Sosyalist Kitaphane

Sosyalist Kitaphane (http://www.solkitap.net/)
-   Anı (Türkiye) (http://www.solkitap.net/edebiyat/edebiyat-turkiye/ani-turkiye/)
-   -   Uğur Mumcu - Sakıncalı Piyade (http://www.solkitap.net/ani-turkiye/456-ugur-mumcu-sakincali-piyade.html)

Sosyalist 01-11-2010 14:52

Uğur Mumcu - Sakıncalı Piyade
 
http://static.ideefixe.com/images/46/46400_2.jpg


SAKINCALI PİYADE



İÇİNDEKİLER

Kaçma Şüphesi Vardır............................................ ..................... 9
Bayraklı Sınıf Tahakkümü......................................... ................. 14
Sokrat'tan da Kıymetli .................................................. .......... 18
Madalya .................................................. ........................ 23
12 Martın Nedeni: General Necip............................................. . 28
Anayasayı Tangır Tungur Edenler .......................................... 34
UçakKaçırma Suçu .................................................. .............. 39
Buzlar Kırılıyor .................................................. .................. 44
Ambalaj Kâğıdı ile Komünizm Propagandası............................. 49
Kuru Temizleme .................................................. ................... 52
Erim'in Kitapları .................................................. ................ 56
Yüz Çiçek Açsın, Bin Fikir Yarışsın.......................................... SO
Kahve Nasıl Pişirilir......................................... .......................... 64
Nerelere Sızmışlar .................................................. .............. 67
Çelikbaş'ın Telgrafı .................................................. ............... 71
Yanlışlığın Düzeltilmesi .................................................. ........ 75
Muhtara Küfretti Komutanım ............................................... 79
Molla Bozuntusu Dâvası .................................................. ..... 83
Olumsuz Sicil .................................................. .................... 86
Vukuatım Yoktur Komutanım .................................................. . 92
Amerika. Sosyalist, Sosyalist ............................................... 97
Paşa Saçkıran Olmuş .................................................. ............ 104
Kötü Hal ve Düşünce .................................................. .............. 109
Allah Korumuş .................................................. .................. 113
Ermi, Subay mı, Astsubay mı ................................................. 117

YAŞAMIN GERÇEĞİ UYDURMANIN SINIRLARINI AŞIYOR

Aziz Nesin

Ellerin dert görmesin Uğur Mumcu! 'Sakıncalı Piyade »yi yazdığın için, eline sağlık, ağzına sağlık, canına sağlık...
Kendi yazdıklarıma gülemem. Ama senin yazılarını gülerek okudum. »Acı acı gülmek» deyimi vardır ya, işte öyle, acı acı güldüm.
Bir yazında anlattığın olayın sonunda, tıpkı halkımızın ağzıyla «Güler misin, ağlar mısın?» diyorsun. Yazılarını okurken, içimde, gülmekle ağlamak arası bir burukluk duydum. Üstelik, otuz yıl önceleri, askeri mahkemeler ve sıkıyönetim mahkemeleri önünde yargılanışlarımı da anımsadım. Hemen hemen aynı şeylerdi başımıza gelenler. Yalnız, arada otuz yıllık zorunlu bir takvim ilerlemesi olduğu için, bizi yargılayanlar çok daha serttiler, katıydılar, örneğin, sıkıyönetim mahkemesinde bir sanığı bir avukatın savunabilmesi için, buna sıkıyönetim
komutanının izin vermesi gerekirdi. Sıkıyönetim Komutanlarına avukat beğendirmek zordu.

Bu yüzden avukatlar, sıkıyönetim sanıklarının avukatlığını almak istemezlerdi. Seksen yaşındaki babam, avukat yazıhanelerini kapı kapı dolaşıp beni savunacak avukatı boşuboşuna aramıştı. O gün bu gün, gönüllü bile olsalar, siyasal davalarımda avukat tutmak istemem.
Aradan geçen otuz yılda, hiç olmazsa, cellâtlar da gülümsemesini öğrenmişler. Gülümsemek, bu bir insanlık belirtisidir!
Başımızdan öyle olaylar geçer ki, o durumlarda «Anlatsan, kimse inanmaz!» deriz. 12 Mart sonrası, pekçok namuslu aydının, yurtseverlerimizin başından «Anlatsan, kimse inanmaz» denilecek olağanüstü olaylar geçti. Sen, anlatsan kimsenin inanmayacağı başından geçmiş olayları, bütün doğruluğuyla, her okuyanı inandıracak biçimde yazmışsın. Alabildiğine yalınlıkla ve söyleşi
havasında yazdığın için kolaylık ve rahatlıkla okunan bu anlatılarda hem olağanlık, hem de olağanüstülük var. Olağandır; çünkü bu olaylar ya da benzerleri herkesin başına gelmiştir,
gelmeyenlerin başına da gelebilir. Olağanüstüdür; çünkü bunlar mantık dışı, akıl dışı,, saçmalık sınırlarını bile aşan zırtapozluklardır. Daha da kötüsü, bu zırtapozlukları, koşullanmış kafalar Türkiye'nin yararına sanarak yapmışlardır.
Yaşamın katı gerçeği, bütün uydurmaların sınırını aşar. İnsanoğlu öyle katı gerçekler yaşar ki, bunları yaşamadan uydurmanın olanağı yoktur. İşte bu yüzden yaşanmış kimi olaylar, anlatınca kimsenin inanmayacağı denli gerçekten daha gerçektirler. Oysa ülkemizin insanları, 62 yaşımın
aklımın erdiği yarım yüzyılı içinde sürekli olarak, anlatılsa kimsenin inanmayacağı, inanamayacağı olayları yaşamışlardır, yaşamaktadırlar.
Uğur Mumcu'nun «Sakıncalı Piyade »sinde gülmece, yaşamın kendi gerçeğinde varolunca daha somutlaşarak ortaya çıkıyor; daha da etkili oluyor, örneğin, «Bir hukuk doçentinin ishal oluşu,Anayasa Mahkemesi İçtihat Kararlarına geçti.» denilse bu bir gülmecedir ama, soyuttur ve geneldir,-
bu yüzden de etkin olmaz. Ama, adıyla sanıyla bildirilen bir hukuk doçentinin, askeri mahkemesinin huzurunda, kendini, ishal olduğu için, gizli örgütün toplantısını dikkatle izleyemediğini, çünkü sık sık helaya
gitmek zorunda kaldığını söyleyerek savunmaya kalkışı, sonra da savunmanın Resmi Gazete'de yayınlamışı, gülmecenin en somut örneğidir. Anlatılan olayı okurken, bir güldürü sahnesi seyreder gibi biz de yaşar ve o güldürüye katılırız. Bence, Sakıncalı Piyade 'nin gülmece olarak başarısı, yaşanmış olaylardaki gülmeceyi somutlaştırmış olmasıdır. Bu bakımdan «Sakıncalı Piyade», yakın
geçmişimizin en yağlı-kara lekesi olan 12 Mart'ın ıcığını cıcığını çıkaran belgesel bir yapıttır.

Halkımız öteden beri gülmeceyi, işine yarar bir aygıt olarak kullanmıştır. Nasıl açar denilen aygıtla kilit açılıyorsa, nasıl bıçak denilen aygıtla ekmek kesiliyorsa, gülmece denilen aygıtla da halkımız çıkmazlarına çıkar yol bulmakta, karmaşık sorunlarını çözümlemektedir. Kısacası gülmece, üretim
toplumlarının ve üretmen sınıfların işine yarayan bir aygıttır. Sakıncalı Piyade nasıl mı işimize yarayacak?-Onun yararları pekçok... Ama en başta, faşizme özenenleri yıldırması, umutsuzluğa düşürmesidir. Çünkü, faşist özençlileri, dikta heveslileri, ellerine geçen fırsatlarda nice zart zurt ederlerse etsinler, sonunda, «Sakıncalı Piyade »de olduğu gibi, alay edileceklerini, maskara olacaklarını, ister istemez anlayacaklar, korkacaklardır. Faşizme geçit yok! Bu geçidi tıkayacak en iyi engel, faşizmin alay konusu hırtlıklarını ortaya koymaktır.
Bizi acılı acılı güldürdün, düşündürdün, sağol Uğur Mumcu!

KAÇMA ŞÜPHESİ VARDIR

Bir adam durup dururken tutuklanmaz. Tutuklanması için suç işlemiş olması gerekir.. Bir
kimsenin suç işlediğine ilişkin güçlü belirti varsa, o kişi tutuklanabilir. Hakkında dava
açılan herkesin tutuklanması diye bir kural yoktur.
Yoktur amma, gel bunu Sıkıyönetimcilere dinlet, din-letebilirsen. Şöyle bir sıralarsak, suç
işlediğine ilişkin güçlü belirtiler bulunan bir kimse, eğer suçu ağır cezalık ise
tutuklanabilir. Başka?.. Başkası şu: Suç devlet ve hükümet nüfuzunu kırıyorsa, sanık yine
tutuklanabilir... Ayrıca, sanığın kaçma şüphesi varsa ya da suç kanıtlarını değiştirme ya
da suç ortaklarını yalana zorlama sakıncası varsa, mahkeme sanığı tutuklayabilir.. Bir
koşul daha var. Sanık işsiz güçsüz takımındansa, yeri yurdu adresi yoksa, yani türkçesiyle
ipsiz sapsız biriyse, sanık mahkemece tutuklanabilir.
18 Mart 197$ günü, Ankara Birinci Ağır Ceza Mahke-mesi'nde bir davam var. Davayı
Basın Savcısı Zekâi Turan açmış. Birara, bu dava için «gıyabî» olarak tutuklandım. Neyse,
Prof. Uğur Alacakaptan imdadıma yetişti, tutukluluk kararına itiraz ettik ve
yargılanmanın tutuksuz olarak yapılmasını sağladık.
Suç da büyüktü hani.. «Orduya hakaret». Devir 12 Mart devri. Adamın hiç gözünün yaşına
bakmazlar. Savcı Zekâi Turan, Siyasal Bilimler Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr.
Yılmaz Günal, bilirkişi seçmiş. Yılmaz Günal da raporunu vermiş: «Sanık yazısında ordu
uyanık olmalı demiş, orduya uyanık ol demek, ordunun uyanık
olmadığını kabul etmek demektir. Oysa «Türk Ordusu uyanıktiD) gibisinden bir rapor.
Savcı tutuklanmamı istiyor. Sorgu Yargıcı tutuklama istemini yerinde görmeyince, dosya, nöbetçi
mahkemeye geliyor. Yargıç da, kim biliyor musunuz?. Lütfü Erdemin Yani boraks madeninin
devletleştirilmesini isteyen TRT programcısını «emperyalizmi kötü gösteriyor» gerekçesiyle
mahkûm eden yargıç. O da, sorgu yargıcının kararını onaylamayınca, hakkımda tutukluk kararı
çıkıveriyor. Ben o günlerde, Ankara Mahkemelerinde bilirkişilik yapıyorum. Mahkemelerde çalışan
bir dost haber veriyor. Ben de doğru Alacakaptan'a. O da bir dilekçe yazıyor. Üçüncü Ağır Ceza
Mahkemesi tutukluluğu kaldırıyor.
18 Mart günü işte o davanın ilk duruşmasına gidiyorum. Devrim Gazetesi Yazıişleri Müdürü Uluç
Gürkan ile birlikte, mahkemeye çıkıyoruz ve ilk oturumda beraat ediyoruz.
O günün gecesi, Avukat Turan Tamar'da yemekteyiz. Prof. Mümtaz Soysal da gelecek. Birlikte,
hem Soysal'ın serbest bırakılışını kutlayacağız, hem de benim beraatımı.
Telefon çaldı. Karşımdaki ses Adil Özkol'un eşinin. Ağlıyor:
—Adil'i aldılar, seni de alacaklar... Ben de
eve, anneme telefon ettim:
—Anne, arayan soran oldu mu? Olmamış.
Fakat biraz sonra annem telâşla beni arıyor:
— Oğlum polisler geldi, seni sordular...
Ben ne yapayım? Şimdi eve gidip, çamaşırlarımı hazırlayıp, teslim olsam iyi... İyi ama, ya yolda,
kaçıyor diye vururlarsa. O günler öyle.. Sokak ortasında takır takır adam vuruyorlar. Gerekçe de
hazır: Güvenlik Kuvvetlerine ateş açan anarşistler silâh çatışması sonunda ölü olarak ele geçtiler.
Gerçi, bu düşünceye olasılık tanımıyorum pek amma, yine de ne olur, ne olmaz.
Telefonla Sıkıyönetim Komutanlığını arıyorum. Adımı söylüyorum.
— Beni arıyormuşsunuz, nereye teslim olayım?. — Bizim bir bilgimiz yok efendim...
Sıkıyönetim Savcılığını arıyorum. Onlardan da bir ya nıt alamıyorum.
Ankara Emniyet Müdürlüğüne telefon ediyorum.
— Bizde adınız yok? Her halde Sıkıyönetimin işidir.. Allah Allah, biri bizi işletiyor mu yoksa?.
Yıldırım Bölge Tutukevine telefon ediyorum. Oradan da yanıt alamadım:
— Bizim bir bilgimiz yok...
Ben de galiba, kendimi zorla tutuklatacağım. Avukat Turan Tamar'a dönüp:
— Tutukluluktan istifa ettim... diyorum amma, yine de aramaya devam ediyorum.
Yok kimse kabul etmeyecek, açıkta kalacağım... Açıkta kalacağım ve üniversiteye giremeyen
öğrencilere döneceğim. Birde, Mamak Tutukevine telefon ediyorum:
— Nasıl olsa, oraya geleceğim amma, ben kime tes lim olayım?.
Kimsenin beni kabule niyeti yok...
Neyse sonunda, Ankara Emniyet Müdürlüğüne gidip teslim oldum. Durumu da anlattım. Anlayışla
karşıladılar.
Ankara Emniyet Müdürlüğünden, önce doğru, Mamak Cezaevine gittik. Emniyet görevlileri,
gerçekten çok nazik davranıyorlardı. Birlikte, cezaevinin bulunduğu 28 inci Tümen Nizamiyesine
gittik.
—Bu beyi teslim edeceğiz. Tutuklanmış da, siyasî..
Üsteğmen beni şöyle bir süzdü:
—Ben karışmam... dedi.
Herhalde ben karışacağım!
Neyse, sağa sola telefonlar, telsiz konuşmaları, sonunda, Sıkıyönetim Komutanlığının emri ile
gözaltına alındığım anlaşılıyor. Hemen, Muhabere Okulu Cezaevine yollandık. Koğuşa «iyi akşamlar»
diyerek girdim. Prof. Uğur Alacakaptan, Doçent Mukbil Özyörük ve Asistan Adil Özkol, bir
sobanın başında ısınıyorlardı. Alacakaptan:
— Gözümüz yolda kalmıştı... diyor.
Gülüyoruz.
Bunları neden anlatıyorum?. Neden mi? Şundan: On gün sonra mahkemeye çıktım ve
«kaçma şüphesi vardır» gerekçesiyle tutuklandım!
Güler misin, ağlar mısın?
Cezaevinden hemen bu tutuklama kararına itiraz ettim. Kaçma şüphesi gerekçesiyle
tutuklanmamın, yasaya ters düştüğünü anlattım. Sonra devam ettim: İşlediğimi ileri
sürdüğünüz suç, Demirel hükümeti döneminde işlenmiştir. Bu hükümet ise, Cumhuriyetin
geleceğini tehlikeye sokmak suçundan istifaya zorlanmıştır, öyleyse suç, devlet ve
hükümet nüfuzunu kıran suçlardan sayılmaz.
Sıkıyönetim hukukçularının hiç böyle tartışmalara girmeye niyetleri yoktu. Hemen karar
geldi:
— Oybirliği ile reddine...
Tutuklanmak için çalmadığım kapı kalmadı, sonunda kaçma şüphesi vardır gerekçesiyle
tutuklandım.
Dava önce, Ceza Yasasının 141 inci maddesinden açılıyordu. Yani, şu ünlü madde: Sosyal
bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerindeki tahakkümünü kurmak amacıyla örgüt kurmak.
örgütten bol ne var ki. bul örgütünü, kur tahakkümünü...
Benim suçum, sınıf tahakkümünü kurmayı amaçlayan örgüte, yani Dev-Genç'e yol
göstermek. Nasıl diyeceksiniz?.
Efendim, yol göstermek, bilindiği gibi, yurttan sesler programında olur. Saz
sanatçılarından biri, bağlamayla yol gösterir.
Öyle- mi acaba?.
Savcı, 141 inci maddeden koğuşturulduğumu söyledi. Sonra :
— 159 da düşünülebilir... dedi. 159 uncu madde de, hükümetin, bakanlıkların, güvenlik
kuvvetlerinin ve Silâhlı Kuvvetlerin manevî şahsiyetine hakaret suçlarını kapsı yor.
İddianame geldiğinde baktım, dava ne 141 inci maddeden açılmış ne de 159'dan. Askerî
savcı, konuşmalarımda,
komünizm propagandası 1 bulmuş ve davayı. 142 ncl maddeden açmış.
Ben. dava boyunca 142 nci maddeden yargılandım. Sonra dava sonuna doğru, suçun niteliği
değişti. Anaya-sa'yı tağyir, tebdil ve ilga'dan suçlandım. Yani. 146 ncı maddeden.
Mahkeme 146 ncı maddeden mahkûm etti. Askerî Yargıtay bu hükmü bozdu. Mahkeme
eski kararında direndi. Bu arada. Af Yasası çıktı. Mahkemede son duruşmaya
geldiğimizde, duruşma yargıcı Saadettin Üçüncüoğlu kararını açıkladı:
— Yargıtay kararına uyuyoruz. Sizin suçunuz 312 n-ci maddeye giriyor. O da af
kapsamında.. Dosyanızı kal diriyoruz. Haydi güle güle...
Yani, aynı suç için Ceza Yasasının 141 inci maddesinden gözaltına alın, sonra komünizm
propagandası yapmak suçundan 142 nci madde gereğince yargılan, suçun niteliği değişsin,
Anayasayı tağyir, tebdil ve ilga suçunun kapsamına alın, Yargıtay «suçu yok» desin,
bundan sonra da, aynı eylem için, bir yıllık bir cezayı öngören 312 n-ci maddeye sokul,
ondan sonra da dosyan kaldırılsın.
Sen sağ, ben selâmet!
Şimdi bana soruyorlar:
— Hangi maddeden yargılanmıştın?
Ne diyeyim. Bunları uzun uzun anlatmamak İçin:
— Yüzkırk altı küsur, komünizm falan, Anayasa'yı tağyir, tebdil, ilga filân... diyorum,
çıkıyorum işin içinden.

BAYRAKLI SINIF TAHAKKÜMÜ

Solculuk üzerine şimdiye kadar yüzbinlerce, milyonlarca yazı yazılmıştır. Türk siyasal yaşamı, bu
«sol» sözcüğünden sonra da İyice renklenmiştir.
«Sola dönmek için sola yanaşınız».
Bu bir trafik kuralıdır. Fakat, siyasal «taktik» ve«strateji açısından da, son derece anlamlı bir
sözdür.
«Sola dönülmez».
Bu da bir trafik kuralıdır. Bu kuralın geçerli olduğu düzenlerin adı «faşizm» oluyor. Bizdeki gibi
olursa da «azgelişmiş faşizm», tabii! Ne de olsa kendimize göre, allayıp-pulluyoruz.
«Sağı, solu belli olmaz.»
Bu söz, ne yapacağı belli olmayan kimseler içindir. Türk siyasal yaşamında bu söz çok geçerlidir.
Adama bakarsınız, solcu mu solcu, ilerici mi, ilerici, ama bir tehlike gördü mü, haydi, öbür tarafa.
Hani nerede bu adamın sağı, nerede solu? Kıssadan hisse: Görünüşe aldırmayacaksınız ve
aldanmıyacaksınız!
Bu «sol» sözcüğünü en ilginç biçimde kullananın kim olduğunu bilmezsiniz! Ben de, Sıkıyönetim
«abonesi» olup, Ankara 1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesinde yargılanmasaydım, hiç şüphesiz,
öğrenmemiş olacaktım. Bu konudaki eğitimim biraz «külfetli» oldu ama, sonunda öğrendik sağı,
solu...
Davamızın savcısı «esas hakkındaki mütalâasını» okuyor. Savcı, ufak-tefek bir adam. Yargılamalar
sırasında yarbaydı, şimdi albay oldu. Adı, Mustafa Akın. Ağır
ağır konuşur, herkesin mahkûmiyetini ister, hiç tahliye İsteminde bulunmazdı. Huy. ne
yapacaksınız?
Sorgumu yaparken, «aman ne iyi» demiştim, iyiliği, nezaketinden gelmiyordu. «Bu savcının
karşısında iyi savunma yapılır. Allah cümle sanıklara, böyle savcı ihsan eylesin, âmin dedim içimden.
Duruşmalar sırasında yanılmadığımı da anladım.
Askerî Savcı, bir yazımın içinde «sol» sözcüğü geçen bir bölümünden dolayı kahredici darbeyi
vurmuştu!. Suç da büyüktü. Bir halk türküsünü yazıda anarak, komünistlik yapılmıştı. Kaçırır mıydı
bunu, koskoca savcı? «Soldan sağa salla bayrağı düşman üstüne». İşte dehşetengiz yazı bu. Savcı,
uzun araştırmalardan sonra bu sözde komünizm propagandası olduğunu saptayıp, imzayı basmıştı.
Evet yakalamıştı komünisti. Hem de kıskıvrak!
«Komünist düzenin getirilmesinde bayrağın soldan sağa düşman üzerine sallanacağını
belirtmektedir».
Vay anasına! Demek böyle demiş! Demiş mi? Demiş! öyleyse bastır cezayı...
Savcı, ciddi ciddi kürsüde bu türküyü okuyor. Beni bir gülmek aldı ki, sormayın.. Sıkıyönetimler,
emirler, ge-ceyarıları ev basmaları, ranzalar, nevresimler, nöbetçiler, adlî müşavirler, demek, hep
bu tür suçlar içindi?
«Komünist düzenin getirilmesinde bayrağın soldan sağa düşman üzerine sallanacağını
belirtmektedir».
Düşünün bakalım, Lenin böyle mi yapmış?. Ya yapmışsa?. Yapmışsa yandığın gündür. Hiç adamın
gözünün yaşına bakmazlar. Sallamasaydın bayrağı efendi. Eloğlu sallıyor mu?
Savcı, esas hakkındaki mütalâasının bu bölümünü okurken, ben de içimden bu Kars türküsünün
melodisini mırıldanıyordum : «Nan nan-nan-nam nan-nan-nan-nam. Salla bayrağı düşman üstüne».
Hem aksilik, o günlerde, Tuzla Piyade Okulu'nda yedek subay eğitimi yapıyoruz. Sabah sporunda
söylediğimiz türkü de bu. «Soldan sağa, sağdan sola salla bayrağı düşman üstüne».
Düşman kim? Düşman burjuvazi!. Bayrağı sallayan kim? Kim olacak? Proletarya.. Nasıl
sallıyorlar?. Soldan sağa Sonra efendim, sağdan sola, sonra bir daha. İşte bayrağın tam
sallandığı yer, «sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerindeki tahakkümü.» bayrak
sallanmaya devam ettiği için de «memleket içinde müesses, iktisadi veya siyasi veya
hukukî temel nizamlar» böyle yıkılıp gidiyor, öyleyse bayrağı sallamayın. Sallayan olursa,
yakalayın, atın içeri!
Savcının bu öldürücü darbesi karşısında ne yapmak gerekirdi. Gidip, bu Kars türküsünün
plâğını alıp, duruşmada bunu çalayım mı?.
«İşte sayın yargıçlar, bu bir halk türküsüdür». Amma da yaptık? «halk türküsü» ne
demek?. «Halk» yok, «millet» var. «Devletiyle milletiyle, bölünmezlik» var. Halktan, halk
iktidarı, halk İktidarından halkların kardeşliği, halkların kardeşliğinden, halk mahkemesi,
halk mahkemesinden, yine bir sosyal sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerine tahakkümü...
Sonra sallanan bayraklar, bayrak sallayarak kurulan tahakküm, bayraklı tahakküm..
Bayraklı tahakküm suçtur!
Ben de cesaretimi toplayıp kendimi şöyle savundum. — Bu bir halk türküsüdür. Her gün
radyolarda, televizyonlarda çalınmaktadır.
Buraya kadar iyi. Kimsenin bir itirazı yok. Ya sonra?. Evet sonra?
Benim suçum şu: Türkü, sağdan sola, soldan sağa, salla bayrağı düşman üstüne, diye
bitermiş. Ben, ne yapmışım? «Büyüklere masallar» başlıklı yazımda, Mustafa Kemal
Paşa'nın öyküsünü anlattıktan sonra, şunları yazmışım :
«Kemal Paşa girmiş bir Eylül günü İzmir'e. Yerle bir olmuş İstanbul Paşaları. Sonra tarih
yazmış: Vahdettin haindir.. Damat Ferit satılıktır.. Paşalar uşaktır.. Ve halk unutur mu
Kemal Paşa'sını, söyledi türküsünü: Askerinle bin yaşa, Mustafa Kemal Paşa, salla bayrağı
düşman üstüne, soldan sağa salla bayrağı düşman üstüne».
Şimdi savunma yapacağım, nasıl savunayım kendimi?
Cinayet işlesen, işlemedim dersin, peki buna ne dersin? İstanbul Paşaları, İstanbul
Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün mü?. Değil.. Yazıda adı geçen Damat Ferit, Başbakan
Ferit Melen mi? Değil.. Bayrağı sallayan kim?. Mustafa Kemal Paşa. Kime karşı? Düşmana..
Düşman kim?. Yunan, İngiliz, Fransız..
Yahu ne ilgisi var?. Komünistlikle ne ilgisi var bunun? Kars türküsü bu, basbayağı türkü.
Ama savcı kaçırır mı?
— Komünist düzenin getirilmesinde bayrağın soldan sağa düşman üstüne sallanacağını
belirtmektedir.
Komünist düzen nasıl getirilir?. Komünist düzen gelirken, bayraklar soldan sağa mı
sallanır? Herkesin bir bayrağı var, bayraklar sola da sallanır, sağa da.
«Sağına sarımsak, soluna soğan».
Acaba böyle mi savunsam kendimi?. Sonra savcı ne der?
Sonunda buldum suçumu: Soldan sağa demişim de, sağdan sola dememişim. İşte tam
suçüstü. Yakayı ele verdik. Kökü dışarıda olduğumuz, son bağımsız Müslüman Türk
devletini yıkarken yakalandığımız, böylece ortaya çıktı. Ne yapacağız şimdi?
Ben de şöyle savundum kendimi:
— Bu bir halk türküsüdür. Her gün radyolarda ve televizyonlarda çalınmaktadır. Yazı,
tümüyle, Kurtuluş Savaşımızı anlatmakta, bundan bazı dersler çıkartmak gerektiğine
değinmektedir.
Burası da oldu?.. Şimdi geliyoruz, sağ sol işine...
— Eğer, türküyü olduğu gibi aktarsaydım, yazı için de sol sözcüğü iki kez kullanıldığı için
cezam artmaya cak mıydı?
Tam bunları söylüyordum ki, Duruşma Yargıcı Saadettin Üçüncüoğlu, gülmeye başladı.
Üye Binbaşı Ferşat Oltulu da gülüyordu. Mahkeme Başkanı, Albay Azmi Işıklar da
hafifçe tebessüm ediyordu. Aa, baktım, savcı Mustafa Akın da gülüyor!
Sonra?......
Efendime söyleyim, sonra, karar günü geldi. Baktım, Mahkeme Başkanı değişmiş. Karar
okundu. Anayasa'yı
İhlâlden, payımıza düşen cezayı almışız. Ne yapalım, «her eve lâzım» Üye Yargıç Ferşat
Oltulu, beraatımız gerektiği düşüncesiyle, karara karşı çıkmış. Duruşmaları baştan sona
izleyen Mahkeme Başkanı Albay Azmi Işıklar gitmiş, yerine, Albay Remzi Siretli gelmiş.
O da basmış imzayı, böylece ikiye karşı bir oyla mahkûm olmuşuz.
Kararı okuyunca ne göreyim?. Bunca suçun yanında «komünist düzenin getirilmesinde
bayrağın soldan sağa sallanacağını belirtmektedir» gerekçesiyle de mahkûm olmaz mıyım?
Kararı okurken, yüksek sesle türkü söylemeye başladım: «Soldan sağa, sağdan sola, salla
bayrağı düşman üstüne».
Ve «Bayraklı sınıf tahakkümünü» kurmaya, orada da devam ettim, yani cezaevi
hücresinde..
Tahakküm kurulacaksa, bayraklısından olsun, hem soldan sağa, hem sağdan sola...

SOKRATTAN DA KIYMETLİ...

