Tekil Mesaj gösterimi
  #1 (permalink)  
Alt 16-11-2010, 01:27
Sosyalist2 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Sosyalist2 Sosyalist2 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Moderator
 
Standart Max Gallo İktidar Çarkı


İktidar Çarkı


Max Gallo
türkçesi: semih tufrul


Fransa'nın güneyinde, Nice'de doğan Max Gallo genç
yaşına rağmen çok tanınan bir t a r i h ç i . Eserleri basının,
ilgili d e r g i l e r i n dikkatini çekmiş, yabancı dillere
ç e v r i l m i ş bulunuyor. Tarih öğrenimi gören ve bu alan¬
da çeşitli eserler veren Gallo, özellikle Mussolini
kalyasına gösterdiği ilgiyle dikkati çekiyordu yakın
zamana kadar. . «Mussolini kalyası - Faşizmin Yirmi
Yılı», «Dünya Savaşının Kaynaklarında Etyopya Savaşının
Rolü», «Maximilien Robespierre, Bir Yalnızlığın
Öyküsü», «Franko İspanyasının Tarihi» ve «2. Dünya
Savaşı öncesi Fransa'da 5. Kol» onun başlıca eserler
i y d i . «İktidar Çarkı - Le Cortege des Vainqueurs»
şimdiye kadar t a r ih kitaplarından başka şey yazmamış
bir yazarın ilk romanı olarak çıktığında herkesi epey
ş a ş ı r t t ı . Ama kitabı okuyanlar Max Gallo'nun, aynı za¬
manda usta bir de romancı olduğunu kabul e t t i l e r . Ki¬
tap, uzmanlık alanı sayılan Mussolini kalyasında ge¬
çiyordu ve kahramanları o çağın hayatına karışmış ki¬
ş i l e r d i . Eser Fransa'da 1971 - 72 kitap mevsiminin en
ilgi gören romanlarından biri oldu.
Max Gallo şimdilerde ikinci romanını hazırlıyor.
Uyarı
Bu romanda hayal ürünü kişilerle,
yaşamış, Tarihin ve herkesin mah
olmuş insanlar karşıkarşıya. yalayana
geUyorlar. Bu kişilerin tümünü
dilediğim gibi kullandım. Romanda
«yalanın amacı» gerçekleri tüm çıplaklığıyla
ortaya çıkarmaktır demişti
Aragon. Öyle yapmaya çah§-
tım.
Max Gatto
«Ulu Tanrım! Ben niçin benim?»
STENDHAL
Kırmızı ve Siyah
«Hayat, bir dizi kesin davranıştan oluşur.
Bu davranışların çoğu hemen her zaman
büyük ölçüde rastlantılara bağlıdır.»
ROGER VAILLAND
İ ç t e n l i k t i Günlük
B A Ş L A N G İ Ç
1
Senin adını Philippe koyacağını söylemişti bana.
Akşam olurken, güneşin sokağı yandan aydınlat¬
tığı sıralarda, Parisi biraz daha seyretmek için bal¬
konda durduğum zaman, Maud gelir, omuzuma yaslanır,
alçak sesle konuşurdu:
— Düşün bir kez Marco! Senden bir çocuğum
olsa! Tam şu sırada bir oğlumuz olsa, ne çılgınlık sa¬
yılır değil mi?
Uzaklaşırdı sonra yanımdan. Philippe adını tekrar¬
lar durur, Philippe der de başka şey demezdi. İkimiz
de susardık o zaman. Balkondan görünen, beyaz,
gri yapıların üzerinden kayar kaybolurdu bakışlarım.
Bir erkek çocuğu! Philippe! Bu sözler kalırdı yalnız
kafamda. Dolanır dururdu bu sözcükler kulaklarımda.
Bir oğlan çocuğu! Oğlumuz! Mutlu bir kaygı doğardı
içimde. Yanısıra bir çalkantı. Paris'in görüntüsüne ar¬
kamı döner, balkon kapısından içeriye bakardım. Ma¬
ud divanın üzerine uzanırdı. Kısa kestirdiği saçları
alnına düşerdi sık sık. Arada sırada başını arkaya
doğru sertçe bir hareketle sallar, gözlerinin önüne
düşen saçlarını kenara atmaya çalışırdı. Boylu bo¬
yunca uzandığı divanda iki elini yumruk yaparak çe¬
nesine dayar, gazeteleri gözden g e ç i r i r d i . Savaştan,
kanlı çatışmalardan söz eden simsiyah başlıkları gö¬
rünce ne tür haberleri okuduğunu çabucak anlardım.
Hep aynı kentlerin adları geçerdi o günlerin gazetele-
13
rinde. Barselona. Madrid. Barselona. Hep aynı insanların
adı geçerdi. Hitler. Mussolini. Hitler. Hep aynı,
b i r b i r i n e benzer f o t o ğ r a f l a r yer ahrdı gazetelerin birinci
sayfalarında. Yıkıntılar. Çökmüş yapılar. Taş toprak
yığınları. Salkım saçak insanlar. Ellerinde, omuzlarında
silahlarıyla erkekler. Gözleri yaşlı kadınlar.
Kasırgalar çağının haberleri. Yıkıntı yıllarının fotoğ¬
r a f l a r ı .
Başını kaldırmadan sorardı Maud.
— Okudun mu bunları? Cevap versene. Okudun
mu?
Büyük bir çekişme başlardı o zaman aramızda.
Hemen her akşam tekrarlanan geleneksel bir çekiş¬
me. Yakında korkunç olayların patlak vereceğine, sa¬
vaşların ölüm saçacağına, taş taş üstünde kalmıyacağına
inanırdı, Maud. Ben böyle şeylere pek ihti¬
mal vermiyormuş gibi davranır, eninde sonunda in¬
sanların sürekli bir barışa kavuşacaklarını ileri sürer¬
dim. Maud o zaman elinin altındaki gazeteleri öfkey¬
le buruşturur, divandan kalkardı.
— Korkuyorsun sen, derdi. Olacakları görmek¬
ten korkuyorsun. Taraf tutmaktan, kesin bir seçim
yapmaktan ödün kopuyor. Bu nedenle onların yanın¬
da yer almayı uygun görüyorsun. Onlarla suç ortağı
olmayı da...
Onlar! Kimlerdi onlar dediği Maud'nun? İtalyan
büyükelçiliğindeki meslekdaşlarım. Mussolini adına
Barselona'yı bombalayan pilotlar. Maud'nun onlar de¬
d i ğ i , gerçekte, benim yaşantımın parçaları, yaşantım¬
dan, çevremden ayrılmayan şeylerdi. Geçmişimdi.
Geçmişimden, her bîri birer anıt gibi kalakalmış, ha¬
yal kırıklıklarımdı. Mesleğimdi. Maud durup dinlen¬
meden beni sarsmaya, dürtüklemeye çalışıyordu:
— Sen hâlâ çekimser davranır, kesin karar ver¬
mezsen, artık sonrasını kendin bilirsin diyordu. Na-
14
sil dilersen öyle yap sen. Ben kendi başıma karar ve¬
receğim diye ekliyordu.
Susuyordum o zamanlar. Renksiz, tatsız, olağan
da olsa, bir çözüm yolu bulunabileceğini umuyordum.
Akla karanın bağdaşabileceğine, yavan da olsa, yaşa¬
mak için bir neden bulunabileceğine inanıyordum.
Akla kara bağdaştığı zaman ortaya boz bulanık bir
renk çıkacağını da bilmiyor d e ğ i l d i m . Ne olursa olsun,
öylesi bir ortamda da kişinin iyi kötü dayanabilece¬
ğinden pek kuşkum yoktu. Oysa Maud hayır diye di¬
r e t i y o r d u . Kesin davranışlardan, kesin tutumlardan
yanaydı Maud. Arada sırada:
> — Seç artık! Seç, diyordu. Ya onlar ya ben, di¬
ye dikleniyordu.
Eğer kolunu tutmak istersem, hemen omuzlarını
silkiyor, kendini ellerimden sıyırıveriyordu.
— Bırak beni diyordu. Bırak!
Bana kızıyordu. Tarihe kızıyordu, insanlara kızı¬
yordu. Koyun gibi her şeye boyun eğen insan toplu¬
luklarına, Münich konferansı dönüşü Daladier'yi, Mussolini'yi
alkışlayan insanlara deli oluyordu. Korkunç
savaş yakında patlak verecek diye haykırırken, Mussoiini'den
«senin sevgili Duçe'n» diye söz ediyordu.
İnsanların hiç bir şeyden haberleri yok, diyordu.
Hiç bir şeyi, gerçeği göremiyorlar. Sen de göremiyor¬
sun, diye ekliyordu.
Yanına sokuluyordum Maud'nun. Odayı, yalnız
balkonun önüne raslayan sokak lâmbası ya da seyrek
geçen o t o m o b i l l e r i n farları aydınlatıyordu. İkimiz de
karanlığı seviyorduk. Daha da sokuluyordum ona.
—- Ne çılgınlık bizimkisi, diyordu Maud.
İçtenlikle istediği şey neydi? Korkunç.bir sava¬
şın patlak vermesi mi yoksa bir erkek çocuğumuz ol¬
ması mı? Susuyorduk artık. Gecenin karanlığı. Aşk.
Sevişmelerimiz.
15
Şunu da bilmeni isterim Philippe.
Sevişmek, aşk mutluluktu bizim için. Beklenmedik
şeydi. Yanyana yatmamıza olanak sağlayan barıştı
sevişmelerimiz. Sonra, ağır ağır yeniden başlardık
konuşmaya. Maud sözü döndürür dolaştırır Jacques'a
g e t i r i r d i . O Jacques'dan söz edince, ben kaskatı kesilirdim.
— Budalalaşma Marco, derdi. Kalkıp da şimdi
kıskançlık gösterisi yapmanın anlamı var mı sanki?
Sonra yine konuşurdu:
— Jacques'la ilgili olarak ö ğ r e n d i k l e r i n , bana o
konuda söylediğin şeyler önemliydi. Yalnız, ben onun
silahını almıştım elinden. Seviyordum Jacques'ı. Anlıyor
» musun? Aşk insana silahını bıraktırır. Hem son¬
ra Jacques duygusal bir e r k e k t i .
Kuşkusuz, Maud artık bırakmıştı Jacques'ı. Sev¬
miyordu onu artık. Birbirimizi seviyorduk şimdi. Ara¬
dan geçen o kadar zaman, o kadar felâketten sonra
bunu anımsadıkça şimdi bile içim bir tuhaf oluyor.
Birbirimizi seviyorduk ama Maud kocasından boşan¬
mak istemiyordu. Jacques'la aralarındaki arkadaşlığı,
ona duyduğu bağlılığı, saygıyı bana anlatmaya çalışı¬
yordu.
— Anlamaya çalış Marco, diyordu. Anlamaya ça¬
lış. Onunla aramızda kala kala, benim için göze aldı¬
ğı tehlikeler, tehlikeli işler kaldı. Benîm için göze al¬
dı onların tümünü.
Çok kızıyordum bu sözlerine. Bak Philippe, bunu
da açıklıyacağım sana. Jacques işin daha başında
ihanet etmişti Maud'ya. Söyledim bunu da ona.
— Gerçek bir ihanet sayılmaz, diyordu Maud.
Başlangıçta Jacques bir başka şeye bağlıydı da on¬
dan. Sen bunu kavrayamazsın.
Kısacası, beni pek hesaba katmıyordu Maud. Ama
16
biraz sonra ellerini göğsümde dolaştırmaya başlıyordu.
Susuyordu. Bir kez daha sevişiyorduk.
— Hem Jacques artık kendini her şeyden sıyır¬
d ı , diyordu. Savaşın patlak vermesi belki de yararlı
olur. Ona güvenebileceğimi biliyorum. Jacques kesin
seçimini yaptı. Kesin kararını verdi diye ekliyordu.
Bu sözleriyle dolaylı olarak bana yine uyanda
bulunmak i s t i y o r d u . Ama, bu kadarla y e t i n i y o r , bun¬
dan öteye de g i t m i y o r d u .
Sonunda da:
— Ne olursa olsun, Jacques'ı yüzüstü bıraka¬
mam, diyordu.
Adam sonsuz bir umutsuzluğa kapılmasın diye
onu ayda bir iki kez görüyordu. İhtiyatlı olmasını hat
ı r l a t ı y o r d um ona. Gizli ajanlara acımazlar, onlara
e m e k l i l i k hakkı tanımazlar diyordum. Jacques'ın da,
kendine özgü bir türde, bir gizli ajandan başka bir
şey olmadığını açıklıyordum.
— Onu tehlikeye atıyorsun diyordum. İkinizi de
izlerler. Acımazlar hiç. İkinizi de temizlerler diyor¬
dum. Onlara göre, Jacques ihanet etmiş sayılır. İha¬
net e t t i ğ i n e göre, sen de onların gözünde t e h l i k e l i sayılıyorsundur.
— Kişi ne yaparsa yapsın, her zaman, her şey teh¬
l i k e l i d i r diye cevap veriyordu Maud umursamazlıkla.
Maud, dolambaçlı yollan izliyerek Arles kentine
g i d i y o r d u . Orada, senin iyi b i l d i ğ i n , o ağaçlıklı yolun
dibindeki evde kalıyordu. Benim de, sonunda, iki ay
önce g ö r e b i l d i ğ im o koyu kiremit renkli evde. Jacques'ın
evinde kısacası.
Maud o evi, o evde barınan Jacques'in ailesini
seviyordu. Senin evindi orası Philippe. Senin aiiendi
oradakiler. Belki de Maud senin için, seni çok sevdi¬
ği için o eve, o evdeki insanlara öylesine bağlanmış¬
t ı . Evin önünde uzanan ağaçlıklı, gölgelik yolda belki
iktidar çarkı 17/2
de senin koşuştuğunu gözlerinin önüne getiriyor, se¬
nin ilk kez o çınarları, o selviieri göreceğini aklından
g e ç i r i y o r d u . Arles kentinden her dönüşünde bana
oranın ö z e l l i k l e r i n i , görüntüsünü, koyu renkli yamaç¬
ları, akşam olurken kırmızıya çalan gökyüzünü uzun
uzadıya anlatıyordu. Oysa ben, ben sana bir ev, bir
barınak bile sağlıyamıyordum. Maud da biliyordu bu¬
nu.
Bundan yalnız üç ay önce, o yolda dolaştığım, o
çevrenin özellikleriyle, ufkuyla karşılaştığım zaman
anladım Maud'nun bunları düşünmüş olduğunu. Bir
erkek çocuk sahibi olmayı istemiş olmasını, daha aç*kcası,
seni benden istemiş olmasını düşünerek mut¬
luluk duydum. Bilinçli olarak istemişti bunu. Yaptı¬
ğını, olması gerektiği biçimde, bilinçli olarak yap¬
mıştı.
Maud'nun bu isteğinin nedenini vaktiyle anlama¬
lıydım. İkide birde «Philippe, Philippe!» diye t u t t u r u r ,
senin küçük adını tekrarlar, «bir oğlan çocuğu Marco,
ne çılgınlık değil mi?» derdi. Bu çılgınlıksa eğer, bu¬
nu îstiyerek yaptı. Kim bilir, belki de ben kör gibi
davrandım o zamanlar. Anlamak istemedim belki de.
Oysa, Maud'nun hiç bir şeyi raslantıya bırakmadığını
çok iyi biliyordum. Birdenbire karar v e r d i . Karar ver¬
di mi bir kez, o kararın beraberinde g e t i r d i ğ i t üm teh¬
likeleri göze almaktan hiç çekinmezdi. Bir süre Bar¬
selona'da, Ebru nehri cephesinde bulunmuştu. Cum¬
huriyetçi Barselona kentinin tam ortasında, kızıl Bar¬
selona'da, bir otomobilden ateş açmışlardı üzerine.
Sonra ezmeye çalışmışlardı Maud'yu aynı otomobille.
Başkaldırmanın en aşırı uçundaydı o sıralarda. Troçkist
kanattaki i h t i l â l c i l e r i n en aşırı uçundaydı. Baba
derdi Troçki'ye. Baba onları rahatsız ediyor. Baba on¬
ların huzurunu kaçırıyor. Peşine düştüler babanın der¬
d i . İspanya'dan döndüğünde Maud ile karşılaştığım
18
zaman gülüp duruyordu. Öfkesinden, güçlü olmasın¬
dan ötürü güldüğünü söylüyordu.
— Beni öldürmeye çalıştılar, Marco. diyordu.
Stalin'in ajanları herhalde. Ya da faşistler. Hepsi ay¬
nı bokun soyu diyordu. Ha bolşeviklerin Gepeu örgü¬
t ü , ha Gestapo, ha Ovra örgütü, hepsi bir, hepsi aynı
kapıya çıkar diyordu. Hepsi bizim ardımızdan koşu¬
yorlar. Hepsi bizi ele geçirmek tutkusunda. Yok ama,
boşuna çaba harcıyorlar. Babayı ele geçiremiyecekler
diye ekliyordu.
Oysa, bir gün, 1940 yılında, Maud'nun baba dediği
Troçki'yi vurdular. Meksika'da. Biliyorsundur
herhalde bu olayı. Maud'nun ona sarsılmaz bir güve¬
ni vardı.
—- Sen, f i k i r l e r i n gücünü anhyamazsm, derdi ba¬
na. Fikirler öldürülemez. Troçki'yi vururlar ama
onun f i k i r l e r i n i ortadan kaldıramazlar.
D i n l e r d im s ö y l e d i k l e r i n i . Ona inanmayı çok ister¬
dim. Arada sırada beni de peşinden sürüklediği ol¬
maz değildi. Öylesine tutkundu bazı f i k i r l e r e . Sözle¬
riyle, aşkıyla, bedeniyle etkisiz duruma sokmuştu
Jacgues'ı. Gerçekti bu. Oysa, Jacques ona ihanet et¬
mek amacıyla yanma yanaşmıştı. Bu amaçla sever gi¬
bi yapmış, sever gibi yapmakla da yetinmeyip, sev¬
mişti Maud'yu. Ama, gerçek amacı, onu severmiş
gibi yaparak yanma sokulmaktı başlangıçta, öyle
tasarlamışlardı işi bir yerlerde. Moskova'daki bir bü¬
roda öyle düşünmüşler, öyle uygun görmüşlerde Maud'nun
kalbini kazanan erkek, onun izinden gide-ek
Troçki'nin saklandığı yeri bulabilir diye hesaplamış¬
lardı. Jacques işte böylesi bir görevle, bu amaçla,
Maud'ya doğru yo! almaya başlamıştı. Fakat, işler
t e r s bir gelişme göstermiş, Maud, t e s l im olmaya zor¬
lamıştı Jacques'î. Adamın elindeki tüm silahları alı¬
v e r m i ş t i . Jacques, bunun üzerine, Arles'da o gölge-
19
îikli yolun dibinde bulunan, senin b i l d i ğ i n , büyüdüğün
o eve çekilmek zorunda kalmıştı.
Üç ay önce onun yaptığı tabloları gördüm. Be¬
yazları, sarıları, mavileri kullanmış çoğunlukla. Katı,
ama i ç t e n l i k l i resimlerdi t a b l o l a r ı . Dürüst erkek re¬
simleri tümü de. Belki biraz kuru, biraz ruhsuz tab¬
l o l a r d ı . Ama ne çıkar? Üç ay önce, oraya g i t t i ğ im
zaman bahçedeki taş kuyunun kenarına o t u r d u m . El¬
leri pantolonun ceplerinde, bekçi geldi d i k i l d i yanıbaşımda.
— İnsan bizim yaşımıza geldi mi, her şeyden
çabucak yoruluveriyor, dedi.
Haklısın gibisinden başımı salladım. Onu senin
hakkında konuşturdum.
— Sık sık burda kalırlar dedi. Philîppe'le madam
Daria diye ekledi. Madam Darîa çok sever bu evi de¬
d i . Biliyor musunuz, büyük bir röportaj yapmak için
oraya g i t t i ğ i zaman evlenmiş onunla. Beraber döndü¬
ler. Buralarda alacak kız mı yoktu sanki? Yusyuvar¬
lak, tombişce bir genç kadın madam Daria. Ama, çok
iyi insan. Çok çok iyi. Ruslar bizim ülkenin Akdeniz
bölgelerindeki insanlara benziyorlar...
Uzun süre anlattı durdu bekçi. Söylediklerine
dayanarak, senin yaşantını gözlerimin önüne getir¬
meye çalıştım. Sonra Paris'in yolunu t u t t u m . Yaşan¬
tımız, içinde bocaladığımız şu çağ., delilik t ü m ü . Tü¬
mü çılgınlık. Tümüyle çılgınca şeyler. Arabayı ağır
sürüyordum. Benim yaşımda, -gerçek bu,- her şey
yoruyor insanı. Düşünmek. Öte yandan, anımsamaya
çalışmak. Üstelik, araba sürmek. Az iş mi bunlar? Dur¬
mayı çok i s t e r d im bir y e r l e r d e . Arabadan inerek boy¬
lu boyunca çayırlara uzanmayı istedim. İçimi bir si¬
gara dumanıyla ısıtarak, şu çılgınca dönemlerde de¬
lidolu geçirdiğimiz şu çağda izlediğimiz y o l l a n tüm
ayrıntılarıyla gözden geçirmeyi, incelemeyi çok iste-
20
dim. Önce, kendi yaşantımı. Sonra Maud'nun izlediği
yolu. Jacques'ın serüvenini. Ferri'nin, A l a t r i ' n i n , Pralognan'ın,
daha başkalarının başlarından geçenleri
ayı ayrı incelemeyi çok istedim. Tüm bunların sonun¬
da da, senin a Rus kızıyla evlenip, müzeye dönmüş o
evde oturmanla sonuçlanıncaya dek neler olup bit¬
t i ğ i n i , hepsini, tüm ayrıntılarıyla gözlerimin önünden
geçirmeyi çok çok istedim.
Paris'e dönünce Elisabeth'le, karımla buluştum.
Ondan daha sonra söz edeceğim sana.
Benî görür görmez hemen sordu:
— Ne haber ressamdan Neyin nesi, Tanrı aşkı¬
na, şu Morin? Değerli bir ressam mı? O kadar yolu
bir o kadar da yorgunluğu göze almana değdi mi bari?
Bir sigara. Birkaç söz. Gelişigüzel. Onun bakış¬
larından, sorularından sıyrılmak. Her zamanki gibi.
Yine öyle yaptım. Koltuklardan birine yerleşip, diye¬
b i l i r im ki, günlerce oturdum. Yerimden kıpırdama¬
dan. Sessiz. Gözlerimin önünde, hayatını dayadığın
tablolar canlandı. Acaba Jacques seni nasıl anlatmış¬
tır? Acaba Maud'dan söz etmiş midir sana? Daha da
önemlisi, Maud'ya yanaşabilmek için onu elde ede¬
bilmek için kim bilir ne denli sabırlı davranmıştır. Onu
ele vermek, dilediklerini öğrenebilmek amacıyla kim
b i l i r ne denli kararlılık g ö s t e r m i ş t i r . Daha da sonra,
nasıl meydana çıkmıştır foyası Maud'nun gözleri
önünde. Nasıl kaçmıştır ondan bucak bucak. Sonra,
yine de Maud'nun sayesinde, nasıl huzura, tabloları¬
na kavuşmuştur, kim bilir. Ya o çocuk? Yani, sen
Philippe. Savaş başladığı zaman, Maud'nun getirip
ona bıraktığı sen, Philippe? Kim bilir?
— Çok sigara içiyorsun, diyordu Elisabeth.
Sıkıcı sorularla durmadan kafamı şişiriyordu Eli¬
sabeth. Durup dururken niçin Arles'a g i t t i ğ i m i öğren¬
mek istiyordu. Şimdi ise, birkaç ay kalmak üzere, ni-
21
çin Magliano'ya, bizimkilerin yanma gitmeye karar
verdiğimi merak ediyordu. Kaçamaklı cevaplar veri¬
yordum bu sorulara. Arada sırada Elisabeth'in bir
yere gitmesini koilayarak, sağa sola telefon ediyor,
senin k i m l i ğ i n i , kişiliğini Daria ile ne zaman evlendi¬
ğini nasıl yaşadığını, röportajlarını nasıl yaptığını,
nasıl geçindiğinizi öğrenmeye çalışıyordum. Seni
unutmak için yıllardan beri çaba harcamıştım. Her
gün biraz daha unutmayı başardığım da gerçekti.
Hatta varlığından bile şüphe etmeye başlamış, senin,
olsa olsa, Maud'nun dilinden düşmeyen birkaç söz¬
cükten öteye bir varlığın olamayacağına kendimi
inandırmaya koyulmuştum. Jacques sana benden söz
etmemiş olacağına göre ben de susmayı doğru bulu¬
yordum. Yaptığı tablolara benim adımı karıştıracak
değildi ya. Ben, onun gözünde, sıkıcı huzur kaçırıcı
bir insandan başka bir şey olamazdım. Belki de beni
anımsadığı zamanlar Maud ile yattığım aklına g e l i r d i .
Doğal olarak istemezdi böyle şeyleri gözlerinin önün¬
de canlandırmak. Dahası da var. Maud da benî sil¬
mişti defterinden. Olaylar bizi ayrı ayrı yönlere doğ¬
ru s ü r ü k l e m i ş t i . Jacoues'ın, yerine getirmesi gereken
önemli bir görevi vardı. Senin baban olmak. Senin
babanmış gibi davranmak. Maud ona bırakmıştı seni.
Bu olaylar o denli gerilerde kaldı, köprülerin altından
öyle sular aktı ki. şimdi artık öfkelenmiyorum bile
düşündükçe. Ölmüş duygularım, ö f k e m . Hırsım. Son¬
ra, Jacques da zayıflık g ö s t e r m e m i ş t i . Belirli ve ke¬
sin görevleri yüklenecek insandı. Doğru yolları izle¬
meyi yeğlerdi. İzlediği düz çizgiler eğer bir yerden
kırılacak, kopacak olursa, o zaman yoldan çıkar, sa¬
par, sapıtırdı. Seni kendi evinde y e t i ş t i r m i ş , Philippe
Morin yapmıştı. Susmak düşüyordu bana.
Dayanabildiğim sürece susmak.
Sonra, belirli bir yaş çatıp geliyor. Dikiliyor in-
22
sanın karşısına yaş engeli. O yaşın getirdiği solgun
ufuk görünüveriyor. Ölümü belirleyen, donuk, solgun
ufuk.
Rus cephesinde, karın, buzun içinde diz çökmek,
boyun eğmek zorunda kaldığımız, arkadaşlarımızdan
çoğu, o kapkara ufukların çizgisinden can vermek zo¬
runda kaldıkları zamanlar bile ben ölümü görmemiş¬
t i m . Aklımın ucundan bile geçmemişti ölüm. Oysa
ş i m d i , şuracıkta, tam karşımda duruyor. Elini uzatmış
bana, elimin üstüne koymuş gibi sanki. Alevler ara¬
sında tutuşup yanan kâğıt parçası gibi kıvrılıyor, büzülüyorum.
Magliano'yu, evimi, evdeki o kocaman, loş
salonu şimdi bir kez daha görmek istiyorum. Magliano'nun
sabah sislerini görmek, tozlu topraklı köy yol¬
larında bir kez daha yürümek istiyorum. Köylü kadın¬
ların şarkılarını dinlemek, yaz fırtınalarıyla inen yağ¬
murun altında durmak istiyorum. Çocukluğumda,
gençlik yıllarımda, üzerinde koştuğum o yolları, sık
sık gidip saklandığım, arabaların durduğu o hangar
gibi yeri, samanlığı bir kez daha olsun görmeyi dili¬
yorum. Oraları sana tanıtmak istiyorum. Beni ben
yapan ağaçları, oranın insanlarını, o toprakları gör¬
m e l i y im mutlaka.
Sana ihtiyacım var Philippe. Beni dinleyecek bir
erkek evlâda gereksinme duydum. Hayat bana daha
yakın, daha anlayışlı olsun istedim. Benim sona er¬
memle, hayatımın sona ermeyeceğinden emin olmak
istedim. O zaman aradım işte seni. Bu nedenle Arles
kentinin yolunu t u t t u m . Gölgelikli yolu, çevresinde
dört selvi yükselen taş kuyuyu buldum. Maud bana
sık sık bunlardan söz e t m i ş t i . Taraçayı gördüm. Jacques'ın
yaptığı tabloları da. Seni güçlü, sert bir erkek
olarak gözlerimin önünde canlandırdım. Ama, bir yan¬
dan da ufuk benden uzaklaşmaya başladı. Bulandı.
Bozbulanık bir renk aldı.
Seninle konuşmam gerekli oldu, Philippe.
23
2
Philippe, bir haftadan beri Magliano'dayım.
Elisabeth benî bu yolculuğu göze almaktan caydırmaya
çok çalıştı. Yol uzun dedi. Yaşını dikkate al
dedi. Yorgunluğu hesaba kat dedi. Bu arada, bir sürü
soru sordu.
— Ne oluyor sana birdenbire, dedi. Magliano'yu
hani aklından çıkarmıştın? Şimdi, nedeni var mı gitmenin?
diye d i r e t t i .
Onun bu tür sorularını cevaplarken sen benim
yanımdaydın Philippe. İçimde, kalbimdeydin. Bir¬
kaç sözcükle atlatmaya çalışıyordum Elisabeth'i.
— Magliano, diyordum. Evim diyordum. Belki de
yaşlandığım J e t t r a T y o r d u m T " r r daha gitmeye olanak
bulmayabilirim, diyordum.
Dik dik yüzüme baktı Elisabeth. Sonra, gözlükle¬
rini taktı ve elinde t u t t u ğ u kitabın üzerine kapandı.
— Ne yapayım, dedi. Canın nasıl isterse öyle
yap. Hayat sigortan var, değil mi, diye ekledi.
Kadınlar, sizi bırakıvermek, defterlerinden silivermek
için öylesine az eözcüğe gereksinme duyu¬
yorlar ki bazan. Neyse. Çıktım yola. Yol süresince
başka sözcükleri anımsadım durmadan. 1939'da tam
savaşın patlak vereceği günlerde Maud'nun söylediği
sözcükleri.
Onunla, Paris'te, büyük bulvarlarda, o zamanlar
çalıştığı gazeteye yakın bir kahvede buluşacaktık. Ora-
25
ya g i t t i ğ i m d e , Maud'nun benden önce geimiş, kaldırıma
y e r l e ş t i r i l m i ş iskemlelerden birine oturmuş olduğunu
görmüştüm. Yolun karşı yönünden o kaldırıma
doğru geçerken, bakışlarıyla beni kavradığım sez¬
m i ş t i m .
— Karar verdin mi? diye hemen sormuştu.
Sokak lambaları yanmıştı. Tatlı bir günün tatlı bir
akşamıydı. Barış içindeydi Paris. Uyuşturucu, uyuklatıcı
bir barış ortamı koskoca kenti sarıp sarmaiamıştı.
Belki de Münih konferansında olduğu gibi,
her şey son anda bir çözüme bağlanırdı. Hemen
herkes böyle bir gelişmeyi umuyordu. Bilmediğimiz,
tanımadığımız insanlar, Çek'ler, Polonyalılar, bizim
adımıza, benim adıma, katlanırlardı belki bazı hakla¬
rından vazgeçmeye.
— Karar verdin mi, diye tekrarladıydı Maud.
İtalyan uçakları Arnavutluğun başkenti Tiran'ı
bombalıyorlardı. Faşist basın, -Maud, «senin gazetelerin
» diyordu,- silahların başarısına alkış t u t u y
o r d u . İtalya'nın ele geçirdiği Arnavutluk toprakları
üzerinde kont Ciano, uçakla keşif gezintileri yapıyor¬
du. Ama ben, ben hâlâ umutluydum.
— Maud, biraz zaman bırak bana. Birdenbire na¬
sıl karar v e r e b i l i r i m ? Bazı şeyleri tüm olarak silmem,
unutmam gerekli. Bak bir kez, Magliano var. Orada¬
kiler var. En yakınlarım orada. Yaşamak gerek. Hem
sonra, ne biliyorsun şimdiden? Belki de, Münih'te
olduğu gibi, son dakikada barışı kurtarmak olanağı
doğar bakarsın...
Maud bir şey söylemediği için onu inandırdığımı
sanmıştım. İşte tam o sırada garsonu çağırdı. Sert
alkollü bir içki istedi. «Kırmızı bir Armagnac konyağı»
d e m i ş t i . İyi biliyorum.
— İçtiğim son alkollü içki, dedi. Sonra anlatırım
sana nedenini diye ekledi.
26
Kaldırımlarda dolaşan insanlara bakmaya başla¬
dı. Elini t u t t um Maud'nun. Bıraktı elini avucumun için¬
de. Barış umutlarından söz e t t im ona. Fakat, Maud,
birdenbire kalktı yerinden.
— Bana bir taksi çağır, dedi.
— Gazeteye gitmiyor musun diye sormuştum.
— Artık gazeteye gitmiyeceğim. Hiç gitmiyeceğim,
d e m i ş t i .
Kaldırımda birkaç adım yürüdü. Bir taksiyi dur¬
durdu. Bu ilişkinin sonu geldiğini, onu inandıra¬
madığımı, çok geç kaldığımı işte o anda anlamıştım,
i ç im kuşkuyla, korkuyla çalkalandı. Piave nehri cep¬
hesinde, süngüyle hücuma kalkmak gerektiği zaman¬
larda olduğu gibi tıpkı.
— Konuş, açıkla, bir şey söyle, dedim.
Uzaklaşmasını biraz geciktirmek için söylemiş¬
t im bunları. Onu biraz daha görebilmek için. Taksinin
yarı açık duran kapısından yararlanarak biraz daha gö¬
rebilmek için.
— Biliyorsun pek âlâ Marco, dedi. Ben kararımı
verdim. Üstelik, kararsızlık içinde bocalayan senin
adına da seçim yaptım, senin adına da karar verdim.
İstediğin de bu değil miydi?
Taksi hareket etmeden önce ekledi :
— Gebeyim Marco. Senden. Doğal olarak sen¬
den. Sakın bir şey yapmaya filan kalkışma.
Taksi uzaklaştı g i t t i . Yürüdüm sonra bütün gece
süresince ona telefon etmeye çalıştım. Telefonu çal¬
dı, çaldı. Açılmadı hiç. Boşuna uğraştım durdum. Sa¬
bah olur olmaz Maud'un kaldığı eve koştum. Kimse
yoktu evde.
— Hayır dedi kapıcı kadın. Matmazel Maud Kaufman'ı
sabahtan bu yana hiç görmedim. Bilirsiniz, ga¬
zeteciler çok gezerler.
Elçiliğe o sabah hayli geç geldim. Varenne soka-
27
ğında, servis kapısının önüne bir kamyonet yanaşmış
duruyordu. Elçiliğin bahçesine, çiçekli yolun kenarına
bir yığın, irili ufaklı sandık y e r l e ş t i r i l m i ş t i . Lanvoni
oralarda dolaşıyor, hamallara emirler veriyordu. Ba¬
na doğru g e l d i .
— Naldi, dedi. Bazı küçük sırlarımızı Roma'ya,
merkeze göndermeye karar v e r d i m . Okudun mu son
haberleri? Baksana, bizim kont Ciano, Tiran'ı uçakla
kendisi bombalamak istemiş. Önemli bir gelişmedir
bu. Bak bana Marco, eninde sonunda Fransızlar da
boyun eğmek zorunda kalacaklar.
Lanvoni her zamanki içtenlikli davranışları için¬
deydi. Ellerini beline koymuş, sandıkları taşıyan kapı¬
cılara, hamallara emirler yağdırıyordu.
— Dün geceden bu yana ambalaj yapmaktan ca¬
nımız çıktı. Kieist'ı gördüm dün. Führer onlara dünya¬
nın kaç bucak olduğunu gösterecek yakında. Dediydi
dersin. Unutma!
Maud'yu bulmalıydım mutlaka. Ülkemle ilişkile¬
rimi kesmeliydim. Maud'nun vermemi dilediği kararı
v e r m e l i y d i m . 1922'de kapkara bir çılgınlığa saplanıp
kalmıştı sevgili ülkem. Bir ara beni de çarkları ara¬
sına almıştı bu çılgınlık. Boğulur gibi olmuştum o
zamanlar. Kendimi kaybetmiştim. Faşizmdi bu çılgın¬
lık. Hitler de, faşizmin delişmen, çılgın, şımarık bir
piçiydi.
Lanvoni omzumdan tutmuş, beni bir kenara doğ¬
ru sürüklemeye başlamıştı.
— Bilirsin Naldi, senden ne denli memnun ol¬
duğumu b i l i r s i n . Fakat, yapabileceğim bir şey y o k t u ,
d e m i ş t i .
Hiç bir şey anlamamıştım bu sözlerinden. Ne
demek istediğini sormuştum.
— İçeri gir de müsteşarı gör, diye ekledi. O an-
28
latır sana. Hem kendisi anlatsın daha iyi. Öyle öyle.
Daha iyi kendisinin söylemesi.
Hemen g i r d im içeriye. Koşarak g e ç t im holü. Ne
oluyordu yine? Koşarken, kara gömlekli, göğsünün
sol tarafı madalya dolu olan başkavasa çarptım. Savaş
sakatıydı başkavas. Sol kolu, soi omuzu yoktu.
Dünyayı ona benzetmek istiyorlardı anlaşılan bizim
f a ş i s t l e r .
Müsteşar Provi arkadaşımdı. Habeşistan'da onun¬
la beraberdik. Yağmurlu gecelerde oturur, karşılıklı
içer, d e r t l e ş i r d i k .
. Odasının kapısını açar, açmaz, heyecanla :
— Savaş başladı mı? diye sormuştum. Ardından
da, «Bana ne görev düşüyor bakalım» demiştim.
— Hayır, hayır Marco, dedi. Savaş başlamadı
ş i m d i l i k .
Provi ayağa kalktı, odasının kapısını dikkatle ka¬
p a t t ı . Tedbirli olmakta yarar vardı. Her zaman, her
yerde biraz fazlaca meraklı kulaklar bir şeyler dinle¬
meye, bir şeyler kapmaya hazır o l a b i l i r l e r d i .
— Berlin savaşı kabul ediyor dedi. Hatta, isti¬
yorlar savaşı. Fakat, henüz her şey bitmiş, kopmuş,
umut kalmamış sayılmaz. Paris ve Londra Polonya ko¬
nusunda gerilemek kararında değiller. Ama kim bi¬
lir, belki bîr kurtuluş yolu bulunabilir. Gerçekte Ciano
da kuşkulu. Korkuyor bile. Hem inan bana, öteki de
öyle birdenbire kesin bir karar veremiyecektir.
Provi'nin, «öteki» dediği, aramızdaki konuşmalar¬
da hep böyle andığı M u s s o l i n i ' y d i . Her resmî daire¬
de, her büroda koGaman f o t o ğ r a f l a r ı asılı duran bizim
ünlü Duçe'mizdî. İleri fırlamış kocaman çenesiyle, saç¬
sız başıyla, elleri kavuşturulmuş pozunda, gözlen fo¬
t o ğ r a f t a n fırlayacakmış gibi dimdik bize bakan Mus¬
s o l i n i . i
29
— Bana vereceğin haber nedir? Söyle bakalım.
Provi iki adım i l e r l e d i:
— Çok üzgünüm senin için ama güven bana baş¬
ka çözüm yolu yok, dedi. Durumunu da biliyorum.
Biliyorum ama, elden bir şey gelmez ki.
Provi, büyükelçilikte, Maud'nun varlığından, Ma¬
ud ile ilişkilerimden haberli olan tek insandı.
— «Le Matin» gazetesinin Roma'daki muhabiri
M e t t r a bizim kont Ciano'nun hiç hoşuna gitmeyen bir
makale yazmış geçen gün. Çok kızmış bizimkiler.
Gerçeği istersen, Mettra'nm makalesinin öyle haysi¬
yet kırıcı bir yönü filan da yoktu ama ne yaparsın.
Biliyorsun, kont son zamanlarda çok alıngan kesildi.
En olağan e l e ş t i r i l e r e bile hoşgörü gösteremiyor. Bu
nedenle, makaleyi yazan Fransız gazetecisi Mettra'yı
İtalya'dan çıkmaya mecbur etmişler. Anladın mı şim¬
di? Olağan olarak, Fransız hükümeti de, bizlerden bi¬
rinin sınır dışı edilmesini istedi.
— Yani ne? Ben mi sınır dışı e d i l e c e ğ im Fran¬
sa'dan?
— Öyle dostum. Büyükelçiyle Lanvoni senin git¬
meni, kararlaştırdılar. Gerçeği istersen, senin Paris'te
bulunman için pek yeterli bir neden de yok hani.
Fransızlar, ne olursa, olsun bizimle i l i ş k i l e r i n i pek boz¬
mak istemedikleri için olacak, sınır dışı edilecek dip¬
lomatın seçimini bize bıraktılar. Şu sırada Almanlar¬
la başları dertte. Bizimle uğraşacak vakitleri bile
yok.
— Anladık ama, bula bula beni mi buldular bi¬
zimkiler?
— En geç yarın sabah Paris'ten yola çıkman ge¬
rekiyor Marco. Biraz sonra büyükelçi de görüşecek
seninle.
Provi biraz daha yaklaştı yanıma :
— Roma'da kahramanlar gibi karşılanacaksın.
30
Kont Ciano seni yanında alıkoymak istiyecektir. Başa¬
rılı ve alçakgönüllü insanlardan hoşlanır, b i l i r s i n.
Büyükelçi çok anlayışlı, çok nazik'davrandı.
— Değerli Marco, diye söze başladı. Her şeyden,
önce, bekâr bir insansınız. Üstelik, tam anlamıyla dip¬
lomat da sayılmazsınız. Paris'le Roma arasında bir
tatsızlık çıkmasını hiç istemediğim şu günlerde sizin
burdan ayrılmanız diplomatik bir olay gibi yorumlan¬
maz. Dahası da var. Tam anlamıyla profesyonel bir ga¬
zeteci de sayılmadığınız için Fransayı terketmeniz,
bizimkilerin kovdukları Fransız gazetecisi Mettra
olayına bir karşılık, bir misilleme olarak da ele alın¬
mayacaktır. Bu nedenlerle en uygunu sizsiniz, dedi.
Büyükelçi bunları söyledikten sonra gülümser,
ama gerçekte pek umursamaz bir davranışla yerinden
kalktı.
— Tam ilkbaharda Roma'ya dönmüş olacaksınız.
İlkbahar Roma'da çok güzeldir, diye ekledi. Aynı fi¬
kirde değil misiniz yoksa? Dilerseniz, önce Venedik
bölgesine uğrarsınız. Magliano'da ailenizin yanına gi¬
der, biraz dinlenirsiniz. Kont Ciano bu olayın sessiz
sedasız geçmesini özellikle istiyor. On gün sonra Roma'ya
gider ve yeni görevinizin ne olacağını öğrenir¬
siniz.
Beni pek koruyormuş, korumak istiyormuş gibi
bir havada, kapıya kadar geldi.
— Talihli insansınız, dedi. Venedik bölgesinde
ilkbaharı görmek, sonra aynı tatlı günlerde Romaya ge¬
çerek oranın da baharına yetişmek. Dedim ya, talih¬
lisiniz dostum. Bilirsiniz, ünlü sözdür, kişi kasırgaya
yakalandı mı, en iyisi evinde olmasıdır, derler. Hem
sonra bekârsınız da. Ardınızda genç ve güzel kadınları
bırakmak zorunda olsanız bile, pek o kadar önemli
sayılmaz, değil mi? Bekâr olduktan sonra, İtalya'da
genç ve güzel kadın kıtlığı mı var? Yolunuz açık ol-
3t
sun dostum. Nasıl olsa günün birinde tekrar görüşü¬
rüz.
Ayrıldım ordan. Beni, büyükelçiyi, hepimizi kıs¬
kıvrak yakalamış, gırtlağımıza basıyordu Rejim. Hepi¬
miz Rejimin elinde birer kukla kesilmiştik. Korkuyor¬
duk. Hepimizin içinde bir kuşku vardı. İş işten geçmiş¬
ti artık. Çok geç olmuştu. Maud'yu kaybetmiştim. Gi¬
derek, seni de kaybetmiş oluyordum Philippe.
Hemen o akşam, trenle yola çıktım. Yanımda
büyükelçilik görevlilerinden biriyle bir müfettiş var¬
dı. M ü f e t t i ş , Modane'ye kadar gelecek, orada inecek¬
ti trenden. Durmadan sigara içen bir adamdı. Çok ko¬
nuşuyordu.
— İki Latin ülkesinin birbirine savaş açması ah¬
makça bir iş olur diyordu. Fransızlarla İtalyanlar, hiç
kuşkum yok, rahatça anlaşabilirler. Ama, Almanlar baş¬
ka. Çok başkadır Almanlar. Yanılmıyorsam, siz birkaç
kez Berlin'de bulunmuşsunuz? Öyle değil mi?
Biliyordu demek Berlin'de bulunduğumu. Söyle¬
d i k l e r i n i dikkatle dinlemeye başladı. Anlamsız, ola¬
ğan gibi görünen sözlerinin ardında birtakım teklif¬
ler taşıyordu. Bazı ilginç açıklamalar yapıyordu adam
dolaylı dolambaçlı yollardan.
— Bazı insanlar, bilirsiniz, belirli ve katı bir
politikanın değişmesinde etkili olabilirler, diyordu.
Kendi ülkelerinin çıkarını gözeterek etkili olabilirler
diye ekliyordu.
Ne diyebilirdim? Adamın dolambaçlı t e k l i f i n i ka¬
bul mu edecektim? Red mi yoksa? Bir bakış, bir tek
söz bu alanda yeterli o l a b i l i r d i .
— Roma'da dostlarımız var diye sürdürdü söz¬
l e r i n i . Hepsi de ünlü faşistler, hepsi, inanın bana, va¬
tansever kişiler bay Naldi. Hepsi savaşa girmemize
karşı çıkıyorlar. Tıpkı sizin gibi onlar da Almanları çok
32
iyi biliyor. Çok iyi tanıyorlar. Von VVirth'i, karısı İngrid'i
tanıyorsunuz değil mi?
Çok konuşan adamın tehlikeli olduğunu hemen
•.avradım. O andan başlamak üzere, müfettişin söyle¬
diklerini artık hiç dinlememek için çaba harcamaya
koyuldum. Maud'yu kaybetmiştim ben. Maud'yu kayo
e t t i k t e n , sonra, şimdi de her an kuşku ve korkunun
sınırları içinde bocalayan, ölümle sık sık karşılaşan,
şantajla karşı karşıya bırakılan, soluk soluğa yaşayan
bir ajan bir muhbir olmayı göze alamazdım. Çoğu kez
Berlin'de, Paris'te, hatta Habeşistan'da görmüştüm
ç i f t taraflı oynayan o insanları. Size hemen ellerini
uzatırlardı. Önemli bir haber v e r i r l e r d i . Pek dikkati
çekmeyen bir barda hemen yanınıza sokuluverir tüm
b i l d i k l e r i n i sayıp dökmeye başlarlardı. Söyledikleri
şeyler hemen hiç değişmezdi. «Burada, herkesin içinde
sizinle konuşmak öylesine tehlikeli ki» diye baş¬
larlardı. «Bundan böyle, bana pek güvenmeyin sakın!
Hayatım t e h l i k e d e ! Artık dayanamıyacağım!» gibisin¬
den sözler e d e r l e r d i .
Böyle demelerine rağmen, bakardınız, birkaç gün
sonra yine ortaya çıkarlar yine peşinize düşer yine
konuşurlaıdı sizinle. Paris'teyken onları Opera meyda¬
nının yanındaki bir barda görürdüm. Nedense, hep ma¬
vimtırak bir ışıklandırma dikkati çekerdi o tür barlarda.
İnsanın gözüne uzun bacaklı kadınlar çarpardı. Uzun
bacaklı kadınlar sanki aynı alkol kadehinin önünde,
uzun taburelerin üstünde yıllardır oturuyorlarmış gibi
gelirdi insana. O barda, i k i l i , belki de üçlü çalışan,
Bernard adında pis bir ajanla buluşur, konuşurdum.
Para uğruna her şeyi göze alan, alkolik, rezilce alış¬
kanlıkları bulunan, Paris'in banliyö semtlerindeki her¬
gele takımıyla düşüp kalkan, iğrenç bir herifti Ber¬
nard. Bir yandan polisin hesabına çalışıyor, öte yan¬
dan da ajanlık hatta gerekirse, para varsa eğer pezeiktidar
çarkı 33/3
verildik ediyordu. Paris'e ilk g e l d i ğ im günlerde Lanvoni
söz etmişti ondan bana.
— Bu hergeleyle sen ilişki kur Naldi, d e m i ş t i .
Herif öylesine kalleş, öylesine rezil ki, benim, onunla
buluşmam, konuşmam pek yakışık almaz. Hem sonra
sen, sen tam anlamıyla diplomat sayılmazsın. Çürü¬
müş bir herif o Bernard dedikleri it. Göreceksin nasıl
olsa. Fakat ilginç y ö n l e r i , ilgiye değer bazı bilgileri de
yok değil.
Görmüştüm Bernard'ı. Herifte tam bir alkolik
suratı vardı. Yüzünün çizgileri çökmüştü. Kayganmış
gibi duran pembe cildi dikkati çekiyordu. Sesi incecik,
s i p s i v r i y d i . Tüm cinsi sapıklar gibi. Daha ilk buluş¬
mamızda, ağzımdan laf almak sevdasına kapılmış.
«Demek Berlin'den geliyorsunuz, öyle mi?» dedikten
sonra durmadan konuşmuştu.
— Ne kent değil mi Berlin? Çılgınlık, vurup kır¬
ma, şiddet hareketleri sanki o kentin en olağan özel¬
likleri gibi yerleşmiş havasına. Öyle değil mi sayın
Sinyor? Hitler acaba en yakın arkadaşlarını niçin öl¬
d ü r t t ü dersiniz? Düşünüyorum da zaman zaman, Hh>
ler'de biraz Yahudi kanı bulunduğuna inanacağım ge¬
liyor. Ne başarılı, ne etkili bir örgüt değil miydi o Sal¬
dırı Birlikleri? Yok, yok, damarlarında biraz Yahudi
kanı akmayan insan, öyle kolay kolay, o mükemmel
l i k te bir örgüt kuramaz. Ahlâk filan da vız geliyoı
adamlara.. Laf aramızda, size bîr şey söyliyeyim mi
devlet adamlarını kadınlar rezil ediyorlar çoğu kez
Öyle öyle. Kadınlar çürütüyorlar devlet adamlarını
Genç ve güzel oğlanlar d e ğ i l . Hem sonra, siz de bilir
siniz ya, batı uygarlığı, bizim uygarlığımız, oldum ola
sı bir kulamparalar uygarlığıdır. Eski Atina'yı düşün
senize bir kez. Öyle değil mi?
Bıkıp usanmadan anlattıklarını dinlemek zorun
daydım. Söylediği saçmalıkların arasmdan bir ayıkla
34
ma yaparak, işe yarar bazı bilgileri büyükelçiliğe ilet¬
mekti görevim. Bir yandan konuşur öte yandan kafayı
ç e k e r d i . İçtiklerinin parasını, doğal olarak, ben öder¬
dim. Arada sırada barda oturan kadınlardan b i r i , pem¬
be bir gölge gibi uzanırdı bana doğru. Elimle geri çe¬
v i r i r d im kadım. Gider, bardaki yerini alırdı yeniden.
Bernard, o pis herif, bize Paris'teki durum üzerine
tek tük bilgiler v e r i r d i . Kokuşmuşluğuna, rezilliğine
rağmen, Bernard'ın Paris'te girip çıkmadığı yer yok¬
t u . Herkesin bildiği kadarıyla, Bernard, Fransız içiş¬
leri bakanının özel kalem müdürünün gözdesiydi. Da¬
ha açıkçası, onunla yaşıyordu. Lanvoni, bu nedenle
onu tutuyor, onun söylediklerini ayıklıyarak, Fransa'da
içişleri bakanlığı çevrelerinin neler tasarladıklarını
öğrenmiş oluyordu.
Gerçekte, Maud'nun varlığından bana ilk kez
Bernard söz e t m i ş t i . Bir yığın kadının adı arasında
Maud'nun adı g e ç m i ş t i .
— Komünistler şimdilik kuşku uyandırmıyorlar.
Bakan olacaklar yakında demişti.
Güiümsemişti pis pis bunları anlatırken.
— Uslanıyor komünistler yavaş yavaş diyordu
Fakat, fakat diye sürdürüyordu sözlerini, Troçkist'-
ler var. Troçkist çevrelerde t am bir kaynaşma, tam bir
başıboşluk göze çarpıyor şu günlerde. Bizimkiler ger¬
çekte onlardan çekiniyorlar. Bir kıvılcım yeter işlerin
alevlenmesi için. Bir küçücük kıvılcım. Kim olursa ol¬
sun, Nazilerle, Faşistlerle, hatta Gepeu'cularia bile,
çıkarları gereği, işbirliği yapmaktan geri kalmıyorlar
Troçkistler. Tam bir anarşi içindeler. Hepsi de Yahudi.
Hepsi de aşırı uçlarda. Herkesin sık sık adını andığı
şu kadın gazeteci Maud Kaufman'a bakın. Tam anla¬
mıyla aşırı bir zihniyetin t e m s i l c i s i , hatta elebaşısı
o Yahudi kadın.
35
İyice içmişti o gün Bernard. Barın yanında dikilen
o biçim kadınlardan birinin beline sarılmıştı.
— Aşırı fiian falan ama, orospu tam tuzağa düşt
ü . Sen misin dediler Maud'ya Troçkist olan! Al sana
gibisinden, karının peşine Kcmintern'e bağlı, katının
katısı bir Moskova ajanını takıverdiler. Ne yapsa beğenirsiniz
orospu? Tutup o ajan herifle evlenmez mi?
Budala karı. Ne olacak!
Bernard'ın, beline sarıldığı kadın öne doğru eğildiği
için, bembeyaz, ağır memeleri, yağlı cildi görü¬
nüyordu. Adam t u t t u , o biçim kadını birdenbire iti¬
v e r d i . Sırıttı sonra.
— Kadın işte dedi. Kadın bu! Ne işe yarar bir
kadın?
Biraz sonra tekrar ciddileşiyor, yine konuşuyor¬
du :
— Herif, karısını kullanarak Troçki'nin izini bu¬
lacağını umuyor. Kim bilir, bulur belki de. Tatlı iş de¬
ğil mi, kurtların b i r b i r l e r i n i yemelerini izlemek? O
budala Maud Kaufman da herife vurgun.
Bernard, arada sırada gürültülü bir biçimde gülü¬
yordu. Sonra, durup dururken .
— Siz de bekârsınız, değil mi? dedi. Tıpkı benim
gibi.
Pek başka bir şey söylemedi. Sessizlik içinde
bir süre içtik. Ben artık Bernard'ın mutlaka değine¬
ceği o değişmeyen konuya değinmesini bekliyordum.
Sonunda duramadı. Başladı :
— Bay Lanvoni'yi göreceksiniz, değil mi? Lüt¬
fen söyleyin ona, ilginç haberleri elde etmek gitgide
pahalı bir iş olmaya başladı. Hem sonra, hergelelerin
hepsi de peşimde. Anlarsınız ya. Bir bakıma gözaltın¬
da tutuyorlar beni. İzliyorlar puştlar. Tehlike çoğaldı
sizin anîıyacağınız. Bu nedenie, ödemeleri bundan
36
böyle peşin yapmanız gerekiyor. Söyleyin lütfen sayın
bay Lanvonî'ye...
İçkilerin ücretini ödedikten sonra masanın üstüne
bîr deste kâğıt para bırakıyor, kalkıyordum. Bernard
telâşla paraları ceplerine tıkıştırıyordu. Aradan birkaç
hafta geçince, annemin eski arkadaşlarından olan Venedikli
bir kadının evinde Maud Kaufman'la karşılaştım.
1920'lerde, bir Fransız, annemin eski arkadaşı de¬
d i ğ im kadını kıskanç kocasından ayırmış, evlenmişti
onunla. Sonra neden oldu, nasıl oldu bilinmez, Fran¬
sız birkaç hafta içinde ayrılmıştı ondan da. Kadın bir
işler çevirmiş, Paris'te kalmayı başarmış, Montparnasse'da
bir resim galerisi açmıştı. Onun evinde otur¬
muş, doğal olarak Venedik'ten, Venedik bölgesinin
özelliklerinden, annemden, bölgedeki pirinç tarlala¬
rından, çamurlu sulardan sulara vuran bulutlardan,
fidanları yerlere kadar yatıran rüzgârdan, çıplak ba¬
caklarıyla pirinç tarlalarında çalışan işçi kadınlardan,
çalışırken ağızlarından düşürmedikleri geleneksel şar¬
kılardan söz ediyorduk. O sırada, kısacık saçları, dim¬
dik ve sert davranışlarıyla içeriye Maud Kaufman gir¬
di.
— Emilia, Emilia, dedi heyecanla. Nereye koydun
Jacques'm tablolarını? Yoksa sakladın mı onları?
Ortaya çıkarmadın değil mi? Seni alçak seni! Sezmiş¬
t im ben onun resimlerinden hoşlanmadığını.
Emilia cevap verdi:
— Deli misin sen Maud? Dün g i t t i o tablolar. Sa¬
tıldı hepsi.
Maud aynı heyecanla sevindi. Kadının boynuna
sarıldı. İşte tam o sırada beni gördü. Alnına düşen kı¬
sa saçlarını eliyle i t i v e r d i.
Emilia beni göstererek :
— Bir diplomat, dedi.
37
— Yok canım diye atıldım. Dipiomat sayılmam
ben. Olsa oîsa, gazeteci sayılırım.
Emilia hemen e k l e d i :
— Senin anlıyacağm, resmî bir gazetecidir Mar¬
co Naldi.
Maud, damdan düşercesine, patavatsız, soruyu
patlattı :
— Faşist misiniz?
Cevap vermeme Emilia engel oldu.
— • Maud şekerim, Tanrı âşkına, başlama yine!
Marco, benim çok sevdiğim, çok eski bir arkadaşımın
oğludur. Görmeliydin annesini. Venedikliydi. Dünya gü¬
zeli bir kadındı.
Maud sordu :
— Paris'e yeni mi geldiniz?
Eldivenleriyle oynuyor, yüzüme pek bakmıyordu.
— Berlin'den geldim buraya. Birkaç yıl g e ç i r d im
Almanya'da. Daha önceleri Afrika'daydım. Ondan ön¬
ce İtalya'da. Savaşa katılmıştım. Venedikliyim. Çok
gezerim.
— Peki, Almanya'daki durum üzerine neler dü¬
şünüyorsunuz?
Düşündüklerimi yüksek sesle herkesin içinde
söylememeyi yıllardan bu yana öğrenmekteydim.
Yine Emilia atıldı :
— Maud Kaufman gazetecidir. Amerikalı, şey
yani Fransızdır. Neyse işte. Onun gibi bir şey, Ama
ailesi hâlâ Almanya'da.
Emilia Maud'nun saldırganca davranışlarını ba¬
ğışlatmak istermiş gibi bir havayla konuşuyordu.
— Marco, ressam Jacques Morin'i bilirsin her¬
halde. Maud onun karısı. İyi satılıyor Marin'in tablo¬
ları. Yıldızı parlıyor. Bak haberin olsun, Maud ateş
gibi kadındır. Yanardağ gibi. İçi içine sığmaz, Kocası,
ise, suskundur çoğunluk. Sessiz bir kaya gibi.
38
«Orospu ne yapsa beğenirsin? Tuttu o ajan he-
"ifle evlendi!» demişti Bernard,
Maud tekrar atıldı. Emilia'ya:
— Hiç bir şeyden anladığın yok senin, diyiverdi.
Sonra bana döndü :
— Söyleyin bakalım. Anlatmıyacak mısınız Al¬
manya'yı?
— Ne desem bilmem ki? Neresinden başlasam?
1934'te giriştikleri büyük «temizlik» kampanyasında
oradaydım. Birbirlerini boğazladılar durup dururken.
Partinin en gözde adamlarından bazılarını öldürdüler.
Bu arada, ünlü Saldırı Birliklerinin ileri gelenlerini de.
Bazı generalleri, sözde cinsi sapıktırlar diye, eşleri¬
nin, çocuklarının önünde öldürdüler. Politika bu! Ne
yaparsınız! Şimdi düzenleri yerli yerinde. Çıt çıkmı¬
yor.
Maud karşımda dikilmiş, kıpırdanmadan duruyor¬
du. Ağzını pek açmadan, dudaklarını oynatmadan ko¬
nuştu :
— Hiç kimseye yararı olmayan insanlardan nef¬
ret ederim. Güzel konuşan baylardan, nazik terbiyeli
maymun gibi davranan sayın baylardan, diplomatlardan
iğrenirim. Düşünün biraz. Kafanızı çalıştırın da düşü¬
nün. Yığınlarla insanı boğazlıyorlar günümüzde. Ka¬
sap gibi kesiyor, öldürüyorlar. İşte İspanya'da olup
bitenler. Milyonlarca insanın kaderi Berlin'e bağlı.
Olacak şey mi bu? Sizin kaderiniz de oraya bağlı.
Oyle öyle. Sizinki de.
Emilia durmadan:
— Maud, Maud, diye kadının sözlerini kesmeye
çalışıyordu. Marco'nun elinden ne gelir? Biliyorsun,
İtalyan'dır, Marco. Bir arkadaşımın oğlu.
Maud :
— Haklısın, dedi. Ne yapabilir ki! Haklısın!
39
Genç kadın sonra bir kahkaha a t t ı . Durdu birden¬
bire. C i d d i l e ş t i . Sordu :
— Şey Emilia, Jacques'ın satılan tabloları için
d i y e c e k t i m . İstersen yarın sabah da uğrayabilirim.
Olur mu?
Beni başıyla şöyle bir selâmladı ve çıkıp g i t t i .
Maud, bu kadındı işte. Kaybetmiştim izini.
1939 yılı Nisan ayında beni Maud'dan ayıran tren¬
de durmadan konuşuyordu müfettiş. Kompartımanın
içi sigara, dumanıyla dolmuştu.
— Güvenemezsiniz Nazilere. Naldi, diyordu. Von
VVirth'i anımsamaya çalışın. Prusyalıydı. Alman silah¬
lı kuvvetlerinin kurucularından biri, hatta en önde ge¬
leniydi. Düşünün bir kez, yeni Almanya'nın güçlü bir
orduya sahip olabilmesi için ondan daha çok çaba
harcayan bir başka asker gösterebilir misiniz? Uzun
söze ne gerek var Naldi. Berlin'deydiniz siz. Von
VVirth'in karısını, İngrid von VVirth'i yakından tanıyor¬
dunuz. Bu koskoca generali, evinin kapısı önünde, ka¬
rısının gözleri önünde nasıl öldürdüklerini biliyorsu¬
nuz. Eğer gerekli görürlerse, Mussolini'yi ya da çı¬
karları g e r e k t i r i r s e , diyelim ki sizi de öldürmezler mi
sanıyorsunuz? Germen'dir bu herifler Naldi. Yani, bar¬
bardır Almanlar. Gözü dönmüş barbarlardır demek isti¬
yorum.
Konuşuyordu m ü f e t t i ş . Maud, kim bilir, belki de
Arles'daki eve gitmiş olabilirdi o sıralarda. Bir süre
orada rahat eder, saklanırdı. Fakat, savaş patlak ve¬
recek oiursa, onu orada da bırakmazlar, peşine düşer¬
l e r d i . Ya Amerika'ya ya da Meksika gibi uzak bir ül¬
keye gitmesinde yarar o l a b i l i r d i . Savaş mikrobu he¬
nüz ulaşmamıştı o ülkelere. Sonra bir şey daha vardı
önemli olan. Karnında benden bir çocuk taşıyordu."
Doğuracağı çocuk mutlaka oğlan olacaktı. Belki de
40
hiç bir şey olmasa bile. Bundan ötürü biraz dikkatli
davranırdı.
M ü f e t t i ş hâlâ hızını alamamıştı. Konuşuyordu.
— Hitler'in en yakın arkadaşlarını öldürmesin¬
den sonra Mussolini'nin Napoli'de verdiği söylevi bi¬
liyorsunuzdur herhalde. Ne demişti Duçe Napoli'de?
Almanlar, germen ırkından gelme bu insan sürüleri
henüz yazıyı bile bilmezlerken, bizlerin Latinierin,
Vergîiius gibi şairlerimiz vardı, demişti. Bana kalırsa,
Duçe, bu sözleriyle her şeyi açıklamıştı Napoli'de.
Miissollni başkadır. Müthiş adamdır o.
Ne yapmalıydım acaba? Müfettişin artık açıktan
açığa belli ettiği gibi ajan olmayı, muhbir olmayı mı
kabul etmeliydim? Alçalmaya evet mi demeliydim?
Böyle bîr şeyi kabul etsem bile, Maud'yu yeniden el¬
de edemezdim ki. İyi tanıyordum onu. Güçlü kadındı.
Her şeye, dilediği anda, kesinlikle son verebilecek
kadar güçlüydü. İlişkilerini bıçakla kesermişcesine
kesebiliyordu. Gerekirse, sözlerini g ü l ü ş l e r i n i , kahka¬
halarım şıp diye yarıda bırakabiliyordu. Hemen değişiveriyordu
bir anda.
Raslantılar sonra... Tarih. Tarih bugün onu ben¬
den uzaklaştırıyordu. Onu yeniden elde edebilmek
için artık bedenime bile güvenemezdim. Tüm olarak
k a y b e t m i ş t im Maud'yu.
— Ne de olsa diplomatsınız, içyüzünü bilirsiniz
olayların, diyordu m ü f e t t i ş .
Daha açıkçası, sabırsızlık işaretleri gösteriyordu.
Benim susmam karşısında bir kez daha şansını dene¬
yecekti anlaşılan.
— Bilirsiniz pekâlâ, bazan tek insan bile etkili
olabilir, diye sözlerini sürdürüyordu. Duçe'nin yakın
çevresinde bulunanlar ona pek yararlı olamıyorlar.
İşte bu nedenle, bu amaçla, bazı dostlar, bizimle sıkı
i ş b i r l i ğ i yapabilecek kimseler araştırıyoruz.
41i
Bu gidişle galiba her şeyi açık seçik söyiiyeeek,
düpedüz t e k l i f t e bulunacaktı. Bir çizgiden sonra f i k i r lerin
artık yeterli olamıyacağmı çok iyi b i l i y o r d u . Oysa
bizler, Jacques Morin'le bir bakıma aynı görüşte
olanlar, düşler kurduğumuz, Rus ihtilâlinin umut anlamına
geldiği yıllarda, 1920'lerde, faşizmin de ihtilâle
benzediği yıllarda, safça davranışlarımızla bir şeyler
umudediyorduk faşizmden. Eylemi filan aklımıza ge¬
t i r m e d e n , düşlerimizle, f i k i r l e r i m i z l e yetiniyorduk.
Bir gün Maud bana şöyle d e m i ş t i :
— Jacques'ı anlamaya çalışmalısın. Düşünsene
bir kez. Jacques bana ihanet e t m i ş t i . Bana ihanet et¬
mek, benimle evlenmek, yalan söylemek, içtenlikliymiş
gibi davranmakla görevliydi. Bunun için göze al¬
mıştı bazı fedakârlıkları. Jacques'a ötekiler g i b i , her¬
hangi bir ajanmış gibi bakamazsın.
Ne var ki f i k i r l e r yavaş yavaş çürümeye yüz tutmuştu.
Tam zamanında elini eteğini çekmişti Jacques
bu tür karanlık işlerden. Geriye kala kala, para peşin¬
de, altın avı peşinde koşanlar kalmıştı.
— Doğal olarak, diye konuşuyordu hâlâ bay mü¬
f e t t i ş . . . Doğal olarak, güvenebilirsiniz bize.. Güven¬
melisiniz. Dostlarımızı hiç unutmayız üstelik...
Olacak gibi değildi artık.
— Çok rica ederim, izin veriniz de biraz uyuya¬
yım, dedim.
Kısacası, satmadım kendimi.
Tren Modano'ya geldiği zaman, özür dileyerek,
gülerek elimi sıktı.
— Ne yaparsınız, dedi, meslek bu! Oyunun kuralları
böyle. Hoş, siz de, tıpkı benim g i b i , sırasında
oyunun kurallarını uyguluyorsunuz ya! Neyse! Dene¬
mek zorundaydım sizi! Bağışlayın. Bazan oltaya yaka¬
lanan balıklar olmuyor değil hani.
Dışarda hava buz gibiydi. Tren artık Torino'ya
42
doğru yol alıyordu. Daha şimdiden vagonlara ünifor¬
malılar doluşmaya başlamıştı. Kara gömlekli" faşist mi¬
litanları jandarmalar, askerler, gümrükçüler, çizmele¬
r i n i , altları kabara çivili botlarını isteksiz isteksiz sü¬
rüklüyorlar, kendi aralarında durmadan çene çalıyor¬
lardı. İçlerinden biri kompartımanın kapısını açtı. Çiz¬
melerinin topuklarını vurarak, küstahça bir davranış¬
la, bana bakmaya başladı dik dik. Pasaportumu uzat¬
tım. Hemen değişti t u t u m u . Nazikleşti.
— Özür d i l e r im sayın sinyor Naldi, dedi.
Söylediğine göre, benim hakkımda özel emirler
almışlardı. Kompartımanın kapısına bir nöbetçi yerleş¬
t i r e c e ğ i n i , hiç bir biçimde rahatsız edilmemem gerek¬
t i ğ i n i b i l d i r d i . Selâm v e r d i . Bir ara duraklayan tren
tekrar ilerlemeye başlamıştı. O küçük İtalyan istas¬
yonundan bir yığın yeni yolcu binmişti. Çoğu subaydı
yeni binenlerin. Aralarında jandarmalar, Alpini dedik¬
l e r i , dağ b i r l i k l e r i n e bağlı askerler de vardı. Bu so¬
nuncuların kasketlerinin tepesine birer tüy i l i ş t i r i l¬
m i ş t i . Ellerinde silahları bulunan bu genç üniformalı¬
ların pek çoğu kendilerini Tarih sanıyorlardı. «Yirmin¬
ci yüzyıl faşizmin yüzyılı olacak» demişti Duçe. Tren
biraz sonra bir küçük istasyonda daha durdu. Kocaman
bir afiş dikkati çekiyordu duvarlarda. Credere, Ubbfdere,
Combattere, yazılıydı afişin üstünde. «İnanmak,
itaat etmek, savaşmak.» Bunlar o sıralarda İtalya'da
kutsal sayılan sözlerdi. İncilin yerine geçiyordu. Bu
topraklar benim kendi ülkemdi. Ülkemin bu duruma
gelmesine ben de yardımcı olmamış sayılmazdım.
Torino'daki görevliler bana gösterişsiz ama ol¬
dukça içtenlikli bîr karşılama töreni düzenlemişlerdi.
Bu amaçla, bakanlıktan Manacorda, Roma'dan buraya
özel olarak g e l m i ş t i . Bir ara koluma girerek şunları
söyledi :
— Kont Ciano bana Torino'ya kadar git, Naldi'yi
43
karşıla, dedi. Söyie ona, unutmadım kendisini. Değe¬
rini biliyorum Naldi'nin gitsin dilerse eğer, on gün
kadar evinde kalsın. Canı çekerse, daha da çok kalabi¬
lir sonra Roma'ya gelsin beni görsün, dedi.
Manacorda Torino garında peronun tam orta¬
sında durmuştu. Arkasında hepsi kara gömlekli, par¬
ti İleri gelenleri vardı. Daha da arkadan, çok saygısı
davranışlar içinde bir jandarma subayı İzliyordu biz¬
l e r i . Gelip geçenler perondaki yolcular dikkatle bakı¬
yorlardı bizlere. Bakışlarının ardından, alay e t t i k l e r i n i ,
içlerinden iyi şeyler geçirmediklerini hatta biraz da
kuşkulu olduklarını seziyordum.
Manacorda tekrar sokuldu bana hecelerin üstü¬
ne basa basa şunları söyledi :
— Kont Ciano'nun bana söylediklerini aynen tek¬
rar! lyacağı m ş i m d i . Dinle dikkatle. Kont dedi ki, söy¬
le Naldi'ye dedi, yaklaşan önemli günlerde ona oura¬
da çok ihtiyacımız olacak. Dışişleri bakanlığında, biz¬
ler, diplomatik savaşın ilk hatlarındayız dedi.
