerel Arasında (Metis, 2000) ve Memalik-i
Osmaniye'den Avrupa Birliği'ne (İletişim, 2003) bulunmaktadı
r. Ayrıca Mısır ve Türkiye'de Sosyo-ekonomik
Dönüşümler, Orta Doğu Tarihinde Ticari Tarım, 1838
Antlaşmasının Etkisi, Doğu Akdeniz'de Liman Şehirleri,
Kalkınmacılık Sonrası Dönemde Türkiye'de Kırsal Dönüşüm
Eğilimleri ve Sosyal Politikalar konulu makaleleri
yayımlanmıştır.
Ece Sanal Kılıçözlü
1996'da Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve
Siyaset Bilimi Bölümü’nden mezun oldu. 1999 yılında
George Washington Üniversitesi Elliot School of
International Affairs'de Uluslararası Kalkınma yüksek
lisans derecesini aldı. Dünya Bankası’nda Sosyal
152
YAZARLARIN ÖZGEÇMİŞLERİ
Kalkınma departmanında danışman olarak çalıştı.
2002 yılından beri Londra'da aralarında Asya Kalkınma
Bankası, Dünya Bankası gibi kurumların yer aldı-
ğı uluslararası kuruluşlarda proje bazlı serbest danışman
olarak çalışmaktadır.
Dr. Ayşşe Kudat
Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ve Boğaziçi
Üniversitesi’nde Ekonomi eğitimi aldıktan sonra Oxford
Üniversitesi’nden Sosyal Antropoloji lisansı ve
sonrasında da Harvard Üniversitesi’nden doktora derecesi
almıştır. MIT’de doktora sonrası çalışmalarını
sürdürdükten sonra Berlin Bilim Merkezi’ne bağlı
Sosyal Araştırmalar Merkezi’nde 6 yıl süre ile yöneticilik
görevinde bulunmuştur. ODTÜ’de Doçentlik
yapmış ve 1979’da Washington Kadın Araştırmaları
Merkezi’nde çalışmıştır. Stanford/Harvard Üniversitesi’nden
executive manager sertiŞkası almıştır.
Danimarka Kalkınma Kuruluşu için Dünya Bankası’
nın Şnanse ettiği kırsal ulaştırma projelerinin etki
saptaması çalışmalarının koordinatörü olarak
1980’de Kenya’ya gitmiş ve 1982 yılında Birleşmiş
Milletler (BM) HABITAT kuruluşuna katılmıştır.
Dünya Kadın Konferansı koordinasyonunu yapmak
üzere BM’in Viyana’daki Sosyal Kalkınma Kuruluşu’na
geçerek burada 2 yıl çalışmıştır. 1986’da, HABITAT’ta,
kadın, konut ve altyapı konularında çalışmak
üzere yönetici olarak Kenya’ya geri dönmüş ve
1989 yılında Dünya Bankası’na kadın ve kalkınma
konusunda çalışmak için uzman olarak katılmıştır.
Bu kuruluşta çevre ve sosyal kalkınma konularında
uzun yıllar çalıştıktan ve yöneticilik yaptıktan sonra
2000 yılında Sosyal Değerlendirme şirketini kurmuştur.
Son 6 yılda birçok uluslararası kuruluş ve hükümete
danışmanlık hizmeti vermiştir. Üç yıldır Avrupa
Kalkınma Bankası’nın sosyal kalkınma denetmeni
olarak görev yapmaktadır.
Ayşe Kudat çok sayıda kitap ve makale yayımlamıştır.
Berlin Bilim Merkezi, BM, ve Dünya Bankası’nda
ulaştırma sosyolojisi, kadın ve kalkınma, uluslararası
işgücü, kırsal kalkınma, iletişim ve sosyal kalkınma
konularında yoğunlaşan kitapları ve kurumsal yayınları
İngilizce, Almanca, Rusça ve Türkçe başta olmak
üzere birçok dile çevrilmiştir. Dört Türkçe kitap da
yazan Kudat’ın kitap, makale ve diğer yayınlarının
çoğuna www.socialassessment.com‘dan erişmek
mümkündür.
Dr. Orhan Kurmuşş
1968’de Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Ekonomi
ve İstatistik Bölümü’nü bitirdi. 1974 yılında
Londra Üniversitesi’nden iktisat doktorası aldı. 1983
yılı başına kadar ODTÜ Ekonomi Bölümü’nde Öğretim
Üyeliği yaptı. Aynı yıl Yüksek Öğretim Kurulu
(YÖK) uygulamalarını protesto etmek amacıyla 11 arkadaşı
yla birlikte üniversiteden istifa etti. İktisat
Bankası’nda çalıştı. 1987 yılında Yapı Kredi Leasing’in
kurucu Genel Müdürü oldu. 1997 yılında Citibank