12 Mart davalarını hukukçu olarak izlemek gerçekten ilginç oluyordu, örneğin, Siyasal
Bilgiler Fakültesi Anayasa Hukuku Profesörü Mümtaz Soysal'ın, Piyade Kıdemli Albay
İzzettin Avlar'ın başkanlığındaki mahkemede yargılanması, hukuk açısından başlıbaşına
ilgi çekici bir olaydı.
Albay İzzetin Avlar, hiç şüphesiz, çok değerli bir askerdi. Yine hiç şüphesiz, söz gelişi.
«M -1 Piyade tüfeği» konusunda, Prof. Mümtaz Soysal'ın bilmediği birçok konuyu, çok iyi
bilmektedir. Avlar'ın «taarruz» ve «savunma» konularındaki bilgileri Mümtaz Sosyal'da
yoktur. İşbu nedenle, Mümtaz Soysal'ın, Albay İzzettin Avlar'ı ya da bir başka albayı,
piyadecilik konularında sorguya çekip, değerlendirme yapması düşünülemez.
Fakat tersi geçerlidir. Piyade Albayı izzettin Avlar, bir Anayasa hukuku profesörünün,
ders kitabında komünizm propagandası yapıp yapmadığını değerlendirmektedir. Sadece
değerlendirmiş olsa, yine iyi! Bu değerlendirme sonunda, Mümtaz Soysal, örneğin, altı yıl
sekiz ay hapse mahkûm edilebilmektedir.
Askerî Mahkemelerin, siyasal suçlar için kullanılması böyle sonuçlar da doğurmaktadır.
Piyade Albay İzzettin Avlar. Sıkıyönetim Mahkemesi başkanlığı sırasında, biraz hukuk,
biraz da, siyaset öğrendi. Anayasa hukuku konusunda da, kısa sürede uzman oldu ki,
Mümtaz Soysal'ın «Anayasa'ya Giriş» adlı ders kitabında komünizm propagandası
yaptığını, hemen anladı ve hükmünü verdi.
Hukuk Fakülteleri bu olaya gereği gibi eğitemediler.
Üniversiteler Yasası gereğince, Üniversitede doçent ya da profesör olmayan kişilerden de
yararlanılır. Bunlara «öğretim görevlisi» denilir. Öğretim görevlileri, uzman oldukları alanlarda,
Üniversite öğrencilerine ders verirler.
Sanırım, Ankara 3 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı Piyade Kıdemli Albay İzzetten Avlar,
Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakültelerinde «öğretim görevlisi» olarak Anayasa Hukuku dersleri
okutacak olgunluğa ve uzmanlığa erişmiştir. Ankara ve İstanbul Hukuk Fakülteleri, değeri
anlaşılmayıp, emekliye sevkediliverilen Albay İzzettin Avlar'a, Anayasa hukuku dersi verdirseler,
öğrencilere çok yararlı olurlar.
Piyade Kıdemli Albay İzzettin Avlar, gerçekten çok, ama çok nazik, çok saygılı bir insandı.
Kürsüye çıkar çıkmaz, son derece tatlı bir gülümseme ile, önce sanığı selâmlar, sonra da, iki elini
açıp, hafifçe de öne eğilerek, sanığın, sanık avukatlarının ve dinleyicilerin oturmasına izin verirdi.
Avlar, Prof. Mümtaz Soysal'ın duruşmaları sırasında, ara sıra karikatür çizdi. Bazı günler, canı
sıkıldığı için, pencereden dışarıyı seyretti. En çok kızdığı olay, Mahkeme binasının hemen yanında
bulunan Ana Tamir Fabrikasından gelen gürültülerdi. Tam, duruşmanın can alıcı yerinde, «vuuuu»,
«traapp», «zııııt» gibi sesler gelince. Piyade Kıdemli Albay İzzettin Avlar, son derece sinirlenip,
hemen emirler yağdırarak, gürültüyü sustururdu. Avlar'ın bir başka huyu daha vardı. Mümtaz
Soysal'ın konuşmalarında «marksizm» sözcüğü geçince, hemen gülümser, önündeki not defterine
birşeyler yazardı. Acaba, Mümtaz Soysal'ın savunmasında kaç kez «marksizm» sözcüğü
kullandığını mı saptamaktaydı?
3 Nolu Mahkemenin, öteki üyeleri, o zamanki rütbeleriyle, Yargıç Yarbay Süha Umurhan ve Yargıç
binbaşı, Tahsin Özer'di. Süha Umurhan, son derece yumuşak biı yargıçtı.
Bir duruşmada. Mümtaz Soysal siyasî suçların, hiçbir dönemde, hiçbir iktidara şeref vermediğini
söyleyerek
— Sokrat'ın yargılanması Yunan uygarlığı için bir kara
leke oldu. Galile'nin yargılanması insanlık tarihi için bir suç sayıldı. Beni de işlemediğim
suçlardan ötürü yargılayarak, zorla kahraman yapmak istiyor, lâyık olmadığımı bir sandalyeye
oturtuyorsunuz... dedi.
Savunma gerçekten güzeldi. Duruşma Yargıcı Suho Umurhan bu konuşmadan etkilendi. Bu
konuşma, Piyade Kıdemli Albay İzzettin Avlar ve Savcı Yüzbaşı Baki Tuğ tarafından hiç de hoş
karşılanmamıştı. Baki Tuğ. hemen yerinden fırlayarak söz istedi. Basbas bağırıyor, sesi Ana
Tamir Fabrikasındaki gürültüyü bastırıyordu:
— Sokrat'ı yargılayan bir Yunan mahkemesidir. Bu-rast ise bir Türk mahkemesidir. Galile insanlık
uğruna öldü, marksist, leninist ilkeler uğruna değiiiill.»
Eh vallahi de öyle. Söylenecek söz yok. Koskoca Bâkl Tuğ, bu.. Hem de doğru söylüyor. Evet,
Sokrat'ı. Türk mahkemeleri yargılamadı. Sokrat'ı yargılayan yargıçlar da, Yunandı. Sonra,
Galile'nin marksizmle uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Çünkü Marks ile Galile'nin yaşadığı
yüzyıllar aynı değildi. Tabiî ki Galile'nin marksist-leninist olması da mümkün değildi.
Ama, Galile, 1971 yılında Türkiye'de yaşasaydı, gerçi devlet zoruyla marksist - leninist olurdu.
Fakat ne yapsın zavallı, bugünlere yetişememişti.
Baki Tuğ, böyle konuşunca, Mümtaz Soysal'ın avukatlarından Profesör Turan Güneş, elini masaya
vurarak söz istedi. Güneş söz istediğinde, Baki Tuğ, henüz konuşmasını bitirmemişti. Turan Güneş,
elini masaya vuruyor, kürsüye doğru, biriki adım atıp ısrar ediyordu. Baki Tuğ, yerine oturdu.
Turan Güneş'e söz verildi. Güneş'in öfkesi geçmişti. Önce sağa, sonra sola baktı. Gözlüğünü sildi
ve tek cümle ile Baki Tuğ'u yanıtladı. Yanıt kısa ve
özdü:
— Askerî savcının sözlerini anladım...
Baki Tuğ kıpkırmızı olmuştu. Piyade Kıdemli Albay İzzettin Avlar, Güneş'in konuşmasının sonunu
bekliyordu amma, konuşma işte bu kadardı. Askerî savcının söyledikleri anlaşılmıştı!
Bu kez, konuşma sırası. Duruşma Yargıcı Süha Umurhan'daydı.
Umurhan olanca duygusallığı ile konuştu:
— Mümtaz Bey, siz bizim için Sokrat'tan da kıymetlisiniz...
Piyade Kıdemli Albay İzzettin Avlar, irkildi. Savcı Baki Tuğ'un yüzü bir kat daha kızardı.
Evet, duruşma yargıcı, sanık Mümtaz Soysal'ı övmüş, Sokrat'tan da kıymetli bulduğunu
açıklamıştı.
Aynı Süha Umurhan, duruşma sonunda, Sokrat'a Yunan mahkemesinin verdiği cezayı çok
bularak, Sokrat'tan da değerli bulduğu Mümtaz Soysal'ın altı yıllık mahkûmiyet kararına,
Piyade Kıdemli Albay izzettin Avlar'ın imzasının yanına imzasını atıvermişti.

MADALYA

12 Mart sınavına yaşadığımız çevreyle birlikte girdik. Ben o sıralar, Ankara Hukuk
Fakültesinde İdare Hukuku Asistanıydım, öğrencileri, asistan arkadaşlarımı,
profesörleri, doçentleri, bu olaylar sırasında çok daha yakından tanıdım.
Doç. Dr. Mukbil Özyörük, Fakültenin devrimci öğretim üyelerindendi. Aynı kürsüdeydik.
Profesör Tahsin Bekir Balta ölünce, İdare Hukuku kürsüsü Doç. Dr. özyö-rük'e kalmıştı,
özyörük, o günlerde mangalda kül bırakmayan devrimcilerdendi. Özyörük ile odamız da
ortaktı.
Birgün odada, Deniz Harp Okulu'ndan çıkarılan öğrencilerle ilgili Danıştay dilekçesi
yazıyordum. Özyörük neşe içinde odaya girerek sordu:
—Ne yazıyorsun?
—Hocam, Deniz Harp Okulu'ndan devrimci öğrenciler
atılmış da onlara dilekçe yazıyorum...
—Yahu, beni de avukat tutsalar ya.
—iyi olur hocam...
Özyörük, devrimcilerin davalarını almak için can atıyordu. Bir başka gün, Almanya'da
devrimci eylemlere karıştığı için yurttaşlıktan çıkarılan Hakkı Keskin hakkındaki işlem
için Danıştay'a dilekçe yazıyordum. Yine çıka-geldi:
—Ne yazıyorsun yine?
—Hocam, Hakkı Keskin'in davası..
—Canım sana söyledim ya, bana da vekâlet versinler...
özyörük o günlerde, öylesine devrimciydi ki, bu gibi
davalarda adı geçmezse bunu bir eksiklik sayardı. Bir gün bana uzun uzun geçmişinden
söz etti. 1960 yılından önce. Demokrat Parti'den yanaymış. Babası da Demokrat Parti'nin
Adalet bakanlarındandı. Sonra, 27 Mayıs devriminde. Üniversiteden çıkartılan 147
öğretim üyesinin arasında yer almış.
Ne yapsın?. Adalet Partisi'ne girerek, bu partinin ilk Gençlik Kolları Genel Başkanlığını
üstlenmiş. Gençlik Kolu deyince, özyörük'ü. Gençlik Kolu kuracak kadar genç sanmayın,
özyörük, 1953 yılından beri, doçenttir. O tarihten bu tarihe, bir türlü bir kitap
hazırlayıp, profesör olamamıştır.
Doç. özyörük'ün öğrencileri profesör oldu: Doçent olduğu zaman ana rahmine düşen
çocuklar, Hukuk Fakültesini bitirdiler. Fakat o, her devirde, bir başka siyasal akımın
dibini bulmakla meşgul olduğundan, bir türlü profesör olamadı.
Özyörük, AP, «Anayasa'ya hayır» kampanyasına başlayınca, ne olur ne olmaz deyip,
istifayı basıvermişti. 1969 yılında, İsmet İnönü'nün hazır bulunduğu bir törenle kapağı
CHP'ye attı. Ondan sonra bir de Parti Meclisi'ne seçilmez mi?
Raslantı bu ya, o günlerde, İsmet Paşa, Yassıada mahkûmlarına siyasal haklarını geri
verdirmek için «Kuyudan adam çıkartma» kampanyasına başlamıştı. Devrik
Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ve arkadaşlarının affı, İnönü önderliğindeki CHP tarafından
gerçekleşecekti.
İşte Özyörük buna dayanamazdı. Ne demek Demokrat Partililerin affı?. Devrimcilikte
böyle geri dönmeler var mıydı, sapmalar var mıydı? Nerede kalıyordu 27 Mayıs? Hemen
hem Parti Meclisi üyeliğinden, hem de CHP'den istifa ediverdi. İki, üç gün sonra,
Ankara'da Tandoğan meydanındaki mitingde devrimcilik adına tozu dumana kattı.
özyörük'ü tanımanız için, bir yazısından birkaç satır okuyalım. Bir 27 Mayıs yıldönümünde
Cumhuriyet Gaze-tesi'nde şunları yazmış:
... 27 Mayıs'a, ihtilâl, devrim demeyip de, «hükümet
darbesi» diyenler, eskilerin tabiriyle «elifi görseler, mertek sanacak kadar» cahildirler.
Hangi hükümet darbesidir ki. seçim yaptırmak için gelsin, Anayasa getirtsin, referandum
yaptırsın, iktidar mücadelesine katılmayıp, gönül rızasıyla çekilip gitsin ve gittikten sonra
bile, fikir, ilke, kavram ve ruh olarak yaşasın?.
Buna devrim denir, devrim... Darbe denmez. Eğer ortada bir «darbe» varsa o, devrimin
suratlarında saklayan tokadıdır...»
Bazı siyasal olaylar, bazı kişilerin suratlarına bir tokat gibi iner. 12 Mart darbesi de
özyörük'ün suratına «şaak» diye indi ki. titreyip kendine geldi ve «Ahmet Muhtar»
takma adıyla Tercüman Gazetesi'nde, dün yazdıklarının ve yaptıklarının tam tersini yazdı!
özyörük, «Balyoz Harekâtı» gereğince gözaltına alındı. Koğuşa girdiğinde sapsarı olmuştu.
Adil özkol ile birlikte kendisine bir yatak bulduk. Yattı. Ertesi gün koğuşa gelen Ankara
Merkez Komutanı Tümgeneral Tevfik Tü-rüng, özyörük'e şöyle bir bakıp:
—Hadi geçmiş olsun, tahliyen geldi... deyince çok
sevindi. Neredeyse zil çalıp oynayacaktı. Gördüğü
bütün Osmanlı terbiyesini toplayarak :
—Sağolun, sağolun, paşa hazretleri... diye teşekkür
etti amma, biraz sonra Tümgeneralin kendisiyle alay
ettiğini anladı. İstanbul'a yollanıyordu.
İstanbul'da, 83 deniz subayı ile birlikte yargılandı. İddianameye göre, özyörük,
İstanbul'da gizli bir toplantıya katılmıştı. Özyörük, suçlamayı şu kesin ve inandırıcı
gerekçe ile reddetti.
— Efendim, ben o gün ishaldim. Gerçi o eve gittim amma, ishal olduğum için, sık sık
banyoya gittiğimden ne konuşulduğunu duymadım...
Alın size. bir ikinci «Dimitrof» savunması...
Aynı dava için, Tabiî Senatör Ekrem Acuner'in dokunulmazlığı kaldırıldı. Acuner, Anayasa
Mahkemesi'ne başvurarak, dokunulmazlığını kaldıran kararın iptalini istedi. Bu istek
dolayısıyla, davanın belgeleri incelendi. Resmî Gazete'de yayımlanan Anayasa Mahkemesi
kararında özyörük'ün
o gün ishal olduğu da belirtildi. Böylece, özyö-rük'ün ishali «Anayasa Mahkemesi
içtihatlarına» geçmiş oldu.
Mukbil özyörük, Ankara 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nde, bizimle birlikte sanık
olarak yargılandı. Hukuk Fakültesi Dekanı Uğur Alacakaptan, Doç. Mukbil Özyörük, ben
ve Asistan Adil Özkol, hep birlikte Dev -Genc'in Fakülte çapındaki eylemlerine destek
olmaktan ötürü yargılanmaktaydık. Özyörük duruşmalarda ikide birde kalkar:
— Heyet-i celilelerinize bütün mukaddesatım üzerine yemin ederek... biçiminde başlayan
konuşmalarla kendi sini savunmaya kalkardı. Duruşma yargıcı Yarbay Saa dettin
Üçüncüoğlu da bu fırsatı hiç kaçırmaz:
— Otur yerine, edebiyat yapma... diyerek, özyö-rük'ü azarlardı.
Mukbil özyörük, yedeksubay olarak Kore Savaşı'na katılmıştı. Kore'de tercümanlık
yapmış, bu hizmetlerinden ötürü Amerikah'lardan bir de madalya almıştı. Savunma
yapacağımız gün, mahkemede kulağıma eğilerek:
—Madalyamı takayım mı?... dedi. Bu madalya aracılığı ile yaptığı savunmanın etkili
olacağına inanmıştı. İstanbul'da, 83 Deniz Subayı ile birlikte yargılanırken: —Ben
Kore'de komünistlere karşı savaştığım için madalya aldım, nasıl komünist olabilirim?...
yolunda bir savunma yapmış ve savunmanın bu yerinde, sanıklardan İrfan Solmazer'in
: —Al o madalyayı da... diye başlayan bir yanıtı ile karşılaşmış, Solmazer'in madalya
için verdiği adresten hiç de hoşnut kalmamıştı. , xx Aynı s°z benim de dilimin ucuna
geldi, kendimi güç tuttum.
Özyörük'ün yanında, devrimcilik konusunda mangalda kül bırakmayan öğretim üyelerinden
biri de, Ankara Hukuk Fakültesi eski Dekanlarından Prof. Dr. Erol Cansel'di. Cansel, 12
Mart öncesi düzenlenen bütün yürüyüşlere katılmış, bütün forumlarda konuşmuş, bu
nitelikleri
nedeniyle, devrimci öğrencilerse Fakülte Dekanlığı'na getirilmek istenmişti.
— Devrimci Dekan istiyoruz.,.
Erol Cansel, Dekan seçiminden önce, bütün devrimci öğrencilerce böyle
desteklenmekteydi. Sonradan mahkemede, Cansel'in, Dev-Genç Merkez Yürütme Kurulu
üyelerinden biriyle, Dekanlık pazarlığı yaptığı da ortaya çıktı.
Hukuk Fakültesi'nin bütün öğretim üyeleri ve yardımcıları Erol Cansel'in, Hukuk Fakültesi
öğrencisi Mustafa Kuseyri'nin ölümü dolayısıyle yaptığı konuşmada:
— Böbrek iltihabından öleceğime, faşist kurşunuyla öleyim... diyerek, bütün öğretim
üyelerini, yardımcılarını ve öğrencileri, eylemsizlikle suçladığını çok iyi anımsa
maktadırlar.
12 Mart gelince, tüfek icad oldu, mertlik de bozuldu. Profesör Erol Cansel, yakın dostu
Doç. Seyfullah Ediz ile devrimci öğretim üyelerini ve öğrencileri suçlamak için askerî
savcılara koştu. Sonradan, devrimciliği, böbrek iltihabını, faşist kurşununu unutup,
«Ülkücü Öğretim Üyeleri Kongre Başkanlığı» yaptı.
özyörük şimdi, bütün bilgisi, bütün kültürü ve yetenekleriyle Tercüman gazetesinde
yazılar yayınlamakta, Erol Cansel de, bütün gücüyle «ülkücülük» yapmaktadır.
Cephe iktidarı, bu iki öğretim üyesinin bilgi ve görgüsünden yararlanmak için bunlara bazı
devlet kurumlarında danışmanlık vermektedir.
Bu iki öğretim üyesi yaşlandıkça olgunlaşmakta ve başta öğrencileri olmak üzere, bütün
hukukçulara örnek olmaktadırlar...

12 MARTIN NEDENİ: GENERAL NECİP ! ? ! ?

İhtilâl nasıl yapılır?
Nasıl yapılacak, bir gece ansızın, elinizde silâh hükümeti alaşağı edersiniz, olup biter. Şunun
şurasında düşünecek ne var?.
Türkiye'de ihtilâller de son derece, demokratik yöntemlerle yapılmaktadır. Bu bakımdan dünyada
eşine pek rastlanmayan ilginç ülkelerden biriyiz. İhtilâlleri bile, Mısır'daki Sağır Sultan'ın
duyacağı biçimde, herkesin gözü önünde millî birlik ve beraberlik içinde plânlayıp, örgütleriz.
12 Mart böylesine demokratik yollarla gerçekleştirilmiştir. Cuntalar kurulmuş, bunu herkes
duymuştur. Cunta kuranlar az kalsın, kuruluşlarını Ankara Valiliğine bile bildireceklerdi amma.
herhalde bunu akıl edememişlerdi.
Ben size 12 Mart'ın içyüzünü anlatayım mı?.
Haydi anlatayım :
Efendim, ülkenin içinde yaşadığı koşullar, Silâhlı Kuvvetler içinde çalkantılara yol açınca, o
tarihlerde 2 nci Ordu Komutanı olan Orgeneral Faruk Gürlerin çevresinde bazı halkalar oluşur.
Gürler, Kara Kuvvetleri Komutanı olmak istiyor, fakat önünde bir engel var: Cumhurbaşkanı Cevdet
Sunay, Kara Kuvvetleri Komutanlığına, Orgeneral Kemal Atalay'ı atamak istemektedir.
Gürler'e bağlı general ve albaylar hemen eyleme geçerler. Açık ve kapalı gözdağlarından sonra,
Gürler «hoop» deyip. Kara Kuvvetleri Komutanlığına gelir.
Tabii, demokratik yolla!
Gürler Kara Kuvvetleri Komutanlığına gelince, işler
kolaylaşır. Artık ihtilâl «hiyerarşik» biçimde, «emir- komuta» çerçevesinde gerçekleştirilecektir.
Gürler, genç subaylara tam güven vermiştir. — Başımızda Gürler var...
İşte bu söz. ihtilâlcilik için yetip artıyordu bile. Gürler olduktan sonra, gerisi kolay. İhtilâl
yapılacak ama demokratik yolla!
Demirel hükümetine karşı tepkiler, Hava ve Deniz Kuvvetlerinde de gelişiyordu. Mürted Hava
Üssü Komutanı Tuğgeneral Aydın Kırışoğlu, Demirel hükümetinin yıkılarak, yerine, köklü devrimler
yapacak bir devrimci yönetim kurulmasını özlüyor, arkadaşlarıyla, bunun plânlarını yapıyordu.
Gürler, Kara Kuvvetleri Komutanı olunca, Adapazan'nda Tümen Komutanı olan Tümgeneral Celil
Gürkan'ın Ankara'ya getirilmesini istedi. Gürkan, Faruk Gürler'in isteği ile Kara Kuvvetleri Plân ve
Prensipler Başkanlığına getirildi. Tümgeneral Celil Gürkan, Silâhlı Kuvvetlerde çok sevilmekte ve
sayılmaktaydı. İki yabancı dil bilen Gürkan. etkili konuşma biçimiyle, haklı bir ün yapmıştı.
Kara Kuvvetlerinden Tümgeneral Gürkan, Hava Kuvvetlerinden Tuğgeneral Aydın Kırışoğlu,
aralarında kısa sürede çok yakın dostluk kurdular. Her ikisinin de siyasal görüşleri birbirine
benziyordu. Bir süre sonra bu dostluğa Deniz Kuvvetlerinden Tuğamiral Vedii Bilget de katıldı.
Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur. 27 Mayıs 1960 günü, Adnan Menderes'i,
Eskişehir'de tutuklayan albaylar arasında yer almaktaydı. Oldum olası. Başbakan Demirel'e hiç içi
ısınmamıştı. Hava Kuvvetlerinde dipten gelen ihtilâlci akımlar, kısa sürede, onu da etkiledi, Kara ve
Hava Kuvvetleri, hiyerarşik bir zincir içinde, ihtilâl havasına girivermişti.
Orgeneral Faruk Gürler, ihtilâlin planlanması ve örgütlenmesi görevini, kapısının karşısındaki
odada çalışan. Plân ve Prensipler Başkanı Tümgeneral Celil Gürkan'a vermişti. General Gürkan, o
günlerin tanımıyla «radikal» düşünceliydi. Silâhlı Kuvvetlerin Demirel hükümetini devirmesi
ya da çekilmeye zorlamasından sonra, bazı reformlar yapılmasını istiyordu.
General Kırışoğlu, Amiral Bilget ve General Gürkan bu konuda tam bir anlaşma
içindeydiler.
Görüşleri şöyle özetlenebilirdi: önce Demirel hükümetinin sorumluları yargılanmalı,
yolsuzluk dosyalarına el konmalı, siyasal suç sanıkları mahkemelere çıkarılmalı, sonra da
kurulacak bir «Devrim Partisi» eliyle, başta toprak ve vergi reformları olmak üzere,
köklü reformlar yapılmalı, ABD ile imzalanan ikili anlaşmalar kaldırılmalı, yabancı
Şirketler millileştirilmeli.
Gürler ve Batur, bu görüşleri benimsemişlerdi. İhtilâl programları hazırlandıktan sonra
kurulacak «Devrim Hükümetinin kimlerden oluşacağı bir bir saptandı. Tabiî bu da
demokratik yolla!
İhtilâl çalışmaları günleri alıyor, bir türlü ne zaman «darbe» yapılacağı kestirilemiyordu.
İhtilâl günü «d» günü olarak adlandırılmıştı. O gün, ihtilâli yönetecek olan komutan
«düğmeye» basacak, yani bütün birliklere «alarm» verecekti. Bu da demokratik yolla!
ihtilâl toplantılarına, Genelkurmay Başkanlığı Merkez Dairesi Başkanı Tümgeneral Şükrü
Köseoğlu da katılmaya başlamıştı. Köseoğlu, bir gün, toplantıya Genelkurmay Başkanlığı
Plân ve Prensipler Başkanı Korgeneral Atıf Erçıkan ile geldi. Erçıkan tam ihtilâlciydi.
— Çankaya'ya elimde stenle bir gireceğim... diye ateşli konuşmalar yapıyordu. Erkek
adamdı doğrusu. De mokratik yolla, Çankaya'ya çıkacaktı.
Gürler yanlısı İhtilâlcilerin bir tek endişeleri vardı. Kara ve Hava Kuvvetleri İçinde
örgütledikleri ihtilâli Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç duyarsa ne yapacaklardı?
Bazıları duyarsa duysun, diyorlardı.
Duydu da.. Tağmaç, demokratik yolla bir haberleşme sistemi "kurmuştu.
Korgeneral Atıf Erçıkan Bahçelievler'deki evinde, sık sık ihtilalci subayları topluyor ve
ateşli konuşmalar yapıyordu
— Çankaya'ya önce ben gireceğim...
Sonra öğrenildi ki, Erçıkan, bütün konuşmaları, bir bir Genelkurmay Başkanı Memduh
Tağmaç'a bildirmiştir.
İhtilâlci subaylar, ihtilâl gerçekleşirse, Devlet Başkanlığına Orgeneral Faruk Gürler'i
getirmek istiyorlardı. Gürler'in de buna hiç itirazı yoktu. Atıf Erçıkan da Genelkurmay
Başkanlığına getirilecekti. Buna da demokratik yolla karar verilmişti.
Fakat Gürler'in kulağına kar suyu kaçmıştı. Genç subaylar arasında kaynaşmaları da
duyuyordu. Acaba, kendisi, Mısır'da Kral Faruk'a karşı düzenlenen ihtilâlde ön plânda
görüldükten sonra, Nasır tarafından «"tasfiye» edilen General Necip rolü mü oynuyordu?
Acaba? Acaba kendisi Necip, Celil Gürkan da «Nasır» mı olacaktı?.
— Ben General Necip olmam...
«General Necip sorunu», Gürler tarafından Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur'a da
açılmıştı. Genç subaylar, Celil Gürkan'ın çevresinde kenetleniyorlardı. Hava
Kuvvetlerinden genç subayları örgütleyen Tuğgeneral Aydın Kırışoğlu, kanser hastalığına
tutulduğu için Londra'ya gitmiş, Batur ile genç subayların İlişkisi de böylece kopmuştu.
— Biz General Necip olmayız...
General Gürkan'ın ağzındaki sözler de, Gürler'e pek hoş gelmiyordu. Gürkan sık sık
«toprak devrimi», «millileştirme» gibi kavramlardan söz etmekteydi. İşte bunlar
demokratik değildi.
Gürler de, Batur da. General Necip kavramında birleşmişlerdi. İkisi de General Necip
olmayacaklardı.
Bu kuşkulara karşın, Gürler, yine de, ihtilâl için hazırdı. 9 Mart gecesi, Hava Kuvvetleri
Komutanlığında toplanıldı. Bu toplantı da demokratikti. Toplantıda Gürler,. Batur, Gürkan,
Atıf Erçıkan, Korgeneral İhsan över bulunmaktaydı. Gürler Batur'a dönüp:
—Eyiceoğlu'na da haber verelim... dediğinde, Batur'un
tepkisiyle karşılaşmıştı. O gece. Gürler, Celil
Gür-kan'a dönüp:
—Celil Paşa, sen yoruldun, sorumluluğu ben üzerime
alıyorum... diyerek toplantıyı bitirdi. Bu arada, cebinden çıkardığı mendillerle yüzünün
terini silmekteydi. Toplantı öylece dağıldı.
10 Mart günü, Orgeneral ve Korgeneraller, Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç
tarafından Askerî Şura salonunda toplantıya çağırıldılar. Toplantıyı Orgeneral Tağmaç şu
sözlerle açtı:
— Arkadaşlar, bugün, Türkiye'nin içinde bulunduğu durumu görüşeceğiz. Her komutan
arkadaş dilediği gibi açık konuşsun. Komutanlarınız olarak biz konuşmayacağız. Hiçbir
mütalâa ileri sürmeyeceğiz. Biz konuşmayacağız. Sizin konuşmalarınızdan sonra gerekli
karara varacağız...
Bu, gerçekten çok demokratik bir yoldu. Herkes dilediğini konuşacak, «ihtilâl yapalım»,
«hayır yapmayalım» diyerek, en demokratik yolla, sonuca gidilecekti. İhtilâl yapmak için,
bir gece ansızın silâha sarılmaya gerek yok.. İhtilâl yapılıp yapılmayacağını, Orgeneral
Memduh Tağmaç, böyle demokratik yollara bağlamıştı.
Bu demokratik toplantı, öğleden sonra, saat 16 ya kadar sürdü. Tağmaç, kara
gözlüklerinin altından, bütün konuşmaları hoşgörü ile izledi.
Komutanlar çeşitli görüşler ileri sürüyorlardı. 1 inci Ordu Komutanı Orgeneral Faik Türün
:
— Demirel hükümetine dokunmayalım. Hükümetin emrinde göreve devam edelim... derken,
bazı generaller de, Demirel hükümetinin kesinlikle devrilmesi, Silâhlı Kuvvetlerin
yönetime el koymasını istiyorlardı.
Bunların sözcülüğünü, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Korgeneral Hayati
Savaşçı üstlenmişti. Savaşçı, aynı sabah saat 9.30 da, Celil Gürkan'ın odasında bir
toplantı yapmış ve Kara Kuvvetlerinde görevli generallere, «Genişletilmiş Komuta
Konseyi»nde yapacağı konuşmayı okumuştu. Savaşçı'nın konuşması, toplantıya katılan
generallerce destek görmüştü.
Genişletilmiş Komuta Konseyinde, bütün generaller, tam bir demokratik ortam içinde,
ihtilâl yapılıp yapılmayacağına ilişkin görüşlerini açıkladılar. Demirel hükümetinin
devrilmesini isteyenlerin içinde, Çankaya'ya stenle girmeyi aklına koyan Korgeneral
Atıf Erçıkan da bulunmaktaydı. Düşünce özgürlüğü, tamamı tamamına sağlanmıştı. Herkes
görüşünü açıklamıştı.
Ne zaman «gizli ihtilâl örgütü» türünden sözler duysam gülerim. Neresi gizli yahu,
neredeyse, Genişletilmiş Komuta Konseyi'nin toplantısı canlı yayın olarak televizyonda
yayınlanacaktı!
Sonunda iyi oldu ama!
Memduh Tağmaç, bu demokratik tutumuyla, iş çevrelerinin gözüne çarparak emekli
olunca, Sanayi ve Kalkınma Bankası yönetim kurulu üyeliğine getirildi.. Gürler,
Cumhurbaşkanı olmak için, Çankaya yokuşunu tırmandı, fakat ayağı tökezlendiği için,
tepetaklak düştü. Orgeneral Faik Türün, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığında, devrimci
avına giriştikten sonra, «Umum Mağazalar» Yönetim Kurulu üyeliği ile yetinmeyerek
Adalet Partisi'nden senatör adayı oldu.
Tümgeneral Celil Gürkan, «disiplinsizlik» nedeniyle emekliye sevkedildikten sonra, Faik
Türün'ün emriyle, Erenköy İşkence Köşkü'nde sorguya çekildi.
Genişletilmiş Komuta Konseyi'nde, Demirel hükümetinin devrilmesi ve yönetime el
konmasını isteyen Korgeneral Hayati Savaşçı ne oldu bilir misiniz? Adalet Partisi Samsun
milletvekili!
Silâhlı Kuvvetlerimizde, adlarını duymadığımız, yüzlerini görmediğimiz subaylardan oluşan
bir sağlıklı yapı var. Bütün olup bitenlere karşı, Silâhlı Kuvvetleri ayakta tutanlar bu
adsız kahramanlardır işte.
Türkiye'de zaman zaman ortaya çıkıp, «yüz kırk bir ve yüz kırk ikinci maddeler varken,
demokrasiden, özgürlükten söz edilmez diyoruz.
Amma da yapıyoruz.
Bakın Tağmaç yüz kırk altıncı madde varken, nasıl İhtilâl yönetmiş? Ne de olsa zeki
adam. Zeki olmasa, bankanın başına geçirilir miydi?.
Banka toplantılarını da böyle mi yönetiyor acaba?. Yani böyle «demokratik yolla!...»