Bunlar gerçekten Ciano'nun söyledikleri olma¬
lıydı. Böyle konuşurdu Ciano. Olayların önemini her
zaman biraz abartır, parlak, büyük sözler kullanmayı
severdi. Pek iyiliksevermiş gibi davranışlara bayılır¬
dı. Yapacak bir şey y o k t u . Alışkındım bu üslûba. Mesle¬
ğimin gereğiydi buna alışkın olmam. Ne d i y e b i l i r d i m ?
Olur dedim, doğal olarak. Boyun eğdim.
— Kont'a t e ş e k k ü r l e r i m i , heyecanımı bildir, de¬
dim.
Manacorda gülümsüyordu. Önemliydi onun göre¬
v i . Dışişleri bakanı kont Ciano, Mussolini'nin damadı
ünlü kont, Manacorda'mn aracılığıyla, bana direktif
i l e t i y o r d u . Manacorda'ya vermişti bu elçilik görevini.
Manacorda da bundan ötürü olacak, böbürleniyordu.
— Paris'ten böyle birdenbire ayrılman herhalde
kolay olmamıştır, dedi. Senin gibi genç, bekâr bir dip-
44
lomat için zor iş... Kim bilir kaç tane genç ve güze!
kadının kalbini kırmışsmdır...
Hâlâ kolumu tutuyor, hatta hafifçe sıkıyordu.
— Bakanlıkta herkes senden söz ediyor, diye
ekledi. Berlin'de neler yaptığını anlatıyor herkes' bir¬
birine. Kont Ciano da, galiba bu nedenle seviyor se¬
ni. Seninle kendisi arasında bazı benzerlikler buluyor
olmalı. Biliyorsun değil mi, Kontun yıldızı gitgide par¬
lıyor. Her konudan anlıyor, girmediği çevre yok.
Yine gereksiz sözler, palavralar, yatak öyküleri,
çapkınlık gösterileri çevresine giriyordum. Artık
işin yoksa, dinle bakalım bu tür öyküleri diyordum
İçimden. Roma. Roma kentinin durgun gibi duran su¬
l a r ı . . . Susuyordum. Manacorda yine başladı.
— Ne o Marco? diye sordu. Yoksa, artık suskun
bir adam mı oldun? Ne oldu sana böyle? Hadi canım,
hadi, şimdi de kalkıp, Paris gibi bir kentte çapkınlık
f i l an etmedim diyemezsin ya..'.
— Paris hafif kadınlarla, sosyete kadınlarıyla do¬
lu, dedim. Ciddi sayılacak türden bir ilişkim olmadı
diye kesip atmak istedim.
Öteki yine susmadı.
— Berlin seni çok etkilemiş olmalı, dedi. Anlı¬
yorum öyle olmasını. Haklısın. Hem de çok haklısın.
Ne kadındı o İngrid von Wirth değil mi? Geçen gün
Roma'da Ferri'ye rastladım. Ingrid'den ve senden söz
etti uzun uzadıya. Biliyor musun Naldi, senin Berlin'¬
deki serüvenlerin başlıbaşma bir roman oldu çıktı.
Herkesin dilinde. Tüm genç ataşeler, İngrid von VVirth
gibi bir kadını düşlüyorlar. Ne oldu sonra İngrid? Haoerin
var mı ne olduğundan?
— Galiba'Isveç'teymiş.
Sınırdaki son Alman karakolunu geçtikten sonra
airkaç yüz metre ilerde bırakmıştım i n g r i d ' i . Danimar¬
ka topraklarıydı orası. Carlo, otomobili ormanın yanın-
45
da. han gibi bir yapının önünde durdurmuştu. Haziran
gecesi, pırıl pırıl aydınlıktı hemen hemen. İngrid elle¬
rimi tutuyordu. Sabah olunca Almanya'ya Berlin'e er¬
kenden dönmüştüm. Gestapo beni orada yakalamıştı.
Her şeyi öğrenmişlerdi. Her şeyi çok iyi b i l i y o r l a r d ı.
Manacorda benimle geldi, trene bindi. Kompar¬
tımana yerleşmeme yardım e t t i .
— Dostum, dedi. Bağışla beni. Trenin hareketini
pek bekliyemiyeceğim. Dün gece Büyük Otei'in ba¬
rında Torino'nun en güzel kadınını keşfettim. Nasıl
bir güzellik, nasıl bir çekicilik! Hiç sorma! Anlatamam!
Naldi, inan bana, ancak bir Torino'lu kadın o den¬
li güzel olabilir. Alımlı. Havalı. Bir görmeliydin. An¬
larsın ya! Hadi Allaha ısmarladık. Kızmazsın değ: ! mi
t r e n i n kalkışını beklemediğim için? Roma'da görüşe¬
ceğiz nasıl olsa! Yakında. Yolun açık olsun Naldi.
Unutmuştum bile Ferri'yi. Arkadaşların hemen
hemen tümünü unutmuştum. Manacorda'yı. A n t o n e t t i ' -
y i . Bitmeyen dedikodularını, anlattıkları çapkınlık öy¬
k ü l e r i n i . Hepsini unutmuştum. Kont Ciano'yu nasıl
ablukaya almış olduklarını. Onun çevresini nasıl sar¬
dıklarını unutmuştum. Nasıl, ikide birde, kahkahalarla
güldüklerini unutmuştum. Tenis p a r t i l e r i n i , golf oyun¬
larını, bakanlığın hareketli ortamını unutmuş gitmiş¬
t i m . Habeşistan... sonra Berlin... sonra Paris... Her
şeye rağmen Lanvoni'ye rağmen, oraları başkaydı.
İtalyan değildi onları. Yaband ülkelerdi. İtalya değildi.
Afrika'daki o gencecik kadınlar. Ayak bileklerinde bile¬
zikler sallanan Afrikalı gencecik bakireleri, oralarda
Avrupalı erkeklere armağan ediyorlardı. Ya öteki ka¬
dınlar? Öteki kadınlar, önce İngrid von VVirth'ti. Ber¬
lin'de, Neu-Babelsberg'deki kocaman evin tavan ara¬
sındaki stüdyoda, yastıkların üzerine boylu boyunca
uzanmış, yatardık Ingrid'Ie. Sonra Paris, Maud dahe
46
sonra. Maud i!e ö ğ r e n m i ş t im yaşamayı. Her şeyi. Bi¬
raz ayrılmıştım ondan. İzini kaybetmiştim Maud'nun.
Manacorda'yı selâmladım. Tren hareket e t t i . Torino'nun
içinden geçtik. Baktım bu kente. Yapılarına,
nehire, kemerli kaldırımlarına baktım. Bu asık s ü r a t l i ,
içine kapanık, kendini beğenmiş kenti izledim vagonun
penceresinden. Biraz sonra Lombardiya'nın sislerine
dalıverdik. Islak ovalardan geçtik. Denize doğru inmeye
başladı tren. Venedik. Burada aktarma yapmam,
tren değiştirmem gerekliydi. Saatlarca bekledim. İs¬
tasyonda yine kara gömlekli faşist militanları çoğun¬
luktaydı. Caka satarak geziniyorlardı. İçlerinden bir
kaçı benî İzlemekle görevliydiler. Gelip selâm çakı¬
y o r l a r d ı . Çizmelerinin topuklarını şaklatarak karşımda
d i k i l i y o r l a r d ı . Üniformalı insandan geçilmiyordu Vene¬
dik garında. Bir savaş kokusu sinmişti çevreye. Bîr
ölüm kokusu sanki. Maud da öylesi uzaklardaydı ki.
Bu insanlarla, bu olaylarla, bugünlerin ortamıyla, ge¬
çerli olan çılgınlık havasıyla Maud'nun arasında öyle¬
sine erişilmez bağdaşmaz uzaklıklar vardı k i . . . Dışiş¬
leri bakanı kont Ciano, onun benzerleri, t a k l i t ç i l e r i ,
dalkavukları, Mussolini, Hitler, yoluma çıkan tüm in¬
sanlar, tanıdığım kişilerin tümü. Alçaklıklarını, bakış¬
larındaki sinsiliği çok iyi b i l d i ğ im tüm bu yaratıklar.
Başkalarının, milyonlarca insanın kaderini ellerinde
tutan bu herifler. Hepimizin adına karar verecek olan
bu hergele sürüsü. Maud öylesine uzaklardaydı kî.
Oğlumla b i r l i k t e .
Uyumuşum biraz. Düş görmüş olmalıyım. Tozlu,
bembeyaz bir y o l d u . Küçük g ö l c ü k l e r i n , pirinç tarlala¬
rının, sular altında kalmış çayırların ortasından ge¬
çen, yüksekçe bembeyaz tozlu bir y o l . Magliano'nun
yolu. Çiftliğe kadar uzanan çocukluğumun yolu. Çı¬
nar ağaçlarını görüyordum. Giulîa'yı görüyordum bi¬
s i k l e t i n i n üstünde. Biraz sonra kanalın üstündeki kü-
47
çük köprüyü geçecek, babasının, elmaları yığmak yap¬
tığı yerin yanında beni bekleyecekti. Giulia'nm ardın¬
dan g i d e c e k t i m . Elmaların suyunun çıkartıldığı, genel¬
likle kimsenin uğramadığı hangar gibi o yüksek tavan¬
l ı yere girecektik. Giulia, eskisi gibi, boyuna «Marco,
dikkat et elmalara basma» diyecekti. Vız geliyordu
oysa bana elmalar. Giulia'yı seviyordum. Elmaların
t a t l ı , bayıltıcı, insanın başını döndüren kokusu yayıl¬
mış olacaktı çevreye. Elmaların hem tatlı hem ekşimt
r a k kokuları arasında öpüyordum Giulia'yı. Düş görü¬
yormuşum meğerse.
Bir gürültü oldu. Bir milis askeri yine. Başında
Alman biçimi kasketi. Önümde d i k i l i y o r d u . Duçe bir¬
kaç ay önce kararlaştırmıştı bu askerlerin Almanlarmkine
benzer kasket g i y m e l e r i n i .
— Sayın sinyor, Naldi, geldik, dedi.
Ne çabuk gelmiştik. Hiç kimse beklemiyordu be¬
ni burada. Birkaç saat d i l e d i ğ im gibi dolaşabilecek¬
t i m . Büyük kanalın suları, baktım, akıyordu, çamurlu,
çamurlu. Yeşilimsi. «Deniz yükseldi yine. Pis bir de¬
niz. Bu yıl kanala yine kum doldurdu deniz» diyordu
bir gondolcu. Konuşuyordu. Yerinden hiç bir, şeyin
kımıldamadığını, hareketsiz, donmuş gibi, ölmüş gi¬
bi duran Venedik'te, yağ gibi kayıyor, süzülüyorduk
çamurlu, yeşilimsi suların üstünde. Hiç bir şey değiş¬
m e m i ş t i . Oysa... oysa bir ömür geçmişti hemen he¬
men. Benim ömrümdü geçen. Geçmekte olan. Mer¬
merler biraz daha oyulmuş, mermerlerin üstündeki
kabartmalar biraz daha erimeye yüz t u t m u ş t u . Ama
Büyük Kanal eskiden ne idiyse yine oydu. Yerli ye¬
rinde duruyordu Venedik. Hareketsiz. Denizin ve çü¬
rümüş suların acımtırak kokusu yayılmıştı çevreye.
Hep aynı koku. Büyük Kanalda dolaşan motorlu tek¬
nelerden, gürültüden kaçmak, uzaklaşmak için, San
Cassiano'nun önünde indim gondoldan. Daracık sokak-
48
larda kimseler yoktu. Kediler koşuşuyordu. Kırmızı
tuğladan yapılmış duvarların dibine yığdıkları çöpler
ıslak topraktan çıkmış kötü otlar gibi duruyordu. Ten¬
ha sokaklarda, arada sırada, bir pencereden ötekine
bir sesleniş duyuluyordu. Küçük, daracık sokakların
tümü Kanala ulaşıyordu mutlaka. 1917 yılının güz yağ¬
murları altında dolaşmıştım bu sokaklarda. O tarih¬
lerde, çevre t ı k l ım tıklım askerle, göçmenlerle başıboş
dolaşan f a r e l e r l e doluydu. Kaç kez g e z i n m i ş t im bu so¬
kaklarda. Kaç kez. Kolay kolay ayrılamıyordum o za¬
manlar Venedik'ten. Büyük Kanalın yanındaki bir so¬
kakta oturuyorduk. Kapıdan içeriye girince, loş sahan¬
lıkta, hamam böcekleri dolaşırdı. Kapkara. Mermerîerin
üzerinde dolaşırken ürkütücü bir çıtırtı yapardı
hamam böcekleri. Hele gece bastı mı, karanlık oldu
mu, hamamböceklerinin sayısı daha da artardı. Islak
ıslaktı kara böcekler. Ayaklarının duvarda nasıl kay¬
dığını izlerdim uzun uzadıya. Korkuturlardı berii çoğu
kez. Bizimkiler, yerdeki taşlara, duvarlara gaz döke¬
rek bunlarla başa çıkmaya çalışırlardı. Ne yaparlarsa
yapsınlar boşunaydı. Yine çıkardı kara hamam böcek¬
l e r i . Kanalların kapkara suları gibi, yayılırlardı yer¬
deki taşlara, duvarlara. Daha sonra ayrıldık. Taşındık
Venedik'ten. Magliano'ya yerleştik. Venedik uzak de¬
ğildi Magliano'ya. Arada sırada, hava çok açık olduğu
zamanlar, Magliano'dan bakınca, ufukta kiliselerin
k u b b e l e r i , çan kuleleri, pembe ya da beyazımsı yapı¬
lar görünürdü. Ufkumda Venedik b e l i r i r d i .
1938 yılının Ekim ayında, Münih olayından kısa
bir süre sonra, Maud'yu Paris'ten birkaç gün için ay¬
rılmaya ikna e d e b i l m i ş t i m . İkimiz, ayrı ayrı yönlerden
yola çıkarak Venedik'te, San Cassiano'nun yanıbaşındaki
küçük taş köprünün üstünde buluşmuştuk. Yağ¬
mur altındaki Venedik'te t a t l ı , huzurlu birkaç gün ge¬
ç i r m i ş t i k . Mevsim pek elverişli d e ğ i l d i . A d r i y a t i k ' t en
sktidar çarkı 49/4
kopan, acı, soğuk rüzgârlar kenti kasıp .kavurmaya
başlamıştı. Büyük Kanaldan hayli uzakta, Fondamente
delle Zattere adlı, sakin, sesiz bir semtte bir oda ki¬
ralamıştık, küçük bir bahçeye bakıyordu odamız. He¬
men hemen hiç çıkmamıştık odamızdan. Yalnız, San
Marco meydanında biraz dolaşmış, Lîdo'dan San Pietro'ya
kadar g i t m i ş t i k . Kıyıya vuran kocaman dalga¬
lardan çok korkmuştu Maud. Bu kısa gezmelerden
sonra hemen dönerdik odamıza. Pek iyi becerememekle
beraber, şöminede odun yakardım. İslak odun¬
lar iyi yanmaz, şömine durmadan t ü t e r d i . Sonra kü¬
çük bir alev görünürdü odunların üstünden. Dünya
yeniden kurulmuş gibi olurdu. Yanyana uzanır saatlarca
konuşurduk. Gece olduğunun, karanlık bastığı¬
nın bile farkına varmazdık. Pansiyoncu kadın sessizli¬
ğimizden kuşkulanır, gelir kapıya vurur.
— Sinyora, sinyora, diye bağırırdı.
O zaman aklımız başımıza gelirdi. Yemek salo¬
nuna inerdik çabucak. Daha sonra, odadaki şömineyi
yeniden t u t u ş t u r u r d u m . Gece için. Gece yine konu¬
şurduk. Bedenlerimiz de konuşurlardı gece. Yaşantımı¬
zı anlatırdık birbirimize. Anılarımızı birbirine karıştı¬
rırdık. Bu da aşktı bizim için. Venedik beni, nedense,
konuşmaya iterdi sanki. Yaşantımın en önemli bir
bölümü, 1917 yılı güz mevsiminde Venedîkte başla¬
mıştı. Yaralı asker dolu yük vagonları Maghera'ya ge¬
lir dururdu. Yaralılardan bazıları Venedik'e gitmek
için izin alırlardı.
— Çamura, kana bulanmış bu adamların arasın¬
da babamı aradım Maud. Anlıyor musun? İnliyorlardı
yaralılar. Üstelik, bardaktan boşanan yağmurun al¬
tında, ıslak sıçana dönmüşlerdi. Yaralarının üstündeki
sargı bezleri kim bilir kaç gündür d e ğ i ş t i r i l m e m i ş , sim¬
siyah olmuştu.
Venedik'te günler boyu Maud beni d i n l e m i ş t i.
50
Ben de onun anlattıklarını. Maud'ya, askere alındığım
zaman, benimle Venedik'e kadar gelen Giulia'dan da
söz etmiştim. 1917 yılı güz aylarında.
— Avusturyalılar buralara kadar ilerlememeliydiler.
Pek de uzakta sayılmazlardı. Piave nehrinin öte
tarafına kadar gelmiş, dayanmışlardı. Ne olursa olsun,
Venedik'i ele geçirmemeliydiler.
Daha sonraları, Zucchelli sarayının camlı taraçasmda
Münih'te yaralanmış olan yüzbaşı Goering'le
karşılaşmıştım. Morfin kullananlara özgü bir biçimde
parlayan gözleriyle bana bakıyordu. Daha sonra da,
Dandolo sarayında, Elsa Missînî'yle başımdan geçen¬
leri açıklamıştım.
— Senin aniıyacağın, önce köylü kızlarıyla baş¬
ladım. Prenseslere sıra geldi. Derken İngrid von
VVirth. Şimdi de Maud Kaufman diyordum.
Maud içtenlikle gülüyor, saçlarımı karıştırıyor¬
du.
— Ne müthiş bir çağda yaşıyoruz, diyordu. Ne
müthiş bir çağ!
Biraz sonra c i d d i i e ş i v e r l y o r d u .
— Nereye gidiyoruz Marco? diyordu. Nereye
gidiyoruz? Kanlı olaylar patlak verecek! Başladı bile
kanlı çatışmalar.
Kuşkularına ben de katılıyordum. 1934 yılı hazi¬
ran ayında, Hitler Venedik'e geldiği zaman, onun ya¬
nındaydım. Mussolini orada tehdit dolu bir söylev
v e r m i ş t i . Genç faşistler Duçe'nin kaldığı sarayın ka¬
pısını kırıp içeri g i r m i ş l e r d i , öpmek için ünlü şefle-
-ini. Çılgınlık Venedik kentine de bulaşmıştı. Bir-
<aç gün sonra Münih'e döndük. Hitler'le b i r l i k t e .
Saldırı Birliklerindekî eski arkadaşlarını boğazlattıydı
= . hrer. Cinayetlere g i r i ş t i y d i . Uzun bıçaklar gecesi
-iye anılan cinayetlere. Gerçekte tıpkı Maud gibi
düşünüyordum. Çevremdeki insanlarda da kuşku,
51
hatta korku yaygınlaşmaya başlamıştı. Çok geçme¬
den Venedik'ten Paris'e döndüm. Birkaç gün sonra
Maud ile orada buluşmuştuk.
Beni görür görmez Paris'te,
— Marco, bir erkek çocuğumuz olsa, demişti.
Ardından hemen eklemişti:
— Geleceğe güvenimiz olduğunu, yaşıyacağımızı
kanıtlamak için Marco. Başka bir şey için de¬
ğ i l !
Sarılmıştım Maud'ya. Ensesini öpmüştüm tekrar
tekrar. Venedik'te geçirdiğimiz bir hafta, huzurlu bir
hafta sonunda, tüm olarak anlaşmıştık Maud ile. Bir¬
birimizi tüm olarak tanımıştık. Yaşadığımız süre bo¬
yunca birbirimizi seveceğimizi anlamıştık. Kesinlik¬
le. O sırada benim bir şey söylemediğimi görünce
hemen atılmıştı.
— Bir erkek çocuk, Marco! Adını Philippe koyar¬
dık. Philippe Naldi! Düşün bir kez Marco! Ne çılgın¬
lık olurdu, değii mi? Bir faşist baba ile t r o ç k i s t bir
kadının, çocuğu! Düşün bir kez!
Maud'nun gülüşü bana da geçmişti. İkimiz, ko¬
münistlerin «troçko-faşist» dedikleri türden bir çift
olmuştuk. Tam bir vodvildi bu. Dakikalarca güldük
durduk, İçtik sonra. Tarih bizi avucunun içine aldı
birbirimize tüm olarak yaklaştırdı.
1939 nisanında, Maud'yu kaybettiğim sırada
Mussolini'nin uçakları Tiran'ı bombalarken, tekraı
gördüm Venedik'i. Zaman geçti aradan, bir kez daha
1943 ocak ayında yine Venedik'teydim. O kez Venedik
taş kesilmiş, ölmüştü sanki. O kez buzlar ve ölüm ül
kesinden, Rusyadan dönüyordum. O sıralarda kalbin
kaskatı kesilmiş donmuştu sanki. Rusya'da Doı
nehri kıyılarında kurulmuş sehpalarda salkım saçal
sallanan köylüler hâlâ gözlerimin önündeydi. Vene
dik karlar altındaydı. Taş kesilmiş kalbim, kinle, nef
52
retle doluydu. Kont Giano'yu delibozuk kayınpederi
Duçe'yi o zaman elime geçirsem, ikisini de öldürür¬
düm gözümü kırpmadan.
Sonunda ikisi de öldüler. Birbirlerini temizle¬
diler bir bakıma. Yakışıklı kont Ciano kayınpederi
tarafından ölüme mahkûm edildi. San Procolo kalesi¬
nin atış poligonunda gözlerini bağladılar kontun, diz
çöktürüp o t u r t t u l a r, kurşuna dizdiler. Milano'daki bir
alanda, ayaklarından ipe çekilmiş Duçe'yi de gördüm.
Maud «Ne müthiş bir çağda yaşıyoruz Marco!» derdi
her zaman.
Bir haftadan beri Magliano'dayım Philippe. Ne
müthiş bir çağ değil mi? Bunu anlamak için senin
yaşantına, otuz yılına bakmak, benim ihtiyarlığımı in¬
celemek, yeter de artar bile. Başladığım bu yazıya
bakmak, sıraladığım isimleri, Giulia'yı, A l a t r i ' y i , Ferr
i ' y i , Pralognan'ı, Bernard'ı, Manacorda'yı, İngrid'i,
Ciano'yu anımsamak yeter de artar. Bazan, avuçla¬
rımı sıktığım zaman, elimin arasında Somali çölleri¬
nin sıcak kumları varmış gibi geliyor. Çoğu kez de
Rusya'daki karların soğukluğu içimi t i t r e t i y o r . O müt¬
hiş soğuklarda, Rusya'da insanı tatlı bir uykunun na¬
sıl sardığını anımsıyorum. Fakat, içimde şimdi duy¬
duğum soğukluk artık kar soğukluğu değil, ilk belir¬
t i l e r i görünen ölümün soğukluğu olmalı.
Ne müthiş bir çağ! Sen hayattasın Philippe. Yaşıyorsun.
Eşin Daria ise, bir zamanlar Jacques ile Maud'nun,
uğrunda başka başka yönlerden çatıştıkları
ülkenin insanı. O ülkede ben de, bir hiç uğruna, yı¬
ğınlarla arkadaşımı bıraktım.
Tüm bir ömür geçiveriyor. Her şey yerinden oy¬
nuyor, değişiyor, ama bana bazen hiç bir şey değiş¬
memiş, hiç bir şey yerinden oynamamış gibi geliyor.
53
Magliano'ya gitmek için bir kez daha Venedik'ten
g e ç t i m . Hemen herkes şimdi tutmuş, Venedik ölecek,
Venedik batacak sulara diyor. Batar belki. Ben, ora¬
sını eskisine benzer bir havada buldum. Değişen faz¬
la bir şey görmedim pek. Birkaç saray kapanmış. Ba¬
zı duvarlardaki kabartmalar yok olmuş. Bazı yapı¬
ların sütunları, çürük dişler g i b i , dökülmeye başlamış.
O kadar yılda bu kadarcık d e ğ i ş i k l i k önemli sayılmaz.
Şimdi burada Magliano'da, tüm bunları sana ka¬
ra renkli tahta bir masanın üzerinde yazıyorum. Bu
masada yıllardan bu yana yazı yazanların kollarının
izi var. Oturduğum oda da hemen hiç değişmemiş.
Her zamanki gibi loş, yarı karanlık. Venedik'e giden,
ekspres yoldan geçen o t o m o b i l l e r i n seslerini hafifçe
duyuyorum. Geldiğim ilk gün bu gürültünün bana en¬
gel olacağını rahatça düşünemiyeceğimi, huzurla
yazı yazamıyacağımı sanmıştım. Aradan bir gün ge¬
çince alıştım. O kadar ki, şimdi otomobillerin sesi,
beni Venedik'teki evde dolaşan o kapkara hamam bö¬
c e k l e r i n in sesi kadar bile etkilemiyor. Yaşantım.
Tüm yaşantım çok az olaydan oluşmuşmuş gibi geli¬
yor.
Ç i f t l i ğ i n bahçesine bakan penceremden, dün sa¬
bah elinde bisikletiyle koşan bir genç kız gördüm.
Kız koştu koştu, sonunda atladı bisikletinin üstüne.
Eliyle selâm verdi. Gölcüklerin arasından uzanan yük¬
sekçe tozlu yoldan ilerleyerek küçük köprüyü geçti.
Giulia ile buluştuğumuz zaman duyduğum elma ko¬
kuları geldi burnuma. Dünkü küçük kız ç i f t l i k kâhya¬
sının kızı Carla i d i .
Senin hayatın Carla'nın, Daria'nın hayatı zama¬
nın tek ölçüleri oluyor benim için. Sen benim oğiumsun
Philippe. Ben ise öleceğim bugün yarın. Oyunun
kuralı böyle. Hiç üzülmeden katlanıyorum oyunun ku¬
ralına. Yalnız, bırak da sana anlatayım her şeyi. Öfke-
54
-n; sana miras olarak aktarayım. Çölün kumlarını, o
buzları, o karları, o savaşları, o insan y ü z l e r i n i , yaptır
ım yanlışlıkları, hayatımı kıskıvrak yakalayan sıkışt
ı r a n şu çağı anlatayım sana. Tümünü mirasım ola-
'ak bırakayım.
55
BİRİNCİ BÖLÜM
G I U L İ A
3
Günler boyu durmadan yağan yağmur, dondurucu
soğuk odunları şişirir, elmaları çürütürdü. Ç i f t l i ğ in
oiraz ötesindeki kulübeye gelinceye kadar Giulia sı¬
rılsıklam ıslanır, orada buluştuğumuz zaman saçla-
-mm örgülerini çözerdi. Ben, suyu çektiği için ağırla¬
şan ceketimin içinde t i t r e r d i m . Giulia korkardı. Ya¬
nından uzaklaşmam için başıyla beni itmeye çalışırdı.
Aldırmazdım, Giulia'nın ıslak saçlarını avuçlarımın
içine alır karıştırır dururdum.
— Babam bizi burada yakalarsa öldürecek, derz\.
Hem de önce seni sonra beni öldürecek, diye eklerdi.
Uzaklardan, Venedik yolu üzerinden cepheye
doğru ilerleyen kamyonlar çukurlara batıp çıkarken
<enara sular f ı ş k ı r t ı r d ı . Motorların homurtusunu du¬
bardık çoğunlukla.
Giulia bir elmayı dişler ya da tarladan kopardığı
mısır yapraklarını çiğnerdi. Bir yandan beni itmeye
çalışır, öte yandan da ellerini göğsümün üstünden
ayırmazdı.
— Biliyor musun, yemin ettirdi bana bir daha
seni görmemem için. Öldürecekmiş seni. «Alır av
tüfeğimi gelirim oraya. O küçük kızgın horozu yere
sererim önce» dedi. «Cepheye gidip Avusturyalı öl¬
dürmek kadar isabetli bîr iş olur onun leşini sermek»
dedi. Sonra, başka ne dedi biliyor musun. «O seninle
59
evlenmez» dedi. «Toprakların hepsi onun malı» dedi.
«Senin meteliğin bile yok» dedi. Bunları söyledi işte,
Yemin ettirdi bana bir daha seninle buluşmıyacağım
diye.
— Peki, sen ne dedin? Yemin ettin mi?
— Ettim, e t t i m .
1917 güzünün ekim ayı sonuydu. Ya da kasımın
ilk g ü n l e r i . Giulia vardı o günlerde. Giulia. Dinmeyer
yağmurun yanısıra, hem gündüzleri hem de geceler
Doğu'dan gelen top sesleri duyulurdu. Avusturyalıla¬
rın cepheyi yardıkları söylentisi dolaşırdı çevrede
Venedik yolunda askeri kamyonlar kafile halinde sa¬
bahtan akşama kadar ilerler dururdu ağır ağır.
— Ne dersin, düşman askerleri buraya kada1
g e l i r l e r mi acaba?
Kadınlar korkarlardı. Fakat, Giulia aldırmaz, ala;
ederdi onlarla. Avusturyalılarla Almanlar eski düş
manlardı. Yaşlılar hâlâ anlatıp dururlardı eski düş
inanların vaktiyle neler yaptıklarını.
— Yemin ettin demek?
— Ettim ama ayağımı yerden kaldırıp e t t i m .
Yanıma sokulurdu sonra. Soğuğu, yağmuru unu
t u r d u k . Kulübedeki saman yığınlarının üstüne uza
nırdık. İkide birde,
— Marco, elmalara dikkat et, derdi.
Saatlar geçerdi kulübede. Yağmur damda takı
takır sesler çıkartırdı. Akşam olmadan çevreye si
ç ö k e r d i . Sisin inmesiyle birlikte sesler örtülür, ya
nız uzaklardan, Doğu kesiminden, ateş eden topları
gürültüsü boğuk boğuk gelmeye başlardı.
— Giulia derdim, büyüdüğüm zaman seninle e\
leneceğime yemin etsem, inanır mısın bana? O ZE
man kabul eder misin?..
— İnanmam diye cevap v e r i r d i . Yemin ederke
ben görmeden ayağını kaldırırsın mutlaka.
60
— Kaldırmam. Gözlerinin önünde yemin ederim.
Bakarsın sen.
— Dört yıl var daha büyümene. Dört yıla kadar
unutur gidersin beni.
— Olsun, ben yine de yemin edeyim bir kez.
O zaman Giulia elini ağzıma dayar, yağmur ve
toprak kokan bir elmayı d i ş l e r i m i n arasına sıkıştırıv
e r i r d i .
— Yemin etme Marco, derdi. Yemin uğursuzluk
g e t i r i r . Her şeyi olacağına bırak. • Geleceğe güvenim
var benim.
Yağmura, ikimizi de gözetleyen annelerimize,
savaşa ve soğuğa rağmen, her gün buluşurduk kulü¬
bede Giulia île. Ondan ayrılır ayrılmaz ertesi günkü
buluşmamızı düşünmeye başlardım. Islak elini nasıl
ağzıma dayıyacağını düşünürdüm. Kalınlaşmaya baş¬
layan sesini, utangaçlık gösterilerini düşünürdüm.
Bir gün yine onunla kulübedeyken annemin acı acı
seslendiğini duydum.
— Marco, Marco! diye bağırıyordu.
Yaşlı, kuşkulu, dehşete kapılmış bir sesti bu.
Yanımda duran Giulia titremeye başlamıştı. Uzaktan
duyulan top sesleri gök gürlüyormuş gibi sürüp gidi¬
yordu.
— Babam, demiştim. Babama bir şey oldu!
Bir gün Venedik'te, Lido plajında birdenbire bir
kasırga çıktığı zaman annem tıpkı böyle bağırmıştı
yine. Hiç beklenmedik bir anda fırtına patlak verdiği
zaman, babam, tek başına yüzmek için denize açıl¬
mıştı. Şiddetle esen rüzgâr bir anda plajdaki şemsi¬
yeleri devirmiş, tenteleri koparmıştı iplerinden. İşte
o zaman annem, biraz önceki sesiyle, «Aldo, Aldo!»
diye haykırmaya başlamıştı. Babam o sırada, kıyıya
vuran köpüklü dalgaların arasından koşarak çıka gel¬
m i ş t i . Bize doğru sallıyordu elini.
6t
— Marco Marco! diye sesleniyordu hâlâ annem
Yağmurun altında, onunkisi seslenmek de değil
ulumak gibi bir şeydi. Avazı çıktığı kadar bağırıyor
du. Plajdaki aynı sesti. Aynı umutsuz haykırış. Üs
telik, bu kez babam yeşilimtrak sulardan çıkmıyor
du. Giulia ile yanyana, koşmaya başladık. Koşarkeı
çamurlarda ayağım kaymış, düşmüştüm. Üstüm ba
şım çamura batmıştı.
Giulia da, iki adım arkamdan, annemin sesiniı
yankısı gibi,
— Marco, Marco! diye inliyordu.
Yolun tam ortasında karşıdan annemin gelmekti
olduğunu görmüştüm. Başı açıktı. Kollarını göğsü
nün üstünde tutuyordu. Avuçlarını yumruk yapmışt
Siyah bir atkı koymuştu omuzlarının üstüne. Belliye
bu kez babamın beyaz köpüklerin arasından çıkage
miyeceği. İlerde, ç i f t l i k yapısının tam önünde, kalı
kaputunun yakalarım dimdik kaldırmış bir subay, bi
otomobilin yanında, sanki yağmur yağmıyormuş, ıs
lanmıyormuş gibi dimdik duruyor, sigara içiyordı
Benim yaklaşışımı izliyordu. Biraz sonra koşmakta
vazgeçtim. Hızlı hızlı yürümeye başladım. Annerr
kollarımın arasına aldım. Titriyordu kadın. Sımsıkı SE
rıîdım ona. Titremeleri bana da geçti.
Otomobilin yanında duran, yağmurun altında s
gara içen adam, kalın bir sesle konuştu:
— Ben yüzbaşı Ferri, dedi. Marco Naldi siz m
siniz?
1 9 1 7 yılının güz mevsimiydi. Avusturyalılar cef
heyi yarmışlar, Venedik'e doğru i l e r l i y o r l a r d ı . DÜÎ
man topçularının mermileri bozgun halinde kaça
İtalyan birliklerinin üstüne düşüyordu. Askerler çi
murlara saplanıp kala kalıyorlardı. Kanları çamurlar
karışıyordu.
— Babanız Venedik'te hastahanede, dedi adan
62
Siz benimle beraber geleceksiniz. Annenizin burada
«alması gerekli. Bir palto giyiverîn sırtınıza.
Koşarak eve girdim.
Bir gün Venedik'te, karnavalda, kalabalığın ara¬
s nda babamı arıyordum. Herkesi ite kaka, heyecan-
£ sağa sola koşuyor, babamın elini tutmak olanağı-
'2 arıyordum. Paltosunun eteğinden tutmuş yanında
.. ürürken, nasıl olmuşsa olmuş, kaybetmiştim onu.
Bulamıyordum.
Evdeki geniş sofada, annem, kara tahtadan ya¬
sılmış masanın üstüne yığılıp kalmıştı. Bu masada
rjabam çoğu zaman çiftliğin hesaplarını tutar, bir
deftere, g e l i r l e r i , işçilere ödenmesi gerekli paraları
• azardı saatlar boyu. İşçiler, şapkaları ellerinde, kaaınm
önünde beklerlerdi babamın hesaplarını bitirme¬
sini. Sonra teker teker içeriye girmeye başlarlardı.
Babam hepsinin parasını öderdi. En sonda Nitti gelir¬
di Giulîa'nm babası. Babam ona hemen takılırdı: «Gel
bakalım gururlu N i t t i ! Gel bakalım kızıl N i t t i ! derdi.
Kızıl mızıl ama, bakıyorum, paranı almayı hiç unut¬
muyorsun!» diye eklerdi. «Elden ne gelir,» derdi Nitt
i . «Para dediğiniz payıma düşen üç beş kuruştan
başka bir şey değil ki!» diye karşılık v e r i r d i .
Yüzbaşı olduğunu söy'iyen adam,
— Haydi bakarım, hazır mısınız? dedi.
Annem onu duyunca bir çığlık kopardı.
— Babanın paltosunu da ai götür, dedi.
Yüzbaşı buna kızmış gibi bir hareket yaptı.
Omuzlarını s i l k t i . Amma da vakit kaybediyorlar gibi¬
sinden bîr davranışla,
— Arabada bekliyorum sizi, deyip uzaklaştı.
Yağmur altında, gecenin karanlığında, sisler ara¬
sında yola çıktık. Otomobilin yan taraflarından içeri¬
ye su giriyor, dizlerimi ıslatıyor, zaman zaman yüzü¬
müzü bile kamçılıyordu. Çukurların içindeki suları iki
63
yana fırlatan askeri konvoyların yanından geçtik. As¬
ker kaçaklarına rasladık. Nereye sığınacaklarını kes¬
tiremeyen insanlar gördük yolların üzerinde. Simsi¬
yah şallara, atkılara bürünmüş yaşlı kadınları; silah¬
sız, başları açık askerler gördük. Üzerinde eğeri bu¬
lunmayan sıska bir ata iki kişj b i n m i ş t i . Bunlardan
b i r i , sırtını arkadaşının arkasına dayamış uyukluyor¬
du. 1917 yılının güz aylarındaydı. İtalyan birlikleri
bozguna uğramıştı. Tüm ulus yollara dökülmüştü. Ça¬
murlu akan azgın bir nehir gibi sağa sola yalpa vu¬
ruyordu insanlar gecenin karanlığında, yolların üs¬
tünde. Yüzbaşı Ferri susuyordu. Ben ise, görebildi¬
ğ im kadarıyla, yolun iki yanına salkım saçak dökül¬
müş bu insanlara bakmaya çalışıyordum. Mestre'deki
virajın yanında, yağmurun altında, başlarındaki miğ¬
f e r l e r i parlayan jandarmalar geçidi kesmişlerdi. As¬
kerler, y e r l e r e , çamurlara, su b i r i k i n t i l e r i n e uzanmış
kalmışlardı. Jandarmalar süngülerini çevirmişlerdi
bunların üzerine. El f e n e r l e r i n i n sarımtrak ışığında
yüzlerini seçebildiğim subaylar bağırıp çağırarak
emirler v e r i y o r l a r d ı . Bazıları da, yerlerde külçe gibi
yatan askerleri, zorla, ite kaka ayağa kaldırarak yan
t a r a f l a r d a k i ormanlık kesime s ü r ü k l ü y o r l a r d ı . Biraz
sonra oralardan tüfek sesleri geliyordu. Biz durakla¬
madan geçtik ordan. Biraz ilerde yine askerlere rasladık.
Bunların ellerini bağlamışlardı arkalarına. Yan¬
larında subaylar, jandarmalar y ü r ü y o r l a r d ı . Birdenbire
t i t r e m e y e başladım. Dizlerimin üzerinde duran baba¬
mın kaputuna sarıldım sımsıkı. Babamın da, elleri ar¬
kalarına bağlı yolda hayvan sürüsü gibi güdülen bu
askerler arasında olabileceğini düşündüm bir an.
İlk kez Ferri konuşmaya başladı
— Kaç yaşındasın? diye sordu
A r t ık yolda bizden başka hiç bir şey kalmamış¬
t ı . Arabayı durdurdu bir ara. Cebinden bir sigara çı-
64
kartıp yaktı. Uykusuzluktan olacak gözleri kan çanağı¬
na dönmüştü. Bana da bir sigara uzattı.
— İçiyorsundur umarım, dedi.
K i b r i t i çaktığı zaman alnındaki kırışıklıkları, kı¬
sa kestiği bıyıklarını, yalnız çenesini kaplayan sa¬
kalını gördüm. O anda babamın yüzünü anımsamaya
çalıştım. Gözlerimin önüne gelmedi bir türlü babamın
yüzü. S i l i n m i ş t i . Hiç bir şey kalmamıştı belleğimde
babamın yüzünden.
— Yaşın kaç senin?
— On yedi.
Sert bir çıkışla,
— On yedi, yüzbaşım, denir dedi.
Tekrar yol almaya başladık. Yüzbaşı Ferri artık
konuşmaya başlamıştı. Cephe yarılmıştı, alay daya¬
namamış, kaçmaya başlamış, bozguna uğramıştı.
Yüzbaşı Ferri konuşuyordu
— Korkak herifler, ne olacak! Hepsi tavşanlar
gibi kaçışmaya başladılar. Çii yavrusu gibi dağıldı¬
lar. Yıllar yılı birtakım köhne f i k i r l e r l e doldurmuş¬
lardı kafalarını. Böyle olacaktı sonuç! Belliydi böyle
olacağı. Çürümüş h e r i f l e r ! Göstereceğiz bu alçaklara
dünyanın kaç bucak olduğunu. Alçaklık bu ülkenin te¬
mel özelliği oldu çıktı. Ülkeyi ç ö k e r t t i l e r , pis herif¬
ler. Kancık karılar ülkesi oldu çıktı bu ülke! Kancık
kanlardan beter bu alçak h e r i f l e r !
D i n l i y o r d um yüzbaşı Ferri'nin s ö y l e d i k l e r i n i . Diz¬
lerimin üstünde duran babamın kaputunu sımsıkı sı¬
kıyordum. Giulia vardı gözlerimin önünde. Annem
yanımdaydı. Venedik'te, Büyük Kanala bakan evimizdeydik.
Babam, haberleri, borsa hareketlerini yorumluyordu.
Beni kucağına oturtuyor, bazı yabancı söz¬
c ü k l e r i , bazı rakamları tekrarlamamı istiyordu. Yaz
geldi mi babamın ailesine ait ç i f t l i ğ i n bulunduğu Magliano'ya
gidiyorduk. Daha sonra oraya yerleştik teiktidar
çarkı 65/5
melli olarak. Gölcükler ve pirinç tarlaları arasında ba¬
bamın peşini bırakmıyordum. Kocaman çizmeleriyle
bastığı yerlere basıyordum dikkatle. Şafak vakti çı¬
kıyordum onunla. Dakikalarca, onun yanısıra, çalılık¬
ların arasında saklanıp av kuşlarını bekliyordum. Sa¬
bahın ilk sisleri arasından uçan yaban kazlarının ka¬
nat çırpışlarını duyuyordum. Sonra dönüyorduk çift¬
liğe. Nitti babamı görünce şapkasını çıkartıp selâm
veriyordu. Babam duruyordu o zaman. Vurduğu av
hayvanlarını gösteriyordu ona. O sırada ben ç i f t l i ğ i
yöneten Nitti'nin yüzünü inceliyordum. Gözlerinin
kenarları kırışmıştı. Sakalı yer yer beyazlaşmaya
başlamıştı. Korkuyordum N i t t i ' d e n . Ürkütüyordu bu
adam beni. Davranışlarının, bakışlarının ardında san¬
ki bambaşka bir dünya varmış gibi geliyordu bana.
Kuyu gibi derin bambaşka bir dünya. Biraz ilerde, bir
duvara yaslanmış, elinde ya bir elma ya da mısır tar¬
lasından kopardığı taze yeşil bir yaprakla, esmer,
gözleri pırıl pırıl parlayan, Giulia durur bakardı bize.
Otomobil sarsılmaya başladı birdenbire. Ferri
hemen fren yaptı. Laguna köprüsünün başına gelmiş¬
t i k . Jandarmalar, parlak miğferli askerler, dizginlerin¬
den tuttukları atlarla köprüyü baştan başa kapatmış¬
lardı. Kasketini suratının ortasına kadar indirmiş bir
subay bize doğru ilerledi, yüzbaşının uzattığı kâğıt¬
ları inceledi.
— Özür d i l e r im yüzbaşım, dedi. Cepheden ka¬
çanlar yüzünden bu kontrollar. Venedik'e girecek
olurlarsa bir kez, nereden buluruz onları? diye ekle¬
di.
Sonra, elindeki feneri benim yüzüme doğru kal¬
dırdı.
— Bu kim? dedi.
— Babası, binbaşı Naldi ağır yaralı. Ölecek ne¬
redeyse. Dostumdur babası.
66
Avrupa kocaman bir mezara dönmüştü o sıralar¬
da. Bir insan daha ölmüş ya da ölmemiş, ne önemi
vardı böyle şeylerin. Ama sözkonusu insan babam¬
dı. Dehşetten çatlayacak gibi olmuştum o anda.
Ferri omzumu t u t t u ,
— Cesur ol Naldi, cesur ol! dedi.
Babamın kaputunu sımsıkı tutuyordum dizleri¬
min üstünde. Kanalın üstündeki köprünün başında
durup kalmıştık. Askerler, ellerinde t u t t u k l a r ı fener¬
lerin soluk aydınlığından yararlanarak, kanaldaki bir
<üçük tekneye yaralıları taşıyorlardı. Köprünün ora¬
ya kadar uzanan demiryolunun üstünde, içi yaralı do¬
lu vagonlar duruyordu. Yaralı askerlerin hemen tümü
:amur ve pislik içindeydi. Sargıları simsiyah olmuş-
:u. Yağmur durmadan yağıyor, doğudan duyulan top
seslerinin ardı arkası kesilmiyordu.
Yüzbaşı Ferri,
— Bu kent de çürümüş, tıpkı yaşadığımız çağ
gibi, diye bir şeyler söylendikten sonra küfür e t t i .
Otomobili orda bıraktık, yürümeye başladık. Ka-
-anlık, daracık sokaklardan ilerledik. Her taraf sular
cindeydi. Her taraftan sular akıyor, sular süzülüyor¬
du. Sokaklarından geçtiğimiz Venedik yaralı bir k e n t t i .
-in tutmuştu sanki aldığı yaralar. Biraz sonra hastahanenin
önüne geldik. Tanıdım orasını. Fondamen-
:e Nuove s e m t i y d i . Çocukken koşar dururdum buraarda.
Babam arkamdan ikide birde,
— Buraya gel, diye seslenirdi.
Ferri girdi içeriye. Çevrede pis ve yağlı sular giji
duran sarımtrak ışıklar, ılık bir kan kokusu vardı.
Hastahaneydi burası. Sedyeler üstünde yaralıları gö¬
t ü r ü y o r l a r d ı . Yaralılar bağırıyor, inliyorlardı. Ilık bir
-:an kokusu sinmişti her yere. Magliano'daki ç i f t l i ğ i¬
mizde, pek gün görmeyen bir sofada, yılda bir kez,
' i i t t i domuz kestiği zaman, kenardaki bîr ocakta, ko-
67
caman bir kazanın içinde koyu bir şeyler kaynatır¬
lardı. O zaman şimdi hastahaneye sinmiş kokuya
benzer bir koku tüm ç i f t l i ğ i sarardı. Boğazlanan hay¬
vanın kan kokusu. O kokuyu hiç unutmayacaktım. Ay
nı pis koku, üç yıldan bu yana, Avrupa'ya yayılmış
çağımızı boğuyordu. Venedik'te hastahanenin içindek
bu kokuyu daha sonraları Habeşistan'da, Berlin'de
buzlar içindeki Rusya'da da duymuştum. Bu bir bakı
ma da, babamın ölüsünün kokuşuydu. Hastahaneniı
koridorlarında, yüzbaşı Ferri'nin yanında yürüyordum
Koğuşlardan geçiyorduk. Bağıran yaralılar vardı ko
ğuşlarda. O bağlaşmalardan kaçıyordum. Kendi ha>
kırışlarımdan kaçıyordum. Yüzbaşı Ferri oradan ge
çen bir doktorun yolunu kesti.
— Binbaşı Naldi nerede acaba? diye sordu.
Doktor, yüzbaşıyı atlatmak ister g i b i y d i .
Ferri yine s o r d u :
— Dün g e t i r m i ş l e r d i onu. Hatta, siz bana ya bi
ya da iki gün yaşar demiştiniz. Oğlunu görmek is
t em i ş t i . Vaadetmiştim ona oğlunu g e t i r i r im diye.
Yüzbaşının bu açıklaması üzerine doktor beniı
yüzüme baktı. Gözlerinde yüzlerce insanın ölümünü
izi vardı. Benim orda bulunmamdan ötürü şaşırmışi
Yüzbaşı Ferri hâlâ d i r e t i y o r d u :
— • Naldi'ydi adı. Nasıl bilmezsiniz onu?
Alçak sesle ekledi sonra:
—• Topçu mermisi isabeti alan ağır yaralı Nalc
Hani hem iki bacağı hem de kolu kopmuş olan yara
Onun buraya kadar g e t i r i l m i ş olması bile mucize, di
mistiniz.
Bataklıkların arasından uzanan toprak yola, s.
bah, daha güneş doğmadan çıkardık babamla. Pîrir
tarlalarının yanından geçerdik. Onun tam arkasındf
yürür, kocaman çizmelerinin izine basardım dikkati
Çukurlardan geçmek gerektiği zaman bana kolunu uz
68
tır, çamurların üstünden atlamama yardım ederdi. Venedik'teki
plajda, o gün birdenbire patlak veren kasır¬
gada, sahile vuran kocaman, köpüklü dalgaların ara¬
sından, elini sallıyarak, atlaya zıplaya, çıkagelmişti.
Babam.
— Her iki bacağı, kolu gitmişti diye tekrarladı.
Doktor hatırladı o anda:
— Tamam, tamam, dedi Naldi, evet Naldi. Öldü,
Bir iki saat var gözlerini kapayalı.
Sonra yine bana baktı. Ferri'ye,
— Şey, diye kekeledi, isterseniz hiç görmeye
çalışmayın onu.
Koğuşlardan birinde bir adam avazı çıktığı ka¬
dar bağırıyordu. Bir hastabakıcı' kadın koşarak ara¬
mızdan geçti. Elleriyle gözlerini kapatmış, bir şeyler¬
den kaçıyormuş gibi bir davranış içindeydi hastaba¬
kıcı. O anda onun ardından koşmak geldi içimden.
Ç i f t l i k t e k i samanlıkta yere uzanmak, üstümü kûmlar¬
la örtmek istedim.
Yüzbaşı koluma girdi.
— Görmek ister misin onu? diye sordu.
Kollarımın arasında tuttuğum babamın kaputunu
burnuma, dayadım. Islak yün kokularını içime çekme¬
ye başladım. Yıllarca önce, üçümüz, babam, annem,
ben, Venedik'te San Marco meydanındaki şık bir ma¬
ğazaya girmiştik.
Annem,
— İngiliz biçimi bir palto gerekli sana, demiş-
Babam da aynı kanıdaydı. İngiliz biçimi bir palto.
Babam mağazadaki satıcılara tepeden bakıyordu.
Uzundu boyu. Dey gibi bir adamdı. Koltuklarımın al¬
tından tuttuğu gibi, bir hamlede beni havaya kaldır¬
mış, tezgâhın üstüne o t u r t m u ş t u .
69 /
— Bak, aynaya bak, boyun benden daha uzun
oluverdi d e m i ş t i .
Yıüarca önce babamın iri yapısını, boyunu boşu¬
nu, annemin inceliğini, zayıflığını gördüğüm zaman,
anneme acımış, durup dururken, «Zavallı anneciğim,
zavallı anneciğim!» diye herkesin içinde ağlamıştım.
Herkes gülmüştü bana o zaman.
Yıllarca önceydi bunlar. Şimdi ise, zavallı annem
Magliano'da bekliyordu. Babamın ölümü haberi onun
yüzüne tokat gibi çarpmış olmalıydı. Kara tahtadan
yapılmış, çoğunlukla babamın oturup, ç i f t l i ğ i n hesap¬
larını yaptığı büyük masaya dayanmış, bir yandan da
bana yaslanıyordu. Ardından hemen getirip babamın
kaputunu uzatmıştı. «Bunu da götür!» demişti.
Yüzbaşı Ferri,
— İşte böyle! dedi. Gidelim, hadi bakalım!
Hastahanenin, tavanı çökmeye yüz tutmuş bod¬
rum katında ölülerle canlılar arasındaki ayırım pek
büyük değildi. Ölüler canlılardan yalnız bir perde ile
ayrılmıştı. Kirli, lekeli, pis bir perde ayırıyordu can¬
lıları ölülerden. Ölülerin hemen hepsi, gri renkli ço¬
ğunun üzeri kan lekeli çuval gibi kalın bezlerin üs¬
tüne uzatılmıştı. Boyunlarına asılan kartonların üze¬
rinde adları yazılıydı: Muratore, Grassi, Baleotti, Ot¬
t a v i , Molinelia, Oberti, Naldi. Naldi. Naldi. Naldi. Ba¬
bamın ölüsünün yüzlerle çarpılmış kadarıydı ölüler.
Yüzierceydi.
Yüzbaşı Ferri kala kala kısacık kalmış bir ölünün
başı ucunda durdu. Yüzündeki bezi kaldırdı. Hayır,
bu benim babamın yüzü değildi. Olamazdı da. Gözle¬
rimin önüne gelmiyordu o anda babamıri yüzü. .Kay¬
b e t m i ş t im onun ç i z g i l e r i n i . Taş gibi bir şeydi o yüz.
Yanaklarındaki sakallar kötü otlara benziyordu. Pisti.
Oysa, yıllarca önce onun sert sakalına sürerdim ya-
70
naklarımı. İnsan öldü mü bir kez, geriye hiç bir şey
kalmadığını öğrendim o anda. Yüzbaşı Ferri,
— İşte dedi.
Babamın kaputunu hâlâ burnuniun önünde tu¬
tuyor, kokluyordum.
Sonra yürüdük yüzbaşıyla. Yatakların, ölülerin,
bağıran yaralıların arasından geçtik.
Yüzbaşı bir ara,
— Savaşmak isteyen insan ölülere bakmayı öğ¬
renmelidir, dedi. Yalnız, bu gece burada yatacaksın,
diye ekledi. Yarın sabah sana bir otomobil bulur ya¬
nına bir de asker v e r i r i m . O zaman gidersin. Ama gel
şimdi bir şeyler içelim biraz yemek yiyelim.
Bir şeyler içtim. Yemek yedim sonra. Dandolo
sarayı subaylarla, bir masadan ötekine koşuşan,
emirler veren beyaz gömlekli insanlarla doluydu. Biz
yüzbaşıyla yemekhaneye girerken bir kadın geçti ara¬
mızdan hızla. Eiîerini gözlerinin üstüne koymuş gü¬
lüyordu hızlı hızlı giderken. Sanki bir yeri ağrıyormuş
gibi bir garip gülüşü vardı. Gülmekle ağlamak
arası. Masanın üstündeki örtü şarap lekeleriyle kıp¬
kırmızı olmuştu.
Bir şeyler içtim. Güz mevsimiydi. Yeni şarap
mevsimiydi. Babam, üzerinde pembe köpükler kaba¬
ran kadehini uzatırdı bana arada sırada. İçerdim ka¬
dehinden. Sonra anemin dizlerinin üstüne koyardım
başımı. Babamın konuştuklarını i ş i t i r d i m . Yüzbaşı
Ferri'nin söylediklerini dinlerdim.
Yüzbaşı Ferri sert sert konuşurdu.
— Rusya örneğini hiç unutmayın, derdi. Biliyorsu¬
nuz, haziranda bir ayaklanma olduydu. Mikrobun tüm
ülkeye bulaşmasına olanak tanımamalı. Birkaç alayı
temizlemek mi gerekiyor, temizlemeli kesinlikle. Bir
manga asker mi gerekli o hainleri kurşuna dizdirmek
i ç i n . Hemen bulmalı bîr manga askeri. Söylesinler
71
bana, her gün birkaç manga v e r i r im onlara. Vatan ha¬
i n l e r i n i , alçakları, korkakları kaçakları kurşuna dizdir¬
mek için.
Gece geç vakit yüzbaşı Ferri beni dürtüklîyerek
uyandırdı:
— İşte emirberim Carlo dedi. Cario seni evine
götürecek. Al bunları da, yolda sorarlarsa, izin kâğıt¬
ların. Bak, unutma sakın günün birinde savaşmak is¬
tersen gel beni gör.
Tavanlara kadar sandıklarla doldurulmuş koridor¬
lardan Carlo'yu izliyerek ilerledim. Hastahanenin
öteki kanadında, kocaman bir salona girdik. Carlo
orada bana bir yalak yaptı. Dalgaların rıhtımlara vur¬
duğu, yağmurun sesiyle rüzgârın gürültüsünün bir¬
birine karıştığı duyuluyordu.
Carlo konuştu.
— • Kötü bir yi! geçiriyoruz dedi. Uzun süre unutulmayacaktır
1917. Pis bir yıl, pis!
O yıl, 1917'de, savaşın yok yere uzayıp gittiği
o aylar süresince insanların içine girip yaşadıkları
siperlere fareler doluşmaya başlamıştı. Akşam oldu
mu, fareler, siperierdeki insan ölülerini y i y o r l a r d ı.
Kaybedilen savaşlardan, boşuboşuna sürdürülen ça¬
tışmalardan sonra fareler ölüleri kemiriyordu. 1917
yılında fareler mutluydular. Tıka basa doyuyordu
f a r e l e r in tümü. Baltık denizinden Flandres bölgesine,
Piave nehri kıyılarından Champagne kesimine kadar,
c e s e t l e r i n üstünde fareler c i r i t atıyorlardı. O gece,
o kasım gecesi, Venedik'te, Dandolo sarayının bir
Salonunda, yüzbaşı Ferri'nin emirberi Carlo'nun bana
hazırladığı yatakta yatarken bu fareleri düşündüm.
Sonra yine o gece, düşlerime girdi fareler. Bacak¬
larıma tırmanıyorlar, kollarıma doğru çıkıyorlardı.
Kulaklarımı, burnumu ağzımı kemiriyorlardı. Kaçmak,
kurtulmak için onlardan babamın ölmüş babamın ka- .
72
autuna sımsıkı sarılıyordum. Kaputun ıslak yün koku¬
sunu kokluyordum durmadan. İçime çekiyordum o ko¬
kuyu. Dişlerimin birbirine vurmaması için ısırıyordum
<aputu. Ağlamamak için hıçkıra hıçkıra. Dandolo sa-
-ayı soğuktu. Rutubetli. Salonun, koridorların tahtaarı
çatırdıyordu. Sesler yaklaşıyordu. Aşağı katlar¬
dan birinde, bîr kadın, sinirli sinirli gülüyordu kahka¬
halarla. Yaralı bir askermişlm siperlerden birinde
aralanıp kalmış, kan kaybetmekte olan bir askermi-
; sim gibi korkuyordum farelerden. Yandaki odalardan
j birinden bir şarkı sesi geliyordu. Kalın sesle bir
! -:öylü şarkısı söylüyordu bir adam yanık yanık. Magı
iano'da, şafak sökmek üzereyken, ava gitmek için
i rabam beni uyandırdığı zamanlar buna benzer köylü
sarkılan gelirdi uzaklardan, sisler arasından.
— Alın şunu için!
i Carlo yatağımın yanı başında bir taburenin üsj
:l':ne oturmuş, elinde t u t t u ğ u büyük bir fincan kab¬
il . eyi uzatıyordu bana.
i — Sıcak sıcak için şunu. İçmeniz gerekli. İyi
j :elir. Gece sabaha kadar durmadan bağırdınız uy-
•unuzda.
i Carlo bir yandan da yatağımı toplamaya başlaj
"nişti.
i — Aldırmayın, aldırmamaya çalışın. İnsan ilk
! az gördü mü ölüleri hep böyle olur. Aldırmayın. Unu-
:.:n. Sonra alışırsınız kendiliğinden.
Carlo'nun uzattığı kahveyi içmek için çaba harradım.
Oysa, boğulacak gibi oluyordum. Boğulmanın
::esinde, kusmak istiyordum.
Cario o sırada yine konuştu.
— Alışıyor insan, her şeye alışıyor, dedi. 1915
İmin mayıs ayından bu yana karımı görmedim. İki
ruçuk yıl oldu. Tam iki buçuk yıl.
Kocaman bir kafası vardı Carlo'nun. Tam bir
73
köylü kafası. Dudakları kalın, kolları kısacıktı. Yüzü
kıpkırmızı. İçini ç e k t i . Gürültüyle.
— Öyle öyle! Her şeye alışıyor insan sonunda.
Her şeye. Şu kancık savaşı Allah kahretsin!
Biraz sonra yola çıktık Carlo'yla. Jandarma kafi¬
l e l e r i n in arasından geçtik. Askerler, b i t k i n , yolda tek
kol dizisinde'ağır ağır yürümeye çalışıyorlardı. Hepsi
bizim g i t t i ğ i m i z yönün tersine doğru gitmekteydi.
Cephedeki kaçıyorlardı herhalde. Aralarında s i v i l l e r de
vardı. Tıklım tıklım dolu kamyonlarla yaralıları götü- j
r ü y o r l a r d ı . Yağmur durmamıştı hâlâ. Tek tük atlı ara- jj
balara eşya doldurmuşlardı. Yaşlı bembeyaz yüzlü f
kadınlar, arabaların arkasından ya da yanından yürü- j
yorlardı ayaklarını sürüyerek.
Carlo"durmadan t e k r a r l ı y o r d u ,
— Şu kancık savaşı Allah kahretsin!
Otomobili ç i f t l i k t e , samanlığın yanında durdur- }
masını rica e t t im Carlo'dan. Çiftliğe yalnız dönmek J
i s t i y o r d u m . Önce arabalığa girecek, yüzümü gözümü \
yıkayacak, anneme biraz cesaret verebilmek için ken- i
dime biraz çeki düzen vermeye çalışacaktım.
Carlo kabul etti bu isteğimi.
— İyi yolculuklar dedi. Talihiniz açık olsun!
Sonra, ağzından hiç düşürmediği küfürü bastı bir
kez daha:
— Kancık savaş! Kancık hava! Pis yağmur! Allar
kahretsin!
Carlo çabucak ayrıldı yanımdan. Otomobili ça¬
murlu yollara bata çıka uzaklaştı. Yalnızdım. Ses yok¬
tu çevrede. Yalnız, samanlığın damına düşen yağmu-î
run tıkırtısı duyuluyordu. Biraz sonra annem ,herha!4
de hıçkırıklar içinde sarılacaktı bana. Loş salonds |
Kara tahtadan yapılmış kocaman masanın üzerine .
herhalde yığılıp kalacak, «Aldo! Aldo!» diye inliyec
e k t i . Babamın küçük adıydı Aldo. Dünyanın ilk erkeği
74
en güçlü insanı, benim koruyucum, her şeyimdi babam.
Savaş e r i t m i ş t i onu. Öldürmüş, yok e t m i ş t i . Bu¬
na inanmak zorundaydım. Yaşantımın bir bölümü
böylece çökmüş, yıkılmış oluyordu. Artık arkamı da¬
yayabileceğim kimse yoktu. Uçurumun kenarına gel¬
miş olmalıydım. Önümde uzun günler, uzun yollar
uzanıp g i d e c e k t i . Bomboş. Babamın ölümünün boş¬
luğunu hiç bir şey dolduramayacaktı. Annemle karşı¬
laşmamı geciktirmek için biraz daha oyalandım. Sa¬
manlıktaki tek odanın kapısını yavaşça açtım. Biraz
ilerde Nitti'yi gördüm. Duvarın dibine çömeimiştî.
Giulia'nın babası. Gîulia'nın babasının yanında, kapu¬
tu çamurlar içinde kalmış bir asker vardı. Yere otur¬
muştu. Hem Nitti'nin hem de o askerin gözleri pırıl
pırıldı. Gözlerinde korku vardı. Ya da öfke. N i t t i , eli¬
ne, yanındaki askerin kasaturasını almış evirip çeviri¬
yordu. Birkaç saniye, şaşkınlık içinde, birbirimize ba¬
karak öyle kalakaldık. Yerde askerin miğferi, tüfek¬
liği duruyordu.
Nitti birdenbire öfkeli bir sesle,
— Lütfen, kapıyı kapatınız, dedi.
Babamın ıslak kaputunu hâlâ elimden bırakma-
T i i ş t ı m . Kapattım kapıyı.
Nitti arkadaşına döndü,
— Patronun oğlu, dedi. Patron burada değil.
— Babam dün öldü.
Babamın kaputunu bir kalkan gibi, onu suçsuz
gösterecek bir şeymiş gibi, Nitti'ye gösterdim. O za¬
man N i t t i , elindeki kasaturayı yere bıraktı, ayağa
o l k t ı , bana doğru i l e r l e d i .
— Bu Allahın belâsı savaş böyle sürüp giderse,
sonunda hepimiz gebereceğiz, dedi. Başka kurtuluş
..olu olmadığı için biz de kaçtık cepheden. Sinyor
S'aldi savaşı istiyordu. Çok istiyordu. İstediği bir şey
-ğruna ölmüş sayılır o. İş değişir o zaman....
75
N i t t i bir yandan da yanıma yaklaşıyordu. Kena¬
rında her zaman alaylı bir gülümsemenin belirdiği,
incecik, buruşuk dudaklarını yakından görüyordum
ş i m d i . O alaylı gülüşüyle babamın yanına yanaşır, «Sin¬
yor Naldi, benim payıma ne düştü bu mevsim? Ne
düştü payıma?» diye sorardı. Babam da paraları siyah
tahtadan yapılmış kocaman masanın üstüne yerleş¬
t i r i r d i . Ç i f t l i ğ i n işlerini evirip çeviren adamımızın pa¬
yına düşen paraydı bunlar.
N i t t i , yanıma sokulunca konuşmasını sürdürdü:
— Yeter artık, anladın mı yumurcak, yeter! Ye¬
ter artık boynuz yaldızladığım! Yeter artık o herifle¬
rin budalalığı uğruna ölümle her an karşı karşıya ya¬
şamam. Bu savaş benim savaşım değil! Anladın mı
küçük Naldi? Benim savaşım değil bu savaş. Allah
kahretsin!
Babamın kaputunu sımsıkı t u t u y o r d um . göğsüm¬
de.
Öteki asker hemen atıldı heyecanla:
— Bırak yumurcağı N i t t i ! Ne hali varsa görsün!
Çekip gidelim biz burdan!
Alçak sesle konuşuyordu öteki asker. O da aya¬
ğa kalkmıştı.
Nitti cevap verdi.
— Kolay değil gitmek! Yollara çıkarsak, ensele¬
niriz.
Venedik yolunda görmüştüm cepheden kaçan
a s k e r l e r i . Jandarmaların suratlarındaki burukluğu
görmüştüm. Yüzbaşı Ferri ne demişti. «Kaçtılar cep¬
heden alçaklar! Tavşanlar gibi kaçtılar alçak herifler!»
d e m i ş t i . Bazılarının ellerini arkalarına bağlamışlardı
kaba iplerle.
Nitti yine atıldı:
— Çıkarsak yollara, kıçımıza hemen jandarmalar
takılırlar. Yakayı ele, verdik mi, tamamdır hesabımız.
On iki mermiyle delik deşik ederler bizi. Duydun mu
küçük Naldi? On iki mermiyi zımbalarlar kıçımıza!
Nitti bunları söyledikten sonra birkaç adım geri¬
ye g i t t i . Yere bıraktığı kasaturasını eline aldı.
— Hoş, dîye ekledi, onlar bizi temizlemeden, ne
yapar yapar, bir iki tanesinin leşini sererim yere!
Öteki pek inanmamış gibi davrandı bu sözlere.
— Hadi, hadi, basıp g i d e l i m , dedi.
O sırada Nitti birdenbire,
— Naldi, diye gürledi.
Burnumun dibine kadar sokulmuştu. Babamın
ç i f t l i k t e k i işçisi iyice zayıflamış, yüzünün kemikleri
fırlamıştı dışarıya. Gözlerinin kenarları buruşuklar
içindeydi.
Daha sakin bir sesle konuştu bu kez.
— Bana bak Naidi, kimseye, hiç kimseye hiç bir
şey söylemeyeceksin anladın mı. Ne Giulia'ya, ne
onun anasına, ne de kendi annene. Hiç, ama hiç bir
şey söylemeyeceksin? Duydun mu? Eğer jandarma¬
lar buralara gelir sana sorarlarsa, hiç bir şey görme¬
dim dersin. Unutma sakın! Ağzını sıkı tutmazsan, ce¬
hennemde bile olsam, gelir yakana yapışır, canına
okurum senin! Anladın mı?
Nasıl oldu, nasıl yaptım bilmiyorum, babamın
kaputunu ileriye doğru sallıyarak N i t t i ' n in üstüne atıl¬
dım.
— Alçak herifler, reziller, diye bağırmaya baş¬
ladım. Savaşmaktan kaçıp başkalarının ölmesine yar¬
dımcı oluyorsunuz değil mi? Namussuz herifler! Pis
köylüler ne olacak! Çürümüş hergeleler! Haber vere¬
ceğim kaçtığınızı jandarmalara!
Nitti koluyla bir îtti beni. Kapıya kadar sürük-
'endim. Yere serilmemek için güç t u t t um kendimi.
Arkadaşı, durmadan,
77
— Basıp g i d e l im burdan N i t t i , basıp gidelim, di¬
yordu.
Nitti birdenbire kapıyı açtı ve beni dışarıya, ça¬
murların içine f ı r l a t ı v e r d i.
— Seni gebertmeden çek git karşımdan piç ku¬
rusu, dedi.
Babamın yere düşen kaputu çamur içinde kal¬
mıştı. Eğilip aldım. Koşmaya başladım. Ç i f t l i k bina¬
sına kadar koştum nefes nefese. Annem kapının
önünde duruyordu. Siyahlara bürünmüştü. Kollarını
uzattı. Sarıldım. Yağmurun altında öylece ağlaştık
dakikalarca. Sonra jandarmalar geldiler. Ata binmiş¬
l e r d i . Dört taneydiler. Tüfeklerinin namlularını yere
doğru çevirmişlerdi omuzlarına asarken. Ben hâlâ
orada annemle yanyana duruyordum. İçlerinden biri,
atının üzerinde şöyle bir diklenir gibi yaptı, bir şeyler
söylemeye başladı bize doğru. Kaçakları arıyorlardı.
Kaçak iki askerin tarlaların ortasından koşarak
kaçtıklarını görmüşlerdi. O sırada Giulia ile annesi
de bize doğru yaklaşmışlardı.
jandarma, Giulia'nın annesine döndü,
— Kocan nerde? diye sordu.
— Cephede! Nerde olacak! Tam iki yıl oldu gid
e i i . İki yılda bir kez bile izinli gelmedi. Doğru mu
bu yaptıkları!
Giulia'nın annesi ellerini, kollarını havaya kaldı¬
rarak konuşuyordu.
— İki yıldan bu yana hiç görmediniz mi kocanı¬
zı?
— Nereden göreyim? Soru mu bu da! Gideli tam
iki yıl oldu!
Jandarma bu kez bize doğru döndü.
— Ya siz, Madam? dedi.
Bir adım ileri atıldım.
— Annemdir o, dedim. Ben binbaşı Naldi'nin oğ-
78
luyum. Babam dün öldü. Bu hafta sonunda ben de as¬
kere yazılacağım. Hiç kimseyi görmedik buralarda.
Kaçak filan görmedik, diye ekledim.
— Özür d i l e r im Madam, dedi jandarma.
Bizi selâmladılar. Atlarını sürüp g i t t i l e r . Tarla¬
nın yanındaki patikadan geçtikten sonra Venedik yo¬
luna çıktılar.
Aradan biraz zaman geçtikten sonra, evde, o ko¬
caman masada, babamın yerine oturup annemin kar¬
şısına geçtim. Konuşuyordu annem. Ağlıyordu ara¬
da. Bana Aldo diyordu. Sonra Marco diye düzeltiyor.
Fakat, yeniden Aldo diyordu ardından.
— Nasıl? dedi annem. Askere yazılmak mı de¬
din? Çıldırdın mı sen? Yoksa beni üzüntüden öldür¬
mek mi istiyorsun?
Bu kez hıçkırarak ağlamaya başlamıştı. Başın¬
daki siyah örtüyle yüzünü saklıyordu.
— Gerekli ama anne, dedim. Gerekli askere ya¬
zılmam.