Türkiye ülke yöneticiliğine getirildi. 2001 yılında Citibank’ı
n Rusya, Romanya, İsrail, Mısır, Cezayir,
Kenya, Nijerya ve Şldişi Sahili bölgesinden sorumlu
Bölge Yöneticisi oldu. 2002 yılında Citibank’tan istifa
etti.
3 tane bilimsel kitabı, yurtiçi ve yurtdışında akademik
dergilerde yayımlanmış çok sayıda makalesi bulunmaktadı
r.
Serkan Ünverdi
Central Missouri State Üniversitesi’nden Ekonomi
üzerine lisans aldı. 1998-2002 yıllarında değişik Şrmalarda
dış ticaret ve yönetim dallarında çalıştıktan
sonra 2002 yılında bir Avrupa Birliği projesi olan İş
Geliştirme Merkezleri’nin kurulumundan proje sonuna
kadar görev aldı. Bu görev sırasında toplumsal
gelişim başta olmak üzere KOBİ’lerin AB kriterlerine
uyum sürecini kolay atlatabilmeleri ve daha rekabetçi
bir yapı hazırlayabilmeleri amacı ile çok sayıda kişisel
projeye (Şrmaya özel) ve bölgesel kalkınmayı
desteklemek amacı ile birçok toplumsal projeye imza
attı. Halen Genel Müdür olarak çalışmaktadır. Çalışmı
ş olduğu projeler arasında 1. Irak İşbirliği Günleri,
Halı Sektörü Projesi ve Bulgur Sektörü Projesi bölge
kalkınması için örnek teşkil etmiştir.
Yrd. Doç. Dr. Nazan Üstündağ
Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde Öğretim
Üyesidir. Doktora derecesini Indiana Üniversitesi
Sosyoloji Bölümü'nden almış olan Nazan Üstündağ'ı
n ilgilendiği araştırma alanları, sömürgecilik
sonrası dönem moderniteleri, devlet etnograŞsi, yoksulluk
ve toplumsal cinsiyet anlatıları, Türkiye'de zorunlu
göçtür.
Dr. İsmet Yalçın
Uluslararası Pazarlama yüksek lisansını 1991 yılında
Instituto Mediterraneo de Zaragoza, İspanya’da yapmı
ş; doktorasını 2003 yılında Tarım Ekonomisi dalı
nda, fındık ekonomisi ve dış ticareti konusunda Çukurova
Üniversitesi’nde tamamlamıştır. Uzun bir süreden
beri dış ticaret ile ilgili bir meslek kuruluşunda
araştırmadan sorumlu yöneticilik yapmakta ve halen
Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde yarı
153
zamanlı Öğretim Üyesi olarak uluslararası ekonomi
ve kalkınma konularında ders vermektedir. Uluslararası
ekonomi ve kalkınma, dış ticaret, tarım ekonomisi,
gıda güvenliği, kırsal kalkınma ve sosyal analiz
konularında çalışmaktadır.
Katıldığı çok sayıda uluslararası çalışmanın yayımlanmı
ş olanlarından bazıları; Benchmarking Safety
and Quality Management Practices in the Mediterranean
Fresh Produce Export Sector, The Impact of International
Safety and Quality Standards on the Competitiveness
of Mediterranean Fresh Fruit, Performance of
Şrms in Developing Countries and Food Quality and
Safety Standards in Developed Countries, Social Assesment
for the Turkey Forest Sector Review, Determination
of the Effect of Global Crisis to Turkish Foreign Trade
by VAR Method’dur.
154
155
156
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Haberi Paylaş


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Joseph Campbell - Doğu Mitolojisi Sosyalist Mitoloji 0 19-04-2011 21:24
Doğu Avrupada İşçi Muhalefeti Sosyalist Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi 0 11-04-2011 01:02
Doğu Avrupa'da Halk Demokrasileri Sosyalist Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi 0 10-04-2011 14:57
Joseph Campbell - Doğu Mitolojisi Sosyalist Mitoloji 0 08-04-2011 16:22
Aleattin Şenel- İlkel Topluluktan Uygar Topluma Geçiş Aşamasında Ekonomik Toplumsal Sosyalist Toplum ve Bilim 1 22-12-2010 01:00


14:43


Powered by vBulletin® Version Kapalı
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.