ANAYASAYI «TANGIR-TUNGUR» EDENLER...

Askerî Savcılar İçinde en çok ölüm cezası İsteyen kimdi acaba? istanbul Sıkıyönetim
Savcası Albay Selâ-hattin Fırat mı? Yarbay Naci Gür mü, yoksa Ankara Sıkıyönetim
Savcısı Albay Keramettin Celebi mi?. Selâhat-tin Fırat istanbul'da «83 Deniz Subayı»
davasında seksen üç idam İstemişti. Ne demişler, isteyenin bir yüzü kara!
Seksenüç deniz subayının, ölüm cezasına çarptırılmaları isteniyordu amma, mahkeme
savcının bu aritme-. tik hesabını yerinde görmeyerek, sanıkların beraatına ka-. rar
vermişti, ölüm cezası nerde, beraat nerede...
Memleketimizde ve özellikle Sıkıyönetimimizde o günlerde düşünce özgürlüğü vardı. Her
savcı, istediği kadar kişinin ölüm cezasına çarptırılmasını isteyebilirdi. Bu bakımdan
düşünce özgürlüğü, tam anlamıyla yürürlükteydi.
Ankara 1 numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi, çok sayıda ölüm cezası veren mahkemelerin
başında yer alıyordu. Denilebilir ki, hiç bir Askerî Mahkeme bu kadar sayıda ölüm cezası
vermemiştir.
Bazı sanıklar, hem Ankara, hem de İstanbul Sıkıyönetim Mahkemelerinde
yargılanıyorlardı. Dev-Genç Başkanlarından Atilla Sarp ile Genel Sekreterlerden Ruhi
Koç'un, her İki Sıkıyönetim Mahkemesinde de idamları isteniyordu. Her zaman güleç
yüzlü olan Ruhi Koç, işi alaya vuruyordu:
— Ankara'da da. İstanbul'da da İdamımız isteniyor,, Herhalde Eskişehir'de asarlar...
Bol idamlı davalardan biri Ankara 1 nolu Sıkıyönetim Mahkemesinde karara bağlanan «Dr.
Uğur Celâsun ve arkadaşları» davasıydı. Savcı Yargıç Yüzbaşı Ali Hüner, dört sanığın
ölüm cezasına çarptırılmasını istiyordu. Bu sanıkların adları şöyleydi: Uğur Celâsun, Hakan
Tekinalp, Caner Güçal, Timur Ertekin, Selçuk Eralp...
Mahkeme kurulunda, Yargıç Albay Saadettin Üçün-cüoğlu, Yargıç Binbaşı Slret Kurtcebe
ve mahkeme başkanı olarak da, Albay Remzi Siretli bulunmaktaydı. Mahkeme kararını
verdi: Sanıklardan Hakan Tekinalp, Caner Gücal, Selçuk Eralp ve Timur Ertekin ölüm
cezasına çarptırıldılar.
Fakat ne çare, o sıralar, Af yasası çıkmıştı, ölüm cezaları, büyük bir üzüntü içinde, yaşam
boyu hapis cezasına çevrildi.
Karar Askerî Yargıtay'da incelendi.
Askerî Yargıtay Dördüncü Dairesi, sanıkların beraat etmeleri gerektiği düşüncesiyle,
mahkemenin kararını temelden bozdu.
Mahkeme karara karşı direndi.
Dosya, Askerî Yargıtay Daireler Kurulunca ele alındı. Son karara göre, sanıklardan Hakan
Tekinalp ile Timur Ertekin haklarında herhangi bir suçtan mahkûmiyetlerini gerektirir
hiçbir kanıt yoktur. Sanıkların beraat etmeleri gerekirdi. Öteki sanıkların suçları da,
Mahkeme kararında değinildiği gibi değildi.
1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi, dört genci ölüm cezasına çarptırırken neye dayanıyordu?.
Herhalde mahkemenin dayandığı bazı gerekçeler vardı.
işte benim anlatmak istediğim de bu.
Mahkeme, dört genci ölüm cezasına çarptırırken, işkence konusunda çok önemli bir
anlayış geliştiriyordu. Eğer, mahkemenin kararı, Askerî Yargıtayca temelinden
bozulmamış olsaydı, bu görüş Türk ve dünya hukuk anlayışını kökünden değiştirecekti.
Ankara 1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi'nin 74/1 esas ve 72/2 sayısı ile kayıtlı kararının
32 nci sayfasını, izninizle şöyle bir aralayalım:
«.. İşkence şu hallerde önem kazanır: İşkenceyle gerçeğe aykırı bilgi elde etmek, işkenceyle
gerçeğe uygun bilgi elde etmek, baskı ile gerçeğe uygun bilgi elde etmek veya eldeki deliller
karşısında gerçeği ifade etmek mecburiyetinde kalmak...»
İşkence konusunda, mahkeme, bu olasılıkları sıralamaktadır. Sanıklar, kendilerine işkence
yapıldığını ileri sürerek, haklarındaki suçlamalara dayanak olan ifadelerini reddetmektedirler.
Mahkeme JDununvanıtını veriyor.
32 ncı sayfadan, 34uncu sayfaya geçelim ve okuyalım :
«...Şu halde iddia edildiği gibi, işkence yapılmış işe, gerçeğe aykırı bilgi elde edilmemiş, gerçeğe
uygun bilgi edilmiştir».
Şimdi kendinizi sıkı tutun.
«... Çünkü hakikati ortaya çıkarmak için suç işlemek başka, ortaya çıkan hakikat başkadır...» Yani?.
Yanisi şu: İşkence doğruyu söyletmişse, yararlıdır. Gereklidir. Mahkeme gerçeği sorar. Gerçek
çeşitli yollardan bulunur. Gerçek işkenceyle de bulunabilir.
Mahkeme bu kanıda olduğu için, dört genci ölüm cezasına çarptırmıştır. Askerî Yargıtay, işkence
yoluyla alınan sorguları geçerli saymamış, kararı temelinden bozmuştu.
Ya bozmasaydı?.
Karar iyi ki bozuldu. Yoksa, bu dört genç. şimdi Niğde Cezaevinde ömürlerini törpüleyip
duracaklardı. Bir de Af yasası çıkmasaydı, düşünebiliyor musunuz, bu dört genç birer birer
darağacına çekilecekti.
Küçüklüğümde aklım mahkeme kararlarına takılırdı. Savcı, hukukçu, yargıç hukukçu, avukat
hukukçu.. Nasıl olurda, aynı konuyu ayrı ayrı görürlerdi?. Kendim hukukçu olunca, bunun yanıtını
aşağı yukarı saptayabildim. Fakat böylesine yine de aklım ermiyor: Savcının ölüm cezası istediği
bir sanığı, yargıç beraat ettiriyor. Suç, siyasal
nitelikte ise, nedir bunun kökeninde yatan hukuk mantığı?
Bu soruyu sordunuz mu, hep yanlış yanıt alırsınız. Çünkü, bu bir hukuk sorunu değildir. Soru yanlış
sorulmuştur. Bu gibi sorunların temelinde siyasal gerçekler yatıyor. Bunun da kökeninde sınıfsal
nedenler..
Bakıyorsunuz, bir dönemde, hiçbir sanık hakkında siyasal nitelikte dava açılmıyor. Dönem
değişiyor, bakıyorsunuz, cezaevleri siyasal tutuklularla dolmuş.. Bunu hukuk kurallarıyla
açıklayabilir misiniz? Açıklayamazsınız.
Öyleyse olağanüstü dönemlerin yargısal kararlarını, salt hukukun biçimsel kurallarıyla ölçüp
tartamazsınız. Çünkü terazinin bir kefesinde siyasal nedenler yerleşmiştir. Ağırlıklar değişmiş,
ölçüler değişmiştir.
Bu ölüm cezaları neye dayanılarak veriliyordu? Ceza Yasasının yüz kırk altıncı maddesine.. Nedir
bu yüz kırk altıncı madde?. Anayasa'yı silâh yoluyla değiştirmek.. Yani yasadaki tanımla,
Anayasa'yı «tağyir, tebdil ve ilga» etmek..
Cezaevinde özellikle köylü sanıkların, yasanın bu sözlerine hiç dilleri dönmezdi. Bu maddeden
tutuklanıp, cezaevine atılanlar, içerde önüne gelene sorarlardı:
— Anayasayı tangır - tungur etmişiz, bastılar sopa yi, nedir bunun cezası?...
Bizler de anlatırdık, Anayasanın nasıl «tangır - tungur» edildiğini. Bir gün, Güney illerimizin
birinden, Şeho Bildik adlı bir köylü yurttaşımızı getirip tutuklamışlardı. Şeho Bildik'in suçu,
devrimci öğrencilere yataklık etmekti. Mahkemeye çıkınca, yargıç sormuş:
—Anayasa'yı tağyir, tebdil ve ilga ettin mi?
—Efendim?
—Oğlum, yani savcı diyor ki, Anayasa'yı tağyir, tebdil, ilga
etmişsin, ne diyorsun?
— O dediğinizden hiç yapmadım komutanım... Yargıç dayanamayıp suçun niteliğini açıklamış:
— Oğlum, Anayasa'yı ihlâl ettin mi?.. Yanıt şöyle gel miş:
— Efendim; biz köylüyüz. Ne anlarız Anayasa'dan. İhlâl edilmişse şehirliler etmiştir...
Anayasa'yı, köylü yurttaşımız Şeho Bildik'in dediği gibi, şehirliler mi çiğnemiştir,
bilinmez. Fakat böylesine cömertçe ölüm cezalarının verildiği bir dönemde, Anayasa
sıkıyönetim gölgesinde ve silâh yoluyla «tağyir, tebdil ve ilga» ediliyordu da, dışarıda,
birkaç yurtsever dışında kimsenin sesi çıkmıyordu.
Bir mahkemenin ölüm cezasına çarptırdığı bir siyasal suç sanığını bir başka mahkeme
beraat ettirirse, ne olur?
Ne olacak? ölüm cezası yeren yargıç, yükselir, yükselir, Genelkurmay Mahkemesine
yargıç olur.
Şeho Bildik haklı değil mi?
— Efendim, biz köylüyüz, ne anlarız Anayasa'dan, ihlâl edilmişse, şehirliler etmiştir...
Yürüyüş yaptın, Anayasa'yı ihlâl., ev tuttun, Anayasayı ihlâl., evinde «yasaklanmış sol
yayın» bulundu. Anayasa'yı ihlâl., silâhlı eylem, Anayasa'yı ihlâl., silâhsız eylem,
Anayasa'yı ihlâl, öksürdün, Anayasa'yı ihlâl, tıksır-dın, Anayasa'yı ihlâl, hapşırdın,
Anayasa'yı ihlâl...
İşte böyle ölüm cezaları verilirken, Anayasa, herkesin gözleri önünde, «tağyir, tebdil ve
ilga» ediliveriyordu.
Şeho Bildik hakh değil mi? Köylüler ne anlar Anayasa'yı ihlâlden, şu şehirliler yok mu?.
Anayasa'yı «tangır- tungur» edenler hep bunlar!
UÇAK KAÇIRMA SUÇU
Ankara Sıkıyönetim Komutanlığının dehşetengiz bildirilerinden biri daha okunuyordu.
Bütün koğuş, kulak kesilmiş dinliyorduk. Bir «illegal örgüt» bütün suç kanıtları ile
yakalanıp, adaletin pençesine teslim edilmişti!
«İllegal örgüt», Türk Hava Yollan'nın bir uçağınm Sofya'ya kaçırılması dolayısıyla ortaya
çıkarılmıştı. «İllegal uçak kaçırma örgütü» neyin nesiydi acaba?.
Spiker örgüt üyelerinin adlarını okumaya başlayınca, davanın sonunu kestirmek benim için
hiç de güç olmadı. Çünkü, adları sıralananların birçoğunu yakından tanıyordum: Altan
öymen, Emil Galip Sandalcı, Erdal öz, Abdi Yazgan, İlhan Kalaylıoğlu.
Sonradan olayı öğrendim.
Sofya'ya uçak kaçıranlardan biri, Ankara'da fotoğrafçılık yapan (Foto Abdi) Abdi
Yazgan'ın yanında bir süre çalışmış, önce Abdi gözaltına alınarak işkence masasına
yatırılmış, sonra, Abdi Yazgan'ın arkadaşı İlhan kalaylıoğlu.
İlhan Kalaylıoğlu, o sıralar, Emil Galip Sandalcı'nın evinde kalıyor. Sıkıyönetim
Sandalcıya'da diş bileyip duruyor. Sandalcı'nın suçu büyüktü. Hem de çok büyük:
Suç, bağışlanacak türden değildi. Tağmaç cuntası, TRT Genel Müdürlüğüne Korgeneral
Musa öğün'ü getirmek istiyordu. Bu konu TRT yönetim kurulunca oylandı. O günlerde Emil
Galip Sandalcı, Muammer Sun, Musa Ogün'ün yüksek niteliklerini, gereği gibi
değerlendiremediklerinden, bu saygıdeğer Korgeneralin atanmasına karşı çıkmışlardı.
Sandalcı da, Sun da, bir süre sonra Sıkıyönetimin hışmına uğradılar. Sandalcı, TRT Dış
Yayınlarını bir kitap haline getirdiği için, «komünizm propagandası» yapmak «hükümete
hakaret etmek» gibi ipe sapa .gelmez gerekçelerle suçlandı, sonunda beraat etti.
Etti amma. yakasını bir türlü sıkıyönetimin elinden kurtaramadı. Bu kez de başına uçak
kaçırma işini sardılar.
İlhan Kalaylıoğlu, Emil Galip Sandalcı'nın evinde kalmaktaydı. Kalaylıoğlu Abdi Yazgan'ın
arkadaşıydı. Oldu mu, illegal örgüt?. Oldu.
Altan öymen'in ne ilgisi var. diyeceksiniz. Var. Olmaz olur mu?. Kalaylıoğlu'na, ağır
işkenceler sonunda bir «iti-rafname» imzalatırlar. Bu itirafnamede, Altan öymen'in,
İsmet inönü ile ilişki kurup, hükümet üzerine baskı sağlamaktan, bir zamanlar röportaj
yaptığı bir silâh kaçakçısından silâh bulmaya kadar bir sürü suç yeralmış. Altan öymen'in
bunlardan hiç mi hiç, haberi yok. Bir silâh kaçakçısıyla, röportaj da yapmış değil. Fakat
İsmet Paşa'ya gitmiş. İddia böyle... İşte yakalandı sonunda... «Neden gittin İsmet
Paşa'ya?». O günlerde, Ali Erverdi Başkanlığındaki Sıkıyönetim Mahkemesi, Deniz Gezmiş
ve arkadaşları için ölüm cezasını vermek üzeredir. Ankara'da, İstanbul'da, bazı ilerici
yazarlar ölüm cezasına karşı bildiri topluyorlar. Altan övmen ve Erdal Öz, İsmet Paşa'ya
bu konuyu görüşmek için gidiyorlar.
gen misin giden?.... .. , . . _ _.. .
.ırıncı SUÇTDU. ötekilere ne, diyeceksiniz?. Bir tanesi
O sırada, Anka Ajansı yeni kurulmuş, Altan öymen. Sevgi Soysal, Ahmet Kahraman, Hasan
Cemal, hep birlikte, çalışıyorlar. Gece sokağa çıkma yasağı olduğu için de,' akşamları
büroda çalışmak da olanaksız.
Anka Ajansı, Alman ajanslarına da yayın yapıyor. Bazı yerlerden telefonla haber almak,
sonra da bu bilgileri
haberleştirip, yine telefonla Alman ajanslarına bildirmek gerekiyor.
Altan öymen'in ev telefonu kullanılacak. Fakat telefon aracında bozukluk var. Aynı
günlerde Emil Galip Sandalcı'nın da telefonu kapalı. Altan öymen. Sandalcı'dan bir gün
için telefon aracını İster. Araç gelir, kullanılır. Bir iki gün sonra Altan Öymen, telefonu,
bir arkadaşı aracılığı ile, Sandalcı'nın evine yollar.
Sandalcı'yla öymen'in evleri çok yakındır. Fakat telefonu götüren arkadaş bir türlü
gelmez. Çünkü Sandalcı'nın evinde Sıkıyönetim karakol kurmuştur. Kim Sandalcı'nın
evinin ziline basarsa, gizli örgüt üyesidir diye içeri alınır. Telefon aracını götüren genç
de, saf saf zili çalar. Kapıyı biri açar:
— Emil Galip Sandalcı'nın evi mi?.
— Evet...
Evetle birlikte, genç arkadaş, karga tulumba içeri alınır. Elde bir de telefon varsa,
«illegal örgüt» bütün suç kanıtlarıyla yakalanmış oluyordu.
Bu telefon aracı, Sandalcı'yla birlikte gözaltına alındı, tutuklandı. Mamak Cezaevinde
kaldı. Ancak insan türünden canlı olmadığından, Anayasa'dan doğan bütün haklarını
kullanarak, işkenceden kurtuldu. Bir de telefonu konuştursalardı, ne örgütler, ne örgütler
ortaya çıkardı!.
Sandalcı'yla öymen'in, «illegal örgüt ilişkisi», suç kanıtı olan telefon aracılığıyla büsbütün
ortaca konunca, Ankara Merkez Komutanlığında görevli Tank Albayı Yaşar Savaş, bir gün
Altan Öymen'e telefon eder.
Altan öymen'in de bütün derdi, telefon aracı ile Sandalcı'nın evine yolladığı genç
arkadaşı kurtarmaktı. Birkaç kez, Sıkıyönetim'e, Merkez Komutanlığına telefon eder.
Merkez Komutanlığından da öymen'i ararlar, öymen
«Herhalde bu iş içindir...» diye sevinir. O sıra, yurt dışında bulunan eşi ve çocuklarının
yanına gidecektir. Pasaportu hazırdır. Sadece Merkez Bankası'ndan döviz alacaktır.
ciyi. Merkez Komutanlığı da Merkez Bankası'na yakındır...» diye yola koyulur.
Tank Albayı Yaşar Savaş, sıkıyönetimin gizli kalmış ünlülerinden biridir, öymen'i karşılar:
— Şurada bekle... der. Altan övmen bekler, bekler, kimse kendisiyle ilgilenmez. Sonra, bir
yarbay, bir astsu-bay'a emir vererek Altan öymen'in, Mamak Muhabere Okulu'na teslim
edilmesini ister. Kelepçe takılır ve yola çıkılır.
Mamak Muhabere Okulu Nöbetçi Subayı, Altan öymen'in teslim alınması için bir resmî
yazı İster. Sıkıyönetim yetkilileri ile Nöbetçi Subay arasında bir tartışma çıkar.
Sonunda Öymen, Mamak Tutukevinde, yarısı çöplük olarak kullanılan bir hücreye
kapatılır.
Bir süre sonra Öymen, yeniden Muhabere Okulu'na gönderilir. Burada birkaç gün
bekletildikten sonra, gözü bağlı olarak sorguya çekilir. Uçak kaçırma işinin saçmalığını
onlarda bilmekteydiler. Sorarlar:
— Ölüm cezası kampanyasını neden başlattınız?... İşte bütün iş burada ya... öymen,
neden gözaltına
alındığını, neden tutuklanmak istendiğini bir türlü öğrenemez. Üç numaralı Sıkıyönetim
Mahkemesi'ne çıktığında, Başkan Piyade Albay İzzettin Avlar, Yargıç Tahsin Özer ve
Fuat Kaylan'ın oylarıyla tutuklanır. Tutuklanma nedenleri arasında, «.. ve diğer sebepler»
biçiminde bir gerekçe de kullanılır. Savcı Muhteşem Savaşan'a sorar:
— Nedir bu, ve diğer sebepleri..
Sıkıyönetim komutanının emridir. «Ve diğer sebepler», bir türlü açıklanmaz amma,
anlayan anlar: ölüm cezası kampanyasını yürütmekten büyük suç mu olur?.
Altan Öymen ile, Cezaevinde birkaç kez karşılaştık. Selâmlaşmak, el sıkışmak yasaktı.
Sadece kaşgöz işaretleriyle birbirimizin hatırını sorabildik.
Emil Galip Sandalcı, Abdi Yazgan, İlhan Kalaylıoğlu, uçak kaçırmak suçundan tutuklanıp,
tuvaletin yanındaki penceresiz bir odaya kapatıldılar. Kendileriyle konuşmak yasaktı.
Bizler de, kâğıttan uçak yapar, koğuşlarına atardık.
O günlerden bugüne, Altan öymen için söylenen bir espri kalmıştır:
«Altan Öymen uçak kaçırır, kaçırır amma uçağa yetişemediği için».
işte sizlere uçak kaçırma olayının içyüzü. Bu «senaryoyu» yazan sıkıyönetim yetkililerini
görsem, kutlayacağım. Bu yeteneklerini film ve tiyatroda kullanmadıkları için
harcanmıyorlar mı, ne dersiniz?
BUZLAR KIRILIYOR..
Mamak Cezaevi'nin ünlü «arka koğuşu» o gün bomboştu. Koğuş arkadaşlarımız, sabah erkenden»
birbirlerine kelepçelenerek, duruşmaya götürülmüşlerdi. «Arka koğuş». Cezaevi'nin en
«stratejik» bölgesiydi. Pek koğuşa da benzemezdi. Bir koridora açılan onüç hücre. Hücrelerde
ikişer kişinin yatacağı birer ranza. Haklarında ölüm cezası istenenlerle, Sıkıyönetim ve Cezaevi
Müdürü'nün «uygun bulduğu» sanıklar, buraya kilitlenirdi.
Profesör Uğur Alacakaptan ile birlikte, sondan ikinci hücredeydik. Üst ranzada ben, alt ranzada
Alacakaptan yatardı. İkimiz de çoğunlukla kitap okuyarak zaman öldürürdük ya da koğuştakilere
dilekçe yazarak.
— Hocam, bir tahliye dilekçesi yazar mısın? Yazmasına yazardık, yazardık amma, neye yarardı?
Alacakaptan arasıra takılırdı:
—Bizim kendimize hayrımız olsa, buraya gelmezdik. —Hocam, 142'den açmışlar, Hocam 159'dan. —
Açarlar, açarlar.
1973 yılının ocak ayıydı. Her yer buz kesiyordu. Benim yattığım yerden, Hüseyin Gazi Tepeleri
görünüyordu, bir de cezaevinin çatısı. Her yer kardan bembeyaz. Havada uçuşan kar tanelerini
izliyorum. Hiç gereği yokken, Menderes'in, Adnan Menderes'in dokuzyüzaltmışlardaki konuşmasını
anımsıyorum: «Battal Gazi Ordusuna mı güveniyorlar?» Belleğimde yer etmiş bu Battal Gazi ve
Hüseyin Gazi. Sonra başka şeyler düşünüyorum. Hüseyin Gazi Tepeleri'nde,
kutsal taşlar varmış. Ankara'lı kadınlar, bu tepeyi tırmanıp, adak için taş atarlarmış.
Taş, kayaya ya-pişip kalırsa, adağın yerine geleceğine inanılırmış.
Babam, bir zamanlar Tapu Kadastro Müdürlüğünde Ankara Fen Amirliği yapmıştı. Bir gün eve
getirdiler. Hastalanmış. Kalp krizi geçirmiş. Kriz, bu tepelerde görev yaparken gelmiş. Tepenin
nirengi noktalarını ölçüyorlarmış.
Böyle karmakarışık düşünceler vardı başımda. Adak adayan kadınlar, Battal Gazi ve babamın ilk
kalp krizi geçirdiği yer şu Hüseyin Gazi Tepeleri.
— Havalandırma!
Başgardiyan İsmail Efendi bağırıyor. Elindeki sopayı hücre demirlerine vuruyor!
— Havalandırma!...
Bahçeye çıkmanın adı havalandırmaydı. İsteyen çıkar, isteyen çıkmazdı. Başımı kaldırdım, biraz da
soğuktan korkmuştum. Alacakaptan'a eğildim:
—Hocam, çıkacak mısınız?.
—Hayır, diyor Alacakaptan. Ben de İsmail Efendi'ye çağırıyorum:
—Çıkmıyacağız.
—Emir var, çıkacaksınız!
İsmail Efendi'nin yanında başçavuş Osman da belirdi. Ses onundu. Diretiyordu hem de:
— Çabuk, çabuk, çabuk.
Koğuşta dört kişiyiz. Alacakaptan, ben, bizler siyasal tutukluyuz, iki tane de adî suç mahkûmu var.
Birinin adı «idamlık Süleyman», ötekinin Remzi Öztürk. «idamlık Süleyman», bir adam öldürmüş ve
öldürdüğü adamın kanını içmiş. Bir söylentiye göre. cinayeti dayısı işlemiş. Süleyman üzerine almış.
«Kastamonu Canavarı» diye anılmış bir süre. Neyse, sonunda idama mahkûm olmuş. Kararı,
Mecliste. Okuma yazma bilmezdi. Fakat her gün gazetelere ilk koşan oydu.
— Tasdik var mı?
Remzi'nin suçları büyük. Onbeş yirmi kişiyi öldürmekten yargılanıyordu. Tren soymuştu. Bunun gibi
bir sürü suçu daha vardı. Ama Allah için Remzi, efendi adamdı.
İzin almadan hücremize girmez, koğuşu süpürmeye kalksak hemen atılırdı:
— Caiz midir Hocam?
Elimizden kovayı .alır, süpürgeyi alır, koğuşu temizlerdi. «Caiz mi hocam biz varken? Caiz
mi?» Astsubay Osman sabırsız..
— Çabuk olun, sallanmayın.
İsmail Efendi'nin elinde bir kürek var. Baktım, yanında birkaç kazma kürek daha, duvara
dayanmış duruyor. Astsubay Osman, yaptığı işin tadını çıkarıyor. Bir bana, bir de
Alacakaptan'a bakıyor. Göz göze geliyoruz. Sırıtıyor.
—Avludaki buzları kıracaksınız.
Çok hoşuna gitmiş bu görev. ,
—Çabuk, çabuk.
Remzi kızıyor bu işe. Ters ters bakıyor Astsubay Osman'a.
— Hocalarda mı?
Astsubay, başını sallıyor. Ben kazma ve kürekler* omuzlarken sırıtıyor yeniden.
—Hocalar da ya. Sonra yine olayı hiç önemsemez-miş
gibi komut veriyor:
—Çabuk, çabuk. Durmayın.
Avluya çıkıyoruz. Alacakaptan, ben, İdamlık Süleyman ve Kilisli Remzi öztürk. Cezaevi
avlusuna çamaşırlıktan geçilerek çıkılıyor. Çamaşırlık, sımsıcak. Yerler su içinde. Çamaşır
yıkayan tutukluların arasından geçip, avluya çıkıyoruz. Remzi ana avrat söyleniyor:
— Din iman var mı bunlarda?
Başçavuş Osman hiç umursamıyor söylenenleri. Yo duymuyor ya da duymazlıktan geliyor.
Sonra Alacakaptan ve bana bakarak emir veriyor:
—Yarım saatte, bu buzlar kırılacak, karlar temizlenecek.
—Din İman var mı, caiz mi, caiz mi? Remzi söylene söylene kazmayı buzlara saplıyor.
Kazmanın ucu buza çarpıp zıplıyor.
— Vay anasını.
Alacakaptan da bir kazma alıyor. Yan yana duruyoruz.
— Hocam, sinir harbi yapıyorlar, aldırmayın.
Alacakaptan, yüz ifadesiyle aldırmadığını anlatmak, istiyor. Kazmaları yere vuruyoruz.
Kazmalar, buzu delemiyor. Haydi bir daha. Buzlar inatçı. Delinmiyor bir türlü..
—Ulan caiz mi, hocaları çalıştırmak caiz mi? Remzi,
yanıbaşımıza dikilen bir çavuşa söyleniyor.
—Ulan insanlıkta var mı, ulan islâmlıkta var mı?
idamlık Süleyman da söyleniyor. O da kızmış:
—Hadi bizi insandan saymıyorsunuz?..
Çavuş, İdamlık Süleymana biraz çıkışıyor:
—Sen İşine bak, işine.
Benim üzerimde siyah bir kazak var. Alacakaptan'm üzerinde de, şık bir palto. İkimizin
saçları da, dibinden kesilmiş. Kazmayı yere vururken, Alacakaptan'ı düşünüyorum.
Türkiye'nin en genç dekanıydı. 33 yaşında profesör olmuştu. Arkadaşları asistanlık
yapıyordu hâlâ. Suçu neydi, neydi ki, böyle, Astsubay Osman'ların elinde, kürek
mahkûmları gibi çalıştırılıyordu?. Şimdi Başçavuş Osman'ı çekip sorsan «Ben emir
kuluyum efendim» diyecektir.
Hoş, bunları tek tek sorguya çeksen, herkes suçu< birbirinin üzerine atar. Üsteğmen
Burhan Potuma da emir kuludur, Binbaşı Ayhan Kutluer de, Albay Mehmet Kemal.
Saldıraner de.. Ya Tümen Komutanı? Onun da adı üzerinde «Apdullah Kuloğulları» Tabii o
da emir kulu.
Kim sorumludur bu işlerden? Kimse.. Birileri sorumlu olsa ne olacak, kim soracak hesabı
bugün?. Kim?
Kazmalar iniyor, buzlar diretiyor. Karşıda Hüseyin Gazi Tepeleri bembeyaz. Nöbetçi
kulübesinde bir er. O da bizi gözetliyor. Ben Alacakaptan'ın suçu nedir, bunu
düşünüyorum. Remzi yine söyleniyor!
— Din, İman var mı?
Ben Alacakaptan'dan birik! adım ilerdeyim. Kazmanın sesini duyuyorum sadece.
Birdenbire kazma sesi kesildi.
— Ah!
Döndüm. Alacakaptan bembeyaz olmuş. Bir eliyle belini tutuyor. Alnı ter içinde. Düştü
düşecek. Hemen kazmayı fırlatıp yanına koşuyorum.
—Ne oldu Hocam?
Konuşamıyor,
—Belim, diyor sadece, belime birşey oldu. Kazma
buza saplanmış, geriye çekilirken de, Alaca-kaptan'ın bel sinirleri oynamıştı. Hemen bir
tabureye oturttuk. Yürüyemiyordu. İdamlık Süleyman, ben. Kilisli Remzi öztürk
başımızdaki gardiyan çavuşa bağırdık. —» Görmüyor musun? Haber versene!
— Havalandırma saati bitmedi.
Yanıt bu. Bu da Tümen Komutanı gibi «emir kulu». Fakat biraz sonra insafa geliyor.
İçeriye haber veriyor. Baktık. Astsubay Osman gelmiş. Yüzü bir korkulu.
Alacakaptan o gün «disk kayması» denilen hastalığa tutulmuştu. Cezaevinde çalıştırıldığı
ve belinin arızalandığı Cumhurbaşkanı Sunay'a duyurulmuş. Sonradan, ellerine kelepçe
takılarak Askerî Hastahaneye götürüldü.
O günlerde Cezaevi Doktoru Metin Denli izinliydi. İzinden döner dönmez, Alacakaptan'ı
çağırdı. Alacakaptan, elini beline götürüp «işte burası ağrıyor», diyordu ki. Metin Denli
bağırdı:
— Esas duruşa geç. Bir Türk subayının karşısında-sın!
Alacakaptan, bu olaydan sonra hiç doktora çıkmadı.