Başka bir şey demiyordum. Gerekli bu diye tut¬
turmuştum. Gerçekte bunun gerekli olduğunu içimte
duyuyordum. Yerimi almalıydım orduda. Hem ha¬
tamın yerini almalıydım, hem de, onu jandarmalara
-.aber vermediğime göre, Nitti'nin yerini almalıydım.
Babam öldüğüne, Nitti de kaçtığına göre, cephede
tDşluklar olmalıydı. O boşlukları ben doldurmalıyt
: m . «Bu benim savaşım değil» demişti N i t t i . «Ama
taban istiyordu bu savaşı» diye eklemişti. Öyleyse,
t j benim de savaşım olmalıydı. Öyle olmalıydı. Bu
' tnuda N i t t i ' d e n yana olmadığım gibi, beni getirir¬
den, yolda savaşa durmadan küfreden Carlo'dan ya-
-= da değildim. Yüzbaşı Ferri'nin yanında Venedik'e
t derken görmüştük cepheden kaçan askerlerin acıkdurumlannı.
Yıllarca önce, bu evde, bu masanın
t;smda, koltuğunda dimdik oturan büyükbabamı din-
79
l e m i s t i m . Kalın, ağır bir sesle «Sainte - Helene Anı¬
lanını okur, «Napolyon en yüce ftalyandır» derdi. «Bi¬
zi ilk kez Napolyon kurtardı» diye eklerdi. Büyükba¬
bam yüksek sesle Napolyon'un Sainte - Helene sür¬
günü anılarını masa başında okurken içeriye yaşi
Nitti g i r e r d i . Ardından Giulia'nın büyükbabası girerdi
Onlar geldiler diye büyükbabam okumasını kesmez
durmadan okurdu. O yaşlı köylülerin öylece ayakta
kalıp beklediklerini gördükçe üzülürdüm. Siyah re¬
dingotunu giymiş olan büyükbabam hiç aldırmazo
gelenlere. Utanırdım o zamanlnr. Utancımdan olacak
okuduklarını dinliyemezdim o andan itibaren. Bir ke:
durdurmaya çalışmıştım büyükbabayı. Ayağa kalkmış
ve iskemlemi yaşlı Nitti'ye doğru uzatmıştım.
— Otur yerine diye bağırmıştı büyükbabam.
Sonra okumasını sürdürmüştü. Kitabı elinde-
bırakınca beni yanına almış, odasına, şimdi benir
olan odaya kadar götürmüş, orada bir güzel azarlsmıştı.
— Marco, büyüdün artık, d e m i ş t i . Unutma, seköylü
değilsin! Köylülerden başka bir ırktan, başk;
bir soydansın sen. Sakın onların önünde zayıflık gös¬
terme. Sakın. Yoksa, mahvederler seni. Ezerler. Top¬
rağın, senin malın olduğunu hiç unutma. Anladın mı"
Hiç unutma, topraklar senin malındır. O köylüleri'
d e ğ i l !
Şimdi anneme bakarken hep bunlar aklıma ge¬
l i y o r d u . Nittl'nin elinde oynadığı kasatura aklım;
g e l i y o r d u . Venedik'teki hastahanede, bodrum katında
gördüğüm ölüler aklıma geliyordu. «Allah kahretsr
şu kancık savaşı!» diye küfür ediyordu Cario. Bu sa¬
vaş bizim savaşımız olduğuna göre, babamın, yüzba¬
şı Ferri'nin savaşı olduğuna göre, katılmak gerekliye!
bu savaşa. Ancak o zaman N i t t i ' l e r i n , Carlo'ların, bz
i m k i l e r i n cepheye sürükledikleri insanların yüzün?
80
bakabilirdik. Babamdan bana miras olarak yalnız bu
topraklar kalmıyordu ki. Ondan kalan miras arasında
bu savaş da vardı. Kana bulanan bu çağ da vardı.
Kapı vuruldu o sırada. Omuzlarında kocaman bir
paltoyla Giulia girdi içeri ürkek davranışlarla.
— Gelebilir miyim? diye sordu. Çekingen.
Annem,
— Giulia, Giulia, diye inledi. Giulia, Marco sa¬
vaşa katılmak, askere yazılmak istiyor.
Hiç bakmadım Giulia'nın yüzüne.
— Yarın, dedim. Yarm olmasa bile hafta sonun¬
dan önce gideceğim.
Annem yine hıçkırarak ağlamaya başladı. Kapı
ardına kadar vuruldu. Giulia çekip g i t m i ş t i . Ben o sı-
-ada on yedi yaşındaydım. Giulia on beşinde. İnsan¬
ar bize çok kötü bir kasım ayı bırakmışlardı.
İki gün sonra yola çıktım. Devletin el koymadığı,
ç i f t l i k t e kalan son atı arabaya kendim koştum. Kadın¬
lar çevremi sarmışlardı. Annem durmadan ağlıyordu.
N i t t i ' n in karısı elinde t u t t u ğ u feneri havaya kaldırmış-
:ı atları bağlarken rahat göreyim diye. O da durma¬
dan bir şeyler mırıldanıyor.
— Bu gidişle tümünü, tümünü alacaklar elimiz-
3an, diyordu.
Giulia, ahırın duvarına dayanmış, hiç bir şey söyemiyordu.
Onunla göz göze gelmemeye dikkat edi¬
yordum. Hayvan oldukça t e d i r g i n , huysuzdu. Çok ça¬
ta harcamama rağmen dizginlerini takamıyordum. O
sırada Giulia sert bir sesle,
— Bırak bana! diye bağırdı.
Huysuz atın yanına yaklaştı. Başını okşadı biraz.
Sonra hayvanın kulağına bir şeyler söyler gibi yaptı,
dizginleri takması bir dakika bile sürmedi.
— Gidiyorum artık anne, dedim. Yola çıkmam
:erek.
cidar çarkı 81/6
Annem ağlamasın! kesti. Sarıldı bana. Saçlarımı
okşadı.
— Mutlaka geri gel yavrum, dedi. Mutlaka dön!
Yavaş yavaş gün ağarıyordu. Ne yağmur vardı ne
de sis. Birdenbire kış g e l m i ş t i . Önce Giulia bindi arabaya.
Dizginleri eline aldı. öyle kararlaştırılmıştı
ç i f t l i k t e . Giulia benimle gelecek, sonra arabayı çiftliğe
geri g e t i r e c e k t i . Annesi ona bir yığın şey tembih
e t t i . Dinlediği yoktu annesini. Dizginleri çekip hey
deyince, hayvan arabayı hızla çekmeye başladı. Yola
çıkmıştık. Annem arabanın arkasından birkaç adım
yürümüş, sonra oracıkta durup kalmıştı.
Arkamdan, hâlâ,
— Marco, Marco! diye bağırıyordu.
N i t t i ' n in karısı da, kızına,
— Dikkat et, dikkatli sür, diye sesleniyordu.
Giulia elindeki kamçıyı şaklatınca hayvan daha
hızlı gitmeye başladı. Çiftliğe ait topraklardan ça¬
bucak geçtik. Ağaçlı yolda araba zıplayıp dunıyordu
Giuiia'ya biraz sokuldum. Hemen itti beni.
— Bırak beni, arabayı rahat süreyim, diyerek ke¬
sip attı.
Az sonra araba bir çukurdan geçerken zıpladı. 0
sarsıntıyla yeniden sokuldum yanma. Bu kez hiç ses
çıkarmadı. O zaman kolumu boynuna doladırn. Venedik'e
kadar öyle gittik. Fakat hiç konuşmadık yolda.
Laguna köprüsü yine askerle ç e v r i l m i ş t i . Sivillere ait
araçların oradan öteye geçmelerine izin yoktu Giulia
atladı yere. Orada görevli askerler hemen alaya baş¬
ladılar bizimle. İçlerinden biri Giulia'yı görür gör¬
mez,
— Sinyorina diye seslendi. Boş ver o delikanlı¬
ya. Atı da arabayı da bırak. Gel bizimle!
O sırada karşımda dikilen bir subay,
82
— • Çabuk olun bakalım, dedi. Donduracak mısı¬
nız beni?
Isınmak için ellerini birbirine vuruyordu. Gerçekten
de buz gibi bir rüzgâr esiyordu köprünün al¬
tındaki kanaldan.
Giulia.
— Hadi git artık, dedi. İstersen beklerim seni...
— Yemin ettim, geri dönmem artık. Söyledim
ya!
— Evet ama yemin ederken belki ayağını kaldırmışsındsr.
Giulia beni orada, askerlerin bağırıp çağırmala¬
rına rağmen, sarılarak öptü. Arkama bakmadan köp¬
rüden ilerledim.
83
4
Venedik'te 1914'ün kış ayları süresince, elimde
süngü, öldürmeyi öğreniyordum.
— Vur, öldür diye haykırıyordu yüzbaşı Fer,\.
Karşımdaki mankenin göğsüne saplayınca sün¬
güyü, kan fışkırır gibi incecik kumlar fışkırıyordu dı¬
şarıya. Sabahları, daha şafak sökmeden yürüyüş eği¬
timine çıkıyor, çizmelerimizi parke taşlarının üstüne
vura vura ilerliyorduk. Yolda hep bir ağızdan marşlar
söylüyorduk. Esen soğuk rüzgârla kaputunun önü
açılan yüzbaşı Ferri komuta ediyordu birliğimize. Sa¬
hile vardığımız zaman dalgalarla boğuşuyor, kum
tepelerine saldırıyor, soğuktan t i t r e m e m e k için ka¬
sıyorduk bedenimizi.
— Çocuklar, diye başlıyordu yüzbaşı Ferri, ço¬
cuklar, hepinizi başarılı birer savaşçı yapacağım kı¬
sa zamanda. Bu t o p r a k l a r ı n , Sezar'dan bu yana, eşini
görmediği birer savaşçı olacaksınız yakında.
Süngülerimizi havaya kaldırıyor, gönüllü birlik¬
lerinin değişmeyen andını t e k r a r l ı y o r d u k «Zafer bizimdir!
» diye. Akşam olunca bedenimiz yorgunluktan
cayır cayır yanıyordu. Giulia, annem sık sık mektup
yazıyorlardı. Fakat, zarfları açılmış olarak veriyor¬
lardı bize. Sansür, çoğu zaman Giulia'nın mektupla¬
rında yer alan bazı bölümleri karalamış oluyordu. Hep¬
sine yalnız birkaç satırla cevap veriyordum. Daha
yazmaya başlar başlamaz yorgunluktan gözlerim ka-
85
panıyordu. Uyumamla sabah karanlığında uyandırıl¬
mam bir oluyordu. Kalk borusu ötüveriyordu başımı¬
zın ucunda. Hemen fırlayıp yataklarımızdan eğitime
çıkıyorduk. Yüzbaşı Ferri sert komutlar veriyordu.
Her sabah bizi toplayıp kralın emrini okuyordu.
— Alçaklık vatana ihanettir. Aranızda anlaşmaz¬
lık vatana ihanettir. Küçümseme vatana ihanettir. İş¬
te kralımızın söylediği sözler. Birlik olalım arkadaş¬
lar. Birlikten güç doğar, diyordu.
Biz de bu sözler karşısında süngülerimizi ha¬
vaya kaldırıyor, birlik olacağımıza, alçaklık etmiyeceğimize,
arkadaşlarımızı, komutanlarımızı küçümsemiyeceğimize
yemin ediyorduk hep bir ağızdan.
Sabahları eğitime çıkarken, yolda çoğu kez cep¬
heden dönen, bitik, yorgun, üstleri başları, ünifor¬
maları çamurlara bulanmış birliklerle karşılaşıyor¬
duk. Adamlar bize başlarını çevirip bakmıyorlardı bi¬
le. İçlerinden bazıları da, başlarını kaldırmadan, t ü -
kürüyorlardı bize doğru. Bir gece Venedik'te izinli do¬
laşırken peşime düşen askerlerden kurtulmak için
koşa koşa kaçmak zorunda kalmıştım. Başıma neler
geleceğini çabucak anlamıştım. Askerler, orduya gö¬
nüllü olarak katılan gençleri ellerine, geçirdiler mi,
kıyasıya sopa çekiyorlardı. Savaşın içinde, bize kar¬
şı, yakında subay çıkacak olan biz gönüllülere karşı
bir başka savaş açmıştı askerler. Bu konuda yüzbaşı
Ferri sık sık uyarıyordu bizleri. Akşamları koğuşa gi¬
riyor, bir yatağın üstüne oturup şöyle diyordu:
— Sakın surda burda rasladığınız asker grupla¬
rının içine karışmayın. Sizler başkasınız. Ordunun
gözbebeği olacaksınız yakında.
Bana ayrı bir ilgi gösteriyor, koridorlarda benim¬
le b i r l i k t e yürüyor, öğütler v e r i y o r d u :
— Unutma Naldi! Sakın unutma! Sen iyi ve soy¬
lu bir aileden geliyorsun. Askerliğe çok yatkınsın.
86
Birkaç aya kadar tam olarak yetişmiş olacaksın bu
gidişie.
Koridorlarda askerler selâmlıyorlardı yüzbaşı¬
yı. Onun çalışma odasına giriyorduk oturup konuş¬
mak için. Odasının bir duvarına simsiyah bir bayrak
asmıştı. Bu anlamsız bayrağın üstüne beyaz boya ile
kocaman bir ölü kafası ç i z i l m i ş t i .
— Otur bakalım Marco, diyordu içeriye girer
girmez.
Kendisi de bir tahta iskemleye y e r l e ş i p bacak¬
larını uzatıyor, ağır ağır sigara içmeye başlıyordu.
Sonra hemen s o r u y o r d u :
— Bizim b i r l i ğ i n morali nasıl Marco?
Daha sonra ise, bazı arkadaşların adlarını açıklıyarak,
onların davranışları üzerine bilgi toplamaya
çalışıyordu. İkide bîrde sözü Alatri'ye getiriyordu.
A l a t r i , sessiz sedasız bir Romalı'ydı. Eğitim sırasınaa
yüzbaşı Ferri, eski avukatlık mesleğinden kalma
ateşli konuşmalarına başlayınca, Romalı Alatri ken¬
dini tutamaz, «Bu orospu çocuğu kendini hâlâ mahke¬
mede, yargıçların karşısında sanıyor galiba» diye mı-
;idanırdı.
Yüzbaşı ikide bîrde bana,
— O Alatri hergelesi var ya! Mikrop gibi herif!
5en b i r l i ğ i m d e mikrop barındırmam! d e r d i .
Akşamları Alatri benim yanıma gelir, kitap oku-
~aya başlardı. Oysa, çevredeki öteki arkadaşlar ba-
;:rıp çağırdıkları, şarkı s ö y l e d i k l e r i , bazıları da so¬
; alarm üstünde şaraplarını ısıttıkları halde, Alatri
-imseye kulak asmaz, bir sessizlik adası gibi içine
• apanır, kitaplarına dalar g i d e r d i . Benim tam yanım-
:aki yatakta yattığı için, A i a t r i ' n i n gözünden hiç bir
şeyin kaçmadığını b i l i r d i m . Alaylı bakışlarıyla her¬
kesi ayrı ayrı inceler, sessiz sessiz güler, sonra y i -
~e kitabını okumaya başlardı. Noei yortusundan bir
87
gece-önce, ilk kez siyah üniformalarımızı giydiğimiz
gün, Alatri yine yatağına uzanmış, hatta bütün bîr
günü yatağında geçirerek kitap okumuştu.
Dayanamamıştım o gün. Yatağına doğru bir tek¬
me sallayıp,
— Ne halt ediyorsun sen orada? demiştim.
— Okuyorum, demekle yetinmişti.
Yüzbaşı Ferri üç gün izin vermişti hepimize.
Bundan yararlanarak Magliano'ya g i t t i ğ im zaman
annemin nasıl duygulanacağını, nasıl ağlıyacağını
tahmin ediyordum. Giulia'yı da görecektim olağan
olarak. Onu kaputumun içine alıp yerlerde yuvarlanacaktık
her zamanki gibi.
A l a t r i ' ye sordum:
— Sen çıkmıyor musun izine?
— Çıkmıyorum, dedi.
Koridorlarda benim adımı bağırdıklarını duydum.
Yüzbaşı beni aratıyordu. Hemen bürosuna koştum,
selâm verdim.
Ferri,
— Boş ver Marco, dedi. İzinlisin artık.
Beni şöyle bir tepeden tırnağa kadar süzdük¬
ten sonra,
— Birliğimde üstü başı yırtık pırtık asker is¬
temiyorum, dedi. Üniforma yakışmış sana. Kadınla¬
rın bakmaktan hoşlanacakları erkekler i s t e r im kar¬
şımda. Magliano'ya gidiyor musun? Anneni göre¬
ceksin herhalde.
Bir sigara uzattı bana.
— Seninle ilk karşılaşmamızı hatırlıyorum Mar¬
co. Ne pis bir gündü değil mi? Baksana bana, Magliano'da
gördüğüm o küçük köylü kızı var ya, yatı¬
yor musun sen onunla?
Sesini yüseltmeden konuşuyordu. Son sözlerini
88
sanki üzerime bir hançer fırlatır gibi söylemişti. Hiç
cevap veremedim.
— Peki, dedi. Hazırlan bîr saata kadar. Benimle
geleceksin. Anladın mı? İzninin son gününü Magliano'da
g e ç i r i r s i n . Önce seninle gitmemiz gereken
yerler var.
Çizmelerimin topuklarını vurarak selâm v e r d i m .
Ferri bu kez yakamı bırakmadı. Kolumdan yakaladı.
— Bak bana! Birliğlmdeki askerlerin erkek ol¬
malarını isterim ben. Gerçek anlamda erkek, anladın
mı? Bir haftaya kadar cepheye gidiyoruz. Sen şimdi
hazırlan. Bir saat sonra b i r l i k t e çıkarız.
Arkadaşlarım koridorlarda koşuşuyorlardı. İtip
kakıyorlardı beni. Büyük odada yalnız Alatri kalmış¬
t ı . Elinde yine bir kitap. Bana hiç bir şey söylemedi
ama bakışları çok şey soruyordu.
— Yüzbaşı Ferri beni yanında götürüyor, dedim.
Alatri müthiş bir ıslık çaldı.
— Vay canına! diye haykırdı. Desene Bolonya'-
nın tüm genelevlerini görmüş, dolaşmış olacaksın.
Böyledir işte bizim ünlü yüzbaşı. Beşikten alır in¬
sanı, ölümüne kadar yol gösterir herkese. Bravo be!
Çok kızdım onun bu sözlerine, haykırarak Alatri'nin
üstüne saldırdım. Önce elindeki kitabı fırlat¬
tım yere.
— Sus be! diye bağırdım. Ne işin var senin
hâlâ burada? Can sıkıcı herif, ne işin var burada
herkes izine çıkarken?
Alatri kendini savundu.
— Ne oluyorsun sen? dedi. O pis Ferri hergeesi
seni küçük düşürücü şeyler söyledi diye hıncını
-enden mi alacaksın? Kendini ksolla NaH'! Kolla
•:endini, karışmam sonra!
Alatri bu arada eline bir kasatura almıştı.
— Ben de b i l i r im bunu kullanmasını, dedi.
89
-— Peki ama, hâlâ ne halt ediyorsun burda? de¬
dim.
Hep aynı şeyieri söyiüyor, aynı soruyu soruyor¬
dum. A i a t r i , karşımdaki Alatri d e ğ i ş m i ş t i . O sessiz,
sakin Alatri gitmiş, bir başka Alatri gelmişti şim¬
d i . Bağırıyordu. Tüm sinirleri g e r i l m i ş t i . Müthiş bir
enerji gösterisi yapıyordu. Elinden kasaturayı da bı¬
rakmamıştı. O anda köyde, ellerinde kasatura tutan
N i t t i ile arkadaşı gözlerimin önüne geldi.
— Ne halt mı ediyorum burada? dîye bağırdı.
Görürsün şimdi ne halt ettiğimi Naldi! Seni öldüre¬
ceğim sersem herif! Geberteceğim seni! Madem ki
bizleri birer katil olmaya zorluyorlar, ben de seni
geberteceğim. Yüzbaşı Ferri de katilin biri. Benim
babam da..
Alçak sesle konuşmaya başlamıştı. Bir yandan
da beni kapıya doğru sürüklüyordu.
— Baksana sen bana, dedi. Hiç general A l a t r i ' -
den söz edildiğini duydun mu sen? Ordumuzun en
başarılı generalidir A l a t r i . Hücum, hücum diye bağı¬
rıp durur general A l a t r i . Başka komut bilmez. Anla¬
dın mı şimdi Naldi? Anladın mı?
Kapıya kadar gerileyip dayanmıştım.
Birdenbire kolunu aşağı indirdi.
— Acıyorum be sizlere, dedi. Acıyorum!
Sonra bir yerden eline geçirdiği kaputumu fır¬
lattı suratıma.
Salondan çıkarken,
— Git de Ferri ile genelevlere, karıların tadını
çıkarmaya bak, dedi. Bir emirdir bu diye ekledi son¬
ra. Zevk almaya bak.
Söylediklerinin sonunu duymamak için koridor¬
da koşarken Carlo'ya çarptım.
— Yüzbaşı sizi Maghera'da bekliyor, dedi.
90
Bu arada anlamlı bir biçimde göz kırptı bana
Cario.
— Merak etmeyin, onunla canınız sıkılmaz, ded
i . Bilirim ben onun alışkanlıklarım. Müthiş adamdır
yüzbaşı. Göreceksiniz.
Carlo, yol boyunca, Maghera'ya kadar, kıskıs
gülerek, durmadan konuştu.
— Albay uykuya dalmıştı, diyordu. Yüzbaşı pencereden
atladı içeriye. Albayın karısıyla, oracıkta,
hemencecik, horuldayan albayın yanıbaşmda, işini
b i t i r i v e r d i . . . Yüzbaşı şimdi sizi alır, Aquila Nera
adıyla tanınan geneleve götürür. Güzel kızlar vardır
orda. Çok güzel kızlar vardır, ama hepsi subaylar
içindir. Hepsi. Beni, e r l e r i , onbaşıları filan almazlar
içeriye. 1915'ten bu yana görmedim karımı. 1915
yılından bu yana. Olacak şey mi bu? Alıştık artık!
Maghera'ya geldikleri zaman yüzbaşı otomobil¬
de bekliyordu. Başıyla bir işaret yaptı. Carlo arkaya
oturdu. Ben, arabayı kullanan yüzbaşının yanına yer¬
leştim. Gökte bulut yoktu. Sert bir rüzgâr çıkmıştı.
Bolonya'ya doğru ilerlemeye başladık. Yolda, kuzeye
doğru, askerî konvoylara rasladık. Jandarmalar ara¬
da sırada otomobilimizi durduruyor, izin kâğıtlarımı¬
zı soruyorlardı. Santa Maddalena'da. P6 nehri üze¬
rinde köprünün başında bîr saattan fazla bekletil¬
dik. Jandarmalar o sırada yaralıları taşıyan kamyon¬
ları kontrol ediyorlardı. Orada beklerken sargılarının
üstü kıpkırmızı taze kana bulanmış yaralılar gör¬
düm. Bunları yolun kenarına ç e k m i ş l e r d i . Başlarında
süngülü askerler bekliyordu.
Yüzbaşı Ferri anlattı:
— Bu alçak herifler kasten yaralıyorlar kendi¬
l e r i n i . Cepheden, savaştan kaçmak için. Alçak puşt¬
lar! Alayı da karı gibi kancık!
Hava kararmış, gece olmuştu. Otomobilin far-
91
lan maviye boyandığı için önümüzü pek az aydınla¬
t ı y o r d u . Yolu, yolun kenarındaki söğüt ağaçlarını
güçlükle görebiliyorduk. Ferri, kendi kendine anlatıyormuşcasına
durmadan konuşuyordu.
— İtalya kancık kadınlar ülkesi oldu çıktı. Er¬
keklik öldü artık bu ülkede. Erkek kalmadı. Suç hep
annelerde. Erkek çocukları bağırlarına bastırıp, öy¬
lesine şımartıyor, öylesine çürütüyorlar ki. Sakın
sen de böylesi tuzaklara kapılma oğlum. Çok dikkat¬
li ol! Bir boka yaramaz kadınlar. Hiç bir şeye yara¬
mazlar. Üstlerine çıkıp yattın mı tamamdır işin. Ba¬
yılırlar buna. Tek anladıkları, tek işe yaradıkları şey¬
dir bu.
Arkada oturan Carlo'nun yüzbaşının bu sözleri
üzerine sessiz sessiz gülmekte olduğunu tahmin
ediyordum. Benim ise, ağzım kuruyordu. Konuşma¬
lı, bir şeyler söylemeliydim, ama kestiremiyordum
neler söylemem g e r e k t i ğ i n i . Giulia'nın gözleri belirdi
gözlerimin önünde. Venedik'e giden arabada ko¬
lumu dolamıştım Giulia'nın boynuna. Köprünün ora¬
ya geldiğimiz zaman söylediği son sözleri geldi ak¬
lıma. Konuşamayacaktım o sırada. Yüzbaşı Ferri,
susmamın nedenini beiki de Gîulia'ya âşık olmama
bağlardı.
— .Göreceksin oğul, dedi, öğreneceksin bu ger¬
ç e k l e r i . Çabucak öğreneceksin. İyi insansın sen.
Kolay kolay yanılmam insanlar üzerinde. Sen iyi in¬
sansın. Öyle değil mi Carlo?
Yüzbaşının emirberi homurtuyla onayladı komu¬
tanının s ö y l e d i k l e r i n i . Ferri bir yandan da konuşma¬
sını sürdürüyordu.
— Naldi oğlum, kadınlar öylesine eşsiz hay¬
vanlardır ki, bir kez öğrendin mi bunu, bîr daha ko¬
lay kolay kadınsız yapamazsın.
92
Ferri bu sözlerden sonra güçlü bir sesle şarkı
söylemeye koyuldu.
Carlo,
— Yüzbaşım amma da sesiniz varmış, diye ho¬
murdandı.
Ferri gülüyor, sonra yine başlıyordu şarkıya. Bir
süre daha böyle g i t t i k t e n sonra Bolonya'nın dışın¬
daki kalelere geldik. Orada, kontrol için durdurdu¬
lar arabayı. Kentin dolambaçlı yolları uzanıyordu
önümüzde. Hemen her tarafı karanlık, sokaklarında
kimseler görünmeyen Bolonya'da kemerli kaldırım¬
lar boyunca ilerledik. Sağda solda, karanlığın arasından,
birkaç atlı jandarmanın dolaştığı farkediliyordu.
Yüzbaşı,
— Bak Naldi oğlum, burası benim doğduğum bü¬
yüdüğüm kenttir. Havası bile başkadır. Görürsün. Bir
daha kolay kolay unutmazsın Bolonya'yı. Kolay kolay
unutamazsın.
Arabayı biraz daha hızlı sürmeye başlamıştı. Mo¬
torun sesi daracık sokaklardan geçerken hayli gü¬
rültü yapıyordu. Biraz sonra yüksek bir yapının önün¬
de durduk. Kapının üzerinde kocaman siyah bir kartal
resmi vardı. Altına da Aquila Nera yazmışlardı. Ferri,
Carlo'ya emirler veriyordu. Neler söylediğini pek
duymuyordum. Tam o sırada kulaklarımda Alatri'nin
sözleri çınladı. «Git de genelevlere zevk almaya bak.
Bir emirdir bu!» Yüzbaşı Ferri'nin komutasında, Ve¬
nedik'te, o kumluk alanda e ğ i t im yaparken bir gün,
ilk kez makinafı tüfekle gerçek mermi kullanmıştık.
Müthiş korkmuştum o gün. Yer yanlsa da içine gömülsem
diye düşündümdü o anda. Bu gece de, şu an¬
da Bolonya'da aynı korkuya kapılmıştım. Yer yanlsa
da beni içine alsa diye düşünüyordum.
93
Tam o sırada yüzbaşı Ferri neşeli sesiyle gürle¬
di.
— Hey, uyan bakalım Naldi. Uyumanın sırası de¬
ğil ş i m d i .
Beni omuzlarımdan sarsınca hemen arabadan
aşağıya atladım. Yüzbaşı o yüksek, kapısının üzeri re¬
simli yapının tokmağını vuruyordu hızlı hızlı, Kapı
hemen açılınca, yüzbaşı önüne aldı beni, içeriye sok¬
tu.
Antrede siyahlar giymiş bir kadın duruyordu.
— Yüzbaşım dedi, sîz demek! Gecenin bu saatmda
yüzbaşı Ferri! Ne güzel sürpriz!
— Saat kavramı kaldı mı Maria! Savaştayız! Sa¬
vaş bu!
Ferri kadına sarılmış öpüyordu. Kadın,
— Hiç değişmemişsiniz sayın avukat, dedi.
Yüzbaşı o zaman benî kadına göstererek,
— Bu küçükle ilgilenmeni istiyorum, dedi. Bu
küçük askerle. İlk kezdir onun için. Anladın mı? Sa¬
kın yanlış bir şey yapılmasın. İlk kezdir!
Ferri omzuma güçlü bir yumruk atarak,
— Hadi bakalım, göster kendini. Askerlerin şe¬
refini koru, dedi.
Hem o kadın hem de yüzbaşı gülüştüler.
— Tam ona göre bir şey var elimde ama onu si¬
ze saklıyordum.
Bana doğru döndü Maria.
— Eğer yüzbaşı izin v e r i r s e . . .
— Olur olur, diye atıldı yüzbaşı, önce o alsın.
Ben biraz içmek i s t i y o r u m .
Hemen omzundaki pelerini çıkardı. Savurarak
yere attı. Sonra koşarak karşıdaki merdivenleri tır¬
manmaya koyuldu. Yukarı kattan sarımtırak, sıcak
ışıklar görünüyor, kadın sesleri geliyordu.
94
Yanımda kalan Maria elimi t u t t u .
— Geliniz, dedi. Alçak sesle konuşuyordu. Sa¬
vaşa katılmak için çok gençsiniz. Gönüllü müsünüz
yoksa?
Hâlâ bir şey söyleyemiyor, konuşamıyordum.
Kadının yumuşak elini elimin üstünde duymaktan ötü¬
rü içimde bir tuhaflık vardı. Sanki uzun bir koridor¬
da i l e r l i y o r m u ş um gibi geldi. Sanki bu uzun korido¬
run sonunda, önünde eğileceğim bir papaz varmış gi¬
bi geldi. Annem beni elimden tutmuş, ilk kez günah
çıkarmaya götürürken. «Rahibe her şeyi, ama her şeyi
söylemelisin, yoksa günah işlemiş olursun» demişti.
Sonra elimi bırakmıştı annem. Papazın önünde diz
çökmüş, söylemiştim her şeyi. Arkadaşlarım beni li¬
senin bodrum katma götürmek i s t e m i ş l e r d i . Oraya
Venedik'in aşağı semtlerinden bir kadın geliyordu
gizlice, çocuklar ona para v e r i y o r l a r d ı . Kadın da, bu¬
na karşılık, soyunuyordu karşılarında. Ben gitmemiş¬
t im bodruma. Hayır d e m i ş t im arkadaşlarıma. Rahip,
«Çok iyi oğlum» demişti. «Çok iyi etmişsin» diye ek¬
lemiş ve benî takdis e t m i ş t i . Günah çıkarma kabine¬
sinden çıkmıştım bunun üzerine.
Maria kalın bir perdeyi yana doğru ç e k t i . Perde¬
nin ardındaki kapıyı açtı. İçerde, üzeri beyaz dantel
örtülü kocaman bir yatak vardı. Yatağın başında bir
petrol lâmbası yanıyordu. Duvarda da Meryem ana
ile küçük bir çocuk resmi asılıydı.
— Burası gerçekte benim odam, dedi Maria. Fa¬
kat yüzbaşı Ferri için, sizin için hiç sakıncasız aça¬
rım odamı. Bayılırım yüzbaşı Ferri'nin konuşmalarını
dinlemeye. Savaştan önce Bolonya'nın en başarılı
avukatıydı. Yaptığı savunmaları dinlemek için sık sık
adliyeye giderdim. Ne etkili bir sesi vardı. Ne mü¬
kemmel konuşurdu. Gerçekte, onun yeri Opera ol¬
mak g e r e k i r d i . Fakat, çok zekiydi, çok iyi y e t i ş m i ş t i .
95
Bundan ötürü, Opera'da ses sanatçılığı onu tatmin
etmezdi.
Maria kendi odası olduğunu söylediği bu odada
etrafı düzeltmeye koyulmuştu telâşla. İlk önce yata¬
ğın üzerindeki beyaz dantelü büyük örtüyü kaldırdı,
katladı t i t i z l i k l e . Ben bulunduğum yerde durmuş, o ko¬
caman, kalın kaputun içinde ona bakakalmıştım. Ma¬
ria, başını hafifçe sallayarak gülümsedi.
— Rahatınıza bakın, dedi. Şimdi gönderirim onu
size.
Sonra, yatağın başı ucundaki komodini açtı. Bir
şişe içkiyle iki büyük kadeh çıkartıp masaya yerleş¬
t i r d i .
— İçin biraz, dedi. Birkaç kadeh çekin önce. Taarruz'dan
önce içerler askerler genellikle.
Sonra, kapıyı sessizce kapatıp çekip g i t t i . Maria
odadan çıkar çıkmaz içki şişesini elime alıp, kadehe
f i l an koymadan, ağzıma diktiğimi anımsıyorum. Sert
alkolde t a t l ı , iç bayıltıcı bir meyve kokusu vardı. Otur¬
dum oradaki koltuğa. Sokaktan nal sesleri geliyordu.
Herhalde jandarmalardı bunlar. Biraz sonra bir ada¬
mın şarkı söylediğini duydum. Alkış sesleri geldi ardından.
Birdenbire üşümeye başladım. Kusacak gibi
oldum. Kapı açıldı o sırada. İçeriye giren kız neşeyle
güldü bana. Uzun saçlarını göğsüne dökmüştü. İn¬
c e c i k bir giysi geçirmişti sırtına.
— Demek sana her şeyi ben öğreteceğim. Ne
yakışıklı küçük bir askersin sen öyle.
Kollarını boynuma doğru uzatarak yaklaştı bana.
Kaputumun yakasındaki zinciri açtı.
— Deli misin sen. Bayılacaksın sıcaktan. Bak ba¬
na, hiç bir şey yok benim üstümde.
Bunu söylerken bir yandan da sırtındaki ince giy¬
s i s i n in önünü açarak bembeyaz bedenini, bacaklarını
:96
gösterdi. Sonra birdenbire yanıma sokulup eiierimî
t u t t u , memelerinin üstüne koydu.
— Küçük asker, bak gör ne denîi canlı, ne denli
sıcak benim göğsüm.
Onun bu sözlerini hâlâ aklımdan tutuyorum.
Avuçlarımın içinde t u t t u ğ um memeleri sımsıcaktı.
n.ip kalkıyordu göğsü. Ellerim, kollarım, alnım birden¬
bire alev alev yanmaya başlamıştı. Sonra beni yata¬
rın üstüne nasıl itiverdiği de aklımda hâlâ. Gaz
ambasmın sarı ışığında, kızın memeleri gözlerimin
tnünde dolaşıyordu. Uyuduk önce biraz. Sonra ya¬
lakta güreşmeye başladık.
— Sen küçük bir asker filan değil, kocaman bir
srksksin, diyordu.
Yavaş yavaş kendime geliyor, uyanıyor, canlanı¬
yordum. Bir kadına sahip olduğum için olacak, dünya¬
nın ne demek olduğunu anlamaya başlıyordum. Onun
aracılığıyla kendi bedenimin olanaklarını kavrıyor¬
dum ağır ağır. Kasıklarımın içinden gelen ağırlık dur¬
madan boşalıyordu. Kıza sarılıyor, okşuyordum her
yanını. Gülüyordum. Mutlu bir hayvana dönmüştüm.
Bağırmak, yumruk atmak, başımı durmadan sallamak
stiyordum. Venedik'te geçirdiğimiz yaz mevsimlerini
t ö z l e r i m i n önüne g e t i r i y o r d u m . Babamla birlikte, kı¬
yıda, beyaz köpüklerle kabaran kocaman dalgaların
tine atlardık. Dalgalardan kurtulunca pırıl pırıl gü-
3ş, çevrenin aydınlığı gözlerimi kamaştırırdı.
Kız sabahleyin uyandırdı benî.
— Hadi bakalım, hazırlanıp gitmen gerekli ar¬
tık.
Gerinip durmaya başlamıştım. Sanki bedenimle
:üm dünyayı kapfıyormuşum gibi bir duygu içindey¬
dim.
— Kim olduğunu bile bilmiyorum, dedim kıza.
Karyolanın önünde, ayakta, saçlarını tarıyordu.
küdar çarkı 97/7
Koltuklarının altından kıztiırntrak tüyler gürünûyordu.
Koltuk altlarının keskin kokusunu tekrar duyar gibi
olmuştum.
— Yaptıklarını yapmadan önce adımın ne oldu¬
ğunu merak bile etmemiştin. Şimdi ne yapacaksın öğ¬
renip de?
— Benim ismim Marco, dedim. Marco Naldi.
— İyi ya! Bana ne senin adından?
Düşünceli bir havada karyolanın baş tarafında
yaslandı.
— Ne sanıyorsun sen, küçük asker? Adını aklım¬
da tutacağımı mı?
— Ben unutmam senin adını.
Yeniden saçlarını düzeltmeye koyuldu. Şarkı
söylüyordu mırıldanarak. Birdenbire sustu.
— İyi edersin unutmazsan. Yaşadığını kanıtlamış
olursun kendi kendine. Haydi, sallanma artık, giyin ça¬
bucak.
Üniformamı giydim. Üniforma bu kez bana çok
ağırlaşmış, boğucu bir biçime girmiş gibi geldi. Sanki
özgürlüğün ne demek olduğunu o anda anlamış gibiy¬
dim. Kapıya kadar geldi yanımda. Ev sessiz, koridor¬
lar hemen hemen karanlıktı. Kapıyı araladığı zaman,
soğuk, parlak bir gün ışığı doldu içeriye.
Kızın elini tutmaya çalıştım.
— Adını bile bilmiyorum, teşekkür etmek iste¬
rim, sana, deyip duruyordum.
Kızın yüzü birdenbire katılaşmıştı. Çizgiler be-J
Irmişti gözlerinin kenarında. Sanki ansızın ihtiyar-]
lamış, çirkinleşmiş gibiydi.
Dilersen dua da et benim için. Bir o kaidıyd"
dedi.
Sonra yine t a t l ı l a ş t ı , güzelleşti, elleriyle saçlar
mı okşamaya başladı. • iar:
98
— Hadi hadi. Küçük yaramaz, çek git artık. Uy¬
kum var. Öldürdün dün gece beni.
Bu sözleri söyledikten sonra beni kapıdan dışa¬
rıya i t t i . O sırada sokaktan geçen bir b i s i k l e t l i nerede
ise çiğniyecekti beni. Bir küfür sallayıp uzaklaştı.
Yürümeye başladım. Hem gülmek, hem de ağlamak is¬
t i y o r d u m . Magliano'dakî ç i f t l i ğ i n önünde ilk kez ko¬
şarken düştüğüm, dizlerimi yaraladığım zaman yaptı¬
ğım gibi, hem ağlamak hem gülmek istiyordum. Düş¬
müştüm yere o zaman. Babam, «Ayağa kalk bakayım,
Marco hiç bir şeyin yok» diye bağırıyordu. Ayağa kal¬
kıp ona doğru koşarken gülüyordum. Ama, o sırada
annemi görünce karşımda, yine ağlamaya başlıyor¬
dum. 1917 yılının o sabahı Bolonya sokaklarında hay¬
l i düşünceli, hayli çekimser bir ortamda yürüyordum.
Gezginci bir satıcıdan kızarmış çörek aldım. Ellerimi
ısıttım adamın portatif mangalında. .
— Çok soğuk var, değil mi asker?
Sonra göz kırparak, sokağın ucundaki genelevi
gösterdi.
— Geceyi orda geçirmek, cephede, siperlerde
geçirmekten daha tatlı değil mi?
O zaman, nedense, gülmeye başladım, satın al¬
dığım çörek sıcaktı. Acıkmıştım. Satıcı, eliyle ter¬
biyesizce bir hareket yaptı.
— Savaşla geçen geceler insanı acıktırıyor. Öy¬
le değil mi küçük asker?
Ben de adamla b i r l i k t e gülmeye başladım. Bir
çörek daha satın aldım. Sabahın tertemiz havası da
insanın içini doyuruyordu. Adamın parasını verip
uzaklaştım yanından. Dolaşmaya başladım Bolonya'-
da. Sokak başlarındaki çeşmeler donmuştu. Alçak
tavanlı kahvelerde insanlar oturmuş, içkilerini içiyor¬
lardı. Bolonya kendi başıma k e ş f e t t i ğ im ilk kent gibi
geldi bana. Sokaklarda hızlı hızlı yürüyen, başlarına
99
sardıkları kocaman şalları elleriyle tutan bu kadınlar
da sanki hayatımdaki ilk kadınlardı. Birkaç saat dolaş¬
t ım durdum. Sonunda Aquîla Nera adlı geneleve döndüm.
Orada Carlo ile buluşacaktım. Kapının önünde,
o t o m o b i l i n yanında bekliyordu beni. Kendi kendine
bir şeyler söyleniyordu.
— Yüzbaşı Ferri, sizi evinize götürmemi, sonra
Venedik'e getirmemi e m r e t t i . Kendisi burada kalacak¬
mış. Burada geçirecekmiş Noel t a t i l i n i . Uzanır yata¬
ğa, her iki yanına birer kız alır, keyfine bakar o, sıca¬
cık, diye ekledi.
Atladım arabaya.
— Hadi gidelim Carlo.
Yola koyulduk. Askerî konvoyların yanından ge¬
çiyorduk. Çoğu kez solluyorduk konvoyları. Yolda
b i s i k l e t le giden köylü kadınlara askerler bağıra ça¬
ğıra selâm veriyorlardı.
— Neden hep aynı insanlar yararlanıyorlar bazı
olanaklardan? diye sordu Carlo. Ben 1915'ten bu ya¬
na karıma elimi bile sürmedim. Maaş diye verdikleri
üç beş kuruşu da köye yolluyorum. Karıma. Orospu¬
lar pahalı. Gokjpahalı tümü. Bize göre değil. Yüzbaşı
Ferri, söylemeye gerek yok, önemli kişi. Kendimi
onunla kıyaslıyacak değilim. Subaylar başka, erler
başka kuşkusuz. Ama, biz de erkeğiz. Tıpkı onun
gibi biz de duyuyoruz aynı gereksinmeyi. Neden öy¬
leyse?
Carlo'nun söylediklerini dinlerken sevincim ya¬
vaş yavaş kayboluyordu. Belki de P6 nehrinden son¬
raki yollan, ırmakları gördüğüm için, ufukta küçük
k i l i s e l e r in çan kulelerini, söğütlerin yamsıra belirer
dut ağaçlarını, bağlan, bahçeleri gördüğüm için se¬
v i n c im yavaş yavaş kayboluyordu. Tüm bu yolların sol
nunda annem vardı, Giulia vardı, tüm oradaki kadir-j
iar vardı. Belki de g e ç i r d i ğ i m , o gecenin sonunda şirr-l
100 I
„. v «.açımlar bana bir başka etki yapmaktaydı. Bizim
ç i f t l i ğ e geldik bir süre sonra. Carlo hâlâ konuşuyordu.
— Aklınızda mı acaba sizinle ilk tanıştığımız
jün? Ne pis bir havaydı değil mi o gün? Ya o yolardaki
zavallı insanlar? Hiç de güze! değildi o sırada
taiya'nın görünümü.
— Carlo, dedim, sen de gel benimle b i r l i k te ç i f t -
ğe.
Avlu bomboştu. Yalnız N i t t i ' l e r i n kaldığı evin
•ünde birkaç tavuk dolaşıyordu. Giulia'yı gözlerimin
üne getirmeye çalışıyordum. Fakat, Bolonya'dakî
ın kalçaları, memeleri geliyordu durmadan gözletin
önüne. Giulia'yı canlandıramıyordum bir tür-
Giulia yalnız bir çehreydi, saçlardı, pembe bir ya¬
tı yalmzca. Bir beliriyor sonra hemen kayboluverdu.
Bîr anlamı yoktu o çabucak kaybolan görünn.
Evimizin kapısını yavaşça i t t i m . Aquila Nera'-
o kızın bakışları nasıldı? Bilmiyordum. Bakışla¬
r mıydı onun?
— Marco, Marco! diye haykırdılar. Üçü de oralar.
Kocaman kara tahta masanın etrafında oturırdı.
Ayağa kalkan annem yaslıydı hâlâ. Giulia
Ibisesinin içinde d i p d i r i y d i . Ysna toplayıp or¬
taçları kulaklarını kapatıyordu. Madam Nitti dua
du. Annem koşmuş sarılmıştı bile bana. Sımsıyordu
beni kollarının arasında.
Bu kaputunla o kadar benziyorsun ki ona, di¬
Aldo musun, Marco musun çıkartamıyorum,
iyorum ikinizi. Bağışla beni!
iyordu annem. Madam Nitti de yanıma yaklayavaş
yavaş. Giulia yerinden kspardamamış-
, canlı, pırı! pırıl gözlerinin güldüğünü farke-
Masanın başına oturduk. Kadınlar çevremi
Giulia bir şey söylemiyor, ama odada du¬
yanımdan geçerken hafifçe sürtünüyordu
101
bana. Oraya buraya gidip geliyor, yumurta, tereyağ,
bal g e t i r i y o r d u . Anlatıyordum neler olup b i t t i ğ i n i , ne¬
ler yaptığımı. Carlo hiç bir şey söylemeden yemek yi¬
y o r d u . Neler yaptığımı anlatıyordum. Alatri'yi, yüz¬
başı Ferri'yi, nöbet tutarken neler olduğunu, sabah¬
ları erkenden deniz kenarında yaptığımız eğitimi an¬
latıyordum.
Giulia sonunda konuştu.
— Ne zaman dönüyorsun?
Sustum bir an. İçimi bir korku kapladı. Yalnız
olsaydım onunla ne s ö y l i y e b i l i r d i m ? Hiç bir şeyi saklamamak
vardı. Hiç bir şeyi saklamadan hiç bir şeyi
açıklamamak başka bir y o l d u .
— Biraz sonra gideceğiz öyle değil mi Carlo?
dedim.
Carlo, Giulia'ya baktı. Tam bîr köylü davranışı ve
sezgisiyle başını salladı.
— Evet, biraz sonra, dedî. Ne yapabiliriz, zorun¬
lu gitmemiz!
Annem yine ağlamaya başladı. Madam Nitti sa¬
vaşı lanetliyordu. Giulia o zaman duvara astığım ka¬
putumu aldı, yanıma g e l d i ,
— Haydi çıkıp biraz yürüyelim.
Yavaş yavaş gece olmcjKtaydı. İlerde, yo! boyun¬
ca dizili söğüt ağaçları neredeyse gözden kaybolacak¬
tı karanlığın içinde.
— Seninle orda herkesin içinde konuşmak iste¬
medim, dedi.
Yanyana yürürken kollarımız b i r b i r i n e değiyor, el¬
lerimiz birbirine çarpıyordu arada sırada. Uzaklarda
bir köpek havlıyordu. Soğuk çıkmıştı. Sessizliğin için¬
de yalnız ayaklarımızın sesi duyuluyordu.
Giulia,
— Sabahtan akşama kadar ağlaşıyorlar. Yaptık¬
ları başka bir şey yok. Ağlaşıp duruyorlar.
102
Genç kız bir yandan da sertleşmiş kış toprağını
pabuçlanyîa tekmeliyordu.
— Cepheye gidiyor musun yakında?
Soruyordu yalnızca. Her şeyi kesinlikle, açıklık¬
la öğrenmek istiyordu. Tıpkı babası g i b i y d i . Kaputu¬
mun önünü kaldırarak Giulia'nın omuzlarına örtmek
istedim.
— Üşümüyorum ben, dedi.
Oysa, t i t r e d i ğ i n i duyuyordum.
— Babamdan artık hiç haber yok dedi. Senden
sonra jandarmalar geldiler. Onların da haberi yok ba¬
bamlardan.
Konuşacaktım beıki onunla bu konuda. Fa¬
kat o sırada kapı açıldı. Madam Nitti çağırıyordu
bizleri. Giulia kollarını boynuma doladı. O zamana
kadar hiç bir zaman bedeni benimkine bu denli ya¬
kın olmamıştı.
— Marco, bir gün savaş bitecek, değil mi?
Yüzünü, bakışlarını bana doğru uzatmıştı hemen
nemen. O gece onu öpmeye hakkım olamıyacağını ak¬
ımdan geçirdim. Yavaş yavaş yürüyerek döndük cift¬
ik evine.
Daha sonraları, Avusturya saldırılarının kırıldığı,
:3mur, çakıl ve kandan oluşan Piave nehrinin kıyı-
-nndaki siperlerde geceleri düşman hatlarını gözleren,
karşıkî kıyıdan havlayan bir köpek sesi duydui
j m d a , bir yerlerden makinalı tüfekle ateş açılırdı,
'ermiler çakılların üzerinden seker ya da önümüzde
ğılı kum torbalarını delik deşik ederken Giulia'yı
:.işünürdüm. Boynuna sardığı kocaman yün atkıyla
: enesini de örten A l a t r i , silah seslerini duyunca,
— Ne istiyorlar yine bunlar? diye sorardı.
Bir süre, siperler boyunca, alçak sesle konuş-
103
maîar olur, mırıldanmalar sürer giderdi. Sonra gece¬
nin karanlığı örterdi yine bu tür g ü r ü l t ü l e r i . O zaman¬
lar da aklıma Aguila Nera adlı genelev g e l i r d i . Giulia'-
yı da düşünürdüm yine. Son kez beraber, yanyana na¬
sıl yürüdüğümüzü gözlerimin önünde canlandırmaya
çalışırdım. Giulia hiç sektirmeden mektup yazıyordu.
Ç i f t l i k t e k i işleri anlatıyor, annemden, soğuklar¬
dan söz ediyordu. Mektuplarındaki bir sözcük, bazan
tarlaların arasından bir y e r i , çevresinde koşuş¬
tuğumuz bir ağacı, şimdi uzakta kalmış gibi gelen o
anılar ülkesini canlandırırdı kafamda. Giulia, «Yakında
yine yazarım» dîye bitiriyordu mektuplarını. Bazan,
«Seni bekliyorum» diye yazmayı da unutmuyordu. Bir
sabah erkenden Avusturya topçusu üzerimize müt¬
hiş bir ateş açtı. Yer yerinden oynamaya başladı. He¬
pimiz siperlerde sanki toprağın içine gömülüyormuşuz
gibi olduk. Düşman ateşi, öğleden sonrasının ilk
saatlarında birdenbire durdu. Birkaç asker ancak o
zaman başlarını biraz kaldırabildiler. Ferri emirler
yağdırıyordu. Tam o sırada, siperlerin birinden fırla¬
yan bir asker, elinde küçük bir paketle, önümüzde du¬
rakladı ve paketi fırlattı bize. Mektuplar vardı paketin
içinde. Nasıl olduğunu kavrayamadığımız bir sırada
havada müthiş bir t i t r e ş im oldu. Tam tepemizden ge¬
çen bir top mermisi birkaç metre ilerde patiayıverdi,
İki elimizle başımızı örtmeye çalışarak, bir anda, yine
siperin içine atıverdîk kendimizi-. Aradan birkaç daki-i
ka geçtikten sonra doğrulup çevremize baktığım za-1
man, o mektup paketini getiren askerin, bîraz ileride
kanlar içinde, yüzü bıçakla kesilmiş gibi ikiye ayrı!-;
mış yattığını dehşetle gördüm. Alatri de görmüşte
aynı korkunç sahneyi. Tırnaklarım elime batırarak,
— Bak Naldi, bak, işte bir kahraman daha, de¬
mişti.
104
— Gömün onu, hemen gömün bir yere dîye gür¬
em işti yüzbaşı Ferri.
Sonra bağırmıştı A i a t r i ' y e :
— İlk kez görmüyorsun ya insan ölüsünü. Hemen
göm onu bir yere. Sonra mektupları dağıt bakalım.
Çabuk ol biraz!
O gün yalnız annemden mektup g e l m i ş t i . Her ye¬
re yayılan her çevreye bulaşan grip salgınından söz
ediyordu uzun uzadıya. Benim için de korktuğunu
yazıyor, kendime iyi bakm?mı söylüyordu. Sonra, bir
başka sayfanın aitına «Giulia'yı da hastahaneye kal¬
dırdılar» diye yazmıştı. Günler geçti aradan. Cephe
çok h a r e k e t l i y d i . Düşman saldırıyordu. Keşif kol¬
ları çıkartıyordu her iki taraf da. Çatışmalar oluyordu,
durmadan. Çoğu kez, biraz nefes alınca, siperdeki ar¬
kadaşlarla kâğıt oynuyorduk. Bazı İtalyan b i r l i k l e r i n i n ,
yer yer kendi aralarında çatıştıkları dedikoduları do¬
laşıyordu. Yüzbaşı Ferri durup dinlenmeden bağırıp
çağırıyor, emir verip adam azarlıyordu. Arada sıra¬
da ayrılıyorduk cepheden. Başka b i r l i k l e r alıyordu
y e r i m i z i . O zaman, kamyonlarla Trevise'ye gidiyor¬
duk. A i a t r i ' n i n elinden kitap eksik olmuyor, boyuna
okuyordu. Onu Stella d'Oro diye anılan geneleve sü¬
rüklemeye çalışıyordum. Gelmemek İçin d i r e n i y o r d u.
— Yarın öbür gün geberip gideceksin koca ah¬
mak, d i y o r d u m .
— Gebereceğim diye kalkıp da hayvan gibi mi
davranayım? diye kafa t u t u y o r d u .
Günler geçiyordu. Giulia'dan mektup gelmiyor¬
du. Anneme bunun nedenini soruyordum. Cevap ver¬
miyordu bu soruma. İskambil oynuyordum. Keşif kol¬
larında görev alıyordum.
Bir akşam, yine keşif görevi yapmak için, yüzleri¬
mizi isle karaya boyayıp, ileri hatlardan çıkmaya ha¬
zırlanırken, üzerinde tanımadığım bir yazı bulunan bir
105.
zarfı elime - t u t u ş t u r u v e r d i l e r . Giuiia'dandı mektup.
Hastalığını anlatıyor, hastahanedeki koğuşta gönlerin
nasıl geçtiğini yazıyordu ayrıntılı bir biçimde. İyileşiyorum
artık diyordu, savaş herhalde sona erecek
diyordu. Yalnız... yalnız bu satırların üzerine mor
mürekkeple kocaman bir damga basılmıştı. Tümü
büyük harflerle yazılmış olarak ...Tarihînde öl¬
müştür diyordu damganın yazısı. Bu sözlerin önüne,
noktalarda bırakılmış yere, el yazısıyla bîr t a r i h yaz¬
mışlardı.
Tam o sırada, keşif kolu komutanı,
— Hadi bakalım aslanlar, dedi.
O akşamki görevimiz düşman hatlarına yaklaşıp
rasgele esir a l a b i l m e k t i . Onları konuşturup düşmanın
yeni plânlarını öğrenmek istiyorduk. Yüzbaşı Ferri
de katılıyordu bu keşif koluna. Fakat, rütbesini belli
etmemek için herhangi bir er gibi g i y i n m i ş t i . Önce,
bizim hatlardaki dikenli t e l l e r i n altından geçtik. Biraz
sonra nehrin kıyısındaki çakıl taşlarına ulaştık. Ya¬
vaş yavaş suya dalmaya başladık. Uzaklarda hâlâ bir
köpeğin havladığını duyar gibi oluyordum Magliano
yönünde. Giulia başını kaldırmış, bana bakıyordu.
Piave nehrinin suları buz g i b i y d i . Önümde ilerleyen
Alatri sürtünerek mesafe alıyordu. Nehrin öteki kıyı¬
sına ulaşmadan, düşman aydınlatıcı fişekler atmaya
başladı. Çevreyi sapsarı aydınlatan fişekler ince sarı
bir duman çıkartarak ağır ağır iniyordu gökyüzünden
aşağıya doğru. Sessiz ve kesin bir ölü gibi. Biraz
sonra nehrin suyu üniformamın içine girmeye başla¬
dı. Aradan birkaç saniye geçmeden düşman ateş aç¬
mıştı. Nehrin kıyısındaki çakıl taşlarına vuran mer¬
miler sekiyor, vınlıyarak çevreye ya da suya düşü¬
y o r d u . Yüzbaşı Ferri geriledi o ânda. Daha ileri git¬
meye çalışmanın anlamı yoktu. Düşman nerede bu¬
lunduğumuzu kestirmiş, ateşini hızlandırmıştı. Aydın-
106
latrna f i ş e k l e r i n d e n birinin ışığı sönüp öteki henüz
çevreyi yine gündüz ışığına boğmadan, iki hamle ya¬
parak kıyıya doğru attık kendimizi. Oysa, tek umudu¬
muz geceydi, karanlıktı. Yakınlardan bir mitralyöz
ateşe başladı o anda. Alatri dizlerinin üzerine düştü,
kapaklandı. Bastım içimden küfrü. Kıyıya çıkar çık¬
maz, yerde sürünerek hemen yanına koştum. Alatri
inliyordu. Hemen ağzına elimi kapattım gürültüyü kes¬
mek için. Sonra onu, adim adım, yerde sürüklüyerek,
bizim hatlara doğru getirmeyi başardım. Orada bazı
eller uzandı, çektiler Alatri'yi dikenli t e l l e r i n ötesine.
Yüzbaşı Ferri belirdi yanımda. Bende hal kalmamış¬
t ı . Yüzbaşı,
— Tamam Naldi, dedi. Tamam. İç biraz bakayım.
Elindeki küçük, yassı bir şişeyi uzattı. Buz gibiy¬
di şişe. Ama içindeki alkollü içki, tıpkı Aquila Nera
genelevindeki gibi, gırtlağımı, içimi yaktı kavurdu.
Artık Giulia'dan saklayacak hiç bir şeyim kalmıyor¬
du. Üstelik, onun nasıl bir kadın olacağını da bilme¬
yecektim. Ertesi gün Giulia'nın annesine bir mektup
yolladım. Sonra ilkyardım merkezine gidip Alatri'yle
konuştum. Durumu ağır d e ğ i l d i . Kurtulacaktı.
— Senin için artık savaş bitti işte.
Elini sıktım, şakaiaştım onunla.
— Baban gururlanır seninle, dedim. Güzel bir
madalya alırsın kuşkusuz.
A l a t r i , ikide birde,
— Rica ederim, kitaplarımı ortalarda bırakma,
ropla tümünü, sende kalsın, diyordu.
İlkyardım merkezi p i s t i . Ölüm kokuyordu içersi.
Ölümün pisliği kokuyordu. Ayrıldım yanından. O ak¬
sam yüzbaşı Ferri ile Trevise'ye gittik. Yol boyunca
yüzbaşı şarkı söylüyordu. Duruyordu arada sırada.
— Göreceksin kazanacağız sonunda. Düşmanın
sûrumu kötü diyordu.
107
— İyi ama verdiğimiz yığınlarla ölü?
Hani top mermisiyle yüzü ikiye ayrılan asker. Ve¬
nedik'teki hastahanede kol gezen ölüm kokusu. O gri
renkli çuvallar. Babamı üstüne yatırdıkları kısacık çu¬
val parçası. Ya Giulia. Bir anıdan başka bir şey değil
artık Giulia.
— İyi ama verdiğimiz o ölüler, yüzbaşım?
Yüzbaşım yine şarkıya başlamıştı.
Biraz sonra cevap v e r d i .
— Naldi, bak biz hayattayız ya! Sonra bak şu
gerçeği de öğren artık. Tarih, imparatorluklar yalnız
kanla oluşturulur.
Bunları söylerken yüzbaşı Ferri, Alatri'yi çileden
çıkartan tam avukat sesini takınmıştı. Stella d'Oro
adlı genelevin önüne geldik. Beni itti kapıya doğru.
— Ben biraz sonra g e l i r im yüzbaşım. Biraz do¬
laşmak istiyorum.
— Sen b i l i r s i n ! Nasıl istersen. Ben sarışın kızı¬
nı alıyorum öyleyse. Haberin olsun.
Carlo, otomobilde, direksiyonun üstüne yığılmış
uyukluyordu. Benim içeriye girmediğimi anlayınca,
— Ne o, yoksa hasta mısınız? diye sordu.
Bir sigara uzattım. Uzun uzun içtik sigaraları¬
mızı.
— Magliano'da ç i f t l i k t e bir kız vardı hani. Ha¬
tırlıyor musun?
Başıyla evet anlamına gelen bir hareket yaptı.
Ne demek istediğimi anladığı b e l l i y d i.
— Bana bir sigara daha verir misiniz? dedi.
Bir süre sonra konuştu.
— İnsan her şeye alışıyor zamanla. Allah kah¬
retsin savaşı!
Ben Giulia'nın ölümüne ülke de savaşa ahşamıyorduk.
4 kasım sabahı Piave nehri boyunca sis gri
renkli bir su gibi uzanırken, borular çalındı birlikler-
108
de. Ateşkes ilân e d i l m i ş t i . Sabahın ilk saatlannın tat¬
lılığı o andan başlamak üzere artık hiç bir silah
sesiyle, hiç bir patlama gürültüsüyle bozulmadı. Ol¬
duğumuz yerde kalakaldık. Sonra insan sesleri yük¬
s e l d i , insanlar artık korkudan ölümden söz etmiyor¬
lardı. Daha sonra yüzlerce, binlerce ses y ü k s e l d i . Ar¬
kadaşlarımla b i r l i k t e Piave nehrinin üstündeki köprü¬
ye koştuk. Bağırdım durdum. Mutluluktan kasketimi
havaya f ı r l a t t ı m . Savaştan artakalanlar, sağ kalanlar
mutluluklarını k u t l u y o r l a r d ı , insan ne de olsa binler¬
ce ölüye, her gün yüzlerce insanın yaralanmasına, öl¬
mesine alışamıyordu. Yüzbaşı Ferri asayişi sağlamaya
çalışıyordu.
— Sakin olun, bu denli heyecanlanmayın çocuk¬
lar. Ateşkes açıklandı ama hiç belli olmaz...
Kimsenin kulak astığı, yoktu yüzbaşının sözleri¬
ne. Çocuklar sevinçten bağırıp çağırıyor, yüzbaşıyı
da kucaklayıp havaya kaldırıyorlardı. Sonra, hep bir
ağızdan «Zafer bizimdir!" diye haykırıp vatan şarkıları,
marşlar s ö y l ü y o r l a r d ı . Ertesi günü ilkyardım mer¬
kezine giderek A l a t r i ' y le konuştum. Koğuşta, yatağı
nın kenarına oturmuş, başına bir yığın yaralı askeri
t o p l a m ı ş t ı . Göğsünde sımsıkı sarılı, kocaman beyaz
bir sargı vardı. Biraz güçlükle konuşuyordu. Öteki ya¬
ralı askerler, kızarmış köylü ellerini dizlerine koymuş¬
lar, gık demeden dinliyorlardı A l a t r i ' y i - Beni görür
görmez şöyle bir yan gözle bakmakla y e t i n d i , çoğu
köylü olan öteki yaralılara anlatmaya devam e t t i .
— Şimdi yapacağınız bir şey var arkadaşlar. Top
rak sahibi olmayı istemelisiniz. Toprak istemelisiniz.
Sizler bu savaşta hayatlarınızı tehlikeye attınız. Ka¬
nınızı akıttınız. Mecburdurlar şimdi sizlere toprak da¬
ğıtmaya. Anladınız mı? Hakkınız olan toprağa sahip
olmalısınız artık.
Uzun uzun öksürdü. Başını eğdi. Bir eliyle om¬
zuma dayandı.
109
— Ne dersin Naldi? Acaba bundan böyîe önem
v e r i r l e r mi bize?
Koltuk değnekleriyle tek ayağıyla yürümeye çalışan
bir asker, seke seke, yatağına doğru g i t t i , karyolanın
ucuna oturur oturmaz seslendi:
— Kaybettiğim ayağımı tüfeğimi bana geri vermeyeceklerine
göre ne ile alacakmışım onlardan hak
e t t i ğ im toprağı? Neyle? Koltuk değneklerimle mi mücadele
edeceğim onlarla? Böyîe bir şey yapmaya kal¬
kışacak olsam, koltuk değneklerimi de elimden alır,
üstümde parçalarlar kuşkusuz. Sonra da yere serdikleri
cesedimin üstüne t ü k ü r ü r l e r !
Ardından koltuk değneklerini f ı r l a t t ı , t i k s i n t i y le
tükürdü yere. Zorlukla yatağına uzandı. Başını Alatri'ye
çevirerek,
— Sen, dedi. Sen tam avukat gibi konuşuyor¬
sun. Okuman yazman da mükemmeli Ezbere konuş¬
mak kolay arkadaş. Bir de gel, köydeki durumu ye¬
rinde gör bakalım. O zaman anlarsın!
Koğuştakiler başlarını başka taraflara çevirdiler.
Alatri bana hiç de arkadaşça olmayan bir biçimde
baktı.
— Nihayet ateşkes ilân edildi, dedim gülerek.
— Desene ateşkes ilân edildi diye keyfin yerinde,
dedi A l a t r i . Bravo doğrusu yüzbaşı Ferri'ye! Bra¬
vo ona! Ne de kolay uyutuyor enayileri.
Öksürmeye başladı yeniden. Şiddetle, boğuk boğuk,
güçlükle öksürüyordu. Öksürdükçe tüm bedenî
sarsılıyordu. Elleriyle göğsünü tutuyordu bir yandan,
Sonunda içeriye gelen bir hastabakıcı Alatri'ye bir
kadehe koyduğu koyu bir şurubu i ç i r d i . Giulia canlandı
gözlerimin önünde. O da hastahanedeydi. Ge¬
nel koğuşta. Onu da müthiş bir öksürük t u t m u ş t u . Ök¬
sürüyordu durmadan. Hastabakıcı, gözlerini kapatmış
olan A l a t r i ' n in alnındaki t e r l e r i siliyordu şimdi.
110
Son derece s i n i r l i y d i A l a t r i . Hastabakıcıya,
— Defolun burdan, diye bağırdı. Bırakın beni,
hemen defolun! Yoksa, binbaşıyı çağırır sizi attırırım
dışarıya!
A l a t r i ' ye doğru uzanarak elini t u t t u m .
— İyileştikten sonra gideceğin bir yer yoksa, hiç
çekinmeden Magliano'ya gel, dedim. Koskoca ç i f t l i k
var, ev var, toprağımız var, diye ekledim.
— Toprak sahibi herif, ne olacak...
Bir yandan hafif hafif gülüyor, söylediğini duydum,
belki kabul ederim gibilerden başını sallıyordu. Onun
ailesinden söz etmemiştik şimdiye dek. Yalnız, üze¬
rinde «General Alatri'nin Kurmay Başkanlığı» dam¬
gası bulunan ve ona gelen mektupları hiç açmadan,
okumadan yırtıp attığını biliyordum. Bir gün yüzbaşı
Ferri'ye, babasından söz ederek, «Bir kasabın oğlu
olmak istemiyorum» diye çıkışmıştı. Sonra da şunla¬
rı e k l e m i ş t i : «Eğer babam, general A l a t r i , kendisine
mutlaka mektup yazmamı emrederse, emir emirdir,
asker olduğuma göre, ister istemez, oturur yazarım.»
Yüzbaşı Ferri çok kızmıştı onun d i k l e n m e s i n e . «Ye¬
ter yeter! Siz hastasınız dostum!» demekle yetinmiş¬
t i . O günden sonra başka mektup gelmemişti zaten
A l a t r i ' y e .
İlkyardım merkezinden çıkarken bir mektup yol¬
lamak geldi aklıma. Alatri'ye bir mektup yazacak,
şimdi zafere ulaşmışken, eğer hep b i r l i k t e elele ve¬
rirsek yepyeni bir ülkenin temellerini atabileceği¬
mizi anlatacaktım. Hatta bu görevin bizlere düştüğü¬
nü olayların, hem yalnız olayların değil, Tanrının da
bu görevi bizlerin sırtımıza yüklediğini açıklayacak¬
tım. Bu çabalarımız sonucu eskisinden çok daha
güçlü, çok daha adaletli bir toplumun yaratılmış ola¬
cağını, ayrıntılarıyla, ortaya koyacaktım. Evet, bizim
ailenin Magîiano'da toprağı vardı. Gerçekti bu. Fakat,
bu topraklan bölmeden yabancılara dağıtmadan önce,
bunlara sahip olacak olanların bu verimli toprağı ge¬
reği gibi işliyeceklerînden emin olmak lâzımdı.
Bir yaz gecesini hatırladım sonra. Kısadk, hemen
hemen yarı aydınlıkta geçen bir yaz gecesini. Sı¬
caktı hava. Çevre burcu burcu buğday kokuyordu. O
gece Magliano'iular pek uykuya bile yatmamışlardı.
Ben, yanımda Giulia ile, ç i f t l i ğ i n biraz ilerisindeki söğüt
ağaçlarının altında dolaşıyordum. Fransa'da Mar¬
ne bölgesinde savaş yeni başlamıştı. İtalya henüz
katılmamıştı savaşa. Birdenbire bağırışmalar olmuş¬
t u . Ahırdaki atlar durdukları yerde tepinmeye başla¬
mışlardı. Hava sanki ısınmıştı. Biraz sonra atlar hep
bir ağızdan kişnemeye koyulmuşlardı. Çevreye şöy¬
le bir bakınca görmüştüm, rfuğday tarlasının ortasın¬
da duran, babamın gurur duyduğu, bölgede bir eşi
bulunmayan biçerdöver makinası alevleri içinde ya¬
nıyordu. Makinanın yanındaki sararmış başaklar da
tutuşmuş, tarla alev almıştı. Nitti'ye, babama haber
v e r m i ş t i m . Hemen koşmuştuk. Sudan yararlanmaya
olanak y o k t u . Çok uzaklardaydı bostan kuyuları. Alev¬
leri bastırmak için sabaha kadar didinmiş durmuştuk.
Ama boşuna. Sabah olunca, isten, dumandan simsi¬
yah olmuştuk hepimiz. Göz alabildiğine uzanan buğ¬
day tarlası yanıp kavrulmuştu.
Babam çevreye şöyle bir baktıktan sonra,
— Hayvan herifler bunlar, diye küfrü basmıştı.
Hayvan herifler. İşleri güçleri yakmak, yıkmak, par¬
çalamak. Bunlarla baş edilmezse eğer, büsbütün kuduracakiar.
Yangın kasıtlı olarak çıkartılmıştı. Tarlanın bir
yanında, biçerdöver makinesinin yanında, kazılmış
çukurlar görülüyordu. Gaz yağı ile kâğıt parçalarını
çalı çırpıyı oraya doldurdukları anlaşılıyordu kundak¬
çıların.
112
Ç i f t l i ğ i n işlerini evirip çeviren, yıllardan beri
babamın yanında çalışan Nitti atılmış şöyle demişt
i :
•— Ne yapsınlar! İşlerini kaybetmekten korkuyorlar
her şeyin makinalaşması karşısında. Daha da
yaygınlaşırsa bu tür makinalar, nereden iş bulur bu
adamlar?
Babam, birdenbire Nitti'nin üzerine atılmış, onu
yakasından yakalayıp sarsmaya başlamıştı.
— Ahmak herif! Onlardan yana çıkıyorsun demek!
Peki yanan bu kadar buğdayın, demir yığını haline
gelen biçerdöverin parasını kim ödeyecek bana?
Sigorta mı öder sanıyorsun? Koca ahmak!
Sarsıp silkeleyip duruyordu Nitti 'yi babam. Adam
dişlerini sıkmış, hiç cevap vermeden babama bakı¬
yordu.
— Bunları sana açıklamanın da bir yararı yok
ki. Sen de tıpkı onlar g i b i s i n ! İşiniz yakmak, yıkmak,
zarar vermek! Vahşi insanlarsınız hepiniz! Vurucu,
kırıcı vahşî heriflersiniz!
Sonra bana dönmüş şunları s ö y l e m i ş t i :
— Görüyorsun ya Marco! Bu hergelelerin boynuna
tasma takmak gerek! Yıkmaktan, yakmaktan
yana tümü î t l e r i n !
Bunları anlatmak istiyordum Alatri'ye. Toprak¬
larımızı elden çıkarmamak amacıyla yıllar boyu çır¬
pınmış olan büyükbabamdan söz etmek istiyordum.
Büyükbabam ç i f t l i k t e , o kocaman masanın başına
oturur, kollarını dayar, anlatırdı: «1897 yılında Kanada
buğdayı geldiği zaman Avrupaya» derdi «topra¬
ğın değeri düşüverdiydi. Yalnız başıma kalmıştım bu¬
rada. Berbat soğuk bir kış başlamıştı. Herkes, satın
bu t o p r a k l a r ı , işe yaramaz artık, diye baskı yapmaya
başlamıştı. Sıktım dişimi. Boş verdim o tür baskıla¬
ra. Dikenli t e l l e r l e çevirdim tarlayı boylu boyunca.»
iktidar çarkı 113/8
Sonra gülerek şunları eklerdi «İtalya'nın küçük
bir parçası olan Naldi ailesinin topraklarını savun¬
dum.»
Alatri anlamalıydı bu g e r ç e k l e r i . Tarlalardan, top¬
raklardan oluşan bu ülkeyi anlamalıydı. Uğrunda ba¬
bamın öldüğü, uğrunda benim savaşa katıldığım bu
toprakların anlamını kavramalıydı.
«Büyüdüğün zaman topraklarımızı savun. Koru
bu t a r l a l a r ı . Alın t e r i m i z l e sahip olduk bunlara. Bu
t o p r a k l a n biz verimli hale soktuk» derdi.
Sonra bana, diktiği fidanları, açtırdığı kanalları
g ö s t e r i r d i .
Çoğu kez durur, köylü kadınlarına pirinç tarlalarında
çalışan gündelikçilere bakardım. Çeltik işçile¬
rinin hemen tümü başlarına geniş kenarlı kocaman
hasır şapkalar geçirir ayakları suların içinde, iki bük¬
lüm çalışırlardı tarlalarda.
— Durma, gel benimle diye uyarırdı büyük ba¬
bam. Biz onlardan daha çok çalıştık, derdi. Hem de
yüzyıllardan bu yana çalışıyoruz, diye eklerdi. Şimdi
çalışma sırası onlarda. Eğer toprak sahibi olmak is¬
t i y o r l a r s a , başka yerlerden alsınlar kendilerine ge¬
rekli olduğunu söyledikleri t o p r a k l a r ı . En iyisi gidip
Afrika'ya sömürge sahibi olmaya bakmalı İtalya.
O sırada, kendisinin de katıldığını söylediği
Trablus savaşlarını anlatırdı. Gazeteleri, askerî bil¬
d i r i l e r i heyecanla okurdu.
— Her şeye karşı çıkan şu sosyalistler olmasa,
d e r d i . Kalkıp gitsinler Afrika'ya serseriler. Orada
herkese toprak var yeteri kadar. Herkese iş var ora¬
da, var ama, anlamıyorlar ki, budalalar!
Savaşı kazandığımıza göre, şimdi Afrika'da da
toprak elde edebilirdik. Köylülerimiz de oraya gider
Naldi'ler gibi z e n g i n i e ş e b i l i r l e r d i . Kendilerine özgü
topraklara sahip o l u r l a r d ı . Alatri'yi ikna etmek i s t i -
114
yordum. Yazmak istiyordum ona. Pek vakit olmadı
buna. Hemen Milano'ya hareket etmiştik. Oraya ulaştığımız
zaman tüm kent bayram havasındaydı. Duomo
katedralinin önündeki meydan tıklım tıklım insanla
doluydu. Bağırıp çağırıyor durmadan dansediyorlardı.
Caddelerde kadınlar kamyonlarımıza atlıyorlardı.
Şarkılar, marşlar söylüyorduk hep bir ağızdan. Şoförler
klakson çalarak tempo t u t u y o r l a r d ı . Kahvelere dalıyorduk
gruplar halinde. Sırtımızdaki pelerinleri
savurarak, gazinolarda, kahvelerde içki istiyorduk.
Gözümüze kestirdiğimiz kadınları kolumuza takıp
tekrar fırlıyorduk sokaklara. Bir grubun arasında bir
yığın insanla elele tutuşmuş danseden ufak tefek bir
hastabakıcı kızı k e s t i r m i ş t im gözüme. Hemen yanı¬
na yaklaşarak, kolundan t u t t u ğ um gibi çekmiştim
onu. Sonra da bizim kamyona atıvermîştim. Sinirli si¬
nirli gülüyordu küçük hastabakıcı. Saçları, başı, göğ¬
süme sürtünüyordu. Bırakıveriyordu kendini.
Yüzbaşı Ferri,
— İçelim arkadaşlar, içelim, diye bağırıyordu.
İçkili gazinoların kahvelerin patronları suratla¬
rını asıyorlardı, ama yapabilecekleri bir şey y o k t u .
Müşterileri itip kakıyorduk. İçimizden biri hemen bir
masanın üstüne fırlayıp «Yaşasın İtalya!» diye bağı¬
rıyordu. Yer yerinden oynuyordu ardından. Yapmadı¬
ğımız taşkınlık kalmıyordu. Gençliğimizin, savaştan
sağ çıkmamızın, yanımızda kadınlar bulunmasının
sevincini patlatıyorduk caddelerde. Vittorio Emmanuelle
pasajına girerken, kentin üzerine yavaş yavaş
akşam sisi iniyordu. Kolkola g i r m i ş t i k arkadaşlarla.
Sarhoştuk. Kendimizden geçmiştik. Tam o sırada, el¬
lerinde bayraklarla, karşıdan, bize doğru bir başka
grup ilerlemekteydi. O grupta da askerlerle siviller
karmaşık bir düzende yürümekteydiler. Onlar da kol¬
kola g i r m i ş l e r d i . Bizi görünce, hepsi bir ağızdan,
115
— Yaşasın askerier! Yaşasın italya, diye bağır¬
dılar.
Biz de karşılık verdik. Biz de avaz avaz bağırdık.
Elinde bayrak taşıyan ufak tefek bir adam, pasajdaki
dükkânlardan birinin önünde duran bir taburenin üs¬
tüne çıkıverdi çeviklikle. Bağıra çağıra konuşmaya
başladı.
— Dostlar! Hepimiz silah arkadaşıyız! Kazandık
savaşı! Silahlarınızla, süngülerinizle kazandınız sa¬
vaşı, kahraman, yiğit askerler. Yaşasın İtalya! Yaşa¬
sın askerler! Yaşasın büyük İtalya! Bu zaferi, verdi¬
ğimiz ölüleri hiç bir zaman unutmayınız!
Bu sözler üzerine alkış fırtınaları koptu. O grupt
a k i l e r l e hemen kaynaştık ve hep bîr arada ilerleme¬
ye başladık. Küçük hastabakıcıyı sımsıkı t u t u y o r d um
kolumda. Elimden kurtuiamıyacağını b i l i y o r d u m.
O gürültünün arasında, ikide birde,
— Canımı acıtıyorsunuz, diyordu.
— Aşk bu matmazel! Aşk! diyordum.
Gülüyordu. Gülmeye başlayınca kendini bırakıveriyordu
koluma. O sırada yüzbaşı Ferri yanıma
y a k l a ş t ı ,
— Gördün mü gazeteciyi? diye sordu. Tam İtal¬
yan! Gerçek bîr İtalyan!
Hemen ardından, kolundan çekmekte olduğum
hastabakıcıyı gördü.
— İstersen gece izinlisin, dedi. Göz kırptı uzak¬
laştı.
Biraz sonra o kalabalıktan ayrıldım. Scala Operası'nın
yanından dar sokaklara saptım. Hastabakıcı
yanımdaydı. Gülmüyordu artık. Ancak; ikide birde
kolumu ç e k i ş t i r i y o r ,
— Dönmeliyim ben, bırakın beni, diyordu.
— Nereye giderseniz gidin, ben de geleceğim
116
sizinle. Bu buz gibi gecede bir askeri bırakıp gide¬
mezsiniz.
O gün hiç durmadan içki i ç m i ş t i m . O güne kadar
sahip olduğum kadınlar meslekleri gereği kendilerini
vermişlerdi bana. Oysa, hastabakıcı kız kendi giri¬
şimimle elde e t t i ğ im ilk kadın olacaktı. .
— Yapamam, demişti. Hastahanede kalıyorum
diye eklemişti.
Yapamam diye d i r e t t i k ç e kolunu daha çok sıkı¬
yordum. Öteki elimle göğsünü yoklamaya çalışıyor¬
dum. Sözlerle karşı koymasına rağmen bedeninin
karşı koyduğu yoktu. Sözlerin önemi kalmamıştı.
— Uslu duracaksınız ama, dedi. Başhemşire
anlarsa, kıyameti koparır. Hem yasaktır hastahaneye
yabancı almak.
Yemin ettim uslu duracağıma. Girdik hastahane¬
ye. Kör kandil gibi yanan mavimtrak ampullerin ay¬
dınlattığı uzun koridorlardan, geniş koğuşlardan geç¬
tik. Burnuma bir kez daha, çok iyi b i l d i ğ i m , ölüm ko¬
kulan geldi. Aldırmadım. Hastabakıcının yanısıra yü¬
rüdüm. Sonunda, uzun bir salonun ucunda onun oda¬
sına ulaşabildik. Küçücük bir odaydı burası. İçerde
bîr lavabo ile takılır sökülür cinsten bir demir kar¬
yola vardı. Ben içeri girince hastabakıcı kapının eşi¬
ğinde durdu.
— Biraz yalnız bırakacağım sizi, dedi. Hastalan
dolaşmam gerek. Nöbetçiyim bu gece.
Aldırmadım söylediklerine. Kolundan tutup çek¬
t im içeriye. Kapıyı- hemen k i l i t l e d i m . Bağırmaması
i ç i n elimi ağzına koydum. Heyecan ve telâş içindey¬
dim.
— Siz beni ne zannediyorsunuz, aklınızdan ne¬
ler geçiriyorsunuz?
Üzerindeki yünlü ve ipekli kumaşların altından
elimle göğüslerini buldum. Hastabakıcı inlemeye baş-
117
Sadi. Olmaz diye söylenmesi dtşında başka bir diren¬
me g ö s t e r m e d i .
— Sizi tanımıyorum, olmaz, diye tekrarlıyordu.
Ben--onu tanıyor muydum sanki? Cephede as¬
kerleri yere seren, kafalarını ikiye ayıran mermiler
sanki kime isabet e t t i k l e r i n i biliyorlar mıydı? Ölüm
Giulia'yı alıp g i t t i ğ i zaman onun kim olduğunu bili¬
yor muydu? Yattım hastabakıcıyla. Biter bitmez se¬
vişmemiz, onu yatağın üstünde bırakıp hastahaneden
hemen çıktım. Dar bir sokakta karşıma çıkan ilk kah¬
veye g i r d i m . Üstüste birkaç kadeh i ç t i m . Uyukladîm.
Uyandım. Tekrar i ç t i m . Sabahı ettim böylece. Gün
aydınlanırken içeriye gazete satıcıları girdiler. Pa¬
ketleri yere atıp acele ile birkaç kadeh yuvarladılar.
Çekip g i t t i l e r sonra. Gazetelerin ilk sayfalarında ko¬
caman harflerle Zafer yazılıydı. Altında Duomo
meydanındaki kalabalığı gösteren fotoğraflar vardı.
Sevinç gösterilerini anlatan yazılarda ise, «Popolo
d'ltaiia» gazetesinin yöneticisi Benîto Mussolini'nin
dün birkaç kez halkın araşma karışarak ateşli sözler
söylediği anlatılıyordu.
Birkaç saat daha dolaşmış durmuştum sokak¬
larda. Fakat, kısa süre sonra Milano olağan, her gün¬
kü gri görünümüne bürünüvermişti. Yalnız gazete sa¬
tıcıları heyecanlı bağırışlarını sürdürüyorlardı. Her¬
kesin nereye g i t t i ğ i n i bilerek hızlı hızlı yürüdüğü so¬
kaklarda bir ben kalmıştım ne yapacağını bilmeyen,
başıboş, rasgele dolaşan. Üzerimdeki kaputun ağır¬
lığı altında eziliyordum. Kara renkli üniformam, be¬
limde sallanan, kılıfı yaldızlı kamam da canımı sıkı¬
y o r d u . Kışlaya döndüğümde arkadaşlarımdan çoğu
kamyonlara biniyorlar, ama dünkü gibi bağırıp çağır¬
mıyor, sevinç çığlıkları atmıyorlardı. Herhalde onlar
da, benim gibi, zafer sarhoşluğundan uyanmış, ger¬
çekleri görmeye başlamışlardı. Kışladaki ortam ça
118
buk d e ğ i ş t i . Ordunun başları tüm b i r l i k l e r i , hepimizi
ele almakta gecikmediler. Disiplin duygusundan yok¬
sun olduğumuzu, serüven peşinde koştuğumuzu, ser¬
seri gönüllüler olduğumuzu söylemeye başladılar.
Bazı taşkınlıklarımıza göz yumduklarını, fakat koşul¬
ların değiştiğini ileri sürüyorlardı. Genelkurmayın
b i l d i r i l e r i n d e her ne kadar kahramanlığımızdan söz
edildiyse de, komutanlar bizlerin kahraman filan de¬
ğ i l , olsa olsa profesyonel serseriler olduğumuzu iddia
etmeye başadılar. Ne olmuşsa olmuştu, ama olanla¬
rın tümü geçmişte kalmalıydı. Artık disiplinli davra¬
nışları benimsemenin zamanı gelmişti. Böyle söylü¬
yordu komutanlarımız. Cephenin hemen ardında bu¬
lunan boş evlerde dilediğimiz gibi eğlenmiş, içki iç¬
miş, kendimizden geçmiştik. Yüzbaşı Ferri de orala¬
ra sık sık gelir bizlerle iskambil oynardı. Ama bitmiş¬
ti tüm bu işler. Cephenin ardındaki o savaş karargâhını,
o dilediğimiz gibi kullandığımız ev(eri terketmek
zamanı gelip çatmıştı. Her şeyi derleyip toparladık¬
tan sonra, hazırlandık, birlikler sıra olup beklemeye
başladılar. O sırada at üstünde bir albay çıkageldi,
t üm b i r l i k l e r e karşı şöyle konuştu:
— Savaşan askerlerdiniz son günlere dek. Sa¬
vaşçıydınız. Bitti artık savaş. Bugünden başlamak
üzere yalnız askersiniz. Öğrenmek zorundasınız as¬
kerliği.
Kış mevsiminin soğuk yağmuru altında çamur
içindeki alanlarda yürüyüş eğitimlerine başladık. Gü¬
neye doğru ilerliyorduk. Çevrede birikmiş, yağmurun
altında ıslanan başka birliklerdeki askerler bize alay¬
lı alaylı bakıyor, elleriyle kaba işaretler yapıyorlardı.
— Bir, iki, bir iki, sağ sol, diye bağırarak kızdır¬
maya çalışıyorlardı bizleri.
Yüzbaşı Ferri en önde yürüyordu. Başını çevirip
bakmıyordu bile. Geceleri de gelip hiç konuşmuyor-
119
du. Ağzını bıçak açmıyordu yüzbaşının. Eğitim saatiarında
da pek öne atılmıyor albay geldiği zaman or¬
talarda dolaşmamayı tercih ediyordu. Bakımsız, köhneleşmiş
kışlada kemiklerimize kadar işliyordu buz
gibi soğuk. Aralık ayının ortalarında Bolonya'ya ulaş¬
tık. Orada, kentin dışındaki kalelerden birine yerleş¬
t i r i l d i k . Eskiden zindan olarak kuilanılan bu kalenin
her yönü rutubetlen hemen hemen çürümüştü.
Yüzbaşı Ferri'nin beni Aauila Nera adlı genelev¬
de o sarışın kızın koynuna attığı tarihten bu yana
lam bir yıl geçmişti. Bu bir yıl süresince Piave neh¬
rinin suları durmadan akmıştı. Bir yıl beni birçok şey¬
lerden uzaklaştırmıştı. Öylesine uzaktım ki artık Aquiîa
Nera'nın beyaz dantel örtülü karyolalarından. Sa¬
vaşta geçen bu bir yıl içinde hem kadınları öğrenmiş¬
t im hem de ölümün ne demek olduğunu. Bu arada,
Giulia'yı da kaybetmiştim.
Bir gün yüzbaşı, duvarlarından sular sızan ama
buna rağmen içinde barınıp ısınmaya çalıştığımız
odamıza g i r m i ş t i . Yatakların yanındaki masanın üs¬
tüne oturmuştu. Birdenbire,
— Çocuklar, demişti, çocuklar ayrılıyorum siz¬
lerden. Size veda etmek için geldim. Hepiniz iyi sa¬
vaştınız. Eğer gerekirse. İtalya için yine savaşırız
seve seve. Sağolun!
Sonra birdenbire ayağa kalkmış, elinde t u t t u ğu
kamayı havaya doğru kaldırmış ve:
— Zafer bizimdir! diye bağırmıştı.
Biz de bağırdık, zafer bizimdir, diye. Çıktı oda¬
mızdan. Arkasından ben de çıktım. Koridorda yanın¬
da yürümeye başladım.
— Yüzbaşım, niçin ayrılıyorsunuz?
— Altınla teneke kaynaşmaz Naldi.
Biraz sonra, yağmur altında, kalenin avlusunu
geçiyorduk.
120
— Bak anlatayım sana diye başladı. Bizler, Arditi
birlikleriyiz. Savaşta kuruldu Arditi b i r l i k l e r i , biliyorsun.
Gözünü budaktan esirgemeyen, kahramanlar
y e t i ş t i r e n gönüllüleriz tümümüz. Oysa muvazzaf
askerler bizler gibi değiller. Vız geliyor onlara savaşmak,
kahramanlık f i l a n . Kaldı ki, oldum olası hep
yeniigiye uğramışlardır. Yüzyıllardan bu yana hep yenilmiş,
ezilmişlerdir. Korkaktırlar üstelik. İşte bu nedenlerden
ötürü çekemiyorlar bizleri. Dedim ya altınla
teneke kaynaşmaz! Ne yapsan boşunadır.
Biraz ileride emirberi Cario bekliyordu yüzbaşıyı.
Ferri biraz düşündükten sonra,
— Sen de ayrıl artık, dedi. Ayrıl bu b i r l i k l e r d en
Magliano'ya, evine git, dön ç i f t l i ğ i n e . Kendine iyi bak
orada. Göreceksin gün gelecek, o muvazzaf askerlere
bizler komuta edeceğiz: Bizler yürüteceğiz onları
uygun adımlarla. Umarım yakında görüşürüz Marco
Naldi. Söylediklerimi unutma!
Ferri kucakladı beni. Emirberi Carlo valizlerini
otomobile y e r l e ş t i r i y o r d u .
— Gidip Aquila Nera'ya yerleşeceğim, dedi. Orası
buradan çok daha konforlu. Hoş, bilirsin ya sen,
deyip göz kırptı.
Ardından devam e t t i .
— Önümüzdeki günlerde vakit bulursan, gel
oraya beni görmeye.
Yüzbaşının bizi bırakıp gitmesinden sonra içi¬
mize daha koyu bir yalnızlık y e r l e ş t i . Kalenin ıslak av¬
lusunda dönüp dolaşıyorduk. Çakıl taşlarının üzerin¬
den, seken mermi seslerini hiç duymamış, çıtkırıl¬
dım, fiyakalı, cakalı subayların komutası altında eği¬
time çıkıyordum yağmur altında. Noel yortusundan
birkaç gün önce albay bizleri kalenin avlusunda top¬
ladı. Kar yağıyordu o gün. Albay büyük kapının altın¬
da durdu. Açıkta bekleyen bizler kısa zamanda kar-
12f
elan adamlara benzemeye başlamıştık. Albay, eğer is¬
t e r l e r s e , yirmi yaşından küçük olan gönüllülerin, Ardîti
birliklerinde çalışmış olanların, yılbaşından önce
t e r h i s edileceklerini haber verdi. Herkes hep bir
ağızdan sevinç çığlıkları atmaya başladı. Teğmen¬
lerin verdiği emirlere rağmen, askerlerden, bazıları,
dağıldılar. Albaya bakıyordum. Ufak tefek bir adam¬
dı. Alaylı bir biçimde gülümsüyordu. Ertesi günü ay¬
rıldım kaleden. Sırtımda hâlâ üniformam vardı, ama
artık terhis edilmiştim. Yoldan geçen arabalı köylü¬
lere seslendim. Beni Bolonya'ya kadar götürmelerini
istedim. Fakat, hiç biri aldırmadı. Bazıları duymaz¬
lıktan geldiler s ö y l e d i k l e r i m i . Bunun da ötesinde, at¬
larını kamçılayıp hızla uzaklaştılar yanımdan. Anayol
boyunca, karların içinde, yürümeye başladım. Aquila
Nera adlı genelevi özlemiştim. Sinyora Maria'mn
odasını, o tatlı sarışın kızı tekrar görmek istiyordum.
Üstelik, yüzbaşı Ferri'nin o pek öze! evde nasıl ya¬
şadığını, nasıl barındığını da merak ediyordum. Bolonya'yı
çevreleyen Circonvallazione sokağına girdi¬
ğ im zaman karşıdan bir kalabalığın ilerlemekte oldu¬
ğunu gördüm. Hemen orada bulunan, kocaman depo¬
larının üstü karla kaplanmış olan havagazı fabrika¬
sının bahçesinden çıkıyorlardı. En önde yürüyenlerin
ellerinde kızıl bayraklar vardı. Siviller, askerler, ka¬
dınlar, kolkola girmiş, şarkılar, marşlar söyleyerek
yürüyorlardı tipi halinde yağan karın altında. En ön¬
de küçük çocuklar koşuşuyorlardı. Hep bir ağızdan,
— Ulus ileri, diye bağrışıyorlardı. Ardından,
— Yaşasın Sovyetler, yaşasın büyük devrim! di¬
y o r l a r d ı .
Biraz sonra tüm yolu kapladılar.
Marşlar söylüyorlardı.
Yükselecek kızıl bayrak, yükselecek,
Kızıl bayrak her yerde yükselecek
Özgürlük yaşayacak, sosyalizm kalacak...
122
Gaz fabrikasındaki işçiler de, ellerinde kızıl
zayraklar, duvarların üstüne çıkmış, pencerelere asıl-
•nış, geçenleri selâmlıyorlardı. Oradan hemen kaç-
.nak istedim. Vakit olmadı kaçmaya. Kafiledeki bazı
gençler koşup beni kuşatmışlardı bile. Bazı askerler
<ortejden ayrılıyor ve bana doğru i l e r l i y o r l a r d ı . İtip
<akmaya başladılar beni sokağın orta yerinde.
İçlerinden iriyarı biri hemen bağırdı,
— Savaş savaş dediniz, yaptınız işte savaşınızı!
Zaferi de elde ettiniz sözde! Nasıl, mutlu musun şim¬
di asker? Savaş kahramanı sayılmak hoşuna gidiyor
T I U ?
Başka biri,
— Madalyaları var, diye haykırdı.
Baz+Jarı kaputumu çekiştirmeye başlamışlardı.
— Nerede kazandın o madalyaları? Cephe geri¬
sindeki genelvelerde mi? dedi kırmızı saçlı bir genç.
Yaşlıca bir asker, bizim ç i f t l i k t e k i Nitti'ye ben¬
zeyen bir asker, yanıma sokulup yüzüme t ü k ü r c ü .
Sonra da,
— Senin gibi pis züppelerin yüzünden binlerce
genç savaş alanlarında can verdi, dedi.
Sonunda beni bîr duvarın dibine kıstırdılar. Kı¬
yasıya vurmaya başladılar. Başında geniş kenariı bir
şapka bulunan, boynuna kocaman kırmızı yün bir atkı
sarmış bir adam yaklaştı o sırada bana doğru, Kalaba¬
lığa doğru bağırdı.
— Arkadaşlar, arkadaşlar, yapmayın! Bırakın c
askeri! İnsanlara saldıracağınıza f i k i r l e r e saldırın!
Gerçek sorumlular Roma'da! Baksanıza bu zavallı as¬
ker de, olsa olsa, o f i k i r l e r i n bir kurbanından başka
bir şey değildir. İnsanlara saldıracağınıza fikirleri
yıkmaya çalışın! Ayıptır! Yapmayın!
Topluluktaki askerlerden b i r i ,
— İyi ama, dedi. Cephede insanlardı ölenler!
Fikirler değil!
123
Kaiabaiık birdenbire yanımdan uzaklaşmaya baş¬
ladı. Tekrar yola koyulup, şarkı söyleyerek, bağırıp
çağırarak, ilerlediler. Beni onların saldırısından kur¬
taran adamla karşı karşıya kaldım. Yüzünü ancak o
zaman görebildim. Gözlüklüydü. Profesöre benziyor¬
du. Sakalı beyazlaşmaya yüz t u t m u ş t u .
— Bugün pek böyle dolaşmayın Bolonya sokak¬
larında. Bu üniforma ile demek istiyorum, diye ekle¬
d i . Çok insan öldü bu savaşta. Çok adaletsizlik oldu.
Biliyorsunuzdur bunları. Onları anlamaya çalışın.
Unutmayın sakın, şiddet hareketlerine bizler başlamadık
önce. Unutmayın bunu!
Mendilimle yüzümü sildim. Üstümü başımı dü¬
zeltmeye başladım.
— Peki, ben mi başlattım şiddet hareketlerini?
Yaşlıca adam kollarını havaya kaldırdı.
— Tarihin akıntısına kapıldık gidiyoruz işte,
Eğer hangi safta olduğumuzu kesinlikle kararlaştır¬
ırı azsa k, Tarih ezip geçer bizleri, diye ekledikten son¬
ra, özür d i l e r i m , deyip şapkasıyla selâm v e r d i . Sonra
koşarak uzaklaşmaya başladı yanımdan.. Biraz son¬
ra durdu. Arkasına döndü.
— • Başınız yine belâya girecek olursa, onlara,
sosyalist milletvekili Calvini'nin arkadaşı olduğunu¬
zu söyleyin, diye bağırdı.
Yine koşarak uzaklaştı.
' Aguila Nera'ya gitmekten vazgeçtim. Korkudan
belki. Belki de yorgunluktan. Ya da o h e r i f l e r i n yü¬
züne karşı, hani o yüzüme tüküren herife söylemem
gerekenleri söyleyememekten. Öfkeden. Babamın
savaşta can verdiğini söyleyememekten. Onun ölü¬
sünü gördüğümü anlatamamaktan. Bîr geceyarısi,
d i ş l e r i m i n arasında bir kama, Piave nehrini yüzerek
g e ç t i ğ i m i söyleyememekten. Savaşta arkadaşlarım¬
dan biri kanlar içinde kollarıma yığılıp kaldığı zaman
124
iğrentiden, kızgınlıktan kustuğumu açıklayamamaktan.
Şimdi ise, herkesin gözünün içine bakmak hak¬
kını elde etmiş olarak, köyüme, kasabama dönmekte
olduğumu haykıramamaktan. Evet, herkesin gözünün
içine dimdik bakmak hakkını elde e t m i ş t i m . Biz Naldi
ailesinin kişileri, hayli pahalı elde e t m i ş t i k bu hakkı.
İstasyon tıklım tıklım jandarmalarla doluydu. De¬
miryollarında çalışan işçiler bir lokomotifin önünde
coplanmışlar, öfkeli öfkeli bakıyorlardı çevreye. Bir
subay durdurdu beni. Kâğıtlarımı inceledi.
— Terhis mi oldunuz? Pek aceleciymişsiniz?
— Teğmenim, biraz önce çevirdiler beni sokak
ortasında. Yüzüme tükürdüler. Madalyalarımı çaldı¬
lar.
— Aldırmayın, dedi teğmen. Bugün biraz sinirli¬
ler. Geçer.
— Geçer ama, ya geçmezse teğmenim?
— Aldırmayın dedim ya. Siz artık nasıl olsa si¬
vilsiniz. Sırtınızdaki üniformayı çıkardınız mı, tamam¬
dır. Hiç ilgilendirmez bunlar sizi.
O akşam Venedik'e geldim. Otellerin kapılarının
önünde kızlar dolaşıyorlardı. Müşteri arıyorlardı.
Onlardan birini yanıma alarak pek pahalı olmayan
otellerden birine daldım. Odaya girer girmez kız he¬
men soyunmak istedi.
— Bırak, soyunma! Öyle kal, dedim.
Sigara paketimi uzattım kıza.
— Aldırma, paranı vereceğim nasıl olsa, dedim.
O zaman uzandı yatağın üzerine giysileriyle.
Konuşmaya bir şeyler anlatmaya başladı. Buna ge¬
reksinme duymuşum meğerse. Kimliği belli olma¬
yan birinin konuşmasını dinlemeye. Öfkesiz, önemsiz
şeyleri dinlemeye.
Kız ikide birde :
125
— Sen yumuşak bir erkeksin! Tatlı, nazik adam¬
sın! diyordu.
Uyuyup kalmışım onu dinlerken. Sabah uyandı¬
ğım zaman kız yanımda yatıyordu. Kaputuma sarıl¬
mıştı. Biraz dolaştıktan sonra Magliano yönüne gi¬
den bir kamyon buldum. Hemen atladım.
Evde hiç bir değişiklik olmamıştı. Her şey yerli
yerinde duruyordu. Yalnız babam .yoktu. Babamla
Giulia yoktular. Kar, yağmur, rüzgâr hiç eksik olmu¬
yordu. Renksiz, gri günler birbirini izliyordu. Çev¬
rede uzun yürüyüşler yapıyordum. Tüfeğimi alı¬
yor, babamın av köpeğini de yanımda götürüyordum.
Köpek koşup zıplıyor, arada sırada, bakışlarıy¬
la bana soru sorar gibi, yüzünü gözlerime dikiyor,
çizmelerime sürtüyordu. Akşama kadar hiç ateş et¬
miyordum. Amacım avlanmak değildi. Kendi izlerimi:
bulmaya çalışıyor, gerçekte, geçmişimi gözlerimin
önünde canlandırıyordum yürürken.
Akşam, olunca, yorgunluktan canı çıkan köpek
odada şöminenin önüne uzanıp uyuyordu. Annem
durmadan bir şeyler söylüyordu. Nîtti'nin karısı, ba¬
şını sallıyarak, ikide birde içini çekiyordu.
— Ç i f t l i ğ in işlerini ele alacak birini bulmalı di¬
yordu annem. Sen karar ver, diyordu. Olmazsa eğer
her şeyi satıp savalım, dönelim yine Venedik'e. Hiç
olmazsa öğrenimine devam edersin orda. Baban her
şeyi düşünmüş vaktiyle. Senin öğrenimin için pars
ayırmış. Duruyor bankada. Sonra hisse senetleri var
Biraz altınımız var. Toprağımız var hepsinden önem¬
lisi.
Sessizlik içinde aylar geldi geçti. Gazeteleri he¬
men hemen okumuyordum. Komşularla bile pek iliş-
126
ki kurmuyordum. Ancak, annem soru sormaktan,,
öğüt vermekten bıkıp usanmıyordu.
— Daha fazla bekleyemeyiz. Çiftlikte mevsimlik
işleri hemen başlatmalıyız, birini bulmalıyız, diyordu.
Toprağı böyle kendi haline bırakamayız.
Ağlıyordu sonra. Tanrıya yakarıyordu. Babamın
ölümünün ne büyük bir felâket olduğunu tekrarlayıp'
duruyordu. Sabah olur olmaz etrafımda dönmeye baş-,
lıyordu. Ondan kurtulmak için her gün biraz erken çı¬
kıyordum yürüyüşe. Akşamları da gitgide daha geç
dönüyordum. İlkbahar gelmişti sonunda. Bir akşam
köpek birdenbire havlamaya ve evin önünden ileri
atılarak bana doğru gelmekte olan bir adama koş¬
maya başladı. Durmadan havlıyor, yarı karanlıkta
gelmekte olan adamın suratına doğru fırlıyordu. Bir
ara gelen adamı babam sandım. Adam ağır ağır iler¬
liyor, köpek ise, önünde koşup zıplıyordu. Biraz son¬
ra gelenin Nitti olduğunu anladım. Yolun ortasında
karşı karşıya, yüz' yüze geldik. Durduk öylece. Hare¬
ketsiz.
Hiç bir şey söylemedi önce. Durdu bekledi. Son¬
ra dayanamadı.
— İkimiz de sağ çıktık bu savaştan, dedi.
— Ne istiyorsunuz? diye sordum.
— Eski yerimi almak, çalışmak istiyorum.
Köpek ikimizin arasına boylu boyuna uzanmış¬
t ı . Salladığı kuyruğu çizmelerime değiyordu.
— Ya sizi çalıştırmayı reddedersem?
— Reddetmemelisiniz.
— Niçin?
— Niçin olacak, hakkım da onun için. Biliyor¬
sunuz sinyor Naldi, her şey değişti. Çok şey oldu
dört yıl içinde.
Çevreye karanlık çökmüştü. Yüzünü iyi göremiyordum
Nîtti'nin. Fakat bakışlarını, uzun masanın ba-
127
şında babam ona ücretini ödediği zamanlar nasıl
alaylı alaylı baktığını çok iyi canlandırıyordum gözlerimin
önünde. Birdenbire elimdeki tüfeğe bir mermi
sürdüm. Silahın uzun namlusunu dayadım N i t t i ' -
nin göğsüne.
— Peki ama ben de sîzi öldürmek hakkımı kullansam
ne dersiniz? Asker kaçağı olduğunuz için bu
topraklar benim malım olduğu için. Ne dersiniz bu¬
na?
Eliyle t ü f e ğ i n namlusunu ağır ağır i t t i .
— Yok canım sinyor Naldi. Olmaz öyle şey. Olamaz
öyle şey! Sizi bir katil yapmış olamazlar! İnanmam
buna! Hem sonra ne sanıyorsunuz diye ekledi.
Biz sanki ölü vermedik mi sanıyorsunuz?
Tüfeğimi çekip tekrar dayadım omzuma. Onun,
babamın karşısındaki davranışları yine canlandı göz¬
lerimde.
Sinyor N i t t i ,
— Verdiğiniz kararı bana yarın bildirirsiniz diyerek
uzaklaşmaya başladı. Köpek de arkasından gi¬
diyordu zıplıyarak.
Ertesi sabah onu bir daha görmeden Bolonya'ya
hareket e t t i m . Fakat yola çıkmadan önce, anneme,
— Nitti döndü, dedim. Ç i f t l i ğ i n işleriyle uğraşır
işte!
Aquila Nera'dan başka nereye g i d e b i l i r d im Bo-
•lonya'da? Sinyora Maria hemen tanıdı beni.
— Sayın avukat bana sizden sık sık söz ediyor¬
du. Hem nasıl unuturum sizi? Nasıl?
Kırıtıp duruyor, cilveli cilveli konuşuyordu.
— Bilmez olur muyum hiç! Yatağımı y e r m i ş t im
size. Benim odamda vaftiz edilmiş sayılırsınız.
Fakat, Ferri Bolonya'dan ayrılmış, Milano'ya git¬
mişti.
— Avukat politikaya atıldı, dedi. Gazetelerde
128
yazı yazıyor. Biliyor musunuz bilmem, kızıllar onu
burda vurmaya yeltendiler.
Sonra sesini a l ç a l t t ı.
— Kızılların elinde Bolonya. Öyle, öyle ama sin¬
yor Ferri, onların kökünü kazımaya and i ç t i . Ne cüret
değil mi onu öldürmeye teşebbüs e t m e l e r i . Onun gi¬
bi ünlü bir avukatı öldürmeye yeltenmek ne demek?
köylü tümü de. Ya da işçi. Okumaları yazmaları bile
yok!
Ferri'yi bulabileceğim Popolo d'ltalia gazetesinin
Milano'daki adresini aldım. Sonra birkaç hafta daha
*::a.'dım Bolonya'da. Param vardı. Günler uzundu, ge¬
celer kısa. Sık sık otel d e ğ i ş t i r i y o r d u m . Sık sık ka-
::n d e ğ i ş t i r i y o r d u m . Gazeteleri alıyor, kaldığım ote¬
l i salonuna yerleşiyor, inceliyordum yazılanları. Bi-
*=z içki de içiyordum. Ferri gerçekten de «Popolo
d'ltalia» gazetesinde yazıyordu. Şöyle diyordu yazı-
Vından birinde: «Evet, faşistiz, çünkü verdiğimiz
: iilerin anısına bağlıyız bizler. Evet, faşistiz, çünkü
: ln katıldığımız savaşın boş yere harcanmış olma¬
sı ı istemiyoruz. Evet faşistiz, çünkü İtalya'ya karşı
saygı duyulmasını istiyoruz. Herkese iş bulunması¬
- istiyoruz. Dün Cenova'da olduğu gibi, üniformalı
: - subayın, bir savaş kahramanının saldırıya uğra-
~esini, dövülmesini istemediğimiz için, böyle şeyle¬
re bir daha göz yummayacağımız için faşistiz. Sos-
"ı.'.st beyler, her şeyi biliyoruz bizler, sizlerin sava¬
şa katılmadığınızı, askerlikten kaçtığınızı biliyoruz.
~ - j n için faşistiz. Yakında hesaplaşacağız sizlerle.
Z:< yakında.»
A r d i t i birliklerinde çarpışmış olan eski gönüllü
a s o r i e r i n şimdi Benito Mussolini'nin kurucusu oldu-
F- saldırı birliklerine yazıldıklarını öğrenmekteydim.
Sosyalistlerin yayın organı olan «Avanti» gazetesini
j r k e n , karşımıza t e h d i t l e r l e , vuruşmalarla dolu
:sr çarkı 129/9
bir çevrenin çıktığını anlıyordum. Kuşkulanmaya
başlamıştım. N i t t i ' y i , Alatri'yi düşünüyordum. Yüzbaşı
Ferri'yi düşünüyordum. Eğer babam ölmemiş olsaydı
kim bilir nasıl katılırdı bu çekişmelere. Bunları
aklımdan geçirdikten sonra otomobilime atlayıp
köylerde gezmeye çıkıyordum. Aguila Nera'da tanışt
ı ğ ım bir koyun tüccarından kelepir bir otomobil satın
almıştım. Kendime bir meslek seçinceye kadar
uzun bir t a t i l yapıyormuşum gibi geliyordu. Babamın
parası nasıl olsa tükenecekti günün birinde. Bu ne¬
denle bir meslek seçmeliydim. Evienmeliydim de
b e l k i . Yollarda dilediğim yerde arabamı durduruyor,
inip kenardaki çimenlere uzanıyor, dünyayı unutarak
bulutlara bakmayı tercih ediyordum. Sonra, işlerin¬
den dönen köylü gruplarına raslayarak Bolonya'ya
dönüyordum. Köylülerden bazıları selâm veriyorlardı
yanımdan geçerken. Çoğu hakaret ediyor hatta taş
atıyorlardı otomobilime. Bunlar, çoğu kez,
— Yaşasın ihtilâl, zenginlere ölüm! diye bağlı¬
y o r l a r d ı .
Akşamları, yaz günlerinin ağır sıcağı çevreye
basınca, Aqui.la Nera'nın kapısını çalmadan önce
V i t t o r i o Emmanulle alanında biraz dolaşırdım. Aquila
Nera'nın patroniçesi sinyora Maria beni artık derin
bir ilgiyle karşılıyordu. Bazan da dükkânların önünde
toplanıp tartışan gruplara katılırdım. Köylülerden, kı¬
zıl bayrakla gösteri yapan işçilerden, toprak işgal
eden ırgatlardan, Spezia ya da Torino'daki grevlerden
söz e d i l i r d i . Bu topluluklardan birinin arasında, bir
akşam, herkesi dikkatle dinlemekte olan bir adama
gözüm takıldı. Adam konuşanları biraz dinledikten
sonra sol yumruğunu havaya kaldıra kaldıra, sözcük¬
lerin üstüne basa basa, bir nutuk çekmeye koyul¬
muştu. Çok geçmeden bunun milletvekili Calvini olduğunu
anladım. Gerçekleşmek üzere olduğunu söy-i
130
lediği ihtilâlden söz ediyordu ateşli m i l l e t v e k i l i . Şöy¬
le d i y o r d u :
— Düşünün bir kez gelişmeyi. Milano'da öğretmenler
gösteri yapıyorlar. Rahipler grev kararı ver¬
diler. Evet, evet, rahipler greve başladılar. Köylüler
ö r g ü t l e n i y o r l a r . . . Ne demektir bu gelişmeler baylar?
Sorarım sîzlere, ne demektir? Sosyalizmin gerçek¬
leşmesi demektir, baylar... sosyalizm demektir.
— Evet, öyledir ama bir bakıma da İtalya'nın yı¬
kılışı demektir.
Bu sözleri söyler söylemez o topluluğun ortası¬
na doğru ilerledim. Calvini'nin tam karşısındaydım.
Hemen homurtular başladı kalabalıktan. Bağıranlar,
ıslık çalanlar oldu.
— Bırakın, bırakın konuşsun, dedi Calvini.
— Kışkırtma var diye bağırdı biri.
— Peki, ülkeyi kimler yönetecek? dedim. Grev
yapan işçileriniz mi? Ötekine berikine sataşan', taş
atan köylüler mi? Kim? Kimler yönetecek ülkeyi?
— Halk yönetecek diye bağırdı b i r i . Halk yöne¬
tecek bayım, halk.
— Burada böyle parlak sözlerle herkesi aldata¬
cağınıza biraz köylere gitsenize. Gidin de görün köy¬
lülerin herkesin malını nasıl yakıp yıktığını.
Kemerli sütunların altında, kaldırımdaki dükkân¬
ların önündeydik. Karanlık iyice basmıştı.
— Faşist bu adam, diye haykırdı biri kalabalığın
arasından. Hem de gerçek bir f a ş i s t !
O sırada i t i l ip kakılmaya başladım.
— Bırakın, dokunmayın ona, bırakın, diye Calvini
bağırdı.
Yine kalabalığın arasından biri seslendi.
— Milano'da «Avanti» gazetesinin idarehanesini
yaktılar bu faşist köpekleri. Adam öldürdüler! Pis fa¬
ş i s t l e r !
131
Bacaklarıma tekmeler indirmeye başladılar. Son¬
ra düdük sesleri duyuldu. Kaldırımdan geçenler koşa¬
rak kaçışmaya başladılar. Biraz sonra jandarmalar
sardı çevremi. İçlerinden bir başçavuş kimlik kartı¬
mı incelemeye koyuldu.
— Evinize gidin lütfen, dedi. İsterseniz yanını¬
za birini v e r e b i l i r i m .
Ayrıldım ordan. Yalnız gitmeyi tercih ettim. Pi¬
ave nehrinin iki kıyısında olduğu gibi, şimdi hayat
da iki ayrı kampa ayrılmıştı. Savaşta Piave nehrinin
kıyısında olduğu gibi, şimdi hayatta da alnı açık, ko¬
runmasız ilerlemeye olanak kalmamıştı. Böyle bir şe¬
ye kalkıştınız mı karşı taraf hemen ateşe başlıyordu.
Acımıyordu kimse kimseye. Acımaya vakit de yoktu.
Daha da olmazsa, bıçaklar, tabancalar konuşuyordu.
Piave nehrinin öteki kıyısında düşman vardı o zaman.
Avusturyalılar, Şimdi, bir yanda kazananlar öte taraf¬
ta kaybedenler vardı. Oyunun kuralıydı bu. Bir yan¬
da köylüler vardı. Öte tarafta zenginler. Kurallar
böyleydi. Savaş kanunları gibi.
O gece Aquiia Nera'da çok içtim. Vedalaştım
herkesle. Durmadan şarkılar söyledim. Yanımdaki
kızlar gülüşüyorlardı. Sinyora Maria kulağıma bir şey¬
ler söylüyordu.
Sabah uyandığım zaman kendimi yine Maria'nın
yatağında buldum. Yatakta başımı kaldırdım. Karyo¬
lanın tam baş tarafının üstünde, duvarda, kucağında
çocukla bir Meryem ana tablosu asılıydı. Biraz sonra
sinyora Maria girdi içeriye. Pencereleri açtı. Güneş
gözlerimi kör edecek kadar parlaktı.
— Çok içtiğiniz zaman çok tatsıziaş'ıyorsunuz.
Dün gece de sabaha kadar bağırıp durdunuz. Korku¬
lu düşler mi gördünüz nedir?
Çıktı odadan. Biraz sonra elinde kahvaltı tepsisiyle
geldi. Karyolanın kenarına oturdu.
132
— Sinyor Naldi, kim o Giulia Tanrı aşkına? Çok
mu acı çektirdi size Giulia? Uykunuz arasında saba¬
ha kadar Giulia diye inleyip durdunuz. Ağladınız bir
ara Giulia diye.
Sinyora Maria bir yandan da başını sallıyordu.
— Çok erkek gördüm ben. Çok. İyi b i l i r im er¬
k e k l e r i . Siz romantik bir erkeksiniz. Hiç bir zaman
yüzbaşı Ferri gibi olamazsınız. Çaba harcıyorsunuz
onun gibi olmaya ama boşuna. Katı adamdır o. Siz
yumuşak insansınız. Hadi biraz kahve için bakalım.
İyi gelir size sıcak kahve.
Can kulağı île dinlemiyordum söylediklerini.
Gözlerimin önünde, o kara, karanlık korkulu düş var¬
dı hâlâ. Giulia nehrin öteki kıyısındaydı. Öldürmemiz
gerekiyordu onu. Kanun öyle g e r e k t i r i y o r d u . Savaş
öyle g e r e k t i r i y o r d u .
Öğleden sonra ayrıldım Bolonya'dan. Milano'ya
doğru yola çıktım. Hava fırtınalıydı. Yolun üstünden
toz bulutları yükseliyordu döne dolaşa. Köylüler,
tarlalarda, ellerinde uzun çomaklarla hayvanları ağı¬
la sürmeye başlamışlardı. Rüzgâr o t l a r ı , fidanları yer¬
lere kadar yatırıyordu. Yaz aylarında P6 ovasında sık
sık patlak veren bu kasırgaları çok iyi b i l i r d i m . Ha¬
va birkaç saniye içinde kararır doluyla karışık sert,
iri taneli bir yağmur düşmeye başlar, buğday başak¬
larına büyük zarar verir. Reggio'ya gelince biraz dur¬
mayı kararlaştırdım. Uzun Emilia caddesi hemen he¬
men boştu. Bir küçük meydanda, kilisenin yanında
bir otel buldum. Posta Oteliydi adı. Arabamı otelin
önünde park eder etmez, berbat bir yağmur boşandı
rüzgârla b i r l i k t e . Yaz mevsiminin ortasında olmamı¬
za rcfğmen, soğuk esiyordu rüzgâr. Kemerli kaldırıma
doğru koştum hızla. O sirada, caddenin üstünden su-
133
lan fırlatan bir araba hızla yanaştı park yerine. İçin¬
den çıkanlar da, bağıra çağıra kemerli kaldırıma ko¬
şup sığındılar. Otele, o arabadan inenlerle birlikte
g i r d i m . Aralarında kara gömlekli iki delikanlı vardı.
Bir de omzunda zarif bir pelerin bulunan bir kadın.
Kadın otelden içeriye girer girmez, sırtındaki p e l e r i n i ,
hesaplı, güzel bir el hareketiyle savurarak çıkardı.
— Prens nerede? diye sordu yüksekçe sesle.
Nerede Tanrı aşkına Prens?
İtalyancayı belirgin bir Fransız şivesiyle konu¬
şuyordu.
— Merak etmeye başlamıştım sizi, dedi b i r i .
Arkama dönüp baktım. Yaşlı, şık giyinmiş bir
adam beni izliyordu. Yüzünü mendiliyle siliyordu bir
yandan. Bu sözleri o s ö y l e m i ş t i .
— Ne yağmur, dedi. Tam bir yaz fırtınası. Elsa,
üşümüyor musunuz?
— Özür d i l e r im sizden. Otomobille geldiniz de¬
ğil mi? Bolonya'dan mı yoksa Parma'dan mı geliyor¬
sunuz?
Bana söylüyordu kadın bunları. Gülümsüyordum.
Fransız şivesiyle konuşmasına mı yoksa bana bakı¬
şma mı gülümsüyordum bilmiyorum. Kadın,
— Şey diye devam e t t i . Bir kamyon vardı arka¬
mızdan gelen. Arkadaşlarımız vardı kamyonda. Bir
ara gözden kayboldular. Acaba Reggio'ya girmeden
yola devam mı ettiler, yoksa gelmediler mi buraya.
Yağmurun altında anlayamadık ne olduklarını.
Yolda başka hiç bir araçla karşılaşmamış, hiç
bir şeye raslamamıştım. Bu sırada Prens olduğu an¬
laşılan adam bana doğru ilerledi. Kimliğini açıkladı.
Ben de kim olduğumu söyledim.
— Sinyor, dedi, şu fırtına geçinceye kadar, ma¬
samıza onur vererek bizlerle b i r l i k t e bir şeyler içmez
misiniz acaba?
134
Otelin garsonları sağa sola koşuyor köşelerdeki
abajurları yakıyorlardı. Ama salon buna rağmen çok
karanlıktı hâlâ. Kara gömlekli iki delikanlı gözlerini
Elsa'dan ayırmıyorlardı. Birbirlerine çok benziyorlardı.
Her ikisi de zayıftı. İkisinin de incecik bıyıkları
vard,ı. Bakışlarında, davranışlarında, içkilerini bitir¬
dikleri zaman kadehlerini garsona uzatıp yeniden
içki isteyişlerinde belirgin bir s i n i r l i l i k vardı. Prens
konuşuyordu. Katıldığı savaşlardan, çağımızın gitgi¬
de alçaldığından, kendilerini her şeyi yapmakta öz¬
gür sanan köylülerden söz ediyordu.
— Rusya çok kötü bîr örnek olmaya başladı, dedi.
Basın, kendilerini bir şey sanan bazı insanlar abar¬
tıyorlar gitgide Rusya örneğini. Karım Fransızdır. O
da diyor ki eğer biraz dikkat edilmezse, yakında 1789
i h t i l â l i n i burada g e r ç e k l e ş t i r i r l e r . Neyse ki, bunlar
var. Kesin kararlı bunlar. Bırakmazlar.
Bunlar derken iki delikanlıyı gösteriyordu. Kara
gömlekli iki genci.
Delikanlılardan biri hemen atıldı.
— Prens Missini de kesin kararlı. Onun karar¬
lılığı en inatçı kişileri bile ikna etmiş, inandırmış
oluyor. Önemli bu. Sonra daha da önemli bir şey var.
Bakın. İşte bu. Bununla herkesi ikna etmek olanağı
var.
Genç adam, bu derken çizmesinin arasına sı¬
kıştırmış olduğu kasaturayı işaret ediyordu. Delikan¬
lının hem gülüşünü ve hem de çizmesine sıkıştırdı¬
ğı kasaturayı hemen tanıdım. Sık sık raslamıştım o
biçim gülenlere Piave nehri kıyısında. O kasaturaları
çok iyi biliyordum. Aramızda, adam öldürmeyi ger¬
çekten çok seven kişiler vardı cephede.
Prens M i s s i n i , bana,
— Savaşa katıldınız mı? diye sordu.
Eisa Missini benim yanımda oturuyordu. Kade-
135
hinin üstünde oynattığı uzun parmaklarına bakıyor¬
dum. Bilekleri, elleri bembeyazdı.
— Özür d i l e r i m , dedim.
Hemen cevap verecek durumda değildim. Pren¬
ses davranışlarıyla, bakışlarındaki direnişle, hare¬
ketlerindeki özgürlükle, bacak bacak üstüne atışıyla,
sigara içerken yaptığı hareketlerle başını arkaya
atarken göğüslerini ortaya koymasıyla başımı döndü¬
rüyordu. Cevap vermediğimi farkedince,
— Dalgın bir insansınız, dedi.
— Arditi birliklerinde teğmen olarak katıldım
savaşa. Evet, ben de herkes gibi katıldım savaşa.
Elsa, heyecanla,
— Arditi birliklerinde mi? Öyleyse faşistsiniz
siz de, dedi.
Başımı sallamakla yetindim. Ne evet demekti
bu ne de hayır. Kararsızdım.
Elsa Missini gülümsiyerek,
— Anlaşıldı. Henüz faşist değilsiniz. Peki katıl¬
mayı istemez misiniz faşist hareketine?
Gözlerini benden ayırmadan ufak ufak yudumluyordu
içkisini.
— Yüzbaşı Ferri'nin arkadaşıyım. Onun komu¬
tası altındaydım.
Bu sözlerimi duyan prens bir çığlık attı. Ferri
birkaç gün önce onların kasabasındaymış meğerse.
Büyük toprak sahipleriyle işbirliği yaparak onları köy¬
lülere karşı korumak amacıyla özel birlikler kuruyormuş.
Prens bunu söyledikten sonra,
— Kırmalı bacaklarını o hergelelerin, dedi. Ön¬
ce mikrop taşıyanları gebertmeli. Anlıyor musunuz?
Mikrobu bulaştıranları temizlemeli önce. Bunu ya¬
parsak, ötekiler rahat dururlar o zaman.
136
— Siz de Piave nehri cephesindeydiniz herhal¬
de?
Elsa Missini, aramızda ortak bir yön bulmaya
çalışarak alçak sesle sorular soruyordu bana.
- r - Erkek kardeşim sizin cephenizde Fransız as¬
kerî müşaviri olarak g ö r e v l i y d i , dedi.
Erkek kardeşim dediği binbaşı Pierre de Beuil'ü
tanımıyordum.
Öte yandan prens konuşmaya devam ediyordu.
— İlginç adamdır yüzbaşı Ferri. Tam bir ş e f t i r .
İyi örgüt kurar. Liderdir o, lider. Talihiniz varmış onun
komutası altında çalışmakla. Katılırsanız eğer b i z im
burada kurduğumuz örgüte çok seviniriz. Biliyor mu¬
sunuz, biraz sıkıntı çekiyoruz adam bulmakta. Hiç de¬
ğilse değerli gençler buimakta. Hem sonra bu böl¬
ge s o s y a l i s t l e r i n hayli güçlü bir kalesi gibi oldu.
Tam o sırada kapının önünde bir gürültü oldu.
Yağmurdan sırılsıklam olmuş, kara gömlekleri beden¬
lerine yapışmış on kadar erkek içeriye girdiler. Elsa
Missini bana doğru uzandı. Alçak sesle konuştu.
— Bîr kamyondan söz e t m i ş t im ya biraz önc&
size. Onlar işte gelenler. İtalya'nın neresindensîniz?
Prensle, yanımızda oturan iki genç adam kalk¬
mışlardı. Elsa ile yalnız kalmıştık.
— Venedik'ten.
— İtalya'nın en güzel yeri Venedik.
Birdenbire daha hızlı konuşmaya başladı Elsa.
— Roma'ya uğrarsanız bizi görmeye mutlaka ge¬
lin. Senenin çoğu zamanını Roma'da geçiririz. Yalnız
yazın geliriz buraya. Kocam çok seviyor köyünü, top¬
raklarını, ç i f t l i ğ i n i . Onun hatırı için geliyoruz. Bana
kalsa, hiç ayrılmam büyük kentten. Hem biliyor mu¬
sunuz, Paris'liyim ben.
Prens bize doğru geliyordu. Elsa hemen uzakla-
137
sır gibi yaptı yanımdan. Koltuğunda dimdik oturma¬
ya başladı.
Prens, arkasından gelen delikanlılara dönerek,
— Baylar, işte sîze bîr Arditi birliği teğmeni.
Aslan gibi bir teğmen. Yüzbaşı Ferri'nin de çok yakın
arkadaşıyım iş.
Kara gömlekli gençler hep bir ağızdan «Zafer bizimdir!
» diye bağırdılar. Savaş süresince her gün
duyduğum bu deyimi ben de onlarla b i r l i k t e tekrar¬
lamak zorunda kaldım. Birlikte içtik. Birdenbire pat¬
lak veren fırtına yüzünden Parma köylülerindeki gö¬
rev gezilerini yarıda bırakmak zorunda kaldıklarını
söylüyorlardı. Bir yandan da gülüyorlardı kahkahalar¬
la, kaba davranışlarla. Bir köylü kadını çok korkutmuşlarmış
da ona gülüyorlardı. Kadını tarlanın orta¬
sında yakalamış, zavallıya zorla iki şişe hint yağı içirmişîermiş.
Sonra kadının dizlerinin bağını sımsıkı
bağlayıp tarlasının ortasında, hint yağının etkisiyle,
donuna kakasını yapıncaya dek d a n s e t t i r m i ş l e r m i ş.
Zorla.
İçlerinden en çok gürültü eden, en çok güleni,
— Tam gösteri başlıyacakken şu pis yağmur
başladı, diye küfrediyordu.
— Kimdi o kadın? diye sormaktan kendimi ala¬
madım.
Tuhaf tuhaf baktı bana. Omuzlarını s i i k t i .
— Köylü kadının biri ne oiacak! Ordaki sendika¬
lardan ya da kooperatiflerden birindeki adamlardan
b i r i n in ya karısı ya da kızıdır kaltak! Ne bileyim ben
işte! Kızılın biri kuşkusuz!
Giulia da o l a b i l i r d i . Ölmeseydi eğer.
— Biz yola çıkıyoruz sinyor Naldi. Ne o? Yine
düşlere mi daldınız yoksa?
Elsa Missini elini omzuma koymuştu hafifçe.
Elinin sıcaklığı dağıldı bedenime birdenbire.
138
— Bizleri görmeye gelin, dedi.
Ayağa kalkmış pelerinini omzuna alıyordu.
— Kim bilir, herhalde karşılaşırız yine. Her şey
olabilir. Öyle değii mi?
Ötekiler önden çıktılar. Ben Elsa ile kapıya ka¬
dar yürüdüm. Otomobillerinin motorunu çalıştırma¬
ya başlamışlardı. Önce kamyon hareket etti kaldırı¬
mın kenarından. Genç faşistler, ellerinde siyah bay¬
raklarla doiuşmuşlardi üstü açık kamyona. Hep bir
ağızdan marşlar söylüyorlardı.
Elsa Missini otomobile binmeden bana döndü,
alçak sesle,
— Şiddet dönemi başlıyor, görüyorsunuz, dedi.
Prens seslendi ardından.
— Çabuk ol Elsa, yoksa yine kaybederiz kam¬
yonu.
Kara gömlekli gençlerden biriyle otomobilin ar¬
ka tarafına geçip yerleşen prens Missini biraz son¬
ra arabanın kapısını açtı. Elsa, sanki onu beklemiyorlarmış,
gibi, hiç aldırmadı. Bana dönerek,
— Siz İtalyanlar tuhaf insanlarsınız. Biz Fran¬
sızlar, kendi kralımızın kafasını kestik ama şimdi de
bizlerin kafamızı kesmek istiyenler var. Doğrusu
sizler kadar ihtiraslı değiliz.
Sonra arabaya binerek ön tarafa, şoförün yanı¬
na oturdu. Uzun bembeyaz elini uzattı bana.
— Buraya geldiğimden bu yana ben de ölçüyü
kaçırdım, dedi son olarak. Bizi görmeye geliniz sin¬
yor Naldi. Mutlaka geliniz. Bekiiyeceğiz sîzi. Söz de¬
ğil mi?
Tatlı sert bir biçimde parmaklarımı sıkıyordu.
Otelin salonuna döndüğüm zaman, önce hiç farkına
varmadığım bazı müşteriler dostça olmayan bir bi¬
çimde bana bakıyorlar, yüksek sesle konuşuyorlar¬
dı. Otelde daha fazla kalmamaya karar verdim. Ge-
139
ceye, karanlığa rağmen yola çıktım. Yollar ıslaktı.
Farların aydınlığı altında pırıl pırıl parlıyordu. Harts
göz alıyordu parlaklık. Kafamda bazı çehreler birbi¬
rine karışıyordu. Zorla dansettirîlen o köylü kadın.
Çizmesine kasaturayı y e r l e ş t i r m i ş o katil suratlı
genç. Sonra Elsa Missini. O zamana kadar eşine hiç
raslamadığım bîr kadın. Ne boynu bükük, ne de is¬
yancı. Yaşantısını kendi seçmek yolunda olan güzel
bir kadın. Büyük babam ikide birde bîr şeyler söyler¬
d i . «İnsanlar, derdi, ikiye ayrılırlar. Yöneticiler vardır
önce. Sonra da ötekiler. Ötekilerin tümü.» derdi. «Ki¬
şi bir günde yönetici olmaz» diye eklerdi. Elsa Mis¬
sini yöneticilerden olmalıydı.
Şafak vakti ulaştım Milano'ya. Daha o saatlarda
kentin dış mahallelerinden geçerken, bisikletlerine
binmiş, başlarını yere eğmiş, işçi kafilelerine rasladım.
Pirinç işçileri de tarlalara doğru ağır ağır yürü¬
y o r l a r d ı . Sınırın ötesindeydiler bu işçiler. Sınırın
bu yönünde Elsa Missini vardı. İnsanları böylesine
bir ayırımla yönetenler, yönetilenler; yoksullar, zenginler;
işçiler varlıklılar diye ikiye ayırma işleminde
benim bir etkim söz konusu olabilir miydi? Kazanan¬
larla yenilenleri ben ayırmış olamazdım ya iki kam¬
pa. Paolo di Cannabio sokağına girince «Popolo d'lte-
Ha» gazetesinin idarehanesini kolaylıkla buldum. İçe¬
riye g i r d i ğ im zaman hayli şaşırdım. Kara gömlekli btakım
insanlar iskemlelerin üstünde uyuyorlard
Yerlerde, gazete yığınlarının arasında tek tük silah¬
lar vardı. Duvarda kocaman bir kara bayrak asiliye:.
Bu kere bayrağın üstüne bir iskelet kafası çizilmişi
İçeri girerken kapıdaki görevliler üzerimi aradıls-,
sonra oturup yüzbaşı Ferri'yi beklememe izin verdi¬
ler.
140
Kapıdaki görevlilerden biri ceplerimi araştırıron,
— Tedbirli olmayı tercih ediyoruz, dedi. Delinin
3 iri beline bir tabanca saklayıp içeri girecek olsa...
anlarsın ya. Otur şurada bekle.
Bana gösterilen yerde oturdum, «Popolo d'ltalia»-
-;n eski ciltlenmiş koleksiyonlarını karıştırmaya has¬
adım. Sonra merdiven tarafından sesler geldi. Bir-
<aç faşist, yanlarında, yumruklarını sıkmış, sert el
hareketleriyle bir şeyler anlatan Mussolini ile birlik-
:a içeriye girdiler. Onun dört köşeli kocaman kafa¬
sını, siyah giysisini gördüm. Beyaz, sert bir yakalık
takmıştı gömleğine.
Biraz sonra Ferri de çıkageldi. Sarıldı bana.
— Nihayet ortaya çıktın Marco, dedi.
Beni odada bulunanlara teker teker tanıştırdı.
— Yukarda, o tepelerde, Piave nehrinin oralar¬
la ne denli başarılı olduysak şimdi burada da aynı
:aşarıyı elde edeceğiz. Çarpışmasını bilen gözü, pek
ençiere gereksinme duyuyoruz.
Biraz şişmanlamıştı Ferri. Fakat, görüldüğü kaarıyla
biraz daha güçlenmişti. Güldüğü zamanlar
rnsiyah sakallarının arasından bembeyaz dişleri gö-
-nüyordu. Bulunduğumuz büyük odanın dibinde,
Tünde nöbetçi duran bir odadan birinin yüksek ses¬
e bağırdığı duyuluyordu. Ferri bana göz kırptı.
— • Avaz avaz bağırıyor yine, dedi. Ama, inan
ana, ne söylediğini biliyor. Onunla karşılaşmanı, ta¬
smanı i s t e r i m .
Biraz sonra kapı açılıp Mussolini bizim bulunjğumuz
salona girince yüzbaşı Ferri beni itti ona
sğru.
— Vatan için canını veren bîr kahramanın oğlu,
adi beni göstererek A r d i t i gönüllü b i r l i k l e r i n d e n teğen
Naldi.
141
Mussolini gözlerimin içine baktı dik dik. Omuz¬
larımı yakaladı. Sonra elini enseme dayadı. Gözlen
hiç hareketsiz bakıyordu.
— Güzel, mükemmel, dedi. İtalya için, babanın
anısı için çalışmalısın, katılmalısın bize.
Sonra yüzbaşı Ferri'nin koluna girerek onu alıp
salonun dibinde önünde kara gömlekli bir nöbetçi
bekleyen, odasına götürdü. Kapıyı aralık bıraktı. İçer¬
de Ferri'ye söylediklerini rahatlıkla duyabiliyordum
— Artık bir hükümet falan denemez onlara Fer¬
r i . Anlıyor musun? Hükümet filan denemez. Kesin bu
Yakında büsbütün parçalanacaklar nasıl olsa, o za¬
man, o zaman senin Roma'da olmanı istiyorum.
Mussolini sürdürüyordu konuşmasını.
— Başarılı bir avukatsın. Onlarla nasıl konuşul¬
ması gerektiğini sen kararlaştırırsın.
Uzaklaştım kapının yanından. Kulak vermedin"
artık içerde söylenenlere. Düşlere daldım birdenbi¬
re. Gözlerimin önünde yine Giulia canlandı. Ekşi el¬
maların tadı dudaklarımda. Ölüm. Ölümün kokusu
Babam. Ağzına zorla doldurulan hint yağı ile danse¬
den köylü kızı.
Bekliyordum uzun süreden beri. Yüzbaşı Ferri'y
bekliyordum. Aylardan bu yana bir şeyler bekliyor¬
dum. Öldüren kurşunları beklemiştim aylar boyu
Sonra kadın bekledim. Gelecek bir gün diye. Karşıma
çıkacak diye. Ç i f t l i k t e işlerin son bulmasını, mires
i ş l e r i n in sonuçlanmasını bekledim. Bunları aklimden
g e ç i r i r k e n Ferri çağırdı. Açılan kapıdan içeriye gir¬
dim. Mussolini oturmuş, kollarını masaya dayamış,
başını ellerinin arasına almıştı. İçeriye girişimi dik¬
katle izledi.
— Şu sıralarda hangi işlerle uğraşıyorsun? diy;
sordu.
Hiç bir işle uğraşmıyordum gerçekte. Kadın pe-
142
sinde koşuyordum o sıralarda Magliano'dan, N i t t i ' d e n ,
Giujia'dan, babamdan, umutsuzluktan ve de annemin;
kolları arasında kalmaktan kaçıyordum bucak bucak.
— Nasıl? Hiç bir şey mi? dedi.
Ayağa kalktı Mussolini. Canlı hareketli bir davranış
içindeydi. Yüzündeki anlam her an değişiyordu.
Ellerini oynatıp duruyordu.
— Yüzbaşı Ferri senden söz etti sık sık. Şimdi
cnunla beraber Roma'ya gideceksin. Anladın mı? Piave
nehri cephesinde nasıl çarpıştınızsa, Roma'da
da öyle çarpışacak, öyle savaşacaksınız? Anladın mı?
«Roma'ya geldiğinizde beklerim. Bizi mutlaka
görmeye gelin» demişti Elsa Missini. Roma'ya git¬
mek için neden bulmama bile gerek kalmamıştı artık.
Roma bana geliyordu. Zaten şimdiye dek hiç kendiliğimden
bîr seçim yapmış mıydım? Toprağım vardı.
Savaşa katılmıştım. Param vardı. Bol param vardı.
Aquila Nera adlı genelevi yöneten sinyora Marîa bu
nedenle gülümsüyordu durmadan. O evdeki kızlar bu
nedenle her istediğimi yerine g e t i r i y o r l a r d ı . Ben,
dünyanın bu sınırları içinde doğmuştum. Giulia ise
sanki bir başka ülkenin insanıydı. O ülkenin insanla¬
rı Tanrının günü çeltik tarlalarında iki büklüm oluyor¬
lardı.
O gece Ferri beni Milano'nun kalabalık, otomo¬
bil klaksonlarının kulakları tırmaladığı sokaklarına gö¬
t ü r d ü . Koluma girmişti yolda.
— Magliano'da kalsaydm çürür giderdin. Hem
unutma sakın. Dul kadınlar erkek evlâtlarını çoğu
kez dejenere ederler.
Duomo meydanından geçiyorduk. Ferri bana o sı¬
rada f a ş i s t l e r i n geçenlerde sosyalistleri kovaladıkla¬
rı Corso caddesini g ö s t e r d i .
— Tavşan gibi kaçıyorlardı sosyalistler, dedi.
Konuşmasını, ateşli söylevler vermesini çok iyi bi-
143
liyorlar ama dönüşmesini bilmiyorlar. Azimli değiller
Naldi. Korkuyorlar dayak yemekten. Oysa, politika
demek her şeyden önce istek demektir, azimli olmak
demektir. Sonra politika demek, gerekirse dayak
atmak; sırasında da dövülmeyi göze almak demektir.
Hani bir Alatri vardı. Bildin değil mî? Şu cephedeki
Alatri hani?
Ferri ona gösteri yapan sosyalistlerin arasında
raslamıştı.
— O da ötekiler gibi tabanları yağlamış kaçı¬
yordu hergele. Biliyor musun, küçük bîr komünist
grubu kurmuş onları yönetiyor sözde. Yaralandığı za¬
man sen taşımıştın onu bizim tarafa kadar.
Hatırlıyordum doğal olarak. Nasıl hatırlamazdım.
A l a t r i ' n in öksürmesini, onu dinleyen askerleri nasıl
hatırlamazdım.
Ferri, iğrenti duyduğunu belirtmeye çalışarak,
— Mikrop o herif, dedi. Tam mikrop!
Ben savaştan sonra da onunla görüşmeye söz
v e r m i ş t i m . Hatta mektuplaşacaktık bile. Ona bazı
şeyleri anlatacaktım. Ama olmayacaktı herhalde ar¬
t ık bu. Alatri nerede, hangi takımda yer alacağını seç¬
mişti demek. Ben ise, Ferri'nin yanındaydım. Durma¬
dan konuşuyordu o gece Ferri Milano'yu gezdirirken
bana.
— Demir gibi bir çağda yaşıyoruz Naldi. Ya on¬
lardan yana olmak var ya da bizden yana. İkisinin or¬
tası yok.
Ertesi günü Roma'ya g i t t i k .
Roma'da önce deniz tarafından geldiği söylenen
sıcak, kavurucu rüzgârla karşılaştım. Yazın sıcağında
bomboştu sokaklar. Evlerin pencerelerinin, dükkân¬
ların v i t r i n l e r i n i n üzerinde sarı ya da mor gölgelikler.
144
apılarm önünde öbek öbek yığılmış, sıcakta çürüieye
bırakılmış çöplerin kokuları. Çöp yığınlarını
Şeleyen köpekler. Köpekleri biraz uzaktan izleyen,
areketsiz duran kediler. Yarısı çürümüş kızıl bir
smişe benziyordu Roma. Çöpçülerle arabacılar grev¬
i y d i l e r . Arada sırada, şurada ya da burada küçük
j r çatışma, bir kavga parlayıveriyordu. Birbirine giyordu
bir takım insanlar. Sonra, çabucak, nereden
î l i r d î k i e r i belli olmayan gölgeler gibi bir iki adam
kageliyor, kavgacıların arasına girerek ayırıyordu
i l a n . Bağırışmalar duyuluyordu beklenmedik anlari
. Koşuşanlar oluyordu caddelerde. Neydi aceleleri?
sreye koşuyorlardı? Belli değildi. Jandarmalar bü¬
k caddelerdeki lüks mağazaların bulunduğu yerlerı,
üstü kapalı, kemerli kaldırımlarda dolaşıyorlardı
İşer ikişer.
Ferri omzundan tutmuş, sinirli sinirli gülüyordu.
— Hükümet hiç bir şeye karışmıyor, işleri tümden
rümeye kokuşmaya bırakıyor diye tekrarlıyordu ikîbirde.
Böylesi bîr t a k t i ğ i benimsediler, ne yaparsın,
vaş diye bir şey olmadı zannediyorlar. Bizleri bilîzlikten
geliyorlar. Gönüllü A r d i t i b i r l i k l e r i n i . Çöre¬
ksin Naldi, iyice kafa tutacağız onlara. îktidardakile-
Bizden yardım istemek zorunda kalacaklar. Bizden
hdım isteyecekleri ana kadar kafa tutacağız o vurbı
duymaz heriflere.