AMBALAJ KAĞIDI İLE KOMÜNİZM PROPAGANDASI

Klâsik müzik dinleyerek komünizm propagandası yapılır da. «ambalaj kâğıdı» ile yapılmaz
mı?. Yazar Erdal öz. 12 Mart Balyoz Harekâtında işte bu nedenle tutuklanmıştır.
Evet öyle., inanmazsanız, anlatayım:
Erdal öz'ün, Ankara'da, şimdiki Büyük Carşı'nın bulunduğu İş Hanı'nda bir kitabevi vardı:
«Sergi Kitabevi».
Sergi Kitabevi. bütün yazar çizerlerin, İlericilerin, gençlerin uğrak yeriydi. Küçücük bir
dükkândı Sergi Kitabevi... Erdal öz, burada hem kitap, hem de plâk satardı. Akşamüstleri,
Kitabevi, Erdal öz'ün dostlarıyla dolar, ayaküstü siyasal tartışmalar yapılırdı.
Güzel, küçük bir yerdi Sergi Kitabevi..
Erdal öz. kitapları sarmak için ambalaj kâğıdı hazırlamıştı. Ambalaj kâğıdında. Marks'dan,
Engels'den. Gu-evera'dan ve Atatürk'ten özlü deyişleri vardı. Ambalaj kâğıdı özenle
hazırlanmıştı.
Koskoca Sıkıyönetim buna göz yumar mı hiç yummaz!
Sergi Kitabevi, birkaç kez basıldı. Polis her gelişinde «yasaklanmış sol yayın» toplayarak
gitti. Fakat bir türlü suç kanıtı bulunamıyordu. Kuşkular giderilmemişti: Bütün solcular
Eraul Öz'ün kitabevine gittiğine göre, bu kitabevi. gizli bir hücrenin genel merkezi
olmasın?.
Belki öyledir.
Kitabevinde gizli örgüt plânları arandı ama. bulunamadı. Plâkların altına baktılar, gizli
örgüt yok.. Kitapları kaldırıp kaldırıp baktılar, yine gizli örgüt yok.. Nerede acaba bu gizli
örgüt?. Pikabın içine baktılar, orada da yok.. Şu gizli örgüt, sanki, yer yarıldı da içine
girdi.
Erdal öz, bu gizil örgütü nereye gizlemişti acaba?. Orada yok, burada yok.
Canım bir yere gizlemiştir.
Arandı, tarandı, sonunda şu kanıt bulundu: Ambalâ| kâğıdı.
Ambalaj kâğıdında ne suçlar işlenmemişti? Sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar
üzerinde tahakküm kurması, bu amaçla örgüt oluşturulması, cemiyetin çeşitli sınıflarını,
kin ve adavete teşvik, suç işlemeye tahrik, hükümetin manevî şahsiyetini tahkir, küçük
düşürme!..
Yani özetle «millî ve manevî değerlere» karşı ne kadar suç varsa bu ambalaj kâğıdında
yanyana gelmiş. İşte bu kâğıt, sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıfların üzerinde
egemenliğini kuracak, toplum içinde kurulu siyasal ve ekonomik düzeni yıkacak, yerine,
Marksist. Leninist, efendim üzerinize afiyet, maoist bir düzen kuracaktır.
«Muhtıra» dediğiniz nedir ki? Bir kâğıda yazılmış beş on satır, bir de, dört generalin
imzaları.. Bu kâğıtla sınıflar devrilir, yok edilir. Edilmez mi?
Ambalaj kâğıdında komünizm propagandası bulanlar; kimbilir, belki, kâğıdı ışığa tutup,
İçinde orak çekiç olup olmadığına da bakmışlardır. Belki, sekize, ona katlayıp, bu yolla,
kâğıtta Lenin'in resminin varolup olmadığını da incelemişlerdir.
O günlerdeki aramalarda ilginç olaylar geçiyordu. Bir sıkıyönetim görevlisi, «V. İ.
LENİN» biçiminde yazılan Lenin'in adını taşıyan bir kitabı görünce:
— Yaz oğlum, Altıncı Lenin... demişti. O günlerde bu olay dilden dile dolaşırdı.
Guevera'nın fotoğrafını, bir hafif müzik sanatçısına benzeten bir başka iyi niyetli görevli
de, bu suç kanıtına el koymak isteyen bir onbaşıyı şiddetle azarlamıştı.
Böyle bir gülünç olaya kulaklarımla tanık olmuştum:
Hukuk Fakültesi aranıyordu. Odalarımız, kitaplarımız didik didik ediliyordu. Hemen
hemen her kitaba bir toplum polisi düşmekteydi. Polislerden biri, bir öğretim üyesinin
odasında barut bulduğunu söylüyordu. Sonradan anlaşıldı. Zavallı profesör, odasındaki
çiçekleri için incelenmiş
toprak getirmiş, polis bunları barut sanmış.
— Bu kadar da olmaz... diyeceksiniz amma, olur, olur. Hiç merak etmeyin burası Türkiye.
Olur bunlar!
Bu arama sırasında, bir de baktım ki,.biriki polis, Fakülte kitaplığından yüklendikleri
«Forum» dergilerini, kapıya yığıyorlar. Yanlarına yaklaştım ve sordum:
—Bunları neden topluyorsunuz?. Polis belki de İyi
niyetliydi. Miğferini başından çıkararak, bütün
efendiliği ile sorumu yanıtlayıp, merakımı giderdi:
—Her türlü forum yasak değil mi?.
—Doğru. Polis görevlisi haklı. Sıkıyönetim komutanları, öğrencilerin «forum»
adını verdikleri
toplantıları yasaklamışlardı.
Her türlü forum yasak!
Her türlü forum yasak olunca, artık yayın hayatından kalkmış olan Forum Dergileri de
yasaklanmış oluyordu. Emir, emirdir.
Toplamışlar Forum dergilerini.
Erdal öz, üzerinde sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıfları devirip, bir sınıfın ezilmesine
yol açan ambalaj kâğıtlarıyla birlikte önce gözaltına alındı, sonra da tutuklandı.
Sıkıyönetim Mahkemesi bu konuyu araştırmak için çok yönlü soruşturmalara girişti. Basın
Yasasına göre, basılmış yapıtlar hakkında, yayın tarihinden başlayarak üç ay içinde dava
açılmazsa, kamu davası düşüyordu.
önce bu konu araştırıldı.
Ambalajı basan matbaa arandı, bulundu. Ambalaj kâğıdı hangi tarihte basılmıştı. Bu
saptandı. Sonra ambalaj kâğıtları Hukuk Fakültesi öğretim üyelerine inceletildi.
Sonunda şöyle karar verildi: Erdal Öz'ün, bu işte suç işleme kastı yoktur. Erdal öz işbu
nedenle beraat etsin. Erdal öz'ün tahliyesine.. Fakat, bu ambalaj kâğıtları çok
tehlikelidir. Bu kâğıtlara el konmasına..
Ambalaj kâğıdı, 1803 Sayılı Af Yasası Kapsamına girmediğinden olacak, «tutukluluk hâli»
bugün de devam etmektedir, ne yapacaksınız?
Şu ambalaj kâğıdının Sıkıyönetimden çektiğine bakınız Allahaşkına?.

KURU TEMİZLEME

Temizlik imandan gelir. Nerde olursanız olun, temiz olmaya çalışacaksınız. Ama nasıl? Temizliğin
en güç olduğu yerlerden biri hiç şüphesiz cezaevleridir. Her sanığa, bir kova su.. Mamak
Cezaevindeki temizlik sorunu, cezaevinin komutanınca böyle çözümlenmişti.
Yıldırım Bölge tutukevindeki «hamam», tam «alaturka» sayılırdı. Hamam, odunla ısıtılır, kurnalar,
göbek taşları, alev alev yanardı. Muhabere Okulu'nun banyosuna ise, diyecek yoktu.
Yıldırım Bölge'ye getirilişimizin ilk haftasında. Anayasa'da yeralan reformları Atatürkçü görüşle
ele alacak olan Erim hükümeti, bizim yıkanma işimizi de düşünmüştü. Ne de olsa reformcu
hükümetti.
Arkadaşlar bu kanıda değillerdi. Erim takımı, «Muhafız Gücünden takviyeli olarak» - ki, içerde
arasıra bu tanım kullanılırdı -, herkesi «temizlemeye» karar vermişti. Temizlik işinde o kadar ileri
gidilmişti ki, Erim'e kalsa, «Filistin çöllerinden Stockholm'a kadar», ne kadar adam varsa, hepsini
bir çırpıda temizleyecekti. Neyse. Allah'dan Amerikalılar, haşhaşın temizlenmesi için Erim'le
anlaştılar da, o kadar adam da bu arada temizlenmekten kurtuldu.
Yıldırım Bölgedeyiz. Hep birlikte «hamam»a gideceğiz. Hamama gidecekler, görevli teğmen
tarafından, ad okunarak saptandı.
— Mümtaz Soysal, Uğur Mumcu, İlhami Soysal, Halit Çelenk, Niyazi Ağırnaslı, Bülend Nuri Esen,
Uluç Gürkan, Adil özkol, Cahit Talaş, Ahmet Apdik.
Adı okunan çamaşırını alarak, koğuşun kapısına geliyordu. Sonra kapı açıldı, hep birlikte, askerî
düzen içinde, yürümeye başladık.
Hamam mangası, gerekli güvenlik önlemleri İle, koğuşa yüz metre uzaklıktaki hamama gelir
gelmez, soyunma işlemlerine girişildi. Hamama da teker teker girdik ve hemen kurnaların başına
koştuk.
— Oh be dünya varmış!
Buhardan gözgözü görmüyordu. Tam keselenmeye başlamıştık ki, bir espri ortalığı karıştırdı:
— Aşırı uçlar temizleniyor.
Evet, hepimiz, Başbakan Nihat Erim'in tanımıyla, «aşırı uç» sayılıyorduk, üstelik «temizlenmeye»
karar verilenler arasındaydık, öyleyse, temizleniyorduk. Aşırı uçlar temizleniyordu.
Profesör Bülend Nuri Esen, gece yarısı koğuşa gelir gelmez yüznumaraya gitmiş ve «cezaevi
ayakyolunu» hiç beğenmemişti. Bir gün önce, Başbakan Nihat Erim ile beraberlermiş. Erim'den
ayrılıp eve gelmiş ki, gece kapısı çalınıp, Sıkıyönetime çağırılmış. Profesör Esen, kapısına
sıkıyönetim görevlileri gelince şakayı elden bırakmamış:
— YahuA gecenin yarısında gelinir mi? İnsan bu sa atte karısıyla sevişir.
Eseft «bu saatte insan karısıyla sevişir» mi demiş, yoksa, cinsel ilişkiyi adıyla sanıyla mı söylemiş,
bilemem artık. Bana kalırsa, adıyla sanıyla söylemiştir.
Profesör Esen, yüznumara düzenini hiç sevmedi. Başladı söylenmeye:
— Çağdaş uygarlığa ulaşmak için önce tuvaletleri temiz tutmak gerekir.
Sonra eline bir hortum alıp, yüznumaraları yıkamak istedi. Hemen koşup elinden hortumu almak
istedik. Bırakmadı.
— Nihat iyi çocuktur. Söyleyim, bu tuvaletleri temiz letsin. Yapacağı en iyi reform bu.
Koğuşta kahkaha yayılıyor. Bülend Nuri bu, durur mu hiç?.
— Efendim, Nihat iyi çocuktur. Evet iyidir. Şimdi askerlerln
düdüğünü çalıyor. Biraz sonra bıkar. Evet, bıkar. Nihat Erim, Bülend Nuri Esen'in
çocukluk arkadaşıdır. Bir ara geceleri gündüzleri beraber geçmiş. Paris'te de beraber
okumuşlar. Severdi Erim'i. Fakat o şakacı diliyle, takılmadan edemezdi.
— Nihat çocuktur. Büyümemiş bir çocuk. Hep oyun cak arar.
Bülend Nuri'nin suçu neymiş bilir misiniz? Hukuk Fakültesindeki boykotlardan birinde.
Dekanlık kapısında öğrencilerle karşılaşmış, öğrenciler, hiç bir öğretim üyesinin içeriye,
giremiyeceğini söyleyince, Esen. o her zamanki şakacılığı ile başındaki kasketi göstererek
bağırmış:
— Savulun, Lenin geliyor!
Ve böylece, öğrencileri yarıp, Fakülteye girmiş. Gözaltına alınma nedeni bu. Belki acısını
şakayla, bu tür davranışlarla unutmak istiyordu. Elinde hortum, yüznumara-yı
temizliyordu.
— İstasyon helasına benzemiş. Yahu burası siyasî cezaevi. Burası temiz olmazsa, adam
kalkar, politikacının ağzına yapar.
Takılıyoruz:
— Hocam, politikacıların ağızları burası kadar temiz mi?
Mamak Cezaevinde banyo, cezaevinin arka bölümün-deydi. Tutuklular, sırayla hamama
götürülürdü. Banyoda yıkanmak için bir kova su verilirdi. Bu suyla, keseleneceksin,
sabunlanacaksın, temizleneceksin. Bazen de, hiç su akmazdı. Su akmayınca yıkanmadan
koğuşlarımıza döner, yıkanmak için. gelecek haftayı beklerdik.
Banyoya gidip de yıkanmamanın adı vardı: «Kuru temizleme»., öyle ya. temizlenmeye
gidiyorduk, temizlenmek suyla olduğuna ve bizler de su akmadığı için yıkanmadığımıza
göre, «kuru temizleme» yoluyla temizlenmiş sayılıyorduk. Daha doğrusu resmen
temizlenmiş sayılıyorduk.
«Sıranız geçti.»
«Su akmadı.»
«Akmaz, akmaz.»
«Ama biz yıkanamadık.»
«Size fazla bile.»
«Ne fazla?»
«Su.»
«Allah, Allah».
«Sizin Allah'ınız var mı?»
Cezaevi Müdürü Albay Saldıraner, tutukluların isteklerini deftere yazmaları gibi, son
derece demokratik ve Anayasa düzenine uygun bir yöntem bulmuştu. Bu defterlere
tutuklular isteklerini yazar, cezaevi yöneticileri de olanca nezaketleri ile bu isteklere
cevap verirlerdi.
Bu defterlerden biri, bir gün elime geçti. Alacakap-tan ile birlikte defteri
karıştırıyorduk. Bir sayfayı okurken başladık gülmeye.
Oktay Etiman adlı bir tutuklu, İstanbul Selimiye Cezaevinden Ankara'ya getirilmişti.
Gelir gelmez de Cezaevi Müdürünün bulduğu demokratik yola başvurarak, yani deftere
isteğini yazarak Anayasal hakkını kullanmak istemişti:
— Sekiz aydır yıkanmıyorum. Banyo yapmama izin ve rilmesi.
Yanıt, üsteğmen Burhan Potuma tarafından aynı deftere şu biçimde yazılmıştı:
— Daha yeni geldin, ulan. Acelen ne?
Cezaevi müdürünün temizlik konusundaki çağdaş tutumu, sonunda, tutuklular arasında
«mantar» hastalığına yol açtı. Sonra da birkaç kişi «uyuz» teşhisiyle, «tecrit hücresi» ne
alındı. Bir gün de, bütün tutuklular, baştan aşağı soyularak, uyuz olup olmadıklarına
bakıldı.
Kuru temizlemenin sonuçları- elde edilmeye başlanmıştı.

ERIM'IN KİTAPLARI

Ankara Merkez Komutanı Tevfik Türün, İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün'ün
üvey kardeşiydi. Askerler arasında nedense «Bahçıvan Tevfik» diye anılırdı. Tümgeneral
Türüng ağaçlara ve çiçeklere düşkündü. Yıldırım Bölge Cezaevinde, boş zamanlarında
çiçeklerle ve bahçede bulunan havuzun fıskiyesiyle uğraşırdı.
Tevfik Türün'ün adı. ağabeyi Faik Türün gibi işkence söylentilerine karıştı. Emekli
olduktan sonra da, emrinde çalışan subaylardan bir kısmı, eski komutanları Türüng'ün
yolsuzluk yaptığını ileri sürdüler. CHP milletvekilleri Kemal Anadolu ve Süleyman Genç,
General Türüng'ün yolsuzluklarını Parlamento kürsülerine getirdiler amma, bir süre
sonra, yolsuzluk söylentileri de, Türüng'ün adı da unutulup gitti. Şimdi Yalova'ya
yerleşmiş. Keşke, diyorum, Yalova'ya kaymakam olsaydı!
Türüng'ün bir merakı çiçekler ise. öbür merakı kitaplardı. «Balyoz Harekâtı» gereğince,
o günlerin yaygın tanımıyla, «yasaklanmış sol yayın» gözaltına alınanlarla birlikte. Yıldırım
Bölge Cezaevine getiriliyor ve deste deste yığılıyordu. Dergiler, kitaplar, gazeteler,
cezaevi bahçesinde bir büyük tepe gibi yükselip duruyordu. Türüng, bizler bahçede
dolaşırken, yanımıza gelir:
— Hepiniz de aynı kitapları okuyorsunuz... diyerek takılırdı. Türüng, böylece, «aynı
merkezden» yönetildiğimizi kanıtlamış oluyordu!
Gözaltına alındığımda, benim evimden de. bir sürü «yasaklanmış sol yayını» alıp
götürdüler. Ben, yasaklanmış olsun olmasın, evde herhangi bir kitap bulunmasının
suç sayılamayacağını anlatmaya çalıştıysam da, kimsenin Hukuk Fakültesi öğrencisi
sabrıyla bu söylevi dinlemeye niyeti yoktu. Ben üstümü başımı giyerken, kitaplık
raflarındaki «yasaklanan sol yayın» benden önce gözaltına alınmıştı bile.
O tarihlerde. Ankara mahkemelerinde. Ceza Yasasının 141. 142 ve 163 üncü maddelerine
giren suçlarla ilgiil bilirkişilik yapıyordum. Bu bilirkişilik 12 Mart döneminde de sürdü
desem, inanır mısınız?. Neyse, beni alıp götürmeye gelen albaya:
— Albayım, bırakınız sağcı solcu olmayı, bu kitap lar, bir bilirkişi için gerekli... diyorsam
da, sözümü kim şeye dinletemiyorum.
Ben de aklım sıra, Sıkıyönetimcileri kandıracağım!
Birbuçuk-iki yıl süreyle, Ceza Yasasının 141. 142, 146 ve 312 nci maddelerinden
yargılandım. Anayasa'yı silâh yoluyla değiştirmekten, Marksist - Leninist örgütlere yol
göstermeye, sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerinde egemenlik kurmasından,
cemiyetin çeşitli sınıflarını birbirine düşürmeye kadar, bir sürü gerekçeyle yargılandım.
Fakat bir Allah'ın kulu çıkıp da, evimden alınıp götürülen kitaplar hakkında tek kelime
sormadı. Fakat bizim kitaplar gitti, gider.
Kimden soracaksınız hesabını?.
Merkez Komutanı Tevfik Türüng. üstüste yığılan kitapları çadır bezleriyle kapattırdı.
Başlarına bir kaç nöbetçi dikti. Kitaplar emniyete alınmıştı.
Bir gün Yargıç Binbaşı Orhan Izgü tarafından çağırıl-dım. Bir kaç paket halinde iplere
bağlanmış kitapları göstererek:
—Bunlar sizin mi?... diye sordu.
—Evet, dedim. Benim...
—Bir yanlışlık olmuş. Arkadaşlar tutanağı sizin adınız
yerine «Uğur Güçlü» yazmışlar. Yeniden tutanak düzenledik. İmzalar mısınız?
İmzaladım.
«Uğur Güçlü» bir yerli film artistiydi. Sıkıyönetim görevlileri, gerçi benim evime
gelmişlerdi amma, yeril filmterin
etkisinde kalarak kâğıt üzerinde, Uğur Güçlü'yü göz altına almışlardı. Herhalde
ondan olacak, ben evden alınıp götürüldükten sonra, bir başka Sıkıyönetim ekibi, eve
gelerek beni aramış. Annemin:
— Biraz önce subaylar aldı götürdü... yanıtına da inanmayıp, dolaplar ve yatak altlan
aranmış ve benim gözaltına alındığımı anlatmaya çalışan zavallı babam, ara mayı yöneten
Albay tarafından sertçe azarlanmış.
Gözaltına alındıktan sonra da arandığım ve teslim olmam gerektiği günlerce radyo ve
televizyonda ilân edilmez mi? Ben Yıldırım Bölge Cezaevinde radyo dinlerken, arandığımı
ve teslim olmazsam, silâh kullanılacağını dinler dinler gülerdim..
Cezaevi bahçesinde toplanan kitaplara bakarken, ne düşünüyordum biliyor musunuz?
Başbakan Nihat Erim, 12 Mart'tan önce sık sık «Devrim» Dergisinin Ankara'da Adakale
Sokaktaki bürosuna gelir, Devrimin başyazarı Doğan Avcıoğlu ile görüşürdü. 12 Mart
Muhtırası ile Süleyman Demirel Hükümeti devrildiğinde, Nihat Erim'in Devrim Dergisi
kitaplığında üç kitabı vardı. Erim bunları Avcıoğlu'na vermişti.
Erim başbakan olduktan sonra, sık sık, özel kalem müdürü Güner öztek aracılığı ile
Devrim Dergisi'ni arar ve Erim'in kitaplarını isterdi. Ben kitapların Erim'e verilmemesi
görüşündeydim.
Çünkü nasıl olsa. Devrim Dergisi, Erim'in emrindeki Sıkıyönetim tarafından aranacak ve
kitaplara elkonacak-tı. Sıkıyönetim, kitaplara elkoyduğunda üzerinde Nihat Erim adı
yazan kitapları bulur, kitaplar. Sıkıyönetim aracılığı ile nasıl olsa Erim'i bulurdu! Fakat
özel kalem müdürü her gün telefon ediyordu:
— Sayın başbakanımızın kitapları....
Sonunda kitaplar Erim'e yollandı. Kitaplar yollandıktan birkaç gün sonra Sıkıyönetim
görevlileri Devrim Dergisi'ni arayarak, ne kadar kitap, dergi ve dosya varsa alıp
götürdüler. Ah bir de Erim'in kitaplarını götürselerdi!
Ah, olmadı işte! Olmadı!
«Bir kahvenin kırk yıllık hatırı vardır» derler ya, inanmayın
sakın. Bu Nihat Erim, kaç kez gelip, Devrim Der-gisi'nin acı kahvesini içmiştir
amma, Başbakan olunca, emrindeki Sıkıyönetim ile Devrim Dergisini basmış, der-ginir
sahibi Cemal Reşit Eyüboğlu'nu, başyazarı Doğan Avcıoğlu'nu, Yazıişleri Müdürü Uluç
Gürkan'ı, gözaltına aldırmıştı.
Gel zaman, git zaman, Nihat Erim, bütün kitaplarını. Meclis kitaplığına bağışladı. 12 Mart
dönemini yaşadıktan sonra, belki de «ne olur, ne olmaz, günün birinde benim evimi de
basıp, yasaklanmış sol yayın bulurlar» diye düşünerek evinde tek kitap bırakmadı.
Şimdi kitapsızdır!

YÜZ ÇİÇEK AÇSIN BİN FİKİR YARIŞSIN

Cezaevinde bazı gruplar birbirleriyle selâmı-sabahr kesmişlerdi. Görüşme hücrelerinde
gelip giderken ya da banyoda birbirleriyle karşılaşsalar, hiç bakmadan gelip geçerlerdi.
Zaman zaman sorardık:
— Yahu neden birbirinize düşmansınız? Yanıt şöyle olurdu:
— Bizim onlarla çelişkimiz, burjuva ile proleterya çe lişkisinden daha derindir...
Al bakalım, çık işin içindeni?
Cezaevinde, kendi içinde en tutarlı ve disiplinli kesim, Doğu Perincek'in önderliğindeki
ihtilâlci İşçi Köylü Partisi sanıklarıydı. Dev-Genç'liler, Perincek grubunun kaldığı
koğuşlara «Pekin» derlerdi, onlar da Dev-Genç'lilerin koğuşlarına «Formoza» adını
takmışlardı.
Şimdi pek eskisi gibi kullanılmıyor 12 Mart tarihinden önce «Devrimcilerle el ele, millî
cephede» sloganı sık sık tempo tutularak hep bir ağızdan söylenirdi. Söylenirdi amma,
cezaevinde bile devrimcileri, bir arada görmek olanaksızdı.
— Oportinistler mahkemeye gidiyor...
Oportinist dedikleri de Türkiye İşçi Partililerdi. 12 Mart öncesi, TİP, sağ kesim kadar
bazı sol kesimlerin de saldırısına uğramıştı. Bu görüşler, cezaevinde de geçerliklerini
korudu.
Perincek grubuyla, Dev-Gençlilerin en çok korktukları tehlike, tek başlarına başka
koğuşlara verilmeleriydi. Eğer bir Dev-Gençli, Perincek grubunun koğuşuna düşerse,
artık yas tutardı. Çünkü aralarında hiçbir «diyalog» yoktu. Sanki başka başka dilleri
konuşurlardı.
En disiplinli grup. Perincek grubuydu demiştim. Gerçekten de öyleydi. Yemek yerler
beraber, spor yaparlar beraber, çay içerler beraber, radyo dinlerler beraber. Aralarında
benimsedikleri ilkeler de çok katıydı.
— Proleteryanın çelik disiplini...
İkide bir de bu kavramdan söz edilirdi. «Çelik disiplinin» cezaevinde uygulanış biçimi
nasıl olmalıydı?. Cezaevi yönetimi ile uzlaşmamak.. Bu doğru, sonra?. Sonra örneğin,
cezaevi içinde paranın kullanılmasına özen göstermek.. Peki nasıl?. Şöyle:
Her tutuklu, ancak haftada, elli lira harcayabilirdl. Aileler, görüşme günü, cezaevi
müdürlüğüne para yatırırlar, onlar da hafta başlarında, bu paralardan ellişer lira
dağıtırlardı.
Bazı sanıklar yoksuldu. Bunlara aileleri para gönderemezdi. Bunun için, cezaevinde ortak
harcama yöntemi benimsenmişti. Bütün paralar, koğuş yöneticilerince toplanır,
harcamaları onlar yapardı. Bu yönteme «komün» denirdi. Kimse, komün giderleri dışında
özel harcama yapamazdı, örneğin, kantinden bir sigara alamazdı. Alsa, bu tutum
ayıplanırdı, kınanırdı.
ihtilâlci İşçi Köylü grubu, bu elli liraların tümünü harcamadı. Disiplin gereği, bu
paralardan adam başına ancak, on-onbeş lirası harcanır, gerisi saklanırdı.
Saklanan paralar, sanıklara kalsa iyi. Cezaevi yönetimi hangi koğuşa, kaç lira para
yatırıldığını bilirdi. Bütün harcamalar, kantinde yapıldığı için de, harcama tutarı da
bilinirdi. Bu hesabı yapan cezaevi yöneticileri, onbeş günde bir koğuşları basarak
biriktirilen paralara el koyarlardı.
Oysa bu paralar, sanıkların her gün süt içmeleri için harcanabilirdi. Fakat öylesine bir
katılık hüküm sürüyordu ki, bu görüşleri savunanlar, hemencecik, «küçük burjuva
eğilimleri ağır basmakla» suçlanıveriyordu.
Oysa, cezaevinde bir sınıfsal değerlendirme yapılsa, tutukluların büyük çoğunluğunun
küçük burjuva kökenli aydınlar olduğu anlaşılırdı.
Gerekli gıda alınmadığı için, diş çürümelerine rastlandı. Mide ülserleri birbirini izledi.
Fakat küçük burjuva eğilimlerinin ortaya çıkmaması için herkes dişini sıkıyordu. Herhalde
bu nedenle, birçoğunun dişi çürüyüp gidiyordu.
Cezaevinde en büyük dostumuz radyoydu. Bazı keskin arkadaşlar, sosyalist ülke
radyolarını dinlerlerdi. Dinlemekle kalınsa iyi. belki can sıkıntısından, bu radyolarda ilginç
buldukları konuşmaları daktiloyla çoğaltır, öteki koğuşlara yollarlardı.
Dış radyoları dinlemek gerçekten yararlı oluyordu. Türkiye'de olup bitenleri, bazen BBC,
bazen Paris radyosu, zaman zaman da, Bükreş, Sofya radyolarından izleyebiliyorduk,
örneğin Sofya'ya kaçırılan uçağın içinde bir korgeneralin olduğunu o günlerde, hiçbir
Türk gazetesi yazamadı, bunu Sofya radyosundan öğrendik.
iyi amma, bazı genel ideolojik konuşmaları daktilo İle çoğaltılması neye yarıyordu? Belki
bu yolla, bazı arkadaşlar ideolojik eksikliklerini tamamlıyorlardı amma, bundan en çok
cezaevi yönetimi yararlanıyordu, önce radyolar toplandı, sonra da daktilolara el kondu.
Olsun, ne çıkar, «proleteryanın çelik disiplini» var ya, bizler de proleterya, hepimiz bu
disipline uyuyoruz.
İhtilâlci İşçi Köylü Partisi sanıkları, ellerine bir kitap geçirdiler mi, hep birlikte okurlar,
notlar alırlar ve tartışırlardı, ideolojik bağnazlıkları olmayanlar da, bunları uzaktan
izleyip, «Toplu namaz başladı» derlerdi.
Perincek grubunun toplu olarak kitap okumasına öteki gruplar «toplu namaz» adını
takmışlardı.
Bizler, cezaevinin bahçesine bakan «DIŞ-B» koğuşunda kalırdık. Profesör Mümtaz
Soysal, Profesör Uğur Alacakaptan, Sol Yayınları Sahibi Muzaffer Erdost, ben, birara,
bu koğuşda beraber kalmıştık.
Makina Yüksek Mühendisi Kaya Güvenç, Dev-Genç Başkanı Ziraat Yüksek Mühendisliği
son sınıf öğrencisi Atilla Sarp ile birlikte, koğuşun önündeki bir küçük toprak şeridine
menekşe dikmek istediler. Bunun için, Cezaevi Müdürü Albay Kemal Saldıraner'den izin
istendi. Saldıraner,
menekşeleri, bir süre, gözaltına alıp, içlerinde-«Moskof tohumu» olup olmadığını
saptadıktan sonra, dikime izin verdi. Atilla Sarp ve Kaya Güvenç, binbir özenle
menekşeleri dikip, suladılar.
Perincek grubu, menekşe dikilen bu yerin bulunduğu ön bahçede «"havalandırmaya»
çıkardı. Çıkar çıkmaz ne görsünler, bahçeye menekşe dikilmiş. Kim dikmiş?. Tutuklular.
işte «teslimiyetçilik».
İçeriye haber yollandı. Bu menekşeler kalksın. Yanıt verildi. Kalkmayacak. Direnildi.
Kalkacak. Sonra çözüm: yolu bulundu. Bir kâğıda, Mao'nun bir sözü yazılarak, İhtilâlci
İşçi Köylü Partisi sanıklarına gönderildi:
«Yüz çiçek açsın, bin fikir yarışsın».
Tartışma da böylece kapanmış oldu.
KAHVE NASIL PİŞİRİLİR?..
Sıkıyönetimde görülen davalara cezaevinde çeşitli adlar verilmişti, örneğin «Şafakçılar»,
Türkiye İhtilâlci İşçi Köylü Partisi sanıklarının ortak adıydı. Dev-Genç davasında ise, her
sol kesimin başka adı vardı. Deniz Gezmiş'in siyasal eylemlerini benimsemiş olanlara da
«Bahriyeliler» denirdi.
Bir de «doktorcular» vardı. Doktorcular, Dr. Hikmet Kıvılcımh'nın görüşlerini
benimseyenlerdi. Bunlara, bir ikinci ad daha bulundu. «Jivago grubu». Jivago adı, ünlü
Sovyet yazarı Pasternak'ın romanından alınmıştı. Dr. Hikmet Kıvılcımh'nın görüşlerinden
yana olanlara «Dr. Jiva-gocular» da denilirdi.
«Cepheciler», Mahir Cayan ve arkadaşlarından yana olanların adıydı.
Şafakçılarla, Doktorcular, birbirlerine iyice karşıydılar. Bahriyeliler ile Cepheciler de,
pek birbirlerini tutmazdı. Bir de «Mihriciler» vardı. Mihrici, Mihri Belli'nin siyasal
doğrultusunu uygun bulanlardı. Bunlara, cezaevinde bir ad daha bulundu: «Mihriban
grubu».
«Mihriban sultana âşık yedi genç...»
Bu adla nitelenenlere, bu şiir'den dizeler okunarak sataşırlardı. Bir de tekerleme
bulunmuştu:
«Mihriban grubunun baş ağrısı migren, ilâcı migri-fen.»
Şafak, İhtilâlci İşçi Köylü Partisi sanıklarının 12 Mart döneminde çıkardıkları bir
gazetenin adıydı, öteki gruplar Şafakçılara takılıp dururlardı:
— Şafak'ın çeşitli sınıfsal kesitler İçin yayınları vardır,
örneğin, çocuklar İçin Şafak, «müşfik», iş adamları için şafak «teşfik». trafik
polisleri İçin şafak, «kavşak»...
Bazı sözcüklerin türetilmesiyle, buna benzer şakalar, dillerde dolaşıp dururdu.
Cezaevinde, siyasal nitelikte suçlar dışında, adi suçtan tutuklananlar da vardı. Bunlara
«lunpen» denirdi. Bunlar, askerlik görevlerini yaparken suç işleyenlerdi. Bunların ünlüleri,
«İdamlık Süleyman». «Kilisli Remzi», «Kürt Çello» ve «Serseri Ahmet» ti.
Bunlardan bazıları, cezaeviyle anlaşıp, «İspiyon» yaparlar, yani cezaevi yönetimine gizil
haber ulaştırırlardı. İdamlık Süleyman bunlardan biriydi. Zavalh'nın parası pulu yoktu.
Eşi, dostu, akrabası da yoktu. Üstelik, her gün, asıldım, asılacağım diye korku içinde
yaşardı. İdamlık Süleyman'ın adı, cezaevinde «İspiyon Süleyman» olarak değiştirildi.
Cezaevi Müdürü Saldıraner, Süleyman'a, ara sıra para verip, bunun karşılığında, kim kimle
yakınlık kuruyor, kim cezaevi yönetimine karşı, gibi konularda haber alırdı.
İdamlık Süleyman, bir gün. beni ve Uğur Alacakap-tan'ı da ihbar etti. Suçumuz, oldukça
büyüktü: Kaçak kahve pişiriyorduk.
Alacakaptan kahveye çok düşkündü. Tutuklanır tutuklanmaz bütün derdi, sabah bir fincan
kahve içememek-ti. Bizler de düşündük taşındık, Alacakaptan'in kahvesine bir çare
bulduk.
Şöyle:
İçerde, su ısıtmak olanağı yoktu, ispirto ve gazocağı gibi araçların cezaevine sokulması
yasaktı. Üstelik kahve almak da yasaktı. Peki biz kahveyi nasıl yaptık?.
önce, Dev-Genç sanıkları, elektrikli traş makinelerinden birinin fişini, iki çiviye
bağlıyorlar. Bunlar kolaylıkla elektrik iletince, oldu mu size elektrikli ocak.. Bunun adı
«ısıtıcı». Isıtıcı, gizli bir yerde saklanır, öyle ki, hiç bir zaman aramalarda ele geçmezdi.
Çocuklar, emin yerdir ciye. ısıtıcıyı, Alacakaptan ile benim yattığım ranzanın yanında bir
yere yerleştirdiler.
Bir plâstik sürahi bulduk. İçine su doldurup. ısıtıcıyı
da içine sarkıttık mı su İki üç dakika sonra fıkır fıkır kaynıyor. Bir de süt şişesi bulduk.
İçerde süt şişesi tutmak da yasaktı. Gelen dolu süt şişelerini geri verirken, bir tanesinin
kırıldığını söylemiş, böylece bir süt şişesi sahibi-olmuştuk. Süt şişesini, bu plâstik
sürahinin içine sokup, şişeye de kahve koyunca, mis gibi kahve elde ediyorduk.
Kahveyi İçeriye sokan da, içerde «Casus Amca» olarak bilinen bir sanıktı. «Casus Amca»,
sosyalist ülkelerin birindeki elçiliğimizde memur olarak çalışırken, casusluk yaptığı
gerekçesiyle, önce demokratik İşkence yöntemlerinden geçirilmiş, sonra da. cezaevine
atılmış neşeli ve eğlenceli biryurttaşımızdı.
Casus Amca'nın duruşmaları, Genelkurmay Mahke-mesindeydi. Casus Amca, Genelkurmay
Mahkemesine girmeden önce, paltosunu vestiyere asar. Casus Amca'nın eşi de,
vestiyerdeki paltonun gizli bir yerine, yüz gramlık bir kahve bırakırdı. Casus Amca,
herhangi bir ideolojik suç sanığı olmadığından, cezaevine girişte çıkışta, üstü başı pek
aranmazdı. Vestiyerdeki paltosunu alıp giyen Casus Amca, yüz gramlık kahveyi de içeriye
sokuverirdi.
Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı vardır ya, Alacakap-tan, tahliye olduktan sonra, Casus
Amca'nın davasını üzerine aldı. Birkaç oturum sonra, Casus Amca tahliye oluverdi.
Neyse, sözü uzattık. İdamlık Süleyman, bir gün bizim kahve pişirdiğimizi gördü. Ertesi
sabah Süleyman doktora çıktı. Süleyman'ın doktora gitmesi, rapor vermesi demektir.
Biraz sonra koğuş basıldı. Astsubay, sadece Alacakaptan ile benim ranzayı aradı ve
ısıtıcıyı eliyle koyduğu gibi buldu çıkardı. Astsubay:
— Ne bu?... deyince güldük, ne yapalım?

NERELERE SIZMIŞLAR?

Türkiye işçi Partisi yöneticileri, Ankara 3 No. lu Sıkıyönetim Mahkemesinde
yargılanıyorlardı. Yani, Mümtaz Soysal'ı mahkûm eden mahkemede.. Başkan Piyade
Kıdemli Albay İzzettin Avlar, duruşma yargıcı Yarbay Süha Umurhan, üye yargıç Binbaşı
Tahsin Özer.. Sonradan Yargıç Yarbay Süha Umurhan ayrıldı, Tahsin özer duruşma
yargıcı oldu. Yargıç Yüzbaşı Fuat Kaylan da, üyeliğe getirildi. Mahkûmiyet hükmünü Avlar,
özer, Kaylan verdi.
Türkiye İşçi Partisi yöneticileri, başta, Genel Başkan Behice Boran olmak üzere, yiğitçe
savunmalar yaptılar. TİP yöneticileriyle koğuşlarımız ayrıydı. Birkaç kez, Sıkıyönetim
Mahkemelerinin bulunduğu, Askerî Veteriner Okulu'nun «Gazino» adı verilen bekleme
odasında karşılaştık. Kelepçelerimiz çözülürken, ayaküstü, birbirimizi yüreklendirici
sözler söyledik.
—Yakında çıkarsınız.
—Yok canım, bir onbeş yılımız var.
—Ama savcınız biraz yumuşak, bizimkine baksanıza..
—Birkaç duruşmadan sonra siz çıkarsınız...
TİP davasını açan savcının adı Mustafa Denizli'ydi. Gerçekten yumuşak bir adamdı. TİP
yöneticileriyle fırsat buldukça konuşmak İster, bu davalarda bulunmaktan üzüntü
duyduğunu da söylerdi. Askerî Savcı Denizli, duruşmalar sürerken, bir kalp krizi sonunda
ölünce, yerini. Sıkıyönetim Başsavcısı Askerî Yargıç İlhan Şenel aldı.
TİP yöneticilerinin tutuklanmalarına, bir askerî yargıç karşı çıkmıştı. Besim Doğuşlu adlı
bir askerî yargıç, o günlerin
havası İçinde, hemencecik görevinden alınıp, bir başka göreve verildi. Duruşmalar
sürerken, mahkeme, TİP yöneticilerinin salıverilmelerine karar verdi. Askerî Savcı
Mustafa Denizli, salıverilme kararına karşı çıkmamıştı.
Fakat arada ne oldu bilinmez, aynı sanıklar, aynı mahkeme tarafından yeniden tutuklandı.
Bu kez, savcı Mustafa Denizli değil, İlhan Şenel'di. Duruşma yargıcı Süha Umurhan
yerine de, Tahsin Özer gelmiş, Fuat Kaylan da kurula yeni katılmıştı. TİP yöneticileri,
ikinci kez tutuklandıkları gün, biz Uğur Alacakaptan ile birlikte 1 No. lu Mahkemede
yargılanıyorduk. Haberi avukatlarımdan biri olan Yıldırım Pekkan'dan aldım. Pekkan, hem
benim, hem de TİP yöneticilerinden Adil Özkol'un avukatıydı. Duruşma bittiğinde soluk
soluğa geldi:
— Adilleri yeniden tutukladılar...
Ellerime kelepçe takılıp, mahkemeden çıkartılırken. Adil özkol'u, Sadun Aren'i gördüm.
Adil, gülerek selâm verdi. Gazinoya geldiğimde Doğu Perincek ile karşılaştım. O da,
yakalanıp, tutuklanmıştı.
Doğu Perincek, Adil Özkol ve ben, Liseden yakın arkadaştık. Şimdi üçümüz de Türk Ceza
Yasasının 141 ve 142 nci maddelerinden tutukluyduk. Kendi kendime güldüm. Lise
öğrencisi olduğumuz yıllarda, hep beraber «Kahramanlık Günleri» düzenlerdik.
«Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik».
Kahramanlık günleri çok geride kalmıştı. Akınlarda çocuklar gibi şen olanlar da! Şimdi
bileklerimizde kelepçe, «devletin temeline dinamit koymak» biçiminde kısaca özetlenen
suçlardan ötürü tutukluyduk.
Yani demek, Doğu, Adil ve ben, söz gelişi, sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerinde
egemenliğini kuru-vermiştik kaş ile göz arasında. Allah, Allah!.
Sıkıyönetim davalarındaki İddiaları duydukça, okudukça :
— Yahu, amma da sağlam, sınıfmış bu burjuva sınıfı, önüne gelen bu sınıf üzerinde
hâkimiyet kuruyor, yine de bu sınıfa birşeyler olmuyor... diye gülüşürdük.
Bu da bir cezaevi eğlencesiydi. Şu burjuva sınıfı üzerinde kimler egemenlik kurmamıştı:
Ortaokul öğrencileri, albaylar, sendikacılar, generaller, genç kızlar, öğretmenler, işçiler,
köylüler..
—Sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerinde hâkimiyetine., veya sosyal bir sınıfı
ortadan kaldırmaya., veya memleket içinde müesses iktisadî ve sosyal temel nizamlardan
herhangi birini devirmeye...
—Türkiye Cumhuriyeti Teşkilât-ı Esasiye Kanununun tamamını veya bir kısmını tağyir,
tebdil ve ilgaya ve bu kanun ile teşekkül etmiş bulunan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni
görevini yapmaktan men'e cebren teşebbüs edenler...
Bu suçların cezaları ne kadar? İdam cezasından başlıyor. Yirmi yıl, onbeş yıl, öyle uzayıp
gidiyor. Biz bu cezalara, bankaların İkramiye dağıtırken, «milyon yağmuru» dedikleri gibi,
«ceza yağmuru» derdik. Sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü
kurarsan, cezan da bu. Tahakküm kurmayacaksın. Kurarsan alacaksın cezayı!
Cezalara baksanıza: ölüm cezası., yirmi yıl, onbeş yıl, on yıl.. Aşağı kurtarmıyor mübarek?
Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Behice Boran ne yapmış? Sınıf tahakkümü kurmuş..
Emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu ne yapmış? O da sınıf tahakkümü kurmuş.. Sol
Yayınları Sahibi Muzaffer Erdost'un suçu ne? Sınıf tahakkümü kurmak.. Ya Türkiye
Öğretmenler Sendikası Başkanı Fakir Baykurt'un suçu? O da sınıf tahakkümü kurmak..
Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mümtaz Soysal ne yapmış? O da, durup
dururken sınıf tahakkümü kurmuş.. Peki Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Uğur
Alacakaptan.. Efendim o da, sınıf tahakkümü kuran örgütlere, Anayasa'yı ihlâl ederek yol
göstermiş. Tahakküm aşağı, tahakküm yukarı! Türkiye işçi Partisi yöneticileri, ikinci kez
tutuklandıktan sonra, «sınıf tahakkümü» kurmak suçundan onar-onbeşer yıl ağır hapis
cezasına çarptırıldılar. Böylece, parlamentoya girme olanağını elde eden tek sosyalist
partinin yöneticileri ağır hapis cezaları almış oldular.
Şu işe bakın ki, aynı günlerde 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası, Türkiye işçi Partisi'nin
yaptığı başvuru üzerine Anayasa Mahkemesince iptal ediliyordu.
Aynı Anayasa Mahkemesi, aynı Türkiye işçi Partisini, bu kararından iki-üç ay önce
«bölücülük» suçundan kapatıyor, bir süre sonra, aynı partinin kapatılmadan önce verdiği
dilekçeyle, Sıkıyönetim Yasasını iptal ediyordu!
TİP yöneticileri, içinde «bunların suçlu olduğunu sokaktaki adam da biliyordu» sözlerinin
yeraldığı bir gerekçe ile mahkûm edildiler. Kararın altında, Piyade Albay İzzettin Avlar,
Yargıç Binbaşı Tahsin Özer ve üye yargıç Yüzbaşı Fuat Kaylan'ın imzaları vardı.
Bu karardan sonra, TİP yöneticilerini mahkûm eden mahkeme üyesi Yargıç Binbaşı Tahsin
özer, Genelkurmay Mahkemesi savcılığına atandı.
Tahsin Özer, Mustafa Bürke adlı bir generalin duruşmasında, General Bürke'nin bir
yabancı şirketten kazanç sağladığını ileri süren iddianamesini okuduktan sonra,
Generalden şu karşılığı aldı:
— Komünistler Silâhlı Kuvvetleri yıpratmak için bu davayı açtılar...
Davayı açan savcı Tahsin özer. General'e bu sözlerin ne anlama geldiğini sordu.
Şu komünistler nerelere kadar sızıyorlar baksanıza?

CELİKBAŞ'IN TELGRAFI...

Fethi Çelikbaş'ı tanır mısınız?. Tanırsınız, tanırsınız. Çelikbaş, politikada demirbaştır.
Yirmi-yirmibeş yıldır, çok partili yaşamımızın birçok partisinde ayrı ayrı boy göstermiş
olan Çelikbaş, birara, kafasını bizim davaya da sokmuştu.
Sokmuş ve hakettiği karşılığı da alıp gitmişti.
Uğur Alacakaptan ile birlikte yargılanırken, en büyük suçlarımızdan biri, «Anayasa'ya
saygı yürüyüşü» düzenlemekti. Bizler, Anayasa'ya saygı yürüyüşü düzenlemekle,
Anayasayı çiğnemiştik! Yürüyüş, Ankara Hukuk Fakültesi önünde başlamıştı. Anıtkabir'de
son bulmuştu. Bizim suçumuz, Anayasa'nın, Cebeci ile Tandoğan alanı arasındaki bölümünü
çiğnemekti.
Neyse, gelelim Çelikbaş'a:
Prof. Çelikbaş, - profesör dediysek, kitabı, teksiri var sanmayın, üstadın yayınlanmış bir
tek kitabı bile yoktur. Bir makale yayınlayarak profesör olmuştur - o tarihte, Allah
geçinden versin, Cumhuriyetçi Güven Partisi'nin İstanbul II Başkanıymış.
Çelikbaş, bu yürüyüşe katılmış mı?. Yok canım, katılmamış. Ne yapmış ya?. Yürüyüşün,
gazetelerde resimlerini görmüş. Bu resimlerin birinde, bir kısım öğrenci «halklara
kardeşlik» yazılı bir döviz taşıyormuş. Çelikbaş. bu resmi görünce, hemen Hukuk
Fakültesi Dekanı Prof. Uğur Alacakaptan'a bir telgraf çekmiş ve olayı kınamış.
«Eeee. ne var bunda» diyeceksiniz. Demeyin. Bu politika demirbaşı, Uğur Alacakaptan
Sıkıyönetim Mahkemesine düşünce, yememiş, içmemiş, savcılığa başvurmuş
ve kendlsln3 neden Alacakaptan'ın yanıt vermediğini sormuş.
«Yok. bu kadarı olmaz» demeyin sakın!
Haydi Çelikbaş, Askerî Savcılığa başvurdu. Savcılığın bunu ciddiye alıp, mahkemeye
getirmesine ne gerek var?. Var efendim. Anayasa ihlâl edilmiş. Anayasa İhlâl edilirse, suç
büyük. Gerçi o günlerde, Anayasa, silâh yoluyla, «tağyir, tebdil ve ilga» edilmekteydi
amma, ne yaparsınız ki, kör bulduğunu dövüyordu!
Anayasa çiğnenmişse, değiştirilmişle, Cebeci'den, Tandoğan Alanı'na yürünerek
çiğnenmişti. Demirel, 12 Mart Muhtırasıyla birlikte, o pek ünlü şapkasını alıp gittiğinden,
«sokaklar yürünmekle aşınmaz» da diyemiyor-duk.
Çelikbaş da bizi sıkıştırmıştı hani!
Alacakaptan'ın bu suçu, hiç bağışlanmaz. Koskoca Fethi Çelikbaş, telgraf çekiyor, ona
yanıt vermiyor.. Hani «özel ulak» mektup olur ya, bu Çelikbaş da, Sıkıyönetim eliyle,
telgrafına karşılık alacak. İnadı, inat. Ne yapacaksınız?
Duruşmaya geldi.
Askerî Savcı Mustafa Akın durumdan çok hoşnuttu. Bu kez sahaya, büyük devlet adamı
Çelikbaş'la «takviyeli» olarak çıkmıştı. Kürsünün üzerinden zafer kazanmış komutan gibi
bakıyor ve bakışlarıyla «yedim sizi» diyordu sanki.
Savcı Mustafa Akın İle aylarca, karşı karşıya durduk. «Duruşma» sözcüğü buradan
geliyor herhalde. O durdu. Ben durdum, öteki sanıklar durdu. Böylece duruşmuş olduk.
Savcı konuşurken, zaman zaman İçimden gülmek gelirdi. Esas hakkındaki iddiasını
okurken, Ceza Yasasının 311 ve 312 nci maddeleri birbirine karıştırıldı. Bu maddeler
birbirlerine çok benzer. Savcı, birinin gerekçesini söyleyip, öteki maddeden
cezalandırılmamızı istedi.
Bu duruşmada da, ünlü Fransız bilim adamı Duver-ger'nin kullandığı «proleter uluslar»
kavramından hareket ederek, komünizm propagandası yaptığımı kanıtlamaya
çalıştı. Bir başka duruşmada da, Atatürk'ün Sovyet Diplomatı Aralofa söylediklerini
suç sayıp cezalandırılmamı istemişti. Ben savcıdan çok hoşnuttum. «Soldan sağa sağdan
sola salla bayrağı düşman üstüne» türküsünden komünizm propagandası sonucu çıkarması
da, savcının yeteneklerini kanıtlayacak başlıbaşına bir doyurucu örnekti.
Böyle bir savcı, bakalım. Çelikbaş gibi dört başı mamur devlet adamını hangi suçun
kanıtlanması için kullanacaktı?.
Duruşma yargıcı Yarbay Saadettin üçüncüoğlu, blr-ara izin yapıyordu. Çelikbaş'ın,
tanıklığı da, aksilik bu ya, İşte o günlere rastladı.
Savcı söz alarak konuştu:
— Efendim, Sayın tanık, Prof. Fethi Çelikbaş'ın dosyada mevcut bir müracaatı var...
Duruşmayı yöneten Hava Yargıç Binbaşı Ferşat Oltu-lu, Savcının sözünü kesti:
—Evet, okuduk.. Okuduk, birşey anlamadık.
—Efendim, izah edeyim.
—Edin.
—Sayın Profesör. Anayasa'ya saygı yürüyüşü sırasında..
Yargıç Ferşat Oltulu:
—Yürüyüşe katılmış mı?
—Hayır.
—Peki ne işi var bu dosyada?
—İzah ediyorum. Profesör o tarihte. Güven Partisi
İstanbul İl Başkanıymış.
—Ne olmuş?
—Telgraf çekmiş.
Ferşat Oltutu bu kez, yerinde, kabineye alınacak bakan gibi sabırsızlıkla bekleyen
Çelikbaş'a dönüp sordu:
— Siz savcılığa başvurmuşsunuz. Demişsiniz ki ben Alacakaptan'a telgraf çekip, onu
kınadım. Ne olmuş kı-nadıysanız?.
Çelikbaş:
— Kınadım, efendim. Çünkü halklara özgürlük, kardeştik
gibi sloganlar kullanılmıştı. Oltulu :
—Bunları Alacakaptan mı söylüyordu?. —Hayır. —öyleyse? Ferşat Oltulu. bu kez Alacakaptan'a
dönüp sordu:
— Bir diyeceğiniz var. mı, böyle diyorlar?.
Uğur Alacakaptan'ın yanıtı, Çelikbaş'ın pembe yanaklarını mosmor etmeye yetmişti. Yanıt
şöyleydi:
Anayasa'ya saygı yürüyüşünden sonra, birçok kimseden övgü ve yergi mektupları aldım. Çoğuna
cevap vermedim. İşte o günlerde bir zarf aldım. Zarfı açınca, içinden, affedersiniz, dışkı çıktı,
yani insan pisliği çıktı.»
Alacakaptan, Çelikbaş'a dönerek:
— Bu dışkıya da cevap vermedim. Çelikbaş'a da. Çelikbaş, yerinde bir adım atmıştı ki,
Alacakaptan
yeniden söz aldı:
— Tanık profesörün, siyasî hayatı, çok dalgalı geç mistir. Belki yarın, bakan olmak
için, «halklara özgürlük» sloganını ilke yapan siyasî partilere de girebilir. Bunu bil diğim
için kendisini ciddiye almadım. Bir de bu nedenle telgrafına cevap vermedim.
Çelikbaş, bu konuşmanın altında kalmazdı. Ağzından birkaç anlamsız söz çıktıktan sonra tam,
«komünizm» diye başlayan gündem dışı bir konuşmaya hazırlanıyordu ki, Sıkıyönetim Mahkemesi
yargıcından hiç ummadığı bir karşılık aldı:
—Çık dışarı, çık! Çelikbaş
şaşırmıştı. Yargıç Oltulu.
bağırıyordu:
—Meclis değil burası, çık dışarı!
Ve Çelikbaş, yüzü mosmor, başı önünde, köskös, mahkemeden dışarı çıktı. Herhalde çıkarken
«Allah, Allah, burası, Sıkıyönetim mahkemesi değil miydi yoksa?.» diye söylenmiştir.
Telgrafın karşılığını, geç de olsa almıştı

YANLIŞLIĞIN DÜZELTİLMESİ

12 Mart Muhtırası, özüyle, sözü arasında çelişkiyle ortaya çıktı. Muhtıra «parlamento ve
hükümet» ikilisini suçluyordu. Bu ikili, «Cumhuriyetin geleceğini ağır bir tehlike içine düşürmekle»
suçlanıyordu.
«Muhtıra kime verilmiştir?»
Bu soru. 12 Mart dönemi boyunca soruldu. Ben de kendi kendime sordum: Örneğin bana
verilmemişti. İlhan Selçuk'a, Çetin Altan'a, İlhami Soysal'a, Altan Öymen'e. Doğan Avcıoğlu'na da
verilmemişti. Alan belli veren belli! Alan razı veren razı! Bize ne?.
Muhtıra verilir verilmez, Cumhuriyet'ln geleceğini ağır tehlike içine düşürmekle suçlanan
Başbakan Süleyman Demirel ünlü şapkasını alarak, hükümetten ayrıldı. Üç gün geçmemişti ki,
Silâhlı Kuvvetlerden, bazı general ve albaylar, emekliye sevk ediliverdi. Hem, kimin imzasıyla?
Cumhuriyetin geleceğini ağır bir tehlike içine düşürmekle suçlanan Başbakan Demirel'in imzasıyla!
Olur mu, olur. Burası Türkiye!
Emekli edilenler arasında, benim tanıdığım bir general vardı. Kara Kuvvetleri Plân ve Prensipler
Başkanı Tümgeneral Celil Gürkan.. Emeklilik işlemini duyar duymaz, General Gürkan'ın, Namık
Kemal mahallesindeki evine gittim.
Tam apartmanın kapısına adımımı atmıştım ki, «şrak» diye bir flâş patladı. Anladım, Celil Paşa'ya
gelip gidenlerin fotoğraflarını çekip, bunlardan İlerde bir «albüm» yapacaklardı.
— Geçmiş olsun paşam, nedir bu?
Paşa anlatıyor. İlginç. Çok ilginç. İlgiyle dinliyorum. Konuşmanın sonunda, Danıştay'a başvurmayı
kararlaştı-rıyoruz. Dilekçeyi ben yazacağım.
— Emeklilik nedenini bildirdiler mi? Bildirmişler: Disiplinsizlik.. Koskoca bir tümgeneral nasıl
disiplinsiz olur?. Eğer, suç işlemişse, tutuklayın, işlememişse, bu emeklilik işleminin anlamı nedir?.
Peki. hangi yasayı uygulamışlar? 1960 Devriminden sonra, sonradan adlarına «eminsu» denilen
subayların emekliliği İçin hazırlanmış yasayı. Oysa, 926 Sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel
Yasası var. Uygulanacaksa; bu yasanın uygulanması gerekir.
Ertesi gün, çalışmaya başladım. On - onbeş sayfalık bir Danıştay dilekçesi hazırladım. Dilekçe
Danıştay'a verildi. Danıştay 10'uncu Dairesi işi İncelemeye başladı.
O sıralar, Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç'ın, bu dava için Danıştay'a baskı yaptığı
söylenmişti. Kimlerle konuşmuştu pek açıkça bilinmiyordu amma, orada bazı baskılar olduğu
belliydi.
Danıştay, dava ile ilgili olarak, «görevsizlik» kararı verdi. Karar çok ilginçti: Anayasa değişiklikleri
arasında Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin kuruluşu ile ilgili Anayasa maddesi de ye ral
maktaydı, öyleyse, bu mahkeme kurulacağına göre, Danıştay'ın askerlerle ilgili bir işlemi karara
bağlaması doğru olmazdı.
Askerî Yüksek idare Mahkemesi kurulmuş muydu? Hayır.. Yeri yurdu var mıydı?. Yoktu.. Peki
olmayan bir mahkemeye nasıl olur da, dava gönderilirdi?. İki Danıştay üyesi bu kanıda oldukları
için, görevsizlik kararına «muhalefet» şerhi koymuşlardı.
Dava, beş general ve dokuz albay için açılmıştı. Dilekçeler aynıydı. Aynı görevsizlik kararı, beş
general ve dokuz albaya da yollandı. Muhalefet şerhi, biri kadın, biri erkek iki Danıştay üyesince
yazılmıştı. Bu üyelerden Yeredoğ Kişioğlu, nedense bilinmez. Tümgeneral Celil Gürkan ile ilgili
kararda, yazdığı muhalefet şerhinden sonradan vazgeçmiş ve karardaki imzası filetle kazınmıştı,
öteki kararlardaki imzalar kazınmadığı için, aynı
konuda bu Danıştay üyesi hem görevsizlik kararına imza atmış oluyor, hem de görevsizlik kararına
karşı yazılan muhalefet şerhine imzasını koyuyordu!
Askerî Yüksek İdare Mahkemesi kurulduktan sonra, bu davanın incelenmesine sıra geldi.
Mahkeme, açılan davayı, oybirliği ile reddetmişti. Red gerekçesi ise. çok ilginçti:
Bu general ve albaylar, 12 Mart günü toplanan «Yüksek Komuta Konseyi» karan gereğince emekli
olmuşlardı. Bu nedenle, davanın reddine...
İşin garibi şu ki, Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Yasasında «Yüksek Komuta Konseyi» adıyla bir
kuruluş, bir makam, ya da komutanlık yoktu. Konsey, 12 Mart günlerinde kurulmuş, yasa dışı ve
hiçbir yasal yetkisi bulunmayan gelip geçici bir cuntaydı. Fakat güçlü bir cuntaydı, çünkü, 12 Mart
rejimi bu cunta tarafından yönetilmekteydi.
Şimdi olayların akışına bakın: Türk Silâhlı Kuvvetleri, parlamento ve hükümeti, Cumhuriyet'in
geleceğini ağır bir tehlikeye düşürmekle suçluyor, sonra da, suçlanan bu hükümetin imzasıyla,
Silâhlı Kuvvetlerin kilit yerlerindeki general ve albayları emekliye sevkediyordu.
İşin içyüzünü araştırırsanız, bütün bunların nedenleri çok açıktır amma, ille de «hukuk devleti»
kavramına sarılmak yok mu, terslik buradan doğuyor işte. 12 Mart Muhtırası, bir «askerî darbe»
başlatmıştır. Bu tarihten sonra, rejimin niteliği değişmiştir artık.. Hukuk devleti de ortadan
kaldırılmıştır. Bunun için, yapılan edilenler hep kuvvete dayanır. Kuvvetin başladığı yerde ise,
hukuk yoktur.
Böyle söyleseler ya? Gariplik şurada: Muhtıranın 6uçladığı parlamento ve hükümet, bu muhtıraya
imza atan dört general ile birlikte, bu muhtırada adları geçmeyen, adresleri verilmeyen kişilere
karşı amansız bir savaş açtılar. Millî birlik ve beraberlik ruhu, muhtırada suçlayan ile suçlanan
arasında doğdu.
Bizlerde, «devrimciler elele millî cephede» sloganına
sarıldığımız İçin, bütün sol, - cümbür cemaat-, cezaevlerine doldurulduk.
Gözaltına alınacağım gün, evden aradıklarını duyar duymaz, teslim olmak İçin çalmadığım kapı
kalmadı, sonunda «kaçma şüphesi» gerekçesiyle tutuklanınca, cezaevinden bir tahliye dilekçesi
yazarak, bu çelişkiyi belirttim. Sonra, ceza yargılaması hukukunda yer alan bir maddeye yollama
yaptım.
Eğer suç, devlet ve «hükümet nüfuzunu kıran suçlardan sayılırsa, sanık tutuklanabilir. Ben de. saf
saf diyorum ki:
«Suç İşlenmişse, Demirel Hükümeti zamanında işlenmiştir. Demirel Hükümetinin, bu muhtıranın
kaynaklık ettiği rejim açısından «nüfuzu» yoktur ki, dört general tarafından devrilmiştir. Bu
nedenlerle bu madde fıkrasının da uygulanması olanaksızdır».
Hemen cevap geldi:
«Reddine, tutukluluk halinin devamına».
Bu çelişkiyi en güzel vurgulayan, Dr. Çağlar Kırçak'tır. Diyarbakır Tıp Fakültesi öğretim üyesiyken
gözaltına alınan Dr. Kırçak, Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı Askerî Savcılığına şöyle bir
dilekçe yazar:
«Anladığım kadarıyla muhtıra, hükümet ve parlamentoyu suçlamaktadır. Hükümet başkanı
Süleyman Demirel'dir. Bu muhtıra bana verilmemiştir. Ancak Süleyman Demirel dışarda, ben ise
içerdeyim.»
Dr. Çağlar Kırçak'ın dilekçesi, şöyle son buluyordu:
«En kısa zamanda, bu yanlışlığın tashihi».
Bu yanlışlık, Demirel açısından, bugüne kadar düzeltilmiş değildir. Belki gün olur, düzeltilir...