Barberini alanında kocaman bir apartımana yerleş¬
! Pencerelerden M o n t e c i t o r i o ve parlamento görü¬
yordu. Ferri, ellerini göğsünün üstüne kavuşturmuş
irtımanın odalarını geziyordu.
— İnan bana Marco, daha uzun zaman kalamazlar
darda. Kalamsyacakiar göreceksin.
Bir ülkenin, bir büyük kentin, iktidarın ne demek
uğunu Roma'ya gelince yavaş yavaş anlamaya baş¬
ım.
Jar çarkı 145/10
Görevim, Ferrî'yi görmeye gelen fakat kimlikleri¬
nin gizli kalmasında yarar bulan bazı milletvekillerini
Ferri'nin yanma kadar götürmekten i b a r e t t i . Çoğu kez
Ferri onlarla b i r l i k t e bürosundan çıkar, hatta bazılarını
dış kapıya kadar g e ç i r i r d i .
M i l i e t v e k i i e r i n i n yanında yürürken çoğu kez şöyle
sözler söylerdi Ferri onlara.
— Rica ederim, çok rica ederim sevgili dostum.
Bizi yanlış anlamayın sakın. Çok üzülürüm sonra. Özgürlük
kutsal bir şeydir bizler için. Her şeyden önce
İtalya'nın çıkan sözkonusudur. Ülkenin yüksek çıkarla¬
rı önde gelir. Düşünsenize bir kez! Öyle öyle. Yalnız
düşünün. Başbakanın hoşgörü ile hatta vurdumduymaz¬
lıkla karşıladığı bu durum böyle sürüp gider mi hiç?
Yok canım!
Ferri'den bunları dinleyen m i l l e t v e k i l l e r i n d e n pek
çoğu hemen hemen aynı cevabı v e r i y o r l a r d ı .
— Tilki gibi kurnaz aynı zamanda akıllı adamdır
başbakan. Durumu inceliyor, gerekli manevraları yapı¬
yor.
Ferri bu gibi durumlarda hiç değişmeyen sözler
söylüyordu.
— Düşününüz, Düşününüz yeter. Şu sokakların
durumuna bakınız. Politika sokaklara döküldü. Düşünü¬
nüz.
Bu sözler üzer'me ç\k\p g\d\yortard\ m\\\etveV\\\ert.
Ferri, arkalarından, hiç çekinmeden.
— Namussuz pezevenkîer! diye küfrü basıyordu.
Sonra hemen beni çağırıyordu yanına. Balkona çıkıyorduk.
Roma'ya bakarak içiyorduk.
— Korkuyorlar, diyordu Ferri. Korkuyorlar, açık
açık bizden yana görünmeye. Korkuyorlar. Nerede ise
donlarına dolduracaklar korkudan.
Cebinden çıkardığı bir not defterindeki isim üste¬
lerine bakıyor ve ekliyordu.
146
— Geldiler. Hepsi geldiler. Birer birer geldiler.
Korku dağları bekliyor. Gelirler doğal olarak. Gelecek¬
lerdir.
Gezmeye eskiyorduk Ferri ile Roma'da. Corso alanındaki
kahveleri dolaşıyorduk. Via Veneto'daki lüks
gazinolara uğruyorduk. Piazza Colonna'daki barlarda
oturuyorduk. Kadınlara raslıyorduk. Ferri, kadın görür
görmez.
— Bunların tümünü becereceğiz, diyordu öfkeyle.
Göreceksin, tümünü, tümünü! Hiç biri kurtulamayacak
elimizden. Bu koskoca Roma kentinin de anasını belle¬
yeceğiz. Göreceksin! inan bana!
Çabuk, yaşlamyormuşum gibi geliyordu bana Roma'da.
Bir büyük kenti, bir ülkeyi saran örümcek ağını
ömrümde ilk kez görüyordum. Ferri'ye Venedik'te ya
da savaşta Piave cephesinde olduğundan daha fazla
hayran olmaya başlamıştım. Savaşta kaç kez görmüş¬
tüm düşman hatlarına doğru el bombası fırlattığını.
Başarılı bir atlet gibi fırlatıp atıyordu bombaları o za¬
man. Şimdi ise çok daha hesaplı davranıyordu. Sırasın¬
da şiddet gösterileri yapıyor, sırasında da insanları
uzun" süre kolluyor, binbir entrikaya girişiyor, gözüne
kestirdiği adamlara, ünlü politikacılara, milletvekille¬
rine para veriyordu bol keseden.
Benim görevim parlamentoya gitmek, oradaki tar¬
tışmaları dinlemek, rapor hazırlamak, gazeteleri oku¬
maktı. Parlamentoda, bakıyordum, bir m i l l e t v e k i l i kür¬
süye çıkıyor iktidara bağlılığını anlata anlata bitîremiyordu.
Ama ben söylediklerinin gerçekle bağdaşmadığını
biliyordum. Aynı miletvekilini kaç kez görmüştüm
Ferri'nin odasında. O m i l l e t v e k i l i demek, gerçekte bir
not d e f t e r i n d e bir isim d e m e k t i . O ismin karşısında ya¬
zılı bir miktar para demekti. Satın alınan bir oy demek¬
t i . Yavaş yavaş sevmeye başlamıştım bu t ü r i ş l e r i . Fa¬
şistler sokaklarda toplu gösteriler, yürüyüşler yapar-
147
larken ben de sokağa çıkıyor, kalabalığın arasına karı¬
şıyor, halkın neler söylediğine kulak veriyordum. Kim
olduğumu kimse b i l m i y o r d u . Bilemezlerdi de. Kaldırım¬
lardan gelip geçenlerin gözîerinden okunuyordu kork¬
t u k l a r ı . İşlerin içyüzünü biliyordum. Roma'da gösteri
yapan o binlerce faşisti bir araya getirmek için, giy¬
dirmek kuşatmak için onlardan her birine kaç para
v e r i l d i ğ i n i gayet iyi biliyordum. Adam başına şöyle
böyle üçyüz liret. Milyonlarca liret toplam olarak.
Milyonlarca liret.
Ferri ikide birde :
— inan bana Naldi. diyordu. İnan bana, bu kadar
insanı bulmak, kandırmak tümünü, tümüne para ver¬
mek, savaşta düşman siperlerine saldırmaktan çok
daha zor bir iş.
Bakıyordum bir gün, ülkenin en zengin, en tanın¬
mış sanayicilerinden biri geliyordu Ferri ile konuş¬
maya. Onun bürosuna kapanıyorlardı saatlarca. Ferri,
adam giderken çok saygılı davranıyor, onu da kapılara
kadar g e ç i r i y o r d u . Sonra benim yanıma geldiği zaman.
— Sözünde durmadı puşt herif! diye basıyordu
k ü f ü r l e r i .
Roma sokaklarında artık on beş bin faşist toplu
halde gösteri yürüyüşüne çskabiliyordu. Yoldan geçen¬
ler, onların geçişini izleyenler, eğer kara sancak hiza¬
larına gelince şapkalarını çıkarmazlarsa coplar iniyor¬
du omuzlarına.
Faşist b i r l i k l e r i n i n yanında yürüyen faşist bölge
şefleri hemen bağırıyorlardı:
— Şapkalarınızı çıkartın eşek herifler!
Sokaklarda onların geçitlerine, gösterilerine rasladığım
zamanlar ben de çıkartıyorum şapkamı. Kim
tanır beni bu kadar insanın içinde? Uzun boylu, zayıf,
genç bir adamım. Moda olduğu biçimde sakal bırakmış
d e ğ i l i m . Hatta hiç tüy yok yüzümde. Biraz da sarışın
148
sayılırım. Roma sokaklarında dilenen çocukların bana
İngilizce yaivardıkları bile oluyor. Geçiyorum sokak¬
lardan herhangi bir insan g i b i . Gerekirse, faşist birlik¬
lerinin kara bayrağı önüme geldi mi, şapkamı da çıkar¬
tıyorum. Ama, biliyorum ben onların kim olduklarını,
Milano'daki Mussolîni'nin bürosunda oturup Ferri'nin
söylediklerini dinlemiş insanım.
— Korkudan donlarını dolduracaklar hergeleler,
d e m i ş t i . Bize güveniyorlar yalnız, demişti.
M u s s o l i n i , sinirli davranışlar içinde, ellerini
ovuşturarak, Ferri'nin çevresinde dönüp dolaşıyordu.
— İyi oynamak gerek, diyordu, iyi manevra yap¬
mak zorunlu. Korkutmak gerek. Korkutmak ve sonra
umdurmak.
Daha sonra, çok d e ğ i l , birkaç gün sonra, trende,
Milano'dan Roma'ya gelirken, ağzında kocaman bir
puro ile Ferri, dalgın, dalgın konuşuyordu.
— Olaylar gelişiyor Naldi. Pişiyor her şey. Büyük
olaya bir şey kalmadı artık. Yakın, göreceksin, çok ya¬
kında gerçekleşecek.
Gerçeği öğreniyordum. Sözlerin gerçeğini, sözle¬
rin gücünü, güçsüzlüğünü öğreniyordum.
Piazza Barberini'de apartmana prens Missîni'nin
çıkageldiği gün söyiiyeceğim sözlerin beni kesinlikle
bir yön almaya zorlayacağını biliyordum. İstersem
eğer, hiç bir şey söylemeyeceğimin de bilincindeydim.
Ama kimliğimi ortaya koyan sözler söyleyecek
olursam tepetaklak gideceğimi, batacağımı da bilmi¬
yor sayılmazdım. Prens beni tanımamıştı. Ferri'nin
gelmesini bekliyorduk.
— Ben kralı tanırım, diyordu. Eğer ağırlığı olacak
bir eyleme girişirsek, görürsünüz, kral bize karşı sıkı
y ö n e t im ilân etmeye cüret edemiyecektir.
Arada sırada pencereden bakarak salonda ağır
ağır dolaşıyordu.
149
— Mussolini şundan emin olsun: Kral emir ver¬
meden, ordu hiç bir zaman faşist b i r l i k l e r i n e ateş aç¬
mayacaktır. Kral da böyle bir emir vermez. Durum
böyle olduğuna göre, kazandık demektir. Hem sonra
ne yapsın Krai? İhtilâli mi t e r c i h eder yoksa bizi mi?
Olağan olarak bizi t e r c i h edecektir.
Oturdu yerine prens Missini. Rahat bir yaşantıla¬
rı olan erkeklerin nasıl y ü r ü d ü k l e r i n i , nasıl el kol ha¬
reketleri yaptıklarını, bedenlerini ne çeviklikle kullan¬
dıklarını görmüş, öğrenmiştim. Prens, oturduğu yer¬
de, başını sol eline dayamış, hafif bir gülümseme ile
sigarasını içiyordu. Bizim ç i f t l i k t e k i Nitti'yi sonra sa¬
vaştaki emirber Carlo'yu hatırladım. Köylüydü o
adamlar. Davranışları ağırdı. Yorgunluktan çökmüş
g i b i y d i l e r . Giulia gözlerimin önüne geldi. O zaman¬
lar Giulia henüz bu çekişmelerin içine girmiş değildi.
Değildi ama, eğer ömrü elverseydi, ister istemez gir¬
miş olacaktı. Prenses Elsa Missini'nin yürüyüşü, dav¬
ranışları o denli başkaydı ki.
Prens yine konuşmaya başlamıştı.
— İhtilâl mi olur, yoksa ona benzer bir şey mi?
Kral da İtalyanlar da bunu bilmek zorunda değiller
k i . . . Öyle değil mi?
— Ne olursa olsun, 1789'dayız diyemeyiz. Bir ara
prenses Missini öyle sanıyordu da...
Prens hemen atıldı.
— Nasıl Prensesi tanıyor musunuz siz?
Birkaç söz. Bir cümle. İşte şimdi o birkaç sözü
söylemekle kendi isteğimle yepyeni bir yolu seçmiş
oluyordum kendime. Reggio nelPEmilia'da o fırtınalı
yaz günü Posta Otelindeki karşılaşmamızı hatırlat¬
tım.
— Hatırlamaz olur muyum? Hatırladım, hatırla¬
dım. Parma'dan dönüyorduk. Neydi o hava o gün öy¬
le? Gün ortasında karanlık basmıştı. Tamam tamam
yüzbaşı Ferri'nin arkadaşı olduğunuzu söylemiştiniz...
Tamam...
O sırada Ferri dönmüştü. Yüksek sesle konuşu¬
yor, özür d i l i y o r d u prensten.
— Bilseydim eğer geleceğinizi. Neyse. Özür
dilerim. Karar v e r i l d i , duydunuz değil mi? Biraz önce
general de Bono'nun yanındaydım...
— Öyle mi? Tarih nedir? Ay sonunda mı?
Prens hiç heyecanlanmamıştı.
— 24 Ekim'de yapılacak olan Napoli kongresinden
sonra. Böyle işte! Nihayet gerçekleşecek, prens!
Mihayet!
Ferri, elindeki evrak çantasını masanın üstüne
-ırlatmıştı. Hızlı hızlı konuşuyor, salonda bir aşağı bir
yukarı d o l a ş ı y o r d u . Yüzü kıpkırmızıydı.
— Her şey krala ve orduya bağlı. Sosyalistlerle
<omünistlerin canlarına okundu bile. Kiliseye gelince.
— Çok rica ederim yüzbaşım, çok rica ederim.
Biraz önce arkadaşınız Naldi'ye kralın bizden yana
ziduğunu anlatıyordum. Bunu sağladık kesinlikle. Ama,
:lağan olarak, biçimsel yönden, kanun çizgisi içinde
•almak zorunluğu var.
— Önemi yok. Neye bağlı kalmamızı isterse ona
zağlı kalırız. Merak e t m e s i n !
Ferri gereksiz birkaç söz söylemiş, ama prens
zjymazlıktan g e l m i ş t i . O sırada bana döndü prens.
— Sinyor Naldi, salı akşamı saat 18'de bir p a r t i '
.eriyoruz. Katılmakla prensese ve bana onur vermiş
bursunuz. Bekliyeceğîz, mutlaka.
Teşekkür ederek hafifçe e ğ i l d im prensin önünde.
oma üzerine yürüyüşün plânlarını ayrıntılı olarak
görüşmeleri için onları başbaşa bıraktım. Haftalardan
zari hep bu Roma üzerine yürüyüşün hazırlıklarıyla
-ğraşıp duruyorduk. Sonunda başlıyacaktı demek bu
. jrüyüş. İktidarı ele geçirmiş olacaktık. «Düşün bir
151
kez Naldi, düşün, diyordu Ferri, iktidar tümüyle eli¬
mize geçecek!» O zamanlar politikanın ne olduğunu
pek iyi bilmiyordum. Erkekleri yeni tanımaya başlıyor¬
dum. Düşlerimde kadınlar vardı. Elsa Missini'nîn sesi
hep kulaklarımda çınlıyordu. «Roma'da bizi görmeye
gelin.»
Elsa Missini rahat bir davranışla:
— Hep fırtınalı, kasırgalı havalarda karşılaşıyo¬
ruz, dedi. Bunun sakın özel bir anlamı olmasın?
Missini sarayının kapısındaydım. Belki biraz ken¬
dime gelirim diye yürüyerek gitmek i s t e m i ş t im re¬
sepsiyona. Önce bir faytona binmiştim. Bardaktan
boşaltırcasına yağmur yağıyordu. Arabacı durmadan
havaya küfrediyordu. İri taneli yağmur, faytonun ten¬
tesi üzerinde takır takır sesler çıkartıyordu. Saraya
yakın bir yerde arabayı durdurmuş, inmiştim. Yüz met¬
re kadar yürüdükten sonra ulaşmıştım Missini'lerin
ünlü sarayına. 1922 yılının ekim ayı Roma'da hep yağ¬
mur, fırtına, beklenmedik sağnaklarla geçiyordu. Elsa'mn,
uzun, bembeyaz elini öptüm; onun yanısıra,
kristal avizelerle aydınlatılmış salona doğru ilerle¬
dim. İçerde yüz kadar davetli göze çarpıyordu. Bazıla¬
rı smokin giymişlerdi. Günlük g i y s i l e r i y l e gelenlere
de raslanıyordu. Bu arada, üniformalıların sayısı ka¬
barıktı. Kara gömlekliler hemen dikkati çekiyordu.
Bir de tuvalet giymiş kadınların çıplak omuzları. Elle¬
rinde tepsilerle garsonlar dolaşıp duruyorlardı. Uzun
masaların üzerine kurulmuş, baştan aşağı beyaz keten
örtülü büfenin önü kalabalıktı. Bu salon, zemini pem¬
be mermerle kaplı başka salonlara açılıyordu.
— Birbirimizi bir daha göreceğimizi biliyordum,
dedi Elsa. Her şey olabilir. Öyle değil mi? Rasiantslara
çok inanırım ben.
Çevredeki insanlara gülümsüyor; benimle1 , hiç
gülmeden gülümsemeden konuşuyordu. Sorularına
152
güçlükle cevap veriyordum. Biraz sıkılıyor, utanıyor¬
dum nedense. Biraz da gözlerim kamaşıyordu galiba.
— Demek burada yüzbaşı Ferri ile çalışıyorsunuz,
dedi. Ferri çok mükemmel işler çeviriyor. Zaten artık
her şey tamam. İşin sonuna geldik, diye ekledi.
— Yine gelmenizi isterim, dedi. Ama salı günü
değil. Rahat rahat konuşabileceğimiz bir günde gelin.
Bu akşam, havadan mıdır nedir, yoksa şu kalabalıktan
mı, bilmiyorum, bîr sıkıntı var içimde.
Uzun boylu ince bıyıklı bir Fransız subayına doğ¬
ru i l e r l e d i , onu yanıma g e t i r ip hemen tanıştırdı.
— Binbaşı Pierre de Beui|. Kardeşim. Buradaki
Fransa büyükelçiliğinde askeri ataşedir.
Sonra bizi kardeşiyle yalnız bırakıp uzaklaştı ya¬
nımızdan. Fransızcayı oldukça kötü konuşuyordum.
Fakat, binbaşı o denli faşizmle ilgileniyordu ki, söy¬
lediklerimin tümünü kolaylıkla anlamaktaydı. Birkaç
dakika olmadan, t u t t u bana, Fransanın da, tıpkı bura¬
daki gibi bir faşist harekete ne kadar gereksinme duy¬
duğunu ileri sürüverdî.
Konuşuyordu durmadan.
— Mussolini, bir makalesinde, Ondokuzuncu
üzyılın ihtilâller çağı olduğunu, yirminci yüzyılın ise
:;r onarma çağı olacağını iteri sürdüğü zaman, hiç
• jşkusuz, Joseph de Maistre gibi, Maurras gibi düşünüyordu.
Öyle değil mi?
Söylediklerini pek can kulağı ile dinlemiyordum.
Z sa'nm omuzlarını izliyordum. Piazza Barberini'de Fer-
• ile görüşmeye gelen ünlü sanayicilerin, m i l l e t v e k i l i
e-inin çoğu buradaydılar. Beni gördükleri zaman, kırk
::k dostlarımmış gibi, içtenlikle selâm veriyorlar¬
: Gerçekte, Roma'mn büyük bir köyden başka bir şey
: ".adığını iktidarın ise, olsa olsa birkaç kişiden ku-
- j bir grup olduğunu sezmeye başlıyordum. Resep-
: onun sonuna doğru Elsa yanıma yaklaştı. Elimden
153
t u t u p beni yan salonlardan birine sürükledi. Birkaç
şamdanla hafifçe aydınlatılmış olan bu küçük salonda
karşı karşıya iki büyük koltuğa oturduk.
— Napoli kongresine gidiyor musunuz?
Ben g i t m i y e c e k t im Napoli'ye. Roma'da kalacak,
Ferri'nin yerine, basınla ilgilenecek, hükümetin neler
yaptığını kollıyacaktım.
— Prens gidecek Napoli'ye dedi. Ayın 24. günü
gelin beni görmeye. Akşam yemeğini birlikte yeriz.
Napoli kongresinin başladığı gündü. Missini'lerin
sarayından o gece Pierre de BeuiPle b i r l i k t e çıktım.
Onunla biraz yürüdük hafif aydınlatılmış yolda.
De Beuil konuşuyordu hâlâ.
— Görürsünüz, kazanacaksınız siz. İyi olacak.
İtalya'nın ihtiyacı var kazanmanıza. Böylece bize de
örnek olmuş olacaksınız. Kaldı ki, Fransa ile İtalya
her zaman birbirlerine örnek olmuşlardır. Siz bize
Rönesansı verdiniz biz de Napolyon'u. Şimdi bize yeni
bir örnek, yeni bir ders vermek sırası sizde.
Birkaç adım daha attıktan sonra durdu birden¬
bire.
— Yaygınlaşacak bu iş. Göreceksiniz, faşizm
her yere yayılacak. Bolşevik mikrobunu öldürmenin
başka yolu yok ki. Dört koldan yayılacak faşizm.
İnsanların, de Beuil'ün, A l a t r i ' n i n , Ferri'nin, Muss
o l i n i ' n in politikaya böylesi tutkunluklarına şaşıyor¬
dum. Bu eyleme ben de katıldım bir y e r l e r i n d e n ; bir
ucundan belki. Zaman geçince, işin içine daha da da¬
lacağımı pekâlâ biliyordum. Dönüşü yoktu bunun ar¬
tık. Fakat, politika mesleğim olsa bile, acaba bunun
ötesinde, bende de bir tutku haline gelebilir miydi?
Sanmıyordum. Bana verilen görevi yerine getirmekle
y e t i n i y o r d u m . Kim bilir, belki de herhangi bir şeye
t u t k u ile bağlanacak adam değildim. Babam hayatta
olsaydı, Giulia öimeseydî, o zaman ben de herhalde
154
Magiiano'dan ayrılmazdım. Hayatım bir başka yola
girmiş olurdu.
Biraz durakladıktan sonra, de Beuil yine başladı.
— Parlak bir geleceğiniz var sinyor Naldi. Çok
parlak bir geleceğiniz var. Gençsiniz, olayların tam
ortasında yaşıyorsunuz. Önemli kararların nasıl ve¬
rildiğini görüyorsunuz. Geleceğiniz parlak.
Ne demekti gelecek? Ne olacaktı gelecekte? 1922
yılının Ekim ayının sonlarında bunu düşündüm durdum
Piazza Barberini'deki apartımanımız bir çeşit genel
Karargâh olmuştu. Parlamentodaki merkez ve sağcı
partilerin t e m s i l c i l e r i n i n biri geliyor, öteki g i d i y o r d u .
Vlussolini'nin başında bulunduğu girişime son daki¬
kada katılmayı çıkarlarına uygun bulanlar hemen bize
Koşuyor, önemli olduğunu ileri sürdükleri birtakım
haberleri iletiyorlardı. Ferri artık tek başına işlerin
altından kalkamaz hale g e l m i ş t i . Bazı ziyaretçileri
onun yerine karşılıyor ve anlattıkları şeyleri, verdikeri
haberleri de ben dinliyordum. Bu gibi adamlar ço¬
ğunlukla beni salonun bir köşesine sürüklüyor, alçak
sesle bir yığın dedikodu i l e t i y o r l a r d ı.
Bunlardan bir milletvekili şöyle diyordu.
— İnanın bana. İnanın lütfen, aynen şöyle dedi
general Badoglio. Bakın onun sözlerini aynen tekrar-
:yorum size: «Beş dakika süresince ateş açtık mı
özerlerine, tüm faşizm yıkılır gider» dedi.
Gelenler, buna benzer şeyler söyledikten, önem¬
: haberler verdikten sonra benim tepkimi kollarlardı.
Sonra, benim her şeyi bildiğime inanmış bir tavır
a sorular sorarlar, korktuklarını pek gizliyemezlerdi.
3evap vermezdim sorularına. Kuşkuları daha da ar¬
tardı o zaman. Sonunda, hiç bir şey söylemeden yehmden
kalkar, çoğunlukla kollarından tutar ve ka¬
dıya götürürdüm. Orada konuşurdum sonunda. Tam
;.kıp gidecekleri sırada.
155
— Anlattıklarınızın tümünü biliyoruz, derdim.
Daha başka bilgilerimiz de var. Kuşkulanmayın siz.
Her şeye hazırız.
O zaman sözlerin gücünü anlıyordum işte..Çoğu
kez Ferri'den duyduğum bazı cümleleri tekrarlıyor¬
dum gelenlere.
Dinliyorlardı söylediklerimi. Ünlü birer politi¬
kacı olan bu adamlar korkularım belli ediyorlardı açık
seçik. Acaba o zamana değin hiç t e h l i k e ile karşı, kar¬
şıya kalmamışlar mıydı? Bizleri savaşa göndermiş olan
bu politikacılar acaba hiç mermi isabetiyie suratı ikiye
bölünmüş insanlar görmüşler miydi? Bana sordukları
sorulan cevaplarken kasıtlı olarak abartıyordum olay¬
ları. Gücümüzü gerçekte olduğundan daha büyük göst
e r i y o r d u m . Ağzımdan çıkan bu sözler karşısında bu
adamların korkudan renklerinin solduğunu görmek ho¬
şuma gidiyordu.
23 Ekim günü Mussolini Napoli'ye giderken, Ferri'ye
uğradı ve birkaç saat kaldı. Ona, o zamanlar
devletin en güçlü kişisi olarak bakılıyordu. Daha dü¬
ne kadar parlamentoda başbakanlık, başbakan yardım¬
cılığı yapmış, önemli bakanlıklarda bulunmuş politika¬
cılar, gelip şirin görünmeye çalışıyorlardı Mussolini'-
ye. Bir bakıma bana da şirin görünmek için çaba har¬
cıyorlardı zira Mussolini'nin gücünün bir bölümünü
de ben temsil etmekteydim. Mussolini büyük salonda
kendisini alkışlayan gazetecilerden bazılarını kabul
e t t i . Elinde uzun saplı bir gül tutuyor, çiçeği ikide bir¬
de kokluyordu. Gazetecilerle konuşurken salonda bir
aşağı bir yukarı dolaşmaya başlamıştı.
— Hükümete, arka kapıdan girerek, katılacak
değiliz, diyordu. Ya bize bırakırlar hükümeti îesMro
e d e r l e r ' y a da biz kendi gücümüzle alırız iktidarı. So¬
f im tu denli basit bizler için.
Sorun gerçekten de b a s i t t i . İktidardaki ad"miyna
155
bize hiç karışmayacaklarını, seyirci kalacaklarını bili¬
yorduk. Ertesi günü, 24 Ekimde Mussolini başkentten
ayrıldı. Roma'da dikkate değer bir şeyler yoktu o gün.
Faşistler Napoli'de toplanmaktaydılar. Missini sara¬
yının kapıcısı beni hayli karışık koridorlardan geçirdi.
Topallıyordu adam. Göğsünde madalyalar vardı. Sa¬
vaştan söz etti yolu gösterirken. Kar altında Carso
ovasında mitraîyözlerin nasıl sesler' çıkardığını anlatıverdi.
Küçük bir hole soktu beni. Duvarlarda karşıılklı
aynalar vardı. Tavan ilginç resimlerle donatılmıştı.
Melekler birbirini kovalıyordu. Bir dakika bile geç¬
meden Elsa girdi içeriye. Saçlarını ensesine düşür¬
müştü. Hatlarını daha da incelmiş gösteren dar, siyah
bir pantolon giymiş, üstüne beli büzgülü beyaz bir
gömlek g e ç i r m i ş t i .
Hemen ellerini uzatıp ellerimi t u t t u .
— Anlaşılan politikayla pek ilgilenmiyorsunuz?
Hızlı hızlı konuşuyordu. Ellerimden çekerek beni
mavilerle bezenmiş bir salona aldı.
— Anlatın bakalım, Politika bende alkol gibi bir
etki,yapıyor. Hem de gerçek bir alkol gibi. Her şeyi
biliyorsunuzdur.
Anlatmaya başladım. Gülüyordu. İçiyorduk bir
yandan. Bazı sorunların içyüzünü b i l d i ğ im için ayrın¬
tılı olarak anlatıyordum son gelişmeleri. Beyaz ipekli
gömleğinin altından görünen göğüslerine bakıyordum
ikide birde. Benim burada bulunmamı, gelmemi o is¬
t e m i ş t i . Atılmalıydım ileriye. Tıpkı Piave nehri cep¬
hesinde yaptığımız gibi, atılmalıydım. Ama, orada da,
hücuma geçmeden önce bir an düşünür ç e k i n i r d i m .
Hücuma çıkmaktansa çimenlere boylu boyunca yatsam.
dinlensem derdim kendi kendime. Ferri'nin ar¬
dından gitmesem derdim. Ama biraz sonra Ferri bir
işaret verdi mi, koşardık arkasından düşman hatlarına
doğru.
157
Elsa Missini kalktı oturduğu yerden.
— Tatlı tatlı çene çalıyoruz ama yemeğimizi
unuttum dedi.
Ben de kalktım. Elsa çok uzun boyluydu. Belki de
o zamana değin tanıdığım kadınların en uzun boylusu.
Salonun kapısına doğru giderken yanımdan g e ç t i .
İşte o anda yakaladım kolunu, sonra belini kavradım.
Çektim kendime doğru. Omuzlarından t u t t u m . Sımsıkı
sarıldım. Dudaklarını bulmam zor olmadı. Kaçırmadı
ağzını. Tam anlamıyla kadındı. Göğüsleri inip kalkıyordu
hızlı hızlı. İpekli beyaz gömleğinin arasından
elimi soktum. Boynuna güzel bir koku sürmüştü. Kol¬
larımın arasında t u t t u ğ um ilk gerçek kadın, kendi girisimimle
elde e t t i ğ im ilk kadın sayılırdı Elsa. Şimdi
onun aracılığıyla yeni bir çevreye, yepyeni bir dünyaya
g i r d i ğ i m i biliyordum. Hayatımın bir dönemi son bulmuş
oluyordu artık. îtti benî. Tekrar yakaladım. Du¬
daklarını bir İçiz daha uzattı. Sonra bir daha i t t i .
Fransızca konuşarak :
— Gel, dedi. Gel. İstersen yemeği sonra yeriz.
Ellerimi kalçalarının üstüne koydum. Bîr prenses¬
ti kollarımın arasındaki kadın. Prenses Elsa Missini.
Ama kadın olarak, Milano'da zafer günü yakaladığım,
hastahaneye götürüp, oradaki odasında, demir karyo¬
lasının üstünde sahip olduğum hastabakıcıdan pek
farklı da sayılmazdı. İçinde bulunduğumuz salona bi¬
t i ş i k olan odası üç mumlu bir şamdanla aydınlatılmış¬
t ı . Odanın içi perdelerle, halılarla, yastıklarla doluydu.
Fransızca olarak:
— Çok kabasın, diye tekrarlayıp duruyordu.
Bir yandan gülüyor, kendisini soymamı hoşgörü
ile izliyordu. Bembeyazdı bedenî. Aquila Nera'daki
kızlar kadar cüretli ve özgürdü. Zevk için kendilerini
veren kadınlarda görüldüğü gibi neşeli ve sinirli bir
158
sabırsızlık içindeydi. Şimdi o bana sarılmıştı sımsıkı.
Neredeyse kemiklerimi kıracaktı.
— Gençsin diyordu.
Gırtlağından boğuk boğuk gülüyor, yine Fransızca
konuşarak:
— Gençsin ama tecrübesiz değilsin, diyordu.
Odasında oturduk sonra. Odasında yedik yemeği.
İçtik. Kenarları dantelli, incecik bir gecelik geçirmişti
sırtına. O anda yine Aguila Nera'daki kızlardan biri
aklıma geldi. Çıplaktım, içiyordum o zaman da.
Elsa Misini, prenses Missini.
— Çok girişkensin, dedi. Ben senin hayli sıkıl¬
gan davranışlı bir erkek olduğunu sanıyordum. Nere¬
de! Tam t e r s i n e ! İçki içmesini de iyi biliyorsun. Sapına
kadar faşistsin kısacası!
Daha sonraki günler yine buluştuk Elsa ile. He¬
men bırakıveriyordu kendini kollarımın arasına. Ya¬
tıyorduk. O gün yattıktan sonra biraz uyumuştuk yanyana.
Uyandığımız zaman, Elsa,
— Prens nerede ise dönecek Napoli'den, dedi.
Buluşmalarımızı bir düzene sokmak zorundayız artık.
Sigara içiyordu. Ben giyiniyordum.
— Üzülme sakın dîye ekledi. Prensle bazı anlaş
malarımız vardır.
— Ne o? dedim. Yoksa, her önüne gelenle mi...
Güldü.
— Hiç prense baktın mı yakından? Sonra, bana
da baktın mı? Uslu durur prens. Ben de uslu dururum.
Skandaldan nefret ederiz ikimiz de. Skandal kişiye bir
şey kazandırmaz. Öyle değil mi Marco?
Missini sarayının birçok kapısı vardı. Sarayın bir
kanadı Lungo Tevere'ye çıkıyordu. Elsa beni o t a r a f t a n
dışarıya çıkardı. O kanatta, duvarları tahta kaplamalı,
ufak fakat şirin bir odayı gösterdi.
— Burası tüm olarak özgür olduğum bölümü sa-
159
rayın. Bu odada ne dilersem yapmakta özgürüm. Bu
odaya gelir, burada beklersin beni. Anlaşıldı mı?
Bu denli kolaydı demek Elsa'nın özel yaşantısı.
Uzun uzadıya gezerek döndüm. Hava serindi. Olduk¬
ça acı bir rüzgâr çıkmıştı. Daha sonra Roma'nm dar
sokaklarına daldım. Sabah olmak üzereydi. Dar sokak¬
larda dükkânlarını açanlar vardı. Bu sokakların orta¬
sında uzun süre yürüdüm. Gerçekleri kavramaya baş¬
lamıştım. Görüntülerin ardında gizliydi gerçekler.
Görüntüler sınırının içinde her şey dekordan oluşu¬
y o r d u . İktidar da bir dekordu. Başka gerçekler yatı¬
yordu dekorun ötesinde. Kadınların da ardında bilin¬
mez gerçekler vardı. İlk görünüşlerindeki saygıdeğeriik
başka gerçek davranışları bambaşkaydı. İki çevre,
iki dünya yanyana g e t i r i l m i ş g i b i y d i . Bunları kavradı¬
ğım için, Ferri'ye, Elsa'ya, o ünlü prensese teşekkür
borçluydum. Hayır, rezalete olanak sağlamazdım. Dik¬
katli davranır, sarayın verdiği randevulara tam saatmda
g i d e r d i m .
Piazza Berberini'de apartmana birkaç saat içinde
yığınlarla mesaj gelmiş b i r i k m i ş t i . Ferri bir yandan
emirler yağdırmıştı. Bize haber ileten ünlü kişilere
koştum. Hepsi korkudan t i t r i y o r l a r d ı . Görünüşe ve
s ö y l e n t i l e r e bakılırsa, Kral sıkıyönetim ilân etmeyi ka¬
r a r l a ş t ı r m ı ş t ı . Ufak t e f e k bir adam olan, gülünç dav¬
ranışlarını her zaman ortaya koyan başbakan Facta,
kurtarıcı pozları takınıyor, ulusa bir mesaj yayınla¬
yarak şöyle diyordu: «Ayaklanma girişimlerini dik¬
kate alan hükümetimiz, ne pahasına olursa olsun, her
türdeki olanakları kullanarak, asayişin sürmesini sağ¬
lamaya kesin kararlıdır.»
Askerler resmî binaların önüne kum torbalan
y e r l e ş t i r m e y e başlamışlardı. O gece Elsa Missini, kol¬
larımın arasında, katılıyordu gülmekten.
— Kral, her zamanki gibi, yine komedi oynuyor.
160
Prens bugün görüşmüş onunla, söylediğine bakılırsa,
Kral hazretleri her zamanki gibi taviz verecek, katlanacakmış
başına geleceklere.
O gece prensesle sevişirken hayli sert ve kaba
davrandım. İster Elsa'nın isterse başka birinin ya da
başka bir şeyin direnişe geçmesini istiyordum. Ve¬
rilen demeçlerden savrulan tehditlerden hiç değilse
bir tanesinin gerçek olmasını istiyordum. Geceyarısı,
Elsa'nın yanından ayrılıp apartmana dönerken, bak¬
tım, gündüz köprülere y e r l e ş t i r d i k l e r i askerleri geri
ç e k m i ş l e r d i . Napoli'den dönmüş olan Ferri sevinçten
ne yapacağını bilmiyordu.
Bana heyecanla anlatmaya başladı.
— Komedinin son perdesini oynuyorlar, görecek
sin Marco! Göreceksin, iktidarı verecekler ona. Zaten
geri çekilmeye başladılar bile. Göreceksin.
29 Ekim günü «Popolo» gazetesi şöyle bir başlık
atmıştı: «Faşizm iktidarı ele almak istiyor. Alacak¬
tır da sonunda!». Aradan bir gün geçince, gazeteler,
Kralın Mussolini'ye yolladığı gizli mesajın metnini
yayınlıyorlardı: «Majesteleri kral hazretleri sizinle
görüşmek i s t e d i k l e r i için Roma'ya gelmenizi rica ede¬
rim. Saygılar General Cîttadinî.»
Mussolini'nin Roma'ya gelişiyle ilgili hazırlıkları
yapmak g e r e k l i y d i . Bu nedenle askerî makamlarla gö¬
rüşmek zorunlu olmuştu. Bu işleri yürüten Ferri ile
b i r l i k te gidiyordum oralara. Notlar alıyordum durma¬
dan. O gece Elsa ile hayli geç saatta buluşabildim.
Odasında yumuşak yastıkların üzerine uzanmış, kır¬
mızı mumların hafif ışığı altında, sere serpe uyuyup
kalmıştı. Uyandırmadım Elsa'yı. Karşısına geçip otur¬
dum. Seyrettim onu. Acaba geçen günler içinde Giu¬
lia nasıl bir gelişme g ö s t e r i r d i . Babamda acaba nasıl
bir gelişim olurdu yaşasaydı. Bunları düşündüm bir
süre.
iktidar çarkı 161/11
Biraz sonra Eisa uyandı.
— Marco, diye açtı gözlerini. Kollarını uzatarak,
her zamanki gibi, hesaplı bir davranışla, kendini verdi
bana.
— Hemen gitmek zorundayım, dedim. Mussolini
yarın buraya geliyor. Yapılacak işler var bu konuda.
Henüz hepsini bitiremedik bu işlerin.
Eisa kuvvetle çekti beni kendine doğru. Kulağımı
ısırdı.
— İyi bîr f a ş i s t s in sen, dedi.
Benimle Fransızca konuşuyordu. Kendi çevresin¬
de herzaman İtalyanca konuştuğu için, o çevrede pek
bilinmeyen bu özelliğini bana ayırmasını, benimle
Fransızca konuşmasını seviyordum.
—- Hem iyi bir faşist hem de iyi bir s e v g i l i s i n !
Geç kalmıştım dönmekte. Saraydan çıkar çıkmaz
Piazza Farnese'de bir faytona bindim. Hâlâ yağmur
yağıyordu. Campo dei Fiori semtine yakın sokaklar¬
dan geçerken bağrışmalar duydum. Birkaç el silah
da atıldı. Arabacıya sordum ne oluyor diye, omuzlarını
s i l k t i . Roma çevresi İtalyancasıyla bir şeyler söyledi
— Hâlâ kuklalar gibi davrananlar var, dedi. San¬
ki artık yapılabilecek bir şey varmış g i b i . Durup durur¬
ken vurulup gidecekler budalalar. Enayilik işte!
Kara gömlekli gençler, ellerinde kara bayraklar¬
la, Venezia meydanından geçiyorlardı. Apartmana dö¬
nünce olup bitenleri öğrendim. Roma'nın kenar ma¬
hallelerinde sabaha kadar vuruşmuşlardı. Faşist aleyh¬
tarı gazetelerin idarehaneleri yağma e d i l m i ş t i . Llberai
çevrelerin t e m s i l c i l e r i n d e n bîri apartmana gelerek
oiup bitenleri protesto etti Ferri nezdinde. Adamın
c i d d i , saygı değer bir davranışı vardı. Elinde f i l d i ş i
saplı bir baston t u t u y o r d u .
Adam, Ferri ile b i r l i k t e , Mussolini'yi karşılamak
üzere gara gitmeye hazırlandığımız sırada.
162
— Kamuoyu bu olaylar karşısında çok sarsıla¬
caktır diyordu.
Ferri, merdivenlerden inerken, bağırarak cevap
verdi adama.
— Ne yapmamızı istiyordunuz? Bırakalım da
«Avanti» gazetesi, işçileri greve mi sürüklesin? Öyle
mi yapmamızı istiyordunuz?
— Evet ama sayın Ferri, biz sosyalist değiliz ki.
Biliyorsunuz bunu. Yenilik hareketlerini destekliyo¬
ruz yalnızca. O kadar.
Adam, merdivenleri bizimle birlikte inmek için
acele ediyor fakat y e t i ş e m i y o r d u .
Ferri bağırdı :
— Geçelim bunları! Geçelim! Olabilir böyle şey¬
ler! Önemsiz şeyler!
Hemen bir taksiye atladık. 30 Ekim 1922 günü
saat 10.42'de Mussolini, Milano'dan gelen trenden
indi. İstasyonda bir onur kıt'ası selâmladı onu. Ora¬
da toplanan faşistler bağırıyor, sevgi gösterisi yapı¬
y o r l a r d ı . Hepsi kollarını ileri uzatmışlardı. Mussolini,
yanında Ferri olduğu halde, birinci otomobile bindi.
Ben üçüncü arabadaydım.
Akşam, faşist grupları Roma sokaklarında, küstah¬
ça ve saldırgan davranışlarla dolaşır, bağıra çağıra
marşlar söylerlerken kalktım Elsa'ya g i t t i m .
Gün boyunca Roma'yı yıkamış olan yağmur dur¬
muştu. Yolun başında otomobilden indim, geri kalan
bölümü yürüyerek g e ç t i m . Roma Yun bu semtinde bam¬
başka bîr hava esiyordu. Çevre sesizdi. Ağır ağır
yürüyordum. Gündüz, Bolonya'nm sosyalist milletve¬
kili Calvini'ye parlamentonun önünde saldırmaya yel¬
t e n d i k l e r i n i öğrenmiştim. Genç faşistler onu kıskıv¬
rak yakalamışlar ve zorla bir şişe hint yağı içirdîkten
sonra zavallı adamın sakalını kesmişlerdi makasla.
Bolonya'da, havagazı fabrikasının önünde beni nasıl
163
koruduğunu unutmamıştım Calvini'nin. Gösteri yapan
gençlere engel olmuş, onlara: «Arkadaşlar, insanlarla
d e ğ i l , f i k i r l e r l e savaşın!» diye haykırmıştı. Yine o gün
Roma'da, başka bir f a ş i s t grup ünlü bir generalin oğ¬
lu olan genç bir komünist gazeteciyi yakalamış, de¬
likanlının yüzünü ulusa! renklere, yeşile, beyaza ve
kırmızıya boyamıştı. Gazeteler adını vermiyorlardı bu
saldırıya uğrayan gazetecinin.
Eisa odasındaydı. Üzerinde bol sayıda yastık bu¬
lunan yatağına çırılçıplak uzanmıştı.
Benim g i r d i ğ i m i görünce :
— Nen var senin? dedi. Böylesi bir zafer günü
hiç de neşeli d e ğ i l s i n . Bir şeye mi canın sıkıldı yoksa?
164
s
Her zamanki gibi, gön doğarken ayrıldım, Elsa'nın
yanından. Gözlerini bile açmadan birkaç sözcük mı¬
rıldandı. Her sabahki gibi. Dışarda Roma sessizlik
içindeydi. Tiber nehrinin yanındaki yolda olsa olsa
arabacıların sesi duyuluyordu, zaman zaman. Bir
de ayakkabılarımın kaldırımlarda çıkardığı ses. Her
zamanki gibi. Her zamanki g i b i , ama o sabah kendimi
bir başkalık içinde hissediyordum. Bundan böyle ar¬
tık kazananların arasındaydım. Kazananlar kortejinde
İktidar kuyruğunda. Başkalarının, elde etmeye çalıştı¬
ğı, korktukları, çekindikleri bir insandım. O gün sa¬
bahın erken saatlarında binbaşı Pierre de Beuil geldi
apartmana. Yüzbaşı Ferri'yi görmek istediğini sandım.
Ferri büroda d e ğ i l d i . Onun adına özür d i l e d i m .
— Biliyorsunuz, dedim. Kral, Mussolini ve baş¬
bakan görüşme yapmaktalar. Feri onlarla b i r l i k te g i t t i .
— Ben sizi kutlamaya gelmiştim sevgili Naldi.
Sizi şahsen kutlamaya gelmiştim. Şu son haftalar
süresinde faşizmin başarıya ulaşması için neler yaptı¬
ğınızı biliyorum. Bunu söyliyecektim size.
Dinliyordum s ö y l e d i k l e r i n i . Neler yapmıştım? Ne¬
ler yapmış o l a b i l i r d im ki? Önemli oldukları söylenen
birkaç kişiyle görüşmüştüm. Onları korkutmuştum
herhalde biraz. Verdikleri b i l g i l e r i , haberleri, i l e t t i k l e r i
dedikoduları Ferri'ye ulaştırmıştım. Binbaşı Pierre de
Beuil hâlâ benîm geleceğimden söz ediyordu.
165
— Siz, dostum, yeni kuşaklardansınız. İktidar demek
siz demektir artık. Bugün değilse bile, yarın. Pek
yakında. Lütfen Ferri'ye de saygılarımı iletir misiniz?
De Beuil'ü kapıya kadar geçirdim.
— Hem kendi adıma ve hem de tüm Fransız
askerleri adına kutlarım sizi, dedi.
Merdivenlerin başında gülümsemeden kolumu
t u t t u .
— Lütfen kızkardeşime de saygılarımı i l e t i n , Ga¬
liba siz onu benden daha çok görüyorsunuz.
Tıpkı Elsa gibi çatıyordu kaşlarını bazen.
— Pierre'e dikkat et, demişti bir gün Elsa. Çok
dikkat et Pierre'e. Fransızların Mussoüni'si -olmayı
aklına koymuş bizimki... Çok da gururludur, öyle sa¬
nıyor k i . . .
Sonra durmuştu bir an.
— Hem sonra, niçin olmasın sanki? Göreceksin,
sana çok nazik davranacak, büyük ilgi gösterecek¬
t i r . Senin çok önemli bir görevin olduğuna inanıyor.
Aynalara bakıyordu Elsa bunları söylerken. Ge¬
riniyordu aynalara bakarken. Çırılçıplaktı. Yanıma so¬
kuluyor, kollanma sürtünüyordu.
— Daha şimdiden önemli senin görevin. İlerde
daha da önemii olacak. Öyle değil mî?
Beni böyle görüyorlardı. İktidar sopasının yarısı
benim elimdeydi onların gözünde. Ferri'nin özel sek¬
r e t e r i y d i m . Ferri ise müsteşardı. Mussoiini'nin sırda¬
şı, baş danışmanıydı. Dışişleri bakanlığı binasındaydı
bürosu. Pencerelerinden Roma'yı seyredebiliyordu.
Odasına g i r d i ğ im vakit yüksek arkalı koltuğuna dayan¬
mış, dalgındı. Karşısında Cavour'un kocaman bir port¬
resi asılıydı. Bekledim. Masasının üstüne bir dosya
koydum. O zaman görebildi beni.
— Naldi, sevgili Marco, d i y e b i l d i .
Ferri olsun, ötekiler olsun, iktidara geçince de-
166
ğişiveriyorlardı. Birkaç gün yeterli oluyordu böylesi
bir değişiklik için. Anlamsız görünüşlere bir havalara
oürünüveriyöriardı.
Ferri hemen başlıyordu anlatmaya.
— Sevgili Naldi. İktidar demek, hükümet demek,
ner şeyden önce dış politika demektir. Bir ülkenin
çehresi öncelikle o ülkenin izlediği dış politikadan
anlaşılır. Sakın unutma bu gerçeği.
Bunları bana söylüyordu, ama davranışları sanki
kalabalık bir dinleyici topluluğu karşısında konuşuyor¬
muş g i b i y d i . Alatri'nin Venedik'te söylediği söz aklı¬
ma geliyordu. «Avukat bozuntusu, ne olacak!» de¬
mişti Ferri için. Avukat bozuntusu filan falan ama,
salgın bana da bulaşıyordu ağır ağır. Savoia otelinin
geniş salonlarında gazetecileri topluyor, onlara demeç¬
ler veriyordum artık. Önemli türden. Herkes bana ilgi
gösteriyor, davranışlarımı kolluyor, gülücüklerle kar¬
şılıyordu. Hemen herkes gazeteciler, ötekiler daha
oaşkaları, tümü, hepsi Mussolini'yi Duçe'yi görmek
istiyordu.
— Sayın baylar müsteşar Ferri şu anda O'nun
yanında, diyordum.
Hem Ferri'nin ve hem de Duçe'nin yardımcısıydım
sanki. Gülümsüyordum. Bazı sorunları çözümleyîveriyordum.
Bazı sorunlar yaratıyordum hiç yok-
:an. İçlerinden bazılarını Mussolini'nin yanına götürüyordum,
Mussolini, biz odasına girdikten bir süre
sonra başını kaldırıp bakıyordu. Hareketsiz gözleriyle
süzüyordu beni ve yanımdakini. Sonra, bitmek tüken¬
mek bilmeyen konuşmalarına başlıyordu. Karşısında
;ki kişi bile olsa, sanki bin kişilik bir kalabalığa sesieniyormuş
gibi davranışları benimserdi her zaman.
— İtalyanlar hiç bir zaman saygı nedir bilmediier,
derdi. Eksiğimiz bu işte! Saygı! Düzen yok, dü¬
zeni
167
Sonra kocaman yumruklarıyia göğsüne vurur ve
bağırırdı.
— Ben varım artık başlarında. Faşizm var. Her
şey değişecek bundan böyle! Her şey!
Gerçek şu ki, ben de değişiyordum. Annem sık
sık mektup yazıyor, topraklarımızın durumu üzerine,
Nitti üzerine bilgiler veriyordu. Tarım ürünlerinin f i¬
yatları düşüyordu. Yeni makinalar satın almak gereki¬
yordu. Allahtan Mussolini tarım reformu ile ilgili
çalışmaların tümünü durdurmuştu. Annem, «Biraz ra¬
hat nefes aldık ama nakit para yok» diyordu. Birkaç
satırla cevap veriyordum annemin mektuplarına. Hiç
bir şeye gereksinme duymuyordum artık. İktidar demek
bir bakıma da bol para demekti. Ferri, Piazza Barberini'deki
apartmanı bana bırakmıştı. Öğleden sonrala¬
r ı , Elsa bazen oraya geliyor beni bekliyordu. Apart¬
mana döndüğüm zamanlar onu orada buluyordum. Ko¬
caman koltuklardan birine oturmuş, balkonun yanın¬
da uyuklar durumda buluyordum Elsa'yi- Balkondan
Tritone yolu, Barberini alanı görünüyordu. Yolda oto¬
mobillerle fayton arabalarının karmaşık düzeni gö¬
rünüyordu. Ben içeri girdikten sonra özel arabam
bakanlığa dönüyordu. Artık ben de kazananlar arasındaydım.
Ferri ile ilk kez Ouirinale sarayına g i t t i ğ im ak¬
şam, faşist birlikler kralın sarayı önünde gösteri yap¬
mışlardı. Oradan, üstü açık otomobilde, Ferri ile dö¬
nerken, halk sokaklarda «Yaşasın Faşizm! Yaşasın
Faşizm!» diye bağırıyordu. Durmadan alkışlıyorlardı
bizi. Sonra, hep bir ağızdan «Mussolini! Mussolini!
Mussolini!» diye tempo t u t u y o r l a r d ı .
Ferri, otomobilde, yanımda, ağzında kocaman bir
puro,
— Duyuyor musun şunları? demişti. Koyun sü¬
rüsü gibi. Koyun sürüsü. Bak Nafdi eğer kaybetmiş
168
oisaydık bu mücadeleyi, aynı sevinç çığlskiarıyla asarlardı
bizleri.
Biraz sonra Ferri, yine otomobilde, koltuğun üzerinde
biraz doğrulmuş ve kolunu omzuma atmıştı.
— Bu ahmak sürüsü bizi kendilerinin yönetecek¬
lerini sanıyorlar. Bunu bekliyor, bunu umudediyorlar.
Kral olsun, milletvekilleri olsun bizi ele alıp yönetecekleri
kanısındalar. Budala herifler! Çok beklerler
bunu! Kolay kolay bırakmayız elimize geçirdiğimiz
i k t i d a r ı . Dişlerimizle, tırnaklarımızla asılırız, iktidara.
Görürsün Naldi. Bu heriflerin gırtlaklarına balık kılçığı
gibi takılıp kalacağız. Görürsün.
Gerçeklerin tüm çıplaklığı ile ortaya çıktığı ilk
akşamlardan biriydi. Ferri, Magliano'daki ç i f t l i ğ i m i¬
zin kapısında, bir gece karşıma çıkan, yağan şiddetli
yağmura hiç aldırmayan yüzbaşıya benziyordu hâlâ.
Beni Aquila Nera'ya götüren içeriye sokan adamdı
şimdilik. Sıcak, ilginç sesli avukattı hâlâ. Sonra... sonra
iktidara kavuştu. İktidar oldu kısa zamanda. Alkış¬
lıyorlardı onu. Faşist b i r l i k l e r i n i n önünden geçerken
kara bayrakları yere doğru tutuyorlardı kara gömlek¬
liler. «Mussolini! Mussolini! Mussolini!» diye bağırıyorlardı.
Kollarını kaldırarak selâmlıyorlardı Ferri'-
yi ve Ferri'nin yanında beni. Mussolini de birkaç adım
önümüzden yürüyordu. Birkaç gün sürmüştü düzen¬
lenen törenler. Venedik alanında Vatan Anıtının önünde
diz çöküyorduk yere. Çamurlu suların içine. Elle¬
rinde silindir şapkalarıyla, bakanlar, milletvekilleri
öte yanda generaller tümü Mussolini'nin bir işareti
üzerine yere diz çöküyorlardı çamurların içine. Gözle¬
rinin içine bakıyorlardı Mussolini'nin. Onun bir işareti
üzerine ayağa kalkıyorlardı. Alkışlar yükseliyordu so¬
kaklarda. Kalabalık, sıralar boyu, sımsıkışık bir dü¬
zende yürüyorduk caddelerde. Ağır ağır. İktidar kor¬
teji geçiyordu sokaklardan. Halk kaldırımlarda bizleri
169
görebilme k için itişip kakışıyordu. Kollarını uzatıyor¬
lardı bizleri selâmlamak için. Birbirlerini eziyorlardı.
İktidar kortejinde bizler gerçekte birer görüntüden
başka bir şey değildik. Ferri artık yüzbaşı Ferri de¬
ğ i l d i . Sayın müsteşar Ferri idî. Saygıdeğer sinyor
Ferri. Müsteşar. Ben, saygıdeğer müsteşarın sekrete¬
r i y d i m . Prenses Elsa Missini'nin genç sevgilisi aynı
zamanda.
— Ben gidiyorum diyordu Elsa, geleceksin nasıl
olsa akşama.
Çok geniş kenarlı bir şapka giymiş, boynuna çe¬
nesini de örten güzel bir t i l k i kuyruğu sarmıştı. Yalnız
dudaklarını görebiliyordum bu durumda. Uzatıyor¬
du bana dudaklarını. Ama aynı zamanda da itiyordu
beni geriye doğru.
— Vaktim yok Marco, diyordu. Şoför bekliyor aşa¬
ğıda.
Onu arabasına kadar götürdüm. Uğurladım. Son¬
ra ağır ağır yürüyerek M o n t e c i t o r i o alanına geldim,
parlamentonun önüne. Mecliste görüşmeler başla¬
mıştı. Koridorlarda iktidar milletvekilleri beni saygı
ile önemle selâmlıyor, sosyalistler ise görmezlikten
g e l i y o r l a r d ı . Ünlü sosyalistlerden Calvini biraz ilerde
duruyordu. Hiç eksik etmediği kırmızı eşarbını yine
boynuna dolamıştı. Milletvekili Matteotti zayıflamış¬
t ı , saçlarına ak düşmüş gözleri çukura kaçmış elmacık
kemikleri biraz fırlamıştı. O gün Mussolini mecliste
göğsünü kabarta kabarta kürsüye çıkmış şöyle haykırarak
meydan okumuştu: «Eğer isteseydim, parla¬
mentoyu kapatır bu salonları bir kışla düzenine so¬
kardım!». Bu sözler üzerine faşistler ayakta alkışla¬
mışlardı Benito'yu. Aynı anda Calvini ile Matteotti
de ayağa kalkmışlar «Eviva i! p a r l a m e n t o ! Yaşasın
Parlamento!» diye haykırmışlardı.
170
Toplantıdan sonra koridorda alay eden Ferri
şöyle konuşmuştu :
— Pek güzel bir davranış, doğrusu! Sevsinler!
Bir dizi parlak sözlerle bizi buradan kovacaklarını
sanıyorlar galiba. Kahvehane kahramanlığı heriflerinki!
Bir gün cephedeyken bizim askerlerden biri
siperden ileri atılmış, elinde t ü f e ğ i y l e , bir karış top¬
rağı elden çıkarmamak amacıyla çılgınca bir ateşe
başlamıştı. Biraz sonra da vurulup oracıkta can ver¬
m i ş t i . Onun cesedini ben g e t i r m i ş t im sipere yerde
sürükleyerek. Parmakları tüfeğinin tetiğine kenet¬
lenmiş kalmıştı. Zorla açmıştım askerin parmaklarını.
O zaman yüzbaşı Ferri, bu çocuğun davranışına ba¬
karak: «Çok güzel, kahramanca bir hareket!» deyince
Alatri hemen atılmış «Çok güzel ama enayice, fayda¬
sız bir delilik» demişti.
Birkaç gün sonra parlametonun yarı karanlık ko¬
ridorlarında, Ferri bir köşede çevresine toplanmış
bazı kişilere nutuk çekerken, Alatri'ye rastladım.
Müzakerelerin sona erdiği, m i l l e t v e k i l l e r i n i n koridor¬
lara doluştuğu bir sırada, baktım. Alatri bana doğru
geliyordu. Zayıflamıştı. Üstü başı dökülüyordu. Kış
ortasında olmamıza rağmen, sırtında ince, yazlık bir
oeket vardı. Buruşuk bir pantalon g i y m i ş t i . Öksürüyor¬
du. Elindeki gazeteyi okumaya çalışarak i l e r l i y o r d u.
Gözlük de kullanıyordu artık. Beni görünce, hiç şaş¬
madı, sanki bir gece önce ayrılmışız gibi.
— Vay sen misin Naldi! dedi.
Kolunu tutmak, elini sıkmak için elimi uzatırken
söyle bir siikinmiş", elini bile v e r m e m i ş t i . Ayrı kamp¬
larda olduğumuz hemen anlaşılmıştı aramızda geçen
Konuşmalardan.
— Demek atlattın tehlikeyi? Sevindim senin he¬
sabına demiştim.
171
— Evet, diye cevap v e r m i ş t i . Sonra şunları ek¬
l e m i ş t i .
— Bir kez hayatımı kurtardın Naldi. Bir kez. Şim¬
di ise, senin dostlarının beni öldürmelerini bekliyo¬
rum. Senin çabanla kurtulan hayatımı onlar almaya
kararlı görünüyorlar. Faşist adaleti derler buna. Öyle
değil mi Naldi?
S i n i r l i y d i . İğneli, batıcı, acı sözler söylüyordu.
Hiç bir şeyi anlatamazdım ona. İş işten g e ç m i ş t i . Ona
daha önceleri yazmayı tasarladığım mektupları keşke
yazsaydım diye düşündüm. Ama yapacak bir şey yoktu
artık. Tuttum yakasından ilkyardım hastahanesinde
geçirdiği sıkıntılı günlerden, cepheden, Magliano'-
dan, annemden söz e t t i m . İkide birde gözlüklerini çı¬
kartıyor, tekrar takıyor, beni hemen hemen hiç dinle¬
mediğini belli ediyordu. Konuşuyordum durmadan.
Bir yandan da içimde bir huzursuzluk duyuyordum. Onu
omuzlarından tutup şöyle bîr güzel silkelemek isti¬
yordum. İsterse eğer, onunla birkaç.adım yürür, dı¬
şarıya çıkardık, gider bir kahvede otururduk. Hiç ölü¬
münü istiyebilir miydim ben? Kabul ederse eğer ko¬
rurdum onu. Piave cephesinde yaralandığı zaman, onu
adım adim sürükleyerek sırtıma alarak sipere getiren
ben değil miydim? Konuşuyordum durmadan. Anlatı¬
yordum. Söylediğim sözlerin belki bir yararı yoktu,
ama benim de söyleyebileceğim başka bir şey yoktu.
Elindeki gazeteyle omzuma vurarak birdenbire kesti
sözlerimi.
— Bana bak Naldi, dedi. Sen başlrbaşına bir
olaysın. Gerçekten saf herifin biri misin, yoksa ahmak
mı, yoksa içten pazarlıklı*hinoğluhin bir hergele mi¬
sin kestiremedim g i t t i . Herhalde hem safsın, hem ah¬
mak ve hem de eşi bulunmaz bir domuzsun! Ne olur¬
san ol! Önemi yok benim için.
Yanımdan uzaklaşırken gülümsedi ilk kez.
172
— Bağışla beni, diye ekiedi. Bizlerin bundan
böyle parlamentoya girmemize herhalde uzun süre
izin vermezsiniz. Bu nedenle, seninle vaktimi kaybe¬
decek durumda d e ğ i l i m . Yapacak i ş l e r im var. Sen faş
i t s l e r in en ahmak suç ortağısın Naldi!
K o r i d o r l a r d a ziller çalıyor müzakerelere tekrar
başlanacağını haber v e r i y o r d u . Hademeler, herkesin
yerini almasını b i l d i r i y o r l a r d ı .
Gözden uzaklaşmadan önce arkasına döndü
A l a t r i .
— Ferrî'ye de selâm söyle benden! diye seslendi.
Salonda Ferri'nin yanma g i t m e d i m . Gazetecilere
ayrılan galeride yer aldım. Mussolini, sık sık alkışlarla
kesilen konuşmasına başladı. Calvini, el kol har
e k e t l e r i y l e protestolar yağdırıyor; Matteotti arada
sırada yerinden fırlayarak, Duçe'nin sözlerini yüksek
sesle protesto ediyordu. Mussolini de, kendisini al¬
kışlayan taraftarlarını arada bir durduruyor bağıra
çağıra konuşuyordu.
— Hakaret ediyorlar bize arkadaşlar. Faşizm ba¬
zı insanlar kurban etmiş de tutmuşlar kurbanları sa¬
yıyorlar! Çok önemli bir gerçeği unutuyorsunuz. Bay¬
lar. Çok önemli bir şeyi. Faşist devrim kendini sa¬
vunmak hakkına sahiptir. Anlaşıldı mı? Kendini savu¬
nacaktır faşist devrim. Hepsi bu kadar işte!
Salondaki tüm m i l l e t v e k i l l e r i ayağa fırladılar bu
sözler üzerine. Baktım, bakanlara ayrılan yerde otu¬
ran Ferri de ayağa kalkmış delice alkışlıyordu. Alkış
sesleri biraz yatışır gibi olunca Mussolini tekrar aya¬
ğa kalktı ve kimseye danışmadan hazırlamış olacağı
gündemi okumaya başladı.
— Vatanın parlak geleceğine güveni bulunan yüce
meclis kendisine sunulan gündemi saygı ile onaylar...
Yeniden bir alkış tufanı koptu. Oylamaya geçile-
173
ç e k t i . Dışarı çıktım. Kaldı ki, oylamanın sonucunu bek¬
lemenin anlamı yoktu. Oyun iyi hazırlanmıştı hafta¬
lardan bu yana. Kim kalkar da red oyu v e r e b i l i r d i bu
durumda. Belki işin önemini kavrayamayanlar, Alatri
gibi saf insanlar red oyu v e r i r l e r d i . Ayrıldım meclis¬
t e n . Pîazza Colonna'da kara gömlekliler kolkola tur
atıyorlar, hep bir ağızdan ikide birde «Mussolini!
M u s s o l i n i ! Mussolini!» diye haykırıp duruyorlardı.
Yoldan geçenler kollarını ileri uzatarak faşistçe
selâmlıyorlardı onları. Kaldırımda biriken gençler,
«Calvini Moskova'ya! Matteotti Moskova'ya Yolunu?
açık olsun!» diye bağrışıyorlardı. Meydanın köşe¬
sinde, dışişleri bakanlığındaki genç diplomatlardan
Manacorda ile karşılaştım.
— Tarihî bir toplantı yaptı Meclis, dedi heyecanla.
Tarihî bir dönüm noktasının tanıkları olduk bugün
tümümüz. Yşînız İtalya için değil tüm dünya için tari¬
hin bir dönüm noktasındayız :
Manacorda ciddi ciddi, yüksek sesle, heyecanla
konuşuyordu. Kendisiyle beraber Doria kahvesine gir¬
memi teklif e t t i .
— Bir genç kadınla randevum var, dedi. Faşizme
çılgınlar gibi hayran bir genç kadınla. İsterseniz siz
de g e l i n . . .
Kabul etmedim. Yüzü değişti hemen. Herhalde
kendi kendine, müsteşar Ferri'nin sekreterine, Mar¬
co Naldi'ye kabaiık mı e t t im acaba diyor, kuşkulanı¬
yor olmalıydı. Budala herif. Sözkonusu değildi böyle
bir şey. Ben yalnız kalmak i s t i y o r d um bir an. Yalnız
kalmak, başımı dinlemek istiyordum. Kandan, çekiş¬
mekten söz eden o iri söylevlerden meydan okuma¬
lardan uzaklaşmak kendimi dinlemek istiyordum.
Corso meydanına doğru yürüdüm. Genç kara gömlek¬
liler burada da toplanmışlar burada da «Mussolini!»
diye tempo tutarak bağırıyorlardı. Oysa, Mussolini
174
bu gençler için yalnız bir isim olarak kalacaktı. Onu
olsa olsa uzaktan görebileceklerdi. Onun gerçek
amaçlarını hiç bir zaman anlayamayacaklardı. Ama,
buna rağmen, inanmış insanların heyecanıyla bağırıp
duracaklardı Mussolini, Musoüni diye. A l a t r i ' n in sö¬
zünü ettiği faşizmin suç ortaklan gerçekte bunlar
olmalıydı. Ben b i l i y o r d um Mussolini'nin kim olduğunu,
ne olduğunu, neler yapmayı tasarladığını. Savoia ote¬
linin bir salonunda gazeteciler ondan bir demeç elde
etmek için bekleşirlerken, Mussolini denen adamın,
bir elçilik müşavirinin kızıl saçlı karısıyla bir odaya
kapandığını iriyan, uzun boylu olan o kadınla, yer¬
lerde halının üstünde, hayvanlar gibi seviştiğini bili¬
yordum. Biliyordum tüm bunları. Daha başka gerçek¬
leri de. Savoi otelinin önünde genç faşistler, «Musso¬
l i n i ! Mussolini! Mussolini!» diye gırtlaklarını yırtıyor¬
lardı o anda. Sonra, alı al, moru mor çıkmıştı o İngi¬
liz kadını Mussolini'nin yanından. Onu gideceği yere
kadar götürmek görevi bana v e r i l m i ş t i . Kadın kürküne
sımsıkı sarılmıştı. Şapkasını elinde tutuyordu. Kıp¬
kırmızıydı yüzü. Kimseye bakmıyordu. Kadın çıkınca
Mussolini'nin yanından ünlü lider hemen masasına
oturmuş :
— Böyle orospu görmedim diye böbürleniyordu.
Sonra bir gazeteci girmişti içeriye.
— Duçe demişti, acaba benim gazeteme bir özel
demeç...
Biliyordum tüm bunları. Ahmak değildim. Öteki¬
ler gibi, durup dinlenmeden, sabah akşam, «Musso¬
l i n i ! Mussolini!» diye bağırmıyordum. Magliano'daki
bir köylü gibi yalnız görevimi yapmakla yetinîyordum.
Colisee meydanına kadar yürüdüm. Hava soğuk¬
t u . Nihayet yalnız kalabilmiştim. Forum'un yıkıntıları,
aradaki küçük yollar, birbiri ardına dizilmiş sütunlar
tarlalara benziyordu. Ağaçlarıyla, yollarıyla. Mermer
17S
sütunların bazıları yıkılmıştı. Kasırgada eğilmiş, yere
yatmış ağaçlar gibi dönüyordu sütunlar. İçimden Magliano'yu
tekrar görmek geldi. Söğütlerin altında do¬
laşmak, köyün, kasabanın sislerinin içinde kaybol¬
mak istedim. Kara g ö m l e k l i l e r l e tıklım t ı k l ım doldurul¬
muş kamyonlar geçiyordu. Hep bir ağızdan marşlar
söylüyorlardı. Oylamanın sonucu açıklanmış olmalıydı
herhalde. Herhalde başarılarını kutluyorlardı. Alatri
de, hiddet ve öfkeyle, uğradığı bozgunu düşünüyor
olmalıydı. Ne yapılabilirdi ki. Tarihin gelişimi, akışı
böyleydi demek. Değiştirilemezdi ki. Ben kimseyi ar¬
kamdan sürüklemiyordum. Ne savaşı ben çıkarmıştım
ne de faşizmi yaratmıştım. Dünyaya geldiğim zaman,
çevrem uçsuz bucaksız topraklarla ç e v r i l i y d i . Ba¬
bam, bizim toprakların sınırını gösterirken, karşıda,
ufukta görünen şu ağaç yığınları var ya, işte oraya
kadar, tümü bizimdir d e r d i . Ben babamın yerini almış¬
t ı m . Kazananların arasmdaydım doğuştan. Öyleydim,
Ne yapabilirdim? Ne seviniyordum böyle olmama, ne
de acı duyuyordum. Hayatımı yaşamak zorundaydım.
O kadar. Naldi'lerin topraklarında. Magliano'da. Ama
niçin kalacaktım Magliano'da? Niçin? A l a t r i , saf, ah¬
mak diyordu bana. İçten pazarlıklı, hinoğluhin herif
diyordu. Dilerse öyle şansındı A l a t r i .
Bir süre Tiber nehrinin kıyısından yürüdüm. Son¬
ra Castel San'Angelo'ya geldim. Döndüm tekrar. Bi¬
raz sonra Missini'lerin sarayının önündeydim.
Missini'lej-de parlak, zengin bir resepsiyon vardı
yine. Kristal avizeler pırıl pırıl parlıyordu. Bu kez, bü¬
yük salona bir de yaylı sazlar orkestrası yerleştirilmiş¬
t i . Herkes birden konuşuyor, salonda bir yandan mü¬
zik, öte yandan konuşmaların çıkardıkları homurtular
sürüp gidiyordu. Elsa'yı gördüm uzaktan. Siyah bir
tuvalet g i y m i ş t i . Sırtı, omuzlan açıktı. O da gördü be¬
ni. Bana.doğru gelmeye başladı. Gülümsüyordu her-
176
kese. Yürürken, ayaküstü rasladıkiarına kısa kısa bir
şeyler söylüyordu. Bakmıyordu şimdi artık bana. Ama,
bakmamasına rağmen, daha şimdiden kendini sunuyordu
sanki. Tüm bedenimde bir mutluluk uyandığını
duyuyordum. Elsa benim ilk kadınımdı. Bir geceden
sonra ayrılmadığım ilk kadınımdı. Para ile yatmadığım
ilk kadın. Pek çok şeyi onunla öğrenmeye başlamıştım.
Yaklaştı bana. İki elini de uzattı ve elimden t u t u p be¬
ni yandaki salonlardan birine sürükledi.
— Marco dedi heyecanla. Gerçeği öğrenmek
zorundayım. Ferri, prensi büyükelçiliklerinden birine
atamaya karar verdi mi gerçekten? Paris diyorlar bazıları.
Prens Paris'e büyükelçi oluyor, diyorlar. Neler
biliyorsun bu konuda?
Hiç bir şey bilmiyordum bu konuda. Ferri'nin ta¬
sarılarından da haberim yoktu hiç.