MUHTARA KÜFRETTİ KOMUTANIM!

Sıkıyönetim mahkemelerinde tanıklar, nedense, hep adlarına «ülkücü» denilen öğrenciler arasından
seçilirdi. Savcı Abdülbaki Tuğ, Yargıç da Albay Saadettin Üçüncü-oğlu olunca, «millî birlik ve
beraberlik ruhu», mahkeme salonlarından, koridorlara kadar taşıyordu, öyle ya, savcı ülkücü,
yargıç ülkücü, tanıklar da ülkücü.
Tanık, sadece gördüğü olayları anlatır. Yorum yapamaz. Hukuk Fakültelerinde bizlere hep böyle
öğretildi. Sıkıyönetim mahkemelerinde anladım ki, bizlere öğretilenler yanlışmış.. Ülkücü tanık
mahkeme önüne geliyor. Yemin ettikten sonra başlıyor:
— Ben bir Türk milliyetçisi olarak... Yargıç soruyor:
—Bu Alacakaptan ile Mumcu, Fakültede komünist olarak
mı tanınırdı?
—Evet efendim...
Tamam. Komünistliğimiz, ülkücü tanıkların «bilirkişiliği» ile hemen oracıkta kanıtlanmış olundu.
Bundan sonra, savun, bakalım kendini, savunabilirsen. Koskoca ülkücü gelmiş, komünist olup
olmadığını saptayıvermişti.
Birkaç kez, Profesör Uğur Alacakaptan ile kalkıp sorduk:
— Bunlar bilirkişi midir?
Cevap duruşma yargıcı Saadettin Üçüncüoğlu'ndan gelirdi:
— Otur yerine.
istersen oturma. Oturmazsan,, hemen arkanda bekleyen nöbetçiler, ellerindeki otomatik tüfekle,
nazikçe oturmamızı sağlarlardı.
Dev-Genç davasına tanık olarak bir ülkücü çağırılmıştı. Ülkücü öğrenci, salona girmeden,
kapı aralığından, sanık sandalyelerinden gördüğü Dev-Genç eski başkanlarından Atilla
Sarp ve aynı örgütün genel sekreterlerinden Ruhi Koç'a, mahalle çocuklarının sık sık
başvurduğu bir el hareketi ile, siyasal eleştiride bulunmuştu. Tanık, bu el işareti İle
görüşünü bildirdikten sonra, ifade verip salondan uzaklaşıyordu ki, Atilla Sarp söz istedi.
Mahkeme Başkanı Ali Elverdi irkilmişti. Duruşma yargıcı Albay Mehmet Turan, Atilla
Sarp'a söz verdi. Sarp, ağır ağır mikrofona yaklaştı. Olanca kibarlığı ile sözlerine
başladı:
— Biz burada, eylemlerimizin hesabını veriyoruz, sa vunmalarımızı yapıyoruz.
Elverdi, Sarp'a hak verdiğini belirten baş hareketleriyle konuşulanları onaylar gibi
gözüküyordu. Atilla Sarp, ağır ağır konuşmasını sürdürüyordu:
— Biraz önce dinlediğimiz tanık, salona girerken, bizlere bir el işareti yaparak, burada,
tekrarından utan dığım bir söz attı.
Ali Elverdi, kaşlarını, çatıyordu. Sarp ağır ağır konuşuyordu:
— Bu işaretle bize hakaret ettiğini sanıyor. Mahke menin bizi bu hakaretlerden
koruması gerekir. Çünkü bu rada elimiz kolumuz bağlıdır.
Elverdi, yine hak veriyordu. Ne olduysa, Atilla Sarp'-ın son cümlesinde oldu.
Atilla Sarp sözlerini bitirince, Elverdi, haykırarak yerinden fırladı:
— Defol, atın dışarı.
Mahkeme Başkanı Ali Elverdi'nin bas bas bağırmasına yol açan sözler şöyle bitmekteydi:
— Devrimciler, zaman zaman yenik düşebilirler. Fa kat tarih göstermiştir ki, devrimciler
faşistlere işte böyle geçirmişlerdir.
Atilla Sarp, bu sözleri söylerken, sol elini yumruk yapıp, sağ elinin avucuyla yumruk
yaptığı elinin yan tarafına,
başparmak ile işaret parmağının birleştiği yere birkaç kez vuruyor ve bağırıyordu:
— Devrimciler faşistlere böyle geçirmişlerdir.
Salonda bir Elverdi'nin bağırıp çağırışı, bir de Atilla Sarp'ın el şakırtıları duyuluyordu:
—İşte böyle geçirmişlerdir.
—Defool, atın şu komünisti, terbiyesiz.
Atilla Sarp. birkaç duruşmaya bu nedenle katılamadı. Katılamadı, diyorum, sözün gelişi.
Çünkü. Dev-Genç Davası 256 kişilik olduğu için, sanıklar duruşmaya gitmemek için can
atarlardı. Dava uzadıkça uzuyordu. Duruşmalara katılmayan sanıklar cezaevinde
dinlenirlerdi. Bu bir çeşit «istirahat» sayılırdı...
Bir başka gün, bir başka davada, bir tanığın tutumu da. duruşmalara renk kattı. Dr. Uğur
Celâsun ve arkadaşlarının davasında, duruşma yargıcı, tanığa kürsüye gelmesini anlatmak
isterken: «Gel kürsüye çık» deyince, zavallı adamcağız, bir metre yükseklikteki kürsüye
tırmanmaz mı?.
«Gel kürsüye çık» sözü, «gel kürsüye yanaş» anlamında kullanılmıştı amma, kulakları biraz
ağır işiten tanık, bu bir mahkeme emridir, gecikmeden uyulmalıdır, deyip liselerde
jimnastik derslerinde «kasa» denilen bir yüksek sehpaya tırmanıp, tırmanıp düşen
yeteneksiz öğrenciler gibi, fırlayıp, kürsünün üstüne çıkmak istiyor fakat bir türlü
başaramıyordu. Tanık, birkaç hamleden sonra yorulmuş, sonunda kürsüye nasıl çıkılacağını
anlamıştı.
Sıkıyönetimde böyle olaylar da yaşandı, ne yaparsınız?.
Bir başka olay, hem güldürücü, hem de güldürmekten çok düşündürücüydü:
Emekli Albay Mehmet Arkış, Deniz Gezmiş ile birlikte yargılanan Osman Arkısın
babasıydı. Ali Elverdi başkanlığındaki Sıkıyönetim Mahkemesi, Deniz Gezmiş, Yusuf
Arslan ve Hüseyin İnan ile birlikte, Osman Arkış'ı da ölüm cezasına çarptırmıştı.
Mehmet Arkış, karardan sonra, oğlu Osman Arkış'ı, Mamak Cezaevinde ziyaret ederek,
oğlunu yüreklendirici
birkaç söz söyler. Üsteğmen Burhan Potuma hemen, ölüm cezasına çarptırılan oğluyla
birkaç kelime konuşan baba Mehmet Arkış'ı. sıkıyönetim savcılığına ihbar eder.
Tanık kim olacak? Potuma, bunun da çaresini düşünür. Cezaevinde görevli erleri tanık
gösterir. İddiaya göre Mehmet Arkış'ın suçu, Silâhlı Kuvvetlere hakaret ve 12 Mart
Muhtırasına küfür etmek. Mehmet Arkış, Ali Elver-di'nin başkanlığındaki mahkemece
tutuklanır.
Duruşmaya tanıklar çağırılır. Tanık erler, bir türlü «muhtıra» sözcüğünü kullanamazlar.
Muhtıra yerine çoğu kez «muhtar» derler. Duruşma yargıcı, tanık erlerden birine sorar:
—Sen duymuşsun, bu sanık, neye küfretti?
—Muhtara komutanım.
—Hangi muhtara?
—Bizim muhtara.
Mehmet Arkış'ın, 12 Mart Muhtırasına küfür ettiği. İşte böyle inanılır tanıklarla
kanıtlanmış oluyordu...

«MOLLA BOZUNTUSU» DAVASI

Bir zamanlar kamuoyunda Anayasa'nın sosyalizme kapalı olup olmadığı konusu tartışıldı.
Anayasa sosyalizme açık mı, kapalı mı?. Kapalı diyenler, soruyorlardı:
«Hani, Anayasa'nın neresinde sosyalizm yazıyor?»
Açıktı, kapalıydı derken, eski Cumhurbaşkanlarından, anlı şanlı Cevdet Sunay, engin
devlet tecrübesi ve derin kültürüyle tartışmaya katılarak,
«Anayasa sosyalizme kapalıdır» dedi.
Sunay'dan iyi bilen olur mu? Kapalı dediyse kapalıdır. Erkek olan gelsin açsın bakalım!
Aynı günlerde, Profesör Turan Feyzioğlu da, Türkeş de, daha nice devlet büyüğü
«Anayasa sosyalizme kapalıdır» diye tutturdular.
Anayasa sosyalizme kapalıdır. Çünkü sosyalizm Anayasa'ya açık değildir. Bu gerçek,
devlet adamları tarafından yerinde saptanarak kamuoyuna açıklanmıştı.
Bu konuda İlhan Selçuk, Cumhuriyet'te bir yazı yazarak, Anayasa'yı sosyalizme
kapatmak isteyenleri, bir güzel eleştirdi. Yazının içinde geçen bir satır, basın savcılarını
harekete geçirdi. Hemen dava açıldı ve istanbul Toplu Basın Mahkemesi İlhan Selçuk'u
mahkûm etti.
İlhan Selçuk şöyle yazmıştı:
«Bir molla bozuntusu da çıkıp, Anayasa sosyalizme kapalıdır, dedi.»
Basın Savcılığı, bu yazıda, «Cumhurbaşkanına hakaret» unsuru bulmuştu. Çünkü,
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, «Anayasa sosyalizme kapalıdır» demişti. Dahası vardı.
Sunay, bir hocanın oğluydu. Sunay'ın mollalıkla böyle bir ilişkisi vardı.
Savcı, Cumhurbaşkanına hakaretten İddianame düzenleyip
davasını açmıştı. Mahkeme, bu konuda bir bilirkişi seçti. Bilirkişi raporunu verdi: Yazar
İlhan Selçuk. Cumhurbaşkanı Sunay'a hakaret etmişti.
Davanın tam bu aşamasında, Başbakan Süleyman Demirel, Avukatı Osman Ercan aracılığı ile,
mahkemeye başvurarak, «molla bozuntusu» sözlerinin kendisiyle ilgili olduğunu ileri sürmüş ve
İlhan Selçuk'un kendisine hakaret ettiği için cezalandırılmasını istemişti.
İşte, işler tam bu noktada karışmıştı.
«Molla bozuntusu» kimdi?
Savcı, bilirkişiye başvurarak, ek rapor İstedi. Bilirkişi raporunu verdi: Yazar, hem
Cumhurbaşkanına, hem de Başbakana hakaret etmişti.
Savcı, biraz daha insaflıydı. Esas hakkındaki mütalâasında, ilhan Selçuk'un, Cumhurbaşkanına
hakaretten mahkûmiyetine, Başbakan'a hakaretten beraatına karar verilmesini istedi.
Mahkeme tam bunun tersini yaptı: İlhan Selçuk, Cum-hurbaşkanı'na hakaretten beraat etti.
Başbakan'a hakaretten mahkûm oldu!
Dosya Yargıtay'a geldi.
Yargıtay savunmasını İlhan Selçuk'un avukatı olarak ben hazırladım, önce, uygulanan yasa
maddesine baktım. Madde ile davanın niteliği arasında çok ilginç bir bağ vardı. Maddede, bir
hakaret açık olarak yapılmaz, kapalı yolla yapılırsa, sanığın cezalandırılması İçin bir koşul
aranmaktadır: Eğer, kime hakaret edildiği, hakaretin kime yöneldiği konusunda «şüphe
edilmeyecek derecede karineler varsa», sanık cezalandırılmaktadır.
Dosyaya bakıyoruz: Hakaretin kime yöneldiği konusunda herkes şüpheli.. Savcı şüpheli, bilirkişi
şüpheli, mahkeme şüpheli. Biri Cumhurbaşkanına hakaret sayıyor, biri Başbakana.. Bilirkişi önce
«Cumhurbaşkanına hakaret edilmiştik diyor, sonra bir başka rapor yazarak hakaretin Başbakan'a
da yöneldiğini yazıyor.. Başbakan ise, hakaretin doğrudan doğruya kendisiyle ilgili olduğunu ileri
sürüyor.
Çıkın bakalım, işin içinden.
«Molla bozuntusu» kimdir? Savcıya göre, Sunay, De-mirel'e ve avukatına göre Demirel. Bilirkişiye
göre her ikisi.
Biz savunma yapıyoruz:
«Yazıda, bir molla bozuntusu dendiğine göre. bu bir sözcüğün içine hem Cumhurbaşkanı, hem
Başbakan giremez. »
Suçun kesinlikle ortaya konması için birinci koşul, «molla bozuntusu» nun kimliğini saptamak. İkinci
koşul ise eğer birden çok, «molla bozuntusu» varsa, bunların içinden, «Anayasa sosyalizme
kapalıdır» diyeni belirlemek.
Yoksa, her «molla bozuntusu» bu yazının kapsamı içine girmez. Güç iş vallahi.
Boy boy, renk renk, çeşit çeşit mollalar vardır. «Molla bozuntusu», mollalık işlevini yerine
getiremeyen, yozlaşmış molla demektir.
Anayasa sosyalizme açık mı, kapalı mı, pek bilinmiyor amma, mollalık Anayasaya aykırıdır. Molla
bozuntuluğu ise, büsbütün Anayasa'ya ters düşmektedir. Mollalık ile sosyalizm arasında bir ilişki
yoktur.
«Bir molla bozuntusu» kavramı, ülkemizde Anayasa'ya aykırı olan mollaların «manevî şahsiyetini»
simgelemektedir.
İşbu nedenle, Başbakan Demirel'in durup dururken, «bana molla bozuntusu diyorlar» yollu
yakınmasının, hukukça hiçbir anlamı yoktu.
Halk arasında yaygın bir deyiş vardır. Bazı tutum ve davranışlarında hafiflik göze çarpanlara «ağır
ol da molla desinler» biçiminde sözler söylenir.
İlhan Selçuk'un yazısındaki «molla bozuntusu» her kim ise, molla olmayıp, «molla bozuntusu»
olmasına rağmen, bu davaya hiç karışmamıştır.
Sonunda Yargıtay, kararı bir başka gerekçeyle bozdu ve «molla bozuntusu davası» da böylece
unutulup gitti.
Ben de o günden bu yana merak eder dururum:
«Yahu, kim bu molla bozuntusu?»

OLUMSUZ SİCİL...

12 Mart Muhtırası'nın bütün hızıyla çarptığı insanların başında genç subaylar gelir. İstanbul'da,
Orgeneral Faik Türün'ün emriyle, 83 deniz subayı, ölüm cezası istemiyle mahkemeye verilmişti.
Yapılan yargılamalar sonunda bu genç subayların hepsi de beraat etti. Genç subayları beraat
ettiren mahkeme, bu karardan sonra, Orgeneral Türün'ün emriyle kapatılıverdi. Yargıç Albay
Remzi Şirin ve Yargıç Yarbay Refik Karadağ da, hemen İstanbul dışında başka görevlere
verildiler. «Türk ulusu adına» karar veren mahkeme, bir bakıyorsunuz, kimin adına karar verdiği
pek kestirilemeyen bir Faik Türün ya da Ferit Melen'in emriyle kaldırılıveriyor.
Mahkûmiyet kararı verirseniz, iyi: Yargıç Albay Saadettin Üçüncüoğlu gibi, hemen Genelkurmay
Mahkemesi'-ne atanırsınız. Mahkûmiyet kararı istiyen savcı mısınız? Yine yeriniz bellidir. Askerî
Savcı Baki Tuğ gibi, hep Ankara'da kalırsınız.
Remzi Şirin gibi, Refik Karadağ gibi yargıçsanız, bu arada tutuklanmadığınıza dua edeceksiniz.
Bir genç subay, belirli istihbarat örgütlerince «mim-lenmişse», artık kurtuluş yoktur onun için:
Önce mahkemeye verilecektir. Tutuklanacaktır. Yargılama sonunda mahkûm olursa, Silâhlı
Kuvvetlerle ilişkisi kesilecektir.
Ya beraat ederse?
Beraat ederse, onun da bir kolayı vardır: Subay Sicil Yönetmeliğine göre, «yasa dışı görüşleri
benimsemiştir» gerekçesiyle, doğru emeklilik.
Kara, Hava ve Deniz subayları arasında yüzlerce genç subay, sudan gerekçelerle Ordu'dan
çıkarıldı. Bunlardan bir kısmı, aç kaldı. Kimse, bu genç subaylara iş vermedi. Üstelik, CHP-MSP
döneminde çıkartılan 12 sayılı kararname, bu subayların, yeniden devlet görevine alınmasını da
yasaklamaktaydı.
İşin tersliğine bakın: Eğer, bir kimse, mahkûm olup da, af yasasıyla affedilirse, suç, bütün hüküm
ve sonuçlarıyla kaldırılacağı için, bu kişi, her türlü kamu hakkını elde edecektir. Fakat, mahkûm
olmayıp da beraat ederse, af yasasının kapsamına girmediği için, örneğin, kamu görevine
alınmayacaktır. Çünkü, bunu önleyen 12 sayılı kararname kapı gibi, önlerinde durmaktadır.
Ortaya şöyle bir sonuç çıkıyor: Suç işleyen, mahkûm olan, beraat edenden daha ayrıcalıklı duruma
girmektedir.
Bu, ancak Türkiye gibi, demokratik hukuk devletinin bütün koşullarıyla uygulandığı ülkelerde
olmaktadır.
Bu uygulamanın bir ilginç örneğini, emekli Binbaşı Yılmaz Can olayında yaşadık:
Yılmaz Can, 12 Marta gelindiğinde, Ankara Zırhlı Birlikler Tümeninde Tank Binbaşı olarak görev
yapmaktaydı. Binbaşı Çan'ın 12 Mart 1971 tarihine gelinceye kadar bütün sicilleri olumluydu.
12 Mart Muhtırasıyla birlikte. Binbaşı Yılmaz Çan'a da yol görünmüştü. Binbaşı Can, 12 saat içinde
Ankara'yı terk etmek kaydıyla, Edirne'ye sürülmüştü. Edirne'de, «esas duruşu iyi değildir»
denilerek, 20 gün hapse mahkûm olduktan sonra. Yılmaz Çan'ın ne olacağı belli olmuştu.
Hemen emeklilik.
Emeklilik iyi, hoş da, bir kötü yanı var. Binbaşılıktan emekli olan Yılmaz Can, belirli hizmet süresini
doldurmadığı için, emeklilik aylığı alamamaktadır. Emeklilik aylığı alabilmesi için yedi-sekiz ay, bir
kamu kuruluşunda çalışması gerekmektedir.
İş bul, bulabilirsen.
12 sayılı yasa gücünde kararname, «sicil yoluyla
emekli olanlar kamu hizmetine alınamaz» diyor. CHP -MSP döneminde. Yılmaz Çan'ın çalmadığı kapı
kalmadı. Fakat bütün kapılar yüzüne kapanıyordu. En sonunda. Köy işleri Bakanlığı Yol Su Elektrik
Genel Müdürü Azi met Köylüoğlu, Yılmaz Çan'a Genel Müdürlükte bir iş verdi. Tam bu sırada.
Cephe iktidarı gelmez mi? Neyse, Ankara Belediye Başkanı Vedat Dalokay, Yılmaz Çan'a.
Belediye'de bir iş buldu da, emeklilik süresi böyle tamam lanabildi.
Yılmaz Can, Silâhlı Kuvvetler'den çıkarıldıktan sonra, Ankara Hukuk Fakültesi'ni de bitirmiş,
avukatlık stajını tamamlamış ve avukatlık ruhsatı almak için, Adalet Ba-kanlığı'na başvurmuştu.
Adalet Bakanlığı, Yılmaz Çan'a, «sen, sicil yoluyla emekli olmuşsun. Avukatlık bir kamu hizmetidir.
Sen avukatlık yapamazsın» yollu bir karşılık vermez mi?
Yılmaz Can bir yandan Danıştay'a dava açarken, bir yandan da iş arıyordu. Ve düşünüyordu:
«Keşke suç işleseydim.»
Suç işleseydi, iş bulması kolaydı. Af yasası, suçları, bütün sonuçlarıyla affediyordu. Hükümlülerin
kamu hizmetlerinde çalıştırılmalarına ilişkin yasa hükümleri vardı. Bu yasalara dayanarak, bir kamu
hizmetine girebilirdi.
Şimdi öyle mi ya?
Binbaşı Yılmaz Can. kendisine Azimet Köylüoğlu iş verinceye kadar, işsiz güçsüz, sokaklarda
dolaştı. Üstelik, Hukuk Fakültesi'ni de bitirmiş, avukat olmuştu. Avukatlık da yasaktı kendisine.
Sonra, Danıştay, Yılmaz Çan'a avukatlık ruhsatı vermeyen Adalet Bakanlığı işlemini iptal etti.
Böylece Yılmaz Can, hem avukatlık ruhsatını aldı, hem de, Ankara Belediyesinde çalışarak emeklilik
süresini tamamladı.
Şimdi Akçay ilçesinde avukatlık yapmaktadır.
Emekli Teğmen Nazım Ata'nın karşılaştığı işlemler de oldukça ilginçtir.
Nazım Ata, Ankara'da 28'inci Tümen'de görevliyken, bazı «sayın muhbir vatandaşlar» tarafından
ihbar edilir. Devir 12 Mart devridir. Genç teğmen, hemen tutuklanır.
Suçlarının arasında, ikisi çok ilginçtir. Birisi, «sosyalist düzende müteahhitliğin bulunmadığını»
söylemesi, ikinci suç da, klâsik müzik dinlemesidir.
«Hiç, insan klasik müzik dinlediği için komünist sayılır mı? » diye düşünmeyin. Teğmen Nazım Ata,
Gürbüz Özdemir adlı bir yüzbaşıyla, Hüseyin Akdağ adlı bir yedek asteğmen tarafından ihbar
edilmişti. Yüzbaşı Gürbüz özdemir'in ihbarı şöyleydi: •
— Teğmen Nazım Ata, Şopen falan dinlermiş... Şopen de acaba Marksist - Leninist miydi?.
Şopen'in
«kimlik tesbiti» yapılırdı, fakat şu «falan» kimdi? Belki bu teğmen, «falan» adlı kompozitörü
dinleyerek komünizm propagandası yapmıştı?
— Şopen falan dinlermiş...
Nazım Ata, emekliye ayrıldıktan sonra, ihbarı yapan Yüzbaşı Gürbüz özdemir aleyhine tazminat
davası açtı. Ankara 14 üncü Asliye Hukuk Yargıcı Turgut Kaya Ülkü. dosyada belgeleri okuyup,
tanıkları da dinledikten sonra, geçenlerde 1976/77 esas sayılı kararıyla, ihbarcı yüzbaşıyı
tazminat ödemeye mahkûm etti. Gerekçeden bir bölüm okuyalım:
«Davalı yüzbaşı Askerî Savcıya verdiği 13.8.1971 tarihli ifadesinde, davacının batı müziği
dinlediğini görünce, bu komünist müziği niye dinliyorsun, diye sorduğunu bildiriyor ve ben batı
müziği anlamam, Şopen falan dinliyormuş şeklinde Harp Okulu mezunu yüzbaşıdan beklenmeyecek
derecede bilinçsiz ifade vermektedir...»
Nazım Ata, yargılamalar sırasında, hem Sıkıyönetim Mahkemesinden, hem de Kara Kuvvetleri
Komutanlığı Askerî Mahkemesinden ayrı ayrı beraat kararları alır amma, kim dinler beraat
kararlarını?
Nazım Ata'nın, Askerî Yüksek .İdare Mahkemesi'ne açtığı dava red ile sonuçlanır. Sadece üç üye
karara katılmamıştır. Bunlar: Jandarma Albayı Necati Kartal, Yargıç Albay Kemal Okumuşoğlu ve
Yargıç Albay Mustafa Şahin'di. Bu üç üye, red kararına karşı çıkarken, «elbet-teki, davacının bir
vatandaş olarak yurt ve dünya sorunları hakkında özel düşünceleri olabilir» demektedirler.
Nazım Ata'nın emekliliğine yol açan belge, hakkındaki olumsuz sicildir. Genç teğmen
tutuklandıktan sonra, Tuğgeneral Cavit Erol, Nazım Ata'nın siciline «Orduda kalması caiz
değildir» kaydı düşer. Bununla da yeti-nilmez, daha önce verilen olumlu sicillerin üstü
silinerek, sicil dosyası baştan aşağı bozulur. Bu yasa dışı sicil bozma işlemi, Askerî
Yüksek İdare Mahkemesi Kanun Sözcüsü Yargıç Albay Hikmet Burat tarafından ortaya
konur amma, o da sözünü dinletemez.
«Sosyalist düzende müteahhitlik olmadığını» söylemek ve de «klasik müzik dinlemekten»
sanık teğmen, aldığı iki beraat kararına rağmen, Silâhlı Kuvvetlere dönemez.
Bu ihbarlar neden yapılmış, nasıl destek görmüştü? Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk
Gürler'in 2 Kasım 1971 gün ve PER: 3059-13-71 DİSİPMOR I. Ks. (31-34) - 256 sayılı
emrini okursak, o günlerin koşullarını çok daha yakından bir kez daha yaşarız.
Orgeneral Gürler, Uğur Semerci adlı bir üsteğmenin tutuklanmasını sağlayan «sayın
muhbir vatandaşlar» ile ilgili olarak şu «kutlama mesajını» yayınlamıştır:
1— Üstğm. Uğur Semerci, 1965-12'nin Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi'nce «komünizm
propagandası yapmak ve kanunun cürüm saydığı bir fiili açıkça övmek» suçundan
tutuklanmasını, yaptıkları mevsuk ihbarlarla sağlayan, K.K. Havacılık Okulu
kursiyerlerinden aşağıda kimlikleri yazılı kişilere bu vatansever hareketlerinden
dolayı takdir ve teşekkürlerimi bildiririm.
2— Milletimizin muasır medeniyet seviyesine ulaşmasını amaç edinmiş, Cumhuriyete ve
demokrasiye bağlı, komutanlarına inanmış Silâhlı Kuvvetlerimiz içerisinde, az da olsa
menfî düşünceliler çıkabilir. Bu gibilerin derhal ve en yakın komutanlara
bildirilmesinin bir vatanseverlik borcu olduğunu, bu vesile ile K.K. mensuplarına
bir defa daha hatırlatmayı faydalı görmekteyim.
3— İlgi (a) emir ve 1 ve 2'nci maddelere çıkartılmıştır. Emrin toplu olarak subay ve
astsubaylara okunmasını arz ve rica ederim...
Üsteğmen Uğur Semerci'yi ihbar eden subayların adları da şöyleydi: Yüzbaşı Adil
Bozkurt, Üsteğmen Sefer Bilgin, Üsteğmen Başar Çulha, Üsteğmen İlhan Efe, Üsteğmen
Naci Gökalp.
Uğur Semerci de yapılan yargılama sonunda beraat etti. Ama, hapis yattı, aç kaldı, işsiz
kaldı. Silâhlı Kuvvetlere dönmesi de artık olanaksız. Çünkü sicili bozulmuş. Beraat neye
yarar?
Bunlar, 12 Mart hukukunun genç subaylar üzerinde nasıl uygulandığını kanıtlayan rastgele
seçilmiş örneklerdir.
Baskı döneminde, «olumsuz sicil» kapalı kapılar ardında, emirlerle oluşturuluyor. Fakat,
bu baskı dönemi geçince, gerçek sicilleri kamuoyu veriyor.
Muhbirler başları dik dolaşabiliyor mu?

VUKUATIM YOKTUR KOMUTANIM

Kim ne derse desin, ben, Cezaevi Müdürü Tank Albay Mehmet Kemal Saldıraner'in çok düşünceli
bir adam olduğu kanısındaydım. Saldıraner'in çok düşündüğü, her halinden belli olurdu.
Saldıraner, düşünmek İçin, cezaevi koridorunu seçerdi. Başı önünde, elleri arkada, koridoru bir
başından öbür başına kadar adımlar, sonra yeniden döner, bu arada, Anayasa'nın 20'nci
maddesiyle kendisine tanınan düşünce özgürlüğünden, gerektiği gibi yararlanırdı.
— Kore'de, komünistlere şöyle bir bakar, ulan sizi bize sayıyla mı verdiler der,
basardık kurşunu. Bakın si ze insanca davranıyoruz...
Dediğim gibi, düşünceli adamdı. Yoksa, tıpkı Kore'deki gibi, bizleri de kurşuna dizerlerdi. Kurşuna
dizilmediysek, bunu Saldıraner'in ince düşüncesine borçluyuz.
— Ne farkınız var sizin Kore'deki komünistlerden? Var herhalde, Kore'deki komünistler, ufak
tefek çekik
gözlü, burada komünist sayılanlar, Kore'li komünistlere hiç benzemiyor. Biçim farkı var önce.
Bir gün bahçede havalandırmadayız. Volta atıyoruz, yani, bir aşağı, bir yukarı dolaşıyoruz.
Birdenbire makineli tüfek sesi duyduk. Bir kaçışma başladı. Albay Saldıraner de bahçeye fırladı:
— Ne oluyor, ne var?
Sonradan öğrendik. Saldıraner, silâh seslerini duyduğu sırada, traş oluyormuş. Hemen yerinden
fırlamış:
— Beni vuruyorlar...
Meğer, cezaevini çevreleyen, nöbetçilerden biri, silâhın tetiği ile oynarken, namlu ateş alıvermiş.
Kurşunlar, cezaevinin çatısında kiremitlere saplanıp kalmıştı. Yani, açıkçası gürültüye gidiyorduk.
Bizleri, Cezaevi Müdürüne
sayı ile verdikleri için. Albay Saldıraner de heyecanlanmıştı. Az kalsın tıpkı Kore'deki gibi kurşuna
diziliyorduk.
Dedik ya, Saldıraner, düşünmek için hep koridoru seçerdi. Koridorda da adım başı nöbetçi
bulunurdu. Emir gereğince hangi nöbetçinin yanından geçse, önce «dikkaaaat» çekildikten sonra:
«8-10 nöbetçisiyim. Nöbetim esnasında vukuatım yoktur komutanım...» denirdi.
Saldıraner. bu karşılığı aldıktan sonra, düşüne düşüne yürürken, bir başka nöbetçi, Devlet Operası
sanatçılarını kıskandırırcasına «dikkkaaaat» diye bağırdıktan sonra, «tekmil» verdi:
— 8-10 nöbetçisiyim. Nöbetim esnasında vukuatım yoktur komutanım.
Saldıraner, koridorda dolaşırken, çekilen «dikkatler» birbirine karışır, sıtma görmemiş seslerle
koridor, inim inim inlerdi:
«Dikkaaaaat, 8-10 nöbetçisiyim, nöbetim esnasında... dikkattaaaatt... 8-10 nöbetçisiyim...
Dikkaaaat... yoktur komutanım...»
Albay Saldıraner, arasıra bu koroyu susturmak gereğine inanır:
— Ulan yeter be, anladık ulan., sus ulan., dikkatine başlatma... derdi.
Bir gün, bahçede, durup dururken, bir er, bir tutukluya tokat atmıştı. Haydi, bir kapışma başladı.
Bütün erler tutuklulara meydan dayağı atmaya başladılar. Coplar inip kalkıyordu. Tutuklu bir ara,
erlerin elinden fırlayarak bahçeden koridora doğru koşmaya başladı. Tam bu sırada Saldıraner de,
koridorda düşünce özgürlüğünü kullanıyordu. Tutuklu soluk soluğa:
—Albayım, dövüyorlar! diyebildi. Arkasından da erler,
coplarıyla yetişmişlerdi. Albay, bütün babacanlığı takınarak
sordu:
—Kim? Kim dövüyor?
Tutuklu, kendisine ilk tokatı atan eri gösteriyordu ki, er bir hamle "daha yaptı. Tutuklu, hemen eri
gösterdi:
— Saldıraner...
Albay anlamadı. Saldıraner kendi soyadıydı.
—Ne dedin, ne dedin?
—Şu saldıran er efendim...
—Hımm...
Albay Saldıraner,«saldıran er» sözünden kendisine yönelik bir anlam çıkarmıştı. Sonra
hemen anladı, neyse. Gülmeye başladı.
Albay, bazı günler, cezaevinde yatardı. O günün ertesi gün mutlaka bir konuşma yapardı.
O gün de öyle oldu.
— Aranızda, profesörler var, doçentler var...
Konuşmaya böyle başladı. Gözucuyla Alacakaptan'a ve bana bakıyordu. Alacakaptan
profesördü amma, Saldıraner sağ olsun, beni, doçentlik sınavına girmeden doçent de
yapıvermişti.
— Burada herşey, kanuna, siz ne diyorsunuz, yasa ya, ha, yasaya bağlıdır. Yani yaptığımız
işin kanunu, ni zamı vardır...
İşi anlamıştık. Cezaevinde bulunan ihtilâlci İşçi Köylü Partisi sanıkları, tek düze ifade
veriyorlarmış. Bundan cezaevi yönetimi şu sonucu çıkarmıştı. Bütün sanıklar Doğu
Perincek'ten emir alıyorlardı, öyleyse, kanun ve nizam açısından, konu anlatılmadı ve bu
emir işi çözümlenmeliydi.
—Aranızda, birbirine emir verenler var...
Albayın sesi gittikçe yükseliyordu:
—Var, var. biliyorum...
Sonra, emir almak ve vermek konusundaki «resmî» görüşünü açıklıyor: — Emirle hareket
eden adam, uşaktır, uşak...
Albay kültürlü adamdı. Arasıra koğuşlara gelir, gençliğinde ne kadar çok kitap okuduğunu
anlatırdı.
— Ben, derdi, ben kitaba çok düşkündüm. Gençli ğimde 3784, pardon 85 tane kitap
okudum. Siz de benim yaşıma gelin, o zaman okumazsınız, şimdi gençlik işte, onun için
okuyorsunuz...
Albayın 3784, pardon, 3785 kitap okuduğunu bildiğim
için, kimbilir dedim, şimdi bu sorunu, derin hukuk bilgisi İçinde nasıl ortaya koyacak?
Yanında Binbaşı Sedat Tüfekçibaşı duruyordu. Tü-fekçibaşı. gerçekten efendi bir
adamdı. Yaptığı işten de üzgün gibiydi. Sedat Binbaşı elinde bir kitap, esas duruşa
geçmiş, duruyor. Albay anlatıyor:
— Cezaevinde biri, başkasına emir verirse, bunu ce zaevi yönetmeliği yasaklar. Madde
70. Oku Sedat...
Sedat Binbaşı yetmişinci maddeyi okur. Hepimiz birbirimize bakarız. Maddenin disiplinle,
emir alıp vermekle bir ilgisi yok.. Saldıraner biraz bozulur. Fakat yine, kendinden çok
emin, emir verir:
— Bir önceki madde olacak...
Sedat Binbaşı, bu kez, bir önceki maddeyi okur. Bu maddenin de, emir alıp vermekle bir
ilişkisi yoktur.
— Bir sonrakini oku...
Bir sonraki de değil. Demek, Albay, söylevini gece ezberleyememiş.
— İşte oralarda bir madde.. Kimse kimseye emir veremez. Aranızda profesörler var,
doçentler var.. Bilirler. Emirle hareket eden adam uşaktır...
Dediğim gibi, Saldıraner çok ince düşünceli, derin bilgili bir adamdı. Anlaşıldığına göre,
bilgisini, Türk diliyle sınırjamamış, yabancı dillerden de yararlanmıştı.
İnşaat Mühendisleri Odası Başkanı Dr. Sedat özkol'-un eşi Amerikalıydı. Tutukluların
Türkçeden başka dille konuşmaları yasak olduğu için, Sedat özkol, çok az Türkçe bilen eşi
ile konuşma güçlüğü çekiyordu. Konuşma süresi on dakika ile sınırlıydı. Albay Saldıraner,
bir gün, olanca sevecenliği ile yaklaşarak:
— İngilizce konuşabilirsiniz... Ben dinleyim yeter, de di. Dinlemeye başladı. Albayın
yanındaki subaylar da ko mutanlarının bu İngilizce bilgisine hayran kalmışlardı. Al bay
«yes, no ali right» gibi sözcükleri gerçekten iyi bili yordu, özkol eşiyle konuşurken, Albay
olur olmaz yerde, kendi kendine «Yes, ha», «No, hımm» gibi katkılarla, ko nuşmaya renk
katıyordu.
Birkaç gün sonra, Albay Saldıraner beni çağırdı. Bir
makbuzun çevirisi yapılacaktı. Cay ısmarladı. Sonra makbuzu gösterdi.
Albayın derin İngilizce bilgisine orada hayran kaldım! Ve Kore'de, ingilizce'nin nasıl öğretildiğini
de öğrenmiş oldum!
Cezaevinden tahliye olacağım gün, beni odasına çağırdı. Yüzü gülüyordu.
—Şimdi, yeniden askere gidiyorsun, diye konuşmaya
başladı. Ve sonra devam etti:
—Devletin iki düşmanı vardır. Biri komünizm, öteki
Siyonizm.. Her ikisi de. aynı şeydir, ikisiyle mücadele etmek gerekir...
Ben, gülmemeye çalışıyorum. O anlatıyor:
—Sen iyi aile çocuğusun. Annen geliyor, görüyordum.
Ailen asîl aile. Ankara'nın yerlisiymişin. İyi aile terbiyesi
almışın. Bundan sonra solculukla uğraşma.. Yakışır mı
efendim?
—Haydi güle güle...
iyi aile terbiyesi almış ve buna rağmen solculuğa bulaşmış asîl aile çocuğu olarak, «Nizamiyeden»
çıkıyordum ki, yeniden bir gülme aldı.
«Dikaaaaat, 11-1 nöbetçisiyim, nöbetim esnasında vukuatım yoktur komutanım... dikkaaaat...»
Ben de cezaevine Uğur Alacakaptan ile geldiğimiz günü anımsadım. Ben önde, Alacakaptan
arkamda, dört İnzibat eri ve bir astsubay ile, «tecrit hücresine» girerken nöbetçi er bana komut
vermişti:
«Dikkaaaat, 11-1 nöbetçisiyim. Nöbetim esnasında vukuatım yoktur, komutanım...»
Üstümde yedeksubay öğrencisi üniforması vardı. Nöbetçi er, beni subay sanmıştı. Komutu aldım ve
hücreye girdim. Sonra kendi kendime içimden «dikkkaaat» çektim. Güç günler başlıyordu.
Mamak Cezaevine, son olarak yedeksubay öğrencisi olarak girmiş, «eD> olarak çıkmıştım. Ne
onbaşı, ne çavuş. Düpedüz er.
Er kişi niyetine!

AMERİKA SOSYALİST, SOSYALİST!

— Söyle bakalım fikirlerini, neymiş?
Karşımda 12'nci Tümen Komutanı Kâzım Avdan oturuyordu. Bir de Tümen'in Kurmay Başkanlığına
vekâlet eden Binbaşı Sedat Metin. Tümen Komutanının odasın-dayız.
— Merak ettim, nasıl adammışsın, bakalım. Bir soh bet edelim, dedim.
Bir gün önce Bölük Komutanı «tek tip» elbise giyerek, hazırlanmamı emretmişti. Biraz da
heyecanlanmıştı.
— Tümen Komutanı seni çağırıyor.
Tabii benim Tümen Komutanını çağıracak halim yoktu ya, elbette, o çağıracaktı. Sabahtan bir
jemseye binerek, Patnos'dan Ağrı'ya yollandık.
Gitmeden önce, eğitim alanında bu işin «durum muhakemesini» yapıyorduk. Tiyatro sanatçısı
Ayberk Çölok ve veteriner hekim, sakıncalı er Doğan öztürk ile yere uzanmış. Tümen Komutanının
neler sorabileceğini, neler söyleyebileceğini düşünüyorduk. Aklımızdan şöyle bir oyun geçti:
Tümen Komutanının odasına gireyim. Sertçe topuk selâmı verdikten sonra, başlayayım şarkı
söylemeye:
«Ben bir küçük askerim
Laay, lay layla lay
Sınırlarda gezerim,
Laay, lay layla lay...»
Acaba Tümgeneral içtenlikle söylenen bu şarkı karşısında ne yapar? Ayberk'in yanıtı hemen hazır:
«Elazığ Akıl Hastanesine gönderir.»
Beni bir astsubay götürüyordu. Astlarla üstler arasında «lâubalilik» olmayacağı için, konuşmamayı
yeğliyordu. «Prensip sahibi» bir astsubaydı.
«Prensip sahibi astsubay», önce bir levazım deposuna uğrayarak, jemseye masa ve sandalye
taşıttı. Ben, kan ter içinde masaları sırtıma yükleyip, depoya girip çıktıkça, prensip sahibi
astsubay da bir sigara yakıp, astlar üzerindeki emir komuta yetkisinin zevkine varmaya
çalışıyordu.
«Önce masaları, sonra sandalyeleri.»
Benimle gelen birkaç er daha vardı amma, onlara hiç emir vermiyor, o erlerle birlikte, benim
çalışmamı izliyordu. Ben de hiç fena taşımıyordum hani.. Sirkeci'deki sırt hamallarını pek
aratmıyordum ki, bir bir buçuk saat içinde taşıma ve yükleme işi bitti.
Yemek zamanı da gelmişti. «Prensip sahibi astsubay»:
— Ben yemek yiyeceğim. Gelinceye kadar buradan ayrılmayın, diyerek yanımızdan uzaklaştı.
Beklemeye başladım. Ah bir de baktım ki, iki askerî yargıç yürüyor. Biri benim fakülteden
arkadaşım. Adı Aleder Birtek, ötekinin adını bilmiyorum, fakat gözüm bir yerden ısırıyor.
Aleder yüzbaşı olmuş, üzgün görünüyor.
—Yahu ne karıştın bu işlere?
Sonra soruyor:
—Ne yapmaya geldin buraya?
—Tümen Komutanı çağırmış da.
—İyi adamdır.
—Vallahi bilmiyorum.
«Prensip sahibi astsubay», o sıra yemeğini bitirip gelmişti. Benim emrettiği yerden ayrılıp, karşı
kaldırıma geçtiğimi görünce, önce bozuldu, sonra da iki askerî yargıçla beraber görünce hiç
bozuntuya vurmadı. Yanımıza geldi:
—Uğur'u getirmiştim de. Aleder, astsubaya baktı.
—İyi, dedi sadece. Sonra ayrılırken:
— Paşadan çıkınca bana da gel. Bir kahvemi İçer sin.
«Prensip sahibi astsubay», bir rütbesiz askerle, iki yüzbaşının böyle senli - benli konuşmasını pek
prensiplerine bağdaştıramamıştı:
—Nereden tanıyorsun, hâkimleri? —Fakülteden.
—Ser» de bu işlere karışmasaydın, böyle hâkim olurdun, bak şimdi haline. —Halimde ne var? —Sen
beğeniyor musun halini? —Siz beğeniyor musunuz? —Askerlikte böyle soru sorulmaz. —Peki
sormayım, öyleyse.
Böyle konuşa konuşa tümen komutanlığının kapısına geldik. «Prensip sahibi astsubay» elindeki zarfı
nöbetçi subaya verdi. Nöbetçi subay, beni şöyle tepeden tırnağa süzdükten sonra :
—Bu mu? —Bu.
«Bu», yani ben, gelen geçene bakıyordum ki, bir yarbay, hızla yanımdan geçti. Sonra durdu.
Yeniden yanıma geldi. —Siz kimsiniz? —Uğur Mumcu.
Şöyle bir çevresine baktı. Dişlerini sıktı. Yavaşça yanıma yaklaştı.
— Dayan kardeşim, dayan. Geçer bu günler.
İçim bir anda sevgi doldu. Sonra «Prensip sahibi astsubaysın da duyacağı şekilde:
—Allah belâlarını versin, dedi. Astsubay irkilmişti.
—Arkadaşı sen mi getirdin?
—Evet.
—Fena muamele yapmışsan...
—Katiyen komutanım.
«Prensip sahibi astsubay»la birlikte, Tümen Komutanının odasına kadar geldik. Kâzım Avdan şöyle
baktı:
— Ha, Uğur, gelmiş. «Prensip sahibi astsubay»a eliyle
çıkmasını işaret ettikten sonra -.
—Gel bakalım, gel otur şöyle.
Gösterdiği yere oturdum.
—Ha, hımm, demek sendin.
O arada aklım «Ben bir küçük askerim» şarkısına takılıyor, kendimi güç tutuyordum. Kendimi
bıraksam, güleceğim.
— Sendin ha. Söyle bakalım, fikirlerin neymiş? Hoppala...
Ne anlatacağım şimdi? Ayıkla pirincin taşını.
— Komutanım, biraz uzun sürer.
— Sürsün, sürsün. Bak, bu da akıllı çocuktur. Benim Kurmay Başkan Vekilim Sedat. O da
dinlesin.
Haydaaa...
Ne yapalım, emir, emirdir. Üstelik ben rütbesiz askerim, karşımda oturan komutan ise, koskoca
Tümgeneral. Ben de başladım anlatmaya. Ben anlattıkça, Tümgeneral gözlerini kısıp, dinliyor, ara
sıra:
— Ama. ya anarşistler? diye soruyordu. Ya anar şistler? Peki kimdi o anarşistler?
Paşaya göre, Lenin anarşistti, Bülent Ecevit de anarşistti, ya Uğur Alaca-kaptan? O
hem maoist, hem leninist, hem anarşistti.
— Her şey o Alacakaptan'ın başının altından çıkıyor. Ben de soruyorum:
— Komutanım, ne ilgisi var Alacakaptan'ın? Paşa, çok emin.
— Biz biliriz, biliriz. Neler biliriz, neler.
Paşa neler biliyordu neler. Ama açıklamıyordu.
— Bak Mümtaz'ın da davasını almış. Önce suç işle tiyor, sonra davalarını alıyor.
Paşaya göre. Mümtaz Soysal da komünistti, amma, pek zararı yoktu. Alt tarafı bîr kitap yazmıştı.
Toplarsın kitabı, yakarsın, iş bitti, Ama Alacakaptan öyle mi?
—Alacakaptan gençleri kışkırtıyor.
—Nasıl kışkırtıyor?
—Sen bilirsin, bilirsin.
Paşayla konuşmamız, karşılıklı anlayış içinde geçiyordu. O «neler biliyordu neler.» Ben de, Paşaya
göre.
olup bitenleri biliyordum nasıl olsa. öyle anlaşıp gidiyorduk. Ne demişler, hayvanlar koklaşa
koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşırmış..
—Bak, bir de Celil Gürkan var. Koskoca Tümgeneral, o da
sizdenmiş.
—Bizden mi?
—O da anarşist.
Tümgeneral Celil Gürkan'ın, nasıl anarşist olduğunu düşünmeye hiç gerek yok. Alacakaptan nasıl
anarşistse, o da öyle anarşist olmuş. Paşanın gözünden hiçbir şey kaçmıyor. Artık Paşayla iyice içli
dışlı olduk. Bu kez. prensip sahibi astsubayın askerlikte astın üste soru soramayacağı yolundaki
uyarılarını unutup soruyorum:
—Nasıl olur komutanım. Celil Paşa nasıl anarşist olur?
—Biz neler biliyoruz neler.
Kâzım Avdan Tümgeneral, ben de rütbesiz askerim, neferim, erim. Üstelik resmî yazışmalara göre
«sakıncalı piyade er»'im. Paşanın elbette bir bildiği var. Ne diyorsa doğrudur. Neler biliyor, neler!
Ben ağır ağır, anarşizmin ne olduğunu anlatmaya çalışıyorum.
—Efendim, biliyorsunuz, blankist eylemler..
—Ne, ne?
—Blankist...
—Ha o mu? Neydi?
—Blankist.
—Ne olmuş ona?
Ben, komutana «blankist» türü eylemlerin ne olduğunu anlatıyorum. Sonra, Lenin'in. anarşizme ne
kadar karşı olduğunu, gerçek sosyalistlerin anarşizm'den yana olamayacaklarını anlatırken hiç
sesini çıkarmadan dinliyor. Sonra bir soru soruyor:
— Peki, bu hâdiselerin heyet-i mecmuası nedir?
«Heyet-i mecmua» çok önemliydi.
Sözü uzatmayalım, dilim döndüğü kadar, «fikirlerimi» anlattım. Ben, «kötü düşünce ve fikir»
sahibi olmaktan ötürü er çıkartıldığım için, Tümen Komutanı bu «kötü fikirleri
», hem de «sahibinin sesinden» öğrenmiş oldu
—Mumcu, sen Amerika'ya gittin mi?
—Hayır komutanım.
—Haa, bak.
Tümgeneral Kâzım Avdan, bütün öğretileri Amerika örneği ile yıkacaktı. Yıktı da. Hafifçe yerinden
doğruldu. Sesini biraz kısarak, fısıldar gibi:
— Amerika sosyalist, sosyalist, dedi.
Karşımda oturan Binbaşı Sedat Metin ile göz göze geldik.
— Orada vergi sistemi var. Sosyalist. Vergiler yük sek.
Amerika'nın sosyalist olduğunu böylece öğrenmiş oldum!
Kâzım Avdan sonra Amerika konusunda, kendine özgü düşüncelerini anlattı. Bunu aktarmaya benim
yeteneklerim elvermez, gücüm yetmez. Kendisi bir kitap yazarsa, dünya kamuoyu aydınlanmış olur.
Komutanın düşüncelerini tam bir disiplin içinde dinlemiştim ki, bu söylevin sonunda «iyi çocuk»
olduğuma ilişkin bir övgü aldım :
— Yahu sen bayağı aklı başında bir çocuğa benzl-yorsun.
Herhalde Paşa beni deli sanmış, bakalım deliler nasıl oluyor diye merak edip çağırmıştı.
—Sen şimdi erlerin arasındasın. Avrupa görmüşün,
fakültelerde asistanlık yapmışın. Sakın aklî muvazenende
bundan sonra bir bozukluk falan olmasın.
—Olmaz, Komutanım.
Sonra öğrendim, mide ülserinden Ağrı Hastanesine yattığımda, gelip sormuş:
«Aklî dengesinde bir bozukluk var mı? Sinirleri sağlam mı?»
Bir uzun yürüyüşte bayılıp Ağrı Askerî Hastanesine yatırıldığımda, önce bir yüzbaşı yollayarak iyi
duygularını bildirdi, sonra da kendisi gelip, «geçmiş olsun» dedi.
Ben çizgili er pijaması, ayağımda yırtık bir terlik, saçlarım
sıfır numara, esas duruşa geçerek, Paşa'nın «geçmiş olsun» dileklerini dinledim.
Ben de merak eder dururdum. Paşa neden gelip, beni hastanede ziyaret etti diye. Sonra öğrendim.
Meğer, benden ailem bir haber alamayıp hasta olduğumu da öğrenince, telâşlanıp, Millî Savunma
Bakanı İlhami Sancar'a bir telgraf çekmişler. Sancar, Tümene benimle ilgilenmesini emretmiş.
Önce alayın revirinden, Ağrı Hastanesine götürüldüm. Kâzım Avdan bu geçmiş olsun ziyaretinden
sonra gizli emrini verip gitti:
«Kimseyle görüştürülmeyecek, görüşenler, Tümen Komutanlığına bildirilecek.»
Tümgeneral Kâzım Avdan'ın değeri Yüksek Askerî Şûra tarafından bilinmediğinden olacak, geçen
yılların birinde emekliye sevkedildi.
Avdan, emekli olur olmaz, Adalet Partisine kaydoldu. AP. bu değerli generale Denizcilik Bankası
Yönetim Kurulu'nda bir yönetim kurulu üyeliği buluverdi.
Paşa'nın şimdi tıkırı yerinde. Parası pulu çok. Ne diyelim?
Afiyet olsun...
Denizcilik Bankası, kimbilir, Kâzım Avdan'ın, bilgi ve tecrübesinden neler, neler kazanmaktadır?

PAŞA SAÇKIRAN OLMUŞ..

Tümgeneral Kâzım Avdan, bütün öğretileri Amerika örneği ile yıkacaktı. Yıktı da. Hafifçe yerinden
doğruldu. Sesini biraz kısarak, fısıldar gibi:
— Amerika sosyalist, sosyalist, dedi.
Karşımda oturan Binbaşı Sedat Metin ile göz göze geldik.
— Orada vergi sistemi var. Sosyalist. Vergiler yük sek.
Amerika'nın sosyalist olduğunu böylece öğrenmiş oldum!

Tümgeneral Kâzım Avdan, bütün öğretileri Amerika örneği ile yıkacaktı. Yıktı da. Hafifçe yerinden
doğruldu. Sesini biraz kısarak, fısıldar gibi:
— Amerika sosyalist, sosyalist, dedi.
Karşımda oturan Binbaşı Sedat Metin ile göz göze geldik.
— Orada vergi sistemi var. Sosyalist. Vergiler yük sek.
Amerika'nın sosyalist olduğunu böylece öğrenmiş oldum!.