— Ama öğrenmelisin Marco. Harekete geçmeli¬
sin bu konuda. Ferri ile konuşmalısın mutlaka. Hem
niçin gelmiyor Ferri bizim davetlerimize? İstesen
sen g e t i r e b i l i r s i n onu buraya. Senden başka kimseyi
dinlediği yok ki. Getirebilirsin eğer istersen.
Bakıyordum Elsa'ya dikkatle. Ne b i l i y o r d um onun
hakkında? Saraydaki o küçük odasında buluşuyorduk
çoğunlukla. Arada sırada, bizim Piazza Barberini'deki
apartmana, Ferri'nin artık tüm olarak bana bıraktığı
apartmana da geliyordu. Çok iyi anlaşıyorduk onunla.
Ama, yatakta anlaşıyorduk. Bunun ötesinde peki? Az
konuşuyorduk buluşmalarımızda. Çok az konuşuyor¬
duk. Hiç açılmıyorduk birbirimize. Olsa olsa, Roma'-
da neler olup b i t t i ğ i n d e n , bazı dedikodulardan söz
ediyorduk. Sonra ben kalkıp gidiyordum. Ayrılıyor¬
dum yanından. İlk kez bu akşam onu biraz keşfeder
g i b i y d i m . Tam karşımdaydı. Onun, ö f k e l i , biraz heyecanlı
ama t u t k u l u sesini ilk kez duyuyordum. Her zaiktidar
çarkı 177/12
mankî gibi pek gülümsemiyordu da. Katı bir Fransızcayla,
sinirli sinirli konuşuyordu karşımda.
— Sen anlayamazsın belki Marco. Nefret ediyorum
Roma'dan, Roma bir taşra kentinden başka bir
şey değil. Eğer prensi Paris'e büyükelçi olarak gönderirlerse,
kardeşim binbaşı da Beuil'ün sayesinde
hayli yararlı işler yapabilir, etkili olur.
İçinde bulunduğumuz salondan gözlerimizin
önünde uzanan büyük holü göstererek:
— İyi ama, şu salonlar, bu güzel saray, verdiği¬
niz resepsiyonlar, buradaki parlak yaşamın... dedim.
İki adım yaklaştı yanıma. Gülümsedi.
— Sen de gelirsin Paris'e. Eğer prens gerçek¬
ten büyükelçi atanırsa işten bile değildir seni de ora¬
ya aldırması.
Sonra sertleşti yine birdenbire.
— Marco dedi. istiyorum Paris büyükelçiliğini,
mutlaka istiyorum. Hem Ferri ile görüşmek de istiyorum.
Ona prensten söz etmem gerek.
— Amma tutkulusun sen, bu ne iddialar böyle...
Ellerimi sıktı, sanki benden bir vaad koparmak
istermiş gibi bir hali vardı.
— Ama ben seni... diyecek oldum.
Sert bir hareketle kesti sözümü.
— Ne bildiğin var ki benim hakkımda? dedi. Ya¬
kında otuz beşime gireceğimden haberin var mı ki
senin? Prens ise hemen hemen yetmişinde, Marco!
Sen gelip yatıyorsun benimle. Yakınmıyorum bundan.
Hayır. Hayır, yakınmıyorum ama sonra çekip gidiyor¬
sun. O kadar işte.
— Elsa... ama bak Elsa...
— Ne olacak yani? Senden önce de başka bir
Marco vardı, doğal olarak. Senden sonra da bir Marco
çıka gelir kuşkusuz. Resepsiyonlar birbirini izler, şu
gördüğün, sudan havadan, içtenliksiz konuşmalar. Da-
178
ha sonra yaz geldi mi hadi bakalım Parma'ya. Oradaki
köylüler. Yok canım yok, çekilir şey mi bu? Paris'te
hiç değilse... hiç değilse gerçek bir görevim olur,
yararlı bir insan o l a b i l i r im orda.
— Peki dedim. Konuşurum Ferri ile. Dilersen
sen de görüşürsün onunla.
Parmaklarının ucuyla yanaklarımı okşadı. Yine
gülümsemeye başlamıştı.
— Bu gece gel Marco, dedii Gel bu gece, olur
mu?
Ayrıldı yanımdan. Konuklarının arasına daldı. Gülümsüyordu
sürekli olarak. Uzun beyaz elini uzatıyor¬
du konuştuğu insanlara. Arada sırada uzaktan da olsa,
bana anlamlı anlamlı bakıyordu. Görevini yerine getiri¬
yor, rolünü oynuyordu. Ama, belki de yeterli değildi
onun için bunlar. Kim bilir belki bir an gelir benim de
artık çevre değiştirmem, ufkumu genişletmem gerek¬
l i o l a b i l i r d i . Kesin bir seçim yapmam g e r e k e b i l i r d i .
Magliano'dan ayrılmam bile bir seçim değil miydi?
— Azizim Naldi ne o? Yoksa, saklanıyor musu¬
nuz, kaçıyor musunuz insanlardan, dedi biri.
Baktım tören üniformasıyla Pierre de Beuil bur¬
numun dibindeydi. Prens Missini de yanındaydı.
Prense :
— Lütfen oturunuz diye yer gösteriyordu.
Prensin çok yorgun bir hali vardı. De Beuil ona
yeleğinin düğmelerini çözmesi için yardım ediyordu.
Aynı zamanda başını bana çevirmiş konuşuyordu.
— Parlamentoda ne parlak bir başarı elde etti
değil mi? diyordu. Musolini'nin önünde, hepsi sec¬
deye kapanır gibi yattılar yerlere. Güçlü olduğunuzu
biraz gösterdiniz mi, bu piçler korkudan titremeye
başlıyorlar hemencecik.
Prens, oturduğu yerde gülümsemeye çalışıyordu.
Elmacık kemikleri kıpkırmızı olmuştu,
179
— Bir Napolyon değil, Cavour da değil, ama ne
olursa olsun gerçek bir lider, diyebildi. Nefes nefe¬
se, biraz zorlukla konuşuyordu.
De Beuil hemen dikkat kesildi ve sonra.
— Naldi, dedi. Prensin Paris büyükelçiliğine ata¬
nacağından söz ediliyor. Ne dersiniz?
Dinlemesini, cevap vermeden dinlemesini, bu
gibi durumlarda takınılması gereken bazı tavırlarla
karşımdakilere söylediklerini onayladığımı anlatmayı
iyice ö ğ r e n m i ş t im artık.
De Beuil yine başladı.
— Elsa da herhalde anlatmıştır sîze. İnanın ba¬
na faşizmin gelereği için ülkelerimiz arasındaki ilişki¬
ler için büyük önem taşır prensin oraya büyükelçi
atanması. Naldi, müsteşar Ferri ile ilişkileriniz içtenl
i k l i , öyle değil mi?
Sonra beni kolumdan t u t t u büyük hole doğru gö¬
türdü.
— Naldi, biliyor musunuz, Mussolini ile görüş¬
meyi çok çok istiyorum. Bunu prensin önünde söyle¬
medim çünkü hayli gevezedir prens, bilirsiniz. Ger¬
çekte, Paris'te büyükelçilik görevini prensden çok El¬
sa yerine g e t i r i r başarıyla. Bunun, sizin için de ne de¬
mek olduğunu anlarsınız değil mi? Sizin durumunuz¬
da bir insan için önemli olsa gerek.
— Ferri'ye açacağım bu konuyu.
— Bravo dostum, bravo!
Elsa yanımızdan geçiyordu o sırada. Yardımıma
koştu bir bakıma. Kolumdan t u t t u çekti.
— Pierre, dedi kardeşine. Yeter artık. Bırak da
Naldi biraz da konuklarımızla konuşsun!
Beni yanına aldı, bir gruptan ötekine, koca hol¬
de, dolaşmaya başladık. Hemen herkes ilgi gösteri¬
yordu bana. Kulağıma uzanıp bazı, sözde sırları açık¬
layanlar bile vardı konuklar arasında. Tam bu sırada
180
karşıma çok esmer, saçlarını kısacık kestirmiş, tüm
yüzüyle gülen bir genç kadın d i k i l d i . Tanıttı kendini.
— Merry Groves benim adım. «New York Times»
gazetesinin muhabiriyim. Bana söylediklerine bakılırsa,
siz her şeyi biliyormuşsunuz. Kahraman bir kişiymişsiniz.
Öneminiz büyükmüş. Herkes, ama herkesin
ağzında dolaşıyor adınız. Bana hayatınızı anlatsanıza,
Herhalde çok heyecanlı olmalı hayat öykünüz. Kaldı
ki, Amerika'da merak kortusu bu olaylar. Hemen hemen
hiç bîr şey bilmiyorlar Amerikalılar bu alanda.
Yanyana yürümeye bağladık Amerikalı gazeteci
kadınla. Sık sık holden ayrılıyor, bahçeye çıkıyor, dolaşıp
duruyorduk. Konukların konuşmalarının uğultusu,
orkestranın sesleri rahatsız etmiyordu bizi. Daha
çok Merry Groves konuşuyor, ben ise birkaç sözcük
söylemekle y e t i n i y o r d u m . Söylediğim birkaç sözcü¬
ğü Amerikalı profesyonel gazeteci dilediği gibi uza¬
tıyor, yorumluyor, allayıp pulluyordu.
— Anladığım kadarıyla, babanızın anısına bağlı
kalmak, vatanseverliğinizi kanıtlamak, toplum konu¬
sundaki f i k i r l e r i n i z i savunmak, tarih anlayışınızı sür¬
dürmek için faşist olmuş olmalısınız. Öyle değil mi?
Ne cevap verebilirdim? Cevap verebilmem için
kendimi uzun boylu incelemeli, t a r t m a l ı , kader çizgi¬
mi gözden g e ç i r m e l i y d i m . Ama nerede! Yirmi'üç ya¬
şındaydım. Yirmi üç yaşındaki bir gencin geçmişi ne
olabilir ki?
Merry Groves yine sordu.
— Ya şiddet hareketlerine ne diyorsunuz? Be¬
nimsiyor musunuz vurup kırmalarını? Adam dövme¬
l e r i n i . Biliyorsunuz, Torino'daki çatışmalarda ölenler
oldu. Şimdi faşist görüşünüzü filan bir yana bırakın
da, bana açık açık kişisel görüşünüzü açıklayın ba¬
kalım.
18Î
Elinde küçük bir not defteri vardı. Arada sırada
s i n i r l i davranışlarla bir şeyler yazıyordu defterine.
— Savaş cephesinde hiç bulundunuz mu Miss
Groves? dedim. Hiç gördünüz mü mermilerin nasıl
düştüğünü? Topçu olmadığınız halde, mermileri siz
hesaplamadığınız halde, başkalarının attıkları kurşun¬
ların, bombaların, nasıl ve nerelere düştüklerini hiç
gördünüz mü yakından? Bir mermiyle suratı ikiye bö¬
lünen askerleri gördünüz mü? Savaş ama. Ne gelir
elden? Savaş işte!
— Demek, kabul ediyorsunuz öyle mi? Yanlış
anlamıyorsam, şiddet hareketlerinin önüne geçmek
olanaksızdır, diyorsunuz. İnsanın kaderine biçim veren
kötülükler g i b i , tarihin ç i r k i n l i k l e r i g i b i . Öyle değil
mi?
— Bana bakın, söylediklerinizden hiç bir şey an¬
lamıyorum. Ben on yedi yaşıma kadar okula gîdebildim.
Ondan sonra savaş başladı. Okula gitmekten çok
daha önemli işler çıktı yapılacak. Bilmem anlatabil¬
d im mi?
Bu sırada tekrar büyük hole girdik. Merry Gro¬
ves gerçekte ufak t e f e k bir kadındı. Durmadan konu¬
şuyor, adeta zıplıya zıphya yürüyordu yanımda.
— İtalya'nın ve faşizmin geleceği için neler dü¬
şünüyorsunuz? diye sordu.
— Bakın, dedim. Ben Mussolini d e ğ i l im ki. Benim
adım Marco Naldi. Yalnızca Naldi.
Ayrıldım Amerikalı gazetecinin yanından. O hâlâ
bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Pîazza Barberini'-
ye, apartmanıma döndüm. Ferri bir mesaj göndermiş,
«Hemen bakanlığa gel. Gör beni.» diyordu. Bayılıyor¬
du Ferri böylesi beklenmedik mesajlar göndermeye.
Gece, bakanlıkta kimseler kalmadığı zaman, oradaki
çalışma odasında oturup bir gizlilik havası içinde ba-
182
na birtakım şeyler sormayı, bazı görevler vermeyi
pek seviyordu. Dışişleri bakanlığına doğru yola çık¬
tım. Romanın sokaklarında hemen hemen kimsecik¬
ler y o k t u . Aynı anda herhalde Elsa da beni beklemeye
başlamış olmalıydı saraydaki küçük, yastıklarla, ör¬
tülerle dolu odasında. Ama çoğu kez beni beklerken
uyuya kalıyordu. Doğrusu ben de onu uyurken sey¬
retmeye, uyandırmaya bayılıyordum. Bakanlıkta, Ferri'nin
odasının kapısı önünde Carlo duruyordu. Ferri
askerlikteki emirberi Carlo'yu vaktinden önce terhis
e t t i r m i ş , üniformasını sırtından attırarak onun yerine
adama kara gömleği g i y d i r m i ş t i . Carlo eski alışkanlı¬
ğıyla,
— Yüzbaşım sizi bekliyor sinyor Naldi, dedi.
Ferri çalışma odasında, tek başına oturmuş, ko¬
caman koltuğunda, kocaman masasının önünde siga¬
ra içiyordu. Odada, yalnız masanın üstündeki abajur
yanıyordu. Bu nedenle Ferri'nin yüzü karanlıkta kal¬
mıştı.
— Anlat bakalım, nasılsın Marco?
Resmî ve önemli bir davranış içinde değildi. Sır
vermek istiyormuş gibi bir havası vardı.
— Gördün mü parlamentoda olup bitenleri? İna¬
nılır gibi değil. Göreceksin Naldi bu hergeleler, bu
korkak herifler her şeyden vazgeçecekler. Neredey¬
din bu akşam?
— Prens Missinilerde.
— Ya, öyle mi?
Kalktı yerinden, pencereye doğru bir iki adım attı.
— Garip bîr çift Missiniler. Yaşlı prensle genç
Fransız eşi i Garip bir ç i f t doğrusu!
— Prensin eşi mutlaka sizinle görüşmek istiyor.
Rica etti bunu sağlamam için. Yalvardı durdu.
— Beni görmek mi istiyor?
183
— Kuşkusuz sigi! Güçlü olduğunuzu unutuyor
musunuz?
— Peki peki! Söyleyin öyleyse ona, bakanlığa
t e l e f o n etsin. Görüşürüm kendisiyle. Parma'da tanış¬
mıştım onunla. Ayaküstü tanıştırmışlardı. Acelem
vardı o sıralarda. Uzun boylu konuşamamıştık. Söyle¬
nenlere bakılırsa, senin i l i ş k i l e r in pek iyiymiş onun¬
la. Herhalde iyi tanıyorsun prensesi, öyle değil mi?
Sustum.
— Haklısın. İnsan kadınlar hakkında hiç konuş¬
mamalı. Bravo sana Naldi. Kutsal konulara saygılısın
Mükemmel! Gel bakalım şimdi buraya.
Masanın başına dönmüş, bir dosya açmıştı. Dos¬
yanın içinde mektuplar, telgraflar ve bir pasaport
vardı.
— Yarından başlamak üzere adın Parri olacak,
dedi. Yarın Cenevre'ye gideceksin. İşte, al, her şey
şu zarfın içinde.
Kocaman bir zarfı uzattı. Zarfın içinde bir yığın
kâğıt, Parri adına düzenlenmiş pasaport, kimlik kartı
vardı. Bir de Kari Maestricht diye bir isim yazılıydı.
Ayrıca, Cenevre'de Göl Otelinde Parri adına yaptırıl¬
mış rezervasyon fişleri de eklenmişti. Orada Kari
M a e s t r i c h t adlı adamla buluşacaktım. O arayacaktı
beni.
Ferri,
— Beklersin seni aramasını, dedi. Sana söyliyeceklerini
dikkatle dinliyeceksin. Sonra döndüğün za¬
man gelip bana t üm ayrıntılarıyla anlatacaksın. Söyle¬
diğine bakılırsa, Alman faşistlerinin temsilcîsiymiş
bu M a e s t r i c h t . Para istiyorlar, silah yardımı istiyorlar.
Bak, konuş adamla. Eğer isterse, kabul ederse, onu
yanına alıp İsviçre'den buraya, bana getireceksin.
Çevrenin pek dikkatini çekmemeye çalışarak. Yapa-
184
cağın bu iş var ya, savaştaki keşif hareketi gibi bir
şey. Alışıksın sen nasıl olsa keşif kollarıyla bilmedi¬
ğin yerlerde dolaşmaya. Yalnız, aramızda kalacak bu
ş. İkimizin arasında yalnızca. Hiç kimseye hiç bir
;ey söylemek yok. Unutma bunu.
Çıkıyordum odasından. Tekrar çağırdı.
— Aramızda, anlaşıldı değil mi? Hele kadınlara
"ilan hiç bir şey çıtlatmayacaksın. Unutma!
Ferri'nin odasından çıktığımda, Carlo, kapının ya¬
lındaki koltuğa uzanmış uyukluyordu. Konuşmak iş¬
i y o r m u ş gibi bir hali vardı. Çıktığımı farkedince henen
toparlandı, aşağıya, otomobilime kadar yanımda
geldi. Konuştu da.
— Biliyor musunuz sinyor Naldi, beklememiş be¬
ni karım. Bekler mi yani 1915'den bu yana. Kalkmış
Amerikaya göç etmiş. Akrabaları vardı orda. Onların
• anına g i t m i ş . Baktım ki, karı da yok, ben de t u t t u m
r-duda kaldım. Üç yıl daha askerlik yaptım. Sonra da
sıkıldım artık kışla düzeninden. Allahtan sinyor Ferri,
: i z im yüzbaşı unutmamış beni. Aldırdı hemen yanına.
*.e dersiniz, doğru mu yani karımın yaptığı?
Bu sözlerini b i t i r d i ğ i zaman aşağıya inmiş, dışarı
:ıkmış, otomobilin yanına gelmiştik.
Girdim ben otomobile. Cario dışardan kapıyı ka-
:adı. Sonra pencereden başım uzatarak,
— Üstelik, yeniden evlenemiyorum da, dedi. Dul
e'keklere benzedim kaldım.
— Hoşça kal, Carlo deyip gaza bastım.
O sıralarda gecelerim de tıpkı gündüzlerim gibi
geçiyordu. Yorgunluk nedir b i l m i y o r d u m . Gittim, odasnda
Elsa'yı buldum. Seviştik. Sonra sımsıkı .sarıldı
:ena.
— Ferri ile görüşeceksin, dedim.
Daha sıkı sarıldı. Başımı kollarının arasına aldı.
185
Soğuk, dondurucu bir rüzgâr esiyordu Cenevre'¬
de. Gölün üstünde oluşan dalgacıklar, t i t r e ş e , sallana,
rıhtımlara, küçük iskelelere çarpıyordu. Kari Maestr
i c h t ' i bekliyordum günlerdir. Gölün kenarındaki rıh¬
tımlarda, yollarda yürüyüş yapıyor, kendilerini sürü¬
ler halinde suların akıntısına bırakan kara kuğu kuş¬
l a r ım izliyordum. Kentin eski semtlerini dolaşıyor¬
dum. Olmazsa, Cintra kahvesine girip içkimi içiyor,
salına salına yürüyen, balık etinde kadınlarla düşüp
kalkıyordum. Çoğu sabah, bilmediğim yataklarda açı¬
y o r d um gözlerimi. Masaların üstüne bir avuç kâğıt pa¬
ra bırakıp çıkıyordum o evlerden. Sık sık değiştiriyor¬
dum g i t t i ğ im barları. Bir akşam İsviçre Sosyalist par¬
t i s i n i n düzenlediği bir toplantıyı izlemeye g i t t im me¬
raktan. Kapıda afişin üstünde «İtalya ile Dayanış¬
ma Eylemi» yazılıydı. İyi ısıtılmamış bir salonda top¬
lanan birkaç kişi kürsüye çıkan bir takım adamların
anlattıklarını dinlediler asık suratlarla. Konuşmacı¬
lar, İtalya'da faşizmin işlediği cinayetlerden, Torino'-
da öldürülen, sonra cesetleri otomobillerin arkasına
bağlanarak, sokaklarda dolaştırılan işçilerden söz et¬
t i l e r . Toplantının sonuna kadar beklemeden çıktım.
Söylenenlerin tümü, benim için sözcüklerden başka
bir şey değildi. Canım sıkılıyordu. Ferri'ye telefon
ederek ne yapmam gerektiğini sordum. Beklemem:
söyledi. Bekledim. Bir gün, gezmeden dönerken, ote¬
le g i r e c e ğ im sırada, karşıma genç, biraz şişmanca bir
adam çıktı. Kenarları altın, yuvarlak gözlükler takı¬
yordu.
— Siz herhalde Roma'dan gelen sinyor Parri ola¬
caksınız. Kari Maestricht benim adım. Zannederserr
çok b e k l e t t im sizi.
Ağır ağır fakat mükemmel bir italyanca konuşu¬
yordu.
186
Soğuk, dondurucu bir rüzgâr esiyordu Cenevre'de.
Gölün üstünde oluşan dalgacıklar, t i t r e ş e , saliana,
rıhtımlara, küçük iskelelere çarpıyordu. Kari Maestr
i c h t ' i bekliyordum günlerdir. Gölün kenarındaki rıh¬
tımlarda, yollarda yürüyüş yapıyor, kendilerini sürü¬
ler halinde suların akıntısına bırakan kara kuğu kuş¬
larını izliyordum. Kentin eski semtlerini dolaşıyor¬
dum. Olmazsa, Cintra kahvesine girip içkimi içiyor,
saiına salına yürüyen, balık etinde kadınlarla düşüp
kalkıyordum. Çoğu sabah, bilmediğim yataklarda açı¬
y o r d um gözlerimi. Masaların üstüne bir avuç kâğıt pa¬
ra bırakıp çıkıyordum o evlerden. Sık sık değiştiriyor¬
dum g i t t i ğ im barları. Bir akşam İsviçre Sosyalist par¬
t i s i n i n düzenlediği bir toplantıyı izlemeye g i t t im me¬
raktan. Kapıda afişin üstünde «İtalya ile Dayanış¬
ma Eylemi» yazılıydı. İyi ısıtılmamış bir salonda top¬
lanan birkaç kişi kürsüye çıkan bir takım adamların
anlattıklarını dinlediler asık suratlarla. Konuşmacı¬
lar, İtalya'da faşizmin işlediği cinayetlerden, Torinoda
öldürülen, sonra cesetleri otomobillerin arkasına
bağlanarak, sokaklarda dolaştırılan işçilerden söz et¬
t i l e r . Toplantının sonuna kadar beklemeden çıktım.
Söylenenlerin tümü, benim için sözcüklerden başka
bir şey değildi. Canım sıkılıyordu. Ferri'ye telefon
ederek ne yapmam gerektiğini sordum. Beklememi
söyledi. Bekledim. Bir gün, gezmeden dönerken, ote¬
le gireceğim sırada, karşıma genç, biraz şişmanca bir
adam çıktı. Kenarları altın, yuvarlak gözlükler takı¬
yordu.
— Siz herhalde Roma'dan gelen sinyor Parri olacaksınız.
Kari Maestricht benim adım. Zannedersem
çok b e k l e t t im sizi.
Ağır ağır fakat mükemmel bir italyanca konuşu¬
yordu.
136
— Ama hiç bir zaman size karşı, İtalyanlara kar¬
şı çarpışmadım, dedi gülerek.
Demek öteki kamptandı Maestricht. Bizler Piave
cephesinde siperlerde sürünürken, üstümüze ateş
açanların m ü t t e f i k i y d i . Şimdi ise, onunla karşılıklı
içiyorduk. Onlara silah sağlıyacaktık. Her şey çok
kaypaktı. Ferri'ye uzun bir rapor yazarak, adamın söy¬
lediklerini anlattım. Nasyonal Sosyalist Partisinin li¬
der olarak Adolf Hitler adında birini s e ç t i ğ i n i ; Adolf
H i t l e r ' in Mussolini'den imzalı bir fotoğraf istediğini
b i l d i r d i m . Hazırladığım raporu . Cenevre'deki İtalyan
konsolosluğuna götürdüm. Orada ş i f r e l e d i l e r . Gön¬
d e r d i l e r Roma'ya. Ertesi günü cevap geldi Ferri'den.
Patron, «yeğenimizi» yanıma alıp Roma'ya getirmemi
emrediyordu. Yolculuk bitip tükenmiyecek gibi geldi
bana. Kari Maestricht durmadan sigara içiyor, Berlin
de yayınlanan, müstehcen fotoğraflar basan renkli
dergileri karıştırıyordu. Sonra arada sırada, kıskıs
gülüyor, elindeki dergileri uzatıyor ve bazı ilginç f
t o ğ r a f l a rm altındaki yazıları bana İtalyancaya çeviri
yordu. Roma'ya ulaştığımızda Carlo bekliyordu bizi
— Yüzbaşı sizi hemen görmek istiyor, dedi.
Ferri önemli olaylarda ve önemli saydığı günler
deki davranışı içindeydi. Masasının başında hiç h
reket etmeden duruyordu. Çenesini ileriye doğru fır
latmıştı. Tıpkı Duçe'nin davranışlarını taklid ediyor
du.
— Sayın müsteşarım, işte bay Kari Maestric'
dedim.
Maestricht hemen hazırol vaziyeti almıştı. Ferri'
nin karşısında.
— Demek bizi örnek almak istiyorsunuz, öyle mi
diye başladı Ferri konuşmaya. Biraz alay eder gibi b'
havası vardı. Söylenenlere bakılırsa, siz de, kendin'
ze göre bir Roma üzerinde yürüyüş düzeniiyeeekmi.
188
siniz. Münih'ten Berlin'e galiba. Hatta... hatta bir Alman
duçesi de bulmuşsunuz değil mi? Alman mı, yoksa
Avusturyalı mı? Neyse!
Maestricht öksürdü hafifçe.
— Sayın müsteşar, İtalyan örneği olmadan. İtal¬
yan faşizminin fikrini almadan, özellikle saygıdeğer
Mussolini'nin öğütlerini almadan, inanın bana, Alman¬
ya'da hiç bir şey yapamayız. Adolf Hitler yüzde yüz
inanıyor buna. İtalyan örneğini izlememiz gerektiği¬
ne. Öyle olmasa, buralara gelir miydim?
Çıktım Ferri'nin odasından. Alman konuk, Ferri
ile nasıl konuşulması gerektiğini hemen kavramıştı.
Ferri ona para ve silah bulmayı vaadetmişti çabucak.
Tarih kendine çizdiği yolda g e l i ş e c e k t i . Piazza Barbe-
-ini'ye döndüğüm zaman bir yığın mektubun, yazının,
dosyaların birikmiş olduğunu gördüm. Tatsız geldi ba¬
na Roma. Her şey tatsız, her şey yavan geldi. Roma'nîn
soğuk kışı da. Mektuplar arasında, Elsa'dan, annem¬
den gelenler de vardı. Zarfları açmak bile istemiyor¬
dum. Ama, açmak zorundaydım. Elsa'ya t e l e f o n e t t i m .
Cırtlak cırtlak ötüyordu sesi.
— Marco, neredeydin sen? Nerelerdeydin Tanrı
aşkına?
— Ferrî'yi gördün mü? Herhalde istediğin bilgi¬
leri almışsındır ondan.
— Pek konuşkan bir adam değil Ferri. Görüştü¬
ğümüz zaman anlatırım sana onu.
— Ya prensin işi? Oluyor mu?
— Oluyor, oluyor. Hem sen de galiba Paris'e ge¬
leceksin Marco!
Susuyordum. Belki de Cenevre'de başka kadınlar
tanımakla iyi etmemiştim.
— Marco, duyuyor musun beni. Prens'in işi için
Ferri vaatte bulundu.
— Tekrar mı göreceksin Ferri'yi?
189
Elsa gülerek :
— Hadi ordan, kıskanç adam sende!, dedi.
Yatmıştı anlaşılan Ferri ile. Ya da yatmayı tasarlıyordu.
Gerçekte ben İsviçre'de pekâlâ aldatmış¬
t ım Elsa'yı. O da bana herhangi bir vaatte bulunma¬
mıştı ki. Öyleyse, neden ağzımda bir acılık vardı?
Kekre bir t a d . Nedendi? Neden acaba, cephede yer¬
lerde sürünürken, ağzıma çamurlar dolduğunda, du¬
daklarımı büzerken, patlayan bir t o p , düşen bir mermi
sesiyle ağzımı açmak zorunda kaldığım zaman oldu¬
ğu gibi içimden kusmak geliyordu birdenbire.
Elsa, hâlâ t e l e f o n d a y d ı .
— Bu gece geliyorsun değil mi? diye sordu.
— Bu gece mi? Geliyorum. Gelirim.
Annemin mektupları duruyordu önümde. Yuvar¬
lak, eğri yazısını, babamın yazı masasının sol tarafın¬
daki rafta duran o sarı zarfları hemen tanımıştım. 0
rafın yanında bir iki sürgü vardı. Babamın oynamaya
bayıldığım şeyleri, boş kâğıtlar, silgiler, kurşun ka¬
lemler dururdu orda. Arada sırada karıştırırdım ora¬
ları. Dilediğim kadar kâğıt, kalem alırdım.
Zarfı açtım. Kâğıdın sağ köşesinde «Maglîano»
yazılıydı. Kâğıdın üstündeki o adı görür görmez Magliano
canlandı karşımda. Sisleriyle söğüt ağaçlarıyla.
Guilia ile. Eğer birleşseydik Giulia ile bir gece, birkaç
gece, acaba sonraki günlerimizi nasıl g e ç i r i r d i k Magliano'da?
İçimde kalan, zaman zaman su yüzüne çı¬
kan bu soruya bir karşılık bulamıyordum. «Sevgili
Marco» diye başlamıştı mektubuna annem. «Sevgili
Marco evimiz öylesine bomboş, öylesine kimsesiz ve
ölü ki. N i t t i ' n i n karısı geceleri benim yanımda kalıyor.
Geçen hafta Nitti'yi alıp götürdüler. Sonra Venedik
yolunun ortasında bırakıvermişler. Adam, oradan çift¬
liğe kadar yürüyerek gelmek zorunda kalmış. Üste¬
lik, yağmur yağıyordu o gün. Acaba onu rahat bırak-
190
maları için sen bir şey yapamaz mısın? Nitti'nin kendine
özgü bazı f i k i r l e r i , tutkuları var. Var ama, öte
yandan dürüst ve bize çok bağlı bir adam. Düşün bir
kez, onlar da beni bırakıp gidecek olurlarsa, ne yaparım
ben burada yalnız başıma? Bilirsin, baban
Nitti'nin canının sıkılmasını hiç istemezdi, her şeye
rağmen.»
Hep aynı ağlamaklı sözcüklerle bezenmişti mektup.
Boğuluyordum ben bu sözcükler karşısında. Sıkılıyordum.
İçimi karalar basıyordu. Cevap vermem gerekliydi
anneme. Sonra Ferri'ye anlatıp Nitti'yi rahat
bırakmalarını sağlamam iyi olurdu. Venedik bölgesin¬
deki faşist gruplarının Nitti'den başka uğraşacak işleri
yok muydu acaba?
Sonra ne olduydu? Sonra yine günlerin akışına,
günlük işlere kaptırmıştım kendimi. N i t t i ' y i , Magliano'yu
unutmuştum. O günlerde Londra'yı ziyarete g i den
İtalyan resmî heyetiyle b i r l i k t e ben de gitmiştim?
Londra'ya. Mussolini ve Ferri, Claridge otelinde kalı¬
y o r l a r d ı . Otelde karşımıza yine Amerikalı gazeteci=
Merry Groves çıkageldi. Mutluydu. Yine zıplaya sıçraya
yürüyordu. Beni Londra'nın ünlü içkili yerlerine
götürdü. Oturup, kâğıtlarını dizlerinin üstüne koyarak
yazdığı makaleleri okuyordum. «Yüzünde erkekçe çiz¬
giler, güçlü bir p r o f i l , keskin bakışlar. İşte ünlü Duçe
İngilizlere böyle görünüyor.» diye başlamıştı bir ma¬
kalesine. Gülüyordum yazdıklarına.
— Sevinçlisiniz, öyle değil mi, diye soruyordu.
Ne yapayım. Ben öyle görüyorum Duçe'yi. Bir Röne¬
sans çağı öncüsü gibi filan yani. Hem sonra okuyu¬
cular severler bu tür benzetmeleri.
Gerçekte Duçe öyle değildir diyecek değildim
ya! Geceleri işler b i t t i k t e n sonra, çoğu kez Merry ile
b i r l i k t e çıkıyor, çeşitli yerlerde şerbet gibi t a t l ı , si¬
yah İngiliz birası içiyorduk. Otele, sabaha karşı, ilk
191*
gazeteler satışa çıktığı sıralarda dönüyorduk. Otelin
büyük merdivenlerinden çıkarken Merry'yi itiyordum
yürüyebilmesi için. Kendi kendime gülüyordum duru¬
mumuza.
— Bana baksanıza Merry, diyordum. Gazete oku¬
yucuları nasıl oluyor da hâlâ inanıyorlar yazılanlara?
Kör mü bunlar? Yoksa hepsi koyun gibi mi?
Merry protesto ediyordu.
— İster inansınlar, ister inanmasınlar. Biz ger¬
çeği yazıyoruz! diye çıkışıyordu.
Odasına kadar g i t t im Merry'nin. Loş odada yal¬
nızdık. Sarıldım ona. Her zaman mutlu görünen, her
zaman yüzü gülücüklerle dolu olan genç Amerikalı
kadın değişiverdi birdenbire. Sinirli sinirli ağlamaya
başladı.
— Öyle yalnızdım ki, dedi. Bıktım usandım bu
meslekten de. Bıktım usandım artık.
Herhalde biraz sarhoş olduğu için maskesi düş¬
müştü. Sonra, öğleye doğru otelin holünde onunla
karşılaştığım zaman, elinde t u t t u ğ u not defterini ba¬
na salladı kafa tutarmış gibi.
— Marco Naldi! Bir daha bana içki içirtemezsiniz.
Kim bilir neler söyledim size dün gece? Öyle de¬
ğil mi? Hem benim değil, sizin konuşmanız gerekli.
Benim görevim, gerçekte, sizi konuşturmak. Anlaşıldı j
mı?
Gönlünü aldım hemen Merry'nîn. Onu otelin, ho-j
lün yan tarafındaki küçük salonuna götürdüm ve o za¬
mana kadar hiç kimsenin bilmediği önemli bir haber]
verdim. Gerçekten de, İngiltere Kral ve Kraliçesi önü¬
müzdeki ilkbaharda Roma'yı resmen ziyaret etmey'|
kabul e t m i ş l e r d i .
— Yalnız, yalnız dikkatli olun. Bu haberi bende"
aldığınızı kimseye söylemek yok. Anlaşıldı mı?
Güldü. Sevinmişti. Hemen telefona koştu. Ben
192
de tıpkı onun gibi kendimi olayların gelişmesine bı¬
rakmıştım. Ordan oraya koşuyor, heyecanlanıyor, hız¬
l ı yaşıyordum. Arada sırada, resmî heyetle gezideyken,
olayların temposu biraz ağırlaşır gibi oluyordu. İşte
o zamanlar biraz düşünmek olanağını bulabiliyor, Ferri'nin,
Manacorda'nın, hatta Mussolini'nin davranışla¬
rını anlıyabilmek için kafamı kurcalıyordum. İngilte¬
re'den dönerken, trende, Musolini ile Ferri'nin yanın¬
da oturuyordum. Duçe kendi kendine bir şeyler mırıl¬
danıyordu. Bazan bu mırıltılarını kesiyor ve hepimi¬
zin yüzüne ayrı ayrı, dikkatle, inceden inceye bakı¬
yordu. Böyle durakladığı zamanlar çevresindekiler
hemen hemen yararlanarak ya gülüyorlar ya da onlar
da kendi aralarında fısıldaşmaya başlıyorlardı.
— Şu İngilizler, diyordu Mussolini, Batı'nın Çin¬
lileri gibi insanlar. Almanlara da benziyorlar, ama
dünyayı gezmiş, görmüş Almanlara benziyorlar.
O sırada Manacorda not tutmak için izin istemiş¬
t i Duçe'den.
— Tarihe kalması için sayın Duçe, demişti.
Mussolini hemen yapıştırmıştı cevabı.
— İnsar tarihin dışında kalmışsa eğer, hiç bîr
değeri yok aemektir, baylar!
Roma garı tıklım tıklım dolmuştu. Aynı gruplar
hep aynı deyimleri tekrarlayıp duruyorlar bağırıp ça¬
ğırarak. Okul ö ğ r e n c i l e r i , ellerinde İtalyan bayraklarıy¬
la, genç faşist ö r g ü t l e r i n i n üyeleri ise, kara bayrak¬
larıyla Duçe'yi selamlamaya gelmişlerdi.
Tren gara girerken Mussolini bir şeyler daha
söyledi.
— Ben, İtalya, faşizm, bundan böyle tarih için
aynı şeyleriz.
Bu gibi durumlarda ben ötekiler gibi yapamıyor,
bir şeyler soramıyor, çok dikkatİi davranarak herkesi,
her sözü dinliyordum. Yeterli oluyordu bu kadarı. Treniktidar
çark? 193/13
den iner inmez kalabalığın arasından ilerlemeye başlamıştık.
Manacorda hemen fırsatı kaçırmamış ve
— Mussolini haklı, demişti. Haklı Duçe. Bundan
böyle faşizm ve İtalya birbirinden ayrı olarak ele
alınamaz.
Ferri, Mussolini'nin yanmdan ayrılmayıp onunla
doğruca bakanlığa gittiği için ben Carlo'nun kullan¬
dığı arabada yalnızdım.
Carlo yararlandı bundan. Konuşmaya başladı.
— İtalya öteki ülkelerin tümünden daha güzef.
Öyle değil mi? Ben hiç geziye çıkmadım yabancı ül¬
kelerde ama İtalya en güzel ülke bence. Doyamıyorum
ben bu ülkeye. Vatan ne de olsa!
Corso alanından, Tritone yolundan, Piazza Barberini'den
geçtik. Carlo hâlâ konuşuyordu. Bakıyordum
Roma'ya. Duvarlardaki kocaman afişlere bakıyor¬
dum. Mussolini'nin resmi vardı afişlerde. Her yerde.
Tüm duvarlarda. Mussolini'nin afişlerinin üzerinde
şunlar yazılıydı. «Faşist milislere sataşanlar kurşunu
yiyeceklerdir. Mussolini.» Hiç sevinçli değildim İtal¬
ya'ya döndüğüme. Masamın üstünde annemin mek¬
tuplarının beni beklediğini tahmin ediyor, buna da
sevinemiyordum. Bakanlıktaki büroyu, parlamento
kulislerini görür gibi oluyordum. İçim daralıyordu bun¬
ları düşündükçe. O sıralarda parlamentoda seçim kanu¬
nunda yapılması istenen reform görüşülüyor olmalıy¬
dı. Milletvekillerinin söz aldıkları zaman neler söyleye¬
ceklerini bile tahmin edebiliyordum. Yine Ferri, eskisi
gibi, zaman zaman gece yarıları çağırtacaktı beni ya¬
nına. Elsa Missini de, kim bilir, aldatıyordu belki beni.
Acaba bunlardan ötürü mü sevinçli değildim Roma'ya
döndüğüm için. Londra'dan döndüğüm akşam
ve uzun süren 1923 kışının uzun gecelerinde hep bun¬
ları düşündüm durdum. Elsa mutluydu.
— Gelecek yıl ilkbaharda, diyordu. Ferri kesin
194
olarak söz verdi. Duçe de ayrıca Prensi kabul edecek.
Senin durumunu da kararlaştırdık. Sen de büyükelçi¬
likte bizim özel, pek pek özel sekreterimiz olacaksın.
Yalnız benim sekreterim. Anladın mı? Unutma sakın
Marco, Paris yalnız bir kent değil başlıbaşına bir
dünyadır. Buradan Paris'e gitmek demek insanın dün¬
yasını değiştirmesi demektir.
Arada sırada, Paris'te, onların yanında geçirece¬
ğim yaşantımı gözlerimin önünde canlandırmaya ça¬
lışıyordum. Prensle Elsa. Ve aralarında ben. Paris'te.
Hem sonra başka ülkelere de giderdim herhalde. Bu
da bir bakıma Roma'dan kaçma kurtulma olanağı sağ¬
lamış olurdu. Uzanıyordum Elsa'nın yanına. Göğsümü
okşuyordu. Bazan tırnaklarını geçiriyordu kollarıma.
— Sizi pek ilgisiz, keyifsiz görüyorum Marco Naldi,
diyordu. Değiştiniz mi yoksa? Yoksa, bana ihanet
mi ediyorsunuz?
— Müsteşar Ferri ile sonra yine görüştün mü?
Hemen dudaklarını gezdirmeye başlıyordu boy¬
numda.
— Budala budala adam! diye tekrarlıyordu.
Bırakıyordum sonra kendimi. Elsa bana taze zevk¬
ler tattırmıyor değildi. Ancak, aradan birkaç ay geç¬
miş olmasına rağmen, onu artık pek eskisi gibi sev¬
miyordum. Belki zamanın etkisiydi bu. Belki de, onu
kollarımın arasına aldığımda, Elsa'nın öteki sevgilile¬
ri ya da öteki kadınlar geliyordu aklıma. Bundan ötü¬
rü, ona eskisi kadar bağlı değilmişim gibi geliyordu
bana. Yatakta yine aynı zevki alıyordum ama bu iş bit¬
tikten sonra içtenlîkli konuşmalara girişemiyordum.
Bu nedenlerden ötürü Roma'dan uzaklaşmak ola¬
naklarının tümünü değerlendirdim bir süre. Ferri
sık sık Cenevre'ye. İtalya'yı temsil etmek için, Millet¬
ler Cemiyeti toplantılarına gidiyordu. Bundan yarar¬
lanarak onunla birlikte ben de İsviçre'ye gidiyordum.
195
İtalyan donanması Korfu'yu borbardıman etmişti.
Ferri, Milletler Cemiyetinde, bizim askerî girişimde
bulunmamızı gerektiren olaya değiniyordu parlak cüm¬
lelerle.
— Baylar, savunmasız, silahsız İtalyan subayla¬
rının ö l d ü r ü l m e l e r i ; yüzleri dipçikle parçalanmış bu
zavallı askerler... eşi, örneği görülmedik siyasî bir
cinayettir. Çağdaş ve uygar Avrupanın tarihinde böy¬
lesi bir vahşet, böylesi barbarlık raslanmadık bir şey¬
dir, Baylar!
Hiç şaşmıyordum artık Ferri'nin orada kürsüye
çıkıp bu denli t u m t u r a k l ı , bu kadar yaldızlı sözler söy¬
lemesine. Toplantılar süresince, salonda tartışırken
kendilerine savcı ya da avukat davranışlarını yakış¬
tıran Milletler Cemiyetinin bu sayın üyeleri, biraz
sonra, barda ya da lokantada yanyana geldikleri za¬
man, kırk yıllık dostmuşlar gibi nezaket ve anlayış
içinde muamele ediyorlardı b i r b i r l e r i n e . Otel odasın¬
da dosyalar hazırlarken Ferri de açıklamalarda bulu¬
nuyordu.
— Beni dinlerken herhalde canları sıkılmıyor,
t am tersine, eğlenîyorlardır, diyordu. Eğer gerektiği
kadar güçlü olsaydık, -hoş nasıl olsa yakında çok
güçlü oiacağız! - o zaman bizim parlamentodaki
h e r i f l e re nasıl meydan okuduksa, bu heriflere de öy¬
lesi meydan okumasını b i l d i r d im ben. Naldi.
Roma'ya, Ferri'den önce döndüm. Mussolini'ye
elde t e s l im etmem gereken, bir rapor vardı dosyam¬
da. Onu görebilmek için Tittoni sarayında hayli bek¬
ledim. Mermer merdivenlerin kenarlarına kocaman
saksılarda süs b i t k i l e r i y e r l e ş t i r m i ş l e r d i . Duçe'nin ça¬
lışma odasına giden yola kırmızı, kalın bir halı döşemîşlerdi.
Kapıyı bir milis askeri açtı. Mussolini masa¬
sının üstüne bir gazeteyi açmış, âdeta yarı beline
kadar uzanmıştı gazeteye. Odaya girdim. Kapının
196
önünde hiç kıpırdamadan durdum. Elinde kalın mavi
bir kalemle gazetede okuduğu yazının orasını bura¬
sını çizip duruyordu. Durdu birdenbire. Ayağa kalktı.
Yüzü k ı p k ı r m ı z ı y d ı .
— Bu kepazeliklere daha uzun süre ses çıkarma¬
yacak mıyız sanıyorsunuz? diye bağırdı.
i t t i gazeteyi masanın üstünden.
— Bakın neier yazıyorlar bizim için, dinleyin,
dedi. «İtalyanlar müzakereler süresince . saflık gösterisi
yapıyorlar.» Cenevre'den geliyorsunuz siz. An¬
latın bakayım bana, ne yapıyor orada o Ferri ahmağı?
Ne yapıyor o kendini beğenmiş avukat bozuntusu herif?
Konuşuyor değil mi durmadan? Ne halt edecek
sanki öylesi konuşmalarla? Ne sonuç elde edecek
o it? Yumruklaması gerekli kürsüyü! Anladınız mı?
Ateş püskürmeli! Yumruklarını indirmeli kürsüye!
Tiyatro değil orası, anlaşıldı mı?
Hiç cevap vermedim. Getirdiğim raporu uzattım.
Aldı. Başıyla bir işaret yaparak dışarı çıkmamı emret¬
t i . Kapıdaki milis askerleri selâmı çaktılar. Sarayın
dışında, kalabalık toplanmış, Duçe'nin balkona çıkıp
kendilerini selâmlamasını bekliyorlardı. Bu arada,
M u s s o l i n i ' n i n kendisinin kullandığı, arada sırada Ro¬
ma sokaklarında yıldırım gibi sürdüğü kırmızı spor
otomobilini s e y r e d i y o r l a r d ı .
Carlo, arabamı sürerken.
— Onu gördünüz mü? diye sordu. Konuştu mu
sizinle?
Venedik Alanı'ndan geçiyorduk. Corso caddesin¬
deki yüksek binalarda kara bayraklar, Mussolini'nin
dev resimleri asılıydı. Biliyordum artık onun k i m l i ğ i n i .
Resimlerdeki Mussolini, halkın, kalabalık insan yığın¬
larının gördüğü, alkışladığı, onları heyecanlandıran
Mussolini idi. Bir de, bakanlıktaki odasında onu gör¬
meye gelen kadınlarla oracıkta, halının üstünde ya-
197
nı, temiz yürekliliğini. Hem sonra beni ona bağlayan
anılarım vardı. Değerli anılardı onlar. Venedik'te has¬
tane düzenine sokulmuş olan Dandolo sarayı. Cep¬
hede olup bitenler. Giulia'nın ölümü. Bolonya'da ba¬
şımdan geçenler. Carlo bunların tümüne tanık olmuştu.
Sustum. Bir şey söylemedim. İnandığı bazı şeylere
dokunmamak, onu dilediği gibi inanmaya bırakmak
daha iyiydi.
Birkaç gün sonra Roma'da yine eski alışkanlık¬
larıma daldım gittim. Bakanlıkta çalışıyor, parlamen¬
toya gidiyor, Missini'lerin sarayını, Elsa'nın odasını
da unutmuyordum. Bu arada resmî törenlerde, açık ha¬
vada yapılan toplantı ve gösterilerde de bulunuyor¬
dum. Cenevre'den dönen Ferri, bakanlıktaki görevi
elinden alınacak diye korkuya kapılmıştı. Onun yara¬
dılışının öteki yüzünü de öğrenmiştir artık. Eline bi¬
raz iktidar geçtiğinden bu yana çok değişmişti.
Döner dönmez İsviçre'den, bana bir yığın soru
sormuştu.
— Peki ama, demişti, sen bizim işlerimizi o dip¬
lomatların, o beceriksiz heriflerin baltaladıklarını an¬
latmadın mı Mussolini'ye?
Duçe'nin bana bir tek sözcük bile söylemek ola¬
nağını tanımadığını anlatmaya çalışıyordum.
— Okuduğu o makaleye müthiş kızmıştı, diyordum.
Ferri yanıma yaklaşıyor, küfrediyordu :
— Hangi eşşek herif o gazeteyi gösterdi ona
acaba? Naldi, bil ki hiç kimseye güvenim yok. Beni
yıkmak, ezmek istiyorlar hergeleler.
O sırada Nazilerin Münih'te büyük bir fiyaskoya
uğradıkları haberi gelince Ferri büsbütün deliye dön¬
dü.
— Söylemiştim ama ben Maestricht denen bu¬
dala herife. İsmi duyulmamış bir liderin yöneticiliğiy-
199
ie iktidarı ele geçirmeye olanak bulunmadığını anlat¬
mıştım o köpeğe. Yok canım, boşuna uğraşıyorlar
enayiler. Almanlar adam olmazlar. Barbar gelmiş bar¬
bar gidecekler.
Bir Nazi delegasyonu Venedik'e g e l m i ş t i . Maestr
i c h t yine bizden para yardımı istiyordu. Aralarında,
savaş kahramanlarından, Münih'teki olayda yaralan¬
mış yüzbaşı Hermann Goerîng adında bir yüzbaşı da
vardı. Hermann Goering, Mussolini ile başbaşa görüş¬
mek istediğini de, Maestricht aracılığıyla b i l d i r m i ş t i
Ferri emir verdi.
— Kalk git hemen Venedik'e. Bak bakalım ne
i s t i y o r l a r . Çok dikkatli olmalısın. Bir yanlış adım ata
cak olursak, Duçe bağışlamaz sonra bizi. Unutma bu¬
nu.
Venedik'e gideceğim için mutluydum. Bu geziden
yararlanarak Magliano'ya uğramayı, eski anılarımın
çevresine dönmeyi, annemi görmeyi tasarlıyordum,
Roma'da günlük çalışma düzeninin hızlı akışı içinde,
içkiyle, kadınlarla, yeni olaylarla vakit geçirerek geç¬
mişimin o boğucu, sıkıcı havasını unutmaya, o bas¬
kıdan kendimi sıyırmaya çalışıyordum ama olmuyor¬
du. Çocukluk ilk gençlik anılarım ikide birde kafamı
kurcalıyordu.
Köylere bahar gelmiş, çiçekler patlamıştı bile.
Vagonda yalnızdım. Apenin dağlarını geçtikten son
ra, bitip tükenmeyen tünellere dalıp çıkıyordu tren.
Dağların eteklerinde, sırtlarda küçük, kapkara köy¬
ler vardı. Biraz sonra Pö ovasına girdik hızla. Bolonya'da
hayli uzun süre durduk. İndim Bolonya'da. Pe¬
ronun üstünde dolaşmaya başladım. Vaktim vardı.
Acele etmem için hiç bir neden yoktu. Dilersem eğer.
o treni kaçırır, arkadan gelen bir başka trenle de gi-
200
d e b i i i r d i m , Fakat, kente g i t m e y i . Aguila Nera'ya uğ¬
ramayı, haftalarca başıboş dolaştığım Bolonya'yi tek-
-ar dolaşmayı pek benimsemedim. Tren garın dışın¬
da manevra yapıyordu. İkide birde garın hoparlörle-
-iyle yarım saat son kalkacağımız açıklanıyordu.
Peronlarda gezici satıcılar bağırıp duruyorlardı.
Hava burada Roma'da olduğundan daha serin,
daha canlılık v e r i c i y d i . Bir ara, peronun tam ucunda,
oaktım bîr kalabalık toplanıverdi. Bizim trenin son
.agonu istasyonun arka tarafındaki hangar gibi bir
yapının tam önüne yanaştırılmıştı. O yapının kapısıyla,
vagona binilecek yerin arasına, boylu boyunca,
iki sıra jandarma d i z i l m i ş t i . O tarafa doğru yürümeye
başlayan işsiz güçsüzlerin arasına karışarak, ben de
i l e r l e d i m . Fakat, biraz sonra oraya koşanların, koşu¬
şanların dağıldıklarını anladım. Ayrılmadım ordan.
Faşist m i l i s l e r l e jandarmalar kendi aralarında kaba
şakalar yapıyorlardı. O hangar gibi yapıdan on iki tane
kadar mahkûmu çıkardılar. Zavallılar b i r b i r l e r i n i n bileklerine
kalınca zincirlerle bağlamışlardı. Mahkûm¬
lar, jandarma ve milis askerleri kordonunun arasın¬
dan geçerek t r e n e , en son vagona b i n d i r i l m e k t e y d i ¬
ler. Hepsinin serbest olan sol ellerinde gazete kâ¬
ğıtlarına sarılmış orta büyüklükte birer paket vardı.
Jandarmalar hemen adamların geçtiği daracık korido¬
run ortasına doğru tükürük fırlatmaya başladılar. Mah¬
kûmlardan bazıları başlarını yere eğmiş, yürüyorlar¬
dı. Bazıları da dimdik bakıyorlardı. Milis askerlerinin
jandarmaların bu tehdit dolu bakışlara aldırış ettik¬
leri y o k t u . İkide birde adamları dürtüklemekle, vagona
doğru itmekle y e t i n i y o r l a r d ı . Buranın yakınlarında,
1917 yılında, yüzbaşı Ferri ile Venedik'e giderken
elleri bağlı askerlere rastlamıştık. O zaman jandar¬
malar, askerleri, yolun kenarındaki ağaçlara doğ¬
ru i t i y o r l a r d ı . Aradan birkaç dakika geçince, silah
sesleri duyuluyordu. O zaman, 1917'lerde.
201
Tam o sırada, jandarmalardan b i r i .
— Hergelenin karnına bir düzine kurşunu zımbalamalı,
diye bağırdı.
Biraz uzaklaştım oradan. Baktım, o hangar gibi
yapıdan, en son olarak, ötekilerine bağlı olmayan bir
başka adamı çıkartıyorlardı. Adamın her iki yanına
birer jandarma koymuşlardı. Alatri'ydi bu. Saçlarını
sıfır numara makina ile k e s t i r m i ş l e r d i . Gözünde göz¬
lükleri de yoktu. Sanki yalnız başına, özgürlük içinde
yürüyormuş gibisine, önüne bakıyordu, yanındaki jan¬
darmalara filan aldırış etmediği anlaşılıyordu. Gör¬
medi beni. Trenimiz biraz sonra hareket e t t i . Pö ova¬
sı su b i r i k i n t i l e r i y l e doluydu. Rovigo'ya geldiğimiz
"arnan hava kararmaya, akşamın s i s l e r i , dumanı çev¬
reye çökmeye başlamıştı. Ne yapmalıydım? Alatri
yolunu seçmişti bir kez. Ötekilerin yanında yer almış¬
t ı . Seçmişti yolunu kesinlikle. Savaş kolay kolay kim¬
seyi bağışlamıyordu. Ne yapmalıydım acaba? Yapa¬
cak bir şey y o k t u . Oyunun kuralı böyleydi. Eğer Alatri
kazanmış olsaydı, eğer iktidar kortejinde yer alsay¬
dı A l a t r i , o da aynı kuralı uygulamaktan öte bir şe>
yapamazdı ki. Yoktu yapacak bir şey. Yapılabilecek
bir şey. Tren kalktı Rovigo'dan. Vagonun camları bu¬
ğulandı birdenbire. Öksürmeye başladım durup durur¬
ken. O anda kulaklarıma Alatri'nin öksürmesi geldi
Roma'da, parlamentonun kulislerinde rasladığım gür.
nasıl öksürüyordu kesik kesik. Padova'ya geldiğimiz
zaman indim. Peronda koşarak trenin son vagonuna
doğru ilerledim. Faşist milisler, jandarmalar ikişer
ikişer dolaşıyorlardı. En son vagonun yanında, i«:
demiryolu görevlisi, manevra yapan trenin vagonla¬
rının arkasındaki kırmızı yeşil fenerleri görmeye ça¬
lışıyorlardı .sislerin arasından. :
— Jandarmaların bindiği ;-vagon nerede? diy
sordum.
202
Görevlilerden biri bana dikkatle bakmaya başladı.
Öteki görevli ise, elinde t u t t u ğ u feneri suratıma
doğru kaldırdı.
— Biliyorsunuz, Bolonya"da bu trene mahkûm¬
ları b i n d i r d i l e r d i . Hangi vagonda bulunuyor onlar?
— O vagonu Rovigo'da bıraktık, sinyor, dedi iç¬
lerinden biri.
— Rovigo'da mı?
— Evet. Başka bir şey bildiğimiz de yok bu ko¬
nuda. Hem rahat bırakın da bizi çalışalım. Görüyor¬
sunuz işimiz var. Tren nerede ise kalkacak. Çabuk olun
biraz.
Ayrılmadım yanlarından. Soğuk, omuzlarımın üs¬
tünden kendini duyuruyordu.
İçlerinden b i r i , bu kez yüzüme bile bakmadan,
— Rovigo'dan Milano treni geçer, dedi.
Bunu söyleyen görevli oradan uzaklaşmış, elin¬
deki uzun bir demirle vagonların tekerleklerine vur¬
maya başlamıştı.
Öteki görevli omzumdan tutup silkeledi beni.'
— Çabuk olun, sinyor, tren kalktı bile, dedi.
Yakalayabildiğim ilk vagona atladım. Birdenbire
dolmuştu her yer. Vagonların koridorları tıklım tıklım
valizlerle doldurulmuş, geçecek, yürüyecek yer bile
kalmamıştı. Yolcuların çoğu ayaktaydı. Zorlukla kompartmanıma
döndüm. Baktım yanıma yüksek rütbeli
bir subay gelmiş, oturmuştu. Selâm v e r d i . Venedik'e
kadar ne yapacak bir şey vardı, ne de kimseyle ko¬
nuşacak halim. En iyisi biraz uyumaya çalışmaktı.
Demek şu anda A l a t r i ' n in treni Milano'ya doğru iler¬
liyordu. Benimki Venedik'e g i d i y o r d u .
Venedik'te, istasyonda beni oranın faşist örgü¬
tünden Valseccihini adında bir genç karşıladı.
Çok saygılı davranıyordu kara gömlekli görevli.
Ferri'den de büyük saygıyla söz ediyor, Mussolini'yi
203
görmek, onun yanında bulunmaktan ötürü, kim bilir
kendimi ne denli mutlu hisettiğimi soruyordu.
Biraz sonra açıldı :
— Roma'da, merkezdekiler, bizlerin buralarda
karşılaştığımız güçlüklerin pek farkında değiller. Hâ¬
lâ direnenler var buralarda bize karşı. Eğer yumruk¬
ları bir an gevşetecek olursanız, her şey sökülür gi¬
der. Seçimler tam bir çekişme ortamında, hatta bir
savaş ortamında g e ç t i , diye ekledi.
Elinde kocaman bir dosya t u t u y o r d u .
— Ama, ne olursa olsun, kazandık ya.
— Peki, ne yaptınız kazanmak için?
— Hiç. Faşist metodlarını uyguladık o kadar
sinyor Naldi.
Gülüyordu bir yandan da. Sosyalist adaylardan
birini ilk seçim konuşmasını yapacağı gece büyük
kanala atıverdiklerini anlatıyordu gururlanarak.
— Soğuk bir duş yapmış oldu, diyordu. Pek o
kadar ağır bir ceza sayılmaz!
Almanlar Santa Maria'mn karşısındaki Palazzo
Zucchelli otelinde kalıyorlardı. Otelin holüne girer
girmez, karşıda oturan bir adamın hemen ayağa kalk¬
tığını gördüm. Tanıdım onu. Kari M a e s t r i c h t ' t i . Pem¬
be, kısacık elini uzatmış bana doğru i l e r l i y o r d u . Ce¬
nevre'de olduğundan daha da şişmanlamıştı.
— Sayın sinyor Parri, dedi.
— Parri değil, dedim. Naldi'yim burada. Marco j
Naldi.
İstasyonda beni karşılayan, buraya kadar getiren j
Valsecchini yanıma sokulmadığı, uzakta, hazırol va-,
ziyetinde beklemek zorunda olduğu için, belli ki, cam]
sıkılıyordu. İnadına onu öylece uzun süre beklettim.
Hoşuma gitti bekletmek. Sonra hiç yüz vermeden,
teşekkür bile etmeden, ertesi günü bana bir otomobili
bulmasını, Magliano'ya gideceğimi söyledim. Musso-|
204
iini beni kullanabilirdi ama ben de bu görevlileri
kullanırdım d i l e d i ğ im g i b i .
— Emredersiniz sinyor Naldi. Şöförlü bir otomo¬
bil emrinizde olacaktır.
— Evet, tam vaktinde gelsin, dedim.
Ses çıkarmadı Valsecchinî.
— Müsteşar Ferri'ye lütfen saygılarımı bildirir
misiniz, dedi.
Topuklarını birbirine vurarak beni selâmlarken
arkamı döndüm delikanlıya. Savoi otelindeki bürosun¬
da, Tittoni sarayındaki çalışma odasında, karşısına
d i k i l d i ğ im zaman, Mussolini uzun süre suratıma bile
bakmıyordu benim. Öylece bekletiyordu. Neden son-
•a başını lütfen çeviriyormuş gibi yaparak söyleyece¬
ğini söylüyor, emrini veriyordu. Bakanlıkta Ferri de
aynı davranışlar içindeydi. Bana sanki insan d e ğ i l m i -
sim, bir eşya imişim gibi davranıyorlardı. Elime fırsat
geçtiğine göre, şimdi de ben Valseccihini'ye karşı ni¬
şin öyle davranmıyacaktım.
— Her şeyi anlatmalıyım size, diyordu Maestr
i c h t .
Koluma g i r d i . Otelin önündeki rıhtımda yürüme¬
ye başladık.
— Tuzak kurdular, diye başladı. Tam bir tuzağa
düştük. İhanete uğradık sinyor Naldi. General Lu¬
dendorff sayesinde birinci barajı geçmeyi başarmış-
:i.k. Tarihî bir andı o, Sinyor Naldi. Tarihî bir andı. Ge¬
neral Ludendorff, göğsünde tüm madalyalarıyla, Lud-
<vig köprüsünün üstünde görevli subaya doğru i l e r l e d i .
Subay hiç aldırmadı. Köprüyü geçmemize izin verdi.
Sunu görünce, kazandık dedim, kendi kendime. Ka¬
zandık, dedim.
Oldukça ufak t e f e k bir adamdı Maestricht. Kojma
sımsıkı yapışmıştı. Konuşurken yüzümü göre-
205
bilmek için başını yukarıya doğru kaldırıyor, gözleri¬
min içine bakmaya çalışıyordu.
— Siz orada mıydınız?
— Oradaydım. Roehm'ün saklandığı bakanlık bi¬
nasına yaklaşmak istiyorduk. Fakat, Marienplatz'da
ordu ateş açtı. Evet, sinyor Naldi, ordu. Alman ordu¬
su ateş açtı. Hem de general Ludendorff g i b i , ünlü,
kahraman bir komutan bizlerin yanında yer aldığı
halde. Hitler, onlara t e s l im olmalarını bildirdi bağı¬
rarak. Aldırış bile etmediler. Ateş açtılar. Düşünün
ordu b i r l i k l e r i ateş açtılar. Oysa, hepsi arkadaşımdı
o birlikteki askerlerin, subayların. Düşünün sinyor
Naldi.
Uzaklaştık rıhtımın kenarından. Kanalın suları
çırpıntılarla vuruyordu rıhtımın betonlarına. Susuyor¬
du Maestricht. Konuştu sonra.
— Yüzbaşı Goering'le karşılaşacaksınız. Çok za¬
yıf düştü. Yaralandı. Hem de yarası ağır. Sayın müs¬
teşar Ferri'ye tüm bunları siz anlatmalısınız, sinyor
Naldi. Size inanır o. Onu yalnız siz inandırabilirsiniz.
Karşıma geçti sonra. Başparmağını kaldırdı göğ¬
süme doğru.
— Georing'in Duçe ile görüşmesi gerekli. Mut¬
laka görüşmeleri gerekli. Geleceğin garantiye alına¬
bilmesi buna bağlı. Sinyor Naldi, faşizme güvenmek
zorundayız. Güveniyoruz da. Size güveniyoruz.
Gece hemen hemen sabaha kadar oteldeki oda¬
mın penceresinin önünde o t u r d u m . Şafağın sökmesini,
sisin kalkmasını bekledim durdum. Kanalların üzerin¬
den ilk seslerin, ilk g ü r ü l t ü l e r i n yükselmesini duy¬
mak i s t e d i m . Soğuktan, uykusuzluktan bedenîm uyuş¬
maya başlıyordu ama direniyor, uyumak istemiyordum
Çeşitli raslantılar sonucu karşılaştığım görüntüleri
b i r b i r i n e bağlamak i s t i y o r d u m . Saçları sıfır numara ile
traş edilmiş, elleri bağlı Alatri vardı bîr yanda. İsta
206
yonda. Trenler arasında. Öte yanda, bana benzeyen,,
bana saygı gösteren sinyor Vaisecchini vardı. Güneş
yükselmeye başladı birdenbire. Kanalın üstündeki
sisler çabucak dağıldı. Santa Maria della Salute kilisesinin
kubbeleri çıkıverdi ortaya. jGün doğmuştu
sonunda. Karışık, karmakarışık duygular içindeydim..
Bitkindim uykusuzluktan. Perdeyi sımsıkı kapattım.
Başımı yastığımın altına soktum.
Kahvaltı saatında Maestricht ve yüzbaşı Goering'le
randevum vardı. Geç geldim onların yanına. Hayli
beklemiş olmalılar. Otelin üzeri camlı terasına g i r d i ğim
zaman ilk önce Goering gözüme çarptı. Deve
tüyünden uzun bir paltoya sarılmıştı. Yüzü bembeyazdı.
Üşüdüğü anlaşılıyordu. Acı çektiği belliydi..
Maestricht alçak sesle konuştu.
— Yaralı, dedi. Çok acı çekiyor hâlâ.
Goerîng'in yanında bir kadın vardı. Hemen hemen
bakmadı bile bana. Başı yere eğik, hafifçe se¬
lâmlamakla y e t i n d i . Kadının da yüzünün hatları ger¬
gindi. Kocaman gözleri vardı. Onun da acı çektiği
anlaşılıyordu. Maestricht beni bir kenara çekerek.
— Yüzbaşı Goering'in eşi, dedi. O da hasta. Ko¬
casının acı çekmesine tahammül edemiyor. Yüzbaşı
müthiş bir kriz geçirdi bu gece. Karısı beni çağırdı.
Hemen koştum. Morfin yapıyoruz da biraz açılıyor.
Duymuyor o zaman bacağının ağrısını. Daha iki ay ön¬
cesine kadar irinle doluydu zavallının bacağı.
Goerîng'in kendine gelmesini beklerken, sırtımı¬
zı güneşe dönerek oturduk t e r a s t a .
M a e s t r i c h t yine anlatmaya başladı.
— Mucize olarak kurtuldu. Tam kasıklarına gir¬
miş kurşun. Üstelik iyi de bakmamışlar başlangıçta.
Ama ne olursa olsun, unutmayacağız bize yaptıklarım..
0 von Kahr denen alçak herifi nasıl olsa elimize geçi-
-eceğiz günün birinde. İhtilâli o bastırdı. Ama, göre-
207
çeksiniz, gün gelecek, ihtilâl de o rezil adamı ezip
geçecek nasıl olsa.
Biraz sonra Goering uyanır gibi oldu. Gerindi
oturduğu yerde. Gözleri pırıl pırıldı, ateşi vardı her¬
halde. Cildi şişmiş gibi duruyordu. Karısının elini
t u t t u . Sağ elinin parmaklarına iki büyük yüzük takmış¬
t ı . Söylediklerini Maestricht çevirmeye başladı. Ra¬
hatlıkla konuşuyordu adam. Birdenbire canlanmış, der¬
lenip toplanmış, kendine gelmiş gibiydi. İtalya'nın
güneşinden, müzelerinden söz ediyordu.
— Venedik pırlanta gibi bir kent. Büyük Kanal
pırlantadan bir kolyeye benziyor.
Goerîng'in her sözünü hayranlıkla karşılayan Mae
s t r i c h t tercümanlık yaparken patronunun söyledik¬
lerini başıyla onaylar gibi hareketler de yapıyordu.
Goering sonunda Duçe'den, İtalya'da eskiden geçirdiği
günlerden, arkadaşı prens Philippe'den ve pren¬
ses Mafalda'dan söz etmeye koyuldu. Anlattığı şey¬
leri aynen Ferri'ye iletmemi istiyor, Nazi partisine
güvenmemiz gerektiğini söylüyordu.
— Adolf Hitler'i Landsberg'te hapse attılar, ben
ise, gördüğünüz g i b i , İtalya'dayım; fakat sayın Ferri'-
ye b i l d i r i n , Almanya bizim arkamızdan gelecektir.
İtalyan halkı nasıl sizlerin arkanızdan geldiyse, Alman¬
lar da bizi izliyeceklerdir.
Sonra Maestricht otelin holüne kadar geldi ya¬
nımda.
— Sinyor Naldi, dedi, iktidarı ele aldığımız za¬
man siz de Berlin'e gelirsiniz. Madalyalar vereceğiz
o zaman size.
— Siz bakan mı olacaksınız, o zaman?
— Neden olmayayım?
Gülmüyordu Maestricht. İktidarla, güçlü olmak ih¬
t i m a l i y l e kimse alay etmiyordu. Belki ben bu konu¬
da gerçekten zayıf bir insandım. Ne istediğimi kesin-
208
Ükie hiç bilmiyordum herhalde. Ne bakan ne elçi olmayı
aklımdan bile geçirmiyordum.
Elsa Missinî'nin oynamak istediği önemli rollere
karşı bende bir tutku yoktu. Ferri'nin yükselmek,
ün sahibi olmak için göze aldığı çabalara şaşıyordum.
Alatri kadar kesin i s t e k l i , bazı şeylerin mutlaka ger¬
çekleşeceğine inanan bir insan da değildim. Maest
r i c h t gibi, Pierre de Beuil gibi umutlar da beslemi¬
yordum. Magliano'ya doğru yola çıkmıştım. Ben bel¬
ki de, tarlalarda yalnız başına yürümeyi, havanın ne
zaman açıp ne zaman fırtına çıkacağını kestirmeyi
seven bir toprak adamıydım. Ama böyle bile olsam,
savaş beni kasabamdan, topraklarımdan koparıp at¬
mıştı. Ne yapabilirdim Magliano'da kalsaydım? Çev¬
remde hâlâ duyduğum seslerle, annemin her an can¬
landırdığı geçmişe ilişkin anılarla neler yapabilirdim?
«Dul kadınlar erkek çocuklarını çabucak dejenere
ederler» demişti Ferri. Geçmişimin beni çürüteceği¬
ni, dejenere edeceğini gayet iyi biliyordum. Herhal¬
de başkalarının yanısıra yürümeye, ama onların ya¬
nında yürürken bile,, tıpkı köyde tarlaların arasında
i l e r l e d i ğ im zamanlarda olduğu gibi, yalnız yürümeye
mahkûmdum.
Arabayı kullanan kara gömlekli genç faşist mili¬
se beni buracıkta, söğütlerin yanında beklemesini
e m r e t t i m . İndim otomobilden. Çiftliğe doğru yürü¬
meye başladım. Sinyora Nitti ön taraftaki avludaydı.
Beni görünce hemen koştu, geldi, ellerimi t u t t u , sa¬
rıldı, bana.
— Sinyor Marco, sinyor Marco Naldi, dedi, biz¬
ler için bir şeyler yapmalısınız. Mutlaka bir şeyler
yapmalısınız. Eğer engel olmazsanız onlara, öldüre¬
cekler bu gidişle kocamı. Dün yine geldiler. Dövdü¬
ler onu. Giulia'dan sonra şimdi de kocam ölüp gidecek
bu işin sonu gelmezse.
iktidar çarkı 209/14
Yaşlı kadın durmadan ellerimi öpüyordu.
— Maddalena! diye sert sert bağırdı b i r i . Nittî'ydi
bağıran.
— Maddalena, yeter artık. Kes bu komediyi.
Nitti hangardan çıkıyordu. Elinde bir tırpan vardı.
Gün ışığına doğru geldikçe yüzündeki çürükleri daha
iyi görüyordum. Gözlerinin altı, göz kapakları davul
gibi şişmişti. Sinyora Nitti hemen uzaklaştı ordan.
Yalnız kaldım kocasıyla karşı karşıya. Tıpkı savaştan
sonra karşılaştığımız gibiydi. Bana biraz baktıktan sonra
yürümeye başladı. Arkasından koşup yakaladım
onu.
— Dur bakalım N i t t i , açıkla bana, ne demek bunlar?
— Ne anlatacak mışım?
Yüzünü, yırtılmış dudağını, gözlerinin altındaki
mosmor şişlikleri gösterdim.
— Önemli değil, dedi. Kaybettik biz davayı. Kay¬
b e t t i ğ i m i z için ödetiyorlar bize şimdi. Yalnız, unut¬
mayın sakın, insan sürekli olarak kaybetmez, sinyor
Naldi.
Goering, Maestricht de, onlar da, intikam alacak¬
larından emin görünüyorlardı.
— Evet ama N i t t i , bir nedeni olmalı seni döv¬
melerinin.
— Her şeyin her zaman bir nedeni vardır. Tanıyorlar
beni. Hayatta kalmış olmamdan hoşlanıyorlar.
Rahatsız ediyorum onları varlığımla. Hayatta kaldı¬
ğım sürece korkacaklardır benden. Hep rahatsız ola¬
caklardır.
— Yok canım N i t t i . Korkma sakın. Öldüremezler
seni.
'•— O kadar emin misiniz bundan?
Annemle geçirdiğim gün boyunca, onun yakın¬
malarını, ağlayışını, eski anılarını dinlerken, N i t t i ' ye
210
sorduğum sorular .ve bunlara verdiği karşılık, söy¬
lediği sözler aklımdan çıkmadı. Öyle ya, haklıydı belki
N i t t i . Nasıl emin olabilirdim onu öldürmeyeceklerin¬
den? Torino'da ölenler olmuştu. Şu İsviçre'deki konferansçının
açıkladığı gibi, adamların cesetlerini so¬
kaklarda sürüklemişlerdi üstelik. İnanmıyordum belki
öyle şeyler olduğuna. * Ama, Nitti olayı diye bir şey
vardı şimdi. Nitti'nin dayaktan mosmor olmuş, şiş¬
miş yüzü gözlerimin önündeydi. Hem sonra Alatri'yi
de görmüştüm. Onun yüzü de geliyordu gözlerimin
önüne.
— Sen dinlemiyorsun beni, dedi annem. Kafan¬
da bir şeyler var. Bir şeylere üzülüyorsun. Anlarım
nen. Söyle Marco, niye canın sıkılıyor, neden mutlu
değilsin?
Durmadan soru soruyordu annem. Hem de çok
Tutarlı sorular bulup soruyordu. Üstelik, bakışları, sor¬
duğu sorulardan da öte neler duyduğumu, neler düşün¬
düğümü gün ışığına çıkartır türden bakışlardı.
— Şu pis politika denen şey var ya Marco, o
şiddet h a r e k e t l e r i , o vurup kırmalar, adam yaralamaar,
sen böyle ş e y l e r l e kolay bağdaşacak insan değil¬
sin. Baban da hoşlanmazdı böyle şeylerden. Hiç boş¬
anmazdı. Sükûneti, düzeni severdi baban. Burada
kalmanı, burada kalıp onun yerini almanı isterdi her
zaman. Şu kötü savaş çıkmasaydı. Şu pis savaş...
Yine ağlamaya başlıyordu.
— Ama, benim bir suçum yok ki bu işlerde...
Ayakta, karşısında duruyordum. Magliano benim
şin, anlıyordum artık, bataklıktan başka bir şey değil¬
di. Bataklık, çamur, su b i r i k i n t i l e r i . Uzaktan bakınca
remiz, berrak gibi görünen su b i r i k i n t i l e r i . Ama, yaklasmca
bir kez, insan bacaklarına kadar batıyordu o su¬
era, gerçekte bataklıktan başka bir şey olmayan
:• gölcüklere. Kokuşmuştu da üstelik o sular.
211
— Gidiyor musunuz?
— Burada, Magliano'da neyimiz varsa, hepsini
sat anne. Hepsini çıkar elden. Sonra git Venedik'e
y e r l e ş . Erkek kardeşinin yanına.
— Niye bağırıyorsun öyle Marco? Ben buradan
bir karış toprak bile satmam. Hiç bir zaman satmam!
Sakinleşti birdenbire. Ölçülü, kesin kararlı bir
biçimde konuşmaya başladı.
— Hiç ayrılmayacağım ben Magliano'dan. Bunu
böyle b i l . Hatta, gerekirse eğer, senin için bile ayrıl¬
mam burdan. Ayrılmam.
Başına ve omuzlarına siyah bir yün atkı aldı ve ko¬
luma girerek benimle b i r l i k t e aşağıya indi. Bahçeye
kadar geldi yanımda.
— Marco, sen de sakın ötekilere benzemeye
başlama. Sakın değişmeye yeltenme. Ne isen, öyle
kal. Sen onların tümünden değerlisindir. Başkasmdır
sen, oğlum. Sakın, olur mu? Sakın!
Şimdi yine ağlamaya başlamıştı ama sessiz ses¬
siz ağlıyor, arada sırada, mendiliyle gözlerinin üs¬
t ü n ü , burnunu siler gibi yapıyordu. Venedik yolunun
başına kadar yürüdük b i r l i k t e . Gece oluyordu.
— Unutma sakın, dedi, şu N i t t i ' n i n işini unutma.
Olur mu?
Venedik'te faşist örgütün bölge t e m s i l c i l i ğ i ne
uğradım. Beni karşılayan, geldiğim günden bu yana
yanımdan ayrılmayan Valsecchirii'nin kocaman bir
çalışma odası vardı. Pencerelerden San Marco mey¬
danı görünüyordu. Tuttu bana Mussolini'nin boy boy
f o t o ğ r a f l a r ı n ı göstermeye başladı. Bunlardan birindej
Duçe, Napoli kongresinde, tam Roma üzerine yürü- j
yüşten önce, kara gömlekleydi. Gerçekte, hiç sevm
e m i ş t im bu Valsecchini'yi. Adama kafa tutmak için!
hiç bir fırsat kaçırmıyordum.
212
— Siz, dedim, savaşta herhalde gönüllü Arditi
b i r l i k l e r i n d e y d i n i z . Öyle değil mi?
Özür d i l e d i . Hayır, dedi. Gönüllü değilmiş. Piya¬
de askeriymiş. Carso bölgesindeki cephede bulunmuşmuş.
Adama hayli kaleşçe başka sorular da sor¬
dum. Bir insanı gülünç durumlara sokmanın, onunla
köpek gibi oynamanın çok kolay olduğunu anladım o
sırada. Kişinin elinde iktidar olduktan sonra kolaydı
bu. Sonra t u t t um ona N i t t i ' d e n söz e t t i m . Tehditler
savurarak, kafa tutarak.
— Eğer Venedik bölgesinden bir faşist kalkıp da
N i t t i ' ye el sürecek olursa, bilsin ki ben de ona el sü¬
rerim. Hem öylesine el sürerim ki, ömür boyu unut¬
maz bir daha. Anlaşıldı mı Valsecchini? Not edin ada¬
mın adını: N i t t i . Ne yaparsanız yapın, onu rahat bırak¬
malarını sağlayın.
Valsecchini durmadan özür d i l i y o r d u . Seçim kam¬
panyasında bazı sert çekişmeler olmamış değildi.
Hem sonra örgüte yeni girenleri denetlemek her za¬
man kolay olmuyordu. Daha da önemlisi, faşist olma¬
yan bazı insanlar, faşizmi içinden çökertmek için gi¬
riyorlardı örgüte. Belli olmuyordu.
— Nereden b i l e b i l i r d i k sinyor Naldi, sizin Magliano'nun
sahibi olduğunuzu? Nitti'nin sizin ç i f t l i ğ in
bakıcısı olduğunu? Nereden bilebilirdik?
— Bilmeniz, öğrenmeniz gerekirdi. Valsecchini.
Aynı günün akşamı Roma trenine bindim. Vagon¬
ların ışıkları demiryolunun yanında uzanan gölcükler¬
de, dimdik, yankı yapıyordu. Gidiyordum burdan. Ka¬
çıyordum. Savaşta, bazı akşamlar, ağır yaralıları Piave
nehrinin kenarına, sedyeleri üzerine bırakırdık. Elle¬
rini uzatırlardı yattıkları yerden. Yanlarından geçer¬
ken ellerini tutar avuçlarının içini açardık. «Aldırma
213
arkadaş, geleceğiz biz biraz sonra. Aldırma sakın!»
derdik. «İyileşeceksin! Dayan biraz!» derdik. Sonra
bir daha gitmezdik yanlarına. Öylece bırakırdık, umutsuz,
ağır y a r a l ı l a r ı . Bu akşam da ben, Magliano'yu,
annemi işte öyle bırakıp kaçıyordum buralardan. Cep¬
hedeyken, onları bırakmazsak, bizim canımıza okuya¬
cak düşman diye düşünürdük. Ondan ötürü bırakır ka¬
çardık ağır y a r a l ı l a r ı . Bir seçim yapmış olurduk böyle
davranmakla. Kendimizi seçmiş olurduk, içinde bu¬
lunduğum durumu kabullenemiyordum. Başım döner
gibi oluyordu hemencecik. Hangi yolu izlemem gerektiğini
kestiremiyordum. Şaşırıp kalıyordum açıkçası.
Geçmişin görüntüleri, bağlar, kafamı allak bullak
ediyordu. Belki de dönmekte olduğum Roma bile
a r t ı k benim geçmişimdi. Ferri ile Elsa da öyle. Ağır,
yapışkan, vıcık vıcık geçmişimin insanlarıydı belki
onlar da. Onlardan kaçmam gerekebilirdi bu gidişle.
Roma'ya geldikten sonra, günler, resepsiyonlar,
resmî görüşmeler arasında geçti. Elsa'yı bakanlıkta
Ferri'nin odasının önündeki küçük bekleme salonun¬
da görmüştüm. Yerinden kalkmış, yanıma gelmişti.
Güzeldi hâlâ. Hatta eskisinden de güzeldi. Zayıflamıştı
biraz. Cildi g e r i l m i ş t i . Yüzünde yeni bir obur¬
luğun, yeni bir açlığın çizgileri vardı, belirgin.
— Benden kaçıyorsun, öyle değil mi?
— Gezideydim, dedim. Venedik'teydim. Sonra
Palermo'da. Duçel'nin orada yapacağı konuşmanın
hazırlıkları vardı yapılacak. Ne oldu senin e l ç i l i k işi?
— Parlamento açıldıktan sonra çıkacak prensin
atanması kararı. Ferri işin olduğuna yemin e t t i . Biraz
beklîyeceğiz, o kadar.
Gülümsemeye çalışıyordu ama başaramıyordu.
214
— EylüTde gideceğiz Paris'e. Sen de gelecek
misin?
Belli olmaz gibilerden bir hareket yaptım.
— Gördün mü bak, kaçıyorsun işte benden.
O gece Ferri'nin, Roma'ya atanan Belçika bü¬
yükelçisi Payern onuruna verdiği resepsiyonda karşı¬
laştık. Elsa ne yapıp yapıp yanıma yaklaşmaya, benim¬
le konuşmaya çalışıyordu. Ben, pek oralı değildim. Bir
gruptan ötekine kayıveriyor, konukların konuşmalarına
kulak veriyordum. Hemen herkes Duçe'den söz edi¬
yordu. Mussolini resepsiyona g e l e c e k t i . Senatörün
biri çevresine birkaç kişi t o p l a m ı ş t ı . Konuşuyordu he¬
yecanlı heyecanlı. «Duçe suikastlerden korumalı kendini
» diyordu. «Öyle reformlar yaptı ki, bazı çevreler
kolay kolay bağışlamazlar onu. İtalya günümüzde bile
kan davalarının sürdürüldüğü bir ülkedir. Unutmama¬
lı.» diyordu senatör. Sonra geldi Mussolini. Yan taraf¬
taki salonlardan birine y e r l e ş t i . Kollarını göğsünün
i s t ü n e bağladı, gözlerini bile oynatmadan, öyle dim¬
dik, durdu. Ferri ona önemli konukları tanıştırıyordu.
Duçe hafifçe başını eğmekle yetiniyordu yeni tanış¬
tığı insanların karşısında. Yanımda duran bir Fransız
diplomatı, «İtalyan ulusunu iyi bilen bir uzman psi¬
kolog» diyordu Mussolini için. Prens Missini ve Elsa
sıra onlara geldiği için, Duçe'ye doğru ilerlediler.
Prens bu kez bana daha yaşlanmış, şakakları çökmüş,
burnu biraz daha incelmiş ve ucu sîvrilmiş gibi geldi.
YSzündeki kemikler de daha belirgin bir biçimde orta¬
ya çıkmıştı. Buna rağmen, dimdik duruyor, gülümsüyordu.
Onun yanında Elsa taze bir meyveden başka bir
şey değildi. O anda içim çekti Elsa'yı. Bedenimdeki
tüm adalelerimin unutmadığı bu kadını terslemekle
çılgınlık etmiş olurdum. Resepsiyondan sonra saray¬
dan ayrılırken yanına g i t t i m . Önde prens yürüyordu.
Pierre de Beuil'a yaslanıyordu yürürken. Elsa dört adım
kadar arkalanndaydı.
215
— Ne çabuk gidiyorsun.
— Prens biraz yorgun da ondan. Geisene bu gece.
Uzattığı elini öptüm. O andan başlamak üzere
hep onu, o gece buluşmamızı düşündüm durdum. Fakat,
Ferri bakanlıkta yakamı kolay kolay bırakmadı.
Duçe'ye yüzbaşı Goering'ten söz etîğini anlattı.
— Mussolini hazırladığın raporu çok beğendi,
dedi.
Sonra, oturduğu yerde, birdenbire, bu konu ile
i l g i l i olmayan bir soru sordu.
— Naldi, eğer prens gerçekten Paris büyükelçi¬
liğine atanacak olursa, sen de gider misin onlarla Pa¬
ris'e? Çok bağlı olduğunu biliyorum da prens'e.
Gözlerini yarı yarıya kapatmış beni izliyordu dik¬
katle. Bir eliyle de, yüzünü hayli uzun gösteren saka¬
lını okşuyordu.
— Pek sanmıyorum.
— Nasıl olur Naldi? Prens çok istiyor ama senin
de orada olmanı.
— Olabilir. Fakat, işler değişiyor.
Esnedi Ferri o sırada. Yüzünü sıvazladı iki eliyle.
— Düşün Naldi! Ne güzel, ne heyecanlı bir gö¬
rev bizimkisi. İtalya'nın dış politikasını faşizm'e göre
düzenlemek! Düşünsene!
— Öyle. Haklısınız. Ben de günün birinde bir
dış görev almak için, doğal olarak, sizin bakanlığınıza
bağlı dış görevlerden birine atanmak için ricada bu¬
l u n a b i l i r i m .
Kocaman bir kahkaha attı Ferri.
— Hadi canım Naldi, nazlanma. Paris senin için
b i ç i l m i ş kaftan. Ne diye dolambaçlı yollardan gidiyor¬
sun? Açıkça söylesene bunu.
— Hayır, sayın bakanım. Paris değil. Başka bîr
•yer, örneğin Afrika. Evet, Afrika'da bir görev alabili¬
r i m . Niçin olmasın?
216
Bilmiyorum nasıl çıkıvermişti bu Afrika sözcüğü*
ağzımdan. Hiç düşünmemiştim böyle bir şeyi. Düşün-
- e m i ş t im ama ortaya atıvermiştim.
Şimdi benimle Ferri arasında duran bu Afrika
sözcüğü tüm almyazımı d e ğ i ş t i r e b i l i r d i . Ferri ayağa
•alktı, yanıma geldi, omzumu t u t t u .
— Naldi, naldi, nerden çıktı bu delice tasarı?
Ejrada, Roma'da, hükümetin en önemli bakanlığındaz
seninle. Duçe'nin yanıbaşmdayız. Onun biçimlenr
r d i ğ i politikayı bizler uygulamaya koyuyoruz. Böyesine
güzel, böylesine parlak bir görevin varken,
-;:mdi biraz propaganda, biraz istihbarat yapmak için
alkıp binlerce kilometre uzağa gitmek f i k r i de ner-
:en çıktı? Ne dediğinin farkında mısın?
O sırada üzerinde siyah üniformasıyla Carlo gir-
: i içeriye.
Ferri ona seslendi :
— Sen şu işe bak, Carlo dedi. Bizim Naldi yine
=şık oldu galiba. Bir kadın parmağı olmalı bu işte!
Sonra omzuma bir yumruk attı.
— Bana bak Naldi, dedi. Kadınların tümü oros-
:udur anladın mı? Tümü. Bunu böyle bil kesinlikle.
Dimayacak işlere kalkışma!
Oysa bu, yalnız bir kadın sorunu değildi benim
cin. Bu ortamda böylesi bir yaşamayı sürdürüp sürdüremiyeceğimi
öğrenmek istiyordum gerçekte. Elsa'ya
bir yandan sahip olmak isterken, öte yandan
ğreniyordum o kadından. Hem iktidar kortejinin or-
:asında yer almaktan hoşlanıyor ve hem de Valsecchini
gibi hergelelerden t i k s i n t i duyuyordum. N i t t i ' y i"
Alatri'yi anımsadıkça elle tutulur bir vicdan azabı çek¬
miyor d e ğ i l d i m , ama, öte yandan da, tarihîn kendi do¬
ğa! akışı içinde geliştiğini sanıyordum. Bu konuda
ne benim ne de onların bir şey y a p a b i l e c e k l e r i n i , ta¬
rihin gidişini d e ğ i ş t i r e b i l e c e k l e r i n i sanmıyordum. Kes-
217
t i r e m i y o r d um ne yapabileceğimi. Bu benim için bi;
ölüm kalım sorunu idi.
Bu mayıs gecesi Roma, kendine özgü yaşam
içindeydi. Dar sokaklarda evlerin önünde yaşlılar hasıı
iskemlelerine oturmuşlar çevreyi izliyorlardı. Binbiı
ses yükseliyordu Roma'dan. Surda burda hayli dolaşt
ı k t an sonra kendimi Missini'lerin sarayının önünde
buldum. Aylardan bu yana, Roma'da nerede dolaşırsam
dolaşayım ayaklarım beni sonunda Elsa'nın sarayının
önüne sürüklüyordu. Bekliyordu. O da ben
arzulamıştı. Aylardan bu yana süregelen alışkanlıkla!
sonucu arzuluyorduk birbirimizi.
Elsa'nın üstünde incecik bir gecelikten başka bi;
şey yoktu. Giysilerimi bile çıkarmadan uzandım onuı
üstüne.
Kızgın, ö f k e l i , hatta kudurgan ve boğuk bir sesle
:
— Gelebildin, dedi. Sonunda gelebildin demek bo
Elsa'nın üstünden kalkmadan ceketimi çıkardırr
Boynunu, göğsünü, olgun memelerini ısırmaya bas
ladım. Elsa'nın ipek gibi cildini bulmuştum yine elle
rimin altında. Alışkanlığımız sonucu, yırtıcı biçimö
seviştik. Yorgun düştük sonra. İkimizi de güçlendim
tüm olanakları y i t i r m i ş olarak yanyana uzanıp yattı»
Ona söyleyecek hiç bir şeyim yoktu gerçekte. O
susuyordu. Kendimi, bir an, açlığı doyurmak için ge
iinen o tür evlerin o tür odalarından birinde sandım
Kişinin işi b i t t i k t e n sonra kalkıp gidilen odalardan bi
rinde. Hani orada uzanmış yatan kadının bile artı
farkına varılmadığı odalardan birinde. Elsa uyuyup ks
l ı v e r m i ş t i .
Kalkıp gitmeli miydim, yoksa kalmalı mı? Kes
t i r e m i y o r d u m . Kapı vuruldu o sırada. Uşaklardan br
Elsa dîye sesleniyordu. Hemen uyandırdım Elsa'y
Çabucak giyindik.
218
— Sinyora, sinyora.
Kapıda, kuşkulu bir ses, durmadan bu adı tekrar¬
lıyordu.
Elsa seslendi.
— Ne var, ne oluyor?
— Prens, sinyora! Prens f e n a l a ş t ı !
Elsa deliye döndü bir anda.
— Tam sırasını buldu budala! diye bastı küfrü.
Saraydan birtakım sesler yükselmeye başlamıştı.
Elsa fırladı odadan dışarıya. Onun arkasından g i t t i m .
Bir süre koridordan, irili ufaklı bir sürü odadan geç¬
tim. Sonunda, Elsa, prensin dairesine g i r d i . Ardından
ben de girdim içeriye. Prensin yatağı darmadağınık¬
t ı . Salonun bir köşesinde, hemen hemen on beşinde,
esmer, hayat dolu, çok güzel bir genç kız, siyah saç¬
ları dağınık, bir iskemlenin üstünde oturmuş, parmak¬
larını ısırarak ağlıyordu. Prens yatağının içinde kay¬
bolmuş gibiydi. Biraz dikkatle bakınca onun çıplak
olduğunu gördüm. Uşaklardan biri bacaklarının arası¬
na kocaman beyaz bir havlu örtmüştü. Başı göğsü¬
nün üstüne düşmüştü. Ağzının yanından köpük gibi
bir şey akıyordu.
— Bir doktor bulun! Çabuk bir doktor! diye ba¬
ğırdı Eisa.
Sonra o, köşede, korku içinde oturan genç kızı
görünce saldırdı üstüne.
— Seni küçük orospu, seni! Polis çağırtıp seni
hapse a t t ı r a y ım da görürsün, pis orospu!
Yarı İtalyanca, yarı Fransızca küfürler savuru¬
yor, iki eliyle tokatlıyordu kızı. Hemen koşup Elsa'nın
kollarını t u t t u m .
— Bırak benî, bırak! diye çırpındı.
Belinden yakalayıp yatağa doğru çektim Elsa*yı.
Küçük kıza da,
219
— Çık burdarı, dedim. Hemen kaç burdan. Hadi,
çek git çabucak!
Kız, telaşla çıkıp g i t t i . Pabuçlarını salonun orta
yerinde unutmuş, çıplak ayakla koşmuştu. Elsa sarsıla
sarsıla ağlıyordu.
— Domuz herif! diye küfrediyordu. Domuz herif
ne olacak! Bu yaştaki küçük kızlarla hâlâ! Pis domuz!
Pis domuz!
Yanıma geldi. Sarıldı bana.
— Marco, diye inledi. Marco, ne olacak şimdi
Paris elçiliği işi? Gitti elçilik değil mi? Uçtu g i t t i !
Pis domuz herif! Pis herif!
Çok geçmeden bir doktor geldi. Prensi şöyle bir
yokladıktan sonra, nabzını bile tutmadan gerçeği söy¬
leyiverdi.
— Başınız sağ olsun, sinyora. Yapabileceğim bir
şey yok!
Yatağın kenarına ilişti doktor, ölüm raporunu
yazmaya başladı. Sonra bir de reçete yazıp bana uzat¬
t ı .
— Hafif bir sinir ilâcı, prenses için. Dikkat et¬
meli kendine.
Elsa da yatağın üstüne kapanmış, sesiz sessiz
ağlıyordu. Sonra, kalktı birdenbire. Doktor çıkıp git¬
m i ş t i . Uşaklar, hizmetçiler Elsa'ya bakıyorlardı.
— Prensin sekreterini' hemen çağırın buraya
diye e m r e t t i . Gereken her şeyi yapsın. Cenaze kalkın¬
caya kadar kimseyle görüşmek istemiyorum.
Yanıma geldi yine.
— Ne dersin Naldi, diye sordu, acaba Mussolini
cenazeye gelir mi?
— Bilmem dedim, Bilmem, ama Ferri gelir mut¬
laka.
Biraz sonra Elsa'nın odasmdaydık. Kırmızı mum¬
lar bitmek üzereydi. Elsa yastıkların üstüne oturdu.
220
Kollarını dizlerine dayadı. Gözleri kapalıydı. Gayet
sakin, kendi kendine, mırıldanıyordu.
— Hep ihanet etti bana. Hep yalan söyledi. Her
konuda yalan söyledi ömrü boyunca. Faşist olmaya
bile çekiniyordu budala. Alçağın biriydi. Paris elçi¬
liğini bile istemiyordu. Ben ısrar ettim diye sonunda
kabul etmeye yanaşmıştı. Her şeyi ben sağladım, onu
ben y ü k s e l t t i m . Her şeyi, her şeyi. Domuz herif!
Utanmıyordu bu yaşta, o küçük orospulara para vere¬
rek saraya kadar getirmeye, yatak odasına almaya,
Rezil herif. İktidarsızdı da. Marco. Pis herifin b i r i y d i .
Domuz!
Bir süre, hiç bir şey konuşmadan, öyle durduk kar¬
şılıktı. Elsa bölük pörçük hayatını anlatıyordu. Şura¬
sından burasından... Birdenbire güneş girdi odaya.
— Ben g i t m e l i y im artık, dedim.
— Gidebilirsin, dedi. Bana kalırsa, bu gece bir¬
birimize her şeyi söyledik.
Ayakta duruyordu. Tam karşımda. Gözlerinin altı
kararmıştı. Yüzünde en ufak bir gülümsemenin izi bi¬
le kalmamıştı. Bir başka kadın olmuştu şimdi.
— Nasıl olsa, gelmiyeceksin bir daha Naldi.
— Niçin böyle söylüyorsun?
— Biliyordum gelmiyeceğini. Şey... biliyordum.
Kestim sözünü. Ölüm sözcüğünü kullanmasını
istemiyordum.
— Roma'da mı kalacaksın?
— Bilmiyorum. Her şeyi incelemem, her şeyi dü¬
zene sokmam g e r e k l i . . . Bilmiyorum şimdilik.
— Ferri'ye haber vereyim mi?
Düşündü bir an. Çekimser. Sonra gözlerini hiç
kırpmadan bana bakarak:
— Ben haber v e r i r im ona, dedi.
Prense gösterişli bîr cenaze töreni yapıldı. Yük¬
sek rütbeli bir subay, kırmızı bir yastığa i l i ş t i r i l m iş
221
olan madayalarını taşıdı. Roma'da görevli tüm büyük¬
e l ç i l e r katıldılar törene. Bakanların tümü de ordaydılar.
Mussolini kalkıp M i s s i n i ' l e r i n sarayına kadar
gitmiş, açılmış olan özel defteri imzalamıştı. Kilise¬
den önce Elsa çıktı. Siyahlar içinde. Kardeşinin, de
Beuil'ün koluna g i r m i ş t i . Ben ünlü kişilerin yanında
yürüyordum. Ferri ve bazı öteki bakanlar tam önümdeydiler.
Onların gölgesinde ilerliyordum ağır ağır.
Bir ara Manacorda yanıma yaklaştı.
— Bakanlıkta Paris elçiliği için çekişme başladı
bile, dedi.
Elsa Missini'nin önüne gidip resmen başsağlığı
d i l e d i ğ im zaman siyah tülün ardından gözlerini gör¬
düm onun. Hafifçe gülümsüyordu.
Kiliseden çıkıp, tam otomobillerin gelmesini bek¬
lerken Ferri sokuldu yanıma. Suratı asıktı. Tıpkı Mus¬
solini gibi çenesini ileriye fırlatmaya çalıştığı bel¬
l i y d i .
— Elsa'nın bir süre Roma'dan uzak kalması ge¬
r e k l i , dedi. Birkaç hafta hiç olmazsa. Unutmalı olup
b i t e n l e r i .
Mezarlığa kadar gitmedim. M o n t e c i t o r i o ' d a , mec¬
listeki müzakereler hayli tartışmalı geçiyordu. Ferri'nin
gözü ve kulakları olduğum için meclise gidip
izlemek zorundaydım t a r t ı ş m a l a r ı . Zaten Ferri kuş¬
kuluydu. Bakanlar kurulunda değişiklik yapılacağı
ihtimalinden söz ediliyordu son zamanlarda.
Dert yanıyordu ikide birde bana.
— Bir şeyler hazırlıyorlar bu herifler diyordu.
Öyle anlaşılıyor ki, benim müsteşar olmamdan sayın
diplomat hergeleleri pek memnun değiller. Memnun
olmazlar, olmayacaklardır da! Diledikleri gibi oyun
ç e v i r m e l e r i n e engel oluyorum diye!
Bakanlıktaki odasında, bir aşağı bir yukarı dola¬
şarak durmadan dert yanıyor, yakınıyordu.
222
— Diplomatların tümünü silip süpürmeli , bana
crarsan. Tümü soylu ailelerden gelme bu i t l e r i n . Sim¬
de kalkmışlar, soylu aile tezini savunuyorlar. Kral'-
csn yana çıkıyorlar baksana! Duçe'nin soylu kişi olma¬
masına seviniyorlar içlerinden. Sinsi sinsi. Biz neleri
temizledik, Naldi. Öyle değil mi? Gerekirse eğer...
Sonra yine hemen kuşkuya kapılıyordu.
— Bak Naldi, bu soylu kişiler, bu kralcı itler
r=r ya, bilesin kî bunlar sosyalistlerden de komünisterden
de daha zararlıdırlar g e r ç e k t e . . .
Kolunu kaldırıp sanki tüfeğini omzuna dayıyor-
~jş gibi yapıyor ve :
— Gerekirse, tak, tak, tak diye bu pis kralcıları
ca... diye sürdürüyordu s ö z l e r i n i . . .
M e c l i s t e müzakereleri izlerken, kulislerde Calni'yi
gördüm. Biraz kamburu çıkmış, daha da zayıfmıştı.
Hava çok sıcak olmasına rağmen, boynunda
ne kırmızı atkısı vardı. Arada sırada o kırmızı atcyla
alnında biriken t e r l e r i siliyordu. Son toplantırdan
birinde, faşist m i l l e t v e k i l l e r i n i n tümü, yumrukrı
havada bağırırlarken, Mussolini, ilk sıralardan
rinde oturmuş, dudaklarında bir gülücükle olup bi¬
tenleri izlerken, söz almaya kalkışmıştı Calvini. !n-
:acik sesiyle bağırıyordu.
— Öldürüyorlar bizleri! Cinayettir bu, baylar!
Salondan biri, arka sıralardan, bir kahkaha a t ı -
«ordu bu sözler üzerine.
Bir başkası, oturduğu yerden bağırıyordu.
— Öldürselerdi, burada bulunmazdınız, bayım!
Calvini, alnından akan t e r l e r i yine atkısıyla silip,
•aykırıyordu.
— Arkadaşımız Piccini'yi üç kurşunla öldürdüer
Reggîo Emîlia'da. Hem de arkasından vurdular
2vallıyı.
22&
Kim olduğu belli olmayan biri arka sıralardan
ötüyordu.
— Müstahaktır. Vatan hainlerine öyle yapılır!
Bu sözlerin ardından bir alkış tufanı kopuyordu.
Faşistler gürültüyle patırtıyla hemen gösteri yap¬
maya koyuluyorlardı salonda.
Reggio'daki o o t e l . Kaldırımların kenarında dükkânlar.
Sicim gibi yağan yağmur. Rüzgârın etkisiyle
hızla içeri giren Elsa, Prens ve yanındaki faşist gençler.
Gülmekten, kırılan faşist gençler. «Ağzında bir
şişe dolusu hint yağı... dansediyordu köylü kızı.» C
köylü kızı Giulia da o l a b i l i r d i .
— Yeter, yeter, yeter! diye bağırdı b i r i .
Calvini bu fırtınanın, bu g ö s t e r i l e r i n biraz yatış¬
masını bekliyordu. Yerinden bağırarak konuştu sonra
— Muhalefet gazetecilerini hapislere tıktınız
«Unîta» gazetesi yazarı Alatri'yî dövdürdünüz. Yo
yere tutukladınız. Hem de günlerden, haftalardan bj
yana t u t u k l u . Hâlâ hakim karşısına çıkarmadınız.
A y r ı l d ım salondan. Koridorlarda yürüdüm bir sü¬
re. Basıp gitmek geliyordu içimden. Başka insanlarla
tanışmak, yeni ülkelerde yaşamak geliyordu içimden.
Öte yandan, koridorlara, salondan sesler taşıyordu.
Sosyalist M a t t e o t t i bağırıyordu.
— Seçimlerde hiç kimse özgür davranamac
baylar. Silahlı bif milis örgütü kurdunuz. Unutmay-ı
bunu.
Biri haykırıyordu sesi çıktığı kadar.
— Rusya'ya git sen, Rusya'ya.
G i t m e l i y d im buralardan. Olayların merkezinden
uzaklaşmalıydım. Uzaktan uzağa izlemeliydim olua
b i t e n l e r i . Tarlaların kenarından yürüyebilmeliydin
gönlümce.
M a t t e o t t i konuşuyordu. Bu kez, sakin, ağır bas't.
— Olayların ayrıntılarını açıklayabilirim siz!e-=.
224
bayiar! Ne tür cinayetler işlendiğini kanıtlayabilir
i m ! -
B i r i , yine oturduğu yerden bağırdı.
— • Krala hakaret ediyor bu adam. İtalya'ya haka¬
ret ediyor!
Magliano'yu, çeltik tarlalarının çamurunu bırakıp
g i t m e l i y d i m . Bu ülkeyi bırakıp g i t m e l i y d i m . Ufuk¬
lara doğru açılmalı, i l e r l e m e l i , yeni topraklar bulma¬
lıydım kendime.
Salondan yine yüksek sesJe bir şeyler söyliyenler
vardı.
— Faşist m i l l e t v e k i l l e r i n i n usulsüz olarak, hile
yapılarak s e ç i l d i k l e r i n i iddia ediyoruz. Tümünün do¬
kunulmazlıkları kaldırılsın derhal. Biz burada, bu
kürsüde, İtalyan ulusunun egemenliğini korumakla,
savunmakla görevli kişileriz, baylar!
Girdim salona. Bağrışmaların, t e h d i t l e r i n altında
Calvini île Matteotti kolkola girmişler, herkese laf
y e t i ş t i r i y o r l a r , durmadan, küfürler, hakaretler savuruyorlardı.
Bir ara Matteotti yanımdan g e ç t i . Yüzünde
alaylı bîr gülümseme vardı.
Bir faşist m i l l e t v e k i l i , yumruklarını sıkmış, kür¬
süden haykırıyordu.
— Bir kurşunla yere sermeli bu vatan hainlerini!
Dışarı çıkmakta olan Matteotti başını çevirip
bakmadı bile bunları haykıran adama. Calvini de so¬
ğukkanlılığını sürdürüyordu.
Dönüşte, otomobilde, Ferri bana :
— Susturmak gerek bu h e r i f l e r i , diyordu. Hem
Mussolini'nin de sabrı tükendi artık. Susturmak ge¬
rek tümünü. At sineği gibi herifler! İstersek eğer,
tümünü ortadan kaldırabileceğimizin farkında değiler
galiba...
İki elini birbirine vurarak :
— Deli bunlar, dedi, deliler!
iktidar çarkı 225/15
Ama ne olmuşsa olmuş, mecliste faşist hükü¬
met başarı sağlamıştı. Aradan birkaç gün g e ç t i k t en
sonra, bakanlıkta, bir sabah Ferri bir gazeteyi uzattı
bana.
— Bak, hâlâ direniyorlar sersemler, dedi.
Sosyaiist milletvekili M a t t e o t t i , f a ş i s t l e r i n malî
b i r t a k ım yolsuzluklar yaptıklarını iddia ederek. Mec¬
l i s te bir soruşturma açılması için önerge vermeye
hazırlanıyordu. Ferri'nin bana uzattığı gazetede yazı¬
lıydı bu haber. Ferri, Roma'nın sırtlarında, serviler
arasında, çok güzel bir yazlık villa satın almıştı son
zamanlarda. Mermer sütunlu villanın bahçesi başlıbaşma
bir park gibiydi. Üstelik, bol suyu da vardı.
Bir gün bir raporu sunmak için g i t m i ş t im oraya. Ger¬
çekten güzel, zevkli bir yapıydı. Avlusu ve parkıyla
b i r l i k t e on beş dönümlük bir sebze bahçesi vardı
arkasında. Orada Ferri'nin gelmesini beklerken biraz
şaşırmıştım. Missini'lerin sarayında Eisa'ya hizmet
eden kadınlardan birini görmüştüm antrede. Ferri,
o gün bana soğuk davranıyormuş gibi g e l m i ş t i . Fa¬
kat biraz sonra.
— Burasını göresin diye çağırdım seni, demişti.
Dilersen eğer yazın gelip kalabilirsin. O kadar çok
odası var ki villanın.
Hiç cevap v e r m e m i ş t im ona. Sonra, kolunu om¬
zuma koyup beni yavaş yavaş kapıya g e ç i r m i ş t i .
— Meclisteki görüşmeleri izle. Eğer önemli bir
şey olursa, telefon et buraya. Ben yarın ineceğim
Roma'ya. Cario- gelip alacak sabahleyin.
Carlo'nun kullandığı arabaya binerken, eğilmiş
ve ona :
— Carlo, demişti. Dikkat et Naldi'ye olur mu
Benim oğlum sayılır.
Şimdi ise, bürosunda, uzattığı gazetedeki haberi
226
okumama rağmen hiç ses çıkarmamış olmama sinir¬
leniyordu herhalde.
— Anlamadın mı Naldi? diye sordu yüksek sesis.
Malî yolsuzlukmuş! Ne sanıyorlar kendilerini bu
piçler? Bizleri ne sanıyorlar yani? Soğan, ekmek ve
:uz!a mı karnımızı doyuracağımızı sanıyorlar? Biz
simdi düzenin gerçekleşmesi için hayatımızı tehlikeye
atmış erkekleriz! Enayi herifler! İt sürüsü ne olacak!
Hızla çekti elimdeki gazeteyi.
— Fazla ileri gitmesinler! Fazla gitmesinler ile¬
r i , karışmam sonra!
Haziran çok sıcak geçiyordu Roma'da o yıl. Yaz
aylarının bembeyaz, göz alan ışığı kaplamıştı tüm
sokakları. Yalnız akşamları, hafif bir serinlik, kentin
büyük' meydanlarında kendini biraz duyuruyor, yük¬
sek katlara kadar bile çıkmıyordu. Geç dönüyordum
geceleri apartmana. Odamın pencerelerini kapatmıyor,
çoğu kez uzun süre balkonda oturuyordum. Arada sı¬
rada, bir barda, surda burda rasladığım bir kadını da
alıp geliyordum. Sabaha kadar alıkoymuyordum o bi¬
çim kadınları. Gece yarısından sonra gönderiyordum.
Öylesi gecelerden birinde, gece yarısından çok sonra,
tam uykuya daldığım sırada telefonum çalmaya baş¬
ladı.
— Tanıdınız mı beni? Sizi hemen görmem gerek¬
l i , diyordu bir ses.
Tanımıştım, ama sesi, kim olduğunu da çıkartamıyordum
o anda.
— Ben Merry Groves. Hatırladınız değil mi?
Saat kaçtı acaba? Üçü geçiyordu. Nerede ise
etraf aydınlanmaya başiıyacaktı.
— Çok rica ederim. Hemen görmem gerek sizi.
Hemen gelmem gerekli.
227
Ama ne olmuşsa olmuş, mecliste faşist hükümet
başarı sağlamıştı. Aradan birkaç gün geçtikten
sonra, bakanlıkta, bir sabah Ferri bir gazeteyi uzatt?
bana.
— Bak, hâlâ direniyorlar sersemler, dedi.
Sosyalist milletvekili M a t t e o t t i , f a ş i s t l e r i n malî
b i r t a k ım yolsuzluklar yaptıklarım iddia ederek, Mec¬
liste bir soruşturma açılması için önerge vermeye
hazırlanıyordu. Ferri'nin bana uzattığı gazetede yazı¬
lıydı bu haber. Ferri, Roma'nm sırtlarında, selviler
arasında, çok güzel bir yazlık villa satın almıştı son
zamanlarda. Mermer sütunlu villanın bahçesi başlıbaşına
bir park g i b i y d i . Üstelik, bol suyu da vardı.
Bir gün bir raporu sunmak için g i t m i ş t im oraya. Ger¬
çekten güzel, zevkli bir yapıydı. Avlusu ve parkıyla
b i r l i k t e on beş dönümlük bir sebze bahçesi vardı
arkasında. Orada Ferri'nin gelmesini beklerken biraz
şaşırmıştım. M i s s i n i ' l e r i n sarayında Elsa'ya hizmet
eden kadınlardan birini görmüştüm antrede. Ferri,
o gün bana soğuk davranıyormuş gibi g e l m i ş t i . Fa¬
kat biraz sonra.
— Burasını göresin diye çağırdım seni, demişti.
Dilersen eğer yazın gelip kalabilirsin. O kadar çok
odası var ki villanın.
Hiç cevap v e r m e m i ş t im ona. Sonra, kolunu om¬
zuma koyup beni yavaş yavaş kapıya g e ç i r m i ş t i .
— Meclisteki görüşmeleri izle. Eğer önemli bir
şey olursa, telefon et buraya. Ben yarın ineceğim
Roma'ya. Carlo- gelip alacak sabahleyin.
Carlo'nun kullandığı arabaya binerken, eğilmiş
ve ona :
— Carlo, demişti. Dikkat et Naldi'ye olur mu.
Benim oğlum sayılır.
Şimdi ise, bürosunda, uzattığı gazetedeki haberi
226
okumama rağmen hiç ses çıkarmamış olmama sinir¬
leniyordu herhalde.
— Anlamadın mı Naldi? diye sordu yüksek ses¬
le. Malî yoisuzlukmuş! Ne sanıyorlar kendilerini bu
piçler? Bizleri ne sanıyorlar yani? Soğan, ekmek ve
tuzla mı karnımızı doyuracağımızı sanıyorlar? Biz
şimdi düzenin gerçekleşmesi için hayatımızı tehlikeye
atmış erkekleriz! Enayi herifler! İt sürüsü ne olacak!
Hızla çekti elimdeki gazeteyi.
— Fazla ileri gitmesinler! Fazla gitmesinler ile¬
r i , karışmam sonra!
Haziran çok sıcak geçiyordu Roma'da o yıl. Yaz
aylarının bembeyaz, göz alan ışığı kaplamıştı tüm
sokakları. Yalnız akşamları, hafif bir serinlik, kentin
büyük meydanlarında kendini biraz duyuruyor, yük¬
sek katlara kadar bile çıkmıyordu. Geç dönüyordum
geceleri apartmana. Odamın pencerelerini kapatmıyor,
çoğu kez uzun süre balkonda oturuyordum. Arada sı¬
rada, bir barda, surda burda rasladığım bir kadını da
alıp geliyordum. Sabaha kadar alıkoymuyordum o bi¬
çim kadınları. Gece yarısından sonra gönderiyordum.
Öylesi gecelerden birinde, gece yansından çok sonra,
tam uykuya daldığım sırada telefonum çalmaya baş¬
ladı.
— Tanıdınız mı beni? Sizi hemen görmem gerek¬
li, diyordu bir ses.
Tanımıştım, ama sesi, kim olduğunu da çıkartamıyordum
o anda.
— Ben Merry Groves. Hatırladınız değil mi?
Saat kaçtı acaba? Üçü geçiyordu. Nerede ise
etraf aydınlanmaya başlıyacaktı.
— Çok rica ederim. Hemen görmem gerek sizi.
Hemen gelmem gerekli.
227
Söylediği her sözden sonra duraklıyor, bekliyor¬
du. Korku içinde olduğu bundan da b e l l i y d i . Londra'da
bir gün bana «Bıktım, bıktım artık her şeyden! Öyle
yalnızım ki...» demişti. Sesi b i t k i n d i.
— Hemen gelebilirsiniz, bekliyeceğîm...
— Beni kapınızın önünde, kaldırımda bekleyin
l ü t f e n , dedi. Beyaz renkli, üstü açılır t i p t e bir otomo¬
b i l im var. On dakikaya kadar orada olurum. Ama gel¬
mezsem, eğer, geiemezsem, çok rica ederim yarın
bizim elçiliğe telefon edin. Haber verin durumu.
Kapattı telefonu. Aceleyle giyindim. Kapının önü¬
ne indiğim zaman uzaktan arabasının farlarını gör¬
düm. Geliyordu. Trltone yönünden. Çeşmenin yanından
dolaştı, geldi kaldırımın kenarında park e t t i . Fırladı
birdenbire arabasından. Beni de kapıdan içeriye hız¬
la i t i v e r d i .
— İşte, dedi, geliyorlar. Biliyordum beni izle¬
d i k l e r i n i !
Gerçekten, bir o t o m o b i l , ağır ağır geliyordu. İçin¬
den bir adam, camı açıp bakındı bir süre. Sonra hız¬
landı araba. Merry asansörde biraz kendine gelir gibi
oldu. Siyah, kıvırcık saçları alnına düşmüştü. Kısacık
etekliği diz kapaklarını örtmüyordu bile. Onu ilk ta¬
nıdığımdan bu yana, zaman zaman, arzulamıştım.
Londra'da yalnız bir iki gece b i r l i k t e kalmıştık. İkimiz
de sarhoştuk üstelik. Sonraları Roma'da buluşmuş¬
tuk. Piazza Barberini'deki apartmana gelmişti bir ik
kez. Asansörde beline sarıldım.
— Tam gecenin ortasında uyandırdınız beni
dedim.
Kurtardı kendini kolumun arasından.
— Rica ederim Marco, dedi. Şimdi olmaz. Sıras
değil.
Balkon kapısının önüne birer iskemle çekip kar-
22.
;,!ık!ı oturduk. Gece hemen hemen aydınlık denecek
edar saydamdı. Elektrikleri yakmadık.
— Dün öğleden beri beni izlemeye başladılar,
:edi. İlk önce anlamadım İzlediklerini. Sonra gördüm
miarı. Hepsi katil herifler bunların. Biliyorum.
Hızlı hızlı konuşuyor. Durmadan sigara yakıyor-
:u.
— Bizim büyükelçiliğe t e l e f o n e t t im haber vermek
çin. Ama karşıma aptal bir kapıcı çıktı.
Saçlarını okşayarak bir içki uzattım ona. Bir yan-
:an onu susturmak istiyordum. Gece sıcaktı. İçim çe¬
kiyordu Merry'yi. Öte yandan da, dinlemek istiyor¬
dum anlattıklarını. Anlamak için durumu.
— Ama niçin izlesinler seni? Amerikalı bir gaze¬
tecisin sen. Üstelik, çalışma kartın da var. Niçin öy¬
leyse?
— Niçin izlediklerini ben biliyorum. Hem şimdiik
yalnız ben biliyorum bunu.
Anlatmaya başladı. Sabahleyin Ostia'ya, deniz
kenarına gitmeğe karar v e r m i ş t i . Arabasıyla yola çık¬
mıştı. Tiber nehrinin yanındaki yoldan hızla ilerler¬
ken, birdenbire, kenarda park etmiş duran otomobil¬
lerden b i r i , tam bir köprünün yanından geçerken, hız¬
la hareket e t m i ş t i . Lancia markalı bir arabaydı. Merry,
o arabaya çarpmamak için direksiyonunu anî olarak
kırmak zorunda kalmıştı. Sonuna kadar gaza basmış
ve sollamıştı, otomobili. Arabanın içinde, tam sol¬
larken onu, garip şeyler görmüştü. Öyle öyle, diyordu.
— O otomobilin içinde çırpınan bir adam vardı,
Naldi. Tam yanlarından geçerken, adam bir tekme ata¬
rak, arabanın arka camını kırdı. O sırada şoförün
kafasını da gördüm. Hiç unutmam artık o herifin su¬
ratını. Bir de baktım bugün öğleden sonra, beni izle¬
yenler arasında o da vardı. O şoför. Araştırmışlardır
229
h e r h a l d e . Sabahki olaya tanık o l d u m diye i z l i y o r i a r -
dsr h e r h a l d e b e n i .
L a n c i a markalı o arabanın p l â k a s ı n ı n ilk iki rakamını
da u n u t m a m ı ş t ı . 5 5 ' d i plakanın ilk iki r a k a m ı .
— Tam o l a r a k g ö r e m e d i m p l a k a y ı , d e d i . O s ı r a d a
i ş t e , d i r e k s i y o n u kırmak z o r u n d a k a l d ı m . Yoksa, her
i f l e r b a n a . . .
A r a b a d a çırpman adamın yalnız kollarını ve
a y a k l a r ı n ı g ö r e b i l m i ş t i . Yalnız ayaklarını ve k o l l a r ı n ı.
— G e r ç e k t e pek fazla bir şey g ö r m ü ş sayılmaz¬
s ı n , d e d i m .
K o n u ş t u k hayli zaman. Birtakım v a r s a y ı m l a r ort
a y a a t t ı k . Balkona d a y a n m ı ş t ı k i k i m i z de. Yavaş ya¬
vaş şafak s ö k m e y e b a ş l ı y o r d u . Tüm çevre s e s s i z l ik
i ç i n d e y d i . Evlerin d a m l a r ı gri r e n k l i y m i ş gibi görü¬
n ü y o r d u . S e r i n l i k ç ı k m a y a b a ş l a m ı ş t ı . Tam o sırada,
t e l e f o n ç a l d ı .
— Onlardır, dedi M e r r y k o r k a r a k .
Hemen t a n ı d ım F e r r i ' n i n s e s i n i t e l e f o n d a . Sertt
i . Emir v e r d i ğ i z a m a n l a r d a k i s e s i y l e k o n u ş u y o r d u .
— Bana bak N a l d i , yanında o «New York Tir
n e s » i n muhabiri A m e r i k a l ı kadın var değil mi?
A n l a ş ı l d ı . Şansımız y a r d ı m etti d e m e k t i r . Dinle beni.
Ne t e l e f o n e t m e s i n e izin ver, ne de bir y e r e çıkma¬
sına. T e l e f o n hattını k e s t i r i y o r u m z a t e n . K i l i t l e o ka¬
rıyı evine, s o n r a h e m e n koş, b a k a n l ı ğ a g e l .
Hiç bir şey s ö y l e y e m e m i ş t i m F e r r i ' y e.
— Söz v e r i y o r u m sana, karıya el s ü r m e y e c e ğ i z ,
d e d i F e r r i . Yalnız, kapat o n u . K i l i t l e . D i l e r s e n eğer,
y a t bir kez k a r ı y l a . Rahat d u r u r s o n r a . Hadi ç a b u k o l !
B e k l i y o r u m s e n i .
M e r r y y a n ı m a d o ğ r u g e l i n c e k a p a t t ım t e l e f o n u .
— Beni a r ı y o r l a r , d e ğ i l mi? diye s o r d u .
Yalan s ö y l e m e k z o r u n d a y d ı m , ö n c e ö ğ r e n m e l i y¬
d i m ne o l u p b i t t i ğ i n i , k o r u m a l ı y d ı m da o n u . Ne olur-
230
sa olsun, burada, benim evimde kaldığı süre güven
altında sayılırdı. Ferri sözünde dururdu.
— Hiç bir şey yapamazlar burda, dedim. Benim
dönüşümü beklersin odamda. Uyu dilersen. Ben gidip
öğreneyim ne olduğunu. Çabuk dönerim.
Çalıştığı gazeteye. Roma'daki Amerikan büyük¬
elçiliğine telefon etmek i s t i y o r d u . Uzun süre konuşa¬
rak, hiç bir şey yapmamaya ikna etim onu. Sabırlı
davranması gerektiğini anlattım. Sonra sınır dışı edi¬
l e b i l i r d i . Hemen gerekli bilgileri toplardım. Hemen
haber i l e t i r d im ona. Çabucak dönerdim.
— Bana güvenin var, değil mi, Merry? dedim.
Rolümü iyi oynuyor, başarıyordum. Bana güveni
vardı. Yanılıyordu bana güvenmekle.
Ferri'nin odasında, baktım, polis müdürü general
De Bono vardı. Masanın bir ucuna i l i ş m i ş t i . Başı
çıplak, ufak tefek, beyaz sakallı bir adam olan general
De Bono, Roma üzerine yürüyüşü düzenliyen ünlü fa¬
şistlerden bîriydi. Canlı gözlerini bana dikmişti içeri
g i r d i ğ im anda.
Ferri hemen ayağa kalkmıştı.
— Naldi, Naldi, diyerek bana doğru geliyordu.
Bana şöyle bir baktıktan sonra:
•— Pis bir işe saplandın, dedi. Pis bir tuzağa düş¬
tün d o s t u m . . .
Anlayamıyordum, hiç bir şeyden haberim yoktu.
— Neler söylediyse o karı sana, anlat bakalım,
dedi.
General De Bono sözümü kesti.
— Ferri, olayı biz anlatalım önce ona, daha iyi
olur.
Ferri bunun üzerine:
— Salak puştlar! Salak herifler! diye bir küfür
savurdu.
Birkaç kişi bir araya gelmişlerdi. Thierschvvald
231
adında Polonyalı bir katili de aralarına almışlardı.
Genç faşistler örgütünden Dumînî ve Voipi de onlar¬
laydı. M a t t e o t t i ' n i n yolunu gözlemişlerdi. Sosyalist
m i l l e t v e k i l i tam Lungo Tevere Arnoldo da Brescia'dan
geçerken, çuiıanıvermişlerdi üstüne.
Ferri açıkladı :
— Bir ders vereceklerdi M a t t e o t t i ' y e . O kadar.
Ama rahat durmamış puşt! Boğuşmaya, çırpınmaya
başlamış arabanın içinde. İbne!
— Yani öldü mü Matteotti? diye sordum.
Meclise son g i t t i ğ im gün yanımdan g e ç m i ş t i . Mat¬
t e o t t i dudaklarında bir gülümsemeyle. Gözlerinden
belli oluyordu acı çektiği o gün.
Bu sorum üzerine Ferri kükredi.
— Ne sandın Naldi? Ne sandın sen? Puşta kal¬
kıp da çikolata, şeker mi vereceklerdi? Sonra da, aca¬
ba karaciğerinize dokunmaz mı, diye soracaklardı?
Gebermiş gitmiş ibne!
Sabaha karşı haber vermişlerdi olayı Ferri'ye.
Korkmuştu katiller. Merry Groves'un arabasının yan¬
larından g e ç t i ğ i n i , onun her şeyi gördüğünü anladık¬
ları zaman korkmuşlardı. Olaya bir de apartman
kapıcısı tanık olmuştu. Kulandıkları Lancia markalı
arabanın numarasını vermişti polise o kapıcı kadın.
55 121 69'du plaka numarası. Demek Merry yanılma¬
mıştı.
Ferri bağırıyordu.
— Duçe'nin hakkı var, baylar. Ahmak herifler,
insan hiç bir şey yapamazsa, hiç olmazsa, plaka nu¬
marasını kapatır. Hakkı var Duçe'nin. Hiç değilse,
arabanın plakasının üstüne sıçsalardı be!
De Bono da oturduğu yerde homurdanıyordu.
— Bilinçsiz pezevenkler ne olacak! O kukla gibi
M a t t e o t t i ' y i t u t u p , durup dururken, kahraman yaptılar!
Pezevenkler!
232
Biraz sonra her ikisi de sustu. Telefon çaldı
: sırada. Polis, arabayı, içindeki kanlı yastıkları bul¬
muştu. Arabanın sahibinin Filippelli adında biri oldu¬
ğunu öğrenmişlerdi. Sorguya çekmeye başlamışlardı
i l i p p e l l i ' y i . Üstelik adam Mussolini'nin arkadaşı ol¬
duğunu söylemişti polislere. Bir de Dumini'nin adını
.ermişti.
De Bono, kızgın :
— Pek çabuk ilerliyorlar, dedi. Eğer bu işte bi¬
zim kıçüstü oturduğumuzu ya da batacağımızı anlıyacak
olurlarsa, görürsünüz o zaman farelerin nasıl ka¬
çıştıklarını. Desenize başlıyor rezalet.
Ferri kocaman masasının üzerine hemen hemen
• atmıştı. Gözleri yerinden bile oynamıyordu. Hızlı hızlı
nefes alıyordu. Bir bana bir De Bonoya bakıyordu.
3irdenbire bir yumruk indirdi masanın üstüne.
— Söyleyecek başka bir şey bulamadınız anla¬
şılan De Bono, dedi. Ben de sizi gerçekten işini bilir
3İr polis müdürü zannederdim. Nasıl göz yumarsınız
polislerinizin bu işi didik didik etmelerine? Nasıl?
Yoksa aklınızı mı oynattınız De Bono? Çıldırdınız mı
yoksa?
— Bana ne bunlardan dostum. Siz, kiralık katil¬
lerinizi biraz daha yakından izleseydiniz! İşi böylesi
oir fiyaskoya sürükiemeseydiniz. Beceriksizliğinizden
doğuyor bu sonuç!
Bir köşeye çekilmiş, bakıyor, dinliyordum. O an¬
da sanki tam karşımda, burnumun dibinde duruyor¬
muş gibi, Nitti geldi gözlerimin önüne. Dudağı yarıl¬
mış, gözlerinin altı mosmor olmuştu. Çürümüştü yü¬
zünde bazı yerier. «Seni öldüremezler!» demiştim
ona. «Emin misiniz öldüremeyeceklerine?» diye sor¬
muştu. Ö l d ü r e b i l i r l e r d i oysa.
— Ne demekmiş yani «benîm kiralık katillerim?»
diye haykırdı Ferri Duçe'nin kiralık katilleri deseniz
233
•daha doğru olur De Bono, Mussolini'nin kiralık katil¬
l e r i . Hem sonra o Filippelli de benim arkadaşım fi¬
lan değil. Duçe'nin arkadaşı, biliyorsunuz. Anladınız
mı De Bono? Anladınız mı?
Tekrar telefon çaldı. Ferri elindeki ahizeyi kapa¬
t ı r k e n :
— Tamam, işte, dedi, tamam şimdi her şey! Matt
e o t t i ' n i n ailesi, sosyalistler, liberaller, tümü tümü
ayaklanmışlar bile. Tümü hesap soracak şimdi.
Pencereye yürüdü. Perdeyi araladı. Matteotti
için artık Roma diye bir şey y o k t u . Volpi ile Dumini
onun cesedini Roma'yı çevreleyen tepelerden birinde,
toprağa gömmüşlerdi bile. O tepenin ardından güneş
doğuyordu. Ferri pencereden dönüp masasının başı¬
na geldiği zaman yüzündeki anlam d e ğ i ş m i ş t i . Sakalını
sıvazlıyordu durmadan.
— Bana bak De Bono, dedi. Ne diye çekiniyoruz
Sen ne olursa olsun, polis müdürü kalmak istiyorsun
değil mi? Ben de bakan olarak kalmak kararındayım.
Tıpkı, Duçe'nin de Duçe olarak kalmak istemesi gibi.
Durum böyle olduğuna göre, aramızdan bir hain çıkar¬
tıp, adını sanını açıklıyacak değiliz ya, dostum. Öyle
değil mi? Onlar bize, olsa olsa, suç ortağı diyebilirler.
Hepsi o kadar!
Oturdu masasının başına.
— Varsın desinler. Önemli olan birbirimize da¬
yanmaktır şimdi. Anlaşıldı mı? Birbirimize güvenmek.
Bozguna kapılmamaktır önemli olan. Anlaşıldı mı De
Bono? Bırakalım şimdi, tümü de çıksınlar yuvaların¬
dan ortaya. Hiç belli etmeyelim. Hiç bir şey yapma¬
yalım şimdilik. Uyutalım o i t l e r i . En iyisi bu! Ayak¬
lanırlar birdenbire görürsünüz. Ellerinde ne kadar cep¬
hane varsa tümünü kulanmaya kalkışırlar. Ondan son¬
ra kalıverirler ortada dral dedenin düdüğü gibi. İşte
o zaman yapışırız yakalarına. Kuş gibi enseleriz itleri
;234
o zaman! Uyutalım tümünü ş i m d i . De Bono, siz gereki
î emirleri verin. Önce emrinizdeki polisler sussunlar
bakalım. Zaman kazanalım biraz. Göreceksiniz,
susmamız karşısında deliye döneceklerdir. Olmazsa
eğer, yatıştırıcı bir şeyler söylemekle yetiniriz şim¬
dilik. Sonra, sıra bize geldi mi, yakalarına yapışırız
tümünün...
Ferri hızlı hızlı ellerini ovuşturuyor, koltuğunun
arkasına sımsıkı dayanıyordu.
— De Bono, dedi. Kral kolay kolay bizi gözden
çıkarmaz. Hem sonra bizler tümümüz katil isek eğer,
kral neci oluyor? Krallığını sürdürmek için kendine
katilleri seçmiş bir adam demezler mi ona?
Peki ama onlar katil olduklarını söylediklerine
göre, ben nesi oluyordum acaba onların? Onlara hiz¬
met etmeyi kabullenmiş, o yolu seçmiş bir insan mı?
Ferri yine bir şeyler söylemeye başladı.
— Hem sonra, bir m i l l e t v e k i l i ortadan kayboldu
diye insan hiç iktidardan düşer mi? Eğer öyle olsay¬
dı, yeryüzünde kim kalırdı iktidarda?
Ayakta duruyor, hiç yerimden kıpırdamıyor, hiç
bir şey söylemiyordum.
— Bu işin içinde senin de payın var Naldi, dedi
Ferri. Önemli bir rolün var senin de. Almışsın yanına
o Amerikalı karıyı herkesin içinde dolaşıp duruyor¬
sun onunla. Neyse! Şimdi sakın bırakma onu elinden.
Bir hafta kadar, belki bir hafta da sürmez ya, bir yere
bırakma sakın o karıyı. Bir haftaya kadar herkes her
şeyi öğrenir ne öğrenecekse. Sonra önemi kalmaz ar¬
tık. Ne isterse, anlatsın sonra. Ama o zamana kadar
hiç ses çıkarmamalısın, anlaşıldı mı?
Bilmek. Bir şeyi bilmek. Bilince, demek her şey
değişiveriyordu. Arabamla yavaş yavaş Piazza Barberini'ye
doğru g i d i y o r d u m . İnsan kendini bu tür oyun¬
ların dışındaymış gibi sanıyordu. Ne demişti Alatri?
235
£en onların suç ortağısın demişti. İşte şimdi bana
:,?. bulaşmıştı kan izleri. Şimdi ben de Dumini'lerle
" = r r i ' i e r i e , De Bono ile Duçe ile aynı çizgide buluşmuş
sayılırdım artık. Ellerim bağlanmıştı onların kanlı
ellerine. Hani Bolonya istasyonunda b i r b i r l e r i n e bağlf
olarak hangar gibi bir yerden teker teker çıkartılanlar
trene bindirilenler gibi. Kötü şeydi bilmek. Bilmezlik¬
ten gelememek kötü şeydi. Merry'ye de kızıyordum.
Beni bulduğu, gelip bana anlattığı için. Oysa benim
kendi kuşkularımı, kendi sorunlarımı anlatabileceğim
kimsem yoktu. Kimselerim yoktu çevremde. Ne olur¬
sa, tümü içimde kalıyordu. Benî yıpratıyor, üzüyordu.
Benim içimi kemiriyordu tümü. Ben de bir eylemde
bulunmalıydım. Bir kadınım olmalıydı benim de kuş¬
kularımı anlatabileceğim. Keşke Merry nin üstüne çı¬
kıp, susuncaya kadar sevişseydim onunla. Bar¬
berini alanına gelmiştim bile. Çeşmenin çevresinde
döndüm. Tiber nehri boyunca ilerledim. Lungo Tevere'ye
saptım. Arnoldi da Brescia rıhtımını da geride
bırakınca köprüden geçtim. Lancia markalı otomobil
işte tam burada fırlamıştı Merry'nin arabasının yanına.
M a t t e o t t i çırpınıyordu arabanın içinde. Ayaklarıyla
arka camı parçalıyordu. Dumîni ile Voipi, sustalıyı
batınp çıkartıyorlardı adamın ötesine berisine. Belki
de o Thiersschvvald saplıyordu çakıyı. Kim bilir, belki
üçü de. Kan fışkınyordu adamın her yerinden. Ferri.
«Öldür! Öldür!» diye bağırıyordu ben süngümü kum.
torbalarına saplarken savaştan önce. Eğitimde. Savaş
ö ğ r e t m i ş t i bize öldürmeyi. Ben de öldürmüştüm. Sa¬
vaşta. Bir adam eksik ya da fazla olmuş, ne çıkarc
sanki? Ne vardı bunda bu denli gürültü edecek? Çcğu
kez, bombardımanlardan sonra, sîperlerdeki esk
yerlerimizi bulmaya çalışırken, orada burada, kopueller,
bacaklar görürdük. Sonra, yeni siperler kazarker
kazmalarımız, toprağın altında insan cesetlerine ras>
236
'ardı. Onlar herhalde daha önceki bombardımanlardan
kalmış, toprağa gömülmüş olmalıydılar. Milyonlarca
insan. Bir o kadar da ölü. Bugün de Matteotti demek.
Hiç bîr karar vermeden döndüm apartmana. Merry
karşımda duruyordu.
— Telefonu kesmişler. Biliyor muydunuz siz?
Ağır ağır i t t im onu önümden. Yumruklarını sık¬
mış sallıyordu gözlerimin önünde.
— Naldi, Amerikalıyım ben. Birleşik Amerika
vatandaşıyım, anlıyor musunuz? Demokrasi var be¬
nim ülkemde. Demokrasi var. Tam bir rezalet olacak
bu iş.
Yine i t t im onu karşımdan. Niye gelmişti buraya?
Niye gazeteci arkadaşlarından birine gitmemişti?
Bazı gazeteci arkadaşları, bizlerin, İtalyanların, bin
yıl sonra Roma uygarlığının yolunu yeniden açtığımı¬
zı yazıyorlardı. Onlara niçin sığmmamıştı acaba?
— Sinyor Naldi, diye bağırdı. Bırakınız beni. Bı¬
rakınız.
Bileklerini t u t t um sımsıkı. Sarstım kadını. Ben
de bağırmaya başladım.
— Mîss Groves, kapatın artık çenenizi. Kapatın
anlaşıldı mı?
Yatağın üstüne i t t im onu. Kapıyı k i l i t l e d i m . İçinde
kaldığı odanın, kapısını yumruklamaya başladı.
Güneş giriyordu içeriye. Klakson sesleri, kentin
çekilmez gürültüsü giriyordu. Hava çok sıcaktı.
•— Marco, açıklayın bana, anlatın diye yalvarıyordu
Merry. Marco, çıldırdınız mı siz? Ne oluyor? diye
bağırıp duruyordu.
Ben de yandaki odada dolaşıp duruyordum.
— Rezalet filan çıkartmam. Yemin ediyorum çı¬
kartmam. Ama, anlatın bana! Ne oluyoruz?
Mutfağa uzandım. Birkaç şişe şarap aldım. Biraz
yiyecek. Ellerim doluydu. Odanın kapısını zorlukla aç-
237
t im her şeyi yere koyarak. Merry beni görünce, gerile¬
di odada. Gözleri fai taşı gibi açılmış, bana bakıyordu.
Anlamıyordu ne olduğunu.
— Marco, rica ederim, ne olur anlatın, diyordu
hâlâ.
Tatlı, sakin bir sesle konuşuyordu. Kapattım ka¬
pıyı ayağımla. Elimdeki şeyleri, yere, yatağın yanma
koydum.
— Bakın, beni. iyi dinleyin Merry. Siz telefon
ettiniz bana? Öyle değil mi? Kendiniz geldiniz bura¬
ya. Ben sokaklara çıkıp aramadım sizi. Alıp yanıma
buraya ben g e t i r m e d i m . Öyle değil mi?
— Öyle Marco, öyle! Ne var yani bunda? Ben
her şeyi anlattım.
Kadehime şarap doldurdum. Hafifçe köpüren,
biraz kekre, nefis Magliano şarabıydı bu.
— İçelim şimdi, dedim. Şimdi içelim. Sonra an¬
latırım.
— Hiç bir şey anlamıyorum. Çıldırdın mı sen?
İ ç t i . Daha da i ç t i . Şarap güzeldi. Hava sıcaktı.
Durmadan içmeye başladı. İçtikçe insan daha da iç¬
mek istiyordu. Merry içtikçe i ç t i . Bir yandan da :
— Hiç bir şey anlamıyorum, deyip duruyordu.
Ateş basmaya başlamıştı Merry'yi. Hâlâ içiyordu.
— Deli misin Marco? Anlatsana, ne olur? Mes¬
lek hayatımın en ilginç makalesi olabilir bu olay. Ne
olur, anlat. Eskiden bana anlatırdın. Yardımcı olur¬
dun her zaman. Ne olur!
Burnundan nefes almaya başlamıştı hızlı hızlı.
Şarap ve ter kokuları içinde yatağın üstünde yuvarlan¬
maya başladık. Dakikalarca sürdü bu. Akşam oluyor¬
du. Sıcak büsbütün ağırlaşmıştı. Sonra, birdenbire
hareketsiz kaldı. Başı sağa sola sallanıyordu. Ağzı
açık horlamaya başladı. Ben oracıkta uyuyup kalmak¬
tan korktum. Ağzıma bir kaşık kahve attım, çiğnemeye
238
başladım. Buz gibi bir duş yaptım. Merry kusuyordusimdi.
Ben de kustum. Kapıyı dışardan k i l i t l e y ip çık¬
tım sonra sokağa. Akşam gazeteleri Matteotti'nin
kaybolduğu haberini v e r i y o r l a r d ı . Gazetelerin yazdı¬
ğına bakılırsa, Mussolini üzüntü duymuştu M a t t e o t t i ' -
nin kaybolması karşısında. Mussolini'nin aklı erme¬
mişti milletvekili M a t t e o t t i ' n i n nereye g i t t i ğ i n e , na¬
sıl kaybolduğuna, içimden yine kusmak geliyordu.
Zor t u t u y o r d um kendimi. Colonna meydanında bir kah¬
ve içtim. Gazinoya, yanında bir kadınla Manacorda
g i r d i . Görmezlikten geldi beni. Ben g i t t im ona doğru.
Baktım, ceketinin yakasındaki faşist rozetini çıkarmış¬
t ı . Gemiden kaçacak ilk sıçanlardan b i r i y d i .
— Anlat bakalım Manacorda. Ne var ne yok poli¬
tika alanında?
Cam sıkkın bir durumda gülümsemeye çalışı¬
yordu.
— Pis bir olay, Naldi, dedi. Duçe'nin bir ilişkisi
yok bu olayla. Olamaz da, doğal olarak. Ama, o çev¬
resindekiler yok mu! O çevresini saran herifler. On¬
ların her zaman dürüst davrandıklarını söylemek ko¬
lay değil.
Sesini yükseltti biraz.
— Naldi, başımızı biraz Krala doğru çevirmeliyiz.
Öyle öyle! Kral ne de oisa! Vatanın temeli demektir
Kral!
Yine kusmak geidi içimden. Bazı durumlarda ger¬
çek katilleri böylesi sırtlanlara t e r c i h ediyordum. Bı¬
raktım Manacorda hergelesini o kadının yanında. Tek¬
rar çıktım sokağa. Piazza Colonna'da küçük gruplar,
surda burada durmuş bir şey konuşuyorlardı. Ortalık¬
ta bir tane bile faşist yoktu. Geçenlere ikide birde,
«Mussolini! Mussolini!» diye tempo tutarak bağıran
milisler de yok olmuşlardı. Bir ölü bu denli önem ta¬
şıyabilir miydi? Bir ölü, faşizmin temelinden sarsıl-
239=
masına yol açabilir miydi? Kaldırımda tartışmakta
olan gruplardan birine biraz yaklaştım. Sırtında alpaka
giysi bulunan bir adam, eiindeki bastonu yere vurarak
şöyle diyordu :
— Kral, kral gerekli bu durumda. Eğer Matteotti
öldürüldü, bir siyasi cinayete kurban gittiyse, kral
açıklar onu kimlerin öldürdüğünü. Fakat, şimdilik iş¬
leri karıştırarak canilerin ekmeğine yağ sürmeyelim,
baylar.