Hiç ülser oldunuz mu?
Ülser, hastalıkların en sinsisidir. Gece gündüz adama hiç rahat vermez. Ben ülsere 12 Mart
döneminde yakalandım. Adı 12 parmak ülseri. Bana sorarsanız «12 Mart ülseri.»
Nedeni, sinir. Sinirlenince, hastalık azıyor. Hastalık azdıkça da sinirleniyorsunuz. Tedavi:
Sinirlenmemek.. Bir de yediğine içtiğine dikkat etmek.
İçki içmeyeceksin.. Eh, cezaevindeyiz, tedavinin bu bölümünü başarıyla yapıyoruz. Kızartma
yemeyeceksin. O da tamam. Kimsenin bize kızartma yapmak gibi bir isteği yoktu. Ellerinden gelse,
bizim kızartmamızı yaparlardı* Bu bakımdan bir şikâyetimiz yok... Gaz yapan yiyecekler de yasak.
İşte bu kötü. Sabah akşam fasulye geliyor. İstersen yeme. Bu kez de açlıktan ölürsün.
Haşlama yiyeceksin, tavuk haşlama. Bir de süt içeceksin. Muhallebi, sütlaç gibi, sütlü yiyecekler
şart.. Bul bulabilirsen. Süt ne kelime. Sadece anamızdan emdiğimiz süt burnumuzdan geliyor.
Ülser, askerdeyken başıma iyice belâ oldu...
Bir gün uzun yürüyüş var alayda. Üstümüzü başımızı kuşandık. Tüfek, kasatura tamam. Miğferi de
kafama geçirdim. Teçhizatı taktım. Belime birde balta taktım.
Ben havan takımındayım. Görevim ateşçi yardımcılığı.. Biraz okuma yazma bilenleri, nişancı
yapıyorlar. Nişancılar, havan topunun nasıl atılacağını hesaplıyorlar. Genellikle nişancılar, ortaokul
mezunlarıyla, liseden ayrılmış olanlardan seçiliyor. Ateşçi yardımcısına da, yürüyüşlerde
«havan döşemesi» taşımak düşüyor. Döşeme deyip geçmeyin. Yirmibir kilo tutan bir
demir parçası.
Talimatnameye göre, havan döşemeleri beygirler tarafından taşınacak. Bir gün talimnameyi
okurken ne göreyim, havan döşemesinin parçaları verilirken, «hayvana bağlama çengeli» diye, bir
parçadan söz ediliyor. İşte o parçadan döşeme sırtımıza bağlanıyor. Yürü baba yürü. Beş on dakika
taşısan dert değil. Mübarek sırtında durdukça ağırlaşıyor. Bir süre sonra nefes bile almak
güçleşiyor.
Tabur Komutanı Binbaşı Orhan Selçuk, Patnos'a, Ankara Merkez Komutanlığı'ndan gelmişti. Bizim
gibi düşünenleri de hiç sevmiyordu. Havan döşemesini taşıyıp taşımadığım konusu, nedense
kendisini pek ilgilendirmekteydi. Yürüyüşlerde, bizim, bölüğü bulur, Bölük Komutanı Üsteğmen Veli
Durmaz'a emir verir, üsteğmen de, havan döşemesini sırtlamam için gerekli emirleri yağdırırdı.
—Uğur taşısın.
—Komutanım, şimdi indirdi.
—Taşıyacak.
Patnos tepelerine doğru tırmanıyoruz. Ülser de tırmanıyor acı acı. Yüzümden akan ter, gözlüğümü
dolduruyor. Hava sıcak mı sıcak. Arasıra toz fırtınaları çıkıyor. İçimde bir tıkanma hissettim ve
basımdaki miğferi biraz .geriye attım. Üsteğmen hemen başımda bitti:
— Emir olmadan miğferle oynanmaz.
Doğru. Oynanmaz.
Nefes alışım gittikçe güçleşiyor. Sırtımda havan döşemesi ağırlaştıkça ağırlaşıyor.
—Koş!
Koşuyoruz.
—Havan kur.
Kuruyoruz.
—Sök.
Söküyoruz.
Birdenbire gözüm karardı. Ayakta durmaya çalışıyorum amma, çaresiz. Bayılmışım.
«Mide fıtığı denilen bir bedensel bozukluk var. Ço-«ğu kez ağır kaldırmaktan oluyor. Midenin karın
zarını zorlayarak, kalbi sıkıştırması demek. Nefes tıkanıklığına yol açıyor. Bayılma nedenim de
buymuş. Sonradan anlaşıldı.
Gözümü açtığımda, başımda, yedek asteğmen Ercan var. Üsteğmen de başıma su dökerek ayıltmak
istiyor. Çevrede doktor yok. Hay Allah nefes de alamıyorum.
Birjemsenin altına yatırdılar. Akşama kadar öyle kaldım.
Alaya döndüğümde, revire yatırdılar. Doktor Asteğmen Temel, Ağrı Hastanesine yollanmama
karar verdi.
Hiç olmazsa doğru dürüst muayene olurum. Sevincim kısa sürdü. Yok, hastaneye gitmek yasak.
Alay Komutanı Turan Ertem izinde. Tabur Komutanı emir vermiş:
—Gidemez.
Doktor sormuş:
—Neden komutanım?
Binbaşı gereken açıklamayı yapmış.
— Sakıncalıdır. Kaçar.
Doktor Temel bana bunları anlattı sonradan.
Bu arada, ablam, Alaya telefon ediyor. Tabur Komutanı telefonun kendisine bağlanmasını istiyor.
Öyle ya, belki de telefonla Moskova'dan talimat alıyoruz.
— Hasta yatıyor, görüşemezsiniz.
Ablam, avukat. Davayla ilgili bir konu soracak.
—öyleyse revire bağlayın. Konuşayım.
—Olmaz, sakıncalıdır.
Evdekileri bir telâş alıyor. Avukatım Emin Değer, hemen Millî Savunma Bakanı İlhami Sancar'a
durumla ilgili bir telgraf çekiyor. Derken Bakan, bizim alayı arıyor. Herkeste bir telâş.
«Bakan, Uğur Mumcu'nun hastalığı ile ilgileniyor.»
Alay Komutanı gelip durumla ilgilenmiş. Emir çıktı. Ağrı Askerî Hastanesine gideceğiz.
Gittik.
Ağrı Askerî Hastanesinde güler yüzlü askerî doktorlarla karşılaştım. İki yedeksubay doktor.
Dahiliye Mütehassısı Dr. İnan Soydan ile Sinir ve Ruh Hastalıkları Mütehassısı
Dr. Ahmet Çelikkol, bana hem hekimlik, hem de dostluk gösterdiler.
Kulak-Boğaz ve Burun Mütehassısı Dr. İbrahim Zeren de odama gelip, iyilikler diledi. Sonra:
— Hiç korkma, biz burada hekimce davranırız., diye rek yakınlık gösterdi. Sevinmiştim.
O günlerde insanca, dostça bir merhabanın bile özlemini çekiyorduk. Hiç unutmam, Hukuk
Fakültesinden bir asistan arkadaşım, bir Amerikalı subayın tercümanı olarak Patnos'a gelmişti.
İlerici olmasına ilerici, devrimci olmasına devrimciydi. Yedeksubaylığını yapıyordu. Alayın eğitim
alanında karşılaştık.
Görmezlikten geldi. Tam önümden geçerken, başını Amerikalı subaya doğru dönerek, geçti gitti.
Kolay mı, sakıncalı olmak? Ya bana selâm verdiğini görürlerse ne olur, önce elinden yedek subaylık
hakkı alınır, sonra yaptığı doktora hiçe sayılır, belki kurşuna da dizilirdi!
Bîr merhaba için değer miydi bunca tehlikeye atılmak?
İşte onun için, bir küçücük merhaba bile içimi ısıtırdı. Ağrı Askerî Hastanesindeki doktorları çok
sevdim.
Bir tanesi ise, bambaşkaydı.
öylesine içtendi ki, sormayın. Bizim siyasal görüşlerimize oldukça karşıydı. Fakat o ölçüde de
saygılıydı. «Bey» diyerek konuşur, yattığım odaya, sanki ayağının ucuna basarak girerdi.
Mide röntgenim çekildi ve «deodonum ülseri» olduğum anlaşıldı. İnsanın komünist olup olmadığını
anlamak çok güç iş: Önce izleyeceksin, sonra fişleyeceksin, telefonu dinleyeceksin, gözaltına
alacaksın, tutuklayacaksın, yargılayacaksın, mahkûm edeceksin... Oooo, uzun iş.
Fakat ülser öyle mi? Film çekiliyor, orada ülser olup olmadığı hemen anlaşılıveriyor.
Komünist olmayıp ülser de olduğum anlaşıldıktan sonra beni değil amma, Doktor Yüzbaşı Turgut
Tokac'ı bir telâş aldı. Bir gün odama geldi:
— Uğur Bey. sizden birşey rica edeceğim..
—Buyurun.
—Bize, kendi isteğim ile Birliğime katılıyorum diye bir kâğıt
verir misiniz? Rica ediyorum.
—Neden? Hasta değil miyim?
—Hasta olmasına, hastasınız. Size üç ay hava değişimi
vermemiz gerekir amma, durumu biliyorsunuz.
Evet ben durumu biliyordum. Doktorları güç durumda bırakmamalıyım. Hem Tümen Komutanı
Tümgeneral Kâzım Avdan, ikidebirde:
— Uğur'a. rapor vermeyin ha... diye doktorlara, aba altından sopa gösteriyormuş.
Ağrı Askerî Hastanesi doktorları, benim mide ülserim dolayısıyla, ikiye ayrılmışlar. Sonunda,
Ankara Gülhane Tıp Akademisi Hastanesine yollanmam için karar çıktı.
Ankara'ya geldiğimde, doktorlar, beni önce, astsubay hastaların yattığı koğuşa aldılar. Sonra da,
bir general odasına.
Patnos'da er, Ankara'da general. Gel keyfim gel!
General odasında yattığım gecenin sabahı, odayı temizlemek üzere bir hademe kapıyı açtı. Baktı
ki, içerde, pijamalar içinde saçları kesik, gözlüklü bir adam oturuyor. Alışkanlıktan olacak:
— Paşam, girebilir miyim?, deyince, beni bir gülmek aldı.
Paşaya bak, paşaya!
Hademe, sonra garip garip bakmaya başladı. Paşa desen, paşa değil, er desen, paşa odasında
pijama ile ne arıyor. Sordu:
— Paşam, rahatsızlığınız ne?
Ne deyim: Kesik saçlarımı düşünüp, hademeyi yanıtladım:
— Saçkıran, saçkıran. Saçlarımı onun için kestiler...

KÖTÜ HAL VE DÜŞÜNCE

Askere alınanların ilk öğrendikleri kavramlardan biri, askerliğin tanımıdır.
«Her türlü ihtiyacı devlet tarafından karşılanan rütbesiz askere erdenin»
Ben düpedüz rütbesiz askerim. Ne onbaşıyım ne çavuş. Nefer, yani rütbesiz asker.
Yedeksubay Okullarında «çavuş çıkmak» diye bir kavramdan söz edilir. Bu, yedeksubay olamayanın
çavuş olması demektir. Yedeksubaylık yasasında, derslerde başarı gösteremeyen ya da siyasal
düşüncelerinden ötürü subay olması uygun görülmeyenler, kıtalara çavuş ya da er olarak
gönderilir. Nedense bana çavuşluk da çok görüldü.
Öyle ya, çavuş olursam, erbaş olacağım, erbaş olunca bazı ayrıcalıklarım olacak, örneğin, emir
komuta yetkisine sahip olacağım. Erlere emir vereceğim. Olur mu? Olmaz!
İşte Tuzla Piyade Okulu yöneticileri. Okul Disiplin Kurulu ve o günlerin Kara Kuvvetleri Komutanı
Orgeneral Semih Sancar ve Millî Savunma Bakanı Mehmet İzmen, bazı yedeksubay öğrencilerinin
çavuş olarak görev yapmalarını sakıncalı görerek, rütbemizi, erliğe indirivermiş-lerdi.
Ya çavuş olarak memleketi satarsak? İşte bunun için «er» olarak görev yapmamız uygun
görülmüştü.
21 Şubat 1973 tarihinde, o günlerin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Semih Sancar, Millî
Savunma Bakan-lığı'na şu yazı ile başvurmuştu. Haydi, gelin birlikte okuyalım:
«Piyade Okul Komutanlığı 117'nci dönem yedek subay adayı 6539 yaka numaralı Bekir Koksal, 5511
yaka numaralı Ali özcan, 6727 yaka numaralı Halit Güneş, 6777 yaka numaralı Necati Koçar ve
6812 yaka numaralı Uğur Mumcu; leninist, maocu, kurtçu fikir ve düşüncelere sahip olmaktan sanık
olarak Sıkıyönetim Askerî Mahkemelerince tutuklanmış ve hüküm giymiş bulundukları ilgi (a)
yazıya ilgi (b) tutanakla bildirilmiştir. Sınıf okulları talimatının 7'nci bölüm 3'üncü madde (c)
fıkrası esaslarına göre yedek subay olamayacağına ilgi (b) ile karar verilmiş, adı geçen
öğrencilerin, 1076 sayılı kanunun 1316 sayılı kanunla değiştirilen 8'inci madde (a) fıkrası 4'üncü
madde uyarınca mütebaki muvazzaflık hizmetini er olarak tamamlamasını arz ederim...»
Efendiim, işte gördünüz, suç büyük: Önce leninist, sonra maoist, sonra kürtçü. Üçü birarada.
Üçü birarada olursa, kurtuluş yok. Ya leninist olacaksın, ya maoist, ya kürtçü.. Hepsi birarada
«düşünce aşuresi» gibi bişey. Üçü birarada ne anlama gelir, onu da bugüne kadar pek kestirmiş
değilim. «Fikir ve düşüncelere sahip olmaktan...» İşte bütün sorun da burada ya.. Sadece fikir
sahibi olunsa, yine iyi, hem fikir hem de düşünce sahibi olunuyor. Leninist düşünce, maoist fikir ve
de kürtçü düşünce birarada, yandım Allah yandım!
Bu «fikir» ve «düşünce» üzerinde dururken, Tuzla Piyade Okulu Komutanlığı Disiplin Kurulu'nun,
bizleri, «kötü hal ve düşünce sahibi olduğunun anlaşılması» gerekçesiyle er çıkardığını da
öğrendik.
«Kötü hal ve düşünce» ne demektir? Acaba, Yedek-subay Okulunda kötü kötü düşünüyor muyduk?
Yoksa yürüyüşlerde halimde, tavrımda bir bozukluk mu vardı? Yooo.. Herkes gibi ben de rap, rap,
rap, yürüyordum.
Okul Disiplin Kurulu «kötü hal ve düşünce» sahibi olduğumuzu nasıl saptayıvermişti? Disiplin
Kurulu, Allah için, bizi çağırıp, şöyle boyumuz poşumuz nasıl ona bile bakmamıştı. Peki nasıl olur da,
leninst, maocu ve kürtçü olduğumuzu kesinlikle saptamıştı?
Herhalde, kötü kötü düşünüyorduk, hal ve gidişimiz de pek parlak değildi. Okul Komutanı
Tümgeneral Mustafa Fethan da, bunları birer birer saptayıp, er çıkartılmamıza karar
verivermişti.
Bu işlem, döndü dolaştı, beni buldu. O sıralar, Mamak Tutukevinde istirahata çekilmiştim. Bol
hava, bol güneş, çevrede de dostlar var, oh ne iyi. Bir gün işlemi elime tutuşturdular: Er
çıkartılmasına, 34'üncü Piyade Alayına adamlı olarak gönderilmesine ve ayrıca «Melbusatın
kendisinden alınmasına...»
Melbusat dedikleri, elbise. Tutuklandığımda üzerimde, yedeksubay elbisesi vardı. Onları
istiyorlar. Verdim. Yedeksubay elbisesi ile bir «hâtıra fotoğrafı» çektireme-den, elbise, elimden
devlet zoruyla alındı.
Hakkımdaki mahkûmiyet kararı. Askerî Yargıtayca bozulup, salıverilmeme karar verilince, ben bir
gece daha, Mamak Tutukevinde misafir kaldım.
Pırıl pırıl bir mayıs günüydü. İki jandarma eşliğinde, yirmidört saat süren otobüs yolculuğuyla,
Patnos'a gelebildik.
Avukatlarım Emin Değer ve ablam Avukat Beyhan Gürson, hemen Askerî Yüksek İdare
Mahkemesine başvurarak. Millî Savunma Bakanlığınca alınan işlemin, mahkûm olduğuma ilişkin
gerçek dışı bir varsayıma dayandığını, leninist, maocu, kürtçü düşüncelerden dolayı herhangi bir
mahkûmiyetimin de bulunmadığını belirterek, er olarak askere gönderilme işleminin durdurulmasını
istemişlerse de, atı alan Üsküdar'ı çoktan geçmişti.
Mahkeme, yürütmenin durdurulması istemini oy birliği ile reddetti. Askerlik görevini, er olarak
tamamladıktan bir yıl sonra, işlem oybirliği ile iptal edildi! Hem de aynı yargıçlarca!
İyi, hoş, ne yapalım? Bu kez tazminat davası açmam gerekiyor ya, ben de davayı açtım. Avukatım
Emin Değer ile konuştum. Manevî tazminat davası açmıyoruz. Çünkü, er olarak askerlik yapmaktan
ötürü, onurum kırılmış değil. Bir manevî kaybım söz konusu değil. Sadece maddî
tazminat davası açıp, yedeksubay maaşlarını isteyeceğiz.
İstedik.
Yanıt geldi. Bana, Patnos'da, er olarak askerlik yaptığım sürede, su ve elektrik harcanmıştı, ısıtma
giderleri vardı. Bu masrafların düşmesi gerekirdi. Hani askerliğin tanımı? «Her türlü ihtiyacı
devlet tarafından karşılanan rütbesiz asker.»
Ben rütbesiz asker miyim? Evet.. Devlet, askerin her türlü masrafını karşılamaz mı? Haa.
Yanıldığım nokta şu: Ben «sakıncalı piyade» statüsündeyim. Resmî yazışmalardaki adım bu.
«Sakıncalı piyade er.»
Sakıncalı erler, devlet düşmanı oldukları için, devletin onlara herhangi bir masraf yapması
düşünülemez. Herkes ektiğini biçer efendim. Yapmasaydık. Hiç devlete düşman olunur mu?
Evet, evet. Bu tazminat davasını kazandık. Elektrik, su ve ısıtma giderleri düşüldü, er olarak
aldığım dokuzyü2 yetmiş kuruşluk aylıklar da bu hesaba katıldı, sonunda yedeksubay maaşlarımın
bana verilmesine karar verildi.
İyi ki, askerliğimi deniz kenarında yapmadım. Bir de yattığın yerden deniz görünüyor diye para
almazlar mıydı?
Sizin bu işe pek aklınız ermediyse, suç benim değil. Sakın abartıyorum da sanmayın. İsterseniz,
bunun belgelerini de birlikte okuyalım. Ama önce erliğin tanımını ezberleyelim.
«Her türlü ihtiyacı devlet tarafından karşılanan rütbesiz askere er denir.»
İç Hizmet Yasası'nın bu hükmüne bir fıkra eklemek gerekir:
«Sakıncalı erler bu hükmün dışındadır.»

ALLAH KORUMUŞ

«..Kaldı ki davacıya 1.4.1973 ile 31.1.1974 tarihleri arasında er olarak masraf yapılmıştır. Davacının
askerlik hizmetini İfa ettiği 34'üncü P. Alayı da bu süre içinde ki - bu alayda 255 gün hizmet
görmüştür - günlük er istihkakı 689.02 kuruş su, temizlik, aydınlanma, yatırma ücreti vs.'nin
günlük tutarı 659.70 kuruştur. 255 günlük toplam masraf 1757 -1682.23 - 3439.23 TL.'sı
etmektedir. 90 lira er harçlığı ilâve edilirse tutar 3529.23 TL.'sini bulmaktadır. Buna göre maddî
zarar tutarı, 13673.25 - 25 -3529.23 - 10144.02 TL'sından fazla olmamak icap edecektir.»
imza: Kazım Kalafat, Hava Tümgeneral, Müsteşar Yardımcısı. Allah inandırsın. Millî Savunma
Bakanlığından gelen bu yazıyı okuyunca bir mahcup oldum, bir mahcup oldum ki, sormayın. Koskoca
tümgenerali nelerle meşgul-etmişiz. İşin bu kadar uzayacağını, dallanıp, budaklanacağını bilseydim,
inanın, bu davayı da açmazdım. Ne olacak alttarafı askerlik. O da bitmiş.
Fakat, ben de hukukçuyum. Biraz da meslek tutkusu beni dürtüyor. Önce haksızlığı saptamak,
sonra, bu haksızlığı onartmak isteği ağır basıyor.
Hukukçuluk merakım biraz daha artıyor ve ille de aklım, hep o erlik tanımına takılıyor: «Her türlü
ihtiyacı devlet tarafından karşılanan rütbesiz askere er denir...»
Yoksa ben gizli gizli yedeksubaylık mı yaptım, farkında olmadan?
İlkokulda karnelerim hep, «pekiyi» gelirdi. Diş koruma temizlik, hal ve gidiş, Türkçe, resim,
aritmetik, hepsi
pekiyiydi. Lise (en kolunu da bitirdim. Kerrat cetveli, toplama çıkartma, kare kök alma, türev alma
gibi İşlemleri de, eh, biraz biliyorum. Fakat yine de bu hesaba aklım ermiyor, ne yapayım.
Günlük er istihkakı kaç kuruşmuş? 682.02 kuruş.. Diyelim ki ben bir ay izin yaptım. Yani o
günlerde, bana ne ısıtma, ne aydınlatma, hiçbir masraf yapılmadı. Şimdi bu ince hesaplardan sonra,
yeniden Askerî Yüksek İdare Mahkemesine başvurup, «efendim, izinli olduğum günleri hesaba
katmamışsınız amma» desem, nasıl olur?
Sonra, Ağrı Askerî Hastanesinde tedavi oldum. Ya bunun parası?. Devlet benden bunun parasını
almamış. Bir de Ankara'da, Gülhane Askerî Tıp Akademisinde yattım. Hem de, az buz değil,
general odasında. Benden bunun da paraları istenmemiş. İnanın bende şimdi eziklik doğdu.
Hani, Turan Feyzioğlu, arada sırada «devletiyle, milletiyle bölünmezlik» diyor, ya, içim eriyor. İşte
ben, şu devlet düşmanı sakıncalı piyade er, devletin bana yaptığı yardımların üstüne yatmış, hiç
sesimi çıkarmıyorum. İşte bölücülük bu.
Şimdi kime başvursam da. Askerî Hastanede yapılan bu masrafları ödesem. Kıtada günde, 682.02
kuruşa mal-olduğuma göre, kimbilir hastanedeki masrafım kaça çıkmıştır?.
İş bununla bitse iyi.
Askere çağrıldığımda, Ankara Hukuk Fakültesinde İdare Hukuku Asistanıydım. Askerlik yasasına
göre, 32 yaşının sonuna kadar, askerlik görevim ertelenebilirdi. O günler, 12 Mart'ın en öfkeli
günleriydi. Askere Alma Dairesi Başkanı benim dosyam ile çok yakından ilgilenmiş; ve hemen
askere alınmamı emretmiş. Benim yaşım o tarihte tam otuz. En azından iki yılım var amma, kim
dinleyecek bunları.
Askere çağ irildi m.
12 Mart'ın devlet terörü, «Elrom Olayı» ile başlamıştı. 18 Mayıs 1971 günü, Ankara Sıkıyönetim
Komutanlığınca gözaltına alındım, bir ay sonra, hakkımda tutuklanmamı
gerektirecek suç belirtisi saptanmadığından, Tuğgeneral Ali Elverdi'nin başkanlığındaki
Mahkemece serbest bırakıldım.
Hemen o yünlerde de, devrin, tek ilerici yayın organı «Ortam» Dergisinde yazı yazmaya başladım.
Bundan büyük suç olur mu?. Dergi kapatıldı. Derginin yazarları, Mümtaz Soysal, Muammer Aksoy,
İlhami Soysal ve Ali Sirmen, ayrı ayrı gerekçelerle gözaltına alınıp tutuklanmışlardı. Ortam
dergisi bir çeşit, «Sıkıyönetim bekleme salonu» olmuştu. Orada kim yazı yazarsa, doğru
cezaevine.
Ben de bunu hesaplayıp duruyordum ki, cezaevinden önce askerlik işi çıktı.
1972 yılının Mart ayında yedeksubay testlerine girmek için hazırlıkları tamamladım. Tam sınava
gireceğim günlerde, yeniden gözaltına alınarak, sınava gireceğim Muhabere Okulunda, cezaevine
kapatıldım.
Altı ay sonra tahliye olduğumda, evime biie gitmeden bir sonraki Yedeksubay dönemi sınavlarına
girerek, Tuzla Piyade Okuluna düştüm. Orada üç ay eğitim gördükten sonra, yeniden Sıkıyönetim
Mahkemesince tutuklanarak, Mamak Tutukevinde, arka hücrede hak ettiğim yeri aldım.
Beş ay sonra yeniden Askerî Yargıtay Kararı gereğince tahliye olduğumda artık, yedeksubay
öğrencisi değil, rütbesiz askerdim. Askerliğim er olarak bittikten sonra sonuçlanan dava
dosyasından şu belgeyi, sizlerle beraber okumadan geçemeyeceğim.
Tazminat tutarının saptanması için, dosya bir bilirkişiye yollanmış. Bilirkişi de, benim kıtada
askerlik yaptığımı, bu nedenle kıta tazminatı da almam gerektiğini bildirmiş. Millî Savunma
Bakanlığı, buna da itiraz ediyor. Millî Savunma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Hava Tümgeneral
Nuri Gök'ün imzasıyla dosyaya konan yazının bir bölümünü okuyalım:
«... Yedeksubayların mutlaka kıtalarda çalıştırılacaklarına dair bir kural bulunmamaktadır.
Bunlar, mesleklerine, ihtisaslarına, yabancı dil bilip
bilmediklerine bakılarak, kendilerinden en fazla yararlanacak görevlerde
çalıştırılmaktadırlar. Bilindiği gibi baz* nitelikleri taşıyan yedek subaylar, yedeksubay
okullarından sonra özel kuraya tabi tutulmakta, hattâ bazıları hiç kuraya sokulmadan,
inha edildikleri büyük karargâhlarda görevlendirilmektedirler.
Davacı, hukuk doktoru olup, üniversitede asistan olarak görevli iken asker edilmiştir.
Askerlik görevini yedeksubay olarak yapsa idi, bilgi ve tecrübesinden büyük
karargâhların hukuk ünitelerinde yararlanılacağı muhakkaktı...»
Görüyorsunuz ya, Bakanlık apaçık iltifat ediyor! Dava sırasında aramızdaki buzlar
çözülmüş. Demek ki, beni, örneğin Genelkurmay Hukuk Müşavirliğinde görevlendirip, bilgi
ve tecrübemden yararlanacaklarmış. Bu yazı, gerçekten gururumu okşadı.
Ama ben Patnos'da rütbesiz asker olarak, «6Tlik Havan topunun hukuksal özellikleri ve
Anayasa karşısında-durumu» konusunda, gerçekten çok yararlı çalışmalar yaptım.
Ya bir de beni, 12 Mart döneminde. Sıkıyönetim Mahkemesi savcı yardımcılığına
atasalardı!
Allah korumuş, Allah...

ER MI? SUBAY MI? ASTSUBAY MI?

Anayasayı ihlâl, komünizm propagandası, marksist-lik, leninistlik, kürtçülük, gözaltı,
tutuklama, mahkûmiyet, beraat derken, geldik bugüne..
Er olarak askerlik yapıp bitirdikten bir yıl sonra, bu işlemin haksızlığına karar verildi,
böylece erlik işlemim iptal edildi. Sadece iptal edilse, yine iyi. Üstelik bir de, yedeksubay
olarak askerlik yapsaydım, Millî Savunma Bakanlığı «bilgi ve tecrübemden» yararlanıp,
beni. Bakanlıkta, örneğin hukuk müşavirliğinde görevlendirebileceğini bile açıkladı!
Fakat ben şimdi er miyim, yedeksubay mı?.
Er sayılmam, çünkü. Askerî Yüksek İdare Mahkemesi, yedeksubaylık hakkımı elimden alan
işlemi oybirliği ile iptal etmiş. Yedeksubay da olamıyorum. Çünkü, yedeksubay okulunda
bitirme sınavına girmedim! Sınava girmek, girmemek benim elimde değildi. Çünkü,
sonradan haksızlığı Askerî Yargıtay kararı ile saptanan bir tutuklama kararı ile Mamak
Askerî Cezaevi arka hücresine atılmıştım. Sınava bu nedenle giremedim.
Yedeksubay okulları, özel telsiz kursları, biçki dikiş dersaneleri, akşam liseleri gibi
değildir. Yani, «dışarıdan» sınav vermek olanağı da yok. Böyle olanak sağlansa ne olacak?.
Ben bir emekli subay tutup, piyadecilik eğitimi mi yapacağım?. Yooo... Piyadeciliği de iyi
bilirim hani. Çünkü Patnos'da, Bölük Komutanı Üsteğmen Veli Durmaz, benim askerî
eğitimim ile çok yakından ilgilenirdi. Ben, Tuzla Piyade Okulunda, silâhlı eğitim
görmüştüm.
Fakat Üsteğmen Durmaz, Patnos'da, birliğe gelen her yeni er grubuyla beni «talime» çıkarır ben
de, sağımızın neresi olduğunu, solumuzun ne yönde olduğunu iyice ezberledim. Saatlerce:
— Sağa dön.. Sola dön.. Tüfek as.. Tüfek çıkar.. Si lâh omuza.. Esas duruş.. Merasim yürüyüşü...
gibi komut larla askerliği iyice içime sindirdim. Bu eğitim aylarca böyle devam etti. Kıtaya yeni
erler katıldıkça ben de bu erlerle eğitime çıkardım.
Özel eğitim görüyordum. Bu eğitim işini Üsteğmen Veli Durmaz üstlenmişti. Pahalıya
maloluyordum.
.— Sağa dön.. Sola dön... Tüfek as.. Tüfek çıkar.. Esas duruş.. Merasim yürüyüşü... .
Gece derslerinde de, bilgi ve kültürüm oldukça artıyordu.
—Kuzey komşumuz kimdir?
—Kuzey komşumuz Rusya'dır komutanım..
—Cumhurbaşkanımız kimdir?.
—Cumhurbaşkanımız Sayın Fahri Korutürk'tür komutanım.
—Alay komutanımız kimdir?.
—Alay Komutanımız Kurmay Albay Dursun Pekol'dir
komutanım.
—Atatürk nerede doğdu?. —Atatürk Selânik'de doğdu komutanım. Bu eğitimlerin dışında, bir de
«Ellinci Yıl Marşı» nın ezberlenmesi vardı. Gündüz marşın güftesini, gece de bestesini
ezberlerdik. Çavuşlar marşı ezberleyince, ayrılırlardı. Bir süre sonra onbaşılar da ezberlerlerdi.
Ben rütbesiz asker olduğumdan, marşı bir türlü ezberleyemeyen erlerle beraber tutulurdum.
Üsteğmen Veli Durmaz, müzik eğitimim ile de yakından ilgilenmekteydi.
— Müjdeler var yurdumun toprağına taşına / erdi Cumhuriyetim elli şeref yaşına...
Bu dizeler gece düşlerime girerdi:
—Müjdeler var yurdumun toprağına taşına...
—Müjde-lllerrr... vaaar, yurduuumunnn...
Bir gün, marşı ezbere okumak için sınava çekilen bir
er «yaşasın soylu gencim, hür benliğim» diyecekken, yanlışlıkla:
—Yaşasın solcu gencim hür benliğim... demez mi?
Birdenbire ortalık karıştı.
—Sus, nereden çıktı bu «solcu gencim?»
Ne yapsın zavallı er? Doğulu bir yurttaş ım izdi. Okuma yazma da bilmezdi. Belki «soylu» sözcüğü
ne anlama gelir, onu da bilmezdi. Fakat, radyolarda «solcu» sözünü çok duyduğu için, yanlışlıkla
«yaşasın solcu gencim» deyivermişti.
Benim silâh taşıyıp taşımayacağım konusunda, Bölük Komutanı ile Tabur Komutanı Binbaşı Orhan
Selçuk arasında görüş birliği yoktu. Bölük Komutanı, benim gibi solculara silâh verilmesini
«stratejik» açıdan uygun bulmuyordu. Üsteğmen Veli Durmaz, benim nöbet tutmamı da, «devletin
güvenliğine» aykırı görüyordu.
Tabur Komutanı Orhan Selçuk ise, bu kanıda değildi. Tüfek taşımalıydım. Havan döşemesi de
taşımalıydım. Bir tank taburunda görev yapsaydım, Binbaşı, altında ezilmiyeceğimi bilse, sırtıma
tanık yüklemeyi de uygun bulabilirdi. Bir gün Tabur Komutanı görür:
— Uğur, senin silâhın yine yok... diyerek hemen bir silâh kuşanmamı isterdi. Bir iki gün
silâhlı gezerim, bu kez, Bölük Komutanı Üsteğmen:
— Uğur, koy silâhını bakayım depoya... derdi. Bütün bunlar bitti. Yedeksubaylık görevini er olarak
yaptırtmak, şimdilik gerilerde kaldı. Bu işlem, 12 Mart hukukunun kendine özgü yasa dışı
yöntemlerinden biriydi. Artık, bugün hiç kimse siyasal görüşlerden ötürü er çıkartılmıyor. Yasalar
mı değişti? Hayır.. «Kötü hal ve düşünce» kavramı mı değişti? Yine hayır.. Yıl 1977. Türkiye, en
gerici iktidar dönemini yaşıyor. Buna rağmen, artık bu gibi işlemlere başvurulmuyor.
Bu nedenle, bu tür işlemleri, Silâhlı Kuvvetlerimizin tümüne bağlamak ve bundan kaynaklanan
sonuçlar çıkartmak yanlış olur. Bu Ordu hepimizindir. Bu gibi İşlemler, bir faşist dönemin gelipgeçici
haksızlıklarından biridir.
Patnos'da çok şey kazandım. Orada, «halk» dediğimiz soyut kavramın ne olduğunu canlı
örneklerle anladım. Siirtli Maşallah Çavuşu, Trabzonlu Osman Çavuşu, Denizlili Havancı
Niyazi'yi, Kırklarelili Recep'i, Mersinli Mithat'ı, Ankaralı Dinçay'ı tanıdım. Her biri, birer
insanlık simgesi gibi çevremizde, bizlere, «Hoca Nasrettin gibi ağlayan, Bayburtlu Zihni
gibi gülen» halkın en taze güllerini sundular. Yüreklerimize duygu pınarlarından şelâleler
akıttılar.
Erlik işleminden sonraki aşamalar, işleri büsbütün arap saçına döndürdü. Şimdi ne er
sayılıyorum ne de ye-deksubay.. Böyle olunca, ikisinin arası, astsubay yapacaklar galiba!.
Evet, evet. ne olursa olsun, ben Patnos dağlarında halk çocuklarıyla er olarak askerlik
yapmayı, emekli olduktan sonra, siyasal iktidarın uzattığı yönetim kurullarında, onbinlerce
lira para alan orgeneral olmaya değişmem!

BİTTİ



11:25

Powered by vBulletin® Version Kapalı
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.

SOSYALİSTFORUM | Forumstar