İki jandarma yaklaştı o gruba. Dağıttılar onlan
kibarca. Hiç bir şey söylemeden.
Yine kusacak gibi oldum. «Kral bizi gözden çıkar¬
maz!» demişti Ferri. Haklıydı. Sosyalistler bir sabah
uyandıkları zaman kendilerini iplerle bağlanmış, tu¬
tuklanmış g ö r e b i l i r l e r d i bu gidişle. Hiç bir şey anlayamazlardro
zaman. Ama anlaşılmayacak bir şey yok¬
t u . Yenilmişlerdi. O kadar işte. Yenilmiş olacaklardı
tümden.
Mery Groves uyuyordu. Bu piyeste bana veriler
rolü oynuyordum. Ertesi sabah onu yanıma alıp Ostiya'ya
denize g i t t i m . Kimselerin bulunmadığı bir plaj¬
da koşup oynadık.
— Hâlâ açıklamadın bana, diyordu. Gazeteleri
de okuyamadım ki.
Roma'da istasyonun önündeki alanda birtakım
insanlar «Adalet ve Aydınlık! Adalet isteriz! Aydın¬
lanmak İsteriz!» diye bağırıyorlardı. Ordan geçerker
bir sürü gazete aldım. Merry ile b i r l i k t e apartmans
döndük. Merry durup dinlenmeden soru soruyordu
«Corriere della Serra» ve «La Stampa» nin başlıklarına
şöyle bir göz gezdirdim. Merry de görünce bu başlık¬
ları bir çığlık kopardı.
— Pis herif! Pis herifler! diye bağırarak üstüme
atılmak istedi.
:240
— Biliyordun bunu! B i l i y o r d u n ! Pis herifler, diye
bağırmaya başladı.
Ne çıkar gibisinden omuzlarımı s i l k t i m .
— Her şeyi yazacağım, açıklayacağım her şeyi.
Kasıtlı olarak beni alıkoydun değil mi? Kasıtlı olarak
özgürlüğümü kısıtladın! Her şeyi açıklayacağım, gö¬
receksin!
— Aklını başına a! Merry. Hiç bir şey açıklama¬
yacaksın. Anlaşıldı mı? Hiç bir şeyi!
Ayaklarının ucuna basıp boyunu uzatmaya çalı¬
şarak bir tokat attı suratıma.
— Pis herif! dedi yine.
— Hiç bir şeyi, Merry, hiç bir şeyi açıklama¬
yacaksın! O kadar işte. Hem anlatınm ben işin içyü¬
zünü. Ona göre çok güzel bir makale yazabilirsin.
Merry durmadan küfrediyor fakat kalkıp gidemi¬
yordu.
— Bak, Merry, dedim. Sokaklarda adalet diye
bağıran adamlara rağmen, görünüşe rağmen, faşizmin
bu işten başarı ile çıkacağını yazacaksın. Anladın mı?
Nedenine gelince, iktidar f a ş i s t l e r i n elinde de ondan.
İktidarı bir kez ele geçirenler kolay kolay bırakmaz¬
lar onu. Anlıyor musun. Sonra kral var, ordu var, milis
güçleri var. İktidar Merry, iktidar! Bunda anlaşılmaya¬
cak b i r ş e y y o k k i . . .
Kapıyı vurarak çekip g i t t i . Hiç bir şey yazamıyacağını
biliyordum kesinlikle. O da, tıpkı benim gibi,
bulaşmıştı bu işlerin içine. Rolünü sonuna kadar oy¬
namak zorundaydı. Ben artık başka yerlerde sürdür¬
meliydim bu oyunu. Uzaklarda. Roma'dan uzak yerler¬
de. Hem Roma'dan, hem Ferri'den ve hem de Magliano'dan
uzak yerlerde, öte yandan, olaylar Ferri'nin
önceden tahmin ettiği biçimde g e l i ş t i . Muhalefet par¬
t i l e r i n i n milletvekilleri parlak sözler söylediler. Kah¬
ramanlıktan, vatanseverlikten söz e t t i l e r . Her şey açskiktidar
çarkı 241/16
lansın, vatan adına, ulus adına, gerçekler açıklansnl
diye bağırıp çağırdılar. Kral en küçük bir açıklamE
bile yapmadı. Kralın susması Mussolini'nin işine ge¬
liyordu. 3 Ocak 1925 günü dışişleri bakanlığında Ferr
i ' n in yanındayken içeriye Mussolini g i r d i . Son derece
kızgındı. Başında artık hemen hiç saç kalmamış, çe¬
nesi daha da ağırlaşmış gibi görünüyordu. Ferri he¬
men kolunu kaldırıp selâmladı onu.
— Duçe! Duçe! diye afallayıp kekeledi.
Mussolini şöyle bir baktıktan sonra :
— Sen, dedi, nasıl çalışıyorsun burda? Faşistçe
mi bari?
— Evet, gerçek bir faşist gibi, dedi Ferri.
Duçe o gün öğleden sonra mecliste vereceğ;
söyleve hazırlanıyordu. Muhalefetin çabası daha şim¬
diden sonuç vermemeye mahkûm görünüyordu. Mussolini
çok kalmadı Ferri'nin bürosunda. Çıkarken :
— Bana bak Ferri, diye seslendi, taşaklarımı kür¬
sünün üstüne koyup öyle konuşacağım bugün. Gör¬
sünler hergeleler erkek adam nasıl konuşulmuş.
Duçe, yıldırım gibi, çekip g i t t i k t e n sonra Ferr
ellerini ovuşturarak yanıma geldi.
— Naldi, derin uykularından uyanacaklar o uyu¬
şuk m i l l e t v e k i l l e r i . Göreceksin, nasıl kendilerine ge¬
lecekler. İtalyanların binbir fikir arasında bocaladık¬
ları dönem bitti artık Naldi. Bitti kesinlikle. Tek şef
tek f i k i r bundan böyle!
Benim de Roma'da görevim bitmiş demekti. Ar¬
t ık daha fazla dayanamayacaktım. Her gün biraz dahe
sıkılıyor, biraz daha boğuluyordum. Çok içmeye baş¬
ladım. Her gece bir başka kadınla kalıyordum. Roma
sıkıntı veriyordu artık. Koskoca kent sanki daralmıştı
Hep aynı insanlarla, her gece başka kadınlarla yat¬
mama rağmen, sanki hep aynı kadınla düşüp kajkıyormuşum
gibi geliyordu. Bir bataklığa saplandığımı ss-
242
nıyordum gitgide. Ferri bu durumuma gülüyordu.
Onun neşeli havasından yararlanarak, bir gün, bir is¬
tekte bulundum.
Biraz aydınlığa, açık havaya, yeni ufuklara, yeni
çevrelere gereksinme duyduğumu anlattım. Afrika,
dedim. Matteotti sorununun yol açtiğı bunalım kapa¬
nırken ayrıldım Roma'dan.
Anlayış gösterdi Ferri. Hatta sevindi bile benim
Roma'dan uzaklaşmama.
— Haklısın, dedi. Haklısın. Hem sonra gemiyi
en fırtınalı anlarda bile t e r k e t m e d i n . Yalnız, niçin Af¬
rika? Ne yapacaksın orda? Ama, istiyorsun madem
ki, peki, Afrika'ya bir yere g ö n d e r i r im seni.
Ayrılmama açıktan açığa seviniyormuş gibi dav¬
randı. Kim bilir, 1917'den bu yana yanından ayrılma¬
mış olan benden, belki o da bıkmış usanmıştı.
— İstersen eğer, dedi, Trablusgarb'a ya da So¬
mali'ye g i d e b i l i r s i n . Basın işleriyle uğraşır, biraz is¬
tihbarat yaparsın bizler için.
Kalktı sonra. Omzumu t u t t u .
— Naldi, haklısın sen. Görüşlerin de tutarlı.
Haklısın.
Anlaşıldı, Gitmemi, burdan uzaklaşmamı isti¬
yordu.
Sonunda da :
— Yalnız, sakın sabırsızlık etme. Ben unutmam
seni Naldi. Hiç unutmayacağım. Aramızda öyle şeyler
öyle bağlar var k i . . .
İçtenlîkli olduğunu, buradan ayrılmamı gerçek¬
ten istediğini çabucak anladım. Somali'ye göndermeyi
kararlaştırdı beni. Somali işini düzenlerken öylesine
ayrıntılı çalıştı, öylesine her şeyi hesapladı ki, be¬
nimle bîr an önce i l i ş k i l e r i n i kesmek istediği belliydi.
Mussolini, bakanlarını hiç rahat bırakmadığı halde,
Ferri benim işlerimle uğraşmaya zaman buluyordu. Du-
243
çe de çok çalışıyordu o günlerde. İkide birde, kalaba¬
lık halk toplulukları karşısında ateşli nutuklar veriyor,
faşizmin başarısından, muhalifleri ezeceğinden söz
ediyor, bağırıp çağırıyor ve sonunda: «Böyle yap¬
mamı istiyor musunuz?» diye soruyordu halka. Bin
lerce insan, hep bir ağizdan «İstiyoruz! İstiyoruz1»
diye avaz avaz bağırıyorlardı. Ferri ve ötekiler Duçe'
yi kutluyorlar, selâmlıyorlardı. Tüm bu işlerin arasın¬
da benimle de uğraşacak zaman buluyordu Ferri. İki¬
de birde:
— Senin işini ayarlıyorum, diyordu.
O sırada bana birkaç gün izin verdi. Faşist roze¬
t i n i ceketinin yakasında taşımaktan gurur duyan buda¬
la ve kalleş Manacorda yürütecekti benim işlerimi
izinde olduğum sürece.
O da, ikide birde, sinsi bir davranışla :
— Haklısın Naldi Roma'dan uzaklaşmakta, diyor¬
du. Fırsat bulsam ben de...
Namussuzun en ilginç örneğiydi Manacorda. Bir
kaç gün Piazza Barberini'deki apartmanımda bekle¬
dim. Ülke, tüm İtalya, baştan aşağıya f a ş i s t l e ş t i r i l -
mekteydi o günlerde. Calvini ve bazı başka milletve¬
k i l l e r i Fransa'ya sığınmışlardı. Nitti'yi Venedik'e ça¬
ğırmışlar, uzun uzadıya sorguya çekmişlerdi. Üstelik,
onu her hafta Magliano'daki jandarma karakoluna uğ¬
rayıp, ordan kaçmadığını kanıtlamaya zorlamışlardı
Herhalde Valsecchini hergelesi benim Roma'dan, ikti¬
dar kuyruğundan uzaklaşmakta olduğumu sezmiş o -
malıydı. Nitti'ye şimdi ödetiyorlardı borcunu. Hır:
alıyorlardı herhalde. Bir sabah Somali'ye atanma err
im geldi. Zarfı getiren Ferri'nin şoförü Cario:
— Oralarda herhalde işleyecek toprak vardı -
sayın Naldi. Eğer varsa gerçekten, haber verin ban;
ben de g e l i r i m , dedi. İyi bir kadın bulup evlenebi!:-¬
sem eğer, g e l i r i m .
244
İtalya'dan ayrılmadan önce bir kez daha Magliano'ya
gitmeyi aklıma koydum. Zira, çabucak dönmiyecektim.
Belki yıllar boyu kalırdım Afrika'da.
Ferri olağan karşıladı bunu.
— Git, dedi. Git Magliano'ya. Hem birkaç gün
geciksen bile ne çıkar!
Demek ki yalnız bir iki gün gecikmeme göz yumacaktı.
İki valize doldurdum eşyalarımı. 1915 yılındaydı.
O iki valizi açmıştı annem. İçlerine çamaşırlar
koyuyor, hepsini özenle katlıyordu. Babam, odada bir
gidip bir geliyordu. Valizlere baktıkça, «Bunlara gerek
yok» diyordu. Annem hiç cevap vermiyor, valizleri
dolduruyordu. Sonra bîr gün geri gelmişti o valizler.
O valizlerdi işte şimdi karşımda duranlar. Hiç bir şey
götürmemeye karar verdim. Telefon çaldı. Tanıdım
sesinden.
— Gideceğini biliyorum diyordu Elsa. Eğer ister¬
sen, yarın Venedik'te Dandolo sarayında buluşalım.
Olur mu? Bekliyeceğim seni orada.
Hemen kapattı t e l e f o n u .
Doğduğum kenti, Venedik'in soluk gökyüzünü
bir kez daha gördüm. Her şey, eskiden bu yana, ol¬
duğu gibi duruyordu. Kanallarda yine sarı güneşin
ışınları yankılanıyordu. İlk kez burada, Dandolo sara¬
yında d i n l e m i ş t im Ferri'nin söylediklerini. O zaman
yemek masasının üstündeki örtü kan lekesi gibi, kır¬
mızı şarap lekeleriyle doluydu. Savaş yılları. Korkulu
düşler gördüğüm gece. Farelerin beni kemirdiği, so¬
ğuk, berbat gece. Ertesi sabah Carlo omuzlarımdan
silkerek uyandırmıştı. Bitmeyen yağmur sesleri. Su
çırpıntıları Venedik'te. Elsa Missini Dandolo otelinin
resepsiyon memuruna haber bırakmış, doğrudan doğ¬
ruya yukarıya, odasına çıkabileceğimi bildirmişti.
Vurdum oda kapısını. Mutlu sesi duyuldu içerden.
Beyazlar g i y m i ş t i . Dekolte. Saçlarını arkasına topla-
245
mıştı. Onunla yatmadan bu odadan ayrılamayacağımı,
onun da bunu istediğini anladım.
— O geceden sonra seni bırakabileceğimi mi san¬
dın? dedi.
Sonra elini ağzıma koydu.
— Ben senin ne yapmak istediğini biliyordum.
Yattık o kocaman yatakta. Seviştik. Gondolculann,
kürek çekenlerin sesleri duyuluyordu kanalların
üstünden. Annemi unuttum. Gemi Napoli'den kalka¬
caktı. Artık Magliano'ya gidecek vakit kalmamıştı.
Elsa :
— Birlikte geçirdiğimiz bu kadar yıldan sonra
veda gecemizi düzenlemeden duramazdım, dedi. Piş¬
manlık mı duyuyorsun yoksa?
Roma'ya otomobille dönecekti. Beni gondol is¬
kelesine kadar götürdü. Mutluydum. Sanki yaşantı¬
mın önemli bir bölümü burada sona eriyormuş gibi
geliyordu bana. Venedik'ten ayrılıyordum.
— Benim kentim burası, dedim. Saraylanyla,
pis suları, kanalları, mermerlerîyle, lağımlarıyla, be¬
nim kentim.
— Biliyor musun bir aya kadar Ferri ile evleni¬
yorum, dedi Elsa.
246
İKİNCİ BÖLÜM
M A U D
Boğucu, öldürücü sıcaklar zaman kavramını eriyordu.
KesinlikSe hatırlamıyorum aradan aylar mı,
oksa yular mı g e ç t i ğ i n i . Gerçekte, uzun yıllar geçmiş
j l m a l ı . Afrika'da, Somali'de, Eritre'de geçen yıllardı
;unlar. Barındığımız karakolu yerliler sararlardı dört
andan. Dilimizi şöyle böyle konuşan yerli bir aşiret
deri, onların ne istediklerini anlatırdı. Hep Margheüa
ardı yanımda o sıralarda. Paraları verdiniz mi bir kez
idamlar, göğüsleri çıplak, ayak bileklerinde bakır
bilezikler bulunan, taş gibi Arap kızlarını getirip bı-
-akıveririerdi yanınıza. Marghella gülmeye (başlardı
:;zları gömünce. Margheîia'nın gözleri hem bulanıktı
-em de pırı! pırıl. İslak g i b i . Her zaman g ü l e r d i .
Sonra, o karakolda değil, Addis - Abeba'daki kal¬
an büyükelçiliğinin okaliptüs ağaçlarıyla gölgelenen
bahçesinde olacak, artık içtenlikli arkadaşım olan
-rovi, bana İtalya'nın bir savaşa doğru ağır ağır ilersineye
başladığını, yeni bir savaşa hazırlandığımızı
anlatmıştı.
— Mussolini, Habeşistan'ı ele geçirmek istiyor,
nparatoru filan silip süpürecek. Aklına koymuş bunu.
Belki de Massaia'da, en azından çöl kadar gri
•enkli görünen, kıyılarından buhar dumanları yüksesn
denizin karşısındaydı. Assap'da olabilir. Bab-eî
vlandep'te de olabilir. Belki hiç oralarda değil de, Cibuti'de
söylemiştir. İtalya t e m s i l c i l i ğ i , Cibuti'de toz-
249
lu topraklı daracık bir sokakta mermer bir yapıdaydı.
Kısacası, nerede, ne zaman söylemişti kesinkes hatırlamak
zor. Önemi de yok bunun. Söylemişti söylemesine.
Günün birinde, oralarda olacak, Fransızca bir
dergiyi karıştırırken, Elsa ile Ferri'nin fotoğraflarına
rasladım. Roma'da Kraim verdiği bir resepsiyona ge¬
lirken çekilmişti resimleri. Elsa uzun bir tuvalet giy¬
m i ş t i . Beyaz olacağını tahmin e t m i ş t im o dekolte giy¬
s i n i n . Ferri, beline, törenlerde olduğu gibi, bir süs
kasaturası sallandırmış!!. Herhalde yıllarca, yıllarca
sonra olmalıydı. Zira, ikisi de değişmiş, ikisi de bi¬
raz çökmüş görünüyorlardı. Elsa, hayli şişmaniamıştı.
Ferri'nin yüzündeki kemikler biraz daha belirginleş¬
m i ş t i . Elsa, belliydi, fotoğrafçıya poz vermek için
duraklamıştı. Ferri ise, yürümeye devam etmişti her
halde. Nasıldı o poz Öyle? ElsaYım kocasına biraz
kızgınlıkla, hatta küçümsemeyle bakıyormuş gibi bir
havası vardı. Kim bilir?
Çıcak. Sıcak. Bembeyaz, göz kamaştırıcı, kör
edici bir sıcak. Oralarda, o sıcaklarda, Tana gölünün
yanında, mavi Nil'in doğduğu yerlerde, göçebelerle
konuşur dururdum. Verdikleri bilgileri derleyip topar¬
lardım. Para v e r i r d im onlara. Adam toplardım. Adam
kandırırdım. Para dağıtırdım. Duçe'nin, Ferri'nin hesa¬
bına buralarda savaşı hazırlarken, çoğu kez, kimin
adamı olduğumu, kimin nesi olduğumu unuturdum.
Oysa, kralların kralı Haile Selasiye'ye tuzak hazırla¬
mak olmalıydı görevim. Sırası geldiği zaman İtalya
adına' çarpışacak y e r l i l e r i bulmak. Avlamak onları.
Elde etmek. Oralarda bu görevle dolaşıp dururken,
arada sırada, eski arkadaşlar çıkıyordu karşıma. Pro¬
v i , Habeşistan'a gitmeye hazırlanıyordu bir ara. Onun¬
la poker oynuyorduk gürültü ile çalışan bir tavan van¬
t i l a t ö r ü n ü n altında. Benden sonra ayrılmıştı Roma'dar
Provi. Mussolini'yi, Ferri'yi görmüştü. Onlardan yen;
250
emirler almıştı. Roma benim için çok çok uzaklardaydı
artık. Belirgin olmayan ufukların ardında kalmıştı.
Arada sırada, bazan aydan aya, birkaç mektup, bir
ki gazete gelirdi Roma'dan. Bir de ş i f r e l i telgraflar.
_oş, tahta kokan bir odaya kapanıp çözerdik şifreli
-.sigrafları.
Buralarda aylar boyu hemen hemen hiç bir şey
• apmadım. Kavurucu sıcakların altında kendimi bırak-
:;m uyuşukluğa. Arada sırada, kıraç ovalarda, yüksek
dağların eteklerinde, denize bakan kayalıkların tepe¬
sinde, göçebe topluluklarıyla ilişki kurmaya çalışı¬
yordum. Ülkeleri birbirinden ayıran sınırlar burada
-aritada kalan birer çizgiden başka bir şey değildi.
Arada sırada da, bir çadırda, ceylan bakışlı Afrikalı
:ir genç kız uzanıveriyordu yanıma. Görevim, eğer
:una görev d e n i l e b i l i r s e , çeşitli kabilelere bağlı yerli
göçebeleri, Habeşistan etkisinden kurtarmak, onlarla
lalya'ya ve Roma'nm politikasına yatkın bir ortam
• aratmaktı.
Buralarda çalışırken, Nitti'nin ya da Alatri'nin
• üzlerini görmediğim için, yoluma babamın ya da
3iulia'nın hayalleri çıkmadığı için olacak, kendimi özgür
sanıyordum. Magliano'dan, oradaki pirinç tarlala-
-ından, bağlar ve bahçelerden uzak, d i l e d i ğ im gibi doaşıp
duruyordum. Venedik bölgesiyle, Magliano ile,
yakınlarımla, iş alanındaki arkadaşlarımla, patronla-
'itrıla i l i ş k i l e r i m i koparmayı kendim i s t e m i ş t i m . Addis-
Abeba'daki okaliptüs bahçelerinde geziyordum. Güner
günleri izliyordu. Davranışlarımdan ötürü kimse¬
nin bana hesap sorması olanağı olmadığı için mutluy¬
dum. Kaldı-ki bu çevre benim çevrem değildi. Bu
nedenle, bu çevreye karşı kendimi borçlu duymamak-
:aydım. Belki de savaş beni çok erken, çok genç yaşta
nsanların arasına attığı için, böyle bir döneme, ken¬
dimi dinlemeye, davranışlarımı incelemeye gereksin-
251
me duymam olağandı. Buraiarda g e ç i r d i ğ im süre bo¬
yunca g e n ç l i ğ i m i , biraz gecikmiş olarak, ilk kez yaşıyormuşum
gibi geliyordu. Sorumsuzluk çağıma dön¬
müş gibiydim.
Bir yıl süresince Cibuti'de kaldım. Cibuti her
yöne açılan bir geçit y e r i y d i . Daha sonra, e l ç i l i k mü¬
şaviri Provi geldi. Onunla Habeşistan'a g i t t i k . Tam c
sıralarda Kralların Kralı diye bilinen Habeşistan im¬
paratoru Roma'yı resmen ziyaret etmişti. Roma'de
onu Mussolini karşılamış ve Haile Seiasiye'ye büyü?
saygı gösterisinde bulunmuştu.
İmparatorun Roma'da karşılanmasından sonrs
buraya dönen Provi şunları söylemişti bana.
— Biliyor musun, Mussolini emir vermiş Ferri'-
ye. Habeşistan'ın Uluslar Cemiyetine alınmasını sağlaması
için. Bizler de, seninle ben, bu ülkenin îtalyar
b i r l i k l e r i tarafından işgal edilmesine elverişli ortarr
hazırlamakla görevliyiz. Politika diye buna denir işte
Tam faşist politikası dostum.
Benimsemesine tüm olarak benimsemiştik b.
tasarıyı. Provi ile Addis - Abeba'da kaldığımız süre
topraksız İtalyan köylülerinin bu ülkede ne başarı
t a r ım yapabileceklerini, ne mükemmel yollar açacak¬
larını, nasıl buğday y e t i ş t i r e c e k l e r i n i tasarlardık.
Haile Seiasiye bizi, Provi ile betti, sarayının gö -
geli bahçesinde kabul ederdi. Yapının girişindeki mer¬
divenlerin başında, kırmızı bir halının üstünde, insaf¬
lara alıştırılmış, imparatorluğun simgesi, kocamebir
aslan yatardı. Uşaklar, çıplak ayakla sağa sola kcş
u ş t u r u r l a r d ı . Saraydan çıktığımız zaman, buraların
mavi beyaz gökyüzünün altında kendimizi kaybomuş
zannederdik. Geceleri uyuyabilmek hemen hemeı
olanaksızdı. Provi ile yanyana oturur, durmadan kcnuşur,
durmadan sigara içerdik. Provi sık sık RomaV
gider gelir, bana başkentten en son haberleri, en ye-
252
ı i dedikodular! aktarırdı. Söylediğine göre, bakanlık-
:a Ferrî ve Manacorda ile onlara karşı olanlar arasın¬
da amansız bir çekişme, kıskançlık g ö s t e r i l e r i , türlü
ryak oyunları yoğun bir biçime g i r m i ş t i . Ben oralarda,
3oma'da olup b i t e n l e r i , çok uzaklarda olmama rağmen,
oir t i y a t ro piyesini izler gibi izliyordum. Faşist yöne-
:!min ileri gelenlerinden birinin oğlu olan, tombulca
oir gencin, adı Ciano olan gencin, birdenbire yükseli¬
şini ilgiyle izliyordum. Provi ondan söz ederken şöy-
. 8 diyordu.
— Ferrî elinden gelen çabayı harcadı, Ciano'yu
konsolos olarak Şanghay'a gönderdi. Fakat, yine de
kurtulamadı ondan. Ciano'nun arkası güçlü. Ne ya¬
sacağı beli olmaz. Bu nedenle Ferri, ne denli korksa
naklidir.
Çok geçmeden Ciano'nun, Duçe'nin kızı Elsa ile
evlendiği haberi geldi. Elsa, genç fakat çok s i n i r l i ,
ukalâ bir kızdı.
Provi şöyle diyordu.
— Ferri gitgide çekilmez, gitgide korkulur bir
3 da m oldu çıktı. Durmadan zayıflıyor. Prensesin de
adama rahat verdiği yok ya, neyse. Tuhaf bir çift
oldular kısacası.
Uzaklardaydım bu olup bitenlerden. Uçak kullan¬
mayı öğreniyordum o sıralarda. Yaylaların üzerinde
deneme uçuşları yapıyordum. Tana gölünün kıyılarına
doğru alçaldığını zaman, binlerce yaban kuşu havala¬
nıyordu gölün çevresindeki bataklıktan. Marghella daa
şimdiden İtalyan b i r l i k l e r i n i n bu bölgeye ulaştıkarını
hayal ediyor, NÜ nehrinin doğduğu yerlerde İtal¬
yan askerlerinin neler yapacaklarını hesaplıyordu.
Küçücük uçağı toz bulutlan arasında toprak piste indî-
"lyordum. Yere ayak basınca Marghella sırtıma iki
yumruk atıyor, kutluyordu beni.
— Bravo! Mükemmel başarıyorsun!
253
Sonra cebinden dörde katlanmış haritalar çıkar
tıyor,
— İngiltere'nin gırtlağını sıkacağız. Göreceksin
diyordu.
Buralarda büyük bir tatil geçiriyormuş gibiydim
Arada sırada Magliano'dan kötü bir haber geliyordu
Ancak, anlatılan olayın üzerinden o kadar zaman geç
miş oluyordu ki, bana ulaşıncaya kadar, doğrusu pel
aldırmıyordum. Bir şeyler yapamazdım aldırsam bile.
N i t t i ' y i tutuklamışlardı. Faşist aleyhtarı propagand
yapıyor diye. Adamı güneydeki bir adaya sürmüşler¬
d i . Orada gözaltında yaşamaya zorlamışlardı. Annen
ona her ay para ve yiyecek içecek gönderdiğini yaz
yordu. Nitti'nin karısı hâlâ ç i f t l i k t e , annemin yanmd
yaşıyordu. Nitti'nin yerine, ç i f t l i ğ i n işleriyle uğraş
ması için, yeni bir adam t u t m u ş l a r d ı . Annem yine d
N i t t i ' y i tercih ettiğini bildiriyor, fakat yeni adama d
yavaş yavaş alışacağını umduğunu yazıyordu. Benin
oralardan uzakta bulunmama artık hiç bir şey dem
yordu. Değinmiyordu bile bu konuya. Üstelik, her y
uzun süre izinli olduğum halde, bu izinlerimi İtalya
da geçirmek istemeyişimi bile pek kınamıyordu. Hi
n i y e t im yoktu ülkeme gitmeye. Dünyayı dolaşmak
öğrenmek istiyordum. Yeni çevrelerin bana bir şeyle
getireceğine, bir şeyler vereceğine inanıyordum. Ka
hire'nin karmaşık sokaklarında gezip duruyor, o ilgini
kentin otellerinde kalıyordum. İki viski içimi arasınrj
kendilerini çabucak t e s l im eden kadınlardan hoşlan
yordum. Oralarda b i l m e d i ğ im kentlerin, bilmediğin
o t e l l e r i n d e ılık duşlar altında seviştiğimiz oluyoröı
kadınlarla. Daha sonra, Beyrut'u, Kudüs'ü gezdim, gö
düm. Bir ilkbahar sabahı Cibuti'den «Colonel - Ferre
adlı bir Fransız yolcu gemisine bindim. Krzıldeniz'dı
görülmemiş bir fırtına vardı. Gemi demir alıp, düdü
çaldıktan sonra h a r e k e t ' e t t i . Hint denizine açıldığımı
zaman
dar on
Provi \
için Rı
iie gör
ile gön
Başkaiı
Bırakm
rar ver
İngiliz
um. D
kakları
gitmek
gemini
nemli,
yalnız
yordun
çaktı, J
yor, va
telerde
;anlanı
iurmu;
bir şap
sileri t
dan m
Nasıl ı
Tu
oıre, h
rdı o
;orev
;ak şe

254
zaman fırtına d i n m i ş t i . Bombay'da inmek, bir ay ka¬
dar oralarda dolaştıktan sonra dönmek istiyordum.
Provi pek onaylamıyordu bu gezilerimi. Mesleğim
için Roma'ya gitmemin, orada Ferri ile, Manacorda
iie görüşmemin iyi olacağı kanısındaydı. Hatta, Duçe
ile görüşmemi de öne sürüyordu. Ne demekti meslek?
Başkaları nasıl olsa benim adıma karar veriyorlardı.
Bırakmıştım nasıl olsa başkalarına benim adıma ka¬
rar vermek özgürlüğünü. Bombay'ı gezdim. Bu kentte
İngiliz sokakları diye adlandırılan sokaklarda dolaş¬
tım. Daha sonra yoksulluk, pislik içindeki öteki so¬
kakları gördüm. Dönüşte, bu kez, Avrupa'ya doğru
gitmekte olan bir başka Fransız gemisine bindim. Bu
geminin tüm salonlarında vantilatörler vardı. Fakat,
nemli, sıcak hava hiç dağılmıyordu. Yolcular arasında
yalnız seyahat eden kadınlar olup olmadığını kolluyordum.
Zamanı öldürmenin yolunu bulmam iyi ola¬
caktı. Aksi halde insan kendini gemide tutuklu sanı¬
yor, vakit geçmiyordu bir t ü r l ü . Bir sabah, üst güver¬
telerden birinde dolaşırken, birdenbire, tüm geçmiş
canlanıverdi karşımda. Pierre de Beuil tam önümde
durmuş bana bakıyordu. Sivil g i y i n m i ş t i . Geniş kenarlı
bir şapka vardı başında, elinde ince bir baston. Giy¬
sileri beyazdı. Beni görünce çok sevinmişti.
— Gözlerime inanamıyorum, demişti. Bombay'¬
dan mı bindiniz? Hayret, görmeliydim sizi binerken.
Nasıl oldu da atladım?
Tuttu sonra tüm yaşantısını anlatıverdi. Birden¬
bire, hiç beklemediği bir sırada Çin Hindi'ne atamış¬
lardı onu. Tonkin'deki bir karargâhta yarbay olarak
görev yapıyordu.
•— Roma'da ataşe m i l i t e r l i k yaptıktan sonra ola¬
cak şey miydi böyle bir atama? diye soruyordu.
Durmadı sonra. Konuşmasını sürdürdü.
— Sizin durumunuz başka. Roma'dan ayrılışınızın
255
•nedenleri bambaşka. Anlıyorum sizi. Kızkardeşim Elsa'nın
üstün yetenekleri, erdemleri vardır ama, bune
karşılık, karakterinin hiç çekilmez yönleri de yok denemez.
Haklıydınız Roma'dan uzaklaşmakta. Ama
ben... benimkisi öyle değil k i . . .
Söylediğine bakılırsa, birtakım entrikaların kurbanı
olmuş, onu faşist eğilimli olmakla suçlamışlardı
— Naldi, dostum, dedi, bu numaralan bilirsiniz
Yarbaylığa y ü k s e l t i l d i m , hemen ardından Çin Hindi'ne
atandım. Doğa! olarak orda kimseyi «rahatsızetmiyordum.
Ama altında kalır mıyım ben bununr
Kalmam kalmasına. Ben de t u t t um emekliliğimi istedim.
Dönüyorum şimdi. Göreceksiniz, dostum Naldi
göreceksiniz. Yakında adımdan çok söz edilecek. Ge¬
receksiniz.
Yalnız seyahat eden kadınları kollamaya, güvertede
oturup gemiyle yarış eden köpek balıklarını zlemeye
hiç olanak kalmadı o andan sonra. De Beui!
Cibuti'ye gelinceye dek yakamı bırakmadı bir an bile
Cibuti'de benimle b i r l i k t e indi. Marghella bekliyordu
beni limanda, Marghella artık Addis-Abeba İtalya"
ataşe mil iteri olmuştu.
De Beuil, ikimize birden,
— Çok şanslısınız, diyordu. Hiç değilse gerçek¬
ten savunulan, savunduğunuz bir vatanınız var. Di.
şünün bir kez. Ben böyle bir şeyden bile yoksunur
Fransa, tıpkı balık ölüsü gibi. başından kokuşma;:
başladı artık.
A İlahtan gemi çok kalmıyordu Cibuti'de. Birks:
saat sonra demir alacaktı. De Beulî'e rasiamam i:
huzurumu bozmuştu. Oysa, ben kendimi tüm olerak
sıyırmıştsm geçmişteki olaylardan, eski ilişkilr
rimden. Marghella, yakında resmî bir İtalyan heyetnin
buraya geleceğini haber v e r d i . Dışişleri bakanğında
genel müdürlüğe yükseltilen Manaeorda'nır
256
Abruzzes'ier dükünün ve gazetecilerin heyette yer
alacaklarını ekledi.
— Buralarda zemini hazırlamak, yerli yönetici¬
leri uyutmak afyonlamak istiyorlar, dedi. Buranın yer¬
l i y ö n e t i c i l e r i n i birer vahşi sanıyorlar. Davranışları
köpeğe bir şeker verip, hayvanın pençesinde t u t t u ğ u
kemiği almaya benziyor.
Aradan birkaç hafta geçince, uçakla geldi İtalyan
resmî heyeti. Heyete başkanlık eden Abruzzes'ier
dükü kendi havasındaydı. Manacorda her zamanki gi¬
bi yaltaklanıyordu. Yanlarındaki gazeteciler arasında
Merry Groves de vardı. Manacorda, uçağın indiği top¬
rak pistin önünde kollarını açtı.
— Naldı, Naldi diye bağırmaya başladı bana doğ¬
ru ilerliyerek. Niçin hiç Roma'ya uğramıyorsun? Biz
sana, senin çapına uygun düşen bir görev vermek is¬
tiyoruz ama, sen tutmuş, kendini buralara sürgün
etmişsin. İyi geziyorsun öte yandan. Hindistan, Kudüs,
Beyrut! Bravo doğrusu sana.
Geçmiş yine gelmiş karşımda dikilmiş duruyor¬
du. Hele Merry Groves'un gelmiş olması daha belir¬
gin bir biçimde canlandırıyordu kaçmak istediğim
geçmişimi.
Merry hemen atiidı,
— Yıllar geçti Naldi! Yıllar geçti aradan. O pis
komediyi oynadığın tarihten bu yana kaç yıl oldu?
Hemen kolunu belime dolamıştı.
— Anlat bakalım. Hadi anlat buralardaki yaşa¬
mını. Saldırı hazırlıyorsunuz, öyle değil mi? Herkes
bundan söz ediyor. Mussolini İtalya'nın bir impara¬
torluğa sahip olmasını istiyor. Öyle değil mi?
Demek kaçacak yer yoktu artık. Sığınacak köşe
bucak y o k t u . Belki ölüm, ölüm hepsinden iyi bir sığı¬
nak olurdu. Kaldı ki, ölüleri çabucak kahraman yapı¬
yorlardı. Ben tüm bunlardan, oluşan şeylerden kaçiktidar
çarkı 257/17
mak, kurtulmak için g e l m i ş t im buralara. Ama bu yön¬
de harcadığım çabalara rağmen, demek ki, yine ta¬
rihin oluşumunun içinde yaşamaktan kurtulamaya¬
caktım.
— Sen nasılsın? diye sordum Merry'ye.
— Roma'dayım hâlâ. Ferrilerin düzenlediği re¬
sepsiyonları bir görmelisin. Müthiş bir çift oldular
i k i s i . Birer yırtıcı kuş kesildiler son zamanlarda.
Hem sonra Galeazzo Ciano'nun önemi gittikçe
artıyor, adamın ünü yaygıniaşıyordu. Duçe destekli¬
yordu Ciano'yıı. Damadını.
— Elsa ile Ferri korkudan t i t r i y o r l a r onun karşı¬
sında, dedi Merry. Üstelik, Duçe de bıktı artık onlar¬
dan. Roma'da herkes Ferrilerin durumundan söz edi¬
yor. Ama, ne olursa olsun, direniyorlar şimdilik.
O sırada Manacorda geldi, aramıza g i r d i . Merryyi
bıraktım yalnız başına. Elçiliğe g i t t i k . Manacor¬
da orada da yanımdan ayrılmadı.
— Margheila'nın söylediğine göre. Mısır ve K:-
zıldeniz'deki askerî durumla ilgili raporların örnek
olacak değerdeymiş, dedi.
Ceketini çıkartıyordu.
— Nasıl dayanıyorsun buralara Naldi. Ne kad£-
oidu sen geleli? Çok oldu, değil mi? Hemen hemer
beş yıl.
Bahçeye çıktık. Manacorda ile okaliptüslerin etında
dolaşmaya başladık.
— Dışişlerinde büyük değişiklikler olacağını bi¬
liyorsun herhalde. Geçen gün Ciano bana senden s::
ediyordu.
Sustu biraz. Sonra yine başladı konuşmaya.
— - Ciano, senin için, Ferri'nin kurbanı oldu cJ
yor. Biliyorsundur Elsa Missini ile evlenmesini. Dura
de hoşlanmadı o evlilikten. Kadın, ne olursa o l s ı r ,
İtalyan değil bir kez. Fransız kadını, ne olacak! Erkeı
258
kardeşini tanırsın değil mi? Faşist olduğunu ilân edi¬
yor her yerde. Ediyor ama, adam asker. Subay. Kim
bilir belki de...
Manacorda güvenilir adam değildi ama pek bo¬
şuna da konuşmazdı. Söylediği bu sözler Ferri'nin ar¬
dından mersiye okumak gibi bir anlam taşıyordu kuş¬
kusuz. Yine bu sözlerine bakılırsa, iyi koku aldığı
için, Ferri'ye yüz çevirmiş, Ciano'ya kur yapmaya baş¬
lamış olmalıydı.
İtalyan resmî heyeti Onuruna düzenlenen resep¬
siyonlar b i r b i r i n i izledi. Bu arada yerli askerlerin ge¬
çit resmini izledik. Tören sona erince, heyet başkanı,
İtalya kralıyla Mussolini'nin Haile Selasiye'ye arma¬
ğan ettiği bir tankı Habeşistan silahlı kuvvetlerine
t e s l im ettiler.
Yanımda duran Provi,
— Allahtan yalnız bîr tane armağan etmişler, de¬
di.
Akşam üstü Merry ile oturup konşutuk. Elçiliğin
bahçesi tenhalaşmaya başlamıştı.
Merry hâlâ aynı soruları soruyor,
— Buralarda ne yapıyorsun, nasıl yaşıyorsun?
diyordu.
— Sessizliğe, rahata gereksinme duyuyordum.
Merry başını sallıyordu.
— İnsan eğer dilerse, sessizliği, rahatı her yer¬
de bulabilir. Hem sonra sen sessizlik içinde yaşıyacak
yaradılışta değilsin, diyordu. Kendini öylesine at¬
tın ki sessizliğe... Marco Naldi, sen aşırı bir insansın.
Aşırılıktan hoşlanıyorsun. Ama garipsin. Tutkuların
yok. Roma'da inceledim seni. Şu Matteotti olayı sıra¬
sında. O zaman da aşırı uçtaydın. Olayın tam ortasın¬
da. Sonra t u t t u n kendini bir başka aşırılığa atıverdin.
Biliyor musun, korkmuştum senden o Matteotti ola¬
yı sırasında. Ama, ne olursa olsun, bağışladım seni.
259
Bana birkaç güze! haber i l e t t i n . Unutmam yaptıkiarını.
Susuyordu arada sırada. Akşam üstü çıkan hafif
rüzgâr bahçedeki yüksek ağaçların üst yapraklarını
sallamaya başlamıştı. Tam karşımdaydı. Bir hareket
yapsam, elimi Merry'nin eline doğru uzatsam, yine
eski günlerimize döneceğimizi biliyordum. Tıpkı Lond¬
ra'da olduğu gibi olacaktı. Ya da Roma'da olduğu gibi.
Ama arzuiamıyordum Merry'yi o sırada. Konuşmak
i s t i y o r d u m . Daha doğrusu benim hakkımda konuşu¬
lanları dinlemek istiyordum.
— Roma'da mı kalacaksın? -
— Bu yıl belki Berlin'e gönderirler beni, dedi.
Roma buzdağı, gibi bir yer oldu. Ne haber sızıyor, ne
de yazacak bir şey kaldı. Bir falso yaptın mı, hoşla¬
rına gitmeyen bir haber verdin mi, tutup atıveriyorlar
insanı İtalya sınırlarından dışarıya. Berlin çok il¬
ginç bir kent oldu. Faşizm orada da başarıya ulaşacak
gibi görünüyor.
Maestricht, yüzbaşı Georing, Venedik, insan di¬
lediği kadar hiç bir şeye katkıda bulunmadığını san¬
sın, dilediği kadar zincirin yalnız bir küçücük halkası
olduğuna inansın, demek ki, yine de tüm bir çarkı
harekete geçirmekte etkili oluyormuş.
— Sen değişmişsin Marco Naldi, dedi Merry
Groves. Ciddi, asık suratlı bir adam olmuşsun. Çok
az konuşuyorsun üstelik.
— Yaşlandım artık. İhtiyarlıyorum.
Kökümden kopmuştum bir kez. Karşımda şimdi
yeni bir dünya, benim için yeni çevreler vardı. Bun¬
ları görmüş, hayli sarsılmıştım. Bombay sokakların¬
da yerlerde yatıyordu ölüler. Top tüfek kullanılmayan
başka bir tür savaşın ölüleriydi onlar. Ya buralardak
o göçebeler. Toprak rengi o insanlar. Hani benim
Marghella ile b i r l i k t e , satın almaya, avlamaya, tavia-
260
maya çalıştığım o simsiyah insanlar. Savaşa hazır¬
lamakla görevli olduğumuz y e r l i l e r . Nasıl hatırlayabi¬
l i r d im bu kadar çehreyi, bu kadar insanı. Bir an, yal¬
nız bir an tüm bu insanlar üzerinde bir etki yapmaya
uğraşmamış mıydım? Bombay'da dolaşırken, Malabar
Hil! adi verilen semtte, birdenbire nasıl çıldıracak gi¬
bi olmuştum. Nasıl bir avuç para atmak i s t e m i ş t im o
yoksul insanların üstüne. Nasıl f ı r l a t m ı ş t ım sonra ger¬
çekten, nasıl fırlatmıştım, avuç dolu bozuk parayı o
pis çocukların üstüne. Nasıl yuvarlanmışlardı yerler¬
de, çamurların, hayvan p i s l i k l e r i n in üstünde, birkaç
kuruş elde edebilmek için. Yanlarındaki iki sıska kö¬
pek, nasıl o Hintli çocuklarla yanyana, neredeyse güreşmiştî.
Ya o şişman, kirli mavi üniformalı polis?
Ucunda sivri demir bulunan sopasıyla nasıl dağıtma¬
ya, dövmeye çalışmıştı çocukları. İndirirken sopayı
zavallıların sırtına, nasıl yanıma gelmiş, düzmece bir
gururla bana dönerek,
— Sir, demişti, insan değil bunlar vahşi, tümü
vahşi!
Ne y a p a b i l i r d i m . Hiç. Hiç bir şeye karışmamak
en iyisiydi belki yapabileceğim şeylerin. Hiç bir şey
yapmamanın da bir anlamı yoktu. Bir eylemde bulun¬
malıydım. Safça da olsa bir eylemde bulunmalıydım.
Ama niçin bulunacaktım eylemde? Belki de bakmak¬
la y e t i n m e l i y d im olup bitenlere. Kim bilir!
— İhtiyarladım Merry. Yaşlandım.
— Korkutuyorsun beni. Anlaşıldı, Afrika sana
yaramamış. Karamsar, kötümser bir adam olmuşsun.
Sakın bana bir daha ihtiyarlıktan söz etme Naldi.
— Dur bakalım Merry, dur. Sen daha gencecik
bir kızsın.
M e r r y ' y i , gazetecilere ayrılan binaya kadar gö¬
türdüm. İmparatorun konuk gazetecilere ayırdığı bu
yapının ikinci katındaki balkondan, karşıdaki yamaç-
261
iarın üstünde uzanmış yatan, göçebe kabilelerin sa¬
vaşçı erleri görünüyordu. Bembeyaz pelerinlerinin
içinde, kara toprakta yatan ölüler gibi duruyorlardı
uzaktan. Bu kabilelerin savaşçılarından çoğunu elde
e t m i ş t i k . Para ile. Armağanlarla. Sununla bununla.
Merry ayrıldığımı görünce.
— Gitme, dedi. Yanımda kalabilirsin.
Yanına uzandım. Merry hemen uyuyakaldı. Ba¬
şını koluma dayamıştı. Korkuyordu. Korkusundan ötü¬
rü, yalnızlık korkusundan, yanında mutlaka biri bu¬
lunsun istiyordu. Bir insana, bir erkek bedenine yas¬
lanmak istiyordu. Eğer onunla içtenlikii bir arkadaş
olmasaydım kim bilir kimi yanına alır g e t i r i r d i oda¬
sına. Provi'yi belki. Belki de Manacorda'yı. Ya da,
uçaktan indiği zaman, beni daha görmeden önce, ara¬
larında durup gülüşerek konuştuğu gazetecilerden bi¬
r i n i . Kim olursa olsun, hangisi olursa olsun, yanında
bir insan bulunsun diye, herhalde birini alırdı yatak
odasına. Yatakta onu uyandırmamak için hiç kıpırda¬
madım. Gecenin seslerini dinledim. Hafif yaprak hı¬
ş ı r t ı l a r ı . Dışarda, böceklerin t ı k ı r t ı l a r ı . Uzaklardan bü¬
yükçe olması gereken bir kuşun dişlerini takırdatma¬
sı. Vahşi bir hayvan tarafından dişlenmekte olan bir
kuş olacak. Gecenin sesleri. Korku. Binlerce yıllık
korku. Merry'ye benziyordum ben. Benimde korktu¬
ğum, kaçtığım şeyler vardı. Anılar. Yığınlarla anılar.
Gecenin karanlığı. Hastahanenin koridorları. Uzanan
bir el. Kurtarın beni, yetişin diye bağıran GiuÜa'nm
boğuk sesi. Gri renkli çuvallar. Birinin boyu ötekiler¬
den kısa bir çuval. İçinde babamın cesedi. Evet ben
de Merry'ye benziyor olmalıydım. Gecenin kesinliği.
Tüm geçmiş. Yarın atılacak yeni adımlar. Nereye doğ¬
ru? Güven verici oluyordu insanın yanında bir kadın
bulunması. Güven v e r i c i . Tatlı.
O zaman uyuyabiliyordu insan. Rahat. Derin. Fa-
262
<at, ertesi sabah yine eylemler, yapılması gerekli iş¬
er, söylenmesi kaçınılmaz sözler. Çarkın d i ş l i l e r i,
unutmak tümünü. Tümünü unutmak hepten.
Bazı geceler, kadın bulmaktan umudu kesince,
oahçeye çıkar, yürümeye başlardım. Yolun kenarın¬
daki ağaçlıklardan öteye ka/anlık daha bir koyulaşır,
tehlikeli bölge başlardı. Yürümek, öyle anlarda bir
eylemdi. Yorgunluk yavaş yavaş sarardı bedenimi.
Dönerdim nefes nefese aynı yollardan. Yanımdan, ye-
'8 sürtünerek, bir hayvan kaçardı karanlıkta. Köpekler
başlarlardı havlamaya. Gider yatağa atardım kendimi
soyunmadan. Uyku ile uyanıklığın sınırı arasında bo¬
ralar dururdum. Dua etmeye çalışırdım. Magliano'da
annemin öğrettiği bir iki duadan b i r i n i . Sonra annem
eğilirdi yatağımın üstüne. Sabah olurdu daha sonra.
Eski sözcükleri tekrarlamaya koyulurdum. Sesim an¬
nemin sesine benzemeye başlardı o zaman. Annemin
soluğunu duyardım ensemde. İlık.
Çocukluk anıları. Sonra yatağımdaki kadınlar.
Vlerry Groves'un buradan ayrılışını izleyen aylar sü-
-esince hep çocukluk anılarımla uğraştım durdum.
Çok sayıda, değişik kadınlarla yattım. Kemen her ge¬
ce. Huzursuzdum. Heyettekiler, iki motorlu uçağa
doluştukları zaman, pervaneler dönmeye başlayıp,
pistin üstü kırmızı toz bulutlarıyla kaplandığı sırada,
Vlanacorda bana göz kırparak:
— Yakında görüşeceğiz Nai'di, unutmuyoruz seni,
demişti.
O andan başlamak üzere elle tutulur bir sabırsız¬
lık yer etmişti içimde. Gittikçe büyüyen bir sabırsız¬
lık. Yine bir değişiklik dönemi başlıyacaksa eğer, he¬
men başlasaydı artık. Provi, Roma'ya çağrılmıştı.
Marghella, yanında iki rehberle, çok yüksekteki ova¬
lara avlanmaya g i t m i ş t i . Gerçekte, avlanmak değildi
amacı. Tamamlaması gereken haritalar vardı. Bazı ka-
263
h i l e l e r le ilişki kurması gerekiyordu. Yalnızdım bura¬
larda. Hava g i t t i k ç e ağirlaşıyordu. Güneydeki volkanik
t e p e l e r i n üstünde koyu siyah bulutlar belirmeye baş¬
lamıştı. Yağmur mevsiminin habercisi. Bir an önce
başlasaydı yağmurlar. Hiç kimse ile konuşmak olana¬
ğını bulamadığım bu ilkel kenti baştan aşağı yıkama¬
lı, serinletmeliydi yağmurlar. Gök yarılmalıydı bir an
önce. Gök gürlemeye başlamalıydı. Şimşekler, yıldı¬
rımlarla. Provi'nin. Marghella mn dönüşlerini bekliyor¬
dum. Onların dönmesini beklerken buradaki Alman
konsolosluğunda görevli bir müşavirin karısını sürekli
olarak kollamaya, izlemeye başlamıştım. Bekleyişin
verdiği sıkıntıyı, kasveti unutmak için izliyordum Al¬
man kadınını. Kaçıyordu benden. Tuhaf bir kadındı. İn¬
sanı kışkırtıyor sonra kaçıyordu, sıvışıyordu her ola¬
naktan yararlanarak. Sonunda, bir gece, yerle gök bir¬
leştiler. Bembeyaz çakan şimşeklerin arasından boşan¬
dı yağmur. Ağaçlar yerlere kadar y a t t ı . Tüm ufuk su¬
larla kaplanmıştı sabaha kadar. Bir başka yağmurda
kendimi erkeklerin arasında, savaşta, cephede bul¬
muştum yıllar önce. Venedik kesiminde.
Provi döndü Roma'dan. Cibuti'den buraya kadar
gelen, ama, bu yağmur mevsiminde çok ağır ilerleyen
t r e n l e döndü. Durmadan konuşuyor, Roma'yı anlatıyor,
Mussolini'yi öldürmeye yeltendikleri iddia edilen
anarşistlere karşı açılmış davadan söz ediyordu. Bu
arada, Güneydeki adalara sürülen ve suçlu, olduklar»
bilinen bazı kişilerin faşizmin kuruluşunun onuncu
yıldönümü onuruna bağışlandıklarını bildiriyordu-. Nitt
de Magiiano'ya dönmüş olmalıydı. Belki Aiatri de öz¬
gürlüğüne kavuşmuştu. Ferri'nin durumunun da sal¬
lantıda olduğunu söylüyordu Provi.
— İşler Ciano'nun elinde, diyordu. Görsen, öyle¬
sine gururlu bir yönetici ki, şaşarsın!
264
Duçe'yi, özel villası Torlonia'nın bahçesinde gör-
Tıüştü. Cîano ile görüşmek için g i t m i ş t i oraya.
Konuşuyordu hâlâ Provi.
— Sezar'a benziyor Ciano. Ama şişman, çok şişman
bir Sezar. Şişman ya da zayıf, ama Sezar kesinikle
işte. Saçlarını traş e t t i r m i ş sıfır numarayla. Az
•cnuşuyor. Anlamsız havalar veriyor kendine. Tuttu
:ana y o ğ u r t t a n , yoğurdun sağlığa ne denli yararlı ol¬
duğundan, tropikai ülkelerdeki hastalıklara iyi geldi¬
ğinden, hayatı uzattığından söz e t t i .
Gülüyordu Provi. Bu sırada Marghella geldi yanı¬
mıza.
— Zavallı burjuvalar diyordu Marghella. Zavallı,
çürümüş burjuvalar. Adamın hem yumruğu var hem
de taşaklı herif.
— Bir şefte bulunması gerekli nitelikler mi bun¬
lar?
— Bazan, biraz da kafası olması yararlı olur, de¬
di Provi. Hoş, yaptığı işlere çılgınlık denemez ama
oeflr de olmaz hani. Habeşistan'ı muz soyar gibi soy¬
mak, yutmak... bilmem.
Demek yakında savaş başlıyacaktı. Tam o sırada
imparatorluk muhafız alayına bağlı askerler geçiy&rardı
önümüzden. Çıplak ayaklarını çamurlara vura
/ura.
— Operet askeri bunlar, diyordu Provi.
Savaş. Savaşın ağlan örülüyordu. Ben de sava¬
sın ağlarından b i r i y d i m . Arada sırada, tıpkı fırtınanın
çıkmasını, yağmurların boşanmasını dilediğim gibi,
savaşın patlak vermesini istiyordum. Hiç değilse in¬
san bağlı olduğu çizgide yer alır, çarpışır, düvüşürdü.
Ölürdü sonra da. Provi de kışkırtıyordu sabırsızlığımı.
— Ferri'nin alçalması senin yükselmen demek¬
tir, diyordu. Ciano senden söz e t t i . Ferri'nin kıskanç-
265
lığının kurbanı oiarak bakıyor sana, haberin olsun. lutlar
Uzaklara sürülen bir faşist kahramanısın sen onun çıkac
gözünde. Hem sonra içinde bulunduğumuz günler se- dan l
ni yine aktüalitenin birinci sırasına çıkardı. Unutma dan t
bunu. Almanların bizimle ilk i l i ş k i l e r i n i gerçekleşti- Mera
ren adam diyorlar senin için. madıc
Maestricht, yüzbaşı Goering, Venedik. Bir insan dırdıc
yaşamında bir an geliyor, her şey b i r i k i v e r i y o r üst üs- -//, al
te. Bir t o p l am çıkıveriyor ortaya. asarak
Provi anlatıyordu hâlâ:
—• Bak, bilesin ki Ciano Ferri'ye karşı seni kul- Sonem
lanacak. Senin Ferri'ye müthiş bir kin beslediğine ina- rsan.
nıyor. Bırak öyle b i l s i n . Hiç aldırma. Senin için bulun¬
maz bir şanstır bu. Kaçırma bunu. ifceçer
Benim için mi acaba yoksa Ciano için mi? Kur- tara,
tulmak olanaksızdı anlaşılan çarkın d i ş l i l e r i n d e n . Da- Sarhc
ma oyunundaki taşlardan b i r i y d im herhalde. Oraya bu- Sonra
raya sürülen, i t i l e n . ma!
— Senin için bulunmaz bir şanstır, diye t e k r a r l ı - an y
yordu Provi. :3r S
İyi tanıyordu beni Provi. .Günlerimiz yanyana geç- eri i\
mişti yıllar boyu. Gecelerimiz de. Karşılıklı içmiştik. "nuru
Durmadan dinlenmeden kadınlardan söz etmiştik tında
onunla. arşıî
— Unutma diyordu, eğer sen bu şanstan yarar- m a .
lanmayacak olursan, bir başkası çıkar yararlanır se- fi ka
nin yerine. İnan bana Naldi, böyle durumlarda, fırsatın ok c
üstüne atlamaya hazır biri çıkıverir mutlaka ortaya.
Safsın. Tarih kültürün kuvvetli değil. Gerçekte, tüm
oyunların bir püf noktası vardır. Tümü düzmecedir bir J:ı bi
bakıma. Onun için de, bile bile oynamalısın oyunu. Estin
Şansını kaçırmamalısın. stün
Kaçırmadım şansımı. Akılcılıktan çok belki de u. lV
bedenimin itişiyle sarıldım şans dedikleri şeye. Ku- et yi
zeyde, Eritre'ye doğru yığılmış simsiyah yağmur bu-
.266
Sutları dağıldıktan sonra ortaya ne renk bir gökyüzü
çıkacağını bildiğim için, usandığım için olacak. Aracan
bu kadar yıl geçtikten sonra, Roma benim açım¬
dan bilinmez gelişmelere gebe bir kent olduğu için.
Merak e t t i ğ im için. Habeşistan'da yapmadığım iş kal¬
madığı için. Tüm kadınları tanıdığım, tüm yolları aşın¬
dırdığım için. Hem sonra, çağırıyorlardı Roma'ya. Proî,
altında Ciano'nun imzası bulunan bir t e l g r a f ı , ko¬
karak getirip v e r m i ş t i .
— Ciano bakan oldu, diyordu. Sen de onun en
memli genel müdürü olursun artık. Belki de müste¬
şarı.
Sarhoşluk, törenler ya da törensiz ama gürültülü
zsçen birkaç gün. Yanıma yaklaşan sivri memeli, kap-
<ara, Afrikalı genç kızlar. Yerlerde yatan Marghella.
Sarhoşken bile gururunu unutmayan Provi. Cibuti
sonra. Deniz. Napoli. Roma daha sonra. Sanki hiç aylmamışım
gibi Roma'dan. Forum'un yanından açtıkarı
yeni yollar. İmparatorluk yoluydu adı. Her yerde,
•er sokakta, yüksek yapılara asılmış dev gibi resimeri
Mussolini'nln. Faşizmin kuruluşunun onuncu yılı
murana hazırlanmış büyük boy afişler. Venezia ala-
-mda milislerin g e ç i t l e r i . Chighi sarayında Ciano ile
.arşılaşma. Manacorda soktu beni onun çalışma oda¬
sına. Ciano bir bakıma Ferri'yi andırıyordu. Ferri'nin
<i katı şişman bir adam. Ama aynı zamanda Ferri'nin
:ak çok genci.
— Demek Marco Naldi sizsiniz! ı
Saçlarını arkaya taramıştı. Çocuk gibi, biraz şiş-
<:in bir yüzü vardı. Çizgileri belirsizdi, yumuşak. Serteştirmeye
çalışıyordu yüzündeki anlamı. Masanın
istünde duran bir dosyayı parmaklarıyla karıştırıyor¬
du. Manacorda'ya, dışarı çıkması anlamında bir işaat
yaptı. Manacorda, ayaklarının ucuna basarak yü-
• ddü, sessizce çıktı.
267
— Naldi, hangi amaçla gidip tam altı yılınızı ge
çirdiniz o çöllerde? Biliyorum, biliyorum, faşizmin bir
sının da oralara uzanıyor. Biliyorum bunu. Savaş da
oralarda yer alacak. Bunu da bilmiyor d e ğ i l i m . Ama
niçin gittiniz? Niçin.
Sesi oldukça yumuşaktı. Bakışları da öyle. Biraz
bulanık ama. Gaieazzo Ciano süzüyor, inceliyordu be
ni.
— Önemli bir görev alabilirdiniz pekâlâ. Öyle
öyle. Alabilirdiniz. Baksanıza, daha ilk yıllarda çok
önemli işler başarmışsınız. Kari M a e s t r i c h t ' l e , yüzbaş
Goering'le ilişkilerimizi siz kurmuşsunuz. Tansyorsu
nuz değil mi Goering'i? Ne düşünüyorsunuz onun i ç i n 7
Venedik'te ilişki kurmuştunuz onlarla, öyle değil mi7
Anlatın bakayım Naldi. Anlatın haydi.
Anlaşılan beni tartmak, değerlendirmek istiyordu
kendi açısından. Ya da tarttığı izlenimini uyandırmak
buna dayanarak aramızda bir takım ilişkiler kurmak
i s t i y o r d u . Konuştum. Anlattım her şeyi. Venedik'te
güneş giren o camlı terası çok iyi hatırlıyordum. Ma
e s t r i c h t ' i , Karin Goering'i.
— O zaman yazdığınız rapor burada, dedi Ciano
Neler yazdıysanız, hemen hemen aynen tekrarlıyor
sunuz.
Memnun muydu? Hayal kırıklığına mı uğratmıştı"
Herhalde hiç bir şeyi belli etmemek olmalıydı izlediğ
s t r a t e j i . Kalkıyor ayağa. Omuzları biraz geriye kaymış
g i b i . Üniforması, belli ki, sıkıyor bedenini. Ellerini ka
vuşturuyor göğsünün üstünde. Ferri gibi tıpkı. Duçe
g i b i . Tümü bunların, anlaşılan büyük lideri, kopya et
mek hevesindeler.
— Bana bakın Naldi, Almanya'daki durumu bil:
yorsunuz herhalde?
Sesini kalmlaştırdı biraz. Çenesini ileriye doğn
268
j z a t t ı . Elleri yine göğsünün üstünde, ağır ağır dolaş¬
maya başladı odada.
— Almanya'da durum kötüye gidiyor. Kötüye ya
:a iyiye. Ne olursa olsun, karışık Almanya'nın iç du-
-imu. Hâlâ 1921 'deki ortamdalar. Hiç kimse inanmı¬
yor artık VVeimar Cumhuriyetinin geleceğine. Kimse
jmut beslemiyor bu konuda. Hindenburg'un bir şey
apacağı yok. Ne olursa olsun, ş i m d i l i k ordu ona bağ¬
ı. Ama, herhalde yıl sonundan önce bir Nazi hükümeti
•:urulacaktır. İşte o zaman Naldi, o zaman Versailles
andlaşmasınm yarattığı Avrupa da ölmüş olacak kesinikle.
Gerçekten ölecek o eski düzenli Avrupa. O zaman
Duçe de gösterecek dünyaya faşizmin gücünü. Hem de
"•.asıl gösterecek! Hepsi bizi örnek alıyorlar. Daha
:'a alacaklar.
Sustu. Ayaklarının altında, parke gıcırdıyordu.
— Almanya'da bîri olsun istiyorum. Sağlam biri.
güvenilecek bir görevlimiz olsun istiyorum Naldi.
Sağlam ilişkileri bulunan, Almanlarla sağlıklı ilişkiler
urabüecek bîri. Gerçeği istersen, oraya gönderece¬
ğim insan ne gazeteci olmalı, ne diplomat ne de ajan.
-.ma herkesle ilişki kurabilmeli. Herkesi tanımalı,
-cr çevreye g i r e b i l m e l i . Anlaşıldı mı? İtalyan Basm¬
ayın ve Propaganda Bakanlığının resmî temsilcisi "iarak bana oradan, doğrudan doğruya, haber iletebil¬
men.
O adam ben olacaktım anlaşılan. Roma'da Ferri'-
Mn parlamentodaki adamı değil miydim bir zamanar.
Demek ki şimdi de Ciano'nun Almanya'daki gözü,
•ulağı olacaktım.
— Bana oradan göndereceğiniz raporlar resmî
•anallardan geçmiyecek. Berlin'den doğrudan doğru¬
ca Roma'ya, bana ulaşmış olacak. Normal mektup
zarflarını kullanabilirsiniz. Diplomatik valizlere de koy-
: u r a b i l i r s i n i z , dilerseniz. Büyük bîr konuşma yetene-
269
ğiniz var. Her konuda, herkes hakkında konuşabiliyo-¬
sunuz. Herkes hakkında. Önemli bu, Naldi. Unutma¬
yın.
Ciano birkaç adım attı. Gitti yine kocaman ma¬
sasının başına oturdu. Önünde duran bana ait dos¬
yayı kapattı.
— Bir aya kadar orda olmanız gerekli. Kası-
başlarında gitmelisiniz. Gitmeden önce Duçe ile gö¬
rüşmenizi isterim. Sağlarım ben görüşmenizi. Dinle¬
nin o zamana kadar.
Sonra t u t t u Venedik'in güzelliklerinden söz ens
basma kalıp. Yakalandım artık. Düştüm yine tuzaci,
Yine beni seçtiler. Uçuruma doğru ittiler yine ben.i
Hem öfkeleniyordum buna hem korkuyordum. M u t l u -
dum da ayrıca.
— Yakında yine görüşürüz, Naldi.
Odadan çıkar çıkmaz, Manacorda, hemen oracıkna
yakaladı.
— Anlat, dedi. Ne haber?
— Berlin.
Elimi sıktı.
— Bravo Naldi, bravo sana. En önemli yer Be¬
lin şimdiki durumda. Biliyorsun, her şey orda karar¬
laştırılıyor. Orda büyükelçi kim biliyor musun?
Kim olduğunu bilmediğimi açıklamaya vakit J-I
rakmadan konuştu.
— Ferri. Ferri oraya büyükelçi olarak gönde-iıd
i . Ne de olsa eski bir bakanlık müsteşarı olduğu içi
büyükelçilikten aşağı bir göreve atanamazdı.
Sonra kulağıma eğildi Manacorda.
— Yalnız, daha uzun süre kalacağını sanmıyor-i
orada. Bir falso yapacak olursa, Kont Ciano can T»
okuyacaktır onun...
Bir baştan ötekine dolaştım Roma'yı. Corso yol-is
da üniformalı çocuklar geçit yapıyorlardı. Roma'da ai
270
[ediğim gibi eğlenmeyi aklıma koymuştum. Habeşis¬
tan'ın bembeyaz güneşinden uzaktım artık. Kurtul¬
muştum. Ben istemiştim Roma'ya gelmeyi. Yapılacak
ne kalmıştı şimdi? Barberini meydanındaki apart¬
manıma g i t t i m . Basitti oyunları. Ciano beni bir piyon
olarak gönderiyordu oraya. Kendi emrinde bir patla¬
yıcı madde olarak. Gözcü olarak. Rakibinin en sinir¬
lendiği insan olarak, beni Ferri'nin yanma göndermiş
oluyordu. Benîm raporlarımı Ferri'nin aleyhinde birer
belge olarak saklıyacaktı anlaşılan. Sonra günün birin¬
de, eğer Ferri çok tehdit savurmaya başlarsa, onun
aleyhinde kullanacağı bu belgeleri çıkartacaktı orta¬
ya, Mussoiini'nin gözleri önünde.
Roma'ya döneli yalnız birkaç gün olduğu halde
sıkılmaya başlamıştım. Belirgin bir bulantı vardı içim¬
de. Uzaklaşmak istiyordum buradan. Hatta kasım ayı¬
nı beklemeden gitmeyi düşünüyordum. Gazetelerin
dehşet içinde bir kent diye niteledikleri Berlin'e bîr
sn önce gitmek. Biliyordum Almanların oyununu. Bu
yönden güçlüydüm.
Yine sokağa çıktım. Dolaştım başıboş. Missinilerin
sarayı kapalıydı. Oraya yakın bir yolun üstüne ko¬
caman bir yazı asmışlardı. «İnanmalı» diyordu o yaz:.
Venedik alanına geldiğim zaman çevre faşist milisler¬
le ç e v r i l m i ş t i . Faraglîa kahvesine gidip oturmaya ka¬
rar verdim. Fakat, iki adım atmadan, üç milis kesti
yolumu. Biri sivil g i y i n m i ş t i . Ötekilerden ikisi hemen
kollanma yapıştılar. Bağırdım ne oluyor diye. Sivil giy¬
sili olanı sırtıma berbat bir yumruk i n d i r d i .
— Rezalet istemez! Kimlik kartınız nerde? dedi
b i r i .
Pasaportumu çıkarttım. Elimden kabaca kaptılar.
Baktılar sert sert. Sonra alçaidılar. Yumuşadılar Yal¬
taklanmaya başladılar
271«
İçlerinden en iriyarı olanı konuştu pis pis sırıta¬
rak.
— Özür dileriz. Bağışlayın lütfen. Duçe şu anda
burada sarayda bulunuyor da ondan. Biliyorsunuz, su¬
ikast f i l a n . . .
Gözdağı vermek için heriflerin isimlerini sor¬
dum. Cebimden çıkardığım bir kâğıda not e t t i m . Yü¬
rüyüp g i t t i m . Apartmana döndüm sonra. Balkonda
durdum bir süre. Sonra Merry Grcves'a, Roma'da da¬
ha eskiden tanıdığım başka kadınlara telefon ettim.
Hiç biri yoktu yerinde. Açılmadı telefonlar. Roma çö¬
le dönüşüverdi birdenbire. Sessizlik içindeki apart¬
manda kalamadım. Yine çıktım sokaklara. Sonunda iki
kadın buldum. Biri şişmandı, siyahlar g i y m i ş t i . Olduk¬
ça hareketli, çevik bir bedeni vardı Öteki durmadan
gülüyor, elini ağzına koyarak boğmaya çalışıyordu kı¬
kır kıkır gülmesini. O tenha sokakta kendilerine doğ¬
ru yürüdüğümü, ne istediğimi anlayınca durdular. İç¬
lerinden kısa boylusu başını sallamaya başladı. Öteki
dik dik bakıyordu yüzüme.
Kısa boylusu, ötekine döndü.
—• Gitme sakın bu adamla, dedi.
Omuzlarını silkti kadın.
— Bırak beni, diye direndi arkadaşına.
Sonra hemen koluma asıldı.
— Götür beni hadi, dedi. Gelirim seninle.
Bir kadın vardı şimdi, kolumda. Yanımda. Yaşa¬
n a b i l i r d im ona. Hiç değilse, olduğundan değişik gö¬
rünmeye çalışmayan bîr kadın. Geldi yanımda Barbe¬
rini alanındaki apartmanıma, inceledim onu içeriye çrince.
Burnu kalın ama ucu havaya dimdik kalkık:
Elmacık kemikleri çok b e l i r g i n d i . Kaim dudakları di-¬
kati çekiyordu. Çirkindi ama canlıydı. Ayağındaki pa¬
buçları çıkardı.
— Ayaklarım ağrıyor da ... dedi.
272
Sonra bir'ayağı ile ötekini ovuşturmaya başladı.
Hiç aldırmıyordu bana. Bacaklarını da, oturduğu yer¬
de, açmıştı. Etekliği dizlerinin üstüne f ı r l a m ı ş t ı .
— Nedir senin işin, ne yaparsın? diye sordum.
— Dulum ben, dedi.
Güldü sonra. Kocaman bir kahkaha p a t l a t t ı .
— Meslek değil gerçekte dul olmak, dedi. Çalış¬
mayan bir dulum ben şimdilik. Görüyorsun ya, bu ne¬
denle siyahlar giyiyorum.
Tam karşısında oturmuş bakıyordum kadına. İçe¬
cek bir şey uzattım. Uzun zaman önce Merry Groves'a
da yaptığım gibi.
— Ya sen? diye sordu.
Ufak ufak yudumluyordu içkisini yüzünü buruştu-
-arak. Alışkın değildi alkole.
— Geziyorum.
— Gazeteci misin yoksa?
İşi kolaylaştırmak için, hiç önemsemeden evet
diye cevap verdim.
— Hangi gazetede çalışıyorsun?
— Bazı İtalyan ve Amerikan gazetelerine yaza¬
rım.
Saklamak için kimliğimi bu masalı uydurdum.
— Benim Amerika'ya gitmemi sağlıyabilir misin?
— Bilmem, Belli olmaz.
Yanma sokulmak istedim.
Alıntı ile Cevapla